PİRHA- TMMOB Demokratik Birlik Grubu, 5-6 Haziran’da yapılacak 49. Olağan Genel Kurul öncesi yayımladığı açıklamada, örgütün yeniden emekten, doğadan, demokrasiden ve barıştan yana mücadeleci bir çizgiye kavuşması gerektiğini belirterek delegeleri “Mor Liste” etrafında birleşmeye çağırdı.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) 49. Olağan Genel Kurulu 5-6 Haziran tarihlerinde Ankara’daki Kocatepe Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Genel kurul öncesinde açıklama yapan TMMOB Demokratik Birlik Grubu, mevcut yönetimin yıllardır sürdürdüğü pasif tutum nedeniyle TMMOB’un toplumsal mücadele alanlarından uzaklaştığını savunarak değişim çağrısında bulundu.
Açıklamada, TMMOB’nin 24 odaya bağlı yaklaşık 730 bin mühendis, mimar ve şehir plancısını temsil eden önemli bir meslek örgütü olduğuna dikkat çekilerek, genel kurulun yalnızca örgütsel bir seçim süreci olmadığı aynı zamanda gelecekte izlenecek mücadele hattının da belirleneceği vurgulandı.
Demokratik Birlik Grubu, TMMOB’nin Gezi Parkı’ndan Kanal İstanbul’a, maden projelerinden su havzalarının korunmasına kadar birçok alanda daha etkin bir mücadele yürütmesi gerektiğini belirtti. Açıklamada, doğa talanına, ekolojik yıkıma, rant politikalarına ve emek sömürüsüne karşı daha güçlü bir örgütlenme çağrısı yapıldı.
Meslektaşların işsizlik, güvencesizlik ve düşük ücret sorunlarıyla karşı karşıya olduğuna işaret edilen açıklamada, mühendis, mimar ve şehir plancılarının özlük haklarını savunan, stajyerlikten başlayan sömürü düzenine karşı mücadele eden bir TMMOB’nin yeniden inşa edilmesi gerektiği ifade edildi.
“BARIŞTAN, LAİKLİKTEN VE HALKTAN YANA BİR TMMOB”
Açıklamada, bölgedeki savaşların emperyalist politikalarla bağlantılı olduğu savunularak barış mücadelesinin önemine vurgu yapıldı. TMMOB’nin laikliği savunan, NATO karşıtı tutum alan, halkların eşitliği ve kardeşliğini esas alan bir mücadele çizgisini güçlendirmesi gerektiği belirtildi.
Türkiye’de son dönemde artan siyasi baskılar, kayyım uygulamaları ve muhalefete yönelik müdahalelere de değinilen açıklamada, genel kurulun bu gelişmeler ışığında önemli bir dönemeç olduğu ifade edildi.
MOR LİSTE’DEN DELEGELERE DESTEK ÇAĞRISI
Demokratik Birlik Grubu, yayımladığı bildiride işsizliğe, güvencesiz çalışmaya, ekolojik yıkıma, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığa, kayyım uygulamalarına ve demokratik olmayan üniversite politikalarına karşı mücadele edecek bir TMMOB hedeflediklerini belirtti.
Grup ayrıca Kürt sorununun eşit yurttaşlık temelinde çözümünü savunan, hayvan haklarını koruyan, demokratik işleyişi güçlendiren, emek ve meslek örgütleriyle ortak mücadeleyi büyüten bir TMMOB için aday olduklarını duyurdu.
Açıklamanın sonunda, TMMOB’nin tarihsel mücadele birikimine sahip çıkılması gerektiği vurgulanarak, örgütün yeniden üyeleriyle güçlü bağlar kuran, sokakta ve toplumsal mücadele alanlarında aktif rol üstlenen bir yapıya kavuşturulması çağrısı yapıldı. Demokratik Birlik Grubu, genel kurul delegelerini “Mor Liste”ye destek vermeye davet etti.
PİRHA- Dersim TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, Munzur Gözeleri’nin koruma statüsünün düşürülmesine karşı yürüttüğü 3 yıllık hukuk mücadelesini kazandığını duyurdu. Mahkeme, Munzur Gözeleri’nin tamamını “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak tescilledi.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından 2023 yılında koruma statüsü düşürülerek yapılaşmaya ve insan baskısına açık hale getirilmek istenen Munzur Gözeleri hakkında nihai karar verildi. TMMOB Dersim İl Koordinasyon Kurulu tarafından düzenlenen basın toplantısında konuşan TMMOB Dersim temsilcisi Uğur Beycan, İstinaf Mahkemesi’nin temyiz yolu kapalı olmak üzere Munzur Gözeleri’nin tamamını 1. Derece Sit Alanı (Kesin Korunacak Hassas Alan) ilan ettiğini müjdeledi.
STATÜ OYUNU YARGIDAN DÖNDÜ
Toplantıda sürecin kronolojik özetini paylaşan Uğur Beycan, 2003 yılında Erzurum Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 1. derece sit alanı olarak tescil edilen Gözelerin, 2023 Temmuz ayında Bakanlık kararıyla 2. dereceye (Nitelikli Koruma Alanı) düşürüldüğünü hatırlattı. TMMOB’un bu “rant odaklı” değişikliğe karşı başlattığı hukuki sürecin, bilimsel veriler ve ekolojik dengenin korunması esasına dayandırıldığı vurgulandı.
Beycan, 4 Şubat 2024’teki Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile alanın bir kısmının tekrar 1. dereceye alındığını ancak TMMOB’un “alanın bir bütün olduğu” gerçeğinden hareketle itirazlarını sürdürdüğünü belirtti. Yaklaşık bir hafta önce sonuçlanan İstinaf kararıyla, Munzur Gözeleri’nin tamamı en üst düzey koruma zırhına kavuşmuş oldu.
“SADECE BİLİMSEL FAALİYET YÜRÜTÜLEBİLİR”
derece koruma statüsünün ne anlama geldiğini net bir dille ifade eden Beycan şunları söyledi:
“Halk tabiriyle buraya artık ‘çivi bile çakılamaz’. Bu statü, alanın sadece bilimsel çalışmalar için kullanılabileceği, ekolojik dengenin devlet koruması altında olduğu anlamına gelir. Munzur Gözeleri, 200 milyon yıllık kireç taşı yapısı, düdenleri ve mağaralarıyla bir bütündür. Bu narin yapıyı insan baskısına, ticarete ve ranta açmak sürdürülemez bir yıkım getirirdi. Hasankeyf’te, Cerattepe’de ve Salda’da yaşananların burada tekrarlanmasına izin vermedik.”
İNANÇ VE KÜLTÜREL HAFIZA VURGUSU
Kararın sadece ekolojik değil aynı zamanda inançsal bir kazanım olduğunu belirten Beycan, Munzur Gözeleri’nin Dersim halkı için kutsiyetine dikkat çekti. Bilirkişi raporlarına Türkiye tarihinde ilk kez “inançsal bildirimlerin” de eklendiğini kaydeden Beycan, “Ganj Nehri Hindistan için, Nil Nehri Mısır için ne ifade ediyorsa Munzur da Dersim halkı için odur. Bu karar, bölgedeki eko-kırım politikalarına ve kültürel hafızayı yok etme girişimlerine karşı halkın zaferidir,” dedi.
ALTYAPISIZ TURİZM UYARISI: BARAJLAR KADAR TEHLİKELİ
Son dönemde popülerleşen “Dersim’e gelin” çağrılarını da eleştiren TMMOB temsilcisi, altyapısı hazırlanmamış kontrolsüz turizmin madenler ve barajlar kadar doğaya zarar verdiğini savundu. Beycan, koruma-kullanma dengesinin kamucu bir perspektifle ele alınması gerektiğini, Salda Gölü örneğinde olduğu gibi bazı hassas noktalara çıplak ayakla dahi basılmaması gerektiğini hatırlattı.
TMMOB, Munzur Gözeleri’nde elde edilen bu hukuki kazanımın tüm demokratik kitle örgütleri ve Türkiye halklarının ortak başarısı olduğunu belirterek, tüm havzanın (Munzur Vadisi ve Mercan Dağları) bu statüye dahil edilmesi için mücadelesini sürdüreceğini ilan etti.
PİRHA- KESK, TMMOB ve TTB, Suriye’de Alevilere yönelik soykırıma dair açıklama yaparak “Uluslararası toplumun sessizliği, baskı ve soykırımcı eğilimleri cesaretlendirmektedir” dedi.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB), Suriye’de devam eden Alevi soykırımına dair yazılı açıklama yaptı.
“Katliamı kınıyoruz” başlıklı yazıda Türkiye ile HTŞ arasındaki ilişkiye de değinilerek “Türkiye siyasi iktidarının, Suriye’deki rejime verdiği açık veya örtülü destek, cihatçı bir gelenekten gelen HTŞ’yi meşru kılmakta ve bölge barışına zarar vermektedir” denildi.
“İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇ!”
Kurumların yazılı açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
” Hey’etü’t-Tahrîr eş-Şâm rejiminin Suriye’de Alevi ve diğer inanç/etnik azınlıklara yönelik sistematik katliam, göç ettirme, asimilasyon ve hak ihlallerini kınıyor, bu konudaki tarihsel ve kurumsal sorumluluğumuz gereği kamuoyunu bilgilendirmeyi görev biliyoruz.
2025 başından itibaren HTŞ ve bağlı gruplar, özellikle Lazkiye ve Tartus gibi kıyı bölgelerinde Alevi topluluklara karşı toplu katliam, zorla yerinden etme, infaz ve sistematik şiddet eylemlerini artırdı. Mart 2025’teki saldırılarda çoğu kadın ve çocuk binlerce sivil hayatını kaybetti. Bağımsız insan hakları kuruluşları, bu durumu etnik-mezhepsel temelli sistematik şiddet ve soykırım riski olarak tanımlamaktadır.
Uluslararası toplumun sessizliği, baskı ve soykırımcı eğilimleri cesaretlendirmektedir. Bu saldırılar yalnızca Alevileri değil; Dürzileri, Hristiyanları, Kürtleri, Türkmenleri ve diğer tüm azınlıkları hedef alan sistematik bir imha ve asimilasyon politikasının parçasıdır.
Yaşananlar insanlığa karşı işlenen suçlardır. Sessiz kalmak veya tarafsızlık iddiası, suçun devamına katkı sunar. En temel insan hakkı olan yaşam hakkının bu denli çiğnendiği bir ortamda hiçbir ülke veya kuruluşun sorumluluktan kaçma lüksü yoktur.
Gerçekten bölge halklarının güvenliği önemseniyor ve barış içinde yaşamaları isteniyorsa, Türkiye’nin tutarlı ve aktif bir dış politika geliştirmesi, HTŞ’nin uluslararası hukuk kurallarına uymasını sağlaması aksi durumda diplomatik ilişkileri sonlandırmak dahil olmak üzere etkili önlemleri gündeme getirmesi gerekmektedir.”
“MEŞRUİYET İLİŞKİSİ REDDEDİLMELİDİR”
KESK, TMMOB ve TTB, soykırımın önüne geçmek adına kamuoyuna da şu çağrıyı yaptı:
“Parlamentoyu, sendikaları, sivil toplumu, siyasi partileri ve demokratik kamuoyunu; Suriye’deki soykırım riskini görünür kılmaya, kınamaya ve uluslararası sorumluluk almaya çağırıyoruz.
Çağrımız:
1. Suriye’de başta Alevilere, Hristiyanlara, Dürzilere ve diğer tüm azınlıklara yönelik katliam, etnik temizlik ve soykırım riski taşıyan saldırılar derhal durdurulmalıdır.
2. Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları kuruluşları acilen bağımsız soruşturma mekanizmalarını devreye sokmalı, suçlular tespit edilip yargılanmalıdır.
3. Baskı ve saldırı altındaki azınlıklar için insani yardım koridorları açılmalı, yerinden edilmiş siviller korunmalı, temel ihtiyaçları uluslararası denetim altında güvence altına alınmalıdır.
4. Etnik temizlik siyasetine hizmet eden iç ve dış aktörlerle kurulan her türlü meşruiyet ilişkisi reddedilmelidir.
Türkiye’de barış ile Ortadoğu’daki barış bir bütündür. Suriye’deki bu vahşet karşısında tarafsız kalmak, insan haklarına ve bölge barışına ihanettir. Halkların kardeşliği, eşitliği ve barışı için mücadele çağrımızı yineliyor; bu suçlardan ve soykırımcı politikalardan hesap sorulmasını talep ediyoruz.”
PİRHA-18 Temmuz 2023 tarihli kararı ile statüsü düşürülerek, ‘Nitelikli Doğal Koruma alanı’ olarak ilan edilen Munzur Gözeleri, Erzincan İdare Mahkemesi tarafından “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak kalması gerektiği kararı verildi.
2003 yılında “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak tescillenen Dersim’in Ovacık ilçesindeki Munzur Gözeleri, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 18 Temmuz 2023 tarihli kararı ile statüsü düşürülerek, ‘Nitelikli Doğal Koruma alanı’ olarak ilan edilmişti. Bu karara karşı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından dava açılmıştı. 1 Kasım 2024 tarihinde ise Munzur Gözeleri’nde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmıştı.
Erzincan İdare Mahkemesi tarafından Munzur Gözeleri’nin “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak kalması gerektiği kararı verildi.
“BU KARAR DERSİM HALKININ KAZANIMIDIR”
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Dersim İl Koordinasyon Kurulu tarafından yapılan yazılı açıklamada şunlar dile getirildi:
“Hazırlanan bilirkişi raporunda Munzur Gözeleri ile ilgili; “Gerek flora ve fauna unsurları ve ekolojik yapısı gerekse de inanç merkezi olması itibariyle Munzur Gözeleri yüksek peyzaj ve sosyokültürel değere sahiptir ve bu değerleri açısından şimdi ve gelecek kuşaklar açısından kesin korunması gerekli bir alan niteliği taşımaktadır. Koruma statüsü değiştirilen alanda insan faaliyetlerinin kontrolsüz biçimde artmasına neden olacak piknik alanı gibi rekreasyonel tesis ve kullanımlara yönelik uygulamalar gerçekleştirildiği tespit edilmiştir. Korunması gereken alanları yapılaşmaya açan, doğal dengesinin ve korunması gerekli niteliklerinin bozulmasına ve tahribata uğramasına neden olan; koruma-kullanma dengesine aykırı olan bu tür uygulamalar alanda yoğun bir peyzaj tahribatına ve kirliliğe neden olarak Munzur Gözeleri’nin genel peyzajına ve ekosisteme önemli şekilde zarar vermektedir. Bu nedenle alanın koruma statüsünü değiştiren kararın iptal edilerek “Kesin Korunacak Hassas Alanlar” kapsamına alınması yürürlükteki koruma mevzuatı ve kamu yararı açısından uygun olacağı değerlendirilmektedir.” tespitine yer verilmişti.
Daha sonra alanın bir kısmının Cumhurbaşkanı Kararıyla kesin korunacak hassas alan ilan edilmesi üzerine mahkemece ek bilirkişi raporu hazırlatılmış, ve hazırlanan ek bilirkişi raporunda da “Kesin Korunacak Hassas Alan olarak tanımlanan yerlerin, taşıdığı peyzaj, jeomorfolojik ve biyolojik özellikleri açısından kesin koruma ölçütlerini karşılayacak nitelikte doğru ve yerinde olduğu; ancak bu alana daha önce 17.07.2003 tarih ve 1409 sayılı karar ile 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescil edilen bölümün de dahil edilmesiyle Kesin Korunacak Hassas alan olarak tanımlanmasının uygun olduğu,” değerlendirmesinde bulunulmuş ve daha önce 1. Derece Doğal Sit Alanı ilan edilen Munzur Gözelerinin tamamının kesin korunacak hassas alan niteliği taşıdığı değerlendirmesinde bulunulmuştu.
