PİRHA- AKD Genel Başkanı Seher Yılmaz, PSAKD Diyarbakır Şube Başkanı Ayfer Artan, ABF Hukuk Sekreteri Cafer Koluman ve beraberindeki heyet, katledilen Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 1’inci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş’in ailesini ziyaret etti.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 1’inci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş’in katledilmesinin üzerinden yaklaşık olarak 2 yıl geçmesine rağmen halen olay aydınlatılmadı ve failleri bulunmadı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisiyken 27 Eylül 2024’te kaybolan ve 15 Ekim 2024’te Molla Kasım sahilinde cansız bedenine ulaşılan Rojin’in şüpheli ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmada halen somut bir gelişme yaşanmadı.
Rojin’in şüpheli ölümde gerçeğin aydınlatılması için Rojin Kabaiş’in ailesi, avukatlar ve kadınların mücadelesi sürüyor. Diğer taraftan kamuoyunun ve kurumlarında Kabaiş ailesine destekleri sürüyor. Alevi Kültür Dernekleri(AKD) Genel Başkanı Seher Yılmaz, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri(PSAKD) Diyarbakır Şube Başkanı Ayfer Artan ve Alevi Bektaşi Federasyonu(ABF) Hukuk Sekreteri Cafer Koluman ve beraberindeki heyet, destek amacıyla Rojin Kabaiş’in ailesini ziyaret etti.
“ROJİN’E NE OLDUĞU SORUSU TÜM AYRINTILARIYLA AYDINLATILMALIDIR”
Rojin’in kaybolduğu günden bu yana ihmaller zinciri yaşandığını vurgulayan baba Nizamettin Kabaiş, “Bu çocuk sizin korumanız altında kaybolmuş ve katledilmiş. Kamera neden bozuk? Kıyı şeridinde tel takılmamış, güvenlik altına alınmamış. Neden orada güvenlik tedbirleri uygulanmamış. Orası öğrencilerin bulunduğu bir yer ama sarhoşlar geliyor orada içki içiyorlar, alkol kullanıyorlar. Orada türlü türlü şeyler yaşanıyor. Fakat hiç devriye gezilmemiş, hiç takibi yapılmamış” dedi. Baba Kabaiş, devlet yetkililerinin kötü tavır ve yaklaşımlarına da dikkat çekerek, “Benim kızım intihar etmedi. Siz önce katilleri bulun” dedi.
ABF Hukuk Sekreteri Cafer Koluman ise, “Biz hukuk fakültesinde okurken ‘Adli Tıp Eğitimi’ aldık. Eğer bir vaka adli tıpa gidiyorsa, adli tıp yaptığı inceleme ve araştırmalarla vakanın intihar mı, cinayet mi olup olmadığını çok net bir şekilde öğrenilebildiğine” dikkat çekti.
AKD Genel Başkanı Seher Yılmaz, Kabaiş ailesinin her zaman yanında olduklarını vurgulayarak, “Devletin dini adalettir. Eğer adalet ölürse devlet ölür. Biz böyle inanıyoruz. İşini layıkıyla yapan birileri çıkacak ve adaleti sağlayacak. Bizler Aleviler olarak her zaman yanınızdayız. Rojin’in de başına ne geldiyse tüm gerçekliği ile ortaya çıkması için kamuoyu yaratmak adına destek olacağımızı ve yanınızda olduğumuzu söyleriz” dedi.
“ROJİN KABAİŞ DOSYASINI YENİDEN ELE ALIYORUZ OLUMLU GELİŞMELER OLABİLİR”
Bugün Adalet Bakanı Akın Gürlek, AKP’nin grup toplantısı öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Rojin Kabaiş dosyasına dair konuşarak, “Rojin Kabaiş dosyasında da cep telefonunu çözümlersek önemli bir evre alacağız. Olumlu gelişmeler olabilir. Yeni bir ekip kurduk, çalışıyoruz, teknik olarak destek veriyoruz” dedi.
PİRHA- Baharın gelişiyle dağlarda çıkan Gulik otunu toplamaya giden yurttaşlar, büyük tehlike altında toplama işlemini gerçekleştiriyor. Dersim’de temizlenmeyen 10 binden fazla kara mayını mevcut. Mayınlar, başta geçimini sağlamak için ot toplamaya giden yurttaşlar ve yaylacılar olmak üzere tüm yurttaşları tehdit etmeye devam ediyor.
Bahar aylarında Dersim dağları ziyaretçilerini ağırlıyor. Yurttaşlardan hobi amaçlı ve doğa turları için gelenler olduğu gibi ekonomik geçimini sağlamak için gelenler de mevcut.
Özellikle dağlarda gulik, ışkın ve mantar toplamaya gidenler büyük riskleri göze alıyor. Mayınlı arazilerin varlığından dolayı yurttaşların yaşamları büyük tehdit altında.
Mayınlar ve patlayıcı madde artıkları, dünyada ve Türkiye’de can almaya ve tehdit etmeye devam ediyor. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de, 839 bin anti-personel kara mayını, 164 bin 797 adet anti-tank mayını olmak üzere 1 milyon 101 bin 389 adet mayın bulunuyor. Savaş artığı patlayıcı maddelerin sayısı ise bilinmiyor. Hali hazırda toplanmayan mayınlar, yurttaşların hem hayatını hem de ekonomik geçimini zora sokuyor.
Dersim’in Kıl Köyü kırsalında gulik toplamaya giden yurttaşlar büyük tehlike atlattı. Gulik topladıkları alanın mayınlı olduğunu yanlarına gelen askerler tarafından kendilerine iletilirken, etrafta herhangibir uyarı tabelasının olmaması riski büyütüyor. Askerlerin uyarılarına “Neden herhangibir tabela yok?” sorusunu yönelten yurttaşlar, tepkilerini dile getirdi.
“MAYINLARIN TOPLANMASINI VE CAN GÜVENLİĞİMİZİN SAĞLANMASINI İSTİYORUZ”
Gulik satıcısı ve toplayıcısı Talip Çakıcı, mayınlı arazilerin temizlenmemesine tepki göstererek, “Arazide kayma yerleri var. Normalde temizlenmesi gerekiyor. Her taraf mayınlı saha. Mayınlardan dolayı çoğu kişi hayatını kaybetti. Sadece Dersim’de yaşayan insanlar değil dışarıdan gelen ve bölgeyi bilmeyen insanlar da büyük tehlike altında kalıyor. Bu yüzden mayınlı arazilerin temizlenmesini istediklerini” belirtti.
Çakıcı, “Bundan birkaç sene önce iki çocuk mayına basarak hayatını kaybetmişti. Hep bu şekilde tehlikeli altında yaşıyoruz. Can güvenliğimiz yok” dedi ve ekonomik geçimlerini sağlamak amacıyla mecburiyetten bu tehlikeleri göze aldıklarını söyledi: “Ekonomik ihtiyaçlarımızdan ve geçim kaynağımız olduğundan dolayı ‘gulik’ topluyoruz. Ama zor şartlarda topluyoruz. Mesela uyarı tabelaları yok, mayınların temizlenmesine yönelik bir çalışma yok. İnsanlar bu yüzden gidiyor mayına basıyor, hayvanı gidiyor mayına basıyor. Mayınların temizlenmesi çok zor bir şey değil. İsteseler temizleyebilirler.”
“MAYINLAR DOLAYISIYLA YAŞAM HAKKI TEHLİKE ALTINDA”
İnsan Hakları Derneği(İHD) Dersim Şubesi Eş Başkanı Özgür Ateş de, kent merkezine yakın Kıl Köyü civarındaki karakol bölgesinde mayın tehlikesine dikkat çekti. Ateş, baharın gelmesiyle birlikte yurttaşların doğadan topladıkları otlar nedeniyle risk altında olduklarını vurguladı.
Ateş, “Burası Kılköy civarı, karakolun bulunduğu bölge. Bahar aylarının gelmesiyle insanlar doğada yiyecek olarak kullanılabilecek otları topluyor. Ancak burası ciddi anlamda mayınlı bir saha. Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Ottawa Sözleşmesi’ne rağmen Dersim’deki karakol bölgelerinde binlerce mayın bulunuyor ve bu mayınların hiçbirinin haritası yok. Devletin temizleme yönünde bir çalışması da bulunmadığını” söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bölgede uyarı tabelaları dahi yok. Köylüler yol kenarlarında ot toplarken hiçbir uyarı görmüyor. Hayatlarını riske atıyorlar. Yaban hayvanları da zaman zaman mayınlara basarak ölüyor. Yetkililer yalnızca biz bölgeye girdikten sonra mayınlı alanlarda dolaştığımızı hatırlatıyorlar.”
Mayınların yarattığı risklere dikkat çeken Ateş, “Bütün bu mayınlı sahaların, Dersim coğrafyasında bulunan on binlerce mayından oluştuğu belirtiliyor. Üstelik bu mayınların haritaları olmadığı gibi, toprağın altında zamanla hareket ettiklerini de biliyoruz. Baharla birlikte köylerine, yaylalarına dönecek olan yurttaşlar ve sürü sahipleri çok ciddi risk altında. Çatışmalı sürecin ardından coğrafyadaki tüm mayınların temizlenmesi gerekiyor. Yetkililerden ivedilikle çalışma başlatmalarını ve uyarı tabelalarının bir an önce yerleştirilmesini ve temizlenmesini bekliyoruz” diyerek yetkililere çağrı yaptı.
