Yazar: A Admin

  • WWF Yaşayan Gezegen raporu, ‘2020’de canlı popülasyonunun 3’te 2’si yok olabilir!’

    WWF Yaşayan Gezegen raporu, ‘2020’de canlı popülasyonunun 3’te 2’si yok olabilir!’

    WWF Yaşayan Gezegen Raporu‘na göre, önlem alınmaması durumunda 2020 itibarıyla yeryüzündeki canlı popülasyonunun yüzde 67 yok olma riskiyle karşı karşıya kalabilir.

    Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) Yaşayan Gezegen Raporu’nda, önlem alınmaması durumunda 2020 itibarıyla yeryüzündeki canlı popülasyonunun 3’te 2’sinin (yüzde 67) kaybedilebileceği uyarısında bulundu.

    WWF tarafından iki yılda bir hazırlanan ve dünyanın mevcut durumunu özetleyen Yaşayan Gezegen Raporu’nda, 1970-2012 yılları arasında omurgalı canlı nüfusunda (memeliler, balıklar, kuşlar, iki yaşamlılar, sürüngenler) ortalama yüzde 58’lik genel bir düşüş olduğu vurgulandı.

    Bu azalmanın, karasal türlerin popülasyonlarında yüzde 38’lik, denizde yaşayan popülasyonlarda yüzde 36’lık, tatlı su popülasyonlarında ise yüzde 81’lik bir düşüş anlamına geldiği belirtilen raporda, hiçbir önlem alınmaz ve bu gidişat devam ederse, 2020 itibarıyla dünyadaki canlı popülasyonunun yüzde 67’sinin (yaklaşık 3’te 2’si) tamamen yok olabileceği ifade edildi.

    Bilim insanlarının “Antroposen” adı verilen yeni bir jeolojik çağa girildiğini vurguladığı raporda, bu çağda insan etkisiyle iklimin hızla değiştiği, okyanusların asitlendiği, canlı toplulukların yok olduğu ve bütün bu değişimlerin bir insanın yaşam süresi içerisinde ölçülebilecek bir hızla gerçekleştiği kaydedildi.

    Raporda, dünyadaki canlı yaşamını yok oluşa sürükleyen 5 büyük tehdit olduğu ileri sürülerek, “Yaşayan Gezegen Raporu 2016, canlı yaşamını tehdit eden beş büyük soruna dikkat çekiyor; habitat kaybı ve bozulması, türlerin aşırı tüketimi (hem hayvan hem bitki), kirlilik, istilacı türler ve hastalıklar ve iklim değişikliği.” denildi.

    İzlenen türlerin üçte birine ait tehdit verisi bulunduğu belirtilen raporda, bu verilere göre azalan popülasyonların karşı karşıya olduğu en yaygın tehdidin habitat kaybı ve bozulması olduğu vurgulandı.

    “Tek dünya yaklaşımının benimsenmesi gerekir”
    Habitat kaybının önde gelen nedenlerinin ise sürdürülebilir olmayan tarım uygulamaları, ormansızlaşma ve tatlı su sistemlerindeki değişiklikler olduğu ancak tehditlerin çoğunlukla birbirini etkilediği dile getirilen raporda, gidişatı tersine çevirecek 5 öneri şöyle sıralandı:

    “Doğal sermayenin korunması (koruma alanlarının genişletilmesi gibi), adil kaynak yönetimi (politik kararların gıda, su ve enerjiye adil erişimi desteklemesi gibi), mali akışların yeniden yönlendirilmesi (finans kuruluşlarının kömüre değil sürdürülebilir enerjiye yatırım yapması gibi), üretim ve tüketim için dirençli piyasalar yaratmak (sosyal maliyetlerin hesaba katılması gibi), enerji ve gıda sistemlerinin dönüştürülmesi (yenilenebilir enerjiye geçiş gibi).”

    Raporda, tüm bu önerilerin hayata geçebilmesi için “Tek Dünya Yaklaşımı”nın benimsenmesi gerektiğinin altı çizildi.

    “Biyolojik çeşitliliğin kaybolması ekosistemin çökmesine neden oluyor”
    WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, 2014’de yayımlanan Yaşayan Gezegen Raporu’nda türlerin nüfusundaki genel düşüşün yüzde 52 olduğunu hatırlatarak, bu oranın iki yıl içinde yüzde 58’e çıktığının altını çizdi.

    Baştak, türlerin yok olmasının yalnızca çok sevilen panda, kaplan ve deniz kaplumbağası gibi hayvanların yok olması anlamına gelmediğini vurgulayarak, şu ifadelere yer verdi:

    “Biyolojik çeşitliliğin kaybolması bir ekosistemin çökmesine neden oluyor. Bu çöküş beraberinde temiz havayı, suyu, gıdayı ve iklim hizmetlerini de götürüyor. Bu yılki Yaşayan Gezegen Raporu, bu kötüye gidişi durdurmak için bize yol gösteriyor ve üzerimize düşen görevleri sıralıyor. Bunların başında gıda, enerji ve suya herkesin erişebildiği, biyolojik çeşitliliğin korunduğu, ekosistem bütünlüğünün güvenceye alındığı koşullar oluşturmak geliyor. Yaşayan Gezegen Raporu’nun uyarıları bir saat alarmına benziyor. Bu uyarıları dikkate alarak harekete geçmemiz gerek. 21. yüzyılda insanların çözmesi gereken iki temel sorun var. Doğayı tüm biçim ve işlevleriyle korumak ve kaynakları sınırlı bir gezegende insanlar için adil bir yaşam alanı yaratmak. Zor ama iki sorunun da üstesinden gelecek bilgi birikimine sahibiz. Yeter ki sadece bir dünyamızın olduğunu ve bu dünyanın doğal sermayesinin de sınırlı olduğunu kabul edelim. Bu anlayışı benimsersek çözüm yolundaki en büyük adımı atmış oluruz.”

    (T24)

  • İzlandalı kadınlar eşit işe eşit ücret talebiyle iş bıraktı

    İzlandalı kadınlar eşit işe eşit ücret talebiyle iş bıraktı

    İzlanda’da pazartesi günü kadın çalışanlar erkeklerle eşit ücret talebiyle iş bıraktı.

    The Independent‘ın haberine göre, İzlanda’da erkeklere göre %14 ila %18 daha düşük maaş alan kadınlar, buna paralel olarak sendikaların ve kadın örgütlerinin yaptığı hesaba dayanarak, ücretlerinin mesai günündeki sonu anlamına gelen 14:38’de iş bıraktılar.

    Ülkenin başkenti Reykjavík’te binlerce kadın sokağa çıkarak gösteri yaptı. Başka şehirlerde de daha küçük ölçekte protestolar oldu.

    İş bırakma eylemi, 1975’te ülkedeki kadınların %90’ının grev yaptığı 24 Ekim’in yıl dönümünde gerçekleştirildi.

    Benzer eylemlerde kadınlar 2005’te saat 14:08’de, 2008 yılında ise 14:25’te iş bırakmışlardı. Kadınların aldığı ücretlerin oranı yükelirken, mücadele sürüyor. Ancak bu hızla giderse, eşit işe eşit ücret talebi 52 yıl sonra gerçekleşmiş olacak.

    İzlanda Emek Konfederasyonu başkanı Gylfi Arnbjörnsson, 60 yıldır cinsiyet ayrımcılığının yasak olduğunu hatırlattı, 50 yılın bir ömür anlamına geldiğini ve eşitsizliğin giderilmesi için kimsenin bu kadar beklemeye niyeti olmadığını dile getirdi.

  • İzmirli Luna Betül, Kültürpark’ın talanına karşı ağaçla evlendi

    İzmirli Luna Betül, Kültürpark’ın talanına karşı ağaçla evlendi

    İzmirli Luna Betül, Büyükşehir Belediyesinin Kültürpark Projesine dair tepkisini dile getirmek için park alanında bulunan ağaçlardan biriyle evlendi.

    İzmir Büyükşehir Belediyesinin Yeni Kültürpark Projesi’ne tepkiler gelmeye devam ediyor. İzmirlilerin, meslek odalarının ve kitle örgütlerinin bir araya gelerek oluşturduğu Kültürpark’a Dokunma Platformu, projeye karşı çalışma yürütürken, dün projeye karşı ilginç bir tepki geldi.

    Luna Betül Elen isimli yurttaş, Kültüpark’ta yapılmak istenen yeni projenin, doğaya vereceği zararı dile getirmek için park alanı içindeki bir ağaçla evlenme kararı aldı. Kültürpark’a Dokunma Grubunun üyelerinin de katıldığı etkinlikte temsili bir nikah töreni düzenlendi ve bu törende Kültürpark’ın, park olarak kalması gerektiğinin mesajları verildi. Etkinliği yapma gerekçesini anlatan Eren, Perulu Çevreci Aktivist Richard Torres’in çalışmalarından etkilendiğini ifade ederek “Daha öncesinde onun videosunu izlemiştim. Kültürpark’ın tehlike altında olduğunu öğrenince de Kültürpark’a Dokunma Grubuna katıldım. Grup bu önerime olumlu yanıt verdi” dedi.

    Evrensel’e konuşan Luna Betül, Kültürpark’ın korunması gerektiğini ifade ederek bu alanda rahatça nefes alabilmek istediğini dile getirdi.

    Kültürpark’ın kendisi açısından önemini de anlatan Eren şunları söyledi: “Kültürpark’ın bir girişi Lozan bir girişi Montrö, demokrasinin bir kalesi diye bir yer belirlemek istesek herhalde Kültürpark olur bu benim için. Kaskatlı Havuzu’nun üzerindeki çıplak kadın heykellerinin uzun yıllardır bozulmadan duruyor olması ve de insanların burada rahatça gezebiliyor olması önemli. İstanbul talan edildi ve şimdi sıra İzmir’de. Bence şu anda dünyanın en güzel şehri İzmir ve en güzel yeri de Kültürpark. Burada rahatça nefes almak istiyorum. Yurt dışında insanlar hafta sonları AVM’lere değil parklara gidiyor. Ben de kendi şehrimde, kendi dilimde konuşurken bu parka rahatça gidebilmek istiyorum.

    İzmir Büyükşehir Belediyesi, hazırladığı yeni proje ile Kültürpark alanında köklü değişiklikler yapmaya hazırlanıyor. Proje kapsamında fuar için yapılmış hangarlar yıkılarak yerine kongre merkezi yapılması planlanıyor. Projeyi aralarında Basmane Meydanı’na 70 katlı gökdelen FOLKART Yapı’nın sahipleri olmak üzere işverenler sevinçle karşılarken, projeye karşı kurulan Kültürpark Platformu ise alanın sermayenin hizmetine açılacağını savunuyor.
    /Evrensel

     

  • İskenderun’da 6 bin zeytin ağacının bulunduğu araziye TOKİ inşaatı

    İskenderun’da 6 bin zeytin ağacının bulunduğu araziye TOKİ inşaatı

    İskenderun’da 6 bin zeytin ağacının bulunduğu bölgede TOKİ toplu konut inşaatı başlattı. Ağaçları 35 yıl önce kendilerinin diktiğini belirten mahalleli TOKİ’ye tepkili.

    Hatay’ın İskenderun ilçesinde binlerce zeytin ağacı toplu konut inşaatı için kepçelerle sökülmeye başlandı.

    İlçeye bağlı Gültepe Mahallesi’ndeki 450 bin metrekare alan üzerine ilk etapta 4 bin 500 konut yapmayı planlayan TOKİ, şantiye kurmak ve yol açmak için çalışmaya başladı. Hazine arazisi üzerindeki zeytin ağaçlarının bir bölümü de iş makineleri tarafından söküldü.

    Zeytin ağaçlarını 35 yıl önce kendilerinin ektiğini belirten mahalle sakinleri, başvuru yapmak için muhatap bulamadı. TOKİ’nin yapılacağı bölgede 6 binin üzerinde zeytin olduğunu anlatan mahalle sakinlerinden Kazım Tekbaş ve Reşit Bulut, “TOKİ’ye karşı değiliz yapılmasın da demiyoruz. Az emekle bu ağaçları büyütmedik. Bu emeğimizin karşılığını versinler. Bu ağaçları yetiştirmek için sırtımızda su çekip, taslarla sulayarak büyüttük. Yetkililer gelip keşfini yapsınlar. Zeytin ağaçlarımızın değerini bize versinler, ondan sonra söksünler” diye konuştu.

    Geçen yıllarda Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Yırca köyünde de yüzlerce zeytin ağacı termik santral inşaatı için kesilince köylüler ayaklanmıştı. Yürütülen mücadele sonucu yargı kararıyla zeytin ağaçlarının olduğu bölgedeki termik santrale izin çıkmamıştı.

    (Gazete Duvar, DHA)

  • Aleviliğin kadim merkezi Çorum

    Aleviliğin kadim merkezi Çorum

    Mehmet KABADAYI
    “Bir Toplum Gerçeklerden Ne Kadar Uzaklaşırsa, Gerçeği Söyleyenlerden O Kadar Nefret Eder” George Orwell.

    Kızılırmak yayının ortası Anadolu’da uygarlığın ortaya çıktığı coğrafyadır Çorum… Yerleşim bölgeleri insanların toplandığı, sözlerin, davranışların dolayısıyla fikirlerin, inancın, kültürün yeniden üretildiği, akışkanlık kazandığı, tabiatla irtibat kurduğu, tabiata ikrar verdiği, varoluşun görünür kılındığı mekânlardır. Toplumsallık birlik, ortak hareket etme, geçmişi hatırlama, geleceğe yönelik planlamayı hayal etme, doğum, ölüm ve evlilik gibi toplumu ilgilendiren bütün foksiyonlar kutsal mekânlarda çeşitli ritüellerle devam ettirilir. Bu yönüyle de kutsal mekânlar Kızılbaş-Alevi-Bektaşi inancının yeniden varoluş mekânlarıdır.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-01

    Alaca-Çorum. Hattuşa Yazılıkaya’da 12 Tanrı Motifi İ.Ö 1250/1275 arası.  12’ler… 12 Tanrı, Kadın erkek eşit tanrılar… Kaynak: Kemal Soyer/www.yolunezeli.com

    Selçuklular ve Osmanlılar dönemi Kızılbaş Türkmen boyları kendi güvenlikleri ve beslenme, hayvancılık, tarım için uygun gördükleri kışlak ve yaylaklara yerleşerek yurt edinmişlerdir. Alaca’ya (Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova’ya) ilk yerleşen köylerinden bazıları; Bozdoğan, Büyük Söğütözü, Eskiyapar, Kızıllı, Kargın, Kara Mahmut, Alamas, Camili ve Geven. Kafkas- Rus Savaş’ında sonra, 1864’te Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkesler, Osmanlı’nın taraflı iskân politikalarıyla, ülkenin diğer bölgelerine olduğu gibi bu bölgeye de yerleştirilmişlerdir. Çorum ili sınırları içerisinde 30’a yakın Çerkez (Abhaza) köy vardır. Tarihi kaynaklarda Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) “Ankara ilinin Yozgat (Bozok) Sancağı’na bağlı küçük bir kasaba” olarak yer alıyor. XIV. Yüz yıla ait bir belgede, Hüseyin Ova’da aynı adı taşıyan bir KIızılbaş-Alevi köyden söz edilmektedir. Önceleri bucak olan Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) 1919’da ilçe yapılmıştır. 1932’de Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) adı değiştirilerek, Alaca yapılmıştır.

    Çorum’da Kızılbaş-Alevi yerleşkelerinin 16’cı yüz yılda var olduğunu kanıtlayan iki BELGE: Bozok’ta Cuma Namazı Kılmak ve Hutbe Dinlemek İstemeyenlerin Cezalandırılmalarına İlişkin Buyruk:  “Hüseyin Abad ilçesinde (Hüseyin Abad diye geçen ilçe, Çorum’un Alaca İlçesidir.)  üç dört yerde cami var iken onurlu hutbeleri ve dört halifenin yararlı adlarını duymak istemeyen, bu nedenle de Cuma namazı kılmak istemeyen Bozdoğan bölgesinin sipahisi olan Hüseyin Kayabüken bölgesinden Yolkulu, Yerkulu ve Yakup, Minşar bölgesinden Hızır Şah yanlısı oldukları, bunlardan kimilerinin eşkıyalık ettikleri ve yargılamadan kaçtıklarını duydum. Şimdi, buyurdum ki: Bunların durumlarını gizlice araştırıp bilgi edinesin. İmamlarının, hatiplerinin ve topluluklarının durumları nedir bilesin. İmam ve hatipleri karıştırıcı mıdır, şeytani midir? Anlayasın. Cuma namazı kılmayan bu adamlar nasıl şeylerdir bilesin. Asıl hutbecileri dinlemeyen bu adamlar nerelerde otururlarsa öğrenesin. Bütün bunları yazıp bana gönderesin ve sonra durum üzerinde buyruklarımı bekleyesin. Bu adamların yukarıdaki durumlar aleyhine işleri varsa bekletmeden yakalayıp içeri atasın.” (6 Recep 976  (1568, II. Selim Dönemi)” (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 34.)

