Yazar: A Admin

  • Barış İçin Kadın Girişimi: Hepimizin Hayatları İçin Barışta Israrcıyız

    Barış İçin Kadın Girişimi: Hepimizin Hayatları İçin Barışta Israrcıyız

    Barış için Kadın Girişimi açıklama yaptı: Yapabileceğimiz tek şey birbirimizi dinlemekten vazgeçmemek, sessizliğe ve kimsesizliğe gömülmemekse biz kadınlar tam da bunu yapmaya devam edeceğiz.
    3

    Barış için Kadın Girişimi bir açıklama yaparak “Yapabileceğimiz tek şey birbirimizi dinlemekten vazgeçmemek, sessizliğe ve kimsesizliğe gömülmemekse biz kadınlar tam da bunu yapmaya devam edeceğiz” dedi.

    “’İç savaşı önleme çağrısına biz kadınlar da ses veriyoruz” başlığıyla duyurulan açıklamada, “Kendimizin, hepimizin hayatları için barışta ısrarcıyız” denildi.

    Barış vurgusu

    Barış için Kadın Girişimi’nin açıklaması şöyle…

    “HDP milletvekillerinin gözaltında olduğu Diyarbakır’da yine bir bombanın patladığı bir sabaha uyandık. Tutuklama haberleri bir bir gelmeye başladı…’Günaydın’ın bile bir lüks olduğu bir zamandayız. Halbuki biz birbirimize, “günaydın” veya ‘iyi geceler’ diyebilmek istiyoruz; bunun için mücadele ediyoruz.

    “Ülkede her gün daha büyük bir umutsuzluğa uyanmaktan yorulduk. Her sorunun konuşarak çözüleceği bir ülke hayal ettikçe basına, siyasete baskıların artması, kadınların tüm kazanımlarına her gün yeni bir müdahalenin eklenmesi ve bugün de 6 milyon seçmenin iradesinin yok sayılması savaşın sesini yükseltiyor, barış ihtimalini uzaklaştırıyor. Oysa biz kadınlar biliyoruz ki savaş hayatlarımıza sirayet ettikçe hepimiz mutsuz, umutsuz olacağız.

    “Savaş ve şiddetle birlikte kadınların gündelik hayatı zorlaşıyor, nefes alacağımız alanlar daralıyor. Barış hepimizin ihtiyacı, özgürlük hepimizin ihtiyacı. Herkesin temsil edilebildiği bir meclisin önünü kapatmak barışın da önünü kapatmak demektir. HDP eşbaşkanları ve vekillerinin tutuklanması İstanbul’dan Diyarbakır’a 6 milyon insanın temsiliyetinin yok sayılması, sesinin susturulması demektir. Kadınların mecliste, belediyelerde eşit sözüne yönelik bir saldırıdır.

    “Hayat bu şekilde devam edemez. Herkesin ‘yarın sabaha hangi kötü habere uyanacağız’ diyerek uykuya dalmaya çalıştığı bir ülkede kimse gelecek hayali kuramaz. Sokaklarda karşılaşmalarımızın bile şüpheyle gölgelendiği bir ülkede umutsuzluktan başka bir duygu barınamaz.

    “Hepimizin konuşabildiği, birbirinin sesini duyabildiği ve birbirini anlayabildiği bir ülke için mecliste de herkesin sesinin duyulur olması ve sorunların, tam da sorunları çözmeleri için seçilmişlerin konuşarak çözmesi elzem.

    “Hep barışta ısrarcıyız dedik, hep konuşarak çözemeyeceğimiz hiçbir sorun yok dedik. Israrımızı sürdürüyoruz. Bir yandan ‘bölünme tehditlerinden’ bahsedilirken aslında her gün biraz daha parçalanmış bir topluma uyanıyoruz. Birbirimizin acılarından zevk almamız, kutlamamız bekleniyor adeta. Yan sokağımızda, yan dairemizde oturanın ülkenin meclisinde temsil edilmemesinden hoşnut olmamız isteniyor.

    “Oysa ki dertlerimiz, hayallerimiz o kadar başka değil. Tekrar ve ısrarla söylüyoruz: Kendimizin, hepimizin hayatları için barışta ısrarcıyız – ve bu ancak gerçekten demokratik bir ortamda; hepimizin sesinin sözünün değerli, kimseninkinin tutsak olmadığı bir ortamda mümkün.”

    kadin-baris-icin-kadin-girisimi

    (bianet)

  • JINHA’nın kapatılması meclis gündeminde

    JINHA’nın kapatılması meclis gündeminde

    HDP Milletvekili Besime Konca JINHA’nın kapatılmasıyla ilgili soru önergesi hazırladı.

    jinha-2-750x350-642x320HDP Milletvekili Besime Konca, dünyanın ilk kadın haber ajansı olan JINHA’nın kapatılmasını meclis gündemine taşıdı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan yanıtlanması istemiyle hazırlanan soru önergesi meclis Başkanlığı’na iletildi.

    Kuruluş amacından kaynaklı ilk günden itibaren tüm çalışanları, hem kadın hem muhalif duruşları sebebiyle JINHA’nın müdahalelere maruz kaldığını hatırlatan Konca, soru önergesinde ajansın tutuklanan muhabir ve editörlerinden Vildan Atmaca, Beritan Canözer, Rojda Oğuz ve Zehra Doğan’ı hatırlattı.

    Önergesinde yer alan sorular şu şekilde sıralandı:

    – Jinha’nın kapatılması, son dönem kadına yönelik politikaların Bakanlığınızın görev ve yetkileri sınırlarına dahil olan parçası mıdır?

    – Jinha’nın hangi haber nitelikleri, söz konusu KHK’de ifade edilen ulusal güvenlik açısından tehdit oluşturuyor?

    – Haberleşme Bakanı olarak daha önce hiç Jin Haber Ajansı’nı takip ettiniz mi?

    – Bakanlığınızın tüm çalışanları kadınlardan oluşan ve kadın odaklı habercilik perspektifiyle yayın yapan Kadın Haber Ajansları üzerine dünya ölçeğinde bir araştırma çalışması bulunmakta mıdır?

    – Haberleşme Bakanı olarak, Kadın gazetecilerin, Vildan Atmaca, BeritanCanözer, Zehra Doğan örneğinde olduğu gibi, fotoğraf paylaşımı, haber takibi sırasında “heyecanlı” olma, ülkede yaşananlarla ilgili haber geçmenin gözaltı ve tutuklama gerekçeleri olmasını doğru buluyor musunuz?

    – Bakanlığınızın Kadın gazeteciler için belirlenmiş bir Basın ve İfade Özgürlüğü sınırı mevcut mudur?

    – Haberleşme Bakanı olduğunuz ülkenin dünya çapında adını, bir Kadın Haber Ajansı’nın bulunduğu ülke olarak duyurmuş olmasını sorunlu buldunuz mu? Değilse kapatılmaması için Bakanlığınızın bir girişimi olmuş mudur?

  • Doğada Plastiğin Bozunması Ne Kadar Zaman Alır?

    Doğada Plastiğin Bozunması Ne Kadar Zaman Alır?

    Bir plastik su şişesini yere düşürdüğünüzde kırılmayacağını bilirsiniz.

    Bu özellik için neredeyse yok edilemez bir plastik çeşidi olan polyethylene terephthalate ya da PET’e teşekkür edebilirsiniz. Fakat, artık herkesin bildiği gibi bu malzemeler doğada organik malzemeler gibi kolay yok olmuyor. Odun, çim ya da gıdalar toprağın altındalarken biyolojik bozunma sürecine girerler. Bu süreci organik malzemelerin bakteriler tarafından diğer kullanışlı bileşiklere dönüştürülmesi olarak özetleyebiliriz. Fakat tek hücreli bu canlılar akşam yemeklerinde plastik görmekten pek hoşlanmıyorlar. Yani bakteriler yardımıyla PET, daha kullanışlı diğer bileşiklere dönüştürülemiyor.

    Bu görüşten yola çıkarak plastiğin hiçbir zaman biyolojik olarak bozunamayacağı düşüncesi akla gelebilir. İlk akla gelen düşünce biraz karamsar olsa da, tabii ki hikaye burada sona ermiyor. Hali hazırda belirli tip bakterilerin, plastiğin bozunmasını sağlayabileceğini gösteren çalışmalar da mevcut. Fakat henüz bu bakterilerin Dünya’nın her yerindeki plastiğin çözünmesini sağlayabileceğini söylemek için çok erken.

    Bu konudaki araştırmaların devam ettiği düşünülürse, en azından şu anda plastiklerin bozunmasının tek yolunun ‘ışıl bozunum‘ olduğunu söyleyebiliriz. Bu bozunma şeklinde bakteriler görev almıyor. Adından da anlayabileceğiniz gibi ışıl bozunumun gerçekleşmesi için güneş ışığı yeterli. Ultraviyole ışınlar plastik üzerine düştüğünde, plastiğin yapısındaki uzun moleküler zincirleri bir arada tutan bağları kopartıyor. Zamanla da bu durum, plastiğin çok sayıda küçük parçaya ayrılmasına neden oluyor.

    Buradaki sorunlu nokta ise, toprağa gömülen plastiğin gün içerisinde ultraviyole ışınlara ya hiç ya da çok az maruz kalacak olması. Fakat içerisinde çok sayıda plastik atığı barındıran okyanuslarda, plastik atıklar ultraviyole ışınlara çok da fazla maruz kalabiliyor. 2009 yılında Japonya’da yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre; bazı plastikler atıkların sıcak okyanuslarda bozunmasının süresi bir yıla kadar düşebiliyor. Bu cümle sizi biraz rahatlatmış olabilir fakat bu noktada başka bir tehlike ile karşı karşıyayız. Küçük bir parça plastik içerisinde bile bisphenol A (BPA) ve PS oligomer gibi zehirli kimyasallar bulunur. Okyanuslarda bozunan plastik atıklardan suyun içerisine karışacak bu kimyasallar da, deniz yaşamını tehdit ediyor. Deniz ürünlerini tüketen insanlar da ayrıca bu kimyasalların hedefi haline geliyor.

    Yani kullandığımız plastikler, aslında birer küçük çevresel felaket konumundalar. Bu felaketten korunmanın tek yolu ise biyolojik olarak bozunabilen plastikleri tercih etmek. Şu anda yaygın olarak kullanılan iki çeşit biyolojik olarak çözünebilen plastik mevcut: bitki temelli hidro-biyolojik olarak bozunabilen plastik ve petrol temelli oxo-biyolojik olarak çözünebilen plastik. Tabii ki alternatifler konusunda en çok konuşulan ise mısırdan yapılan bir plastik çeşidi olan polilaktik asit (PLA). PLA doğada, su ve karbon dioksite 47 ila 90 gün arasında bozunabiliyor. Bu süre okyanusta yüzen bir plastik poşetin bozunma süresinden 4 kat daha kısa. Fakat bu sürelerin elde edilmesi için bütün koşulların uygun olması gerekiyor.

    Yusuf Cem Durakcan

    Kaynaklar ve ileri okuma:

    Gerngross, Tillman U. and Steven C. Slater. “How Green Are Green Plastics?” Scientific American.
    Kawawada, Karen. “WCI student isolates microbe that lunches on plastic bags.” The Record. http://news.therecord.com/article/354044
    Ransford, Matt. “Why Trashing the Oceans is More Dangerous Than We Imagined.” Popular Science. http://www.popsci.com/environment/article/2008-04/why-trashing-oceans-more-dangerous-we-imagined
    Royte, Elizabeth. “Corn Plastic to the Rescue.” Smithsonian Magazine. http://www.smithsonianmag.com/science-nature/plastic.html
    Sohn, Emily. “Plastic decomposes quickly at sea, study finds.” MSNBC. http://www.msnbc.msn.com/id/32493098/ns/us_news-environment/
    Photo Credit: What Lies Under- Ferdi Rizkiyanto 2011

  • HBVAKV Başkanı’ndan Cumhuriyet’e ziyaret

    HBVAKV Başkanı’ndan Cumhuriyet’e ziyaret

    Alevi kurum başkanları operasyon düzenlenen Cumhuriyet gazetesini ziyaret etmeyi sürdürüyor. Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı yeni Genel Başkanı Dr. Tuncer Baş ve yönetim kurulu üyeleri Cumhuriyet gazetesini temsilen Gazeteci-yazar Ayşe Yıldırım ile görüşerek, dayanışma mesajlarını ilettiler.HBVAKV Başkanı’ndan Cumhuriyet’e ziyaret

     

    Cumhuriyet gazetesine düzenlenen operasyon sonrası Alevilerin Cumhuriyet gazetesine desteği devam ediyor. Cumhuriyet gazetesinin İstanbul’daki merkez binasına, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Dr. Tuncer Baş ile yönetim kurulu üyeleri ziyarette bulundu.
    Baş, her türlü baskılara karşı Cumhuriyet gazetesinin yanında olduklarını belirtti.

     

     

     

  • HBVAKV Başkanı Baş: TV10’un arkasındayız

    HBVAKV Başkanı Baş: TV10’un arkasındayız

    Alevilerin sesi TV10’un kapatılmasına Alevi kurum başkanlarının tepkisi devam ediyor. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın yeni Genel Başkanı olan Dr. Tuncer Baş, KHK ile kapatılan TV10’un derhal açılması gerektiğini söyledi. Baş, “Samimiyetle TV10’un arkasındayız. TV10, Alevilerin nitelikli bir televizyon kanalıydı” dedi.

    Geçtiğimiz hafta yapılan 2. Olağanüstü Genel Kurulda Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın yeni Genel Başkanı olan Dr. Tuncer Baş, KHK ile kapatılan TV10’un derhal açılması gerektiğini söyledi.

    “TV10’UN KAPATILMASINI PROTESTO EDİYORUM”

    PİRHA’ya konuşan HBVAKV Genel Başkanı Dr. Tuncer Baş, “TV10’un kapatılmasını tepkiyle karşılıyorum, protesto ediyorum. Bu benim şahsi tepkim değil. Alevi toplumunun, Türkiye’deki bütün yurtseverlerin, aydınların ortak tepkisi. TV10’un kapatılması, İMC TV’nin kapatılması, Cumhuriyete yapılan baskınlar, bunlar hepsi sistematik darbe politikaları” dedi.

    “DOĞRU HABERCİLİK YAPAN KURULUŞLARA SALDIRI VAR”

    Tuncer baş, medya kuruluşlarının kapatılmasını, Türkiye’nin demokratlarına, muhalif düşünen insanlarına, doğru yayınlar yapmak, doğru habercilik yapmak isteyen yayın kuruluşlarına bir saldırı olarak değerlendirdiğini kaydetti.

    “DARBE SÜRECİ DERİNLEŞİYOR, 12 EYLÜL’Ü ARAYACAĞIZ”

    15 Temmuzda başlayan darbe sürecinin derinleşerek ilerlediğini ifade eden Baş, “Bir diktatörlüğe doğru gidiş var. Başkanlık sistemiyle bu diktatörlüğü pekiştirecekler. Kötü bir ifade ama 12 Eylül’ü arar olacağız” diye konuştu.

    TUNCER BAŞ’TAN TV10’UN EYLEMLERİNE DESTEK SÖZÜ

    TV10 çalışanlarının her hafta Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda ve İstanbul Adliyesi önünde de Salı günleri yaptığı eylemlerin desteklenmesi gerektiğini belirten Tuncer Baş, şunları dile getirdi:

    “TV10 sonuçta bir Alevi yayın kuruluşu. Başkanlığı yeni devraldım. Ankara’dayım. İstanbul’daki arkadaşlarla görüşeceğim. Bu konuda elimizden gelen katkıyı sunmak konusunda bir kararlılığı örgütlemek niyetindeyim. Samimiyetle TV10’un arkasındayız. Umarım TV10 tekrar yayına geçecek. TV10, Alevilerin gerçekten nitelikli bir televizyon kanalıydı. Biz Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı olarak elimizden gelen desteği sunacağız. Bunun sözünü veriyorum. Diğer Alevi kurumlarında da duyarlılığı arttırmak konusunda birlikte çalışmalar yürütebiliriz.”

    tv10_cumartesi_-1-640x360

  • Sıradaki Buzul Çağına Kaç Yıl Kaldı?

    Sıradaki Buzul Çağına Kaç Yıl Kaldı?

    Dünya şu anda oldukça benzersiz bir iklim değişikliğinin içinde bulunuyor. Geçtiğimiz 1 milyon yıl boyunca ise gezegenimiz saat gibi işlermişçesine, her 100.000 yılda bir buzul çağına girdi ve çıktı.

    Tek sorun, araştırmacıların hiçbir zaman bunun sebebini bulamamış olmasıydı. Aslında bu gizemli olgu onları o kadar şaşırttı ki, buna ‘100.000 yıl sorunu‘ adını verdiler. Fakat şimdi, yapılan yeni bir çalışma nihayet buna çözüm getirebilir. Buna göre, okyanuslarımız düzenli olarak her 100.000 yılda bir atmosferden daha fazla CO2 emerek, gezegenin bir buzul çağını tetikleyecek kadar soğumasına yol açıyor olabilir.

    Dünya’nın yaklaşık 1 milyon yıldan bu yana, her 100.000 yılda bir buzul çağı (Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’yı kaplayan büyük buz katmanları) yaşıyor. Fakat onun öncesinde, yani Orta Plestosen geçişi olarak bilinen bu noktadan önce, gezegenimizin buzul çağları her 40.000 yılda bir meydana geliyordu ve bu durum bilim insanlarına çok daha mantıklı geliyordu. Bunun sebebi, Dünya’nın açısal eğiminin 40.000 yıllık bir döngüde bocalıyor olması. Yani gezegenin yaz ayları, her 40.000 yılda bir alışılmıştan daha soğuk oluyor; çünkü gezegen Güneş’e doğru eğiliyor.

    Dünya’nın eğiminde meydana gelen sapmanın, 40.000 yıllık buz çağlarını oluşturması mantıklı duruyor. Fakat şimdiye kadar kimse, bu doğal döngüyü değiştirip, yerine Dünya’mızı 100.000 yıllık bir tarifeye koyan Orta Plestosen geçişinde ne olduğunu açıklayamamıştı. Şimdi araştırmacılar yeni bir gezegen döngüsüne rastladılar ve bu değişimin, okyanuslarımızın düzenli olarak atmosferden daha fazla CO2 emmesinin bir sonucu olabileceğini öne sürüyorlar.

