AB, BMGK’nin Suriye’de ilan ettiği ateşkese uyulması çağrısında bulundu.
AB Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini bugün Türkiye, Rusya ve İran’a yolladığı mektupla Astana sürecinin garantörleri olarak, BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’de bir ay süreyle ateşkes uygulanmasına yönelik kararının “tam anlamıyla uygulanmasını” istedi. Edinilen bilgiye göre Mogherini’nin Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na gönderdigi mektupta şu satırlara yer verildi:
“Ateşkesin mümkün olduğunca çabuk uygulandığını görmeye ihtiyacımız var; beklediğimiz her dakikada insanların öldüğünü görüyoruz.”
Cumhuriyet’in haberine göre Mogherini’nin bu sözleri ateşkesin Türkiye’nin Afrin’de devam eden operasyonunu da kapsadığı yorumuna neden oldu.
Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ ateşkes kararının Afrin operasyonunu kapsamadığını iddia etmişti. Buna karşın uluslararası toplum Suriye’de bir ay sürensince topyekün bir ateşkesin uygulanması için Türkiye’nin de operasyona ara vermesini bekliyor.
BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, TSK’nın Afrin’de yürüttüğü Zeytin Dalı harekatına son verilmesi ve taraflar arasında cepheleşmenin önlenmesi çağrısında bulundu.
Dünkü basın toplantısında Afrin’deki son durumu değerlendiren Dujarric, “Bu askeri operasyonlara son verilmesi gerekiyor. Çatışmaların sayısı ne kadar çoğalırsa yardıma muhtaç insanlara erişim o kadar azalıyor. Afrin veya Doğu Guta’daki çatışmalar yüzünden insanlar evlerini terk ediyor. Her yeni gün beraberinde daha fazla acı getiriyor” dedi.
Sözcü, “Çatışmaların yaşandığı her gün, çatışmaya dahil olan taraflar arasındaki cepheleşme riskini daha da artırıyor” diye ekledi.
77 yaşındaki Hüseyin Hasan Ala 7 kuşaktır Afrin Mabeta’da yaşıyor. Bu toprakların kendilerine ait olduğunu belirten Ala, bütün dünyanın da savaşa sessiz kaldığını ifade ediyor.
Afrin Mabeta ilçesi özellikle Osmanlı ve Türkiye’den kaçan Alevi yurttaşların sığınağı. Mabeta’daki birçok Alevi Kürt, Osmanlı’nın Alevi katliamlarıyla “nam salmış” padişahlarından Yavuz Sultan Selim döneminde burayı mesken tutmuş, daha sonraları da Alevi yurttaşlar üzerinden zulüm eksik olmamış ve 1915’te de Alevi yurttaşlar Mabeta’ya yerleşmiş. Aynı zulüm silsilesi 1937 Dersim Tertelesi’nde de sürmüş ve birçok Alevi Kürdün sığınağı yine Mabeta olmuş.
77 yaşındaki Hüseyin Hasan Ala da Mabeta’nın nasıl kurulduğunu ANF‘ye anlattı. Mabeta’nın eskiden köy olduğunu belirten Hüseyin Hasan Ala, köyün kurucusunun ise iki aile olduğunu dile getiriyor.
ELBİSTAN’DAN GÖÇ
Dedelerinin anlatımı üzerine Mabeta’nın tarihini anlatan Hüseyin Hasan, ailelerinin Malatya-Elbistan hattından göç ettiğini ve Mabeta bölgesine geldiğinde kendilerinden önce burada hayvancılıkla uğraşan bir ailenin yaşadığını ve ailenin isminin Karpêz olduğunu söylüyor. Hüseyin Hasan Amca, “Burada bizim ailemiz, yani Ala ailesi ile Karpêz ailesi kaynaşıyor ve köyün bir tarafını onlar bir tarafını da bizimkiler alıyor. Bizimkiler topraklarına dönmek istiyor ama Karpêz ailesinin büyüğü bunun iyi bir fikir olmadığını ve Osmanlı’nın kendilerini katledeceğini söylüyor. Bizimkiler de kalıyor” diyor.
“HEPİMİZ AYNI AĞACIN FARKLI DALLARIYDIK”
Ailesinin 7 kuşaktır bu topraklarda yaşadığını ve dedelerini soy ağacını sıralayan Hüseyin Amca, zamanla birçok ailenin göç ederek köylerine geldiğini ve köyün büyümeye başladığını belirterek, “Daha sonra Sünniler, Êzidîler, farklı halklardan birçok aile ve kişi çeşitli sebeplerle köyümüze gelmeye başladı. Hepsine de kucak açtık. Ama en büyük göç 1937-38 yılında olmuş. O zaman ben daha doğmamıştım. Bizde hiçbir zaman ayrılık, gayrılık olmadı. Hepimiz huzur içinde bir arada yaşıyorduk. Hepimiz aynı ağacın farklı dallarıydık. Ortak paydamız Kürtlüktü” diye kaydediyor.
ALEVİLERİN SIĞINAĞI MABET
Mabeta’nın isminin nereden geldiği üzerine iki rivayet olduğunu söyleyen Hüseyin Hasan Ala, şunları dile getiriyor:
“Bizim üzerine vardığımız kanı köyün isminin burada yapılan mabetten geldiği yönünde. Çünkü her iki Alevi aile buraya bir ‘mabet’ yapmışlar ve bölgedeki tek Alevi köyü olduğu için öyle isimlendirilmiş. Diğer rivayet ise iki ailenin birbirine olan sevgisinden dolayı muhabbet yeri denilmiş ve zamanla Mabetli olmuş. Ama birinci rivayet akla daha yatkın geliyor.”
“DÜNYA BUNA SESSİZ”
Hüseyin Hasan Ala, zulmün hiçbir zaman peşlerini bırakmadığını kaydediyor. Bu toprakların kendilerine ait olduğunu belirten Hüseyin Hasan Ala, bütün dünyanın da buna sessiz kaldığını ifade ediyor.
PİRHA- Sanatçı Tolga Sağ, son dönemlerde yaşanan siyasi baskılara ve MESAM’daki tartışmalara ilişkin konuştu. Sağ, Türkiye’de bir karşıtlık yaratılmaya çalışıldığını vurguladı.
Haberin Videosu
Sanatçı Tolga Sağ ile geçtiğimiz günlerde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Alibeyköy Şubesi’nde gerçekleşen Hızır Cemi öncesi sohbet ettik. Türkiye’deki son dönemlerde yaşanan güncel gelişmelere ilişkin PİRHA’ya konuşan Sağ, OHAL’den toplum ne kadar etkileniyorsa kendilerinin de o kadar etkilendiğini söyledi.
Referandum öncesi çekilen ‘Hayır’ klibi gerekçe gösterilerek TRT’de kendisine yasak konulduğunu söyleyen Sağ, “Vergi ödediğim katkı sunduğum bir kurumun içinde kendimi ifade edemiyor olmak ciddi bir baskı” dedi.
‘Barış’ kelimesinin son dönemlerde suç unsuru olmasına değinen Sağ, Türkiye’de karşıtlıktan beslenen bir iktidar ve bir yönetim biçiminin olduğunu söyledi. Şimdi ise barışı karşıt bir söylem olarak kendi savaş koşullarına kılıf hazırlamaya çalıştıklarını vurguladı.
Orhan Gencebay’ın “MESAM’ı Aleviler ele geçirdi” sözleri ile başlayan tartışmalara da değinen Sağ, burada da karşıtlık söyleminin meslek birliğinin içine taşındığına dikkat çekti. Sağ, “Oradaki yönetim kurulu üyeliğine seçilen arkadaşlarımızda da Aleviler de var. Ve o Aleviler üzerine onların seçilememesi için yapılan birebir siyaset var” ifadelerini kullandı.
“TOPLUM NE KADAR BASKI ALTINDAYSA BİZ DE..”
Sanatçı Tolga Sağ, sanatçıların meslekleri itibariyle bir nebze de olsa toplumun aynası olma görevini üstlendiklerini söyledi. OHAL’den de toplum ne kadar etkileniyorsa kendilerinin de o kadar etkilendiklerini ifade eden Sağ, “Sonuçta biz toplumdan aldığımızı toplumla paylaşıyoruz. Kültürü inancı neyse. Hangi müziği yapıyorsak. Her müzik toplumun köklerinden bize ulaşıyor. Biz onları tekrar yorumlayıp tekrar kendi müzikal kimliğimize büründürüp tekrar aynı toplumla paylaşıyoruz. Ve bu toplum OHAL’den ne kadar etkileniyorsa sanatçılarda o kadar etkileniyor. Çünkü birlikte paylaşıyoruz hayatımızı, dünya görüşümüzü. O yüzden ülkedeki insanlar mutsuzsa bizim yaptığımız müziğe de yansıyor. Çünkü müzik motivasyon işi. Bizim o anki düşüncemiz ile duygusal motivasyonumuzla çok ilintili. Çok doğaldır ki bizim de yaşamdaki zorluklar ve bu kısıtlamalar yaptığımız mesleğe yansıyor. Ve toplumun ne kadar baskı altında olduğunu hissediyoruz” dedi.
“15 YILDIR KENDİ İNSANLARIM İLE BULUŞUYORUM”
Sağ, 15 senedir kendi insanıyla buluştuğunu bundan dolayı da yoğun bir baskı hissetmediğini şu sözlerle ifade etti:
“Kendimi özgür hissetmediğim olmadı. Çünkü son 15 senedir zaten kendi insanlarım ile buluştuğum etkinliklerde yer alıyorum. Şöyle bir durumum olsa belediye etkinliklerinde, konserler veren bir sanatçı olsam veya devlet imkanlarını kullanan onların kanallarında programlar yapan ya da oralara katılan, valiliklerin özel etkinliklerinde sahne alan birisi olsam o zaman baskı altında hissederdim. Ben zaten o baskıyı hissedeceğim ortamda değilim. Ben yine kendi insanlarım ile kendi kültür ve inanç birlikteliğim ile programların içinde olduğum için benim üzerimde öyle bir baskı yok.”
“TRT’DE YASAKLI OLMAK BİR BASKI”
TRT’de referandum öncesi çekilen ‘Hayır’ klibinde adı geçtiği için yasaklı olan Tolga Sağ, “Baskı diyorsan TRT’de yasaklıyım ben şu an. Yani bu kadar insani, yaşamanın en doğal haklarından birini uyguladım diye şu an benim de vergi ödediğim -içinde olmak olmamak isteyip istememekten bağımsız olarak- o kurumun her santimetrekaresinde benim de katkım var. Ve ben o katkı sunduğum kurumun içinde kendimi ifade edemiyorum. Bu ciddi bir baskı psikolojik olarak. Yoksa ben TRT’ye çıksam ne çıkmasam ne? Mesele bu değil. Sonuçta ben kendimi ifade edebilen biriyim. İsteyip de çıkamamak. Bunlar gerekçe gösterilerek çıkmamın engellenmesi. İşte bu baskı burada başlıyor işte” ifadelerini kullandı.
“BU KOMEDİ BİR TEK TÜRKİYE’DE OYNANIYOR”
Türkiye’de şimdilerde ‘Barış’ kelimesinin suç unsuru olarak sayılmasına da tepki gösteren Sanatçı Tolga Sağ, “Herhalde bu komedi bir tek Türkiye’de oynanıyor” dedi.
Dünyanın hiçbir yerinde en gerici ülkede bile barışın bir suç unsuru sayılamayacağını söyledi.
“SAVAŞA KILIF OLARAK BARIŞ KARŞITLIĞI YAPILIYOR”
Sağ sözlerini şöyle sürdürdü:
“Burada o kadar insanları ayrıştırarak bir politik varlık yarattılar ki yıllardır ve bunu farkındalar. Barış diyeni de ötekileştirerek hani ‘Afrin’e savaşa gidelim’ diyenin karşısında barış diyeni bir karşıt olarak sunmaya çalışmak. Ve oradan faydalanmak. Yoksa ‘Afrin’e gidelim’ diyen adam da barıştan yana olabilir. Yani Afrin’e gitmeyi kendince geçerli bir bahaneyle ‘evet gitmeliyiz’ diyen bir mantık da yine barışı istemeli. Çünkü dünyada herkes barışı istemeli. Savaşın kime neye neden yarar sağlar. Bunu oturup bir düşünse insanlar barış demenin neresinin suç olacağını zaten kavrayacaklar. Ama Türkiye’de o karşıtlıktan beslenen bir iktidar ve bir yönetim biçimi var. Bunun altının çok dolu olması çok mantıklı olması gerekmiyor. En mantıksız lafının arkasına taraftar toplayabiliyor ve bir karşıtlık yaratıyor. Bu yıllardır deneyip sahneleyip karşılığını aldıkları bir formül. Ve bence bu formülün peşinden gidiyorlar. Bugün de barışı bir karşıt söylem olarak kendi savaş koşullarına bir kılıf hazırlıyorlar.”