    “Çorum Dul Köyü’den Beğ Adlı Kızılbaş’ın Cezalandırılmasına Dair HÜKÜM: KİMDEN: Padişah’tan, KİME: Çorum Beği’ne ve Osmancık ve Çorum Kadıları’na HÜKÜM. KONU: Çorum İlçesinin Dul köyünde Beğ adında bir kişi çevresinde birçok kişileri toplayarak kadın erkek birlikte içki içtikleri, bu kişinin yakalanıp hakkında soruşturma yapılması.  BELGENİN MEÂLİ: Hacı Paşa Hazretlerinin hizmetinde olan Fazlullah Çorum Beği’ne ve Çorum ve Osmancık Kadıları’na HÜKÜM Kİ, Sen ki Sancak Beğisin mektup göderüp Çorum kazasına tabi “Dul nâm karyede Beğ nâm kimesne üzerine karye-i mezbhurdan (yukarıda adı geçen) nice kimesneler CEM’ olup KIZILBAŞ tavrı üzere kendü avreti ve oğlanları ile sürb-i hamr (içki içme) muâşeret (birlikte) idüp ve nice yerden dahi mezbûre (yukarıda adı geçene) nezir ve cerrare ve kurban cem’ olup bu minval üzere envâ’-ı fiil-i şeni’ (çeşit kötü işler yapıldığı) eyledükde karye-i mezbûre (adı geçen) ahalisinden emir ve Mehmet keyfiyet-i ahvâli a’yan-ı vilâyetden ve bî-garaz (tarafsız) müselmanlardan suhal olındıkda vech-i meşrûh üzere (anlatıldığı gibi) aldığın haber virdiklerin bildirdüğin ecilden BUYURDIM Kİ, vardıkda te’hîr (geçiktirmeden) itmeyüp mezkûrı ele getirüp dahi meclis-i şer’de (mahkemede) ahvâli a’yan-ı vilâyetten ve bhi-garez kimesnelerden hakk üzere teftiş idüp göresin hakkında ne vechile şahadet iderler ise sicil idüp shuret-i sicil ile arz eyliyesin eğer vech-i meşrûh üzere mülhidler (sapık) olduği şer’le sâbit olur ise habs eyliyesin sonra emrim nevechile sâdır olur ise mûcibi ile ( gereği gibi) amel eyliyesin. (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 38.) Bu iki BELGE: BOA Mühimme Defteri, Cilt: 31, s. 234/517. 22 Cemaziyelahîr sene 985 (Ağustos 1577), Padişah 3. Murat Dönemi.   (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 38.)  Bu iki belgeden de  (Buyruk ve Hüküm) anlaşılacağı üzere Kızılbaş-Alevi toplumu, 16’ıncı yüzyılda Çorum merkez köylerinde ve Hüseyin Abad’ta var ve yerleşik olarak yaşıyor

    Çorum İlinde 238–240 köy Kızılbaş-Alevi yerleşkesidir, bu köylerden bazıları karışıktır. Bazı karışık köylerde ise alevi sayısı yok denecek kadar azdır, hatta hiç yoktur. Genelde de Alevi köylerinin çoğu göçten dolayı ya tamamen ya da kısmen boşalmıştır. Günümüzde Kızılbaş-Alevi nüfusun büyük bir çoğunluğu Ankara’da ve Çorum Merkez’de yaşamaktadır.    Çorum Merkez Kızılbaş-Alevi Köyleri: Düdüklü, Eymir, Harmancık, Sarmaşa, Hızırdede, Büğet, Güvenli, Karasar, Palabıyık, Atçalı, Pancarlık, Kavacık, Eskiekin-(karışık), Kazıklıkaya, Turgut, Tolamehmet, Şekerbey-(karışık), Yoğunpelit, Sazak, Çobandüven, Ahmetoğlan, Üçköy, Örencik, Karagöz, Hımıroğlu, Gökçepınar, Kadıderesi, Mollahasan, Şanlıosman, Kuşsaray, Mustafaçelebi, Gökköy, Kozluca, Sevindikalan, Mühürler, Teslim, Karacaköy, Kılıçören, Büyükdivan, Budakören, Yenice, Kadıkırı-(karışık), Tahran, Çayhatap, Sapaköy, Narlık, Karadona, Çağşak, Evciortakışla, Evciyenikışla, Evcikuzkışla, Yenihayat, Sarinbey, Seyfe, Mislerovacığı, Bürüoğlu, Hamdiköy, Serban, Sırıklı, Morsümbül, Bektaşoğlu, Seydimçakallı, Arpalık, Altınbaş, Kertme, Karakeçili, Şahinkaya, Ülkenpınarı, Dereköy, Eskiören, Kızılkır, İnalözü (karışık), Hacıbey, Dut, Çaltıcak, Aslanköy, Eşençay, Eskiköy, Çalyayla, Kızılpınar, Acıpınar, Dutçakallı, Erdek, Çukurören, Çanakçı, Deller, Ömerbey, Laloğlu, Karabayır. İğdeli (karısık),  Bogazönü,  Kirazlipinar, Sazdegirmeni

    Alaca’nın (Hüseyin Abad) Kızılbaş-Alevi köyleri: Çırçır, Harhar, Karkın, Kalınkaya, Çevreli, Karamahmut, Alacahöyük, İmat, Keşlik, Çelebibağ, Eskiyapar, Gıcıklı, Külah, Çomar, Perçem, Velet, Değirmendere, Haydar, Büyük Söğütözü, Onbaşılar, Akçaköy, Kayabüğet, Kuyumcusaray, Yenice, Karetepe, Koçhisar, Balçıkhisar, İsaağacı, Akören, Yeniköy, Kürkçü, Soğucak, Bozdoğan, Büyük Keşlik, Kılavuz, Akpınar, Dutluca, Dereyazıcı, Büyük Camili, Küçük Camili, Geven, Kuzkışla, Değirmenözü, Akçasoku, Küre, Koyunoğlu, Mazıbaşı, Çikhasan.

    Mecitözü’nün Kızılbaş-Alevi köyleri: Köseeyüp, Boğazkaya, Kalecik, Dağsaray, Kayaı, Alancık, Totali, Kavaklı, Koyunağlı, Karacuma, Yeşilova, Boyacı, Geygoca, Hisarkavak, Kozören, Körücek, Karacaören, Sorkoğlan, Akpınar, Konak,  Emirbagı (karışık)   Sungurlu’nun Kızılbaş-Alevi köyleri: Karakaya, Beyyurdu, Şekerhacı, Gökçam, Kamışlı, Körkü, Çiçeklikeller, Sarıkaya-(Karışık), Alembeyli-(karışık), Kemallı-(karışık), Akpınar, İnegazili-(karışık), Oğlaközü, Cevheri, Çayan, Mağmatlı, Akçalı, Topuz, Besevler, Bağdatlı, Çavuş, Beylice, Çukurlu, Çayyaka-(karışık), Aydogan, Ciftlikköy, Dertli, Oyaca. Ortaköy’ün Kızılbaş-Alevi köyleri: Aşar, Büyükkışka, Senemoğlu, Cevizli, Kavakalan, İncesu-(karışık), Kuyucak, Kızılhamza, Fındıklı, Yaylacık,  Salbas, Yukari Kuyucak, Esenkent (Dirgenli) Osmancık’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Çampınar, Kumbaba, Baltacı Mehmet Paşa, Yağsiyen, Karağaç, Fındıcak,  Çampınar (Seciğen)  Dutludere (Yahu), Sütlüce, Umaç, İskilip’in Kızılbaş-Alevi köyleri: Kılıçdere, İbik-(karışık), Veletler-(karışık), Hasandeğen, Karlık, Cıngıllıoğlu, Soğucak. Boğazkale’nin Kızılbaş-Alevi köyleri: Sarıçiçek, Yazı, Yanıca. Uğurludağ’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Büyükerikli, Küçükerikli, Gökçeağaç-(karışık). Laçin’in Kızılbaş-Alevi köyleri: Gökgözler, Kuyumcu(bir mahallesi), Gözübüyük. Dodurga’nın Kızılbaş-Alevi köyleri: Obruk, Mehmet Dede Tekkesi.  Kargı’nın Kızılbaş-Alevi köyleri: Karapürçek. Bayat’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Eskialibey. 

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-02

    Birinci resim; Çorum-Alaca-Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyünde Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Piri Nesimi Dedenin Türbesi ve Yanında Bulunan Tarihi Mezarlık.  Şıx (Şıh) Çoban Ocağının Merkezi Dersim’in Mazgirt İlçesindedir. İkinci Resim; 1996’da yapılan Nesimi Dede Cem Evine ait, Bu tarihe kadar köyümüzde yapılan Cemler, İbrahim Dede’ye ait Büyük Evde yapılırdı.

    Aleviliğin kökleri bu kutsal mekânlardadır. Belki de tarihteki ilk kutsal mekânlar mağaralarla birlikte mezarlıklardır. Mezarlıklar insanların toplumsal kimlikleridir. Bir mezar taşına sahip olmak geçmişi hatırlamaktır, geçmişi örüp, geleceğe yol almaktır. Alevilerde her ferdin, her kabilenin, her köyün kendi yeminleri, yemin ettikleri kutsal mekânları ve kutsal şahısları vardır. Çorum çevresinde genellikle yeminler, Şıx (Şıh) Çoban Ocağı üzerine ve Ocağın Piri Nesimi Dede üzerine yapılır.

    Çorum İli Sınırları İçerisinde Bulunan Bazı Kürt-Kızılbaş-Alevi (yerleşkeleri) Köyleri:  Alaca (Hüseyin Abad) İlçesine bağlı, Kavili-Gavili-Kâvli aşiretine mensup Büyük Keşlik  (Nesimi Keşlik) Köyü, Şıx (Şıh) Çoban Ocağı’nın bir kolu bu köydedir. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Kâvli aşiretinin bağlı olduğu Ocak’tır. Ocağın ana merkezi Dersim’in Mazgirt ilçesindedir. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi ve Kâvli aşiretine bağlı köyler. Düdüklük Köyü Alaca ilçesinden Çorum Merkeze aktarıldı.  Bekâroğlu (köyü) Düdüklü Köyüne (muhtarlığına bağlı bir   mahalledir. Soyucak Köyü, Kadıderesi Köyü, Mollahasan Köyü, Fındıklı Köyü, Mustafaçelebi Köyü,  Kirazlıpınar  (Haydutoğlu) Yaylacık (Göpsen) Köyü, Şanlıosman (Kanlıosman) Köyü,  18.5.1956 tarihli kararnameyle Şanlıosman adı verildi. Değirmenönü (Dibareş) Köyü, Koyunoğlu Köyü, Mazıbaşı Köyü, Kozulca Köyü, Çikhasan Köyü, Kuzkışla Köyü, Ağcasoku Köyü Bu Köy’ün bir kısmı Alaca’ya bir kısmı da Geven Köyüne nakledilmiştir. Bunların dışında Alaca İlçesine bağlı Haydar Köyü,  Çorum merkeze bağlı  Palabıyık Köyü, Ortaköy’e bağlı  Kavakalan Köyü ve  Sungurlu’ya bağlı Yeşilova (Büyükkızıl) Köyü de  Kızılbaş-Alevi Kürt yerleşimidir. Bu köyler Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi değildir. Ayrıca Çorum’da, Çorum merkeze bağlı Sarılık Köyü örneğinde olduğu gibi, Sünni-Kürt köyleri de vardır. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi Türk- Türkmen köyler. Kılavuz Köyü, Akpınar Köyü, Tutluca Köyü, Çırçır Köyü, Camilli Köyü, Kızılhamza Köyü, Dereyazıcı Köyü ve Gökköy.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-03

    Çorum’un Alaca İlçesine bağlı Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından 22 Şubat 2014 tarihinde Nesimi Dede Cem Evinde gerçekleştirilen Hıxır Cemi ritüelleri. Cemi Hacı Bektaş Hüdadat Çelebi’ye bağlı, aynı zamanda Çorum Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’ Şube Başkanı Nurettin Aksoy Dede, Ağuçan Dedelerinden Niyazi Bozdoğan Dede ve Şıx (Şıh) Çoban Dedelerinde aynı zamanda Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Garip Aygün Yürütüyor. Cem Evi Hakk Yol’a inananların yani Kızılbaşların-Alevilerin-Bektaşilerin inanç merkezidir. İnanç merkezlerinde birey-toplum ve evren arasında kurulan sisteme inanç ritüeli diyoruz. Ritüeller mesajları, hafızayı ve kabulleri kapsamaktadır. Toplumsal değerler inançsal ritüellerle Cem Evlerinde ve kutsal mekânlarda (ziyaretlerde) her daim canlı tutulur. Cemde her can kendini tanımlar, konumlar, ikrar verir, hesap sorar, hesap verir ve küskünler barışır. Bu çaba aynı zamanda doğayı, evreni anlama ve ona yoldaş olma çabasıdır.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-044

    Çorum Merkez Seyfe Köyü Kırklar Türbesinden görüntüler.

    Aleviliği toplumsal ve kuramsal olarak tanımak istersek kutsallarını incelememiz lazım. Hakk Yol toplumsallığı rızalık ve ikrarlık ekseninde dostluk üzerine kurulur. Hakk özünde toplumun kimliğidir, bu kimlik kutsal mekânlarda tazelenmektedir. Kutsal mekânlar yani Ziyaretler toplumsallığın yeniden üretildiği mekânlardır. Kutsallığı bundan kaynaklıdır. Aslında kutsanan toplum, kutsallığın ta kendisidir. Bu yönüyle ziyarete atfedilen, temizlik, bereket ve bolluk aynı zamanda kadın merkezli üretimi anlatmaktadır. Yine ziyaretlerde bazı anlarda adaklarla, niyazlarla, lokmalarla bazen dualarla dile getirilen minnettarlık, aslında toplumsal hakikatin ve doğanın kutsanmasıdır. Cemlerde olduğu gibi ziyaretlere gitmeden önce de küskünler varsa barışır, iç huzurla kutsal mekâna gidilir. Çünkü bireyin toplumla, toplumun ise tabiatla, evrenle bir olduğu alanlardır bu kutsal mekânlar.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-06

    Hititlerin Kartal Semahı-Tokat Amasya Corum Yöresinde Yasamaya Devam ediyor. İlk resim Alacahöyük-Yazılıkaya-Hattuşa’da, Hitit dönemine ait bir kaya kabartması, İ.Ö 1250/1275 arası bir tarihe dayanıyor… Bu Motif’i Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde görmek mümkün… İkinci resim günümüze ait, Hakk için semah dönen Tokat’lı canlarımız… Semah erenlerindir, Çarka da dönenlerindir. Bu yola eğri girmez, Doğru da sürenlerindir… Hakk ve Hakikatin yolcusu Canlar Anadolu’da 4 bin yıldır pervaz vurup çark ediyor… Yol yürüyor, Erkan kesintisiz sürüyor…

    Çorum’da Kızılbaş-Alevi Çoğunluğun yaşadığı mahalleye mescit yapılmış. Evet, asimilasyoncu akıl boş durmuyor. Siz ‘Sünni’leştiremiyorsanız bırakın biz ‘Şii’eştirelim mantığı devam ediyor.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-07

    Yüzyıllardır sistematik olarak asimile edilmeye çalışılan Aleviler, yurt dışında ve yurt içinde kendi öz kimliğiyle yakalamaya başladığı yeni özgürleşme mücadelesi, hem dıştan, hem de içten çürütülmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Selçuklu’da, özellikle Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde uygulanan baskı-inkâr ve etkisizleştirme çabaları, ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir.