    Okyanus Karbondioksit Soluyor
    Wales’daki Cardiff Üniversitesi’nden baş araştırmacı Carrie Lear şöyle aktarıyor: “Okyanusları, karbondioksit şeklinde nefes alan ve nefes veren şeyler olarak düşünebiliriz, bu yüzden buz katmanları daha büyük olduğu zaman, okyanuslar atmosferden karbondioksit soluyor ve gezegeni daha soğuk yapıyorlar. Buz katmanları küçük olduğu zaman okyanuslar karbondioksit veriyorlar, bu yüzden atmosferde daha fazla karbondioksit oluyor ve gezegen daha sıcak hale geliyor.”

    Okyanuslarımızın, kısmen, fotosentez yapmak amacıyla karbon emmek zorunda olan deniz alglerinin faaliyeti üzerinden karbon depolayabildiği uzun süredir biliniyordu. Takım, ne olduğunu anlamak için geçen bin yıla ait deniz alglerinin fosil kalıntılarına baktılar ve emdikleri CO2’nin sabit olup olmadığını görmek istediler. Alglerin, önemli miktarda daha fazla CO2 emdiğinin işaretlerini gösteren dönemler olduğunu buldular ve evet, bu dönemler yaklaşık 100.000 yılda bir meydana geliyordu ve Dünya’nın buzul çağı zamanlaması ile örtüşüyordu.

    Takım, deniz alglerinin atmosferden uzaklaştırdığı bu fazladan CO2’nin, Kuzey Yarımküre’deki geniş buzul tabakalarının oluşması için yeterli miktarda sıcaklık düşüşüne neden olduğunu öne sürüyor. Bir süre sonra CO2, yukarı doğru çıkma olarak bilinen bir süreç üzerinden doğal olarak yüzeye çıkarılıyordu, fakat bu noktada buzul çağı tam faaliyette oluyor ve CO2, gezegenin büyük bölümünü kapsayan buzul katmanları tarafından okyanusta hapsedilmiş oluyor, Dünya daha uzun süre soğuk kalıyordu.

    Lear şöyle söylüyor: “Eğer okyanuslarımızın karbon dioksit alıp verdiğini düşünürsek, büyük miktarlardaki buzun varlığı, devasa bir şeker gibi olur. Bu, okyanusun yüzeyinde bulunan bir kapağa benziyor.” Bu deniz alglerinin her 100.000 yılda bir aniden daha fazla CO2 emmesine neden olan şeyin ne olduğunu anlamak için daha fazla araştırmanın yapılması gerekiyor ve yapılacak olan ilave çalışmaların, bu faaliyetin bir buzul çağını tetiklemek için yeterli olup olmadığını doğrulaması gerekecek.

    Fakat bu çalışma, gezegenimizi etkileyen ve gelecekte etkilemeye devam edecek olan döngüler konusunda faydalı bilgiler sağlıyor. Dünya şu anda, buzul çağları arasındaki sıcak bir dönemde bulunuyor ve son buzul çağı yaklaşık 11.000 yıl önce sona ermişti. Fakat insan kaynaklı iklim değişikliğinin, sıradaki buzul çağının meydana gelmesini zaten baskıladığına dair bulgular mevcut ve uzmanlar, en azından bir başka 100.000 yıl boyunca bir buzul çağının meydana gelemeyeceğini tahmin ediyorlar, yani sıradaki buzul çağı hafif şekilde ötelendi.

    Ümit ediyoruz ki o zaman gelmeden önce insanlık, atmosfere pompaladığımız CO2 miktarını frenlemenin ve hatta azaltmanın bir yolunu bulmuş olur ve bu sayede Dünya’nın doğal döngüleri de, şu anki iklim yapımızda bulunan dengesizliklerin bazılarını onarma şansına sahip olabilir.

    Araştırma, Geology dergisinde yayınlandı.

    Kaynak: Science Alert, “We might finally know the weird reason Earth experiences an ice age every 100,000 years “
    http://www.sciencealert.com/we-might-finally-know-the-weird-reason-earth-experiences-an-ice-age-every-100-000-years

    Ozan Zaloğlu

  • Tarihi değiştiren 50 kadın

    Tarihi değiştiren 50 kadın

    Sappho – M.Ö 570

    Sappho - M.Ö 570
    Tarihin ilk kadın edebiyatçısı, Afrodit’in rahibelerinden biriydi. Yazdığı coşkulu ve cesur lirik şiirler nesiller boyunca yaşadı ve günümüze kadar geldi.

    Cleopatra – M.Ö 69 -30

    Mısır’ın son hükümranı, dönemin en güçlü iki ismi Sezar ve Marc Antony ile beraberliği sayesinde ülkesinin varlığını korumasını sağladı, güzelliği bugün bile dillerden düşmüyor.

    003_d
    Mecdelli Meryem M.Ö 4 – M.S 40
    Hristiyanlığı getiren peygamber İsa ondan ‘yoldaş’ım diye bahsetti ve Hristiyanlığın yayılmasında çok önemli rol aldı.

    004_d
    Boudicca M.S 1. y.y

    Kocası Britanya adasının en önemli klanlarının birinin başındaydı. Kocasının ölmesi üzerine Romalılar ülkesini yıkıma doğru sürükledi. Bu yıkıma karşı duran ve tüm klanları birleştiren Boudica direnişin sembolü oldu.

    005_d
    Hildegard von Bingen 1098-1179

    Hayatını bir manastırda inzivada geçiren rahibe şiddetli migren ağrıları yüzünden gördüğü sanrıları kağıda dökmeye başladı. Daha sonra kendini şiire verdi ve kadınlık hislerini yazıya döken ilk kişi oldu.
    006_d
    Aquitaine’li Eleanor 1122-1204

    Fransa’nın ilk Kraliçesi güzelliği ve çekiciliğiyle dikkat çekmesini yanı sıra politika üzerinde oldukça etkiliydi. Oğulları Aslan Yürekli Richard ve John İngiltere’nin güçlü krallarıydı. Aile bağları sayesinde tüm Avrupa’yı kontrol etti.

    007_d
    Jeanne d’Arc 1412-1431

    Fransa’nın en vatansever kadını üstüne zırhları geçirip ülkesini İngiltere’ye karşı korumak için Tanrı’dan vahiy geldiğini söyledi. Tüm ülkede Yüzyıl Savaşlarının sembolü oldu. Sonunda din adamları tarafından yakıldı ama ölümünden 400 yıl sonra Vatikan onu Azize ilan etti.

    008_d
    Mirabai 1498-1565

    Soylu bir Hindu ailede doğan Mirabai geleneklere göre kendisine seçilen eşi reddederek kendini Krishna dinine verdi. Yazdığı şiirler ve söylediği şarkılar Hint kültürünü etkisi altına aldı ve Hinduizme yepyeni bir soluk getirdi.
    009_d
    Avila’lı St Teresa 1515-1582

    Mistik şiirler yazan İspanyol rahibe yaşadığı zamanda Katolik kilisesindeki fanatiklere ve engizisyona karşı büyük mücadeleler verdi.
    010_d
    Catherine de Medici 1519-1589

    14 yaşındaki Fransa kralıyla evlenip Avrupa’nın en büyük gücünün başına geçti. Eşinin vefatı üzerine 3 oğlu ve kendisi Fransa’yı yönetmeye başladı. Siyasi gücünü arttırmak için oldukça acımasızdı. Bartholomew’s Günü Katliamı’nda 50 bin kişinin ölümünden sorumlu olan kişi oydu.
    011_d
    Elizabeth I 1533-1603

    İngiltere’nin ‘Altın Saçlı Kraliçesi’ ülkeyi yokolmanın eşiğinden kurtardı ve bir dünya impratorluğu haline getiren ilk adımların atılmasında büyük rol oynadı.

    012_d
    Büyük Katerina 1729-1796

    Rusya’yı 18’inci yüzyılının en büyük gücü haline getiren büyük çariçe zamanında yüzbinlerce kilometrekarelik alan fethedildi. Rus İmparatorluğunun sağlam temelleri onun zamanında atıldı.

    013_d
    Mary Wollstonecraft 1759-1797

    Feminizm kavramından ilk bahsedenlerden biri olan yazar,‘Kadın Hakları’nın yasalaşması fikrini ortaya attı.

    014_d
    Jane Austen 1775-1817

    Kadınların çok nadir roman yazdığı bir dönemde Kül ve Ateş ile Gurur ve Önyargı gibi başyapıtlar çıkaran yazar. Takma isimle yazarak birçok kadına ilham verdi.
    015_d
    Harriet Beecher Stowe 1811-1896

    Uncle Tom’s Cabin adlı kitabıyla köleliğe karşı başkaldırıyı topluma yayan yazar.
    016_d
    Kraliçe Victoria 1819-1901

    İngiltere´yi güneş batmayan imparatorluk yapan kraliçe.
    017_d
    Florence Nightingale 1820-1910

    Savaş zamanı yaralı askerleri tedavi etmek için gece gündüz çalıştı ve modern hemşireliği kurdu.
    018_d
    Susan B.Anthony 1820-1906

    Köleleğin ortadan kalkması ve kadınlara oy hakkı verilmesi için yoğun uğraşlar verdi
    019_d
    Emily Dickinson 1830 – 1886

    Ömrünün çoğunu inzivada geçirdi ve hayatını şiir yazmaya adadı. Şiirleri 20. yüzyıl Amerikan Edebiyatını çok etkiledi.
    020_d
    Emmeline Pankhurst 1858-1928

    Kadınlara oy hakkı sağlanmasına hayatını adıyan İngiliz politik aktvist.
    021_d
    Marie Curie 1867-1934

    Radyasyon üstünde yaptığı çalışmalarla Nobel Ödülünü kazanan ilk kadın bilimci.
    022_d
    Emily Murphy 1868-1933

    Kanada`nın ilk kadın yargıcı ülkede kadınların insan olarak sayılmadığı hükmünü içeren kanunun değiştirilmesini sağladı.
    023_d
    Rosa Luxemburg 1870-1919

    Sosyalist bir Almanya için çalışırken Alman askerleri tarafından öldürülen Markist politikacı.
    024_d
    Helena Rubinstein 1870-1965

    Kozmetik kavramını bulan ve bir servet sahibi olan Polonyalı girişimci.
    025_d
    Helen Keller 1880-1968

    Bebeklik yıllarında görme konuşma ve duyma yeteneğini kaybetmesine rağmen aldığı eğitim ile özürlülere yardım edecek bir çok yayın çıkaran pedagog.
    026_d
    Coco Chanel 1883-1971

    Modern tasarımlarıyla moda kavramını yaratan tasarımcı.

    027_d
    Eleanor Roosevelt 1884-1962

    ‘Uluslarası İnsan Hakları Bildirgesi’ni Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna sunan ve kabul edilmesini sağlayan dünyanın ilk First Lady’si.
    028_d
    Amelia Earhart 1897-1937

    Atlantiği uçarak geçen ilk kadın.
    029_d
    Katharine Hepburn 1907-2003

    Yaşamına 4 Oscar ve 12 Oscar adaylığı sığdıran ve oynadığı rollerle tabuları yıkan oyuncu.
    030_d
    Simone de Beauvoir 1908-1986

    İkinci nesil feminizm dalgasını başlatan varoluşçu Fransız yazar.

    031_d
    Rahibe Teresa 1910-1997

    Hayatını güçsüz ve bakıma muhtaçlara adayan ve Kalküta´da sadece kendi elleriyle 1000 kişi kurtaran din insanı.

    032_d
    Dorothy Hodgkin 1910-1994

    Penisilin ve insülin üretiminin geliştirilmesini sağlayan bilim insanı. Hodgkin, daha sonra kendini nükleeer silahsızlanmaya adadı.

    033_d
    Rosa Parks 1913-2005

    1930’larda beyaz ve siyahlar otobüslerde farklı koltuklarda oturuyordu. Alabama´da beyaz bir adam Parks´tan kendisine yer vermesini istedi. Kendine ayrılan bölümde oturan Parks yer vermeye direndi ve bunun sonucu tutuklandı. Bu olay Amerika’da siyahi direnişin milatlarından biri olarak kabul ediliyor.

    034_d
    Jiang Qing 1914-1991

    Çin kültür devrimi sırasında ülkedeki entellektüellerin ve sanatçıların başlıca düşmanıydı. Mao´nun 3’üncü eşiydi ancak Mao´nun ölümünden sonra idam edildi.

    035_d
    Billie Holiday 1915-1959

    Gelmiş geçmis en büyük kadın caz şarkıcısı.
    036_d
    Indira Gandhi 1917-1984

    Hindistan’ın ilk kadın başbakanı, ülkesini en zor zamanlarında dağılmaktan kurtardı. Buna rağmen 1984´te Sih koruması tarafından suikaste kurban gitti.
    037_d
    Eva Peron 1919-1952

    Arjantinli lider Juan Peron’un eşi yoksulların ve kadınların haklarını savunarak halkın sevgilisi oldu.
    038_d
    Betty Frieden 1921-2006

    60´ların en önemli feminist yazarı.
    039_d
    Margaret Thatcher 1925 –

    ‘Demir Leydi’ lakaplı İngiltere´nin ilk kadın başbakanıdır. Thatcher, soğuk savaş boyunca ülkesinin gelişmesinde çok önemli rol oynadı.
    040_d
    Marilyn Monroe 1926-1962

    Seksilik kavramını sinemaya taşıyan en güzel sarışın.

    041_d
    Anne Frank 1929-1945

    13 yaşında yazdığı günlüklerle Nazi zulmünü tüm dünyaya duyurdu.
    042_d
    Audrey Hepburn 1929-1993

    Yirminci yüzyılın güzellik ve zarafet sembolü haline gelen Audrey Hepburn aynı zamanda uzun yıllar UNICEF bünyesinde bir yardım meleğiydi.
    043_d
    Dian Fossey 1932-1988

    Hayatının çoğunu Afrika’da vahşi gorillerle yaşayarak geçiren zoolog ve çevrebilimci… Fossey soyu tükenmekte olan birçok hayvanın korunması çalışmalarına öncülük etti.
    044_d
    Germaine Greer 1939-

    1960`lardan itibaren feminist akımın en önemli öncülerinden biri oldu. Kitapları o zamandan beri kadınlarca bir manifesto olarak okunuyor.
    045_d
    Betty Williams 1943-

    Kuzey İrlanda`da barışı sağlamak için Mairead Corrigan ile kurduklari Barış Topluluğu ve yaptığı çalışmalar nedeniyle 1977`de Nobel Barış Ödülüne layık görüldü.
    046_d
    Billie Jean King 1943-

    Tarihin en önemli kadın atletlerinden biri olan Billie Jean, kadın sporcuların eşit haklarda yarışabilmesi için savaştı. Yirmisi Wimbledon`dan olmak üzere 67 madalya kazandı.
    047_d
    Benazir Bhutto 1953-2007

    Müslüman bir ülkenin ilk kadın başbakanı olan Bhutto, Pakistan`ın diktatörlükten demokrasiye geçişini sağladı. Yoksulların ve kadınların haklarının gözetilmesinde ülkesine ve dünyaya örnek oldu.
    048_d
    Oprah Winfrey 1954-

    Kendi televizyon programına sahip olan ilk kadın Oprah Winfrey, başta Amerikan kadınları olmak üzere dünyadaki kadınların sorunlarına dikkat çekti.
    049_d
    Madonna 1958 –

    Tüm zamanların en başarılı kadın pop sanatçısı. Müziğin ‘aykırı kraliçesi’ 1980`lerden itibaren pop kültürüne damgasını vurdu.
    050_d
    Prenses Diana 1961-1997

    Gelmiş geçmiş en çok fotoğrafı çekilmiş kişi olmasının dışında Prenseslik ünvanıyla yaptığı hayır işleri ve toplumun alt kesimleriyle kurduğu yakın ilişkilerden dolayı 20. yüzyılın en çok tanınan ve sevilen hümanist ikonlarından biri haline geldi… 1997`deki ölümü dünya çapında büyük ses getirmiştir.

  • Tarihte Kürt Kadınları

    Tarihte Kürt Kadınları

    Kürt kadınının sanat alanında da önemli etkinlikleri olmuştur. Kürt kadınları, tarih süreci içerisinde duygu ve düşüncelerini sanatsal açıdan ifade etme yoluna gitmiştir. Sanatı, kadının duygu dünyası ve toplumsal alandaki yeriyle birlikte ele almak gerekir.
    Kürt kadınının sanat alanındaki yeteneklerinin günlük yaşamda birçok imgelere, motiflere tercümanlık ettiğini görebiliriz. Kürt kadını, günlük yaşamında sözleriyle, yaşantısıyla, kültürüyle birçok sanatsal zenginliğe imza atmıştır. Bunu çocuğunu büyütürken söylediği ninnide, sevdiklerini yitirdiğinde yaktığı ağıtta görmek mümkündür. Ayrılığı, özlemi, acıyı, sevinci, sevgiyi, öfkeyi söylediği şarkılarda ve ortaya koyduğu her eserde görmek mümkündür.

    Sanatsal alanda bu denli etkili olan kadın, toplumsal alanda ne yazık ki bazı durumlarda kendi eserlerinin sahibi olamamıştır. Kendi üretimleri bazen anonim kategorisinde ele alınmıştır. Ama aynı zamanda bu alanda önemli adımlar atarak etkinliklerini birçok coğrafyaya duyuran isimler de olmuştur ve üstlenmiş oldukları bu misyonla birçok başarılara imza atmışlardır.

    Meryem Xan:

    Tarihte önemli bir yere sahiptir. Meryem Xan, 1904 yılında Şırnak Dargule köyünde Mihemet Ehmede Boti’nin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın sarsıntısı, Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında göçlere, isyanlara yol açmıştır. Meryem Xan da ailesi ile birlikte Güneybatı Kürdistan’a göç eder. Daha sonra İngiliz müzik şirketlerinin, Bağdat’ta Kürtçe, Arapça, Farsça, Ermenice ve Suryanice şarkıları kaydedip Ortadoğu’da pazarladığını duyar. Bunu fırsat bilen Meryem Xan da Bağdat’a gitmeye karar verir. Ve orada kısa sürede tanınan bir dengbêj olur.

    1939’da açılan Bağdat radyosunda görev alır. Bu dönemde birçok stran derlemiştir. Tarihi kaynaklarda radyoda seslendirmiş olduğu stran sayısının 200 olduğu söylenir. Meryem Xan’ın seslendirdiği hemen hemen bütün şarkılarda; yerlilik, doğallık, orijinal Kürt gırtlağı ve ezilen Kürt kadının hüznüyle hasreti mevcuttur. Onu yakından tanıyan Mihemed Arif Cizrawi şöyle der: “Meryem Xan’ın elbiseleri moderndi. Ama ruhu, yaşamı, sanatı Kürtçe’ydi . Kürt adetlerine bağlıydı. Şarkı söylerken içten ve gönülden söylerdi. O an tüm bedeni şarkı ile dolardı”.

