PİRHA- Munzur Üniversitesi Rektörlüğü’nün, yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle Doç. Dr. Yalçın Çakmak hakkında idari inceleme başlatmasına tepki gösteren Dersim İnşa Kongresi ve Dersim 38 Soykırım Karşıtı Derneği, “Bu inceleme sadece bir akademisyeni değil, Alevi inancını hedef alıyor” dedi.
Munzur Üniversitesi Rektörlüğü’nün, yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle Doç. Dr. Yalçın Çakmak hakkında idari inceleme başlatması, Dersim’de tepkilere yol açtı. Konuya dair Dersim İnşa Kongresi ve Dersim 38 Soykırım Karşıtı Derneği ortak bir basın açıklaması yayımladı. Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın sosyal medya hesabından Alevi inancının temel anlatılarından biri olan “Kırklar Meclisi”ne dair yorumsuz bir aktarım yaptığı belirtilen açıklamada, paylaşımın herhangi bir siyasi görüş ya da yorum içermediği vurgulandı. Açıklamada, incelemenin yalnızca akademik özgürlüklere değil, Dersim’in inançsal ve kültürel mirasına da müdahale anlamı taşıdığı ifade edildi.
“YAPILAN İNKARCI EGEMENLİĞİN TEZAHÜRÜDÜR”
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Munzur Üniversitesi Rektörlüğü’nün, yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle akademisyen Doç. Dr. Yalçın Çakmak hakkında inceleme başlatmış olmasını kaygı ve şaşkınlıkla karşılıyoruz. Her şeyden önce Sayın Çakmak, paylaşımında herhangi bir görüş ortaya koymamış, yalnızca Alevi inancının kurucu anlatısı olan “Kırklar Meclisi” hakkında yorumsuz, kısa bir aktarımda bulunmuştur. Bu bağlamda söz konusu paylaşım, temel bir ritüelin ve kültürel bir hafızanın hatırlatılmasından ibarettir. Gerçeklik böyleyken başlatılan incelemenin, bir bilim insanına yönelmiş görünmekle birlikte, gerçekte bir inancı hedef aldığını düşünüyoruz. Oysa bu üniversite, Dersim gibi Alevi ve Kızılbaş kültürünün tarihsel merkezinde yer almaktadır. Böyle iken rektörlük, tarihsel ve kültürel bağlama bütünüyle ters düşen bir tutum sergileyerek, Alevi inancına karşı inkârcı ve yasakçı bir zihniyetle, asimilasyonist bir anlayışla hareket ettiğini göstermiştir. Üniversite Rektörlüğü bilmelidir ki, Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın paylaşımına konu olan ‘kapının açılması’ ancak benliğin çözülmesiyle mümkündür. Bu, bâtıni anlamda nefsin terkidir; toplumsal düzlemde ise egemenlik, hiyerarşi ve kibrin reddidir. Hal böyleyken başlatılan inceleme, tam da bu kibrin ve inkârcı egemenliğin tezahürüdür. Bu tür soruşturmalar, üniversiteyi ‘bilim üreten yer’ olmaktan çıkarıp, ‘itaat üreten kurum’a dönüştürür.
“REKTÖR İSTİFA ETMELİDİR”
Alevi inancının kurucu anlatıları ve ritüellerinin soruşturmalara konu edilmesini asla kabul etmiyoruz. Başlatılan inceleme derhal geri çekilmelidir. Munzur Üniversitesi, Alevi Kızılbaş inancının serçeşmesi olan Dersim’in tarihsel, itikadi ve kültürel hakikatine uygun davranmalıdır. Bu hakikati yok sayan rektör istifa etmelidir.”
PİRHA-Munzur Gözeleri’ne mescit yapılarak inançlarının yıpratıldığını belirten Kureyşan Ocağı pirlerinden Hamza Takmaz, “Alevilerden elinizi çekin, inanç mekânlarımıza kendi inançlarınızı koymayın” dedi.
Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı, nüfusun tamamı Alevi olan Ziyaret Köyü’nde bulunan ve Alevi toplumu tarafından kutsal sayılan Munzur Gözeleri’nin girişine Tunceli Valiliği tarafından mescit açılması, yurttaşlar ve Alevi kamuoyu tarafından tepkiyle karşılandı.
Munzur Gözeleri’nin giriş bölümüne mescit açılması, Alevi toplumunda tepkilere neden oldu. Kureyşan Ocağı pirlerinden Hamza Takmaz, Munzur Gözeleri’ne yapılan mescite tepki gösterdi.