Sağ, sanatçının tüm bunlara karşı toplumun duyarlılıklarını yanında durabilmesi gerektiğini kaydetti.
MESAM’DAKİ ‘ALEVİ’ TARTIŞMASI
Tolga Sağ, ayrıca geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen ve tartışma yaratan Orhan Gencebay’ın, “Musiki Eser Sahipleri Meslek Birliği MESAM’ı Alevi mezhebiyetinin ve sol zihniyetin hâkimiyeti var. Kendilerinin dışında hiçbir inanca, mezhebe, siyasi görüşe hayat hakkı tanımıyorlar. MESAM Aleviler tarafından ele geçirilmiştir” iddialarına da yanıt verdi.
Sağ, “80-100 arası çalışanı var. Bunun 10 tanesi Aleviymiş. Yani yüzde 10. Kimse demiyor ki burayı Sünniler bastı. Kimse bunu sorgulamıyor. Bir de MESAM’ın genel kuruluna daha çok halk müziğine gönül vermiş üyeler katılıyor. 11 tane yönetim kurulu üyesi var bunun büyük ağırlığı halk müzikçi oluyor. Ama çoğunlukla özellikle son 10-15 yıldır halk müziği ile uğraşan sanatçıların oransal olarak çok ciddi bir çoğunluğu Alevi” ifadelerini kullandı.
“KARŞITLIKTAN BESLENMEYE ÇALIŞIYORLAR”
İktidarın yaratmak istediği karşıtlık söylemini meslek birliğinin içine taşındığına dikkat çeken Sağ, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Burada belki de başka bir el olarak karıştırmak için müdahale ediyordur. Burada da belki Orhan baba o ele hizmet ediyordur. O karşıtlıktan beslenmeye çalışıyorlar. Yani Alevi olmayanları belki bir gruplaşmaya hizmet etmeye çalışıyorlar. Belki kendileri seçilebilsin diye orada bir şey yaratmaya çalışıyorlar. Oradaki yönetim kurulu üyeliğine seçilen arkadaşlarımızda da Aleviler de var. Ve o Aleviler üzerine onların seçilememesi için yapılan birebir siyaset var. Ve bu iki üç arkadaşın seçilememesi için karşıtlık yaratmaya çalışıyorlar.”
Afrin Sağlık Meclisi, Şiyê Erende köyünde sivillere karşı kullanılan silahlarda klor maddesi bulgularına rastladıklarını belirterek, uluslararası sağlık kurumlarına inceleme çağrısı yaptı.
Afrin Sağlık Meclisi, zehirli gaz kullanımıyla ilgili yaptıkları incelemenin ilk sonuçlarını açıkladı. Avrîn Hastanesi önünde açıklama yapan Sağlık Meclisi üyesi Dr. Xelîl Sebrî, Afrin’in Şiyê ilçesi Erende köyünde kullanılan silahlardan etkilenen sivil yurttaşlar üzerinde yapılan ilk tetkiklerde silahların zehirli gaz içerdiğini kaydetti. Bu silahlardan dolayı yaralanan yurttaşların isimlerini veren Sebri, “Laboratuvarlarımızda uzman doktorlarımızın yaptığı tetkikler sonucu bu kişilerin nefes zorluğu çektiği ve kimyevi bir reaksiyona maruz kaldıkları ortaya çıkmıştır. Yine silahların kullanıldığı bu bölgeden getirdiğimiz toprak üzerinde yaptığımız incelemede de yüksek oranda klor maddesine rastlanmıştır” dedi.
ULUSLARARASI KURUMLARA ÇAĞRI
Dr. Xelîl Sebrî, yaptıkları inceleme ve tetkik sonuçlarını tüm uluslararası sağlık ve insan hakları örgütleriyle paylaşmaya hazır olduklarını belirterek, “Bu konuda tüm uluslararası kurumların görevlerini yerine getirmeleri ve buraya gelerek inceleme yapmaları çağrısında bulunuyoruz” dedi.
Suriye resmi haber ajansı SANA, dün Afrin’de 6 sivilin hastanede tedavi altına alındığını duyurmuştu.
SANA, Avrin Hastanesi’nin Başhekimi Ciwan Mihemed’in açıklamalarına dayandırdığı haberinde, “6 sivilin Türkiye’nin saldırısı sonucu zehirli gaza maruz kaldığı ve hastaneye kaldırıldığı” bilgisini paylaşmıştı.
Kullanılan zehirli silahlardan etkilenen sivillerin isimleri şöyle: Ebdurehman Şelil, Mehmud Reşid Hesun, Ehmed Mihemed Hemo, Ednan Şalil Osman, Mohamed Arif Heqi. (Mezopotamya Ajansı)
Sanatçı Ferhat Tunç, Afrin’e yönelik saldırılara destek veren sanatçılara seslenerek, bu tutumdan derhal vazgeçme çağrısı yaptı. Tunç, “Gerçek sanatçılar, insanlar ölürken kaybedecek bir şeyleri olmadığını bilirler” dedi.
Afrin’e yönelik saldırıda çok sayıda sivilin yaşamını yitirdiği belirtilirken, bu saldırıyı sanatçıların desteklemesine tepki gösteren sanatçı Ferhat Tunç, sanatçının savaşı değil barışı istemesi gerektiğini kaydetti.
Aralarında Yavuz Bingöl, Erhan Güleryüz, Tamer Karadağlı, Erhan Yazıcıoğlu, Mustafa Ceceli, Volkan Severcan, Sefa Zengin, Zuhal Yalçın, Deniz Oral, Emre Kızılırmak gibi Saray’a yakınlığıyla bilinen isimlerin yer aldığı bir grup bir kaç gün önce Hatay sınırına gitmişti. Sanatçılar, Reyhanlı’da basın açıklaması yaparak Afrin’e karşı başlatılan saldırıyı desteklediklerini belirtmişti.
Sanatçıların sivillerin öldüğü bir savaşı desteklememesi gerektiğinin altını çizen Ferhat Tunç, ETHA’ya konuştu. Tunç, “Efrin, iç savaş süresince en güvenli, huzurlu kentlerden. Farklı halkların birbirine temas ederek, barış içinde yaşadığı bu kente savaş açılmasına sessiz kalmamız beklenemez. Hükümetin içeride yaşadığı sorunları aşamadıkça savaşa sarıldığını aklı başında herkes görmeli” dedi.
Buna rağmen, kendisini sanatçı olarak tanımlayan kimselerin “savaş sahnesi”ne çıkmasından onlar adına utandıklarını dile getiren Tunç, “Sanat, özü itibarıyla toplumların kendisini ifade etmesinin de bir aracı. Özüne uygun olan ise hükümetleri eleştiren, onlara yol gösteren eserler yapması ve sözünü sakınmamasıdır. Barışın olmadığı toplumlarda sanatın kendisi de değer görmüyor ve insanların önceliği olmuyor. Savaş enerjimizi tüketen, sanat gibi ince bir işe alan bırakmayan karanlık dünya yaratıyor. Bir sanatçının savaşı desteklemesi için mesleki, ahlaki, insani hiçbir sebep göremiyorum. Olsa olsa ekonomik sebepleri ve yapay özgürlüklere düşkünlükleri vardır” ifadesini kullandı.
“SAVAŞA KARŞI SESİMİZİ DAHA GÜR ÇIKARMALIYIZ”
Sanatçılara, savaşı desteklemekten vazgeçme çağrısı yapan Tunç, şöyle devam etti: “Sanatçıların sınıra savaşı desteklemek için; sivillerin de öldüğü topraklara daha fazla bomba atılmasına teşvik etmek için değil, bundan vazgeçilmesini istemek için gitmesi lazım. Hükümet yeterli desteği göremeyince popüler isimleri kullanarak Efrîn’e karşı yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Ve savaşı destekleyen sanatçılar, bu kez hayatlarındaki en ucube sahnenin ve oyunun içinde olduklarını görmüyor. Bu vesileyle, sanatı gerçekten temsil eden çevrelere çağrı yapmak isterim, Savaşa karşı sesimizi daha gür çıkarmalıyız. Gerçek sanatçılar, insanlar ölürken kaybedecek bir şeyleri olmadığını bilirler.”
Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı Afrin’de top sesleri arasında Alevilerin yoğunlukta yaşadığı Mabeta’dan bir kadın anlatıyor: Bizim bir kaç özelliğimiz var. Kardeşlik içinde inançların bir arada yaşaması, kadınların yaşamın her alanında aktif yer alması ve öz savunmamızın her zaman güçlü olması. O yüzden kim saldırırsa saldırsın, bu değerlerimizden asla vazgeçmeyiz.”
25 gündür saldırı altında olan Afrin, halkların ve inançların bir arada yaşadığı bir yer olarak ‘kardeşlik kenti’ olarak tarif ediliyor. Her ilçesinde ayrı bir kadim kültürün yaşatıldığı Afrin Mabeta ilçesinde Aleviler yoğunlukta. Nuri Dersimi’nin son durağı olan kentin, taştan yapılma evleri ve dar sokaklarındaki her kapıda ayrı bir hikaye ile karşılaşırsınız.
Bir çok medeniyete ev sahipliği yapan Mabeta’nın bilinen tarihi, en yakın bilinen haliyle 700-800 yıllık tarihi dilden dile anlatılır. Yazılı tarihi belirginleşmeyen kentte sözlü tarih anlatımı güçlüdür. Alevi inancına mensup insanların göç durağı olan ve burada koruyan coğrafyasıyla Mabeta’da tarihte insanlarda direnmenin geçmişten bugüne bir kültür olduğuna dikkat çekiyor.
TOP SESLERİ ARASINDA TARİHİ DİNLEMEK
Top sesleri arasında yaşamın dar sokaklarda aktığı Mabeta’daki Vahibe Ala, “Bu topraklar bize yurt olmuş ve onlar bizi, biz de onları korumuşuz, o yüzden korkmayız” diyor. Emekli öğretmen olan Ala (48), kendisini “Sosyalist” olarak tanımlıyor ve top ve uçak sesleri arasında ilçenin tarihini anlatmaya başlıyor. “Aleviyim; yüzyıllar önce büyüklerimiz Güney Batı Kürdistan’dan buraya gelmiş. Bize kuşaktan kuşağa anlatılan, aileler arasında yaşanan bir anlaşmazlık sonrasında Maraş’a bağlı olan köyümüzden göç etmişler” diye anlatıyor. Mabeta’nın hikayesi sözlü tarihin aktarımı Alevi inancından kaynaklı gelen iki ailenin dışlandığını ve ibadetlerini yerine getiremediklerini belirten Ala, bu nedenle dağlık bölgede yapılan mağarada ibadet edildiğinin rivayet edildiğini söylüyor.
Ala, kuşaktan kuşağa aktarılan Mabeta’nın oluşum hikayesini şu sözlerle dile getiriyor:
“İbadet edilebilecek bir yer oluşturmuşlar gizli olarak. Mabeta’nın adının oradan geldiği yani ‘mabet’ten geldiği söylenir. Hakkında birçok rivayet var ancak yaygın olarak adının buradan geldiği yönünde kanaat var.”
“Sonra başka aileler köye gelip yerleşiyor ve köy büyüyor ilçeye dönüşüyor. İnsanlar arasında inançlara saygı gelişiyor zamanla. Artık aramızda öyle dini çelişkiler yok ve hepimiz Kürt kimliğimizle birbirimize bağlı olarak bu ilçede yaşam sürüyoruz. Herkes kendi inancını yaşıyor ve birbirine saygı gösteriyor” diyen Ala, kültürel olarak edindikleri bir başka özelliğe dikkat çekiyor.
