Etiket: AKP

  • Pir İbrahim Erdoğan: Bu barış süreci Aleviler için bir kurtuluş sistemidir!-VİDEO

    Pir İbrahim Erdoğan: Bu barış süreci Aleviler için bir kurtuluş sistemidir!-VİDEO

    PİRHA – Pir İbrahim Erdoğan, ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na dair Alevi toplumunun yaklaşımını değerlendirdi. Erdoğan, “Yaşanan süreç, Aleviler için bir kurtuluş sistemidir. Bu kurtuluşa sarılmaları gerekiyor. Alevilerin, kazanım elde etmesi için bütün ezilenlerle birleşmesi, bu programa güç vermesi gerekiyor” görüşünü paylaştı.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından yeni süreç, Alevi toplumu tarafından da dikkatle takip ediliyor.

    PKK tarafından silahların bırakılacağı yönündeki açıklama ardından Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ile AKP-MHP Hükümeti arasındaki görüşmeler de hızlandı. Taraflar arasında 2 Haziran’da yapılan toplantı sonrasında Meclis bünyesinde yakın zamanda bir komisyon kurulacağı da duyuruldu.

    “ALEVİLER, BARIŞIN OLMASINI İSTİYOR”

    Parlamento sorumluluğunda ilerleyeceği açıklanan yeni sürece dair Ağuçan Ocağı pirlerinden İbrahim Erdoğan ile konuştuk. Gelinen evre ve yapılan görüşmelere ilişkin Pir İbrahim Erdoğan “Her şeyden önce bu başlatılan süreç, ülkede yaşayan her insan için bu zamana kadar bulunamayan bir program oldu” diyerek sözlerine başladı.

    “Bu topraklara barışı getirmek, güzel bir yaşamı kurdurmak her insanın görevi olmalıdır” diyen Pir Erdoğan, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Her iki taraftan anaların yüreğinin gerçekten çok acı bir şekilde yandığını hepimiz biliyoruz. Sayın Öcalan’ın başlatmış olduğu bu programın, bu görüşün, bu barışın çok kıymetli olduğunu görüyorum. Ülke insanları için, toplum için, hatta Ortadoğu için çok kıymetli olduğunu biliyorum. Hepimiz hizmet etmeliyiz. Hepimiz, bu barışı engelleyenlere karşı da mücadele etmeliyiz. Eski derin devlet sistemi, asla bu barışın sağlamasını istemez. Bu ülkede Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin; yani bütün ezilenlerin kendi kimliğine, inancına sahip olmasını istemiyor. Çünkü bunu istemediği sürece kendi hegemonyasını yürütecek. İşte Türk-İslam sentezini, anayasadaki ilk dört maddeyi yürütmek istiyor şu anda. Çünkü onu ayakta tutan, hegemonyasını bu ülkenin mazlumları üzerinde yürütmek için o dört maddeye ihtiyacı var. O dört madde bozulmasını istemiyor. Bu nedenden dolayı Aleviler genel olarak bu barışın kesinlikle olmasını ve sonuç alınmasını istiyor. Ama şöyle bir eksiklik de var. Barışı istiyor ama mücadele de etmiyor.”

    “ALEVİLER İÇİN BİR KURTULUŞ SİSTEMİ”

    Pir İbrahim Erdoğan, gerçek bir barışın sağlanabilmesi için Alevi toplumunun da mücadele içerisinde olması gerektiğine vurgu yaparak şöyle devam etti:

    “Alevi toplumu, katılım konusunda her ne kadar bugün eksik de olsa, bu konuda bilinçlidir. Barış, özgürlük, ezilmek ne demektir, bunu çok iyi bilen bir toplumdur. Aleviler hem Osmanlı döneminde de cumhuriyet döneminde de ve hatta Hristiyan devletlerin dahi katliamına uğramıştır. Bu nedenlerle yaşanan süreç Aleviler için bir kurtuluş sistemidir. Bu kurtuluşa sarılmaları gerekiyor. Barış olmazsa ne olur? Eğer bu sürece sarılmazsan, barışı sağlayamazsan geçmişte olan katliamların aynısı görülecektir. Çoluk çocuğunu o katliamcıya teslim etmek istemiyorsan o zaman barış sistemine sarılman lazım.

    Görüşmeler var ama açıkta, ortada bir şey yok. Bu konuda Alevilerde bir güvensizlik söz konusu. Yani deniliyor ki ‘Biz bu hükümete güvenmiyoruz. Geçmişte bize çeşitli oyunlar oynandı. İyi niyetten dolayı kaybettik. İnanmıyoruz’. Bu konularda biraz kafalar karışık.”

    “ALEVİLERİN KURUMSALLAŞMASI GEREKİYOR”

    Alevi toplumunun yeni süreçten beklentilerine değinen İbrahim Erdoğan, öncelikle var olan örgütlerin “doğru temelde kurumsallaşması gerektiğine” dikkat çekerek, şunları ifade etti:

    “Alevilerin öncelikle kendi tarihine, bilincine dayanıp kurumsallaşması gerekir. Aksi halde başkalarının peşine düşülür, bu da seni bir yere götürmez. Masaya oturmak için kurumsallaşmak gerekiyor. Şimdi Alevilerin bir kısmında bu konuda sadece sanki Kürt sorunu çözülecekmiş gibi bir bakış açısı var. Oysa ki demokrasi kurulur, barış sağlanırsa ‘Alevi, sen bu işin dışında kalacaksın. Sana bir şey verilmeyecek’ gibi bir anlayış yok. Sadece Kürt sorunu çözülecekmiş gibi bir konuyu, milliyetçi görüşe sahip olan kişiler yayıyor. Bu bilgi yayılınca Alevilerin kafası da karışıyor ve ‘Sana bir şey olmayacak, sadece Şafii’ler kazanacak, sen bir şey kazanmayacaksın’ deniliyor. Milyonlarca Kürt Alevisi var. Aleviler komple bu ülkede söz sahibi olmak, kurulacak hükümetlerin karşısından güç olarak korunmak istiyorlarsa yapılacak anayasanın karşısında şimdiden kendi komisyonunu hazırlaması gerekiyor. Anayasa hazırlanacak ya ama bu anayasanın anayasaya ne istiyorsun anayasadan? Alevilerde okuyan kesim çok. Çok bilgili bir kesim de var ama bu taşın altına elini koymuyorlar. Yani bir hukuk komisyonu kurulmalı. O komisyon, halkla bütün bölgelerdeki Alevilerle toplantı yapıp görüşler almalı ki güç alsın, güç olsun. Mesela benim aldığım bir habere göre anayasa için Alevileri çağıracaklar. Peki Aleviler hazırlıklı mı? Yok. İki başkanın peşine Alevilerin takılması bir şey kazandırmaz. Hak ve Özgürlükler Komisyonunun kurulması lazım. Aleviler, bu ülkede ezilenlerin hepsini yanına alıp, onlardan güç alması gerekiyor.

    47 senedir evladını kaybeden Kürt halkıyla toplantılar yapılması, onlardan güç alınması lazım. Aleviler, Kürtler için ne düşünüyor, Kürtler, Aleviler için ne düşünüyor bilinmesi lazım. Fakat, ‘Yalnız Şafiler kazanacak’ fikrini ortadan kaldırmak gerekiyor.”

    “ALEVİLERİN, KAZANIMI İÇİN EZİLENLERLE BİRLEŞMESİ GEREKİR”

    Pir İbrahim Erdoğan, sürecin hükümet kontrolüne bırakılmaması konusunda uyarıda da bulundu. “Bu hükümet ile barış olur mu?” sorusuna birçok yerde rastladığını belirten Erdoğan, değerlendirmesini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Aleviler içerisinde çok yaygın bir şekilde ‘Bunlarla barış olmaz’ deniliyor. Süreci AKP ve MHP’ye bırakırsan tabii ki seni kandırır. Bu ülkede ezilen bütün halkların, bütün inançların büyük bir potansiyel gücü var. Bu gücünle ortak hareket edersen karşıdaki kişi hangi niyetle olursa olsun başarı sağlayamaz. Şu anda bir barış programı için ‘evet’ diyoruz ama durmadan insanları içeri atıyor, ‘Terörsüz Türkiye’ diye konuşuyorlar. Kötü niyetli olduklarını ben de biliyorum. Ama onun o kötü niyetinin hayata geçmemesi için güç birliği yapacağız. Alevilerin, kazanım elde etmesi için bütün ezilenlerle birleşmesi, bu programa güç vermesi gerekiyor.”

    Eren GÜVEN – Rozerin TEK /İSTANBUL

  • 10’uncu Yargı Paketi AKP-MHP oylarıyla komisyondan geçti

    10’uncu Yargı Paketi AKP-MHP oylarıyla komisyondan geçti

    PİRHA- Kamuoyunda 10. Yargı Paketi olarak bilinen ve 30 maddeden oluşan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, yaklaşık 15 saat süren komisyon görüşmelerinin ardından AKP ve MHP oylarıyla kabul edildi.

    TBMM Adalet Komisyonu’nda 30 maddeden oluşan kamuoyunda 10. Yargı Paketi olarak bilinen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kabul edildi.

    Komisyon görüşmesi yaklaşık 15 saat 15 dakika sürdü.

    AKP’nin imzasıyla Meclis’e sunulan ve MHP’nin de destek verdiği 10’uncu Yargı Paketi, muhalefetin tepki ve itirazlarına rağmen Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. AKP ve MHP oylarıyla komisyonda kabul edilen paket, önümüzdeki günlerde Genel Kurulu’nda görüşülecek.

  • ABF Genel Kurul sonuç bildirgesi açıklandı: Zalimle mücadeleye ikrar verdik!

    ABF Genel Kurul sonuç bildirgesi açıklandı: Zalimle mücadeleye ikrar verdik!

    PİRHA – 11. dönem olağan genel kurulunu yapan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), sonuç bildirgesini açıkladı. “Zalimle mücadeleye ikrar verdik” denilen bildirgede Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarını bilimsel temele dayalı yürütmek adına akademisyenler, bilim insanları, eğitimciler, sanatçılar, hukukçulardan oluşan danışma meclisleri oluşturulmayı önüne hedef olarak koymuştur” bilgisi de paylaşıldı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu 11. dönem olağan genel kurulu sonuç bildirgesini açıkladı.

    24-25 Mayıs’ta Ankara Yunus Emre Kültür Merkezi’nde “Eşit haklar mücadelesinde Alevilerin vardık, varız, kendi hakikatimizle var olmaya devam edeceğiz” şiarıyla gerçekleştirilen genel kurul ardından “Yol’un birliği” vurgusu yapıldı.

    “ABF, HAK İHLALLERİNE KARŞI SORUMLULUK ALACAKTIR”

    ABF genel kurulu ardından kamuoyu ile paylaşılan sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:

    “Genel kurulumuz dünyanın cümle cihan topluluklarının yok sayılmalarına karşı topluma umut, gelecek güzel günlere delil olması inancıyla gerçekleştirilmiştir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu çatısı altında bulunan 43 bileşen ile zengin bir yapıdır. Çünkü bu zenginlik Alevi Bektaşi Süreklerinin Tarihsel mirası, göz ve gönül zenginliği ile bir arada harmanlanmış bir musahiplik makamıdır.

    Alevi Bektaşi Federasyonu’nun inanç, demokratik haklar ve direnç üzerine kurulu olduğu üç temel ayağı var. Bu üç ayağı birbiriyle koordineli yürütmek ve sürekliliğini sağlamak için zalime karşı durma şiarını kongrede görev olarak önüne koyduğunu beyan etmiştir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi, Bektaşi, Kızılbaşların birliği, demokratik temel hak ve özgürlük mücadelesinin öznesi, eşitsizliğe karşı eşitlik, laiklik ve adalet mücadelesi yürütenlerle birlikte, Alevi Yol Erkânı ve temel felsefesine bağlı mücadele eden Türkiye Alevi hareketinin en önemli çatı örgütüdür. Genel kurul bu temel hakikate bağlılık iradesini tüm kamuoyuna beyan etmiştir.

    Farklı inanç, dil ve kimliklerden halkları ve doğayı birlikte paylaştığımız canlıları hakkın yansıması olarak görmüş ve birlikte yaşamasının her dönemde tarafı olmuş, dergâhlar ve ocak sistemi ile bunu yaşamış, yaşatmış ve rıza şehri ile bugün bunu gelecek kuşaklara aktarmada kararlıdır.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Akp-Mhp hükümeti döneminde hız kazanan rant odaklı doğa talanlarına, Alevi ziyaret yerleri ve köylerine yönelik maden sahaları tehditlerine, Su kaynaklarının maden odaklarına tahsis edilerek ekolojik dengenin katledilmesine, Alevilerce kutsal sayılan canlıların avlanmasına yönelik yapılan saldırıların önüne durmaya devam edecektir.

    Cumhuriyet öncesi ve sonrası iktidarlar değişmiş, partiler değişmiş ancak Alevilere yönelik inkar politikası değişmemiştir. Bugün AKP/MHP hükümetinin eliyle yasal, anayasal demokratik her türlü hakkın üzerinden silindir gibi geçilmek isteniyor. Kanun hükmünde kararnameler,  belediyelere kayyum atanması, gençlere, kadınlara, işçilere, emek mücadelesi verenlere baskı, gözaltı ve tutuklama furyası ve yargı sopası ile gelecek dizayn ediliyor. Belediye başkanlarının, aydınların, yazarların, sanatçıların, gençlerin ve devrimcilerin şafak operasyonlarıyla evlerinden alınması, tutuklanması, yargı süreçlerinin uzatılması bir insan hakkı ihlalidir. Bugün bir yandan barış görüşmeleri, demokrasi söylemleri ile kamuoyu oluşturulurken diğer yandan Alevilerin katliam tarihlerini kardeşlik referansı olarak almak barış söylemlerine gölge düşürmektedir. Alevi Bektaşi Federasyonu her gün toplu gözaltı, tutuklama operasyonları olduğu gerçekliğine gözünü kapatmadan birlik içinde olacak, hak ihlallerine karşı toplumsal tepki verilmesinde sorumluluk alacaktır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞINA KARŞI DAHA ETKİN MÜCADELE!”

    Egemenler Alevileri, tekçi politikalar ile tarihten bugüne süregelen çeşitliliğini, 72 millete aynı nazarda bakma gerçekliğini yok etmek adına her dönem kıyımdan, katliamdan geçirilmiş, zorunlu göçlere tabi tutulmuştur. Bugün bu saldırı Alevileri katliamlarla yok edemedik diyerek Aleviliği yok etme aşamasına evirilmiş, daha içeriden hareketle Aleviliğin özü bozulmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle açılan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığına karşı durmak ve bu sürece karşı daha etkin mücadeleyi genel kurulumuzca görev olarak önüne koymuştur.

    “KATİL COLANİ VE ÇETESİ DERHAL YÖNETİMDEN EL ÇEKTİRİLMELİ”

    Emperyalist ve Siyonist güçlerin Ortadoğu’yu şekillendirme planları doğrultusunda Filistin’de halklara uygulanan savaş politikalarını kınıyoruz, Direnen Filistin halkının haklı mücadelesini savunuyoruz.

    Ortadoğu’da Suriye yönetimini ele geçiren Katil HTŞ çeteleri, Suriye’de Alevilere Soykırım uyguluyor. Şeriat Ortadoğu halklarına katliam olarak dönüyor. Selefi HTŞ çeteleri ve onun koruyucuları tarafından Suriye’de Alevilere, kadınlara, çocuklara ve diğer inançtan halklara adeta Kerbela yaşatılıyor. Eski İŞİD militanı olan HTŞ lideri Colani, Türkiye ve dünya devletleri nezdinde devlet erkanlarıyla karşılanıp bir lider olarak kabul edilebilir ancak biz Aleviler ve dünya kamuoyu nezdinde bir Soykırımcı katildir. Katil Colani ve çetesi derhal yönetimden el çektirilmeli ve savaş ve soykırım suçlusu olarak yargılanmalıdır.

    Medeniyetler şehri olarak tarif edilen kadim Antakya şehrinin, halkların katillerini içinde barındıran İdlib şehri ile kardeş ilan edilmesini şiddetle reddediyor ve Antakya halkının haklı itirazına destek veriyoruz. Ayrıca Samandağ halkına yönelik yaşam alanı gasplarının ve demografig yapıya yönelik planlarının farkında olduğumuzu ve Samandağ halkının direnişinin yanında olduğumuzu da ilan ederiz.

    SOYKIRIMA KARŞI MÜCADELE VURGUSU!

    Dünyada ve özelde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler tüm toplumu kaygılandırmaktadır. Derinleşen ekonomik kriz, aşırı tüketim ve yoksullaşan toplum içerisinde bir öfke de barındırmaktadır. Ekonomik krizin derinleşip toplum yoksullaşırken diğer yanda bütçeler toplumun refahı için değil savaş bütçelerine ayrılıyor, bireysel silahlanma büyüyor. Savaşlarla, zorunlu göçlerle yerinden edilen çocuklar, kadınlar çok ağır koşullarda yaşıyor, tacize tecavüze, istismara maruz kalıyor. Suriye’de Alevilere yönelik soykırıma karşı mücadele edecek, insani yaşam koridorlarının açılması için her türlü girişimde bulunacak. Halkların eşit haklarla birlikte yaşama güvencesi olarak Alevi örgütleri hizmet edecektir.

    “ASİMİLASYON SALDIRILARINA DUR DEMEK, ABF’NİN ASLİ GÖREVİDİR”

    Eğitimde en can alıcı ve boyutlu bir saldırı olan Türk – İslam referanslı gerici dinselleşmesidir. Zorunlu din dersleri eğitim yaşlarında ana sınıflara kadar indirilirken, Çedes benzeri projeler ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlendirdiği imamlar okullara eğitmen olarak yerleştirilmiş ve kendilerinin tarif ettiği din anlayışını, Alevilere ve farklı inançlardaki çocuklara dayatmaktadır. Bu anlayış neredeyse şeriat rejiminin eğitim müfredatı ile aynı noktaya getirilmiştir. Dindar ve kindar nesiller yaratarak Aleviliği ve farklı inançların bu topraklardan silinmesi hedeflenmektedir. Alevi – Bektaşi çocuklarına ve gençlerine yönelik devam eden bu asimilasyon saldırılarına dur demek, Alevi Bektaşi Federasyonun asli görevidir.

    “AFFETMEYECEĞİZ, HELALLEŞMEYECEĞİZ!”

    Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 1 Mayıs katliamları ile yüzleşilmesi için mücadelemiz sürecektir. 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı başta olmak üzere İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olamaz, katiller serbest bırakılamaz. Unutmayacağız, Unutturmayacağız, Affetmeyeceğiz, Helalleşmeyeceğiz.

    2 Temmuz’da Sivas’ta olacağız, katliamda yitirdiğimiz canlarımızın anısını yaşatmak, Madımak oteli utanç müzesi olsun talebimizi birlikte her alanda dile getireceğiz.

    Biz Aleviler yolumuz erkânımız gereği, barıştan ve yaşam hakkından yana olmuşuzdur. 72 millete aynı nazarla bakan bir inancının sahipleri olarak birlikte yaşadığımız topluluklar için eşit yurttaşlık ve özgürlükçü bir Anayasa mücadelesi verdik ve vermeye devam edeceğiz. Dün olduğu gibi bugünün anti demokratik koşullarında, Laik Demokratik bir Hukuk devleti mücadelemiz sürecek.

    Alevi Bektaşi Federasyonunu oluşturan kurumların bir ahenkte hareket etmesine vurgu yapılarak İnanç kurulunun eksikliğinin giderilmesi konusunda görevler verilmiştir. Oluşturulacak Yol Erkan kurulu ile devletin kurduğu Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığının asimilasyon siyasetiyle Aleviliğin kadimden bugüne gelen Yol Erkan çizgisini değiştirme amacının önüne geçmeli, Alevi süreklerinin çeşitliliğine zeval vermeden Yol Erkan hizmetlerinde öze dönüşü sağlanmalıdır. Ayrıca dışarıdan gelen asimilasyonun yanısıra, içeriden gelen Aleviliği dönüştürme çabalarına da karşı durmak zorundadır. Alevilik Kadimden bugüne, doğaya, ağaca, dağa, turnaya ikrar vermiş bir inançtır. Aslanla ceylanı bağrında taşır, suyun canı vardır diyerek kutsalı arasına koyar. Geçmişten günümüze Alevilerin gönlünde damıtılarak bu yol gelmiştir. Alevi olup da Aleviliği şekilsel ve tek tip inanca dönüştürmeye çalışanlara da geçit vermez.

    ZALİMLE MÜCADELEYE İKRAR VERDİK”

    Başta Hacı Bektaş Veli Dergâh’ı olmak üzere, Alevilerin dergâhları, vakıflar ve turizm bakanlığı eliyle gasp edilmektedir. Sanki Alevilerin niyaz mekanı değil de bir turizm merkeziymiş gibi devlet tekeline alınmış ve ibadetlerimizin izne tabi tutulmuştur. Dergâhlar Alevilerindir ve asli sahiplerine bırakılıncaya kadar mücadele edilmelidir. Bu nedenle bu sene 16 17 18 Ağustos’ta yapılacak Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi anma günlerinde tüm kurumlarımızın tek yürek Hacıbektaş’ta olması, Hünkârın öğretisi ışığında, Kadıncık Ananın kemaletinde, etkinlikler düzenlemeli ve kurumlarımızın özlerini birlemeleri konusunda genel kurul kararı ortaya çıkmıştır.

    Federasyonumuzun 23 Yıllık sürecinde 9 kurum ile başlayan örgütlenme mücadelesi bugün 43 kurum ile devam ediyor olsa da günümüzün koşullarında örgütlümüzü büyütmek ilk görevimizdir. Alevi Hak Mücadelesini ve Türkiye’nin Demokratik laik bir hukuk devleti olması mücadelesini aynı bakış açısı ile verebilecek kurumları ile birlik bağı kurulmalıdır. Bileşen sayımız bu doğrultuda arttırılmalı ve ülkenin her toprağında Alevi Bektaşi Federasyonu varlığı hissedilmelidir. Gençlerin ve kadınların karar alma sürecindeki etkinliklerin önünü tıkayanları engellemek ve kurumlarımızın çağa ayak uydurması sağlanmalıdır. Alevi Bektaşi Federasyonu Tüzüğü bu doğrultuda tadil edilecek, tüm bileşenler bu sürece aktif katılımı sağlanacak!

    Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarını bilimsel temele dayalı yürütmek adına Akademisyenler, bilim insanları, Eğitimciler, Sanatçılar, hukukçulardan oluşan danışma meclisleri oluşturulmayı önüne hedef olarak koymuştur.

    Alevilerin en temek talepleri olan

    -Eşit yurttaşlık hakkı

    -Diyanet işleri başkanlığının kapatılması

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılması

    -Madımak otelinin utanç müzesi olması

    -Cemevleri’nin anayasada ibadethane olarak tanımlanması

    -Alevi Bektaşi Dergahlarının Alevilere iade edilmesi

    -Alevi köylerine cami yapılmaması

    Bu temel maddelerde geçmişte ortaklaşılan ve mücadele yürüttüğümüz taleplerimizden vazgeçmedik, devam eden yok sayma, inkar ve asimilasyon politikalarıyla dayatılan,

    -Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı,

    -Eğitim sistemindeki Türk İslam referanslı ÇEDES ve benzeri Projeler

    -Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Eğitim sistemi

    tanımıyoruz ve buna karşı ortak mücadelemizi her alanda sürdüreceğiz.

    Alevi Bektaşi Federasyonu Alevi kelimesinin yasak olduğu, bu ad ile dernek kurmanın yasak olduğu bir süreçte ortak mücadele ile var olmuştur. Bugün bu geçmiş mirası unutmadan, benliğimizi kırarak biz olmayı başardığımız bir tarihsel görev ve sorumluluk yüklemiştir bu genel kurul. Bu görev önce yönetim sorumluluğu alanlara, sonra delegelere, en esaslı olarak da tüm Alevilere ve Bektaşilere düşmektedir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu olarak, zalim karşısında direnmeyi, Muaviye pilavına tamah etmemeyi Şah Hüseyin ve Zeynep Ana’dan, Padişah kapısında aman dilememeyi Pirimiz Pir Sultan ve Senem bacıdan, Muktedire diz çökmemeyi Şah Kalender Çelebiden miras aldık. Adaleti Şahı Merdan Ali’den ve Fatma Ana’dan, barışı ve paylaşmayı Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Kadıncık Ana’dan öğrendik. Düzgün baba makamına yaraşır başımız dik şekilde Alevi Yol Erkânına uygun davranmaya ve zalimle mücadeleye ikrar verdik.

