Yazar: cem ekinci

  • DEM Parti İl Eş Başkanı Nurhayat Şimşek: Emekten ve halktan yana bir bütçe şart-VİDEO

    DEM Parti İl Eş Başkanı Nurhayat Şimşek: Emekten ve halktan yana bir bütçe şart-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Malatya İl Eş Başkanı Nurhayat Şimşek, TBMM’de görüşmeleri süren bütçeye ilişkin sert eleştirilerde bulunarak, mevcut bütçenin emekçileri, emeklileri ve dar gelirli kesimleri daha da yoksullaştırdığını söyledi. Şimşek, “Çalışan her iki işçiden biri açlık sınırının altında kalan asgari ücrete mahkûm ediliyor. 16 milyon emeklinin yüzde 80’i açlık sınırının altında bir gelirle yaşamaya zorlanıyor” dedi.

    İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin hiçe sayıldığını vurgulayan Şimşek, kuralsızlığın sermaye çıkarları uğruna normalleştirildiğini belirterek, “Her gün ortalama 5 işçi yaşamını yitiriyor. İşyerleri adeta birer cinayet mahalline dönüşmüş durumda” ifadelerini kullandı.

    Türkiye’nin birçok alanda olumsuz sıralamalarda üstlerde yer aldığını dile getiren Şimşek, “Enflasyon, işsizlik, faiz, yolsuzluk, iş cinayetleri, açlık ve yoksullukta dünya sıralamalarında üstlerdeyiz. Buna karşın özgürlük, eşitlik, adalet, refah ve toplumsal barışta 180 ülke içinde ancak 118. sıradayız” diye konuştu.

    “BÜTÇE EMEĞİ DEĞİL FAİZİ VE SİLAHLANMAYI ÖNCELİYOR”

    2026 Bütçesi’nin dağılımına dikkat çeken Şimşek, toplanan her 100 TL verginin 20 TL’sinin faize, 16 TL’sinin silahlanmaya, 5 TL’sinin teşvik ve prim desteğine, 3 TL’sinin ise hazine garantili projelere ayrıldığını belirtti. Buna karşılık yoksullukla mücadeleye yalnızca 4 TL, koruyucu sağlığa 3 TL, hukuk ve adalete 2,5 TL, kadının güçlenmesine ise sadece 6 kuruş ayrıldığını söyledi.

    Şimşek, “Bu tablo, bütçenin halktan değil, sermayeden yana hazırlandığını açıkça göstermektedir” dedi.

    ÇOCUK İŞÇİLİĞİ VE MESEM ELEŞTİRİSİ”

    Ekonomik krizin en çok gençleri ve çocukları etkilediğini ifade eden Şimşek, iş cinayetlerinde yaşamını yitiren çocuk sayısının arttığına dikkat çekti. 2024’te 74 olan çocuk işçi ölümünün 2025’te 85’e yükseldiğini belirten Şimşek, bu ölümlerin bir kısmının MESEM programlarında yaşandığını söyledi. “Eğitim kurumlarının önceliği öğrencinin güvenliği olmalıdır. Ancak MESEM, çocukları güvencesiz işgücüne dönüştürmektedir” dedi.

    “BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM HALKIN KATILIMIYLA İNŞA EDİLİR”

    Savaş ve savunma sanayine ayrılan bütçe paylarının artmasına da tepki gösteren Şimşek, kaynakların doğa ile barışı esas alan, geniş istihdam alanları yaratacak yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Adaletsiz vergi sistemi ve düşük ücret politikalarının milyonları sefaletle karşı karşıya bıraktığını ifade eden Şimşek, “Barış ve demokratik bir toplumun inşası, halkın ve emekçilerin katılımı ve kararlılığıyla mümkün olacaktır” dedi.

    “Direne Direne Kazanacağız”, “Yaşasın hak, hukuk, adalet” sloganıyla konuşmasını sürdüren Şimşek, emekten ve halktan yana bir bütçe için taleplerini şöyle sıraladı:

    1-Bütçe hakkının önündeki engellerin kaldırılması ve bütçenin halka sunulması,

    2-Kamu hizmetleri ve yatırımlara ayrılan payın artırılması,

    3-Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçenin hayata geçirilmesi,

    4-Emekçilere dayatılan açlık, yoksulluk ve sömürü politikalarına son verilmesi,

    5-İş cinayetlerini önleyecek tüm tedbirlerin alınması.

    PİRHA/MALATYA

  • Koçgirililer Frankfurt’ta buluştu- VİDEO

    Koçgirililer Frankfurt’ta buluştu- VİDEO

    PİRHA- Avrupa’da yaşayan Koçgirili kurum ve şahsiyetler, Almanya’nın Frankfurt kentinde buluştu. Koçgiriller buluşmada, inanç, dil, kültür asimilasyonuna ve doğa tahribatına karşı mücadele vurgusu yaptılar.

    Almanya’nın farklı kentlerinden ve Fransa’dan gelen Koçgirililer, Frankfurt’ta bulunan Kızılırmak Kültür Derneği’nde buluştu. Koçgiriler Diyalog Grubu’nun çağrısı ile bir araya gelen Koçgirili kurumlar ve sanatçılar bölgede yaşanan sorunları ve çözüme dair önerileri konuştu.
    Avrupa’da faaliyet gösteren kurumlar ve 40’a yakın şahsiyet, Koçgirililerin topraklarında yaşadığı, tarih, dil, inanç, kültür, göç ve çevre yıkımı gibi sorunlarının yanı sıra başta yeni kuşaklar olmak üzere Avrupa’da yaşayanların örgütlenme yöntemlerini tartıştı.
    Değerlendirmelerde, dünyanın farklı ülkelerine dağılan Koçgirilileri, Koçgiri Kültür Merkezi çatısı altında toplayarak, kültürel bağlarını, dayanışmayı güçlendirmenin önemine vurgu yapıldı.
    Buluşmada alınan kararlar doğrultusunda oluşturulan Koordinasyon birimi, Koçgirililer Kampı, paneller, konferanslar, dijital medya çalışması, yeni kuşaklara ilişkin bölgenin tarihini ve coğrafyasını anlatacak broşürler hazırlayacak.
    Ayrıca Koçgiri kültürünü, tarihini, dilini ve Alevi inancını tanıtmayı içeren veya amaçlayan kitap, film, belgesel, eğitim gibi çalışmalar olacak.
    Buluşma, İpek Reçber, Lale Koçgün ve Meral Alkan’ın seslendirdiği Koçgiri yöresine ait klamlar ile sona erdi.

    PİRHA/ALMANYA

     

  • Hozat’ta yaşanan olaylar sonrası 3 kişi tutuklandı

    Hozat’ta yaşanan olaylar sonrası 3 kişi tutuklandı

    PİRHA- Hozat’ta çıkan bir olayda polis müdahalesi sonrası 8 kişi gözaltına alındı. Olay yerinden biber gazı sıkıp, havaya ateş açan polis 8 kişiyi gözaltına aldı. Adliyeye sevk edilen 8 kişiden 5’i serbest bırakılırken, 3 kişi  tutuklanarak cezaevine gönderildi.

    12 Aralık akşam saatlerinde aile arasında yaşanan kavgadan dolayı bir kişi, yaralanması sonucu Hozat Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Olayı haber alan aile fertlerinin hastahaneye gitmesi sonrasında polis müdahalesi yaşandı. Güvenlik güçleri yakınlarını görmek isteyenlere izin vermeyince hastane içinde arbede yaşandı.

    Kavgayı duyup haber alan ilçe halkı, yaşanan olayları durdurmak ve kavgayı ayırmak üzere hastahanenin bahçesine gitti. Polis kavgayı ayırmak isteyenlere de biber gazı sıkarak, havaya ateş açtı.

    Müdahalenin ardından 8 kişi ters kelepçelenerek gözaltına alındı. Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre polis 8 kişiyi darp edip, gözaltına aldı.

    Adliyeye sevk edilen 8 kişiden 3’ü tutuklanırken, 5 kişi ise serbest bırakıldı.

    PİRHA/DERSİM

  • DAKME’de Maraş,Cezaevi ve Roboski katliamları için anma töreni gerçekleştirildi- VİDEO

    DAKME’de Maraş,Cezaevi ve Roboski katliamları için anma töreni gerçekleştirildi- VİDEO

    PİRHA- Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi (DAKME), Maraş Katliamı, 19 Aralık Cezaevleri Katliamı ve Roboski Katliamları için anma etkinliği düzenledi. Zeynep Ovayolu moderatörlüğünde gerçekleştirilen panele, Şükrü Yıldız ve Hüseyin Bulut katıldı. Anma DAKME Müzik Topluluğu’nun yaktığı ağıtlar ile sona erdi.

    Aralık ayı katliamlarla geçen bir ay olarak coğrafyamızın künyesine yazıldı. 19-26 Aralık 1978 tarihinde Maraş’ta yaşanan ve Maraş Katliamı olarak bilinen olaylarda birçok Alevi ve solcu katledildi. Katliam sırasında birçok kişinin öldürülmesinin yanı sıra Alevilerin evleri ve işyerleri yakılıp yıkıldı. Alevi ve sol düşünceye sahip insanlar yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakıldı.

    Diğer bir katliam, 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen ve devlet tarafından ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ olarak adlandırılan, yirmi cezaevinde gerçekleştirilen katliamdır.

    Son olarak 28 Aralık 2011 tarihinde, çoğu çocuk olan 34 kişinin katledilmesiyle bilinen ve ‘Roboski Katliamı’ olarak Aralık ayına yazılan katliamdır.

    Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi de yaşanan bu katliamları hatırlamak amacıyla bir anma etkinliği düzenledi. Sinevizyon gösterimiyle başlayan etkinlik, katılımcılardan Şükrü Yıldız ve Hüseyin Bulut’un konuşalarıyla devam etti. Akabinde DAKME Müzik Topluluğu’nun ağıtlarıyla devam eden anma, lokmaların dağıtılmasıyla sonlandırıldı.

    PİRHA/ALMANYA

     

  • Evun Okumuş: Kadın özgürlüğü bir slogan değil bir programdır -VİDEO

    Evun Okumuş: Kadın özgürlüğü bir slogan değil bir programdır -VİDEO

    PİRHA – Barış Akademisyeni Evun Okumuş, siyasetin, medyanın ve yerel yönetimlerin kadın özgürlüğünü çoğu zaman yüzeysel ve araçsal biçimde ele aldığını belirterek, “Kadın özgürlüğü bir slogan değil, bir programdır” diyor. Feminist kuram, özgürlüğü söylemden çıkarıp somut politikalar, bütçe ve uygulamalarla tanımlıyor.

    Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü mezunu olan Evun Okumuş, aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Barış Bildirisi imzacısı akademisyenler arasında yer alan Okumuş, arkeolog kimliğinin yanı sıra feminist ve LGBTİ+ alanında da çalışmalarıyla biliniyor. Okumuş, kadın özgürlüğü, toplumsal cinsiyet ve kadın hakları üzerine PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ SÖYLEMDE DEĞİL, UYGULAMADA OLUR”

    PİRHA: “Kadınların özgürlüğü” kavramı bugün siyaset, medya ve yerel yönetimlerde sıkça kullanılıyor. Sizce bu tanım neden eksik?

    Evun Okumuş: Siyasetin, medyanın ve yerel yönetimlerin kadın özgürlüğüne yaklaşımına baktığımızda parlak bir tablo görmüyoruz. Çünkü bu alanlarda kadın özgürlüğü çoğunlukla bir slogan olarak ele alınıyor. Oysa bu bir slogan değil, bir programdır. Eğer gerçekten kadın özgürlüğünden söz edilecekse, bunun somut politikalarla ve uygulamalarla desteklenmesi gerekir.

    Örneğin sığınma evleri meselesi. Keşke bunu konuşmak zorunda olmasaydık ama kadınların sığınma evlerine hâlâ çok ciddi bir ihtiyacı var. 85 milyonu aşan bir nüfusa rağmen Türkiye genelinde yaklaşık 144 sığınma evi bulunuyor ve toplam kapasite 3 bin 454 yatakla sınırlı. Günde ortalama beş kadının öldürüldüğü bir ülkede bu rakamlar son derece yetersiz. Eğer siyaset ve yerel yönetimler kadın özgürlüğü konusunda samimiyse, sığınma evlerinin sayısı ve kapasitesi artırılmalıdır. Kadın özgürlüğü söylemde değil, uygulamada görünür olur.

    İkinci önemli başlık ekonomik özgürlüktür. Yerel yönetimlerin kadın kooperatiflerini desteklemesi, kadınların sosyal ve ekonomik hayata katılabileceği alanlara yatırım yapması gerekiyor. Üçüncü olarak kent hakkı meselesi var. Kadınlar kentin yalnızca kullanıcıları değil, öznesi ve karar vereni olmalıdır. Güvenli ve aydınlatılmış sokaklar, erişilebilir ulaşım, toplu taşıma sorunlarının çözümü ancak kadınların karar alma süreçlerine katılmasıyla mümkün olabilir. Bunun yolu da cinsiyete duyarlı bütçelemeden geçer.

    Dördüncü hayati konu ise bakım hizmetleri: kreşler, yaşlı, engelli ve hasta bakımına yönelik kamusal hizmetler. Bu hizmetler yaygınlaştırılmadıkça kadınların sosyal ve ekonomik hayata katılımının önündeki en büyük engeller kalkmaz. Kadınların bedenini, hayatını ve geleceğini özgürce kurabilmesi için bu yapısal engellerin kaldırılması şarttır. Feminist hareket tam da bu noktada özgürlük kavramını genişletir: Kadın özgürlüğü bir vaat değil, bir haktır.

    Medya da bu sürecin önemli bir parçası. Kadın özgürlüğü çoğu zaman medya tarafından araçsallaştırılıyor; özgürlük görünüşe indirgeniyor, kadın hareketleri kriminalize ediliyor. Yapısal sorunlar görünmez kılınarak birkaç “başarı hikâyesi” üzerinden özgürlük bireysel bir meseleymiş gibi sunuluyor. Reklamlardan dizilere kadar pek çok alanda toplumsal cinsiyet rolleri yeniden üretiliyor; özellikle ev içi emeğin sürekli kadınlarla özdeşleştirilmesi bunun en somut örneklerinden biri.

    “ÖZGÜRLÜK SÖYLEMLERİ KADINLARIN YÜKÜNÜ ARTIRIYOR”

    -Aile, eğitim ve iş yaşamında özgürlük söylemleri kadınların yükünü artırıyor mu?

    Evun Okumuş:Toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretildiği ilk ve en temel alan ailedir. Feminist teori bu nedenle aileye özel bir vurgu yapar. Toplumsal yapılar değişmeden bireysel özgürlük çağrıları çok sınırlı sonuçlar doğurur. Kadının aile içindeki konumu hâlâ köklü biçimde değişmiş değil: Ekonomik söz hakkı sınırlı, miras ve karar süreçlerinde eşitlik hâlâ sağlanmış değil. Eğitimde kız ve erkek çocukları arasında süregelen eşitsizlikler de bunun bir parçası.

    Üstelik kadın, aile içinde söz almak istese bile buna ayıracak bir zaman ekonomisine sahip değil. Ev içi emek, çocuk, yaşlı ve engelli bakımı, evin tüm organizasyonu ve duygusal emek kadının omuzlarına yıkılmış durumda. Bu yükler ortadan kaldırılmadan kadın özgürlüğünden söz edilemez. Aynı örüntü eğitimde ve iş hayatında da karşımıza çıkıyor. “Güçlü ol, özgür ol” söylemleri dolaşımda ama cam tavanlar yerinde duruyor. Kadınlar hem evde hem işte çalışırken bu söylemler gerçek bir özgürlük üretmiyor.

    “KADIN BEDENİ ÜZERİNDEKİ DENETİM ÇOK KATMANLI”

    -Kadınların kendi bedeni üzerinde söz sahibi olma hakkı nasıl sınırlandırılıyor?

    Evun Okumuş: Bu sınırlandırmalar yalnızca muhafazakâr yapılarda değil; kendini demokratik ya da sol olarak tanımlayan çevrelerde de karşımıza çıkıyor. Kadının bedeni üzerinde söz sahibi olması istenmiyor çünkü bu kadının hayatı ve geleceği üzerinde de söz sahibi olması anlamına geliyor.

    En somut örnekler doğurganlık üzerinden karşımıza çıkıyor: Kaç çocuk doğuracağı, nasıl doğuracağı, kürtaj hakkına erişim, sağlıklı doğuma ulaşmadaki engeller… Seyahat özgürlüğünün kısıtlanması, ilişkilerin denetlenmesi, kadınların belirli mekânlara hapsedilmesi de beden denetiminin diğer biçimleri.

    Bir de daha görünmez ve sinsi yöntemler var. Yasa yerine utanma, itaat ve rıza üzerinden işleyen mekanizmalar bunlar. Ne giyeceğinden ne söyleyeceğine kadar kadınlara normlar dayatılıyor ve bu dayatmalar sanki kadınların kendi tercihiymiş gibi sunuluyor. Bugün kadınlara sürekli “çocuk yap” denilirken, hamilelik iş hayatında cezalandırılıyor. Kadınlar işe alınırken evlilik ve hamilelik üzerinden sorgulanıyor. Sistem bir yandan doğurganlığı teşvik ederken, diğer yandan bunu bir yük gibi görüyor.

    “EŞİTLİK SÖYLEMİ BÜTÇEYE YANSIMIYORSA SAMİMİ DEĞİLDİR”

    -Siyaset kadın eşitliğini gerçekten savunuyor mu?

    Evun Okumuş: Yerel ve ulusal siyasetin büyük bir kısmı kadın eşitliğini gerçekten savunmuyor; eşitlik söylemi çoğunlukla araçsallaştırılıyor. Bunu ayırt etmek zor değil: Eğer kadınlara yönelik bütçe yoksa, somut politikalar yoksa, iyileştirici mekanizmalar hayata geçirilmiyorsa ortada gerçek bir eşitlik yoktur. Feminist hareketin yıllardır vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme olmadan yol almak mümkün değil. Vaat mi var, uygulama mı? Asıl ayrım noktası budur.

    “NEOLİBERAL ÖZGÜRLÜK VAADİ KADIN EMEĞİNİ UCUZLATIYOR”

    -Neoliberal düzenin kadınlara sunduğu özgürlük vaadini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Evun Okumuş: Neoliberal düzen özgürlük vaat eder ama kadınların hayatı gerçekten kolaylaşıyor mu diye bakmamız gerekir. Kadınlar bu düzende çoğunlukla düşük ücretli ve güvencesiz işlere yönlendiriliyor. Ev içi emek toplumsallaştırılmadığı için kadınlar hem evde hem dışarıda çalışıyor; yani iki kez sömürülüyor.

    Bu nedenle eşit iş, eşit ücret ve güvenceli istihdam talebini ısrarla dile getirmek zorundayız. Bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması ve ev içi emeğin toplumsallaşması olmadan kadınların özgürleşmesi mümkün değil. Feminist mücadele tam da bu nedenle inatla şunu söylüyor: Kadın emeği ucuz, esnek ve güvencesiz bir kaynak değildir; kadın özgürlüğü de piyasaya terk edilemez.

    Nuray ATMACA/DERSİM

     


  • Ağıt kültürünün son temsilcilerinden Xaltika Qiliqo, Hakk’a yürüdü

    Ağıt kültürünün son temsilcilerinden Xaltika Qiliqo, Hakk’a yürüdü

    PİRHA- Koçgirili Xaltiya Qılıqo ana dün öğlen saatlerinde Gebze’deki evinde Hakk’a yürüdü. Yarın Arix köyünde yapılacak törenle toprağa sırlanacak.

     

    Koçgiri’nin en kadim geleneği olan ağıt kültürünün son büyük temsilcilerinden Xaltiya Qiliqo Hakk’a yürüdü. Uzun zamandır sağlık sorunları yaşayan Xaltiya Qiliqo, yarın Koçgiri’nin Arix köyünde toprağa sırlanmak üzere bugün Gebze’den uğurlanacak.

    Xaltiya Qılıqo kimdir?

    Herkesin Xaltiya Qılıqo adıyla bilidiği Gülizar Gülmüş, Koçgiri’nin en önemli kadın ozanlarından. Koçgiri tarihinin tüm acı ve direnişlerini bağrında taşıyan Qılıqo ana, bir ağıt şairi olarak yaşadı. Özellikle ‘Arix’ türküsüyle tanıdığmız Xaltiya Qiliqo’nun kendi hayatı da  büyük acılarla geçti. Bir oğlunu genç yaşında geçirdiği kazada kaybeden Xaltiya Qiliqo, diğer oğlunu ise 12 Eylül zindanlarında yaşanan işkencede kaybetti.

    Xaltiya Qiliqo, yarın öğlen saatlerinde Arix köyünde yapılacak törenle ağıtlar eşliğinde toprağa sırlanacak.