KADIN KENTİ MABETA
Mabeta’nın kadın kenti olduğunu belirten Ala, yaşamın her alanında kadınların aktif olduğuna dikkat çekiyor. Ala, “Mabeta’nın en büyük özelliği tüm Efrîn’de olduğu gibi ama burada biraz daha yüksektir yaşamın her alanında kadınlar aktiftir. Ağırlıklı olarak insanların geçim kaynağı tarımdır ve zeytinlerimiz meşhurdur. Kadınları yaşamın her alanında görebilirsiniz, asla geride kalmazlar, bu bizim kültürümüzden gelir” diyor. ‘Biz sorunlarımızı kendimiz çözeriz’ diyen Ala sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Mabeta’nın bir başka özelliği ise kadınlarla ilgili sorunlarda eskiden bu yana oluşmuş bir kültür, kadınların çözüm araması. Kadınlara yönelik her türlü içeriden dışarıdan yapılan saldırıda çözümü kadınlar üretir. Bu yönüyle ilçemiz, kadın renginin hakim olduğu bir yerdir. Aile içi şiddete karşı güçlü bir duruşumuz var. Tüm dünyada hakim olan kadın katliamları ve cinayetlerine ben kendimi bildim bileli Mabeta’da rastlamadım. Bu kadınların tarihsel olarak güçlü bir örgütlülüğü olduğundan kaynaklıdır.”
“Burada kültürlerin birbirini etkilediğini ve ortak bir kültürde buluştuğumuz söyleyebiliriz” diyen Ala, geçmişten geleceğe kendini yönetme ve kendini var etme deneyimlerini paylaşıyor:
“Örneğin eskiden beri Mabeta’da insanlar arasında yaşanan sorunlarda asla devlet organlarına başvuru yapılmaz. İleri gelen sözü geçenler bir araya gelir ve insanların arasındaki anlaşmazlıklara çözüm üretir. Bu yüzden Mabeta için ortak değerde buluşmuş insanların yaşadığı yer diyebiliriz. Ne zaman dışarıdan bir saldırı gelişecek olsa ilçe olarak özsavunmasını kendi içinde güçlü geliştiren ve buna karşı duran bir topluluk yaşıyor burada.”
“ALEVİ KADINLAR OLARAK SALDIRIYI KABUL ETMİYORUZ”
Bugüne dair bir kaç söz Afrin’e yönelik Türkiye’nin saldırılarının kadın özgürlükçü, kendine yetebilen, hakların birbirini anlayan birarada yaşayan tavrına karşı olduğunu vurgulayan Ala, tarihi birikim ve deneyimleri ile bu saldırılara karşı duracaklarını söylüyor. Alevi kadınları olarak, saldırıları kabul etmediklerini belirten Ala sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bugün tüm Efrin’i hedef alan bir saldırı var. Bu savaş normal bir savaş değil. Bizim oluşturduğumuz sistemimize, insanların birarada yaşama kültürüne karşı bir savaş başlatılmış durumda. Biz burada yaşayan Alevi kadınlar olarak, bu saldırıya karşı da örgütlüğü gücümüzle karşı duracağız. Bizim oluşturduğumuz kardeşlik kültürünü ortadan kaldırmak istiyor. Biz bunu tabi ki kabul etmeyeceğiz. Bunu toprağımız, zeytinimiz, doğamız hiç bir şey kabul etmez. İstedikleri kadar uçakları, topları, tanklarıyla gelsinler, saldırsınlar Efrin geçilmezdir. Dünyanın her yerindeki halklara sesleniyorum; bu saldırılara sessiz kalmasınlar.”
Alman meclisinin hazırladığı iki ayrı bilirkişi raporunda Afrin harekatı ve Almanya’nın Türkiye’ye tank ihracatı ile ilgili hukuki bir sorun bulunmadığı savunuldu.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Sol Parti kalkınma politikaları sözcüsü Helin Evrim Sommer’in başvurusu üzerine hazırlanan raporların ilkinde, Türkiye’ye yapılan tank ihracatının şu anki veriler ışığında uluslararası hukuku ihlal etmediği savunuldu.
“AB’NİN SİLAH SATIŞIYLA İLGİLİ BİR STANDARDI YOK”
Türkiye’ye silah ihracatının AB hukukuna uygunluğunu değerlendirmeye alan raporda, söz konusu ticari işlemlerin hayata geçtiği tarih olan 2005 yılında AB’nin silah ticaretiyle ilgili herhangi bir ortak tutumu olmadığı vurgulandı. Belgede, bu nedenle AB hukukunun “bir değerlendirme standardı teşkil edemeyeceği” belirtildi.
“AFRİN TARTIŞMASI AÇIKLIĞA KAVUŞMADI”
Türkiye’nin Afrin’e düzenlediği harekatın “uluslararası hukuka uygunluğunun” ele alındığı diğer raporda ise, bu konudaki tartışmanın “şimdiye kadar açığa kavuşturulmadığı” kaydedildi. Belgede harekata ilişkin “çok sayıda pratik ve hukuki sorunun cevapsız olduğu” ve bu nedenle “olaylarla ilgili güvenilir bir değerlendirmenin” söz konusu olmadığı belirtildi.
“ALMANYA GELECEKTE SORUMLU TUTULABİLİR”
Her iki bilirkişi raporunun da hazırlanmasına öncülük eden Sol Partili Helin Evrim Sommer, raporlarla ilgili yaptığı değerlendirmede, “Alman hükümetinin Türkiye’yle yapılacak silah ticaretinden ötürü en azından gelecekte sorumlu tutulabileceğini” söyledi.
Türkiye’nin Afrin harekatında meşru müdafaa hakkını kullanıp kullanmadığıyla ilgili farklı görüşler olduğunu belirten Sommer, “Türkiye’nin NATO üyeliğinin askıya alınması” çağrısında bulunmuştu.
Türkiye’nin Afrin’e düzenlediği harekatta Almanya’dan satın aldığı tankları kullanıyor olması, Almanya’da tartışmalara neden olmuş durumda.
Salı günü Tagesschau’da yer alan haberde de, Türk ve Alman dışişleri bakanlarının 6 Ocak’taki görüşmesinden üç gün sonra Alman savunma sanayi şirketi Rheinmetall ile Türk BMC şirketi arasında “Leopard 2” tanklarının modernizasyonu konusunda anlaşma imzalandığı iddia edilmişti. Taraflardan iddialarla ilgili henüz resmi bir açıklama yapılmadı.
PİRHA- Hatay’da sabah saatlerinde evlere yapılan baskınlarla gözaltına alınan sendika, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin serbest bırakılmasını isteyen Emek ve Demokrasi Güçleri “Medyanın ve hükümet aygıtlarının tüm manipülasyonlarına rağmen gerçek şu ki; savaş acıdır, ölümdür, sefalettir. Savaş koşulları içinde yaşamaya alışmayacağız” dedi.
Haberin videosu
22 Ocak tarihinde İnsan Hakları Derneği’nde Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından düzenlenen “Afrin Savaşına Hayır” açıklamasına katılanlar sabah saatlerinde yapılan ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Gözaltılara ilişkin Hatay Emek ve Demokrasi Güçleri basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan SYKP Eş başkanı Mahir Gülbul, gözaltı operasyonuna tepki göstererek şunları ifade etti:
“Diğer illerde de savaş karşıtı paylaşımlarından dolayı yine bu sabah çok sayıda kişi gözaltına alınmıştır. Görünen o ki AKP-MHP bloğu 2019 seçimlerine giderken savaş politikasını sürekli kılıp OHAL’i de arkasına alarak önündeki tüm engelleri kaldırmayı amaçlamaktadır. Bizler gözaltına alınan ve evleri aranan arkadaşlarımız gibi savaşa karşı çıktığımızın tekrar altını çiziyoruz. Darbe girişimini bahane ederek OHAL ve KHK ile toplumsal muhalefeti baskılayıp savaşa karşı çıkan herkesi gözaltına alan hükümet ve ortakları şunu bilmelidir ki; Hatay halkı savaştan bıkmıştır. Medyanın ve hükümet aygıtlarının tüm manipülasyonlarına rağmen gerçek şu ki; savaş acıdır, ölümdür, sefalettir. Savaş koşulları içinde yaşamaya alışmayacağız. Gözaltına alınan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın.”
PİRHA- “Hak, insan, Xızır bütünlüklüdür. Onun için Xızır’ın olmadığı gün hakkın olmadığı gündür. Xızır her şeyden önce hakkın varlık deryasıdır. Xızır ana rahminden beri Alevilerle eştir. Xızır kışın piridir” diyor Yazar Özcan İnce.
Haberin Videosu
Hızır-Hak Yol Dört Kapı Kırk Makam adlı kitabı da bulunan Yazar Özcan İnce ile Aleviler için kutsal olan Hızır ayına ilişkin söyleşi gerçekleştirdik. Hızır’ın Aleviler için önemine değinen İnce, böyle bir dönemde Alevilerin barıştan yana olmaları gerektiğini vurguladı.
İnce Hızır’a ilişkin şu bilgileri vererek başlıyor konuşmasına:
“Hak insan Xızır bütünlüklüdür. Onun için Xızır’ın olmadığı gün hakkın olmadığı gündür. Xızır kışın piridir” diye bir söz var bizde. Niye Xızır kışın piri? Hak insan dara düştüğü zaman Xızır hazırdır. Kış ayı Alevi hinterlandında oğlak dönencesidir. Yani güneş kutbun güneyine kayar. Ebuz dağından Nil deltasına kadar bu bölgede ışıklar daha eğik gelir. Kış mevsimi de rızk sorunu yaşanır. Bundan dolayı da Alevi hinterlandında Xızır kışın piridir. Onun içinde beyaz donlu pirdir. Xızır ayında Koçgiri’de her köyde değil her mahallede bile Xızır anmaları olur. Bunun nedeni rızkın telef edilmemesi içindir. Aslında Alevilerin bütün oruçları böyledir. Oruç yer ve mekan demektir. Alevi inancında bütün oruçlar yer ve mekanla ilişkili olduğu içinde bizim oruçlar nurdur, yani gündür. Alevilikte 72 halk dendiğinde, 72 günlük orucu vardır.”
PİRİN OLMADIĞI YERDE RAYBER
Hızır orucu tutulurken ortaya çıkan tarih farklılıkları pirlerin taliplerine yetişememesinden kaynaklı olduğunu söyleyen İnce, bunun nedenini şöyle açıklıyor:
“Çünkü pir yetişir, yetişemediği yerde ise rayberi vardır. O yüzden şehir efsanesidir. Bu durum tamamen rızk ile ilgilidir. Rızkın telef edilememesi içindir. Yoksa özel bir durum değildir. Örnek olarak Dersim bizden bir hafta sonra başlıyor. Hatta komşu köyün Xızır orucu bizden bir hafta önce, diğer köyün ise bizden bir hafta sonra başlıyor. Rızk önemlidir zayi edilmez. Rızk, re, ru gibi kavramlar aynı kaynaktan türetilmiş kelimelerdir.”
“XIZIR, SAF DÜŞÜNCE BİÇİMİ”
İnce, Hızır’ın Alevi toplumu için ne anlama geldiğini ise şöyle anlatıyor:
“Xızır herşeyden önce hakkın varlık deryasıdır. Xızır ana rahminden beri Alevilerle eştir. Alevilerde deryanın bu kadar kutsanmasının nedeni de ana karnı ile ilgilidir. Çünkü ana karnında çocuk bir havuzda yüzüyor durumdadır. Xızır orda da hazır ve nazırdır. Xızır’ın Kürtçe adı düşünce demektir. Ama nasıl bir düşünce? En süzülmüş, kristalize olmuş, saf düşünce biçimidir. Çok zorda kaldığın zaman bir düşünce yoğunlaşması yaşıyorsun, Xızır gözünün önüne gelebilir. Bu Xızır’ın seninle olduğunu gösterir. Eskiden teknolojik cihazlar yoktu. Hafızayı canlı tutmak için ezber alır. Ezberde mantık eş koşarsır. Bir bardağı başka bir şeye benzeterek akılda tutarsın. Onun içinde Aleviler, bu kültürü sürdürebilmek için, hafızalarında onu temsil edecek figürler, beyitler, sözler ve renklerle temsil ederler. Onun için ziyaretlerimizin tamamı Xızır’ın mekanıdır. Xızır’ın rengi niye yeşil? Yeşil rusttur. Rust ise yetiştirme ve üremedir. Onun içinde Xızır yeşil donlu olur. Ot obur canlılar rızklarını yeşil yani bitkiden alır. Bitki de güneşten alır, yani nurdan alır. Xızır nurunda piridir. Xızır insanın en yoğunlaşmış düşünce biçimidir. Çocuklarımıza Hıdır ismini veriyoruz. Hıdır ne demektir? Düşünceli insan demektir.”