Bilirkişi raporu ve ek bilirkişi raporunda yer alan tespitlerden hareketle karar veren Erzincan İdare Mahkemesi, daha sonra Cumhurbaşkanı Kararıyla “kesin korunacak hassas alan” ilan edilen kısım hakkında karar verilmesine yer olmadığı kararı verirken, “nitelikli doğal koruma alanı” statüsü taşıyan kısımla ilgili; “Uyuşmazlıkta, Munzur Gözelerinin bulunduğu alanın peyzaj, jeomorfolojik, hidrojeolojik ve biyolojik çeşitlilik özellikleri açısından Kesin Korunacak Hassas Alan ölçütlerini karşılayacak nitelikte olduğu, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanlar statüsünde olan ve kamu yararı açısından mutlak olarak korunması gereken bu alanın Nitelikli Doğal Koruma Alanı statüsünü devam ettirmesi halinde bir takım insan faaliyetlerine açılmasına, dolayısıyla koruma-kullanma dengesinin bozulmasına sebebiyet verileceği, Munzur Gözelerinin “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” olarak tescil edilen bu kısmının da daha yüksek bir koruma statüsüne geçirilmesi gerektiği yukarıda aktarılan bilirkişi raporları ile açıkça ortaya konulduğundan, “Kesin Korunacak Hassas Alan” dışında bırakılan Munzur Gözelerinin diğer kısmının “Doğal Sit – Nitelikli Doğal Koruma Alanı” olarak tescil edilmesine ilişkin dava konusu işlemin bu kısmında hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.” değerlendirmesinde bulunarak iptal kararı verdi.
Munzur Gözeleri’nin kesin korunması gereken hassas alan yani 1.Derece Doğal Sit olması gerektiği Erzincan İdari Mahkemesi gereğince de onaylanmıştır. Bu karar TMMOB şahsında Dersim halkının kazanımıdır dayanışma büyütür, geliştirir, yaşatır.”
PİRHA-10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılında katliamın yapıldığı meydandaki anmada “Adalet” vurgusu öne çıkarken, barışta inadın ve ısrarın sürdürüleceği vurgulandı.
KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.
10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın yaşandığı yerde anma yapıldı. Metro önünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş, Ankara Gar Meydanı’na yürüdü. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve çeşitli siyasi partilerden milletvekillerinin de yer aldığı anmada adalet talebi ısrarla dile getirildi.
“ADALET GELMEDEN GERÇEK BARIŞ TESİS EDİLEMEYECEKTİR”
Saygı duruşuyla başlayan anmada, 10’uncu yılında barışın öneminin bir kez daha ortaya çıktığının vurgulandığı açıklamada, “10 yıllık barış şiarı hala çok güncel ve etkilidir. Adalet gelmeden gerçek barış tesis edilemeyecektir. Adalet umuduyla mücadele yürütmeye devam edeceğiz” denilidi.
“10 EKİM’İ UNUTMAYACAĞIZ”
Ortak basın açıklamasını 10 Ekim Barış Derneği Eş Başkanı Mehtap Sakinci okudu. Sakinci, şunları ifade etti:
“Türkiye’nin 81 ilinden DİSK, KESK, TMMOB, TTB Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için Ankara’ya gelen on binlerce insan tam 10 yıl önce bu noktadaydı. IŞİD’in kan gölüne çevirdiği alanda 104 insan yaşamını yitirirken, 500’e yakın insan da bedenen ve ruhen yaralandı. Geriye kalan bizler için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Tam 10 yıldır içtiğimiz suyun, yediğimiz yemeğin tadı aynı değil; soluduğumuz hava ciğerlerimizi yakıyor. Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamında kaybettiğimiz evlatlarımızı, annelerimizi, babalarımızı, eşlerimizi, arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı ve en sevdiklerimizi 10’uncu yılında, 120’nci ayında sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.
10 yıl önceki siyasi konjonktürü de düşündüğümüzde, bu alanda on binlerce insanın buluşma sebebini yeniden hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekiyor. Barış talebinin 10’uncu yılında hâlâ karşılanmamış olması ve yine Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada savaş ikliminin hüküm sürmesi karşısında, barış talebinin öneminin daha iyi anlaşılması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yıllardır süregelen savaşların, katliamların, ölümlerin; yok olan ve parçalanan hayatların, insanlığın tam da öldüğü noktada göstermelik ateşkeslerle sona erdiği iddia edilse de, bunca zulmün vicdanlardaki karşılığı çok daha büyüktür. Barış diye yollara dökülen, 10 yıl önce Ankara’ya gelen 104 insanın vicdanından da anlıyoruz ki, 10 yıl önceki barış şiarı hâlâ çok güncel ve etkilidir. Bilinmesini isteriz ki, bu ülkede barış; bu uğurda yaşamını yitiren 104 insan ve nicelerine adalet gelmeden gerçek anlamda tesis edilmiş olmayacaktır.”
“10 YILDIR ADALET VE HAKİKAT MÜCADELESİ VERİYORUZ”
DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptığı konuşmada, “10 yıl önce bu meydanda toplandık, barış, demokrasi ve özgürlük için. O gün bu meydanda bizlerin sesi, soluğu kesilmek istendi. 10 yıl bu meydanda emeği, barışı, demokrasiyi hedef aldılar. O günden bugüne 10 yıldır adalet ve hakikat mücadelesi veriyoruz. Biliyoruz ki bu katliamlar aydınlatılmadıkça, hesaplaşmadıkça çok daha karanlık günlerin önü açılır. 10 Ekim’in hesabını sormalıyız. Yitirdiğimiz arkadaşlara sözümüzi bu katliamın hesabını tek tek sormaktır. Çünkü faiilleri de, sorumluları da biliyoruz. Biz yan yana omuz omuza durduğumuz sürece barışı ve demokrasiyi hep birlikte kuracağız. Ne pahasına olursa olsun barışı, dmeokrasiyi bu topraklara getireceğiz” sözlerine yer verdi.
“BARIŞTAKİ ISRARIMIZ VE İNADIMIZ SÜRECEK”
KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ise, 10 yıl önce bu ülkenin kan gölüne döndürülmeye çalışıldığını hatırlatarak, “Bu coğrafyada çözüm sürecinin sona erdirildiği bir ortamda alanda toplandık. Barış en çokta bizim için zaruriydi. Barış ve emek örgütleri yan yana gelerek barış bloğunu oluşturduk. Masalar tekmelensede ‘barışı biz savunacağız’ diyerek bu meydana geldik. Sorumlulardan bir tanesi dahi yargılamanın bir parçası haline getirilmedi. Bugün de bir barış örülmeye çalışılıyor. Sınırın diğer tarafında IŞİD’in artıkları Kürtleri, Alevileri, Durzileri katlediyor. Bugün biz yine barış demeye devam edeceğiz. Barıştaki ısrarımız ve inadımız sürecek” diye belirtti.
TMMOB Genel Başkanı Emin Koramaz, TTB İkinci Başkanı Pınar Sayip de yaptıkları konuşmalarda, katliamın hesabını sorana, ülkeye barışı, özgürülüğü getirene kadar mücadele edeceklerini dile getirdiler.
“KATLİAMLAR UNUTULMAYACAKTIR”
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da, anmada konuştu. Bakırhan, 10 yıldır adalet mücadelesini yürütenleri selamlayarak başladığı konuşmasında, şunları ifade etti:
“Dünyanın neresinde böyle bir katliam olsa yetkililer istifa ederdi. Türkiye’de Gar ve benzeri katliamlarda ihmali olan, yol veren, katliamın olmasını sağlayanlar ne yargılandılar, ne de hesap verdiler. Katliamı yapanlar ve gerçek sorumlular çok iyi bilsinler ki barış ve demokrasiye ulaştığımız zaman sadece tetiği çekenler değil, sorumluluların hesabını sorulacaktır. Bu ülkede çatışma olmasın, ortadoğu kan gölüne dönmesin, barış olsun diye Edirne’den, Rize’den çıkıp gelenlere sözümüz olsun; bu katliamlar unutulmayacaktır. Onların barış davasını başarıya ulaştırmak için mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.
Anma Sıhhiye Meydanı’na yapılan yürüyüşle sona erdi.
PİRHA-KESK bileşenleri olarak yargılama sürecinin sadece IŞİD bağlantılı sanıklarla sınırlı tutulmaması gerektiğini belirten BES Dersim Şube Başkanı Sinan Ulu, “Soruşturmanın genişletilmesi, istihbarat mensuplarının dinlenmesi, bu olayda sorumluluğu ve ihmali olan kamu personellerinin bu sürece dahil edilmesi, gerekiyorsa cezalandırılması gerekiyor. Sadece tetikçilerin yargılanıp ceza verilmesi bizim için hiçbir şey ifade etmiyor” dedi.
KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.
Yüzlerce yurttaşın da ağır yara aldığı saldırının ardından görülen yargılama süreçlerinde yaşanan usulsüzlüklerin yanı sıra, sanıkların “insanlığa karşı suç” kapsamında yargılanmamaları, toplumun tepkisine neden oldu. Özellikle kamu görevlilerinin sorumluluğunun ortaya çıkarılması talebinin de karşılık bulmamasıyla birlikte bir katliam dosyasının daha üstü örtülmüş oldu.
10 Ekim 2015’te başkente girişlerdeki arama noktalarının kaldırıldığına vurgu yapan avukatlar, katliamı yapan IŞİD militanlarının yolda hiçbir aramaya takılmamasını da şüpheli bulmuşlardı. Mitingin yapılacağı alan olan Sıhhiye Meydanı için 2 bin 44 polis görevlendirilirken, toplanma alanı olan Ankara Gar çevresinde ise yalnızca 129 polisin olması soru işaretlerini arttırmıştı.
Büro Emekçileri Sendikası (BES) Dersim Şube Başkanı Sinan Ulu, Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılında PİRHA’ya konuştu.
“10 EKİM’İ DEĞERLENDİRİRKEN O DÖNEMDEKİ SİYASİ ATMOSFERİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURMALIYIZ”
10 Ekim Gar Katliamı’nı değerlendirirken o dönemdeki siyasi atmosferi göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Sinan Ulu, “2013 yılında başlayan Barış Süreci 2015 yılında sona erdi. 7 Haziran’da seçimler vardı ve iki gün önce Diyarbakır’daki mitingde bomba patladı ve beş kişi hayatını kaybetti. Yıllardır tek başına iktidar olan AK Parti tek başına iktidar olma kabiliyetini o seçimle yitirdi. Ondan sonra da iktidarına devam etmek için sınırlarını bilmediğimiz çeşitli arayışlara girdi. 20 Temmuz’da Suruç’ta bomba patladı ve 33 kişi hayatını kaybetti. Böyle devam eden bir sürecin ardından demokrasi güçleri barışı merkeze alarak bir miting organize etme düşüncesi ile bir araya geldiler ve tüm Türkiye’ye çağrıda bulundular” dedi.
IŞİD’in mitingleri hedef alarak katliamlar yapacağı yönünde istihbaratların alındığı ve katliamı yapacak kişilerin de tespit edildiğini söyleyen Sinan Ulu, şunları dile getirdi:
“Bu bu kişiler teknik takibe takılıyor. Ankara’ya doğru yola çıktıklarında polis noktasına takılıyorlar ama serbest bırakılıyor, yollarına devam ediyorlar. Diğer taraftan da Türkiye’nin dört bir tarafından on binlerce yurttaş bu mitinge katılmak üzere yollara çıkıyor. Burada tabii alınan istihbaratlar ve böyle bir tehlikenin olduğu tertip komitesinde gizleniyor. Ankara’ya giden herkesin dikkatini çeken başka bir husus daha var. Buna benzer merkezi mitinglerde yola çıktıkları kentlerden başlayarak polisler birçok yerde kimlik kontrolleri yaparlardı. Ama bunların hiçbir yapılmıyor.
Kalabalığın en yoğun olduğu zaman iki bomba patlıyor. Tabii ilk şokun ardından insanlar patlamanın olduğu yere geri dönmeye başlıyorlar ve korkunç manzarayla karşılaşıyorlar. Yerde hayatını kaybetmiş insanlar, uzvunu kaybetmiş insanlar, vücut bütünlüğü bozulanlar, kan gölü, kan deryası ve ilk şok atlattıktan atlatıldıktan sonra insanlara yardım etme süreci başlıyor. Zamanla yarışıyorlar tabii orada. Barış mesajlarının olduğu pankartlar, bayraklar insanların yaralarına sarılıyor, kanları durdurulmaya çalışılıyor. İnsanlar bunlarla taşınmaya başlanıyor. İnsanlar hızlı bir şekilde müdahale etmeye çalışırken, yaralarını sarmaya çalışırken kalabalıkların üzerine gaz bombası atılıyor.”
KESK bileşenleri olarak yargılama sürecinin sadece IŞİD bağlantılı sanıklarla sınırlı tutulmaması gerektiğini ifade eden Ulu, “Soruşturmanın genişletilmesi, istihbarat mensuplarının dinlenmesi, bu olayda sorumluluğu ve ihmali olan kamu personellerinin bu sürece dahil edilmesi, gerekiyorsa cezalandırılması gerekiyor. Sadece tetikçilerin yargılanıp ceza verilmesi bizim için hiçbir şey ifade etmiyor. Türkiye tarihinin gördüğü en büyük ve en kanlı katliam olan Gar Katliamı’nda yitirdiğimiz arkadaşlarımızı unutmadık, unutmayacağız. Böyle bir görev ve sorumlulukla karşı karşıyayız. Bizler mücadeleci sendikalar olarak arkadaşlarımızın anısını, ideallerini yaşatmaya, barışı ve özgürlüğü savunmaya ve bunun mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz” diye konuştu.
PİRHA-TMMOB, Dersim’de deprem paneli düzenlendi. Dersim’in deprem riskinin yüksek olduğu yerlerden bir tanesi olduğunu vurgulayan Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Kart, “Tunceli’nin kuzeyinde Kuzeydoğu Fay Hattı, güneyinde Doğu Anadolu Fay Hattı, yine Güney cephesinde yakın mesafelerde bulunan Ovacık, Malatya ve Nazimiye fay zonları da yakın zamanda işte deprem oluşum periyotlarını tamamlamış ve her an bir deprem yaşayacakmış gibi hazırda bekleyen faylarımız” dedi.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Dersim’de Hüseyin Güntaş Konferans Salonu’nda “Dersim dört fay içinde. Depreme dirençli kentler” başlıklı panel düzenledi. Panele konuşmacı olarak Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Kart, Jeoloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Alan, İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu 2. Başkanı Selçuk Uluata, Şehir Planlamacıları Odası Dersim Temsilcisi Umut Kork, Afet Yönetimi ve Dayanışma Derneği Temsilcisi Hasan Basri Yorulmaz katıldı.
Panelden önce TMMOB Dersim İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Uğur Beycan, TMMOB Bölge İl Koordinasyon Kurulları Eş Sözcüsü Dıyar Kut ve TMMOB eski Genel Sekreteri Dersim Gül açılış konuşması yaptı.
“2 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DEPREMİN YARALARI SARILAMADI”
6 Şubat depremlerinde yitirdikleri on binlerce insanın acı yükünü omuzlarında taşıdıklarını ifade eden TMMOB Dersim İKK Sekreteri Uğur Beycan, “Depremle ilgili herhangi bir yüzleşme, hesaplaşma ve bilimi, tekniği, rasyonaliteyi, akıl esas alan bir iktidar yaklaşımı ile kentlerimizi depreme dirençli hale getirme yaklaşımını daha geliştirilmedi. Olası bir afet anında iktidar sadece kendi itibarını koruma gerçekliği üzerinden şekillendiriyor” diye belirtti.