    Bir olalım, İri olalım, Diri olalım. Gelin Canlar Bir Olalım.”

    PİRHA/ANKARA

  • Piroğlu: Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenip nasıl yürütüleceğidir!-VİDEO

    Piroğlu: Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenip nasıl yürütüleceğidir!-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti MYK Üyesi Musa Piroğlu, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen süreci değerlendirdi. Piroğlu, “Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceğidir” diyerek Kürt halkının taleplerinin uluslararası görünürlüğe ulaştığını vurguladı. Musa Piroğlu, “Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır” diye de ekledi.

    1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste yaptığı konuşmada “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış olurken ülkemizde de bu barışı sağlamalıyız” cümlelerini sarf etti. Bahçeli’nin bu konuşması ardından ülke, yeni bir gündeme perde aralamış oldu.

    Cumhuriyet tarihinin en sağcı, en dinci hükümeti olarak ifade edilen AKP-MHP Hükümeti, Kürt sorununun çözümü adına nasıl bir adım atacak; detaylarını Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu üyesi Musa Piroğlu ile konuştuk.

    “DEVLET AKLI, SURİYE’DEKİ GELİŞMELERİ DOĞRU OKUDU”

    Aynı zamanda 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekilliği yapan Musa Piroğlu, “Devlet Bahçeli niye böyle bir çağrı yaptı? Bu çağrı neden Bahçeli tarafından yapıldı?” sorularını irdeleyerek değerlendirmesine şu sözlerle başladı:

    “Bahçeli aynı açıklamada iki tane önemli vurgu yaptı. Bir; ‘sınırının ötesinde çok ciddi gelişmeler oluyor’. İki; ‘Terörsüz Türkiye’de ekonomi canlanacak, maaşlara zam yapılacak’ dedi. Aslında iki vurgunun kendisi bu çağrının neden yapıldığını da göstergesiydi. Kişisel inancım şudur ki aslında Devlet Bahçeli’yi bu sürece itekleyen uluslararası gelişmelerin kendisi oldu. İçeride de bir dizi gelişme var ama savaş ortamının en aza indiği içeride, çatışma ortamının neredeyse uzun süredir hissedilmediği bir dönemde ve onların deyimiyle ‘örgütün bittiğini’ iddia ettikleri süreçte Bahçeli çıktı; hem de en uçtan, ‘Abdullah Öcalan çıksın gelsin bu açıklamayı yapsın’ dedi. Bahçeli’yi buna itekleyen şey aslında onun temsil ettiği devlet kliklerinden birinin, siyaset okumasıdır. Benim iddiam, bu süreçte Devlet Bahçeli ile Erdoğan arasında bir açı farkı oldu. Bu uzunca bir sürede Erdoğan’ın süreçte ayak diremesiyle de çok belirgin hale de geldi. Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği devlet aklı, Suriye’deki gelişmeleri doğru okudu. Ve şunun farkına vardılar ki Esad yıkılacak. Esad’ın yıkılması demek Aslında Suriye’de haritanın yeniden çizilmesiydi. Esad sonrası harita yeniden çiziliyordu ve Suriye’de bir seçenekleri vardı. Ya Kürt halkı ile beraber bu sürece hegemonik olarak dahil olacaklardı ya da topyekün kaybedeceklerdi.”

    “ÖNEMLİ BİR KAVŞAK!”

    DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Musa Piroğlu, sürecin “Demokratik toplum” vurgusuyla ele alınması gerektiğini söyledi. “Kürt halkı özgürleşmeden Türkiye’de demokrasinin gelme şansı yok” diyen Piroğlu, şöyle devam etti:

    “Türkiye’de demokratikleşme mücadelesi ve demokratikleşme sağlanmadan Kürt halkının özgürleşme şansı da söz konusu değil. Bu ikisi iç içe geçmiş, birbirini diyalektik olarak besleyen bir olgudan ibarettir. Bu noktada PKK’nin silah bırakma çağrısı, hamlesi ve bunun üstünden devletle yürütülen görüşmeler eğer bir demokratik barışla sonuçlandığı andan itibaren kaçılmaz olarak Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerin de son bulması anlamına geliyor. Önemli bir kavşaktan geçiyor ülke. Bir yandan bir barış süreci işliyor. Tarihsel bir gelişme, 50 yıllık bir çatışmanın sona ermesi bütün Ortadoğu’yu kapsayan bir olgudan söz ediliyor. Sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceği. Kabul etmek gerek; masaya oturan herkesin kendi planları, ajandaları vardır ve bunu oraya dayatmaya çalışırlar. İki kanadın da ayrı ayrı ajandaları olsa bile ortaklaştıkları ajandalar var.”

    DOĞRU SÜREÇTE SİLAH BIRAKMA KARARI!

    Musa Piroğlu, PKK’nin kendini feshetme kararını da yorumladı. Kürt halkının çok ağır bedeller ödediğini vurgulayan Piroğlu “Ancak, dili dahi yasak olan bir halk, dilini konuşur hale geldi. Kimliği yok sayılan, ‘kart kurt’ denilen bir halk bir ulusal kimlik haline geldi bu mücadelenin sonunda” diye ekledi.

    Musa Piroğlu, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Bu mücadelenin sonunda örneğin Newroz olgusu bu ülke topraklarında boy verdi, bir bahar bayramından çıkıp bir siyasal duruşa evirildi. Bunların hepsi ağır mücadelelerin sonucunda kazanıldı ve Kürt özgürlük mücadelesi, Kürt halkının talepleri, uluslararası bir görünürlüğe ve uluslararası meşruiyete ulaştı. Örneğin Rojava, bu sürecin ürünü olarak şekillendi. Kürt hareketini sadece Kandil ile sınırlayan, onun etki alanını, Kürt halkının varoluş koşullarını sadece Kandil’de gören ve bu yüzden de ne kazanıldığı tartışmasını yürütenler bir bütün Kürt coğrafyasına bakmadan bunu sağlayamazlar. Örneğin uzun süredir dile getirilen Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanma imkanları ortaya çıktı. O yüzden 47 yıllık mücadele aslında çok büyük kazanımlarla geldiği yere ulaştı ve belki de finali dediğimiz o silah bırakma işini aslında bu kazanımların üstüne inşa etti. Sadece ‘Türkiye yakasında ne kazandılar, ne aldılar devletten’ sorusu üstünden bir tartışma yürütüldüğünde bunun boyutları tam görülemiyor. Dediğim gibi süreci başlatan sadece Türkiye’deki gelişmeler değil de süreci başlatan, belki de esas olarak Rojava’daki gelişmelerdi. Bazen tarihsel alanı unutup anı tartışmaya kalkıyoruz. O anı yaratan tarihsel dokuyu görmezden geldiğimizde hiçbir şeyi de görmez hale geliyoruz. O yüzden bence kazanımlar çok büyük. Tarihini tam çıkaramıyorum ama yine bir ateşkes dönemiydi; yapılan açıklama şuydu: ‘Biz yapacağımızı şimdiye kadar yaptık. Sıra artık demokrasi güçlerinde. Biraz da artık onlar bu işi üstlenmeli. Silahın geldiği yer burası’ denildi. Bugün geldiği yer de biraz bununla tarif etmek zorundayız.”

    “DEMOKRASİNİN OLMADIĞI YERDE BARIŞIN ŞANSI YOK”

    Kürt sorununun çözümünün Türkiye’de başka sorunların çözümüne de eşik olacağını ifade eden Musa Piroğlu, şunları söyledi:

    “Tam da aslında mihenk taşı buradan geçiyor. Barış, Kürtlerin sorunu değil. Barış, sadece Kürt halkının talebi değil. Barış, birebir Türkiye’deki demokrasi güçlerinin, emek güçlerinin de sorunu. Bunun birkaç tane başlığı var. Birinci başlık, ekonomik alan. Milyar dolarlar harcanıyor savaşa. Savaş, sadece bir para ve insan öğütme makinesi olmaktan da çıkmış durumda. Aynı zamanda her çeşit toplumsal kirliliğin kaynağı haline gelmiş durumda. Savaş aynı zamanda batıdaki siyasal baskının da temel aracı hâline gelmiş durumda. Örneğin, Selçuk Kozağaçlı’dan, Can Atalay’a kadar bir sürü insan, terör suçlamasıyla çok rahat tutuklanabiliyor. İşte üniversite öğrencilerine saldırılar buradan kaynaklanıyor. Kayyum sadece Kürt şehirlerindeki belediyelerin sorunu olmaktan çıktı. CHP de bugün onun kavgasını veriyor. CHP’ye de kayyum atanacak deniyor. Bir kayyum devleti haline geldi bu devlet ve bunların hepsi aslında önce Kürt halkına yönelik saldırılar ve bu saldırıların toplumun bütünündeki sessizlikten beslenmesiyle yürüdü ve adım adım buraya geldi. Bu noktada Kürt halkı ile yürütülen barış görüşmesi demokratikleşmeden bağımsız bir şey değil. Zira demokrasinin olmadığı yerde barışın yeşerme şansı yok. Ve aslında bence bunun en farkında olan kişilerden biri de Erdoğan. Yani kafasındaki otoriter rejimi devam ettirmesi sıkıntıya giriyor. Bu yüzden sürekli ayak diretmeye çalışıyor ve belki de hala tedirgin olduğumuz yer bu süreçte Erdoğan’ın bu durumu. Barışın olmadığı bir coğrafyada da demokrasinin inşa edilme şansı kesinlikle yoktur.

    “BUNDAN SONRA SORUNUN NASIL ÇÖZÜLECEĞİNİ KONUŞACAĞIZ”

    Musa Piroğlu, “Bundan sonrasında ne olacak?” sorusunu da cevapladı. Piroğlu ayrıca, devlet tarafından öncelikle yapılması gerekenleri ise şu şekilde sıraladı:

    “Öncelikle hapishanelerle ilgili taleplerimiz var. Bunların başında da siyasi tutuklular ama özellikle de hasta tutukluların derhal serbest bırakılması yatıyor. Bu siyasi tutsakların içinde eş başkanlarımız, üyelerimiz, belediye eş başkanlarımız var. Ama aynı zamanda bunların içinde Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, onlarca gazeteci de var. Bu uygulamaların sona ermesi, infaz ceza yasasında gerekli değişimlerin yapılması gibi bir temel talebimiz var.

    İkinci ve bundan da önce gelen talep, İmralı tecridinin sonlandırılması ve Sayın Öcalan’ın bu süreçte nasıl ki silah bırakma sürecini yönetip, yönlendirdiyse şimdi demokratikleşme sürecinde de toplumla doğrudan temasının sağlanması ya da toplumsal dokuya önderlik eden kişilerle doğrudan temasının sağlanması gibi bir talebimiz var.

    Bugünlerde Kürt Dil bayramı kutlanıyor. Tabii ironik bir durum da var. Kürtçe şarkı söylediği için tutsak olan sanatçıların olduğu bir coğrafyada Kürt dil bayramı kutlanıyor ve barış sürecinden geçiyoruz aynı zamanda güya! O yüzden bunların aşılması gerekiyor. Kürt halkının temel taleplerinin ve özellikle de belediyelerine kayyum atanmasına yol açan o irade gaspının sonlanacağı bir dönemin inşa edilmesi ve aslında bir bütün olarak gerçekten Kürt sorununun çözüleceği bir dönemin başlamasını istiyoruz. Bunların kendisi Kürt sorununun çözülmesi anlamına gelmiyor. Sadece Kürt sorununun tartışılacağı sağlıklı bir zeminin oluşması anlamına gelecek. Bundan sonra Kürt sorununun nasıl çözüleceğini konuşacağız. Çünkü Kürt sorunu sadece dil sorunu değil, sadece ceza yasası sorunu değil. Kürt sorunu bir ulusal sorun ve bütün bu baskı, Kürtler ulusal kimliklerine sahip oldukları için yürütüldü. Ve bunun sonlandırılacağı bir dönemin inşası gerekiyor ve burada da partimiz ısrarla TBMM’nin bu konuda görev almasını, bu sürecin meclis tarafından yönetilmesini istiyor.”

    BİZİM İÇİN BARIŞ DEMOKRATİKLEŞMEDEN BAĞIMSIZ DEĞİL”

    Musa Piroğlu, sürecin olgunlaşması adına yurttaşlara çağrı yaparak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Barış, bu ülkede sadece insanların katledilmesinin sonlanması anlamına gelmiyor. Barış, bu coğrafyada gerçekten eşit, adil bir toplumun kurulması imkanlarının ortaya çıktığı, demokrasi mücadelesinin yükseldiği bir dönemin başlaması anlamına geliyor. Savaşa akıtılan kaynakların içeride halkın ihtiyaçlarına yönelik akıtılması anlamına geliyor barış. Barış, cezaevlerinde fikrini söylediği için insanların hapis yatmaması anlamına geliyor. Barış, hakkını arayan ya da tepkisini gösteren üniversite öğrencilerinin darp edilip tutuklanmaması anlamına geliyor. Barış, iki halkın arasındaki husumetin artık son bulduğu, birbirine kardeş olduğu bir dönem haline geliyor.

    Demokratik kamuoyunun bir kısmında ‘Kürt halkıyla AKP barışacak ve Erdoğan’ın otoriterliği yürüyecek’ şeklinde bir yorum var. Herkes 7 Haziran 2015’i hatırlamak zorunda. O dönem de bir çözüm süreci yönettik ama o günden bugüne AKP ile yan yana yürümedik. Biz demokratikleşmeden yana yürüdük. Şimdi hem uluslararası açıdan, hem içerideki dengeler açısından, hem de ekonomik açıdan başka bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır. Görev bu yüzden büyük oranda bize düşüyor. Erdoğan’ın iki dudağına bakıp, yasaların onlar tarafından çıkarılmasını, tutsakların serbest bırakılmasını, onların adalet sistemi içinden beklersek buradan bir şey kazanma şansımız yok. Ama biz sürece sahip çıkabilirsek bunun arkasından çıkarız. Biz bütün gövdemizle ve inancımızla bu sürecin arkasındayız ve bizim için barış demokratikleşmeden bağımsız değil. O yüzden zaten ‘demokratik toplum’ söylemini ısrarla söylüyoruz ve barışı da bunun için kurmaya çalışıyoruz. Herkesi destek vermeye çağırıyoruz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Ali Kenanoğlu’ndan Alevi kamuoyuna çağrı: Kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmalıyız!

    Ali Kenanoğlu’ndan Alevi kamuoyuna çağrı: Kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmalıyız!

    PİRHA – HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, “Aleviler yeni anayasa sürecine nasıl cevap vermeliler?” başlığını değerlendirerek yapılması gerekenlere işaret etti. Kenanoğlu, “Aleviler olarak bir araya gelip kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmamız lazım” önerisinde bulundu.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Alevi toplumunun, yeni anayasa sürecinde yapması gerekenleri değerlendirdi. Kenanoğlu, demokratik toplum süreciyle birlikte yeni anayasa hazırlığının olacağını, ancak bu çalışma içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğine dönük herhangi bir pazarlığın söz konusu olmadığının da altını çizdi.

    “ERDOĞAN’IN 3. KEZ BAŞKANLIĞI KONUSUNDA BİR PAZARLIK YOK”

    Ali Kenanoğlu, DEM Parti açısından meselenin “Türkiye’nin demokratikleşmesi olduğunu” vurgulayarak şunları söyledi:

    “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son seçimlerden sonra ilk kullandığı vaatlerinden birisi ‘Türkiye’ye yeni bir anayasa yapmak, bir sivil anayasa yapmak’ sözüydü. Tabii bu anayasa yapma mevzusu özellikle bu çözüm ve demokratik toplum süreci ile birlikte daha çok Kürt siyaseti üzerinden tartışılmaya başladı. Yani AKP yeni bir anayasa yapacak. Bu anayasa da DEM Parti desteğiyle olacak. Ve bunun üzerinden de Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olma ihtimali ortaya çıkacak. ‘Anayasaya bunlar konacak’ üzerinden tartışıla duruyor. Bunun gerçekçi olmadığını, böyle bir pazarlık mevzusu olmadığını, DEM Parti açısından meselenin Türkiye’nin demokratikleşmesi olduğunu, demokratik bir anayasada asla herhangi birinin geleceğini garanti altına almak adına böyle bir imza koymayacağını da zaten arkadaşlarımız da, parti sözcüleri de, biz de ifade ediyoruz.”

    “KENDİ CEPHEMİZDEN BİR ANAYASA TASLAĞI OLUŞTURMALIYIZ”

    Kenanoğlu, yeni anayasa hazırlığı sürecinde Alevilerin bir bütün olarak aktif rol alması gerektiğini ifade etti. Alevi kamuoyunun bir araya gelip, taleplerini yazılı hale getirmesi gerektiğini söyleyen Kenanoğlu, şu çağrıda bulundu:

    “AKP’nin anayasa hazırlık çalışmalarında başka bir toplumsal kesimle çalışma talebi var. Bu da Aleviler. Bugünlerde duyduğumuz ama teyit de ettiğimiz bilgiler var. Bu bilgilere göre AK Parti iktidarı, sarayda bir anayasa taslak hazırlığı yapıyor. Zaten bir çalışma yaptıklarını söylemişlerdi. Ve kimi Alevi şahsiyetleri buraya davet ederek görüş istemişler. Yani bu yeni anayasada Aleviler açısından da, bir fikir edinme, bir görüş, bir öneri alma durumu söz konusu. Şimdi bu çok masumane gözükebilir baktığınızda.

    Daha önce AKP iktidarında biz, Alevi çalıştaylarına katılmış, arkasından, Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı ile ilgili, Talim ve Terbiye Kurulu’yla yapılan toplantılara katılmıştık. Buralarda okullardaki din derslerinin nasıl olması ya da nasıl olmaması gerektiği üzerinde görüşler sunmuştuk. Biz tabii görüşlerimizi sunduk. Bu görüşmelerden çekilmiştik. Ancak bizim dışımızdaki kimi arkadaşlar bu görüşmeleri sürdüler. Çalışma grubu oluşturdular ve çalıştılar. Şimdi akabinde şöyle bir şey oldu. Bizim orada ifade ettiğimiz taleplerin hiçbirisi oraya konmadı. Yine iktidar kendi aslında koymak istediklerini oraya koydu ama ‘ben şu kadar Alevi’den görüş aldım, bu kadar Alevi’yle çalıştım’ diyerek bunu yaptı. Şimdi de aynısı söz konusu olacak.

    Peki buna karşı ne yapmak lazım? Çok net bir şekilde Alevi kurumları, Alevi sanatçıları, kanaat önderleri, pirleri, anaları, siyasetçileri bir araya gelip ortak bir çalıştay mıdır, ortak bir konferans mıdır; adına ne diyeceksek toplanıp kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmamız lazım. Bütün toplumsal yapılarımızda; kanat önderleri, derneklerimiz, vakıflarımız, federasyonlarımızda ortaklaştığımız elimizde bir taslağımız olur. Bizden hangi parti görüş istiyorsa o partiye o taslağı veririz.

    Şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi görüş istiyor; işte bu görüşlerimizi kamuoyuna açık bir şekilde, yani kapalı kapılar ardında değil, kamuoyuna açık bir şekilde paylaşmalıyız. Bunu yapmazsak eğer hepimizi; kurumlarımızı bölüp, parçalayacaklardır. Şahsiyetleri, akademisyenleri, sanatçıları yine kendilerine göre ‘makbul Alevi’ tanımlaması yapıp bu makbul Alevilerle birlikte bu işleri yürütmeye çalışacaklardır.

    Bütün kurumlarımız yan yana gelerek bu çalışmanın öncülüğünü yapacaklardır ama dediğim gibi, bütün toplumun kanaat önderi niteliğinde, toplumun değişik alanlarında faaliyet yürüten bütün Alevi şahsiyetlerin de bu çalışmanın içerisinde yer alması çalışmayı güçlendirecektir. Özellikle akademisyen arkadaşlarımızın bu çalışmaya dahil edilmesi, anayasa yazım tekniği açısından bizlere güç verecektir.

    Bir an önce bu buluşmayı ve bu çalışmayı yapmak dileğiyle herkese saygıyla, sevgi ile selam diyorum.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    PİRHA – Diyanet’in yetkilerini genişleten kanunun Meclis’ten geçmesi kamuoyunun tepkisine yol açtı. Yazar Ali Yıldırım, dinin devletin elinde bir araca dönüştüğünün altını çizerek “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor!” dedi.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 13 Mayıs’ta yapılan oylama ardından Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı KHK’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, kabul edilerek genel kuruldan geçti.

    Meclis’te kabul edilen değişiklikle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki ve faaliyet alanı genişlemiş oldu. Hukuk ve teoloji konularında yetkin bir isim olan Ali Yıldırım, Diyanet’in okul ve hastanelerde faaliyet yürütecek olmasını yorumladı.

    DİN, DEVLETİN ELİNDE BİR ARACA DÖNÜŞMÜŞ”

    “Esas sorun, Diyanet’in varlığıyla ilgili” diyen Yıldırım, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Diyanet’in orada ya da burada hizmet sunması, yani kendi başına elbette değerlendirilir. Fakat iktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor. Yani aslında bu bir devlet politikası. Yani Türkiye’de gördüğümüz gibi bir devlet dini söz konusu. Bir devlet dini var ve bütün işler, güçler bu devlet dini üzerinden inşa ediyor. Din, devletin elinde bir araca dönüşmüş durumda. Bu hizmetler meselesi de tırnak içinde iktidarın esas olarak bir yandaş toplama ya da kendi kitlesini bloke etme amacından başka bir şey değil. İş yapıyoruz diyor. Çünkü oralara kadrolar atanıyor. Oralara atanan kadrolar, iktidarın sonradan destekleyicisi haline geliyor. Devletin emrinde bir din, devletin eliyle icra edilen bir din meselesinin esas olarak tartışılması lazım. Fakat Türkiye’de Aleviler dışındaki hiçbir çevrenin, bu konuda ciddi bir itirazının olmadığını görüyoruz.

    İNSANLAR DİNDEN UZAKLAŞIYORLAR

    Diyanetin okullara, cezaevlerine, hastanelere, şimdi de öğrenci yurtlarına girmesi; aslında din değil, devlet giriyor buralara. Yani devletin hizmetinde din giriyor. Ve dinin çıkarlarıyla devletin çıkarları burada ortaklaşıyor. Çünkü din, kendisine hayat hakkı bulmaya çalışıyor.

    Şimdi bu manevi danışmanlık hizmeti, Diyanet üzerinden değerlendirildiğinde orta yerde tamamen bir maneviyatsızlık üreten durumla karşı karşıyayız. İnsanlar dinden uzaklaşıyor. Din buysa ki pratikte sergilenen haksızlığın, hukuksuzluğun bir aracı, üstünü örtme işlevi gören bir mekanizmaya dönüşmesi karşısında hani yoksulluğun övülmesi, iş cinayetlerinin ‘kader’ olarak gösterilmesi gibi…

    Dinle sarılan insanların, büyük bir vicdansızlık, haksızlık, hukuksuzluk içerisinde olduğunun pratikte görülmesi şu sonucunu veriyor; din buysa biz bu dinden değiliz. Yani ‘bu din bizim dinimiz değil’ türü ciddi bir yaklaşım. Devlet işte kendisi açısından bu yarayı, bu gedikleri kamu eliyle düzeltmeye, sarmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de çok ciddi bir diyanet vesayetinden söz etmek mümkün. Yani eskiden asker vesayeti falan derlerdi ama o böyle çok görünen bir şey değildi. Ama Diyanet vesayeti hayatın her alanında kendisini hissettirmek istiyor. Bütün kamusal alanları dinselleştirmek gibi bir tavırları var. Fakat iyi, güzel olan o ki bu çabaları pek de sonuç vermiyor. Yani pratik hayat bunların bu muratlarının gerçekleşmesine engel oluyor.