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yaptıkları yazılı açıklamayla Doruk Maden İşçileri’nin direnişini selamlayarak, direnişlerinin kazanımla başarıya ulaşmasını kutladı. Yapılan açıklamada, birleşen emekçilerin yenilmez olduğu vurgulandı.
Doruk Maden işçilerinin uzun süredir sürdürdüğü direniş, emeğin örgütlü gücünün önemini bir kez daha ortaya koydu. İnsanca yaşam, güvenceli çalışma ve onurlu bir gelecek talebiyle ayağa kalkan maden işçileri, dayanışma ve sınıf bilinciyle yürüttükleri mücadeleyi zaferle taçlandırdı.
”ÖRGÜTLENEREK BİRLEŞEN EMEKÇİLER YENİLMEZDİR”
Doruk Maden İşçileri’nin onurlu direnişinin kazanımla sonuçlandığına dikkat çeken Alevi Bektaşi Federasyonu(ABF), yayımladığı yazılı açıklamayla direnen işçileri kutladı.
ABF yaptığı açıklamada, “Günlerdir, alın terleri ve emekleri için mücadele eden işçi kardeşlerimiz, örgütlü duruşları ve kararlı iradeleriyle haklarını söke söke almıştır. Bu kazanım; Doruk Maden İşçileri nezdinde, emeği sömürülen, güvencesizliğe mahkûm edilen tüm işçilerin ortak kazanımı” olduğu belirtildi. Açıklamanın devamında ise şunlar söyledi:
“Sermaye baskısına, dayatmalara ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı yükselen bu direniş, bir kez daha göstermiştir ki; birleşen emekçiler yenilmezdir.”
Doruk Maden İşçilerinin onurlu mücadelesini selamlayan ve Bağımsız Maden İş Sendikası’nı kutlayan ABF, açıklamanın sonunda şu ifadelere yer verdi:
“Bugün kazanılan bu mücadele, yarınların mücadelesine ışık tutacaktır. Emek mücadelesi büyüyecek, dayanışma güçlenecek ve sömürü düzeni karşısında, işçi sınıfı mutlaka kazanacaktır.”
“DORUK MADEN İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ ZAFERLE SONUÇLANMIŞTIR”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, Doruk Maden işçilerinin direnişini ve mücadelesini selamlayan bir açıklama yayınladı.
PSAKD Genel Merkezi yayınladıkları açıklamada, “Bu direniş sınıf sendikacılığının ve gerçek dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi. Yılmadan, eğilip bükülmeden, ‘Dönen dönsün, biz dönmeyiz yolumuzdan’ şiarıyla direnen maden işçileri yalnızca kendi haklarını değil, tüm emekçilerin ortak geleceğini savunmuştur” denildi.
Bağımsız Maden İş Sendikası’nın sınıf sendikacılığındaki rolüne dikkat çekilen açıklamada, maden işçilerinin örgütlü mücadelesinin herkes için örnek olduğu vurgunlandı. Açıklamanın sonunda ise şu ifadelere yer verildi:
“Bozuk düzende sağlam çark olmaz! Aşk olsun teslim alınamayan iradeye, eğilmez başa, bükülmez bileğe, aşk olsun dayanışmaya ve örgütlü mücadele ile yürüyenlere.”
PİRHA- Meclis’e yazılı soru önergesi veren DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Gülistan Doku’nun kaybettirilmesi sürecinde öğrenciler üzerinde uygulanan baskı ve yaptırımları gündeme taşıdı. Kordu, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’ın yanıtlaması istemiyle verdiği önergede, KYK yurtlarında barışçıl eylemlere katılan öğrencilere yönelik disiplin işlemleri, burs kesintileri ve yurttan çıkarma uygulamalarını sordu.
DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Gülistan Doku’nun kaybettirilmesi sürecinde öğrenciler üzerinde uygulanan baskı ve yaptırımları Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıdı. Kordu, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’ın yanıtlaması istemiyle verdiği yazılı soru önergesinde, 2020 yılında Munzur Üniversitesi’nde yapılan barışçıl eylemlere katılan öğrencilerin KYK yurtlarından çıkarılması, burslarının kesilmesi ve disiplin cezalarına maruz bırakılması gibi uygulamaların toplumsal muhalefeti susturmaya yönelik olduğunu vurguladı.
Önergede, KYK yurtlarında demokratik eylemlere katılan öğrencilere yönelik disiplin işlemleri, burs ve kredi kesintileri ile yurttan çıkarma uygulamalarının hukuki dayanakları soruldu. Kordu, bu uygulamaların ifade özgürlüğü, eğitim ve barınma hakkı açısından ciddi ihlaller içerdiğini ve gençlerin demokratik haklarının sistematik biçimde cezalandırıldığı yönünde kamuoyunda endişelere yol açtığını belirtti.
“GÜLİSTAN DOKU KAYBETTİRİLDİKTEN SONRA ÖĞRENCİLERE NEDEN BASKI KURULDU?”
Kordu, önergede, Gülistan Doku’nun kaybettirilmesine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında kamusal yetkinin bir suç şebekesinin kalkanına dönüştüğünü, adalet talep eden öğrencilerin ise devletin kurumları eliyle cezalandırılmak istendiğini belirtti. Munzur Üniversitesi’nde 2020 Ocak ayında yapılan barışçıl eylemlere katılan öğrencilerin KYK yurtlarından çıkarılması, burslarının kesilmesi ve disiplin cezalarıyla karşı karşıya bırakılmasının toplumsal muhalefeti susturmaya yönelik sistematik bir müdahale olduğunu vurguladı.
Ayten Kordu, önergede şu sorular yöneltti:
1. 2020 yılında Gülistan Doku eylemleri nedeniyle kaç öğrenci hakkında disiplin soruşturması açılmıştır?
2. Bu öğrencilerden kaçı KYK yurtlarından çıkarılmış, kaçı disiplin cezalarına çarptırılmıştır?
3. Burs ve kredi haklarının kesilmesinin hukuki dayanağı nedir?
4. 2020’den bu yana kadınlara yönelik hak ihlallerine karşı demokratik tepki gösteren kaç öğrenciye disiplin ve idari yaptırım uygulanmıştır?
5. Hak arayan veya barışçıl eylemlere katılan öğrencilerin “yurttan çıkarılma” tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığı iddiaları doğru mudur? Bu konuda Bakanlığın denetim mekanizmaları nelerdir?
6. Yurtlardan çıkarılan öğrencilerin barınma ve eğitim haklarının korunmasına yönelik bir düzenleme var mıdır?
7. Demokratik haklarını kullanan öğrencilerin cezalandırılmasına ilişkin uygulamaların kaldırılması için bir çalışma yürütülmekte midir?
Kordu, bu uygulamaların ifade özgürlüğü, eğitim ve barınma hakkı açısından ciddi ihlaller içerdiğini ve gençlerin demokratik haklarının sistematik biçimde cezalandırıldığı yönünde endişelere yol açtığını belirtti.
PİRHA- Bir çok kentte açıklama yapan İHD, kalıcı barışın tesis edilmesi için siyasi ve yasal adımların bir an önce atılması çağrısında bulundu.
İnsan Hakları Derneği (İHD), Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair açıklama yaptı. Bir çok kentte yapılan açıklamalarda, iktidarın, PKK’nin silah bırakma kararını tahkim edecek adımları atması çağrısında bulunuldu.
İHD Dersim Şubesi, PKK’nin silah bırakma kararının ardından kalıcı barışın sağlanabilmesi için hukuki reformların acilen hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Sanat Sokağı’nda yapılan açıklamayı şube Eşbaşkanı Nurşat Yeşil okudu. Yeşil, sürecin yalnızca güvenlik ya da teknik bir silahsızlanma meselesi olmadığı, demokratikleşme ve toplumsal barışı inşa etme perspektifiyle ele alınması gerektiği ifade etti.
Yeşil, 1 Ekim 2024’te başlayan ve PKK’nin kendini feshetme kararıyla somutlaşan sürecin, toplumun tüm kesimlerinde büyük bir umut yarattığını belirterek, “Fiili olarak sağlanan silahsızlanmanın, başkaca teyit ve tespit koşuluna bağlanmaksızın yasal güvenceye kavuşturulması gerekiyor. Hükümet, muhtemel yol kazalarına mahal vermeden PKK’nin silah bırakma kararını tahkim edecek adımları atmalı ve gerekli yasal düzenlemeleri bir an önce yapmalıdır” dedi.
İHD ANTALYA: SOMUT ADIMLAR ATILSIN
İHD Antalya Şubesi de, Attalos Anıtı önünde açıklama yaptı. Açıklamayı okuyan İHD Antalya Şube Eşbaşkanı Mahir Önal dünya deneyimlerinin hukuki ve idari reformlarla desteklenmeyen müzakere süreçlerinin başarısız olabileceğini gösterdiğini hatırlattı.
TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporunun üzerinden iki ay geçmesine rağmen somut adımların atılmadığını ifade eden Önal, çıkarılması gereken çerçeve yasanın çatışmanın tüm sonuçlarını bertaraf etmeyi hedeflemesi, silah bırakanların eğitim, sağlık ve istihdam ihtiyaçlarını karşılayacak destek mekanizmaları içermesi gerektiği belirtti.
İHD İSKENDERUN: GEÇMİŞLE YÜZLEŞME, HAKİKAT VE ONARIM SÜREÇLERİ İŞLETİLMELİDİR
İHD İskenderun Şubesi de, şube konteyneri önünde açıklama yaptı. Açıklamayı okuyan Şube Eş Başkanı Ayten Kılınç, sürecin, yalnızca bir güvenlik veya teknik silahsızlanma meselesi olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayarak, şunları dile getirdi:
“Türkiye’nin demokratikleşme kapasitesini güçlendirme, kalıcı iç barışı kurma iradesi ve nihayet bölgesel krizler karşısında ulusal ve bölgesel istikrar üretme becerisini de kapsayacak bir şekilde düzenlenmelidir.
PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa, daha fazla ertelenmeden en kısa zamanda çıkarılmalı ve aşağıdaki hususları içermelidir. Bu yasa:
Yasa geniş ve kapsamlı olmalı, çatışmanın bütün sonuçlarını tamamen bertaraf etme amacı taşımalıdır. Bütünlükçü bir bakışla kaleme alınmalı, açık ve ölçülebilir bir amaç taşımalıdır. Yasa kapsamına aldığı grupları açıklıkça belirmeli ve bunu yaparken grup üyelerinden hiçbirinin dışarıda bırakılmamasına özen göstermelidir.
Yasa metni açık, yoruma kapalı ve öngörülebilir olmalı, infaz ve dönüş süreçlerinde idari ve hukuki keyfiliği önleyecek kesinlikler ve güvenceler içermelidir.
Silah bırakanların eğitim, sağlık, istihdam ve benzeri alanlardaki gereksinimlerini karşılamak üzere destek mekanizmaları kurmalıdır.
Bu yasanın uygulanmasını izlemek üzere TBMM bünyesinde tıpkı TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu örneğinde olduğu gibi tüm siyasi partilerin katılımıyla bir “İzleme ve Denetleme Komisyonu” oluşturulmalıdır. Bu komisyon, belli aralıklarla hazırladığı raporları Meclis’e sunmalıdır. Bu Komisyon sivil toplum örgütlerinin katılımına açık, somut ve süreklilik arz eden bir çalışma yöntemi geliştirmelidir.
İHD olarak kalıcı barışın ve demokratik bir düzenin inşası için bütün siyasi mahpusları özgürlüklerine kavuşturacak bir yasal düzenlemenin yapılmasını talep ediyoruz. Demokratik bir toplum düzeni ve güvenli bir gelecek ancak geçmişle yüzleşme, hakikat ve onarım süreçlerinin işletilmesi ile mümkün olacaktır. Bu bağlamda tarafların sivillere karşı işlediği suçlar bakımından hakikat, adalet ve onarımı odağına alan koşullu sorumluluk mekanizmaları kurulmalı ve etkin bir şekilde işletilmelidir. ”
İHD MERSİN:KALICI BİR BARIŞ İÇİN SİYASİ VE HUKUKİ ADIMLAR ATILMALI
İHD Mersin Şubesi de, dernek binasında açıklama yaptı. Açıklamayı okuyan Şükran Aktaş, hükümetin, Kürt Meselesinin çözümünü konjonktürel bir zorunluluktan ziyade temel hak ve özgürlükler perspektifinden stratejik bir bakış açısıyla ele alması gerektiğini ifade etti.
Aktaş, açıklamanın devamında şunları söyledi:
“TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından meclise sunulan nihai raporun 7. Bölümünde belirtilen tüm demokratikleşme adımları ivedilikle hayata geçirilmelidir. Bu kapsamda:
Hukuk devletinin yeniden inşası ve hukuki güvenlik ilkesi gereğince AİHM ve AYM kararlarının gereği yerine getirilmelidir.
Kayyım uygulamasına son verilerek kayyım atanan belediyelerin seçilmiş başkanları görevlerine iade edilmelidir.
Yaşam hakkı tehdidi ve birçok ihlal ile karşı karşıya olan hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalı bu konuda yasal ve idari reformlar gerçekleştirilmelidir.
Mahpusların tahliyelerini keyfi bir şekilde engelleyen İdare ve Gözlem Kurulları kaldırılmalı, mahpusların infaz süreleri kanunla belirlenmeli, mahpusların denetimli serbestlik hakkından yararlanmalarını engelleyen ve açık cezaevine ayrılma taleplerinin reddeden keyfi ve gayri-hukuki tutumlara son verilmelidir.
Belediye Başkanları, siyasi aktörler ve gazeteciler ve sivil toplum örgütü temsilcilerine yönelik yargısal tacizden vazgeçilmeli, tutuksuz yargılama bütün yargısal süreçlerde esas alınmalıdır.
KHK ile işten atılan memur ve işçiler göreve iade edilmelidir.
Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kaldırılmalı, TCK ve ilgili mevzuatın AİHM ve AYM kararları doğrultusunda öngörülebilirlik ve kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde yeniden düzenlenmelidir.
İnsan Hakları Derneği olarak, çatışmasızlık ve silahsızlanma ile elde edilen bu tarihi fırsatın kalıcı bir barışa dönüşmesi için siyasi ve hukuki adımların mümkün olan en kısa süre içinde hayata geçirilmesi talebimizi yineliyoruz.”
PİRHA- Bingöl Yedisu merkezli 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Deprem çevre illerden de hissedildi.
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı(AFAD), Bingöl Yedisu fay hattında sabah saat 8.01’de 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldiğini açıkladı. Yerin 7 kilometre derinliğinde gerçekleşen deprem, çevre illerden de hissedildi.
PİRHA- Tatan (Güzelkent) köylüleri, gerçekleştirdikleri halk toplantısıyla, köylerinde ve bölgede JES istemediklerini belirterek, “Yabancı şirketler gelip havamızı, suyumuzu, kirletmek istiyor. Doğamızın, inanç yerlerimizin, suyumuzun katledilmesine izin vermeyeceğiz” dediler.
Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde 22 köyü kapsamına alan Jeaotermal Enerji Santrali(JES) projei, bölge halkının büyük tepkisini çekiyor. Projeye izin verilmesinin ardından direnişe geçen Varto ve Karlıova halkı, 15 Mayıs’ta başlanacak sondaj çalışmalarına karşı ilçe mitingleri gerçekleştiriyor.
JES projesinin kapsam alanında bulunan Varto’nun Tatan (Güzelkent) Köyü’nde, JES’e karşı halk toplantısı gerçekleştirildi. Tatan köylülerinin kendi aralarında organize ettikleri toplantıya Varto Ekolojik Platformu, DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, İzmir Ekoloji Platformundan Hüseyin Özdağ, Tatan köyü muhtarı Mahmut Gül, Varto Ekoloji Platformundan Çayan Dursun katıldı.
Yapılan konuşmalarda, JES’in doğa tahribatına yol açtığına vurgu yapılarak, projeyi iptal edene kadar mücadele edileceği ifade edildi.
PİRHA- Dersim’in Kabun (Köklüce) köylüleri, ‘Tuncay Sonel Paraşüt Pisti’ adı verilmesine tepki göstererek, “Tuncay Sonel’in ismi pistten kaldırılsın, yerine Gülistan Doku’nun ismi konulsun” önerisinde bulundular.
Dersim merkeze bağlı Kabun(Köklüce) köyünde 2019-2020 yılında, Tuncay Sonel döneminde paraşüt pisti inşa edildi. Dönemin valisi Sonel, “Terörden Arındırılmış Huzur Şehri” olarak projeyi sunarken, piste kendi adını verdi. Bugün ise açığa çıkan ilişki ağlarından ‘Huzur Şehri’nde en büyük çete organizasyonun Tuncay Sonel ve ekibi olduğu yönünde.
”PİSTTİN ADI GÜLİSTAN DOKU PARAŞÜT PİSTİ YAPILSIN”
Kabun köylüleri, piste Tuncay Sonel’in isminin verilmesine tepki göstererek, Sonel isminin pistten kaldırılmasını istedi.
Kabu köyünden Haydar Yıldız, pistin 2019-2020 yılında Tuncay Sonel döneminde yapıldığını söyleyerek, “Pist Tuncay Sonel döneminde inşa edildi. Onun adı verilmiş. Adının pistten kaldırılmasını ve yerine Gülistan Doku’nun isminin verilmesini istiyorum” dedi.
Zeki Yıldız ise duruma tepki göstererek, Sonel’in Gülistan Doku’nun katledilmesinin faili olduğu ve Qavun köylüleri olarak Sonel ismini kabul etmediklerini belirtti. Yıldız, “ Sonel ismi pistten kaldırılmalı ve yerine Gülistan Doku isminin konmasını” önerdi.
PİRHA- Dersimli aydın ve sanatçılar, Gülistan Doku soruşturmasının adaletli bir şekilde yürütülerek, “Gülistan Doku nerede?” sorusunun cevap bulunmasını istediler.
Dersimli sanatçılar, yazarlar, tiyatrocular ve müzisyenler, Seyit Rıza Meydanı’nda buluşarak Gülistan Doku soruşturmasının adaletli bir şekilde yürütülmesi için çağrıda bulundular.