Depremin üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen yaraların halen sarılmadığını belirten TMMOB Bölge İl Koordinasyon Kurulları Eş Sözcüsü Dıyar Kut, “Halkımız konteynerlerde yaşamaya mahkum bırakılmıştır. Birçok meslektaşımız soruşturma geçirip tutuklanırken müteahhitler, ilgili kurum yetkilileri herhangi bir yaptırıma tabi tutulmamıştır. Depremin faturası meslektaşlarımıza kesilmiştir. Yıkılan kentlerin yerine yenileri inşa edilmemiştir. Bu AKP hükümetinin yürüttüğü politikaların sonucudur. Deprem bölgesinde yaşayan halkımızın sorunlarının unutulmaması ve sorunların çözümü için çaba gösterilmesi gerektiğini hükümete iletiyoruz” dedi.
Eğer yaşadıkları ülkenin deprem gerçekliği varsa ülkeyi yönetenlerden de ona göre çalışma beklediklerini söyleyen TMMOB eski Genel Sekreteri Dersim Gül, “Elbette yurttaş olarak bizlerin de yani toplumun da tabii ki görevleri vardır. Ama öncelikli olarak biz kamudan bu beklentiyi görmek isteriz. Kamu kurumlarında, yerel idarelerde, meslek kuruluşlarında bu düzenlemenin hayata geçirilmesi ile ilgili bir uygulama bütünlüğü bekleriz ama bu uygulama bütünlüğünü göremiyoruz. Meslek kuruluşları yok sayılıyor. Ülkeyi yöneten bu aklın depreme Dersim’i ve Türkiye’yi hazırlayamayacağını, deprem gerçekliğine uygun olarak dönüştüremeyeceği açıktır” diye konuştu.
“DEPREM İLE İLGİLİ TEDBİRLERİ KARARLILIKLA UYGULAYAN BİR SİYASET SÖZ KONUSU DEĞİL”
Panelde ilk sözü alan Jeoloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Alan, “Türkiye diri fay haritasına bakıldığında 5 ve üzeri deprem üretme potansiyeline sahip çok sayıda fay söz konusu. 24 kentimiz doğrudan fay zonu üzerine oturuyor. 110 ilçe 500’ü aşkın mahalle veya köy yerleşim birimi de fay üzerinde oturuyor. Deprem risk azaltma yasası 1976’da, fay yasası 1972 yılında çıkmış. Afet Acil Durum ve Planlama Yasası 1977’de çıkmış. Güçlü bir kurumsal altyapımız söz konusu değil. İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir başkanlıkla bizim Türkiye’deki afet gerçekliğini yönetebilme şansımız yok. Tedbirleri kararlılıkla uygulayan bir siyaset söz konusu değil. Yani rantı görünce hemen yamulan bir siyaset anlayışımız söz konusu” dedi.
“EN BÜYÜK RİSKLERDEN BİR TANESİ KUZEY ANADOLU FAY ZONU”
Dersim’in deprem riskinin yüksek olduğu yerlerden bir tanesi olduğunu vurgulayan Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Kart, “Tunceli’nin kuzeyinde Kuzeydoğu Fay Hattı, güneyinde Doğu Anadolu Fay Hattı, yine Güney cephesinde yakın mesafelerde bulunan Ovacık, Malatya ve Nazimiye fay zonları da yakın zamanda işte deprem oluşum periyotlarını tamamlamış ve her an bir deprem yaşayacakmış gibi hazırda bekleyen faylarımız. En büyük risklerden bir tanesi Kuzey Anadolu fay zonu. Bu fay zonunun yaklaşık 1200 km uzunluğunda sağ yana öteleme sahip. Genel olarak birkaç yüz metre ile 10 km arasında değişen genişlikte bir zon şeklinde gelişmiş doğrultu atımlı bir fay sistemidir. Kuzey Anadolu fayı geçmişte çok sayıda yıkıcı depremler üretmiştir. Bunların en büyüklerinden bir tanesi 1939 Büyük Erzincan depremi. Deprem dinamik bir harekettir. Bu dinamik hareketlere dayanıklı yapı tasarımı ve dirençli kentler inşa etmek istiyorsak mutlaka her yapının oturacağı yerin dinamik parametreleri jeofizik araştırmalar ile belirlenmelidir. Yapılaşma jeofiziği ve yapı jeofiziği çalışmalarındaki gelişmeler dikkate alınarak ilgili yönetmeliklere bu çalışmaların daha ayrıntılı olarak dahil edilmesi gerekmektedir. Ancak bu çalışmalar dahil edilerek depreme dayanıklı yapı tasarımı sağlanır ve doğa kaynaklı afetlerden etkilenmeyen dirençli kentler inşa edebiliriz” diye belirtti.
“DEPREMLERDEN HİÇBİR ŞEKİLDE DERS ALINMIYOR”
Depremden hiçbir şekilde ders alınmadığını ifade eden İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu 2. Başkanı Selçuk Uluata, “Bunlarla hepimizin yüzleşmesi gerekiyor. En son Maraş depremi oldu, ne ders aldık? 30 yıllık tespitimiz var zaten. Bizde tespitte ve bilimsel olarak bir sorun yok. Yasa yönetmeliklerimizde de bakarsanız da sorun yok. Bu bir beka sorunu değil. Bu bir devlet sorunu. Kaymakamın ve belediye meclis üyelerinin görevi orada yaşayan insanlara yoldaşlık etmek ve sorunlarına çözüm üretmektir. TMMOB’un görevi devlete, kurumlara destek olmak, yardımda bulunmak. Ama biz bunu görmedik hiçbir afette bu süreci yaşamadık” diye vurguladı.
“RİSKİ AZALTICI ŞEHİR PLANLARI GELİŞTİRİLMELİDİR”
Şehir Planlamacıları Odası Dersim Temsilcisi Umut Kork, “Dersim’in dağlık ve engebeli bir araziye sahip oluşu hem deprem öncesinde planlamayı zorlaştırmakta hem de deprem sonrasında afet yönetimini ve koordinasyonuyla birlikte tahliye ve müdahaleyi de zorlaştırmaktadır. Yeni deprem yönetmeliğine uygun dayanıklı konut projelerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Tabii burada rantı önceleyen değil de insan yaşamını ve doğayı öne çıkaran dönüşümler gereklidir. Yine alternatif tahliye yolları şehir içinde ve kırsalda acil durumda kullanılabilecek ek güzergahların planlanması gerekmektedir. Sağlık alanında da sağlık ve acil müdahale altyapısının geliştirilmesi hastane kapasitesinin arttırılması gerekmektedir. Toplumun afet bilincinin arttırılması gerekmektedir. Bunun için de halka yönelik deprem tatbikatları ve eğitim programları yaygınlaştırılmalıdır. Doğa ile uyumlu planlama dağlık coğrafyaya uygun riski azaltıcı şehir planları geliştirilmelidir” diye konuştu.
“HALKI BİLİNÇLENDİRMEMİZ LAZIM”
Deprem konusunda kanıksama olayının yaşanmaması gerektiğini söyleyen Afet Yönetimi ve Dayanışma Derneği Temsilcisi Hasan Basri Yorulmaz, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Nereden başlamalı sorusu burada çok önemli. Biz yerel düzeyde faaliyet gösteren siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları toplumun bilinçlendirilmesinde öncülük rolü oynamalıyız. Halkı bilinçlendirmemiz lazım. Risk yönetiminde hazırlık, bir zarar azaltma, ikinci hazırlık, kriz yönetiminde ise müdahale ve sonrasında bir iyileştirme dönemi var. Burada risk yönetimi koruma mantığını barındırıyor. Kriz yönetimi düzeltme, biz korumayı gerçekleştirmediğimiz zaman zaten düzeltmeyi de bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Aradan geçen bunca zamana rağmen Adıyaman sanki enkaz kent, binalar yükseliyor ama yeraltı yapısıyla o çevresiyle hala 2023’ün izlerini canlı canlı olarak görmekteyiz.”
PİRHA- ‘Madencilik, Doğa Talanı ve Ekolojik Tahribat’ panelinde konuşan TMMOB üyesi Çevre Mühendisi Dersim Gül, “Torba yasayla birlikteülkeye yeni İliç’ler yaşatılacak” dedi.
23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında yapılan ‘Madencilik, Doğa Talanı ve Ekolojik Tahribat’ panelinin ikinci oturumu yapıldı.
Moderatörlüğünü Gamze Yentür’ün yaptığı panelde Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisi Dersim Gül ve Polen Ekolojik Kolektifi’nden Ziraat Mühendisi Umut Şener konuşmacı olarak yer aldı.
“YENİ DOĞA FACİALARININ ÖNÜ AÇILIYOR”
TMMOB üyesi Çevre Mühendisi Dersim Gül, İklim kanunu ile torba kanunun doğa tahribatı açısından büyük tehlike olduğunu belirterek, “Torba kanunun içinde yer alan maden yasasıyla koruma altında olan ormanlar, meralar Anayasa delinerek korumaları delindi. Devlet yerli ve yabancı sermayelere peşkeş çekti doğayı. Bu iki kanun bu anlama geliyor. Bunun acilen Anayasa tarafından iptal edilmesi gerekiyor. İklim Kanunu’nda da doğaya, iklime dair olumlu tek bir şey yok. Torba yasa bu ülkeye yeni İliç faciaları yaşatacak. Burada önemli bir nokta var; Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) üstün yetkilerle donatılmış durumda. İlerleyen zamanlarda Anayasa’yı delen bir kamu kurulu olarak önümüze çıkacak. Halkın ve doğanın menfaatine ters düşecek, halk sağlığını bozacak işler yapılmasına alan açacak. Buradan MAPEG’i uyarmış olalım; ekolojik yıkıma karşı yapacağınız her türlü işin karşısında olup, yargılanmanız konusunda elimizden geleni yapacağız” dedi.
“DOĞA TALANINA KARŞI MÜCADELEYİ BÜYÜTMELİYİZ”
Polen Ekolojik Kolektifi’nden Ziraat Mühendisi Umut Şener, doğanın tüketilmesinin yaşamların gasp edilmesine yol açacağını vurguladı. Şener, “Yasa onaylandıktan sonra köylerin, meraların üzerinde dronelar uçuruluyor, buralarda ölçüm değerlendirme faaliyetleri yapılıyor, yabancı kişiler buralarda dolaşıyor. Yeni dönemdeki nereleri talan edeceklerini tespit etmek için güncelleme çalışmaları yapılıyor. Doğaya karşı açılmış bu savaşa karşı yerellerde direnişi, birleşik mücadeleyi örgütlemek lazım. Olumsuz koşula rağmen buralarda direnç gösterip, mücadeleyi bırakmamak gerekiyor” ifadelerini kullandı.
PİRHA- TMMOB, Siirt’te bulunan Newala Qesaba’nın (Kasaplar Deresi) imar revizyonuna tepki göstererek, bölgenin hafızasının yok edilmesine izin vermeyeceklerini söyledi.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Bölge İl Koordinasyon Kurulları (İKK), Siirt’in Newala Qesaba (Kasaplar Deresi) bölgesinde alınan imar ve revizyon kararına ilişkin açıklama yaptı.
Yapılan açıklamada “İmar revizyonları ile hafıza yok edilemez” yazılı pankart açıldı. Açıklamaya, siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri katıldı.
“DEĞERLERİ KARARTAMAZSINIZ”
TMMOB Amed İKK Sekreteri Mahsum Çiya Korkmaz, imar ve revizyon kararına tepki göstererek şu ifadeleri kullandı:
“2006’dan bu yana başlayan, kırıma yol açabilecek süreci izlemekteyiz. Her ne gerekçeyle yapılıyorsa yapılsın, burayı imara açmışlar. Böylesine inisiyatif alınan ve çözüme yakın olan bir süreçte, toplum içinde bir kırılma yaratabilecek bir fiile izin verilmesini istemiyoruz, buna izin vermeyeceğiz. Var olan değerlerin üzerine bir şeyler inşa edemezsiniz, değerleri karartamazsınız.”
TMMOB Bölge İKK Eşsözcüsü Diyar Kut ise 9 Mart 2023 tarihli ve 32 numaralı meclis kararıyla plan değişikliği ve emsal artışları yapıldığını, 6 Mayıs 2023 tarihli 56 numaralı meclis kararında ise bu plana itiraz edildiğinin anlaşıldığını ifade etti. İtiraz sonucunda bazı parsellerde akaryakıt tesisi ve sağlık tesisi alanları olarak değişikliğe gidildiğini aktardı.
Kut, şu açıklamalarda bulundu:
“Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği’ne aykırılıklar tespit edilmiştir. Bu aykırılıkların, bölgemizde yaşanan deprem olayına karşı hassasiyet gösterilmeden planların hazırlanmasından kaynaklandığı ve ilgili tarihlerde yapılan değişikliklerin güncel jeolojik etütlere dayanmadığı anlaşılmıştır.”
Kut, arazide yapılan incelemeler sonucunda, plan değişikliğinin yapıldığı alanda devasa bir obruk tespit edildiğini, bu obruğun bölgenin yağmur ve atık sularını topladığını ve toprağın bu suları günler içinde emdiğinin gözlemlendiğini aktardı.
Bu nedenle, ilgili alanın yapılaşmaya elverişsiz olduğu ve herhangi bir afette yurttaşların can güvenliğini tehlikeye atabileceği için meclis gündemine taşındığını ifade etti.
PLAN DEĞİŞİKLİĞİ
Plan değişikliğiyle bölgede 5 ila 8 katlı binaların yapılmasının önünün açıldığını kaydeden Kut, Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği gereği Sosyal ve Teknik Altyapı Değerleme Raporu’nun hazırlanmadığını belirtti. Kut, plan değişikliğiyle nüfus yoğunluğunun artırıldığını, yakın çevredeki diğer parsellere kıyasla daha yüksek emsal verildiğini ve bu durumun plan bütünlüğüne aykırı olduğunu dile getirdi.
Bazı sosyal ve teknik altyapı alanlarının küçültüldüğü veya tamamen kaldırıldığını, yerine eşdeğer alanların tahsis edilmediğini vurgulayan Kut, bu gerekçelerle 2023 yılı Mart ve Mayıs aylarında alınan meclis kararlarının iptal edildiğini söyledi. Ancak bu iptal kararlarının ardından, afete dirençli bir kent inşa edilebilmesi amacıyla revizyon imar planı çalışmalarına başlandığını, fakat Siirt Belediyesine atanan kayyım tarafından 11 Mart 2025 tarihli ve 33 numaralı meclis kararıyla bu iptallerin kaldırıldığını belirtti.
“İTİRAZLARA RED CEVABI VERİLDİ”
Amed İKK tarafından, bölge halkının güvenli kent talebi doğrultusunda 11 Mart 2025 tarihli meclis kararına teknik inceleme yapılarak itirazda bulunulduğu, ancak bu itiraza teknik gerekçeler sunulmadan ret cevabı verildiği aktarıldı. Kut, bu durumu hukuksuzluk olarak niteleyerek, ilgili yasal sürecin başlatıldığını ve direnişlerini sürdüreceklerini ifade etti.
“ÇIKARILAN CENAZELERİN KİMLİKLERİ VE ÖLÜM NEDENLERİ HALEN AÇIKLANMADI”
Bölgenin 1980’li ve 1990’lı yıllarda ağır insan hakları ihlallerine sahne olmuş, zorla kaybedilen, işkence edilen ve faili meçhul cinayetlere kurban giden insanların cenazelerinin bulunduğu bir bölge olduğunun hatırlatan Kut, 2 Nisan 1989 tarihinde yapılan kazılarda, birkaç saat içinde 8 kişinin cenazesine ulaşıldığını, ancak aynı gün Siirt Valiliği’nin talimatıyla kazıların durdurulduğunu belirtti. O günden bu yana herhangi bir adım atılmadığını, çıkarılan cenazelerin kimliklerinin ve ölüm nedenlerinin halen açıklanmadığını söyledi.
Bu nedenle, bölgenin mezarlık, toplu mezar veya tarihi kalıntı alanı olabileceği ihtimalinin kamu yararı gözetilerek değerlendirilmesi, arkeolojik ve adli araştırmalar tamamlanmadan imar uygulamalarına gidilmemesi gerektiği vurgulandı.