    Fakat mesela şunu merak ettim. Dünkü bu kanun oylandığı zaman AKP, MHP dışındaki siyasi partiler, bu kanuna karşı ne yapmış, nasıl bir tavır ortaya koymuşlar? Maalesef Alevi toplumunun da genel olarak seküler toplumun da oy verdiği partiler, bu alanda ciddi bir duyarsızlık sergiliyor. Ya da onlar da dindar çevrelere ve şirin gözükme politikasının bir parçası oluyorlar diyebiliriz.”

    “AKLA DA İŞİN DOĞASINA DA AYKIRI”

    Söz konusu kanunla birlikte Diyanet göçmenler, engelliler, bağımlılar, afetzede kesimleri de bünyesine dahil edecek. Ali Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu alanlarda da “manevi danışmanlık hizmetleri” verecek olmasını “Dine bu kadar parayı niye harcıyorlar?” sorusuyla cevapladı. Yıldırım, şunları aktardı:

    “Onlar açısından, bu para boşa harcanan bir para değil. Biat eden bir toplum yaratma dertleri var. Bu biatçı toplum, yani yatırımları, siyasi iktidarın kendi varlığını devam ettirmeye yönelik. Yani onlara bir oy deposu olarak bakılıyor.

    Bir engelliye, dinin söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Bir depremzedeye din ne söyleyebilir? Eğer din, bunu bir ‘alın yazısı’ bir ‘takdiri ilahi’ olarak değerlendiriyorsa dezavantajlı gruplara söyleyebileceği bir şey yoktur dinin. Ne söyleyecek yani din? ‘Sen işte engellisin, yukarıdaki böyle takdir etmiş’… Ya da deprem oldu. Depremin nedeni ne? İşte bir ara söylüyorlardı. Yok efendim ‘laikler azdı da bilmem ne yaptı’ gibi. Şimdi depremi bir kader olarak gören bir anlayıştan bu anlamda dezavantajlı gruplara manevi destek üretmesini beklemek zaten akla da işin doğasına da aykırıdır. Ama akılsız değiller; yani bu kadar parayı buraya yatırmaları boş beleş bir yaklaşım değil. Bir parça da olsa ‘orada biatçı bir anlayışı ne kadar yayabilirsek iyi’ diye düşünüyorlar.

    Yani engelliye, ötekiye, göçmene, depremzedeye yaklaşım konusu; ‘bir hizmet veriyoruz’ denildiği zaman insanların kolay kolay itiraz edebilecekleri alanlar değil bu alanlar. Yani ‘sen niye engelliye yardım ediyorsun?’ denilemez. Bir de işin böyle psikolojik bir yanı var. Ama hizmetin içeriği, esas olarak onun maddiyatını düzeltmek olması gerekirken sen ona manevi destek sunuyorsun! Bu da zaten hani işin somut durumla, götürdüğün hizmet arasında uzaktan yakından bir ilişkisi söz konusu değil.”

    “TÜRKİYE’DE DİN TAMAMEN YOĞUN BAKIMDA!”

    Öğrenci yurtlarının, tarikat ve cemaatlerle anılması ardından şimdi de Diyanet’in çalışma alanı olarak uyarlanması, tartışmanın bir başka boyutu oldu. Ali Yıldırım, söz konusu kanunun ilgili bu maddesini ise şu cümlelerle eleştirdi:

    “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor! Tarikatlardaki mesele de şudur; hukuka uyuyor mu uymuyor mu diye bakarsın. Ama burada devletin yaptığı iş, bizzat devlet politikası haline getirmek. Yani devletin hizmet verdiği bütün alanlarda dini referanslar geliştirerek işi yürütmeye çalışıyor. Tehlikeli olan bu. Yani burada laiklik ilkesi tamamen sözde kalmış durumda. Din tamamen Türkiye’de yoğun bakımda. Zorla yaşatılan bir din var. Yani sonuç veriyor mu? Bence sonuç vermiyor. Yani din artık toplumda karşılık bulmuyor. Emekçiler ile sermaye sahibi arasında büyük bir ayrım ortadayken, dinin buralarda bir şey söylemesi bir anlam taşımıyor. Daha doğrusu söyleyeceği bir lafı olmadığı için bir anlam taşımıyor diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: Meclis eliyle Diyanet’e bir yetki daha!

  • ‘Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını sağlamak gerekiyor!’-VİDEO

    ‘Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını sağlamak gerekiyor!’-VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, hükümetin, Kürt sorununu çözme konusunda bir programının olmadığını söyledi. Can, ilk konuşulması gereken başlığın “silahların bırakılması” konusu olamayacağını belirterek “Haklarla ilgili adım atıldığı oranda güven oluşur” dedi. Celalettin Can, Türkiye’deki Aleviler ile Kürtler arasında yapılacak olası bir ittifakın da demokratikleşme adına büyük kazanım sağlayacağını vurguladı.

    ‘Asrın Çağrısı’ başlığı ile 27 Şubat’ta kamuoyuna açıklanan İmralı’dan gelen mektup ardından “Şimdi neler olacak?” sorusunun cevabı merakla bekleniyor.

    Hükümet kanadı, “Ortada bir müzakere, pazarlık süreci yok” diyerek tek odağının PKK’nin silah bırakması olduğunu vurgularken Kürt hareketi ise demokratikleşme konusunda bir adım beklentisi içinde olduğunu ifade ediyor.

    “HÜKÜMET SAHİCİ DAVRANMADI”

    78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına karşılık hükümetten henüz bir yaklaşım gösterilmediğini belirtti. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Celalettin Can, şunları söyledi:

    “Sayın Öcalan’ın asıl görüşü, Türkiye’de bir demokratik dönüşümün gerçekleşmesidir. Bu demokratik bir dönüşüm. Nasıl demokratik dönüşüm? İlk adımı biz atalım, ‘Demokratik dönüşüm’ diyelim’. Öcalan bir de tarihin bu döneminde Kürt meselesinin çözüm koşullarının kuvvetler ilişkisi açısından olmadığını da gördü. Kürt meselesini öne almadı, daha çok demokrasiyi gündeme aldı. Ve Kürt meselesini gündeme getirdiğinde belki daha yumuşak inişler yaptığında kazanabileceği bazı haklar vardı, onların da kaybedebileceği hesabını yaptı ve ‘demokratik dönüşüm’ dedi. ‘Siz demokratik dönüşüm konusunda adım attığınız takdirde biz de kendimizi yeni duruma göre yeniden inşa ederiz’ dedi. Sayın Öcalan bu adımı atmış olmakla birlikte karşı taraftan bir görüş gelmedi şu ana kadar. Sadece şu söylendi; ‘silahları bırakın’. Öcalan hala ‘Demokratik dönüşüm, demokratik toplum’ diyor. ‘Dönüşümü sağladığınız anda biz de ona göre adım atarız’ diyor. Ama devletin de görüşü ‘Önce siz silahları bırakın. Sonra konuşuruz’ noktasında.

    Diğer yandan ‘PKK’de kongre yapılsın’ deniyordu ama kongre konusunda da hükümet aslında sahici davranmadı. Çünkü Süleymaniye’de bu kongrenin yapılacağı kararı alınmıştı ama henüz o uygulanmadı. Uygulanamazdı da. Bir Amerikalı gazetecinin, Süleymaniye’den yazdığı gibi; ‘Kürtler aslında kongre yapmak istiyor ama sürekli bombalanıyorlar ve kongreyi yapma koşulları yok gibi. Engelliyorlar bunu’ dedi.

    Yani sonuç olarak dünyanın her tarafında bu meselelerin çözümünde ilk konuşulan ‘silahların bırakılması’ olmaz. Haklarla ilgili adım attığı oranda insanlar birbirine güven verir. Haklarla ilgili adım atıldığı oranda silahlı müdahaleyi o güne kadar yürüten hareket de bir güven duyar. ‘Tamam, sorunları çözüyorlar. Korku ve kaygı duymadan ben silahlarımı bırakabilirim’ noktasına gelir.

    PKK ateşkes ilan etti. Hatta ‘ateşkes kavramının kullanılması dahi yanlıştır’ denildi. Yani ateşkes olunca sanki muhatap olunuyor, devlet çok ciddiye alıyormuş gibi bir imaj maker yaptılar. Ama gayet doğal olan bir şey vardı, 40 yıldır savaştığın, 40 yıldır savaşmakla birlikte yenemediğin ve denge durumuna gelen bir hareket ve aşamıyorsun, aşamadığın için anlaşmaya kalkıyorsun. Ama tarihin bir döneminde kendince bir fırsat yakaladığı kanısıyla karşı tarafı daha da aşağı çekmeye çalışıyorsun. Ama kuvvetler ilişkisi senin onu aşağıya çekmeye de müsait değil aslında.

    Mümkün olduğu kadar Kürt özgürlük hareketinin barış yapmak konusundaki baskın tavrını göz önüne alıp ‘bunlar galiba zayıf hissediyorlar, veyahut da işte bunlar madem böyle diyorsa biz daha da tavizsiz davranalım’ falan diye bir noktada hareket ediyorlar. Hatırlarsanız Bahçeli, ‘Öcalan, Mecliste gelsin konuşsun’ demişti. O kadar ileri şeyler söylemişti. Oradan şu anda geldiği nokta ne? Yani kongre yapmanı bile engellemeye çalışıyor, silahları bırakma konusundan başka bir talep getirmiyor gündeme.”

    “KÜRT KUŞATMASINDAN ÇEKİNDİLER”

    Celalettin Can, devlet kanadı ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmelerin nasıl başladığı konusunu da değerlendirdi. “Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyük sıkıntılar içerisindeydi” diyen Celalettin Can, şöyle devam etti:

    “Bu sıkıntılı hali çok açıktı. Çünkü aşağıdan Erdoğan’ın deyişiyle İsrail vura vura geliyordu. Soykırım uyguladı. Sonra Suriye’ye doğru girdi, Başer Esad’ın geri çekilmesinin koşullarını yarattı. İran’a doğru gidiyordu ve bütün amacı ne yapıp edip Amerika’nın savaşa girebilmesi için İran’ı da savaşa sokmaktı. Ama Amerika İran temkinli davrandı.

    Bu dönemde en büyük kaygıları şu oldu; Kürt kuşatmasından çekindiler aslında. İsrail, Kürtlere olumlu bakıyor. Amerika da Kobani’ye olumsuz bakmıyor; Kürtlerin elinde kalması şeklinde bir siyaseti var. Sonra İran çok zayıf duruma düşüyor. Rojhelat’ın düşme imkanı var. Yan sırada başka bölgeler de var orada. Orada da Kürtlerin düşme durumu var. Bu gelişme karşısında Barzani çevresi de seyirci kalamaz. Kaldı ki Kandil’de, Gare’de çalışmalar var. Devlet aslında bir Kürt kuşatmasından çekindi. İsrail’in Kürtlere destek vereceği, Amerika’nın seyir bigane kalacağı görüşü var. Dolayısıyla Türkiye, İsrail’in Kürtlere destek vererek, ittifak kurarak kendi aleyhlerine bazı sonuçlar yaratılabileceği gördü. Bunu engellemek için de Kürt meselesini kim gündeme getirdi? Öcalan. Kim gündeme getirmişse onunla çözmek lazım. Öcalan’ı devreye koymaya çalışıp önünü almaya çalıştılar bu sürecin.”

    “HÜKÜMETİN, KÜRT MESELESİNİ ÇÖZME PROGRAMI YOK”

    Celalettin Can, hükümetin “Kürt hareketini güçten düşürmek adına” gözaltı ve tutuklama politikasına başvurduğunu da ifade etti. Abdullah Öcalan’ın, Kürtlerle Türklerin çatışma içine girmesi konusunda engelleyici olduğunu vurgulayan Can, şöyle devam etti:

    “Dikkat edin, son zamanlarda çok bilinen, tanınan insanlar da gözaltına alındı. Bu sadece Kürt tarafında olmadı, sosyal demokrat çevreden de gözaltına aldılar. Ama esasen benim görebildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, uluslararası planda epey tecrit oldu. Erdoğan çok yıprandı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tabii ki NATO’dan çıkarmazlar, tabii ki Amerika vazgeçmez ama pekala var olan yönetimden vazgeçebilirler. Bir de böyle bir durum söz konusuyken ekonomik durum zaten kötü, kriz hali söz konusu. Kürt hareketinin Rojava’da, Bakur’da, Rojhelat’ta olsun birleşme eğilimi de ortaya çıktı. Barzani’yi de eskisi gibi elinde tutamayacaklarının koşulları çıktı. Kobane komutanı Mazlum Abdi, Barzani’yle görüştü. Türkiye için en büyük tehlike Kürtlerdir aslında. Ama Kürtlere yöneldikleri zaman dünya sahip çıkacak hale geldi. Çünkü Kürtler bir araya geldi. Kürtlerin bir araya gelmesi, kendi hakkına hukukuna sahip çıkması ürküttü. AKP-MHP Hükümeti, Kürt meselesini çözmek için yapmadılar bu işi aslında. Kürtleri belli bir çizgide tutabilmek için, ileriye gitmelerini engellemek için; Kürt meselesini çözme programı yoktu yani. Hala da yok. Ama Abdullah Öcalan bunu yaratmak istiyor. Yani Abdullah Öcalan zeki, kapsayıcı, büyük bir lider ve savaşın Türkiye’ye de yaramayacağını görüyor. Türkiye’yi gözetiyor o anlamda. Gözettiği faşistler değil, Türkiye toplumu. Ve Kürtlerle Türklerin ciddi bir çatışma içine girmesini istemiyor. Çatışma ortamı bu şekilde devam ederken Türkiye’nin daha da büyük çöküntüye uğrayabileceğini görüyor ve bunun Kürtlerin de hayatını etkileyeceğini düşünüyor. Ama en büyük kaygılarından birini de söyleyeyim; katliamdan korktu Abdullah Öcalan. Çünkü Türkiye, çaresizlik içinde büyük bir katliama girebilirdi.

    “ALEVİLER İLE KÜRTLERİN İTTİFAKINI SAĞLAMAK GEREKİR”

    Celalettin Can, Kürt sorununun çözümü konusunda Alevi toplumunun rolüne de değindi. Suriye’deki Alevi toplumuna yönelik katliamları da gündemine alan Celalettin Can, güçler arasındaki ittifakın mümkün olabileceğini söyledi. Can, Türkiye’deki Alevi hareketinin sürece dahil olması konusunda ise şu görüşü paylaştı:

    “Suriye’de Alevilerin bir can güvenliği problemi olduğu, katliamla karşı karşıya oldukları ortaya çıktı. Öcalan o konuda akıllı davrandı ve ‘Alevilere yardım edin’ talimatını verdi, çok güçlü bir katkı sundu. Ben de bir Aleviyim, Suriye’de Kürtler ile Aleviler arasında bir ittifak kurulabilir. Dürzüler ister istemez İsrail’e yanaştılar ve özel bölge oluşturdular. Onlarla da ittifak kurulabilir.

    Türkiye’deki Alevi hareketi, şu anda Suriye’deki gibi tehlikede değil. Bir çatışma perspektifinden uzak. Aslında Aleviler, Kürtlerden daha fazla tehlikede. Çünkü Kürtlerin sonuçta bir örgütlülüğü ve önderliği var. Alevilerin önderliği, örgütlülüğü de yok. Katliamla karşı karşıya gelebilirler ve gelmelerini engelleyen güçlerden biri de Kürt hareketinin varlığıdır. Ama henüz bu konuda yeterli bir bilinç, ortaklaşma, birlik içerisinde olma düşüncesi Kürt Alevilerde var ama daha geniş, diğer etnik gruplarda son derece zayıf. Hala Kürtlere, Kürt hareketine karşı bir ön yargı var ve bu ön yargının kırılması gerekir. Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını, birleştiriciliğini sağlamak gerekir. Alevilerle Kürtler birleşirse bu birleşiklik Suriye’ye kadar uzanılırsa Suriye’nin geleceği Kürt özgürlük hareketiyle beraberdir aslında ve Türkiye’de de demokrasinin gelmesinin çok önemli koşulları da var.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Tuncel: ‘Demokratik Toplum Çağrısı’ aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı-VİDEO

    Tuncel: ‘Demokratik Toplum Çağrısı’ aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Sebahat Tuncel, İmralı görüşmeleriyle birlikte AKP-MHP Hükümetinin yaklaşımlarını yorumladı. Tuncel, “Henüz ortada bir süreç yok ama olmasını istiyoruz” diyerek iktidarın sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Tuncel, Demokratik Toplum Çağrısı’nın aynı zamanda “Alevilere yönelik bir çağrı” olduğunu da söyledi.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’taki ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından gözler, AKP-MHP hükümetinden gelecek adımın ne olacağına çevrilmiş durumda.

    Kürt siyasal hareketi, ‘Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları’ adı altında Abdullah Öcalan’dan gelen çağrının içeriğini halkla tartışırken, diğer yandan da sürecin olgunlaşması adına temaslarını sürdürüyor.

    Diğer yandan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından gündeme getirilen ‘Umut Hakkı’ konusunda da hukukçuların girişimleri devam ediyor. Aralarında baroların da bulunduğu 46 sivil toplum örgütü, ‘Umut Hakkı’na ilişkin yasal düzenleme yapılması için hukuki girişimde bulundu.

    İmralı’dan gelen “Asrın Çağrısı”na karşılık PKK yönetiminden de “Ateşkes” kararı geldi. Ancak Türkiye’nin, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırıları, toplum nezdinde süreci daha da tartışılır hale getirdi. Yapılan açıklamalara göre; İmralı’dan gelen çağrı ardından Türkiye, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik yüzlerce kez silahlı saldırıda bulundu.

    27 Şubat çağrısında her ne kadar “demokratikleşme” vurgusu yapılsa da Türkiye o günden bugüne daha çok gözaltı ve tutuklama operasyonlarıyla anılır oldu

    “DEVLETİN, GÜVEN VERMEDİĞİ BİR DURUM YAŞIYORUZ”

    “Süreç, ne derece çözümden yana?” sorusunun yanıtını Özgür Kadın Hareketi aktivisti Sebahat Tuncel ile konuştuk. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Tuncel, ilk olarak Abdullah Öcalan’ın yoğun bir çaba sarf ettiği vurgusunu yaptı. Tuncel, 27 Şubat’ta okunan metinde, Kürt halkının dil, kimlik, kültür haklarının tanınması ve siyaset yapma hakkının güvence altına alınması açısından verilen bir mücadele olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yani Sayın Öcalan’ın ifadesi ile sorunu savaş ve çatışma zemininden hukuki ve siyasi zemine çekme konusunda bir çaba, emek var. Şimdi bu konuda devletin aslında topluma güven vermediği bir durum yaşıyoruz. Toplumda da ‘bu devlete güven olur mu?’ soruları bize de çok fazla geliyor. Bu da anlaşılır bir durum. 1990’lı yıllardan bugüne hep bir şekilde tek taraflı süreç yürütülmüş. Tek taraflı ateşkesler olmuş ve devlet her defasında daha kapsamlı operasyonlarla, saldırılarla sürece cevap vermiş. O açıdan bir güvensizlik hali var ama işte Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin içerisine girdiği siyasi, ekonomik kriz ve dünyadaki değişim süreci, bir şekilde Türkiye’yi de adım atmaya zorluyor. O açıdan bu sürecin, biraz zorunluluğun getirdiği süreç olması itibari ile de başarıya ulaşma ihtimali yüksek diye düşünüyorum. Bu süreç şöyle bir şey değil; işte örneğin Kürt sorununun siyasi zemine çekilmesi, bütün sorunların hukuki zemine çekilip tamamının çözüldüğü anlamında değil, mücadele zemini açısından önemli. Yani silahlı mücadeleden demokratik siyasi mücadeleye geçme ve devletin buna olanak sağlama konusundaki bir yaklaşım. Buradaki en temel şey 27 Şubat çağrısında da Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan’ın metninde de yer alan ‘bütün inançların, kimliklerin ve kültürlerin tanınması’ demek. Aslında Türkiye’de 1924 Anayasası ile güvenceye alınmış Kürt inkarından vazgeçilmezi demek. Bu gerçekten bir paradigma değişikliği. Yani eğer devlet bu paradigmayı değiştirirse bu Kürtler, Aleviler, kadınlar açısından çok önemli bir gelişme.”

    “İLK ADIM, DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜNÜ AÇMAK!”

    Siyasetçi Sebahat Tuncel, “Sürecin bütün boyutlarını bilmiyoruz” vurgusunu da yaptı. Devletin, demokratik siyaset alanının açılması konusunda adım atması gerektiğini belirten Tuncel, şunları söyledi:

    “Ama şunu biliyoruz; sayın Öcalan’ın çağrısına PKK olumlu cevap verdi ama bunun koşullarının yaratılması gerektiğini ifade etti. Şimdi devletin üzerine düşen sorumluluk PKK’nin feshi ya da demokratik siyaset alanının açılması konusunda gerekli koşulları sağlamaktır. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ‘Barış’ bölümü devletle alakalıdır. Devlet, hem Kürt sorununu demokratik zemine taşımak, demokratikleşme önündeki engelleri kaldırmak; işte terörle mücadele kanunu yeniden, daha doğrusu kaldırmak, yeniden düzenlemek değil, terörle mücadele kanunu çok geniş yorumlanıyor ve tüm muhalifler, bu kanun kapsamında gözaltına alınıp tutuklanıyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Siyaset yapma hakkı, düşünceye ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, kadın erkek eşitliği ve benzeri birçok konuda gerekli koşulların, yani yasal düzenlemeleri yapılması gerekiyor. Ama ilk adım, demokratik siyasetin önünü açmaktır. Şu an cezaevinde on binlerce siyasi tutsak var; onların özgürlüğe kavuşması sağlanmalıdır. Hala gözaltı ve tutuklamalar var. CHP’ye yönelik operasyonlar devam ediyor. İşte bunlar aslında sürecin de başarıya ulaşmasını engelleyen, güvensizliği derinleştiren konular oluyor. Bunları gidermek tabii ki de devletin zorunluluğundadır.”

    “BÖYLE BİR ORTAMDA BARIŞ KONUŞULABİLİR Mİ?”

    Mevcut koşullarda barış yapmanın “zor bir iş” olduğunu söyleyen Sebahat Tuncel, konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:

    “İnkar, imha ve asimilasyon politikasının değişmesi, eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşama konusundaki irade… Bizler yıllardır bunların mücadelesini veriyoruz. Bu sürecin kolay olmadığını biliyoruz. Devlet içerisinde de belki bazı odaklar, bu sürece karşıdır. Yani sonuç itibariyle olması gereken şey devletin işte diyelim ki ateşkes sürecinde olumlu karşılık vermesi ve sürecin sağlıklı ilerlemesi konusunda koşulların yaratılması. Bu, devletin sorumluluğunda olan bir şey. Bizim, yani siyasetçilerin sorumluluğunda olan şey, bunlar var diye barış meselesini konuşmamak değil, aksine konuşmak, olması gerekeni ifade etmek ve bunu toplumsal bir talebe getirmektir. Bence zaten Türkiye’de problem burada. İşte ‘Böyle bir ortam var, böyle barış konuşulabilir mi?’

    Peki ne zaman konuşacağız? Savaşın, çatışmanın olduğu, özgürlüklerimizin elimizden alındığı zamanda özgürlüğü konuşuruz. Adaletsizliğin olduğu yerde adaleti konuşuruz. Barış yoksa barışı konuşuruz, olduğu ortamlarda zaten bunları konuşmaya gerek yok. Bu, aslında konuşmamanın bir yöntemine dönüşüyor ne yazık ki. Türkiye’de özellikle sosyal demokrat partiler ile CHP tabanı açısından söylüyorum, niyetleri bu olmayabilir, söylemde sürece destek vereceklerini, parlamenter zeminde çözülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Özgür Özel, bunu söylüyor, bu çok kıymetli ve ben çok önemli görüyorum ama pratiğe gelindiğinde ‘Bu mümkün mü? AKP ile anlaşıyorlar. Bu devlete güven olur mu?’ tartışmalarıyla süreci tartışmayı bile sorun gören bir yaklaşım var. Bence bu, çözümsüzlük siyasetinin bir dili. Yani eski sürecin bir dili. Yeni dönemin dili bu olamaz.