“ALEVİLERDEN ELİNİZİ ÇEKİN”
Dersim’de Munzur Gözeleri’nin otantik yapısıyla oynanmasını ve mescit yapılmasını tepki gösteren Hamza Takmaz, “Munzur Gözeleri’ne dükkanların açıldığı gün inançlarımızı erittik, değerlerimizi kaybettik. Munzur’da lokantalar açılıp içki sofraları kuruldu ve inançlarımız zedelendi. Dersim’de cemevlerinin % 90’ı devlet, Diyanet ve komşular ne der hesabıyla hareket eden bir anlayışa tanık olduk. Dersim’de cemevlerinin %90’ında cemaat, müftü, asker ve devlet yetkilileri cemlere davet edilerek inançlarımızı yerle bir ettik. O yüzden mescit Munzur Gözeleri’nde cesaretle açılıyor. Cemevlerinde İslam’la bizim inancımız arasındaki farkı net ortaya koymadıkları için yetkililer o cesareti alıyor. Munzur Gözeleri’nde inancımız yıpratıldı. Şimdi ise Munzur Gözeleri’ne bir mescit yapma hakkını kendinizde gördünüz. Alevilerden elinizi çekin, inanç mekânlarımıza kendi inançlarınızı koymayın. Çünkü biz farklı düşünüyoruz, sizler farklı düşünüyorsunuz” diye konuştu.
PİRHA-DAD Kadın Meclisi, 19-20 Temmuz’da Dersim’de Analar Çalıştayı düzenleyecek. Ana kadınların yolunun kaybolmaması için Analar Çalıştayı’nı yapmayı düşündüklerini vurgulayan DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Alevilik yeniden sözünü söyleyip, kendini inşa edecekse tam da kadınların sözleriyle, inancıyla, bugüne kadar getirdikleriyle ve geleceğe de taşıyacak kapasitelerinin olduğunu gören bir bilinçle bu çalıştayı gerçekleştireceğiz” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Kadın Meclisi, 19-20 Temmuz’da Dersim’de Analar Çalıştayı düzenleyecek. Çalıştayda Alevi inancında kadın, ocak örgütlenmesi ve ana mürşitliği, kadın bilimi perspektifi ile Aleviliğe bakmak, kadın kemâleti ile ocak kültürünü yeniden inşa ve görevlerimiz konuları işlenecek.
DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Analar Çalıştayı’na ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“REA HAQ İNANCINDA YOLUN SAHİBİ KADINLARDIR DİYORUZ AMA KADINLARIN SÖZ HAKKI YOK”
Devletin ve çeşitli siyasi yapıların Alevilere ilgi duymaya başladığını belirten Kadriye Doğan, “Devlete baktığımızda Alevi inancını asimile etmek için ilgi duyuyor, sistem içerisindeki bazı farklı yapılara baktığımızda ise Alevi inancını erilleştirdiğini hissediyorsun. Ama Rea Haq inancında yolun sahibi kadınlardır diyoruz ama kadınların söz sahibi olmadığı ve görünür kılınmadığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Analar Çalıştayı, çalışmasını başlattıktan sonra davet etmek istediğimiz kadınlara yaklaştığımızda işin vahametinin çok daha ciddi boyutlarda olduğunu gördük. Ocağın sahibi ve inancı bugüne kadar taşıyan kadınların hem ocakta hem de Alevi kurumları ve cemevlerinde sözlerinin olmadığı ve inancımızın eril sistemin eline düştüğünü gözlemledik.
Bunun için dedik ki acaba analar bugünü nasıl yorumluyorlar? Bugüne nasıl geldiler? Gelecekle ilgili söyleyecek sözleri var mıdır? Kadınlar gelecekte de toplumu en ahlaki, en düzgün, en paylaşımcı ve kadının öncülüğünde o yaşamı yeniden inşa edebilecek güçte de bir inanç olduğunu da çok net vurguluyorlar. Biz anaların sesini, söyleyeceklerini duymak ve toplumla buluşturmak adına bu çalıştayı gerçekleştirmeye çalışacağız. Çalıştay sonucunda da anaların söyleyeceği sözün toplumda gelecekle ilgili özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve ortak yaşam inşasında iddialı olan bizlerin onların sözlerinin hayat bulması ve hayatta karşılığının nasıl yerine getirileceği konusunda da üzerimizde bir sorumluluk almayı, onlarla birlikte bu sorumluluğu almayı düşündük. Acaba bugüne kadar bizler neleri eksik yaptık, nasıl eksikliklere düştük ve Alevilik kendi içinde nasıl bir handikap yaşadı, bunu nasıl aşabiliriz? Bunun çabasındayız” dedi.