HIZIR RİTÜELLERİ
Binbir türlü Hızır ritüeli olduğunu söyleyen İnce, o süreçleri ise şu sözlerle ifade ediyor:
“Dersim’de farklı, Koçgiri’de farklı olur. Koçgiri’de ekmek yapılır. Bu ekmekler geniş çarşaf gibi açılır. Yapılan ekmekler gündüz dağıtılır. Bir de tuzlu yiyecekler yenir ve içecekler içilir. Özellikle kadın canlar rüyalarında kiminle evleneceğini görür. Xızırı’nı göreceksin, Xızır da sana rotanı gösterecek. Çünkü Xızır anda ve mekanda hazır ve nazırdır, sendedir, Hak insandadır.
Xızır Cemi Aleviler için en önemli cemlerden biridir. Bu cemlerde derya kurulur. Dört baş bir gömlek, müsahiplik erkanı Xızır Cemi’nde olur. Müsahipleşme toplumsallaşmadır. Xızır ayında olsun, Newroz ayında olsun, Gağand ayında olsun, bizim oralarda gevira se (gölge taşı) derler. Bu gölge taşlarıyla günler incelenir. Bu gölge taşını Aleviler tamamen unutmuşlar. Gölge taşına bakılarak ekinoks takip edilir. Aslında Gağand Aralık 21’de olması gerekiyor. Alevilerde oruç dolaşımı olmaz. 52 gün orucu olsun (haftada bir tutulur), Gağand orucu olsun, heftmal orucu olsun, Xızır orucu olsun, toplamda 73 günü dolduruyoruz.
Cemlerde 12 defa elini yüzünü yıkıyorsun. Nuru pak oluyorsun. Onun için temizlik mutlaka yapıyorsun. Sadece Xızır ayında değil, her oruçta ve cemde temizlik şarttır. Eskiden Xızır ayında evler temizlenir, tavanlardaki isler toplanır, köyün dışında bir yere bırakılırdı.”
MÜSAHİPLİK KAYBOLUYOR
İnce, geçmişte olan Hızır ile bugünkü Hızır arasında aslında bir değişikliğin olmadığını, inancın zayıflamasından dolayı her geçen gün azaldığını söylüyor.
“İnsanlar inançtan kopmuşlar, çünkü müsahipliği kaybetmiş. Geçmişte birçok yerde cemlere giderdim. Cem zaten talibin evinde yapılır. Cemde talip Pirin ayağına gitmiyor, Pir talibin ayağına gidiyor. Evlerde Cem kalkınca Alevilik bitme noktasına geliyor. Ritüel Alevilik bitebilir. Ancak Alevilik inancı var olur. Çünkü Alevilik yaşamdır, sözdür, sohbettir. O bitmez. O yüzden Alevilik bu yüzyılın şafağında kendi küllerinden yeniden yaratıyor.”
“BİR ALEVİ SAVAŞTAN BAHSETTİĞİ ANDA DÜŞKÜNDÜR”
İnce son olarak ülkede yaşanan gözaltı, tutuklama ve baskılar ile Afrin’de başlatılan saldırıları hatırlatarak Alevilerin bu süreçte barıştan yana tutumundan asla taviz vermemesi gerektiğini de belirtiyor:
“Xızır zaten mazlumun yanındadır, zaliminde yardımcısı olsun ki zulümden vazgeçsin. Alevilik inancında savaş yoktur. Bir Alevi savaştan bahsettiği anda düşkündür. Onun için Alevi toplumu barış toplumudur. Aleviler yaşadıklarını (Dersim olsun, Koçgiri olsun) “tertele” olarak tanımlar. Çünkü tertele sadece insani olanı değil, doğasal olan her şeyi tahrip ediyor. Savaş hukuku da olmaz tertelede.”
İnce, Alevilerin en önemli mekanlarından olduğunu söylediği Afrin’in bereketin sembolü olduğunu belirterek, Türkiye’nin başlattığı harekat için “Tertele ile rızkı yok ediyorlar” ifadelerini kullanıyor.
“BEREKETİN ADIDIR AFRİN’DE TERTELE YAŞANIYOR”
Göçmen kuşların güzergahı, ilk çobanın yetiştiği yer ve güvercinin getirdiği zeytin dalı ile Afrin’i ve Afrin’e gerçekleşen saldırıyı şöyle anlatıyor İnce:
“Afrin Alevilerin en önemli mekanlarındandır. Çünkü Nuh’un güvercinin konduğu yerdir, zeytin dalını oradan almıştır. Ritüele bakarsan, Nuh’un Gemisi Cudi dağına konmuş denir. Denizlere en yakın yer orasıdır. Saldığı güvercinin getirdiği şey de zeytin dalıdır. Zeytinin ana yurdu Afrin’dir. Afrin’in adı berekettir. Bereketli olsun diye ödül verilir. Atina’da başarılı olanlara ödül olarak para pul yerine zeytin dalıyla yapılmış çelenk verilir. Güvercin neden gidip Afrin’de zeytin dalı alıyor. Kuşlar tarihine baktığımızda göçmen kuşların geçiş güzergahıdır. O yüzden hayvanların da anayurdudur. İlk çobanlarda Afrinde yetişmiştir. Aleviliği ilk sistematize edenlerde çobanlardır. Çünkü çoban hem hakimdir, hem hekimdir, her mesleği bilir.
Sadece Türkiye’nin operasyonu olarak görmüyorum. Dünyada en küçüğünden en büyüğüne bütün devletlerin ortak operasyonu olarak görüyorum. Onun için terteledir. Türkiye NATO’nun bir aracıdır. En yakın olduğu için onu kullanıyorlar.”
“XIZIR’IN OLMADIĞI GÜN HAKIN OLMADIĞI GÜNDÜR”
Aleviliğin devlet dışı bir inanç olduğunu söyleyen İnce sözlerini şöyle sonlandırıyor:
“Bereketi bereket yapan insandır. İnsanın olmadığı yerde bereket olmaz. Onun içinde Alevilik devlet dışı bir inançtır. İster Japonya’ya git devlet sana düşmandır. Çünkü rızk kültürü ve paylaşım esastır. Zenginlik mal mülk biriktirme gibi şeyler inancımıza ters düşüyor. Rızkı hak bilen toplumla, rızkı mülk bilen toplumsal inanış arasındaki uçurum derindir. Alevi tutup da rızkı mülk edinmez. Tertele ile rızkı yok ediyorlar.
Müsahip müsahibin Xızırı’dır. Xızır’ın olmadığı gün hakkın olmadığı gündür. Haz Xızır’sız, Xızır Hak’sız olamaz.”
Afrin’e yönelik paylaşımları nedeniyle tutuklanan Gazeteci İdris Yılmaz, ailesi aracılığıyla tek kişilik hücrede tutulduğu cezevinde su ihtiyacının bile karşılanmadığını bildirdi.
Türkiye’nin Efrin’e yönelik sürdürdüğü operasyona ilişkin yaptığı sosyal medya paylaşımları ile “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” iddiasıyla 22 Ocak tarihinde tutuklanan Gazeteci İdris Yılmaz, Elazığ 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutuklu.
Telefon ile görüşme hakkı kapsamında dün ailesini arayan gazeteci Yılmaz, 1 haftadır tek kişilik hücrede tutulduğunu aktardı.
30 Ocak’ta Erciş A Tipi Kapalı Cezaevinden Elazığ 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne sevk edildiği günden bu yana baskı altında olduğunu aktaran Yılmaz, “Cezaevi ring aracı ile buraya nakledildiğimde görevliler yol boyunca tuvalet ihtiyaçlarımı bile karşılamama izin vermedi. Şimdi burada ise, 1 haftadır tek kişilik hücrede tutuluyorum. Kantinden su alma dahil, hiçbir ihtiyacım karşılanmıyor. Cezaevi yönetimine koğuşa çıkmak istediğimi belirttiğim halde koğuşa çıkarılmadım. Burada tek kişilik hücrede baskı altındayım” dedi.
Afrin Mabeta Alevi Meclisi Başkanı ve Piri Pir Comert, Afrin’de halkların, ibadethanelerin ve çocuklarının üzerine bomba yağdırıldığını belirterek, “Biz yolumuzu bırakmıyoruz. Yolumuz hak yoludur, insanlık yoludur, dürüstlük yoludur” dedi.
Afrin’e başlatılan saldırı 22. gününde devam ediyor. Kürt, Arap, Çerkes, Ermeni etnisitesinden ve Sünni, Alevi, Êzîdî, Hristiyan inancına sahip halkıların bir arada yaşadığı Afrin’de 2014 yılında Demokratik Özerk Yönetimle, 2016’dan itibaren ise Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu bünyesinde kurdukları renkli, her kesimin kendini ifade edebildiği, dili ve kültürüyle yaşayabildiği, kendi kendini yönetebildiği bir yaşamı vardı. 2017 Ağustos ayından Ekim ayına kadar gözlemleme ve takip edebilme imkânı bulduğumuz Afrin halklarından biri de Mabeta Alevileriydi.
OSMANLI ZULMÜNDEN KAÇMIŞLAR
Mabeta Alevilerinin tarihi Osmanlı’nın katliamlarıyla dolu. Çoğunluğunu Osmanlı’nın 1516’da Mercidabık Savaşıyla Suriye’ye girişi öncesi Osmanlı zulmünden kaçıp Afrin’e yerleşen Maraş ve Adıyaman Alevilerinden oluşuyor. Fakat Osmanlı’nın bölgeye girişi sonrası da katliam yaşamış Afrin’de Aleviler. Yine Dersim Katliamı sonrasında da Dersimli Alevilerden göç almış Afrin.
ANF News 2015’in Eylül ayında Mabeta Alevi Merkezini ve Yağmur Dedeyi Pir Comert ile birlikte ziyaret etmişti. Ama bugün Mabeta’da Afrin’n diğer ilçeleri gibi kadını, çocuğu ve ibadethaneleriyle işgal, ölüm ve yıkım tehdidi altında.
“HALKLARI BİRBİRİNE DÜŞMAN ETTİLER”
2015 yılında gerçekleşen söyleşide Mabeta Alevi Meclisi Başkanı ve Alevi Piri Pir Comert, işgale karşı Mabetalı Aleviler olarak nasıl direneceklerini anlatmıştı. Afrin topraklarının birçok yerinde Alevi ziyaretleri olduğunu söyleyen Pir Comert şunları belirtmişti: “Birçok Alevi insanı Osmanlı’nın zulmünden kaçarak bu topraklara geldi. Şu anda Sünni köyleri olan birçok köyde Sevrin Dede, Xelil Dede, Comert Dede, İbrahim Dede vb. topraklarda Aleviler yoğunlukta yaşıyordu. Biz Aleviler ve Êzidî kardeşlerimiz birçok katliamdan geçtik. Osmanlı döneminde siyasi İslam’la halkları, dinleri birbirine düşman ettiler. Bugünde öyle yapıyorlar. Biz yeniden Alevi düşüncesini, felsefesini, hakikatini temsil edebilmek için Mabeta’da Alevi Merkezimizi kurduk. Perşembe günleri insanlarımız gelip burada ibadetini yapıyor. Pir hazır oluyor daha sonra da zakirler geliyor.”
“EFRÎN’DE BİRLİKTE GÜZELLİĞE VE İNSANLIĞA ULAŞTIK”
Pir Comert Afrin’de Demokratik Özerk yönetim ve Kuzey Suriye Demokratik Federasyon sistemi bünyesinde nasıl yaşadıklarını ise, şöyle anlatmıştı: “Artık eskisi gibi Alevi insanlar gizli değil. Artık Alevi insanları fikrini, ibadetini ve felsefesini başkalarına da tanıtıyor. Yani bugün herkes dilinde, kültüründe, dilinde, ibadetinde serbest üzerine hiçbir baskı yok. Biz hep birlikte Efrîn’de özgür bir düşünceyle, sevgiyle güzelliğe ve insanlığa ulaştık.”
Mabeta ilçesindeki Alevilerin kurduğu 5 komünden biri olan Şehit Şiyar Komünü eş başkanı Mevlüde ise, “Biz komünlerimizi çok dan kurduk. Komünler yoluyla birçok sorunu çözdük. Seçime girdik, ben ve bir arkadaşım komün eş başkanları seçildik. Bu komünler hizmet içindir. Komünlerimizle halkımıza hizmet edeceğiz. Var olan işleri yapacak ve sorunları çözeceğiz. Köyümüzde bir Alevi köyüdür. Selamet ve muhabbet içinde halkımıza hizmet edeceğiz” diyordu.