“ALAN KORUMA ALTINA ALINMALI”
Kut, bölgenin korunmaya alınması gerektiğini şu sözlerle dile getirdi:
“Bir alanın ‘imar planı onaylı’ olması, orada insan kalıntısı çıktığında sınırsız inşaat hakkı vermez. Bu, Türkiye’de de uluslararası hukukta da böyledir. Yukarıda sıraladığımız teknik, sosyolojik ve kültürel açılar dikkate alınarak, mevcut imar revizyonlarında ilgili alanın korunması gerektiğini tekrar vurguluyoruz.”
PİRHA- 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü için on binlerce emekçi, İstanbul’da biraraya geldi. Kadıköy alanına sığmayan kitle, yoğun yağmura rağmen sloganlar ve dövizleriyle taleplerini dile getirdi. Yapılan açıklamada “Ürettiğimiz değeri adaletli bölüştüğümüz, asgari ücrete ve asgari yaşamaya mahkûm kalmadığımız bir hayat mümkün!” denildi.
Uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs için on binler Kadıköy rıhtımda biraraya geldi.
Emek örgütlerinin yanı sıra siyasi partiler, kadın örgütleri ve Alevi kurumları da bayrak ve dövizleriyle Kadıköy meydanında yerini aldı.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) öncülüğünde “Emek, barış, demokrasi, adalet için biz kazanacağız” şiarıyla toplanan on binlerce yurttaş, “1 Mayıs alanı, Taksim alanı. Her yer direniş her yer Taksim. Bîjî yek Gûlan” sloganlarını attı.
Saygı duruşu ile başlayan 1 Mayıs programı, yoğun yağmura rağmen coşkuyla kutlandı.
Ruhi Su Dostlar Korosu’nun seslendirdi ezgilere on binlerce emekçi eşlik etti.
KESK, DİSK, TMMOB, TTB adına okunan ortak manifestoda:
“BİZ BU ÜLKENİN DEĞERLERİNİ VE GÜZELLİKLERİNİ ÜRETENLERİZ”
“Biz bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üretenleriz. Biz işçiler, kamu emekçileri, mühendisler, mimarlar, şehir plancıları, hekimler, emekliler, gençler, kadınlar…
Bugün ülkenin dört bir yanında 1 Mayıs meydanlarında buluştuk. İl il, ilçe ilçe, mahalle mahalle, sokak sokak 1 Mayıs meydanlarına aktık. Kendini bu ülkenin sahibi sananlara, halktan büyük bir güç olmadığını bir kez daha gösterdik. Biz tüm renklerimiz ve farklılıklarımızla Türkiye’yiz.
İŞÇİLERİN EGEMEN OLDUĞU BİR ÜLKE MÜMKÜN
Ve bugün 1 Mayıs meydanlarında başka bir yaşamın, başka bir Türkiye’nin müjdesini vermek için bir aradayız. Bugün 1 Mayıs alanlarında bir kez daha tanık oluyoruz ki ülkemizde yepyeni bir güneş doğuyor, mutlu bir hayat filizleniyor. 1 Mayıs alanlarından bir kez daha ilan ediyoruz ki: Zorbaların değil işçilerin, emekçilerin, halkın egemen olduğu bir ülke mümkün. Ürettiğimiz değeri adaletli bölüştüğümüz, asgari ücrete ve asgari yaşamaya mahkûm kalmadığımız bir hayat mümkün.
Demokratik haklarımızı kullanabildiğimiz; sendikalı olabildiğimiz, grevlerin yasaklanmadığı; itiraz edenin, hakkını savunanın kapısına gece yarısı kimsenin dayanmadığı bir ülke mümkün.
Çalışırken ölmediğimiz, sağlığımızı kaybetmediğimiz, tükenmediğimiz, tacize-şiddete-ayrımcılığa uğramadığımız, 8 saat insanca çalışıp, 8 saat insanca dinlenip, 8 saat insanca yaşadığımız bir hayat mümkün.
“EMEKLİSİNİ İNSANCA YAŞATAN BİR ÜLKE MÜMKÜN”
Onlarca yıl çalıştıktan sonra emekli olabildiğimiz, emeklilik hakkımızın gasp edilmediği, emekli olunca çalışmak zorunda kalmadığımız, emeklisini insanca yaşatan bir ülke mümkün.
Sokaklarda, işyerinde şiddetin, tacizin olmadığı; kadınların güvencesiz ve esnek çalışmaya mahkûm edilmediği, ayrımcılığa uğramadığı, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığı, 190 sayılı ILO sözleşmesinin onaylandığı bir hayat mümkün! Ülke kaynaklarının sermaye için, rantçılar için, savaş için, siyasi rakipleri tasfiye etmek için değil, bizi, 86 milyonu insanca yaşatmak için kullanıldığı bir ülke mümkün
‘BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE ORMAN GİBİ’
Kimsenin ikinci sınıf vatandaş olmadığı; dilimize, inancımıza, kimliğimize, kökenimize bakılmadan hepimizin tüm renklerimizle eşit yurttaşlar olduğumuz; özgürce siyaset yapabildiğimiz ve örgütlenebildiğimiz, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşadığımız bir hayat mümkün.
Çocuklarımızın okula aç gitmediği; öğretmenlerin bir gecede sürgün edilmediği, diplomaların tek kişinin emriyle iptal edilmediği bir ülke mümkün. Yıllarca çalışıp, okullar bitirip, en zor sınavları geçip “mülakat” adı verilen tek adama sadakat sınavına maruz kalmadığımız, KHK’larla bir sabah işsiz kalmadığımız; çalışma hakkımız başta olmak üzere kazanılmış haklarımızın korunduğu bir hayat mümkün.
GENÇLERİ HAPSE ATILMADIĞI BİR ÜLKE MÜMKÜN
Gazetecilerin, sendikacıların, sanatçıların, akademisyenlerin, belediye başkanlarının/eş başkanlarının, muhalif siyasetçilerin, gençlerin hapse atılmadığı, özgür bir Türkiye mümkün.
Büyük bölümü deprem bölgesindeki bir ülkede, felaketi çaresizce beklemediğimiz, rantı değil doğayı ve yaşamı korumayı hedefleyen bir ülke mümkün. Herkesin başını sokabileceği bir evi olduğu, depreme dayanıklı, doğaya ve insana saygılı, güvenli şehirlerde yaşadığımız bir Türkiye mümkün.
Bebeklerin sağlığının para hırsına kurban edilmediği, boğmacadan, kızamıktan çocukların ölmediği, insanları hastalıklardan koruyan, hastalandığında kolayca ulaştığı nitelikli bir sağlık sistemi mümkün. Halkın sağlıklı, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının mutlu olduğu bir Türkiye mümkün.
Tek bir kişinin değil, kayyımcıların değil, halkın söz ve karar sahibi olduğu bir düzen mümkün; gerçek bir demokrasi mümkün!
İLAN EDİYORUZ: KURTULUŞ İÇİN HEP BERABER OLALIM
Bugün Türkiye’nin dört bir yanındaki yüzlerce 1 Mayıs alanından aynı anda hep beraber ilan ediyoruz:
Emeğin, demokrasinin, adaletin, barışın, eşitliğin, laikliğin, özgürlüğün ve kardeşliğin egemen olduğu bir düzeni kuracağız. Yeter ki birlik olalım, yeter ki mücadele edelim. Yeter ki tek başına olmadığımızı bilelim, kurtuluş için hep beraber olalım. Yeter ki hep beraber yürüyenlerin gür sesini duyuralım, birleşik mücadelenin gücünü gösterelim.
2025 yılında 1 Mayıs meydanlarında milyonlar kendisinin, çocuklarının ve ülkenin geleceği için söz veriyor: Yarından tezi yok, bu meydandan ayrılır ayrılmaz nerede çalışıyorsak, nerede yaşıyorsak, nerede mücadele ediyorsak orada örgütleneceğiz.
Gücümüzün birliğimizden geldiğini bilecek ve örgütlü olacağız.
Örgütlenerek kazanacağız, birleşe birleşe kazanacağız, halkın birleşik mücadelesi kazanacak, mutlaka ama mutlaka biz kazanacağız. Biz kazandığımızda, demokrasi kazanacak, adalet kazanacak, barış kazanacak, kardeşlik kazanacak, emek kazanacak, bu ülke, bu halk kazanacak.
Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!
Yaşasın 1 Mayıs!”
Okunan basın açıklaması ardından siyasi partilerin genel başkanları sahneye çıkarak kitleyi selamladı.
Tutuklu siyasetçi Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu’nun gönderdiği 1 Mayıs mesajları da sahneden okundu.
1 Mayıs kutlamaları çalınan müzikler eşliğinde halaylarla kutlandı.
PİRHA- Mersin’de DİSK, KESK, TMMOB ve TTB son zamanlara artan iktidar baskısına tepki gösterek, iktidara hukuksuzluklara son vermesi yönünde çağrı yaptı.
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB “Emeğimiz, haklarımız, geleceğimiz ve demokrasi için ayaktayız” şiarıyla Özgür Çocuk Parkında basın açıklaması yaptı. Açıklamada “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kayyım darbedir darbelere hayır” ve Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atıldı.
Basın metnini DİSK, KESK, TMMOB ve TTB adına KESK Dönem Sözcüsü Kemal Göçmen okudu.
YAŞANAN HUKUKSUZLUKLARA TEPKİ GÖSTERİLDİ
Kemal Göçmen, AKP iktidarının ülkeyi ittiği derin yoksulluk koşullarının yanı sıra demokratik toplum yapısını da alaşağı ettiğini belirtti. Son dönemde yaşanan gelişmelere değinen Göçmen, “Halkın oylarıyla seçilen yüzlerce belediye başkanı ve meclis üyesi hakkında yeni yeni soruşturmalar açılıyor, yerlerine kayyımlar atanıyor. Özerk, bilimsel, demokratik bir üniversite isteyen öğrencilerinin kampüslerinin önüne TOMA’lardan barikatlar kuruluyor. Yüzlerce üniversite öğrencisi şafak vakti yurtlarına, evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Çocuklarımızın eğitim hakkını savunan Eğitim Sen hedef gösteriliyor. 65 bine yakın üyesiyle dünyanın en büyük barolarından biri olan, hukukun ve adaletin yılmaz savunucusu İstanbul Barosu’nun yönetimi görevden alınıyor. Halkın gerçekleri görmesi engellenmek isteniyor. Muhalif basın hedef alınıyor. Gerçeği halka ulaştırmak isteyen gazeteciler tutuklanıyor” diye konuştu.
“ÜLKE EKONOMİSİ ALT ÜST OLDU”
Tüm yaşanan baskıların, hukuksuzlukların yurttaşlara daha fazla yoksulluk ve geleceksizlik olarak döndüğünü söyleyen Göçmen, bu gelişmelerin ülke ekonomisini alt üst ettiğini ifade etti.
“Bu tablo doğrudan hepimizin sofrasına yansıyacak yeni zamların, açlık sınırına dayanmış maaşların, ücretlerin daha da erimesinin habercisidir. Yargıyı sopası olarak kullanan, kamu kaynaklarını, bizlerden alınan vergileri yandaşlara peşkeş çeken yağma düzenlerine itiraz etmememizi istiyorlar. Ancak bizler en temel haklarımızı yok sayan, emeğe kölelik dayatan bu düzeni kabul etmiyoruz” diyen Göçmen iktidara seslenerek şu çağrıyı yaptı:
“Ülkeyi yönetenlere de buradan çağrıda bulunuyoruz; yeter artık! Barışçıl protesto hakkını engellemekten vazgeçin. Bu hakkı kullanmaktan başka bir şey yapmadığı için gözaltına alınanları, tutuklananları serbest bırakın. Üniversite öğrencilerinin, çocuklarımızın üzerinden ellerinizi çekin. Hukuktan yoksun şafak baskınlarına, gözaltı ve tutuklamalara derhal son verin.”
PİRHA-DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, İliç’te işletilen madenin kapasite artışı ve açık ocak genişleme projelerine ilişkin iptal kararı verilmesini Meclis gündemine taşıdı. Kordu, “Danıştay tarafından kesinleşen mahkeme kararı doğrultusunda mevcut Çöpler bölgesinde halen faaliyet yürüten Maden şirketleri üzerinde idari olarak gerekli uygulama yapılacak mıdır veya uygulama ilgili herhangi bir planınız var mıdır?” diye sordu.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Erzincan’ın İliç Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından işletilen ve 9 işçinin yaşamını yitirmesine sebep olan Çöpler Kompleks Madeni’ne ilişkin kapasite artışı ve açık ocak genişleme projelerine dair açtığı davayı kazandı. Anagold Madencilik tarafından İliç’te işletilen madenin kapasite artışı ve açık ocak genişleme projelerine ilişkin verilen iptal kararı Danıştay tarafından onandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, İliç’te işletilen madenin kapasite artışı ve açık ocak genişleme projelerine ilişkin iptal kararı verilmesini Meclis gündemine taşıyarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
“HUKUKİ SÜREÇLER SONUCUNDA MAHKEMELER TARAFINDAN KAPASİTE ARTIŞI İPTAL EDİLMİŞTİR”
İliç’te madenin kapasite artışının çevresel ve sosyal etkileri göz ardı edilerek yürütülmek istendiğini belirten Ayten Kordu, şunları dile getirdi:
“Ancak hukuki süreçler sonucunda mahkemeler tarafından iptal edilmiştir. 2021 yılında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen “Çöpler Kompleks Madeni 2. Kapasite Artışı ve Flotasyon Tesisi Projesi”ne ilişkin ÇED olumlu kararı ile 2023 yılında Erzincan Valiliğince verilen “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararları, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından açılan davalar sonucu iptal edilmiştir. Mahkemeler, projelerin çevresel ve teknik etkilerinin yetersiz değerlendirildiğini belirlemiş, bu doğrultuda verilen kararları hukuka aykırı bulmuştur. Son olarak Danıştay, ilgili kurumların temyiz taleplerini reddederek mahkeme kararlarını kesinleştirmiştir.
“ALINAN KARARLARIN ETKİN BİR ŞEKİLDE UYGULANMASI BÜYÜK ÖNEM TAŞIMAKTADIR”
Hukuki süreçlerin tamamlanmasına rağmen ilgili idarelerin nasıl uygulayacağının belirsizliğini koruduğunu vurgulayan Kordu, “Özellikle Erzincan İliç’te yaşanan çevresel tahribat ve 9 madencinin hayatını kaybettiği felaket göz önüne alındığında, bu kararların etkin şekilde uygulanması büyük önem taşımaktadır. ÇED süreçlerinin bilimsel esaslara dayanması, halkın katılımının sağlanması ve çevresel etkilerin önlenmesi adına, bakanlığınızın bu konudaki tutumu hayati önemdedir. Çevresel etkileri göz ardı eden uygulamaların bakanlık tarafından devam ettirilmesi, benzer sorunların tekrar yaşanmasına sebep olma riskini taşımaktadır. Bu nedenle Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından konuya ilişkin alınacak önlemler büyük bir elzemdir. Bu anlamda çevre ve halk sağlığını doğrudan ilgilendiren bu tür projelerde bilimsel ve hukuki kriterlere uygun hareket edilmesi gerektiği açıktır.”
“İPTAL KARARLARINA RAĞMEN İLİÇ’TE FAALİYETLERİN DEVAM EDİLMESİNİN SEBEPLERİ NELERDİR?”
Kordu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un cevaplaması için şu soruları yöneltti:
–Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın, Danıştay tarafından onanan İliç madenine ilişkin iptal kararlarına rağmen maden sahasında faaliyetlerin devam etmesine göz yummasının sebepleri nelerdir?