    PİRHA/SİVAS

     

  • Nurşat Yeşil: Barış her dönem en önemli şiar olarak önümüzde duracak -VİDEO

    Nurşat Yeşil: Barış her dönem en önemli şiar olarak önümüzde duracak -VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği Dersim Şube Eş Başkanı Nurşat Yeşil, hak ihlallerini durdurmanın tek yolunun örgütlenmek olduğunu vurgulayarak, “Bunun için tüm kesimlerin örgütlenip sesini duyurması gerekiyor” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şube Eş Başkanı Nurşat Yeşil, insan haklarında yaşanan sıkıntı ve ihallere dair sorularımızı yanıtladı.

    “ASLINDA UZUN YILLARDIR ÜLKEDE İNSAN HAKKI İHLALLERİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    PİRHA- Türkiye insan hakları bakımından ağır ihlallerin yaşandığı bir ülke konumunda. Bu nasıl aşılır?

    Nurşat Yeşil: Uzun yıllardır ülkede aslında ciddi hak ihlalleri ile karşı karşıyayız. Ama bu son 10 yıllık süreçte, 15 Temmuz sonrası hak ihlallerinin tavan yaptığı bir dönemi yaşıyoruz. Her kesime yönelik ciddi hak ihlalleri var.

    15 Temmuz öncesi sadece bölgeye yönelik, Kürtlere yönelik ciddi bir hak ihlalleri olduğunu görmekle birlikte, 15 Temmuz’dan sonra bu hak ihlallerinin gittikçe genişlediğini ülkenin her tarafına yayıldığını görüyoruz. İşte kayyum uygulamaları önce doğuyla başladı. Ama son zamanlarda bu ülkenin geneline gelen bir uygulama şeklini aldı.

    Türkiye’de halkların mücadeleleri sonucunda kazandıkları her şeyi maalesef zaman içerisinde bu haklar törpülene törpülene bugüne gelmiş bulunuyoruz.

    Maalesef siyasal iktidarı desteklemeyen her kesim ülkedeki hak ihlallerinin hedefi haline geldi. Özellikle kadınlar her yönden ülkede hakları gasp edilen bir topluluk. Yine çocuk istismarları, çocuk hakları çok ciddi tehdit altında. Yani bu son zamanlarda MESEM projeleri var, çocuk işçi ölümleri var. Yine tabii ki hakkını arayan emekçiler ciddi hak ihlalleri ile karşı karşılaşıyorlar ve sokaklara çıkıp demokratik haklarını arayan bütün kesimler maalesef bu otoritelermiş iktidarın baskısı altında.

    Bundan nasıl kurtulabiliriz? Tabii ki her yerde söylediğimiz gibi bu hak ihlallerinden kurtulmanın en önemli şeyi örgütlenmek. Yani tüm kesimlerin örgütlenip gerçekten sesini duyurması ve yüksek sesle hak talebini dile getirmesi gerekiyor.

    “BARIŞ SÜRECİ, DEMOKRASİYİ İSTEME SÜRECİ OLMALIDIR”

    Barış süreci insan hakları ihlallerinin azalmasında nasıl bir etki yaratır?

    Geçen yıl 1 Ekim’de başlayan Kürt sorununun çözümüne yönelik bir barış süreci diyebileceğimiz bir süreci şu anda yaşıyoruz. Bu süreçler elbette ki insanların demokrasiyi talep etmek için, haklarını talep etmek için önemli süreçler. Tüm kesimlerin bundan faydalanması gerekiyor. Kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların, işçilerin, emekçilerin, çevre aktivistlerinin, her kesimin daha yüksek sesle ülkedeki demokratikleşmeyi ciddi bir şekilde dile getirmesi gerekiyor ve kendi isteklerini yüksek sesle talep etmesi gerekiyor.

    Şu anda yaşadığımız durum tamamen otoriterleşmiş bir siyasal iktidar ve bununla birlikte anayasal haklar rafa kaldırılmış, demokratik haklar rafa kaldırılmış bir haldir. Sistem topluma haklarını vermez. Zira sistem geniş hakları olan demokratik bir toplum istemez.

    Bu yüzden de demokrasi talep eden kesimler, örgütlenerek daha yüksek sesle kendi taleplerini dile getirmesi gerekiyor. Yani hak verilmez alınır şiarı gerçekten önemli bir şiar ve o yüzden de örgütlenmek ve taleplerimizi daha güçlü bir şekilde dile getirmek zorundayız.

    Bu tür süreçler belirsizlik taşıyan süreçlerdir. Bu süreçte çok daha derin insan hakları krizleri de yaşayabiliriz. Ama çok iyi bir şekilde demokrasiye de çevirebiliriz. Bu tamamen bizim, halkın elinde olan bir şey. Biz iktidarı neye zorlarsak iktidar da bu yönde adım atmak zorunda kalacaktır.

    “HALKLAR ARASI BARIŞ KAVRAMI CİDDİ BİR ŞEKİLDE DİLLENDİRİLMESİ GEREKİYOR”

    Bu yıl ki tema ‘Barış’ buna dair ne söylemek istersiniz?

    Bu yıldan ziyade her yıl bizim için temel şey barış kavramıdır. Çünkü son 40 yıldır yaşadığımız çatışmalı süreçte çok fazla şey kaybettik. 40 yıllık çatışma süreci sonucunda yaşanan barış süreci, çatışmasızlık süreci elbette ki önemlidir. Ve gerek coğrafyamızda gerekse dünyanın birçok yerinde hala yaşanan savaşlar barış kavramının ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor. İşte Ukrayna-Rusya savaşı, işte Filistin’de yaşananlar, Suriye’de yaşananlar bu kavramın önemini gösteriyor.

    O yüzden sadece bugün değil her dönem için barış kavramı dillendirilmelidir. Halklar arası barış kavramının da ciddi bir şekilde dillendirilmesi gerekiyor. Barış her dönem en önemli şiar olarak önümüzde duracak tabii ki.

    Dersim’de ne tür planlamalarınız var?

    10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası dolayısıyla bir yürüyüş ve sonrasında İnsan Hakları Anıt Önde bir basın açıklaması yaptık. Bu açıklamanın dışında da kadınlarla yapacağımız, ‘Kadınlar Barışı Konuşuyor’ konulu bir söyleşimiz olacak. Bu yılda İnsan Hakları Haftası’nı bu şekilde kapatacağız.

    PİRHA/DERSİM

     

  • Asi-Der: Bölgemizde insan öldürmek sadece istatistik olarak görülmeye devam ediliyor!

    Asi-Der: Bölgemizde insan öldürmek sadece istatistik olarak görülmeye devam ediliyor!

    PİRHA- Antakya Samandağ İskenderun İlçeleri Kültür Yardımlaşma Dayanışma ve Çevre Gönüllüleri Derneği (Asi-Der) yönetim kurulu yaptığı yazılı açıklamayla, 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla yazılı basın açıklaması yaptı.

    Asi-Der Yönetim Kurulu yapmış olduğu açıklamada, “Büyük insanlığın küresel çapta demokratik, özgür, adil, eşit, ekolojik bir uygarlık kurma” temennisini dile getirdi.

    “SURİYE’DEKİ VEKALET SAVAŞINDA YÜZBİNLERCE İNSAN KATLEDİLDİ”

    Yaptığı açıklamada Suriye’deki duruma dikkat çeken Asi-Der, “Resmî olarak 23 Haziran 2011’de Suriye’de başlatılan vekâlet savaşında yüzbinlerce insan katledildi. Milyonlarca insan ülke içinde ve dışına göç etmek zorunda kaldı.

    Suriye’nin tüm bileşenlerine dönük yapılan bu operasyonda; Araplar, Kürtler, Türkmenler, Süryaniler, Ermeniler, Aramiler, Maruniler, Çerkezler, Çeçenler, Adigeler, Abhazlar, Ezidiler katledildi” denildi.

    Suriye’de gerçekleştirilen Alevi katliamlarına ilişkin ise, “Alevi öldürme motivasyonu ile onbinlerce terörist, sapık, ruh hastası Suriye’ye getirilerek katliamlar “ cihad” adıyla meşrulaştırılmak istendi.

    Açıklamada, 08 Aralık 2025 sonrası Aleviler üzerinde 19 katliamın gerçekleştiğini,  “ Yüksek Gerilimli Tehdit, Düşük Yoğunluklu Katliam” konsepti ile önce tehcir, korkutma, mala çökme; ardından soykırım uygulandığı” belirtildi.

    “SURİYE’DEKİ İNSANLIK SUÇLARI DURDURULMALIDIR”

    Suriye’de insanlık suçlarının durdurulması ve insanca yaşamın inşası için on iki maddeyle çağrıda bulunan Asi-Der;

    1) İnsanlığa karşı işlenen suçlar ve savaş suçlarının Uluslararası Ceza Mahkemesine sevk edilmesi için, gerekli inceleme, raporlama, soruşturmanın yürütülmesi; Suriyeli ve uluslararası yargıçlar gözetiminde, Suriye için özel bir mahkemenin kurulması. Geçiş döneminde adaletin sağlanması.

    2) BM kararlarından 2254 nolu kararın uygulanması.

    3) Suriye’nin geleceğinde demokratik ve adil bir yönetim için ortak bir vizyonun geliştirilmesi

    4) Demokratik, çoğulcu, güçler ayrılığı, halk egemenliği, sosyal adalet, toplumsal kimliklerin tanınması, evrensel ve eşit yurttaşlık

    5) Etnik ve inançsal hakların güvence altına alınması

    6) Alevi Soykırımını durdurmak için, derhal uluslararası barış gücü ile koruma

    7) Soykırım suçlarının yerinde tespiti, suçluların bulunması ve suçluların hesap vermesi için bağımsız bir uluslararası heyetin görevlendirilmesi

    8) TBMM’de bulunan siyasi partilerden bir komisyon oluşturularak, Hama, Humus, Lazkiye, Tartus hattında ağırlıklı olarak inceleme ve raporlamanın yapılarak; ülkemiz iktidarı üzerinden HTŞ’ye baskı kurmak için arz talep ederiz.

    9) Uluslararası insanı yardım için koridor açılması, insani kurumların aktif olması, bu yardımların hak sahiplerine ulaşması için uluslararası destek ve koordinasyonun sağlanması

    10) Suriye’deki farklı etnik ve inançsal gurupların taleplerinin dengelenmesi ve uluslararası toplum desteği ile Avrupa Yerel Yönetim Şartnamesinin uygulanması, ekonomik, sağlık, eğitim, istihdam ve toplumsal adaletin sağlanması

    11) Anadili eğitiminin tüm guruplar için uygulanması

    12) Ülkede demokratik, adil ve eşitlikçi bir sistem kurularak, yeni anayasa ile bu sürecin tamamlanması için acil çağrıda bulunuldu.