”Gülistan Doku için adalet, tüm kadınlar için yaşam istiyoruz! Kadın cinayetlerine, kayıplara, cezasızlığa ve erkek şiddetine karşı sesimizi yükseltiyoruz” diyen sanatçılar, Gülistan Doku’nun akıbetinin her ayrıntısıyla aydınlatılmasını talep ettiler.
Sanatçı Kemal Kahraman, Hüseyin Çağlayan, Yılmazcan Şare, Rukiye Girgin’in yaptıkları konuşmaların ardından, katledilen tüm kadınların anısına, Seyit Rıza Meydanı’ndaki ağaca öldürülen kadınların fotoğrafları asıldı.
“DEVLETİN İMKANLARI KULLANILARAK ÖRTBAS EDİLDİ”
Burada ilk olarak söz alan Kemal Kahraman, Gülistan Doku, olayında 6 yıl boyunca bizzat devletin imkanlarını kullanarak şehrin mülki amirinin bu olayı örtbas etmek için uğraştığını dile getiren Kemal Kahraman, ”Herkes de biliyor ki özellikle Dêrsim hakkında konuşacaksak güvenlik anlamında en fazla devletin birimlerinin olduğu bir alandayız. Burada askerle, polisle, efendim istihbaratla Jandarmayla, gerçekten de devlet kameralarıyla, her şeyle burada fazlasıyla var. Bu olayın örtbas edilmesi hepimizin yüreğinde bir yara olmuştur. Bizler Dêrsimli sanatçılar olarak, müzisyenler, tiyatrocular, yazarlar, eğitim kurumları olarak burada bir kez daha sesleniyoruz. Gülistan Doku olayı 6 yıl boyunca devletin imkanları kullanılarak olay örtbas edildi. Bir hafta 10 gün içinde de devlet istediğinde bu olayları çözdü. Bütün kadın cinayetleri konusunda aynı duyarlılığı bekliyoruz, istiyoruz. Bu bir lütuf değildir. Adalet arayışıdır” dedi.
“HERKESİN ÜSTÜNE DÜŞENİ YAPMASINI UMUT EDİYORUZ”
Dersim Eğitim ve Yardımlaşma Derneği üyesi Ruziye Girgin Kandil, Gülistan Doku olayının, her ne olursa olsun hukukun üstünlüğü ve masumiyet karinesi ilkeleri ışığında aydınlatılması ve faillerinin gün yüzüne çıkarılmasını istediklerini söyledi.
Ruziye Girgin Kandil, “Bu olayda sorumluluğu olan herkes, konumuna, görevine bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılmalıdır. Ki adalet tecelli edebilsin ve Gülistan’ın ailesi özelinde aynı kaderi paylaşmış olan herkesin vicdanı bir nebze de olsa rahat edebilsin. Fakat bizler aynı zamanda başka Gülistanların olmaması için de gereken her türlü önlemin alınarak, herkesin ve her kurumun üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini temenni etmekteyiz. Ki gelecekte bu ve benzer olaylar bir daha yaşanmasın ve Gülistan olayı buna vesile olarak, başka kadınlarımızın ve kızlarımızın canı yanmasın. Bugün burada toplanan bizler bu olayların gelecekte yaşanmaması için üzerimize düşen sorumluluğu seve seve yerine getireceğimizi kamuoyuna duyurmak istiyoruz” diye konuştu.
“DAVANIN SONUÇA ULAŞACAĞI HALA BELİRSİZ”
“Devlet kurumları, emniyet, istihbarat birimleri, vali ve diğer yetkililer Gülistan Doku’yu koruyamamış; aksine olayın üzerini örtmeye çalışmıştır” diyen Dersim Yazarlar Birliği’nden Hüseyin Çağlayan, “Ancak altı yıl sonra dava yeniden çözülmeye başlamış, ölümünde şüpheli görülen kişiler yakalanmıştır. Buna rağmen davanın nereye varacağı, ne kadarının açığa kavuşacağı hâlâ belirsizdir. Bundan 34 yıl önce de Ayten Öztürk kaçırılıp öldürülmüştü. Ayten’in babası Hıdır Öztürk o gün şöyle seslenmişti: “Ayten benim narin kızımdı. Kaçırılıp öldürüldü. Katilleri nerede?” Acılı babanın bu haykırışı ne yazık ki yıllardır cevapsız kalmaktadır. Hâlâ adalet aramaktadır” dedi.
“UTANÇ DUVARININ YIKILMASINK İSTİYORUZ”
Devletin, faili meçhul olayları örtbas etmek için devlet kurumlarının ördüğü bir duvar olduğunu dile getiren Çağlayan, “O duvardan suçluların tuğlaları çekilirse duvar yıkılır. Ancak yıkılmaması için harcını sürekli yenileyen, işini iyi bilen ustaların da bulunduğu açıktır. Bugün sorulan soru şudur: Ayten Öztürk ve Gülistan Doku’nun ve daha nice faili meçhulün davalarında örülen duvardaki tuğlalar birer birer yerinden sökülecek mi? Vatandaşın vergileriyle örülen liyakatsizlik ve utanç duvarı yıkılacak mı? Toplumun merak ettiği soru budur. Dersim Yazarlar Birliği olarak bu soruların peşinde olacağız. Utanç duvarının yıkılması için çaba harcayacağız. Yazarlar Birliği olarak adaletin sağlanmasını ve bu utanç duvarının yıkılmasını talep ediyoruz” şekline konuştu.
Tiyatrocu Yılmaz Can Şare, Gülistan Doku’nun annesinin 6 yıldır bu coğrafyaya gelip bir pepuk kuşu gibi ağıt yakarak kızının akıbetini sorduğunu dile getirerek şunları söyledi: “Toprağa sordu, “Gördün mü?” Toprak, “Ben görmedim” dedi. Gökyüzüne sordu, “Sen gördün mü?” Gökyüzü de “Ben görmedim” dedi. Ona, “Kızın kendini suya atmış” dediler. Ancak yaşlı anne buna inanmadı ve kızını aramaya devam etti. Onu öldürenlerin de çocukları yok mu? Eve gittiklerinde çocuklarının yüzüne nasıl baktılar? Aynaya baktıklarında kendi yüzlerine nasıl bakıyorlar? Bu soruların cevabı vicdandadır. Bazı insanların yüreği taştandır.Gülistan’ın annesi, “Kızımı öldürseniz de en azından bir mezarı olsun, gidip onu görmek istiyorum” dedi. Bugün sadece Gülistan Doku’nun değil, katledilen ve kaybedilen bütün kadınların akıbetini soruyoruz. Adaletin yerini bulmasını, gerçeğin ortaya çıkmasını istiyoruz.”
Konuşmaların ardından Seyid Rıza Meydanı’nda bulunan bir ağaca katledilen ve kaybettirilen kadınların resimleri asıldı.
PİRHA- Gülistan Doku soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve çıkarıldığı mahkemece 5 ayrı suçtan tutuklanan, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in adının yazılı olduğu tabela halktan gelen tepkiler üzerine kaldırıldı.
5 Ocak 2020 yılından beri haber alınamayan Gülistan Doku’nun faili olarak tutuklanan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in adının yazılı olduğu, “VALİ TUNCEL SONEL YAMAÇ PARAŞÜTÜ KALKIŞ PİSTİ” yazılı tabela, halkın sosyal medya hesaplarından yoğun ve sert tepki göstermesi üzerine kaldırıldı.
NE OLMUŞTU?
5 Ocak 2020 tarihinden bu yana haber alınamayan Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2. sınıf öğrencisi Gülistan Doku’nun soruşturmasında yeni gelişmeler yaşanıyor. Yaşanan bu gelişmeler kapsamında cinayeti işlediği ve örtbas ettiği iddasıyla 15 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan 15 kişiden 3’ü ‘adli kontrol şartıyla’ serbest bırakılırken, 12 kişi ise tutuklanmıştı. Tutuklananlar arasında cinayeti örtbas ettiği gerekçesiyle 5 ayrı suçlamadan tutuklanan eski Vali Tuncay Sonel ve cinayeti işlediği belirtilen oğlu Mustafa Türkay Sonel’de bulunuyor.
HUZUR ŞEHRİ ADIYLA SUNULDU, ALTINDAN KARANLIK BİR ÇETE ÖRGÜTLENMESİ ÇIKTI
“Vali Tuncay Sonel Yamaç Paraşütü Kalkış Pisti”nin yapımına 2019-2020 yılları arasında başlanmış ve Dersim merkeze bağlı Qawun(Köklüce) köyünde 1200 rakımlı bir tepeye inşa edilmiştir. Paraşüt pistine, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel döneminde başlandığı için de onun ismi verilmiştir.
Tuncay Sonel’in dün Gülistan Doku soruşturması dolayısıyla 5 ayrı suçtan tutuklanması üzerine ise Dersim merkezde bulunan Batman Köyü köprüsündeki Tuncay Sonel’in isminin yazılı olduğu tabelanın kaldırılması için sosyal medyadan halkın yoğun tepkisi geldi.
