Etiket: AKD

  • Zeynal Odabaş’a Özgürlük Nöbeti 6. gününde

    Zeynal Odabaş’a Özgürlük Nöbeti 6. gününde

    Alevi Bektaşi Federasyonu Örgütlenme Genel Sekreteri ve Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın serbest bırakılması için başlatılan özgürlük nöbet eylemi 6. gününde devam ediyor.

    Bugün saat 16.00’da  Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Muhittin Yıldız ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir destek ziyaretinde bulunacak. Halk da nöbete destek ziyaretlerin gerçekleştirirken, sanatçılar saz ve sözleriyle nöbettekilere türkülerle eşlik ediyor.

    Alevi kurumları temsilcileri hemen her gün Özgürlük nöbetindekilerle dayanışma ziyaretini gerçekleştirirken, bugün Maraş Katliamı’nın yıldönümü nedeniyle Maraş’taki anma için yapılacaklara ilişkin son bir yol haritasının belirleneceği de bildirildi.

  • ‘Zeynal Odabaş serbest bırakılsın’

    ‘Zeynal Odabaş serbest bırakılsın’

    Alevi Kültür Dernekleri (AKD) İzmir Şubeleri, geçtiğimiz günlerde evi özel harekat polislerince basılan Alevi Kültür Derneği Sultangazi Şube ve cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın gözaltına alınmasını protesto etti.

    Konak Eski Sümerbank önünde bir araya gelen dernek üyeleri ‘Gözaltılar, Tutuklamalar, Baskılar Bizi Yıldırımaz’ yazılı pankart açarak kurumlarına yönelik operasyonların son bulmasını istedi.

    Basın metnini okuyan derneğin genel merkez yöneticisi Hüseyin Görer, Zeynel Odabaş’ın hayatını Alevi hak mücadelesine adamış olduğunu vurgulayarak “Türkiye ve dünya kamuoyu şunu bilmelidir ki; Aleviler ülkenin içinden geçen bu şiddet ve korku ortamının asla tarafı değil, mağdurudur. Aleviler; yolu erkanı gereği her zaman barış ve özgürlükten yana tavır almış ve bu uğurda mücadele etmiştir. Biz Alevileri Zeynel Odabaş nezdinde bu şiddet ve kaos ortamının bir parçası olarak gösteremezsiniz. Hükümete açık uyarımızdır; Bu Alevi toplumuna ve Alevi kurumlarına yapılmış bir saldırıdır” dedi.

    “ŞİDDET POLİTİKASINA SON VERİLSİN” 

    Alevileri yok sayan, iftiralar atan, tehdit eden bu zihniyeti iyi tanıdıklarını ve asla bunun karşısında hak mücadelesinden vazgeçmeyeceklerini vurgulayan Görer şunları söyledi “Alevi örgütleri olarak derhal Zeynel Odabaş’ın serbest bırakılmasını ve bu korku, şiddet, hukuksuzluk politikalarınıza son verilmesini istiyoruz.” (S.K)

     

  • Aleviler Adana Valisi ile IŞİD tehdidini konuştu

    Aleviler Adana Valisi ile IŞİD tehdidini konuştu

    Görüşmeye ilişkin PİRHA’ya bilgi veren Adana Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Murtaza Moroğlu, valiye,  Alevi inancındaki vatandaşlara yönelik IŞİD saldırısı olabileceğine dair uyarı yapıldığını aktardıklarını, endişelerini dile getirdiklerini söyledi.

    Vali Demirtaş’ın da kendilerine, “Müfettiş görevlendirdiklerini, tedirgin olmaya gerek olmadığını söylediğini ifade etti.

    Adana Alevi Platformu,  dün düzenledikleri basın toplantısında, bazı mahalle ve köy muhtarlarına Alevi inancındaki vatandaşlara yönelik terör saldırısı olabileceği uyarısında bulunulduğunu belirterek, “Devletimizin uyarı yerine tedbir almasını istiyoruz” demişti.

    “MÜFETTİŞ GÖREVLENDİRİLDİ”

    Bu arada, Adana Valiliği’nden  bugün konuyla ilgili olarak yazılı açıklama yapıldı. Olaya ilişkin inceleme başlatıldığı, vatandaşları endişeye sevk edecek bir durumun olmadığı bildirilen açıklamada, şöyle denildi:

    “Terör örgütlerinin gerçekleştirebileceği muhtemel eylemler hakkında dönem dönem istihbarat bilgileri gelmekte ve bu bilgiler gerekli birimlerle duyarlı olmaları hususunda paylaşılmaktadır. Güvenlik kuvvetlerimiz tarafından terör örgütlerinin faaliyetlerinin önlenmesi ve vatandaşlarımız ile olan sıhhatli bilgi alışverişinin sağlanmasına yönelik bilgilendirilme faaliyetleri gerçekleştirilmektedir. Ancak bu bilgilendirilmenin usul farklılığından dolayı, kamuoyunda yanlış algıya sebebiyet vereceği anlaşıldığından konuyla ilgili Bakanlığımız tarafından gerekli inceleme ve araştırma yapmak üzere Mülkiye Müfettişi görevlendirilmiştir. Güvenlik kuvvetlerimiz, milletimizin huzurunu bozmayı amaçlayan odaklara karşı mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edecektir. Vatandaşlarımızı endişeye sevk edecek bir durum söz konusu değildir.” (S.K)

     

     

  • Odabaş için Adıyaman ve Maraş’tan tepki

    Odabaş için Adıyaman ve Maraş’tan tepki

    Alevi Bektaşi Federasyonu Örgütleme Sekreteri ve  İstanbul Sultangazi Pir sultan Abdal  Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın gözaltına alınması vesilesiyle Adıyaman’da Yeni mahalle cemevi önünde bir araya gelen Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Pir Sultana Abdal Kültür Derneği Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı Adıyaman şube yöneticileri tarafında açıklaması yapıldı.

    Adıyaman’da bulunan Alevi kurumları adına basın açıklamasını okuyan, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Adıyaman Şube Başkanı Rıza Tanrıverdi, “Hangi gerekçe ile gözaltına alındığını bilmediğimiz  Zeynal Odaşı başkanımızla görüşmeye izin verilmiyor. OHAL gerekçesiyle gözaltının uzun süreceği anlatılıyor. Biz Aleviler Zeynal Odabaşı’nın derhal bırakılmasını istiyoruz” dedi.

    ” Barış diye haykıran herkesin terörist diye gözaltına alınması bir insanlık ayıbıdır” diyen Tanrıverdi, şunları söyledi:

    “Barışı, kardeşliği, sevgiyi, hoş görüyü her daim savunan incinsen de incitme şiarını hayat felsefesi yapan Alevileri kimse terör ile yan yana koymaya çalışmasın. Aleviler bugüne kadar hiçbir terör faaliyeti içinde yer almadılar. Aksine yapılan her türlü haksızlığa karşı hukuksuzluğa karşı barışın dilini savundular. Bizler Türkiye’nin karanlığa sürüklenmesine izin vermeyeceğiz.”

    Aynı amaçla Maraş’ta da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Maraş şubesi de  basın açıklaması yaptı.  PSAKD Maraş şube başkanı Salman Akdeniz, “Zeynal ODABAŞ, hayatını Alevi Hak Mücadelesine adamış bir canımızdır. Yolu Hak Muhammed Ali, Şiarı Şah Hüseyin gibi zalime boyun eğmeden yaşamaktır. Bu nedenledir ki Zeynal ODABAŞ’ın verdiği Alevi Hak mücadelesi hiçbir merci tarafından tutsak edilemez ve yargılanamaz” dedi.

    “Hükümete açık uyarımızdır” diyen Akdeniz, “Bu Alevi toplumuna ve Alevi kurumlarına yapılmış bir saldırıdır. Başından beri Alevileri yok sayan, iftiralar atan, tehdit eden bu zihniyeti iyi tanıyoruz ve asla bunun karşısında ne sineceğiz, ne de hak mücadelelerinden vazgeçeceğiz” ifadesini kullandı.   Akdeniz, “Zeynel ODABAŞ’ın derhal serbest bırakılmasını ve bu korku, şiddet, hukuksuzluk politikalarınıza Alevi Bektaşi Federasyonu olarak son verilmesini istiyoruz” dedi.

    Mustafa Yüksel- ADIYAMAN

  • Alevilerin Cemevindeki nöbet eylemi sürüyor

    Alevilerin Cemevindeki nöbet eylemi sürüyor

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği  ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, gözaltına alınan ABF Örgütlenme Genel Sekreteri ve Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın serbest bırakılması için dün başlattığı nöbet eylemi 2. gününde sürüyor.

    Sultangazi Pirsultan Cemevi’nde Alevi kurum temsilcilerinin sürdürdüğü nöbet eylemine Alevi yurttaşlar, KHK ile kapatılan Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı  Veli Büyükşahin, TV10 programcısı Hüseyin Kelleci de destek veriyor.

    Göle Dernekler Federasyonu Kadın Kolları Başkanı Türkan Deli ve Ülkü Karatay ile Halkevleri üyeleri cemevine gelerek eyleme destek verdi.

     

        

    PSAKD Şubeleri ve Ardahan Dernekleri Federasyonu bu akşam  destek ziyaretinde bulunacak.

    Akşam saat 20.00’de Muhabbet Cemi yapılacak. Ceme Sanatçı Pınar Aydınlar ve birçok sanatçı da katılacak. 

    Muhabet Cemi sonrası nöbet devam edecek.

    Dün bir açıklama yapan Alevi kurumları,  ABF Genel Örgütlenme Sekreteri ve Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pirsultan Abdal Kültür Derneği ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı tarafından yapılan ortak açıklamada “Zeynel Odabaş serbest bırakılana kadar Sultangazi Pirsultan Cemevi’nde nöbet tutmaya başlıyoruz” ifadelerine yer verildi.   (N.M)

     

     

     

  • Alevi köylerine IŞİD saldırısı uyarısı

    Alevi köylerine IŞİD saldırısı uyarısı

    Adana İl Jandarma Komutanlığı’nın 4 Kasım 2016 tarihli istihbarat raporuna dayandırdığı ve Yumurtalık ilçesindeki, Ayvalık, Deveciuşağı, Hamzalı, Kaldırım, Kızıldam, Narlıören, Asmalı, Demirtaş, Gölovası, Kesmeburun, Kuzupınarı, Sugözü mahallesi muhtarları ile kanaat önderlerine gönderdiği yazıda şu ifadeler yer aldı:

    “DEAŞ terör örgütünün Adana ilindeki Alevi ve Nusayri inancındaki vatandaşlara yönelik terör saldırısında bulunabileceği, buna yönelik istihbarat toplama ve keşif faaliyetlerinde bulundukları, mahallelerde ve yerleşim yerlerinde eleman temini ve örgüte maddi kaynak sağlama çalışmasında bulundukları istihbaratı alındığından, muhtarların ve kanaat önderlerinin halkı uyararak şüpheli ve yabancı şahıslara karşı dikkatli olmaları şüpheli durumlarda 156 Jandarma İhbar Hattı’na bilgi vermeleri hususu, muhtarlara ve kanaat önderlerine müştereken tebliğ edilmiştir.”

     

    Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Adana Şube Başkanı Şükrü Şahin, “Suriye’deki olayların Türkiye’de yaşanmasına izin vermeyeceğiz” dedi. Şahin kendilerine resmi bir açıklama yapılmadığını belirterek, uyarılan köylere gidip yerinde inceleme yapacaklarını söyledi. Aleviler’in hedef haline getirilmeye çalışıldığını ifade eden Şahin, şunları söyledi:

    “Adana’daki Alevi köy sayısı sınırlı ve Adana Alevi Platformu olarak bizim bile doğru dürüst haberimiz yok. Türkiye mezhep savaşına giden bir ülke haline getirilmeye çalışılıyor. Aleviler olarak buna karşıyız. Mezhep savaşına izin vermeyeceğiz. Bizim halklarımız arasında inanışlar arasında bir sorun yok. Bu açıklamaları hoş bulmuyoruz. Böylesi yazıların yazılmasını da. Mezhep savaşını körüklemeye çalışanlara karşı mücadele edeceğiz. Söylemlerle ilgili devletten net tavırlar bekliyoruz. Kardeşlik vurgusunun öne çıkarılmasını istiyoruz. Suriye’deki yaşananlarda da mezhep savaşı deniyor ama orada mezhep savaşı yok. Körüklemeye çalışıyorlar. Orada yaşananların Türkiye’de yaşanmasına izin vermeyeceğiz.”

  • Aleviler cemevinde nöbete başladı: Verilmek istenen gözdağının farkındayız

    Aleviler cemevinde nöbete başladı: Verilmek istenen gözdağının farkındayız

    ABF, AKD, PSAKD ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, ABF Genel Örgütlenme Sekreteri ve Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın gözaltına alınmasına tepki göstererek, Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi’nde Odabaş serbest bırakılana kadar nöbet başlattı.

    Alevi kurumları dün gözaltına alınan ABF Genel Örgütlenme Sekreteri ve Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pirsultan Abdal Kültür Derneği ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı tarafından yapılan açıklamada “Zeynel Odabaş serbest bırakılana kadar Sultangazi Pirsultan Cemevi’nde nöbet tutmaya başlıyoruz” ifadelerine yer verildi.

    “ALEVİLERE VERİLMEK İSTENEN GÖZDAĞININ FARKINDAYIZ”

    Alevi kurumları tarafından yapılan açıklama şöyle:

    Bilindiği gibi Genel Örgütlenme Sekreterimiz ve AKD Pirsultan Abdal Cemevi Başkanımız Zeynel Odabaş hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmıştır.