    “HENÜZ ORTADA BİR SÜREÇ YOK AMA OLMASINI İSTİYORUZ”

    Zaten bu sorunlar olmasaydı bizler de bunları konuşmazdık. Kürt halkı özgür olsaydı bizler ‘Kürt halkının özgürlük sorunu var’ diye konuşur muyduk? Kadınlar eşit ve özgür olsaydı ‘özgürlük sorunu var’ diye konuşur muyuz? Siyaset dediğimiz şey budur, konuşmalıyız. Dolayısıyla siyasetçilerin yapması gereken konuşmak, çözmek, tartışmaktır. Evet operasyonlara karşı da savaş politikalarına, gözaltı ve tutuklamalara karşı da tavır göstermek, demokrasinin ne olması gerektiğini ifade etmek siyasetin işidir. Yoksa siyasetçi neden var ki? Aksine devletin savaş politikalarını geriletmek, bu politikanın çıkar bir yol olmadığını, Türkiye’yi siyasi, ekonomik krizin eşiğine getirdiğini söylemeden nasıl bir süreç olacağız? O açıdan önce bir sürece evrilmesini konuşacağız. Çünkü henüz ortada bir süreç yok ama bu sürecin olmasını istiyoruz. Demokratik cumhuriyet olmasını istiyoruz. Kürt halkının, Alevilerin, kadınların özgür olmasını istiyoruz ve bunu konuşmaya devam edeceğiz.”

    ‘UMUT HAKKI’ KONUSUNDA TARAFLARIN YAKLAŞIMI!

    Sebahat Tuncel ‘Umut hakkı’ konusunda da görüş belirtti. Sivil toplum örgütlerinin bu yönlü girişimlerinin önemli olduğunu söyleyen Tuncel, şunları söyledi:

    “Bu önemli bir konu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de Türkiye hakkında verdiği 4 tane karar var. Sayın Öcalan hakkında ise uyulması gereken iki karar bulunuyor ama ben bundan bağımsız bu hak yoksa bile devletin, Kürt sorununu çözümü konusunda adım atacaksa eğer Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerekir. Bu, umut hakkıyla sınırlandırılamaz. Türkiye gerçekten Kürt sorununun çözümü konusunda Sayın Öcalan ile bir diyalog yürütüyorsa o zaman sorunun çözümü konusunda Sayın Öcalan’ın özgürlük koşullarının sağlanması önemli. Umut hakkı bunun için yasal zemin de sunuyor. Bu açıdan pozitif bir yerden bakmak mümkün. Bu durum sadece sayın Öcalan ile ilgili değil, bütün Türkiye’deki mahpusları ilgilendiren bir durum.

    Sayın Öcalan’ın durumu bence daha da özgün. Barışa cesaret eden, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çaba harcayan birisi. Dolayısıyla tarafların eşit koşullara sahip olması gerek. O açıdan Sayın Öcalan’ın özgürlük koşulları barış sürecinin başarıya ulaşması açısından; sonuçta Kürt tarafının temsilidir, o nedenle koşulların eşit olması gerekir. Baroların, ÖHD’nin bu konudaki çalışmalarını önemli ve anlamlı görüyorum. Umarım önümüzdeki parlamenter süreçte yasal düzenleme yapılır.”

    “ALEVİLER AÇISINDAN ÖNEMLİ BİR FIRSAT”

    Sebahat Tuncel, ‘Demokratik Toplum Çağrısı’nın aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı olduğunu da belirtti. Alevi toplumunun da süreci sahiplenmesi gerektiğini söyleyen Tuncel, şöyle devam etti:

    “Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Alevilerin çok daha hassas ve duyarlı olduğu bir süreci beraberinde getiriyor. Önümüzdeki gün Dersim Tertelesi’nin yıldönümü. Katliamlardan geçirilmiş bir Alevi gerçekliğiyle de karşı karşıyayız. Alevi toplumu bu ülkede sevgili Hrant Dink’in söylemi ile ‘güvercin tedirginliğinde’ yaşıyor. Dolayısıyla olası bir sürecin doğal olarak onların hayatlarına nasıl yansıyacağı önemli bir konu. Aleviler inançsal ve kültürel olarak demokrasiye daha yatkın bir halk. Demokratik ve özgürlükçü bir yaşam, Aleviler açısından önemli. Dolayısıyla bu Demokratik Toplum Çağrısı, Aleviler açısından da önemli bir fırsat. Hem Alevilerin kendi İnanç kimliği etrafında örgütlenmesi hem barışın toplumsallaşması hem de demokratik bir cumhuriyetin gelişmesi konusunda önemli. Kürt sorununun çözümü sadece Kürtler açısından değil, Türkiye açısından da değil, aslında bütün Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek 4 parça Kürdistan diye ifade edilen, aslında 4 ülke sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin ve birlikte yaşadıkları halkların geleceğini etkileyecek bir süreçten bahsediyoruz. Bizim tabanımızın CHP ile de yakın olma durumu var. Yani ortak tabana yönelik politika üretiyoruz, bu açıdan söylüyorum. Dolayısıyla CHP politikalarından etkilenme durumu yüksek. Oranın, negatif üslupla tartışması ya da süreci gündeme almaması hali Alevi toplumunu etkiliyor. Bence Alevi toplumunun kendi geleceği açısından barışı gündemine alması ve demokratik bir toplum konusunda daha aktif rol alması gerekiyor. Sonuçta gerçekten Aleviler açısından önümüzdeki süreç öyle kolay olmayacağa benziyor. Yani hem inancı özgürce yaşamak, kendi kültürünü yaşatmak meselesi önemli. O açıdan Demokratik Toplum Çağrısı aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı. Alevilerin, sadece gündeme alma açısından değil, demokratik toplumu inşa konusunda bir mücadele içerisinde olmasının önemli olduğunu düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Hasta mahpuslar, can vermeye devam ediyor, hükümet ise sorunu görmüyor! – VİDEO

    Hasta mahpuslar, can vermeye devam ediyor, hükümet ise sorunu görmüyor! – VİDEO

    PİRHA – CİSST çalışanı Helin Akyol, hasta mahpuslar sorununun derinleştiğine işaret ederek bugüne kadar derneklerine bin civarında başvuru yapıldığını söyledi. “Ağır hasta mahpusların hapishanelerde tutulması insan onuru açısından zedeleyicidir” diyen Akyol, ATK tarafından verilen “hastanede kalabilir” raporlarının tartışmalı olduğunu vurguladı. Akyol, hapishanelerde süre giden verem ve uyuz hastalıklarına da dikkat çekti.

    Türkiye’de yıldan yıla artan cezaevi sayısı beraberinde hukuka aykırı uygulamaları da çoğaltmakta. Cezaevi inşa etmeyi gelenek haline getiren iktidar, diğer yandan tutukluların haklarını ise törpülemekte.

    Cezaevlerinden sık sık duyulan işkence sorununun yanı sıra hasta mahpusların içerisinde olduğu durum ise en can yakıcı mesele haline geldi. İnsan hakkı örgütlerinin yıllardır dile getirdiği mesele, aynı zamanda Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin de (DEM Parti) başat gündemlerinden.

    Geçmişte HDP ile AKP Hükümeti arasındaki çözüm sürecinde de sıklıkla duyduğumuz hasta mahpuslar meselesinin, şimdiki İmralı Heyeti ile AKP-MHP Hükümeti arasında devam eden görüşmelerde de öncelikli gündem olduğu öngörülüyor. Hasta mahpuslar sorunu can almaya devam ederken süreç, temel hukuk kurallarının adeta tanınmaması yolunda ilerliyor.

    Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) de konuya dair çalışma yürüten kurumlardan biri. CİSST, Ağır hasta mahpusların tedavi süreçleri için 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16. maddesinde değişiklik yapılması gerektiğini vurguluyor. Söz konusu 16 madde, ağır hasta mahpuslar için cezanın infazına geçici olarak ara verilmesine işaret eder. Yani 16. maddede “mahpusun tahliyesi ya da affı” vurgusu yapılmaz.

    Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) çalışanı Helin Akyol, hasta mahpusların maruz kaldığı hukuksuzluğa dikkat çekti. Akyol, hapishanelerin hasta ve engelli mahpuslar için uygun mekanlar olmadığının özellikle altını çizdi. CİSST’in “sıfır ayrımcılık” politikasını benimsediği için bütün mahpus gruplarıyla çalıştığını belirten Helin Akyol, dernek çalışmalarına dair şu özeti geçti:

    “Politik ya da adli tutuklu ya da hükümlü gibi ayrım yok. Bütün mahpus grupları bu bağlamda CİSST’in kapsamına giriyor. Bir mahpus danışma hattımız var ve çok aktif çalışan izleme araçlarımızdan biri. Hem mahpus yakınları hem açık hapishanede bulunan mahpuslar arayabiliyor. Ayrıca avukatlar da arayabiliyor. Bunun dışında mahpuslara düzenli olarak avukat ziyaretleri de yapıyoruz. Bunların haricinde araştırmalar yapıp sıklıkla meclise soru önergeleri veriyoruz.”

    HÜKÜMETİN, İNSAN HAKKI ÖRGÜTLERİNE YAKLAŞIMI?

    Türkiye’de insan hakkı örgütlerinde faaliyet yürütenlerin sıklıkla gözaltına alınıp, tutuklandığı gerçeği de söz konusu. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Canı çıkasıca İHD” diyerek hedefe koyduğu örgütler ise hasta mahpuslar sorununun, günümüzde daha da derinleştiğine vurgu yapmakta. Helin Akyol da cezaevlerinde yaşananlara ilişkin derneklerinin hazırladığı rapor ve önerilere dair hükümetin tutumunu şu sözlerle değerlendirdi:

    “Kendimizi dinletebiliyor muyuz ya da dinliyorlar mı bunun etkisini ölçmek çok mümkün değil. Aslında soru önergeleri verdiğimizde bazen cevaplar alabiliyoruz ya da çok gündemleştirdiğimiz bir meseleyi, örneğin hapishanelerdeki elektrik faturasının ticarethane statüsünden çıkarılması gibi meselelerde bize doğrudan cevap verilmese de bazen olumlu sonuçlandığını görebiliyoruz. Kimi durumların sonuçlanmadığını da görebiliyoruz açıkçası.

    HASTA MAHPUS BAŞVURUSU BİN CİVARINDA!

    Şu anda hapishanelerdeki mahpus sayısı 400.000’i geçti. Türkiye’nin toplam kapasitesi 299.000 bu da kapasitenin yaklaşık % 34 üzerindeyiz demek. Bu kalabalığın hasta mahpuslara bir yansıması var. Tabii sadece hasta mahpuslara değil, aslında mahpusların sağlık koşullarına bir yansıması var. Bu demek oluyor ki hapishaneler kalabalıklaşıyor, kalabalık da birçok hastalığı beraberinde getiriyor. Buna nazaran personel sayısı da yetersiz hale geliyor. Örneğin mahpusun sağlık çalışanına ulaşması daha da zorlaşıyor. Bütün bunlar zaten hasta olan mahpusu ağır hasta konumuna sokarken hasta olmayan mahpusun da sağlık koşullarını ciddi şekilde tehdit ediyor. CİSST’e bu zamana kadar yaklaşık 7000 civarı mahpus temas kurmuşsa bunların bini hasta mahpustur. Bu çok ciddi bir oran. Sadece bu kurumları bilip ulaşan mahpus sayısı bu. Tahmin edersiniz ki hasta mahpus sayısı, bize ulaşandan çok çok daha yukarı.

    Gözlemimiz şu yönde; mahpuslar dışarıda tedavi olsaydı hastalıkları belki de bu kadar ilerlemezdi. Mahpusların çoğunun hastalığı içeride başlıyor ve sürekli gecikmeli tedavi şikayeti alıyoruz. Bütün mahpuslardan, ilaçlara erişemediklerini, hastane sevklerinin yapılmadığına dair şikayetler alıyoruz. Haliyle bu zaten sağlıklı bir mahpusu da hasta konumuna sokacaktır. Dışarıda bizlerin de yaşadığı çok ciddi bir sağlığa erişim sorunu var. Hastanelerden randevu alamamak çoğu zaman ilaca erişememek gibi sorunları bizler de yaşıyoruz. Bu sorunlar hapishanelerde daha da derinleşiyor. Çünkü mahpusların ekonomik durumu olmayabilir, ailesiyle teması olmayan mahpusların doğrudan dışarıdan bir ekonomik geliri de olmayabiliyor. Bazı medikal malzemeler, ameliyatlar da ücretli. Ekonomik durumunuzun olmaması durumunda bu hizmetlere erişmek mümkün olmayabiliyor. Bu noktada sürekli önleyici sağlık tedbirlerini vurguluyoruz. Hasta olduktan sonra ne yapılacağından önce aslında çözmemiz gereken şey, önleyici sağlık tedbirleridir. Mahpusu baştan hasta etmemek, hastalığı tedavi edecek koşullar tabii ki çok önemli ama mahpusu, hastalığı taşıyan süreci de durdurmak lazım. Düzenli tedaviyi sağlamak lazım.”

    “ATK, HEKİM GÖRÜŞLERİNİ YOK SAYIYOR!”

    Helin Akyol, hasta mahpuslar gündemiyle birlikte sıklıkla duyulan ‘Adli Tıp Kurumu’ meselesine de değindi. “Burada 16. maddeden bahsetmek istiyorum” diyen Akyol, şöyle devam etti:

    “Bu madde çokça yanlış biliniyor aslında. 5275 sayılı kanunda yer alıyor ve bu maddeden ağır hasta mahpuslar faydalanıyor, ‘hayatını içeride idame ettiremeyecek mahpuslar’ diye de belirtiliyor. Fakat maddeye başvurmak sırasında şöyle sorunlar oluyor; bir Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) onayından geçiliyor. ATK, Adalet Bakanlığı’na bağlı kurumlar içerisinde. Yani personel atamaları Adalet Bakanlığı tarafından yapılıyor.  Bu da aslında ATK’yi bağımsız bir kurum olmaktan çıkartıyor. Yani kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bir durum. Bunun yerine tam teşekküllü hastane heyetlerinden alınan raporların nihai rapor sayılması gerekir. Buradaki doktorların da Mandela Kurallarına göre, bu kurallar etiği, kritikleri çerçevesinde raporları değerlendirmesi gerektiği vurgusu yapılıyor. Çünkü ağır hasta mahpuslarda şu durumla çok karşılaşıyoruz; hastane heyetinden ‘hapishanede kalamaz’ raporu alsa da ATK, ‘hapishanede kalabilir’ raporu veriyor. Basına yansıyan haberlerde görülüyor, % 90 üzerinde engeli olan bir mahpus, ‘hapishanede kalabilir’ raporu alabiliyor. Hayatını tek başına idame ettiremeyen bir mahpusun hapishanede tutulması aynı zamanda bağımsız yaşama ilkesine de aykırıdır. Örneğin bu mahpusun bakım yükümlülüğü kime kalıyor? Bu mahpuslar için çalışan ayrı bir personel de yok. Sadece R Tipi hapishanelerde hasta mahpuslar için bakım personeli bulunmakta ama zaten R Tipi sayısı mevcuttaki hasta ve engelli sayısını hiçbir şekilde sağlamıyor. Ama şunu da belirtmek istiyorum; bizler zaten R Tipi gibi engelli ya da hasta mahpusu ayrıştıran, izole eden kurumlar yerine bütün kurumların engelli ve hasta mahpuslara göre dizayn edilmesini istiyoruz.”

    “TEMİZLİK KİTİ MESELESİNDE ÇAĞRIDA BULUNMAK İSTİYORUZ”

    Helin Akyol, hasta mahpusların dışarıda tedavilerine devam etmesi gerektiğini özellikle vurguladı. Ağır hasta mahpusların hapishanelerde tutulmasının insan onuru açısından da “zedeleyici” bir durum olduğunu söyleyen Akyol, şu cümlelerle devam etti:

    “O yüzden bizim talebimiz ağır hasta mahpusların tedavilerine dışarıda devam etmesi ve hapishanelerin sağlık bakımından koşullarının bir an önce insan haklarına uygun standartlara getirilmesi. Önleyici sağlık tedbirlerinin hapishanede ciddi şekilde uygulanması gerekiyor. Örneğin bizim bir temizlik kiti kampanyamız var. Aslında yeni bir kampanyada değil, pandemi zamanında çıktı diyebilirim. Bazı bakım ve kişisel temizlik ürünlerinin kit halinde mahpusa verilmesi, devlet tarafından karşılanmasını söylüyoruz. Her yerde bunun önemini dile getiriyoruz. Ekonomik gücü olmayan ya da kantinde olmadığı için alamayan mahpuslar var. O yüzden temizlik kiti meselesinde çağrıda bulunmak istiyoruz. Temizlik kiti kampanyamızın yasal bir formata uygun hale getirilip yasaya sokulmasını talep ediyoruz.”

    Hapishanelerin hasta ve engelli mahpuslar için uygun mekanlar olmadığını söyleyen Helin Akyol, hapishanelerde doktor bulunmamasını da eleştirdi. Akyol, şunları söyledi:

    “Bu durumda ATK’nin ‘hapishanede kalabilir’ raporu verdiği ve hayatını kaybeden birçok mahpus olduğunu görüyoruz. Ya da ATK’nin tam ölümün sınırında serbest bıraktığı, çıkar çıkmaz hayatını kaybeden birçok mahpus görüyoruz. Bu mahpuslar hayatta olabilirdi. Bu zamana kadar ATK’nin değil hastane heyetlerinin verdiği raporlar baz alınsaydı, düzenli ve nitelikli tedaviye ulaşabilseydi bu mahpuslar bugün hayatta olurlardı. O yüzden daha fazla ölümün yaşanmaması için bir an önce ATK raporlarının nihai karar olarak sayılmamasını talep ediyoruz.

    Diğer bir sorunda hapishanelerde 7/24 doktor bulunmaması. Birçok hapishanede aile hekimliğine bağlı olarak gelindiği için nüfusu az hapishanelerde yarım gün ya da haftanın 2 günü doktor olabiliyor. Doktorların bu sürede bütün mahpuslara bakması mümkün olmuyor. Hasta mahpus, doktora erişemiyor, bu çok ciddi bir sorun. 1. basamak sağlık hizmetine ulaşamamaları sebebiyle hastaneye sevk de yazılmamış oluyor. Bir de doktora ulaşamamadan kaynaklı ilaçların geç yazdırılması durumu oluşuyor. Her gün düzenli ilaçlarını kullanması gereken kronik hastalar için bu durum ciddi bir hayati risk barındırıyor. Bu nedenle de hapishanelerde yaşamını yitiren mahpuslar olduğunu görüyoruz.

    Verem, uyuz gibi kronikleşmiş sorunlar da var. Uyuz öyle bir hastalık ki Osmanlı döneminde bile hapishane üzerine yazılan romanlara bakarsanız uyuzluğa dair anlatıları görürsünüz. Yıl 2025 uyuz halen hapishanelerde kronik bir sorun ve çözülmüş değil. Bu hastalık, önlemi alınamayacak bir hastalık değil. Kalabalıklaşmanın getirdiği kronik rahatsızlıklardan…”

    Eren GÜVEN – Kamber YILDIZ / İSTANBUL

  • Kamulaştırma mağduru yurttaşlar Meclis’ten seslendi: İktidar bize yeni bir deprem yaşatmasın-VİDEO

    Kamulaştırma mağduru yurttaşlar Meclis’ten seslendi: İktidar bize yeni bir deprem yaşatmasın-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Milletvekili Perihan Koca, Hatay’dan Ankara’ya gelen acele kamulaştırma mağduru yurttaşlarla birlikte TBMM’de basın toplantısı gerçekleştirdi. Koca, yaptığı konuşmada “AKP İktidarının çıkardığı yasayla yurttaşların topraklarına, yaşamlarına mülküne el konuluyor” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Perihan Koca, Hatay’dan Ankara’ya gelen acele kamulaştırma mağduru yurttaşlarla birlikte TBMM’de basın toplantısı yaptı. Milletvekili Koca, heyette yer alan 18 yurttaşın aynı zamanda depremzede olduklarını ifade etti.

    Milletvekili Perihan Koca, yaptığı konuşmada “AKP çökme yasasıyla Hatay rejimini derinleştiriyor. Acele kamulaştırma ile Hatay’da şirketlerin koruyucusu jandarma, halka düşman hukukuyla saldırıyor, ağaçları kepçelerle kesiyor, halka şiddet uygulayıp, ters kelepçe gözaltı yapıyor. AKP İktidarının çıkardığı yasayla yurttaşların topraklarına, yaşamlarına mülküne el konuluyor ve bu yolla insanlar mülksüzleştiriliyor. Mağdurlar, 40 sene Arabistan’ta çalışıp kendimize ev yaptık, iktidar bize yeni bir deprem yaşatmasın’ diye feryad ediyorlar” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ANKARA

  • Suriyeli gazeteci Hanadi İbrahim: Aleviler Suriye’deki soykırıma karşı birleşmeli!

    Suriyeli gazeteci Hanadi İbrahim: Aleviler Suriye’deki soykırıma karşı birleşmeli!

    PİRHA- Suriyeli gazeteci Hanadi İbrahim, Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların 2011 yılında başladığını ve günümüze kadar sistematikleştirildiğini söyledi. İbrahim, Alevi soykırımına karşı birleşme çağrısı yaparak, “Dünya çapında Alevi toplumunun tamamının birleşmesi gerekiyor. Her nerede olursak olalım, tüm tekfirci organizasyonlarla mücadele edebilecek küresel bir yapı kurmalı ve birbirimizle dayanışma içinde olmalıyız” dedi.

    HTŞ’ye bağlı grupların, Türkiye destekli SMO ve IŞİD’in Alevilere dönük saldırılarında binlerce insan katledildi, binlercesi ise darp, yaralanma, kaçırılma, açlık ve zorunlu göçle karşı karşıya.

    Suriye’de Alevilerin maruz kaldığı şiddet olaylarının yeni olmadığını söyleyen Suriyeli gazeteci Hanadi İbrahim, süreci PİRHA için değerlendirdi.

    “ALEVİLERE YÖNELİK İLK KATLİAM 2012’DE BAŞLADI”

    Suriye resmi televizyonunda televizyon ve radyo programları yapımcısı olarak 13 yıldan fazla gazetecilik yapan Hanadi İbrahim, bölgede yaşanan gelişmelerin merkezinde olan bir isim.

    Alevilerin Suriye’de maruz kaldığı zulmün 2011 yılında başladığı belirten İbrahim, “Zulüm, ölüm ve kaos hikâyesi 2011 yılında “Arap Baharı” adı altında başladı. Ancak zamanla anlaşıldı ki bu, Suriye toplumunu hedef alan ve onu parçalamayı amaçlayan büyük bir plandı. Ülke genelinde kaos olayları yayılmaya başladı ve nihayetinde terör örgütü DEAŞ (IŞİD) sahneye çıkarak saldırılarını gerçekleştirdi” dedi.

    IŞİD’in ortadan kaldırılmasının ardından, AKP hükümetinin desteklediği başka bir cihatçı örgütün ortaya çıktığını ve bu örgütün Alevilere yönelik ilk katliamı başlattığını söyleyen Hanadi İbrahim, “AKP hükümetinin bu örgütü desteklediği istihbarat belgeleri ve resmi evraklarla da doğrulandı. Alevi mezhebine yönelik ilk katliam, 11 Aralık 2012 tarihinde Hama vilayetinin Akrab köyünde gerçekleşti. Alevilerin çoğunlukta yaşadığı bu köyde, tekfirci grupların gerçekleştirdiği saldırıda 125 ila 200 kişinin hayatını kaybettiği veya yaralandığı bildirildi” sözlerini kullandı.