    Nevrin Şerwan:
    Aynı zamanda zorlu bir yaşamın sanatçısı olan Nevrin Şerwan da Kürt kadın şahsiyetleri arasında yerini alır. Yurtsever bir aileden gelen Kürt sanatçı Nevrin Şerwan, 1928 yılında Şırnak’ta doğar. 1932 yılında ailesi ile birlikte Güney Kürdistan’a göç eder. Bağdat radyosunun Kürtçe bölümünde 1944 yılında çalışmaya başlayan Şerwan, burada ünlü birçok sanatçı ile tanışır. Halk ezgilerini seslendiren sanatçı, şarkılarda Kürtlerin yaşamını, Kürdistan doğasını dile getirir. Radyoda çalıştığı sırada 500 stran toplar. 1947 yılında radyodan emekli olmasına rağmen, sanat çalışmalarını sürdürür.

    Ayşe Şan:

    Sesiyle Kürdistan’ın dört bir yanına ulaşan Kürt sanatçıların başında gelen Ayşe Şan da önemli bir şahsiyettir. 1938 yılında Amed’de dünyaya gelir. Babası ünlü bir dengbêj olduğu için, o da küçük yaşta müzikle tanışır.

    Müzik hayatına kadın cemaatlerinde medihalar/ilahiler söyleyerek başlar. Dengbêj bir aileden gelen Ayşe Şan, sesiyle Kürdistan’ın tüm parçalarına ulaşır. 1996 yılında İzmir’de yaşama veda eden ünlü sanatçı, zorlu yaşamının bir kesitini şöyle anlatıyor: “Çok gençken evlendim. Mutlu olamadım, boşandım. Boşandıktan sonra Antep Radyosu’na geldim. Kürtçe ve Türkçe parçalardan oluşan bir plak yaptım. 1979’da Bağdat’a giderek buradaki radyoda Kürtçe söylemeye başladım”

    Deyfe Xatun:

    Selehattin-i Eyyubi’nin yeğenidir. Hicri 1186 yılında Halep Kalesi’nde dünyaya gelir. 25 yaşında Eyyubi Hanedanı Elmelik Elzahêr’in oğlu ile evlenir. Eşi yönetimde olduğu sırada vefat edince, oğlu çok küçük olduğu için yönetime geçer ve oğlu 17 yaşına gelene kadar hanedanlığı o yönetir. Oğlu 1236 yılında 24 yaşında vefat eder. Yönetime II. Selahattin lakabını taşıyan diğer oğlu geçer. O da vefat edince torunu 7 yaşında olduğu için Deyfe Hanım 50 yaşında yönetime tekrar geçer. Halep ve etrafını 6 yıl boyunca yönetir.
    Yönetimi sırasında Hama, Tunus, Şam, Kürdistan yöneticileriyle görüşür. Selçuklularla görüşür. Haçlı ve Moğol saldırılarına karşı yardım ister. Saldırılar esnasında cesur bir tavır ortaya koyar.

    Hicri 1219’da Moğollar, Cengiz Han başkanlığında Buhara ve Semerkant’a kanlı bir şekilde saldırırlar. Görülmeyen, duyulmayan katliamlar düzenlerler. Müslüman şehirleri, camileri, okulları talan ederler. Kitapları, âlimleriyle birlikte yakalarlar. Vahşice bir talan görülür. Bunun karşısında birçok yönetici korkanken, Deyfe Hanım böyle bir süreçte onlardan korkmamış, baş eğmemiştir. 1226 yılında Cengiz Han ölür. Ama dört yıl sonra Saruhan, Kişlohan ve Berdihan ve Xuwarizma saldırılar düzenlenir. Selçuklulara sıra gelir. Fırat kıyılarına kadar yaklaşırlar. Cihber Kalesi’ne saldırarak halkı korkuturlar. Defye Hanım ordusunun bir kısmı Cihber kalesi’ni, bir kısmı Şirez ve Harim kalelerini savunmaya gider. Bu savunma sonucu Moğollar, Halebe yönelirler. Deyfe Hanım, bu saldırılar karşısında halkına birlik olup kendilerini korumalarını ister. Bir araya gelen halk, kalede savunma yapar.

    Moğollar, defalarca Halebe, Eyyübi Hanedanlığı’na saldırırlar. Her defasında Deyfe Hanım, askerleriyle büyük bir direniş ortaya koyar ve Moğolları püskürtür.

    Sühabuttin Eyyübi, Deyfe Hanımı çekemez ve yönetime kendisi geçmek ister. Ama buna tek başına cesaret edemediği için Şam Padişahı Elmelik Eleşrefe gider ve şöyle der: “Etrafındaki mirler onu istemiyor. Onun köleliğinden özgürleşmek istiyorlar. Güçlü bir padişah arıyorlar.” Şam padişahının desteğiyle yönetimin başına geçmek istediğini söyler. Şam padişahı: “Ben Eyyübilerin torunlarına kötülük yapmam.” diyerek bu isteği geri çevirir.

    Deyfe Hanım, bunu duyunca ihanet etmek isteyen adamın karşısına askerlerini çıkarır ve bütün malını elinden alır. Onu ve yandaşlarını Halep Kalesi’nde hapseder.

    Moğol saldırılarından sonra tarih sahnesine tekrar Haçlılar çıkar. Moğolları artmayacak baskıları halka, uygulamaya başlarlar. Deyfe Hanım, Haçlılarla da savaşır. Askerleriyle büyük bir direniş ortaya koyar.
    Yönetim alanında büyük zaferler, kahramanlıklar ortaya koyan Deyfe Hanım, medrese alnında da birçok çalışma ortaya koymuştur.

    Halep’te Firdevs Medresesi’ni yaptırır. 1236 senesinde burayı tekke ve türbe yapar. Çok sayıda Kur’an okuyanların, sofilerin ve fakihlerin burada barınmasını sağlar.

    Bir diğer örnek ise, zamanında tüm gayretini iyilik ve hayır yönünde harcayan değerli şahsiyetlerden Sittu Şam yer alır. Asıl adı Zümrüt Hatun’dur. Lakabı ise İsmetuddin’dir. Daha sonra halk arasında Sittu Şam olarak anılır. Sittu Şam’dan İbni Kesir şu şekilde bahseder. “O sultanların kız kardeşi, çocukların halası ve sultanların annesiydi”.

    Saltanatı elinde bulundurmasıyla beraber halkına büyük hizmetleri olan Sittu Şam’ın tarihi kaynaklarda kurduğu iki medreseden de bahsedilir.

    Deyfe Hanım, hicri 1242 yılında 59 yaşında, hastalığından kaynaklı vefat eder.

    Kara Fatma (Fata Reş):

    Önde gelen Kürt kadınları arasında en tanınanlarından biri olup; cesaretiyle, yiğitliğiyle, otoritesiyle ve duruşu ile birçok dergi ve gazeteye konu olmuş, herkes tarafından övgüyle methedilmiştir. Kürt kadın tarihinde önemli bir yer tutan Fata Reş, Xanim’in (Bazı Kürt bölgelerinde Fata Nêr – Erkek Fatma olarak bilinir) Toroslarda bulunan Revandiz’de yaşayan Maraşlı aşiret reisi olup, l9. Yüzyıl ortalarında Kırım Savaşı dolayısıyla 300 süvarinin başında İstanbul’a gidip Sarayla görüşmeler yapmış ve Ruslara karşı savaşmaya hazır olduklarını belirtmiştir.

    Ortaya koyduğu cesareti ve kahramanlığından dolayı 1853-1856 yılları arasında katıldığı Osmanlı – Rus savaşlarından dolayı “Kürd Mücahidi” olarak bilinmesine rağmen İttihat ve Terakki yönetimiyle birlikte bir Türk kadın kahramanı olarak sunulmaya çalışılmıştır. Hatta 1956 yılında hayatı da filme çekilen ‘Kara Fatma’nın Türk milli mücadelesinin önemli bir yüzü olduğu savunulmuştur. Oysa onun bir Kürt kadını olduğu aşikâr olup, dönemin Avrupa gazetelerinde dahi “Kürt Prensesi”, “Kürdistanlı Kara Fatma” ve “Kürt Amazonu” olarak tanıtılarak dünya kamuoyunda başarısı konuşulmuştur. 1800’lü yılların sonunda vefat etmiştir.

    Adile Hanım:

    Baban Emirliğinden Abdulkadir Sahipkıran Beyin kızı olan Adile Hanım, Erdelan doğumlu olup orda büyümüştür. Memur olan babasının Tahran’a atanmasıyla yaşamını orda devam ettirir. H.1313 (M.1859) yılında Kaf Aşireti’nin reisi Muhammed Paşa’nın oğlu Osman Bey ile evlenerek Halepçe’ye yerleşir.
    Çok zeki olan Adile Hanım, kayınpederinin ve eşinin yönetimde oldukları süreçte dahi aşiretin idaresinde büyük rol oynamıştır. 1909 yılında eşinin vefatından dolayı, aşiretin yönetimine kendisi geçmiştir. Birçok defa meclislere katılmıştır.

    Yabancı diplomatlarla görüşmeler yapmış, gazetelere mülakatlar vermiştir. Her yerde medeni cesaretiyle ön plana çıkmıştır.

    Adile Hanım, Halepçe’yi tek başına 15 yıl boyunca yönetmiştir. Yönetimde olduğu sıralarda Halepçe’de yaşam koşulları düzelmiş, kültürel seviyesinde ilerlemeler kat edilmiş, ekonomide ilerlemeler yaşanmıştır.
    İngiliz yönetimi döneminde aşiret idaresini en iyi şekilde yerine getirdiği için, İngiliz yönetimi tarafından kendisine madalya verilerek, takdir edilmiştir.

    Adile Hanım, 1924 yılında 65 yaşında vefat etmiştir ve kabri Halepçe yakınlarında Ebu Ubeyde mezarlığındadır.

    Hanzat Hanım:

    Soran Emirliği’nin Mirlerinden olan Mir Süleyman bin Şekeli Bey’in eşi Hanzat Hanım, hicri 12. yüzyılda yaşamıştır. Hanzade Sultan olarak da bilinir.

    Mir Süleyman, Soran Emirliği’nin merkezini Divinkala’dan Harir’e taşır. Babanların saldırılarından korunmak için Harir’e taşımasıyla birlikte rivayetlere göre Bağdat yönetimiyle idari nedenlerden kaynaklı ihtilafa düşer. Bunu gidermek için Bağdat’a gider ve orada tutuklanır. Durumu öğrenen Hanzat Hanım, emirliğin işlerini üstlenerek en iyi şekilde idare etmeye çalışır. Soran ve Harir çevresini yönetir.

    Emirliği sırasında birçok cami ve kaleler inşa eder. Emniyet ve asayişi en iyi şekilde sağlar. Hanzat Hanım için çok sayıda şiir yazılmıştır. Leşkeri kasidesi onun için yazılmış ve bu günlere kadar gelmiştir.

    Mayan Xatun:

    Ezîdî inancına mensup olan bir kadındır. Ezîdî inancına göre, konum itibariyle erkek öncüdür. Ve daha yüksek bir kişiliğe sahipken zamanında Mayan Hatun Ezîdîlere rehberlik, hatta mirlik yapmıştır. Mayan Hatun 1874’te doğmuştur. Babası Mir Evdi Bey’dir. 15 yaşanda Mir Ali Bey’le evlenmiştir. Eşi Evdi, bilinmeyen bir sebepten dolayı öldürülür. Oğlu Sait Bey henüz çok küçük olduğu için yönetime geçemez. Mayan Hatun’un kardeşi yönetime geçmek ister. Ama Mayan Hatun buna izin vermeyip oğlunun vekâletini alır ve O büyüyene kadar yönetimi üstlenir. Sait Bey eğitimini Beyrut’ta Tıp Fakültesi’nde bitirir. Mayan Hanım, Sait Bey’i kardeşinin kızıyla 1933’te evlendirir. Yönetimi Sait Bey’e bırakır. Sait Bey bir süre yönetimde kaldıktan sonra eşi Vansa Hanım’ın kardeşi olan Yezidxan’la aralarında anlaşmazsızlıklar çıkar. Sait Bey, Yezidxan’ın öldürülmesi kararını verir. Kardeşinin öldürülmesinden dolayı Vansa Hanım, Sait Bey’i yaralar ve kaçarak Halep’te bulunan bir Ezîdî aşiretine katılır. Bir süre sonra Sait Bey 1944’te vefat eder.
    Yönetime yeni bir mirin atanması gerekir. Sait Bey’in Tahsin adında bir çocuğu vardır. Ama o da çok küçük olduğu için Tahsin Bey’in de vekâletini alarak tekrar yönetime geçer. Mayan Hanım hem bölgenin hem de bazı Ezîdî aşiretlerinin yönetimini üstlenir.

    Mayan Hanım hakkında 1949 yılında Türk ve Osmanlı yöneticilerinden Sadık Damluci şunları yazmıştır. “O şimdi 75 yaşında. Ama onun gençliğini de bilirim. Çok güçlü bir kadındı. Eşi Mir Ali Beyin vefatıyla Mir Sait Bey’den ve Mir Tahsin Bey’den mirliğin vekâletini üstlenmiştir. Mayan Hanım ve Mir Ali Bey 3 yıl Sivas’ta sürgünde kalmışlardır. Mayan Hanım; akıllı, zeki ve geleceği iyi görüp değerlendirebilen biriydi. Mayan Hanım, topluluğunda yüksek bir düzeye sahipti. Halk korkmaktan çok onu rehber olarak alıyordu. Kimse onu rakip almaya cesaret edemezdi. Halkın içinde olmadığı vakit halk büyük bir üzüntü ve kedere kapılırdı. Asil ve güçlü bir karaktere sahipti. Mayan Hanım, kolay kolay herkese inanmazdı ve olaylara şüpheyle yaklaşırdı. Emir veren, bağışlayan veya öldüren yine Mayan Hanım’dır.”

    Mayan Hanım 31 Haziran 1957’de 83 yaşında vefat eder.

    Qedem Xêr:

    Devlet yönetimde bulunan bir diğer şahsiyette Qedem Xêr Hanım’dır. Kürdistan’ın doğusunda bulunan Loristan’da kardeşinin yerini alır ve İran Şahı’na karşı yürütülen özgürlük mücadelesinde orduya önderlik eder. İlk etapta büyük bir direniş ortaya koyup başarı elde eder. Ama sonra İran Şahı Ömer Şikak’ın da yardımını alarak Qedem Xêr’e, saldırır. Qedem Xêr, uzun süre mücadele etse de bu güce karşı koyamaz ve esir düşer. Üç yıl zindanda kalır. Zindanda olduğu sırada hastalanır ve vefat eder.

    Gaziye Hatun:

    El-Melik Muhammed bin el-Melik el-Adil el-Eyyubi’nin kızı ve Hama hükümdarı El-Melik el-Muzaffer Mahmut’un eşidir. Becerikli, zeki ve iyi bir politikacı olan Gaziye Hatun, eşinin vefatında sonra oğlunun vesayetini alarak, devleti çok iyi bir şekilde yönetmiştir.

    Şah Hatun:

    Bitlis hükümdarı Emir Şemseddin’in vefatından sonra oğlu İbrahim’in de henüz küçük yaşta olması nedeniyle hükümdarlığın başına geçer. Uzun süre hükümdarlığını sürdürür.

    Safiye (Deyfiye) Hatun:

    Halep aşiretine mensup olan Safiye Hatun, dedesi el-Melik Aziz Muhammed’in ölümünden sonra Halep hükümdarlığına geçmiş ve altı ay boyunca ülkeyi idare etmiştir.

    Fatma Han:

    Revanduz yakınlarında yaşamıştır. Kocasının ölümünden sonra sekiz köyden oluşan bir grubu yönetmiştir. Hükümetle ilgili tüm işleri Fatma Han halleder ve parlamento seçimlerinde, köy halkı onu kendileri için oy vermek üzere vekil olarak görevlendirirler.

    Pişder bölgesinde halkın anısına hâla büyük sevgi beslediği ünlü iki Kürt yönetici kadın yaşamıştır. Bunlar, eşlerinin vefat etmesiyle aşiretin yönetimini üstlenmişlerdir. Bu değerli şahsiyetler Kafuruşi aşiretinden Fizhdarlı Mama Pura Halime ve Şivan aşiretinden Qaha Nerkiz’dir. Ayrıca bu kadınlar, yıllarca Osmanlı egemenliğine karşı mücadele etmişlerdir. Osmanlı’ya karşı savaşan kadınlar arasında Milan aşiret lideri Mama Perşeng de bulunmaktadır. Kürt aşiretlerinde reislik yapmış olan ama hayatları hakkında pek fazla bilgi bulunmayıp sadece isimlerini ifade edebileceğimiz yönetici Kürt kadınları da bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçı şunlardır; Perihan Hanım, Şemse Hanım, Nehrili Meryem Hanım,

    Fasla Hanım…

    Bu örneklerin hepsi de bize şu gerçeği açık bir şekilde yansıtıyor. Kürt kadını geçmişte olduğu gibi ilerde de Kürt ulusal mücadelesinde, yönetim bazında önemli gelişmelere imza atacak ve geleceğini geçmişiyle bütünleştirecektir.

    Edebiyat Alanında Kürt Kadını

    Kürt kadını, edebiyat alanında da güzel çalışmalarda bulunmuştur. Gerek zamanın âlimlerinden gerekse de aile bireylerinden almış oldukları eğitim sonucunda güzel eserler kaleme almışlardır. Birçok dilde eserler ortaya koymuş; şiirler, divanlar ve kitaplar yazmışlardır.