    “ALEVİLER SUSARSA ORTADOĞU DÜŞÜNMEYİ UNUTUR”

    Dünyadaki örgütlenmiş kötülük organizasyonuna karşı ancak iyiliği örgütleyerek sonuç elde edilebileceğine dikkat çekilen açıklamada, son olarak şunlar belirtildi,

    “Bizleri farklılaştıran özellikleri değil, birbirimize bizleri yakınlaştıran özellikleri öne çıkararak“ iyilik iyidir” ilkesiyle yeni dünyayı örmek gerekmektedir. Bunun için, dini, mezhebi, inancı, etnik kökeni ne olursa olsun insanlık üretmek, medeniyet üretmek, akıl ve bilimle hareket edecek, dünya ve bölge için demokrasi, insan hakları, insanca yaşam ve adalet kaygısı olan “ iyi insanların” birlikte hareket etmesi, mücadeleyi stratejik hale getirmeleri ve büyütmeleri insanlık için zorunludur. Ve büyük insanlık bilsin ki ‘Aleviler susarsa, Ortadoğu düşünmeyi unutur’ anlayışı ile, ‘ Alevilerin sahip oldukları inanç ve kültürel yapısının, insanlık birikimin ve insanlık üretiminin tüm değerlerini damıtarak kendi merkezlerine” aldıklarını ifade ederek Alevilerin bu coğrafya için ne kadar önemli bir topluluk olduğuna dikkat çekildi.

    PİRHA/HATAY

     

     

     

  • İHD Dersim: Eşitsizliğe, adaletsizliğe ve baskıya karşı insan haklarını savunuyoruz -VİDEO

    İHD Dersim: Eşitsizliğe, adaletsizliğe ve baskıya karşı insan haklarını savunuyoruz -VİDEO

    PİRHA – İHD Dersim Şubesi, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İnsan Hakları Anıtı önünde açıklama yaptı. Açıklamada, “Eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, ayrımcılık ve savaşa karşı ısrarla barış, demokrasi ve insan hakları değerlerini savunuyoruz” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında yaptığı açıklamada, “İnsan haklarıyla insandır. Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz” vurgusu yaptı. Basın açıklamasını İHD Dersim Eş Başkanı Özgür Ateş okudu.

    Ateş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında, belgeyi “insanlık için en önemli kurucu sözleşmelerden biri” olarak nitelendirdi.

    “30 maddeden oluşan Evrensel Bildirge, Birleşmiş Milletler bünyesinde yürütülen uzun çalışmalar sonucunda 10 Aralık 1948’de kabul edilmiştir. Türkiye, bildirgeyi 27 Mayıs 1949’da Resmi Gazete’de yayımlayarak yürürlüğe koymuştur” dedi.

    Bildirgenin barış, insan hakları ve demokrasi ideallerinin kurumsallaşmasının temel taşlarından biri olduğunu belirten Ateş, buna karşın bugün dünya genelinde insan haklarının ağır bir kriz yaşadığını ifade etti.

    “BM, küresel çapta artan ayrımcılığı, eşitsizliği, yoksulluğu, ekolojik yıkımı ve savaşların yol açtığı insani krizi durdurmada yeterince etkin olamamaktadır” dedi.

    “TÜRKİYE’DE YOĞUN İNSAN HAKLARI KRİZİ YAŞANMAKTA”

    Türkiye’de de insan hakları alanında ağır bir kriz yaşandığını belirten Ateş, 2016’dan bu yana fiilen süren OHAL rejiminin hak ve özgürlükleri kısıtladığını vurguladı:

    “Kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik kamusal alanı düzenlemede kullanışlı araçlar haline gelmiştir.”

    Ateş, tutuklamalarla seçme-seçilme hakkının gasp edildiğini ve işkencenin en temel insan hakları sorunu olarak sürdüğünü söyledi:

    “Günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Van Belediyesi’ne kayyım atanması ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tutuklanması bunun somut birer örneğidir.”

    “KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ DEMOKRATİKLEŞMEYLE MÜMKÜNDÜR”

    1 Ekim 2024’ten bu yana Kürt meselesine dair yeni bir sürecin başlatıldığını hatırlatan Ateş, buna rağmen iktidarın çatışmacı ve güvenlik merkezli politikalarını sürdürdüğünü belirtti.

    “Kürt meselesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Çözüm, demokrasiyi kendi başına değer olarak kabul eden bir ‘demokratikleşme programı’ ile mümkündür” dedi.

    Ateş, açıklamasını şu sözlerle tamamladı:
    “İhlalleri belgelemeye, raporlamaya, görünür kılmaya ve cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz. İnsan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkacağız.”

    Açıklama, İnsan Hakları Anıtı’na karanfiller bırakılmasıyla son buldu.

    PİRHA/DERSİM

     

     

     

  • ‘Fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşmeye karşı toplumsal dayanışmayı büyütelim!’- VİDEO

    ‘Fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşmeye karşı toplumsal dayanışmayı büyütelim!’- VİDEO

    PİRHA- Dersim DEM Parti İl Eş Başkanı Özcan Ateş ve EMEP İl Başkanı Ergin Tekin, Dersim’de artan fuhuş ve çeteleşmenin önüne geçmenin tek yolunun olayları normalleştirmemek ve bunlara karşı toplumsal dayanışmayı arttırmak olduğunu söyledi.

    Uyuşturucu, fuhuş ve çeteleşme son dönemde Dersim’in en büyük problemlerinden! Dersim’de yapılan fuhuş operasyonu sonrası ortaya atılan iddialar durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi. İddialara ilişkin henüz somut bir gelişme yaşanmazken, kentte huzursuzluk hakim. Bir ifade tutanağının medyaya sızdırılmasıyla başlayan bu süreci, Dersim DEM Parti İl Eş Başkanı Özcan Ateş ve EMEP İl Başkanı Ergin Tekin değerlendi.

    Yaşanan tüm bu olay ve gelişmeleri Dersim DEM Parti İl Eş Başkanı Özcan Ateş ve EMEP İl Başkanı Ergin Tekin’e sorduk, “Bir an önce bu olayların bu iddiaların araştırılıp kamuoyuyla neticeleri paylaşılmalıdır” diyerek yetkilileri göreve çağırdılar.

    “38’DEN BUGÜNE UYGULANAN BASKI VE YOK ETME POLİTİKALARININ BİR SONUCUDUR”

    Fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşme iddialarına ilişkin zamanda geriye giderek bugüne bakmak gerektiğini ifade eden DEM Parti İl Eş Başkanı Özcan Ateş, “1938’de tutun günümüze kadar. Birçok dönemde kent üzerinde yoğun baskılar oluşturuldu. Kentin inanç yapısıyla, doğasıyla, kimliğiyle, kültürüyle her zaman bir mücadele söz konusuydu. Bir geriye çekme, bir özünden koparılma durumu söz konusuydu. Tabii o günden bugüne kadar sistematik bir biçimde devam etti. 1980’lerde yine göç ettirme, tutuklanma, gözaltına alma, yargılanma ve hapis ceza cezalandırılma gibi durumlar söz konusu oldu. Onun akabinde 94’lü ve 2000’li yıllara geldiğimizde yine bu kentte düşüncesinden, inancından, kimliğinden kaynaklı birçok baskı, zulüm, asimilasyon politikalarına maruz kaldı” diyerek, bu kadar yoğun baskı ve zor altında tutulan Dersim toplumunun özünden bilinçli bir şekilde uzaklaştırıldığını söyledi.

    “SİSTEMİN UYGULADIĞI POLİTİKALAR TOPLUMU GÜÇSÜZ BIRAKIYOR”

    Yıllar boyu süren baskı ve zor politikalarından kaynaklı toplum içerisinde açığa çıkmamış bir çok olgunun meydana geldiğini söyleyen Ateş, “Bu süreçler böyle devam ederken peş peşe toplumun ister istemez bu kadar yoğun baskıya dayanması da zorlaştı. Gün geçtikçe kimliğinden de, özünden de uzaklaşmaya başlandı. Göç ettirme, işsizlik, ekonomik olarak muhtaç yaratma politikası sonucu sisteme bağlı bir hayat dayatıldı. Yani sokağında işsiz gezen işçisinden harçlık bulamayan öğrencisine kadar, köyünde üretemeyen ya da yeterince pazarlamayan, bunun üzerinde geçimini sağlamayan bir durum ve bunun kötü sonuçları sistematik bir biçimde gelişti” diyen Ateş, toplumun bütün bu olgulara rağmen ayakta durmayı başardığını ve Dersim’in kimliğinden de, dilinden de, inancından da uzaklaştırılamadığını kaydetti.

    “KENTTE UYUŞTURUCU, FUHUŞ, ÇETELEŞME ÖN PLANA ÇIKMAYA BAŞLADI”

    DEM Parti İl Örgütü olarak tartışılan ve ortaya atılan bu iddiaların peşinde olduklarını aktaran Ateş, “Şimdi bu iddiayı açığa çıkarmak, bu iddianın gerçekliğini kamuoyuyla paylaşmak da aslında devlet kurumlarının işidir. Devlet kurumları bu kentin emniyet müdürlüğü, valiliği bir şekliyle kamuoyuna yansıyan bu tutanaktaki ifadelerin, isimlerin ya da iddiaların gerçekliğini ispatlamak durumundadır” dedi.

    “ÜLKE GENELİNDE UYUŞTURUCU, FUHUŞ, ÇETELEŞME SORUNLARI VAR”

    EMEP İl Başkanı Ergin Tekin de, son on yılda ülke genelinde karşılaşılan en önemli şeylerden biri uyuşturucu, fuhuş ve bununla birlikte çetelerin giderek yaygınlaşması olduğunu belirterek, “Basına da yansıdığı şekliyle uluslararası uyuşturucu transferinin belki de merkezlerinden biri haline gelmiş bir ülkeden bahsediyoruz. Hatta uyuşturucu baronlarının kendilerine korunaklı bir alan olarak gördükleri yerlerden biri Türkiye olmuş durumda. Bununla birlikte çeteciliğin de giderek arttığı, fuhuş çetelerinin, aynı zamanda gençler içerisindeki çeteciliğin, birbirini vurma, yaralama ve benzeri olayların da gitgide arttığı bir dönemden bahsedebiliriz. Tabii bu ülke genelinde yaşanan durumdan doğal olarak Dersim’e de yansıyor. Dersim de buralardan bağımsız değil” dedi.