    Zeynel Odabaş nezdinde Alevilere verilmek istenen gözdağının farkındayız ve bunun bizi asla yıldıramayacağını ilan ediyoruz.

    Bugünden itibaren Zeynel canımız serbest bırakılana kadar Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi’nde nöbet tutmaya başlıyoruz.

    Tüm Alevi Kurumlarımızı ve Alevi kamuoyunu nöbetimize destek olmaya çağırıyoruz.

    Alevi Bektaşi Federasyonu

    Alevi Kültür Dernekleri

    Pirsultan Abdal Kültür Derneği

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

  • Dört büyük Alevi kurumundan nöbet eylemi

    Dört büyük Alevi kurumundan nöbet eylemi

    Aleviler,  dün gözaltına alınan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Örgütleme Sekreteri ve  İstanbul Sultangazi Pirsultan Abdal  Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın serbest bırakılması için nöbet eylemi başlattı.

    Ortak yazılı bir açıklama yapan Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi kamuoyuna nöbete destek olmaları çağrısında bulundular. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

    NÖBETE DESTEK ÇAĞRISI    

    “Bilindiği gibi Genel Örgütlenme Sekreterimiz ve AKD Pirsultan Abdal Cemevi Başkanımız Zeynel Odabaş  hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmıştır. Zeynel Odabaş nezdinde Alevilere verilmek istenen gözdağının farkındayız ve bunun bizi asla yıldırmayacağını ilan ediyoruz. Bugünden itibaren Zeynel canımız serbest bırakılana kadar Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi’nde nöbet tutmaya başlıyoruz. Tüm Alevi Kurumlarımızı ve Alevi kamuoyunu nöbetimize destek olmaya çağırıyoruz.”
         

  • Alevilerden AKP hükümetine açık uyarı

    Alevilerden AKP hükümetine açık uyarı

    Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Örgütleme Sekreteri ve  İstanbul Sultangazi Pirsultan Abdal  Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş’ın dün sabaha karşı evi basılarak gözaltına alınmasına tepki gösteren ABF yöneticilerinin, Alevi dernekleri temsilcilerinin ve Alevi yurttaşların katıldığı basın açıklamasında Zeynal Odabaş’ın serbet bırakılması istendi.

    Basın açıklamasına ayrıca KHK ile kapatılan TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, HDP İstanbul Milletvekili Erdal Ataş ve HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş ve sanatçı Pınar Aydınlar da katılarak destek verdi.

    “BİZ KORKUYU KERBELA’DA TOPRAĞA GÖMDÜK” 

    Basın açıklaması öncesi konuşan Alibeyköy Cemevi Başkanı Pir Hüseyin Güzelgül, “Bizleri sindirmeye, korkutmaya yönelik bu gözaltıyı kınıyoruz. Bizi korkutamazlar. Biz korkuyu Kerbela’da toprağa gömdük. Gücümüzü Hz. Hüseyin’den aldık. Zalimin zulmüne ses çıkarmamak zulme ortak olmaktır” dedi.

    “İNANÇ MÜCADELESİ YAPAN İNSANI GÖZALTINA ALAMAZSINIZ”

    Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de Zeynal Odabaş’ın alevilik adına, inanç özgürlüğü için mücadele ettiğini hatırlatarak, hukuksuz gözaltı işleminin sona erdirilmesini istedi. Alevilerin hiç bir örgütle ilişkilerinin olmadığını söyleyen Doğan, “Sıra Alevilere mi geldi? kaygısının giderek yükseliyor” dedi. “Bu ülkenin muhaliflerini, inanç özgürlüğü için mücadele eden insanlarını gözaltına alamazsınız” diye seslenen Doğan, “OHAL nedeniyle can güvenliğimiz kalmadı. Hak mücadelesi veren insanlara karşı yapılan haksız uygulamalara son verilsin” diye konuştu.

    “ODABAŞ’IN AİLESİ KORKUTULDU, BİLGİ VERİLMEDİ”

    Daha sonra Alevi Bektaşi Federasyonu Bileşenleri adına Genel Başkan Muhittin Yıldız basın açıklamasını okudu. Yıldız, ” ABF Genel örgütlenme sekreterimiz ve AKD Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi başkanımız Zeynal Odabaş, her türlü hukuk kuralları çiğnenerek gözaltına alınmıştır. Gözaltı sırasında ailesi korkutulmuş ve kendilerine bilgi verilmemiştir” dedi.

    “GÖZALTI ALEVİ TOPLUMUNA YAPILMIŞ BİR SALDIRIDIR”  

    “Zeynal Odabaş, hayatını Alevi Hak Mücadelesine adamış bir canımızdır” denilen açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Yolu Hak Muhammed Ali, Şiarı Şah Hüseyin gibi zalime boyun eğmeden yaşamaktır. Bu nedenledir ki Zeynal Odabaş’ın verdiği Alevi Hak mücadelesi hiçbir merci tarafından tutsak edilemez ve yargılanamaz. Türkiye ve dünya kamuoyu şunu bilmelidir ki; Aleviler ülkenin içinden geçen bu şiddet ve korku Odabaş nezdinde bu şiddet ve kaos ortamının bir parçası olarak gösteremezsiniz. Hükümete açık uyarımızdır; Bu Alevi toplumuna ve Alevi kurumlarına yapılmış bir saldırıdır. Başından beri Alevileri yok sayan, iftiralar atan, tehdit eden bu zihniyeti iyi tanıyoruz ve asla bunun karşısında ne sineceğiz, ne de hak mücadelemizden vazgeçeceğiz. Derhal Zeynel Odabaş’ın serbest bırakılmasını ve bu korku, şiddet, hukuksuzluk politikalarınıza Alevi Bektaşi Federasyonu olarak son verilmesini istiyoruz.”  (N.M)

    HABERİN VİDEOSU

  • Alevi kurumları Sultangazi Cemevi’nde basın açıklaması yapacak

    Alevi kurumları Sultangazi Cemevi’nde basın açıklaması yapacak

    Alevi Bektaşi Federasyonu örgütleme Genel Sekreteri ve Pirsultan Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş bugün sabaha karşı saat 04:30 da göz altına alındı. Konu hakkında bir açıklama yapan Sultangazi Pirsultan Cemevi, bu hukuksuzluğa boyun etmeyeceğiz dedi…

    Aleviler cemevi başkanı için toplanıyor…
    Bu gün sabaha karşı gözaltına alınan ABF örgütleme sorumlusu  ve AKD SULTANGAZİ Cemevi başkanı Zeynel Odabaş için 9:30 da cemevinin önünde toplanma çağrısı yapıldı.
    Açıklamada “Tüm alevi toplumunu ve demokrasi güçlerini sahip çıkmaya, Zeynel Odabaşın derhal serbest bırakılması için tüm demokratik tepkilerini göstermesi için saat 09:30 da Sultangazi Pirsultan Cemevinin önünde toplanmaya çağırıyoruz. ” dendi.

  • Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş Gözaltında

    Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş Gözaltında

    ABF Örgütleme Genel Sekreteri ve Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş sabaha karşı evinden gözaltına alındı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Örgütleme Genel Sekreteri ve Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş bugün sabaha karşı saat 04.30 sularında gözaltına alındı.

    Zeynel Odabaş’ın hangi suçlamayla gözaltına alındığı bilinmezken, Sultangazi Pirsultan Cemevi Yönetim Kurulu bir açıklama yayımladı.

    “Beş gün arayıp sormayın dediler”

    Gelişmelere ilişkin bianet’e bilgi veren Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Sekreteri Fatma Karabulut, Zeynel Odabaş’ın gözaltına alınma gerekçesi hakkında emniyet yetkililerinin herhangi bir bilgi vermediklerini söyledi.

    Sabaha karşı 04.30’da polislerin eve girdiklerini, evde arama yaptıklarını ve herhangi bir şey bulamadıklarını ifade eden Karabulut, polislerin Odabaş’ı götürürken yakınlarına “Beş gün boyunca kendisini arayıp sormayın” dedikleri bilgisini aktardı.

    Şu an Zeynel Odabaşı’nın nereye götürüldüğünü de bilmediklerini ifade eden Karabulut, yetkililerin Esenler Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğünü söylediğini ama kendisinin orada olmadığını tespit ettiklerini, muhtemelen Vatan Emniyet’e götürüleceğini tahmin ettiklerini söyledi.

    “Aleviler esir alınmaya çalışıldı”

    Alevinet’te yer alan habere göre, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Sultangazi Pirsultan Cemevi Yönetim Kurulu, Odabaş’ın gözaltına alınmasıyla ilgili bir açıklama yayınladı.

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “AKD Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Kurum başkanımız ve aynı zamanda ABF Örgütlenme Genel sekreteri Zeynel Odabaş, bu sabah saat 04.30 itibariyle evine baskın yapılarak gözaltına alınmıştır.

    “Bu hukuksuzluğa karşı asla boyun eğmeyeceğiz. Zeynel Odabaş şahsında tüm Aleviler esir alınmaya çalışılmıştır.

    “Başkanımız ve Alevi hak mücadelesinin yanındayız. Aleviler haktır, Aleviler vardır. Aleviyiz, haklıyız, kazanacağız.”
    Ekin Karaca / İstanbul – BİA Haber Merkezi

  • Mersin Cemevi heyetinden, Akdeniz Belediyesi’ne destek ziyareti

    Mersin Cemevi heyetinden, Akdeniz Belediyesi’ne destek ziyareti

    Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, Alevi Kültür Dernekleri Akdeniz Bölge Sorumlusu Ali Özveren’in de aralarında bulunduğu heyet, milletvekilleri ve belediye başkanlarına yönelik gözaltı ve tutuklamalar ile kayyum atamalarına karşı Akdeniz Belediyesi Başkanı M. Fazıl Türk’e dayanışma ziyaretinde bulundu.

    Ziyarette konuşan Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, “Yüreğimiz ve gönlümüzle buradayız.  Eş Genel Başkanlar ve milletvekillerinin, belediye başkanlarının tutuklanması, belediyelere kayyum atanması çok düşündürücü.  FETÖ’cü deyip öğrencileri, memurları, sendikacıları işsiz bırakma çabaları ama kendi içindekilere dokunmaması kamuoyunun tepkisini çekiyor” dedi.

    Cemevi yönetimine  ziyaret ve destekleri dolayısıyla teşekkür eden Akdeniz Belediye Başkanı M. Fazıl Türk de, “Ziyaretinize çok büyük bir değer ve önem biçiyorum. Gerçekten ziyaretiniz, yapılan onca haksızlığın ve hukuksuzluğun, artık halk nezdinde vicdanen kabul edilmediğini gösteriyor. Böylesi zor süreçlerde mazlumlardan taraf olmak, onların yanında saf tutmak çok önemlidir” dedi.

    Başkan Türk, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamındaki KHK’lerle, FETÖ ile mücadele adıyla, örgütle hiçbir bağı olmayan yüzlerce dernek ve sivil toplum kuruluşunun kapatıldığını hatırlattı.

    Diren Keser- MERSİN

  • Çorum Anması – 2014

    Çorum Anması – 2014

    03 Tem 2014 12:49
    Çorum Katliamı’nın 34. yılında anma eylemi;…

    1980 yılında 57 kişinin öldürüldüğü Çorum Katliamı’nın 34. yılında anma eylemi yapıldı.

    Çorum Katliamı’nın 34. yılı vesilesiyle anma eylemi Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi ile Çorum Alevi Kültür Merkezi tarafından örgütlendi. Eylem için Bahabey Caddesi’ndeki eski pazar yerinde toplanıldı. Buradan binlerce kişi kortej oluşturarak Gazi Caddesi’nden Hürriyet Meydanı’na yürüdü.

    Meydana gelindiğinde saygı duruşunun ardından basın açıklamasını Çorum Katliamı’nın tanıklarından ve katliamda yaşamını yitirenlerin avukatlarından Sadık Eral okudu. Eral, 1980 yılındaki askeri faşist darbe öncesinde 29 Haziran-4 Temmuz tarihleri arasında Çorum’da katledilen 57 kişiyi anmak için bir araya geldiklerini söyledi.

    Katliamın faillerinin halen yargılanmadığını söyleyen Eral şöyle konuştu: “Katliamlarla yüzleşilmeden yenileri engellenemez. Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta ve Çorum’da yaşananların hafızalardan silinmemesi ve tekrarlanmaması, insanlık onuru açısından önemlidir. Mahkemede bazı kişiler cezalandırılmış ancak Çorum katliamı tam olarak aydınlatılmamıştır. Dosyalar yeniden açılmalı, failler yeniden yargılanmalıdır. Bu coğrafyada kıyım, katliam ve işkence kol gezdi. 34 yıl önce kanlı bir oyun tezgahlandı. İnanç önderlerimiz diri diri fırınlarda yakıldı. Bu acıya rağmen bağrımıza taş basarak bir gün olsun öc almak için ayağa kalkmadık. 34 yıl sonra bizler bu topraklarda yine varız. Acıyı bal eyledik, acılarımızı bilince dönüştürdük. 34 yıl geçmesine rağmen kimse bizden özür dilemedi, kimse bizim yaramızı sarmadı, katiller bulunup gereken ceza verilmedi. Bizler bu davayı mahşere bırakmayacağız, hesabını bu dünyada soracağız. Bizler bir katliamda, her ölümde daha da çoğalacağız.”

    Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de AKP’yi eleştirerek şunları söyledi:

    “Gezi olayları, Roboski katliamı, Reyhanlı katliamı… Biz sadece bunları protesto etmek için alanlarda bir araya gelip sonra dağılıp gidecek miyiz? Biz Aleviler her şeye rağmen, devletin tüm baskısına, asimilasyonuna, tüm katliamlarına rağmen bu ülkede inançsal anlamda, demokrasi mücadelesi anlamında, her dönem olduğu gibi yarın da mücadele etmeye devam edeceğiz ama biz istiyoruz ki vicdanı olan herkes bugün burada Alevilerle birlikte olsun. Değerli Sünni dostlarımız, bu işi Alevilere bırakmayın. Bizim en çok size ihtiyacımız var. 21’inci yüzyılda halen evlerin işaretlenmesine, fişlemelere, kamuda bir yere getirilmemeye siz göz yumamazsınız.”

    Katliamda babasını kaybeden Naime Nayman ise eyleme katılanlara teşekkür ederek, “Bugün acımızı paylaşmak için buraya gelen tüm yurttaşlara, tüm yürekli insanlara teşekkür ediyorum. Ben her köşede babamı görüyorum. Eğer babam bedenen yaşasaydı topluma çok güzellikler katacaktı” dedi.

    Eylemde “Çorum’u unutma, unutturma!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”, “Devletin Alevisi olmayacağız!”, “Faşist cunta yolunda, katledildik Çorum’da!” sloganları atıldı.

    Eylem esnasında CHP Genel Başkan Yardımcısı Şafak Pavey HDP’liler tarafından protesto edildi. Eyleme yurtiçi ve yurt dışından Alevi örgütlerinin temsilcileri ve üyeleri, KESK üyeleri ve demokratik kile örgütleri katılım gösterdi.

    Corum 3 Temmuz 2014 '1980 Katliamı-Anma'
    Corum 3 Temmuz 2014 ‘1980 Katliamı-Anma’
  • CHP’li belediyenin salonunu yıktığı Cemevine vekil ziyareti

    CHP’li belediyenin salonunu yıktığı Cemevine vekil ziyareti

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok Akatlı, geçen günlerde yıkımla gündeme gelen Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi, ziyaret etti.

    Yamanlar Cemevi olarak bilinen Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi’ni ziyaret eden Altıok, yıkımla ilgili bilgi aldı.

    Konuyu, CHP Genel Merkezi’ne, MYK’ya ve Kemal Kılıçdaroğlu’na ileteceğini belirten Altıok’a yıkılan düğün salonunun içinde kalan ve değeri 100 bin TL’yi geçen eşyaların listesi de verildi.

    Zeynep ve beraberindeki CHP heyeti, Yamanlar Cemevi yönetimiyle görüşmenin ardından yıkılan Can Dost Düğün Salonunu gezdi.

    İzmir’de Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi’ne tahsis edilmiş olan Can Dost Düğün Salonu, CHP’li Bayraklı Belediyesi zabıta ekipleri tarafından yıkılmıştı. Yıkım öncesi tesis önünde toplanan ve yıkıma tepki gösteren Alevilere, TOMA’dan sıkılan su ve biber gazı ile saldırılmıştı. (Kaynak: İzgazete)

    zeynep-altiok-yamanlar-cemevini-kemal-kilicdaroglu-na-tasiyacak-izmir-iz-gazete-haber2-300x225

  • Babek destanı…

    Babek destanı…

    Ve Babek’in Son Sözleri…

    “… Bütün müstebidler (zalim hükümdarlar) gibi sen de yanılıyorsun. Çünkü benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babek’le başlamıştır, ne de Babek’le bitecektir. Ey zavallılar, siz hiçbir zaman özgürlük yangısının ne demek olduğunu anlamayacaksınız. O dehşetli yangı ki, yüreği yakıp küle çeviriyor. Özgürlük, o ister tatlı olsun, isterse acı; yalnız oydu benim secdegâhım!  Ve müstebid ki beni öldürüyor, o da hiçbir zaman anlamayacak ki, ölümü ile özgürlük fedaisi büsbütün yok olmuyor…”

    KAHRAMANLARINI UNUTAN MİLLETLER BAŞKA MİLLETLERE KUL OLURLAR

    Biliniyor, tarih hep dönemin egemenlerince yazılır.  Genel adlandırmayla Batini inanç mensuplarının dönemin zalimlerine karşı direnişleri de o dönemin egemenlerince yalan yanlış yazılmış ve gerçek tarihi kaleme alanların eserleri de, egemenlerin ardılları tarafından yok edilmiştir. Toplumların bellekleri silinmiş, insanlığın gerçek tarihinin yerine yalanlarla, egemenleri öven, zalimlere karşı direnenleri ise karalayan bir tarih anlayışı ikame edilmiştir.

    Döneminin en ilerici, en eşitlikçi, en devrimci akımına öncülük etmiş Babek’i anlatmak için onun mücadelesine kaynaklık etmiş düşünce akımlarını, onun öncülü hareketleri de dile getirmek gerekiyor. Babek veya Hürremdin düşüncesi köklerini Mazdek ve Zerdüşt felsefesinden almaktadır. Onun öncülü Mazdekçiliktir. Mazdekçilik ise Zerdüşti bir inanç akımıdır.

    Zerdüştlük, Dünyanın bilinen en eski tek tanrıcı dinidir. Zerdüştlük dini, ateşin kutsal sayıldığı dinlerden biridir ve ateş, bu inancın tanrısı Ahura Mazda’nın ruhu ve oğludur. Bununla ilişkili olarak ateş, iyi ve kötüyü birbirinden ayıran Tanrısal bir güce sahiptir.

    Zerdüştün yaşadığı coğrafyada sonradan egemen hale gelenler, hem Zerdüştün inancını çarpıtarak içini boşaltmış, hem de Zerdüşt’ün etnik kökenini de inkar ederek etkisini yok etmeye çalışmıştır. Oysa Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend Avesta’nın sade bir Kürtçe ile yazılmış olması, tek başına onun Kürt olduğunun kanıtıdır. Zerdüşt’ün kurduğu dinin adına Mazdeizm denilir. Zerdüşt  Mazdeizm’le tek tanrılığa yönelirken, egemenlerin gücüyle bütünleşen çok tanrıcılığı aşar ve tanrıyı egemenlerden alarak, insanlığın özlemleriyle birleştiren bir güce dönüştürür.

    Zerdüşt’ün felsefi inancı dünyanın beş temel elementten oluştuğunu belirtir. Bunlar toprak, su, ateş, hava ve bitkidir. Bu tespitler kuşkusuz yerindedir. Zerdüşt inancının yaşandığı Mezopotamya bölgesinin coğrafi konumu ve yaşam koşulları bu tespitlerin kaynağını oluşturur. Mezopotamya’nın elverişli topraklarını da düşünecek olursak, Kürtlerin yaşamında doğa koşulları ve tarımın dini inançlarını dahi şekillendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Gelelim mazdek felbefesine; Mazdek geliştirdiği felsefik anlayış ile Zerdüşt  sonrası Sasani egemenleri ile ortaklık kuran Zerdüşt rahiplerinin oluşturduğu erkek egemenlikçi devletçi sisteme  karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir düzeni savunmuştur.  Kürt halk önderi Sayın Öcalan bu durumu en özlü bir biçimde şöyle tarif ediyor; “Mazdek,  Hürrem ve Babek gibi ünlü komünalistler tarafından sergilenen isyan ve  direnişler, alan ve karakter unsurları nedeniyle Zerdüştizmin son  temsili olabilir. Her üçü de hem İran-Sasani çürümüş monarşizmine hem de  sefahat içindeki Abbasî sultanlarına karşı direnişleriyle kahramanlık simgesi oldular.”

    Biliniyor Ortadoğu’nun kadim tarihi;  merkezi  uygarlıkların baskılarına karşı etnisite ve din temelli direnişlerle şekillenmiştir. Günümüz insanlığının en çok borçlu olduğu komünal  değerler bu direnişlerde yaşatılmıştır. İbrani kabilelerinin direnişi, İbrahimi dinlerin çıkışı, Zerdüştilik, Karmatilik, Haricilik, Alevilik  ve daha yüzlerce aşiretsel, kavimsel, mezhepsel, felsefik hareketler baskı ve zulüm karşısında özgürlük hareketleri olarak çıkış yapmışlardır.

    Zerdüştilik İran-Sasani imparatorluğunun resmi dini haline getirilip iktidarın aracı haline gelince  doğal olarak buna karşı eşitlikçi-özgürlükçü isyan hareketleri de baş göstermiştir. Mazdek hareketi de, ardından karısı Hürremin isyanı da, Hürrem tarafından örgütlenen Babek ve isyanı da etkileri günümüze kadar gelen tarihin tanık olduğu görkemli komünalist hareketler olarak kayda geçmiştir. Başlangıçta Sasani imparatorluğuna karşı gelişen halk isyanları, Sasani devletinin İslam ordularınca yıkılmasından sonra Emevi ve devamcısı Abbasi egemenliğine karşı isyanlara dönüşmüştür.

    Aryan halklarında çok önemli bir din de Zerdüştlüktür. Avesta kutsal kitabının orjinali Büyük İskender; Medya alanına karşı yapmış olduğu savaşta on iki bin öküz derisi üzerine yazılmış on yedi cildi toplatarak yakmıştır. Zerdüşt’ün dininde, kamuculuk, bir tür ilkel sosyalist anlayış egemen olmuştur. Sasaniler döneminde devlet dini olarak kabul edilen Zerdüştlük alışagelmiş olağan bir din olmayıp iyilik-kötülük, aydınlık-karanlık düalizmini bir sistem dahilinde insanların emrine sunmuştur. Bu dinin aryan uygarlıklarında egemen olduğu, kaynağını Media olarak anılan coğrafyasından aldıkları tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Toprağın en önemli üretim aracı olarak sayıldığı bu dönemde Zerdüşt dininde hayvanlara iyi bakılması, toprağın iyi sürülmesi gerektiği belirtilmiştir.

    Sonra aynı coğrafyada Mazdek’in kurucusu olduğu Mazdekçilik de yine ilkel komünist bir model önermiş, militan ve sosyal-reformist kişiliği ile de İslam’ın hedefi olmuştur. Mazdek için ünlü İslam Tarihçisi Taberi; “Daha Muhammed Mehdi zamanında o taife zuhur etti ki onlara zenadıka (Zındık ) derler. İslam dinini inkar ederler ve ahkam-şeriata itikadları yoktur.”… “Ez cümle bütün milletler içinde bunların mezhebinden daha necis ve murdar mezheb yoktu… Tanrı Teala hazretlerini ve peygamber aleyhisselamı inkar edip, derler ki bu cihanın evveli yoktur ve sonu da yoktur. Ve olacak da değildir. İnsan ve hayvanlar da ot gibi bitip ot gibi yok olurlar. Bunların hallerini kimse bilmez ki nereden gelirler ve nereye giderler. Ölenler tekrar dirilmez ve dünyadan başka yerde bir şey olmaz. Bu dünyada olanı biteni ay ve güneş bitirir ve yine onlar olgunlaştırır…” derlerdi.

    Mazdekçilik nedir? Mazdek Kimdir?

    Mazdek o dönemin koşulları nedeniyle savaşlara neden olan mal, mülk ve kadınlar için kamuculuk tezini savunmuş, Müslümanlar ise bu durumu; “Haram ve helal mefhumlarını tanımadıklarını, mal ve kadın ortaklığını savunduklarını, Mazdek ve taraftarlarının nihai hedeflerinin lezzet ve zevk olduğunu, bu yüzden mal ve kadın ortaklığını” savunduklarını taraftarlarına yayarak gelişen kamuculuk anlayışına karşı durmaya çalışmışlardır.

    Nizamülmülk Siyasetnamesi’nde “Dünyada ilk olarak bir dini ifsat eden kişi İran’da Adil Nuşirevan’ın babası Kubad b. Firuz’un şahlığı devrinde yaşayan Mecusiler’in başrahibi olan Mazdek’tir.” der ve Mazdek’in de sonu her yenilikçi ve kamu anlayışına sahip kişilerin sonu ile aynı olmuştur. Bir kireç kuyusuna atılarak feci şekilde öldürülmüştür.

    Savunduğu tam eşitlikçi-ortakçı fikirlerden dolayı Mazdek hareketi tarihte ilk komünist hareket olarak anılır. Tüm dünyada olduğu gibi bölgemizde de egemenlerin baskı ve zulüm tarihleri, dönemin ilerici-eşitlikçi-özgürlükçü direnişleri ve bu direnişleri örgütleyenlerin adları dahil, maddi-manevi tüm varlıklarının tarihten silinmeleri amacı üzerine  kanla inşa edilmiştir. Bu nedenle Mazdek hakkında da tanıtıcı kapsamlı bir eser geriye kalmamıştır. Fakat günümüze ulaşabilen bilgiler bile Mazdek’in İran ve Ortadoğu demokrasi tarihinde ortakçı yaşam adına geliştirdiği sistematik fikirleri ve direnişiyle adı gururla anılacak bir halk kahramanı olduğunu göstermektedir.

    Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen Mazdek, Hamedanlı olup M.S 499 tarihinde katledilen reformcu bir halk önderidir. Mazdek geliştirdiği felsefik anlayış ile  Zerdüşt rahipleri ile Sasani aristokratlarının ortaklığıyla oluşan erkek egemenlikçi devletçi sisteme karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir  düzeni savunmuştur. Bu temelde de; mal ve servetlerin eşit paylaşımını, kadın-erkek eşitliğini, insanlar üzerinde iktidar ve tahakküm kurulamayacağı düşüncesini felsefesinin merkezine koymuştur.