    Mah Şeref Hanım:

    Ünlü bir şair olan Mah Şeref Hanım, Erdelan Valisi veya Prensi olan Hüsrev Han’ın eşi ve Kürdistan Nazırı Ebil Hasan Bey İbn. Muhammed Ağa’nın kızıdır. Dedesi Kürdistan vilayetlerinin önde gelen simalarındandır. İran’daki eyalette ilim ve edebiyat alanında ün sahibi olan Şeref Hanım, 20 bin beyitlik şiir divanı yazmıştır. Bu divanındaki bir şiirinde eşi Hüsrev Han’a yönelik bir gazel de yer almaktadır. Ancak bu divan, iç savaş nedeniyle kaybolmuştur. Daha sonra Doğu Kürdistan’ın Maarif Başkanı, bu divandaki yaklaşık iki bin gazeli toplamıştır. Bu divan, Divan-ı “Mah Şeref Hanım Kürdistanı” adıyla H.1304 (M.1886) Tahran’daki Şurevi Matbaası’nda basıldı. Mah Şeref Hanım’ın “Tarihi Kürdistan” adlı ayrı bir eseri daha vardır. Bu eser, Erdelan idaresinin kuruluşundan yıkılışına kadar olan tarihi bilgileri içeriyor. Mah Şeref Hanım’ın H.1219 veya 1220 (M.1804/1805) yılında doğup H.1263 veya 1264 (M.1847/1848) yılında vefat ettiği söylenmektedir.

    Hayran (Miran) Hanım:

    Kerim Han el-Dünbeli’nin kızıdır. Kafkasya bölgesinin Nahçıvan şehrinde doğmuştur. Lahican’ın Urmiye(Razaiye) şehrinde yaşamıştır. Birçok Farsça şiir yazmıştır. Çok iyi şiirler yazan Hayran Hanım’ın önemli eserlerinden biri tarihi kaynaklarda şöyle geçmektedir:

    Meyani cümle mehruyan tüy, ser defteri xuba
    Ruxet çun goyi xur başet bu vet zulfi keçet çokan
    Cemali tu bi vek gulşen, çu gulşeni xubi
    Xubi xubeyi Yusuf çı Yusuf Yusufi Kenan
    Du çeşmi tu zalım, çı zalım zalımi kafır
    Çı kafır kafırê rehsen çı şehzen şehzeni iman
    Buvet heyran tura aşık, çı aşık aşıki bê dıl
    Çı bê dıl, bê dılê vale, çı vale valeyê heyran

    Türkçesi:

    Güneş yüzlü olan sevgililerin arasında defterin başında sensin
    Senin yüzün güneş topu gibidir, senin o eğiri pürçemde çokandır.
    Senin güzelliğin bahçe gülüdür, o gül ki güzellerin bahçe gülüdür
    Sen sevgilisin Yusufun sevgilisinin, hangi Yusuf, Kenan Yusuf
    Senin o iki haşhaş gözün zalimdir, nasıl zalim, kafir bir zalimdir.
    Nasıl kafir, yol kesen kafirdir, hangi yol kesen, imanın yol kesenidir.
    Aşık sana hayran oluyor, nasıl aşık, gönülsüz aşık
    Nasıl gönülsüz, şaşkın gönülsüz, nasıl şaşkın, hayrete düşen şaşkın

    Diyarbakırlı Sırriye Hanım:

    H.1230 (M.1814) yılında Diyarbakır’da doğmuştur. Meşhur şairlerden olup Türkçe-Farsça yazılmış manzumesi vardır.

    Teymurlu Ayşe İsmet:

    Uzman olan hocalardan, Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle ilim ve edebiyat öğrenmiştir. Eserlerinde kendi hayatı hakkında şu cümleleri ifade eder: “Yedi yaşıma geldiğimde annem giyimde nakış ve süslemecilik sanatını öğrenmem için bana değişik makine ve aletler aldı. Fakat ben kıraat ve kitabet ilmine merak duyuyordum. Annem beni bu konuda sıkıştırdıkça, nakış ve süslemeciliğe olan nefretim artıyordu”.

    Ayşe İsmet’in bu yönü, babası tarafından dikkate alınır. Ve kendisine iki hoca tutar. Biri Fars dilini ve sarf ilmini öğretir. Diğeri ise fıkıh, Kur’an ve hat sanatı dersleri verir. Daha sonra zamanın büyük yazarlarından ve şark dillerinde uzman olan babasından eğitim alır. Babası daha çok Firdevs’in “Şahnamesi”nden ve Celaleddin Rumi’nin “Mesnevi” kitabından dersler verir. Babasının bunlardan ders vermesi ise, ilmi seviyesindeki yüksekliğini ve memleketi olan Musul’un doğusundaki Kürt dağlarında İslam kültürünün zenginliğini gösterir. Ayşe İsmet, ilk şiirlerini Fars dilinde söylediğini ve yazdığını söyler.

    Kaleme aldığı eserleri şunlardır:

    1- Netaicul Ahvali Fil Akvali ve Ahval: Nefis terbiyesi üzerine yazılmış bir eserdir. Miladi 1888 yılında basılmıştır ve şu anda Mısır Milli Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.
    2-Mer’etun Ne’mulu fil Umari: 16 sayfadan oluşan, Arapça yazılmış, edeple ilgili bir risaledir. 1893 yılında basılmıştır. Mısır Milli Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.
    3- Hulyetud Turaz: Arapça yazılmış olup şiirlerin toplandığı bir divandır. Kahire’de defalarca basılmıştır. (İlk baskı 1289/ 1872 son baskı 1327/ 1909)
    4- Şıkufe veya Divanu İsmet: Türkçe şiirlerinin toplandığı divandır. Kısmen Farsça beyitler de içerir. M.1894’te Kahire ve İstanbul’da iki defa basılmıştır.

  • OSMANLI ARŞİV BELGELERİNDEN TÜRKMEN-ALEVÎ VARLIĞINI TESPİT ETMENİN ZORLUKLARI ve İMKÂNLARI (DİYARBEKİR VİLAYETİ ÖRNEĞİ XVI. YÜZYIL)

    OSMANLI ARŞİV BELGELERİNDEN TÜRKMEN-ALEVÎ VARLIĞINI TESPİT ETMENİN ZORLUKLARI ve İMKÂNLARI (DİYARBEKİR VİLAYETİ ÖRNEĞİ XVI. YÜZYIL)

    The Difficulties and Possibilities of Determining the Turkmen Alevis’
    Existence from the Ottoman Archive Records
    (The Example of Diyarbekir Province in XVI Century)
    Über Die Schwierigkeiten Und Möglichkeiten, Die Existenz Der Turkmenen-
    Aleviten in Den Osmanischen Archiven Festzustellen
    (Am Beispiel Der Provinz Diyarbakir Im Xvi. Jahrhundert)
    Mehmet Salih Erpolat* DOI: 10.12973/abked.81.005
    Diyarbakır ve çevresinde Türkmen-Alevi varlığı bilinen bir husus
    olmakla beraber bu durumun Osmanlı arşiv belgelerine yansıması
    durumu pek bilinmemektedir. Bu çalışmamızda belirtilen bilinmezliğin
    sebepleri açıklanacaktır.
    Bu makalede kaynak olarak İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı
    Arşivinde bulunan Diyarbekir Vilayeti’ne ait 64 ve 200; Ankara’da
    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğüne bağlı
    Kuyûd-ı Kadime Arşivinde 155 numarada kayıtlı mufassal (ayrıntılı)
    tahrir defterleri ile yine İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı Arşivinde
    998 numara ile kayıtlı Diyarbekir Vilayeti Muhasebe Defterindeki
    veriler kullanılmıştır. Bunların yanında Diyarbekir Şeriye Sicilleri
    ve Diyarbekir 1 numaralı Ahkâm Defteri incelenerek konu ile ilgili
    bilgiler değerlendirilmiştir.
    Adı geçen bu kaynaklarda Diyarbakır’daki Türkmen-Alevî
    varlığının tespit edilen izleri delilleri ile ortaya konulmuştur. Tahrir
    defterlerindeki tespit edilen bazı kişi adları, yer adları ve bölgedeki
    * Yrd. Doç. Dr. Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, Diyarbakır-Türkiye. ÖZ 112
    Mehmet Salih ERPOLAT
    Forschungszeitschrift über das Alevitentum und das Bektaschitentum / 2016 / 13
    Alevî ocaklarının merkezlerinden hareketle konu ayrıntılı olarak incelenmiştir.
    Bilim çevrelerince de pek bilinmeyen ve tespitlerimize göre de sadece Diyarbekir
    Vilayeti’nin tahrir defterlerinin birinde adı geçen ve Alevîlerden alındığı anlaşılan
    “surh-serân” (Kızılbaşlar) vergisinin mahiyeti ve kimlerden alındığı, yaygınlığı ve
    miktarı hakkındaki bütün bilgilere yer verilmiştir.
    Bu makale ile XVI. yüzyılda Diyarbakır ve çevresinde Türkmen-Alevî varlığının
    mahiyeti, yaygınlığı hakkında arşiv vesikalarına yansıyan bilgiler çerçevesinde gün
    yüzüne çıkarılmıştır.
    Anahtar Kelimeler: Diyarbekir Vilayeti, Türkmen, Alevî, Surh-serân (Kızılbaşlar)
    ABSTRACT
    Although the existence of the Turkmen Alevis in Diyarbakir and its environs is a
    known fact, the reflection of this matter on the Ottoman archive records is not much
    known. In this paper, the reasons for this problem will be explained.
    In this paper, detailed cadastral record books registered under numbers 64 and
    200 belonging to Diyarbekir province, which are found in the Ottoman Archive of
    the Prime Ministry in Istanbul and under number 155 in the Archive of Kuyud-i
    Kadime, connected to General Directorate of Land Registry and Cadaster of Ministry
    of Environment and Urban Planning in Ankara along with data from account books
    of Diyarbekir province, registered under number 988 in the Ottoman Archive of
    the Prime Ministry in Istanbul were used as source material. In addition to these
    documents, after the analysis of court records of Diyarbekir and provisions book
    number 1of Diyarbekir, information relevant to the topic was appraised.
    The tracks of the Turkmen Alevis’ existence in Diyarbakir established in
    mentioned sources, were presented along with evidences. The topic was elaborated
    with reference to some personal names, name of places and centers of Alevi ocaks
    in the region which were determined in cadastral record books. The research paper
    includes all information about nature, payers, prevalence and quantity of the tax
    known as “surh-seran” (Kizilbaslar) which is not very known in academic circles and
    which was apparently taken only from Alevis and was mentioned just once in one of
    the cadastral record books of Dyarbekir province.
    113
    Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği
    Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi / 2016 / 13
    In this paper, the nature of the Turkmen Alevis’ existence in Diyarbakir and its
    environs in XVI Century came to light within the frame of information about its
    prevalence, reflected to archive records.
    Key Words: Diyarbekir province, Turkmen, Alevi, Surh-seran (Kizilbaslar)

    DEVAMINI OKU PDF

  • EN ÇOK ÇALIŞAN ÜLKELER HANGİLERİ?

    EN ÇOK ÇALIŞAN ÜLKELER HANGİLERİ?

    19- Hollanda
    Haftalık çalışma saati: 30,5

  • “TV10 açılsın, türküler susturulamaz”

    “TV10 açılsın, türküler susturulamaz”

    Kanun Hükmünde Karaname ile kapatılan Alevilerin sesi TV10’nun yeniden açılması için Aleviler, Taksim Galatasaray Meydanı’nda her Cumartesi eylemlerini sürdürüyor. Bu hafta da saat 14.00’te biraraya gelen Aleviler ve TV10 çalışanları “Alevilerin sesi Tv10 susturulamaz” dedi.

    OHAL kapsamında KHK ile kapatılan kanallardan TV10’un yeniden açılması için Taksim Galatasaray Meydanı’nda Alevilerin eylemi devam ediyor.

    TV10 çalışanlarının yanısıra eyleme çok sayıda Alevi örgütü temsilcisi, sanatçılardan Metin Karataş, Mehmet Ekici, Hasan Ali Sezer, Cihan Çelik, Enver Çelik, Ali Baran, Kadir Demir, İmam Kal, Songül Ö. Karagöz, Ergül Akdemir, Alican Yıldırım ve Yılmaz Karataş katıldı.

    Eyleme ayrıca Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, HDK Sözcüsü Gülistan Yiğit Koçyiğit, HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş, Alevi Yazar Mehmet Kabadayı ve pek çok aydın da katılarak destek verdiler.

    “ALEVİLER SESLERİNİ DUYURAMIYOR”

    Alevilerin sesi Tv10 susturulamaz!” pankartının açıldığı eylemde konuşan TV 10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, “TV 10 kapattılar. Alevilerin sesini kıstılar. Aleviler yaşadıklarını duyuramıyorlar. O yüzden biz TV10’un kapatılmasının alevilerin susturulması anlamına geldiğini söylüyoruz” dedi. Mahkemelerde alevilerin davalarının görüldüğünü belirten Büyükşahin, “Uğur Kurt’un davası, Pir Sultan Aptal Cemevi davası görüldü. Orada medyayı, televizyonları göremiyoruz.” ifadesini kullandı.

    “BİZ TV10’DA SEVGİYİ, BARIŞI YANSITTIK”

    00tv1Büyükşahin konuşmasında şunları kaydetti: Biz ekranlarımızda televizyonumuz kapatıldığı ana kadar sevgiyi, barışı, birlikte yaşamayı sazlarımızla sözlerimizle, semahlarımızla, cemlerimizle bir şekilde yansıtmaya çalıştık. Ama sesimizin kısılmasıyla birlikte maalesef Türkiye’de çatışmalar ve savaş dili hakim olmuştur. OHAL’den sonra aleviler, kürtler, sanatçılar, aydınlar, yazarlar, kadınlar, işçiler ezilenler zarar gördü.

    TV10 İLE İLGİLİ YASAL SÜREÇ DEVAM EDİYOR

    TV 10 ile ilgili yasal süreçten de bahseden Büyükşahin, “Televiyonumuzla ilgili gerek OHAL’e itirazın yapılması, gerek Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’a, AİHM’ye itirazlarin yapılması süreçi devam ediyor. Diğer taraftan imza kampanyaları sürüyor. Bizim sesimizi susturamazsınız sazlarımız susmayacak” diye konuştu.

    METİN KARATAŞ: BİZLERİ SUSTURAMAYACAKLAR

    Sanatçılar adına konuşan Metin Karataş da, “Bizleri, bu toplumun sanatçıları, aydınları, yazarları, çizerleri olarak susturamayacaklar. TV 10 gibi azınlıkların, dışlananların sesi olan kanalları kapatmakla bizi susturamayacaklar” dedi.

    Sanatçılar konuşmaların ardından sadece bir türkü söylemek zorunda kaldı. Çünkü eylem esnasında AKP’nin gençlik kollarının düzenlediği yürüyüşü gerekçe gösteren polis eylemin bitirilmesini istedi. Polisin, “Size karşı bir saldırı olursa sorumlusu biz değiliz” demesi tepki çekti.

    5 KASIM’DAKİ EYLEME ALEVİ PİRLERİ DE KATILACAK

    Bu arada, 5 Kasım Cumartesi günü saat 14.00’te Galatasaray Meydanı’nda gerçekleşecek eyleme Alevi pirlerinin yoğun katılım göstermesi bekleniyor.

     

  • Ceviz işçisi kadınlar: Sömürülüyoruz

    Ceviz işçisi kadınlar: Sömürülüyoruz

    Adana’da kabuğundan soyulmuş cevizleri sucuk için ipe dizen kadınlar, 2 günde ancak tamamlayabildikleri 12 kilogramlık ceviz karşılığında 20 lira aldıklarını belirtiyor. Kadınlar, sömürüldüklerini düşünüyor.

    Adana’da Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı mahallelerde ailelerine ekonomik katkı sağlamak için kolları sıvayan kadınlar, cevizli sucuk yapan fabrikalardan kabuklarından ayrılmış şekilde aldıkları cevizleri iplere geçirerek geri gönderiyorlar. 12 kilogram cevizi 20 TL karşılığında iplere takan kadınlar, emeklerinin karşılığını alamadıklarını belirtti. 3 aydır bu işi yaptığını belirten Fatma Dağ, “Çocuklarımla birlikte bu işi yapıyorum. Birçok kadın bu işi yapıyor. Çok ucuza çalıştırılıyoruz. Yalnız elimizden bir şey gelmiyor. Evde boş oturmaktan ise bu işi yapmak zorunda kalıyoruz” dedi.

    Güle Özbay ise, cevizlerin eksik çıkması veya çalınması durumunda da kendilerinin para ödemek zorunda kaldığını aktardı. Kırılmış bir şekilde gelen cevizleri ıslattıklarını ve ardından iğne yardımı ile ipe dizdiklerini anlatan Özbay, “Cevizleri iğne yardımı ile diziyoruz. 45 santimlik bir ipe diziyoruz. 12 kilogramı yaptıktan sonra onu sucuklu ceviz olacağı firmaya veriyoruz” dedi.

    ‘Hakkımız verilmiyor’

    Bir kadının tek başına 12 kilogram cevizi iki günde yapabileceğini ifade eden Özbay, “Zahmetli bir iş. Buna karşılık ise verilen ücret çok düşük. İnsan çok yoruluyor. Hakkımız zaten verilmiyor ve bu haksızlık içinde kadınlar sömürülüyor. Bizler hak ettiğimiz ücretin verilmesini istiyoruz. Bizler bu işle aileye bakıyoruz. Ceviz firmaları buna da dikkat etmeli” dedi.

    ADANA (DİHA)

  • MELULİ – ‘Hak Aşığı Bir Filozof, Gerçekçi Bir Bilge’

    MELULİ – ‘Hak Aşığı Bir Filozof, Gerçekçi Bir Bilge’


    Şeytan Değil Ya O Nedir
    … insan sevmeyen
    Aydın topluma uymayan
    Ademe boyun eğmeyen
    Şeytan değil ya O nedir

    Muhabbet meyini içmeyen
    Hakikat gözünü açmayan
    İyiyi kötüyü seçmeyen
    Şeytan değil ya O nedir

    Kibirlenip yoldan azan
    Başı boş binasız gezen
    Fitne fesat ara bozan
    Şeytan değil ya O nedir

    Şu kara softa yobazlar
    Safsatacı hilebazlar
    İkilik yaratan sözler
    Şeytan değil ya O nedir

    Melulim sen düşün iyice
    İnsanlık her şeyden yüce
    Kandırıcı Dede, Hoca
    Şeytan değil ya O nedir

  • Muharrem matemi ve matem orucu

    Muharrem matemi ve matem orucu

    alevilerMustafa Düzgün Dede

    Kerbela olayı(680) meydana geleli beri, 1323 yıldır tüm Şia-i Ali kolları, özellikle Aleviler, bitmek nedir bilmeyen, acısı dinmeyen bir yası sürdürmektedirler. Bu aynı zamanda inanç ve ibadetin de belirleyici bir öğesi ve ilkesi haline gelmiş. Her yılın Muharrem ayında 12 günden az olmamak üzere, yer yer 15 güne varan bir süre, yas tutulur. Hazret-i Hüseyin başta olmak üzere, Kerbelâ şehitlerine, Oniki İmamlar’a olan bağlılık duyguları daha da canlanır, belirtilen sürenin her anı şehitleri anmakla, onlarla ilgili bilgileri yinelemekle, kitap ve mersiyeler okumakla geçer.