    Gençlerin geleceğe dair umutlarının giderek yok olduğu bir zaman içinde olduğunu söyleyen Tekin, “Bu çaresizlik Dersim’e de yansıyor. Gençler buradaki umutsuzluktan dolayı ya yurt dışına gidiyor ya da burada kolay para kazanmanın yolu nedir diye düşünerek, küçük çeteler halinde yan yana gelerek farklı oluşumlara gittiklerini gözlemliyoruz” dedi.

    “KADINLARIN YAŞAMINI DOĞRUDAN ETKİLİYOR”

    Ülkedeki durumun kadınların yaşamını doğrudan etkilediğini savunan Ergin Tekin, şunları ifade etti:

    “Yoksulluğun giderek büyüdüğü, işsizliğin giderek arttığı temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan ve doğal olarak bundan en çok etkilenen kesim neresi diye sorarsak kadınlar diyebiliriz.

    Ekonomik belirsizliğin, işsizliğin giderek arttığı bir dönemde kadınların en çok yaşadığı sıkıntılardan biri hem ekonomik hem de toplumsal baskılar. Bunların getirdiği çaresizlik, umutsuzluk bir yandan son dönemde Dersim’de de yaşanmaya başladı. Duyulan şu fuhuş meselelerine dair çeşitli ilişki ağlarından bahsediliyor. Bu ilişki ağları içerisinde kadınların, bu ekonomik zorluklar içerisinde hiç değilse bir iş bulayım derdiyle nasıl mağdur edildiği ile karşı karşıya kalıyoruz.

    Aslında ilimizde senelerdir bu fuhuş çeteleri hakkında çeşitli iddialar söz konusu. Ama şöyle bir durum da var: Fuhuş çeteleri olmasına rağmen Adliyede neredeyse cezasızlık söz konusu. Yani tatmin edici cezaların olmaması bu ağda bulunan çetelerin daha rahat hareket etmesini ve bu ağa düşen kadınların da şikayet etmemesi, şikayet etmekten korkmasından dolayı bu çeteleri cesaretlendiren bir durumla karşı karşıyayız aslında.”

    “YAŞANAN OLAYLAR İHMAL OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ”

    Kentin 7/24 güvenlik kameralarıyla izlendiğini belirten Ergin Tekin, “24 saat boyunca güvenlik kameralarıyla mobeseleriyle takip edilen, her vatandaşımızın attığı adımın takip edildiği bir yerde böyle olayların, böyle çetelerin bu kadar rahat hareket etmesi ve organize suç işlemesinin çözülememesi aslında bir ihmal olarak görülmemeli. Tam tersi buralarda ihmalden öte belli bir plan, belli bir fuhuş çetesinin giderek bu çürümüşlüğü büyüttüğünü görebiliyoruz. Kamu kurumlarındaki nüfuzunu kullanarak kadınları fuhuşa sürüklemesi iddiaları var” diye konuştu.

    Kentte daha önce yaşanan diğer olaylara dikkat çeken Tekin, “Bir yıl önce yine bir kamu kurumunda yaşanmış bir buna benzer bir olaydan bahsedildi. Ama ondan sonra ne oldu? Bu kamu kurumundaki görevlilerle ilgili bir ceza verildi mi? Muamma kimse bilmiyor. Aynı şeyi burada da burada da yaşanacak mı? Onu da bilmek lazım. Şimdi işte çeşitli kurumlardan görevlilerin olduğu söyleniyor. Bu kurumlardaki kişilerin görevden uzaklaştırılacak mı ya da alınacak mı? Çeşitli cezalara verilecek mi? Bunları takip etmek önemlidir diye düşünüyoruz” dedi.

    Ortaya çıkan sorunların çözümünün toplumsal dayanışmadan geçtiğinin altını çizen Tekin, “Bu karanlıktan kurtulmanın tek yolu toplumsal dayanışmayı arttırmak. Bu işin sessizlikle geçirilmesi çeteleri güçlendirir. Halkımızdan beklentimiz bu olayların normalleşmesini engellemektir. Bu çürümüşlüğe karşı yan yana gelmek ve toplumsal birlikteliği artıracak çalışmalar yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/DERSİM

  • 08 ARALIK 2025 PAZARTESİ-GÜNDEM

    08 ARALIK 2025 PAZARTESİ-GÜNDEM

    -HBVAKV Antalya Şube Kültür Sanat Sekreteri Kureyşan Ocağı evlatlarından Güven Gürkan Kaya, Dersim’in Nazımiye  ilçesi Hakis köyüne yapılmak istenen cami girişimine ilişkin PİRHA’ya konuştu.GÖRÜNTÜLÜ

  • Suriye İnsan Hakları Topluluğu: “HTŞ rejiminin bir yılı: etnik ve dini temizlik”

    Suriye İnsan Hakları Topluluğu: “HTŞ rejiminin bir yılı: etnik ve dini temizlik”

    PİRHA- Suriye İnsan Hakları Topluluğu (Association pour les droits de l’homme en Syrie), HTŞ iktidarının birinci yılına dair bir rapor hazırladı. AHRS hazırladığı raporda Suriye’nin son yıllarda yaşadığı iç savaşa değinirken, HTŞ iktidarına nasıl gelindiğini ve bu rejimin ilk bir yılının nasıl geçtiği anlatılmakta. 

    18 Aralık 2010 tarihinde başlayan Arap Baharı’nın üzerinden on beş yıl geçti. Tunus’ta başlayan protestolarla birçok Arap ülkesine yayılan hareketler, Ortadoğu için yeni bir sayfa açtı.

    Arap Baharı’nın uğradığı ülkelerden biri de Suriye idi. 15 Mart 2011 yılında Dera kentinde başlayan protestolar Suriye iç savaşının fitilini ateşledi. On dört yıl süren iç savaş halklar açısından çok yıkıcı oldu. 8 Aralık 2024 tarihinde Beşar Esad yönetimi devrildi ve yerine HTŞ rejimi geçti.

    HTŞ iktidarının ilk yılı da, 14 yıl süren iç savaşa bir son getirmedi. Tam tersine yeni bir boyut kazandırarak gerginliği tırmandırdı. Suriye İnsan Hakları Topluluğu (AHRS) hazırladığı raporda bu sürece nasıl gelindi ve neler yaşandığını yaptığı yazılı basın açıklamasıyla kamuoyuna sundu.

    “ACIMASIZ BİR İDEOLOJİNİN TARİHSEL KÖKLERİ”

    AHRS yaptığı açıklamanın başında, Suriye’nin 14 yıl boyunca iç savaş ve insanlık dışı ihlallerle sarsıldığına dikkat çekerek, “HTŞ rejiminin Suriye’deki Alevi ve Dürzî topluluklarına yönelik devam eden şiddeti bir iç savaşın sonucu değil – yüzyıllardır beslenen nefret ideolojisinin yeniden yükselişini yansıtıyor. Bu ideolojinin temeli, 14. yüzyılın başlarında Alevileri ve Dürzileri öldürülmesi ve mülksüzleştirilmesi caiz ilan eden Sünni  Şeyh el-İslam İbn Teymiye‘nin fetvalarına dayanır. Bu tarihsel fetvalar HTŞ ve selefleri tarafından yeniden yorumlanarak Alevi ve Dürzî topluluklarına yönelik katliamların ideolojik temelini oluşturdu. Suriye’de savunmasız ve düzensiz bırakılan Alevi topluluğu aynı zamanda ‘rejimden kalan suçlular’ olarak damgalanıyor ve kitlesel infazlar için hedef alınıyor” dedi.

    “TERÖRİST GEÇMİŞİ OLAN BİR REJİM”

    Mevcut geçiş hükümetinin başkanı olan Ahmed el- Şeraa ‘nın geçmişine değinilen açıklamada, “Suriye’deki mevcut Geçiş Hükümeti Ahmed el-Şeraa (namı diğer Ebu Muhammed el-Colani) tarafından yönetilmektedir. Hem HTŞ hem de selefi El-Nusra Cephesi, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı ile terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin 2018 raporuna göre, HTS 2017-2018 yılları arasında sivillere yönelik en az 99 şiddetli saldırıdan sorumluydu.   Daha yakın tarihli bir raporda, aynı merkez,  HTS kontrolündeki İdlib’de yaşayan sivillerin ‘yargısız infazlar, polis işkencesi ve haksız hapis tehdidi’ altında yaşadıklarını tespit ediyor. ABD Hazine Bakanlığı’nın Yaptırım Listesi Araştırmasına göre, El-Nusra ve HTŞ personeli Özel Belirlenmiş Vatandaşlar ve Engelli Kişiler Listesi’nde ‘ağır’ kategorisinde yer alıyor” denildi.

    “8 ARALIK 2024’TEN BU YANA ULUSLARARASI VE İNSANİ HUKUK İHLALLERİ”

    HTŞ ‘nin iktidara gelmesiyle birlikte Alevi ve Dürzi topluluklara karşı amansız bir etnik/dini temizlik kampanyası yürüttüğüne dikkat çeken AHRS, bu ihlallerin, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Suriye İnsan Hakları Ağı ve Suriye İnsan Hakları Gözlemevi gibi birçok insan hakları kuruluşu ve gözlemevi tarafından belgelendiğini söyledi.

    “Rejim tarafından doğrudan, müttefiki terör grupları aracılığıyla da dolaylı olarak işlenen ihlaller arasında özet infazlar, kasıtlı mülk yok etme, kaçırma, kitlesel gözaltımlar ve kimliklere dayalı yaygın hedef alınmanın” yer aldığını söyleyen AHRS, “Bu suçlar, sırasıyla Mart 2025 ve Temmuz 2025 aylarında Alevilere ve Dürzilere karşı soykırım niyetiyle işlendiğine” dikkat çekildi.

    “Temmuz 2025 itibarıyla, Suriye İnsan Hakları Ağı ‘nın ön ve eksik kayıp sayımları, rejim güçleri ve rejim müttefiki terörist gruplar tarafından 4.300 sivilin öldürüldüğünü gösteriyor. Bu toplam, Mart ve Temmuz aylarında birkaç gün içinde öldürülen 2.069 Alevi ve 1.224 Dürzî ” sivilin katledildiği söylendi.

