Etiket: tahtacı alevi

  • ‘Eskiden mahkeme kapısına gitmezdik; dede cemde sorunları çözerdi; köreldik’-VİDEO

    ‘Eskiden mahkeme kapısına gitmezdik; dede cemde sorunları çözerdi; köreldik’-VİDEO

    PİRHA- İzmir Bergama’ya Bağlı Kapukaya köyünde yaşayan Cennet Üstündağ (66), Tahtacı Alevilerin toplumsal huzur ve barışı sağladığı dar meydanlarının yerini artık mahkemelerin almasına yakınıyor. Cennet Üstündağ, bu durumun kendilerini incittiğini söyleyerek, “Eskiden mahkemelere gitmezdik. Eskiden dede gelir haklıyı haksızı ayırırdı. Şimdilerde sen-ben kavgası var. Yol, erkan zayıflıyor. Böyle köreliyoruz işte” diye konuşuyor. 

    Geçmişten günümüze Alevi toplumu kendi aralarında yaşadıkları dargınlıkları devlet hukuku ve yasası ile değil de kendi cemlerinde, erkanlarında dara durarak çözümlemiş toplumsal huzur ve barışı sağlamışlardır. Alevi inancının önemli bir rütüeli olan, aynı zamanda kendi iç mahkemeleri olan dar ritüelinin zayıfladığına işaret eden Tahtacı Alevi Cennet Üstündağ, bu durumun kendilerini incittiğini söylüyor.

    Cennet Üstündağ ayrıca, oğlunun dışarıdan biri ile evlenmesi ile yaşanan ‘müşküllük’ sonrası dede tarafından 16 sene ceme alınmadığını gözleri dolarak anlatarak, 16 yılın sonunda kurban keserek ceme girebildiğini yutkunarak ifade ediyor. Üstündağ, oğlunun yaşadığı durumdan kaynaklı 16 yıl ceme girememesinin, komşularından geri kalmasının büyük üzüntüler yaşattığını sözlerine ekliyor.

    Bilindiği üzere tüm Alevi süreklerinde cana kıymak, çalmak, birden fazla evlenmek ve benzeri ağır suçlar‚ ‘düşkünlük’ sebebidir. Yalan söylemek, kavga etmek gibi hafif suçlar‚ ‘müşkül hal’ sayılır. Müşkül olanlar, Alevi yol kurallarına uygun olarak verilen cezayı yerine getirdikten ve bozdukları toplumsal barışı yeniden tesis ettikten sonra ceme girebilir. Düşkün olan kimsenin sosyal hayata verdiği zarar onarılamaz boyutlarda olmasından kaynaklı bir bütün toplumsallığın her alanından soyutlanır, eksikliği kavratılmak istenir. Bu nedenle Alevi erkanında düşkün “yolu, yolumuzdan, malı malımızdan, davarı davarımızdan ayrı olsun” denilerek, belli bir zaman Alevi toplumsallığının dışında tutulur. Alevi terminolojisi içinde bu durum ’Müşkül hallolur, düşkün hallolmaz’ cümlesi ile karşılığını bulur.

    “ESKİDEN MAHKEMELERE GİTMEZDİK, DEDELERİMİZ GELİRDİ”

    Alevi toplumsallığının iç denetim mekanizmalarından olan dar ritüelinin zayıflaması ile insanların artık mahkeme kapılarına gitmelerine hayıflanan Üstündağ, “Eskiden mahkemelere gitmezdik. Biri ile tartıştın, kendini savunamayacak kadar güçsüz isen meseleyi dedenin önüne oturarak meydana atarsın. Orada dede karanını verir, haklı haksızı ayırırdı. Haksız ise dede cezayı keser, o ceza tekrar cem meydanında ödenirdi. Lokma cezası verirdi dedemiz. Günümüzde ise mahkemelere giden çok oluyor. Artık herkes üstün körü geçiyor bu meseleyi. Bu duruma gerçekten üzülüyorum” diye konuştu.

    “BENLİK KAVGASI VAR; YOL, ERKAN ZAYIFLIYOR”

    Yol, erkanın zayıfladığını sözlerine ekleyen Üstündağ, Alevi toplumunun böylece köreldiğine vurgu yaparak, şöyle devam etti:

    “Herkes ağzına fermuar çekiyor. Herkes birbiri ile dargın. Mesele ise küçük bir ceviz; kır içerisinde hiç bir şey yok. Sen ben kavgası var. Yol erkan zayıflıyor. Böyle köreliyoruz işte. Kızın yabancıya gidince düşkün oluyorsun. Düşkünlük denen şeyi ayıramıyoruz. Bu ağır bir suçtur. Hırsızlık, yuva yıkma, ocağına kan düşme gibi suçlar düşkünlüktür. Diğerleri ise müşküllüktür. Müşküllükte dede gelip komşunla sana ceza veriyor, bu cezayı beraber bir lokma ile ödüyorsun. Kızın yabancıya giderse, oğlun yabancı alır ise bu müşküllüktür” dedi.

    “16 SENE CEME GİREMEDİM”

    Cennet Üstündağ, oğlunun dışarıdan biri ile evlenmesi ile yaşanan ‘müşküllük’ sonrası dede tarafından 16 sene ceme alınmadığını hüzünlü gözlerle anlatıyor. 16 yılın sonunda kurban keserek ceme girebildiğini yutkunarak ifade eden Üstündağ, Düşkün ceme giremez, dede almaz. Düşkünlüğün kalkmasının bir müddeti vardır. Cem olmadan gelir dedeye derdini anlatır. Eskiden dedenin düşkün ettiğini ne çaya ne de çorbaya çağırırlarmış. Şimdi oda yok. Cezanı biliyorsun sadece ceme gidemiyorsun. Oğlum yabancı biri ile evlendi diye 16 sene ceme giremedim. Demek ki onu görüp, yaşayacaktım. Herkes ceme gidiyor, sen gidemiyorsun; çok üzülüyordum. 16 sene sonra kurbanımı keserek ceme girdim” şeklinde konuştu.