    Hazret-i Hüseyin, Kerbela şehitleri ve Oniki İmamlar’ı anmayan Alevi ve Şii şair ve düşünür yok gibidir. Doğrudan Kerbela faciasını konu alan mersiyelerin kimileri Muharremiye diye de adlandırılır. Dünyada, hakkında çeşitli dillerde en çok mersiye (ağıt) yazılan kişi, hiç kuşkusuz ki Hz. Hüseyin’dir. Şiir ve deyiş edebiyatımızın köşe taşlarından birini oluşturan “Düvazde İmam”larda O ve bütün İmamlar veciz bir şekilde anıla gelmiş ve Cem Ayını’nın vazgeçilmez kesitlerinden biri durumuna gelmiştir. Cem, Kerbela’da Ehl-i Beyt mazlumlarına yaşatılan susuzluğu, açlık ve eziyetleri, inanç ve doğruluk konusunda gösterilen kararlılığı ifade eden çeşitli motiflerle donatılmış, bu nedenle akıtılacak olan gözyaşları işlenecek sevabın kaynağı olarak kabul edilmiştir.

    Hz. Hüseyin, askeri anlamda, Kerbela’da yenilmiş; ancak sergilediği tutum ve kararlılık, Emevi baskı ve hileleri sonucu sönmeye yüz tutan Hak-Muhammed-Ali yolunun şahlanışı bakımından da tarihte eşine az rastlanan bir büyük zaferin öncüsü, önderi ve kahramanı olmuştur. Bu sadece Aleviler için değil, başka mazlumlar için de ciddi bir örnek oluşturmuş, ezilenlerin cesaret ve iman kaynağı olmuştur.

        Hicri ve Miladi Takvim Sorunu:

    Muharrem Mâtemi’nin, Hicri takvime göre hesaplanıp tutulması öteden beri tartışıla gelen konulardan biridir. Özellikle Miladi takvimin kullanıldığı ülkelerde yaşayan Aleviler, sabit bir tarihin ya da olayın geçtiği miladi tarihin, yani her yılın 10 Ekim gününün benimsenmesini arzu etmekte, Hicriye göre yılda onbir gün önce gelen dönerli tarihlerden vazgeçilmesini istemektedirler. Halihazırdaki uygulamada sık sık karşılaşılan tarih belirleme zorluklarından böylece kurtulunacağı, durumun daha bir netlik ve kolaylık kazanacağı görüşü önesürülmekte. Gerçi söz konusu Miladi tarih konusunda başka öneriler de var, ancak bunlar doğru bir hesaplamanın değil, keyfi ve bilimsel esaslardan yoksun oldukları için üzerinde durmaya değmez. Biz burada 10 Ekim 680 tarihini temel almakta ve değerlendirmemizi buna göre yapmaktayız. Doğrusu, miladi takvimin getirdiği kolaylıkları yakından bilen ve yaşayan toplumlar bakımından bu yaklaşım ilk bakışta makul ve çekici bir görünüme de sahip. Ne var ki iş bu kadar basit ve rizikosuz değil.

    Kerbela olayı 10 Ekim 680 yılında meydana gelmiş. Söz konusu görüş yanlılarına göre, Muharrem Matemi’nin her yıl bu tarihte başlaması daha doğrudur. Hz. Ali’nin Doğum Günü ve Sultan Nevruz, Hızır Orucu gibi Aleviler’e de ait olan diğer günlerin, her  yıl aynı tarihlerde gündeme gelmesi ve bu yüzden herhangi bir güçlüğün yaşanmaması, insanları Muharrem Matemi’nin de böyle sabit bir tarihte başlatılması düşüncesine yöneltmekte.

    Besbelli ki böyle düşünenler, muharrem Matemi’nin dayandığı nedenleri, uyulması gereken zorunlulukları dikkate almıyor, işin kolayına kaçıyorlar. Anımsanacağı gibi Muharrem baştan sona yas temeline oturtulmuş, çeşitli zevk ve eğlenceden uzak durmak esas alınmıştır. Matem günlerinde hiç bir nedenle kan dökülmemesine, karınca gibi can taşıyan en küçük hayvanın dahi çiğnenmemesi, taze yeşilliklere dahi basılmaması, gülme ve neşelenmeden uzak durulması, giyim-kuşam ve temizlik konularında keyif ve gösterişten feragat edilmesi ve benzeri bir çok dünya halinden el çekilmesi, uyulması gereken başlıca kurallardır. Oysa Muharrem’de oruç, “matem”den bağımsız olarak ne düşünülür ne de tutulur. Çünkü yalnız “oruç” değil, “Matem Orucu” olarak kabul edilmiştir. Meseleyi sadece oruca indirgemek, bilerek ya da bilmeyerek, işi çığırından çıkarma çabalarının hile-şeriyesi olarak karşımıza çıkar. Kimileri de Sünni yurttaşlarla adeta yarış içine girerek, “Bizim de orucumuz var” deyip kendilerini savunma duygusunu tatmin etme dürtüsüyle bu tür yollara düşerler.

    O halde öyle bir yöntem bulunmalı ki, hem Muharrem Matemi anlamından ve özünden bir şey kaybetmemeli, hem Kurban gibi bolca kanın akıtıldığı bir Bayram ile Muharrem Matemi’nin aynı günlere rastlamasını önlemeli. Ve de Oniki İmam Yası’nı tutan milyonlar hayvan kesme, can alma, kan akıtma gibi bir manzara ile yüzyüze gelmemeli. Kaldı ki Kurban Bayramı Alevi toplumu için de mukaddes bir gün sayılır ve her yıl düzenli olarak kutlanır. Bununla birlikte sadece Aleviler’in değil, diğer Müslümanlar’ın da Kurban Bayramı’nı kutladıklarını akıldan çıkarmamalı.

    Hicri takvim dönerlidir ve her 36 yılda bir aynı tarihe gelip oturur. Peki gelip Muharrem Matemi ile çakışırsa ne olacak?  Alevi toplumu iki kutsal töreden birini seçmek, diğerinden vazgeçmek gibi bir çıkmazla karşı karşıya bırakmak akıl kãrı değildir. Esasen miladi takvim kullanacağız diye böylesine büyük bir rizikoyu göze almanın ciddiye alınır bir tarafı da yok. Tüm bu durumlar dikkate alınırsa, -ki alınmak zorunda- şimdiye kadar yapıla gelen uygulamanın doğru ve gerçekçi olduğu açıkça görülür.

    Bu durumda Muharrem Matemi; Kurban Bayramı’nın ilk gününden başlayarak “bir” deyip yirmi gün saydıktan sonra, yirminci günün gecesi niyetlenip yirmi birinci gün başlatılmalıdır. Matem, yerel bazı farklılıklar dikkate alınırsa, genel olarak12 ila 15 gün kadar bir süreyi kapsar.

    Bazı bölgelerde yas 12 gün sürer ve onikinci günün öğle vakti aşure ile bozulur. Bazıları da 13. güne sarkıtırlar. Bazıları da 15 gün tutarlar. Bir çok yerde kadınlar, Ana Fatma için bir gün önceden başlamak üzere bir günlük fazlasıyla tutarlar. Bunlar uygulamada görülen farklılıklar olup işin özünü değiştirmeyen özellikler olarak karşımıza çıkar.

     2. Kerbelâ’ya Yolaçan Gelişmeler:

    Kerbela olayı, İslam tarihinde ciddi bir dönüm noktasıdır ve bu faciaya yolaçan gelişmeleri sadece Hz. Ali ile Muaviye arasındaki gerginliğe dayamak yetmez. Onun İslam dininin ortaya çıktığı, Muaviye’nin babası Ebu Süfyan ile Peygamber arasında geçen savaşlara kadar geri götürülmesi gerekir. Her ne kadar bazı çevreler gerçeği örtmeye çalışıyorlarsa da, Ebu Süfyan ailesinin İslam’a karşı savaşan kuvvetlerin başında bulundukları, İslam’ın zafere ulaşmasıyla ekonomik ve siyasal egemenliklerini büyük oranda yitirdiklerini görmezlikten gelmemeli. Ebu Süfyan’ın bu savaşlarda, özellikle Bedir’de, yakınları ve en güçlü savaşçıları öldürülür. Bozguna uğratılırlar. Bu savaşın iki önemli kahramanı Hz. Hamza ve Hz. Ali’diler. Ebu Süfyan’ın karısı ve Muaviye’nin annesi olan Hind de babasını ve kardeşini kaybeder. Nitekim kiraladığı bir zencinin Hamza’yı arkadan vurarak öldürmesi sırasında Hind, büyük bir hırçınlıkla cesede saldırıp, tırnaklarıyla cesedin göğsüne dalarak söküp çıkardığı kalbini yemeye başlaması kin ve intikam duygularının boyutlarını göstermek bakımından önemlidir. Tarihlerin yazdığına göre, soyuna vasiyette bulunarak “Bedir’in intikamını mutlaka almalısınız” demiştir. Bundan uzun zaman sonra  meydana gelen Kerbela faciasında, Yazid’in, kesilip kendisine sunulan Hz. Hüseyin’in başına bakarak yaptığı konuşmadan da anlaşılıyor ki Ebu Süfyan ailesi hala Bedir’in intikamını alma, kandavası gütme peşindedir.

    Peygamber’in bir çok kere açıkça belirttiği Hz. Ali’nin vasiliği kararına uyulmadan Ebu Bekir’in hilafeti ele geçirmesi, tarafların tutumunu sergileyen ilk ve dikkate değer bir gelişme olmuştur.

    Ebu Bekir zamanında ”Peygamber’in malı kamunun malıdır” gerekçesiyle  Hz. Fatma’dan alınan Fedek, halifenin bir yakınına mülk olarak bağışlanmıştır. Ömer ve Osman zamanında bu gibi meşru olmayan tasarruflar daha da artarak sürdü. Muhammed dininin esaslarına ters düşen çokça işler yapıldı, Kur’an’ın derlenip toparlanmasında uygunsuz yol ve yöntemler izlenerek, onun varlığına ve kutsallığına gölge düşürüldü. Osman; Beytülmal’ı, Muhammed’e düşmanlık yapanlara ve O’nun cezalandırdığı kimselere, kendi akraba ve yakınlarına sonuna kadar peşkeş çektirdi. Örneğin, kızının kocası Haris bin Hakem’e Fidek hurmalığını mülk olarak verdi ve büyük miktarda  para bağışında bulundu. Peygamber’e karşı savaşıp yenildikten sonra “mecburen” İslam’ı kabul eden Ebu Süfyan’a Beytülmal’dan 200 bin dirhem vermekte tereddüt etmedi. Yapılan hesaplara göre, Osman’ın akrabalarına Beytülmal’dan sağladığı çıkar, 126 milyon 770 bin dirheme ulaşmıştır.

    Genel kanıya göre, Mekke aristokrasisinin önderi ve Umeyyeoğulları’nın başı Ebu Süfyan ailesi, başından beri İslam’a direnmiş, savaşı kaybettiğini anlayınca, taktik değiştirerek dini kabul eder görünmüş, bu kez kaleyi içinden fethetmeyi planlayıp durmuştur. Yani inanıp gönül bağlayarak değil, onu her vesile ile kendi yararına kullanma amaç ve hedefini seçmiştir. İslam’ın esaslarına bağlı kalmak yerine, onu, kurmayı düşlediği Roma İmparatorluğu gibi güçlü bir saltanatın ideolojisi haline getirmeyi planlamış ve bunda başarılı da olmuştur.

    İmam Ali; Peygamber’in vasisi olduğu halde, hakkının yendiği duygusuna kapılıp, işi iktidar kavgasına ve kanlı çatışmalara vardırmamış. Kardeş kanının dökülmesinden şiddetle kaçınmış ve “müminlerin emiri” ve İmam olarak kalmayı yeğlemiştir. Nitekim Osman’ın halk tarafından linç edilmesinden sonra, kendisine gelip Halife olmasını rica eden ileri gelenlere verdiği cevap da bu yargımızı doğrular niteliktedir:

    “Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun! Çünkü görüyorum ben, bu işin sonunda çok işler var; çok renklere boyanacak bu iş. Öyle bir hâle gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre sislendi, delil inkâr edilir oldu. Davetinize uyarsam, biliyorum neye uğrayacağım. Beni bırakırsanız, ben de içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itâat ederim; benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır sizin için.”

    Çünkü İmam Ali ve evlatları, yani Ehlibeyt, İslam’ın başından beri sahip olduğu inanç ve değerlerin korunması için ciddi ve acılı bir gayretin temsilcisi ve öncüsü oldular. Onlar için İslam’a uymak esastı. Yöneticilerin buna göre davranmaları, işi saptırmamaları başlıca ilke olmalıydı. Oysa daha önce keyfi bir dönem yaşanmış, en çok da Osman’ın yapıp ettikleri, bir çok şeyin bozulmasına yolaçmış, din bir başka mecraya sokulmaya çalışılmıştı. İmam Ali, tüm karşı çıkışlarına rağmen, halk tarafından halife yapılıp işbaşına geldiğinin hemen ikinci günü verdiği hutbede Osman’ın yaptıklarını ve kendisinin yapacağı düzeltmeleri şöyle dile getirir:

    ”Osman’ın şuna-buna verdiği arazinin, şuna-buna verdiği malların hepsi de Allah malıdır; âmmenin hakkıdır; hepsi bâtıldır ve hepsi Beytü-l Mal’e alınacaktır. Hatta evlendiği kadınlarla, parasiyle aldığı cariyeleri bile bulursam, onları bile ona ait saymam. Çünkü adâlette genişlik vardır; adâletle hükmetmekte âciz olan kişi, cebirle hükmederse, daha da âciz bir hâle düşer.”

    Çarçur edilmiş olan para ve malların büyük bir bölümünü Beytülmal’e alan İmam Ali, bu kurumda ciddi bir düzenleme yaparak, kendisi dahil herkese sadece üçer dinar verilmesini kararlaştırdı. Geçmişte büyük maaş ve ikramlarla ödüllendirilmiş bulunanlar bu durumdan büyük rahatsızlık duyarak İmam’ın karşısına geçtiler.

    Peygamber’in Veda Haccı’ndan dönerken Gadiru Humm’da yaptığı konuşmaya, vasiyetnamesini yazdırmak istemesindeki duyarlığına bakılırsa, O’nun da kendisinden sonra olacaklar konusunda ciddi endişeler taşıdığı söylenebilir. Bu konuşmasında İmam Ali’yi yerine vasi tayin ettiğini bildirmesi, ümmetinden Kur’an’a ve Ehlibeyt’e saygılı davranmalarını istemesinin sadece bir rastlantı eseri olmadığı anlaşılıyor. Mâide Sûresi, 5. Âyeti’nin gereği, yani Allah´ın emri olarak sözkonusu hutbenin irad edilmiş olması bile, İmam Ali’nin halife olmasına, haksızlıklarla karşılaşmamasına yetmedi. Bir yolunu bulup Ebu Bekir’i, ardından da Ömer ve Osman’ın halife yapmaları, sıra Ali’ye geldiğinde ise Şam Valisi Muaviye’nin, Osman’ın ölümünü bahane ederek ayaklanması, boşuna değildi. Çünkü İmam Ali ve evlatlarının sahip oldukları İslam anlayışı ile Muaviye’ninki arasında büyük fark vardı. Ehlibeyt, koşullar ne olursa olsun inancı önde tutuyor, sadakatte kusur etmiyor, inancın saptırılması girişimlerine seyirci kalmak istemiyordu. “Boylarınıza dönünce emin olduğunuz, inandığınız kişilere sözlerimi duyurun, onları çağırın; çünkü ben bu gerçeğin sörnüp yıpranmasından, yitip gitmesinden korkuyorum; ama Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu parlatır” talimatının verilmesi, durumun nasıl bir noktada bulunduğunu ortaya koyuyordu.

    Osman zamanında temelleri atılan, Muavi’ye döneminde sistemli bir biçimde yürütülen, Ali’nin İslam anlayışı ile bağdaşmayan bir diğer politika da, Araplar’ın “asıl Müslüman”, Arap olmayan diğer halkların da “mevali (yani alınıp satılmayan köle)” olarak  sınıflandırılmasıydı. Bununla birlikte, İslam öncesi Arap gelenek ve göreneklerinin giderek İslam dininin yerine konulması, “Şeriat” etiketi altında ve daha çok da Arap milliyetçiliğini empoze eden yaklaşımın her geçen gün ağırlık kazanmaya başlaması da Ali ve evlatları tarafından kabul edilir şey değildi.

    Muaviye’ninse hesabı kendisine, Emevi saltanatının ihyasına dönüktü. İslam’ın esasları, kural ve normları, onun önüne koyduğu hedefe ulaşmasına yaradığı sürece değerli, değilse yerine başka şeyler koymakta sakınca yoktu. Emeviler, dünyanın dört bir tarafından Beytülmal’e akan büyük servete tek başına konmayı hedeflemiş, İslam’ın birçok ilkesini kendi çıkarları yönünde evriltmiş, buna karşı çıkan Ehlibeyt`i ise çıkarlarının önünde en büyük engel olarak görmüştür.

    Muaviye, Hz. Ali’nin halife seçilmiş olmasını hazm edemedi, karşı çıkmak için Osman’ın öldürülmesini bahane edip Ali’yi bu olayın sorumlusu olarak gösterdi. Oysa Ali ve çocukları Osman’ı kurtarmak için çok çaba göstermişlerdi. Ali ile Muaviye arasında başgösteren Sıffın Savaşı’nda Muaviye kuvvetleri yenilmek üzereyken, ortaya atılan hileli bir öneri sonucu (Hakem olayı), zaman Muaviye yararına işlemeye başladı. Ali’nin bir rivayete göre Küfe’nin dar sokaklarından birinde kıstırılıp ağır yaralanması, bir diğer rivayete göre ise Küfe mescidinin önünde bir Harici tarafından 19 ramazan 661’de zehirli kılıç darbesiyle yaralanıp üç gün sonra şahadete ermesi, Muaviye’nin önünü açtı.