    Çorum-Osmancık’ta Bulunan Koyun Baba (Türbesi) Dergâhı.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-05

    Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre Bektaşi Erenlerinden Koyun Baba, Bizzat Hacı Bektaş’ın halifesidir. Yine Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre Osmancık Halkı, çoğunlukla Alevi-Bektaşi’dir. Gel gelelim ki, asimilasyon ve baskılardan dolayı günümüzde bu ilçe de Alevi-Bektaşi nüfusu yok denecek konumdadır. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Çorum Alevi Kültür Merkezi tarafından her yıl geleneksel olarak “Koyun Baba Anma Etkinlikleri” düzenleniyor. Koyun Baba Hazretlerinin türbesinin ziyaret edildiği etkinliklerde kurban kesiliyor, cem yapılarak lokma dağıtılıyor, semahlar dönülüyor. Koyun Baba (Türbesi) Dergâhı Alevi-Bektaşi canların inanç mekânı olmasına rağmen Diyanet buraya mescit yapıp imam atadı. Bu durum üzerine Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi, Çorum Valiliği, Müftülük ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunarak, Çorum Bölge İdare Mahkemesine Dava Açtı. Koyun Baba (Türbesi’nin) Dergâhı’nın bir Alevi-Bektaşi inanç merkezi olduğunu belirterek, dergâhın kendilerine verilmesini talep etti. Konuyla ilgili bana bilgi veren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı Nurettin Aksoy Dede, 30 Mart Çarşamba günü Çorum İdare Mahkemesi’nde yapılan duruşmada, mahkeme Dergâhı Osmancık Müftülüğüne verdiğini söyledi. İnancımızı yok sayan, susturan, kutsalımıza saldırıp el koyan, tekçi-inkârcı, asimilasyoncu anlayışlara karşı, kendi tarihi hakikatimizle bütünleşerek özümüze dönüşü hızlandırabiliriz. Aşk İle.

     

  • ŞAH İSMAİL HATÂÎ’NİN ANNESİ ALEMŞAH BEGÜM: EFSANELER VE GERÇEKLER

    ŞAH İSMAİL HATÂÎ’NİN ANNESİ ALEMŞAH BEGÜM: EFSANELER VE GERÇEKLER

    Shah Ismail’s Mother Alamshah Begum:
    Legends and Realities
    Alemşah Begüm, Die Mutter Von Schah İsmail Hatâî:
    Legenden Und Wahrheit Über Sie
    Namiq Musali*
    * Doç. Dr., Kastamonu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü. Ö Z
    Yedi Ulu Ozan’dan biri olarak kabul gören Şah İsmail Hatâî’nin
    annesi Alemşah Begüm, Azerbaycan Orta Çağ tarihinde önemli role
    sahip olan bir kadındır. Babası tarafından Akkoyunlu hanedanına,
    annesi tarafından ise Trabzon Rum imparatorları nesline mensup olan
    bu kadın, Erdebil Tekkesi’nin mürşidi Şeyh Haydar’la evlenerek,
    üç oğul ve üç kız çocuk doğurmuştur. Küçük oğlu İsmail sonradan
    taht ve taç sahibi olmuş ve Azerbaycan merkezli Safevî Devleti’ni
    kurmuştur. Alemşah Begüm bu süreçte oğluna tam destek vermiş, Şah
    İsmail de kendi şiirlerinde annesini sevgiyle anarak, onu Hz. Fâtıma’ya
    benzetmiştir. Safevî tarihçileri her zaman Alemşah Begüm’den büyük
    bir saygıyla söz etmişlerdir.
    Fakat özellikle son yıllarda yayınlanmış olan bazı romanlarda, köşe
    yazılarında ve popüler tarih niteliğindeki eserlerde Şah İsmail’in 1501
    yılında Tebriz’i aldıktan sonra annesini öldürdüğü iddia edilmektedir.
    Bu iddiaların kaynağı olarak o dönemde Azerbaycan’da bulunan
    Venediklilerin seyahatnameleri esas alınmaktadır. Oysaki Venedik
    elçisi Caterino Zeno’nun seyahatnamesinde Şah İsmail’in kendi öz
    annesini değil, üvey annesini öldürdüğü açık bir şekilde belirtilmiştir.
    Ama bu eserin Türkçe tercümesinde “üvey anne” yerine yanlışlıkla
    sadece “anne” yazılmış ve bu hata, Şah İsmail’i karalamak isteyenler
    için “ilham kaynağı” olmuştur.
    DOI: 10.12973/abked.81.003
    36
    Namıq MUSALI
    Forschungszeitschrift über das Alevitentum und das Bektaschitentum / 2016 / 13
    ABSTRACT
    Shah Ismail is accepted as one of Seven Great Poets in Alevi tradition. His mother
    Alamshah Begum is one of the women who played a significant role in the medieval
    history of Azerbaijan. This woman belonged to Akkoyunlu Dynasty from her father’s
    side and her mother was from the family of Trebizond Emperors. She married with
    Sheikh Haydar, who was spiritual leader of the Sufi Order in Ardabil. Alamshah
    Begum gave birth to three sons and three daughters. Later, her younger son Ismail
    was the owner of throne and crown. He founded Safavid State, heartland of which
    was Azerbaijan. In this process Alamshah Begum gave full support to her son. In
    his poems Shah İsmail commemorated his mother respectfully and compared her to
    Hazrat-i Fatima. Safavid historians always mentioned Alamshah Begum with great
    esteem.
    But in some novels, corner posts and examples of popular historiography, which
    published especially in recent years, are claimed that Shah Ismail allegedly killed
    his mother after the conquest of Tabriz in 1501. These authors as sources of their
    claims refer to the voyage books of Venetians, who traveled in Azerbaijan at that time.
    Whereas Venetian ambassador Caterino Zeno clearly states that Shah Ismail killed
    his stepmother, but not his own mother. However in the Turkish translation of this
    work instead stepmother inadvertently was written simply mother and this mistake
    has become a “source of inspiration” for those who want to bedaub of Shah Ismail.
    According to Safavid sources Alamshah Begum was not killed in 1501 and she
    survived long years after this date. Writings on Alamshah Begum’s gravestone, which
    is located in courtyard of Sheikh Safi’s tomb, near to Allah Allah cupolas, show that
    this woman died in 929 A.H. / 1522-23 A.D.
    Keywords: Shah İsmail Khatai, Alamshah Begum, Caterino Zeno, Safavids

    DEVAMINI OKU  PDF

  • Kadın kurumları bir bir kapatılıyor

    Kadın kurumları bir bir kapatılıyor

    Dêrik Belediyesi’ne atanan kayyumun ardından Kadın Evi kapatılarak, Kadın Evi çalışanı Yüzal da görevden alındı. Bodrum Kadın Dayanışma Derneği’nden Erozan, Kürdistan’daki kadın kurumları ile birlikte çalışma yürüttüklerini ve ‘kayyumların yalnızca Kürt kadınlarının sorunu olmadığını’ söylüyor

    Halk iradesi ile seçilen DBP’li belediye başkanlarını görevden alarak yerine atanan kayyumların ilk icraatları kadın çalışmaları yürüten kurumların kapısına kilit vurmak. El konulan kadın kurumlarında başvurucu kadınların bilgilerinin bulunduğu dosyalara el konulması ise kadınların can güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesi ile büyük tepki toplamıştı.

    Mêrdîn’in (Mardin) Dêrik ilçesinde de Kadın Evi ve Kültür Merkezi kayyum tarafından kapısına kilit vurulan yerlerden biri. Kadın Evi, cins bilinci, hukuk, sağlık ve psikolojik destek alanlarında ilçede bulunan kadınlara hizmet veriyordu.

    İşlevsiz hale geldi

    Kayyumla birlikte görevine son verilen Kadın Ev eski sağlık birimi çalışanı Gülseren Yüzal, Kadın Evi’nin kuşatma altına alınması ile birlikte baskı altına alınan kadınların kurslara gelmemeye başladığını ifade etti. Yüzal, polis ablukası ile birlikte işlevsizleştirilen Kadın Evi’nin eylül ayının sona ermesi ile birlikte kapatıldığını, kendisinin de hiçbir gerekçe gösterilmeden görevine son verildiğini aktardı.

    Kültür evi de kapatıldı

    Kayyumun Kadın Evi’ni kapattıktan sonra diğer biri hedefi Kültür Merkezi olurken Yüzal, Kültür Merkezi’nin de Kadın Evi gibi bilinçli hedef alındığını söyledi. Yüzal, “Kayyum, Kadın Evi ve Kültür Merkezi’ni kapatma yoluyla Kürt çocuklarını asimile ederek Kürt kimliğine saldırırken, Kadın Evini de özgür kadın bilincinin gelişmesini engellemek için kapatmıştır” dedi.

    İşten atamadıklarına mobing

    Kadın Evi’nde biri sosyolog olmak üzere iki kadın çalışanın da görev yerlerinin değiştirildiğini söyleyen Yüzal, arkadaşlarının da Belediye binasında bir göreve getirildiğini ve baskı altında olduklarını ifade etti. İşten atamadıkları çalışanlara mobbing uygulandığını aktaran Yüzal, şöyle devam etti: “Birçok arkadaşımız sözlü tacize, şiddete maruz kalıyor, işi bırakmaya zorlanıyorlar, arkadaşlarımıza hakaret ediyorlar.”

    Sedat Sur / Mêrdîn-Anf

  • Şeyh Bedreddîn Hareketi’nin Toplumsal Tabanı

    Şeyh Bedreddîn Hareketi’nin Toplumsal Tabanı

    Her türlü ideolojik yaklaşımın tuzağına düşmeden hareketin mahiyetini doğru anlayabilmek, yalnızca Şeyh Bedreddin‘in nasıl biri olduğunu anlamakla çözülecek bir mesele değildir. Hareket’in sosyal tabanını, bu tabanın toplumun hangi kesimlerinden teşekkül ettiğini iyi bilmemiz gerekir. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hangi kitlelere dayanarak harekete geçmişlerdi? İsyan propagandası ve bu propagandada sunulan vaatler, propaganda olunan ideoloji nasıl bir şeydi ve kimlere hitap ediyordu, başka bir deyişle, hedef kitleler hangileriydi?

    Bu sosyal tabana dikkatlice bakıldığında ilk planda göze çarpan, en başta Şeyh Bedreddin’in kendi müridleriydi. Hocası ve şeyhi Hüseyn-i Ahlati’nin vefatından sonra, onun vasiyeti uyarınca fiilen şeyhlik görevini üstlenen Bedreddin’in mürid çevresi çok dikkat çekicidir. Hocasının tarikatının -Menakıb’ın Mevlevî olduğunu söylemesine rağmen- hangisi olduğuna dair kesin bilgiye ulaşamıyorsak da, Şeyh Bedreddin’in Anadolu’daki ilk müridlerinin, sonra gelişen olaylara bakıldığında Mevlevi dervişleri olduğunu, onların böyle bir isyan hareketinde yer alabileceklerini kabul etmek neredeyse imkânsıza yakın derecede zordur, sebebi gayet açıktır.

    Bizce Hareket’e katılan çekirdek tabakanın -Börklüce Mustafa’nın çevresi dahil- Hurûfi inanç taşıyan Torlaklar (Kalenderiler) olduğunu görmek hiç de zor değildir. Torlak Kemal’in başında bulunduğu bir grup Torlak, Domaniç yakınlarında bir köyde Şeyh Bedreddin ile karşılaşıp ona mürid olmuşlardır. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve müridleriyle de daha önce Aydın dolaylarında ilişki kurmuş olmalıdır. Bunlara, Şeyh Dobruca‘ya gittiğinde oradaki Sarı Saltık Zaviyesi’nde yaşayan Işıklar, yani bu adla anılan bir başka grup Kalenderî dervişi de katılmış olmalıdır.

    Şeyh Bedreddin Hareketi’nin taraftarları ve bağlıları yalnız bunlardan ibaret değildi. Ayrıca bu çekirdek tabana eklemlenmiş çok daha geniş bir taraftarlar kitlesi bulunuyordu. Bu çevrenin nasıl teşekkül ettiğini, hangi kesimlerden oluştuğunu görebilmek için, onun Kahire‘den ayrıldıktan sonra Anadolu‘daki seyahati boyunca uğradığı yerlerin, temasa geçtiği çevrelerin iyi izlenmesi gerekir.

    Kalenderiler hurufilik bedreddinŞeyh Bedreddin’in Kahire‘den ayrıldıktan sonra doğrudan ailesinin oturduğu Edirne taraflarına gidecek yerde, neden önce Halep‘e uğrayıp bir müddet orada kaldığı, daha sonra niçin başka yerlere de uğrayarak Konya-Tire doğrultusunda yoluna devam ettiği, Batı Anadolu‘ da ne aradığı, niçin Hıristiyan ahali ve rahiplerle meskûn Sakız Adası‘na gittiği, kanaatimizce cevapları iyi verilmesi gereken sorulardır. Bu Batı Anadolu yolculuğunun amacı, daha doğrusu Şeyh Bedreddin’in kafasındaki neydi? Rahiplerle neden görüşmüştü? Üstelik sadece rahiplerle mi görüşmüştü? Bu görüşme durup dururken yalnızca Hıristiyanlık-Müslümanlık üzerine sıradan teolojik tartışmaların yapıldığı bir görüşme miydi? Bu görüşmenin sonunda, Girit Adası‘ndan gelme başrahip başta olmak üzere, Sakız Adası’ndaki rahiplerin Müslüman olduğu rivayet gerçeği mi yansıtıyor, yoksa Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanlarında sık rastladığımız hayali epizodların bir benzeri midir? Yahut hakikaten Halil b. İsmail’in ve ona dayanan Osmanlı kaynaklarının belirttikleri gibi, bu seyahat yalnızca rahipleri Müslüman etme amacını mı taşıyordu? Sakız Adası’ndaki Ortodoks olmadıklarını kesin olarak söyleyebileceğimiz rahipler nasıl bir Hıristiyanlık anlayışına bağlıydılar? Yoksa Şeyh Bedreddin, girişeceği hareketi acaba gerçekten daha Kahire‘deyken tasarlamış ve bu seyahati o maksatla, bu bölgedeki insanların durumlarını görebilmek, onlarla konuşabilmek, onları kendi safına çekebilmek için mi gerçekleştirmişti?

    Kanaatimizce bu soruların cevabını verebilmek, Şeyh Bedreddin’in uğradığı bölgelerin dini, sosyal ve kültürel yapılarının iyi anlaşılmasına bağlıdır. Böyle bir analizi “Batı Anadolu” ve “Balkanlar” sahası olmak üzere, buraların Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi halkları üzerinde yoğunlaştırmak şart oluyor. Araştırmacıların bir kısmı, haklı olarak isyanın ideolojisiyle bu bölgelerde yaşayan halkların dini yapılarını ilişkilendirmiş ve bunu açıklamaya çalışmışlardır. Eğer Şeyh Bedreddin hakikaten üç dini birleştiren yeni bir senkretik Müslümanlık yorumunu -ister inanarak, ister muhtaç olduğu kuvvetleri etrafina toplamak için olsun- vaz’etmiş idiyse, bu iki bölgedeki hakim din anlayışı onun propagandasının kolayca kabul görmesinde önemli bir rol oynamış olmalıdır.

    Biraz yakından bakıldığı zaman aslında iki bölge arasında dini-sosyal bakımdan benzer bir bağlantı bulunduğu dikkati çekiyor. Gerek Kütahya, Manisa, Aydın ve İzmir yöreleri başta olmak üzere Batı Anadolu‘da Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in, gerekse Dobruca ve Deliorman ağırlıklı olarak Balkanlar‘da Şeyh Bedreddin’in propagandalarına olumlu cevap verip bu isyanlara katılan kesimlerin Müslüman olanlarının Sünni Müslümanlık, Hıristiyanların Ortodoks Hıristiyanlık, Yahudilerin ise Ortodoks Yahudilik anlayışına mensup bulunmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Bu meseleye dair uzun zamandan beri Batı’da yapılan araştırmalar bugün için bize yeterli bir fikir verecek düzeydedir. Mesela Şeyh Bedreddin Hareketi’nin, birbiri içine geçmiş heterodoks Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi topluluklarından oluşan dini-sosyal tabanının yapısal nitelikleri gerçekten iyi gözlemlenmiştir. Bu çalışmalar, bizim Şeyh Bedreddin Hareketi’nin Batı Anadolu, Marmara yöresi ve Balkanlar‘daki dini-sosyal tabanını analiz etmemize yardımcı olacak ilginç veriler sunmaktadırlar.

    Acaba yarınlarına güvenle bakamayan, toplumsal ve ekonomik bunalım içinde yaşayan bu üç dinin heterodoks yorumlarına bağlı kesimlerini Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve Şeyh Bedreddin’in etrafında birleştiren ortak mesaj, ideoloji neydi? Bu liderlerin propagandaları neden bu insanlara sıcak gelmişti?