    “ALEVİLERİN SIĞINDIĞI BİNA BOMBALANDI”

    Hanadi İbrahim, Arap Baharı’nın ardından Alevilere yönelik şiddet ve katliam olaylarına dair şunları anlattı:

    “Radikal gruplar, aralarında sivillerin ve hükümet yanlısı bazı silahlı kişilerin bulunduğu yüzlerce Alevi’nin sığındığı bir binaya bomba attı. O dönemde köyde şiddetli çatışmalar sürerken, bu insanlar güvenlik amacıyla oraya sığınmışlardı. Ancak saldırı, büyük bir katliama yol açtı ve Suriye’de mezhep temelli şiddetin başlangıç noktalarından biri oldu.

    Ağustos 2013’ün başlarında Lazkiye’ye düzenlenen saldırıda, bazı insan hakları örgütlerine göre terörist ve tekfirci gruplar en az 190 sivili katletti. Bu saldırılar, Alevi köylerini hedef aldı ve kurbanlar arasında en az 67 sivilin “yasadışı bir şekilde” öldürüldüğü veya infaz edildiği rapor edildi. 10 Eylül 2013’te, cihadist gruplar Humus vilayetindeki Alevi köyü Mekser el-Hısan’a saldırdı. Saldırı sonucunda, aralarında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların da bulunduğu 22 sivil hayatını kaybetti. Ölenler arasında 16 Alevi ve 6 Arap Bedevisi bulunuyordu. Cihadist gruplar daha sonra, Mekser el-Hısan da dahil olmak üzere üç Alevi köyünde toplam 30 sivili öldürdüklerini kabul ettiler. Bu olay, Alevi sivillere yönelik sistematik saldırıların bir parçası olarak kayıtlara geçti.

    MEZHEP TEMELLİ SALDIRILARIN SIKLAŞMASI

    19 Eylül 2013’te, terörist grupların Humus vilayetindeki bir köye yönelik bombardımanı sonucunda 14 ila 19 Alevi sivil hayatını kaybetti. Saldırı, yolcu taşıyan bir veya iki otobüsün üzerine roketlerin düşmesiyle gerçekleşti. Bu olay, Suriye’deki çatışmalarda sivillerin doğrudan hedef alındığını ve mezhep temelli saldırıların devam ettiğini bir kez daha gösterdi.

    11 Aralık 2013’te, Cebhe İslamiye ve Nusra Cephesi’ne bağlı savaşçılar, Şam’ın kuzeydoğusundaki Adra kasabasındaki sanayi bölgesine sızarak yerleşim alanlarına saldırdı. Bu gruplar, Aleviler, Hristiyanlar ve Şiilere yönelik, görünüşe göre ‘mezhebi bir hedefleme’ gerçekleştirdi. Bazı kişilere ateş açılırken, diğerlerinin başları kesildi. Toplamda, 19 ila 40 arasında sivil, mezhep temelli saldırılar sonucu katledildi.

    “ALEVİLER HEDEFE KONULDU”

    Ayrıca, hükümete bağlı milislerden 18 kişi öldü, bunlar arasında Filistin Kurtuluş Ordusu’ndan beş üye de vardı. Öte yandan, birçok Cebhe İslamiye militanı, bir Alevi adamın kendisi ve ailesiyle birlikte kendilerini öldürmeye çalışan saldırganları patlatması sonucu hayatını kaybetti. 9 Şubat 2014’te, tekfirci Cund al-Aksa grubu, Hama vilayetindeki Alevi köyü Ma’an’a saldırarak 21 sivili katletti. Bu ölenlerin 10’u aynı aileye aitti. Bu saldırı, mezhep temelli şiddetin bir diğer örneğini oluşturdu.

    12 Mayıs 2014’te, Nusra Cephesi ve Ahrar el-Şam grupları, Hama vilayetindeki Alevi köyü Zarah’a saldırarak en az 19 sivili katletti. Ayrıca, 100’ün üzerinde kişi kayboldu ve kaçırıldığı bildirildi. Suriye Kızılayı’nın yaptığı müzakereler sonrasında, 25 Mayıs’ta köyden 42 sivilin cesedi çıkarıldı. Bu saldırı, mezhep temelli şiddetin devam ettiğini ve sivillere yönelik hedefli katliamların sürdüğünü gösterdi.

    25 Nisan 2015’te, Suriye ordusunun kontrol noktasındaki unsurların geri çekilmesinin ardından, silahlı kişiler, İdlib ilinin Cisir eş-Şuğur şehrinin güneyindeki Alevi nüfusun yoğun olduğu İştebrak köyüne sızmayı başardılar. Görgü tanıklarına göre, silahlılar, Cisir eş-Şuğur şehri üzerinden Haluz yolu ve Sermene ile Ganiye kasabalarından gelen yollarla köye yöneldiler ve köyü yukarıdan gören dağlardan da inmeye başladılar. Kaybolanlar ve şehitler dahil olmak üzere, ölü sayısı 200’ü geçti, 68’den fazla ölü, bunlar arasında 15 çocuk da bulunuyor, geri kalanların akıbeti ise hâlâ bilinmemektedir. Bu katliamlar, Türkiye tarafından toplanıp askeri eğitim verilen ve ardından Suriye’ye gönderilen Özbek, Çeçen, Uygur, Belaruslu ve farklı milletlerden gelen silahlı gruplar tarafından gerçekleştirildi.

    “ALEVİLERİN TARİHİ ACI OLAYLARLA DOLU”

    Alevi toplumunun geçmişten bugüne tarihinde acı dolu olaylar var. Mesela, babamın tarafından dedem ve nenem bize Fransız işgali zamanında Alevilere yönelik zulüm hakkında nasıl konuştuklarını hatırlıyorum. Cihadistler Ayrıca, kıyafetlerine, eşek kuyruğu gibi kuyruklar takıp, halka bağırarak “Bakın, bu Alevi’nin eşek kuyruğu var!” derlerdi. Kadınlara da tacizde bulunurlar, çünkü inançlarına göre Alevi kadınına taciz etmek, onları cennete götürecek bir şeydi.”

    Şu anda HTŞ’ye bağlı cihatçı çetelerin yaptığı katliamlarda yaşamını yitirenlerin listesinin çok uzun olduğunu söyleyen Hanadi İbrahim, birçok ailenin yok edildiğini kaydetti.

    Son olarak, dünya çapında Alevi toplumunun tamamının birleşmesi gerektiğine vurgu yapan Hanadi İbrahim, “Her nerede olursak olalım, tüm tekfirci organizasyonlarla mücadele edebilecek küresel bir yapı kurmalıyız. Dün, Lahey Mahkemesi önünde bazı Alevi ailelerinin mağduriyetlerine dikkat çekmek için bir gösteri yapıldı, ancak orada bazı aşırıcılardan saldırıya uğradılar. Neyse ki polis müdahale ederek durumu kurtardı. Bu nedenle, birbirimizle dayanışma içinde olmalıyız” dedi.

    Elif TABAK-Fatoş SARIKAYA/İNGİLTERE

  • ‘Türkiye bir yol ayrımında; iktidar, hukuksuzlukla ayakta kalmaya çalışıyor’-VİDEO

    ‘Türkiye bir yol ayrımında; iktidar, hukuksuzlukla ayakta kalmaya çalışıyor’-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, AKP’li Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Hiç kimsenin süreci zehirlememesi gerektiği kanaatindeyiz” sözüne karşılık “Bu süreci İstanbul’da kayyım ve tutuklama pratiğiyle, sokaktaki insanlara gazla ve jopla saldırma pratiğiyle kim zehirliyor. Süreç karşıtı bir iklimin oluşması, sürecin zehirlenmesi için kim çalışıyor?” diye sordu.

    Video eklenecek…

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, TBMM’de basın toplantısı düzenleyerek gündeme dair değerlendirmeler yaptı. Koçyiğit’in öncelikli ele aldığı konu, süre giden ekonomik kriz oldu.

    Meclis’te yeni bir yasa görüşmesinin olduğunu belirten Koçyiğit, “Bu yasanın en can alıcı maddelerinden biri de emekli ikramiyelerinin 3 bin TL’den 4 bin TL’ye çıkarılması oldu. Yani koca AKP iktidarı 22 yıllık iktidarının sonunda, günlerce yaptığı toplantıların ardından kocaman bir rakamı, tam tamına bin TL’yi emeklilere reva gördü. Gece sabahlara kadar Meclis’i çalıştırarak bu ‘büyük’ miktarı emeklilere ulaştırmanın yolunu ve yöntemini aradı. Biz telaffuz ederken utanıyoruz, emekli o parayı çekerken utanıyor, yoksul pazara giderken utanıyor. Ama ne yazık ki iktidar, yarattığı bütün bu yoksulluğun ve yıkımın karşısında utanmak bir yana, pişkin pişkin yoksulun ve emeklinin yüzüne bakarak bin TL’yi büyük bir rakammış gibi anlatmaya devam ediyor” dedi.

    “AÇLIK SINIRI 25 BİN 720 TL’YE YAKLAŞTI”

    Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Ekonomi, toplum için alarm veriyor” diyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Neredeyse milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşamaya mecbur ve mahkum edilmiş durumda. Milyonlarca insan, asgari ücretin neredeyse yarısıyla yaşamak durumunda kalıyor. 4 milyon emekli, yaşamını çok cüzi miktarlarla idame etmeye çalışıyor. Dünya kadar uluslararası rapor, endeks var. Hepsinde Türkiye ne yazık ki en sonda. Ekonomi, toplum ve yoksullar açısından alarm veriyor. Buna rağmen, iktidar ve sermayesi ellerini ovuştura ovuştura yoksulun, emeklinin, asgari ücretlinin sırtına binmeye devam ediyor. Sadece 2 ay içinde enflasyon oranı yüzde 7,3 oranında arttı. Yani 14 bin 469 TL olan emekli maaşının yüzde 56’sı aslında 2 aylık enflasyon oranıyla zaten eridi gitti. Bugün milyonlarca insan, maaşları 5 kat artırılırsa ancak ve ancak yoksulluk sınırına yaklaşabilir. Neden? Çünkü bu ülkede yoksulluk sınırı 78 bin 230 TL’ye, açlık sınırı 25 bin 720 TL’ye yaklaştı.”

    “3 GÜN İÇİNDE 25 MİLYAR DOLAR REZERV ERİMİŞ!”

    Koçyiğit, krizi engellemenin yolunun “antidemokratik uygulamalara ve darbelere son vermek” olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

    “Ülkenin içinde bulunduğu bütün antidemokratik uygulamaların, İstanbul Belediyesine yapılan operasyonun ekonomik maliyetlerine bakalım. Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, nasıl bir girdap içerisinde olduğumuz göreceğiz. Bakın, 3 gün içinde sadece Merkez Bankasının 25 milyar dolar rezervi erimiş. Bu 25 milyar doları nasıl Merkez Bankasına koymuşlardı? Kemer sıkma politikalarıyla. İşçiye, yoksula ve emekliye vermediler ve rezervleri oradan doldurmaya çalıştılar. Antidemokratik ve hukuksuz bir darbenin sonucunda da bu ülkenin Merkez Bankasının rezervleri dövizi bir yerde tutmak için 3 günde 25 milyar dolar eridi. Neden? Çünkü piyasaya sürekli döviz sattılar. Borsayı kesmek zorunda kaldılar. Çünkü 2 trilyon TL’lik bir borsa kaybı oldu. Uluslararası bazı yatırım kuruluşları bütün haklarından feragat ederek Türkiye piyasasından çekildiler. Bu da yetmedi; bu riskler artınca, borsa çökünce ve dolar rezervleri eriyince Sermaye Piyasası Kurulu önlem için toplantı aldı. Bankalarla toplantı aldılar, bu krizi nasıl engelleriz diye. Krizi engellemenin yolu açık: Antidemokratik olmayın, hukuksuzluk yapmayın, darbe yapmayın, seçilmiş iradeye el koymayın, belediye başkanlarını tutuklamayın, darbe üzerine darbe yapmayın.

    Bütün bunlara Ekonomi Bakanı’nın bir sözü yoksa biz ona söyleyelim: Orada boşuna oturuyorsun. Geldiğinden beri ne enflasyon düştü ne de ekonomik göstergeler düzeldi. Halk açlık ve yoksullukla sınanıyor. Milyonlar açlık ve yoksullukla mücadele etmeye çalışıyor. Uluslararası ekonomi kuruluşlarının peşinde gezerek bu ülkenin ekonomisinin düzeltilemeyeceğini görmek için kahin olmaya da ekonomist olmaya da yüksek tahsile de gerek yok. Gidin sokaktaki Mehmet amcaya sorun, ekonominin nasıl düzeleceğinin reçetesini söylesin.

    “ASIL VANDALLIK, POLİSİN HALKA YÖNELİK ORANTISIZ ŞİDDETİDİR”

    Gülistan Kılıç Koçyiğit, tutuklama operasyonlarına karşı yapılan eylemlerdeki polis şiddetini de gündemine aldı. Koçyiğit, “Bakın, İstanbul’daki darbeden sonra sokağa çıkan üniversitelilere, gençlere, milyonlara karşı uygulanan polis şiddetinden bunu görüyoruz. Dünden beri bunu Meclis’te ‘vandallık’ olarak tarif ediyor AKP iktidarı. Toplumun hukuka sahip çıkması, adalet talep etmesi, demokrasiye sahip çıkması, seçilmiş iradesinin arkasında durması hangi demokraside ve devlette vandallık olarak yaftalanabilir ki? Nasıl bir vandallık olabilir? Bir vandallık varsa, polisin orantısız bir şekilde halka yönelik şiddetidir. Sokakta yürüyen kadını durdurup joplayan polis ne yapıyor? Sırtına basıp gözaltına alan polisin pozisyonu nedir? Yakın mesafede insanların gözünün içine gaz ve su sıkmak, insanları yaralamak, kolunu bacağını kırmak nedir? Orantılı mıdır bütün bunlar? Bunlar hukuk devleti ve demokrasiyle bağdaşan şeyler midir? Sokağa çıkmak, protesto etmek evrensel bir haktır” diye konuştu.

    “TÜRKİYE BİR YOL AYRIMINDA, KARARINI VERMELİ”

    Koçyiğit, ülke olarak bir “Yol ayrımında” olunduğuna vurgu yaparak konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:

    “Türkiye iki açıdan yol ayrımındadır. Birincisi 27 Şubat’ta yapılan çağrı nedeniyle yol ayrımındadır. 27 Şubat’taki Sayın Öcalan’ın tarihi çağrısı Türkiye’ye şu soruyu soruyor: ‘Sen Kürt sorununun demokratik çözümünden yana mısın, demokrasiden ve birlikte yaşamdan yana mısın? Yoksa mevcut düzenin devamından mı yanasın? Çözümsüzlükte ısrar ederek iktidarda kalmaya mı çalışacaksın?’ Bu soruları bugün AKP iktidarına soruyor. Diğeri İstanbul’daki darbenin kendisidir ve Türkiye’yi bir yol ayrımına getirmiştir. 16 milyonluk bir mega kentin, bir metropolün, dünya başkentlerinden birinin büyükşehir belediye başkanını tutuklamak, onun ilçe belediye başkanlarını tutuklamak bir yol ayrımıdır. Türkiye karar vermek zorunda, iktidar karar vermek zorunda. Ya antidemokratik uygulamalarla yol almaya devam edecekler ya da gerçekten rotalarını demokrasiye dönecekler ve bu ülkeyi hep beraber düze çıkaracağız. Ama gördüğümüz, anladığımız, okuduğumuz şey iktidarın hukuksuzlukla ayakta kalmaya çalıştığıdır. Zorla ayakta kalmaya çalışıyor. Kendisine rakip olabilecek insanları, antidemokratik yargıyı araçsallaştırarak bertaraf etmeye çalışıyor. Her bir siyasetçi özneyi cezaevine koyup sesini kısarak kendisi için dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalışıyor. Bunları kabul etmiyoruz.

    “KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEDEN TÜRKİYE DEMOKRATİKLEŞEMEZ”

    Bugün toplumda büyük bir feryat varken, toplumda büyük bir itiraz hareketi yükselmişken, Newroz alanlarında milyonlar 27 Şubat’taki çağrının etrafında kenetlenmişken, barış ve çözüm talebini birinci elden milyonlar sahiplenmiş ve bu çağrının arkasında durmuşken; Saraçhane’den Amed Newrozuna, İstanbul Newrozundan bugün İzmir’de ve Ankara’da sokağa çıkan her bir yurttaşa kadar bu ülkenin demokratik geleceği için söz söyleyen ve alana çıkan insanların sesine Meclis gerçekten kulak kabartacak mı, yoksa antidemokratik ve toplum karşıtı yasaları çıkarmaya devam mı edecek? Bu soruları hep beraber soruyoruz.

    Şunu açık ve net söyleyelim: Biz demokrasi meselesini bir bütün olarak görüyoruz. Sadece Kürt’e demokrasi gibi bir algımız yoktur. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülemez, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Bunlar iç içe, birbirine bağlıdır. Kürt sorunu kendinden menkul, Türkiye’nin demokrasi sorunundan ayrı bir sorun değildir. Zaten bu ülke demokratik olmadığı için, özgürlükçü olmadığı için Kürt sorunu diye bir sorunumuz var. Bugün adım atılacaksa, bütün ülkenin demokratikleşmesi için adım atılmak zorundadır. Bu, Kürt’ü de Türk’ü de kapsayacaktır. Ülkede yaşayan 86 milyon insanı kapsayacak bir demokrasi hamlesi olmalı, olmak zorundadır.

    “MECLİS, SORUMLULUĞUNU NE ZAMAN YERİNE GETİRECEK?”

    Buradan, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a da seslenmek istiyoruz. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrının ardından Meclis Başkanımız, ‘TBMM, Türkiye’nin bütün sorunlarının çözüm yeridir. Dolayısıyla mesele TBMM’deki siyasi partilerin ortak tavrıyla çözümlenecektir. Gerektiği zaman biz de devreye girerek bu konuyla ilgili meselenin şeffaf, açık, samimi bir şekilde yürütülmesini sağlayacağız’ demişti. Soruyoruz: Meclis ne zaman bu sorumluluğu yerine getirecek? Meclis ne zaman toplumsal barış için gerçekten söz söyleyecek, demokrasi taleplerini duyacak ve bu taleplerin gereği olarak hızlı bir şekilde adım atacak? Bu tarihsel sorumluluktan ülkenin seçilmişleri ne zamana kadar kaçacak? Kafalarını kuma gömerek ne kadar yol alabilirler, bu ülkeye ne kadar yol aldırabilirler?

    Ülkenin ve halkın gerçek gündemi demokratik alanın genişletilmesi, ekonomik refahın yükseltilmesi, barışın toplumsallaşmasıdır. Bütün bunlar için emek sarf eden bir Meclis pratiğini bütün Türkiye halkları görmek istiyor. Ancak 1 Ekim’den beri içinde bulunduğumuz süreçte iktidarın sürekli parmak salladığını görüyoruz. Herkese parmak sallayan, sürekli aba altından sopa gösteren, kayyım ve tutuklamalarla demokrasi alanını daraltan, antidemokratik uygulamaları son hız devam ettiren bir iktidar pratiğiyle karşı karşıyayız. Meclis’te ne konuşuyoruz sürekli? İktidarın zorbalıklarını ve antidemokratik uygulamalarını. Biz tecrit kaldırılsın, umut hakkı tanınsın, hasta tutsaklar öncelikli olmak üzere infazda eşitlik sağlansın, TMK ve TCK’daki ayrımcı yasal maddeler hızla ayıklansın, AİHM ve AYM kararları doğrultusunda bu ülkedeki yasal mevzuat hızlı bir şekilde taransın dediğimizde karşımıza tek bir madde ve tek bir sözle çıkıyorlar: Silahlar bırakılsın.

    İyi, tamam bırakılsın. Silah bırakılmasın diyen var mı? Sayın Öcalan büyük bir sorumlulukla, 40 yılı aşkın bir süredir içinde bulunduğumuz bu şiddet zeminini sonlandıracak çağrıyı 27 Şubat’ta yapmadı mı? Kendi örgütüne 27 Şubat’ta silah bırakma çağrısı yapmadı mı? Yaptı. Örgüt buna olumlu karşılık verdi mi? Evet. Hatta bir adım attılar ve ateşkes ilan ettiler. Peki, Meclis bugün gerçekten örgütün silah bırakması için gerekli yasal mevzuatı ve sürecin selameti için gerekli olan çerçeve yasayı konuşuyor mu? Hayır. Bu insanlar nereye silah bırakacak? Örgüt nereye ve nasıl silah bırakacak? Bunun yasal güvenceleri nedir? Böyle bir tartışma yürütüyor mu? Hayır.

    “İNSANLARA YAPILAN SALDIRILAR SÜRECİ ZEHİRLİYOR”

    Bu sürecin ilerletilmesi açısından Sayın Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesine ilişkin bir adım var mı? Onun da olmadığını görüyoruz. Özgür çalışma koşullarının, süreci yürütmek için örgütüyle ilişki kurup kongre yaptırabilecek koşulların sağlanmasına yönelik bir yaklaşım var mı? Hayır. Sayın Numan Kurtulmuş’a atıfla yeniden söyleyelim. ‘Hiç kimsenin süreci zehirlememesi gerektiği kanaatindeyiz. Süreci bir siyasi pazar haline getirmeden tamamlayacağız’ demişti. Bu çok önemli. Peki, o halde soralım: Bu kadar önemli ve tarihi bir açıklama varken, bu süreci İstanbul’da kayyım ve tutuklama pratiğiyle, sokaktaki insanlara gazla ve jopla saldırma pratiğiyle kim zehirliyor. Süreç karşıtı bir iklimin oluşması, sürecin zehirlenmesi için kim çalışıyor, kim söz söylüyor, kim harekete geçmiş durumda?

    “SAVCI, ZEKERİYA ÖZ’ÜNÜN TAKLİDİNİ YAPMAKTA!”

    Savcı, Zekeriya Öz rolüne bürünmüş; İstanbul Adliyesinden Türkiye demokrasisine pusu kuruluyor.

    İstanbul Barosunun görevden alınması, İmamoğlu’nun tutuklanması, Eğitim Sen’e soruşturma açılması meselesinde Saray’ın savcısının önemli bir rolü var. Bir zamanların Zekeriya Öz’ünün taklidini yapmaktadır savcı. Onun rolünü üstlenmiştir. Bütün bunların Türkiye’de barış sürecini zehirlediğinin, barış sürecine zarar verdiğinin, barışa sabotaj olduğunun altını çizmek istiyoruz. Bugün İstanbul Adliyesinden Türkiye’nin geleceği belirlenmeye çalışılıyor, İstanbul Adliyesinde Türkiye demokrasisine pusu kuruluyor. İstanbul Adliyesinden bütün ülkeye yayılacak bir antidemokratik rejim kalıcılaştırılmak isteniyor.”

    PİRHA/ANKARA

  • Hükümetin ‘sokakları karıştırmanın faydası yoktur’ sözüne Özgür Özel’den ‘sokaklar bizimdir’ cevabı!

    Hükümetin ‘sokakları karıştırmanın faydası yoktur’ sözüne Özgür Özel’den ‘sokaklar bizimdir’ cevabı!

    PİRHA – Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, ülke genelinde yapılan eylemler nedeniyle İçişleri ve Adalet Bakanının “Halkı sokağa çağırmak en hafif tabiriyle sorumsuzluktur” minvalinde açıklamalarına cevap verdi.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ardından Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Vatandaşlarımızı polislerimizle karşı karşıya getirmenin, provokasyonlarla sokakları karıştırmanın hiç kimseye bir faydası yoktur” şeklinde açıklama yapmıştı.

    İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya da “Halkı sokağa, meydanlara çağırmak en hafif tabiriyle “sorumsuzluktur. Milletimizin huzurunu bozmak isteyenlere asla fırsat verilmeyecektir” ifadelerini kullanmıştı.