PİR COMERT: DİRENECEĞİZ
Afrin’e yapılan saldırıların ardından ise yeniden görüştükleri Pir Comert Osmanlı’dan katliam görmüş Alevilere bugünde aynı amaçla torunlarının saldırdıklarını belirtti. Kanlarının son damlasına kadar direneceklerini belirten Pir Comert, “Özellikle biz Alevi milleti olarak unutmayalım ki Türk Devleti Dersim’de de 80 bin Alevi katletti, sürgün etti. Türk Devleti’nin Maraş ve Sivas’da Alevilerin başına neler getirdiğini unutmayalım. Şimdi de Efrîn’e saldırıyor bizlerin üzerine bomba yağdırıyor, halkı öldürüyor, yerinden yurdundan ediyor. İbadethanelerimizin bile üzerine bombalar yağdırıyor. Biz Aleviler hem halkımıza hem de dinimize sahip çıkmalıyız. Hem Efrîn hem de Mabeta’yı korumaya hazırız. Kanımızın son damlasına kadar işgale karşı duracağız ve halkımıza sahip çıkacağız. Biz yolumuzu bırakmıyoruz. Yolumuz hak yoludur, insanlık yoludur, dürüstlük yoludur. O kirli tarihi bir kez daha halkımızın üzerine farz kılmalarına izin vermeyeceğiz. Allah halkımıza başarı versin, Efrîn halkına ve topraklarına Hz. Ali’nin kılıcını ve gücünü versin” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak Afrin operasyonuna yönelik, “Bugün Türkiye’de 4 milyona yakın göçmen var deniyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor. Buraya mülteci olarak gelen Sünni Arapların yerleştirildiği bölgeye dikkat edelim. Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru bir yerleştirme yapıyor. Terolar bunun bir uzantısıdır” dedi. Bayrak, mevcut yönetimin İç Toroslar hattında bir Arap kemeri, Kuzey Suriye hattında bir Sünni Arap kemeri oluşturmaya çalıştığını söyledi.
Yazar Mehmet Bayrak, Kürt ve Alevi tarihi üzerine araştırmaları ile tanınıyor. Konuyla ilgili bir çok kitabı mevcut. Özellikle İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler kitabı bölgeyi tanımak açısından önemli bir eser. Konu Rojava, özelde Afrin olunca bölgenin demografik yapısı hakkında başvurulacak kaynaklardan biri de Mehmet Bayrak. Uzun bir dönem birlikte program da yaptığımız Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ile Afrin’in demografik yapısı ve göçertilme politikalarını konuştuk.
Bayrak, Afrin’in yapısını anlamak için bir bütünen Kürt coğrafyasını incelemek gerektiğini düşünüyor ve açıklıyor:
“Kürdistan dediğimiz coğrafya esas itibarı ile 7 ana bölgeden oluşuyor. 7 Ana bölgenin 5’i doğrudan Kürdistan ana kıtası üzerinde Kuzey, Batı, Doğu, Güney ve Sentral Kürdistan. Bir de Albruz dağları ve Horasan Kürt yerleşim yeridir. 7. Bölge de Orta Anadolu Kürt yerleşkesidir. Bugün üzerinde durduğumuz ve gündemde olan Afrin’i de içinde barındıran Güneybatı Kürdistan ya da Rojava dediğimiz bölge Kürdistan ana kıtasının bir parçasıdır. Tarihten bu yana böyledir. Binlerce yıllık tarihi olan bir Kürt yerleşkesidir. Buranın Kuzey parçasından ayrılması da sanıldığı kadar eski değil, Lozan ile birlikte ortaya çıkan bir durumdur. 1923’de bağıtlanan Lozan antlaşması ile Kürdistan 4’e bölündü. Tabiri caizse Lozan’ın bedeli Kürtlere ödetildi. Çünkü daha önce Osmanlı ve Safevi’ye bağlı Kürt toplumu olmak üzere iki parça halindeyken 4’e bölündü. Nitekim gerek Kuzey, gerek Güneybatı, gerekse Güney Kürdistan bölgeleri, Orta Anadolu Kürt yerleşkesi ve Sentral Kürdistan Osmanlı toprakları içerisindeydi. Bunun dışında sadece Doğu Kürdistan, Albruz Dağları ve Horasan Kürt yerleşkesi İran sınırları içerisindeydi. Bunlar ne zaman bölündü: Esas itibarı ile resmi dağıtılması 1923 Lozan ile oldu. Güney ve Güneybatı Kürdistan son Osmanlı Meclisi Mebusan’nında ve Ankara’daki ilk mecliste kabul edilen Misak-ı Milli sınırları Türklerle Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı kapsıyordu. Doğu Kürdistan’ı bunun dışında bırakarak söylüyorum. Kürtlerin bir bölümü bağımsızlık istese de , önemli bir kısmı Türklerle birlikte eşit olarak yaşamayı istiyorlardı.”
Bayrak, Afrin coğrafyasının içinde barındırdığı Kürtdağı Kürtlerinin Hakimiyet-i Milliye matbaasında bastırdıkları ve Kürtdağı Mutelebatı adı verilen talepler metninin tarihine vurgu yapıyor. Bu metni bilmeden Rojava tarihinin anlaşılamayacağına dikkat çekiyor ve şöyle açıklıyor:
“Daha Lozan’a gitmeden önce Ankara’daki hükümetin gerek İngilizlerle, gerek Fransızlarla 1921-1922 yıllarında gizli anlaşmalar yaparak Güney ve Güneybatı Kürdistanı, yani Rojava’yı el altından İngiltere ve Fransa’ya peşkeş çektikleri ortaya çıktı. Bunu haber alan dönemin Kürtdağı Kürtleri ki bugün Afrin o coğrafyaya düşüyor zaten, Çiyayi Kurden denen bölgenin Kürtleri kendi aşiret liderleri öncülüğünde atlarına atlayıp Ankara’ya geliyorlar. Ankara’da Hakimiyet-i Milliye matbaasında bir broşür basıyorlar. Bu broşür Kürt Dağlıların Mutalebatı adını taşıyor. Bu broşürü bilmeden bugünkü Rojava olayını anlamak mümkün değil. Bu muhtıra mektup, bir talepler dilekçesidir. Burada Kürtdağı Kürtleri, Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkmadan önce antiemperyalist, antiişgalci bir tutumla Güneybatı’da Fransızlara karşı, güneyde İngilizlere karşı nasıl hareket ettiklerini ve direnişe geçtiklerini anlatıyor. Adeta savaş güncesi tarzında veriyor. Daha Samsun üstü Anadolu’ya çıkılmadan önce, Ankara’da Hakimiyet-i Milliye matbaasında basılarak tüm milletvekillerine dağıtılan bir istekler dilekçesidir.
“VERİLEN SÖZLERİN TUTULMAMASINA İTİRAZ EDİYORLAR”
Demin söylediğim etkenlere, Fransızlara ve İngilizlere karşı direndik diyor. Nitekim bu direnişin yoğunlaştığı coğrafyalar, bugün dikkat edin Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa adı ile anılıyor. Bu ünvanlar oradan geliyor. Bunların tümü Rojava’ya sınır olan Serxet’te kalan vilayetlerdir. Binxet (tren hattının altı) Rojava’ya, Serxet (tren hattının üstü) ise bu vilayetlere tekabül ediyor.
Antep bölgesinden gelen araştırmacılar, Cahit Tanyol mesela, deniliyor ki antiemperyalist bir yöneliş ile Fransızlara karşı mücadele eden 18 çeteden 14’ü Kürt çetesiydi. “Biz 1918’de başladık” diyorlar, “Siz 1919 ortalarında ortaya çıktınız” diyorlar. “Şimdi haber alıyoruz ki siz bizi şehir şehir, belde belde, köy köy, aşiret aşiret, ev ev ikiye bölmüşsünüz. Verilen sözler bunlar mıydı” diye itiraz ediyorlar. “Eğer bu sorun düzeltilmezse bu coğrafya da onulmaz yaralar açılır” diyorlar. Olayın püf noktası şu: Adeta bugün olabilecekleri o tarihlerde gösteriyor Kürtler. Mutlaka Misakkı Milli’ye uyulmalı, Kürt coğrafyası Kuzey parçasına eklemlenmiş olarak kalmalı. Yoksa bir sürü olumsuzluklar çıkar deniyor.Her tarafta benzer sorunlar yaşanıyor.”
“İÇ TOROS KÜRTLERİ VE ROJAVA KÜRTLERİ ARASINDA SİYASİ, KÜLTÜREL BİR BİRLİKTELİK VARDI”
Son dönemlerde konuşulan en önemli konulardan biri de Afrin ve çevresinin demografik yapısı. Nüfusun ne kadarının Arap, ne kadarının Kürt olduğuna dair kesin bilgi yok, zira asimilasyon ve göçertilme politikaları neticesinde demografik yapı hakkında net bir şey söylemenin mümkün olmadığını belirtiyor Bayrak. Oradaki göç ve göçertilme dengesini de şöyle anlatıyor:
“1922’deki anlaşma çerçevesinde gizlice satılan Rojava Kürtleri, 1923 Lozan Antlaşması ile resmen bölünmüş oldu. Unutmayalım ki bizim de içinden geldiğimiz İç Toroslar bölgesinin Maraş, Antep, Urfa, Antakya, Hatay tümüyle Halep’e bağlıydı. Bütün nüfus ilişkileri, ticari, kültürel ilişkileri bölgeyle bağlantılıydı. Rojava Kürtleri ile Serxet’te kalan Kürtler yoğunlukla Alevi, Sünni, Ezidi Kürtler arasında doğal bir birliktelik vardı. Böyle olduğu içindir ki bu iki parçayı birbirinden ayırmak mümkün değil. Aynen hattın kuzeyindekiler gibi, Rojava Kürtlerinin büyük bölümü Ezidi, bir bölümü Alevi Kürttü. Sonradan müslümanlaşan unsurlar var, fakat Müslümanlar o hatta daha azınlıktaydı. Bu kuzeydeki Kürt yapılanmasının bir uzantısıydı. Mardin Ezidi yoğunluklu mesela, keza Urfa, Maraş bölgesi Alevi Kürt yoğunluklu. İç Toros bölgesindeki Kürtlerle, Rojava Kürtleri arasında tarihsel bir demografik, beşeri, siyasi, kültürel birliktelik vardı.
Sonradan göç hareketleri de olmuş. Bir bölümü 19. Yy’ın ortalarında Osmanlı’nın göçebe ya da yarı göçebe aşiretleri iskanı sürecinde gerçekleşmiş. Bunlar sonraki gidişler. Diyelimki İç Toroslar’da göçebe ya da yarı göçebe aşiretler (Bunlar sadece Kürt Alevi aşiretler de değil, Sünni Türk aşiretlerde var. Cerit aşireti, Tecirli aşireti gibi) Osmanlı Alman müşavir subayların önermesine uyularak yerleşik hayata geçiriliyor. Fakat kendi topraklarında bırakılmıyor, doğrudan Suriye’ye gönderiliyorlar. Osmanlı yönetimi Suriye’yi kendi doğal yerleşim yeri yapmak istiyor. Dolayısıyla bu aşiretler oraya iskan edildiklerinde, (hatta Maraş bölgesinden giden Kılıçlı aşireti var) oradaki sürgün aşiretlerle iletişime geçmek için Türkçe öğreniyorlar ve kendi dillerini unutuyorlar. Bunların bir bölümü topraklarına geri döndü. Osmanlı gösterilen yerde iskan edilmek şartıyla serbest bıraktı. 1925 Hareketi ardından, Ağrı Zilan, ardından Dersim Tertelesi gibi etkenlerle kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalan unsurlar var o bölgeye giden.”