    Rohat EMEKÇİ – Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • Bergamalı Tahtacı Alevi Bahar Şevlik’in kış hazırlığı başladı-VİDEO

    Bergamalı Tahtacı Alevi Bahar Şevlik’in kış hazırlığı başladı-VİDEO

    PİRHA – İzmir Bergama’ya bağlı Çepni Alevi köyü olan Kapukaya’da kış hazırlığına başlayan Bahar Şevlik, bahçesinden topladığı biber, patlıcan ve domateslerle konserve yaparak, bir taraftan da biberleri kurutmayı sürdürüyor.

    Anadolu ve Mezopotamya’nın bereketli toprakları tüm dünyayı etkisine alan ve kapitalist üretim biçiminin yol açtığı kirlilik ve sömürüden etkilense de ‘başka bir dünya mümkün’ diyen ve ekonomik zorlukları kah imece yoluyla kah kendi çabalarıyla yaşam mücadelesi verenler de var.

    İzmir’in Bergama ilçesine bağlı Kapukaya köyünde yaşayan Bahar Şevlik de bu isimlerden sadece biri.

    Çar ana sırla ikrarlı kadınlardan bir olan Bahar Çevlik, üretimin nasıl olması gerektiğini kanıtlar duruşuyla kış telaşı içinde.

    Kışlık konserve için kolları sıvayan Bahar Şevlik, özellikle mevsiminde toplanan organik patlıcan, domates ve biber konserve için çalışmalara başladı.

    Kış aylarının vazgeçilmezi arasında olan konserveler hem ekonomik olarak aileyi rahatlatıyor hem de organik konserveler sofraları süslüyor. Öte yandan kadınlar bahçeden topladığı biberleri de kurutmak için iplere asıyor. Bahar Şevlik ayrıca tarhana hazırlıklarını yapmaya başlamış.

    Bahar Şevlik, konserve yapımı için ilk olarak topladığı patlıcanların kabuklarını soyuyor, daha sonra doğrayarak kızartmaya başlıyor. Doğradıkları biberleri de ekleyerek pişiren Şevlik, kavanozlara doldurarak kapaklarını kapatıyor. Kapakları kapatılan kavanozlar bir gün boyunca ters çevrilerek bekletiliyor.

    Köyün kadınları imece usulü çalışarak elmayı, armudu, domatesi, patlıcanı biberi dalından toplayıp, kurutmak için iplere asmaya, yerlere sermeye başlamışlar ayrıca.

    Sonbahar ve kış ayları için özellikle kadınların bir araya gelerek imece usulüyle yaptığı yufka, salça, erişte, tarhana, pekmez, turşu gibi kışlık yiyeceklerin hazırlanmasına başlandı. Bergamalı Tahtacı Alevisi olan Bahar Şevlik’in yaşadığı kışlık telaşı renkli görüntülere sahne oluyor.

    PİRHA/İZMİR

     

     

     

  • Güççe Nine hastalığına rağmen aşkla semaha duruyor-VİDEO

    Güççe Nine hastalığına rağmen aşkla semaha duruyor-VİDEO

    PİRHA- Güççe Nine (Güççe Dağdelen) İzmir Bergama’ya bağlı Tahtacı Alevi köyü olan Yerlitahtacı Köyü’nde yaşamış koca bir çınar ve tarihsel hafızaydı. Bergama’nın 9 Alevi köyünden biri olan Yerlitahtacı’da yaşamış Güççe Nine, hastalığına ve ayakta zor durmasına rağmen bile deyiş eşliğinde semahını yürekten dönüyor.

    2 Nisan 2011 tarihinde Hakk’a yürüyen Güççe Dağdelen (Güççe Nine) 2010 yılında çekilen görüntülerde hastalığına rağmen oğlu Muharrem Dağdalen ile semah dönüyor. Ayakta durmakta zorluk yaşadığı gözlenen Güççe Nine ancak 2 dakika semah dönebiliyor ve sonrasında yerine oturuyor.

    Güççe Nine’nin inancındaki bu sağlam ve yürekten duruş, Alevi inancından savrulanlara bir ders niteliğinde.

    PİRHA/İZMİR

  • Tahtacı Alevilerin iki asırlık birikimi: Kırtıl Müzesi-VİDEO

    Tahtacı Alevilerin iki asırlık birikimi: Kırtıl Müzesi-VİDEO

    PİRHA- Tahtacı Aleviler, Edremit’ten İslâhiye’ye kadar köylerinde hem inançlarını hem de kültürlerini korumaya devam ediyor. Tahtacı Alevilerin, inançlarını ve kültürlerini korumaya çalıştığını belirten Halk Bilimi Araştırmacısı Celal Necati Üçyıldız, oluşturulan 3 müzeyle 2 asırlık kültürü yansıttıklarını ifade etti.

    Uzun süre dağlarda, ormanlarda çalışan, sonra yerleşik düzene geçen Tahtacı Aleviler, Edremit’ten İslâhiye’ye kadar köylerinde hem inançlarını hem de kültürlerini korumaya devam ediyor.

    Şehirleşmenin artmasıyla Tahtacı Alevi nüfusu köylerde azalsa da, çeşitli dernek ve vakıflar üzerinden örgütlenerek asimilasyona karşı direniyorlar.

    Özellikle köylerde yaşayan Tahtacı Aleviler hem inancını hem de geleneklerini yaşatıyorlar. Tahtacı Alevi inancını ve geleneğini sürdürmek adına bir grup araştırmacı, uzun uğraşlar sonucu Edremit’in Tahtakuşlar, İzmir’in Narlıdere ve üçüncüsü de Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Kırtıl köyünde olmak üzere Tahtacı kültürünü yansıtan müze açtı.

    “2 ASIRLIK BİR KÜLTÜR MÜZEYE YANSIYOR”

    29 Ekim 2008 günü açılışı yapılan ve zenginleşerek bugüne kadar gelen Kırtıl köyü müze ve kütüphanesine dair, Halk Bilimi Araştırmacısı Celal Necati Üçyıldız, PİRHA’ya konuştu.

    Üçyıldız, üç müzenin ortak özelliğinin, üretim araçlarının aynı olması olduğunu belirterek, “800 km uzaklık bir şey değiştirmemiş. Geleneklerine sıkı sıkıya sahip çıkan, dağların kovuklarına da gitse, yasaklar da konsa kültürünü yaşamaya devam ediyor” dedi.

    İki asırlık bir kültürün müzeye yansıdığının altını çizen Üçyıldız, müzenin daha da zenginleşmesi için Tahtacılara çağrıda bulundu.