“ALEVİ İNANCINA İLİŞKİN HERKES SÖZ SÖYLÜYOR AMA KADINLARIN SÖZÜ DUYULMUYOR”
Ana kadınların yolunun kaybolmaması için Analar Çalıştayı’nı yapmayı düşündüklerini vurgulayan Doğan, “Kadınların inancımızdaki bulunduğu durumu yakıcı bir sorun olarak gördük. Devlet, siyasiler, dernekler ve erkekler Alevi inancına ilişkin söz söylüyor ama kadınların sözü duyulmuyor. Oysa Alevilik yeniden sözünü söyleyip, kendini inşa edecekse tam da kadınların sözleriyle, inancıyla, bugüne kadar getirdikleriyle ve geleceğe de taşıyacak kapasitelerinin olduğunu gören bir bilinçle bu çalıştayı gerçekleştireceğiz” diye konuştu.
PİRHA-Ziyaretlerin Alevi inancında çok önemli olduğunu vurgulayan Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, “Bu yüzden tüm canlara çağrım topraklarınıza, ziyaretlerinize, inancınıza ve kültürünüze sahip çıkın” dedi.
Alevilik inancı inkar edilmeye, inanç merkezleri (dergah, ziyaretgah, türbe vb.) yıkılmaya, yok edilemeye, tanınmaya devam edilse de, yurttaşlar yönlerini ocaklarına, ziyaretgahlarına dönüyor.
Alevilerin tarihsel yaşam alanlarının her köyünde, bir ziyaretgah vardır. Ziyaretgahlara gidilir, dua, niyaz edilir, istekler, talepler olur ve manevi güç alınarak ayrılınır. Alevi geleneğinde ziyaretler vazgeçilmezdir. Eskiden her sonbahar mevsiminde hasat tamamlandığında köylüler toplanır, kurbanlarını alıp ziyarete giderlerdi. Çeşitli dileklerde bulunanların dileği kabul görmüşse yalın ayak giderek ziyarete olan itikatini sunardu. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da ayrıca çözüm mekanları olan ziyaretgahlara iktidarların yönelimi de her dönem yaşandı.
Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği ile Dersim’deki ziyaretlerin toplum için olan önemini ve inanç mekân ilişkisine ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“ZİYARETLER BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ VE KIYMETLİDİR”
PİRHA: Ziyaretler bizim için ne ifade ediyor?
Narin GÜLÇİÇEĞİ: Ziyaretler bizim için çok önemli ve kıymetlidir. Analarımız lokmalarını pişirip ziyarete giderler. Ziyaretler inancımızın olmazsa olmazlarındandır. Bizim mekânlarımız ziyaretlerimizdir. Bizim inancımızda dört duvar arası ziyaret değildir. İhtiyaçtan dolayı cemevleri yapılmış olabilir ama Dersim’de analarımız lokmalarını pişirip ziyaretlere giderler. Lokmalarını ziyaretlerde pay edip, gülbenglerini verip evine dönerler. Ziyaretler bizim için çok önemlidir. Bu yüzden tüm canlara çağrım; topraklarınıza, ziyaretlerinize, inancınıza ve kültürünüze sahip çıkın. Bizi asimile edip topraklarımızdan, ziyaretlerimizden ve kültürümüzden uzaklaştırdılar. Bundan dolayı herkes kendi çocuklarına ziyaretin anlamının ve kutsallığın ne olduğunu çocuklarına aktarsınlar.
“ZİYARETLERİMİZ PAYLAŞIM MEKÂNLARIDIR”
-Ziyaretlere nasıl gidiliyordu veya nasıl gidilmeli?
Kutsal günlerimiz vardır. Bizim için Gaxan, Xızır ve Hewtemal çok önemli ve kıymetlidir. Genelde ilkbahar aylarında analarımız lokmalarını pişirip ziyaretlere giderlerdi. Hewtemal doğanın uyanışı olduğu için ziyaretler ve mezarlıklar ziyaret edilirdi. 21 Mart’ta doğanın uyanışı ve Xızır’ın kutsallığıyla beraber cem yürütülürdü. Analarımız sabah erken kalkıp önce beden temizliği yapıp, çeşmeden taze su getirip dua okuyup lokmalarını pişirirlerdi. Daha sonra herkes komşusuna haber verip hep beraber ziyarete giderlerdi. Bizim ziyaretlerimiz paylaşımın mekânlarıdır. Yapılan lokmalar ziyarete gelmeyen komşulara da eşit bir şekilde dağıtılırdı.