Gelen tepkiler üzerine, bu sabah belediye ekipleri Batman Köprüsü’nde üzerinde Tuncay Sonel’in isminin yazılı olduğu tabelayı söktü.
PİRHA- Dersim’de Munzur Üniversitesi öğrencileri, 2020 yılında kaybolan Gülistan Doku’nun dosyasındaki adaletsizliklere dikkat çekmek için bir araya geldi. Öğrenciler, yaptıkları basın açıklamasında, altı yıldır süren belirsizlik ve cezasızlık politikasına karşı mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı.
Gülistan Doku soruşturmasında delillerin karartılması, soruşturmanın sürüncemede bırakılmasının politik bir tercih olduğunu belirten Munzur Üniversitesi öğrencileri bu karanlığı kabul etmediklerini belirterek, “Gülistan Doku olayı bir adalet meselesi ve politik mücadeledir” dedi.
Munzur Üniversitesi öğrencileri, 5 Ocak 2020’de kaybettirilen ve katledildiği ortaya çıkan Gülistan Doku için Adliye binası önünde açıklama gerçekleştirdi. Çok sayıda öğrencinin katıldığı açıklamada, Gülistan Doku ve şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Van Yüzüncüyıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğraflarının yer aldığı pankart açıldı.
Açıklamayı okuyan öğrencilerden Rojin İdacı, öğrenciler olarak bu açıklamayı yapmalarının nedenini hem Doku ailesine destek olmak hem de Gülistan Doku soruşturmasında yaşananlara dikkat çekmek için olduğunu söyledi. Gülistan Doku’nun kaybettirilme sürecini hatırlatan Rojin İdacı, “Sıra arkadaşımız Gülistan Doku’dan 2020 yılında kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra haber alınamadı. Yapılan araştırmalar sonucunda, Gülistan Doku’nun kaybolmadan kısa bir süre önce eski erkek arkadaşı Zainal Abakarov ile bir kafenin önünde tartıştığı, cep telefonunun en son Uzunçayır Baraj Gölü üzerindeki Sarısaltuk Viyadüğü’nde sinyal verdiği belirlendi. Sonrasında dönemin valisi Tuncay Sonel tarafından kesin bir dille Gülistan’ın intihar ettiği ve bedeninin bulunarak ailesine teslim edileceğine dair sözler verildi” dedi.
“BİLİNÇLİ POLİTİK BİR TERCİH”
“İlk günden beri soruyoruz her tarafı kameralarla izlenen dersimde nasıl olur da Gülistan bulunamaz? “ diyen Rojin İdacı,
“Gülistan Doku’nun kayboluşuna ilişkin soruşturmada, 6 yılın ardından gerçekleştirilen gözaltı işlemleri, dosyada ilerleme sağlanması bakımından önemli bir gelişme olmakla beraber, soruşturma sürecinin bugüne kadar etkin ve özenli yürütülmediğine dair ciddi soru işaretlerini ortadan kaldırmamaktadır. Aradan geçen yıllara rağmen dosyanın sürüncemede bırakılması, delillerin karartılması, etkin bir soruşturmanın yürütülmemesi bir ihmalkarlık değil; bilinçli bir politik tercihtir. Bu tercih, kadınların yaşam hakkını korumayan, aksine onları güvencesiz bırakan bir düzenin sonucudur” şeklinde konuştu.
“KADINLAR KOYBOLMUYOR, KAYBETTİRİLİYOR”
Rojin İdacı, sözlerini şöyle sürdürdü: “ Bizler biliyoruz ki; Kadınlar kaybolmuyor, kaybettiriliyor. Failler korunuyor, adalet sistematik olarak geciktiriliyor ve her geçen gün bu cezasızlık politikası yeni suçların önünü açıyor. Üniversiteler, sokaklar, yaşam alanlarımız bizim için güvensiz hale getiriliyor. Bir genç kadın kayboluyor ve yıllardır hiçbir yetkili gerçek bir hesap vermiyor. Buradan soruyoruz; 6 yıldır “intihar” denilerek kamudaki gücünü suçluları saklamak için kullananlar emri kimden almıştır? Aradan geçen bunca zamanda delilleri karartanlar, etkili bir soruşturma sürecini engelleyerek adaletin gecikmesine neden olanlar emri kimden almıştır?”
“BU KARANLIĞI KABUL ETMİYORUZ”
Gülistan Doku olayının bir adalet meselesi ve politik mücadele olduğunu belirten Rojin İdacı. “Gülistan gibi akıbeti karanlıkta bırakılmaya çalışılan, başta Rojin olmak üzere tüm kadınlar için gerçek suçlular cezalandırılıp, örtbas edenler açığa çıkıncaya kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Buradan açıkça söylüyoruz: Gülistan Doku dosyasındaki karanlık, bu sistemin karanlığıdır. Bu karanlığı kabul etmiyoruz. Sorumlular yargılanana, gerçekler açığa çıkana kadar mücadeleyi büyüteceğiz. Bu dosyanın peşini bırakmayacağız. Çünkü bu sadece Gülistan’ın meselesi değil bu kadınların yaşam hakkı meselesidir” şeklinde konuştu.
Açıklamanın ardından “Doku ailesi yalnız değildir”, “Gülistan Doku nerede?” , “Jin jiyan azadî”, “Rojin’e ses ol”sloganları atıldı ve adliye önünden üniversite yemekhanesine kadar sloganlarla yürüyüş gerçekleştirildi.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Mercan Gül, asimilasyonun “karaçarşaf” ile gizlenen tarihinden bugünün kurumsal eril barikatlarına kadar Alevi kadınının mücadelesini PİRHA’ya anlattı: Gül, “Nerede kaybettiyseniz orada aramalısınız; biz tanrıçalık kültüründen koparıldık, şimdi özne olma vaktidir.” dedi.
Alevi toplumu, kendisini tarihsel ve inançsal olarak “eş başkanlık” ve “kadın-erkek eşitliği” üzerinden tanımlasa da; kentleşme, göç ve kapitalist sistemin yarattığı aşınmalar bu yapıyı derinden sarsıyor. DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül ile yaptığımız görüşme, bu sarsıntının kadınlar cephesindeki yansımalarını, deşifrenin ötesinde bir toplumsal analizle ortaya koyuyor.
Mercan Gül, göçün sadece ekonomik bir yer değiştirme olmadığını, bir halkın dilini, kültürünü ve kimliğini hedef alan topyekün bir kırılma olduğunu vurguluyor. Bu sürecin en ağır faturasını ise kadınların ödediğini belirten Gül, asimilasyonun en çarpıcı ve sarsıcı örneğini kendi ailesinin tanıklığı üzerinden anlatıyor:
“Göç her şeyi etkiledi ama en çok kadını vurdu. Kendi annemden ve yakınlarımdan biliyorum; Maraş’a göç etmek zorunda kaldıklarında o çevredeki ağır asimilasyon baskısından korunmak ve inançsal kimliklerini gizlemek adına evlerinde birer ‘karaçarşaf’ bulundururlarmış. Bu çarşaf bir dini tercih değil, can güvenliğini sağlamak için başvurulan zorunlu bir kamuflajdı. Dışarı çıktıklarında hedef olmamak, ırkçılığa uğramamak ya da kimliklerini saklamak için bazen bu kıyafeti giyip öyle çıkıyorlarmış. Bir kadının kendi öz kimliğini bir bezin altına gizlemek zorunda kalması, tarihin en ilginç ve bir o kadar da acı gerçeğidir.”
Gül, göç edilen yerlerde kadınların çarptığı ilk duvarın “dil barajı” olduğunu ifade ederek, kamusal alanda yaşanan dışlanmışlığı şu sözlerle detaylandırıyor:
“Kadınlar göç ettikleri yerlerde ekonomik sorumluluğu, yaşamı yeniden inşa etme yükünü ve çocukların eğitimini tek başlarına üstlendiler. Ancak karşılaştıkları en büyük engel dildi. Pazara gidip alışverişini bile yapamadığı, dili yetmediği için ırkçılığa uğradığı anlarda kadınlar bu travmayı en derinden yaşadı. İnançsal ve kültürel kimliğini gizlemek zorunda bırakılan kadının bu yükü, mülteciliğin devam ettiği günümüz dünyasında da farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu sancılar kısa sürede anlatılıp geçilecek şeyler değil; her birimiz bu süreci birebir yaşamaya, o ağır bedelleri ödemeye devam ediyoruz.”
KURUMSAL EŞİTLİK YANILSAMASI VE KADININ ÖZNELEŞME İSYANI
Alevi toplumunun ve kurumlarının kendilerini “eşitlikçi” bir inanç yapısı olarak tanımlaması, Mercan Gül’e göre günümüz gerçekliğiyle ciddi bir çelişki barındırıyor. Gül, geçmişte köy yaşamının getirdiği o doğal ve kendiliğinden gelişen “organik eşitliğin” şehirleşme, kapitalizm ve göçle birlikte büyük bir aşınmaya uğradığını savunuyor. Bu kaybın yarattığı boşlukta kadınların artık sadece bir “vitrin” olmayı reddettiğini belirterek kurumlardaki o büyük isyanı şu sözlerle dile getiriyor:
“Eskiden belki organik bir eşitlik sağlanabiliyordu ama şehirleşmeyle birlikte bu değerlerimizi de kaybettik. Gelinen noktada artık Alevi kurumlarında kadınlar isyan ediyor. Çünkü kadınlar kendi özgün sözlerini kuramadıkları, cinsiyetçi bir bakış açısına maruz kaldıkları bir yapıyla karşı karşıyalar. Kadınların bu konudaki bilincinin gelişmesinde ve toplumsal analiz yeteneği kazanmasında, kadın özgürlükçü paradigmaların ve mücadele pratiklerinin yarattığı aydınlanmanın etkisi yadsınamaz. Bu etkileşimle birlikte kadınlar artık kendi hayatları ve inançları üzerine fikir yürütmeye başladılar.”