    Diren KESER/Erol KAMALAK/MERSİN

     

     

  • Neşet Ertaş’ın tek kişilik konser verdiği 49 yıllık bağlama ustası-VİDEO

    Neşet Ertaş’ın tek kişilik konser verdiği 49 yıllık bağlama ustası-VİDEO

    PİRHA- Tahtacı Alevi Mustafa Bilgin, marangozluk ile başladığı sanat aşkını ilerleyen zamanlarda tanıştığı ustası ile daha da ileriye taşıyıp, tanınmış ozanlara saz yapmaya başlamış. Bağlama imalatında 49 yılı geride bırakan Bilgin, hastalığından kaynaklı atölyesini evine taşıyarak tamirat işlerine devam etmiş. Neşet Ertaş’tan Özay Gönlüm gibi önemli ozanlara saz üreten Bilgin, o günlerdeki anılarının kendisi için halen büyük bir onur olduğunu dile getiriyor. 

    Bağlama ustası Mustafa Bilgin 49 yıl boyunca kendi emeği ile enstrüman üretiyor. Birçok tanınan ozana da bağlama üreten Bilgin, tanıştığı bu ozanların kendisinde değerli anılar bıraktığını söylüyor. Bilgin, hemen hemen her saz ustası gibi usta-çırak ilişkisi olmadan bugünlere dek zanaatını getirebilmiş.

    23 yıl boyunca ayrıca kendi atölyesini işleten Bilgin, rahatsızlığı sonucu geçirdiği ameliyat sonrası atölyesini kapatarak Tahtacı Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Uzundere Mahallesi’ndeki (eskiden köymüş) evine bitişik küçük bir atölye kurmuş ve kendisini küçük tamirat işlerine vermiş.

    Kendi deyimi ile ‘Akmasa da damlıyor’ dediği küçük atölyesinde yaşama tutunmanın bir bağını bularak, bağlama uğraşını sürdürmüş.

    “TAHTACILARIN EL İŞÇİLİĞİ GELİŞKİNDİ”

    Ailesinin Tahtacı Alevi olduğunu belirten Bilgin, özellikle babasının kerestecilik işinde ustalığının çok ünlü olduğunu söylüyor. Bağlama üretimine 18 yaşında başlamış Mustafa Bilgin. 1 aylık uğraşından sonra ilk yaprak sazını üretmiş.

    Bilgin, “1954’te Manisa Turgutlu’da doğdum. Tahtacı Alevilerdenim. Bulunduğumuz yerde yörükler çoktu. Ortaokulu geçince İzmir’e taşındık. 16 yaşına Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitüsü’nde okudum. Marangozluk işi yaptım. Yine bir iş ararken saz kursuna müracaat ettim. Uzundere köyünde oturan Ali Tutkaç usta ile bu işe başladım. Tahtacıların el işçiliği gelişkindir. Babamın mesleği kerestecilikti” diyerek bu sanata nasıl başladığını aktardı.

    “NEŞET ERTAŞ USTA TEK KİŞİLİK KONSERLE BENİ ONURE ETTİ”

    23 sene boyunca İzmir Basmane’de bağlama atölyesini işlettiğini belirten Bilgin, ünlü ozan Neşet Ertaş’a bağlama üretmiş. Neşet Ertaş ile tanışmasını anlattığı anısındaki heyecanını ilk günkü gibi koruyan Bilgin, o süreci şöyle anlattı:

    “23 sene dükkan çalıştırdım. Bir çok sanatçı ile tanıştım. Özay Gönlüm ile Kemeraltı’nda denk geldim. Bağdat Saz Evi’nde çalışmaya başladıktan sonra Neşet Ertaş usta ile tanıştım. 1976 yılında Neşet Ertaş’ın sazı gelmişti. Benim tamir etmemi istediler. Ben tamir ettiğim için Neşet Ertaş Usta gelinceye kadar dükkanda bekledim. Akşam 10.30’ gibi geldi. Sazını gösterdim, çaldı. Teşekkür etti. Bir istediğim olup olmadığını sordu. Bende ona, ‘Bana bir türkü okuyup çalacaksın. Bende Neşet Usta bana tek kişilik konser verdi diyeceğim’ dedim. Eşine yazmış olduğu, ‘Kaşların Kara Kara Amanın Leyla’ türküsünü çalarak beni çok onure etti.”

    “EVİMDEKİ ATÖLYEDE KÜÇÜK TAMİRAT İŞLERİ YAPIYORUM”

    Bağlama sanatında 49 yılının geçtiğini kaydeden Bilgin, rahatsızlığı nedeniyle geçirdiği ameliyat sonrası atölyesini kapatmış. Tahtacı Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Uzundere Mahallesi’ndeki evine bitişik küçük bir atölye kuran Bilgin kendisini küçük tamirat işlerine verdiğini ifade ederek, “Bu meslekte toplamda 49 yılım geçti. Öğrendiklerimi ilk 1 ay içerisinde pratiğe geçirerek ilk yaprak teknemi yaptım. Son zamanlarda makineler ile oyma tekneler yapıyorum. Ama keser ile yapılan teknenin sesini vermiyor. 6 yıl önce bypass ameliyatı oldum ve bırakmak zorunda kaldım. 23 sene çalıştırdığım dükkanımdan geriye kalan ürünleri evimdeki küçük bir atölyeye koydum. Ara sıra ufak tamirat işleri yapıyorum” diyor.

    Mustafa Bilgin, kendince yaşama tutunmanın çaresi olarak kurduğu küçük atölyesinde tamirat işlerini de bekliyor.

    İletişim:0537 349 06 94

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • ‘Ne inancımdan vazgeçtim ne de çocuklarıma ikrarsız haram lokma yedirdim’-VİDEO

    ‘Ne inancımdan vazgeçtim ne de çocuklarıma ikrarsız haram lokma yedirdim’-VİDEO

    PİRHA-  İzmir’de yaşayan Tahtacı Alevi Fatma Kulaksız, şehirleşme ile birlikte inançlarını neredeyse yapamadıklarını söyleyerek, “Eskiden cemlere girerdik, ibadetimizi yapardık. Ama şimdi kalmadı, üstün körü gidiyor. Eski ibadetimiz yok. Daha güzeldi o zamanlar” diyerek geçmişe olan özlemle derinden bir iç çekiyor.