    “SAYGI DUYACAKSINIZ”

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, X hesabından iki bakana da cevap verdi. Özel, şu ifadeleri kullandı:

    “Türkiye’ye yapılan bu kötülüğün sorumluları, bizi ‘sorumsuzlukla’ suçlamış. Açıklamalarımızı çarpıtıp üste çıkmaya çalışanlara ne diyeyim?

    Söylediğimiz bellidir:

    ‘Demokratik biçimde, şiddete bulaşmadan, kırıp dökmeden, yakıp yıkmadan sokaklar bizimdir, meydanlar bizimdir.’

    Zorladığınız polisimize de vatandaşlarımıza da zulmediyorsunuz.

    Milletin anayasal hakkı olan demokratik tepkiye saygı duyacaksınız. Buna karşı verilen her emir kanunsuz emirdir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Mustafa Can: Katliama karşı topyekün bir Alevi direnişini örgütlemek gerek!-VİDEO

    Mustafa Can: Katliama karşı topyekün bir Alevi direnişini örgütlemek gerek!-VİDEO

    PİRHA – Topçu Baba Derneği’nin yönetim kurulu üyesi Mustafa Can, Suriye’de devam eden Alevi katliamına dair konuştu. Suriye’deki siyasal iktidarın, AKP iktidarının “iz düşümü” olduğunu söyleyen Can, “Katliama karşı topyekün bir Alevi direnişini örgütlemek gerekir” diye de belirtti.

    Uzun dönem Alevi Bektaşi Federasyonu merkez yürütme kurulu üyeliği yapan Mustafa Can, aynı zamanda Kırklareli Topçu Baba Bektaşi Dergahının da kurucu başkanı. Halen Topçu Baba Derneği’nin yönetim kurulu üyesi olan Mustafa Can, Suriye’de HTŞ ve Türkiye’nin de desteklediği SMO gibi gruplar tarafından yapılan Alevi katliamlarına dikkat çekti.

    “Suriye’de bir proje adım adım uygulanıyor”

    “Suriye’deki gelişmeleri, Türkiye’deki gelişmelerden ayrı tutmamak doğru değil” yorumuyla konuşmasına başlayan Mustafa Can, sürece bütünlüklü bakmak gerektiğinin altını çizdi. Suriye’nin parçalanma politikasının uygulamaya konulduğunu söyleyen Mustafa Can, PİRHA için şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Uzun yıllardan beri sürekli bir ağaca bakıyoruz. Halbuki bir adım çekilip ormana bakmak gerekir. Suriye’deki gelişmeleri tek başına Suriye olarak değerlendirilemez. Uzun yıllardan beri Ortadoğu’da bir Ortadoğu BOP Projesi’nden söz ediliyor ve sayın cumhurbaşkanımız da ‘ben bu projenin eş başkanıyım’ diyerek daha düne kadar kendisini öne çıkartıyordu. Bu proje aslında Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilme politikasıdır. Dolayısıyla Saddam’ın düşürülmesinden tutun da Esad’ın düşürülmesi ve Suriye’nin parçalanmasına kadarki süreç aslında BOP Projesi’nin parçasıdır. Proje içerisinde bir asli unsurlar bir de figüranlar var. Cumhurbaşkanımız geçmişte ‘ben bu projenin eş başkanıyım’ diyordu, biz o zaman da aynı şeyi söylüyorduk; aslında bu projenin asıl sahibi Amerika Birleşik Devletleri ve onun Ortadoğu’daki uzantısı olan İsrail’dir. Bu projenin başka unsurlarından bir tanesi de sayın cumhurbaşkanıdır. AKP Hükümeti de bu projenin çok önemli bir figüranıdır. Dolayısıyla şu anda Suriye’de bir proje adım adım uygulanıyor. Aslında Suriye’nin parçalanma politikası uygulanıyor.

    “ŞERİATÇI BİR DEVLET OLUŞTURMA PROJESİ”

    ‘Colani’ diye birisi, kırmızı bültenle bütün dünya tarafından terörist olarak aranıyordu, şu anda Suriye’de kendisini cumhurbaşkanı ilan etti! Suriye’de cumhurbaşkanı seçimi falan da olmadı. Sayıları parmakla gösterilebilecek kadar az olan bir grup, Coloni’yi cumhurbaşkanı ilan etti. Yani Suriye’deki halklar tarafından seçilmedi. Peki Coloni şu anda ne yapıyor? Bence Coloni şu anda bir geçiş sürecini örgütlemeye çalışıyor. Geçiş süreci ne demek? Bu cihatçı gruplar, orada şeriatçı bir devlet oluşturma projesinin peşindeler.”

    “TÜRKİYE, ALEVİ KATLİAMINI GÖRMEZDEN GELİYOR”

    Mustafa Can, “Bu projenin bir ayağı da çok açıktır ki Türkiye’dir” diyerek değerlendirmelerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Yani cihatçı örgütlenmenin hamisi Türkiye’dir. Eğer orada bir cihat örgütlenmesi gerçekleştirilirse bunun Türkiye’ye yansımaması da düşünülemez. Orada Alevilere yönelik katliamları, Türkiye’deki siyasal iktidara baktığımda ne kadar yumuşatmaya çalışıp görmezden geldiklerini görebiliyorum. Bugünkü siyasal iktidar açısından baktığımızda durum çok açık; oradaki Alevilerin mutlaka derdest edilmesi ve süreçten uzaklaştırılması gerekiyor. Bu katliam olabilir, başka yerlere sürgün olabilir… Çünkü oradaki siyasal iktidar, bizim Türkiye’deki AKP iktidarının iz düşümü. Zaten AKP’nin de kafasında bütün farklılıkların bir arada yaşayabileceği, demokratik, laik bir cumhuriyet, seküler bir devlet söz konusu değil. Orada bir İslam devletinin hayata geçirilmesi söz konusu.”

    TOPYEKÜN ALEVİ DİRENİŞİNİ ÖRGÜTLEMEK GEREK”

    Mustafa Can, Alevi katliamına karşı Türkiye’deki karşı duruşu da değerlendirerek şöyle devam etti:

    “Biz Aleviler olarak ne yapıyoruz? Asıl problemin büyüğünün bizde olduğunu düşünüyorum. Suriye’de çok ciddi bir Alevi katliamı yaşanırken biz halen birkaç kelam etmenin ötesinde bir şey yapmıyoruz. ‘Aleviler barışı konuşuyor’ gibi birtakım toplantılar oldu ama bu yetmez. Katliama karşı topyekün bir Alevi direnişini örgütlemek gerekir. Alevi örgütlerinin yan yana gelerek, ‘ben insanım’ diyen, sol tarafında halen insanlık olan ve dünyada var olan bütün katliamları lanetleyen insanlar olarak Suriye’deki Alevi katliamını da lanetlemeliyiz.”

    “İBRET VERİCİ BİR DURUM”

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Yeşilkent Şube Başkanı Aslan Uzun’un tutuklanmasına işaret ederek konuşmasına devam eden Mustafa Can, “Bugün geldiğimiz nokta ortada. Türkiye’de demokrasi, hukuk yok. Türkiye’de üstünlerin hukuku var. Nitekim bugün Aslan Uzun, Suriye’deki Alevi katliamını protesto etmek için bir dilekçe verdi ve bunun karşılığında tutuklandı. Suçu ise ‘halkı düşmanlığa teşvik etme’! Düşünebiliyor musunuz, bütün dünyanın gözü önünde bir Alevi katliamı yaşanıyor, hala vicdanını kaybetmemiş bir takım insan ‘Suriye’de bir katliam var, bu engellenmeli’ diye gidip adliyeye dilekçe verme talebinde bulunuyor ama bu dilekçeyi veren kişi tutuklanıyor! Dolayısıyla geldiğimiz noktayı göstermesi açısından ibret verici bir durum.

    O zaman ne yapmak gerekir? Çok açık söylüyorum; pazartesi gününden başlayarak, bütün Aleviler, katliamı lanetleyen insanlar olarak ki bu insanlardan birisi ben olacağım, aynı dilekçeyi alıp adliyeye gideceğim ve ‘Suriye’de bir Alevi katliamı var. Bu katliama ‘dur’ denilmeli’ diyerek dilekçeyi vereceğim. Tutuklamak istiyorlarsa beni de tutuklasınlar, başım gözüm üstüne.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Bilal Erdoğan’ın, Alevi camiasına girişi AVF’de nasıl tepki buldu?

    Bilal Erdoğan’ın, Alevi camiasına girişi AVF’de nasıl tepki buldu?

    PİRHA – “3. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülleri Töreni” ardından Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) içerisinde fikir ayrılıkları oluştu. AKP hükümetinden isimlerin yanı sıra Bilal Erdoğan’ın da törene katılması, vakıf bünyesindeki birçok ismin tepkisini çekti. AVF bünyesinde yer alıp ismini vermek istemeyen bir kişi “Genel anlamda Haydar Baki Doğan’ın bu yönetiminde kucağımızda bomba bulmuş gibi oluyoruz. Hiçbir şeyden haberimiz yok” diyerek eleştiride bulundu.

    Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF), Alevi Bektaşi inanç temelli bilimsel çalışmaların teşvik edilmesi amacıyla 15 Mart’ta 3. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülleri Töreni’ni gerçekleştirdi. İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan törene yaklaşık 600 kişi katıldı.

    AVF yönetimi, tören öncesi AKP, MHP ve CHP yöneticilerine bizzat giderek törene katılmaları talebiyle davetiye iletti. Törene, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy bizzat katılırken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise yazılı bir mesaj gönderdi.

    Gecenin sürpriz konukları arasında İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Bilal Erdoğan da vardı. AVF’de, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile yapılan ilişkiler nedeniyle oluşan tartışmalar, Erdoğan’ın da geceye katılımı ile daha da arttı. Vakıf bünyesindeki birçok isim, protokolde yer alanlar sebebiyle tepki gösterip salondan ayrıldı. Durumu protesto edenler arasında, AVF üyesi olup en geniş tabana sahip CEM Vakfı’nın bileşenleri de vardı. Aktarılan bilgilere göre, kurum yönetimlerinin yanı sıra dedelerin de salonu terk ettikleri ifade edildi.

    PROTESTONUN BİR NEDENİ DE AKP-HTŞ ORTAKLIĞI!

    3. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülleri Töreni’nde yaşanan gerginlik sosyal medyada da görünür oldu. Kimi yurttaşlar, AVF Başkanı Haydar Baki Doğan’ın, Cemevi Başkanlığı’nın kuruluş sürecindeki protestolarını hatırlatıp “Bugün AKP ile el ele, yan yana” sözleriyle eleştirdi.

    Sosyal medyaya yansıyan eleştiriler arasında AKP-HTŞ işbirliği de öne çıktı. Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar sürerken AVF’nin, AKP ve uzantılı kurumlarıyla ilişkilenmesi tepkilere neden oldu.

    “ÖĞRENCİLERİ HERHANGİ BİR DİNİ UYGULAMAYA ZORLAMADAN…”

    Gecede konuşma yapan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in sözleri de tepkiyle karşılandı. ÇEDES ve birçok gerici uygulamalarla gündemde olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, tören gecesinde “…tüm öğrencilerimizin ülkemizde var olan dinleri ve mezhepleri ana hatlarıyla tanımalarını, inanç, ibadet ve ahlak esaslarını kavramalarını ve bunları sosyal hayata yansıtmalarını, kardeşçe yaşamalarını istiyoruz. Vicdan ve düşünce özgürlüğünü zedelemeden, öğrencileri herhangi bir dini uygulamaya zorlamadan bir eğitim süreci yürütmek, bizim en temel prensiplerimizdendir. Çoğulculuk, nesnellik, karşılıklı anlayış ve uzlaşıyı esas alarak, tüm öğrencilerimizi kucaklayan bir eğitim ortamı oluşturmayı amaçlıyoruz” ifadelerini kullandı.

    “KARDEŞLİĞİMİZİ PEKİŞTİREN ADIMLAR!”

    Gecenin odak isimlerinden birisi de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’du. Cemevi Başkanlığını da bünyesinde bulunduran Ersoy’un, gecede yaptığı konuşmada şu cümleleri dikkat çekti:

    “Başkanlığımızın yürüttüğü saha çalışmaları sonucunda Türkiye genelinde 2 bin 102 cemevi tespit edilmiştir. Bu kapsamda 1200 cemevimizden 1900 dilekçe başkanlığımıza ulaşmıştır. Bugün Alevi-Bektaşi toplumuyla devlet arasındaki gönül bağını daha güçlendirdiğimizi görmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Aradaki engelleri birer birer kaldırarak kardeşliğimizi pekiştiren adımları atmış bulunuyoruz. Bu birlikteliğin toplumsal barışımıza ve ortak geleceğimize katkı sağlamaya devam edeceğine gönülden inanıyorum.”

    “KUCAĞIMIZDA BOMBA BULMUŞ GİBİYİZ”

    Söz konusu gecenin ardından AVF yönetiminde olup ismini vermek istemeyen bir kişi, PİRHA’ya konuştu. “Federasyon içerisinde bazı şeyler uyuşmuyor. Bir tür kan uyuşmazlığı sorunu var” diyen AVF sorumlusu, şu eleştiride bulundu:

    “Evet bir yönetim var ama sorunlar tam anlamıyla çözülmediği için yönetimde kendi içerisinde barışık değil. Bu nedenle bazı vakıfların ayrılıkları söz konusu oldu. Ayrılıklar olmaya devam edecektir diye tahmin ediyorum. Bu ayrılıklar, yönetilme şekliyle alakalı bir durum. Benim şikayetim bu yöndeydi ve bundan dolayı da festival törenine katılmamayı yeğledim.

    Bir süre önce Kayseri’den Abbas Tan ve Ankara’dan Hüseyin Gazi Vakfı ayrıldı. Bunlar, yönetiliş biçim ve şekillerindeki memnuniyetsizlikler sebebiyle ayrıldı. Şu an Kartal Cemevi ile Ümraniye Cemevi yönetimleri de bazı şeylere çok sıcak bakmıyor. Kesin olmamakla birlikte onlarda da belli kopuşlar olabilir. Benmerkezli bir yönetim şekli ile hareket ediliyor. Bu tarz önemli konularda insanlar, oy çokluğuyla değil oy birliği ile karar vermelidir. Arka planda bizlerin, halkımıza, cemevlerimize gelen insanlara takdir edersiniz ki izahat da vermemiz gerekiyor. İşte o açıklamaları iyi yapabilmek için dışarıda iyi ya da kötü olabilecek tüm olaylarda önceden bilgi sahibi olunursa insanlar da derslerine çalışarak gider. Ama bizler genel anlamda Haydar Baki Doğan’ın bu yönetiminde kucağımızda bomba bulmuş gibi oluyoruz. Hiçbir şeyden haberimiz yok. Herkes nasıl öğreniyorsa biz de o an öğreniyoruz. O zaman bizim yaptığımız yöneticiliğin bir sıfatı kalmıyor.”

    “KİMSE, FİKRİNİ NET BİR ŞEKİLDE DİLE GETİRMEDİ”

    AVF bünyesindeki isim, federasyon içerisindeki ayrılığın, “hükümet ile ilişkilenme” ve birçok başlık sebebiyle olduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “İnsanların niyetlerinde bu sebepler tabii ki de vardır. Bu fikri direkt açıkça dile getirip kopan olmadı ama insanlar, zaten bunlardan rahatsız. Sadece hükümet olarak düşünmeyin, ben şahsi olarak Alevi inanç kurumlarının tamamen siyasetten daha bağımsız olması tarafındayım. Partilere mesafeler çok eşit olmalı. Çünkü bizler partiler üstüyüz. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile olan ilişkileri takdir edersiniz ki bazı federasyonlar bundan çok uzak ama bizim federasyon bir tık daha yakın, bunun da ayrılığa etkisi olmuş olabilir ama kimse fikrini bugüne kadar net bir şekilde dile getirmedi. O ödül törenine katılmadığım için çok memnunum. İyi ki de gitmemişim.”

    ERDOĞAN AİLESİNİN YARATTIĞI 2. KRİZ!

    AVF yönetiminde olup tartışmalı ödül törenine dair konuşan bir başka isim ise  “Yola ilk çıkıldığında 8 başvuru gelmişti, bugün ise 60’a yakın başvuru söz konusu. İnsanlar daha çok Alevilik konusunu çalışmaya başladı. Doğru yolda gidiyoruz ama kanayan bir yaramız var. İçimize bir linç kültürü yerleşti ve gitmiyor. Alevi toplumu olarak muhalefetimiz eksik olmuyor” diye belirtti.

    İsminin yazılmasını istemeyen AVF’li sorumlu, gelen eleştirilere dair “Cumhurbaşkanı, Hüseyin Gazi Türbesine gittiği zaman da aynı şey olmuştu. Ne kazanırız değil de direkt kavga etmeye başlıyoruz” diyerek AVF’nin tutumunu savundu.

    DAVETSİZ MİSAFİR!

    Vakıf bünyesindeki kopmalara ilişkin de konuşan AVF’li yetkili, şunları söyledi:

    “Hüseyin Gazi Vakfı, federasyondan ayrılmak istedi ama bunun için de yönetim kararı yetmez, genel kurul kararı alması lazım. Mütevelli heyetinin onayını almanız lazım. Çünkü federasyona girerken de yönetim kurulu kararı olmuyor, genel kurul kararı geçerlidir. Çıkarken de aynı şekilde genel kurul kararı gerekli. Hüseyin Gazi Vakfı şu an bize bağlı 14 vakıftan birisi. Ama evet doğrudur, fikirsel bir ayrılık içerisindeyiz.

    Ödül töreninde asıl tepki çeken şey şu oldu; bizler, Kültür ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı davet etmiştik ancak Bilal Erdoğan da Milli Eğitim Bakanı’nın davetlisi olarak geldi. İşin ilginci 10 yaşındaki çocuğuyla birlikte geldi. Alevi kültüründe gelene ‘git’ diyemeyiz. Toplantı saat 19:00’daydı, bize saat 16:00 gibi ‘Bilal bey de katılmak istiyor’ diye bilgi geldi. ‘Yok’ diyemedik. Yönetim kurulunda da bu konu konuşulmadığı için; yönetimde diyelim ki 7 kişi varsa 4 kişinin haberi var 3 kişinin ise haberi yok, o yüzden kendi içimizde de bir huzursuzluk yaşadık.

    TBMM’NİN 3. BÜYÜK PARTİSİNE DAVET YOK, MHP’YE VAR!

    Ödül töreni öncesinde Özgür Özel’e gittik, davetiyesini elden verdik. Gelemedi ama uzun bir yazı gönderdi. O yazı salonda okunduğunda büyük alkış koptu. AK Parti, MHP ve CHP’ye gittik. DEM Parti’ye davetiye göndermedik.

    AVF yönetim kurulu üyeliği 10 kişiden oluşuyor, bir kişi toplantıya katılmadı, iki kişi de salonu terk etti. Geriye kalan 7 kişiden biri de benim. Sonuna kadar yönetimin ve o organizasyonun arkasındayım. Şu anda bu toplantıdan dolayı bir huzursuzluk var ama bu konunun aşılacağına inanıyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • DEM Parti, AKP ve MHP ile görüştü: Sorumluluk iktidara düşüyor-VİDEO

    DEM Parti, AKP ve MHP ile görüştü: Sorumluluk iktidara düşüyor-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti’nin AKP ve MHP ile yaptığı görüşmelerde çağrının detaylarına ilişkin konuştuklarını belirten DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Her iki partiyle de barışın hukukunu konuştuk” dedi. Tülay Hatimoğulları ise Newroz planlamasıyla ilgili PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan Newroz’da okunmak üzere ya da gösterilmek üzere bir mesaj beklediklerini ilgililere ilettiklerini vurgulayarak, “Somut bir adım bekliyoruz” dedi.

    Video eklenecek…

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı sonrası siyasi partilerle yaplan görüşmelere dair Meclis’te basın toplantısı düzenledi.

    “ADIMLARIN ATILMASINI GEREKTİĞİNİ ANLATTIK”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, AKP ve MHP görüşmesine dair konuştu. Bakırhan, şunları söyledi:

    “Bugüne kadar 101 büyük merkezli halk toplantıları aldık toplumun örgütlü diğer dinamikleriyle görüştük. Bu görüşmelerde elde ettiğimiz bilgileri bulguları da her iki partiyle de paylaştık. Yapmış olduğumuz görüşmelerde, gezilerde halkın ortaya koymuş olduğu düşüncelerde demokrasi ve hukuki adımların atılması en öncelikli talepler ve sorulardı. Bunu da görüştüğümüz partilere ilettik. İnsanlar güven ve güvencenin sağlanması konusunda çok yoğun talepler ileri sürdüler. Biz de bu sürecin selametle yürümesi için güven verici adımların sürecin ilerlemesine uygun gereklerin yerine getirilmesi gerektiğini her iki partiyle de paylaştık. Adımların atılması halinde hem küresel hem bölgesel düzeyde karşı karşıya kaldığı risklerden çok kolaylıkla çok rahatlıkla korunabileceğini belirttik. Bu meseleleri tartıştık.

    SAYIN ÖCALAN’IN ÇALIŞMA VE İLETİŞİM KOŞULLARININ DÜZENLENEBİLECEĞİNİ SÖYLEDİK

    Bu sürecin rahat bir şekilde yürümesi için bazı gereklilikleri anlatırken, Sayın Öcalan’ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenebileceğini söyledik. Bu daha önce parlamentoda bulunan siyasi partilerin vermiş olduğu kayyım yasa tasarısının Meclis Başkanı tarafından gündeme alınabileceğini, iyi niyet gerekleri olarak bunları söyledik. Demokratik adımların atılması için bir hazırlığın ve çalışmanın yapılması gerektiğini belirttik. Suriye’de kalıcı barış için kendi etkisini kullanmasının aynı zamanda buradaki sürece de katkı sunacağını belirttik. Tarihsel bir süreç içerisinde olduğumuzu ve yapılması gerekenlerin belli olduğunu, iktidarın da muhalefetin de bizlerin de yapılması gerekenler konusunda ödevlerimiz üzerinde durduk. Bunları ilettik.

    KOBANÊ’DEKİ 7 ÇOCUK MU GÜVENLİK TEHDİDİDİR?

    Biz barış umudunu büyütmek için bu turları yaparken, sabah çok üzücü haberlerle uyandık. 7’si i çocuk 9 kişinin yaşamını yitirdiği Kobanê’deki saldırıyı hep birlikte izledik. Bu saldırıyı kınıyoruz. Öfkemiz büyük. Büyük üzüntü içerisindeyiz. Bu ve benzeri saldırıların hem Suriye’de hem de burada yürüyen süreçlere çok büyük zarar verebileceğini belirtmek istiyoruz. Daha önce Sayın Öcalan ile de yapılan görüşmelerde yine en son bizim yaptığımız görüşmede de Sayın Erdoğan’ın da ısrarla altını çizdiği bir mesele vardı. Her ikisi de sabotajlara dikkat çekmişti. Siz de bunları takip ettiniz. Bu sabotajlar kim tarafından yapılmışsa açığa çıkarılması gerekiyor. Bu sabotajları yapanların, bu sabotajların emrini verenlerin bir an önce açığa çıkarılması gerekiyor. Güvenlik tehdidi diyenlere de bir çağrı yapmak istiyor ve soruyoruz; Kobanê’deki 7 çocuk mu güvenlik tehdididir? Kobanê’de 7 çocuğun katledilmesi mi bu güvenlik tehdidini ortadan kaldıracak? Bu katliamı kabul etmiyoruz. Bu katliam konusunda dahli olan, emir veren, bunu yapan, yaptıran kişilerin ve kurumların kim olduğunun açığa çıkarılması gerekiyor. Bu, öyle sıradan bir saldırı değil. Roboskî’deki provokasyon ve katliam neyse, bir süreç yürürken Paris katliamı neyse, bu da aynı derecede bir katliamdır. Bunların bu sürece bir yararı, bir katkısı yok. Bunlar, süreci provoke eden yaklaşımlardır ve bundan vazgeçilmesi gerekir.