Gül, kadınların kurumlarda karşılaştığı o görünmez bariyeri sarsıcı bir soruyla gündeme taşıyor:
“Kadınlar artık inanç alanında ve kültüründe şunu sorguluyor: Biz sadece o sofrayı kurup kapıda bekleyen yardımcı unsurlar mıyız, yoksa o sofranın sahibi ve gerçek öznesi miyiz? Nesne miyiz, özne miyiz? Kurumlarda sürekli kendimizi savunmak, anlaşılıp anlaşılmadığımızı sorgulamak zorunda kalıyoruz. Eğer bugün ‘biz zaten eşitiz’ yanılgısına düşersek, bu sahte kabul bizim önümüzü kapatır; geleceğe ve yeni kuşaklara aydınlık bir yol aktaramayız. Çünkü karşımızda sürekli bize karşıtlık üreten, bizi geri çekmeye çalışan eril bir mekanizma var ve biz bu mekanizmanın karşısında eşit temsiliyeti yakalamak için büyük bir irade koymak zorundayız.”
TANRIÇALIKTAN METALAŞMAYA
Mercan Gül, kadın mücadelesinin doğru bir zemine oturabilmesi için önce bir “hafıza tazelemesi” yapılması gerektiğini savunuyor. Kadın kimliğinin tarihsel süreçte devletleşme ve mülkiyetçi zihniyetle birlikte yaşadığı büyük kırılmaya dikkat çeken Gül, kurtuluşun ancak “kaybın yaşandığı yerde aranarak” mümkün olacağını şu sözlerle ifade ediyor:
“Bir şeyi nerede kaybettiyseniz, oraya dönüp bakmak ve nerede hata yapıldığını irdelemek lazım. Kadın tarihine baktığımızda; mitolojiden sanata, inançtan siyasete kadar kadının tanrıçalık makamından bugün nasıl bir nesneye, bir ‘meta’ haline getirildiğini görüyoruz. Devletleşme süreçleriyle birlikte kadın kimliği adım adım geri itildi. Bu yüzden bugün örgütlenmemizi planlarken kadın tarihini çok iyi okumalıyız. Köyümüzden şehre gelirken neleri bıraktık? O ‘tanrıçalık’ kültüründen uzaklaşırken hangi dayanışma bağlarımızı yitirdik? İşte o kaybettiğimiz dayanışmayı bugün hem ekonomik hem de sosyal düzlemde yeniden inşa etmeliyiz.”
Gül, doğa talanı ile kadına yönelik şiddetin aynı eril kaynaktan beslendiğini vurgulayarak, güncel yasal hakların elinden alınmasını sarsıcı bir benzetmeyle değerlendiriyor:
“Bugün doğa üzerinde avcılık yapan eril akıl, nasıl doğanın bağrını deliyorsa; kadını da aynı sistemli saldırıyla parçalayıp atmak istiyor. İstanbul Sözleşmesi, bu ülkede kadınlar için kazanılmış tek ve en güçlü siperdi. Bu sözleşmenin eril bir yönetim eliyle kaldırılması sadece hukuki bir geri adım değil; sisteme ‘kadını öldürebilirsin’ vizeli açık bir mesajdır. Bizler, kadının bir eşya, bir meta olarak görüldüğü bu sisteme karşı, tarihsel köklerimizdeki o kadim dayanışmaya sarılarak bu tehlikeyi bilerek örgütlenmek zorundayız.”
“İĞNE UCUYLA KAZILAN BİR GELECEK”
Çözüm yollarına değinen Mercan Gül, “saf ve dişil bir akıl” çağrısı yapıyor:
“Ben 20 yıl önceki ben değilim. Her kadından bir cümle öğrenerek, her kadına dokunarak bugüne geldim. Kadının kadına dişil bir akıl ve enerjiyle temas etmesi, örgütlenmenin en temiz yoludur. Belki bu kapitalist çağda zor görünüyor ama iğne ucuyla kazıyarak, birbirimize daha çok dokunarak, sokağı, eğitimi ve yönetimi bir bütün olarak ele alarak eşitlikçi bir yaşamı kuracağız. Bu sadece kadınların değil, bir bütün olarak toplumun özgürleşme yoludur.”
PİRHA- DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, yaptığı basın açıklamasında, Gülistan Doku soruşturmasının eski vali Tuncay Sonel ile sınırlı kalmaması gerektiğini ve Süleyman Soylu’nun da soruşturmaya dahil edilmesi gerektiğine dikkat çekti.
DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te yaptığı açıklamada Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, soruşturmanın yalnızca dönemin Tunceli Valisi ile sınırlandırılamayacağını vurguladı.
Koçyiğit, şunları söyledi:
“Peki bu mesele sadece gerçekten Vali ile mi sınırlıdır? Vali ile sınırlı olduğunu düşünmüyoruz. Vali’nin çok yakın arkadaşı, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da sorgulanmalıdır, ifadesi alınmalıdır. Sorumluluğu vardır.”
Koçyiğit’in açıklaması, Gülistan Doku dosyasının genişletilmesi ve dönemin yetkililerinin de sürece dahil edilmesi gerektiği yönündeki çağrıları güçlendirdi.
PİRHA- Gülistan Doku soruşturmasında yeni gelen bilgilere göre, Gülistan’ın kaldığı KYK yurduna gitmediği ve bu durumun aileye bildirilmediği açığa çıktı.
5 Ocak 2020 tarihinden bu yana akıbeti bilinmeyen Gülistan Doku soruşturmasında yeni bilgiler gelmeye devam ediyor. Yaşanan olayların bilerek ve isteyerek örtbas edildiği yeni gelen bilgilerden anlaşılıyor. Kimilerinin Gülistan’a ait izleri ve delilleri organize bir şekilde yok etmeye çalıştığı ortaya çıktı.
Birçok kişi ve kurumun dahil olduğu bu olaylarda KYK yurdunun ve Munzur Üniversitesi’nin de dahil olduğu değerlendiriliyor. Gülistan’ın yurda gitmediği ve bu durumun aileye haber verilmediği ortaya çıkarken olayda yurdun ve üniversitenin de payı olduğu iddia ediliyor.
Son gelen bilgilere göre, üniversite yurdunda kalan Gülistan Doku’nun uzun süre yurda gitmediği öğrenildi. KYK yurt yönetmeliğine göre devamsızlık halinde direk aileye bildirim yapılması gerekirken, Gülistan’ın uzun süre yurda gitmemesine rağmen Doku ailesine hiç bir bildirim yapılmamış. Bu durum ihmalden ziyade yurt ve üniversite yönetiminin de Gülistan’ın kaybedilişindeki rolünü ortaya koyar nitelikte bir gelişme olduğu iddia ediliyor.
PİRHA- Polisin Gülistan Doku’nun soruşturma dosyasına yönelik 7 farklı il ve birimden sorgulama yaptığı ortaya çıktı.
Gülistan Doku soruşturmasında her geçen gün yeni bilgiler gelmeye devam ediyor. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine yapılan araştırmada, Doku dosyasına başka il ve birimlerden erişim sağlandığı bilgisine ulaşıldı.
Gülistan Doku’nun dosyasının açıldığı tarihten bu yana PolNet üzerinden dosyaya yalnızca Dersim değil; Ağrı, Antalya, Diyarbakır ve Alanya olmak üzere toplam 7 farklı ilden TEM, istihbarat ve narkotik birimlerinin PolNet sistemine girerek dosya üzerinde sorgulama yaptığı ortaya çıktı.
DOSYAYA KİMLER ERİŞİM SAĞLADI?
Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı talebi doğrultusunda, Gülistan Doku soruşturmasında Polis Bilgi Sistemi(PolNet)’ne erişim sağlayanların listesi dosyaya girdi. Olay Gülistan Doku’nun kaybolduğu tarihten öncesine dayanıyor. Gülistan Doku kaybedilmeden önce darp edilmekten dolayı emniyete başvuruyor ve bu başvuru sonucu, “taksirle yaralama” suçundan dosya açılıyor.
Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, Tunceli Merkez Şehit Nahit Bulut Polis Merkezi Amirliğince işlem yapılan 22 Eylül 2019 tarihli “taksirle yaralama” olayına ilişkin PolNet Ekip Projesi kayıtlarının ve bu kayıtlara kimlerin erişim sağladığına dair listenin gönderilmesini talep etti. Başsavcılık, ayrıca söz konusu olayın sisteme işlendiği tarihten 29 Haziran 2020’ye kadar yapılan tüm sorgulamaların da belirlenmesini istedi.