    İşte böyle bir sorudan yola çıkıldığı zaman, bu bölgelerin erken ortaçağlardan beri (yaklaşık 6.-9. yüzyıllardan bu yana) “düalist ve mesihçi” karakterli iki heterodoks Hıristiyan mezhebinin, yani Pavlosçuluk (Paulisyanizm) kaynaklı Bogomilizm‘in ve merkezlerinden biri Alaşehir (Philadelphia) olan Katharizm‘in kuvvetle hakimiyeti altında bulunduğu dikkatleri çekiyor. Sözünü ettiğimiz bilimsel araştırmalar, gerek Batı Anadolu ve Ege sahillerindeki, gerekse Balkanlar’daki Bogomilist ve Katharist popüler Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin, mesiyanik inançlara çok açık, güçlü bir heterodoks yapı sergilediğini ortaya koymaktadırlar.

    Sözü edilen bölgelerde Türk hakimiyetinden evvel azınlık olarak yaşayan Yahudiler‘in bir kısmının, zaman içinde Hıristiyanlığın heterodoks yorumlarını temsil eden Bogomilizm ve Katharizm gibi mezhepleri kabule yöneldilderi, 14. yüzyıldan itibaren Batı Anadolu’ da, 15. yüzyılda ise Balkanlar’da Türk hakimiyetinin yerleşmesiyle birlikte, Hıristiyanlığa geçmiş olan bu Yahudi kökenli mühtedilerin, artık Hıristiyanlığın siyasal otoritesinin ve gücünün bölgeden silinmesiyle birlikte, bu defa yeni otoritenin dini olan Müslümanlığı kabul ettikleri görülüyor. Bir vesileyle, Osmanlı sultanı Orhan’ın sarayında da değişik hizmetlerde istihdam edildiği anlaşılan Müslümanlığa geçmiş Yahudi kökenli bu Hıristiyanların, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve bizzat Şeyh Bedreddin isyanlarının patlak verdiği 14. yüzyılın ilk çeyreği içinde isyan mıntıkalarında çok sayıda bulundukları anlaşılıyor. Esasında mühtedi kökenli oldukları ileri sürülen Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in, bizzat bu Hıristiyanlık’tan dönme Yahudi kökenli Müslümanlardan olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu, onların çevrelerinin de aynı tabandan geldiğini gösterir.

    Bu insanların kabul ettikleri Müslümanlığın, Kitabî Sünni Müslümanlık olmadığı kesin olduğuna göre, heterodoks bir yorumunu yansıttığı muhakkaktı. İşte burada Hurûfılik‘ten söz etmemiz gerekiyor. Zira bu olaylarda Hurûfilik’le Hıristiyanlıktan dönme Yahudi kökenli bu mühtedilerin çok yakın ilgisi bulunduğunu düşünüyoruz. Bizce Şeyh Bedreddin’in bunlara tâlim ettiği Müslümanlık, Hıristiyanlığa da, Yahudiliğe de sempatiyle bakan Hurûfilik’ti. Şeyh Bedreddin’in Tebriz‘de Hurûfî bakiyeleriyle temasını, Halep‘te ikâmetini hatırlayalım. Halep’in Hurûfiler’in Suriye‘deki en önemli merkezini teşkil ettiği çok iyi bilinmektedir. Nitekim, Şeyh Bedreddin’in idamından aşağı yukarı sekiz yıl evvel (1408) diri diri derisi yüzülmek gibi korkunç bir işkenceyle idam edilecek olan meşhur Hurûfî Şeyhi şair Nesimî, Bedreddin Halep‘e uğradığı sıralarda müridleriyle henüz orada yaşamaktaydı. Şeyh Bedreddin’in buradaki ikâmeti, belki de bu büyük Hurûfî şairiyle görüşmek amacını taşıyordu.

    Daha çarpıcı olanı, şeyhin uğradığı -o zamanlar Ceneviz hakimiyetindeki- Sakız Adası’nda da, Hurûfi dervişlerinin varlığıdır. 1436-1458 tarihleri arasında Osmanlı topraklarında yaşamış olan Macar Georg, Sakız Adası‘nda kilise ve manastırlara girip çıkan, ekstatik ayinler yapan, kendilerini vaftiz eden, Hıristiyanlıkla Müslümanlığın aynı derecede mukaddes olduğunu söyleyen Hurûfî dervişlerine rastladığını yazıyor. Macar Georg‘un gördüğü bu dervişler hiç şüphesiz ki Börklüce ve Şeyh Bedreddin dervişlerinin bakiyesiydi. Dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in Sakız Adası’nda Müslüman ettiği rivayet olunan rahiplerin de -eğer bu olay uydurulmamışsa- muhtemelen Hurûfîlik kanalıyla Müslüman olduklarını varsaymak yanlış olmayacaktır. Nitekim Dukas, Turloti Manastırı‘nın Girit Adası‘ndan gelme başrahibini isyan hakkında bizzat sorguya çekmiş, rahibin aksi yöndeki beyanlarına rağmen, Börklüce Mustafa’nın müridlerinden biri olduğunu gözlemlemiştir.
    İşte, kesin kayıtlarla ispat edilebilecek durumda olmasa da, Şeyh Bedreddin’in Sakız Adası’na kadar uzanan Batı Anadolu seyahatinin, hem Hurûfî çevrelerle hem de onlara yakın duran Sakız Adası rahipleriyle temas amacını taşıdığını kabul edebiliriz. Zaten bu yolculuk esnasında Aydın, Manisa ve Kütahya yörelerinde faaliyet gösteren ve şeyhin en yakın halifeleri arasına girecek olan Kalenderî dervişleri Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in de bu çevrelere mensup bulunduklarını tahmin edebiliyoruz. Dukas, Börklüce Mustafa’nın yarı çıplak dervişlerinden, Osmanlı kaynakları ise Torlak Kemal’in adamlarından bahsederken, bunun ipuçlarını zaten yeteri kadar veriyorlar.

    Kısacası Şeyh Bedreddin’in gerek Anadolu’da, gerekse daha sonra Rumeli’de, başta Kalenderiler olmak üzere ilişkide bulunduğu bütün çevrelerin, Bogomilist ve Katharist bir Hıristiyanlık anlayışıyla oldukça kolay bağdaşabilecek -üstelik tıpkı bu iki mezhep gibi- güçlü bir mehdicilik inancına oturan Hurûfîlik’le sımsıkı bağlantılı olduğunu, Şeyh Bedreddin Hareketi’nin ideolojisinin bu eksen etrafında oluştuğunu kuvvetle tahmin edebiliriz. Nitekim inançları arasında özel mülkiyet kavramına karşı oluş ve paylaşımcılığın ve özellikle mehdiciliğin bulunduğu belirtilen sözü edilen mezheplerin, Şeyh Bedreddin’in öğretisinin temelini oluşturduğunu ileri sürenler vardır. Zaten Kalenderiler’in de Hurûfî inançlarıyla çok yakından ilgili bulundukları bilinmedik bir durum değildir.

    O halde son tahlilde, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in isyanları dahil olmak üzere, Şeyh Bedreddin hareketinin geniş ölçüde Yahudi mesiyanizmi, Hıristiyan millenarizmi ve Müslüman mehdiciliği temelinde birleşen, Batı Anadolu (Ege Bölgesi) ve Balkanlar’da iç içe geçmiş üç dinin heterodoks kesimlerine mensup bir sosyal tabana dayandığı ileri sürülebilir. Bunların dışında kalan isyancıların ise, saltanat mücadeleleri yüzünden fetihlerin durmasıyla ganimetlerden yoksun kalan uc gazileri, timarları ellerinden alınan sipahiler, Osmanlı fetihleri sebebiyle toprakları ellerinden giden Hıristiyan feodaller olduğunu zaten yukarıda söylemiştik.

    (Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar), Ahmet Yaşar Ocak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 6. baskı, ss. 210-215)

  • Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah’dan Ders Aldı mı?

    Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah’dan Ders Aldı mı?

    Astrabadlı Fazlullah (1339/40-1393/94), Alevi ozanlarının deyiş ve nefeslerinde sık sık işlendiği gibi, Alevi tapınmalarının en önemli toplumsal ögesi olan Dar’da simgeleşmiştir. Alevilikte Fatıma Ana, Mansur ve Nesimi gibi Fazlı da (Fazlullah) bir Dar piridir ve adıyla çağrılan Dar çeşidi vardır. Talip, Fazlı Darı’na durup musahib olurken “Fazlı gibi hançer ciğerimde…” der.

    Fazlullah şeriatı dışlamıştı ve Ortodoks İslamın dinsel buyrukları onu kesinlikle bağlamıyordu. A. Gölpınarlı‘nın Hurufilik Metinleri kitabında yazdığı gibi, zaten “Batıni inanç geleneğini sürdüren, yani – onun söylemeye dili varmadığı –İsmaili bir aileden geliyordu.” (A. Gölpınarlı, agy,s.5) Cavidanname, Mahabbatname ve Arşname adlı yapıtlarında inançlarını, düşünce yöntemini dile getirmiş ve bunların siyasetini yapmıştır.

    Şeyh Bedreddin‘in gençliğinde tanımış ve çok az bir süre ders almış olduğu anlaşılan Fazlullah, Tebriz‘de 1386’da ortaya çıkmış. İlk önce yedi halifesiyle inancını yaymaya başlamış; mevcut şer’i buyruklara, yani şeriatın egemen olduğu yünetimlere başkaldıran propaganda gezileri yapmış. Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış. Halifelerinden Mir şerif Beyan ül-Vakıadlı yapıtında, kısa sürede 400‘e ulaşan halifesinin gece ve gündüz Fazlullah’la birlikte bulunduklarını yazar. Bunlar arasında Seyyid Nesimi üçüncü sıradadır.

    Fazlullah’ın düşünceleri kısa zamanda geniş taraftar bulmuş. Kendisine bilginler, seyyid ve hatta beylerden birçok kişilerin mürit olduğunu ve müritlerine “Dervişan-ı helalhor u rast-duy” yani “helal yiyen ve doğruyu konuşan dervişler” denildiğini Habname’ öğrenmekteyiz. Şu halde Fazlullah Hurufi’nin arzu ettiği, haram yenmeyen, emeğin sümürülmediği ve doğruluk üzerine kurulacak bir düzendir.

    Yıkılan İlhanlı’ların yerine Azerbaycan topraklarında güç kazanan Celayiroğullarıve Karakoyunlu feodallerinin koğuşturmalarına uğrayan Fazlullah, bir süre sonra Timur‘un hışmına uğrayacaktır. Çünkü kitleleri peşinde sürükleyen, düzeni eleştiren ve giderek ünü artan bir lider olarak sultanları, hanları ve beyleri korkutmaktadır. Üstelik koyu bir şeriatçı olan Timur Alıncak kalesini zaptederken, Hurufiler büyük direnç göstermişlerdi. Fazlullah’ın 400 halifesiyle ülkenin dürt bucağında gezmesine ve ezilen halk yığınlarını şeriatdışı, muhalif düşüncelere çekmesine Timur göz yummadı.

    Fazlullah, oğlu Miranşah tarafından yakalattırılmış, Timur’un huzuruna gütürülmüş ve Şeyh İbrahim adındaki kadının verdiği fetvayla hançerle katledilmiş, cesedi ayağına ip bağlanıp sokaklarda sürüklenmiş ve bir kenara atılmıştır (1394/5). Parçalanmış cesedi inananları tarafından götürülüp Alıncak’da gümülmüştür. Fazlullah’ın inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı insan-Tanrı birliğidir.

    Hurufi inanç sistemini şöyle özetleyebiliriz:

    Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve süzcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir. İnsan yüzü en mükemmel Kuran‘dır.

    Hurufilik, namazı, orucu, hac ve zekatı ve diğer bütün şeriat hükümlerini harflere indirgeyerek, bunların da insanda mevcut olduğunu kabul edip, dinsel hükümlerin uygulanması zorunluluğunu ortadan kaldırır. Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışı, açınımıdır). Bu zuhur, güçler aleminden doğaya, nesneler alemine gelmiş. Göklerle dört unsurun (hava, toprak, ateş, su) birleşmesinden canlılar, cansızlar ve bitkiler oluşmuştur.

    Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.

    İnsan bu dünyada 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur. Hurufiler “dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz” demektedirler.

    Fazlullah’ın inanç ve görüşlerinden “harfleri” kaldırınca, onun inanç sistemi ile Şeyh Bedreddin’in maddeciliği ve yazının sonunda örneklemelerini vereceğimiz Varidat’taki düşünceleri arasındaki büyük benzerlikler, ortak noktalar rahatlıkla farkedilecektir.

    Öyle sanıyoruz ki, Şeyh Bedreddin’in Kahire’ye dönüp bir-iki yıllık bocalamadan sonra, ölen şeyhi Ahlati’nin makamında da 6 aydan fazla oturamayıp gizlice Mısır’ı terketmesinde, İsmaililik ve özellikle Hurufilikten bu büyük etkilenmenin çok büyük payı vardı. Aynı yıllarda Kaygusuz Abdal Sultan’ın da Kahire’de bulunduğunu anımsatalım.

    Gerçekte Şeyh Bedreddin Baba İlyasBaba İshak ve Hacı Bektaş Veli çizgisi üzerinde yürümüş. 1390’lı yılların başlarından 1410’a, yani Musa’nın kazaskeri oluncaya dek Şam, Halep’den Tebriz’e ondan sonra, Orta, Güney ve tüm Batı Anadolu’da yaptığı gezilerle toplumsal devrimci kişiliğini kazanmıştı. Alevi halk yığınlarının arasında Baba İlyas-Baba İshak başkaldırı geleneğinin bayrağını kapmıştı. Hiç kuşkusuz ki Bedreddin, İslam tarihi içerisindeki tüm batıni Alevi halk hareketleri; Orta Asya’da, İran-Azerbaycan ve Irak’ta yükselen Mazdekizm, Babek-Hurremi, Karmati toplumsal başkaldırını ve yarattıkları ortakçı-üleşimci halk yönetimlerini de çok iyi incelemişti. 4

    4 Bu toplumsal başkaldırı ve yönetimlerin genişçe incelendiği “İnanç, Düşünce ve Siyasal Tarih Bağlamında Alevilik” kitabımıza bakılabilir.

    Şeyh Bedreddin ve Bizans Dünyası

    Şeyh Bedreddin’in padişaha karşı kıyamla ilgisi olmadığını ileri süren torunu Hafız Ali‘nin yazdığı Menakıbname’ye göre Şeyh Bedreddin’in annesi Dimetoka beyinin kızı olup, babası Gazi İsrail onu kentin fethinde savaş ganimeti olarak almıştır. Öte yanda, Şeyh Bedreddin’in doğum tarihinde (Hicri 760/1357-8) tam bir görüş birliği içinde olan tarihçi ve araştırmacılar, Dimetoka‘nın Osmanlılarca alınış tarihine dikkat etmeden, bu kalenin Bizans beyinin Kızını Bedreddin’in anası kabul etmekte sakınca görmemektedirler.

    Dimetoka (Didymoteikhos/Didumoteicos), Osmanlılarca ele geçirildiği 1361-62’ye kadar Türklerin en az iki kez saldırısına uğramış, yağmalanmıştır. Şeyh Bedreddin ise, Dimetoka’nın alınışından 3-4 yıl önce doğmuştur. Demek ki, Osmanlıların kenti ele geçirişine bağlanırsa, Bedreddin’in Anası beyin kızı olamaz. Öte yandan bu kadın gerçekten Dimetokalı bir Hıristiyan kızıdır. İ. H. Uzunçarşılı ve G. Ostrogorski’nin Dimetoka’ya ilişkin verdiği bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Bedreddin’in dedesi ve babası daha önceki savaşlara katılmışlardır. Ailenin Trakya’ya gelip yerleşmiş olması da mümkündür.

    Dimetoka (Didymoteikhos) önemli bir Bizans kentidir. Kantekuzenos 1341 yılında burada kendini imparator ilan ettirip, yıllarca sürecek olan içsavaşı bu kentte yayınladığı bir bildiri ile başlattı. Ancak kısa bir süre sonra kent imparator V. İoannes’in müttefiği Sırp kralı Stephan Duşan‘ın eline geçti. 1343 yılı başında kenti, Kantekuzenos’un dostu ve müttefiği Aydın emiri Umur Paşa, onun adına geri aldı. Kent bu başarının bedeli olarak Türk birliklerince yağmalandı. (G. Ostrogorski, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1981, s.471-479) Ancak 1352 yılında Türkler bir kez daha geldiler. Kantekuzenos’un kızıyla evlenmiş olan Sultan Orhan, yardım isteyen bu dost ve müttefikine oğlu Süleyman’ın komutasında 10 bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvet V. İoannes’in müttefikleri olan Sırp ve Bulgar krallarını Dimetoka civarında yapılan savaşta yendi, kent bir kez daha Türk yağmasına uğradı.