    Mazdek, Tüm kötülüklerin ve günahların kaynağı olan özel mülkiyet, şiddet, haset, öfke ve aç gözlülüğün insandan uzak tutularak toplumun bir sevgi  ve aşk toplumu haline getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Daha sonra islam tarihçileri bu haklı çıkışı karalayabilmek için Mazdekçilerin kadınlar üzerinde de ortak mülkiyeti savunduklarını söylemişlerdir. hala günümüzde Aleviler hakkında söylenen “ana-bacı tanımazlar, mum söndürürler” söylemleri de köklerini ta buralardan almaktadır. Buradan geçerken belirtmeliyiz ki; Alevilik köklerini işte bu ilk tek tanrılı din olan Mazdaizm’den almaktadır. Tıpkı bölgenin diğer batini inançları olan Karmatilik, Ehli Hakçılık, Ali ilahicilik, Dürzilik, Nusayrilik, ve benzeri eşitlikçi-özgürlükçü ve kadını eşit gören inançlar gibi. Zaten “yol bir sürek binbir” özdeyişi de bu durumu açıklıyor aslında.

    Kısaca bu şekilde özetlenebilecek olan Mazdek’in düşünceleri ve savunduğu  toplumsal düzen anlayışı hızla toplum içinde kabul görüp  yaygınlaşmıştır. Bunun en temel sebebi de Mezopotamya topraklarında yaşayan halkların ortakçı yaşama aşinalığı ve o günkü koşullarda halen  canlı olan köy komünlerinin varlığıdır.

    Mazdek, Hamedan Kürtlerindendir. Ve iktidarla bütünleşerek bozulan Zerdüştiliği, reformdan geçirerek devlet yönetiminde de reformu hedefleyen Mazdek ve taraftarları gittikçe güçlenmişti.Hatta 496’da Sasani kralını tahttan düşürüp ve sonradan kaçıp Ak-Hunlara sığınmış olsa da, Kral Kavas’ı zindana bile atmışlardı. Kavas’ın yerine bir emanetçi olarak geçen Jamaspa, halk içinde etkisini bildiği Mazdek’e hoşgörülü yaklaşmış ve onun düşüncelerini benimser görünmüştür. Ancak sığındığı Ak-Hunların desteğini alan Kavas, 30 bin kişilik Ak-Hun ordusuyla saldırıya geçmiş ve 499’da Mazdek’i tutuklatmış, taraftarlarını yenilgiye uğratmış, Jamaspa da tahtı ona bırakmıştır.

    Bir rivayete göre de Mazdek taraftarlarının katliamını başlatan Kavas’ın daha sonra tahta geçecek olan oğlu I. Hüsrev, Mazdek’i halkın önünde yeni dini açıklayabileceğini söyleyerek onu konuğu olarak saraya davet etmiştir. Mazdek ve adamları daveti kabul edip saraya geldiklerinde kurulan tuzakla etkisiz hale getirilmişlerdir. (T.C’nin Seyit Rıza’ya; gelin anlaşalım deyip anlaşmaya gelen Seyit Rıza ve arkadaşlarını idam etmesine benziyor).  Hüsrev, Mazdek’in adamlarını ayakları dışarıda kalacak şekilde baş aşağı olarak toprağa gömmüş ‘o şeytani mezhebinin mahsulünü gör’ dedikten sonra Mazdek’i de aynı yöntemle katletmiştir. Hüsrev’in bu katliamına karşılık Mazdek’in ölmeden önce “Bütün halkı katledebilir misin?” diye sorduğu rivayet edilir. Bu soru, aslında Mazdekçiliğin halk arasında ne denli yaygınlaşmış olduğunu göstermektedir.

    İslam’ın bölgeye gelmesinden sonra ortaya çıkan isyancı hareketlerden Hürremiler ve onların lideri Babek-Hürremi’nin (798-838) siyasi ve ekonomik görüşleri Mazdekizm’den etkilenmiştir. Bundan kısa bir süre sonra 9. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve kısa sürede devlete dönüşen Karmatiler ile Mazdekizm arası benzerlik ise daha ileri boyuttadır.

    Mazdek’in Avrupa üzerinde de etkileri olmuştur. Mazdek gibi ortak mülkiyeti savunanlardan bir Avrupalı, 1478-1535 yılları arasında yaşamış ve Kral VIII. Henri’ye özel danışmanlık yapmış olan Thomas More’dır. More’un ideal toplum düzeninde özel mülkiyet sözkonusu değildir. Mazdek ve Thomas More’un düşüncelerine benzer bir görüş de Babuef adındaki bir Fransız tarafından savunulmuştur. Fransız devriminin yaşandığı yıllarda Babeuf (1760-1797) adında bir isyancı, mükemmel eşitliğin ancak mal ortaklığı ile sağlanacağını savunmaktaydı ve bu amaçla 1796 yılında “Eşitler Örgütü” nü kurdu. Babuef’in ortak mülkiyet düşüncesi daha sonra başka düşünürler tarafından da savunuldu.

    Mazdekçilik ya da Mazdekizm, Aryen kökenli Zerdüşt din adamı Mazdek’in düşünce felsefesine verilen isimdir. Mazdekizm, İsa’dan sonra 5. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan; insan eşitliği ve mal ortaklığını savunan bir akım olarak bilinmektedir. Mazdek, hava ve su gibi, paranın, malın-mülkün de insanlar arasında eşit olarak paylaşılmasını savunuyordu.

    Özgürlüğün Yüzyıllarca Yankılanan Derin Çığlığı: Hürremizm

    ‘Ta hazarda aradım seni

    saçların kara mıdır hala

    ve döver mi dizlerini

    ey isyanın anası

    anlatabilir mi seni yalnız

    bir payizin savrulan yaprakları’ (Babek Destanı şairi Tuğrul Keskin)

    Mazdek’in katledilmesinden sonra eşi Hürrem bu mücadeleyi üstlenmiştir.. Tarih kayıtları ataerkil egemenlerin yazıcılarına kaldığından dolayı Hürrem hakkında pek fazla bilgiye rastlanmaz ve adeta yok sayılır. Hürrem’den beş yüz yıl sonra yaşamış olan Nizamülmülk ve kimi tarihçiler dönemlerine ulaşabilen birkaç bilgi kırıntısını aktarmış olsalar da, bir büyük gerçeğin aydınlanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Sonraki hareketlerin özelliklerinden de anlaşılmaktadır ki, Mazdekizm Hürrem tarafından sürdürülmüş ve daha sonra Hürremdin adını alacak olan harekete de kaynaklık yapmıştır.

    Anadolu ve Mezopotamya Aleviliğinin de temel çıkış  kaynağı olan Hürremizmin kavramsal olarak birden çok kökeni bulunmakta ve muhtemelen tümünün de birbiriyle bağlantılı olarak geçerliliği vardır. Hürrem kasabasından yapılan çıkış veya Hürrem’in anlamı olan hoş sözcüğünden dolayı hoş, iyi, güzel din anlamlarında Hürremizmin kullanıldığı iddia edilse de bunların Mazdek’in eşi ve yoldaşı Hürrem’den bağımsız olması düşünülemez.  

    Hürrem önderlikli ve eşitlikçi-özgürlükçü komünalist  isyan hareketi, Mazdekçi geleneğin emevi-Abbasi İslamına ve bölgenin tüm egemen gerici iktidarlarına karşı son kadın isyanı olmaktadır. Kaldı ki Mazdekizmin ve daha sonra gelişecek olan Hürremi hareketlerin kadın eşitliği ve özgürlüğüne yaptıkları vurgu, Hürrem’in sadece bir simge değil tarihi bir karakter olduğunu göstermektedir.

    Hürrem Sasani katliamından sonra Rey şehrine giderek burada Mazdek’in katliamdan kurtulan birkaç yoldaşı tarafından düşüncelerinin yayılmasını örgütlemiştir. Nizamülmülk Siyasetname adlı kitabında hadiseyi şöyle nakletmiştir:

    “Mazdek, mal insanlar arasında ortaktır, diyordu. Çünkü insanlar, tanrının kulları ve Âdemin çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre yek diğerinin malını kullanmalı ve hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit olmalıdır. Mazdekin bu sözleri üzerine herkes malını ortaklığa koymuştu… Mazdek öldürüldükten sonra karısı Hürrem Binti Qade, iki adamıyla birlikte Medayin’den kaçtı. Rey kasabasına giderek halkı kocasının yoluna çağırdı. Peşine takılanlara Hurrem Din adı verildi… Hurrem Dinliler her yana dağıldılar ve her kentte başka bir ad aldılar ve her yerde de sürekli olarak baş kaldırdılar. Bâtınîler onlarla beraber oldu, çünkü her iki mezhebin aslı birdir.”

    Mazdekilere karşı takibatlar Mazdek’in öldürüldüğü katliamla birlikte bitmemiş, I. Hüsrev tahta geçtiğinde de ikinci dalga katliamları gerçekleştirmiştir. Bu katliamcı zihniyetten dolayı Hürremizm yayıldığı her yerde farklı adlar almış, bazen yer altına çekilmek zorunda kalmış ve kültürel olarak etkisini toplum içinde ve direnişlerde sürdürmüştür… yani yukarda söylediğimiz gibi, yol bir olmak kaydıyla farklı süreklerde de olsa inanç yaşatılmıştır.

    Hüsrev ve kendisinden sonra gelen Sasani kralları Hıristiyanlık, Yahudilik gibi diğer dini inançlara genellikle idareci bir mantıkla yaklaşsalar da, Mazdekçi akımlara tavırları  katliamdan başka bir şey olmamıştır. Bunun nedeni bu akımların özünde var olan komünalizm ve rejime alternatif olmalarıdır. İran içte bu tür bastırma hareketlerini geliştirirken Arabistan’da yeni bir din zaferini ilan etmiş ve hızla yayılmaya başlamıştı. Sasani İmparatorluğu da yayıldığı kadar yayılmış ve gücünün doruğunda olduğunu düşünmesine rağmen yayılım gösterdiği geniş toprakları kontrol edememiş ve esasen de kokuştuğu, çürüdüğü için 642 tarihinde nihai olarak İslam’ın kılıcına yenik düşmüştür.

    Orta Asya içlerine kaçan İran soyluları daha sonra burada Samaniler devletini kurarak varlığını sürdürürken, İran da dâhil tüm Ortadoğu toprakları 661’de kurulan Emevi Arap İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Bilindiği gibi İran bundan sonra İslamiyet’in Şii kolunu kendine uyarlamış ve İran Şialığını ortaya çıkarmıştır. Kürtler başta olmak üzere bölge halklarının birçoğu zor kullanılarak Müslüman yapılmıştır. Zor karşısında bile Müslümanlığı kabul etmeyen aşiret ve kabileler ise açık veya gizli direnişlerini sürdürmüşlerdir.

    Babek,  Düşüncesi ve mücadelesi;

    Mazdekçiliğin bir devamı olan Hürremizm hareketinin gücünün zirvesine ulaşması Babek
    döneminde gerçekleşmiştir. Babek bazı kaynaklara göre;Zerdüşti bir Kürt olan Abdullah ile Azeri olan Matar’ın oğludur. Babası köylerde gezerek kandil yağı satmaktadır. Matar adı Friglerde doğurganlık ve bereket tanrıçasının adı olup anne anlamına da gelmektedir. Babek’in anne ve babasına dair bilgiler onun iddia edildiği gibi ne sadece Kürt, ne Azeri olduğunu göstermesi açısından bir önem taşımakla beraber, öncülüğünü yapacağı Hürremi harekette milliyetlerin fazla bir öneminin olmadığını da belirtmek gerekir. Azeri halkı daha sonra Babek direnişini kendi uluslaşmasının temeli yapmıştır; burada belirtmeliyiz ki, dönemin Azerbeycanında yaşayanlar Türk Azerileri değildi. Türklerin Azerbeycana gelişi Babek isyanından sonrasına rastlamaktadır. İsmi Aderbeycandır ve ateş ülkesi anlamına gelmektedir.  Kürtler ise Babek’i taşıdığı Zerdüşti-Mazdeki karakter ve direnişçiliğiyle sahiplenmişlerdir. Bölge halklarının bu tarz sahiplenmeleri ve kendilerinden saymaları Babek’in taşıdığı toplumcu, özgürlükçü ruhtan kaynaklanmaktadır. Özcesi o dönemin yoksul köylü hareketinin destanını  Babek yazmıştır.

    Babek Savaşları, tarihsel olarak en az Kadisiye savaşı kadar önemlidir. Özellikle erken dönem Kürt tarihi, Arap yayılmacılığı tarihi, Türklerin Müslümanlaşarak Ön Asya ve Anadolu’ya yerleşmeleri açısından bilinmesi, araştırılması, incelenmesi gereken son derece önemli bir olgudur Babek.

    İslam’ı yayma adı altında gelişen Arap yayılmacılığına karşı tarihte en güçlü direniş Abbasiler döneminde Babek (795-838) önderliğinde gelişti. Zalim Emevi iktidarının yıkılmasında çok büyük rolü olan Kürt Ebu Müslim’in torunu olduğu söylenen Babek karşısında orduları defalarca Kürdistan dağlarında bozguna uğrayan, tutunamayan Abbasi iktidarı, artık kurumaya başlayan Orta Asya stepnelerinden paralı asker olarak getirdikleri Türklerden kurdukları orduların desteğinde Babek’e saldırdı. Neticede Ermeni bir keşişin tuzağına düşerek esir edilir ve 4 Ocak 838 tarihinde Samarra şehrine getirilerek, Halife Mu’tasım’ın gözleri önünde kol ve bacakları kesilmek suretiyle işkence ile idam edilir.

    Babek önderliğinde Arap işgalcilerine, fetihçilere direnenler sadece Hürremiler değildi. Bu topraklarda yaşayan birçok eski din ve tarikatlara mensup milletlerin yanı sıra Arapların zulmünden kaçan Müslümanlar da bu direnişte yerlerini almıştı.