Yapılan araştırma sonrası PolNet sistemine yalnızca Dersim’den değil, Ağrı, Antalya, Adana, Diyarbakır ve Kayseri gibi farklı kentlerden de giriş yapıldığı tespit edildi.
Kayıtlarda, farklı şube ve birimlerden çok sayıda polisin farklı tarihlerde Gülistan Doku’ya ilişkin sorgulama yaptığı görüldü. TEM, asayiş ve istihbarat birimlerinden yapılan erişimler yer aldı.
Soruşturma kayıtlarına göre, Tunceli Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden bazı isimlerin 6 ve 7 Ocak 2020 tarihlerinde PolNet üzerinden toplam 4 kez işlem yaptığı görüldü.
Aynı tarihlerde farklı polis birimlerinin de sisteme giriş yaptığı tespit edildi. Ağrı İstihbarat Şube Müdürlüğü’nden 11 Ocak 2020’de PolNet’e erişim sağlandı.
Tunceli Merkez Şehit Nahit Bulut Polis Merkezi Amirliği Adli İşlemler Büro Amirliği’nden de sisteme giriş yapıldığı kayıtlara geçti.
Aynı yıl farklı illerdeki çeşitli birimlerden de PolNet’e erişimin şu şekilde olduğu görüldü:
13 Ocak: Antalya Güvenlik Şube Müdürlüğü
14 Ocak: Tunceli Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü
17 Ocak: Adana Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü
25 Ocak: Alanya Asayiş Büro Amirliği
11 Şubat: Diyarbakır Asayiş Şube Müdürlüğü Kayıp Şahıslar Büro Amirliği
4 Mart: Kayseri Talas Şehit Resul Erdal Aydemir Polis Merkezi Amirliği
8 Haziran: Alanya Narkotik Suçlarla Mücadele Grup Amirliği
POLİSLERİN LİSTESİ DOSYAYA GİRDİ
Ayrıca PolNet uygulamasının yalnızca polislerin erişimine açık olduğu, “taksirle yaralama” suçunun intihara dönüşmesinde şüpheli bir durum fark eden savcılığın kayıt sistemine erişenlerin isimlerini talep ettiği belirtildi. PolNet sistemine de girildiğini değerlendiren savcılık, kayıtlarla oynanma ihtimaline karşı 2019 ve 2020 yılları arasında Gülistan Doku dosyasına erişim sağlayan polislerin listesini dosyaya ekledi. Polislerin ifadelerinin alınıp alınmayacağı ise henüz bilinmiyor.
PİRHA- Gülistan Doku soruşturmasında Doku ailesinin avukatlığını yapan Ali Çimen, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Tuncay Sonel’in soruşturulduğu soruşturma dosyasında, ‘İnsan öldürme suçundan garantörlük’ sıfatıyla yargılanacak” dedi.
Gülistan Doku soruşturmasında dönemin valisi olan Tuncay Sonel’in Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki işlemleri devam ediyor. Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel, geçtiğimiz günlerde ‘kasten öldürme’ ve ‘cinsel istismar’ suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmada Tuncay Sonel’in, ‘İnsan Öldürme Suçundan Garantörlük’ suçlamasıyla dava açıldığını belirten Ali Çimen, ayrıca davaya katılım taleplerinin de kabul edildiğini söyledi.
Avukat Ali Çimen’in sosyal medya paylaşımı şöyle;
“Tuncay SONEL’in soruşturulduğu Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığının 2026/7025 sayılı soruşturma dosyasına Doku Ailesine adına yaptığımız katılma talebi kabul edildi. Adı geçen İnsan Öldürme suçundan Garantörlük sıfatı nedeniyle sorumludur.”
PİRHA- Avukat Çağla Yolaşan, Gülistan Doku dosyasında süren adalet arayışına dikkat çekti. Ailenin ve kadın örgütlerinin yıllardır sürdürdüğü mücadele sayesinde dosyanın gündemde kaldığını vurgulayan Yolaşan, soruşturmada ciddi eksiklikler ve karartılan deliller bulunduğunu söyledi.
Dersim’de 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku’nun kaybettirilmesine dair soruşturma devam ediyor. 6 yılın ardından soruşturma kapsamında birçok isim gözaltına alındı.
“AİLE VE KADINLAR BÜYÜK BİR ADALET MÜCADELESİ VERDİ”
Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen süreçte en belirleyici unsurun aile ve kadın örgütlerinin ısrarlı mücadelesi olduğunu vurgulayan Avukat Çağla Yolaşan, “Başta Gülistan Doku’nun ailesi olmak üzere tüm yakınları çok büyük bir adalet mücadelesi verdi. Onlarla birlikte kadın örgütleri de bu sürecin taşıyıcısı oldu” dedi.
Yolaşan, Dersim Barosu’nun ve çeşitli kurumların da bu mücadeleye destek sunduğunu belirtti.
Türkiye’nin dört bir yanındaki kadın platformlarının süreci sahiplenmesinin belirleyici olduğunu ifade eden Yolaşan, “Uzun süredir ‘Gülistan Doku nerede?’ sorusunun soruluyor olması bu dosya açısından çok önemli. Bu kadar zaman geçmesine rağmen dosyanın gündemde kalması, soruşturmanın yeniden ve etkin biçimde yürütülmesi için bir imkan yarattı” diye konuştu.
Yolaşan, bu sorunun yalnızca bir slogan değil, adalet arayışının temel dayanağı olduğunu vurguladı.
“GÜLİSTAN DOKU’NUN AKIBETİ HALA BELİRSİZ”
Dosyada en temel sorunun hala yanıtlanamadığını söyleyen Yolaşan, “Gülistan Doku’nun bedeninin nerede olduğu hala bilinmiyor. Çeşitli iddialar ve bazı tespitler var ancak net bir sonuca ulaşılamadı. Bu yüzden sormaya devam ediyoruz” dedi.
Bu mücadelenin aynı zamanda Türkiye’de sembolleşmiş kadın cinayetleri ve şüpheli ölümler açısından da önemli olduğunu belirten Yolaşan, “Rabia Naz Vatan, Yeldana Kaharman, Nadira Kadirova gibi dosyalarda da olduğu gibi ‘ne oldu’ sorusunu sormaya devam etmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Yolaşan, Gülistan Doku’nun akıbetinin unutturulmaması için yürütülen mücadelenin davanın bugüne kadar gelmesinde etkili olduğunu belirtti. “Gülistan’ın başına ne geldiğini, ona ne olduğunu unutturmama mücadelesi bu dosyanın açık kalmasını ve gündemde tutulmasını sağladı. Bunun çok önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum” dedi.
“DOSYADA KAMU GÖREVLİLERİNE İLİŞKİN İDDİALAR VAR”
Soruşturma dosyasındaki isimlere ve iddialara da değinen Yolaşan, “Dosyanın asli faili olarak Mustafa Türkay Sonel görülüyor. Delillerin karartılması açısından da Tuncay Soner’in rolü tartışmalı” ifadelerini kullandı.
Yolaşan, söz konusu kişinin dönemin valisi olmasının yanı sıra kayyum olarak belediye yetkilerini de kullandığını hatırlatarak, “Küçük bir kentte tüm idari yetkilerin tek elde toplanması ve bu yetkilerin denetimsiz bırakılması ciddi sorunlar yaratıyor” dedi.
Yetkilerin merkezileşmesinin soruşturma süreçlerine doğrudan etki ettiğini dile getiren Yolaşan, bu durumun yalnızca bireysel değil sistematik bir sorun olduğuna işaret etti. Aynı zamanda yerel işbirlikçilerin rolünün de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı.
“KAMERA KAYITLARI VE KRİTİK DETAYLAR DOSYAYA GİRMEDİ”
Soruşturmadaki eksiklikleri somut örneklerle anlatan Yolaşan, “Bu kadar kamerayla izlenen bir şehirde bir insanın kaybolması hayatın olağan akışına aykırı. En önemli kamera kayıtlarının dosyada yer almaması şaibelidir” dedi.
Ayrıca Gülistan Doku’nun kaybolmadan önceki son temaslarının da yeterince incelenmediğini belirten Yolaşan, “Eski erkek arkadaşıyla son gece yaşanan tartışmanın yeterince araştırılmamış olması dikkat çekici” diye konuştu.
“SAVCILARIN ROLÜ DE İNCELENMELİ”
Dosyanın bugüne kadar birden fazla savcı tarafından yürütüldüğünü hatırlatan Yolaşan, yargı makamlarının sorumluluğuna da dikkat çekti. “Bu dosya iki başsavcı ve iki savcının takibinden geçti. Bu süreçteki ihmallerin de ciddi biçimde incelenmesi gerekiyor” dedi.
Yolaşan, hukukçu olmayan yurttaşların dahi süreçte önemli tespitler ortaya koyduğunu belirterek, tüm yönleriyle etkin bir soruşturma yürütülmesi çağrısını yineledi.
PİRHA- Gülistan Doku’nun akıbeti için Adliye önünde bir araya gelen Munzur Üniversitesi öğrencileri 6 yıldır süren cezasızlığa ve cevapsız kalan sorulara tepki gösterdi. Adalet mekanizmasının merkezinde yetkililere seslenen kadın öğrenciler, kampüslerdeki güvenlik zafiyetine dikkat çekerek sarsıcı bir uyarıda bulundu: “Ailelerimizin bu üniversiteye mezuniyetimiz için değil, mezarımızı aramaya gelmelerinden korkuyoruz.”