    Menakıbname’de Süleyman Paşa ile gelip savaşlara katıldıkları belirtildiğine göre, Şeyh Bedreddin’in dedesi ve babasının, Kantekuzenos için gelen bu kuvvet içinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Ama bu savaş Dimetoka’nın fethi değildi. Osmanoğulları henüz Trakya ve Balkanlarda fetih seferleri yapmaya hazır duruma gelmemişlerdi. Bunlar, bölgeyi tanımak, Bizans aristokratlarının, büyük toprak ve malikane sahiplerinin temsilcisi Kantekuzenos’un, başkaldırmış halk yığınlarını (zelotları) ve onlara yardım eden güçleri ezmesine yardım için yağma, ücret ya da toprak karşılığı yapılan savaşlardı.

    Bizce Gazi İsrail, Hafız Ali’nin ileri sürdüğü gibi Dimetoka beyinin kızını değil, ama 1352 yılındaki savaş sırasında Hıristiyan tutsaklardan payına düşen sıradan ve halktan bir kızı (Melek) kendine eş aldı. Bedreddin, 6-7 yıl sonra, Gazi İsrail Simavna kadısıyken doğdu.

    Dimetoka Osmanlıların eline bu savaştan tam on yıl sonra geçti. Sultan I. Murad 1363’lerde sarayını Dimetoka’ya, 1365‘den itibaren de Edirne‘ye taşıyıp, burayı başkent yaptı. (G. Ostrogorski, agy,s.493) Kadı İsrail Edirne’ye yerleştiğinde Bedreddin 7-8 yaşında olmalıdır.
    İsmail Kaygusuz

  • 10 ekim 2015 Ankara barış mitinginde patlama

    10 ekim 2015 Ankara barış mitinginde patlama

    10 Ekim 2015’te yerel saatle 10:04 civarında Ankara Altındağ Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında düzenlenen Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül bombalı intihar saldırısı.

    10 Ekim’de DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB, HDP ve pek çok sivil toplum örgütünün katılımıyla Barış Mitingi düzenlendi. Fakat yürüyüş başlamadan yürüyüş alanına kortej hâlinde ilerleyen grupların bulunduğu Tren Garı kavşağında, 3 saniye arayla 2 patlama gerçekleşti. Patlamanın ardından ambulanslardan önce polis meydana ulaştı. Meydandaki herkesi alandan çıkartmaya başlayınca yaralılara yardım etmek isteyen göstericiler, engellendikleri için polisi protesto etti. Bunun üzerine polis gruba tazyikli su ve biber gazı ile müdahale etti.

    Saldırı sonrası RTÜK tarafından yayın kuruluşlarına geçici yayın yasağı getirilmiştir ve internet servis sağlayıcıları tarafından bazı sosyal medya (Twitter, Facebook) sitelerine erişim engeli uygulanmıştır.

  • RUSYA’NIN ASKERİ TEKNOLOJİLERİ

    RUSYA’NIN ASKERİ TEKNOLOJİLERİ

    Rusya’nın Moskova kentinde gerçekleştirilen uluslararası Army-2016 (Ordu-2016) forumunda Rusya’nın askeri teknolojileri gösterildi.

  • ‘Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişi ölüyor’

    ‘Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişi ölüyor’

    Türk Tabipleri Birliği, Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu, Türk Toraks Derneği ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği tarafından 15 Ekim 2006 tarihinde SALT Galata’da “Nefes Alamıyoruz: Hava Kirliliği & İklim Değişikliği & Sağlık” başlıklı sempozyum düzenlendi.

    Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, “Dünya Sağlık Örgütü’nün “görünmez katil” olarak kabul ettiği ve dünyada her yıl 7 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açan bu sorunu kamuoyunun gündemine getirmek biz hekimlerin temel sorumluluğudur.” dedi.

    Türk Tabipleri Birliği ile sempozyumu düzenleyen Türk Toraks Derneği ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği başkanları olan Prof. Dr. Türkan Günay ve Prof. Dr. Fuat Kalyoncu ise Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişinin öldüğünü ve ülkemizin 81 ilinin 80’inin havasının Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre kirli olduğunu ifade ettiler. Günay ve Kalyoncu yaptıkları açıklamada “Türkiye’de her yüzbin ölümün 44’ü hava kirliliği nedenli” olduğunu ifade ederek, “Ülkemizde trafik kazaları nedeniyle her yıl 4.000 kişinin hayatını kaybettiğini düşünürsek hava kirliliğini Türkiye için de “görünmez katil” olarak tanımlayabiliriz.” dediler.

    Sempozyumun ilk oturumu Tıbbi Onkoloji ve Türk Kardiyoloji Derneklerinin temsilcilerinin başkanlığında gerçekleşti. Bu oturumda Türk Toraks Derneği adına konuşan Doç. Dr. Osman Elbek, Türkiye’de ve dünyada en çok öldüren ve sağlığa en çok olumsuz etki yaratan kalp-damar hastalıklarının, inmenin ve solunum sistemi hastalıklarının hava kirliliği ile doğrudan ilişkili olduğunun altını çizdi.

    Aynı oturumda Türkiye’deki hava kirliliğinin durumunun ortaya konulduğu ikinci konuşma ise Prof. Dr. Kayıhan Pala tarafından yapıldı. Prof. Dr. Kayıhan Pala yaptığı konuşmada Türkiye’de 2015 yılında yıllık ortalama PM10 düzeyinin mevzuattaki sınır değerlere göre 81 ilin ancak 43’ünde izin verilen sınır değerin altında kaldığını belirtti. Prof. Dr. Pala, Avrupa Birliği sınır değerine göre 81 ilin 62’sinin; DSÖ sınır değerine göre ise 81 ilden 80’inin sınır değerin üzerinde olduğunu vurgulayarak “Yıllık ortalama SO2 düzeyi söz konusu olduğunda ise 2015 yılında ülkemizde Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen sınır değer 24 ilde aşılmıştır.” dedi.

    Sempozyumun ikinci oturumu Türk Nöroloji Derneği ve Türk Pediatri Kurumu başkanlığında yürütüldü. Bu oturumda iç ve dış ortam hava kirliliğinin nedenleri ele alındı. İç ortam hava kirliliğinin nedenlerini ortaya koyan Yard. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç Kongar yaptığı konuşmada “Dünyada yılda 2-2.5 milyon kişi ev içi hava kirliliğine bağlı nedenlerle hayatlarını kaybetmektedir. Bu ölümlerin 1 milyonu, 5 yaş altı çocuklarda akut solunum sistemi enfeksiyonları ve kadınlarda da kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve akciğer kanserine bağlıdır. İç ortam hava kirliliği, önlenebilir risk faktörleri içinde 10. sıradadır.” dedi.

    23-12Aynı oturumda dış ortam hava kirliliğinin nedenlerini tartışan Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz ise 2013 yılında Uluslararası Kanser Ajansı’nın dış ortam hava kirliliği etkenlerini insanlar için karsinojen (kanseryapar) sınıfına aldığını, özellikle kirleticilerden Partiküler Madde (PM) komponentinin, başta akciğer kanseri olmak üzere kanser insidansında artışla en yakından ilişkili olduğunu ve hava kirliliğinin üriner sistem/mesane kanserine de yol açtığını ifade etti. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre dünya nüfusunun %92’sinin DSÖ hava kalitesi rehberlerinin belirlediği düzeylerin karşılanmadığı yerlerde yaşadığına değinen Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz, “Dış ortam hava kirliliği ile ilişkili erken ölümlerin %72’si iskemik kalp hastalıkları ve inme nedeniyle, %14’ü kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve akut alt solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı olarak ve %14’ü de akciğer kanseri nedenlidir.” dedi.

    Sempozyumun öğleden önceki son oturumu ise “İklim Değişikliği ve Sağlık” konusuna ayrıldı. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezinden Dr. Ümit Şahin konuşmasında “İklim değişikliği ve hava kirliliği enerji üretiminde fosil yakıt kullanımından kaynaklanan bir sorunun iki yüzüdür. Kömür, petrol ve doğal gaza dayalı enerji sistemleri hem halk sağlığını ciddi bir şekilde tehdit eden hava kirliliğine hem de dünyanın geleceğini tehdit eden iklim değişikliğine yol açıyor. Bu nedenle artık bütün dünyada başta en önemli kirletici olan kömür olmak üzere fosil yakıtların terk edilmesinin tek çözüm olduğu yönünde bilim çevreleri uzlaşmaya varmış durumdadır. 4 Kasım günü yürürlüğe girecek olan Paris İklim Anlaşmasının da mantıki sonucu zaten bu olacaktır. Bu nedenle en kısa zamanda fosil yakıtlardan uzaklaşan düşük karbonlu bir ekonomik sistemin kurulması için çalışmak ve yeni kömürlü santralların yapımını durdurmak başta olmak üzere fosil yakıtları terk etmek için gerekli önlemleri almak zorundayız.” dedi.

    Türk Tabipleri Birliği temsilcisi Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu, sempozyum çerçevesinde kanserlerin ve özellikle akciğer kanserinin de gündeme geldiğini belirtti. Doç. Dr. Varol Saraçoğlu açıklamasında “Akciğer kanseri, tüm dünyada en sık görülen ve kansere bağlı ölüm nedenleri içerisinde ilk sırada yer alan bir malignitedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2012 yılında tüm dünyada 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri tanısı konuldu ve aynı yıl 1.59 milyon kişi de akciğer kanseri nedeniyle öldü. 10 yıl ve daha fazla yaşama olasılığının İngiltere’de dahi %5’ler düzeyinde olan akciğer kanserinin %89’unun önlenebilir olması dikkat çekicidir.” dedi. Sağlık Bakanlığının bu yıl içerisinde yayınladığı verilere göre akciğer kanserinin ülkemizde erkeklerde en sık, kadınlarda ise geçen yıllara göre artış göstererek dördüncü sıklıkta görülen kanser olduğunu ve Türkiye’de her yıl yaklaşık 30.000 kişiye akciğer kanseri tanısı konulduğunu ifade eden Doç. Dr. Varol Saraçoğlu, “Akciğer kanseri ise Türkiye’deki tüm kanser ölümlerinin içerisinde en sık ölüm nedenidir. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2015 yılında 24.011 kişi gırtlak-akciğer kanseri nedeniyle ölmüştür.” dedi.

    Son olarak Halk Sağlığı Uzmanları Derneği adına bilgi veren Doç. Dr. Çiğdem Çağlayan, son yıllarda gerek Avrupa’da gerekse tüm dünyada hava kirliliğinin artan sağlık etkilerine dikkat çekildiğini ifade etti. Doç. Dr. Çağlayan konuşmasında “Dünya Bankası ve Avrupa Birliği gibi diğer birçok kuruluş da son yayınladıkları raporlarında hava kirliliğin ölüm nedenleri arasında artan rolüne ve sosyo ekonomik maliyetlerine dikkat çekmektedir. Uluslararası Enerji Birliği ise bu yılın Haziran ayında yayınladığı raporda hava kirliliğinin en önemli kaynağının enerji üretimi olduğunu belirtmiştir. Son yıllarda kömürlü termik santrallerden vazgeçilmesi yönünde artan kararlar ve uygulamaların da etkisiyle Avrupa Bölgesi, genel olarak sülfür dioksit ve partiküler madde gibi temel kirleticilerde olumlu bir mesafe katetmiştir. Dünya Bankası’nın verilerine göre dünyada PM2.5 düzeyinin en yüksek olduğu (yıllık ortalama PM2.5 düzeyi 35 mikrogram/metreküp ve üzeri) ve hava kirliliğine bağlı ölümlerin (yılda 2.3 milyon ölüm) en çok görüldüğü bölge Doğu Asya (özellikle Çin) ve Pasifik bölgesi olurken; Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa ve Merkez Asya Bölgesi’nde PM2.5 düzeyi 10-35 mikrogram/metreküp düzeylerinde gerçekleşmekte ve bu bölge hava kirliliğine bağlı ölümler açısından yılda yaklaşık 500 bin ölümle dördüncü sırada yer almaktadır.” dedi.

    “Nefes Alamıyoruz: Hava Kirliliği & İklim Değişikliği & Sağlık” başlıklı sempozyum, hava kirliğiğinin sağlık üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin ayrıntılı olarak ele alınması ve çözüm önerilerinin şekillendirilmesi ile tamamlandı.

    /Yeşil Gazete

  • Ankara Valiliği aşure yasağından geri adım attı

    Ankara Valiliği aşure yasağından geri adım attı

    Alicem AYDIN

    OHAL süreciyle birlikte adeta otomatiğe bağlanan yasaklara “aşure etkinlikleri yasağı” eklendi. Ankara’da Emniyet yetkililerinin, cemevleri yöneticilerini çağırarak, Ankara Valiliği’ne ait ‘Aşure etkinliklerinin yasaklandığına’ dair belgeyi tebliğ ettikleri belirtildi.
    Söz konusu belgede, “Son zamanlarda ülke genelinde yaşanan terör olayları ve düzenlenmek istenen etkinliklere yönelik terör saldırıları gerçekleştirilebileceği yönünde istibari bilgiler ve terör örgütlerinin ilimizde yapılacak ‘Aşure Günü’ etkinliklerine yönelik eylem arayışı içinde olduğu bilgileri alındığından aşure etkinlilerinin Muharrem ayı boyunca “huzur ve güvenliğin sağlanması” gerekçesiyle yasaklanmasına karar verildiği” ifadeleri yer alıyor.
    Kararı emniyet yetkilileri tarafından alan ve ismini vermek istemeyen bir cemevi yöneticisi, “Emniyet yetkilileri beni çağırdı ve tebliği bana verdi. Diğer cemevi yöneticilerini de çağıracaklarını söylediler. Emniyet yetkilileri bu kararın güvenlik nedeniyle alındığını söyledi. Elimize ikinci bir tebliğ ulaştırılmadı. Şu an için aşure etkinliklerimiz iptal edildi” dedi.
    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Gani Kaplan ise, ellerine böyle bir tebliğ gelmediğini fakat belge hakkında bilgi sahibi olduklarını söyleyerek, “Bize gelen bilgi, dışarda yapılacak etkinliklerin iptal edildiğidir. İçeride yapılacak aşure etkinlikleri yasaklanmamıştır” dedi.

    p>Yasak kararı üzerine, Twitter’da #İnadınaAşure hashtag’i ile kampanya başladıldı.

    VALİLİK GERİ ADIM ATTI

    CHP Ankara Milletvekili Necati Yılmaz, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Ankara Valiliğinin yasak kararından geri adım attığını söyledi. Yılmaz’ın tweet’i şöyle:

    “Sayın Vali’ye şimdi konuştum. Hassasiyet gösterdi, yanlışın düzeltileceğini, kapalı mekanlarda anma ve aşurenin yasak olmadığını belirtti.”

  • Kadın’ın Dirilişi ve Tarihi

    Kadın’ın Dirilişi ve Tarihi

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihçesi çok hazindir. 18. yüzyılda doğan, bir yüzyıl içinde dünyanın tüm köşelerine yayılan ve pervasızca daha fazla sömüren vahşi kapitalizmin insanlık dışı bir uygulamasına tepkidir Emekçi Kadınlar Günü. 8 Mart 1857’de ABD’de Cotton tekstil fabrikasında çalışan kadın dokuma işçileri ağır çalışma koşullarını protesto etmek için greve başlarlar.Grevi kırmak ve başka alanlara da yayılmasını engellemek için acımasızca müdahale edilir ve dokuma işçileri Fabrikaya kilitlenir. Bu sırada gözü para kazanma hırsından başka bir şey görmeyen kapitalistlerin neler yapabileceğini gösteren bir olay yaşanır:

    Fabrika yanmaya başlar. Fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı yangından kurtulmayı başarır. Yanan fabrikadan çıkamayan veya fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşamayan 129 kadın işçi yanarak can verir.

    Bu olay Avrupa’da ve Amerika’da daha önceki yüzyıllarda yaşanan “Cadı Avcılığı”nın modern bir tekrarıdır; dahası Batı’nın (ve kapitalizminin) kendini tehlikede hissettiğinde neler yapabileceğini gösterir.

    Takip eden yıllarda kadınlar sömürüye karşı örgütlenmeye başlar. 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında Kadınlar Günü gündeme alınır ve kabul edilir. Emekçi Kadınlar Günü bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başlar. İlk yıllarda belirli bir tarih saptanmamış olmasına karşın, her yıl ilkbaharda kutlanır. Emekçi Kadınlar Gününün 8 Mart olarak saptanması 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Emekçi Kadınlar Konferansında kararlaştırılır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul eder.