    “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SORUMLULUK ALMALIDIR”

    HTŞ rejiminin tarihsel arka planı ve devam eden ihlallerine değinen AHRS, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna, üye devletlerine ve Güvenlik Konseyi’ne şu çağrılarda bulundu:

    1. Rejimin ve onunla ittifak kurduğu silahlı grupların işledikleri suçlardan sorumlu tutulmasını sağlama kararlılığı ilan edilmelidir. İnsan Hakları İzleme Örgütü‘nün belirttiği gibi, adaletle ilgili varlan netlik eksikliği, Suriye’de devam eden şiddetin başlıca nedenlerinden biridir.
    2. Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar ve Kürtler dahil olmak üzere, tehdit altındaki tüm azınlıkları korumaya istekli ve sorumluluk sahibi oldukallarını ilan etmelidirler.
    3. Uluslararası insani yardım kuruluşlarıyla birlikte güvenilir, uluslararası destekli insani yardım hatları kurulmalıdır.
    4. Uluslararası, Tarafsız ve Bağımsız Mekanizma (IIIM) ve Suriye Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu (COI) gibi BM kurumlarını ve Suriye içinde ve dışında insan haklarını savunan kuruluşları içeren bir kriz komitesi kurulmalıdır.
    5. HTŞ rejimine tarafsız hesap verebilirlik ve yargı bağımsızlığı sağlanması için baskı uygulanmalıdır; savaş suçlarını, insanlığa karşı suçları, soykırımı veya diğer uluslararası suçları suç saymayan anayasa ve ceza kanununun değiştirilmesi sağlanmalıdır.
    6. İnsan hakları örgütlerinin gelecekteki iç ve uluslararası hesap verebilirlik süreçleri için hayati öneme sahip olabilecek kanıtların belgelenmesi, korunması ve analiz edilmesi yönündeki çabaları desteklenmelidir.
    7. HTŞ rejiminin etnik/dini temizliği ve ondan önceki Esad rejiminin Insanhakları ihlallerini bir araya getiren söyleme derhal son verilmelidir. Bu söylem, HTŞ rejimin ve terörist müttefiklerinin vahşetlerini Esad rejiminin kalıntılarıyla bir çatışma olarak meşrulaştırmasını sağlamaktadır.

    Suriye İnsan Hakları Topluluğu‘nun yayınladığı rapor, HTŞ rejiminin insan haklarına dair kanıtlarla son buluyor.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Dersim’in Kazulu köyünün sorunları verilen sözlere rağmen çözülmüyor- VİDEO

    Dersim’in Kazulu köyünün sorunları verilen sözlere rağmen çözülmüyor- VİDEO

    PİRHA- Dersim’in Pertek ilçesinin Kazulu (Kazılı) köyünün yıllardır devam eden su ve yol sorunu bir türlü çözülmüyor. Verilen sözlere rağmen sürüncemede bırakılan sorunlar yurttaşların yaşamını olumsuz etkiliyor.

    Kazulu köyü bağlı olduğu Pertek ilçesine 45, Dersim merkezine ise 103 kilometre uzaklıkta. Coğrafi yapının zorluklarından dolayı su ve yol sorunu yaşayan köy halkı, uzun zamandır devam eden bu sorunun çözülmesini istiyor.

    Mikrofon uzattığımız Kazulu köy sakinleri yaşadıkları sorunları PİRHA ’ya anlattı.

    “BEN ÇOCUKKEN DE AYNI SORUNLAR VARDI ŞİMDİ DE VAR”

    Yakın geçmişte köylerine gelen Kaymakam’a sorunlarını aktardıklarını söyleyen Adil Musa Kan, “On gün önce kaymakam bey geldi. Sorunların bir kısmını söyledik. Not aldılar ama hep erteleniyor. Su sorunumuz var. Genelde havalar ısınınca yaz mevsiminde su sorunları başlıyor. İçmek için bile suyu zor buluyoruz. Bırak  bir ağacı sulamak veya hayvanlarımızı sulamak, kendimiz için suyu zor buluyoruz. Yazın bu sorunlar arttığı için su olan yerlere taşınıyoruz ya da Dersim dağlarına gidiyoruz. Orada parayla yer kiralayıp davarımızı otarıyoruz. Son baharda da dönüyoruz” dedi.

    Su kaynaklarının köylerinde olduğunu ancak suyun köye getirilmesinin maliyetli olduğu için yapılmadığını vurgulayan Kan, on yıllardır sorunun yetkililerce çözülmediğinin altını çizdi.

    Adil Musa Kan, yetkililerin her defasında “Programa alınacak” diyerek kendilerini oyaladığını ifade ederek, sorunların bir türlü çözülmediğini belirtti.

    Yol sorununa da dikkat çeken Adil Musa Kan, “Bir hastamız olduğu zaman ambulansın buraya gelmesi çok zaman alıyor. Gelmesine geliyor ama geç geliyor. Bizim yıllar önce köyün muhtarı kalp krizinden burada öldü. Bir helikopter gelemedi mesela. Ambulans da geç geldiği için adam genç yaşta öldü” diyerek köylerinin sorunlarının bir an önce çözülmesini talep etti.

    “KÖYDE YAŞANAN SORUNLARDAN DOLAYI İNSANLAR GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI”

    Kazulu köyü sakini Hüseyin Dinç, “Ben çocukken 40 hane vardı bu köyde. Köyümüzde yaşanan sıkıntılar yüzünden gitmek zorunda kaldılar. Su sorunumuz var. Köyümüzün yukarısında su var. Daha önce bir ekip gelip saha araştırması yaptı ve suyun olduğunu tespit etti. Ama suyu getirmek için hiçbir şey yapmadılar. Köyümüzün az bir suyu var. Köye gelen su da her gün bozuluyor. Köy muhtarımız kendi imkanlarıyla tamirat yapıyor. Köyün yolunu asfalt yapmıyorlar. Kum serpiyorlar yağmur yağınca da serptikleri kumun hepsi gidiyor” diyerek köyde yaşadıkları sorunları aktardı.

    “YETKİLİLERDEN SORUNLARIMIZI ÇÖZMELERİNİ İSTİYORUZ”

    Köy yollarının bozuk olduğunu, sularının da olmadığını dile getiren Hasret Dağ, “Sularımız köyün etrafında yok çeşme olarakta  yok. Uzaklara gidip bidonlarla su getiriyoruz. Yollarımız bozuk, yazın çok toz oluyor. Kışın ise yağmurdan dolayı hep yarıklar oluşuyor yolda. Arabalar zor gelip gidiyor. Bize yardım etmelerini istiyoruz. Yetkililerimize bunu buradan söylüyoruz” dedi.

    Aynı minvalde konuşan Hatun Dağ, “Köyümüzün su ve yol sorunları mevcuttur. Köy muhtarımız Kaymakamlığa gidip birkaç kez sorunları dile getirdi. Ama çözüm gelmedi. Oyaladılar bizi. Artık sorunlarımızın çözülmesini istiyoruz” diyerek yetkili makamlara çağrıda bulundu.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersimli Kadınlar: Kentimizde fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşmeyi kabul etmiyoruz!- VİDEO

    Dersimli Kadınlar: Kentimizde fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşmeyi kabul etmiyoruz!- VİDEO

    PİRHA – Dersim’de dün yapılan (5 aralık cuma) “Fuhuşa, Uyuşturucuya, Çeteleşmeye Hayır!” basın açıklamasında konuşan kadınlar, son dönemde kentte ortaya çıkan olaylara ilişkin derin endişelerini dile getirdi. Son iki yılda art arda gündeme gelen çeteleşme, zorla fuhuşa sürükleme ve madde kullanımı iddialarının, Dersim’in tarihsel hafızası ve toplumsal kültürü üzerinde yarattığı tahribat dikkat çekiyor. Kadınların açıklamaları, kentte giderek büyüyen bir güvensizlik atmosferine ve toplumsal çözülme kaygısına işaret ediyor.

    Dersim’de geçmişten bugüne bedeller ödenerek kurulan toplumsal dayanışma kültürünün, son dönem gelişmeleri karşısında ciddi biçimde sarsıldığı görülüyor. Açıklamaya katılan kadınlar, bu gidişata karşı toplumun daha güçlü ve örgütlü bir tepki göstermesi gerektiğini vurgulayarak, sessiz kalmanın suça zemin hazırladığına dikkat çekti.

    “BU TÜR OLAYLAR KARŞISINDA AYAKLANMAMIZ LAZIM”

    Yaşananları “yaralayıcı” olarak niteleyen Selda Tuncer, Dersim’in tarihsel hafızasını hatırlatarak şöyle konuştu:
    “Dersim’de böyle şeyler olması açıkçası insanı üzüyor. Geçmiş döneme baktığımız zaman insanların o kadar çok bedel ve ödün verdiği bir yerde bu tarz şeylerin olması insanı yaralıyor. Çünkü çok bedeller ödendi. Tabii ki karşıyız yani bu tür şeyler olmasını istemiyoruz. Yakışmıyor memleketimize.”

    Tuncer’in sözleri, geçmiş ile bugün arasındaki değer çatışmasını ortaya koyuyor; özellikle Dersim’in politik ve kültürel belleğinde “ahlaki çürüme” olarak görülen bu tür olaylara karşı kolektif bir hassasiyet bulunduğunu gösteriyor.

    Toplumsal tepkinin yükselmesi gerektiğini belirten bir diğer isim Songül Tokur ise, duygularını şu sözlerle ifade etti:
    “Demek istediğim Dersim’de böyle utanç verici olaylar bizi utandırdı. Gerçekten beklemediğimiz hareketler ve beklemediğimiz şeyler. Çok üzüldük. Gerçekten çok üzüldük. Bunların olmasını istemiyoruz. Kendi ülkemizde Dersimliler olarak bunu istemiyoruz. Buna karşı hayır diyoruz. Ayaklanmak diyoruz. Ayaklanıp da hayır demek istiyoruz. Ne madde istiyoruz, ne fuhuş istiyoruz memleketimizde.  Hiçbirini de istemiyoruz. Dersimliler olarak biz çok utandık. Böyle bir şey olamaz yani. Biz kentimizde şimdiye kadar hiç denk gelmediğimiz şeylere denk geliyoruz. Olmaması gereken şey Dersim’de olması bizi mahvetti. Gerçekten mahvetti.”

    Tokur’un ifadeleri, kent sakinlerinin “beklenmedik ve kırıcı” olarak tanımladığı bu olayların, Dersim toplumunun kendine dair algısını da sarstığını gösteriyor. Kadınların çoğunda, özellikle gençlerin ve kadınların hedef alındığına dair güçlü bir kaygı var.

    “BİR KADINI BÖYLE DÜŞÜRMEK ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY”

    Olayların iki yıldır artış gösterdiğini söyleyen Gönül Demir de, yaşananları şöyle aktardı:
    “Bunların yaşanması çok kötü oldu. Dersim’de yıllardır yaşıyoruz, burada böyle şeyler görmedik, duymadık da. Ama son iki yıldır bayağı kötü şeyler oluyor. Çocuklarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın yanı başında bu olayların yaşanması büyük bir tehlikelidir. Maalesef çok üzgünüz. Halk biraz daha duyarlı olması lazım. Biraz daha tepki göstermesi lazım. Bir kadını böyle düşürmek çok kötü bir şey.”