    Yüksek dağları mesken edinen ve buraları kendileri için yaşam alanları yapan Tahtacı Aleviler, şehirleşme ile birlikte inanç ritüellerini yerine getirmekte zorlandıklarını dile getiriyor.

    Yanyatır Ocağına bağlı Tahtacı Alevi olan Fatma Kulaksız özellikle de gençlerin inanca ve cemlere ilgi göstermediğini belirtiyor.

    Durhasan Dede’ye bağlı Yanyatır Ocağı’nın talibi olduklarını söyleyen Fatma Kulaksız, geçmişte cemlere girmiş, hizmet yürütmüş. Kulaksız, eşini kaybettikten sonra yaşamın koca yükünü sırtlamak zorunda kalmış.

    ‘Hem inancımızı yapmaya çalışıyor hem de çocuklarımı kimseye muhtaç etmek istemiyordum’ diyen Fatma Kulaksız, yaşamın tüm zorluklarına ve çıkmazlarına rağmen sürekli bir arayışla ve kendi özgücü ile üretip mücadele etmiş, kendisine bir yaşam alanı kurmuş. Kendi deyimi ile çocuklarını, ‘İkrarsız, haram lokmaya’ muhtaç etmemiş.

    “ESKİ İBADETİMİZ YOK, DAHA GÜZELDİ O ZAMANLAR”

    1926 yılında İzmir’e bağlı Altındağ Mahallesi’ne yerleştiklerini belirten Fatma Kulaksız, büyüklerinin ağaç işi yaparak geçimlerini sağladıklarını söyledi.

    Geçmişte evlerde ibadet yapıldığını ve çocukluğunda yaşadığı güzel anılar biriktirdiğini dile getiren Kulaksız, ilerlemiş yaşına rağmen o günlere dair anılarını büyük bir heyecanla, “Dışarılarda iş yoktu, dağlardaydık. Odun kesip ekmeğimizi getiriyorduk. Babam, dedem ağaç işçiliği yapıyordu. Bu zamana kadar öyle geldi. Sonra zaten dışarıdan iş bulan gitti. Eskiden cemlere girerdik, ibadetimizi yapardık. Ama şimdi kalmadı. Üstün körü gidiyor. Eski ibadetimiz yok. Daha güzeldi o zamanlar” diyerek anlattı.

    “ALEVİ OLDUĞUMUZU DIŞARIYA SÖYLEMİYORDUK”

    Tahtacı Alevilerin geniş bir kültürü olduğunu ifade eden Fatma Kulaksız, zamanla yaşam alanlarından koparak şehirlere göç edenlere dikkat çekti.

    Altındağ’da Tahtacı Alevilerin iç içe yaşadığını söyleyen Kulaksız, eskiden Alevi olduklarını söylemediklerini dile getirdi.  Kulaksız şöyle devam etti:

    “Düğünlerimizde, nişanlarda, kız istemelerde hep yemek kültürümüz vardı. Düğünlerimizin vazgeçilmez yemeği keşkektir, sürekli yapılır. Gelen misafirimiz aç çıkmaz. Herkes doyar. Şimdiye göre eski düğünler daha güzeldi. Şimdilerde misafir dahi gelmiyor. Burada Tahtacı Aleviler iç içe yaşıyor. Ama dışarda olanlar bir apartmandalar. Kimse yok, tek başınalar. Selam dahi veremiyorlar. Burada iç içe yaşadığımız için (Alevileri kastediyor) mutluyuz. Aleviler olarak burada bir sıkıntı görmedik. Ama Alevi olduğumuzu dışarıya söylemiyorduk. Sonradan açık açık söyleyebildik, herkes Alevi olduğumuzu biliyor. Aleviler iyi insanlardır. Kim gelirse sofrası açıktır, dürüsttüler. Benim eşim saz çalardı. Çok misafirimiz olurdu.”

    “HEP ÇOCUKLARIM İÇİN MÜCADELE ETTİM”

    Fatma Kulaksız, 36 yaşında eşini kaybetmesinden sonra omuzlarına büyük bir yük kaldığını sözlerine ekleyerek, “Eşimi erken kaybettim, içime kapandım. O günden buraya bir yaradır içimde. 3 tane yetim çocukla kaldım. Ben bu dünyada çok yoruldum. Vasiyet ettim ve mezar taşıma, ‘Dünyaya geldim, bir gün gülmedim’ diye yazın dedim. Hiçbir mutlu an görmedim. Hep çocuklarım için çalıştım. Tarlam vardı, incir, zeytin, armut topluyordum. Eşek ile 2 saat gidiş, 2 saat geliş toplamda 4 saat yol gidip geldim. Hep bunlar mücadele ettim. Farklı işlerde çalıştım emekli oldum. Kimseye muhtaç olmadım. Ne inancımdan vazgeçtim ne de çocuklarıma ikrarsız haram lokma yedirdim. Hayat bir rüya gibi geldi geçti” diye konuştu.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • ‘Bizi öldürürler diye korkuyla yaşardık, Alevi olduğumuzu saklardık’-VİDEO

    ‘Bizi öldürürler diye korkuyla yaşardık, Alevi olduğumuzu saklardık’-VİDEO

    PİRHA- İzmir’de yaşayan Yanyatır Ocağı’na mensup Tahtacı Alevi Güler Kaya, geçmişte baskılara maruz kaldıkları için ibadetlerini gizli yapmak zorunda kaldıklarını söyledi. Kaya, “Babamlar ceme giderdi. Bizi gelip öldürürler diye korkuyla yaşardık. Alevi olduğumuzu söylemezdik, korkardık” diye konuştu.

    İzmir Altındağ’da yaşayan ve Tahtacı Alevilerin önemli ocaklarından olan Yanyatır Ocağı’na mensup Güler Kaya geçmişte zaman zaman ayrımcılığa, baskılara maruz kaldıklarını belirterek, ibadetlerini gizli yapmak zorunda kaldıklarını ifade etti.