-Danıştay tarafından kesinleşen mahkeme kararı doğrultusunda mevcut Çöpler bölgesinde halen faaliyet yürüten Maden şirketleri üzerinde idari olarak gerekli uygulama yapılacak mıdır veya uygulama ilgili herhangi bir planınız var mıdır?
-TMMOB’un başvuruları üzerine başlatılan hukuki süreçle 2021 ve 2023 yıllarında iptal kararları verilmesine karşın madenin faaliyetlerine devam etmesinin çevresel sonuçlarına ve yaşanan can kayıplarına ilişkin Bakanlık tarafından herhangi bir inceleme yapılmış mıdır?
-ÇED süreçlerinde bilimsel kriterlerin tam anlamıyla değerlendirilmesi ve kamu yararının korunması adına bakanlığınızın aldığı tedbirler nelerdir?
-Erzincan İliç’te yaşanan maden faciasının ardından bölgedeki madencilik faaliyetlerinin çevresel etkileri yeniden değerlendirilecek midir?
-ÇED raporları hazırlanırken bağımsız bilim insanları ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine yer verilmesi adına Bakanlığınızın herhangi bir çalışması bulunmakta mıdır?
-Türkiye genelinde benzer ÇED süreçleriyle yürütülen maden projelerinin denetimleri artırılacak mıdır?
-Erzincan Valiliği tarafından verilen “ÇED gerekli değildir” kararına ilişkin denetim yapılmış mıdır? Benzer kararların verilmemesi adına bir düzenleme planlanmakta mıdır?
-Çöpler Kompleks Madeni ve diğer maden sahalarında çevresel denetimlerin sıklığı ve içeriği hakkında bilgi verebilir misiniz?
-ÇED süreçlerinde kamuoyunun ve konunun uzmanı ilgili kurumların daha etkin katılımını sağlamak adına bakanlığınız tarafından yeni düzenlemeler yapılacak mıdır?
-13 Şubat 2024’te tarihinde gerçekleşen İliç Maden Faciası öncesinde felaketin geleceğini rapor eden ve hukuki süreçlere başvuran TMMOB gibi konunun uzmanı ilgili meslek odalarının madencilik projelerine yönelik yaptığı itirazlar bakanlık tarafından nasıl değerlendirilmektedir?
-Maden Faciasının gerçekleştiği yerdeki liç yığınlarını taşıma işlemleri halen devam etmekte midir? Eğer devam ediyorsa, halen taşınması gereken ne kadar malzeme bulunmakta ve taşınan malzeme hangi alanlara yönlendirilmektedir?
-Taşınan liç yığınları geçici depolama alanlarına mı, yoksa kalıcı depolama alanlarına mı yapılmaktadır? Kalıcı depolama alanları varsa, bu alanların tam lokasyonu nedir? Örneğin, eski ana ocak gibi spesifik bir alan var mıdır?
-Liç taşıma işlemleri dışında, maden sahasında cevher çıkarma, işleme veya diğer ilgili faaliyetler sürdürülmekte midir? Özellikle, diğer maden sahalarından gelen malzemelere yönelik bir işlem veya oksitli faaliyetler yapılmakta mıdır? Eğer böyle faaliyetler sürdürülüyorsa, bu faaliyetlerin kapsamı nedir ve hangi mevzuat ve yasal düzenlemelere dayanılarak gerçekleştirilmektedir?
-Erzincan İliç bölgesinde yeni bir Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) ve izin süreci başlatılmış mıdır? Eğer süreç başlatıldıysa, hangi aşamaya gelinmiştir ve mevcut durum nedir?”
PİRHA-Bolu Kartalkaya Kayak Merkezi’nde çıkan yangına yönelik açıklama yapan Bolu TMMOB Koordinasyon Kurulu, “Görevlerini yapmayan, birbirinden haberi olmayan, meslek odalarının raporlarını, bilim insanlarının söylediklerini kulak arkası eden bir siyasi anlayışla yönetilen kurumlar olduğu sürece insanlarımız hayatlarını kaybetmeye devam edecektir” dedi.
Bolu Türk Mühendis ve Mimar Odası Başkanlığı (TMMOB), Bolu’da Grand Kartal Otel’de çıkan yangında hayatını kaybeden 78 kişi için açıklama yaparak, yangında alınmayan önlemler ve denetlemeler hakkında açıklama yaptı.
Bolu TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, yangın faciasında hayatını kaybedenleri anarak, “Yapılması gereken tek şey bilimin ve teknolojinin gerekliliklerini yerine getirerek, her türlü önlemi almak ve uygulamaktır” açıklamasında bulundu.
Bolu Kartalkaya’daki otelde hayatını kaybedenlerin yeterli düzenlemelerin, denetimlerin yapılmadığını söyleyen Bolu TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, güvenlik önlemleri alınmadığı için can sayısının arttığını belirtti.
Bolu TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, yaptığı açıklama şu şekilde:
“Yangın, ne zaman ve nerede başlayacağı belli olmayan ve ne kadar süreceği de önceden kestirilemeyen bir felakettir. Yapılması gereken tek şey bilimin ve teknolojinin gerekliliklerini yerine getirerek, her türlü önlemi almak ve uygulamaktır. Mühendislik çözümleriyle, periyodik bakım ve kontrollerle, denetimlerle önlenebilecek bu tür kazaların ölümlerle sonuçlanması bizleri derinden üzmüştür.
Kullanım amaçları ve şartları, genel risk içerikleri, yangın sırasında çalışanların ve konukların yapacakları işler ve yaşam güvenliği önlemleri göz önüne alındığında, oteller, diğer sınıf bina ve yapılardan ayrılır. Yangın güvenliği teknikleri ise, denetlenemez bir yangının başlamasını önlemek ve başladıktan sonra gelişimini ve etkilerini azaltmak için alınacak yöntemleri de kapsar. Binalarda yangının oluşması tamamen önlenemez ancak can güvenliğinin korunması için gerekli önlemlerin alınmasıyla, olası kayıplar en aza indirilebilir.
Çıkan yangının her ne kadar çıkış nedeni yapılacak incelemeler neticesinde açığa çıkacak olsa da, başlangıç nedeninden bağımsız, kayıp sayılarından bile yangının gerçekleştiği tesiste yangın güvenlik önlemlerinin yeterince alınmadığı bariz bir şekilde görülmektedir.
Kartalkaya Kayak Merkezi’nde bulunan ve çalışanları hariç 237 kişinin konakladığı Grand Kartal Hotel’in otel kapasitesi; 161 oda ve 350 yataklı, 26 yaşında olduğu bilinmektedir. Binaların yangından korunması hakkında yönetmeliğe göre otel “mevcut bina” sınıfındadır ve yönetmeliğin 10. Kısım hükümlerine tabidir (138. Madde ile 167. Maddeler arası). Mevcut binalarda Yağmurlama sistemi zorunluluğu ile ilgili 165. Maddesinin (ç) bendinde; “ç) İkiden fazla katlı bir bina içerisindeki yatak sayısı 200’ü geçen otellerde, pansiyonlarda, misafirhanelerde,” denilmektedir. Yani Söz Konusu 350 Yataklı mevcut bina sınıfındaki otelde yangın çıktığında yayılımı engelleyen ve söndüren otomatik Yağmurlama (Sprinkler) sistemi zorunluluğu bulunmaktadır. Otelin internet sitesindeki fotoğraflarda 2008 yılında yapılması gereken otomatik yağmurlama sisteminin yapılmadığı görülmektedir. Bu sistemin yapılmaması nedeniyle yangın hızlıca yayılmış ve can kayıpları yaşanmıştır. Ayrıca mevcut yönetmeliğin 10. Kısmında belirtilen dolap sistemi, algılama ve uyarı sistemleri, kaçış yolları ve özelliklerine uyulup uyulmadığı bilinmemektedir. Ama yangından kurtulan yurttaşlarımızın beyanları dikkate alındığında algılama ve uyarı sistemlerinin çalışmadığı, kaçış yollarının tespit edilemediği anlaşılmaktadır.
“ODALARIMIZIN YETKİSİNİ BERTARAF EDENLER SERMAYENİN İHTİYAÇLARINA GÖRE HAREKET ETMİŞTİR”
Bilindiği üzere yangın ve yangın söndürme sistemlerinin projelendirilmesi alanında uzman mühendisler hizmet vermektedir. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği olarak, uzman mühendisler tarafından çizilmesi gereken projelerin yönetmeliğe uygun olup olmadığının; uygulamanın da projeye göre yapılıp yapılmadığının disiplinli bir şekilde denetlenmesi gerektiğini yıllardır yüksek sesle söylüyoruz. Yapılmış olan sistemlerinse periyodik olarak kamusal düzlemde denetlenmesi gerekliliğini ifade ediyoruz. Gel görelim ki, bugün yaşadığımız bu acı tablo gösteriyor ki, odalarımızın denetleme yetkisini bertaraf edenler, kulağını bilimin ve tekniğin gerçeklerine kapatıp, sermayenin ihtiyaçlarına cevap vermekten başka bir şey yapmamıştır. Yaşanan can kayıplarının sorumluları denetim görevini yapmayan kurum ve kuruşlar ile kar hırsıyla güvenlik tedbirlerini almaktan imtina eden sermaye sahiplerinden başkası değildir.
2013 yılında yayınlanan “İş Ekipmanlarının Kontrolünde Sağlık Güvenlik Şartları Yönetmeliği” yangın tesisatlarının periyodik kontrollerinin yılda 1 kez yapılmasını zorunlu kılmaktadır. İlgili tesisler bu yönetmelik kapsamındadır. Ayrıca Elektrik tesisatları ve havalandırma tesisatları da aynı kapsamda yasal olarak kontrole tabii tutulmak zorundadır. Mevzuatın uygulanması ancak gerekli denetimlerle sağlanabileceğinden ülkemizdeki denetim eksiği bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır. Kamusal güvenliği önceliklendiren Odalarımız yıllardır bu konuda verdiği hizmetler, düzenlediği etkinlikler ile can ve mal güvenliğini korumaya çalışmaktadır.
Ayrıca, bu ekipmanların kontrollerinden işletmelerde teknik müdürlükler sorumludur. İşletmelerde teknik müdür olarak çalışan personellerin ilgili meslek odasına kayıtlı olması, yürüttükleri işler ile gerekli yetki belgelerini almış olmaları sağlanmalı ve bu belgeler denetlenmelidir. Diğer taraftan işletmedeki bakım personellerinin yetkin olması gerekmekle birlikte, işletmedeki tüm teknik personelinde yetkinliği sağlanmalıdır. Mutfak tesisatı içerisinde yer alan davlumbaz filtrelerinin kontrolü ve temizliği, bacaların kontrolü ve temizliği, yangın oluşumu açısından önleyici yaklaşımlardır. Dolayısıyla can ve mal kaybının engellenmesi açısından bu kontrollerin yapılıyor ve denetleniyor olması son derece önemlidir. Bu konuda da Odalarımız göreve hazırdır.
“BİLİM İNSANLARININ SÖYLEDİKLERİNİ KULAK ARKASI EDENLER KAYBETMEYE DEVAM EDECEKTİR”
Hayatını kaybeden yurttaşlarımızın yakınlarına tekrar başsağlığı, yaralanan yurttaşlarımıza acil şifalar diliyoruz. İlgili kurumlara, çağrımızı yineliyoruz, ancak yasal düzenlemeler ve kamusal denetim ile bu felaketler önlenebilir. Görevlerini yapmayan, birbirinden haberi olmayan, meslek odalarının raporlarını, bilim insanlarının söylediklerini kulak arkası eden bir siyasi anlayışla yönetilen kurumlar olduğu sürece insanlarımız hayatlarını kaybetmeye devam edecektir. Bizler bu ülkenin aydınlık yüzü mühendisleri mimarları olarak, başta kentimiz ve tüm ülkemizi yasa boğan bu acı olayın takipçisi olacağımızı, tüm sorumlular yargı nazarında gerekli cezayı alana kadar, mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.”
PİRHA- “Halk İçin Bütçe, Demokratik Türkiye” şiarı ile düzenlenen basın açıklamasında, “Tüm emekçileri ve halkımızı ağırlaşan yaşam koşullarına, hayat pahalılığına, insafsız vergi düzenine ve yoksullaşmaya karşı demokratik ve adil bir ülke için birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz” denildi.
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin 2025 bütçe görüşmelerinin devam ettiği TBMM Çankaya Kapısı önünde “Halk İçin Bütçe, Demokratik Türkiye” şiarıyla düzenlemek istediği ortak basın açıklaması polis tarafından engellendi. Kitle, Sakarya Caddesi’ne yürüyerek basın açıklamasını yaptı. Polis ile kitle arasında yaşanan gerilim sonucunda gözaltılar olduğu bilgisine ulaşıldı.
Ortak açıklamayı TMMOB Genel Sekreteri Özgür Topçu okudu.
“HALKI DIŞLAYAN BU SERMAYE DÜZENİNE KARŞI DURMAK İÇİN BURADAYIZ”
Özgür Topçu, bugün Meclis’te gerçekleştirilen Bütçe görüşmelerinin hayati önem taşıdığını belirterek, “Bizler, emeğiyle geçinenler, yaşam mücadelesi verenler meydanlarda haklarımızı talep ederken, onlar, rant bütçesini, sermaye bütçesini oylatmaya çalışıyorlar. Bizler bu bozuk düzene, emekçiyi, halkı dışlayan bu sermaye düzenine karşı durmak için buradayız. Israrla bizi duymazlıktan gelen iktidar temsilcilerine buradan bir kez daha sesleniyoruz: Halk için bütçe istiyoruz. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam istiyoruz. Çünkü yüksek enflasyon karşısında her gün ama her gün yoksullaşırken yaşam mücadelesi veriyoruz. 22 yıldır uygulanan usulsüzlük, kuralsızlık ve yolsuzluklar üzerine oturtulmuş neoliberal ve rantçı politikalar, bizleri yoksulluğun pençesine sürüklemiş, bizleri temel ihtiyaçlarımızı karşılayamaz koşullara sürüklemiştir” dedi.
“BU OLDUBİTTİYİ KABUL ETMİYORUZ, HALK İÇİN BÜTÇE İSTİYORUZ”
Özgür Topçu, 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi, halkın hiçbir sorununa çözüm olmayacağını belirterek şunları söyledi:
“Bizler, bu dünyayı döndürenler, ülkenin tüm değer ve güzelliklerini üretenler, işçiler, emekçiler, emekliler, işsizler, güvencesiz bir geleceğe hapsolan milyonlar olarak, bu oldubittiyi kabul etmiyoruz!
Tüm ekonomik yükü ve vergi yükünü halkın sırtına yükleyen rantçı bütçeyi kabul etmiyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin yok sayılmasını, kadın istihdamındaki adaletsizlikleri, işyerinde şiddet ve tacize karşı ILO sözleşmesinin dahi onaylanmamasını, kadınların kamusal hizmetlere eşitsiz erişimini, bakım ve ev içi emeğinin yok sayılmasını kabul etmiyoruz. Eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe harcanması gereken bütçenin, yandaşlara, tarikat ve cemaatlere, silah tüccarlarına aktarılmasını kabul etmiyoruz. Bizler halk için bütçe istiyoruz. Eşit, özgür, adil ve demokratik bir Türkiye için bütçe istiyoruz. Yarattığımız değerlerin, oluşturduğumuz kaynakların insanca bir yaşam, insanca çalışma koşulları ve iş güvencesi, parasız kamusal hizmet olarak geri dönmesini istiyoruz. Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınan adil bir vergi düzeni istiyoruz. Gelirde adalet, vergide adalet istiyoruz.”