    Demir’in sözleri, olayların münferit olmadığını; belirli bir dönemselliğe oturan, sistematikleşme riski taşıyan bir sorunla karşı karşıya olunduğunu gösteriyor. Kadınlar özellikle “duyarlılık” ve “toplumsal tepki” vurgusuyla yerel yönetimlere, ailelere ve sivil toplum örgütlerine sorumluluk çağrısında bulunuyor.

    Bu açıklamalar, Dersim’de sadece bir ahlaki ya da kriminal mesele değil; toplumsal yapı, kültürel hafıza, güvenlik politikaları ve kadınların kentteki yaşam hakkı açısından da ciddi bir tartışma yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Kadınların tepkisi, aynı zamanda kent kimliğinin korunmasına yönelik bir direniş hattı anlamına geliyor.

    Dersim’de yükselen temel talep ise açık:
    Kadınları, gençleri ve toplumsal güvenliği önceleyen, çeteleşmeye ve istismara karşı etkili bir mücadele yürütülmesi.

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • Elazığ’da yapılan operasyonda gözaltına alınan Yusuf Benler, serbest bırakıldı

    Elazığ’da yapılan operasyonda gözaltına alınan Yusuf Benler, serbest bırakıldı

    PİRHA- 5 Aralık sabahı Elazığ’da yapılan operasyonda gözaltına alınan Yusuf Benler, serbest bırakıldı.

    Elazığ’ın Sarıçubuk köyünde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 74 yaşındaki Yusuf Benler, Bingöl Emniyet Müdürlüğü’nde bir gün gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldı.

    Benler ailesi, 74 yaşında olan Yusuf Benler’in kalp, şeker, tansiyon gibi kronik rahatsızlığı olduğunu duyurmuştu. Aile tarafından yapılan açıklamada, ev araması sırasında Benler’e ait pasaport, telefon ve flaş belleğe de el konulduğu aktarıldı.

    PİRHA/ELAZIĞ

     

  • Av. Tarık Alpdoğan: Aleviler eşit yurttaşlık istiyor- VİDEO

    Av. Tarık Alpdoğan: Aleviler eşit yurttaşlık istiyor- VİDEO

    PİRHA- Avukat Tarık Alpdoğan, Alevilerin eşit yurttaşlık hakkının tanınması gerektiğini belirterek, “Alevilerin kutsal mekanları, inanç merkezleri tam anlamıyla yasal bir statüye kavuştuğunda, eşit yurttaşlık temelinde diğer inançlara sağlanan haklardan eksiksiz yararlandığında ortaya çıkar” dedi.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete ‘de yayımlanan 112 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Cemevi Başkanlığı’na dair tartışmalar bitmiyor. Alevilerin yıllardır devam eden hak ve eşit yurttaşlık mücadelesi, AİHM ve Yargıtay kararlarıyla hukuki bir kazanıma kavuştu. İktidar bu kararlara uyarak Alevilerin devlet tarafından tanınmasını ve statüye kavuşmasını sağlaması gerekirken, kendilerine bağlı bir Cemevi Başkanlığı kurarak gelen tepkileri absorbe etmeye çalıştı.

    Av. Tarık  Alpdoğan, Aleviler ‘in eşit yurttaşlık mücadelesini PİRHA için yorumladı.

    “ALEVİLİK İNANCI KADİM BİR İNANÇTIR”

    Alevilik inancının kadim bir geçmişe sahip olduğuna değinen Alpdoğan, “Alevilik inancı kadim bir inançtır. bin yıllardır Anadolu topraklarında varlığını sürdüren bir inanış olmasına rağmen yasal statüye kavuştuğundan bahsedemeyiz. Ne zaman ki Aleviler örgütlenmeye başladılar, muhalif partiler Alevi haklarıyla ilgili kamuoyu oluşturdu ve ne zaman ki AİHM ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun aldığı yargı kararları Aleviler lehine olumlu gelişti, iktidarın da adım atması zaruri hale geldi” dedi.

    İktidarın 16 Kasım 2022 tarihinde bir yasa çıkardığını hatırlatan Alpdoğan, “Bu yasayla birlikte belediyelere cemevi yapma yetkisi verildi. İmar kanunda değişiklikler yapılarak yeni imar planlarında cemevlerine yer verilmesi kararlaştırıldı. Yasa çıktıktan sonra Alevi örgütleri bu yasanın tam anlamıyla ihtiyaçları karşılamadığını, bir cami, kilise, sinagog gibi bir resmi ibadethane statüsüne alınmadığını ve yine eşit yurttaşlık ilkesine aykırı davranılarak cemevi yapımının mülki idare amirlerin iznine tabi tutulduğunu yani valiliğin ve kaymakamlığın onayına tabi tutulmasına itiraz ettiler” diye belirtti.

    “ALEVİLER, EŞİT YURTTAŞLIĞIN GEREĞİ OLARAK TANINMAK İSTİYORLAR”

    Yasa çıktıktan sonra da iktidarın kendi yasalarının gereğini yerine getirmediğini aktaran Av. Tarık Alpdoğan, şunları dile getirdi:

    “Bu yasa çıktıktan sonra bu kazanımların gerçekten uygulanıp uygulanmadığı, farklı illerdeki tecrübeler, yaşanan olaylardan sonra kaymakamlıkların, valiliklerin keyfi tutumlar sergilediği, bu yasal düzenlemeyi uygulamadıkları, yeni yapılan imar planlarında cemevlerine yer tahsis edilmediği, tahsis edilen yerlere de bürokratik işlemlerden kaynaklı cemevlerinin yapılmadığını görmeye başladık. Dolayısıyla geldiğimiz noktada Alevilerin kutsal mekanlarının, inanç merkezlerinin, ibadethanelerinin, cemevlerimizin tam anlamıyla yasal bir statüye kavuştuğundan eşit yurttaşlık temelinde diğer inançlara sağlanan haklardan tam anlamıyla yararlandırılmadığı ortaya çıktı. Hala da bu durum devam ediyor. Alevi örgütleri cemevlerinin yasal bir statüye kavuşmasının önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyorlar.

    Cemevi Başkanlığının son süreçlerde köy köy dolaşarak birçok köydeki cemevlerinin ziyaret ettiğini oraya maddi destek sunmak istediklerini biliyoruz. İşte elektrik, su giderlerinizi karşılayalım vesaire şeklinde talep ve teklifler oldu. Yine inanç önderlerimize maaş teklifleri oldu. Ancak hem köylülerimiz hem de inanç önderlerimiz, “Bizler devletin Alevisi olmayacağız. Bu kurumun kuruluş amacının Alevilere hizmet ettiğini düşünmüyoruz. Alevileri dönüştürme projesinin bir ürünü olduğunu düşünüyoruz” dediler.”

    “CEMEVLERİ YASAL STATÜYE KAVUŞURSA EŞİT YURTTAŞLIK GERÇEKLEŞİR”

    Alevi toplumunun eşit yurttaşlık hakkının sağlanması gerektiğinin altını çizen Alpdoğan, “Eşit yurttaşlık şöyle olur: Şimdi yasal bir düzenleme getiriliyor. Kilise, cami, sinagog sayılırken ibadethaneler olarak cemevi oraya eklenirse ibadethane olarak kabul edilirse o zaman eşit yurttaşlığın gereği yapıldığı kabul edilir. Eşit yurttaşlık şöyle olur: Cami yapılırken herhangi bir mülki idare amirinden onay alınmasına, izin alınmasına gerek yokken cemevlerine bunun zorunlu tutulması, mülki idare amirin izin vermesinin şart koşulması kaldırılırsa tıpkı camilerde olduğu gibi işte o zaman eşit yurttaşlık ilkesinin gereğinin yapıldığı kabul edilir. Yine zorunlu din derslerinin kaldırılması halinde eşit yurttaşlıktan bahsedebiliriz. İnanç hizmetlerine herhangi bir müdahale olmuyorsa, Alevilere ait olan kurumların Alevilere verilmesi gibi bu tarz yasal düzenlemeler getirildikten sonra ve yine bu yasal düzenlemelerin uygulanması noktasında gereken yapılırsa Aleviler statü sahibi olur. İşte mevzuatta hakkın var. Peki uygulamada, uygulamada bunun gereği yapılıyor mu? Düzenlenecek yasal mevzuatların gereği uygulamada da hayata geçirilirse o zaman eşit yurttaşlık hakkından işte bahsedebiliriz” diyerek sözlerini sonlandırdı.

    PİRHA/KÖLN

     

     

  • GÜNCELLENDİ-Suriye’deki Alevi katliamlarına ilişkin Dersim’de açıklama: Sessiz kalmayın!-VİDEO

    GÜNCELLENDİ-Suriye’deki Alevi katliamlarına ilişkin Dersim’de açıklama: Sessiz kalmayın!-VİDEO

    PİRHA- Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, Sanat Sokağı’ndan yürüyüş düzenleyerek, Suriye’deki Alevi katliamlarına ilişkin basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada katliama karşı diplomatik ve siyasi sürecin işletilmesi için çağrıda bulunuldu.

    HTŞ ve ona bağlı cihatçı çetelerin Suriye’de iktidarı ele geçirmesinden sonra azınlıklara dönük gerçekleştirdiği katliam operasyonları gündemden düşmüyor Suriye’nin çok kültürlü, inançlı ve etnik yapısına karşı olduğunu daha ilk günden ispatlayan HTŞ ve ona bağlı çeteler, devam ettirdikleri katliamlarla tüm dünyadan tepki topluyor.

    Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, 23 Kasım tarihinden bu yana Suriye’nin Humus, Lazkiye, Tartus ve Hama kentlerinde Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamı protesto etmek amacıyla basın açıklaması düzenledi. Sanat Sokağı’nda bir araya gelen platform üyeleri, çarşı merkezine kadar yürüyüş yaptı.

    Yürüyüşün ardından yapılan açıklamayı DEM Parti Dersim İl Eş Başkanı Özcan Ateş okurken, diplomatik ve siyasi sürecin işletilmesi için çağrıda bulundu.