    Kerbela Faciası:

    İmam Hasan’ın şehit edilmesinden sonra, Ümeyyeoğulları’nın çekindiği tek kişi İmam Hüseyin’di. Muaviye daha ölmeden önce, bunun önemini oğlu Yezit’e anlatmıştı. Hüseyin, Muaviye’ye ne biat etmiş ne de yüz vermişti. Muaviye, daha ölmeden, oğluna yeteri kadar destek bulabilmek amacıyla İmam Hüseyin’e bir mektup yazmış, fakat sert bir cevapla karşılaşmıştı. Hüseyin cevabi mektubunda şöyle diyordu:

    “Halka senin hükmetmenden daha büyük bir fitne bilmiyorum”.

    Bununla birlikte, Muaviye’nin yaptığı kötülükleri bir bir sayıp dökerek, Yezit gibi “ahlaksız bir adamı” halife diye dayatmasını kınıyordu. İmam Hüseyin bir inanç önderi olarak dünya malına, saltanata değil, sahip olduğu inanca ve onun pürüzsüz olarak varlığını korumasına önem veriyordu.

    Muaviye, 680’de öldü ve Yezit halife oldu. Emevi saltanatının tam da bu esnada sahib olduğu debdebeyi, a. Gölpınarlı şu sözlerle ifade ediyor:

    “… Müslümanlıkta saltanat sarayıyla-debdebesiyle, vezirleriyle-nedimeleriyle, ordusuyla-kumandanlarıyla, zındanlarıyla-celladıyla, ihsanıyla-inamıyla, zulmüyle-kahrıyla ve saltanat hanedanıyla-keyfi idaresiyle, hazinesiyle ve yoksul, sürünen halkıyla kurulmuştu. Kisralar, Arap Kisrası’nın makamını bir bir alacaklardı; Roma İmparatorluğu, ayrı bir dille, hükümlerine baş eğilmeyen bir dinle, fakat İslam kisvesine bürünerek tarih alanına çıkmıştı artık. Kendisine böyle bir saltanatı devreden babası ölürken bile başucunda bulunmak lüzumunu duymayan, avlanmakla gönül eğleyen Yezid, gününü-gecesini çalgı-çağanak dinlemekle, köçek-çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet edinmiş bir kişiydi…”

    Yezit ilk iş olarak Medine Valisi Velid’e bir mektup göndererek, derhal Hüseyin’i çağırıp Yezit’e biatını almasını, değilse kellesini emretti. Ancak Hüseyin buna boyun eğmedi ve kellesini almaya da cesaret edemediler. Mervan «Hüseyin’i bırakma, hapset; giderse bir daha ele geçmez; ya biat etsin, ya boynunu vurdur» sözleriyle Velid’e çıkışınca, Yezid ve yandaşlarının niyetleri iyice açığa çıkmış oldu. Hz. Hüseyin taraftarlarının kapının önünü tutmuş olmalarının anlaşılması sonucu kan dökülmesi önlenmiş oldu.

    Bu olaydan bir gün sonra, İmam Hüseyin büyüklerinin kabirlerini ziyaret ettikten, Haşimoğulları’na ve Basralılar’a birer mektup yazdıktan sonra Kûfe’ye gitmek üzere harekete geçti.

    Haşimoğulları’na, yani akrabalarına yazdığı mektupda “Kendileriyle gelenlerin şehid olacaklarını, kendilerine uymayıp kalanların da bir fethe, bir huzura erişemeyeceklerini” bildirdi. Basralılar’a hitaben yazdığı mektubunda ise, karşı karşıya bulunulan durumu ve hareketinin gerekçelerini anlatıyordu.

    Mekke’de kalması ve olmazsa Yemen’e gitmesi gibi önerilere iltifat etmeden, kendisine mektup yazıp dâvet eden Kûfeliler’e daha önce söz verdiğini, bu nedenle oraya gideceğini bildirdi. Bu yüzden gerekli hazırlıkların yapılması amacıyla Amcası Akil’in oğlu Müslüm’ü önden gönderdi. Yezid, bu sırada Kûfe’ye Ziyad’ın oğlu Abdullah´ı Vali tayin etmişti. Sonunda Müslüm’ün Kûfe’de olduğunu öğrenen Abdullah bin Ziyad, Kûfeliler’in ihanetinden de yararlanarak onu ve çocuklarını bazı yandaşlarıyla birlikte katletti.

    Denilir ki İmam, bu acı haberi ve Küfeliler’in ihanetini Kerbela yolundayken öğrenir ve şöyle söyler:

    Dünya güzel gelse de, iyi saysan onu sen,

    Allah’ın sevap yurdu daha güzel, bir bilsen,

    Bırakılmak içindir toplanan bütün mallar;

    Öyleyse neden düşkün mallara insan, neden?

    Değil mi ki bedenler ölüm için çatılmış

    Daha üstün elbette Allah yolunda ölmen, kılıçla öldürülmen

    Allah esenlik versin ey Ahmed soyu size

    Görüyorum yakında ayrılacağım sizden.

    Kerbelâ; Bağdat`ın 90 km kadar güneybatısına düşen, Fırat`ın sağ kıyısından 25 km uzaklıkta, Irak sınırları içinde, çöl sayılan bir yörenin adıdır. Aleviler buradan bahsederken “Kerb-ü belâ”, “Gelbelâ” gibi duydukları acıyı dile getiren deyimler de kullanırlar. Kerbelâ olayının meydana geldiği zaman bir çölden ibaret olan burası Osmanlılar zamanında bir şehir halini almıştır. Kerbelâ, İslam tarihinde Hz. Hüseyin, ailesi, akrabaları ve dostlarının, Muaviye oğlu Yezit tarafından burada ablukaya alınıp katledilmeleriyle bilinen bir yerdir.

    Tarih, Hicret’in 61. yılı Muharrem ayının onuncu gecesini, yani 10 Ekim 680’i gösteriyordu. Kerbela denilen yere ulaşmışlardı. Karşılarında ilkin 20 bin, daha sonra sayısı 30 bine çıkarılan kocaman bir ordu vardı. İmam Hüseyin’in karargâhında korku ve hüzün havasından çok âdeta bir bayram havası vardı. Herkes son savaşını en kusursuz biçimde ve kahramanca başarmak için hazırlık yapmaktaydı. Savaş düzenine girmekten başka çare kalmamıştı. Hüseyin sağ koluna Kayn oğlu Züheyr’i, sol tarafına da Habib’i memur etmişti. Sancaksa Eb’ül Fazl Abbâs’ın elindeydi. İlkin İmam Hüseyin öne çıkıp kendisini tanıttı ve herhangi bir kusuru bulunmadığını yineledi. Düşmansa ”Yezid’e biat etmedikçe, bu sözlerin yararı yok” dedi ve Sa’doğlu, yayını gerip ilk oku Hz. Hüseyin’e atarak, savaşı başlatmış oldu.

    Evet, savaş başlamıştı. Hurri Riyahi, Yezid ordusunda yeraldığı için çoktan pişman olmuştu. Yanında oğlu, kardeşi ve kölesi olduğu halde, Yezid ordusundan ayrılarak, at sürüp İmam’ın huzuruna geldiler. ”Mahçubum. İlk karşı duran bendim, izin verin ilk ölen de ben olayım!” dedi. Kahramanca dövüştükten sonra ilkin Hurr ve ardından da kardeşi, oğlu ve kölesi şehid oldular.

    Bunları Avsece oğlu Müslüm, Muzahir oğlu Habib, Ebû-Veheb Abdullah ve annesi, Ebu Sumame, Habib, İmam Hüseyin oğlu Ali Ekber, İmam Hasan oğlu Kasım ve bir kardeşi, Ebül Fazl Abbas, İmam Hüseyin oğlu henüz altı aylık olan Asgar gibi onlarcası peşpeşe sehid oldular…

    Zeynel Abidin 24 yaşlarında ve hastaydı. Meydana girip savaşmak istedi, ama İmam Hüseyin izin vermedi. Soyunun, Ehl-i Beyt soyunun yürümesi için onun yaşamasının gerekli olduğunu bildirdi.

    Sıra İmam Hüseyin’e geldiğinde, artık geride erkek kalmamıştı. Kahramanca dövüştü ve sonunda ordunun dört koldan saldırması sonucu şehid oldu. Kimse başını kesmeye cesaret edemedi. Ancak Şimr koşup, oniki kılıç darbesiyle başını kesti.

    Toplam 72 kişi şehit olmuştu.

    Hz. Hüseyin’in başı ve diğer başlar ile esirler ise Şam’a, Yezit’e gönderildi.

    Evet, Şah Hüseyn-i Kerbela’nın çok güzel belirttikleri gibi, “suret aleminde” yani görünürde 72 kişi, 30 bin kişilik bir zulüm ordusuyla kahramanca dövüşmüş ve fakat yine “bu alemde” yenilmişti. Ne var ki söz konusu Emevi ordusu ve önderi Yezit; insanlık vicdanında ve mana aleminde “lanet” damgasını yemiş, İmam Hüseyin ve yandaşları karşısında tarih boyunca yenilmişti. İnsanoğlunun nefretle yükselttiği ”lanet Yezid’e!” sesleri arasında sayısız kereler kahrolmuştu. Dahası işlediği bu insanlık ayıbının utancıyla, belleklerden silinmeyen bir kötülüğün, insanlık tarihi boyunca işlenebilecek kötülüklerin sembolü olarak anılacak ve daha nice bin yıllar ”lanet”e müstehak görülmeye devam edecektir.

    Muharrem Mâtemi Erkânı:

    Daha önce belirtildiği gibi, Kurban Bayramı’nın ilk gününden başlayarak 20 gün sayıldıktan sonra, yirminci günün akşamı, yer yer farklı olmakla birlikte şu “niyet tercümanı” okunarak niyet edilir:

    “B-ism-i Şâh, Allah Allah!

    Er Hak- Muhammed-Ali âşkına, İmâm Hüseyin Efendimiz’in susuzluk orucu niyetine, Kerbelâ’da şehid olanların tertemiz ruhlarına, Fâtıma-tüz Zehra’nın şefaatına, Oniki İmamlar, Ondört Masum-u Pakların şevkına!

    Onyedi Kemerbestler’in hürmetine; hazır, gaip ve gerçek erenlerin himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola. Yuf münkire, lanet Yezid’e, rahmet mümine!

    Gerçek erenler demine, dost erenler hü!

    Sekkahüm ya Hüseyin!

    Allah eyvallah hü dost!”

    Alevi toplumunda, oniki gün süresince, Hz. Hüseyin’i ve Kerbelâ şehidlerini anma ve Yezid’e lânet okuma anlamında, hemen hemen her dakika değerlendirilebilir. Bu tümüyle kişinin kendisine ve ona uygun düşen koşullara bağlıdır. Bunu belirli sözlerle sınırlamanın olanağı yok.

    İftar zamanı saat ve dakika ile belirlenmiş değil, bu genellikle akşamın geç dakikalarına tekabül eder. Gecenin onikisinden önce ve aşırı derecede doymamak üzere, sadece bir kez yenir, tâ ertesi gün aynı zamana kadar. Buna “iftar” değil “ağız mühürü” olarak adlandırılır.

    Ağız mühürünü bozmak ya da iftar için genellikle şu tercüman okunur:

    “B-ism-i Şâh, Allah Allah!

    İmam Hüseyin’e, onun soyuna ve dostlarına selâm olsun! Yezide, soyuna ve yandaşlarına sed hezaran (yüz bin kere) lanet olsun!

    Hak matem oruçlarımızı kabul eylesin. Gerçeğe Hü!”

    Yasın bitiminde, Aşure kazanının başında okunacak dua şöyledir:

    “B-ism-i Şâh, Allah Allah!

    Bârekallah, şehidler Şâhı İmam Hüseyin Efendimiz’in ve Kerbelâ şehidlerinin yüce ruhlarının şâd olması için bârekallah!

    Cümle erenlerin ruhları için bârekallah!

    Kurbanlarımızın kabülü için bârekallah!

    Âhirete göçenlerimiz ve yaşamakta olanlarımız için bârekallah!

    Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket vermesi için bârekallah!

    Muhammed Mustafa, Ali el-Murtaza, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela şehitleri ve Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli hakkı için barekallah!

    Gerçeğe Hü!”

    Aşure yendikten sonra da şu dua okunur:

    “B-ism-i Şâh, Allah Allah!

    Allah-Muhammed ya Ali!

    Oniki İmam Efendilerimiz’in ruh-u revanları şad-ü handan ola!

    Münkir-münafıklar mat ola!

    Müminler şad ola!

    Cümlemize Hak’dan hayırlı kısmetlerin verilmesi için Nur-u Nebi, kerem-i Ali, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli demine Hü!

    Matem süresince, Matem’le ilgili bilgilendirme yapılır, kitaplar okunur ve dualar edilir.

  • Şortlu Kadına Saldıran Çakıroğlu Hakkında Yine Yakalama Kararı

    Şortlu Kadına Saldıran Çakıroğlu Hakkında Yine Yakalama Kararı

    Şort giyen kadına tekme atan ve ilk duruşmada tahliye edilen Abdullah Çakıroğlu hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Çakıroğlu daha önce de savcılıktan serbest bırakılmış, kamuoyu tepkisi üzerine tutuklanmıştı.

    İstanbul’da Ayşegül Terzi’ye “şort giydiği” bahanesiyle saldıran ve ilk duruşmada tahliye edilen Abdullah Çakıroğlu hakkında yine yakalama kararı çıktı.

    Kararın ardından akşamüstü saatlerinde Çakıroğlu, polis ekipleri tarafından Çekmeköy’de gözaltına alındı.

    Çakıroğlu, saldırının ardından çıkarıldığı savcılıkta “yaralama” gibi bir suçun tutuklama gerektirmediği iddiasıyla serbest bırakılmıştı. Serbest kalması kamuoyundan tepki çekince, Çakıroğlu tutuklanmıştı.

    “Basit yaralama”, “inanç düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “hakaret” suçlarından, 2 yıl 3 aydan 8 yıla kadar hapis cezası istemiyle hakkında dava açılan Çakıroğlu, bu suçlamaların alt sınırları tutuklama koşulları dışında kaldığı gerekçesiyle26 Ekim’de görülen ilk duruşmada serbest bırakıldı.

    Tahliyeye hem başsavcılık hem de Terzi’nin avukatları dün itiraz etti.

    Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi de bugün verdiği kararla Başsavcılığın itirazını yerinde bularak Çakıroğlu hakkındaki tahliye kararını kaldırdı ve tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkardı.

    Bir sonraki duruşma 21 Ocak’ta görülecek.

    Tahliyenin ardından Posta gazetesinden Işıl Cinmen’e konuşan Ayşegül Terzi “Tüm kadınlara sesleniyorum: Çok korkun! Çünkü bir otobüs dolusu insanın önünde beni öldürmeye kalkan saldırgan aramızda. O tekmeyi siz de yiyebilirsiniz” demişti.

    “Basit yaralama’ değil ‘kasten yaralama”

    bianet’e konuşan Terzi’nin avukatı Bahar Ünlüer Öztürk, sanığın basit yaralama değil, kasten yaralamadan yargılanması gerektiğini söylemişti. Ayrıca saldırı sırasında sarf ettiği “ölmeliydi, neden ölmedi” gibi ifadelerin tehdit içerdiğini de hatırlatarak, suç vasfının değişmesi gerektiğini söylemişti.

    Saldırdığı kadının “insanı suça teşvik ettiğini” öne sürdü

    Çakıroğlu, ilk duruşmadaki savunmasında saldırdığı Terzi’nin “müstehcen giyindiğini”, kadının “oturuşunu doğru bulmadığını”, “ortak yaşam alanına yakışmayacak şekilde giyim kuşamı olduğunu”, “Kuran’a göre örtünmesi gerektiğini” söylemiş, Terzi’nin “insanları suça teşvik ettiğini” öne sürmüştü.

    Ruh sağlığının yerinde olmadığını iddia eden sanık, tedavi için bir din insanına gittiğini de söylemişti.

    Çakıroğlu’nun Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden aldığı raporda ise ruh sağlığı konusunda kesin tanı bulunmuyor.

    Çakıroğlu’nun otobüse binmemesi için tedbir talebi

    İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden avukatlar, duruşmada tekme attığı kadını suçlamaya devam eden sanığın serbest kalması halinde hiçbir kadının güvende olmadığını söyleyerek, Çakıroğlu’nun bir daha toplu taşıma araçlarına bindirilmemesi için tedbir talebinde bulundu.

    Çakıroğlu’nun yurtdışına çıkışı da yasaklanırken, hakkında altı ay süreli uzaklaştırma kararı çıkarıldı.
    (ÇT)/bianet

  • Dersim ’38 hakikatini ağıtlardan dinlemek

    Dersim ’38 hakikatini ağıtlardan dinlemek

    Z Yapım ve Kalan Müzik tarafından yayımlanan ‘Tertele: Ağıtların Diliyle Dersim ’38’ başlıklı çalışma, Dersim’de yaşanan kıyım sırasında ve sonrasında yerel halkın yaktığı ağıtları ele alıyor. Toplumun geniş kesimleri tarafından hâlâ bilinmeyen bir kıyımın ayrıntılarına ışık tutan bu hacimli çalışmayı, Cemal Taş, Nilüfer Saltık, ve kitabın İngilizce çevirilerini yapan Nazım Dikbaş’la konuştuk.

    Türkiye, yakın tarihi boyunca Ermeni Soykırımı’ndan Dersim ’38’e, 6-7 Eylül’den Varlık Vergisi’ne birçok kıyım ve pogrom uyguladı, ancak bu utanç vakalarıyla yüzleşmedi, yüzleşmeye dair kararlı bir niyet de sergilemedi. Z Yapım ve Kalan Müzik tarafından yayımlanan ‘Tertele: Ağıtların Diliyle Dersim ’38’ başlıklı çalışma, Dersim’de yaşanan kıyım sırasında ve sonrasında yerel halkın yaktığı ağıtları ele alıyor. Yaklaşık 25 yıldır Dersim üzerine sözlü tarih çalışmaları yapan Cemal Taş ve yapımcı Nilüfer Saltık tarafından, üç dilli olarak (Kırmancça, Türkçe, İngilizce) hazırlanan 500 sayfalık kitapta, çeşitli görsel ve yazılı belgelerin yanı sıra, ağıtların ses kayıtlarının yer aldığı üç CD de bulunuyor. Ağıt metinleri, ağıtlara konu olan olayların hikâyeleri, 1937-38’deki harekâtlarda öldürülen Dersimlilerin listeleri ve bölgenin geçmişte ve günümüzde çekilmiş 1000’e yakın fotoğrafıyla, toplumun geniş kesimleri tarafından hâlâ bilinmeyen bir kıyımın ayrıntılarına ışık tutan bu hacimli çalışmayı, Cemal Taş, Nilüfer Saltık, ve kitabın İngilizce çevirilerini yapan Nazım Dikbaş’la konuştuk.