“BÖLGEDEKİ TEMEL ALEVİ OCAKLARINDAN BİRİ LASKİYE’DEDİR”
Yazar Mehmet Bayrak, bölgede önemli ölçüde Ezidi Kürt varlığından bahsediyor ve Alevi Kürtlerin de bölgede yine önemli bir nüfusu olduğuna dikkat çekiyor. Bu nüfusun büyük bir bölümünün asimile edildiğini, ya da kendilerini korumak adına gizlendiğinin altını çiziyor. Bölgede demokratik bir yaşamın hayata geçmesi halinde baskı altında kalan toplumların kendi kimlikleri ile ortaya çıkacaklarına vurgu yaparak şöyle devam ediyor:
“Atatürk’ün etnopolitika uzmanı Prof. Hasan Reşit Tankut en temel Alevi Ocaklarını anlatırken birinin de Rojava ve Laskiye bölgesinde olduğunu söylüyor. Üryan Hızır Ocağı bu ocaklardan bir tanesidir. Bu coğrafyadaki temel Alevi Ocaklarından biridir Laskiye. Oradaki ocak çevredeki Alevilere de hitap eden büyük bir ocaktı. Aleviler, Sünni egemenlik içerisinde ya ona benzeşiyor ya da kimliğini kamufle etmek zorunda kalıyor. Nitekim katliamlara maruz kalan Ezidiler de Müslüman görünüyorlar. Onların durumu Alevilerden daha kötüydü. Demokratik bir ortam olduğunda ancak bu unsurlar kendi kimlikleri ile ortaya çıkıyor. Orada bu komünal özerk yaşam hayat bulursa o zaman insanlar gerçek kimlikleri ile ortaya çıkacak. Şimdi Türk ideologlarının Afrin’in yüzde 35’inin Kürt olduğunu söylemelerinin hiç bir kıymeti harbiyesi yok. Kesin bir sayım yapılabilmiş değil. Arap yönetiminde, Baas ırkçılığı döneminde de Kürtler arasında göçertmeler yaşandı. Dolayısıyla bu bizi yanıltmamalı. Demokratik bir ortamda gerçek demografik yapı ortaya çıkabilir. Halk arasındaki adı Çiyayi Kurdan olan yerleşim yerini bile Türk dağı diye sundular. Aynen Antep’in içindeki Kürt isimlerini Türk yapmaları gibi mesela.
EZİDİ HATTI…
Özellikle diğer dinlerin etkisinde kalmayan coğrafyada Serxet Binxet olarak nitelendirdiğimiz Kafkasya bölgesi, Gürcistan’tan Ermenistan’a, oradan Azarbeycan’a, oradan Türkiye İran sınır hattından Şengal’e kadar olan coğrafyadan, oradan da Güneybatı yönünden Akdeniz istikametine kadar yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğu yüzyıl önceye kadar Ezidiydi. Bunu bilmek için kahin olmaya da gerek yok, bunu kitabımda da işledim. Bu toplulukların büyük çoğunluğu şimdi Müslüman görünüyor. Afrin bölgesi, Kobane bölgesi de dahil bu söylediklerime.”
KOCO AĞA’NIN TARİHİ…
Afrin denince Elbistanlı Koco Ağa’ya değinmeden olmaz. Zira Hatay Kırıkhan’a yerleşen Koco Ağa’nın tarihi o bölgenin göçertilme politikasının da bir parçası aynı zamanda. Nuri Dersimi’yi de saklayan kollayan Koco Ağa’nın o dönemdeki duruşunu da şöyle anlatıyor Bayrak:
“Afrin denince ilk akla gelen isimlerden biri Nuri Dersimi’dir. Onun Hatıratım kitabını ilk kez yayınlayan bir yazar olarak bende çok şey öğrendim. Nuri Dersim’in iki kitabı var: 1952 Halep basımlı Kürdistan Tarihinde Dersim, bir tanesi de Hatıratım’dır. Ben Hatıratım kitabını sadeleştirerek, fotoğraf ekleyerek tekrar yayınladım. Afrin’in, Antakya’nın yakın tarihi konusunda yakın bilgiler edindim.
Bugün Antakya olarak nitelendirdiğimiz bölge İç Toroslar’ın bir uzantısıdır. 1923 Lozan’ı ile sınırlar belirlendikten sonra diğer yerleşim yerleri iskanı belli oldu, fakat Antakya 1938’e kadar muallakta kaldı. Bu konuda önemli bilgileri Nuri Dersimi vermiştir. Aynı zamanda Dersim Soykırımı sırasında Suriye’yi geçtikten sonra Xoybun’un koruma amaçlı Nuri Dersimi’yi götürüp teslim ettiği Koco amca var. O tarihte Hatay Kırıkhan bölgesinde çok önemli bir şahsiyet. Kendisi Elbistanlı. Orada çok saygın bir yer ediniyorlar. Odun kömürü üretimi yapıyorlar. Bu odun kömürünü Fransız mandasına da satıyorlar. Öylesine saygınlık kazanıyor ki, Fransız müsteşarı da Koco amcayı ve çevresini kendi tarafına çekmeye çalışıyor, Ankara’daki yönetimi de çekmeye çalışıyor. Orası muallakta olduğu için bir oy sayımı veya referanduma gidildiğinde toplumda etkin insanlar oldukları için yanına çekmeye çalışıyorlar. Bölge ile ilgili önemli bilgiler veren Nuri Dersimi çarpıcı anekdotlar da anlatıyor. Nuri Dersim’i gittikten sonra Kürt Özgürlük Örgütü gidiyor onu Koco amcaya teslim ediyor. Koco amcanın iki oğlu (Dr. Koco, Avukat Sıtkı Elbistan, sonradan Elbistan soyadını aldılar, 1959’taki 49 Hareketi’nin içinde yer alan Kürt aydınlarıdır) ve Koco amca koruyor Nuri Dersimi’yi.
“KOCO AĞA NURİ DERSİMİ’NİN HAYATINI KURTARIYOR”
Fakat Türk devleti boş durmuyor. Mit Bölge Başkanı çeşitli suçlar işlemiş iki kardeşi Nuri Dersimi’yi Koco amcanın Hatay Kırıkhan’daki evindeyken öldürmekle görevlendiriyor. O tarihte Mit Bölge Başkanı bunlara 500 bin lira da rüşvet öneriyor. Fakat durumu anlayan Nuri Dersimi ile Koco amca bunlarla tartışıyor, Koco amca bunları evden kovuyor, böylece Nuri Dersim’in hayatı kurtuluyor.
Öyle iddia edildiği gibi büyük mücadele ile alınmadı Hatay. Fransızlar alacağını alıyor bir bakıma bağışlıyorlar Hatay bölgesini.
Koco amcanın bu bölgeden götürdüğü, Alevi Kürtlerle, Afrin bölgesindeki Kürtlerle nasıl bir yakınlaşma olduğu anlatılıyor kitapta. Bu bloku bölmek için çekilen hatta Demokrat Parti döneminde mayınlama yapıldı. Bundan önceki dönemde geçişler daha kolaydı. Sürü ihracı, ihtiyaçlar, kumaş gibi alışveriş ilişkisi vardı. 1950’li yıllarda oraya mayın döşenmesi ile birlikte ciddi kopuş yaşanmaya başladı. Devletin de istediği buydu zaten.
Nuri Dersimi 1973’te vefat ettiğinde Afrin’in bir köyüne gömüldü.
Bir bütün olarak Rojava, Afrin ile kuzey bölgesinde kalan Kürtler arasında çok yakın bir ilişki var.”
KIRIKHAN’DA ALEVİ KATLİAMI VE AFRİN’E GÖÇLER…
Yine 1971 yılında vuku bulan Kırıkhan Olayı da bölgenin tarihini anlamak açısından önemli. Yazar Mehmet Bayrak, Kırıkhan’da yapılmak istenen Alevi katliamını da özetle şöyle aktarıyor:
“Antakya’nın o bölgesinde çok önemli bir Alevi Kürt nüfusu var.
1971’de Kırıkhan’da bir Alevi katliamı yaşandı. Yine bu Elbistan bölgesinden giden Koco amcanın katipliğini yapan Mehmetali Göçmen diye bir şahsın çocukları o dönemde bir gazete çıkarıyorlar Kırıkhan’da. Bu devletin işine gelmiyor. Gazeteyi basıyorlar, yakıyorlar, daha sonra Alevi evlerine dağılıyorlar. Alevi katliamı öyle gerçekleşiyor. Elbistan ya da Afrin bölgesinden oraya yerleşen büyük bir Alevi Kürt varlığı var. Onlara dönük yapılıyor. Sınırlar netleşince bir bölümü kalıyor. Bir bölümü tekrar eski topraklarına geçiyor.”
“AFRİN OPERASYONU İLE İKİNCİ BİR SÜNNİ ARAP KEMERİ OLUŞTURMAK İSTENİYOR”
Devam eden Afrin operasyonuna tepkiler devam ediyor. TSK orada IŞİD’e karşı da mücadele ettiğini belirtiyor, fakat buna yönelik bir emare henüz ne görüntülendi ne de yansıdı. Afrin operasyonuna yönelik düşünlerini ise Bayrak şöyle açıklıyor:
“Kendi sınırları dışında kalan Kürtlerin önünü kesmek amacıyla yapılan saldırıları onaylamak mümkün değil. Kürtlerin en büyük talihsizliği sırtını dayayacak bir yerin olmamasıdır. Kendi iradeleri dışında dörde bölündü diyoruz ya: Sırtını Türkiye’ye dayasa Kürt sorunu var, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin Kürt sorunu var. 1925’ten itibaren bu devletler arasında zımni ve daha sonra açık bir ittifak yapıldı.
Fransa, Suriye topraklarından geçen demiryollarını Türkiye’ye açarak, askeri sevkiyat yapılmasını sağladı. Demiryolları Suriye toprakları içinde geçtiği halde, orası Fransa sömürgesi olduğu halde, Fransa Türkiye’ye açtı demiryollarını. Kürtleri kuşattılar. 1925’teki hareketi bastırmak için Türk devleti 16 filoluk bir uçak kullandı ilk defa. Bir görüşe göre Almanya, diğer görüşe göre İngiltere’den alınan zehirli gaz atmak suretiyle 15.500 civarında Kürt katledildi. Türkiye nüfusu o zaman 12 milyondu. Fransa İngiltere gibi ülkelerle ittifakı olduğu gibi daha sonraki süreçlerde Sadabad Paktı, Bağdat Paktı, daha sonra SENTO’ya evrilen ortak bir örgütlenme var. Bir üye Türkiye, İran, Irak, Suriye Kürt sorunu var, Pakistan’ın Pencap sorunu var. Hami devletler kim Amerika ve İngiltere. Dolayısıyla Türkiye İran rejimini sevmez, Irak’taki Şii yönetimi sevmez, Saddam ile ilişkileri daha iyiydi. Yine Suriye’deki Baas yönetimiyle sıkı fıkıydı. Orada Sünni Arap devleti kurmak istediği için ilişkiler de bozuldu. ABD’de yeşil ışık yakmadı. Türkiye dışa düştü. Oradan toplu göçleri de özendirdi. Bugün 4 milyona yakın göçmen var deniyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor. Buraya mülteci olarak gelen Sünni Arapların yerleştirildiği bölgeye dikkat edelim. Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru bir yerleştirme yapıyor. Terrolar bunun bir uzantısıdır. Mevcut yönetim İç Toroslar hattında bir Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor. Kuzey Suriye hattında bir Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor. Halkları bertaraf ederek buraya yerleşmiş olan Sünni Arapları oraya yerleştirerek ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor.
Bu kabul edilebilir bir olay değildir. Yeni kurulan toplumsal düzen rahatsız ediyor.”
PİRHA – Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanı Hüseyin Güzelgül, yapacakları Xızır cemlerinde barış, insanlık, evren ve hak adına çerağları uyandırıp, barışın, huzurun sağlanması için dualar edip, lokma dağıtılacağını söyledi.
Haberin Videosu
Aleviler için kutsal olan Xızır ayında, birçok evde, cemevinde cem yapılıp lokmalar dağıtılıyor. Bölgelere göre farklılık gösteren Xızır oruçları ve cemleri İstanbul’da 13-14-15 Ocak’da tutuluyor. Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanı Hüzeyin Güzelgül PİRHA’ya Xızır’ın ne anlama geldiğini ve Aleviler için ne ifade ettiğini anlattı.
Xızır’ın Arapça’da el hazır, el hızır, yani yeşillik anlamına geldiğini söyleyen Güzelgül,”Xızır var olmadır” dedi.
Pir Güzelgül, “Musa Peygamber’e soruyorlar. Xızır’ı ne şekilde gördün? “İki denizin birleştiği yerde yemyeşil bir yaygı üzerinde gördüm” diyor.
Muhammed’e soruyorlar; “Her tarafı çöl olan bir yerde post üzerinde etrafı yemyeşil olarak Xızır’ı gördüm.”
Pir Güzelgül, Alevilerde yeşilin anlamını; varolma, ümit, hak ve yaşam deryası olarak tanımlıyor.
XIZIR: İNSANIN DARINA YETİŞENDİR
“Xızır, insanları yaşatan darda, zorda olan, hastayken darına, imdadına yetişen onu yaşatandır varedendir. Ona ümit verendir” diyen Pir Güzelgül, Aleviler için kutsal olan bu ayda birlik ve beraberliğin sağlanması gerektiğini söyledi.