    BARIŞ, BU TÜR PROVOKASYONLARLA SINANMAMALIDIR

    Sayın Erdoğan bir konuşmasında, bu süreçte gelebilecek her türlü provokasyona karşı en üst seviyede tedbir alacağız demişti. Aynen kendi söylediklerini tekrar ettim. Buradan Sayın Erdoğan’a beklentimizi iletmek istiyorum. Bu sabotaj bir an önce açığa çıkarılmalı, failleri bulunmalıdır. Yargılanmalıdır. Barış, bu tür provokasyonlarla sınanmamalıdır. Biz de çok iyi biliyorduk, bu süreç çeşitli sabotaj ve provokasyonlarla sınanacaktır ama bunun karşısında güçlü bir irade, açık, duru, sade bir duruş ortaya koymak en başta iktidarın, muhalefetin, hepimizin görev ve sorumluluklarıdır.

    Bir sürü engel aştık, bir sürü olumlu olumsuz tartışmayı geçtik. Sürecin en önemli aşamasını, bütün hassasiyetimizle, bütün dikkatimiz ve ortak çabamızla bir noktaya getirdik.

    İKTİDAR SORUMLU DAVRANMALI

    Asıl sorumluluk burada iktidara düşüyor. Kobanê’de yapılması, burada iktidarın rolünü azaltmıyor; aksine hem uluslararası kamuoyunda ve basında hem de yerel güçlerden ve Kobanê’de yaşayan insanlardan bize gelen bilgiler, yapılan haberlerde de işaret edilenin ne olduğunu, kim olduğunu açığa çıkarıyor. İktidar sorumlu davranmalı, üzerine düşen sorumluluğunu bu meselede yerine getirmelidir.

    Bu meseleye 85 milyonun umudunu bağladığını hepimizin umutlandığı ve hâlâ umutlu olduğu bir yere ve barışa evriltmeye çalıştığımız süreç önünde kara bir tablo ve girişim olarak kalmamalıdır. Şimdi artık oyalama, sağa sola çekme zamanı değil; adım atma, bu sürece sahip çıkma sürecidir diyoruz. Türkiye’de yürüyen bu sürecin 85 milyona katkı sağlayacağını, barışın 85 milyon insanın yararına olacağını bir kez daha belirtiyorum. Bu konuda herkesin sorumlu bir dille, pratikle üzerine düşen sorumlulukları layıkıyla yerine getirmeli.”

    İMRALI’YA GİDİŞ

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise gazetecilerin sorularını yanıtladı. Tülay Hatimoğulları, “İmralı’ya gidişle ilgili birkaç gün içinde bir program netleşecek. Şu an için bir başvurumuz yok. Birkaç gün içerisinde bu planlama sizlere de duyurulur zaten” dedi.

    “OPERASYON DEVAM EDİYOR”

    Newroz planlamasıyla ilgili PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan Newroz’da okunmak üzere ya da gösterilmek üzere bir mesaj beklediklerini ilgililere ilettiklerini vurgulayan Hatimoğulları, şu ifadeleri kullandı:

    “Bu konuyu biz hep beraber, sizler basın emektarları da gayet yakından takip ediyorsunuz. Şu an sınır ötesi operasyonların bir kısmı hâlâ devam ediyor. Bir güvenlik meselesi olarak ifade ediyorlar. Güvenlik ortamının sağlanması, güvenlik konusunda kaygı duyulmayacak koşulların sağlanması ile birlikte PKK’nin kendi çağrısını, kongre çağrısını yapacağını biz de kamuoyuna yaptıkları açıklamalardan izledik. Sayın Öcalan’ın kongrede üstleneceği rol ile ilgili hem kendi örgütünün hem de kendisinin yaptığı açıklamalar çok paralel. Kendisi 27 Şubat’taki açıklamada çok açık ifade etti. Kongreyi toplayabilecek ve bu kararı aldırabilecek güce sahip olan benim, demişti bize. Bunun için de kendi örgütüyle iletişim kanallarının açılması, kendi örgütüne kongreyi toplayabileceği bir zeminin oluşması bakımından koşullarının bu anlamıyla oluşturulması ve önünün açılması gerekiyor. Henüz bu konuda bizim bilgimiz dahilinde atılmış somut bir adım yok.

    NET BİR YANIT ALAMADIK

    Kayyım yasasıyla ilgili geçmiş dönemde de bu konudaki görüşlerimiz çok açık ve net. OHAL döneminde iflas edilmiş bir kanuna dayanılarak ve aslında Anayasa’da karşılığı olmayan bir kanuna dayanılarak bugüne kadar kayyım atamaları gerçekleşti. Elbette biz bu konudaki görüşlerimizi her iki siyasi partiyle de bugün görüştüğümüz hem AKP hem de MHP ile bu Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında kayyım konusu da gündem konularından biriydi. Bununla ilgili biz elbette net bir yanıt aldık diyemem kendilerinden. Ama demokratikleşme konusunda her iki parti bazı adımları atılmasıyla ilgili fikirlerini beyan ettiler.

    DEVLETE ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞÜYOR

    PKK’nin, silahların biran önce susması güvenliğin tesis edilmesiyle ilgili verdikleri genel bir mesaj oldu. Bu anlamıyla net bir takvim açıklama ya da net bir planlama zaten bizlerin yapacağı bir şey değil. Bu ne DEM Parti’nin ne AKP’nin tek başına ne de MHP’nin. Bunun ötesinde başta AKP’ye elbette görev ve sorumluluklar düşer. Yürütmedir. Burada Sayın Cumhurbaşkanının yürütmenin başı olarak kendisinin bu konuda söyleyecekleri çok önemlidir. Bunların ne olduğunu biz bilmiyoruz. Burada elbette devlete çok önemli görevler düşmektedir. Bu konuda devletten ve yürütmenin başı olan Sayın Cumhurbaşkanı ve yürütmenin bu konuda pozitif adım atılmasını beklemekteyiz.

    NEWROZ İÇİN MESAJ TALEBİ

    Newroz planlamasıyla ilgili Sayın Abdullah Öcalan’dan Newroz’da okunmak üzere ya da gösterilmek üzere bir mesaj beklediğimizi kendilerine iletmiş olduk. Somut bir adım atılmasını bekliyoruz. Sayın Öcalan’ın mesajının Newroz’da paylaşılması; atılan bu adımın, yapılan bu çağrının somut olarak bir karşılık bulması anlamında da destek sağlayacaktır. Bu zeminin yani barışın toplumsallaşması bağlamında önemli bir katkı sağlayacağını düşünüyoruz. O yüzden de çok önemsiyoruz bu mesajı. Bu mesajla ilgili taleplerimizi yetkililere ilettik. Ümit ediyoruz bunun karşılığını pozitif bir şekilde alırız. Önümüzdeki günlerde bunu göreceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    PİRHA – Tarih boyunca birçok kez yıkılıp yeniden inşa edilen Karaağaç Dergahı, bugün de işgalin odağında yer alıyor. 1990 Yılından sonra deprem molozlarıyla tarihten silinmek istenen dergahta şu ana kadar tam dört kez tapu değişikliğine gidildi. Alevilere ait olan Karaağaç Dergahı’nın arazisi adeta şahıslara peşkeş çekildi. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, söz konusu tehlikenin halen devam ettiğine değinerek “Şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz” diye konuştu.

    İstanbul’daki kadim Alevi – Bektaşi inanç merkezlerinden birisi olan Sütlüce’deki Karaağaç Alevi Bektaşi Tekkesi, aslında tam da yağma ve talanın somut örneği.

    1993 Yılında kurulan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı bünyesindeki Karaağaç Tekkesi, bugün birçok Alevi inanç merkezi gibi hizmet vermekte. Ancak bu hizmetin arkasında büyük bir mücadele hikayesi bulunmakta.

    Karaağaç Tekkesi, 1450’li yıllarda, 2. Beyazıt döneminde verilen arazi üzerine bir Bektaşi Tekkesi olarak inşa edildi. 1826’da Yeniçeri ocaklarının kaldırılması ile Bektaşilik de yasaklanınca Karaağaç Tekkesi’nin de kapılarına kilit vuruldu. Bu süreçten sonra dergahtaki kitaplar, el yazmaları ve bütün değerli araç-gereçler adeta talan edildi. Tekkede hizmet yürüten kimi Bektaşiler de öldürüldü. Dergahın Postnişini olan İbrahim Baba ve beraberindekiler de sürgüne gönderildi.

    Katliam ve talan sonrası Karaağaç Tekkesi’nden günümüze bir tek tarihi mezar taşları kalabildi. Tüm yapılar, zaman içerisinde adeta toprağa gömüldü. Yakın tarihte ise yerel yönetimlerin eliyle tarihi tekke arazisi üzerine çeşitli yapılar konduruldu.

    Mustafa Çofuz adlı bir yurttaşın duyarlılığı ile tekke adeta küllerinden yeniden doğdu. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı ile bir grup yurttaşın girişimi ardından, sinsice yıkılıp tarihten silinmek istenen tekke, 1990’lı yılların başında Aleviler tarafından sahiplenildi ve büyük bir hukuki mücadele oluştu. Uzun yılları bulan hukuk süreci ardından tekkeye ait olan kimi tarihi mezar taşları da yakın zamanda tekrardan yerlerine taşındı. 

    “CEMLERİMİZİ MUM IŞIĞINDA YAPTIK”

    Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, 2002 yılından bu yana dergah çalışmalarının içerisinde yer alıyor. Karaağaç Dergahı’nın önemli bir mekan olduğunu belirten Takmaz, burasının Hacı Bektaş Dergahı ile eşgüdümlü çalışan bir dergah olduğunu da söyledi. Hüsniye Takmaz, Karaağaç Tekkesi’nin tarihte üç kez yıkıldığını, çabaları doğrultusunda dördüncü kez tekkeye hayat verdiklerini anlattı. Takmaz, “Çok zor bir süreç yaşadık” diye başladığı aktarımında şunları söyledi:

    “Gerçekten yıllardır bu dergahta kazı döneminde ve sonraki süreçte olsun hem yerelde hem merkezde hükümete karşı mücadele verip, dergahın yeniden hayat bulmasını sağlamak oldukça zor oldu. Burada yatan evliyalar, erenler ve Yol izin verdi, isteğimiz de gerçekleşti; buna yürekten inanıyorum.
    Eğer ülkede hakikat yerini bulmazsa, adalet tam anlamıyla sosyal yaşamda uygulanmazsa inanın bu sorunların çözümü asla kolay olmayacaktır. Alevilerin sorunları Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ile aynı şekilde paralellik göstermektedir. O yüzden diyoruz ki bu ülkedeki tüm sorunların çözümü için ülkeyi yöneten erk noktası olan insanlar, asla üvey evlat gözüyle toplumun yarısına bakmamalı. Böyle baktığınız zaman sorunlar çığ gibi büyüyecektir. Özellikle Aleviler bu konuda gerçekten çok muzdariptir. Sadece Aleviler de değil, demokrasi uğruna mücadele veren yurttaşlarımız da benzer sıkıntılar yaşamaktadır. O yüzden bu ülkenin sorunlarını çözebilmek için hiçbir yurttaşımız ‘bana ne’ dememeli, hak ve hakikatin gerçekleşebilmesi için gördüğü her olumsuzluğa karşı tepkisini demokratik bir şekilde vermelidir.

    Ülkedeki demokratikleşme ile Alevi sorunu paralellik göstermektedir. Bu dergah ve diğer cemevlerinin sorunları da aynı şekildedir. Ama bizim dergahın sorunları biraz daha farklı. Dört kez hayat buldu bu dergah ve biz çok zorluklar yaşadık. Elektrik ve doğalgaza 2019 yılından sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kazanılması ile birlikte aldık. Yıllarca cemlerimizi mum ışığında yaptık. Isınma sorunu yaşadık ama buraya gelen canlarımızın yüreğindeki sevgiyle dergahı aydınlattık ve ısıttık.”

    DERGAHIN ARAZİSİ AK PARTİ’YE AİT!
    2002 yılı itibarıyla dergah arazisi içerisindeki tarihi eserler için kazı çalışmalarına başlanıldığını belirten Hüsniye Takmaz, Mustafa Çofuz’un ısrarı ile girişimde bulunulduğunu söyledi. Söz konusu alana ilk geldiklerinde bir tek mezar taşı gördüklerini anlatan Takmaz, sözlerine şöyle devam etti:

    “Otların içerisinde 12 dilimli taçlı bir mezar taşıydı. O taşı uzun bir süre sakladık. Çalınmasından korktuk çünkü. Hazine alanlarında define arayanlar oluyordu o nedenle taşın başına bir sıkıntı gelmesin diye böyle bir şey yaptık. Daha sonra Anıtlar Yüksek Kurulu’na başvurduk. Türk İslam Eserleri Müzesi denetiminde kazı yapılması gerektiği ama İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden görüş alınması gerektiği, İstanbul Üniversitesi’nin, buradaki ağaçların yaşları ve dokularıyla ilgili çalışma yapması gerektiğini öğrenip talep ettik ve bunların tamamı da yapıldı. Bunlar yapıldıktan sonra dergahın geçmişte varlığının tespit davası açıldı. Dava sonrasında kazı çalışmaları başladı. 2006 yılına kadar süreç devam etti ve ardından yapılaşma başladı. Biz buraya el attıktan sonra 3 kez tapu değiştirildi. Biz mahkemeye başvuruyoruz burası satılmaya başlanıyor derken şu ana kadar dört kez tapu değişikliği oldu. Yani şahıslar satın aldı ve şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor.
    Buranın ilk sahiplerinden biri Erzincanlı bir iş adamıydı. Biz tam ondan burayı satın almaya karar vermişken bu adam ortadan kayboldu. Sonra yeğeni ile bağlantı kurduğumuzda dayısının yurt dışına gittiğini ve bu satışın olamayacağını söyledi. Sonrasında öğreniyoruz ki burası ‘Yapıtay’ isimli bir şirkete satılıyor.

    Çok zorlu bir süreçti ve kazı 8 ay sürdü. Sonrasında çıkan o taşları Türk İslam Eserleri Müzesi’ne korunması adına vermek zorunda kaldık. Çünkü o süreçte henüz mahkeme sonuçlanmamıştı, biz de resmi olarak burada değildik. O taşların alınması ise 18 yıl sürdü. 18 yıl boyunca sürekli bir şekilde taşlarla ilgili defalarca Türk İslam eserleri müzesine yazı ve dilekçe vermemize rağmen sorunu bir türlü çözemedik. En son olarak orada görev yapan bir arkadaşımız katkı sundu ve taşların alımına Ağustos 2024’te başladık. Önemli büyük bir lahitimiz ise orada kaldı. Onu da en kısa zamanda alacağız. Ama o zorlu süreç aşıldı. Burası artık bir hayat buldu. Bizler evrende hiçbir şeyin yok olduğunu düşünmüyoruz. Her canlı varlığını hissettiriyor.”

    YILLARIN DEĞİŞMEYEN GELENEĞİ: HER SALI MUHABBET!

    Hüsniye Takmaz, mevcut haliyle Karaağaç Dergahı’nın günümüzde nasıl hizmet verdiğini de anlattı. Takmaz, şunları söyledi:
    “Bir tek cenaze hizmetlerimiz yok. Çünkü buranın fiziki koşulları çok kolay değil. Binanın yarısı yok. 1996 yılında dergahın yanındaki otelin yerinde Kiptaş konutları yapılmış. O konutlar yapılırken buranın temel izlerinin yarısı da yok edilmiş. Burası geçmişte İstanbul’un en büyük binalarından birisiymiş. Şimdi burada lokmalar dağıtıyoruz, semah ve bağlama öğretilerimizin yanı sıra cenaze yıkama öğretilerimiz de var. Onun dışında her salı muhabbet var. Bu diğer kurumlarda pek olmayan bir şey, burada düzenli halde yapılıyor. Her Perşembe de cem yapıyoruz.
    İlk zamanlarda sıkıntılar yaşadık, kapımızı dahi çok uzun bir süre açamadık. Artık Vakıflar Genel Müdürlüğü, adresimizin burada olduğunu biliyor. İlk başlarda ayda bir kez dergahın kapısını açıyorduk, sonra haftada bire düşürdük, ardından 12 İmamlar Orucu başlayınca Şahkulu’ndaki insanları buraya yönlendirmeye başladık. Hakk’a yürüyen Veli dedemiz sağ olsun buraya çok katkı sundu. Sürekli insanları buraya sahip çıkmaları için yönlendirdik. İlk zamanlarda 12 İmamlar Orucu süresince binlerce insan buraya gelmeye başladı. O yoğunluktan sonra artık kapıları her gün açmaya başladılar. Anahtarı başka birisinden alıyorduk, ardından kaçak bir anahtar yaptık derken kapı tamamen açıldı.”

    “HİÇ KİMSEYE MİNNET ETMEYİ DÜŞÜNMÜYORUZ”

    Hüsniye Takmaz, dergahla ilgili yaşadıkları sorunların haricinde AKP-MHP Hükümetinin, Alevi inancına yönelik yaklaşımlarına da dikkat çekti. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na karşı durduklarının altını çizen Takmaz, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
    “İnsanların bu yüzyılda, özgürce inancını yaşayabilmesi en doğal hakkıdır. İstanbul’un göbeğinde önemli bir dergahın hayat bulması için yaşadığımız bu sıkıntılar çok büyük bir acı. Alevilerin şu an yaşadığı başka sıkıntılar da var. Aleviler, dedelerine maaşlarını kendileri verebilir, elektriklerini, sularını kendileri ödeyebilir. Bir şekilde bu sorunlar çözülebiliyor ama en büyük yaşadığımız sıkıntı Muaviye’nin başaramadığı bir sorunu ne yazık ki şu anda bir kısım Aleviler, kendi Yol’unun Alevisi olmak yerine devletin Alevisi olmaya başladılar.
    Alevilik’te rızalık vardır. Eğer siz başka bir yerden emir almaya başlıyorsanız, daha doğrusu sizi birileri finanse etmeye başlıyorsa emir almaya başlayacaksınızdır. Emir almaya başladığınız anda bu inanç ortadan kalkar. Cemevi Başkanlığı, büyük bir sorun. Bizler dedelerimize maaş falan vermiyoruz. Diğer kurumlar gibi bankalarda paralarımız da yok ama biz buna rağmen diyoruz ki her gün çayımız kaynıyor. Buraya gelen her canımızın önüne mutlaka koyabileceğimiz bir dilim ekmeğimiz bir kaşık çorbamız var. Bu hizmeti seve seve yapmaya da devam edeceğiz. Hiç kimseye minnet etmeyi de düşünmüyoruz. Alevi inancının öğretileri bu ülkede yaşamadığı sürece sorunların çözümü zor olacaktır. O yüzden Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini bu ülke yaşamaya başlarsa sorunlar kısmen çözülebilir. Kısmen diyorum çünkü şu anda sosyal, siyasal kültürel açıdan çok ciddi anlamda sorunlar yaşamaktayız.

    O yüzden Aleviler olarak kendimize güvenmeli, inancımızı, Yol’umuzu yaşamalıyız. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz. Yol’umuzun sorunlarını görerek, birlikte hareket etmeliyiz. Özellikle bu Cemevi Başkanlığı ile sorunlar kendini göstermeye başladı. Aleviler arasında ciddi bir ayrışma var. Bu ayrışmalar Yol’umuza zarar vermeye başladı. Bundan uzak durmakta yarar var diye düşünüyorum.”

    DERVİŞ SAYISI BAKIMINDAN EN KALABALIK DERGAH!

    İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri arasında en önemlilerinden birisi olarak gösterilen Karaağaç Tekkesi-Dergahı’nın, yüzyıllar öncesinde bir mesire alanı içinde kurulduğu anlatılır. Haliç bölgesinin geçmiş tarihte canlı ve doğa güzelliği olan bir yer olduğunu söyleyen Yazar Ayhan Aydın, Karaağaç Tekkesi’ne dönük farklı kesimlerin hakimiyet kurmak istediklerine de değindi.
    “Burada bağ-bostan iş yerinin yapıldığını, Osmanlı devlet erkanından insanların buraya gezmek için uğradıklarını da biliyoruz. Muazzam malzemeleri de olan bir dergahmış burası. Yemek takımları, buradaki alet edevatları çok değerliymiş. Aslında sarayın da bir dönem önem verdiği, misafirlerin de ağırlandığı bir yermiş. Bildiğiniz gibi Bektaşilikte her gelip geçen bir canımızı doyurma ülküsü vardır. Dolayısıyla Karaağaç Tekkesi tarihte önemini hiçbir zaman kaybetmemiş. Bu tekkenin binaları, çok geniş sınırları, parlak bir dönemi de var ama hepsi 1826 yılına kadar. Yani 1826’da tekkelerin, Bektaşiliğin yasaklanmasıyla birlikte her şey alt üst oluyor. O yıl itibariyle burada olanlar da sürgün ediliyor.
    Yazılı olarak, 1826 yılına kadar son 60 yıl içerisinde yapılmış olan tekkelerin tümü yıkılacak deniliyor. Fakat bu yasaklar büyük bir yıkım hareketine dönüşüyor. 60 yıl evvelindeki tekkeler de yıkılıyor. Dolayısıyla yıkılan, yakılan, yağmalanan tekkelerden birisi de içinde bulunduğumuz Karaağaç Dergahı oluyor. Mevcut bina, orijinal bina değil. Bina geçmişte yıkılmış, yakılmış, yağmalanmış. Sonradan bir tekke havasında yapılan bina 1826’da tarumar ediliyor. Bu tekkenin trajedisini ve önemini anlamak için Fahri Maden hocamızın kitaplarına başvurabiliriz. Çünkü devletin resmi kaynaklarından bize şu bilgiyi veriyor; 1826’da İstanbul’da derviş sayısı bakımından en kalabalık ve aynı zamanda Hacı Bektaş Veli Pir Evi’nin vekilliğini de bulunduran Karaağaç Tekkesi’ndeki Bektaşiler üç farklı bölgeye gönderilmişlerdir. Tekkenin şeyhi ve Hacı Bektaş vekili İbrahim Baba ve 6 dervişi ile sürgün edilmişlerdir. Burada hizmet eden insanlar, devletin zorbalığıyla sürgün ediliyor. Kitaptan da anlıyoruz ki İbrahim Baba, çok büyük üzüntüler içerisinde geri dönmeye çalışıyor ve maalesef geri dönemiyor. Gittiği yerde de çok sevilip, saygı duyulduğu halde bir daha İstanbul’u göremeden hayatını kaybediyor. 49.378 metrekare ve 10 dönüm arazisi Sultan Beyazıt Vakfı’na terk edilmek zorunda kalmış. Bakın dergahın arazisi, insanları ve varlığını devletin resmi belgeleri ortaya koyuyor; devletin kendi vatandaşına yapmış olduğu ayrımcılığın belgesidir bu. Ve o binalar içerisinde hem insan hazinesi vardı hem de dergahın ne şamdanları ne kazanları vardı. Dolayısıyla bunların hepsi maalesef yağmalanıyor.
    Bir de Hüseyin Zeki baba dönemi var. Gerçek anlamıyla bir alim insan. Bir ozan, bir yazar, babaları yetiştiren bir baba, insanları eğiten, dervişler yetiştiren büyük bir insan… Son dönem Bektaşi babalarımızdandır ve burada sırlanmıştır.”

    DEPREM MOLOZLARINI TEKKE ARAZİSİNE DÖKTÜLER!