    Kitap için saha araştırmasına nasıl başladınız, araştırmalarınız sırasında ne tür zorluklarla karşılaştınız?

    tertele2Nilüfer Saltık: Kitabın 1937-38 Dersim katliamı sırasında ve sonrasında, olaylara tanık olan, hayatta kalmayı başaran Dersimlilerin yaktığı ağıtları bir araya getirmesini istiyorduk. Kitap üzerinde çalışmaya başladığımızda, elimizde Dersim’le ilgili en geniş belge ve fotoğraf arşivi, yani Hasan Saltık’ın arşivi vardı. Cemal Taş’ın sözlü tarih arşivi ise, bir ses ve metin arşivi olarak benzersizdi. İnsanların kuşaktan kuşağa aktarılan acılarını da kitaba dahil edebilmek için ağıtların yakıldığı bölgelerin güncel fotoğraflarının da kitapta yer almasını istedik. Kitapta 33 ağıt var, ancak Dersim’de çok daha fazla yer gezdik ve araştırdık. Ağıtların yakıldığı 33 bölgeyi haritada işaretleyerek, kitaba Tertele hafızasının bir de haritasını eklemiş olduk. Dersim Katliamı’nı bir hikâye gibi işlemek istemedik, amacımız katliamların işlendiği gerçek noktaları belirterek o yerleri bugünün insanına göstermekti. Bu haritayı önemsiyoruz, çünkü bu, orada yaşananların kanıtı.

    Dersim, zor bir coğrafya. Hem coğrafi zorlukları, hem de bölgedeki hareketliliğin getirdiği zorlukların hepsini yaşadık. Cemal belki orada yaşananlara alışkın ama ben ancak birkaç kez gittikten sonra biraz alışabildim, bu hareketliliğin orası için bir rutin olduğunu kabul edebildim.

    Kaydetmek için birine ağıt okutmak kolay bir iş olmasa gerek. Bu sorunun üstesinden nasıl geldiniz?

    NS: Biz bu kitap için dört yıldır uğraşıyoruz, ancak bu kayıtlar sadece son dört yıla ait değil. Cemal’in sözlü tarih çalışması 25 yıla dayanan bir emeğin ürünü; oradan kitaba işlediklerimiz var. Bu kitabı hazırlarken birlikte kaydettiğimiz ağıtlar da oldu. Bu tip travmalar yaşamış insanlara bir şey anlattırmak, söyletmek çok zor; bunun için bir güven ilişkisi kurmak gerekiyor. Cemal, Dersim’le ilgili çalışmaları vesilesiyle, bölgede hayatını bu konuya adamış biri olarak tanınıyor. Dersim’de kapıları açan isim o oldu; onun özverisi ve çabalarıyla insanlarla konuşabildik. Dersimliler misafirperverdirler, evlerine gittiğinizde sizi reddetmezler ama ’37-’38 gibi konuları konuşmak için Cemal gibi bir referansla gitmek gerekiyor.

    Cemal Taş: Kitabın hazırlanış sürecinde, sahaya gittiğimizde kimseye “Bize bir ağıt okuyun” demedik. Bu çalışmadaki CD’lerde yer alan ağıtları söyleyenlerden bazıları artık yaşamıyor, hatta hiç görmediğimiz insanlar da var. 70’li yıllarda yapılmış kayıtları arkadaşlarımızın özel arşivlerinden aldık. Bunların yanı sıra birkaçını 25 yıllık çalışma sürecinde, birkaçını da kitap vesilesiyle kaydettik.

    Ben sözlü tarih çalışması yaparken önce kişinin hayat hikâyesini dinliyorum. Hikâyenin bir bölümünde ’38’i anlatır ve “Katliamla ilgili bir ağıt var” derse, okumasını rica ediyorum. Eğer psikolojisi o an için elverişliyse söylüyor zaten. Ama tabii, herkes her an ağıt okuyamaz. Nilüfer’in de belirttiği gibi, güven ilişkisi kurmak şart. Aksi halde neden kaydettiğimizi öğrenmek istiyor insanlar. Buna özellikle yaşlılarda rastlıyoruz. Bazıları, “İstismar için kullanacaksınız yaralarımızı deşmeyin” diye uyarıda bulunuyor. Sizi kendilerine yakın buldukları zaman ise hiçbir şeyi saklamıyorlar.

    Dersim ağıtlarının, bastırılan, yüksek sesle dile getirilmekten kaçınılan, çocuklardan saklanmaya çalışılan bir hafızayı taşıdığı söylenebilir mi?

    NS: Evet. Kitap da, suskun kalınan bu konuda ağıtların ne söylediğine odaklanıyor. Ağıtların gerçeği arama çabası içinde olan insanlara bir rehber olabileceğini düşündük. Ağıtlarda aktarılan gerçek, kitaptaki fotoğraf ve belgelerle de destekleniyor; sözlerdeki göndermelerle elimizde tuttuğumuz belgeler örtüşüyor. Yapmak istediğimiz de buydu.

    Ağıtların tarihî gerçeklerle örtüşmediği oluyor mu?

    CT: Ben hiç böyle bir örnekle karşılaşmadım. Ağıtlarda, genel anlamda, halk olan biteni anlatıyor. Son kuşak ile ağıtları yakan kuşak arasında şöyle bir fark var: Günümüzde yaşlılar çocuklarını veya torunlarını korumak içgüdüsüyle susuyorlar. Fakat ilkesel olarak, Dersim bağlamında, ağıtların tarihî gerçekleri anlattığını söyleyebiliriz.

    Nazım Dikbaş: Ağıtların ifade biçimi, bizim bugün yazılı veya sözlü dilde hemen algılayabildiğimiz bir biçim değil. Bunun yanı sıra, Kırmançca’nın imge dünyası, bazı simgelere verdiği anlam Türkçedekinden çok farklı. Ağıtları İngilizceye tercüme ederken birçok kez Cemal’e “Burada ne demek istiyor?” diye sormak durumunda kaldım; özellikle de Dersim’in simge evreniyle ilgili olarak, başının etini yedim. O dünya, acılarını ifade ederken çok başka bir ruhsal dünyayı da anlatıyor. Bu, hem Türkçe hem İngilizce çevirideki asıl zorluk oldu. Kitabı önemli kılan özelliklerden biri, hem o dili vermesi, hem de her ağıdın bahsettiği hikâyeyi somut olgularla anlatması. Bu, okura ikisini karşılaştırma imkânı veriyor. Ağıtların yakıldığı dili bugün Kırmançca bilen ve konuşan birine dahi dinletseniz tamamını anlamakta zorlanacağını düşünüyorum.

    Cemal Taş, Nilüfer Saltık ve Nazım Dikbaş. Fotoğraf: Berge Arabian
    Cemal Taş, Nilüfer Saltık ve Nazım Dikbaş. Fotoğraf: Berge Arabian

    Dersim Katliamı’nı planlayıp uygulayanların saiklerinden birinin de, 1915’te başlanan ‘işi’ tamamlamak olduğu söyleniyor. Ağıtlarda buna dair ipuçlarına rastlanıyor mu?

    CT: Evet, kitapta bunun bir örneği var. ‘Laç Deresi’ adlı ağıdın dizelerinde kabaca şu anlatılıyor: İhanet etmeyin, bizim defterimiz dürüldükten sonra sıra size gelecek, sizin akıbetiniz de Ermenilerinki gibi olacak. Bir başka ağıtta da, yine önceki bir başka katliama, Sivas Koçgiri’ye gönderme yapıldığına rastlıyoruz.

    Kitapta, kıyımın olduğu bölgede yakılan ağıtlarda, öldürülenlerin –en azından hatırlandığı kadarıyla– isimlerinin listesi de bulunuyor. Kıyımda öldürülenlerin isimleri, çeşitli kaynaklarda, ayrı ayrı yer alıyor; hepsini bir arada, olabildiğince bir bütün olarak ilk kez bu kitap bir araya getiriyor. O isimler arasında birçok Ermeni ismi de var. Örneğin, Har Ailesi’nden Manuse ve Misak isimlerini görmek mümkün.

    ND: Tarihsel bir bağ da var. Dersim’de dağa çıkmak zorunda kalan birçok silahlı aşiret üyesinin Koçgiri deneyimi var. Ağıtlarda ise iki ayrı terteleden bahsediliyor: Ermeni tertelesi ve Zaza tertelesi. Bölgede anıldığı adıyla ‘Ermeni Tertelesi’nin Dersim’de derin izler bıraktığı aşikâr.

    CT: Dersim ’38’i yorumlarken birçok gerekçe bulmak mümkün, bu politik tercihe göre, ya da gönülden geçene göre şekillenebilir. Ancak ağıtlar üzerinden bakıldığında esas hedefin Dersim olduğu, dolayısıyla, Kerbela’ya gönderme yaparak, bunun bir Alevi soykırımı olduğu vurgusunu açıkça görüyoruz. Aleviler kırılırken, onlarla iç içe yaşayan Ermenilerin de kırıldığını söylemek mümkün.

    Dersim’de gençlerin ağıtlarla ilişkisi nasıl? Bir merak ya da ilgiden söz edilebilir mi?

    CT: Gençlerin gösterdiği ilgide, bu meselenin gerçekliğinden ziyade politik yönü ağır basıyor. Gençler dünya meseleleriyle ilgili oldukları için bu meselelere çok duyarlı ya da ilgili olmadıklarını düşünüyorum. Örneğin, Dersimlilerin organize ettiği etkinliklerde Seyd Rıza’nın hümanist kimliğini anlattığım zaman çok şaşırıyorlar, “Öyle şey mi olur!” diye tepki gösteriyorlar. “O bir generaldi, silahlandı, kuşandı ve ordunun alaylarını yok etti” dememi bekliyorlar ama oranın gerçekliğini anlattığınızda işin rengi değişiyor.

    Dersim’de toplumsal bir hafıza yok edildi. Sadece coğrafyanın üzerindeki insanlar değildi yok edilen; bu insanlar fizikî olarak ortadan kaldırıldılar, sağ kalanlar başka illere sürüldüler, mallarına, hayvanlarına, kıymetli eşyalarına el kondu. Bu insanların inanç kurumları, sosyal kurumları yok edildi, kültürü, dili elinden alındı; 70 yıl sonra ne beklenebilir ki… Gençlerin benim gibi veya annem gibi hissetmesini beklemiyorum. Benim çocuğum bu meseleye benim kadar ilgili değil. Beni anlamadıkları için bunu dert ediyorum. Sonra da şunu diyorum: Bunlar bu işi başarmışlar. Benim çocuğum bu konuya benim kadar ilgili değilse, bu iş başarıyla yapılmış.

    ND: Hafıza çalışmalarının, bir soykırımı, terteleyi anabilmenin kurallarından biri şudur: Failin, yani devletin, yapmış olduğu kırımı tanımış olması gerekir, en azından bir barışma sürecine girilmiş olması gerekir. Oysa biz böyle bir durumun yakınından bile geçmiş değiliz. Dolayısıyla, bugünkü gençlerden iki tarafa birden bakmasını istiyoruz. Hem şu âna ve geleceğe bakıp “Ne oluyor?” diyecek, hem de 1915’e, 1938’e bakacak ve “Ne olmuştu?” diyecek. Bu, gençlerden çok şey beklemek demek. 38’e döndüğümüzde, biz bu kitapta hatırlanabilen ve hakkında ağıt yakılabilen coğrafyayı ele aldık. Halbuki kıyımı en ağır yaşayan bölgelere dair hiçbir şey bilmiyoruz, çünkü hayatta kalan kimse yok, dolayısıyla ağıt da yok. Önemli eksiklerimizden biri de, yakın tarih olmasına rağmen diğer kırımlarla bağlantıları yeterince araştırılmış olmaması. Dolayısıyla, aktarılan bir travma var. Bir kuşak diğerine ya söylememeyi tercih ediyor ya da büyüterek, kahramanlaştırarak söylüyor. Orada da şu sorunu yaşıyoruz: Resmî tarihin ne kadar sorunlu olduğunu biliyoruz, bundan ya bahsetmiyor ya da “Bunlar isyancıydı”, günümüz söylemiyle “Teröristti” diye bahsediyor. Ama, resmî sol tarih de bunu anlatmıyor. Resmî sol tarihin kalıplaştırdığı söylemle de mücadele edilmesi gerekiyor.

    NS: Biz bu kitapla 30 yaş altındakilere bir kaynak sunmuş oluyoruz aslında. Bilenler, duyanlar var elbette ama onun dışında kalan insanlara da bir kaynak sağlıyor Tertele. Ağıtların tarihsel anlamda üç önemli işlevi var. Birincisi, Dersim Katliamı’nın insani ağırlığını, araya hiçbir şey katmadan, tüm çıplaklığı ve gündelik gerçekliğiyle yansıtıyor, bugüne taşıyorlar. İkincisi, resmî tarihin çarpıttığı, gayriresmî tarihin ise kimi zaman abarttığı Dersim gerçeğini tüm samimiyetiyle yansıtıyorlar. Üçüncüsü ise, insan hikâyelerinden yola çıktıklarından, yazılı ve sözlü tarih çalışmaları için ilk elden, kıymetli bir kaynak oluşturuyorlar. Bu yüzden, bu ağıtların yakılmasına sebep olan olayların geçtiği yerleri tek tek ziyaret ettik, ağıtlarla Dersim coğrafyası arasındaki bağı, çektiğimiz fotoğraflarla da kurmaya çalıştık. Böylelikle o acı olayların geçtiği yerleri bugünkü halleriyle de okurlara, özellikle de gençlere ve gelecek kuşaklara aktarmış oluyoruz.

    Kitabın, Dersim ’38’in hakikatine ulaşmak isteyenler için, o karanlığa bir yol açacağı görüşündeyim.

    Halvoriye (Karşılar) köylüleri ölüme götürülürken, 14 Ağustos 1938 (s. 336)
    Halvoriye (Karşılar) köylüleri ölüme götürülürken, 14 Ağustos 1938 (s. 336)

    Özellikle son dönemde, Dersim’in geleneksel müzikleri dendiğinde, neredeyse sadece ağıtlar geliyor akla. Başka müzikal formlar, ninniler, düğünlerde çalınıp söylenen halaylar yok mu bu geniş coğrafyada?

    CT: Gerçekten de, çok fazla halaya rastlamak mümkün değil Dersim’de. İlginçtir, düğünlerde bile keyifli müzikler Dersimlileri çok açmaz! Kendi çocukluğumdan biliyorum; ille de ağlamamız lazım, düğünde bile… Herhangi bir buluşmada da, masanın etrafında oturuyoruz, ağıt yakıyoruz, acılı şeyler söylüyoruz. Psikolojide bunun bir açıklaması vardır mutlaka. Ninnilere de çok sık rastlandığı söylenemez. Tabii, bu işe bizim yetişememiş olmamız, yani ninnilerin kayıt altına alınamamış olması da mümkün. Ninniler üzerine çok araştırma yaptım, ancak bir-iki örnek dışında bir şey bulamadım. Mağarada çocuğunu boğmak zorunda kalan bir annenin çocuğuna okuduğu bir ninni var ama bunu söyleyen kimseyi bulamadığım için kaydetme fırsatım da olmadı.

    “Akıbetimiz Ermenilerin akıbetidir”

    Dersim Katliamı’na ilişkin ağıtlarda, 1915 ve sonrasında Ermenilerin yaşadıklarına gönderme yapan ifadelere sık rastlanıyor.

    Harekât sırasında, çoğu Demenu ve Khalu aşiretlerine mensup birçok çocuk, genç ve yaşlı, Laç Deresi vadisinde bulunan mağaralara sığınmış. Derin uçurum ve kayalıklardan oluşan vadide, binlerce insan, kimyasal gaz ve bombalarla katledilmiş. Bu katliam hakkında, Weliyê Wuşenê Yimami tarafından yakılan ağıt, kitaptaki kayıttta Sılo Qıc (Süleyman Doğan) tarafından keman eşliğinde seslendirilmiş. 1921’de Mılo köyünde dünyaya gelen Sılo Qıc, ölümden, harekâta katılan askerleri eğlendirmek için keman çalması sayesinde kurtulabilmiş. ‘Derê Laçi’ (Laç Deresi) ağıdından bir bölüm:

    Yêrısk (Dallıbahçe) köyü, Nazımiye
    Yêrısk (Dallıbahçe) köyü, Nazımiye

    Qemerê Heseni mağara önünde vurulmuş,
    yiğidim, aslanların aslanı
    Hemed Ağaê Cıvraili ordunun etrafında fır dönüyor
    “çatışın çatışalım, ölüm yiğitler içindir
    Usên Ağa ile ikimiz sağ kaldığımız sürece
    dağı asla aşiret hükümet ittifakına vermeyiz” diyor
    Hesê Khali’yi sorarsanız, beşliyi* omzunda taşıyor
    Yıvıs, Pulê Pir Xatune karşısında mevzi tutmuş
    hem çatışıyor, hem şarkı söylüyor
    ordu komutanı Anavare karşısında durmuş
    dürbünden bakıyor:
    “Yıvıs’ın sesi geliyor
    acep hakkımızda neler söylüyor” diyor
    Hemed Ağaê Cıvrail Ağay diyor, “üç ordu sürmüşler üzerimize
    biliyorsunuz ki sonuçta din İslamdır”
    Yıvıs diyor, “sen üç ordu sürmüşsün üzerimize
    Hakk’ın izniyle çatışacağız, kolay kolay Dağı size vermeyeceğiz
    ordundan da bir nefer bile sağ koymayacağım
    aşiretlere de deyin, onlar biz Demenu aşiretini bertaraf ettiklerinde
    yakın zamanda akıbetiniz Ermenilerin akıbetidir” diyor
    * ‘Alman beşlisi’ olarak bilinen bir mavzer

    Kitapta yer verilen, ‘Ağlerê Pulêmuriye’ (Pülümür İleri Gelenleri) adlı bir ağıdın son bölümünde de ‘Ermenilerin akıbeti’nden söz ediliyor:

    Ali’m, Mıstafa’m, İsmail’im çeşmedir
    bu nasıl kör köpek kanundur be kardeşim
    bu nasıl bir düzendir aramızda kurulmuş
    bir baba ile iki oğulun düğünü, bizde aynı gün asla yapılmamış
    ya kardeşim, yaşadığımızı Hak kimsenin kapısına koymasın
    bu kez akıbetimiz Ermeni akıbetidir
    hayır yemeği, bir top kefen, bir kalıp sabun kimseye nasip olmamış
    ah ah! hiçbirinin cenazesi gelmemiş, kapısının önünde
    teneşire konmak nasip olmamış
    Cenab-ı Hak’tan dileğim o ki
    on yedi düvel anlaşsın
    bir gün Ankara’da
    şu gavurun tepesinde bitsin

    Ölüm listelerinde Ermeni isimleri

    Kitapta, çeşitli kaynaklar ışığında, farklı bölgelerde öldürülenlerin listeleri, kişilerin kimliklerine dair bilgi notlarıyla birlikte sunulmuş.