    Geçmişte evlerde ibadet yapıldığını ve çocukluğunda yaşadığı Alevilikte güzel anılar biriktirdiğini dile getiren Güler Kaya, ilerlemiş yaşı ile birlikte baş gösteren hastalıklarına rağmen yol aşkı ile cemlere katılmaya çalışıyor.
    En son Yamanlar Cemevinde tutulan kadın cemine gelen Güler Kaya, küçüklüğünden beri yola yazdığı manileri okudu. Ara ara unuttuğu bölümler de olsa manilerinde en belirgin tema Şah-ı Merdan Ali oluyor…

    Anılarında kalan Aleviliğin tüm zorluklara rağmen daha ayrı sahiplenildiğini dile getiren Güler Kaya, dedelerinin belli dönemde gelip yaklaşık 2 ay taliplerinde kaldığı ve taliplerince tüm kışlık erzağının karşılandığını anlatıyor. Şimdilerde ise ne zakirlerinin (sazandar) ne de cemlerinin kaldığını söyleyen Güler Kaya, artık dedelerinin de gelmediğini büyük bir ah çekerek sözlerine ekledi.

    “BİZİ ÖLDÜRÜRLER DİYE KORKUYLA YAŞARDIK”

    “Çocuktuk, korkuyla yaşadık biz. Hep korktuk” diyen Kaya, bir an yaşanan o günlere giderek, “Babamlar ceme giderdi. Bizi gelip öldürürler diye korkuyla yaşardık. Onlar ceme giderdi. Güçlü insanlardı. Çocuktuk, korkuyla yaşadık biz. Hep korktuk. Büyüklerimiz ceme giderdi. Kalabalık olmasın diye çocukları götürmezlerdi. Halbuki küçükleri de götürmeleri gerekirdi. Evlerimiz dardı. Herkes cemini evinde yapardı. Kurban kesilirdi, insanlar çağırılır orada cem yapardık. Sazandarımız vardır, onlar söylerdi” diye konuştu.

    “ALEVİ OLDUĞUMUZU SÖYLEYEMEZDİK, SAKLARDIK”

    Küçüklüğünde giremediği cemlere 30 yaşlarında girmeye başladığını söyleyen Kaya, dedelerini bir ay veya daha fazla zaman evlerinde misafir ettiklerini dile getiriyor. Kaya, Dedelerinin Kadifekale’den geldiğini ve Altındağ’dan Kadifekale’ye olan mesafenin (yaklaşık 30 kilometre ) yürünerek gidip gelindiğini, ‘Kale nerede, Altındağ nerede?’ vurgusu ile anlattı.

    “Kurban olayım Alevinin yoluna. Böyle cemlere gidip geleyim öleyim” diyen Kaya‘nın yol aşkı halen canlılığını koruyor ve şöyle devam etti.

    “30-35 yaşında cemlere girdim. Şimdilerde Alevilik daha iyi, korkmuyoruz. O zamanlar bir şey bilmezdik. Bilen de söylemezdi. Bu yaşa kadar öyle yaşadık. Dedelerimiz artık gelmiyorlar. Gelmeleri iyi olurdu. Babamın zamanında Narlıdere’den pir gelirdi. Bir veya iki aya yakın taliplerinin evinde kalırdı. Bakarlardı dedeye. Yağı olan yağ, fasulyesi olan fasulye, bulguru olanda bulgur getirirdi. Dedenin erzağını düzerlerdi. Babamın katırları vardı. Birine yiyecek, içecekleri sarardı, diğerine ise dedeyi bindirir Kadifekale’ye götürürdü.  Orada bir gece kalırsa kalır, kalmaz ise de geri dönerlerdi. Günün birinde evimize öğretmenler geldi. Çocuklarınızı okula göndereceksiniz dediler. Babam, ‘bizim çocuklarımız okulda dışlanıyor, göndermem’ dedi. Babam beni okula göndermedi. Ben çocuklarımı okuttum. Eskiden fakirlik vardı, geçim zordu. Ben de yemişe, tütüne gittim. Alevi olduğumuzu söylemezdik, korkardık. Öyle veya böyle çocuklarımızı bu yaşa getirdik. Kurban olayım Alevinin yoluna. Böyle cemlere gidip geleyim öleyim.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

     

     

     

     

     

  • ‘Tahtacı Alevi kadınlar olarak geriye düştük, eskisi gibi önde değiliz, eziliyoruz’-VİDEO

    ‘Tahtacı Alevi kadınlar olarak geriye düştük, eskisi gibi önde değiliz, eziliyoruz’-VİDEO

    PİRHA- İzmir’de yaşayan Yanyatır Ocağı’na mensup Tahtacı Alevi Fatma Kılıç, şehirleşme ile birlikte Alevi kadının inançta ve yaşamda daha da geriye düşürüldüğünü belirtti. Kılıç, “Biz Tahtacı Alevi kadınlar geçmişte hep öndeydik. Son 20 yıldır geriye düştük. Evde, işte eziliyoruz. Eskiden öne çıktığımız gibi değiliz” dedi.

    Yüksek dağları mesken edinen ve buraları kendileri için yaşam alanları yapan Tahtacı Alevilerin şehirleşme ile birlikte inanç ritüellerinde zayıflama olduğunu söyleyen Tahtacı Alevi Fatma Kılıç, Kılıç, özellikle de gençlerin inanca ve cemlere ilgi göstermediğini anlattı.

    Fatma Kılıç, inançlarının gerek dış etkenlerden gerekse teknolojik gelişmelerden dolayı asimilasyonla karşı karşıya olduğunu belirterek, gençlere Alevi kültürüne sahip çıkma çağrısında bulundu.

    “TAHTACI ALEVİLERDE GELENEK AZ KALDI”

    Durhasan Dede’ye bağlı Yanyatır Ocağı talibi oldukları bilgisini paylaşan Kılıç, Tahtacı Alevilerin Çukurova’dan, Narlıdere’ye oradan da Midilli’ye kadar yayıldıklarını belirtti.

    Kılıç, şöyle devam etti:

    “Ocağımız Narlıdere’dedir. Ona bağlı Yanyatır Ocağı’ndanız. Horosan, Adana, Çukurova, Durhasan Dede, ondan sonra Narlıdere, ordan Midilli’ye gidilmiş. Midilli’den önce de İda Dağları’nda, Kaz Dağları’nda varız. Bir kısmımız Midilli’den gelince kimimiz İda’ya yanaşmış, kimimiz Narlıdere’ye yanaşmış. Geleneğimiz öyle gelişmiş. Annemden dolayı anlatabilirim. Bizde bu gelenek daha az kaldı çünkü annemlerin zamanında fabrikalar olmadığı için her perşembe saz etrafında ölü can için yemek yenir, semahlar dönülürmüş, deyişler söylenmiş. Biz daha azına ulaştık. Biz Hıdırellez’e ulaştık, pişi lokmasına ulaştık, cemlere ulaştık. İkrarımız vardır” diye konuştu.