    Babek’in yenilgisi, bu topraklarda, özellikle Kürdistan’da, yine günümüzde Azerbaycan olarak bilinen topraklarda yaşayan halkların soykırımdan geçirildiği, göçertildiği, yoğun bir nüfus hareketliliğinin yaşandığı bir dönem oldu. En önemlisi de Türklere Ön Asya ve Ortadoğu sahası açılmış oldu.

    Anlaşılan o ki Azerbaycan Türkleri arasında yakın dönemlerde Babek’in milliyeti hakkında önemli tartışmalar olmuş. Bunlardan bir tanesi gazeteci Keramet Büyükçöl’ün araştırmacı yazar ve şair Güntay Gençalp ile yaptığı röportajdır.

    Babek’in babası Savalan dağında soyguncuların saldırısında öldürülünce, annesi başkalarına sütanneliği yaparak geçimlerini sağlar ve Babek’i bu sayede büyütür. Babek on yaşından sonra annesinden ayrılarak Tebriz bölgesinde çobanlık yapar ve sekiz yıl sonra köyüne, annesinin yanına döner. Mimed bölgesindeki Bilalabad köyünde yaşamaktadırlar. Bu sıralarda Hürremiler tekrar tarih sahnesine çıkmışlardır.

    808 yılında Azerbaycan’ın Bezz bölgesinde bir isyan başlatmış olan Hürremi hareketin başında Cavidan bin Sehl bulunmaktadır. Rivayete göre bir gün yoğun kar yağışı nedeniyle Cavidan ve adamları bu köye sığınırlar. Köyün ileri gelenlerinden ilgi ve hürmet görmeyince Matar’ın evine konuk olurlar. Matar ve oğlu Babek misafirlerini büyük bir saygıyla karşılar ve gerekli alakayı gösterirler. Burada Babek’in zekâsı ve İran dilini öğrenmiş olması Cavidan’ın dikkatini çeker ve neticede kendilerine katılmasını ister. Böylece Cavidan Babek’i Bezz dağındaki karargâhına götürür ve hocalığını yaparak yetiştirir.

    Bir devlet modeli olarak İslam’ın kurucusu Hz. Muhammed’in ölümü ile başlayan İslam karşıtı ayaklanmaların en önemlisi Hürremiyye ayaklanması ve ayaklanmanın önderi Babek’tir. Bu hareketin, İslam devlet modeline ilk karşı duruşu, önerdiği düzen ve devlet biçiminin Ortaçağ’ın aydınlanmasına çok büyük katkısı olduğu tartışmasız bir gerçektir. Kavimci Arap ordularına ve İslam İmparatorluğunun şeriatçı devlet yapısına karşı savaşmış, savaş konusunda ustalıklara sahip bir “gerilla” komutanıdır Babek.

    İran’da Sasaniler devrinden beri takibata uğrayan Mazdek taraftarlarının Komünalist amaçlı hareketleri, İslam istilasından sonra da türlü adlar altında zuhur etti. “Babek isyanı, İslam alemi için teşkil ettiği tehlike bakımından, bunların en ehemmiyetlisi addolunabilir. Onun (Babek’in) babası Median’lı, yağ satan bir kişi idi.” Babasız büyüyen ve çobanlık yapan Babek daha sonra Yezidi bir aile olan “Şabl ibn Mengi Ezdi’nin yanında 18 yaşına kadar kalmıştır. Cavidan adında, bölgede etkin olan bir kişi tarafından, hizmetçisi olarak alınarak Bezz dağında bulunan yerleşim alanına götürülmüştür.

    Cavidan’ın ölümüyle birlikte, Cavidan’ın tüm ekonomik ve siyasi değerlerinin tek temsilcisi olan Babek, Mazdekçi yaşam tarzını yaygınlaştırmak amacı ile halkları Abbasi  devletine karşı birlikte olmaya çağırmış çok kısa zaman aralığında, büyük başarılar elde etmiştir. İslam Tarihçileri daha önce İslam karşıtı hareketler için ne söylemişlerse Babek için de aynısını tekrarlamışlardır.

    Babek’in etnik yapısına ilişkin veri yok denecek düzeydedir. Ortaya koymuş olduğu felsefe, özlediği düzen, etrafına topladığı halklar mozaiği, etnik kişiliğini önemsiz hale getirmiştir. Çünkü Babek ezilen bölge halklarına ortak bir vatan, özgür bir gelecek vaat etmiştir. Babek’in çeyrek yüzyıl boyunca yaşattığı, özgür ve eşitlikçi devlet modeli, bölge halkları için önemli bir rehber işlevi görmüştür. Bundan sonraki tüm ayaklanmalar, yaşadıkları düzenin yeniden inşası için olmuştur.

    Bazı araştırmacıların ısrarla ve Babek’in Azerbeycan bölgesinde ayaklanmasından dolayı onun Türk kökenli olduğunu söylerler. Kendisi de bir Azeri Türkü olan Güntay Gençalp bakın onlara nasıl cevap veriyor;

    “Babek’in zamanında Azerbaycan’da Türk yoktu. Türkler Babek’in yenilgisinden sonra bu ülkeye yerleşmeye başladılar. Babek’i mağlub eden Orta Asya’dan getirilen paralı Türk savaşçılardı. Babek yenildikten sonra yerli ahaliyi katletmeye başladılar. Çünkü o zaman savaş kuralları böyleydi. Eli kılıç tutanı ya öldürdüler ya da esir olarak yakalayıp köle pazarında satarak altın kazandılar. Sonra Babek’i mağlub eden Türk ordularının askerleri kendilerine onlarca yerli kadın ve cariye aldılar. Çok güzel kızları Abbasi Halifesine ve vezirlerine gönderdiler, geride kalanlar da kendilerinin oldu. Yani Babek’in yenilgisinden sonra bu ülkede doğan Türklerin ataları Türk, anaları yerli milletlerdendir. Bu, Azerbaycan’a yerleşen ilk Türk dalgasıydı. Selçuklular zamanındaki ikinci dalga, Türk varlığını daha da güçlendirdi. Babek’in etnik mensubiyeti tam olarak belli değil, lakin o zaman bölgede Tat, Talış, Gilek, Kürd ve başka milletler yaşamışlar. Yani Babek’in etnik mensubiyeti Sasani ülkesinin halklarına ait olmuştur. Hatta Azerbaycan’da kurulan ilk Türk devleti Saciler de Babek’in yenilgisinden sonra meydana çıkmıştır. Saciler devleti Hürremileri mağlub eden Uşruseneli Türkler idi.

    –Babek’in Türk olmadığını nasıl açıklanır? Hangi kaynakta yazılıyor ki, Babek Türk değil. Kaynak yoksa eğer, bunu hangi mantıkla diyorsunuz?

    Güntay Gençalp: Babek’in Türk olmasına ait en önemli mantığı açıklayayım. Türkler, hiç bir zaman bir kaleye, dar bir mekana sığınarak devlet kurup mücadele yapmamışlar. Türk devletçilik formülü ve savaş şekli, yayılmacılık olmuştur. Büyük imparatorluklar kurmak için savaş yöntemi Türklere has olmuştur. Türk tarihinde bir kaleye sığınarak savunmaya geçmek olmamış, Türkler daima hücumcu metodu seçmişler. Kaleye sığınmak hücumu değil, savunmayı gösterir.”

    Yine Gençalp; Ebu Hanife Dinaveri’nin  “Exbar-ul Teval” kitabında Babek’in, Ebu Müslim Xorasani’nin kızı Fatime’nin torunu olduğunu yazdığını belirtiyor.

    Hürremi Hareketi Ebu Müslim Horasani’nin ölümünden sonra 754 yılında ortaya çıktı. Ebu Müslim, Emevileri devirip, Abbasi devletinin kurulmasına yardımcı olsa da, Abbasiler tarafından öldürüldü. Bazıları Ebu Müslim’in ölümüne inanmadılar ve onun geri döneceğine inandılar. Onun geri dönüp ve Emevileri devirdiği gibi, bu defa da dünyayı adaletle dolduracağına inanırdılar. Bazıları da onun ölümüne inanıyor ve kızı Fatime’yi imam olarak kabul ediyorlardı. Onun kızını imam olarak kabul edenlere “Müslimiyye” veya “Fatimiyye” diyorlardı. Horasan’da Sünbad, Ebu Müslim’in intikamını almak için isyan etti. Ancak onun isyanı 70 gün sonra bastırıldı.

    Hürremilikle Ebu Müslim arasında bağ kuranlar da var. Hürremi hareketi Mazdekilere yakın idi. Hürremiler, muhtelif fırkalara bölünmüştüler. Ancak bütün fırkalar tenasühe (ruhun bedenden bedene geçmesine, reenkarnasyona) inanırdı. Hürremilerin kendilerine has imamları vardı. İhtilaf zamanı onlara müracaat ediyorlardı. Hürremi inancının esasında ışık ve karanlık durmaktadır. Kızılbaşlarda reenkarnasyona inanıyorlar. Aleviler de ihtilaflarını Pir huzurunda cemde toplumla yüzleşerek çözüyorlar.

    Babek’in sağlam ve devrimci kişiliği içinde İslam tarihçileri istemeyerek de olsa “O düşüncelerinde tavizsiz ve çok gururlu bir kişiliğe sahip idi.” sıfatını kullanmışlardır. Abbasilerce esir alınan oğlunun ve bir mektupla kendisine teslim olması için çağrıda bulunması karşısında “O benim oğlum değilmiş, ona söyleyin bir gün özgür yaşaması, 40 yıl esir ve hakir olarak yaşamasından iyidir.” dediği belirtilir. Abbasilerin altı düzenli ordusunu yenen Babek, kurmuş olduğu adil, özgürlükçü devlet düzeni ( ilkel-komünalist model) Abbasi devletinin sürekli baskısı ile karşılaşmıştır. Altı düzenli ordusu imha edilen İslam devletinin, Babek’ i ve kurduğu düzeni nasıl yok edeceği hususlarında sürekli plan yapmasını zorlaştırmıştır.

    Bütün tarihi bilgiler Babek’in karizmatik bir lider olduğunu gösterir. Babek’in emri yolunda ölmeye hazır olan yüz binler olmasaydı, o, dünyanın en büyük imparatorluğu ile savaşa girmezdi. Babek’den önce Hürremilik dağınık haldeydi. Babek kendi liderliği ile Hürremiliği bütünleştirdi ve bir inanç çatısı altında bölge halklarını İslam işgalciliğine karşı birleştirdi.

    Babek’in ordularına karşı başarısız olan İslam devleti, Emeviler zamanında başlayan ancak kurumsallaşamayan ordu teşkilatına özel kuvvetler diyebileceğimiz maaşlı ve tarihte Hassa ordusu olarak anılan ve tamamen Orta Asya steplerinden getirilen Türklerden oluşan bir ordu kurarak Babek’i yenebilmişlerdir. Yirmi yıl süren savaş için tarihçiler İslam orduları tarafından yüz binlerce canın katledildiğini yazmışlardır. Afşin bir meydan muharebesinde sahte ricatla kaçmış ve Babek’ tuzağa çekerek seksen binden fazla Babek askerini öldürmüştür.” Bir halk kahramanı, özgür birleşik demokratik ve de eşit paylaşmaya dayanan bir devletin yaratıcısı, “ilkel-komünist gerilla” olan Babek bir ihanet sonucu İslam’ın şeriatçı ellerine teslim edilir.

    Babek – Hürremi hareketinin çeyrek asırlık direnişi;

    Cavidan’ın ölümünden sonra eşi Hürrem,  Babek’in sonradan Hürremdin olarak adlandırılacak  hareketin başına geçmesini sağlamıştır. Hürremileri toplayıp Cavidan’ın vasiyeti olarak şu sözlerle hitap ettiği kayıtlara geçmiştir: “Genç Babek, ölen Cavidan’ın kutsal ruhunu taşıyor. Babek bundan böyle topluluğun önderi olacak… Mazdek’in dinini yeniden ihya edecek. Babek sayesinde en düşkünümüz bile azizler gibi olacak, çaresizliğiniz son bulacak.” 

    Bunun üzerine Hürremiler Babek’i yeni liderleri olarak kabul etmiş ve kabul için daha önceki liderlere yapıldığı gibi geleneksel kabul törenini gerçekleştirmişlerdir. Topluluğun geleneklerine göre de Cavidan’ın eşi Babek’le evlenmiştir.

    Babek; hareketin güçlendirilmesi için gerekli tüm hazırlıkları yapar ve 816 yılında Bezz bölgesinde programının tebliğlerine başlar. Programı en sade haliyle eşitlikçi, ortakçı bir yaşam kurmaktır. Bu yaşamı korumak için bir nevi kurtarılmış alanlar yaratmanın mücadelesini başlatmıştır. Bunun üzerine Halife Memun ordusunu harekete geçirir. Bu ilk saldırıda Babek güçleri zorlanır ve geri çekilmek zorunda kalır. Erdebil ve Zencan
    arasındaki kaleleri ele geçer ve halkı katliamdan geçirilir. Bundan sonra Halife Memun Bağdat’a döner. Babek gücünü toplayınca Halifenin Hürremileri bitirme görevi verdiği Ermeniye ve Azerbaycan valisi Yahha İbn-Maaz’ı 820’de yenilgiye uğratır. Ardından gelen vali İsa İbn-Muhammed’de bir yıl sonra yenilince Ali İbn-Sadaka bu görevi üstlenir. O da yenilince Memun bu kez Ahmet İbn-Cüneyt’i gönderir. Fakat Babek bu valiyi yenilgiye uğrattığı gibi esir alınca korkudan bu bölgeye kimse vali olmak istemez. Halife rüşvet olarak Musul’u da vererek 826 yılında Muhammed İbn-Tusi’yi Babek’le savaşmaya ikna edebilmiştir. Ancak Muhammed İbn-Tusi’nin sonu da farklı olmamış, hatta savaş meydanında canından olmuştur. Ondan sonra gelen Ali İbn-Hişam ise Babek’le savaşmayı göze alamayınca Halife ondan şüphelenmiş, Hürremilere katılabileceği korkusuyla 833’te Hişam’ı öldürtmüştür.