“GELİRDE ADALETSİZLİK YETMEZMİŞ GİBİ VERGİDE DE ADALETSİZLİK SÜRÜYOR”
DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, yüksek enflasyon karşısında alım gücünün her gün eridiğini belirterek, “Biz Enflasyon karşında yaşam mücadelesi verirken, şirketler kar rekorları kırıyorlar. Ülkemizde gelir adaletsizliği büyüyor. Türkiye dünyada gelirin en az olduğu ülkeler arasında başta geliyor. Gelirde adaletsizlik yetmezmiş gibi vergide de adaletsizlik sürüyor. Bu koşullar altında TBMM’de 2025 bütçesi görüşülüyor. Bu bütçe görüşmeleri hepimizi yakından ilgilendiriyor. Anayasasında sosyal devlet yazan bir ülkede olması gereken gelirlerin çoğunluğunun zenginlerden, sermayeden alınmasıdır. Türkiye’de bütçeler yıllardır işçilerden, emekçilerden, emeklilerden, halktan vergi; sermayeye, patronlara, zenginlere ise kaynak aktarımı olarak kullanılmaktadır” dedi.
“SURİYE’DEKİ SÜRECİN PARÇASI OLDUĞUNU SÖYLEYENLER HANGİ BÜTÇE İLE HTŞ’Yİ DESTEKLEDİLER?”
KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ise, “Bugün bir kez daha bu ülkede demokrasinin kırıntılarının ortadan kalktığına tanık olduk. Yürüme hakkımız elimizden alındı, Meclis’in önünde açıklama yapma hakkımız da elimizden alındı. Bu ülkede bu politikalar bizi sadece ekonomik olarak bir çıkmaza sokmuyor, aynı zamanda savaş ve rant politikalarının geleceğimizi elimizden aldığı ortada. Son 2 haftadır özellikle zafer naraları atanlar, birebir Suriye’deki sürecin parçası olduğunu söyleyenler hangi bütçe ile yaptılar bu yardımı? Hangi bütçe ile HTŞ’yi desteklediler? Bizlerin yarattığı bütçe ile. Biz KESK olarak 22 yıldır AKP iktidarının bize yaşattığı savaş ve rant politikalarını sonuçlarını yaşamak istemiyoruz. Her gün sokakta olmaya devam edeceğiz” diye konuştu.
“YAŞAMIN HER ALANINDA KRİZİ İLİKLERİMİZE KADAR HİSSEDİYORUZ”
TMMOB Başkanı Emin Koramaz, yaptığı konuşmada şunları kaydetti:
“Beştepe’de hazırlanan, Meclis’e gönderiliyor ve 2 aydır da tartışılıyor. Bu 2 ay boyunca hiçbir maddesi değiştirilmeden, maddeler üzerindeki görüşmeler tamamlandı. Bizde bu ülkenin mühendisleri, mimarları, hekimleri, emekçileri, emeklileri, kamu çalışanları olarak bütçeden taleplerimiz, beklentilerimizi anlatmak için Meclis’e gitmeye çalıştık ama yine bir AKP klasiği ile karşılaştık, yine polis şiddeti ile karşılaştık. Türkiye tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyoruz. Yaşamın her alanında krizi iliklerimize kadar hissediyoruz. Tabii bu kriz saraylarda verilen davetlerde görülemez. Ülke kaynaklarını yandaşlarına aktaran, cemaatlere aktaran kesimlerin sözcüsüdür. Bu asla boyun eğmeyeceğiz. Üreten, sanayileşen, toplumsal kalkınmayı önüne koyan, bilimi, mühendisliği önceleyen bir Türkiye’yi mutlaka yaratacağız. Bu ülkenin bir kalkınma planına ihtiyacı vardır.”
“TTB OLARAK BÜTÇEYİ SAĞLIK AÇISINDAN DEĞERLENDİRMEK İSTİYORUZ”
TTB Merkez Konseyi 2. Başkanı Dr. Pınar Saip de, “Meclis önünde açıklama yapmamıza izin vermeyen MHP-AKP iktidarının polislerinin maalesef baskısına uğradık. Sağlığa ayırdıkları bütçenin aslında halk sağlığına yetmeyeceğini duyurmamızı istemedikleri için önümüze engeller çıkardılar. TTB olarak bütçeyi sağlık açısından değerlendirmek istiyoruz. Bütçede halk sağlığına, hekimlere, sağlık emekçilerine ve emeklilerimize ayrılmış yeterli bir ücret yoktur” diye konuştu.
PİRHA – Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Munzur Gözeleri’nin 1. Derece Doğal Sit Alanı statüsünden “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” statüsüne geçirilmesini eleştirdi. Alınan kararla birlikte kültürel, dini ve ekolojik etkilerin olacağına işaret eden Kordu, ilgili bakanlıklara “Bu statü değişikliğinin Munzur’un kutsallığı ve kültürel önemi üzerindeki etkileri dikkate alınmış mıdır?” sorusunu yöneltti.
DEM Parti Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’in kutsal mekanlarından Munzur Gözeleri’ne yönelik müdahaleyi Meclis gündemine taşıdı. Kordu, 1. Derece Doğal Sit Alanı olan Munzur Gözeleri’nin “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” statüsüne geçirilmesi hakkında ilgili bakanlıklara soru önergesi yöneltti.
“ASİMİLASYON POLİTİKALARINDAN AYRI ELE ALINAMAZ”
Dersim Milletvekili Ayten Kordu, alınan kararla birlikte kültürel, dini ve ekolojik etkilerin oluşacağının altını çizdi. Ayten Kordu, yapılan değişikliği “Gözelerin koruma statüsünün ikinci dereceye düşürülmesi anlamına gelmektedir” sözleriyle yorumlayarak şu açıklamayı yaptı:
“Munzur Gözeleri, Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 2003 tarihli kararı ile 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescil edilmiştir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise 28 Temmuz 2023 günü yayınladığı ilan ile Munzur ve Pülümür vadilerinin vadi tabanlarının ve Munzur Gözeleri’nin bulunduğu alanın ‘bakanlık makamının olur’u ile ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanı’ olarak tescillendiğini duyurmuştur. 29 Ağustos 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Munzur ve Pülümür vadilerinin ‘Korunacak Nitelikli Alan’ ilan edildiği kararı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Bu durum Munzur Gözeleri’nin koruma statüsünün ikinci dereceye düşürülmesi anlamına gelmektedir.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Munzur Gözeleri’ne ilişkin bu karar değişikliğini yürütmesinin durdurulması ve iptali için dava açmıştır. Zira kesin koruma kararının kaldırılmasıyla bölge her türlü müdahaleye açık hale getirilmektedir. Dersim inancı ve kültüründe kutsal kabul edilen ve halkın inanç merkezi olan Munzur Gözeleri’ne yapılan bu müdahale Dersim’e yönelik bin yıllardır süren asimilasyon politikalarından ayrı ele alınamaz. Bu proje Dersim halkının inancına, kültürüne, tarihine, diline ve doğasına yönelik politikaların bir parçasıdır.
Göze adı verilen su kaynaklarından oluşan alan, inanç dünyalarındaki yeri nedeniyle yöre halkı tarafından uzun yıllar boyunca korunmuş ve tahrip edilmesi engellenmiştir. Bu tip alanlar uluslararası ve ulusal düzeyde korunması ve sonraki nesillere teslim edilmesi gereken önemli varlıklardır.
Bölgenin dokusuna zarar vereceği ve geri dönülemez tahribatlara yol açacağı kaygısını taşıyan dernekler ve ibadet kuruluşları gibi birçok kurum şimdiden uyarıyor ve projenin derhal askıya alınmasını talep ediyor
Tescil işleminin hukuka, kamu yararına, doğal alanların korunması ilkesine aykırı faaliyetler olması nedeniyle telafisi imkansız zararlara yol açacağından uygulamanın yürütmesinin durdurulması gerekmektedir.”
“HALKIN GÖRÜŞLERİ ALINDI MI?”
Milletvekili Ayten Kordu, konuyla ilgili Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a şu soruları yöneltti:
“Munzur Gözelerinin 1. Derece Doğal Sit Alanı statüsünden “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” statüsüne geçirilmesinin kültürel, dini ve ekolojik etkileri değerlendirilmiş midir? Bu statü değişikliğinin Munzur’un kutsallığı ve kültürel önemi üzerindeki etkileri dikkate alınmış mıdır?
Munzur Gözelerinin yöre halkının inanç ve kültüründe kutsal bir yer olarak kabul edildiği göz önüne alındığında, yapılan düzenlemelerin yerel halk üzerindeki etkileri nasıl değerlendirilmiştir? Bu alana yönelik değişiklikler yapılırken halkın görüşleri alınmış mıdır?
Munzur Gözeleri gibi uluslararası öneme sahip doğal alanların korunmasına dair UNESCO veya IUCN gibi kuruluşların belirlediği koruma standartları ve rehberlerine uygun hareket edilmiş midir? Eğer uyum gösterilmemişse, bu durumun nedeni nedir?
Statü değişikliği sonrası alanın yapılaşmaya veya dış müdahalelere açılması durumunda doğal ve kültürel yapının korunmasını güvence altına almak için hangi önlemler alınacaktır? Bu kapsamda alanın korunması için bağımsız denetim mekanizmaları kurulacak mıdır?
Munzur Gözelerindeki statü değişikliği sonrası bölgede yapılması planlanan projeler bölgenin ekolojik dokusu ve kültürel değerleri üzerinde hangi etkileri yaratacaktır? Bu tür projelerin yaratacağı olası geri dönülemez etkileri önlemek için Bakanlık hangi tedbirleri öngörmektedir?
Munzur Gözeleri’ne yönelik bu müdahalelerin, Dersim halkının kültürü, dili ve inancı üzerindeki asimilasyon politikalarının devamı olarak görüldüğü endişeleri hakkında Bakanlık nasıl bir görüşe sahiptir? Dersim’in yerel kültürüne zarar verebilecek faaliyetlerin önlenmesi adına Bakanlık ne tür çalışmalar yürütmektedir?
Dersim’in kültürel mirası ve inançlarının korunması konusunda yerel halkla diyalog sağlamak için Bakanlık ne tür projeler ve destekler sunmayı planlamaktadır?”
“BİLİMSEL VE ÇEVRESEL DEĞERLENDİRMELER DİKKATE ALINDI MI?”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’a ise şu soruları yöneltti:
“Munzur Gözeleri, 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescil edilmiş ve korunması gereken bir alandır. Bu alanın korunması gerektiği, her türlü müdahalenin önlenmesi gerektiği kararından neden vazgeçilmiştir?
Munzur Gözelerinin tescili ile ilgili kararın alınmasında hangi bilimsel ve çevresel değerlendirmeler dikkate alınmıştır?
Nitelikli Doğal Koruma Alanı olarak ilan edilen bölgelerde, mevcut ekosistemlerin korunması için hangi somut önlemler planlanmıştır?
Munzur Gözeleri’nin korunması için şu ana kadar herhangi bir çalışma yapılmış mıdır? Yapılmamışsa, planlanmakta mıdır?
Bölgenin doğal bir miras alanı olmasından hareketle gelecek nesillere aktarımının sağlanması için herhangi bir strateji söz konusu mudur?
Tescil kararı öncesinde yerel halka, derneklere ve inanç gruplarına danışılmış mıdır? Bu süreçte kamuoyu görüşleri ve önerileri dikkate alınmakta mıdır?
Tescil edilen alanlara yönelik olası müdahale ve tehditlere karşı Bakanlığın alacağı önleyici tedbirler nelerdir? Bu alanların korunması için denetim mekanizmaları nasıl işleyecektir?
Bu tür alanların korunmasına yönelik olan uluslararası koruma anlaşmaları dikkate alınmış mıdır? Alınmışsa, hangileridir?
SİT durumunun değiştirilmesinin gerekçesi nedir? Bu karar hangi resmi ve bilimsel çalışmalar doğrultusunda verilmiştir? Bu çalışmalar kimler tarafından gerçekleştirilmiştir?
Kararın verilmesinde bakanlık hangi kurum ve kuruluşlardan bilgi talep etmiştir? Bu bilgilerin detayları nelerdir?
Bölgede artan nüfusun doğal çevreye etkileri ile ilgili herhangi bir çalışma yapılmış mıdır? Yapılmış ise sonuçları nelerdir?
SİT durumu değişen alana dair bu zamana kadar yapılmış hukuki itirazlar nelerdir? Bakanlığın bu itirazlar karşısındaki tutumu ve değerlendirmeleri nelerdir?
İlgili izinlerin bakanlık bünyesinde sorumluları kimlerdir?
Korunan alanlarda çevre sorunlarının giderilmesinden kim sorumludur?”
PİRHA- TMMOB Adıyaman Temsilcisi Tuncay Kaya, deprem sonrası yapılan konut inşaları hakkında konuştu. Kaya, TOKİ inşasının devam ettiğini ve çoğunluğunun ancak 2025 yılının sonlarına doğru teslim edileceğini söyledi. Kaya, ayrıca yeni yapılan binalardaki usulsüzlüklere de işaret ederek “Konut yapımında inşaatla ilgisi olmayan herkes müteahhit olabiliyor” uyarısını yaptı.
Adıyaman’da deprem konutlarının birçoğu hala yurttaşlara teslim edilmemiş durumda. 1 yıl içinde teslim edileceği söylenen konutlardan sadece 3000 daire depremzedelere verildi. ‘İndere’ denilen alanda yapılan konutların alt yapısı ise yapılmamış durumda.
Yeni inşa edilen konutların, hastane ve otogar yakınında yer alması beraberinde trafik sorununu da doğuruyor. Akşam iş mesainin bitmesiyle birlikte trafik yoğunluk gösteriyor.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Adıyaman Temsilcisi Tuncay Kaya, depremin etkili olduğu kentte alt yapıların değişmesi, hasarlı binaların yıkılması, inşaat çalışmalarının sürmesiyle beraber şehrin toz içinde kaldığını belirtti. Kaya, Adıyaman Belediyesi’nin AKP’den CHP’ye geçmesi nedeniyle yerinde dönüşümlerin daha hızlı sürdüğünü de kaydetti.
Tuncay Kaya, normalde 6 aydan önce verilmeyen inşaat başlatma ruhsatlarının yeni belediye yönetimiyle 15-20 gün içinde hazırlandığını aktardı. Kaya, bu durumun Adıyaman’da yerinde dönüşümlerin daha erken şekilde çalışmasına olanak sağladığını da söyledi.
“YERİNDE DÖNÜŞÜMLER, DİĞER KENTLERE GÖRE DAHA HIZLI”
Tuncay Kaya, Adıyaman’da süren yerinde dönüşüm inşasına dair şöyle konuştu:
“Yaklaşık 1 yılda teslim edilmesi gereken binalar 20 ay geçmesine rağmen hala teslim edilmiş değil. Örenli bölgesinde 3034 konut yapılıyor, tamamı teslim edilmek üzere. İndere bölgesinde ise çalışmalar devam ediyor. Bu konutların 2025’in sonuna kadar teslim edileceği söyleniyor. Belediye seçimlerinde başkan değiştikten sonra Adıyaman’da yerinde dönüşümler hızlı şekilde sürüyor. Belediye bu konuda ruhsatları hızlı şekilde teslim ediyor.”
“KONUTLARDAKİ FİYAT BELİRSİZLİĞİ GÜVEN SORUNU OLUŞTURDU”
Tuncay Kaya, devletin yaptığı konutlarla ilgili bir fiyat listesinin olmamasından dolayı halkın çekimser davrandığına da işaret etti. Kaya, bu sebeple yurttaşların kendi yıkılan evlerinde yerinde dönüşüm için başvuru yaptıklarını söyledi. Kaya, konuşmasına şöyle devam etti:
“Konutların ödemesiyle ilgili herhangi bir açıklama yok. Cumhurbaşkanlığı yaptığı açıklamada ‘yüzde 60’ını devlet ödeyecek’ dedi ama ne kadar ödeneceği hakkında herhangi bir bilgi yok. Bununla ilgili bir açıklama yapılırsa insanların aklındaki soru işaretleri de giderilmiş olur. İnsanlar ilk olarak TOKİ konutlarına yazılmışlardı ancak bu fiyatlardaki belirsizlik insanlarda bir güven sorununu oluşturdu. Halk da bundan dolayı yerinde dönüşümleri tercih etmeye başladı.”