    “SAZANDARIMIZ YOK, DEDEMİZ AZ, REHBERLERİMİZ ÖLDÜ” 

    “Sazandarımız yok, dedemiz az, rehberlerimiz öldü” diyen Kılıç, Tahtacı Alevilerin şehirleşme ve sanayinin etkisine bağlı olarak ibadetle birlikte erkanlarının da zayıflayarak ilgi görmediğine vurguda bulundu.

    Kılıç, Alevilerin cemlerinin bir nevi mahkeme görevi gördüğünü ifade etti. Anaların barışçıl olmasından dolayı bu dar mahkemelerine öncülük ettiğini söyleyen Kılıç, anaların cemlerde dedeler ile aynı hizmetleri yürüttüğünü dile getirdi.

    Kılıç, şunları kaydetti:

    “Düğünlerde de bayrak kaldırma, ikrar alma, baş bağlama(gelin olma ) bu adetlerimiz devam ediyor. Ama cuma ve perşembe akşamları ölü yemeği şimdi tekrar başladı. Şimdi bizim eksiğimiz sazandarımız yok, dedemiz az, rehberlerimiz öldü. Sanayileşme olduğu için bu geleneklerimiz kayboldu. Bizim soydan şu an Eskişehir’de var. Cem anası, dede yerine geçiyor. Şimdi anabacımız var, dede eşi ya da delilci eşi (rehber eşi) onlar da girebiliyor. Sulh ceza var bizde, mahkeme kendi içimizde. Analar daha çok barışçıl oluyor, önder oluyor. Ya da cemde tutup cem olacak bacıları getiriyor, kadınların önüne geçiyor. Döşek atıyor. Bizde öyle. Bir de delilci var. Delilci kalkamaz, ışığı yakmak zorunda. Delil yolumuzda aydınlanan ışık demek bizde. Yolumuzu aydınlatan ışık, elektrik de olsa biz onu yakıyoruz. Rehberimiz var, rehber oturur, sazandar var ondan sonra sağda solda olacak şekilde kadınlar öncülük eder. Kadınlar herkesin bacısı oluyor. İçeri giren herkes bacı kardeş oluyor. Öyle bir süreç var. Erkekler alt başta kadınlar üst başta.”

    “MAALESEF YENİK DÜŞÜYORUZ, ESKİ MUHABBETLER YOK”

    Fatma Kılıç, Tahtacı Alevilerin ve özellikle de gençlerin yaşam alanlarından koparak şehirleşme ile birlikte cemlere ilgi göstermediğine sitem etti.

    Kılıç, “En basitinden biz semah dönüyoruz, semahtan önce  semaha alıştırmak için mengi var. Yani semaha alıştırma gibi bir şey. Bunların çoğunu bir çok gencimiz çok az biliyor. Mesela en basiti onlar bile kalmadı. Maalesef yenik düşüyoruz. Ama çocukları toparlamamız lazım. Eskiden saat 8’lerde ceme oturulur, gece saat 12.00-01.00’lere kadar sohbet edilirmiş.  Şimdi öyle değil; vardiyalı işler var ve bu engel. Eski muhabbetler yok. Sadece cem, bayrak kaldırma, lokma adağı, horoz adağı ve Cebrail adağı kaldı. Biz kütükçüyüz, odun getiriyoruz. Bize o görev verildi. Eşimin babası kütükçü olduğu için ve aileden kimse almadığı için bize o görev kalmış. En küçüğü olduğu için bu görev ona verilmiş. Yemek pişirmek için odun taşıyoruz. Ben okudum, araştırdım öyle öğrendim; çünkü bizim zamanımızda yoktu ki. Benim yaşımda birine sorsanız anlatamaz” diye konuştu.

    “SON 20 YILDIR BİZ ALEVİ KADINLAR OLARAK GERİYE DÜŞTÜK”

    Tahtacı Alevilerde yaşam içerisinde ibadet de dahil olmak üzere bütün işlerin kadın-erkek ortak yapıldığının altını çizen Kılıç, son 20 yıl içerisinde Alevi kadınların yaşamda geriye düşürüldüğü eleştirisini yöneltti. Kılıç, “Bizde en büyük kötülük kitap yok, yazı yok, hep konuşmayla devir daim olmuş. Ama şimdi 50, 60 yıldır okumuşumuz çok. 100 yıldır yerleşimdeyiz daha önde göçermişiz. Ağaç kesiyormuşuz, ağaç eriği. Geçimleri ondanmış, rasathanelere ağaç biçerlermiş. Biz Tahtacı kadınlar geçmişte hep öndeydik. Son 20 yıldır biz Alevi kadınlar olarak geriye düştük. Evde, işte eziliyorsun. Ayrıca fabrikalarda çalışıyoruz; ben bunları yaşadım. Eşim benden geç geldiği için yemeği ben hazırlamak zorundaydım. Eskiden öne çıktığımız gibi değiliz. Son 20 yıldır biraz daha geriledik. Bunun farkındayız yani. Önceden her işi beraberce yapardık. Katır varsa katır, eşek varsa eşek, odun gelecekse odun. Her iş beraber yapılırdı ama şu an öyle değil. Kadın daha geri planda, kadın eziliyor” şeklinde konuştu.