    Aynı yıl Hürremilerin başka bir kolu da Ali Mazdek öncülüğünde İsfahan’da ayaklanma başlatmış ve Babek’le birleşmek üzere Azerbaycan’a doğru ilerlemiştir. Bu sırada Halifenin orduları İshak İbn-İbrahim İbn Museb komutasında Hürremilere saldırır ve yaşanan çatışmalarda her iki taraf da ağır kayıplar verip yenişemezler. Hürremilerin Hamedan kolu
    zorlandığı için Bizans topraklarına geçmek durumunda kalır. Ali Mazdek ise on bin kişilik gücüyle İsfahan’a döner. 833 yılı zorlu savaşların yılı olsa da Halife Memun bir sonuç elde edemeden ölür. Yerine Mutasım geçer.

    Halifenin görevlendirdiği valiler Hürremilerle savaşta kaynaklarını kendileri bulmak zorundaydı ve bu nedenle de valisi oldukları bölge halkını vergilerle eziyor, talan seferleriyle,
    katliamlarla halkı canından bezdiriyorlardı. Halk üzerindeki baskı arttıkça Babek’in saflarına katılım da artmıştır. Bölgede ezilen birçok halk bu isyana katılmış ve Halifeliği ciddi olarak sarsmıştır. Babek genellikle Bezz karargâhından savaşları yönetse de birçok savaşa bizzat
    katılmıştır.

    Mutasım iktidara geldikten sonra 835’te Babek’e karşı sarayındaki devşirme Türk komutan Afşin’i hazırlar. Afşin Mısır’daki bir halk ayaklanmasını bastırmıştır. Halife öncekilerden farklı olarak her türlü maddi ihtiyacını ve sürekli takviyelerle asker desteğini karşılayıp Bezz
    üzerine gönderir.

    Savaş birçok cephede yürür ve üç yıl boyunca sürer. Afşin orduları yenildikçe Halife destek gönderir ve en son Bezz kalesini kuşatmaya almayı başarırlar. Kuşatma karşısında Babek kent halkının savaş bölgesi dışına çıkması için anlaşma önerir. Afşin bunu reddedip üstelik Halifeden bir af belgesi isteyip ardından teslim olursa ancak o zaman bağışlanacağını söyler. Babek’in yanıtı kimsenin affına ihtiyacının olmadığı şeklinde olur ve bir yarma hareketiyle kuşatmayı aşıp Ermeni topraklarına doğru yol alır. Kaledeki halk –Müslümanlığı kabul edenler hariç-kılıçtan geçirilir.

    Ermeni emirlerinden Sehl İbn-Sumbat, yanına sığınmış olan Babek’e ihanet eder. Babek Bizans topraklarına geçip gücünü toparlamak isterken onu oyalayıp bir komployla, yanındaki yoldaşlarıyla birlikte Abbasilere teslim eder.

    “Benim Destanım Öyle Bir Destandır ki, Ne Babek’le Başlamıştır, Ne De Babek’le Bitecektir!”

    Emevilerle başlayan imparatorluk serüveni İslamiyet’in kullanılarak bir yandan bölgenin
    Araplaştırılmasını, bir yandan kadim Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yok edilmesini, öte yandan da iktidarların saray yaşamlarının zevk ü sefa içinde sürdürülmesini hedefliyordu. Emeviler Hz. Ali’nin katli üzerine kanlı iktidarlarını kurmuş ve Abbasi hanedanlığı bu kan üzerinden yükselen zenginlikleri ele geçirmişti. Buna karşı Hürremi isyan ruhu halkların özgürlük ifadesi olarak konumu ile zulmü temsil eden emevi  İslamına ve sonrasında da Abbasi hanedenanı  karşı toplumcu bir devrimcilik şeklinde kendisini göstermiştir.

    Emevi saltanatını yıkan Eba Müslüm oldu. “Horasanda bir serrac oğlu meydana çıktı ve Horasan’ın devletsizlerinden nice kişiler ona uydular…” İslam’ın kavimci devletine karşı savaşta Ebu Müslim kara elbiseler giyerek, Kürt Acem, Türk ve Nabatiler’den bir ordu oluşturarak savaşmış (748), bu nedenledir ki bu hareket Karabayraklılar olarak da anılmıştır. Ancak yeni şeriat düzeni de, Ebu Müslim’i Abbasi Devleti’ni bir tür “Dervişan Cumhuriyetine” dönüştürmesini hazmetmeyerek, bu devrimciyi katlederek aslına dönmüştür. Bu olay gelecekteki birçok ayaklanmanın başlangıcı da olacaktır.

    İslam’ı kabul etmiş gibi görünen ancak korunma amaçlı takiyede bulunan halklar her an bir isyan için hazır beklemişlerdir. Bu gruplar içinde eski Aryan dinleri olan Mazdekizm, Zerdüştlük ve Manizm’i savunanların yanında, İslam’a karşı doğrudan karşı çıkanlarda vardı. Ebu Müslim’in öldürülmesi, yüzünü gizleyen ve örtüsü düşen Abbasi devletine karşı başkaldırılarda bir kıvılcıma dönüşmüştür. Başta Sicistan’da, Horasan’da ve Deylem bölgesinde başkaldırılarda bulundular. Halklar bu bölgede oluşan sosyal mozaiğin gereği olarak birlikte hareket ediyor, hareket içerisinde her farklı yapı kendisini ifade edebiliyordu. Bundan sonraki tüm süreçlerde Babek’e kadar olan süreçte toplum adına bu başkaldırıların tümüne İslamcılar tarafından Hürremiye adı verilmiştir.

    Said Nefisi’nin aktarımına göre; “Hürremilerin yürüttükleri savaş dönemi, dakik hesaba göre 61 yıl sürmüştür. Çünkü Hürremiler 778-779 yılında başkaldırmıştır. Babek ise 837-838 yılında esir düşerek öldürülmüştür. “ Tabii bu başkaldırı ve özgürlük hareketleri Babek’in ölümünden sonra da 300 yıl devam etmiştir. Yani Babek’in kendi deyişiyle “benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babekle başlamıştır. Ne de Babekle bitecektir” Sözü gerçek olmuştur.

    Babek’in takipçileri her türlü katliam ve asimilasyon politikalarına karşı, gerektiğinde direnmiş,  gerektiğinde dağlara sığınarak bu inancı değişik isimler altında bu geniş coğrafyada yaşatmasını bilmişlerdir. Kızılbaş Aleviler de Babek’in özgürlük-eşitlik ve kardeşlik bayrağını bugüne kadar onurla taşıyan süreklerden biridir. Tarihte ilk defa Hürremiler döneminde Kızılbaş adlandırmasına rastlıyoruz. Hüremilerin bir diğer adı da albayraklılar, yani kızılbayraklılardır.

    Babek kendi döneminde kurduğu toplumsal düzenle eşitlikçi, ortakçı yaşamı hâkim kılmış ve ezilen bölge halklarının umudu haline gelerek çeyrek yüzyıl sürecek olan isyanlara katılımını
    sağlamıştır.

    Abbasi orduları zulüm ve vahşette sınır tanımıyordu. Bu durumda Babek ve halkı özgürlüklerini kaybetmektense direnerek ölmeyi seçtiler. Haklı bir davada fiziken bir yenilgi yenilgi değildir.  Haklı bir dava uğruna ölümü göze alan bir direniş tarihe yazılmış bir özgürlük destanıdır aslında. İşte Babek’in ve halkının yenilgiyle sonuçlanan direnişi de tarihe bir özgürlük destanı olarak geçmiştir. Onun ardılları yüzyıllar boyunca zalimlere karşı canlarını kaybetme pahasına bu özgürlük çığlığını günümüze kadar taşımışlardır.

    Başkentliği tekrar Bağdat’a iade edene kadar 57 yıl süreyle Abbasilere başkentlik yapan
    Samarra Babek’in katledildiği yer olarak anılacaktır. Bağdat’a yakın bir yerde Dicle Nehri’nin kıyısında kurulan Samarra 4 Ocak 838 tarihinde büyük bir halk önderinin katliyle lanetlenecektir. Bu katl olayında Samarra, tek bir çığlık sesini bile duymadan, kanlar içinde parçalanmış kolları, baş ve ayakları şaşkınlıkla seyretmişti. İşte tek bir çığlık bile atmadan katledilen Samarra’daki direnişin kahramanı Hürremilerin lideri Babek’di.

    Sonuçta dost bildiğinden gelen ihanet Babek’i Samarra meydanına kadar getirmiştir. Samarra’da ölüme giderken bile Babek’in sergilediği tutum tek başına insanlığa bahşedilmiş çok büyük bir onur ve direniş mirası olmuştur. Af dilerse kurtulacağını söyleyen Halifeye karşı ölürken de diz çökmemiştir. Said Nefisi Babek’i anlattığı kitabında bu son anları şöyle hicveder: “Babek, Mutesim’in yanına geldiğinde, Mutesim ona şöyle demiş: Ey Babek, sen öyle bir şey yaptın ki, hiç kimse böyle bir şey yapmamıştır. Şimdi de hiç kimsenin tahammül edemeyeceği kadar tahammül etmelisin. Babek de ‘yakında benim tahammülümü görürsün’ demiş. Mutesim: ‘Bunun iki elini benim gözümün önünde kesin’ diye emir verdi.” 

    “Mutesim onun ellerinin ve ayaklarının kesilmesini emretti. Onun bir elini kestiklerinde, öteki elini kana batırıp yüzüne sürdü ve yüzünü gözünü kanlı kıpkırmızı yaptı. Mutesim, ‘ey it bu ne iştir?’ diye sordu. Babek şöyle dedi: ‘… İnsanların yüzü, bedenlerindeki kan nedeniyle kırmızı oluyor. Kan bedenden akıp gittiğinde, yüz sararır. Bedenimden kan akıp gittiği zaman halk, ‘yüzünün rengi korkudan sararmıştır’ demesin diye yüzümü kana boyadım.”    “Ona acı çektirmek amacıyla Mutesim, cellada kılıcı onun iki alt kaburgasının arasından yüreğine sokmasını emretti. Bunu yaptıktan sonra, Mutesim’in emri üzerine onun dilini kestiler, onun vücudunu darağacına astılar. Başını Bağdat’a götürüp, köprü üzerinde bir ağaca taktılar. Sonra aynı başı, Horasan’ın kent ve kasabalarında dolaştırdılar. Nedeni ise şuydu ki; o, halkın yüreğinde kök salmış büyük bir nüfuza sahipti.”

    Babek Bir Destandır

    Babek!… Aradan 1177 yıl geçmesine karşın, tarihin derin ve karalık kuyularından günümüze ışıyarak dökülen bir haklı isyan ve başkaldırıdır. Özgürlük, eşitlik, ortak paylaşımcı, kardeşiliği esas alan bir yaşam felsefesinin adıdır  Babek aynı zamanda.

    Tarih zulümler, acılar, baskılar ve güçlülerin kıyımlarıyla doludur. İhanetin her devirde kol gezdiği, sultanlara uşaklığın insanlığa ve hakka ve adalete hizmetten yeğ tutulduğu sayısız örneklerle doludur. Ne varki yine tarihin her döneminde, kul olmaya karşı çıkan, onurunu çiğnetmeyen halklar ve önderlerde var olmuştur ve bu kahramanlar yenileceklerini de bilseler inançlarından dönmemişlerdir.  İşte Babek’te bu yiğitlerden, bu öncülerden biridir.

    “baktı babek, dört yanında dört yoldaşı

    baktılar dökülen yıldızlara, baktılar bezz’e

    ay saklanıyordu utancından, bulutları yoktu gecenin”

    tarihin her döneminde mazlumların çığlığı olanlar bilrler ki, mücadele sonucu yenilseler de gelecek kuşaklara yenilgileriyle birlikte eğilmemiş bir baş, bitmemiş bir kavga ve bir yiğit duruş bırakacaklardır. Bıraktıkları bu miras sayesindedir ki, onların ardılları yeniden, bırakılan bayrağı devralacaklardır. Nitekim bu hep böyle olmuş ve “dipten gelen dalga” misali tarih boyunca çoşkun bir sel gibi akıp gelmiştir bu direnişler.

    Mazdeklerin, Hürremlerin ve Babeklerin  mücadelesi hiç bitmemiş, onların mücadelesi de, onların isimleri de tüm unutturma ve tarihten silme çabalarına karşı günümüze kadar ulaşmıştır. Ama dünya Mutaasim’a kalmadı. Altın bir bardaktan içti zehirli şarabı.

    Babek’in idam edildiği Samarra şehri Mutaasimin ölümünden sonra terk edildi ve bu gün hala harabeleri duruyor. Afşin, Babek’in ölümünü hazırlayan Afşin; mükafat olarak zindana atıldı. Üç yıl kaldığı zindanda  açlıktan öldü .

    Ve hala turna sürüleri Samarra üzerinden geçerlerken acı acı öterler. Gariptir ama onlar hala Babek’in yasını tutarlar.
    Yararlanılan kaynaklar;

    1-    Said Nefisi, Babek, Berfin Yayınevi,

    2-    Ali Şeriati , Dinler Tarihi, Seçkin Kitaplar Yayıncılık

    3-    Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitapevi,

    4-    Ebu Cafer, Tarihi Taberi Tercemesi, Can Kitabevi,.