    Kadınlar dün olduğu gibi bugün de ikinci sınıf insanlar olarak görülmekte, dövülmekte, işkenceye tabi tutulmakta, tecavüze uğramakta, sömürülmekte, cinsel birer obje olarak kullanılmakta ve metalaştırılmaktadırlar. Bu insanlık dışı durumun baş sorumlusu tüm varlığı metalaştıran, insanlar arasındaki her türlü ahlaksal, toplumsal, insancıl ilişkiyi yok eden ve ekonomik ilişkiye dönüştürerek değersizleştiren mevcut ekonomik sistemdir.

    Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, hakim anlayış tüm dünyada kadınlarla ilgili gündemi çarpıtıyor, 8 Mart’ın içini boşaltıyor ve hatta bugün de bile kadınlığı kullanarak sömürüsünü sürdürüyor.

    Bugün yani 8 Mart gününde, Cotton tekstil fabrikasında canlarına kıyılan kadınlar hatırlanmıyor, anılmıyor ve kasıtlı olarak gözlerden uzak tutuluyor; savaşlar, işkenceler ve sömürüler konuşulmuyor; emperyalizmin yüzyıllar boyunca süren ve günümüzde şiddetlen saldırıları kınanmıyor; kadınları aşağılayan ve sömüren hakim yapıların üstü örtülüyor ve korunuyor. Tüm bunları yapanlar ne yazık ki, dil ucuyla 8 Mart’ta kadın haklarından söz ediyor. Kimi çevreler de, kadın sorunu ya da kadın hakları denince hemen konuyu genel insan haklarına ve insanlık sorununa çekmeye çalışıyor. Bu tür bir çaba ve telaş, söz konusu kişilerin kadınların karşı karşıya bulundukları sorunların üstünü örtmek ve geçiştirmek amacını güttüklerini gösteriyor. Kısacası ikiyüzlülük hakimiyetini sürdürüyor.

    Savaşların, sömürü mekanizmalarının, emperyalizmin, hiyerarşik yapıların, her türlü antidemokratik tutum ve yapının, ayrımcılığın, ırkçılığın, yabancılaşmanın, eşitsizliğin gündeme alınmadığı bir ortamda kadın hakları da, kadınlar günü de, sömürüsüz bir dünya da ancak söylem düzeyinde kalacaktır.

    Gerçeklerin tüm yalınlığıyla konuşulabildiği, insanların maskelerin arkasına saklanmadığı, tüm insanlığın sömürüye, tahakküme, emperyalizme, savaşa direndiği bir dünya özlemiyle, sömürünün yanında yer almayan tüm kadınların dünya kadınlar gününü kutluyoruz.

    8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün kadınlar tarafından ve / ya da kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.

    Kadınlar Günü`nün anası Clara Zetkin
    Tarihte belgelenen ilk kadın hareketi 1909`da New York`ta gerçekleşti. Bu günü dünyaya kabul ettiren kişi ise Clara Zetkin`di. 98 yıl önce 20 bin kadın işçi, çalışma koşullarını ve adaletsiz ücretleri kınamak için grev yaptılar. Şubat 1910`a kadar süren grev sırasında polis 700 kadar kadını tutukladı.Dünya Kadınlar Günü`nün asıl mimarı kuşkusuz 1907`de Uluslararası Sosyalist Kadınlar gününü organize eden Clara Zetkin.Zetkin tüm sosyalist partileri kadınların oy hakkı için mücadele etmeye çağırmış, kadın haklarının korunması için mücadele vermişti. 1908 yılında New York Sosyal Demokrat Kadınlar Birliği bu çağrıya uyarak büyük bir gösteri gerçekleştirdi. 1910 yılında Kopenhag`daki Sosyalist Kadınlar 2.Enternasyonal Konferansı`nda Zetkin, uluslararası bir kadınlar günü olmasının gereğini savundu ve katılımcıları ikna etti.19 Mart 1911`de de Avrupalı sosyalistler ilk kez bir uluslararası kadınlar gününü kutlayarak, İsviçre, Avusturya, Danimarka ve Almanya `da yaşayan bir milyondan fazla kadına eşit haklar sağlanması için seslerini yükseltti.

    İlk Dünya Emekçi Kadınlar Günü protestolarından… Kadınlar ve hatta erkekler bu günü `Kadınlar gökyüzünün yarısını elinde tutuyor` pankartlarıyla kutlamıştı. Rus sosyalist kadınlar 23 Şubat 1917`de Petrograd`da yapılan bir kadın hakları protestosunda `ekmek ve barış” sloganlarıyla polisle çatıştı. Eski Rus takviminin 23 Şubat günü, Sovyet Devrimi`nden sonra kabul edilen Bati takvimindeki 8 Mart`a rastladığından, 1918`den itibaren Kadınlar Günü8 Mart`ta kutlanmaya başlandı. Vladimir Lenin 1922`de Uluslararası Kadınlar Günü`nü bir komünist bayramı olarak ilan etti.

    2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarında adeta yok olmaya yüz tutan kadın hareketi, 1960`ların sonunda tekrar canlandı. BM`nin 1975 yılını kadın yılı olarak ilan etmesi ve bunu takiben 1975-1985 arasının kadınların on yılı olarak açıklanması harekete gönül verenleri yüreklendirdi. 1977`de UNESCO`nun 8 Mart`ı Dünya Kadınlar Günü olarak açıklamasından bu yana bu gün dünyanın her yerinde Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. 8 Mart sadece kadınları hatırlamaya değil, kadın hakları, kadın-erkek eşitsizliği, ve kadına karşı şiddet gibi sorunlarında tartışılmasına vesile oluyor.

    Kürd Kadını’nın Uyanışı

    Kürd ulusal kurtuluş savaşı yıllarında ulusal uyanış, devrim ilerledikçe kadın kitleleri arasında da kök saldı. Başlangıçta kadın, savaşın kıyısında ana, eş ya da başka bir yakın olarak yer alıyordu. Çok geçmeden bu durum değişti, genç kuşaklar başta olmak üzere Kürt kadınlar savaşın bütün cephelerinde yer almaya başladılar. Kuşkusuz bu öyle kolay olmadı. Hatta savaşın silahlı alanı, gerilla safları, kadınların katılımına uzunca süre direndi bile. Ama sömürge ulusun nüfusunun yarısı olan kadınlar yaşamın ortaya çıkardığı gereksinime uygun olarak ve bileklerinin hakkıyla savaşın bütün cephelerinde olmayı başardılar. Kadınların savaşın her cephesine girişi, başkaldırının toplumsal karakterini belirginleştirdi ve toplumsal tabanının olağanüstü boyutlarda genişlemesini getirdi.Yanı sıra başka önemli sonuçlara da yol açtı: Kürdistan toprağındaki kadın sorunu, özel bir biçimde de olsa ulusal savaş güçleri arasına taşındı. Ulusal savaşa katılmak kadınlar için özgürlük arayışında birinci adım oldu.

    İkincisi; hangi nedenle ve hangi düzeyde olursa olsun kadın cinsin ulusal mücadelede etkinliği arttıkça, ulusal hareketin toplumsal temeli kadın kitlelerce genişletildikçe

    kadınların cins olarak uyanışının gelişmesine, kadın cinsinin ikincil konumunun sorgulanmasına ve konumunun değişmesine giden yolu açtı. Kürt kadınlarının cins olarak uyanışının üçüncü koşulunu devletin sömürgeci vahşeti sağladı. Sömürge rejimi, ulusal savaşa karşı mücadele taktiklerinden biri olarak kadına karşı cinsel şiddeti, taciz ve tecavüzü devreye koydu. Kürt kadınlarının hem politik ve hem de cins olarak uyanışı ve mücadelesinin gelişmesi böyle de tetiklenmiş oldu. Böylece Kürt kadının Batıdaki gibi iki değil üçlü baskı altında olduğu görülmeye, bu duruma karşı özel bir mücadele gelişmeye başladı. Sonuç olarak, nereden ve hangi nedenle başlamış olursa olsun, Kürt ulusal savaşı, Kürt kadınlarının cins olarak uyanışını ve demokratik kadın mücadelesinin gelişmesi için elverişli koşulları yaratmış oldu. Tarihsel benzerleri gibi Kürt ulusal mücadelesi yanı başında Kürt kadın kurtuluş mücadelesinin, demokratik kadın hareketinin ve özel bir kadın örgütlenmesinin gelişmesine yol açtı. İçeriği itibariyle esasen ulusal niteliğin damgasını bastığı Kürt kadın mücadelesi ve örgütlenmeleri oldukça özgün biçimler ve farklı eğilimler yaratarak gelişti.

    Ulusal savaşın henüz başlangıcında ortaya çıkan değişik eğilimdeki örgütlenmelerin her birine paralel feminist eğilim ve örgütlenmeler ortaya çıktı. Bunların ortaya çıkışını öncelikle Batı’daki feminist akım etkiledi. 80’li yıllar içinde Batı metropollerinde yükselen demokratik kadın hareketinin ve feminist dalganın içinde yer alan Kürt kadınlar, ulusal mücadelenin etkisiyle ayrıştılar. Ulusal mücadele onlara, ulusal ezilmişliği ve köken farkını ifade cesareti verdi. Başlıca olarak Roza, Jujin gibi dergi çevrelerinde toplanan Kürt feminist kadınlar, ulusal hareketin daha çok şiddete dayanan mücadele çizgisinin dışında kaldılar. Mücadeleye bu yaklaşımları, onların aynı zamanda ulusal savaşın sorunlarının dışına düşmelerini beraberinde getirdi. Özellikle bu tür irili ufaklı kadın çevreleri ulusal uyanış süreciyle bir şekilde ilişkilenseler de, Kürt kadının somut sorunları temelinde bir birliktelik ve doğal olarak kitlesellik yakalayamadılar.‘97’den itibaren Batı’da başlayan devrimci düşüş,Batı’da boy veren ve esasen orada yaşayan Kürt feminist hareketinde irtifa kaybını getirdi. Hemen akabinde gelen ulusal devrimci düşüşle birlikte etkinlikleri daha da azaldı, içerik ve yön değişikliğine uğradı. Dergiler kapandı, daha çok sosyal ve kültürel etkinlik yapanlar yola devam etti ve bu amaçla kurumsallaşmalar yarattılar. Ama onlar Batı’daki demokratik kadın hareketinin içinde, etkinlikler ve kampanya örgütlülüklerinde yer almayı sürdürdüler. Özellikle Kürdistan’da tecavüz olaylarına karşı önemli bir duyarlılık yaratmada, gözaltında tecavüz işkencesine karşı Emekçi Kadınlar Birliği’nin öncülük ettiği uzun soluklu mücadelede yer aldılar. Cezaevi direnişlerinin, bütün hak ihlallerini protesto eylemlerinde; toplumsal hareketin birçok alanına örgütlü/örgütsüz katılım sürdürdüler.

    8 Mart etkinliklerinde yer almaya devam eden radikal feminist Kürt gruplar, Irak’ta savaş karşıtı mücadelede de yer aldılar. Kültürel faaliyete eğilim gösteren hareketin Kürt bölümü de halen bu kulvarda, genelde demokratik muhtevalı hareketin içinde yer alıyor. Fakat yukarda dedigimiz gibi kürd kadinin uyanisi ile birlikte kadinin gücünü gerilla saflarina katilip eline silah alip savasmasi ile ispat edildi.

    Feminizim

    Feminizm sozcugu ‘femina’ Latince kadin anlamina gelen sozcukten turemistir. 19.yy’da baslayip içinde yasadıgımız yuzyılda kadının toplumsal konumunun inanilmayacak kadar hizla degismesi ile ilgilidir. İlk örgütlü kadın hareketi feminizm adıyla tanınmıştır. Venus planeti sembolu ayni zamanda Feminizm hareketinin sembolu dur.
    Feminism anlayisi bir çok kisi ve çevre tarafindan yanlis yorumlanip farkli bir prspectiv açisi verilmek istensede (ornegin erkek dusmanligi) feminizm etkinligi sadece beli bir kesim kadinin sistemin olusturdugu esitsizliklere bas kaldiri ve erkek egemenligini kirma, kadin ve erkek esitligini saglamayi amaçlar. Feminizm dusuncesi politik, filozofik ve sosyal yolardan kadin hakrainin, sosyete içinde aranmasidir. Feminizm dusuncesi kadin statusunun toplumda ve geleneklerden dolayi olusan cins esitsizligini ortadan yok etmeyi hedefler. Feminizm yeni sosyal iliskiler gelistirme ve kadin haklarini gelistirmkte yeni aletler olusturur. Feminizm gunluk hayatta kadinin karsilastigi haksizliklari ortadan kaldirmayi amaçliyan bir savas olarakta tabir edilebilir. Feminizm daha çok kadinlar tarafindan savunulan bir etkinlik olsada, bir çok erkeginde destegini almaktadir. Feminizm sadece kadinin sosyal, ekonomik, politik haklarini degil ayni zamanda kadin kisiliginide kadinin kendine bakis açisinida gelistirmeyi hedefler. Feminizm « insanlar politik olmalidir » fikrini savunur ve bu temelde kadini yapilastirmayi, kadin (birey) kendi bedeni ve ruhu uzerinde, tek hak sahibidir ve kendi ayaklari uzerinde durmali, vebunun için gerekli egitimi, alt yapiyi sunar.

    Feminizm kadinlara toplum içinde yeni bir konum tanimlamis, kadina ev disinda da yeni çalisma alanlari yarattigi için sosyal bir akim haline glmesine neden olmustur. Unutulmamalidir ki bundan çok kisa bir sure once kadinlara hiç bir hak taninmamaktaydi, kadinin oy kulanma, okuma, esinden bosanma, çalisma vs gibi bir çok hakki yoktu, butun bu hizli degisiklikler, olup bitteni anlama ve daha once kimsenin aklina gelmiyen alanlarda kadinin kendine yer açma amaciyla hem akedemik hem politik bir içerigi olan feminizmin sayesindedir.

    Feministlerin tek amaci kadinlarin sosyal hayatta erkeklerle esit haklara sahip olmasini saglamaktir. Esitlik kavramida bir çok kisi ve çevre tarafindan yanlis anlasilmakta, yanlis yorumlanmaktadir. Feminizm de istenen esitlik fiziksel veya biyolojik bir esitlik degildir, toplum içinde erkekler için uygulanan erkeklere verilip kadinlara verilmiyen haklari talep etmektedirler, ornegin ayni isi yapan bir kadinnin ayni isi yapan bir erkekle ayni parayi almasi, tek basina taciz edilmeden ozgurce dolasma haki gibi taleplerdir istedikleri anlasilmasi zor ‘esitlik’ istekleri degildir, bu esitlik kavrami çarpitilmalidir. Feminizm akimi insanligin yani kadin ve erkegin esir yaratilmasindan sonra kadinin elinden alinan tum haklari yeniden taleb eden, asil amaci insanlikta esitligi saglamak olan ve herkes tarafindan desteklenmesi gereken bir akimdir.Kadinin hala bazi haklara sahip olmadigini asagida yapilan bir arastirmanin sonuclarindan anliyabiliriz.

    Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
    1- Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
    2- Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
    3- Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
    4- Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından

  • KUTSAL SÖZÜN BELLEĞİ OLARAK CÖNKLER: ALEVİ ERKÂNINA AİT BİR CÖNK ÜZERİNDE RİTÜELİK VE EDEBİ BİR İNCELEME

    KUTSAL SÖZÜN BELLEĞİ OLARAK CÖNKLER: ALEVİ ERKÂNINA AİT BİR CÖNK ÜZERİNDE RİTÜELİK VE EDEBİ BİR İNCELEME

    “Conks” as Memory of the Holy Word: A Ritual and Literary Analysis of a
    “Conk” Concerning Alevi Practice
    Die Anthologien (Cönk) als Speicher des heiligen Wortes:
    Eine rituelle und literarische Untersuchung der Anthologie eines
    alevitischen Geistlichen (dede)
    Ozan YILMAZ**
    BÜLENT AKIN***
    DOI: 10.12973/abked.81.004
    Ö Z
    Türk kültür ve edebiyatında oldukça önemli bir yere sahip olan
    cönkler, Alevi yazma geleneği içerisinde kendine özgü bir yapı
    gösterir. Bu anlamda bilhassa dedelere ve zâkirlere ait cönklerin
    içeriklerinin Alevi inanç sisteminin en önemli ritüeli olan cemlerinde
    icra edilen On İki Hizmet adı verilen ritüelik uygulamalara göre
    düzenlenmiş olduğu görülür. Cönkler bu yönüyle Alevi inanç
    sistemi içerisinde kültürel ve edebî değerlerinin yanı sıra, ritüelik
    bir değere de sahiptirler. Alevi müelliflere ait cönklerin bu özelliği
    ritüelin ve sözlü geleneğin yazılı gelenekle karşılaştırılması
    sonucunda geçmiş yıllardaki ritüelik icranın aydınlatılmasına
    yönelik önemli ipuçları sunmaktadır.
    * Bu makale, TÜBİTAK 113K056 Numaralı proje kapsamında, TÜBİTAK’ın katkılarıyla hazırlanmıştır.
    ** Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, oyilmaz@
    sakarya.edu.tr.
    *** Arş. Gör., Doktora Öğrencisi, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, Türk Halk
    Bilimi Anabilim Dalı, bulentakinedb@hotmail.com.
    61
    Kutsal Sözün Belleği Olarak Cönkler: Alevi Erkânına Ait Bir Cönk Üzerinde Ritüelik ve Edebî Bir İnceleme
    Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi / 2016 / 13
    Bu çalışmamızda, Alevi yazma geleneği ve cönkleri ile ilgili ritüelik hususlar
    19. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan Ağuiçen Ocağı’nın Diyarbakır koluna
    mensup Seyyid Derviş Ali’ye ait bir cönk örnekleminde ele alınmıştır. Diyarbakır
    yöresi Alevi ocaklarına mensup toplulukların geçmiş yıllarda cemlerinde icra edilen
    deyiş, düvaz imam, nutuk, tevhit, mersiye ve miraçlama türlerinden örnekler içeren
    bu cönk, ritüellere ait manzum icraları aydınlatması bakımından oldukça önemlidir.
    Yörede gerçekleştirdiğimiz saha çalışmalarında bugün hafızalardan silinmek üzere
    olan cem ritüellerine ait birçok manzum metnin bu cönkte yer alması, cönkün
    sözlü gelenekle mukayeseli olarak ritüelik ve edebî açıdan incelenmesinin önemini
    arttırmıştır. Kaldı ki Alevi yazma geleneğinde bilhassa dedelere ait erkân defterleri ve
    cönklerin çoğu zaman ritüelik yapıya göre tanzim ve tasnif edildiği düşünüldüğünde
    bu tür bir karşılaştırma ve incelemenin önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Bu çerçevede,
    çalışmamıza konu olan cönkteki manzum metinlerin ritüelik yapı içerisindeki yeri ve
    şiir türlerine göre ritüel içerisinde sahip oldukları işlevsel özellikleri sözlü gelenek
    ve diğer yazılı kaynaklar ile mukayeseli olarak analiz edilmiştir. İkinci aşamada ise
    cönkte yer alan şiirlerin şekil ve içerik olarak edebî açıdan incelenmesi sonucunda
    elde edilen bulgulara yer verilmiştir.
    Anahtar Kelimeler: Cem, Cönk, Ağuiçen Ocağı, Diyarbakır Alevileri, Alevi
    Cönkleri.
    ABSTRACT
    “Conks” which have an important place in Turkish culture and literature, show a
    unique structure within Alevi writing tradition. In this sense, it occurs that the contents
    of “conks” belonging to “dedes” and “zakirs”, are organized in accordance with ritual
    practices known as Twelve Services performed within “cems” which are the most
    important ritual of Alevi belief system. From this aspect, “conks” have a ritual value
    along with cultural and literary values within Alevi belief system. This characteristic
    of “conks” belonging to Alevi authors provides important suggestions directed to the
    clarification of ritual performance in the past years, as a result of comparison of ritual
    and oral tradition with `writing tradition.
    In this paper, ritual aspects related to Alevi writing tradition and “conks”, were
    analyzed on the sample of a “conk” belonging to Dervish Seyit Ali member of
    Diyarbakir wing of the Aguicen “ocak”, who lived in the second half of the 19th
    century. This “conk” which contains examples of “deyish”, “duvaz imam”, “nutuk”,
    62
    Ozan YILMAZ | Bülent AKIN
    Forschungszeitschrift über das Alevitentum und das Bektaschitentum / 2016 / 13
    “tevhit”, “mersiye” and “miraclama” types performed in the past years within “cem”
    rituals of communities connected to Alevi “ocaks” of Diyarbakir province, is quite
    important in terms of clarification of poetical performances regarding rituals. The
    fact that many poetical texts concerning “cem” rituals which are about to be forgotten
    and were recorded within our field work, are in this conk increases the importance
    of comparative analysis between the conk and oral tradition in terms of ritual and
    literature. Besides, when taken in account that in Alevi writing tradition practice
    books and “conks” belonging to “dedes” are usually organized and classified by
    ritual structure, the importance of this kind of comparison and analysis will be better
    understood. Within this scope, functional characteristics of the poetical texts in the
    conk, which is the subject of our paper, within ritual are analyzed comparatively with
    oral tradition and other written sources concerning place of the texts in the ritual
    structure and types of poems. As for the second stage of the research, there will be
    presented the results obtained in the wake of literary analysis of the form and content
    of poems included in the “conk”.
    Key words: “Cem”, “conk”, Aguicen “ocak”, Alevis of Diyarbakir, Alevi Conks.
    DEVAMI PDF İNDİR 109-131-1-pb

  • Tahtacılar

    Tahtacılar

    Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesindeki sahillere yakın dağlık bölgelerde bir toplum yaşar. Güleç yüzleri, dostça yaklaşımları, değişik giysileri ile farklı bir toplum. Elinde, evinde ne varsa konuğu içindir. Kendisi kuru ekmek yese de misafiri için sofra donatır. Kendisi açık kalsa , dostunu giydirmeyi töre bilmiştir. Tahtacılar denir onlara. Dağ arkalarında yaşamak zorunda kaldıklarından dolayı orman işçiliği ile uğraşmışlar asırlarca. Tahta biçip, meşe kömürü yaptıkları için, tarihe “Ağaçeri” olarak geçmişlerdir. Alevidirler ve geleneklerine çok bağlıdırlar. Eskiden göçebe olarak yazları yaylalarda, kışları ovalarda yaşamışlar. Yerleşik hayata 1876 yılında Sadrazam Ahmet Vefik paşa’nın iskan emri sonucu zorla geçmişler.  Ahmet Vefik Balıesir’de aşireti toplamış ve iskan emrini yüzlerine okumuş. Tahtacılar itiraz etmişler. Osmanlı askerleri çadırlarını yaktırmış, önde gelenleri kılıçtan geçirmiş. Çadır yakan paşa derler Ahmet Vefik’e bu olaydan sonra. Adana, içel, Antalya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale vilayetlerindeki geniş ormanlık bölgeler de yaşarlar.

    Tahtacı sözlükte, ağaç kesen, tahta biçen anlamına gelmektedir.

    Biz daha çocuk iken köyümüzde bu tahta biçme işi devam ediyordu. Orman kesmek yasak olduğu ve ormanlar korumaya alındığı için bu işçiliği kaçak olarak yaparlardı. Ormana gidecek olanlar, sabaha yakın ağaç kesecekleri ormana varmak zorundaydı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kesilecek olan her ağaca önce niyaz ederler  (affı istenir) ve kesilip, yontulurdu. Eğer kesilecek ağaç sayısı biraz fazla ise bir horoz kurban keserlerdi. (Ceprail kurbanı denir, horoz kurbanına). Ya da ormana gitmek için en kötü bir hava seçilirdi. Kış, yağmurlu havalar da orman bekçileri olmazdı genellikle. Kesilen ağaçlar at ve eşeklere yüklenerek köye getirilir, “Gece ağacı” denilen bir tezgâh kurulur, el bıçkısı ile tahtalar biçilirdi.

    Gece ağacı yapılacak günlerde, köyde hiçbir yabancının olmamasına dikkat edilir, tüm yollar gözetim altında tutulurdu. Köylerin giriş yollarına gözcüler yollanır, gözetim altında tulurdu. Eğer bir yabancı geliyorsa “Kösüre” diye işaret verilir, köydekiler ağaçları ve kendilerini saklardı. O gece herkes birbirine yardım eder ve iş imece şeklinde bitirilirdi. Biçilen ağaçlar, yine aynı gizlilik içinde, önceden satışı için söz alınan yere at ve eşeklerle götürülür, satılırdı.

    Orman bekçilerine, Jandarmaya ya da şehirdeki gece bekçilerine yakalandıkları da çok olurdu. Yükleri ile birlikte, hayvanlarının semerleri ellerinden alınarak mahkemeye çıkarılırlardı. Bu nedenle hapiste yatmayan yaşlı Tahtacı bulmak oldukça zordur.

    Kestikleri ağaca “Niyaz” ederler dedim. Sadece niyaz etmekle kalmaz, yaşlı kadınlar kesmek zorunda kalınan bu ağaçlar için ağıt yakarlar. Çünkü tahtası yapılacak olan ağacın bir kere çok düzgün, ikincisi, güçlü bir ağaç olması sonucu, ağaçları güçlü kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetirler, ağlarlardı…

    Tarih

    Tahtacı ismine yazılı kaynaklar da 16. yüzyıl da rastlanıyor ve bu topluluk günümüze kadar ciddi bir şekilde araştırılmamış. Cemaat-ı Tahtacıyan adı Osmanlı arşiv ve vergi defterlerin de ilk defa 16. yüzyılda geçiyor. Saruhan ovasından Bursa tarafa yükleri ve hayvanları ile göçerlerken bir Sünni’nin tarlasına hayvanları girmiş, Sünni de onları “Tahtacılar tarlama zarar verdi” diye şikayet etmiş.

    Bundan önce “Ağaçeri” olarak adı geçen Tahtacılar için bir kaç belge daha var. Faruk Sümer, Tahtacılarla, Ağaçeri’lerini Oğuz Boyundan gelen, aynı kavimden ama, ayrı topluluklar olduğunu yazar.

    Babinger; Tahtacıların Anadolu’nun yerli halkından ve “Dendrophoroi” tarikatının üyelerinden olduklarını ileri sürüyor.

    Avusturya-Macaristan Konsolosu Tibor v. Pözl’ün Tahtacıların Osmanlıyı tanımadıklarını, bu nedenle bir çoğunun İran nüfusuna geçtiklerini iddia etmesini, Afyon -Sandıklıda o dönemler fahri konsolosluk yapan İran’lı Ali Rıza Bey’de doğrulamaktadır. Ali Rıza Bey, Silifke civarında oturan Çaylak aşiretinden 350 hanelik Tahtacıya İran pasaportu verildiğini kendisi yazar.

    Yine Ali Rıza Bey’in bildirdiğine göre, 1884’de bir çok Tahtacı Osmanlı’ya askerlik yapmamak, Sünnilerle birarada yemek yememek (Yezi’in sofrasına oturmamak) için ya “Kıpti” Çingene tebasına geçmişler ya da İran pasaportu almışlardır…

    Son bulunan yazıtlara göre Fenikelilerle akraba yada bizzat Fenikeliler oldukları konusunda tartışmalar sürüyor.

    Gelenekler

    Alevi örgütlenmesinin ortaya çıkması ile birlikte bazı yerel gözlemler, araştırmalar yapılmaya başlanmışsada bunlar yeterli değildir. Yeterli değildir, çünkü böylesi bir araştırma yapabilmek için Tahtacıları çok iyi tanımak gerekir. Bir defa kendilerinden olmayan insanları cemlerine almamaları ya da almışlarsa, bunu muhabbet cemi şekline çevirmeleri, araştırmacıyı yanıltmaktadır. Tahtacı cemlerinde 12 erkân yapılır. Erkân, yaşanan bir olayın cemde tekrar kısa ve görsel anlatımıdır. Çok önemli bir konu olduğundan bunu da yabancılara gösteremezler. Sadece yabancılara değil, evli olmayanlara, çocuklara da göstermezler.

    Tahtacılar kendi içlerine kapalı, Alevi geleneklerine çok sıkı bağlıdırlar. Daha çocukları doğduğu zaman bu gelenekler yavaş yavaş uygulanmaya başlanır.

    Kız Çocuk

    Kız çocuğu doğduğunda, helva yapılması, kırkını çıkardığında yapılan eğlence, (kız ve erkek çocuklar için) altı aylık olunca “kına” eğlencesi, çocuğun dişleri çıkmaya başlayınca, dişin çıkışını ilk görenin çocuğa hediye almakla yükümlü olması, ardından “Diş hediği” yapılarak onun tüm köylüye dağıtılması (diş hediği; buğday, mısır, nohut vb. kuru tahıllar kaynatılarak yapılır)…

    Erkek çocuk

    Erkek çocuklar için de, kına hariç tüm bu gelenekler uygulanır, bir fark vardır; Erkek doğuran anne, çocuğunun kırkı çıkana kadar başına “Kreb” adını verdikleri, çeşitli renklerden yada tek kırmızı oluşan bir bez bağlar.

    Erkek çocuk için yapılan “saç yülüme” adı altında, ilk saçları traş oluşta yapılan eğlenceli bir gelenek daha vardır.

    Düğünler

    Düğünleri hepimizin bildiği şekilde yapılmasına rağmen, diğer Alevilerden ayrılan bazı farklılıkları vardır.

    Düğün başlamadan bir hafta önce tüm köylüler, yakın köylerdeki Tahtacı tanıdıklar davet edilir. Herkes toplandıktan sonra davet edilecek yakın/uzak köylerdeki insanlar için davetiyeler hazırlanır. Bu davetiyeler genellikle kumaş bezleridir, çok özel davetliler için kumaş bezinin bir ucuna şeker bağlanır.  Orada bulunanlar davet edilecek misafirlerden kaç insan alacaklarını söylerler ve misafir dağılım töreni yemeği verilir.

    Bayrak Kaldırma Töreni

    Misafir dağılımı töreni bittikten sonra, düğün evine asılacak olan “Alemir” adını verdikleri kırmızı, san, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bayrağın dikimine geçilir (Celal Abbas bayrağı derler ve çok kutsaldır). Bayrak kumaşlarını düşkün olmayan, ismi herhangi bir dedi-koduya katılmamış ama müsahipli olan iki erkek keserler. Bayrak kumaşları kesilirken orada bulunanlara dolu (rakı) dağıtılır. Dolu içmeyenler, uzatılan dolu bardağına sakinin elinde niyaz ederler, içmek isteyenler ise bardağı kendi ellerine alırlar.

    Bayrağı kadınlar dikerler ve en yaşlı olan erkeğe ayakta teslim ederler. Yaşlı emmi “Peygambere Selavat, Selli Ala Muhammet, Kutlu olsun diyenin akibeti hayır gelsin… Uludur ulu, Sofraları dolu, bizim pirimiz Hazreti Ali.. Hüü diyelim hüüü” der bir adım ileri yürür. Bu retüel üç defa tekrarlanır ve Celal Abbas bayrağı evin bir köşesine asılır. Bayrak asıldıktan sonra düğün başlamış sayılır.

    Bayrak dikilirken, “Alemir” adındaki bayrağın en üstüne bir ayna konur. Bir yansıma olarak, evlenen kişilerin geleceğinin ayna gibi açık ve net olacağına inanılır…

    Tura:       

    Gelin yeni evine geldiğinde “Tura” dedikleri bir tören daha yapılır. Bu törende önce düğüne hizmet edenlere ve yakınlarına yemek verilir. Sonra orada bulunan gençler, ellerine aldıkları bir başbağı bezinin bir ucunu düğümleyerek, topuz şekline getirir ve gelin bu topluluğun arasından geçerken, geline bunlarla vurulur. Şayet gelin çok pratik birisi ise, kendisine vurdurmadan aradan geçer gider. Bu adet damat için de aynı şekilde tekrarlanır…

    Özne:

    Alevi nikahıdır. En az oniki yaşlı müsahipli düğün evinde toplanır. Dede var ise dede, dede yok ise o görevi yürütebilecek bir yaşlı, gelin ile damadı karşısına alır, onlara evlilikte karşılaşacakları zorlukları, kolaylıkları; zorluklar da kimlere başvuracaklar, kolaylıklarda neler yapılması konusunda özet bir bilgi verir. Evlilik sonrası, başbağı yapılması, baba evinden ayrılmaları, müsahip tutma, yaşlılara, çocuklara nasıl davranmaları konusunda bilgi verir ve onlardan birbirlerine karşı her zaman güler yüzlü ve dürüst olmaları konusunda söz alır. “Sözümden dönersem Ali’nin kılıcı boynuma olsun” diye de yemin ettirir. Ardından dolu dağıtılır (dolu üçer defadır), semah dönülür, özne sofrası atılır ve yemek anında yeni evlilere kendi elleriyle lokma verenler olur.