    Çocuklara, gereken ilginin verilmediğini belirten Kılıç, duyarlılık çağrısında bulundu:

    “Bunun sebebi ise biziz. Çocuklarımızı iyi yetiştiremiyoruz, en büyük etken bu. İkinci sebep internet, televizyon, rahat yaşam. Eskiden öyle değildi ki her şeyi kendin yapıyordun. Eşin de odun getiriyordu, ocağın altını yakıyordu, pişiriyordu. Şimdi erkekler için her şey daha kolay, bizler için daha zor bir yaşam. Kendinize sahip çıkın, özünüze, dirinize, bir olun; elinize, dilinize, belinize sahip olun.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Açtıkları müze ilgi görmeyince piknik alanına dönüştürdüler-VİDEO

    Açtıkları müze ilgi görmeyince piknik alanına dönüştürdüler-VİDEO

    PİRHA -Tahtacı Türkmen Alevisi olan Medine ve Salman Tuzlu çifti, Balıkesir Edremit’e bağlı Hacıaslan Köyü’nde 10 yıl önce açtıkları Cıngıllı Kültür Evi, ilgi görmeyince halkın gelip piknik yaptığı bir mekana dönüştürmüş. Salman Tuzlu, “Burayı bir kültür merkezi diye açtım. İçerisinde müze ve kütüphane vardı. Ancak hiç kimse 2 yıl boyunca bir kitap açıp içinde ne var deyip okumadı” diyerek üzüntüsünü belirtti.

    Tahtacı Türkmen Alevisi olan Medine Tuzlu ve Salman Tuzlu çifti 10 yıl önce açtıkları Cıngıllı Pınar canlı kültür müzesi ilgi görmeyince halkın gelip piknik yaptığı bir işletme halini almış. Çift, uzun süre mücadele etse de insanların bir kitap dahi açıp okumadığını söyleyerek Cıngıllı’yı bu nedenle artık bir aile işletmeciliğine dönüştürdüğünü ifade ettiler. Ancak çiftin asıl amaçlarının Cıngıllı Pınar’ın bir canlı kültür merkezi olması, herkesin gelip burada harman dövmeyi, zeytin toplamayı ve orak biçmeyi görmesini, bilmesini istediklerini belirtti.

    Edremit’in Tahtacı Alevi köyü olan Hacıaslan Köyünde yaşayan Medine Tuzlu ve Salman Tuzlu çifti yaşadıkları köyün inancını, gelenek ve göreneklerini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “HANGİ MİLLETE GİDERSEK GİDELİM KUL HAKKI İLE GİTMEYELİM”

    Eşi emekli olduktan sonra piknik alanı açıp işleten ayrıca kendi çabaları ile saz çalmayı öğrenen ve gördüğü olaylardan etkilenerek türkü besteleyen Medine Tuzlu, Hacıaslan köyünde yapılan düğün ritüellerini şöyle aktarıyor:

    “Biz Tahtacı Alevisiyiz. Bizim burada 9 tane Tahtacı Türkmen Alevisi var. Bizim düğünlerde hiç kimse tabaktır, kaşıktır, bardaktır gibi şeyler hediye etmez. Sadece kız çeyizine gider hediye. Kız tarafı oğlan tarafına gidince fasulye tabağa koyar gider. Çünkü hangi millete gidersek gidelim kul hakkı ile gitmeyiz. Bu nedenle giden yediği yemeği kendisi ile götürür. Kimsenin kimseye hakkı geçmesin diye. Akşamları da un götürüyoruz. Götürdüğümüz unun üstüne çiçek koyarız. Ve düğünde yapılan yemek için dışarıdan aşçı gelmez. Teyzemiz, halamız, komşumuz ve akrabalarımız yapar. Unun üstüne koyduğumuz çiçeği yemek yapan kadına veririz. Çiçeği alan kişi koklar ve saçlarının arasına çiçeği koyar. Düğün evine gelen erkeklerin verdiği para ile varsa borç ödeniyor. Kadınların getirdiği yemek ise düğün sahibi borcunu ödeyinceye kadar getirilir. Tüm bu yapılanlar evlenen çifte bir yardım ve dayanışma içindir.”

    “ÖLENLERİMİZİ EŞYALARIMIZLA İLE DEFNEDİYORUZ”

    “Mezar ziyaretlerimiz Hıdırellez’de oluyor” diyen Tuzlu, Tahtacı Türkmen Alevilerin her yıl Hıdırellez’de mezarlarını ziyaret ettiklerini söyleyerek ölen kişinin cenaze erkanında yapılan ritüelleri ise şöyle anlatıyor:

    “Hıdırellez’de gidip mezarlarımızın başında önce kurban keseriz. Köyden biri vefat ettiğinde kadınsa tüm köylüler şalvar, bez ve benzeri şeyler getirir ölen kişinin üstüne atar. Erkekse gömlek, havlu ve çiçek götürürüz. Çiçeklerle beraber giden bütün hediyeler sarılır ve ölen kişinin yatağıyla yorganıyla ölen kişi ile birlikte mezara gömülür. Daha sonra kadınlar cenaze evine giderken kendisi ile sofra götürür. Çevre köylerde cenaze evine gelenler o sofrada yerler.”

    “HERKESİN EVİ ALLAH’IN EVİDİR”

    Cemevlerinin olmadığını belirten Tuzlu, “Cemlerimizi kendi evlerimizde yapıyoruz. Çünkü herkesin evi Allah’ın evidir. Bu nedenle herkesin kendi evinde cem yapması daha iyi bizim için. Ancak şimdi nüfus arttığı için bir cemevi yaptık” diye konuştu.

    “CINGIL SAVUNMASIZ CANLILARI KORUYANDIR”

    Muhafaza memurluğundan emekli olduktan sonra eşi ile birlikte Cıngıllı Pınar Kültür Merkezi’ni açan ancak ilgi görmediği için herkesin gelip piknik yaptığı bir alana dönüştüğünü söyleyen Salman Tuzlu, buranın nasıl kurulduğunu ve isminin nereden geldiğini şöyle ifade ediyor:

    “Burası zamanında babamın satın aldığı bir yer. Ancak köylüler için burası zamanında korkunç ve çok sapa bir yerdi. Domuz bile girmezdi buraya. Çocukları burayla korkuturlardı. Burayı önce kültür merkezi olarak açtım. Buraya Cıngıllı Pınar ismini verdim. Yöre olarak Pınarlı Dere olarak adlandırılır. 1800 yıllarda köyümüze ilk gelenler köyde su olmadığından burada testiler, bakraçlar, taşıma yolu ile su taşırlarmış. Biz de oranın Pınar kısmını aldık ve araştırmacı bir kişiliğe sahip olduğum için nereden geldiğimi araştırdım Şamanizm ile ilişkili olduğumuzu öğrendim. Buradaki cıngılın anlamı iyi ruhlar ve kötü ruhlardır. Küçük yaştaki çocuklar, hayvanlar ve kendini koruyamayan canlıları kötülükten koruduğuna inanılan ve bir takı olarak kullanılan boncuk dizisidir. İslamiyet’e geçince cıngılın ismi nazarlık olmuş. Bugünkü nazarlık bizim cıngıl’dır.”