5 Ocak 2020’den bu yana kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku için Adalet Sarayı önünde bir araya gelen üniversite öğrencileri, soruşturma sürecindeki ihmalleri ve yaşadıkları güvensizlik hissini dile getirdi. Her yerin kameralarla izlendiği bir kentte bir kadının iz bırakmadan kaybolmasını “hayret verici” olarak nitelendiren öğrenciler, adliye binası önünden Adalet Bakanlığı’na seslendi. Delillerin karartıldığı şüphesi ve failin korunması algısının öğrenciler üzerinde büyük bir güven sorunu yarattığını vurgulayan öğrenciler, cinayetlerin ve kayıpların normalleştirilmesine izin vermeyeceklerini belirterek, gerçek bir adalet tesis edilene kadar takipçi olacaklarını ilan ettiler.
“KÜÇÜCÜK ŞEHİRDE EMNİYET NEREDEYDİ?
Edebiyat öğrencisi Elif Demir, Dersim gibi yoğun güvenlik önlemlerinin olduğu bir şehirde Gülistan Doku’nun bulunamamasının “hayret verici” olduğunu vurguladı. Demir, hissettiği güvensizliği şu sözlerle aktardı:
“Gülüstan Doku davası neredeyse 7 yıla yaklaştı. Her yerde emniyet, her yerde MOBESE var. Küçücük bir yerde nasıl bulunmadı? Biz artık okula korkuyla gelip gidiyoruz. Adalet Bakanı’na sesleniyorum: Eğer hepimizi temsil ediyorsanız, güvenliğimizi almak zorundasınız. En çok da bu sessizliğe sinirliyiz.”
“TEK İSTEĞİMİZ YARGI”
Ebelik öğrencisi Rojin İdacı ise davanın sürüncemede bırakılmasının ve delillerin karartıldığına dair şüphelerin öğrenciler üzerinde büyük bir güven kırılması yarattığını belirtti:
“Kadın öğrenciler olarak burada kesinlikle güvende hissetmiyoruz. 6 yıl boyunca hiçbir izin bulunmaması, bizde sistemin cinayeti örtbas etmek için devreye girdiği algısını oluşturuyor. Tek isteğimiz gerçek suçluların yargılanmasıdır.”
“MEZUNİYETİM İÇİN DEĞİL, MEZARIM İÇİN GELECEKLER”
Öğrencilerin en sarsıcı mesajı ise Hivda Çokluk’tan geldi. Ailenin yaşadığı acıya tanıklık etmenin ağırlığını anlatan Çokluk, kendi geleceği için duyduğu kaygıyı şu çarpıcı sözlerle ifade etti:
“Az önce aileyi gördüm, içim parçalanıyor. Yarın öbür gün benim ailem de bunu yaşayabilir. Ailem mezuniyetim için bu üniversiteye geleceğine, mezarımı bulmak için buraya gelecek diye korkuyorum. Meğer katiller ellerini kollarını sallayarak içimizde dolaşıyormuş. Kadın cinayetleri normalleştirilmemeli.”
ADALET BEKLEYİŞİ SÜRÜYOR
Munzur Üniversitesi öğrencileri, Gülistan Doku davasının sadece kayıp bir şahsın değil, tüm kadın öğrencilerin yaşam hakkı mücadelesi olduğunu vurgulayarak; sorumluların bir an önce tutuklanması ve adaletin tesis edilmesi çağrısıyla açıklamalarını sonlandırdı.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri(DAD) Kadın Meclisi, Tunceli Adliyesi önünde adalet bekleyişini sürdüren Doku ailesini ziyaret etti. Burada konuşan DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül, “Doku ailesi burada haklarını arıyor, kızlarının akıbetini soruyor. Bizde Alevi kadınları olarak Doku ailesinin yanındayız. Gülistan Doku’nun akıbeti öğrenilinceye kadar da bu davanın takipçisi olacağız” dedi.
5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun ailesinin, Tunceli Adliyesi önündeki adalet nöbeti sürüyor. Soruşturmada yaşanan yeni gelişmelerden dolayı adliye önünde bekleyen aileye ziyaretler de devam ediyor.
Demokratik Alevi Dernekleri Kadın Meclisi, Tunceli Adliyesi önünde ‘Gülistan nerede?’ sorusuna cevap arayan Doku ailesini ziyaret ederek, Doku ailesinin adalet mücadelesinin yanında olduğu mesajını verdi.
“KADIN CİNAYETLERİ SON BULMALIDIR”
Burada Kadın Meclisi adına konuşan DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül, “Adalet nöbetini adliye önünde devam ettiren Doku ailesini ziyaret ettik. Doku ailesi uzun bir zamandır haklarını arıyorlar. Gülistan Doku olayı bir katliamdır. Bu ülkede her gün kadınlar katlediliyor. Artık yeter! Biz istiyoruz ki artık kadınlar ölmesin, kadın katliamları dursun. Adalet ararken, hakkımızı sorarken başvurduğumuz devlet kurumları, katliamların bir parçası olmuş. Devletin imkanlarını kullanarak organize kötülüğün bir parçası olmuşlar. Gülistan Doku soruşturmasında da gördüğümüz gibi vali, emniyet ve devlet kurumlarında çalışan kişiler bu kirli organizasyonun içerisinden çıkıyor” dedi.
Gül, konuşmasının sonunda şunları ifade etti:
”Biz bu kadim Dersim topraklarında kadın cinayetlerinin işlenmesini kabul etmiyoruz. Dünyadaki kadın katliamlarına son verilmelidir. Biz bugün buradan Doku ve Kabaiş ailesinin yanında olduğumuzun mesajını vermek istiyoruz.”
“BİZİM XIZIRIMIZ KATİL VE CANİ DEĞİLDİR, BİZİM XIZIRIMIZ HAKKIN VE VİCDANIN KENDİSİDİR”
DAD adına konuşan Axuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu ise şunları söyledi:
“Değerli canlar, ateşin, suyun, toprağın ve canının bir olduğunun düşünüldüğü bu coğrafyada bir kadının, bir canın böyle sistematik bir şekilde katledilmesini elbette ki kınıyoruz. Kabul etmiyoruz. Bir hukuki süreç var, devam ediyor. Umarız gözaltına alınanlar, tutuklananlar, suçlular cezalarını bulurlar” dedi ve Gülistan Doku’nun katledilişini örtbas ettiği suçlamasıyla gözaltına alınan dönemin valisine ‘Xızır’ diyenleri de şu sözlerle eleştirdi:
”Bu davanın bir de toplumsal vicdani boyutu vardır. Bu burada görev yaptığı süre içerisinde bu valiye Xızır diyenler vardı. Bu valinin gezdiği yerlere mum dikmek isteyenler vardı. Ama bizim Xızır’ımız cani değil, katil değil. Bizim Xızır’ımız aklın, vicdanın yeridir, sahibidir. O yüzden o vali ile beraber bu cinayette parmağı olanların hepsinin en ağır cezaları çekmesini istiyoruz. Onunla beraber hareket edenler de toplum karşısında suçludurlar” diyerek, katledilen Rojin Kabaiş, Narin Güran davaları için de adalet istediklerini belirterek, katledilen tüm kadınların akıbetlerinin aydınlatılması gerektiğine dikkat çekti.
“MUNZUR ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİLERİ GÜLİSTAN’A VE DOKU AİLESİNE SAHİP ÇIKMALI”
Gülistan Doku’nun ailesine ziyarette bulunan Rojin Kabaiş’in ailesi, sonuna kadar Doku ailesinin yanında olduklarını belirtti.
Ayrıca burada konuşan baba Nizamettin Kabaiş, Munzur Üniversitesi öğrencilerini eleştirdi. Doku ailesinin mücadelesinde yalnız bırakılmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Rojin kaybedildiğinde herkes bizim yanımızda oldu. Rojin’in üniversiteden arkadaşları ’Rojin nerede?’ diye hep sordu. Rojin için yürüdüler, eylemler yaptılar. Burada okuyan öğrencilerinde Gülistan’ın yanında olması lazım. Doku ailesinin yanında olmaları lazım” dedi.
PİRHA- Gülistan Doku cinayetinde kritik bir itiraf geldi. Doku cinayetinin baş şüphelilerinden olan Umut Altaş’ın abisi Sidar Altaş’ın görüntülü görüşme kaydı savcılık kayıtlarına girdi. Sidar Altaş cinayetin kimin işlediğini söyledi.
Doku cinayetinin baş şüphelilerinden olan Umut Altaş’ın abisi Sidar Altaş’ın görüntülü görüşme kaydı savcılık kayıtlarına girdi. Kayıtta abi Altaş Umut”in kendisine cinayeti Mustafa Türkay Sonel’in işledigini şöyle ifade ediyor:
“Mustafa Türkay Sonel, Gülistan’ın kafasına sıkarak öldürmüştür. Cinayetin bir evde gerçekleşmiştir. Cinayet sebebi ise Türkay Sonel’in Gülistan’a tecavüz ederek hamile bırakmasıdır. Sonel, bu durum ortaya çıkmaması için cinayeti işlemiştir.”