    “ALEVİ KİMLİĞİ BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE HEDEF HALİNE GETİRİLİYOR”

    Suriye’nin birçok kentinde organize biçimde yönetilen saldırı hareketlerinin boyutuna dikkat çekilen açıklamada, “23 Kasım’dan bu yana Humus ’un Akrama ve Muhacirin mahallelerinden Lazkiye, Tartus ve Hama kırsalına uzanan geniş bir hatta Alevi nüfusa yönelik saldırılar kesintisiz biçimde sürmektedir. Evlerin yakılması, sivillerin öldürülmesi, kadın ve çocukların kaçırılması ve barışçıl gösterilere ateş açılması; Alevi kimliğinin bilinçli bir hedef hâline getirildiğini ortaya koymaktadır. 25 Kasım’da on binlerce kişinin katıldığı protestolara yapılan saldırıda beş kişinin hayatını kaybetmesi ve çok sayıda kişinin yaralanması da bu şiddetin rastlantısal değil, doğrudan iktidarın kararıyla yürütülen örgütlü bir politikanın ürünü olduğunu göstermektedir. Mahallelerin işaretlenmesi, kimlik temelinde ayrımcılık ve cinsel şiddetin bir baskı yöntemi olarak kullanılmıştır” denilerek Alevi toplumunun sistematik biçimde savunmasız bırakıldığına dikkat çekildi.

    “MECLİS ALEVİ KATLİAMINA SESSİZ KALMAMALI DEVREYE GİRMELİDİR”

    Türkiye’nin birçok kentinden yapılan protestoların dile getirildiği açıklamada, “Bu bağlamda, Alevi kurumlarının Türkiye’nin birçok kentinde yaptıkları açıklamalarda TBMM’ye yönelik talepler de özel bir önem taşımaktadır. Bu talepler, devletin sorumluluklarını yerine getirmesi için atılması gereken acil adımları işaret etmektedir: Meclisin gecikmeksizin bağımsız bir inceleme heyeti oluşturarak bölgedeki durumu yerinde değerlendirmesi, uluslararası soruşturma mekanizmalarını harekete geçirecek girişimlerde bulunması ve Alevi halkının güvenliğini sağlayacak insani koridorların açılması için diplomatik ve siyasi süreci derhal işletmesi gerekmektedir. Bu çağrının karşılık bulması hem hukuki hem insani bir zorunluluktur” denilerek TBMM göreve çağrıldı.

    PİRHA/DERSİM

  • DAKME’den 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü anması! -VİDEO

    DAKME’den 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü anması! -VİDEO

    PİRHA- Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında etkinlik düzenledi. Düzenlenen etkinlikte konuşmacılar kadına yönelik şiddetin türlerini ve toplumsal boyutunu ele aldılar. Etkinlik, DAKME Müzik Grubu’nun seslendirdiği ezgilerle sona erdi.

    Dortmund DAKME’de, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında kapsamlı etkinlik düzenlendi. Etkinlik, erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitiren kadınlar için gerçekleştirilen bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.

    Programın açılışında divanda yer alan Saniye Solgun, kadına yönelik şiddetin türlerini ve şiddetin toplumsal boyutlarını ele alan bir konuşma yaptı.

    Ardından Dr.Saffet Taşgenç, şiddetin yalnızca fiziksel değil, psikolojik, ekonomik ve sosyal yönleriyle de kadınların hayatını kuşattığını vurguladı.

    Taşgenç konuşmasında, şiddete maruz kalan kadınların yaşadığı psikolojik travmaları yanında, fiziksel yönü, beden bütünlüğüne yönelik tehditleri ve şiddetin sağlık üzerindeki çok yönlü etkilerini bilimsel bir çerçevede değerlendirdi. Taşgenç, kadınların destek mekanizmalarına erişiminin önemine dikkat çekti.

    Etkinlik, DAKME Müzik Grubu’nun yorumladığı eserlerle devam etti.

    PİRHA/ALMANYA

  • Ayten Kordu’dan Mazgirt’in Zerikan mezrasında yapılan baraj gölü için Meclise soru önergesi

    Ayten Kordu’dan Mazgirt’in Zerikan mezrasında yapılan baraj gölü için Meclise soru önergesi

    PİRHA – DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Mazgirt ilçesi Koyunuşağı- Şihik köyü, Gökek- Zerikan mezrasında Limak firması tarafından inşa edilen baraj gölünün, bölge halkı üzerinde tehdit oluşturması sebebiyle sorunu Meclis’in gündemine taşıdı.

    Limak Doğu Anadolu Çimento Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi tarafından Mazgirt’in Koyunuşağı bölgesinde inşa edilen baraj gölü bölge halkının yaşamını tehdit etmesi nedeniyle uzun süredir gündemde. Bölgede yaşayan halkın günlük yaşamını, ulaşımını, hayvancılığını ve can güvenliğini doğrudan tehdit etmesi sebebiyle sorun Meclis’in gündemine de taşındı.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Dersim Milletvekili Ayten Kordu tarafından verilen önergede Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın cevaplaması istemiyle şu sorulara yanıt istendi:

    1-Mazgirt Koyunuşağı / Şihik köyü sınırları içinde Limak tarafından inşa edilen baraj gölünün etki alanında köylü ulaşımının felç olmasına yol açan mevcut altyapı (sadece büz/boru konması) hakkında Bakanlığınızın bilgisi var mıdır? Varsa durum ne zaman tespit edilmiştir ve hangi kurumlar bilgilendirilmiştir?

    2-İşletmeci firma (Limak) bakımından, baraj nedeniyle kapanan veya tehlikeli hâle gelen köy yolları ve hayvancılık geçişleri için köprü/menfez inşa etme yükümlülüğü yasal veya proje şartnamesi kapsamında öngörülmüş müdür? Öngörülmüşse bu yükümlülük yerine getirildi mi; yerine getirilmemişse uygulanacak idari yaptırımlar nelerdir?

    3-DSİ Bölge Müdürlüğü tarafından düzenlenen raporun ve bölge müdürlüğünün EPDK’ya yazdığı bildirimlerin içeriği ve tarihleri nelerdir? Bu bildirimlere ilişkin EPDK ya da Bakanlığınız tarafından resmi bir değerlendirme, denetim veya uyarı işlemi başlatılmış mıdır; başlatıldıysa sonuçları nelerdir?

    4-Mevcut durum acil tehlike arz ettiğine göre Bakanlığınız tarafından bölgede acil tedbir alınması planlanmakta mıdır? Alınacaksa hangi tedbirler ve hangi zaman diliminde uygulanacaktır?

    5-Bu tür altyapı sorunlarının tekrarlanmaması için Bakanlığınızın işletmecilere yönelik denetim, yatırım tamamlama, halkın zararının tazmini ve gölet/baraj projelerinde “ulaşım ve hayvancılık altyapısı”nın garanti altına alınmasına yönelik hangi idari ve hukuki düzenlemeleri veya mevcut düzenlemelerin uygulanmasını öngörmektesiniz? Somut olarak Limak firmasına karşı hangi idari, mali veya hukuki yaptırımlar uygulanmıştır ya da uygulanacaktır?

    PİRHA/ANKARA

  • Sekasur doğa direnişi devam ediyor- VİDEO

    Sekasur doğa direnişi devam ediyor- VİDEO

    PİRHA – Dersim’in Pertek ilçesinde Sekasur’da yürütülen maden karşıtı direniş, şirketin yeniden faaliyete geçmesi üzerine zorlu kış koşullarına rağmen yeniden başladı. 28 Haziran 2025’te başlatılan ve 154 gün süren çadır nöbetine hava şartları nedeniyle ara veren bölge halkı, şirketin arazi ölçümüne başlamasıyla birlikte Sekasur’da yeniden çadırlarını kurdu.

    Arven Doğu Yapı İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin, Bargini (Karabakır), Zeve (Dorutay), Orcan (Yukarı Gülbahçe) ve Desiman (Ardıç) köylerinin mera alanlarında pomza kum ocağı açmak istemesi üzerine başlayan direniş, Hozat Pertek Sekasur Doğa ve Çevre Koruma Platformu öncülüğünde yürütülüyor.

    “ŞİRKET BİZİM TOPRAĞIMIZDAN ELİNİ ÇEKSİN”

    28 Haziran’da kurulan çadır nöbeti 28 Kasım’da olumsuz hava koşulları sebebiyle geçici olarak kaldırılmıştı. Ancak direniş alanından ayrılmalarının üzerinden sadece bir saat geçtikten sonra şirketin arazi ölçümüne başladığını fark eden köylüler, yeniden bölgeye giderek şirket temsilcilerini alandan uzaklaştırdı.

    Bunun üzerine Sekasur halkı, kış koşullarına rağmen çadırları yeniden kurma ve direnişi sürdürme kararı aldı.

    Direnişe öncülük eden isimlerden Elif Dal, kararlılıklarını şöyle anlattı:

    “Havalar soğuduğu için çadırı kaldırmak zorunda kaldık. Bir saat bile geçmeden şirket gelip arazi ölçümü yapmaya başladı. Bunu fark eder etmez köylüler olarak bölgeye gittik, şirket sahipleri kaçtı. Biz de yeniden çadır kurduk. Ne kadar sürerse sürsün gece gündüz nöbet tutacağız. Şirket bizim toprağımızdan elini çeksin. Doğamıza dokunmasınlar. Biz buradayken buraya kimseyi sokmayacağız.”

    “SONUÇ ALINCAYA KADAR BURADAYIZ”

    Metin Palancı ise Dersim’e yönelik tarihsel baskılara dikkat çekerek maden projelerini yeni bir saldırı olarak değerlendirdi:

    “1938’de Dersim’in üstünü aldılar, şimdi ise talancılar altını almaya çalışıyor. Buna izin vermeyeceğiz. Çadırı kaldırdıktan sadece bir saat sonra müteahhit sahaya geldi. Haber alır almaz gittik, kaçıp gittiler. Bugün yeniden çadırımızı kurduk ve sonuç alıncaya kadar direneceğiz. Bizim talancılara verecek bir kaşık toprağımız yok. Maden ocağı katliam demektir, yangın demektir. Devletin amacı halkı göçe zorlamak. Yabancı şirketler yeraltı zenginliklerimizi peşkeş çekiyor. Topraklarımız, geleceğimiz kiraya verilmiş durumda.”

    Palancı, sadece Sekasur için değil, Dersim’in her karışı için mücadele edeceklerini belirtti.

    Sekasur halkı, yeniden kurdukları direniş çadırında kararlılık mesajı veriyor. “Doğa, toprak ve yaşam savunusu için gerekirse kışın en ağır şartlarında bile nöbette olacağız” diyen köylüler, pomza kum ocağı projesinin tamamen iptal edilmesini talep ediyor.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Hozat ve Pertek’te maden şirketinin işaretleme yapmasına köylülerden tepki- VİDEO