“KUTSAL TOPRAKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM”
-İnanç- mekan ilişkisi nasıl olmalıdır?
Kutsal topraklarda, inancımıza hep beraber sahip çıkmalıyız. Burada olan bazı olumsuz olaylara asla fırsat vermeyelim ve inancımızı yeniden yaşatıp özümüze dönelim. Bizim inancımızda eşitlik, hoşgörü, paylaşım ve her zaman mazlumun yanında yer almak var. Bunlardan daha güzel bir şey olabilir mi? Bizler bir karıncayı bile incitmeyen bir inancız. İnsanlara manevi destek olmak çok önemli. İnsanlara dokunmak ve onun kültürüne sahip çıkmak çok kıymetli. Bundan dolayı elimizden geldiği kadar kutsal topraklarımıza sahip çıkalım. Kutsal topraklarımıza ve ziyaretlerimize gidelim. Özümüze yeniden dönelim.
PİRHA- Alevilik inancında ziyaretler/jar û diyarların en önemli mekanlar olarak yaşamın tüm alanında kendini hissetirdiğini ve toplumsal ilişkilerin bunun üzerinden şekil aldığını söyleyen Piri Sevdin Ocağı evladı Ali Doğan, “Bu mekanlar barışın, dostluğun, iyiliğin oluşması, toplumdaki kötülüklerin ortada kaldırılmasının da mekanlarıdır. En çözülmeyen sorunlar bu mekanlarda çözülmüştür” diye belirti.
Alevilik inancı inkar edilmeye, inanç merkezleri (dergah, ziyaretgah, türbe vb.) yıkılmaya, yok edilemeye, tanınmaya devam edilse de, yurttaşlar yönlerini ocaklarına, ziyaretgahlarına dönüyor.
Alevilerin tarihsel yaşam alanlarının her köyünde, bir ziyaretgah vardır. Ziyaretgahlara gidilir, dua, niyaz edilir, istekler, talepler olur ve manevi güç alınarak ayrılınır. Alevi geleneğinde ziyaretler vazgeçilmezdir. Eskiden her sonbahar mevsiminde hasat tamamlandığında köylüler toplanır, kurbanlarını alıp ziyarete giderlerdi. Çeşitli dileklerde bulunanların dileği kabul görmüşse yalın ayak giderek ziyarete olan itikatini sunardu. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da ayrıca çözüm mekanları olan ziyaretgahlara iktidarların yönelimi de her dönem yaşandı.
Piri Sevdin Ocağı evladı Ali Doğan ile Dersim’deki ziyaretlerin toplum için olan ifadesini ve inanç mekan ilişkisini konuştuk.
“BU DEĞERLERİ TOPLUMUN İNANCINDAN ÇIKARIRSANIZ GERİYE BİRŞEY KALMAZ”
PİRHA: Ziyaretler bizim için ne ifade ediyor?
Ali DOĞAN: Komumuzun inanç, itikat, kültür yaşamında ziyaretler kadim bir geleneğimizdir. Bu kadim geleneği büyüklerimiz bize güne kadar gelmiş, halen gözle görülen bir gelenektir. Bizde ziyaret, evliya, nişange, daravuli, ulu ağaçlar, çeşme gözeleri, bunlar Hakk’ın birer nişangeleri olarak bu noktalarda Hakk’ı görmüşler. Onlarla gidip haklarını hak etmişler. Yaşamımızda en önemli değerlerden biridir.
Şimdi bu değerleri toplumun inancından, itikatından, kültüründen çıkar geriye bir şey kalmaz. Gün itibariyle de bizimkiler bu geleneği eskisi gibi olmasa da canlı bir damar olarak toplumda yaşıyor. Şimdi bizim büyüklerimiz mahkeme kapısı bilmemiş, evliya ve ziyareti üzerine yemin içmiştir. Duasını ona yapmıştır, bedduasını ona yapmıştır. Bu mekanları ziyaret ederek vicdanıyla onların huzurunda kendi vicdanıyla dar ve didar olmuştur. Bu bir gelenektir. Her yörede bakın büyüklerimiz ne diyor? Yaşadığı bölge için evliyalar ve ziyaretler diyarıdır. Hızır’ın mekanıdır. Yani evliya, ziyaret, nişange, dalavuli ve Hızır’ın mekanıdır. Şimdi onlar bu coğrafyayı böyle tanımlamış. Yaşadıkları bu bölgeyle böyle ilişkilenmiş. Şimdi Dersim’in hangi noktasına gidersen git mutlaka bir nişange ile karşı karşıya gelirsin. Dersim’in neresine gidersen git Hızır’a ait bir iz vardır, bir nişange vardır. vardır. Bir emanet vardır. Yani ya bir kaya vardır, ya bir taş vardır, ya bir çeşme vardır, ya işte gol çeto, gol la hazır deniliyor.