    “KİMSE BİR KİTAP AÇIP OKUMADI”

    Cıngıllı Pınar’ı bir kültür merkezi diye açtığını belirten Tuzlu, “İçerisinde müze ve kütüphane vardı. Üzülerek söyleyeyim ki hiç kimse 2 yıl boyunca bir kitap açıp da içinde ne var deyip okumadı. Alıp resmine bile baksaydılar sevinecektim” dedi.

    Canlı müzecilik yapmak istediğini söyleyen Tuzlu, “Amacımız harman dövmeyi, zeytin toplamayı ve orak biçmeyi  burada göstermekti. İnsanlar piknik havasına döndürdü. Daha sonra piknik yapılan bir mekan halini aldı.  Eşim, oğlum ve ben üç kişi işletiyoruz. Büyüdükçe iş imkanı da sağlamayı düşünüyoruz. Ve burayı tatil köyü yapmaya çalışacağız” diye konuştu.

    “DOĞANIN ECZASINA GÜVENİYORUM”

    Resim çizen ve bitkilerle de uğraşan Tuzlu, “Ayrıca bitkilere yönelik bir çalışma yapmak istiyorum. Çünkü her bitkinin bir hastalığa veya başka bir şeye iyi geldiğini düşünüyorum. Doğanın eczasına çok güveniyorum. Yakma tekniği ile, yağlı boya ve sulu boya ile resim yapıyorum. Ama en çok yakma tekniği ile resim yapıyorum. Aynı zamanda fotoğraf çekiyor belgesel yapıyorum” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Tahtacı göçer kadınlar: Yaşamın zorluklarına rağmen işimizi seviyoruz-VİDEO

    Tahtacı göçer kadınlar: Yaşamın zorluklarına rağmen işimizi seviyoruz-VİDEO

    PİRHA- Toroslar’ın yüksek eteklerinde aileleri göçer olarak orman işçiliği ile uğraşan ve bu işle birlikte yaşamını çadırlarda sürdüren Ayşe Doğan ve Şengül Doğan yaşamlarını PİRHA’ya anlattı. Orman işi ile göçebe yaşam sürdürdüklerini ve çadırlarda yaşamakla  beraber ev işlerinin çok daha zorlaştığını belirten kadınlar, bütün zorluklarına rağmen doğa ile iç içe olan işlerini sevdiklerini dile getirdiler. 

    Haberin Videosu

    Toroslar’ın yüksek eteklerinde yaşamlarını orman işçiliği ile kazanan kadınlar uzun yıllardır göçerlik yapıyor. Tesadüfen denk geldiğimiz kadınlar soba üzerinde pişen çaydan ikram ediyor. Tahtacı Alevi olduğunu ve uzun yıllardır ormancılık işi yaptığını öğrendiğimiz kadınlar kısa çay molası arasında hikayelerini anlatmaya başlıyor. Çadırlarının kapılarını PİRHA’ya açan kadınlar işleri gereği yaşamlarını çadırlarda geçirdiklerini ve elektrik olmayınca bütün ev işlerini elleri ile yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Yaşamın her türlü zorluğuna rağmen yaptıkları işi sevdikleri tebessümlerinden belli olan bu kadınların hikayelerini kendi ağızlarından dinleyelim.

    “HAYATIMIZI GEZEREK KAZANIYORUZ”

    “Biz hayatımızı gezerek kazanıyoruz” diyen Ayşe Doğan ailesi ile ekmeğini kazanmaya çalıştığı ve bir arada oldukları için memnun olduklarını belirtiyor.

    “Biz hayatımızı gezerek kazanıyoruz. Mersinliyim. Ailecek ekmeğimizi kazanmaya çalışıyoruz. Üniversite okuyan iki oğlumdan biri okulu bıraktı. Eşim orman işi alıyor ve ailecek çalışıyoruz.  Hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Eşim orman işi ile uğraşırken ben de günlük yemek, çamaşır ile uğraşıyorum. Çadırda kalıyoruz. Önceleri beraber çalışmak zorundaydık ama sonrasında makineler çıktı ve biraz rahatladı. Kestiği ağaçları kepçeye yükleyip gönderiyor. Bir nevi göçebelik yapıyoruz. Ailemiz ile birlikte olduğumuz için memnunuz. Gittiğimiz belli yerlerde sıkıntılar yaşanıyor elbet. İnsan doğru olduktan sonra her yerde işini görürsün.”

    “ZORLUKLARINA RAĞMEN KENDİ İŞİMİZİ SEVİYORUZ”

    “Zorlukları var ama ben seviyorum, çünkü kendimiz ve başkasının emri altında çalışmıyoruz” diye konuşan Şengül Doğan ise ev işleri dışında özellikle kış şartlarında yaşamın çok zor geçtiğini vurguluyor:

    “Ailecek burada yaşıyoruz ve ormancılık işi yapıyoruz. Ben de yemeklerini yapıp, çamaşırlarını yıkıyorum. Göçebelik yapıyoruz. Zorlukları var ama ben seviyorum. Çünkü kendimiz ve başkasının emri altında çalışmıyoruz. Hem de doğanın içindeyiz. Tarlamız, bağımız ve bahçemiz olmadığı için biz de geçimimizi bu işle sağlıyoruz. Kış şartları zor geçiyoruz. Soba yanarsa sıcak, yanmaz ise soğuk oluyor. Çadırda yaşamak çok zor. Dört duvar arası gibi olmuyor. Makine ve dolap yok. Bunlar olmadığı için de her şeyi elin ile yapıyorsun. Bunlar olsa daha güzel olur. Yazın yemeği fazla pişirirsen ekşir, çünkü dolap yok. Ben yaban yerlere gittiğimde ailemden daha çok seviyorum insanları. Şimdiye kadar da sorun yaşamadık bu yüzden. Sobayı yakmak ve temizlemesi de zor oluyor. Ben de evde yaşamayı ve çocuklarımızın iyi bir yerde çalışmasını isterim.”

    Ersin ÖZGÜL / ANTALYA