“ESKİDEN YAPILAN BİRÇOK ŞEY ŞİMDİ YAPILMIYOR”
Xızır ayının öneminin bölüşmenin, kaynaşmanın, paylaşmanın önemine değinen Güzelgül, köyden kente göçle birlikte birçok şeyin değiştiğini söyleyerek şunları belirtti:
“Köyden kente göç ettikten sonra çoğu şeylerimiz değişti. Köydeyken Xızır ayı gelmeden bütün evlerde temizlik yapılırdı. Musahiplerin gelmesini beklerlerdi. Musahipler bir hafta önce gelirlerdi. Musahip hangi eve gelmişse köyün hepsi oraya toplanır, muhabbetler yapılırdı. Oruçlar tutulur, kurbanlar kesilirdi. Üç dört köy toplanıp dedenin bulunduğu köye gelirlerdi. O gece orada ibadet edilir, kurbanlar kesilirdi, görgüler yapılırdı. Fakat şimdi kentlere göç ettikten sonra bazı bölgelerde bunlar tekrar yaşatılıyor. Ama bazı bölgelerde de yapılmıyor. Bu da asimilasyonun bir parçasıdır.”
Dünyanın ikrar üzerine kurulduğunu söyleyen Pir Hüseyin Güzelgül, insanın hava, su, toprak ve ateşten meydana geldiğini belirterek, “bunlar birbirine ikrar vererek, insanoğlu yaratılmıştır”dedi.
Güzelgül, “İkrar verildiğinde bölüşmeyi, kaynaşmayı, birlikte yaşamı ve varolmayı sağlamış oluruz” şeklinde konuştu.
Pir Güzelgül, köylerde üç gün Xızır orucu iki gün de musahip orucunun tutulduğunu söyledi. Hızır orucunun ağır geçtiğini söyleyen Güzelgül, “Xızır orucu tektir. Muharrem orucu çifttir. Xızır orucu çok ağırdır. Yani eğer 366 azanı vererek nefsine hakim olabilirsen, hafif geçer. Eğer bir şüphe ve güman varsa öyle bir ağırlık basar ki işte o da Xızır’ın ağırlığıdır” ifadelerini kullandı.
“AFRİN’DE BİR YOKEDİŞ VAR, BİZLER BARIŞ İÇİN ÇERAĞ UYANDIRACAĞIZ”
Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanı Pir Güzelgül, son olarak Xızır ayının barışa ve huzur sağlaması dileklerinde bulunarak şu temennilerde bulundu:
“Eğer Xızır ayı varolma, yaşama, birlik ve beraberlik, dayanışma ayı ise o birlikteliği sağlayalım. Barıştan, haktan, hukuktan ve insan haklarından yana olalım. Bunu isterken, nasıl kendimiz için istediğimiz her şeyi dünya insanları için istiyorsak Xızır’da o isteklerimizi gerçekleştirsin. Barışı, huzuru sağlasın. İnsan haklarına adaletli olmamızı sağlasın. Temennimiz budur. Hızır ayında Xızır’dan dilediklerimizde bunlar olmalı.
Afrin’de bir zulüm var, yok ediş var. Ama biz devamlı barıştan yana olmuşuz. Barış çığlıkları atmamız lazım. Vereceğimiz lokmalar, uyandıracağımız cerağlar, keseceğimiz kurbanlar barışın, huzurun sağlanması adına olmalı. Çünkü biz zalimin zulmüne karşı mazlumun yanında olmuşuz. Yapacağımız Xızır cemlerinde barış adına çerağlarımızı uyandırıyoruz. İnsanlık adına, evren adına ve hak adına çerağlarımızı uyandıracağız. Barışın, huzurun sağlanması için dualar edip, lokmalar vereceğiz.”
OVACIK’DA XIZIR CEMİ: 22 ŞUBAT’DA
Öte yandan 13-14-15 Şubat’ta Xızır oruçları tutulacak. 15 Perşembe akşamı Alibeyköy Cemevi’nde, 22 Şubat’ta da Dersim Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ovacık Şubesi’nde cem yapılacak.
Pir Güzelgül, cemlere de katılım çağrısında bulundu. “Dersimdeki bütün canları, erenleri, babaları, dedeleri oraya davet ediyoruz. Madem birlik ayı ise herkes orada bulunsun, birlikte bizim ülkemize ve dünyaya barış gelsin. Barış sağlansın, insanlık sağlansın”dedi. (HABER MERKEZİ)
Fransa Dışişleri Bakanı, Afrin Harekatı nedeniyle Türkiye’nin uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirtti ve ‘sınır güvenliğini sağlamak sivilleri öldürmek anlamına gelmiyor’ dedi.
Türkiye’nin Afrin’e yönelik harekatına Avrupa’dan tepkiler sürüyor. Son tepki Fransa’dan geldi.Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Ankara’ya “Afrin’e harekat Suriye’nin kuzeyinde bir işgale dönüşmemeli” uyarısından bir hafta sonra Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’dan ikaz geldi.
Le Drian, Türkiye ve İran’ın Suriye’de uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirtti.
Yaşanan sivil ölümlerine de dikkat çeken Fransız bakan “Sınır güvenliğini sağlamak sivilleri öldürmek anlamına gelmiyor ve bu kınanmalı. Suriye’de tehlikeli bir durum varken, Türkiye savaşa savaş eklememeli” dedi.
Le Drian, “Türkiye’nin Suriye’den asker çekmesini isteyip istemediğine” dair bir soruya da “Suriye’de olmaması gereken herkesin, buna İranlı milisler ve Hizbullah da dahil, çekilmesi gerekir” şeklinde cevap verdi.
Avrupa Parlamentosu’nda yapılan Afrin oturumunda söz alan parlamenterler harekatın son bulması için çağrı yaptı. AB Yüksek Temsilcisi Mogherini de ‘Afrin saldırısı’ ifadesini kullandı.
Avrupa Parlamentosu’nda (AP), Türkiye’deki insan haklarının durumu ve Afrin’e yönelik harekatın ele alındığı bir oturum düzenlendi. Oturumun açılışını yapan AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, her türlü askeri operasyonun Birleşmiş Milletler (BM) listesinde yer alan terör örgütlerine odaklanması gerektiğini belirterek, “Yeni cepheler açmak çözüm değil ve korkarım ki Türkiye’yi daha güvenli kılmayacak” dedi.
Tartışmaların başında söz alan Federica Mogherini, Türkiye’nin AB adaylığına değinirken, bu ülkeyle diyaloğun devam ettiğini söyledi. İnsan haklarındaki kötü durumun devam ettiğini ve bazı iyileşmelere rağmen ihlallerin arttığını vurgulayan Mogherini, gazetecilere ve muhaliflere yönelik tutuklamalar ile yargı bağımsızlığı ihlallerini örnek gösterdi.
“BİNLERCE KİŞİ GÖÇ ETTİ”
Afrin harekatının binlerce kişinin göç etmesine yol açtığını belirten Mogherini, çatışmaların Suriye’nin iç dengelerine etkilerinin olacağını ve bunun siyasi çözümü geciktirebileceği uyarısında bulundu.
Harekat için “Afrin saldırısı” ifadesini kullanan Mogherini, iç ve dış dengeler ile olası siyasi müzakerelerin bundan etkilenmesinden endişelendiklerini dile getirdi. Mogherini, “Şiddetteki yeni tırmanış olası siyasi çözüm şansını uzaklaştırabilir” diye konuştu.
Suriye’ye yönelik tüm çabaların Birleşmiş Milletler gözetimindeki Cenevre müzakereleri bünyesinde olmasını isteyen Mogherini, Afrin’deki durumun Türkiye’yi daha güvenli yapmayacağını vurguladı. Mogherini, Türkiye’nin Kürtler yerine terör örgütlerine odaklanması gerektiğini sözlerine ekledi.
Astana’daki anlaşmanın Kuzey Suriye’yi de kapsaması gerektiğini belirten Mogherini, Suriye’de kalıcı bir çözümün ancak ülkenin tüm bileşenlerini içermesi şartıyla başarılı olacağına dikkat çekti. Mogherini, uluslararası hukuka saygı gösterilmesi gereğine işaret etti.
“YAPTIRIM UYGULANSIN”
Mogherini’nin konuşmasının ardından farklı gruplardan söz alan parlamenterin neredeyse tümü Afrin harekatına karşı çıktıklarını vurgularken, sivil ölümlerine karşı acilen harekete geçilmesini istedi. Kimi parlamenterler ise, Türkiye’ye yönelik son 4 yılda benzeri tartışmaların hep yapıldığını ve artık ekonomik yaptırımlar dahil icraatın gerekli olduğunun altını çizdi.
PİRİ’DEN MOGHERİNİ’YE SERT ELEŞTİRİ
Tartışmalarda söz alan Hollandalı parlamenter Kati Piri, tutuklu gazetecilerin isimlerini saydığı konuşmasında, Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında binlerce kişinin cezaevine konulduğunu hatırlattı. Piri, hükümeti eleştiren tüm muhaliflerin teröre destek vermekle suçlandığını belirttiği konuşmasında, Afrin işgaline karşı çıkan 500’ün üzerinde kişinin gözaltına alınmasını örnek gösterdi. Piri, gazeteci-yazar Mehmet Altan’ın tahliyesine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın yerel mahkemece uygulanmamasına dikkat çekti.
“AVRUPA BASKI YAPMALI”
Piri, Federica Mogherini’ye yaptığı çağrıda acilen harekete geçilmesini isterken, Avrupa’nın savunduğu değerlere Türkiye’nin de saygı göstermesi için baskı yapması gerektiğini vurguladı.
İngiliz Muhafazakar Parti üyesi Charles Tannock da, Türkiye’nin kesinlikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’la AB’ye giremeyeceğini vurguladığı konuşmasında, IŞİD’e karşı mücadele eden Kürt savaşçıların “terörist” olarak gösterilmesine tepki gösterdi.
“TÜRKİYE NE İSTEDİĞİNE KARAR VERMELİ”
Erdoğan’ın Türkiye’yi giderek daha fazla Avrupa değerlerinden uzaklaştırdığını söyleyen Alman liberal parlamenter Nadya Hirsch, ifade özgürlüğünün yok edildiğine dikkat çekti. Türkiye’nin AB’ye üyeliği için hükümetin istekli olması gerektiğini söyleyen Hirsch, buna yönelik hiçbir işaret olmadığını vurguladı. Hirsch, Türkiye ile müzakerelerin son bulması gerektiğini söylediği konuşmasında “Türkiye bir otokrasi mi yoksa değerler ülkesi mi olmak istiyor” diye sorulmasını istedi.
“TÜRKİYE TAHAMMÜL SINIRLARINI ZORLUYOR”
Tartışmalarda söz alan Kıbrıslı parlamenter Takis Hadjigeorgiou ise, artık beklentilere girilmemesini istediği konuşmasında, Erdoğan’ın eleştirileri dikkate almadığını söyledi. Afrinn harekatına karşı çıkan Kıbrıs’taki Afrika gazetesine yönelik şiddet çağrısı sonrasında bu gazetenin saldırıya uğradığını hatırlatan Hadjigeorgiou, Türkiye’ye ilişkin pozisyonun gözden geçirilmesini istedi.
“SİLAH SATIŞLARI DURDURULMALI”
Türkiye’de birçok kesimin haklarının sınırlandığını dile getiren İsveçli parlamenter Bodil Valero ise Türkiye’ye silah satışlarının durdurulmasını istedi. Türkiye’de “terörizmle mücadele” adı altında her an insanların tutuklanabildiğini söyleyen Valero, “Afrin’e yönelik saldırı izah edilemez. Bu saldırıların terörizmle mücadeleyle alakası yoktur” diye konuştu.
Valero, Türkiye’ye yönelik silah satışlarının durdurulmasının bir seçenek olabileceğini söyledi. Valero, “Erdoğan’a istediği herşeyi vermemeliyiz” diyerek tepki gösterdi.
‘DAHA NE KADAR FELAKET YAŞANMASI GEREKİYOR?’
İtalyan parlamenter Fabio Massimo Castaldo da Afrin’deki bombardımanlarda şimdiye kadar yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlattı. Erdoğan’ın Vatikan ziyaretinin ekonomik çıkarlarla açıklandığını söyleyen Castaldo, “Harekete geçilmesi için daha ne kadar felaket yaşanması gerekiyor?” diye sordu. Darbe sonrasında insan hakları ihlallerinin arttığına da değinen Castaldo, Türkiye’deki demokrasi yanlılarının desteklenmesi için çağrı yaptı.