“TOKİ KONUTLARI TRAFİK SORUNUNA SEBEP OLDU”
TOKİ inşaatlarının yapımıyla birlikte trafik sorunun da artmaya başladığını kaydeden Kaya, “Bazı yerlerde binaların inşaatları bittiği halde alt yapı çalışmalarına başlanmamış. Örenli bölgesindeki konutların hastaneye yakın olmasından kaynaklı trafik sorunları da arttı. Yolların dar olması ister istemez şehirde bir trafik sıkışıklığına neden oluyor. İnsanlar konutlara yerleştikten sonra ister istemez bu sorun daha da artacaktır” diye konuştu.
“İNŞAATLA İLGİSİ OLMAYAN KİŞİLER MÜTEAHHİT OLUYOR”
İnşaat çalışmalarında ihmallerin olduğunu belirten Kaya, ilerleyen zamanlarda inşaatlarla ilgili sorunların oluşabileceğini ifade etti. Kaya şunları söyledi:
“Yapı denetim sistemi değişmedi. Bizler, bakan gelince kendisine bu durumu ilettik ama konuda değişiklik olacağını göremiyoruz. Yerinde dönüşümde yapılan konutlarda önüne gelen herkes müteahhit olabiliyor. Biz bunu uygun görmüyoruz. Bunun değişmesi gerekiyor. Şu an inşaatla ilgisi olmayan kişiler müteahhit olabiliyor. Bir iki sene sonra bu durumdan dolayı anlaşmazlıklar olacağını düşünüyoruz. Şu durumda diğer illere göre kıyasladığımızda yerinde dönüşümler hızlı ilerliyor.”
“BİZLERDEN FİKİR ALINMIYOR”
Şehir merkezinin değişmesiyle ilgili kararların Çevre, Şehircilik ve İklim Müdürlüğü tarafından alındığını söyleyen Kaya, konuyla ilgili olarak şu ifadelerde bulundu:
“Bizlerden herhangi bir fikir alınmıyor. Rezerv alanları çoğu defa mağduriyet doğuruyor, vatandaşların hak kayıpları oluyor. Birkaç kişi, şehir merkezinin yenilenmesine karşı çıksa da biz yenilenmesini istiyoruz. Yalnız süreç biraz geç ilerliyor. Örneğin Adıyaman KESK binası hafif hasar aldığı halde yıkım kararı verildi. Bunun gibi birçok insan, aynı mağduriyeti yaşıyor. Madem yıkılacaktı neden önceden bunun kararı verilmedi. Vatandaşa önceden bilgi verilseydi oraya harcama yapılmazdı.”
“YERELDEKİ FİRMALARA DESTEK VERİLMELİ”
İnşaat ihalelerine de değinen Tuncay Kaya, genellikle şehir dışından gelen firmalara iş verildiğini ifade etti. Kaya, ihalelerin yerli firmalara verilmesi gerektiğini vurgulayarak “Şehrin ekonomisini geliştirmek için yerelde yap-sat dediğimiz inşaat firmalarına işler pay edilebilirdi. Sadece dışarıdan gelen firmalar değil de şehirdeki yerel inşaat firmalarıyla çalışılabilirdi. Bir firmaya bin konut vermek yerine 200 konut verilseydi belki daha hızlı bitebilirdi” dedi.
ŞANTİYE ŞEFLİĞİ KAĞIT ÜZERİNDE KALIYOR”
Yapı denetim sisteminin değişmesi gerektiğini belirten Tuncay Kaya şöyle devam etti:
“Bu sistem ticari yönü ağır basan, denetimi eksik bir sistem. Yapı denetim sisteminin değişmesi gerekiyor. Yapı denetim sisteminin kamu eliyle olması gerekiyor. Yakın tarihte Tekirdağ’da meslektaşlarımız denetimde eksiklik olduğunu dile getirdikleri esnada inşaat çalışanları tarafından saldırıya uğradı. Sağlıkta şiddet olduğu gibi inşaatta da şiddet artmaya başladı. Yapı denetimler daha önce müteahhitlerden parasını alıyordu, 2018’den sonra çıkan yasayla bu değişime uğradı. Bu olumlu yönde bir gelişme olsa da sistemin yürümesinde bir aksaklık var. Şantiye şefliği kağıt üzerinde kalıyor.
Biz acıyı en çok hisseden illerden bir tanesi olduk ama ne yazık değişen pek bir şey yok. Deprem yönetmeliği hala değişmedi. Ustaları, işçileri değiştiremedik. Beton olarak kullandığımız kum kalitesiz. Diğer illere göre Adıyaman’da kullanılan betonların çoğu kalitesiz. Bilirkişilerin yaptığı incelemelerde bile betonun kalitesizliği hakkında rapor hazırlandı. Hal böyleyken değişen bir şey yoksa başka bir depremde farklı sonuçlar beklemek mümkün değil.”
PİRHA-Ankara’da 10 Ekim 2015’te Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’ne dönük IŞİD saldırısında hayatını kaybeden 104 kişi, katliamın 9’uncu yılında Ankara Garı önünde anıldı. Anmada konuşanlar, katliamlara karşı ortak mücadele çağrısı yaptı. 10 Ekim Barış Derneği Eş Sözcüsü Mehtap Sakinci, “Katliama olan öfkemiz her geçen gün daha da büyüyor” dedi.
Ankara Gar Meydanı’nda 10 Ekim 2015 tarihinde düzenlenen “Barış ve Demokrasi” mitingine katılanlara yönelik IŞİD’in gerçekleştirdiği canlı bombalı saldırının üzerinden 9 yıl geçti.
Katliamda yakınlarını kaybedenler, yaralananlar, çok sayıda siyasetçi ile sendika ve meslek örgütü temsilcisi buluştu ve Ankara Garı’da yaşamını yitirenlerin fotoğraflarının olduğu pankartla yürüdü.
Yürüyüşün ardından katliamın gerçekleştiği saat olan 10.04’te saygı duruşuna geçilirken katliamda yaşamını yitirenlerin adları okunup saygı duruşundan bulunuldu.
“Annelerin Çığlığı” isimli 10 Ekim Katliamı’nda yaşamını yitirenler adına yapılan heykelin, heykeltıraşı Metin Yurdanur, “Buradaki anıt, annelerin çığlığı adını taşır, annelerin gözyaşı adını taşıdır” diyerek heykeli tanıttı.
Basın metnini 10 Ekim Barış Derneği Eş Sözcüsü Mehtap Sakinci okudu.
“ÖFKEMİZ HER GEÇEN GÜN DAHA DA BÜYÜYOR”
108 ay önce katliamda 104 kişi hayatını yitirirken, 500’e yakın kişinin de yaralandığını ve sakat kaldığını belirten Sakinci, şunları söyledi:
“Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamında kaybettiğimiz bütün canlarımızı saygı ve özlemle anıyoruz. Onlara olan hasretimiz ve yaşanan katliama olan öfkemiz her geçen gün daha da büyüyor.
Ülke tarihinin en büyük katliamı denilip akabinde 3 gün yas ilan edilen 10 Ekim Ankara Katliamı; geride kalanların emek ve çabası ile 9. yılında da unutulmuyor, unutturulmayacak.
Bizler Türkiye’deki emek barış demokrasi bileşenleri ile aileler olarak; sözün bittiği, umudun tükendiği ve öfkenin hepimizi teslim aldığı bir noktada; 10 Ekim’in adalet ve unutturmama mücadelesinin kurumsal olarak yürütülmesi amacıyla derneğimizi kurmuştuk.
Dernek olarak, başta gerçek adalet talebimiz olmak üzere, Orta Doğu ülkelerine mahsus katliamları unutma ve yok sayma pratiğini de kırmayı hedeflerken, derneğimizin Türkiye kamuoyunda da etkin bir güç ve siyasetler üstü bir kurum olarak da kabul edilmesini amaçlamaktayız.”
“10 EKİM ANKARA KATLİAMI KESİNLİKLE SİYASİ BİR CİNAYETTİR”
Önceki katliam yargılamalarından ders çıkarmış, matem tutmak yerine adalet mücadelesine sahip çıktıklarını belirten Mehtap Sakinci, Türkiye’de ilk defa insanlığa karşı suç kavramı, yargıya konu edilmiş olmasına karşın, gelinen noktada tüm koşulları oluşan insanlığa karşı suç mahkeme tarafından kabul görmemiş, daha az ceza verilmesi öngörülerek, yeniden cezasızlık pratiğinin işletildiğini vurguladı.
Sakinci, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu yönüyle, ’10 Ekim Ankara Katliamı insanlığa karşı suç kabul edilmeyecek ise hangi suç insanlığa suç kapsamında değerlendirilecek’ diye sorguladığımız bu davanın hiç şüphesiz ülke yargı tarihi bakımından büyük bir adaletsizlik örneği olarak ortada durduğu aşikardır.
Ceza dosyası kapsamında dosyaya katılanlar olarak bizlerin talepleri ile damla damla kazandırılan deliller ile artık hepimiz biliyoruz ki; bugün devasa acılara karşılık gelen bu katliam önlenebilirdi. İki seçim arasında, 2015 yılının karanlık bir dönemine tekabül eden IŞİD saldırıları ile dönemin siyasilerinin söylemlerinden de anladığımız üzere; 10 Ekim Ankara Katliamı kesinlikle siyasi bir cinayet olarak apaçık ortada duruyor.”
“CHP TARAFINDAN ANIT AÇILIŞINDA MİSAFİR OLARAK SÖZ HAKKI KULLANABİLECEĞİMİZ SÖYLENDİ”
Dün gerçekleştirilen anıt açılışına neden ailelerin katılmadığını açıklayan Sakinci şunları söyledi:
“Bugüne kadar 108 aydır anmalarımızı bu geçici sembolik anıt etrafında gerçekleştirdik. Ne var ki geçici olarak yerleştirilen bu sembolik anıt katliamın neden olduğu derin acının temsili için yeterli olmayıp üstelik kaybettiğimiz arkadaşlarının fotoğraflarının olduğu bu geçici panonun zaman zaman faşist saldırılara maruz kaldığına da tanıklık ettik.
Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile yürüttüğümüz görüşmelerde, katliamın yaşandığı meydanda kalıcı bir mekânsal düzenleme yapılması konusunda fikir birliğine varmamız üzerine bu alanda değerli sanatçı heykeltraş Metin Yurdanur’un ‘Annelerin Çığlığı’ adını verdiği eseri ile kaybettiğimiz 104 insan ve katliamı unutturmama sözümüzü tutmuş olacağını düşünerek, o günün gelmesini sabırsızlıkla beklemiştik.
Aylardır açılması için tüm süreci derneğimiz olarak takip ederken, anıtın açılışına dair anma programının da yürütücülüğü bizzat CHP Genel Başkanı sayın Özgür Özel tarafından da bize bırakılmış ve işaret edilen tarihte açılışın yetiştirilmesi için bürokratik tüm temalarda yine derneğimiz özne olarak kabul edilmişti. Ancak, açılışa saatler kala akşam 20.30 sularında CHP Genel Merkezi İl Teşkilatı tarafından derneğimiz aranarak, sürecin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne (ABB) geçtiği ve derneğimizin isterse ‘misafir’ olarak söz hakkı kullanabileceği, ABB açılış protokolü uygulanacağı ve derneğin bileşenlerinin söz hakkı kullanmayacakları şeklinde bir bilgi verilmiştir.”
“ANNELERİN ÇIĞLIĞI ADLI ANIT, BİZ OLMADAN AÇILARAK ANNELERİN GÖZYAŞINA NEDEN OLMUŞTUR”
Anıt açılışına Heykeltıraş Metin Yurdanur’un dahi katılımına gerek duyulmadığını belirten Sakinci, şunları aktardı:
“CHP Genel Merkezi ile yapılan yaklaşık 5 saat süren sözlü diyalog aracılığıyla derneğimiz ile pazarlık yapılmak istenmiştir. Yaptığımız müzakereler sonucunda anlamış bulunmaktayız ki; adına çözüm yolu denilerek önümüze koyulan seçenekler derneğimizi, tüm bileşenleri ve CHP arasında tercihe zorlanarak, siyaseten bürokratik dayatmalar ile derneğimiz açılışa katılamama konusunda seçeneksiz bırakılmıştır.
Kaldı ki, böyle bir konumda çok sesli temsiliyeti bulunan derneğimizin yıllardır onca emek vererek dün açılışa konu edilen anıtın açılışı, hiçbir karşılık beklemeyerek gönülden emek veren heykeltraşın dahi katılımına gerek duyulmaksızın yapılmıştır.
Annelerin Çığlığı adlı anıt, biz olmadan açılarak annelerin gözyaşına neden olmuştur. Gözyaşı döktüğümüz bilinmesine karşın anıt açılışı konusunda taleplerimizi yok sayan konunun muhatapları anıt açılışını sadece bir iş olarak görerek, siyasi bir üstünlük yarışına girmiştir. Bu ülkede acımızın yok sayılmasına defalarca tanık olan bizler, olay mahalline inşa edilen anıtın biz olmadan açılışına da tanık olduk.”
“İKTİDAR IŞİD İLE VARLIĞINI SÜRDÜRMEK İSTEDİ”
DEM Parti Eş Genel Baskanı Tülay Hatimoğulları, konuşmasında katliamın önünün açıldığına vurgu yaparak, “9 sene bugün gibi. Bu alan kana bulandı. Barışa kan sıçrattılar. Onları unutturursak, yeni katliamlara kapı açmış oluruz. Bu iktidar, 15 Temmuz’dan sonra daha faşistleşen iktidar, 10 Ekim Katliamı’nı gerçekleştirdi. IŞİD’in önünü açtılar. Bu iktidar IŞİD ile varlığını sürdürmek istedi. Herkesin haberi vardı. Tutanaklara bakarsak bu katliamın önünün nasıl açıldığını görürüz. Bizler yitirdiğimiz canlarımızı unutmayacağız. Demokrasiyi tesis etmek için mücadele etmeye devam edeceğiz. Barış kazanana denk mücadele devam edeceğiz” diye konuştu.
“KATLİAMLARIN BEDELİNİ ÖDEYECEKSİNİZ”
EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan ise bir gün bu katliamların hesabının er ya da geç halka verileceğinin altını çizerek, “Mutlaka bu katliamların bedelini ödeyeceksiniz. 10 Ekim’de insanlık suçu işlendi bugün de İsrail barbarlığı Filistin’de suç işliyor. Bu ülkede emekten yana, demokrasiden yana olanların barış mücadelesi devam etti, devam ediyor. 10 Ekim’de yitirdiğimiz canlarımızı, barış güvercinlerimizi asla unutmayacağız” dedi.
“BU KATLİAM PLANLI BİR KATLİAMDIR”
KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz de “104 yoldaşımız huzurunda saygı ile eğiliyorum. Bu katliam planlı, programlı hazırlanan bir katliam. İktidarı ile medyası ile katliamları aklımızdan silmeye çalışıyorlar. Bizim birbirimizden farkımız yok. Katliamların arkasında olanlar ellerini sallayarak geziyorlar” diye konuştu.
“BARIŞ İÇİN DAHA ÇOK MÜCADELE ETMELİYİZ”
DİSK adına konuşan Tayfun Görgün barışı savunmanın bu ülkede zor olduğunu belirterek, “Büyük bedeller ödenir. Bu büyük bedelleri ödeyerek barışı savunmaya devam edeceğiz. Barış olmadan ne olduğunu görüyoruz. Barışı savunmak çok değerli. Barış için daha çok mücadele etmeliyiz, daha çok bir arada olmayız” diye konuştu.