    Xıdê Alê İsme (Sürgün ve Kırım) adlı ağıtla ilgili bölümünde (s. 287) yer alan bir liste:

    Viyaleke’de (Şine) öldürülen Ermeniler:
    1. Vartige: Dul bir Ermeni kadındı
    2. Adı hatırlanamayan bir erkek: Vartige’nin genç oğluydu
    3. Serk: Vartige’nin oğluydu.
    4. Mıre: Vartige’nin geliniydi
    5. Mame: Vartige’nin kız torunuydu
    6. Mar Xatune: Vartige’nin kızıydı
    7. Obannês: Vartige’nin damadıydı
    8. Çaq: Taş ustasıydı
    9. Abedig: Davulcuydu
    10. Obannês: Hem duvar ustası hem zurnacıydı
    11. Agop
    12. Garê Pasali: Kalaycı ve palancı ustasıydı

    ‘Derê Meyitu’ (Cesetler Deresi) adlı ağıtla ilgili bölümde (s. 321) yer verilen iki liste:

    Har Ailesi’nden:
    1. Har: Yetişkin bir Ermeni’ydi, Delali ailesinin marabasıydı
    2. Manuse: Har’ın eşiydi
    3. Mısag: Har ile Mısag’ın genç oğluydu
    Mark Ailesi’nden:
    1. Mark: İki eşli bir adamdı
    2. Marte: Mark’ın eşiydi
    3. Alte: Mark’ın ikinci eşiydi. 1915 Ermeni Tertelesi’nde başka bir yerden kaçıp gelmişti.

    /Agos

    ALTUĞ YILMAZ altugyilmaz@gmail.com VARTAN ESTUKYAN estukyan@gmail.com

  • Kadınlar “Gültan Kışanak Darbelere Karşı Direniştir” Dedi

    Kadınlar “Gültan Kışanak Darbelere Karşı Direniştir” Dedi

    HDP Kadın Meclisi çağrısıyla Galatasaray Meydanı’nda toplanan kadın örgütleri, “Gültan Kışanak’ın dediği gibi ‘Bu hayatta yaptığımız en büyük kariyer sizin iktidarınızı yıkmak olacak.” dedi.

    Halkların Demokratik Meclisi’nin (HDP) çağrısıyla İstanbul’da Galatasaray Meydanı’nda biraraya gelen kadın örgütleri, Gültan Kışanak’ın serbest bırakılmasını istedi.

    “Gültan Kışanak irademizdir. Kadınlar iradesine sahip çıkıyor” şiarıyla düzenlenen basın açıklamasına HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ile HDP milletvekilleri Filiz Kerestecioğlu, Pervin Buldan ve Hüda Kaya da katıldı.

    Basın açıklamasına destek verenler arasında Barış İçin Kadın Girişimi, Filmmor, EHP’li kadınlar, Sosyalist Kadın Meclisleri, ESP, Sosyalist Yeniden Kurtuluş, DİSK’li kadınlar, Halkevci Kadınlar, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri yer aldı.

    Polis Galatasaray Meydanı’nı bariyerlerle çevirirken, alana girişte kadın polisler detaylı çanta araması yaptı.

    Açıklamadan önce bir konuşma yapan Figen Yüksekdağ, 25 Ekim’de gözaltına alınan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın serbest bırakılmasını isterken, “Kadınlar 1980 darbesine nasıl direndiyse, 2016’da da öyle direniyor” dedi.

    Basın açıklamasının ardından eylem sona erdi.

    Yüksekdağ: Gültan kadın cesaretini kuşandı ve doğruları söyledi, gözaltına alındı

    Yüksekdağ şöyle konuştu:

    “Nerede olursak olalım, (kadınların) duruşumuz birdir. Kadınlar 1980 darbesine nasıl direndiyse, 2016’da da öyle direniyor

    “AKP demokrasi tarihi yazmayı beceremedi, beceremez ama darbenin tarihini yazdı. Artık tarihte 2016 Darbesi var.

    “Gültan Kışanak Darbe Komisyonu’nda konuştu; kadın cesaretini kuşandı ve doğruları söyledi. Darbeci sizsiniz, dedi. O günün bitmsine izin vermeden gözaltına aldılar.

    “Biz kadınlar her yerde, her zaman doğruyu konuşmaya devam edeceğiz.

    “Biz o mor bayrağı sahipleneceğiz.”

    “Kayyum atanan 26 belediyeden 15’inde resmi eşbaşkan da kadındı”

    HDK Kadın Meclisi, HDP Kadın Meclisi ve KJA (Kongreya Jinên Azad / Özgür Kadın Kongresi) adına okunan açıklama şöyle:

    “Kadın özgürlük mücadelesiyle 1999’da 3 olan kadın belediye başkan sayısı 2014’te DBP belediyelerinde eşbaşkanlık sisteminin uygulanmasıyla 96’ya yükselmiştir.

    “Ancak bugün kadın eşbaşkanlardan 35’i ya gözaltına alınmış, ya tutuklanmıştır. Ve hepsi de görevden alınmıştır. Kayyum atanan 26 belediyeden 15’inde resmi eşbaşkan da kadındır. Atanan kayyumlar önce kadın merkezlerine ve kadın müdürlüklerine müdahale etmiştir.

    “Kışanak ve Ayla Akat içeride, şortlu kadına saldıran erkek dışarıda”

    “Bütün bu süreçle beraber, son olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi hedeflenmiş, eşbaşkan Gültan Kışanak darbe komisyonunda konuşma yaptığı gün gözaltına alınmıştır.

    “Öte yandan Gültan Kışanak’ın gözaltına alındığı sırada, Ayşegül Terzi’ye saldıran Abdullah Çakıroğlu’nun tahliye edilmesi birbirinden kopuk, münferit olaylar değil, kadınlara yönelik ortak bir saldırının ta kendisidir.

    “Aynı şekilde Diyarbakır’daki eylemlerde demokratik direniş hakkını kullandığı için gözaltına alınan KJA dönem sözcüsü Ayla Akat Ata’ya ve direnen kadınlara uygulanan şiddetin kendisi ve hemen akabinde KJA Genel Merkezi’nin polis tarafından basılması, yine Mersin’de KJA üyelerinin gözaltına alınması, direnen kadınların yarattığı korkunun ifadesidir.

    “En büyük kariyerimiz iktidarınızı yıkmak olacak”

    “Unutulmamalıdır ki, bu erkek devlet anlayışı sürdüğü müddetçe kadınlar buna karşı eşit ve özgür bir yaşam için direnecektir. Gültan Kışanak’ın dediği gibi ‘Bu hayatta yaptığımız en büyük kariyer sizin iktidarınızı yıkmak olacak.’

    “Diyarbakır zindanlarında bu devlete boyun eğmeyen, gazetesi bombalandığında diz çökmeyen, partisi kapatıldığında siyaset yapmaktan vazgeçmeyen biz Gültan Kışanak’lar her yerdeyiz ve hep var olacağız.

    “Gültan Kışanak şahsında seçilmiş tüm belediye başkanları tahliye edilene ve kayyumlar ve OHAL kaldırılıncaya kadar alanlarda olacağız ve geri adım atmayacağız.

    “Gültan Kışanak derhal serbest bırakılsın!

    “Çünkü;

    “Gültan Kışanak darbelere karşı direniştir.

    “Gültan Kışanak kadın iradesinin aklıdır.

    “Gültan Kışanak kadın belediyeciliğinin sembolüdür.

    “Gültan Kışanak onurumuzdur, belediyeler halkındır.

    “Belediyelerimizden, eşit temsilden, eşbaşkanlıktan, kazanımlarımızdan vazgeçmeyeceğiz.”
    (ÇT)/bianet

  • 98 Kadın ve LGBTİ Örgütü: Gültan Kışanak’ın Yeri Kadınların Yanıdır

    98 Kadın ve LGBTİ Örgütü: Gültan Kışanak’ın Yeri Kadınların Yanıdır

    98 kadın ve LGBTİ örgütü, Diyarbakır Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın gözaltına alınmasına tepki gösterdi, “Güçlenen, söz söyleyen, itiraz eden, boyun eğmeyen tüm kadınlara verilmiş bu gözdağını asla ve asla kabul etmiyoruz” dedi.
    Kadın ve LGBTİ örgütleri, Diyarbakır Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın gözaltına alınmasına karşı bir açıklama yaparak “Gültan Kışanak’ın yeri kadınların yanıdır; derhal serbest bırakılsın!” dedi

    98 kadın ve LGBTİ örgütünün imzasıyla yayınlanan bildiride, Kışanak’ın Meclis’teki Darbe Komisyonu’na konuştuğu günün akşamı yüzde 55 oyla seçildiği kentte gözaltına alındığı vurgulandı.

    Açıklamada belediyelere atanan kayyumların kadın birimlerini kapatarak kadın kazanımlarını da yok ettiğinin altı çizilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Eşitlik kotasını hayata geçiren, kadına şiddet uygulayan belediye çalışanı erkeklere yaptırım uygulayan, kadını evin değil toplumsal yaşamın öznesi kılmaya çalışan yerel yapıları destekleyen Kışanak’ın gözaltına alınması aynı zamanda kadınlardan yana bir belediyeciliğin, kadın mücadelesi ve sözünün gasp edilmesi demektir.

    “Güçlenen, söz söyleyen, itiraz eden, boyun eğmeyen tüm kadınlara verilmiş bu gözdağını asla ve asla kabul etmiyoruz. Barış, eşitlik ve özgürlük mücadelemizin yol arkadaşı Gültan Kışanak’ı yalnız bırakmıyor, serbest bırakılıncaya, belediyelere yönelik antidemokratik uygulamalar sona erinceye kadar susmayacağımızı ilan ediyoruz.”

    İmzacılar: Barış için Kadın Girişimi; Ahtamara LGBTİ Wan; AKA-DER Kadın Faaliyeti; Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınmaevi Derneği (AKDAM); Ankara Feminist Kolektif; Ankara Kadın Dayanışma Vakfı; Ankara Kadın Platformu; Antalya Feminist Kolektif; Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği; Bağımsız Kadın İnisiyatifi (İzmir); Bartın Kadın Dayanışma Derneği; Bakırköy Kadın Dayanışma; Barış Anneleri; Bodrum Kadın Dayanışma Derneği; Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği; Çekmeköy Kadın Meclisi; Datça Kadın Girişimi; Demir Leblebi Kadın Derneği; Demokratik İslam Kongresi Kadın Meclisi; Devrimci Parti’li Kadınlar; DİSK Genel-iş Sendikası’ndan Kadınlar; DİSK Emekli-Sen Kadın Sekreterliği; DİSK Kadın Komisyonu; Dünya Kadın Yürüyüşü Türkiye Koordinasyonu; Ekmek ve Gül; Emek Adalet Platformu’ndan Kadınlar; EMEP’li kadınlar; Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği; EŞİTİZ-Eşitlik İzleme Kadın Grubu; FeminAmfi; Feminist Çukurova; Feminist Atölye/Kıbrıs; Feministler İzmir; Filmmor; Göç-Der’li Kadınlar; Gökkuşağı Kadın Derneği; Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze karşı Hukuki Yardım Bürosu; Halkevci Kadınlar; HDK Kadın Meclisleri; Hêvî LGBTİ; İHD Ankara Şube Kadın Komisyonu; İHD İzmir Şube Kadın Komisyonu; İHD Genel Merkezi Kadın Komisyonu; İlerici Kadınlar Meclisi; İmece Ev İşçileri Sendikası; İmece Kadın Dayanışma Derneği; İngiltere Day-Mer- Türk-Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi Kadın Komisyonu; Association fort he Elevation of Humanitarian Values; İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği; İTÜ Feminist Topluluk; İzmir Amargi; İzmir Kadın Dayanışma Derneği; İzmir Kadın Eylem Grubu; İzmir Toplumcu Psikologlar; Kongreya Jinên Azad (KJA); Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu; Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) Platformu; Kadın Emeği Kolektifi; Kadın Özgürlük Meclisi; Kadın Yazarlar Derneği; Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi; Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV); Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği; Kampüs Cadıları; Kaos GL Derneği; Kaws Kuzah LGBTİ; Kocaeli Dayanışma Akademisi’nden Kadınlar; KESK Kadın Meclisi; Keskesor Amed LGBTİ; Kuzey Ormanları Savunması Kadınları (KosKA); Lezbiyen Biseksüel Feministler; Mersin LGBT 7Renk Eğitim ve Araştırma Derneği; MKM’li Kadınlar; Mor Barikat; Mor Dayanışma; Nor Zartonk Kadın Meclisi; Nor Radyo Kadın Programcılar; Özgür Hukukçular Derneği İzmir Kadın Komisyonu; Özgür Hukukçular Derneği İstanbul Kadın Komisyonu; Pembe Hayat LGBTİ Derneği; Radio Flora Kadınları / Hannover; Sınır Tanımayan Kadınlar; Sosyal Dayanışma Ağı (SODA); Sosyal Haklar Derneği’nden Kadınlar; Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM); Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Kadın Meclisi; Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu; Türkiye Homenet/ Ev-eksenli Çalışan Kadınlar Dayanışma Ağı (Ev-ek-sen); TUHAD’lı Kadınlar; Ümraniye Kadın ve Gençlik Evi; YAKAYDER’li Kadınlar; Yeni Demokrat Kadın; Yeniyol’dan Kadınlar; Yeryüzü Kadınları; Yeşil Sol Kadınlar; Yeşil Feministler; Yoğurtçu Kadın Forumu; Zorla Alıkonulan Kadınlar için Mücadele Platformu. (ÇT)

  • Sakharov Ödülü Ezidi Kadın Aktivistlere Verildi

    Sakharov Ödülü Ezidi Kadın Aktivistlere Verildi

    Avrupa Parlamentosu’nun Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü’ne bu yıl Ezidi kadın aktivistler Nadia Murad ve Lamiya Aji Bashar layık görüldü. Adaylar arasında gazeteci Can Dündar da vardı.

    Avrupa Parlamentosu’nun Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü’ne bu yıl Ezidi kadın aktivistler Nadia Murad ve Lamiya Aji Bashar layık görüldü.

    AP Başkanı Martin Schulz “Mücadelelerinin beyhude olmadığını ve bu sözde İslam Devleti tarafından uygulanan barbarlığa karşı onlara yardım etmek için harekete geçmeye hazır olduğumuzu göstermek istiyoruz” diye konuştu.

    Ödül töreni 14 Aralık’ta Fransa Strasbourg’da düzenlenecek.

    Can Dündar da adaylar arasındaydı

    2016 Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü’ne Cumhuriyet Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyen Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan da aday gösterilmişti.

    Gazeteci Can dündar, Ezidi kadın aktivistler Nadia Murad ile Lamiya Aji Bashar ve Ukrayna milletvekili ve Kırım Tatarlarının lideri ve eski meclis başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, 2016 Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü finalistleri olarak seçilmişti.

    Nadia Murad hakkında

    Nadia Murad ve Lamiya Aji Bashar, İŞİD militanlarından cinsel işkencelerinden kurtulmayı başaran iki kadın aktivist.

    3 Ağustos 2014’te IŞİD, Murad ve Bashar’ın doğup büyüdüğü Irak’ın Sincar kentindeki Kocho köyündeki tüm erkekleri öldürdü ve Murad ile Bashar’ın da aralarında bulunduğu genç kadınları esir alarak seks köleliğine zorladı.

    Kasım 2014’te Murad, komşu bir ailenin yardımıyla IŞİD’in kontrolündeki bölgeden kaçarak, önce Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki bir mülteci kampına, oradan da Almanya’ya gitti.

    Aralık 2015’te, Murad BM Güvenlik Konseyi’nde, Ezidi kadınların yaşadıklarına dair etkili bir konuşma yaptı.

    Nadia Murad , Eylül 2016’da İnsan Ticareti Hayatta Kalanlarının İtibarı için BM İyi Niyet Elçisi seçildi.

    Lamiya Aji Bashar hakkında

    Lamiya Aji Bashar ise defalarca denedikten sonra, ailesinin de yardımıyla insan kaçakçılarına para vererek IŞİD’in elinden kurtulmayı başardı.

    Bashar kaçarken, mayın patlaması nedeniyle iki yakınını kaybetti ve kendisi de yaralandı, görme yetisini önemli oranda kaybetti.

    Kaçmayı başaran Bashar, Almanya’da tedavi gördü ve hayatta kalan akrabalarıyla bir araya geldi.

    Sakharov Ödülü

    1975 Nobel Barış Ödülü sahibi Andrey Sakharov’un adını taşıyan ödül 1988’den bu yana insan haklarını savunan kişilere veriliyor.

    Sakharov Ödülü ilk olarak 1988 yılında Nelson Mandela’ya verilmişti.

    1995 yılında Leyla Zana’ya verilen ödülü bugüne kadar alanlar arasında Alexander Dubcek, Aung San Suu Kyi, Teslime Nesrin, Wei Jingsheng, İbrahim Rugova, BM adına Kofi Annan, Hu Jia gibi isim ve kuruluşlar da bulunuyor.

    2011’de Arap ayaklanmaları aktivistlerinin layık görüldüğü ödülü, 2012’de İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Cafer Penahi ile İranlı insan hakları savunucusu Nesrin Sotudeh aldı.

    Pakistanlı çocuk hakları savunucusu Malala Yusufzay da ödülü kazananlar arasında. Yusufzay ödülün 2013’teki sahibi olmuştu.

    2014’te de tecavüz mağdurlarının tedavisinde uzmanlaşmış jinekolog Denis Mukwege’ye verilmişti.

    Ödüle geçen yıl Suudi Arabistanlı blog yazarı Raif Bedevi layık bulunmuştu.
    (ÇT)/bianet