    5-    Nizamülmülk, Siyasetname, Dergah Yayınları,

    6-    İslam Ansiklopedisi, Cilt 2, M.E.B,

    7-    Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa isimli eseri

    8-     Kendal Doğan, BABEK isimli makalesi

    9-    Güntay Gençalp  ile Röportaj: Keramet Büyükçöl (Zazaki.Net sitesinden alındı)

    10-  Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi imzasıyla yayınlanan Mazdek, Babek Ve Hürremizm isimli araştırma yazısı.

  • ‘Aleviler kimseye biat etmeyecek’

    ‘Aleviler kimseye biat etmeyecek’

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker’in Maraş Katliamı’nın 37. yılında yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği iddiası ile hakkında açılan dava kapsamında Kartal’da bulunan Anadolu Adliyesi’nde dün  ifadesi alındı.

    İfade vermeye gelen Öker ile dayanışmak amacıyla Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı (ABF) Muhittin Yıldız,  Britanya Alevi Bektaşi Federasyonu (BAF) Başkanı İsrafil Erbil, Fransa ABF Başkanı Erdal Kılıçkaya, Avusturya ABF Onursal Başkanı Mehmet Ali Çankaya, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Başkanı Gani Kaplan, Alevi Kültür Dernekleri (AKD)Başkanı Doğan Demir, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Alevi Kurumları eski ve yeni yöneticileri Zeynel Odabaş ve Ercan Geçmez, HDP 25. Dönemi Milletvekilleri Ali Kenanoğlu ve Çilem Küçükkeleş ile bir çok Alevi temsilcisi katıldı.

    YILDIZ: BİZ ALEVİLER 38 YIL ÖNCE HUNHARCA KATLEDİLDİK

    Mahkeme çıkışı Alevi kurumları adına açıklama yapan Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Muhittin Yıldız, “Maraş katliamının sorumluları halen bulunamadı. Katliamı protesto etmek için Maraş’a giden Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker hakkında, yaptığı konuşma nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından hakaret davası açılmıştır. Biz Aleviler 38 yıl önce Maraş’ta hunharca katledildik. Maraş’tan bugüne Sivas’tan Erzincan’a Çorum’dan ve Gazi’ye sayamadıklarımızı eklersek ve Maraş’tan bugüne 38 yıldır bu katliamlar devam etmektedir. Öker hakkında açılan davayı biz, Alevilerin sesini kesmeye yönelik bir girişim olarak görmekteyiz” diye konuştu.

    KAPLAN: HAKARET OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUZ

    Açıklamanın ardından konuşan Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan,  “Öker’in sözlerinde bir hakaret olduğunu düşünmüyorum ve arkadaşlarımın içerde çok iyi Alevice bir savuma verdiler” dedi. Kaplan, Maraş katliamının 38. yıl anmasını yapmak için bölgedeki valiliğe bildireceklerini ve bu konuda gereken tedbirleri almaları gerektiğini belirteceklerini söyledi.

    DEMİR: KORKMUYORUZ

    Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de, “Biz mahkemelere gelmekten korkmuyoruz. Bizim derdimiz kimseye hakaret etmek aşağılamak değil. Bizim derdimiz tamamen toplumumuzun değerlerini, inancını korumak yaşamak ve yaşatmaktır. Kimseye biat etmeyeceğiz, hakkımızı sonuna kadar demokratik yollarda arayacağız” dedi.

    MAT: MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ

    Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Mat ise şunları söyledi:

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret etmedik, bir tarihsel süreci ve katliamcı zihniyeti ifade ettik. Katliama maruz kalan Aleviler, canlarından olanlar Aleviler, mağdur olanlar Aleviler ama nedense yargılananlar ve suçlu kabul edilenler yine Alevilerdir. Biz Avrupa’daki ve Türkiye’deki tüm Aleviler birlik içinde olacağız.  Tüm bu haksızlıklara karşı Pir Sultan, Seyit Rıza gibi dik duruşumuzla mücadele edeceğiz.”

    ÖKER’DEN ALEVİLERE TEŞEKKÜR

    Turgut Öker ise davaya destek için gelen herkese teşekkür ederek, “Benim en mutlu olduğum gösterge, bugün Avrupa’nın bütün federasyon başkanlarının burada olması. Bizim özlem duyduğumuz, bu birlik… Hangi koşul altında olursa olsun yolumuza, inancımıza sahip çıkmak ve bizi yok edenler karşısında yiğitçe direnmek bizim asli görevimiz.” diye konuştu.

    İsmet SEFER

  • Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    PINAR YİĞİTOĞULLARI

    Geçtiğimiz günlerde Neşet Ertaş’ın aramızdan ayrılışının 2. yılıydı ve onu güzel sözlerinden biriyle hatırlamıştık. ‘ Türkü söyleyen birini görürsen korkma yanına otur, kötü insanların türküleri yoktur ‘ . Bu güzel sırlarla dolu sözü bırakmıştı bize. Peki bunca yıldır, Emevilerden tutun, Abbasiler, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi dahil olmak üzere , neden sayısız kez katliam ve zulümler görmüştü bağlaması ve türküsünden başka tutunduğu değeri olmayan bu günahsız halk. Neydi özellikle de bu coğrafyanın egemen olanının , Alevi inancı ile derdi? Uygulayıcısı değişse de ,zulüm hala devam ediyor.

    Alevi inancına biraz derinlemesine bakacak olursak, köklerinin , -birbiriyle olan bağın ne derece olduğuna dair eksik veriler olsa da- , Zerdüşt öğretisinin ilk dönemine kadar uzandığını görürüz . Reya Heqi İtikadı ( Batıni Alevilik) son dönemlerde bazen İslami bir örtü altında ,bazen de açıktan açığa yaşayıp/yaşatılarak bugünlere dek gelmiştir.

    aleviler35Türk’lerle ilk karşılaşması ;

    Tarihsel olarak varlığı İslamiyetten çok daha eskilere dayanmaktadır. Milattan once 3000 yılına kadar uzanan , Afganistan’ın kuzeyinden, Doğu Avrupa’ya, İran,Azerbeycan ve Mezopotamya’yı kapsayan çok geniş alana yayılmıştır. Kendinden sonra gelen tek tanrılı dinleri de etkisine alan Alevi inancının, Türklerle ilk buluşması 10. YY’ a kadar Göktürkler (MS. 552-744) ve ardından Uygur Türkleri (MS. 745-840) ile devam eder.Bu süreçte ,resmen dinin teolojik ritüellerini toplumsal yaşamlarında uygulamışlardır.

    İslamiyetle ilgilisi ;

    İslamiyetin doğuşundan sonra Emevi ve Abbasi zorbalığı karşısında kendilerini koruyabilmek için sürekli direnmişler ,en sonunda Kerbela (MS. 680) şehitlerine şahit olan Mevali halkları (Arap değillerdir) yol erenleri, takkiye’ye başvurarak, Kerbela vakasını kullanıp Araplar içinde Ali yandaşlarını da yanlarına alarak ayaklanırlar. Alevi inancının Ali’yi sahip çıkması bundan ileri gelir. Günümüzde sanıldığı üzere, Alevilik İslamın Hz. Ali ile doğan bir mezhebi değildir. Bu isyan ruhu ve kültürü Aleviliğin, tarih boyunca egemen, inkarcı sistemler arasındaki çatışmalarda da kendini göstermiştir. Bu bir iktidar savaşı değildir, hak ve hakikatin egemenle çatışmasıdır. Zulümler, baskılar,haksızlıklar karşısında Alevilik bir isyan geleneğinin kimliği olarak da tanımlanır. Der ki; ‘Akıl kıblesine döndük, inancın beyni kitleyen zincirlerini kırdık, severken Hakikati bulduk’. Hakikatin sevenin, sevilende kendini eriterek aşka ulaştığı, sevilenin kamil insan olarak hakikate erdiği bir yol meydanıdır Alevilik.

    alevi_cocukToplumsal hayatla ilişkisi ve sosyo-dinsel özellikleri;

    Alevilik öğretisi/felsefesinde insan gönlü Tanrı evidir. Hak ,Tanrının adı olduğu gibi, Tanrısal öz olarak ‘hakikat’ gerçek ya da aşk anlamındadır. İnsan ‘ Ben hakikatim ,aşkım’ diyerek Tanrıyı kendi kılar. İnsan Tanrının görünür halidir ve insan olmadan Tanrı olmaz. Bildiğimiz pek çok dinden farklı olarak, kul olmayı salt günah işleyen, aciz, Tanrı tarafından cezalandırılması ve dolayısıyla ondan sürekli korkması gereken bir varlığa indirgemez, düşünmeye ve sorgulamaya imkan vermeyen bir kısır döngüye hapsetmez. Bilakis Tanrıyı dışarda değil, insanın kendi öz varlığında bulması gerektiği gerçeğiyle vicdan olgusunu güçlendirir. Alevilik öğretisi /felsefesinde toplumsallaşmak ,hakça yaşamak, eşit olmak, topluma adanmak, an’a hizmet etmek esastır. Alevilikte geleneksel tasavvuf anlayışının dışında,kendini tanrıya ,hakka ulaştırmak için, dünya işleri yaşamsal değerdedir. Toplumsal ağırlıklı bir eylemin sahibi olmanın farkındalık yaratıyor olması dolayısıyla , inancı dünyalılaştırarak, cenneti an’da yaşadığımız hayat olarak algılar ve buna inanır.

    alevikadinlarKadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile yapısına ve özellikle kadın kimliği etrafında şekillenen demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal yaşam birliğine sahiptir. Tarihte bilinen pek çok Alevi kadın şair, ozan ve sanatçı vardır. Toplumda kadın öncü durumundadır. Sınıfsal olarak derin ayrılığın olmadığı, toprağa ve doğaya bağlı olmakla beraber, suyu, ağacı özellikle kutsal sayarlar. Paylaşmamak, çıkarcı olmak, ezenden yana olmak asla kabul edilemez. Toplumsal dayanışma biçimi olarak gelişen, ‘Musahiplik ‘ yani, yol arkadaşlığı (yoldaşlık) geleneği vardır. Her bir kimsenin ikrar verecek, kendine kefil olacak yol arkadaşını seçme ve belli bir sınama süreci sonunda, Pir’in de huzurunda yapılan yeminle, hayat boyu kardeşden yakın olarak yaşarlar. Musahipler birbirleri arasında evlilik yapmazlar (kaynağım burada ‘kız alıp vermezler’ cümlesini kullanıyor ancak ben bu söylemden hoşlanmadığımdan ‘evlilik yapmak’ olarak geçiyorum). Hırsızlık, zina ve yalan söylemek gibi suçlar ‘düşkünlük’ olarak nitelendirilir ve cezası teşhir ve tecrit yani, kişiyi toplum dışına almaktır. İnançsız olmanınsa cezası yoktur. Asla işgalci ve yayılmacı değildir. Tüm bu özellikleri dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri ve onun artı değer üzerinden kurguladığı dünyası, Alevilerin anlayışına uymaz, bu nedenle onu hedef almıştır. Osmanlı’nın emperyalist büyüme planları ve yöntemleri, bu öğretiyle aynı yerde duramazdı. Alevi yaşam biçimi, Marx’ın diyalektik materyalizm üzerinden idealize ettiği komünal yaşam biçimiyle birebir örtüşüyor. Aynı zamanda inanların, teolojik değerlerle kurduğu ilişki anlamında da yine İslam toplumlarıyla derin zıtlıklar içinde. Tıpkı bugün olduğu gibi. Malesef, Osmanlı-Türkiye tarihyazıcılığındaki boşluklar, ideolojik söylemin bir parçası ve uzantısından doğmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın köklü ve özgün unsurlarından ve bu coğrafyayı oluşturan Anadolu, Rumeli ve Mezopotamya ‘yı birbirine bağlayan ana damarlardandır. Bu tarihi ve toplulukları görmezden gelerek veya onların hikayesini dar sınırlara hapsederek, coğrafyamızın kapsayıcı ve sahici tarihini yazmak, onun ruhundan ve mirasından faydalanmak mümkün değildir.

    Tasavvufu ve tarikatları şeriat odaklı medrese İslam’ına bir eleştiri olarak okursak, gezginci dervişleri de tarihsel olarak tarikatların içinden çıkmış, ama onlara, onların kurumsallaşmış yapısına tepki duyan, bu tepkisini de yarı çıplak gezmek, yüz kıllarını kesmek,mücerret kalmak gibi sosyal normların dışında yaşayarak ifade eden, daha radikal bir sosyo –dinsel muhalefet hareketi olarak konumlandırabiliriz. Bu konuyu daha derinlemesine bilmek isteyenler , Ahmet Karamustafa’nın ‘Tanrı’nın kural tanımaz kulları: İslam dünyasında derviş toplulukları’ adlı kitabında bulabilir. Yaşadıkları coğrafyalarda ,çağlar boyu değişen koşullara ki buna devletler ve inançlar da dahil, hep bir uyum içinde ,çoğu zaman onları reddetmek yerine bir nevi yol arkadaşı ilişkisine girmiştir, İslamı Kabul etmediği halde , Ali’yi ve Kur-an ‘ı kutsal saymışlar hatta ,19. YY ‘da Anadolu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerine; Hristiyanların , Anadolu’nun kadim halklarının bakiyesi olması dolayısıyla sahip çıkarak misyonerlik çalışmalarına meşruiyet kazandırmışlardır. İslam’dan başka dine geçmek şeri hukukuna gore mümkün olmamasına ragmen, hayatlarını riske sokmayı bile göze alabilmişlerdir.