    Dergahın dördüncü kez hizmete koyulmasında öncü olan isimlerden birisi ise Mustafa Çofuz. Erzurum’un Hınıs ilçesinden 1973’te İstanbul’a gelip yerleşen Çofuz, bir süre sonra kentteki Alevi Bektaşi tekkelerinin izini sürüyor. Karaağaç Tekkesi’ne dair gazetelerde gördüğü bilgiler üzerine bir takım araştırmalar yaptığını söyleyen Mustafa Çofuz, Mayıs 2003’te amacına ulaşıyor ve ilk kazı çalışmalarını başlatıyor. Çofuz, mevcut dergahın kalıntılarına ulaşma sürecini ve daha fazlasını şu sözlerle anlattı:
    “Dergahın bulunduğu yerde Adanalı vatandaşlar oturuyordu. O yıllarda burası çok kötü bir haldeydi. 1996 yılında deprem konutları yapılırken moloz ve toprakları tamamen buradaki hazirelerin üstüne koymaları sebebiyle şu anda birçok mezar taşı yok. Geçmişte ortada hiçbir bina yoktu, çöplük halinde, şarapçıların geldiği bir yerdi burası. Sadece Mürabi Baba dediğimiz zatın mezar taşından sadece ufak bir kısım görünüyordu. Vakıflar Müdürlüğü’nde çalışan Necdet İşli isimli arkadaşımız buraya geldi ve açıp taşlara baktı. Sonrasında ben birçok dergaha da gittim ama maalesef ki kimse benimle ilgilenmedi. Son olarak Adil Atalay’a gittim ve durumu anlattım.

    100’DEN FAZLA MEZAR TAHRİP EDİLDİ!

    Burası 10 dönümlük bir Bektaşi tekkesidir. Burada 200’ün üzerinde Bektaşi mezarı vardı. Şu an bunların hiçbiri yok. Sadece 70 kadar mezarın taşları çıkartıldı, mezarlar ise toprağın altında kaldı. 6 ay boyunca buradaki kazı çalışmasının içerisinde yer aldım. Çıkan kemikleri korumaya çalıştım. Defineciler çok büyük bir zalimlikle mezarlara zarar vermişler, mezarları kırmışlardı.
    Hiçbir dergahta 12 adet post yoktur ama burada 12 post vardı. Burayı anlatmak için yaklaşık 6 sene İstanbul’da yayan dolaştım. Yöneticiler sağ olsun buraya sahip çıktılar. Umarım tüm Bektaşi dergahları da ortaya çıkacaktır.”

    ASIL YIKIM 1990 YILI SONRASINDA OLDU!
    Tarih Yazarı Burak Çetintaş da dergah arazisi içinde yapılan tahribata ışık tuttu. Tarihi mezar taşlarının hafriyat toprağı ile birlikte moloz olarak atıldığını söyleyen Burak Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:

    “Kalan taşlar arasında yine de çok önemli bulgulara rastlıyoruz. Mesela Hakkı Baba’nın taşının bir kısmı duruyor. Hasip Babanın taşı ve tacı yine burada birlikte görülüyor. Onun hemen arkasında Mirati Babanın 1277-1861 tarihli taşı ki hem Bektaşi tarihi açısından hem de edebiyat tarihi açısından önemli bir zat. Yine birçok Bektaşi bacının, ananın taşı da burada karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 30 kadar taş buraya intikal etmiş vaziyette. Ayak taşları ile birlikte kırıkları saydığımızda 70 kadar parça bulunuyor. Bir de 1275-1859 tarihine ait namazgah taşı bu hafriyat sahasından çıkmış.
    Buranın talihsizliği sahipsiz kalması. Sütlüce çok göz önünde olan bir yer değil. Burası zamanında yangınlar geçirmiş ve terk edilmiş. Şehrin bu bölümü bir dönem isyanın dışında kalmış, yani sahipsiz kalmış. Dolayısıyla bu hadisenin dergahın başına gelmesinin sebebi buranın sahipsiz, ilgisiz kalınması. 1826’dan hemen sonra tekke her ne kadar yıkılsa da mezar taşları tahrip edilmiyor. Buradaki maalesef 1990’lı yıllarda yaşanan büyük tahribatın neticesinde böyle olmuş. Halbuki 1960’larda bu taşlar olduğu gibi yerinde duruyor.
    Taşlar buraya nakledildikten sonra hemen geldik ve ilgili okumalarımızı yaptık. Bulabildiğimiz parçaları birleştirdik. Şimdi bir envanter çalışması yapmak, kitabelerin birebir okunmasını tamamlamak lazım. Ardından fotoğraflama ve kataloglama çalışmasıyla gerekli mercilere hem müracaat edilecek hem bunların dikileceği yerler belirlenecek. Ardından taşların yüzeysel temizliği yapılacak ve ziyaretçilerin görebileceği şekilde düzenlemesi tamamlanacak.”

    Mevcut mezar taşlarının üzerinde ağırlıklı olarak şiirlerin yazıldığını ifade eden Çetintaş, “Bektaşiliğe atıf yapan tekkenin tarihini, atıfta bulunan önemli bilgilere bu taşlarda rastlıyoruz. Burada maalesef Hakkı Babanın taşının bir kısmı elimizde. Ne tacı yerinde ne de tarih kısmı bulunmuyor. Taştaki yazı ‘Hu’ ibaresi ile başlıyor. Muharrem ayında vefat ettiğini işaret eden bir şiirle başlıyor bu taş, gerisi maalesef eksik” diye belirtti.

    KARA AĞAÇ ORMANLARI DA KESİLEREK YOK EDİLİYOR!
    Burak Çetintaş, Karaağaç Tekkesine ismini veren ‘Kara Ağaç’ türüne de dikkat çekti. Kara ağacın bölgede çokça bulunan bir tür olduğunu söyleyen Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:
    “Rivayete göre Fatih döneminde Haliç’in iki yakasında yamaçlar çok dik ve toprak kaymaları olduğu için Erguvan ve Karaağaç dikilerek bu heyelanın önüne geçmeye çalışılıyor ve yüzyıllar boyunca bu ağaçlar bu yamaçlarda yaşıyor. Ne zaman ki sanayileşmenin İstanbul’a, imparatorluk topraklarına gelmesiyle birlikte Haliç’in iki yakasındaki tuğla harmanları kurulan fabrikalarda ağaç, çalışacak fırının yakılması için gerekli odunun tedariğinde bu ağaçlar maalesef ki kesilerek kullanılıyor. Çok kısa bir sürede neredeyse bu ağaçların tamamının ortadan kalktığını biliyoruz. Dolayısıyla bugünkü ‘Kara ağaç’ sadece bir isim olarak bugüne ulaşıyor. Maalesef o ormandan bugüne eser kalmamış.”

    MUSEVİ MEZARLIĞINI DA YOKETMİŞLER!

    Mimar Burhan Güvenkaya da Beyoğlu ilçesindeki Karaağaç Dergahı’nın yeniden ayağa kaldırılma sürecinde yer alan önemli isimlerden birisi oluyor. 1826’daki yasaklar ardından Karaağaç Tekkesi’nin 1870 yılında yeniden hayat bulduğunu söyleyen Burhan Güvenkaya ise şu bilgileri paylaştı:

    “Karaağaç Dergahı’nın 1925 yılına kadar hizmet verdiğini biliyoruz. Bu süre zarfında da tekkenin en az iki kere yeniden inşa edildiğini biliyoruz. 2003 yılında Mustafa Çofuz, bana da gelerek dergahın arazisini takip ettiğini söyledi. Yaptığımız araştırmalar ve Çofuz’un uyarıları sonrasında Neyzen Tevfik Kolaylı’nın da bu dergahta Münir Babadan nasip aldığını ve buradaki kültür hazinesinin ortaya çıkarılıp korunması gerektiğini düşündük. Bir kültürel saygısızlık vardı. 500 metre yukarıdaki okul ve cami inşaatı yapılırken oradaki Musevi mezarlarının da sökülerek dergah arazisi üzerine atılmış bir takım taşları vardı. Kazılar sırasında bu taşları bulduk. Hatta ‘İbranice yazılı bu mezar taşlarının Alevi Bektaşi tekkesinde ne işi var?’ diye şaşırdık. Daha sonra öğrendik ki iki unsuru birden yok etmeye çalışmışlar.

    2006 yılında dergahın tesciline ve onarılarak korunması gereken kültür varlığı olduğu kayıtlara geçti. Tam da kurul kararı çıkmışken İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Kiptaş eliyle bir şirket kurarak oraya satış gerçekleştirdi. Yani bir kamu malını bir şirkete sattılar. İmar planını da değiştirerek burayı özel proje alanı ilan ettiler. 2008 yılına gelindiğinde ise parsel ikiye ayrılarak bir kısmına sözde halk eğitim merkezi; bugün burası AKP il binası oldu, üste de otel arazisi planlandı ve dergah binaları bu kültür merkezinin sözde kütüphanesi olarak düşünüldü.

    2009 yılında kimi engellemelere rağmen dergah binasında 16 Mart 2009’da ilk lokma yenildi. Bu tarihten sonra yapının su ve elektriği kesilerek orada toplanılmaya engel olundu. 2010 yılından sonra dergahın üzerindeki 3. parsele de Dosso Rossi Golden Horn Otel yapıldı ve dergah, bahçesinde yüzü aşkın mezarıyla beraber aşağıda AKP il binası yukarıda da çok uluslu bir otelin arasında küçük bir parsel olmak kaydıyla araya sıkıştırıldı. Dergah arazisi geçmişte 12 dönüm civarındayken bugün iki buçuk dönüme düşmüş durumda.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    -Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

    -Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!

    -Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi!

     

  • Özgür Özel: Lanet olsun düzeninize de sarayınıza da!-VİDEO

    Özgür Özel: Lanet olsun düzeninize de sarayınıza da!-VİDEO

    PİRHA – CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis grup toplantısında konuştu. 12 yıl sonra Gezi eylemlerine katılanların tutuklanmasını eleştiren Özel, “Gezicilerin o günkü tavrı değil, bugünkü tavrı sorgulanıyor. O gün geziye giden, gezide kahramanlık hikayeleri anlatan Tamer Karadağlı, bugün Devlet Tiyatroları’nın başına atandı” dedi. Özel, Bolu otel yangını sebebiyle de iktidarı “Yazıklar olsun partinizin çıkarına da, lanet olsun düzeninize de sarayınıza da” sözleriyle eleştirdi.

    Özgür Özel’in, Meclis grup toplantı salonuna girdiği anlarda “Kurtuluş yok, tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı atıldı.

    Özel’in konuşması öncesinde, Bolu’daki otelde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.

    Grup toplantısında ayrıca bir süre önce DEVA Partisi’nden istifa eden Manisa Milletvekili Selma Aliye Kavaf, CHP’ye katıldı. Böylece CHP’nin milletvekili sayısı 131 oldu.

    “PARTİ KONGRESİ, ÜLKENİN YASININ ÖNÜNE GEÇEBİLDİ!”

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yaptığı konuşmada şu konulara değindi:

    “Geçen hafta hepimizin yüreğini dağlayan bir süreçte ne partiye katılım ne grup toplantısı düşünebilirdik. Tereddüt etmeden toplantımızı iptal ettik. Grubumuzu Kartalkaya’ya gönderdik. Biz de Kartalkaya’ya doğru hareket ettik. Rakamın 60’ın üzerinde olduğunu biliyorduk, ama yetkililer açıklasın dedik. Biz bunu öğrendikten saatler sonra gerçek rakamlar açıklandı. Neyi bekliyorlardı? Rakam 78, 36’sı çocuk ve beklediğimiz bir partinin Ankara İl Kongresi. Başka bir partinin rozet töreni. O an hepimiz nasıl bir muhataplık içinde olduğumuzu anladık. Bir partinin kongresinin bir ülkenin yasının önüne geçebildiğini öğrendik.

    Cumhuriyet Halk Partisi olarak sorumlular kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun, görevi, makamı, mevkii ne olursa olsun, kimin nesi olursa olsun hakkaniyetli, şeffaf bir soruşturma yürütülerek cezalandırılmasına taraftık, halen daha tarafız. Ama bir yandan algı operasyonu yapmaya çalışanlar, yangından 36 saat sonra belediyemizi zan altında bırakmak için 2007 tarihli AK Parti döneminde verilen bir belgeyi servis ettiler. Bu rezillikleri ortaya çıkınca bu kez cepheden doğru haber versin diye Gazi’nin kurdurduğu Anadolu Ajansı’nı hepimizin maaşlarını vergileriyle ödediğimiz TRT’mizi alet ederek yangın, otelin dışında, otelle bağlantısı olmayan 70 metrekarelik kafeteryayı yangının çıktığı ve Bolu Belediyesi’nin ruhsat verdiği lokanta diye anlatarak, servis ederek yeni bir algı operasyonuna giriştiler.

    Bize kapalı zarf içinde mahcup ifadelerle savunmalar yollayan genel müdürlere şunu söylüyorum: Dünyanın hiçbir yerinde kamu yayıncılığı bir siyasi partinin aparatına dönüştürülemez. Bu ayıbın altında kalırsınız, tekrarlamayın. Gerçek; Bolu Belediyesi’nin geçen ay, bir ay önce 9 kriterden sekizini tutturmayan otele uygunluk belgesi vermemesidir. Gerçek; 2007 yılında AK Partili belediyenin verdiği uygunluk belgesiyle 2019’a kadar kanunda yazmadığı, görevi olmadığı için AK Parti Belediyesi’nin 12 yıl o oteli denetlememiş olmasıdır. Gerçek; söz konusu alanın Milli Park olması, Milli Park alanına yangın söndürmeye bile gitmenin belediye tarafından izne tabi olması, oraya girişin bile yasak olması, söz konusu bölgenin turizm bölgesi olması, otele işyeri açma ve çalışma ruhsatını Bolu Valiliği’ne bağlı İl Özel İdaresi’nin otele turizm işletme belgesini Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın vermesidir. Ve bir sorun tespit edildiğinde otelin faaliyetini durduracak olanın da, bizzat Turizm ve Kültür Bakanlığı olmasıdır.

    Yine de Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu ülkenin adaletine onların görevlendirdiği bilirkişilerin şahsi ve mesleki namuslarına, onurlarına güveneceğimizi söyledik. İşte 7 kişilik bir bilirkişi heyeti görevlendirildi. 2,5 gün gece gündüz çalıştılar. Ellerinde resmi görevlendirme belgesi, jandarma tutanağıyla otelde çalıştılar. Jandarma’nın gözetiminde otelin güvenlik kayıtlarını incelediler. Yangının 4. kattan çıktığını, nasıl yayıldığını, eksiklikleri her şeyi not ettiler.

    “ADALETİ ÇALMANIZA İZİN VERMEDİK”

    Bilirkişi heyetinin hazırladığı rapora müdahale etmeye çalıştılar. Çıkan raporu kabul etmemişler, ‘Bakanlığı çıkarın, Bolu Belediyesini ekleyin, yangının lokantadan çıktığını yazın’ demişler.

    O raporu ben aldım, ilgili sayfalarını sosyal medyadan paylaştım. Adalet Bakanı’nı aradım telefona çıkamadı. Cumhurbaşkanı Yardımcısına ulaştım, suçlu olmayanlara suç atmaya çalışıyorlar. Elinden geleni yapacağını söyledi, kendisinin insafına emanet ettim. Telefonlarına çıkmayan Bakan ‘korsan rapor’ demeye kalktı. Yalan diyemiyor, korsan diyor.

    Yetkilendirilmemiş biri rapor yazarsa korsan olur. Bu 7 kişi Bolu Başsavcılığı tarafından belirlenen bilirkişiler. Onların raporuna korsan diyemezsin. Adalete karşı korsanlık faaliyeti yürüten Adalet Bakanı’ndan başkası değildir. Rapor korsan olmadığına göre ele geçiriliş yöntemine korsan diyor olabilir. Zorla ele geçirilirse ona korsanlık denebilir. Facianın sorumlularını belirten bu rapor kimsenin malı değildir ki ele geçirişimiz korsanlık olsun. Adaleti çalmanıza izin vermedik.

    “LANET OLSUN DÜZENİNİZE DE SARAYINIZA DA”

    Şimdi ’10 gün içinde suçlular ortaya çıkar’ diyen İçişleri Bakanı’na da her çıktığında ‘sorumlulardan hesap sorulacak’ diyen Erdoğan’a da şunu söylüyorum: Sayın Erdoğan, hepimiz üzüldük ama siz yürütmenin başındasınız. Hepimizin içi yanıyor ama bu iki bakanı da atayan sizsiniz. Birbirlerini suçlayan, birbirlerini yalanlayan ve atadıkları, atadıkları şirketin, yetkilendirdikleri şirketin iki yılda bir gidip yangın güvenliği yaptığı, 15 Aralık tarihinde denetlettirdiğiniz ve ‘eksik tespit edilmedi’ diye görevlendirilen şirketten yetki belgesi almış bu insanlar bir ay sonra cayır cayır yanıyorsa o otelde halen daha neyi bekliyorsunuz?

    Ben size söyleyeyim neyi bekliyorsunuz. Normalde istifa etmesi lazım. Bütün partiniz, bütün ülke bunu bekliyor. Ülkenin içinin rahatlaması, partinin de hiç olmazsa bu yükü sırtından atması lazım. Ama istifa etmiyor.

    Ne kamu vicdanı önemli onlar için, ne kamunun çıkarı. Varsa yoksa partinin, sarayın, bu düzenin çıkarı. Yazıklar olsun partinizin çıkarına da, lanet olsun düzeninize de sarayınıza da. İşte böyle günlerden geçiyoruz ve bir yandan da ülkeye neler yaşatılıyor, neler oluyor, bunları bir konuşmak, bir hatırlamak lazım.

    “YAPILAN ORGANİZE MESELENİN FARKINDAYIZ”

    Bu arada yeni bir cadı avıyla karşı karşıyayız. 12 yıl önce daha doğrusu son birkaç ayda köşelerde yazdırılıp, son birkaç haftada toplumun apolitik kesimlerinin bile dikkatini çeken, öyle ya meşhur sanatçılar, onların bir menajeri, sanatçıya ‘bende çalışırsan dizide oynarsın, yetkini bana verirsen’ diye baskılar olmuş. Bunlar üzerinde bir tartışma başlamış. Herkes oraya bakarken yok ya, ‘ben o işlerle ilgilenmiyorum. Sen 12 yıl önce geziye gittin mi? Sen 12 yıl önce sende çalışanlara ‘hadi Gezi’ye gidin’ diye telefon açtın mı’ diye gezi soruşturması başlatmak. Biraz, bir süredir anlattığım bu kötücül aklın sizlerin yan komşularına evlatlarınızın sırada oturan arkadaşlarına bugün fabrika servisinde yan yana giden iki işçiden yanında oturana ya 12 yıl sonra geziye gidenlerden hesap soruyorlar. Demek ki hiç bu işlere girmemek lazım. Ne yapılırsa yapılsın susmak, sinmek lazım. Çıkıp da sokaklara dökülünce 12 yıl sonra bile kapıya gelebiliyorlar hissini yaratmak için yapılan organize bir meselenin hepimiz farkındayız. Ve şimdi geziye gidenlerden hesap sorulmuyor arkadaşlar. Gezicilerin o günkü tavrı değil, bugünkü tavrı sorgulanıyor. O gün geziye giden, gezide kahramanlık hikayeleri anlatan Tamer Karadağlı, bugün Devlet Tiyatroları’nın başına atandı. O gün Gezi’de olan sonra saraya yanlayan Yavuz Bingöl’e kimse hesap sormuyor. Bugün sorulan hesap geziye gidenlerin o günkü tavrına değil, bugünkü tavrınadır. ‘Senin Gezicin terörist, benim Gezicim milli’ diyen, böyle bir iğrenç akla hesap sorulmayacağını sanan bir kötü ruhla karşı karşıyayız. Ve bir yandan bunlar ortada dururken diğer taraftan Gezide bulunanlara ‘siz devleti yıkmaya kalktınız’ diyenlere açıkça hatırlatmak istiyorum.

    “EY SAYIN BAHÇELİ!”

    Bahçeli dün Ekrem Başkan’ıma 4 sayfa yazmış. Dört sayfa. Bugün sayfalarca hakaret, istifa. Ben Bahçeli’nin söylediği, bana söylediği her şeyi yırtıp atarım. Ama bugün iki şey söylemiş onu tarih önünde cevapsız bırakmam. Bir, 15 Temmuz’dan ders almayanlara sesleniyormuş Sayın Bahçeli. Yüreğiniz yetiyorsa çıkın sokağa da görelim. Ateşle oynama merakınız nüksettiyse deneyin ve boyunuzun ölçüsünü alalım. 15 Temmuz akşamı ders almayanlara yüreğiniz yetiyorsa yine çıkın sokağa diyor.

    Bakın, birazcık utanmak, kurumsal hafıza hiç olmazsa bir ar olur, bu lafları etmez de unutulsun diye tarihe bırakırsın.

    İnanmayan burada oturan bütün basın emekçilerine söylüyorum. An itibariyle MHP’nin internet sitesinde bu bildiri var. Bakın Devlet Bahçeli ne diyor?

    ‘Halkın sokağa daveti, Türk askeri ile muhtemel bir çatışma içine girmesi vahim bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır.’

    Devlet Bahçeli söylüyor: ‘Bilhassa milliyetçi ülkücü hareketin provokasyon ve ajitasyonlara karşı teyakkuzuyla birlikte sokaklara çıkarak iç savaş şartlarına hizmet etmesi düşünülemeyecektir. Hiçbir dava arkadaşım, karanlık sürecin tarafı olmayacaktır.’

    Ey Sayın Bahçeli! ‘15 Temmuz akşamı sokaklarda dersinizi verdik’ diyorsun ya. 15 Temmuz’da FETÖ’ye dersini veren kahramanlara saygıyla önünde eğiliyorum. O iradenin arkasında duran bir tanesi bile darbeci Fettullah’tan medet ummayan, en rahatsız olduğu Erdoğan’a bile darbe yapıldığında demokrasiyi savunan kahraman Cumhuriyet Halk Partililerin yediği yakasına döktüğü senin yediğinden fazladır. Onların yakasına döktüğü senin yediğinden fazladır. Sen mi sokakta hesap sormuştun?”

    PİRHA/ANKARA

  • AKP Bolu’daki yangının araştırılmasını istedi

    AKP Bolu’daki yangının araştırılmasını istedi

    PİRHA – AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, 78 kişinin hayatını kaybettiği Bolu Kartalkaya’daki Grand Kartal Otel yangınıyla ilgili Meclis Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

    Bolu Kartalkaya Kayak Merkezi’ndeki Grand Kartal Otel’de meydana gelen yangına dair AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, yangın faciasının araştırılması istemiyle Meclis Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

    Grup Başkanvekili Bahadır Yenişehirlioğlu, sanal medya hesabından yaptığı paylaşımda şunları kaydetti: “Bolu’daki otel yangınının tüm yönleriyle araştırılması; ihmal, hata ve kusuru olanların belirlenerek gereken cezayı alması için hazırlamış olduğumuz Araştırma Önergesi, Grup Başkanımız Sayın Abdullah Güler tarafından Meclis Başkanlığına sunuldu” açıklamasında bulundu.

    Bakanlığın verilerine göre 78 kişinin yaşamını yitirdiği yangını araştırmak üzere 6 savcı, 4 başmüfettiş ve 7 kişilik bilirkişi heyeti görevlendirildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • DEM Parti İmralı Heyeti, AKP ve Gelecek Partisi’yle görüştü-VİDEO

    DEM Parti İmralı Heyeti, AKP ve Gelecek Partisi’yle görüştü-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Meclis Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder ve Van Milletvekili Pervin Buldan ile yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Ahmet Türk, AKP ve Gelecek Partisi’ni ziyaret etti.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yaptıkları görüşme sonrası siyasi parti liderlerini ziyaret etmeye başlayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder ve Van Milletvekili Pervin Buldan ile yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Ahmet Türk, bugün de ilk olarak Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu görüştü. Görüşme, Gelecek Partisi’nin genel merkezinde yapılırken, DEM Parti heyetini, Davutoğlu ve beraberindeki milletvekilleri kapıda karşıladı.

    Çıkışta açıklama yapan Davutoğlu, görüşmelerin barışla sonuçlanmasını istediklerini belirtirken, Sırrı Süreyya Önder,  DEM Parti Eş Genel Başkanı TÜlay Hatimoğulları’nın sözlerinin çarpıtıldığını ifade etti.
    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ile yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Ahmet Türk, daha sonra AKP grubuyla görüştü.

    AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala, Meclis Grup Başkanvekili Abdullah Güler, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, DEM Parti heyetini Meclis’te karşıladı. Yapılan görüşmenin ardından bir açıklama yapılmadı.

    PİRHA/ANKARA