    Bayrak indirme Töreni

    Düğün bittikten bir gün sonra, yakın akrabalar, dostlar toplanarak önce dolu dağıtılır, ardından bayrak indirilir ve geline teslim edilir.

    Teslim edilirken yine: Peygambere salavat, Salli Ala Muhammet, kutlu olsun diyenin akibeti hayırlı olsun. Uludur ulu, sofraları dolu, bizim pirimiz Hz. Ali, hü diyelim, hüü… Bayrak indirildikten sonra düğün bitmiş sayılır.

    Başbağı  Töreni    

    Düğünden sonra geline “Başbağı” yapılır. Başbağı, geleneklerle dolu bir cem törenidir. Müsahipli, başbağını yapabilecek yakından olan birinin önderliğinde yapılır. Böylelikle bir Alevi kapısı daha açılmış, canlara iki can daha katılmış sayılır. Yemekler yenir ve semahlar dönülür..

    Bu tören cemleri, dediğimiz gibi, diğer cemlere benzemezler. Yeni evlilere bir öğreti olarak yapılır. Yeni evliler bundan sonra musahip olacakları emsallerinden başka bir aileyle musahiplik hazırlığına başlarlar. Onlara herkes, her konuda yardımcı olur.

    İkrar Aldırma Töreni

    Yeni evli bir gelinin “ikrar”ının aldırılması zorunludur. Geline, bir Alevi kadınının nasıl olması gerektiği üzerine verilen bir eğitimdir bu. Ya da bir Alevi anası nasıl olur? Bu konuların ağır bastığı bir öğreti geleneğidir ve gelin ile damada eline, diline, beline sahip olacakları üzerine söz (ikrar) verdirilir…

    İkrar yemeğinde kurban kesilir. Fakat bu ailenin varlık durumuna bağlı olduğu için kurban, mutlaka kuzu olmaz, bir horoz da olabilir.

    CEM

    Tahtacılar Abdal Musa cemi bilmezler. Cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. Bu cemde kurban yoktur. Semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu “cuma akşamı” cemlerinde öğretilir.

    1. Görgü sorgu cemi,
    2. İkrar
    3. Ceza Cemi,
    4. Müsahiplik Cemi,
    5. Aşinalık Cemi,
    6. Peşinelik Cemi,
    7. Çiğildaşlık Cemi,
    8. Öz ayırma Cemi
    9. Yas Cemi
    10. Sonbahar cemi, Edremit de kaz dağlarında yapılır
    11. Muhabbet Cemi, her zaman ama, daha çok misafirler geldiğinde yapılır,
    12. Öz cemi, kendiliğinden verilen yemek.

    Musahiplik

    • Musahip olacak olan gençler önce bir “Mürebbi babası ve anası” bularak, onları kendilerine önder yaparlar. Mürebbi, onları musahipliğe hazırlayacak olan öğretmendir aynı zamanda. Musahip olacakların herşeyi ile ilgilenir. Giyimleri, nasıl davranacakları, oturuş, duruş biçimlerine, konuşma üsluplarına kadar herşeyleriyle ilgilenerek, onları Aleviliğe hazırlar…
    • Musahiplik ceminde bu mürebbi baba ile Ana yine en öndedir. Bir tek dede ile delilciye karışmazlar. Diğer tüm görevlilere karışma yetkileri var. Çünkü bu cemin, eksiksiz ve sağlıklı geçmesi, onların sorumluluğu altındadır.
    • Musahip cemi bittikten bir gün sonra, kesilen kurbanın kellesi ile bir cem daha yapılıyor ve musahiplik bitmiş oluyor. Yeni musahipler bundan böyle her ceme girmeye hak kazanmışlardır…
    • Eğer musahipler isterlerse, aradan bir sene geçtikten sonra “Öz ayırma” cemi yaparak, özlerini ayırabiliyorlar. Bunun anlamı şu: Musahiplerden her hangi birisi bir suç işledi ve toplumdan düşkün oldu. Eğer öz ayrılmamışsa, iki tarafta düşkün olmaktadır, ama öz ayrılmış ise, suçsuz olan aile, musahiplerinin bu suçuna karşılık düşkün sayılmamaktadır…

    Dedelik

    • Tahtacıların dedeliği de oldukça zor. Şöyle: Kişilerin dede seçmesi serbest, herkes istediği dedeyi seçebilir. Diyelim iki çift musahip olacaklar ve dededen söz kesmişler. Eğer bu çiftler çok yoksullarsa, dede bunların masrafını üstelenerek onları musahip kılmak zorundadır. Dedin yol evladı sayılırlar.
    • Dedeler para almazlar, görevlerini inançlarına bir bağlılık olarak yerine getirirler.
    • Dede soyundan olan herkes dede olamaz, İmam Cafer’den ya da Hz. Ali’ den kaldığı söylenen hırka, değnek vb. nişanı taşımaya hak kazanmış olan kimse dedelik postuna oturma hakkına sahiptir. Bir örnek: Dede soyundan geldiğini bildiğimiz beş kardeş var ve bunların da beşer tane erkek çocuğu olduğunu kabul edelim. Burada otuz kişilik bir dede soyu vardır. Bu otuz kişiden ancak bir kişi, yani o nişanı taşıyabilen dedelik yapabilir, diğerleri yapamaz. Çünkü o dede ocağının bir tek temsilcisi olur, iki temsilci olmaz.

    Ölüm

    • Bir Tahtacı öldüğünde, herkes ölü evine gelerek, ölüden helallik diler. Kadınlar ağıtlar yakarlar, ölü olanın anılarını, onun yiğitliğini, dürüstlüğünü, dostluğunu anlatırlar. Zaten bu cenaze evine toplanış, aynı zamanda ölenin ne kadar topluma yakın olduğunun bir anlatımıdır da.
    • Ağıtların ardından “Hakka yürüme sazı” çalınır. Köydeki sazandar kim ise (saz çalana Güvender denir) sazını getirmesi istenir. Ölenin yakınları tabutun çevresine otururlar, güvender üç deyiş okur. Burada söylenen deyişler bazen doğrudan ölen insan için o gün yazılmış bir deyiş de olabilir, Alevi ulularının deyişleri de. Daha eskilerde ölüler saz eşliğinde mezara götürülürmüş, bugün asimlasyonun bir sonucu olarak Alevi köylerine zorla yapılan Camilerin Diyanet hocaları Kuran okuyarak toprağa veriliyor.

    Saz çalındıktan sonra, ölenin tüm elbiseleri giydirilir. Tahtacıların her zaman gördüğümüz o renkli, işlemeli elbiseleri düğünleri olduktan sonra iki çift olarak dikilir. Bu elbiselerden bir “Dirimlik” dedikleri, cemlerde, ziyaretlerde, düğünlerde giydikleri elbisedir. Diğeri ise “Ölümlük” dedikleri, öldüklerinde giyecekleri elbisedir. Her iki elbisenin işlemlerine kadar her nakışı aynıdır. Bir Tahtacı öldüğünde işte bu “Ölümlük” dediği elbise ile toprağa verilir. Ölen genç kız ise “Gelinlik” ile, delikanlı ise “yeni elbise ile gömülür.

    Mezar kazıldıktan sonra bir köşesi yatak sığacak şekilde oyulur. Döşek serilir, yastığı konur ve ölen insan yatırılır, üzerine battaniyesi, yorganı örtülür. Her şey hiç kullanılmamış olmak zorundadır. Oyulan tarafın önü tahtalarla kapatılır. Saptırma tahtası denir bunlara ve toprak atılmaya başlanır.

    Hakka yürüme sazı çalındıktan sonra, orada çalınan saz, tam kırk gün bu ölü evini beklemek zorundadır… Kırk gün o sazı kimse oradan almaz ve kimse tellerine dokunmaz. Çünkü o saz, yas sazı olmuştur. Ayrıca yakını ölmüş birisi, dede köye ilk geldiğinde mutlaka onun “Yas cemi”ni yaptırmak zorundadır. Buna yasını aldırma cemi denir.

    Bir başka şey; köyde ölümden sonra ilk düğün yapıldığında, düğün çalgıları ilk önce düğün evi önünde kısa bir çalgı çaldıktan sonra, ölenin evine gider Yas çalgısı çalarlar, düğün öyle başlar.

    ALEVİLİK TANIMLARI

    • Tahtacılar, Hacı Bektaş ocağını bilmezler. İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağına bağlıdırlar. Ocak çok kutsaldır. Yanyatır ocağının anlamı; Tahtacılar ikrar verirlerken, müsahip olurlarken dede döşeğine yan yatarak pençeyi Ali Aba eli alırlar. İlk dedeleri Adana’nın Ceyhan kazası Dur Hasan dede olduğu söylenir. Köyün adı da Dur Hasan’dır. Daha sonra İzmir Narlıdere’deki köyle ocaklarını kurmuşlar.
    • “İtikadımız İmam Cafer, Mezhebimiz Caferi”dir der Tahtacı dedeleri ve Ocaklarının İran Meşhed’deki İmam Rıza’ya bağlı olduğunu söylerler.

    Sosyal Yaşam:

    Buraya kadar saydıklarımız. Tahtacıların Alevi gelenekleri üzerine idi, bir de onların sosyal yanlarını inceliyelim:

    Köyden şehre göç ve daha iyi bir yaşam beklentisi, bu insanları da oldukça etkiledi. Köyle şehir arasında yaşanan bir bölünme var bu gün. Birçok yakınımız, dostumuz, tanıdığımız şehirde yaşamasına rağmen, bir ölüm olayında, bir cem de, düğünde mutlaka köye gitmek zorunda. Bu ise, onlar için ikinci bir maddi külfet oluyor.

    Çalıştıkları işyerlerin de çevrelerindeki insanlara karşı saygılı davranmaları nedeniyle, Sendika ve İşçi Temsilciliği gibi önemli yerlere geliyorlar ve demokrasi mücadelesi içinde yer alıyorlar. Yeni yeni dernekleşiyorlar.

    “Gelişen örgütlenmeye kuşkuyla baktıklarını ve Aleviliğin bu dernekleşmelerden oldukça zarar göreceğini, Alevi inancına ters düşen bir çok insanın bu dernek yönetimlerinde yer aldığı için, uzak kalmanın daha sağlıklı olacağını” dile getiriyorlar.

    Bu yerleşik köy yaşamına geçmiş olmalarına rağmen, Antalya, Burdur, Denizli yöresindeki birçok aşiret hala göçebe olarak ve orman işçiliği yaparak yaşamaktadır.

    Hiçbir sosyal hakları olmadan, orman kesim bölgelerinde çadırlar içerisinde yaşayan bu toplumun sırtından birçok orman ağası türemiştir bugün.

    Kesilen ağaç altında kalarak sakatlanan, ormandan yuvarlanan, kol ve bacakları kırılarak sakat kalan birçok insanla karşılaşırsınız. Devlete karşı oldukça öfkelidirler. “Bir vergi alırken, bir de sağlam kalan çocuklarımızı askere almak için vardır bizde devlet” diyeceklerdir daha ilk konuşmaya başladığınızda.

    Bayramlar

    Sultan Nevruz (Büyük Bayram) Sultan Nevruz (Navrız derler) Bayramını her sene 21 Mart günü kutlarlar.

    O gün tüm evler dolaşılarak, yemek için ne verilirse biraraya toplanır ve kazanlarla yemek vurulur. Ayrıca, yiyecek vermeyip de para verenlerin verdiği paralarla birkaç kurban alınır. Yiyecek toplama konusunda hiç bir zorlama yoktur, herkes gönlünden ne vermek isterse onu verir. Veremeyenler olduğu gibi hem yiyecek hem de para verenler de olur.

    Güzel yemek yapan kadınlar yemeği hazırlarken, eğer kadınlar isterlerse, birkaç erkek de bu yemek işine yardım eder. Kazanlarla su taşıma, ağır yükleri kaldırma vs. konusunda..

    Bunların dışında kalanlar köy mezarlığına giderek, taşları ve otları temizler, mezarlığın avlusu bozulmuşsa tamir edilir. Burada herkes birbirine yardımcı olur ve yemek vaktine kadar tüm işler bitirilir…

    Köy meydanlığında kurulan sofralarda yemekler yenir. Tabi isteyen evine de götürebilir. Ayrıca yaşlı ve hasta olanlara, herhangi bir nedenle gelemeyenlere, öncelikle yemek gönderilir ve Nevruz Tahtacıların deyimiyle “Sultan Navrız lokması” paylaşılmış olur. Artan yemekler de herkese taksim edilir…

    Yemekten sonra gençler oyunlar oynar. Bu oyunlar, bir nevi sportif oyunlardır. Öyle düğün oyunu falan değil. Omuzlara basılarak, yükseklere çıkma denenir, arkadaşlarının sırtından aşarak takla, atılır, gruplar halinde ip çekilir vb..

    Kızlar ise bazen kendi aralarında, bazen de köy meydanının bir köşesinde biraraya gelerek oyunlar oynar, türküler söyler. Bazı köylerde ateşler yakılarak, bu ateşin üzerinden atlanır.. Ayrıca o gün herkes yıkanmış ve en yeni elbisesini giymiştir…

    Hıdırellez Bayramı

    6 Mayıs günü köye en yakın ziyaret olan (genellikle “dede” adı verdikleri, herhangi bir ulunun mezarı olarak bilinen) yerde tüm köylü toplanır, herkes kendi kurbanını keser ve önce ciğer ve böbrekler kavrularak yenir. Zaten bu toplantı yerinde her ailenin bir yurdu vardır. Genellikle yakın akrabalar birarada bulunur.

    Yemekten önce dedenin mezarı ziyaret edilir ve kapısındaki sağ-sol taşlara, oradan geçerek içerideki köşe taşına niyaz edilir. “Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek edilen niyazın yanında, içlerinden dilek dileyen bu dileğini ister.

    Öğle vakti toplu olarak yemekler yenir, gençler isterlerse kendi aralarında içki içerler, saz çalar deyiş söylerler, semah dönerler. Yakın zamanlarda Hıdırellez bayramına yakın olan Sünni köylerdeki tanıdıklar da gelmektedir. Bu nedenle yaşlılar misafirlerle ilgilenirken, pusu bir yerde toplanan gençler orada semah dönerler..

    Örneğin bizim köyün kutlama yeri olan “Dedetaşı” yüksek bir yayla olduğundan her tarafı açıktır. Bu yüzden köylüler Hıdırellez’den bir gün sonra “Çakmak Dede”sinden toplanarak orada cem yaparlar. Burada küskün, dargın olmaz. Herkes semah döner. Bu semah dönme geç vakitlere kadar devam eder. Çakmak Dede’ye kesinlikle yabancı alınmaz. Tahtacı olduğu bilinmeyen, yani köyde akrabası ve tanıdığı bulunmayanların, Alevi olduğu bilinse dahi o gün birliğe alınmazlar. Çakmak Dede’ye giderken, yol üstündeki “Yeni Dede”ye de niyaz edilir, aynı Çakmak Dede’ye niyaz edildiği gibi..

    Sünni birisinin eli tutulduğunda yada eve alındığında o el yada ev yıkanmak, temizlenmek zorundadır. Kırklama dedikleri bu yıkama toprakla ya da su ile olur. Elime “Boz eli” değdi derler. Sünni Türklere “Boz” adını takarlar.

    Fakat Sünni Yörüklerle çok iyi geçinirler, Yörükleri severler. Yörükler de Tahtacılar gibi kapalı değildir. Tabii bu dostluk ne kadar samimi olsa bile, asla kız alınmaz ve kız verilmez Sünni bir kimseye…

    Kültürel tanınmışlıkları

    Balıkesir Türkali köyü folklor çalışması 60 senedir devam ediyor.

    Mersin Kırtıl köyü semahçıları tüm 70 senelik bir geleneği devam ettiriyorlar,

    Edremit Tahtakuşlar, Silifke Kırtıl köyünde Müze var.

    İzmir Bademler köyünde 60 senelik tiyatro var.

    Soma Kozluören ve Savaştepe Kongurca köylerinin Hıdırellez bayramı çık tanınmıştır.

    Hemen her Tahtacı köyünde, mutlaka farklı bir yapı görmek mümkündür.

    02.08.2016

     

    13978248_10153936860078165_1586460138_o 13956997_10153936859423165_1157906079_n 13901768_10153936859893165_983195651_o 13931542_10153936859973165_417814635_o 13978162_10153936859873165_606096026_o 13942386_10153936859448165_1951604434_n 13941082_10153936859048165_875637630_n