‘AFRİN YALNIZ DEĞİLDİR’ PANKARTIYLA KONUŞTU
“Afrin yalnız değildir” yazılı pankartla konuşmasına başlayan Fransız parlamenter Marie-Christine Vergiat da, Afrin harekatına sert tepki gösterdi. Vergiat, AB’nin derhal harekete geçerek sivillerin yaşamını yitirdiği operasyona son verilmesini istedi.
‘NATO SİLAHLARIYLA SİVİLLER VURULUYOR’
Avusturyalı parlamenter Josef Weidenholzer, NATO silahlarıyla sivillerin katledilemeyeceğini söyledi. Çek Parlamenter Jaromir Stetina ise, NATO üyesi bir müttefiklerinin Afrin’e harekat başlatarak suç işlediğini söylediği konuşmasında, YPG için “biz bu güçleri terörist olarak görmüyoruz” diye konuştu. Stetina, “sadece Türkiye’yle statükoyu korumak için bu insanları yalnız bırakamayız” diye uyardı.
İtalyan parlamenter Pier Antonio Panzeri, Türkiye ile tüm anlaşmaların gözden geçirilmesini isterken, Almanya’dan Rebecca Harms, Afrin harekatının “bölgede bir ateş çemberine yol açabileceğini ve bunun Türkiye’yi de sarabileceği” uyarısında bulundu.
PİRHA- Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) üyesi ve yöneticisi sürgündeki sendikacılar Türkiye’nin Afrin operasyonunu kınayan bir çağrı yayınladı. Çağrıda, “Suriye’nin bir an önce demokratik bir yönetime ve barışın tesis edildiği bir ortama kavuşması için, bu işgal girişiminin derhal durdurulması acil bir ihtiyaçtır” denildi.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) üyesi ve yöneticisi sürgündeki sendikacılar Türkiye’nin Afrin operasyonunu kınayan bir çağrı yayınladı.
Afrin’in savaş süresince huzur içinde kalabilmiş Suriye’nin ender kentlerinden biri olduğuna vurgu yapılan çağrıda, “Bilindiği gibi, Türkiye’de yıllardır iktidarda olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, özellikle 2015 tarihinde yapılan parlamento seçimini kaybetmesiyle birlikte, hızlı bir şekilde otokratik bir yönetime geçti. Bu despot yönetim, Türkiye’de Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği acımasız şiddet ve saldırıları, aynı zamanda barış veözgürlük mücadelesi veren ezilen halklar, emekçiler, aydınlar, akademisyenlerve gazetecilere de uygulamaktadır” ifadelerine yer verildi.
“HALKLARIN BARIŞ ARAYIŞLARINA AĞIR BİR SALDIRIDIR”
“Şimdide Erdoğanın savaş güçleri, onun hükümdarlığını daha da yaymak için, barış kenti Afrin’i işgal ederek, savaş cehennemine çevirerek, ağırlığı Kürtlerden oluşan Afrin kantonunu topyekûn ortadan kaldırmak istiyor” denilen açıklamada, “Bu durum yalnızca Afrin halkının değil, bölge halklarının barış arayışlarına da ağır bir saldırıdır” diye belirtildi.
“DÜNYANIN İŞİD’E KARŞI SAVAŞMIŞ KÜRT GENÇLERİNE VEFA BORCU VAR”
“Bugün IŞİD’in, Ortadoğunun karanlık dehlizlerine gömülüşünde ve dünya ülkelerinin rahat bir nefes alışında, Kürtlerin olağanüstü direnişinin payı inkar edilemez” hatırlatması yapılan çağrıda devamla şunlar kaydedildi:
“Dünya ülkelerinin, kendileri için büyük bir tehdit oluşturan İŞİD’e karşı, savaşta hayatlarını ortaya koymuş binlerce Kürt gencine vefa borcu olduğunu düşünüyoruz.
Dolayısıyla uluslararası toplumun, Türk devletinin bu uluslararası hukuku ihlal eden işgal girişimine karşı, başta Kürtler olmak üzere, Suriye halklarının ve onların savunma güçlerinin verdikleri mücadeleye moral destek sunma ve onları koruma sorumluluğu vardır.
“AFRİN’DEN ONURLU DİRENİŞE SES OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Suriye’nin bir an önce demokratik bir yönetime ve barışın tesis edildiği bir ortama kavuşması için, bu işgal girişiminin derhal durdurulması acil bir ihtiyaçtır.
Bizler, Türk devletinin bu politik uygulamalarının kurbanları olarak, Türkiye’de sadece eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren ve savaşa karşı duruşumuzdan dolayı, sürgün edilen ve Avrupa’da yaşamak zorunda bırakılan KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) üyesi ve yöneticisi kamu emekçileri olarak, Avrupa Emek örgütlerini, demokrasi güçlerini Afrin’e desteksunmaya, Afrin’den yükselen haklı ve onurlu direnişe duyarlı olmaya, ses vermeye çağırıyoruz.
Ayrıca, Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye yapılan silah ihracatına karşı, sizlerin de dayanışma içinde sorumluluk üslenmenizi bekliyoruz. Afrin için ses yükseltmek insani bir görevdir.”
İMZACILAR
Çağrıya ise şu sendikacılar imza attı:
Lami ÖZGEN (KESK Eş Genel Başkanı)
Dr. Latife AKYÜZ (Goethe Universitat, GEW Üyesi)
Dr. Tolga TÖREN (The Unıversıty Of Kassel)
Aslı TELLİ AYDEMİR (Unıversıtät Sıegen, Avh- Psı Research Fellov)
Songül MORSÜMBÜL TARHAN (KESK Eski Genel Kadın Sekreteri)
Sakine ESEN YILMAZ (Eğitim Sen Eski Genel Sekreteri)
Meryem ÇAĞ (BES Eski Kadın Sekreteri)
Gülçin İZBERT (Eğitim Sen Eski Merkez Kadın Sekreteri)
Elif AKGÜL ATEŞ (Eğitim Sen Eski Merkez Kadın Sekreteri)
Yavuz AYDIN (KESK Eskı Genel Meclıs Üyesı, Eğıtım Sen İzmir 2. Nolu Şube Denetleme Kurulu Başkanı)
Mehmet HANEFİ KURİŞ (KESK Eskı Genel Meclis Üyesi Ve Eğitim Sen İzmir 1.Nolu Şube Üyesi)
Nihat KENİ (KESK Eski Genel Meclis Üyesi-Eğitim Sen Eski İzmir 6 Nolu Şube Yönetim Kurulu Üyesi)
Aslı ENGİN ARSLAN (Ağrı Eğitim Sen Eski Şube Eş Başkanı)
Mine ÇETİNKAYA (Denetleme Kurulu Başkanı)
Mehmet KARAASLAN (BES Diyarbakır Şube Başkanı)
Mahir Engin ÇELİK (Eğitim Sen Mersin Şube Yönetim Kurulu Üyesi)
Vahat BİNGÖL (SES Amed Şube Yönetim Kurulu Üyesi)
Özcan TÜMEN (Eğitim Sen Adıyaman Şube Yönetim Kurulu Üyesi)
Dilek ÇOLAK (Eğitim Sen Amed Şube Üyesi)
Haydar DENİZ (Eğitim Sen İzmir 2. Nolu Şube Üyesi)
Aziz AKİKOL (Eğitim Sen İzmir 4. Nolu Şube Üyesi)
Murat SAVAŞLI (Tüm Belsen İzmir 2. Nolu Şube Üyesi)
Güler GÜNEŞ(Eğitim Sen İstanbul 3. Nolu Şube Üyesi)
Ercan GÜNEŞ (Eğitim Sen İstanbul 3. Nolu Şube Üyesi)
Evrim ATMACA (Dersim Tüm Belsen Üyesi)
Niyazi YILMAZ (Eğitim Sen Ankara 1. Nolu Şube Üyesi)
A. Vahap İNCE (Rehber Öğretmen Ve Malatya Emek Platformu Koordınasyonu Üyesi)
Mutahir KARAKUŞ (Tüm Belsen Diyarbakır Şube Üyesi)
‘Savaş halk sağlığı sorunudur’ dedikleri için gözaltına alınan hekimler adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
“Savaş bir halk sağlığı sorunudur” açıklamasını yaptıkları için bir haftadır gözaltında tutulan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesi 8 hekim, savcılık ifadelerinin ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Türk Tabipleri Birliği yöneticileri Ankara Adliyesi’ne getirilirken çok sayıda kişi de destek için adliyede hazır bulundu. Hekimlere destek için gelenler arasında KESK EŞ Başkanı Aysun Gezen, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, DİSK Başkanı Kani Beko, İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan’ın yanı sıra CHP ve HDP milletvekilleri de yer aldı.
TTB Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel ile TTBM MK üyeleri hekimler Selma Güngör, Hande Arpat, Taner Gören, Funda Obuz, Yaşar Ulutaş, Bülent Nazım Yılmaz ve Sezai Berber savcılık ifadelerinin ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonuna karşı, “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlığıyla yayımladıkları açıklamanın ardından haklarında soruşturma başlatılan ve 30 Ocak’ta gözaltına alınan Türk Tabipleri Birliği’nin 11 yöneticisinden Sinan Adıyaman, Şeyhmus Gökalp ve Ayfer Horasan, 2 Şubat’ta adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.
Afrin Sağlık Meclisi, Türkiye’nin operasyonlarında yaşamını yitiren sivil sayısının 129, yaralı sayısının ise 320’ye yükseldiğini açıkladı.
Afrin Sağlık Meclisi, bugün yaptığı basın toplantısında Türkiye ve bağlı grupların Afrin’e yönelik saldırılarında yaşamını yitirenlerin ve yaralananların sayısını açıkladı.
Sağlık Meclisi Eşbaşkanı Encela Reşo tarafından yapılan açıklamada, şimdiye dek çocuk ve kadınların da aralarında bulunduğu 129 sivilin yaşamını yitirdiği ve 320 sivilin de yaralandığı belirtildi.
Reşo, uluslararası topluma, insan hakları kuruluşlarına ve Kızıl Haç’a tıbbi malzeme yardımında bulunmaları çağrısında bulundu.
Öte yandan Türkiye’nin bugünkü bombardımanında 77 yaşındaki Ehmed Mihemed Horo’nun yaşamını yitirdiği, Hemîd Reşîd adlı 4 yaşındaki çocuğun da yaralandığı belirtildi.
Şera ilçesine bağlı Zeytunak köyüne yönelik bombardımanda 77 yaşındaki Ehmed Mihemed Horo’nun yaşamını yitirdiği belirtildi.
ANHA’ya konuşan Horo’nun amcasının oğlu şöyle dedi:
“Amcamla beraber evdeydik, köyümüze bombardıman başladı. Bombardımandan dolayı evden çıkmak istediğimiz esnada, evimizin önüne de top düştü amcam orada hedef oldu ve şehit düştü.”
4 YAŞINDAKİ ÇOCUK YARALANDI
Uçakların Cindirês ilçesine bağlı Kefer Sefra köyüne yönelik bombardımanda ise 4 yaşındaki Hemîd Reşîd adlı çocuk yaralandı. Reşîd, hastanede tedavi altına alındı.
PİRHA-Avrupa Aleviler Birliği Konfederasyonu (AABK) “Aleviler Barış İstiyor, Bu Suça Ortak Olmayacağız” sloganı ile Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan Avrupa Parlamentosu’nun (AP) önünde Avrupa çapında kitlesel bir miting düzenlenledi.
TSK’nin Afrin operasyonuna bir tepki de Alevilerden geldi. AABK TSK’nin Afrin operasyonuna karşı çıkarak , “Aleviler Barış İstiyor, Bu Suça Ortak Olmayacağız” sloganı ile Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan Avrupa Parlamentosu’nun (AP) önünde Avrupa çapında kitlesel bir miting düzenlenledi.
Mitinge AABK Başkanı Hüseyin Mat, Britanya Aleviler Federasyonu İsrafil Erbil, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) Başkanı Erdal Kılıçkaya’nın yanında çok sayıda Alevi federasyonu başkanı, yöneticileri ve üyeleri katıldı.
FUAF tarafından organize edilen mitingte, “Biz Aleviler savaş değil, diyalog ve barış istiyoruz” mesajı verildi. “İnancımız gereği, Savaşa Hayır” pankartları taşındı.