    Tarihte yaşadıkları bilinen en büyük katliamlar;

    755 Ebu Müslüm Horasani ( Medayin / Rumi Bağdat)

    922 Hallacı Mansur (Bağdat)

    1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)

    1239 Baba İshak (Molya Ovası)

    1393 -94 Fazlullah /Fazlı ( Nahçivan )

    1417-18 Seyit Nesimi ( Halep-Şam)

    1511 Şahkulu Sultan (Tekke Yöresi/Gökçay)

    1514 Yavuz II. Selim

    1518 Bozoklu Şeyh Celal (Erzincan )

    1519 Sah Veli (Sivas)

    1526 Baba Zünnun (Höyüklü)

    1527-28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)

    1533-34 I. Süleyman

    1547-51 ve 1578-90 Koca Haydar Pir Sultan Abdal (Sivas)

    1606 -11 Kuyucu Murat Paşa

    1826 II. Mahmut soykırımı.

    Cumhuriyet Dönemi;

    6 Mart 1921 -20 Haziran 1921 (Koçgiri Soykırımı)

    4 Mayıs 1937-6 ağustos 1938 (Dersim )

    2 Haziran 1966 (Ortaca-Muğla)

    1968 (Hekimhan – Malatya )

    11 Haziran 1968 (Maraş –Elbistan katliamı)

    1 Mart 1971 (Hatay-Kırıkhan)

    18 Nisan 1978 (Malatya)

    19-24 Aralık 1978 (Maraş katliamı)

    3-4 Temmuz 1980 (Çorum)

    2 Temmuz 1993 (Sivas-Madımak)

    12 Mart 1995 (Gazi-İstanbul)

    14-15 Mart 1995 (Ümraniye)

    Bu tarihlerden de anlaşılacağı üzere, Aleviler yüzyıllardır farklı devletler tarafından, sistematik olarak yok edilme, dinleri ve kültürleri de devlet kontrolünde tekke ve zaviyeler kanunu ile oluşturulan diyanet işleri bakanlığı aracılığı ile yok edilmeye ,en olmadı yine devlet tarafından üretilmiş Hacı Bektaş-ı Veli gibi sözde dergah ile devletleştirilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Alevilerin devlet kurumlarında ‘odacı’ olarak ‘istihdam’ edildiği halk ozanlarımız bile vardır. Aşık Daimi, Feyzullah Çınar ,Aliekber Çiçek, Aşık Hüdai bunlardan sadece bazıları. 1960- 70’li yıllarda , Cumhuriyet döneminden itibaren süregelen katliamların olduğu coğrafi hat üzerinden, Türkiye Devrimci Hareketinin destansı önderlerinin çıkması bir tesadüf değildir. İbrahim Kaypakkaya (Çorum- Dersim), Mahir Çayan ve arkadaşları (Kızıldere, Niksar-Tokat) , Deniz Gezmiş ve arkadaşları (Şarkışla- Gemerek) ve daha pek çok örnek. Geçtiğimiz yıl Gezi isyanında yitirdiğimiz can’ların çoğunlukla Alevi olmaları bile hem devletin sure gelen eyilimindeki aynılığı, hem de toplumun isyan kültüründe ve egemenle kurduğu ilişki anlamında günümüz Alevi halklarının etkisini ve rolünü yaşayarak görmekteyiz. Devletin tek tip kimlik yaratma ideolojisinin hedefindeki en önemli unsur olmaya devam etmektedir.Devlet, Işid çetelerini maşa olarak kullandığı Şengal ,Rojava, Kobane başta olmak üzere, tüm Suriye ve Irak bölgesinde yaşayan Alevi ve Kürtleri kapsayan bu soykırıma da bu nedenle, bırakın engel olmayı adeta çanak tutan bir siayset yürütmektedir. Rojava’da hayata geçmiş tarihsel öneme sahip olan özerk yönetim ve halkın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği yaşam pratiği de ,tıpkı Alevi öğretisinde var olan yaşam pratiğiyle örtüşmektedir. Bölgedeki bu tip özgürlükçü,demokratik ve insani gelişmeler belli ki hükümeti sıkıntıya soktu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler ‘in geçtiğimiz günlerde toplanması dolayısıyla orda yaptığı konuşmasında ; çocukların öldürüldüğü bir dünyada hiç kimsenin masum olmadığını söylese de, bu katliamlara hükümetin neden sessiz kaldığı ,engel olmak bir yana, meclisten geçen savaş tezkeresiyle, bu halkları katleden çetelere değil de, neden onların öz savunma birliklerinin hedef olarak zikrediliyor olduğu meselesi, önümüzde karanlık bir soru olarak duruyor. Hükümet açıkça yeni bir Kürt-Alevi katliamı gerçekleştiriyor. Tarihte bu coğrafyada defalarca yaşanmış katliam yineleniyor ,aynı halklar benzer egemen güçler tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu sadece bir etnik ve mezhep soykırımı değil, aynı anda bir sistemler savaşıdır. Emperyalist, işgalci güçlerin içine İslami motifler işlenmiş, ama aslında islamı’da aşağılamaktan başka sonuç doğurmayan ,insani değerlerini ,vicdanını yitirmiş güçlerin ,eşitlikçi, özgür ,onurlu ve dayanışma içinde komünal yaşam biçimini benimseyen halklara karşı savaşıdır. Bu güçler Alevi öğretilerinin sahip olduğu tüm değerlere düşman olduğundan, onun izlerini taşıyan herşeyle, özellikle kadınlar başta olmak üzere insanları sömürmek ve sindirmek üzerine kurguladığı krallığını sağlamlaştırmak için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmiyor, vahşice kan dökmeye devam ediyor. Bu korkunç olaylara tanıklık ettiğimiz şu günlerde, özellikle Alevi ve Ezidi inaçlarını ve bu toprakların kadim halklarının varlık ve değerlerini tekrar düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde gelecek nesiller daha büyük karanlık ve kaos ortamı içinde, doğanın öldüğü, yaşam ve insanlık değerlerinin sıfırlandığı korkunç bir sömürü hayatına mahkum olacaklar. Bu savaş aslında bir değerler savaşıdır. Bu ortamda savaşa iştirak etmek yalnızca uzun namlulu silahı alıp Kobane’ye veya Rojava’ya gidip meydanda çarpışmak olmayabilir. Keşke bunu yapabilme yürekliliği de gösterebilsek. Ancak evimizde ,kendi ait olduğumuz düzen içinde yaşarken bile, savaşın iki tarafı arasında bir tahlil yapıp karar verebiliriz. Tüketim alışkanlıklarımızdan, sosyal ilişkilerimizin biçimine, insanlık değerlerinden ,ekolojik değerlere varıncaya dek seçeceğimiz saf, tarihin akışını belirleyecek olan en önemli direniş hareketinin bir parçası haline sokabilir bizleri. Yaşadığımız bu günleri, bu bilgi ve farkındalıkla tekrar değerlendirmenizi ve savaşın sizden aslında kilometrelerce uzakta değil, gönül evinizde meydan bulduğunu bilmenizi isterim. Hepimiz bu nedenle aslında bu savaşın tam da orta yerindeyiz.

    REFERANSLAR

    Mesele Dergisi eylül 2014 Eren Barış Ayfer Karakaya Stump söyleşisi
    Özgürlüğün dinmeyen ezgisi- Kemal Bülbül Demokratik Modernite sayı 7
    İnançlar İnsanın Toplumsal düzeyiyle Zihniyetini Yansıtır – Abdullah Öcalan -Demokratik Modernite 10. sayı
    Hakikatin anlamlaşan değeri olarak Alevilik ve Aleviler- Nesrin Akgül -Demokratik Modernite 10. sayı
    Batını Aleviliğin kökenindeki Zerdüşti bazı niteliklere kısa bakış. -Erdoğan Yalgın DM 10. sayı
    Alevilik gerçeği -Şükrü Yıldız -DM 10. sayı

    jiyan

  • Turgut Öker: Bizi yok etmek isteyenlere karşı direneceğiz

    Turgut Öker: Bizi yok etmek isteyenlere karşı direneceğiz

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker’in Maraş Katliamı’nın 37. yılında yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan’a  hakaret ettiği iddiası ile hakkında açılan dava kapsamında talimat üzerine bugün  Kartal’da bulunan Anadolu  Adliyesi’nde ifadesi alındı.

    Saat 10.00’da başlayan duruşmada ifade vermeye gelen Öker ile dayanışmak amacıyla Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı (ABF) Muhittin Yıldız,  Britanya Alevi Bektaşi Federasyonu (BAF) Başkanı İsrafil Erbil, Fransa ABF Başkanı Erdal Kılıçkaya, Avusturya ABF Onursal Başkanı Mehmet Ali Çankaya, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Başkanı Gani Kaplan, Alevi Kültür Dernekleri (AKD)Başkanı Doğan Demir, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Alevi Kurumları eski ve yeni yöneticileri   Zeynel Odabaş ve Ercan Geçmez, HDP 25. Dönemi Milletvekilleri Ali Kenanoğlu ve Çilem Küçükkeleş ile bir çok Alevi temsilcisi katıldı.

    “ECDATLARIMIZ BU ZİHNİYET KARŞISINDA TESLİM OLMADILAR”

    Öker duruşma sonrası adliye çıkışında basına açıklamalarda bulundu.
    “İçerdeki yargılama bizim için hiç bir şey ifade etmiyor” diyen Öker “Çünkü tarihten bu yana ecdatlarımız bu zihniyeti temsil edenlerin karşısında ser verdiler bedenlerini verdiler ama hiçbir zaman teslim olmadılar.

    “ALEVİLERİN BUGÜNKÜ BİRLİĞİ YARGILAMADAN DAHA ÖNEMLİDİR”

    Benim için en mutlu olduğum gösterge bugün Avrupa’nın bütün Federasyanlarının ve Türkiye’deki bütün alevi dernek ve kurumlarının başkanlarının burada olması. Bu, içerdeki yargılamadan çok daha önemlidir. Bizim özlem duyduğumuz tablo bugünkü gibi hep birlikte olmaktır. Hangi koşul altında olursa olsun yolumuza sahip çıkmak, inancımıza sahip çıkmak bizi yok edenler karşısında yiğitçe direnmek gerekir” dedi.
    Konuşmadan sonra duruşmaya katılan Aleviler “Turgut Öker Yalnız Değildir”, “Alevilerin Sesi Susturulamaz” sloganlarını atarak alandan ayrıldılar.

    İsmet SEFER

  • Aleviler Denizli’de cemevi yapılması için kampanya başlattı

    Aleviler Denizli’de cemevi yapılması için kampanya başlattı

    PİRHA-Denizli’de bulunan 4 cemevinin il merkezine yakın olmadığını belirten Aleviler, ibadetlerini rahat bir şekilde yapmak için il merkezine yakın bir cemevi yapılması için change.com üzerinden kampanya başlattı. 

    Denizli Büyükşehir Belediyesi, Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği, Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı Denizli Şubesi, Alevi Kültür Derneği Denizli Şubesi’ne ulaştırılmak üzere başlattıkları kampanyada şu sözlere yer verildi: “Denizli genelinde toplam 4 cemevi bulunuyor ve bunların hiçbirisi il merkezlerinden birisi olan Pamukkale ilçesi içerisinde yer almıyor. Özellikle Pamukkale Üniversitesi çevresinde oturan vatandaşlarımız ve orada okumakta olan öğrencilerimiz ibadetlerini yerine getirmekte zorlanıyor. Onlara en yakın cemevi Pınarkent te yer alıyor ve otobüs ile oraya ulaşmaları yaklaşık 40 dakika, dolmuş ile ise iki vesayet. Bu kişilerin rahat bir şekilde ibadetlerini yerine getirebilmeleri için onların ulaşımlarını kolay yapabileceği ve ulaşım için fazla vakit kaybetmeyecekleri, Üniversite bölgesi, İncirlipınar, Çınar bölgelerinden birisine cemevi yapılmasının ihtiyaç olduğunu belirtiyor ve bunun için desteklerinizi bekliyoruz.”

  • Türk Devleti ve Dersim

    Türk Devleti ve Dersim

    İMAM CANPOLAT

    1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

    İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

    Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

    Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

    Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

    Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

    Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

    Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

    Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

    Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

    Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

    Dersim ve Koçgiri

    Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

    1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

    2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

    3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

    4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

    5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

    Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

    Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

    *Ankara Büyük Millet Riyasetine

    Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

    *Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

    “Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

    Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

    Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

    Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

    O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

    Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

    1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

    2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

    3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

    4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

    5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

    Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

    Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

    Ankara Büyük Millet Riyasetine.

    Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

    Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

    Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

    Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

    Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

    Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

    Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

    Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

    Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

    Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

    Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

    Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

    Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

    Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

    Heyette yer alan isimler:

    Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

    Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

    Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

    Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

    dersim_katliami_01Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

    Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

    Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

     

    Ağrı isyanı ve Dersim.

    1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

    Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

    Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

    Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

    Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

    İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


    Başbakan’ın ağzından;
    Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

    Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

    1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

    “Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

    dersim_katliami_02

    dersim_katliami_03

     

    Kemal’in intikam emri:

    dersim_katliami_04

     

    Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

    Türk basınından Dersim haberleri:

    dersim_katliami_05

    Fareler gibi zehirlediler.

    dersim_katliami_06

    Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

    Seyid Rıza’nın son sözleri…

    Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

    Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

    İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

    dersim_katliami_07

    Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

    Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

     

    “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

    İhanetin rolü:

    Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

    Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

    Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

    dersim_katliami_08

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

    Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

    Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

    dersim_katliami_09

    Vasiyetleri yerine getiriliyor.

    Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

    Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

    Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

    dersim_katliami_10

    Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

    Asimilasyonist algı:

    Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

    Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

    Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

    Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

    Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

    Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

    Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

    20 Aralık 2014