“BİZİ KANA BULADILAR, HİÇBİR KAMU GÖREVLİSİ YARGILANMADI”
TMMOB‘dan Özgür Topçu ise “Dile kolay 9 yıl önce emeğin, demokrasinin, barışın sesini duymak için bir araya geldiler ama bizi kana buladılar. Hiçbir kamu görevlisi 9 yıldır yargılanmadı. Acımız geçmedi ama öfkemiz de dinmedi. Bizler bu ülkede nefes aldığımız sürece arkadaşlarımızı unutmayacağız” diyerek gerçek sorumluların yargılanması çağrısında bulundu.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan da “Bu hakikat ve adalet arayışı için birleşmek lazım. Birlikte mücadeleye ihtiyaç var” diyerek herkesi mücadeleye davet etti.
“YİTİRDİKLERİMİZİN SORUMLULUĞU HEPİMİZİN OMZUNDA”
Türk Tabipleri Birliği (TTB) adına konuşan Dr. Önder Okay, “Yitirdiklerimizin sorumluluğu hepimizin omuzlarında. Bu sorumluluk ile emek, demokrasi mücadelesine devam edeceğiz” dedi.
İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban da, katliamların unutulmayacağına vurgu yaptı.
Yapılan konuşmaların ardından katliamda hayatını kaybedenlerin anısına karanfiller bırakıldı.
PİRHA-10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı’nda gerçekleştirilen bombalı saldırıda hayatını kaybeden 103 kişinin içinde yer alan Malatyalı 13 yurttaşın ailesi 9 yıldır mücadele etmeye devam ediyor. Mahkemenin, Madımak Katliamı gibi Gar Katliamı’nı da zaman aşımına sokmaya çalıştığının altını çizen aileler, gerçek failler yargılanana kadar davalarını sürdüreceklerini belirttiler.
10 Ekim 2015’te Türk Mühendis Mimarlar Odası Başkanlığı (TMMOB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipler Birliği (TTB) tarafından ortak düzenlenen miting için Malatya’dan Ankara’ya çoğunluğu CHP Gençlik Kolları üyesi olan 13 kişi gitmişti.
Miting gerçekleşmeden yürüyüş alanına kortej hâlinde ilerleyen grupların bulunduğu Tren Garı kavşağında 3 saniye arayla iki canlı bombanın patlaması sonrası, Malatya’dan giden Eren Akın, Gülbahar Aydeniz, Onur Tan, Canberk Bakış, Kasım Otur, Sezen Vurmaz, Gözde Aslan, Umut Tan, Mehmet Ali Kılıç ve Mehmet Hayta’nın yanı sıra, mitinge Tarsus’tan giden Doğanşehir- Dedeyazılı Metin Peşmen ve Elbistan’dan giden Akçadağ-Kürecikli Seyhan Yaylagül’ün yanı sıra, Mersin’den giden Hekimhanlı öğretmen Ata Önder Atabay hayatını kaybetmişti.
Saldırılarda toplam 103 yurttaş hayatını kaybederken 500’ün üzerinde kişi de yaralanmıştı.
Ankara Gar Katliamı’nda hayatını kaybeden yurttaşların aileleri PİRHA’ya konuştu. Aileler 9 yıldır sürdükleri adalet arayışlarının devam ettiğini ve adalet yerini bulana kadar da mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi.
“AHMET DAVUTOĞLU BİLDİĞİ NE VARSA ÇIKIP KONUŞSUN”
10 Ekim’de oğlu Mehmet Ali Kılınç’ı kaybeden Kemal Kılınç, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı konuşmadan bahsederek, “Bizim çocuklarımız oraya barış için gitmişlerdi. Ülkede gözyaşı ve kan dinsin, anneler ağlamasın, ülkede savaş olmasın diye gitmişlerdi ama 2 canlı bombacı eylemcinin bomba patlatıp 103 kişinin canını alacağını bilmiyorlardı. Siyasal iktidar bundan nemalandığı için Ankara gar patlamasıyla 3-4 oranında oyumuz arttı diyen dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, “1 Kasım-7 Haziran seçimlerini konuşursam insan içine çıkamazsınız” diyordu. Biz Ahmet Davutoğlu’ndan bu sözünün arkasında durmasını istiyoruz. Bildiği ne varsa çıkıp konuşsun” dedi.
“MAHKEME SÜRECİNİ OYLAMAYA ÇALIŞTILAR, 9 YILDIR BİR ARPA BOYU KADAR YOL ALAMADIK”
Mahkeme heyetinin verilen bütün delilleri kararttığına vurgu yapan Kemal Kılınç, gerçek faillerin yargılanmadığını dile getirdi. Kılınç konuşmasında şu ayrıntılara yer verdi:
“Patlama devlet eliyle işletildiği, faillerin ortaya çıkmasını istemedikleri için sadece 3-5 kişiyi, piyonu ortaya koyarak, siyasi iktidarın isteği doğrultusunda bir mahkeme görülüyor. Mahkemelerin görevi şu olmalıdır: Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve gerçek faillerin yakalanması. Bizim avukatlarımız 9 yıldır canla başla hukuk mücadelesi vererek, mahkeme heyetinin, kolluk kuvvetlerinin yapmadığı işleri başararak tüm belgeleri ve delilleri mahkemeye sunmasına rağmen mahkeme heyeti aldığı talimat sonucunda avukat heyetinin taleplerinin tümünün reddine, aldıkları talimat doğrultusunda verilen emirlere uyarak mahkeme sürecini oylamaya çalıştılar. 9 yıldır verdiğimiz onurlu hukuk mücadelesi boyunca bir arpa boyu kadar yol alamadık.”
“MADIMAK OTELİ GİBİ ZAMAN AŞIMINA UĞRATMAYA ÇALIŞIYORLAR”
O dönemde insanlık suçu işlemekten yargılanan Erman Ekici’nin daha sonra bu davadan beraat edildiğini, anayasal düzeni bozmak suçundan yargılandığını ifade eden Kılınç, “Erman Ekici denilen terörist insanlık suçuyla yargılandığı için zaman aşımına ve ceza indirimine tabi olmadığı için biraz yüreğimize soğuk su serpildi. Fakat son duruşmada mütalaaya geçildi, cezalar verildi, bu cezalar onlara ödül gibiydi. Erman Ekici de son mahkemeyle birlikte insanlığa karşı suç işlemekten beraat ederek anayasal düzeni bozmak suçundan yargılandı. Mahkeme Madımak Otel’i gibi zaman aşımına sokmaya çalışıyor. Belki 3-5 yıl gibi bir süre sonra çıkıp tekrar katliamlara devam ederler” şeklinde konuştu.
“KATLİAMDA İHMALİ OLANLAR YARGI ÖNÜNE ÇIKARILMALI”
Gerçek faillerin yargı önüne çıkarılıp, katliamda ihmali olan emniyet mensuplarının yargı önüne çıkartılmasını istediklerinin altını çizen Kılınç, “O dönemin Başbakanı, İçişleri Bakanı, Ankara Valisi, Antep Emniyet Müdürü, Antep Valisinin yargılanmalarını istiyoruz. Çünkü o döneme katkı sunan herkesin hesap vermesini talep ediyoruz. O gün hiçbir şekilde kolluk kuvvetleri yoktu oysa en ufak bir basın toplantısında bile birçok polis bulunur. O gün insanlar orada tepki gösterdiği zaman polisler gelmeye başladı. Biz bu ülkede bu dava bitti demeden bu dava bitmeyecek. Bu dava onurlu mücadelemize kaldığı yerden devam edecek. Ta ki bu ülkeye barış gelene kadar” diye konuştu.
“9 YIL GEÇTİ İÇİMİZDEKİ ACI ÖFKE BİTMEDİ”
Ankara Gar Katliamı’nda eşini kaybeden Songül Otur, eşi için yürüttüğü mücadeleyi sonuna kadar devam ettireceğini belirterek şunları söyledi:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin ortasında, başkentinde iki canlı bomba patladı. Çocuklarımız, eşlerimiz, kardeşlerimiz katledildi. Eşim bu ülkeye 32 yıl hizmet etti. Ben kendim 33 yıl hizmet ettim. Ama ne yazık ki devletin bize reva gördüğü şey ölümler. 9 yıl geçmesine rağmen içimizdeki acı da öfke de hiç bitmedi, git gide öfkemiz de artıyor. Bizim bu ülkede istediğimiz şey hak, hukuk ve adaletin gelmesi. Bu adalet mücadelesi 9 yıldır sürüyor. Her yılda bir üç kere mahkemeye gidiyoruz. Mahkemelerde IŞİD militanlarından daha fazla zulüm görüyoruz. Mahkeme yerlerinde onlara bey diye hitap ediliyor. Bu mesele üç beş piyonun yapabileceği bir şey değildir, bu olayın mutlaka siyasi bir bağlantısı vardır. Bu insanlar elini kolunu sallayarak Ankara’nın başkentine gelmedi. O kadar istihbarat var ve çocuklarımız orda katledildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanmış en büyük katliamdır. Mahkeme süreçleri devam ediyor ama bizim istediğimiz gibi devam etmiyor.”
“UNUTMAYACAĞIZ, UNNUTURMAYACAĞIZ”
Hem oğlunu hem yeğenini kaybeden Feramuz Tan da “Biz acılarımızın üstüne bir acı daha ekledik. Yüreklerimiz iki defa yandı. Davamızın peşindeyiz, olayın da peşinde olacağız. Gerçek katiller ortaya çıkana kadar yılmayacağız. Son nefesimize kadar bu davanın takipçisi olacağız. Unutmayacağız, unutturmayacağız” dedi.
Kızı Gülbahar Aydeniz’i kaybeden Salih Aydeniz ise, “Bizim çocuklarımız Ankara’ya barış için gittiler. Tek temennimiz annelerinin gözyaşları olmasın. Bütün mücadelemiz de bu yönde olacak” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-6 Şubat depremleri sonrası Malatya’da birçok konut yapıldı ancak alt yapı çalışmaları hala yok. Malatya Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Bektaş Tatar, “Depremin üzerinden 1.5 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen hala evler yapılmış değil. Normalde 1 yılda teslim edilmesi gereken evlerin büyük bir kısmı hala vatandaşlara teslim edilmemiş” dedi.
Maraş Pazarcık Merkezli depremlerin ardından ağır hasar alan Malatya’da, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ)tarafından deprem binalarının bitirildi ancak hala teslim edilmedi.
Malatya Türk Mimar ve Mühendis Odalar Birliği İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Bektaş Tatar, yeni yapılan TOKİ’lerin şehir merkezine uzak olması, alt yapının bitirilmemiş olması açısından eksikler olduğu için yurttaşların oturmak istemediğini söyledi.
Tatar, rezerv alanlarının düzenlemesiyle ilgili konuşarak, “Öncellikle rezerv alanlarının belirlenmesi, kaç konutun yapılacağı, rezerv alanında yapılacak binaların hak sahiplerine verilmesiyle ilgili bir açıklama yapılması gerekiyor” dedi.
“KÖY KONUTLARININ BÜYÜK KISMI KURAYLA ÇEKİLDİ AMA ALT YAPI ÇALIŞMASI BİTMEDİ”
Malatya’da deprem konutlarının yapıldığını ancak alt yapıların henüz tamamlanmadığını belirten Tatar, şöyle devam etti:
“Depremin üzerinden 1.5 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen hala evler yapılmış değil. Normalde 1 yılda teslim edilmesi gereken evlerin büyük bir kısmı hala vatandaşlara verilmemiş. Seçimlerden sonra valiliğin ve bakanlığın değişmesiyle birlikte yeni hızlanmaya başladı. Köy konutlarının büyük bir kısmı kurayla çekildiği halde alt yapılarının çalışması bitmediği için teslim edilmediğini düşünüyoruz.”
Tatar, konutların şehir merkezinden uzak yerleşim yerlerine yapılmasıyla ilgili olarak da “Merkezde yapılan konutların çoğu yapıldığı halde pek bir rağbet görmedi. Bunun temel sebebi de alt yapı hizmetlerinin düzenlenmemiş olması ve şehir merkezine uzak olmasından kaynaklı insanların tercih etmemesi, halkın sosyal anlamda gidebileceği yerlerin olmaması da en önemli etkenlerden bir tanesi” diye konuştu.
“ÇALIŞMALAR BÖYLE SÜRERSE 10 YILDA ANCAK TOPARLANABİLİR”
Yapılan konutların dışında yerinde dönüşümü kendi imkanlarıyla yapmak isteyen vatandaşlar olduğuna dikkat çeken Tatar, şu ifadeleri kullandı:
“Bunun içinde belediyelere yapılan başvurular hızlı ilerleyemediği için insanların kendi binalarını yapma konusunda önlerine biraz set çekiliyor. Şu anda bu kısmen de olsa bir ilerleme kaydediliyor. Aslında şehri biraz ayağa kaldıracak olan yerinde dönüşümlerin hızlı ilerlemesiyle alakalı. Bu hızlanmayla beraber şehrin kendine gelmesi sağlanabilir. Eğer bu şekilde devam edilirse şehir bir 10 yılda ancak toparlanabilir.
“REZERV ALANLARININ BELİRSİZLİĞİ…”
Malatya’daki rezerv alanlarının düzenlenmesiyle ilgili hala bir değişme yok. Her gün biri ekleniyor bir değişiyor. Bununla ilgili şöyle bir şeyin yapılması gerekiyor: Öncellikle rezerv alanlarının belirlenmesi, kaç konutun yapılacağı, rezerv alanında yapılacak binaların hak sahiplerine verilmesiyle ilgili bir açıklama yapılması gerekiyor. Rezerv alanlarının rant alanlarının dışına çıkarılması gerekiyor. Depremden kaynaklı sorunlarını çözebilecekleri alanlar olarak belirlenmesi gerekiyor.”
“DENETİME YOĞUNLUK VERİLMESİ GEREKİYOR”
Tatar, depremden sonra konutlarda hala yeterli anlamda denetimlerin yapılmadığını da söyledi. Kontrollerin daha sıkı yapılması gerektiğini dile getiren Tatar, “Sahada çalışan arkadaşlarla yaptığımız gözlemlerden yola çıkarak şunu söyleyebilirim. Binalarda yapılan denetimlerin o kadar sağlıklı yürütüldüğünden emin değilim. Arkadaşlarımızın tanık olduğu gözlemlere dayanarak bakarsak mevzuata uygun yapılmadığını biliyoruz. İnsanların yaşadıkları korkuyu göz önünde bulundurursak beton dökümlerinde biraz daha denetim altına alınması gerekiyor” dedi.
“BAKANLIK DEĞİŞTİKTEN SONRA ÇALIŞMALAR HIZLANDI”
Türk Mimar ve Mühendis Odalar Birliği İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Bektaş Tatar, Malatya’da bakanlık ve valilik değiştikten sonra konutların hızlandırıldığını belirterek, “Çalışmalar sadece üst yapılarla sınırlı olmamalı alt yapıların da aynı şekilde hızlandırılması ve yoğunlaştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un Malatya’ya gelmesiyle birlikte çalışmaların daha da hızlandırıldığını fark ettik. Ondan öncesinde çalışmalar yavaş yürüyordu” ifadelerini kullandı.
PİRHA – TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin hazırladığı ‘Arada Bir Yerde Ankara’ sergisi sanatseverlerle buluştu.
TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin geleneksel olarak düzenlediği sergilere bir yenisi daha eklendi. Çankaya Belediyesinin ev sahipliğinde gerçekleşen ‘Arada Bir Yerde Ankara’ sergisi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sanatseverlerle buluştu. Sergi, sanatseverler tarafından yoğun ilgi ile karşılandı.
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nde 11 farklı atölyenin katkı sunduğu sergide geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış, zıtlık ve olasılıklarla dolu arada kalmış bir Ankara’yı keşfe doğru yola çıkılıyor.
“Arada Bir Yaşam” temasıyla Ankara’nın eski mahallelerinin mekana ve yaşama dair inceliklerinin ustalıkla anlatıldığı sergi 26 Eylül’e kadar görülebilecek.