“KADASTROYA, MAHKMEYE GEREK YOK; YÜZÜNÜ GOMILGAN’A DÖN!”
Yani bunun gibi Dersim’in her tarafına yayılmış her köyün, her mezraya ziyareti ve bu şeyleri vardır. Bunlar bizim inancımıza, itikatımıza, kültürümüze böyle işlemiş. Benim nenem bir ocak kadınıydı. İlk sabah yüzünü güneşe ve bu evliyalara dönerek güne başlıyordu. Şimdi bu sadece benim nenemin yaşamı değil. Bu seninkisi de, diğer ikisinin de, diğer başkasınında yaşamı. Bir toplumu kavramlaşmış ismi vardır, bizde de bu kom olarak isim bulur. Bizimki komun bir yaşamıdır.
Evliyalar, nişangeler, ulu ağaçlar, çeşme gözeleri, bunlar Hakk’ın mekanları. Bizimkiler bunları taş olarak görmemişler, ağaç olarak görmemişler. Onda neyi görmüşler? Onda Hakk’ı görmüşlerdir. Onunla ikrarlaşmışlardır. O evliyalarla bir bağ kurmuşlardır. Dert, dilek, dua, bedualarını onlarla yapmışlardır. Kendi içindeki sorunları onlarla çözmüşlerdir. Biz yetiştik yani, sınır meselesi oluyordu. Yüzünü Golmılgan’a döndüyordu. Taşını indir. Bitti. Diğeri indirmiyordu. Niye? Eğer diyordu ‘haklıysan yüzünü Golmılgan’a dön, taşını indir.’ Yani ben kabul ediyorum. Yani kadastroya, mahkemeye gitmeye gerek yok. Çünkü bu kadar bizim yaşamımıza, inancımıza, kültürümüze girmiş mekanlardır. Onun için yani bugün evliyalar diyarı denmesinin nedeni budur. Dersim’in her yöresinde ziyareti ve evliyası vardır.
Yani o kutsanmıştır. Onlarla iç içe yaşamış bir toplum. O toplumun kültürü bunlarla oluşmuş. Hakk’ı bununla oluşmuş. Yani onun üstüne yemini içiyor. Bir haksızlığa uğradığı zaman bedavasını ona yapıyor, ona iletiyor. Şimdi bu mekanların bizim yaşamımızdaki yeri budur.
“TEBERİK EN KUTSAL DEĞERDİR, ONUN ÜZERİNE YEMİN EDİLİR”
Ziyaretlere nasıl gidiliyordu veya nasıl gidilmeli?
Bizde kadimden gelen bir geleneğimiz vardır. Belki son nesil bilmeyebilir. Ama teberik kültürü, teberik geleneğinde eskiden hangi eve gitseydin en yakın evliyanın teberiği orada olurdu. Bir şey olduğu zaman nasıl ki işte diyelim ki Kur’an’a el basarım, İncil’e el el basarım denilirse, bizde de getir o ziyaretin teberiğini el basalım. Teberik neydi? Teberik evde en kutsal değerdi ve her evde mutlaka bir ziyaretin teberiği vardı. Bu bir gelenek, kadimden gelen bir gelenek.
Ve bu gelenek aynı zamanda her evin en baş köşesinde duran, kutsanan, üstüne yemin içilen teberik. Bu teberikler nedir? Bizimkiler bu mekanlarla ilişkilenirken gidip onların huzurunda vicdanlarıyla dar ve didar oluyorlar. Yani adam ziyarete gidiyor. Ziyarete giderken ne yapıyor? Oraya gidiyor. Onun huzurunda önce vicdanıyla dar duruyor. Bu bir taş da olabilir, bir çeşme gözesi de olabilir, onun huzurunda dara durur. Vicdanı ile dar ve didar olur. Ona karşı yaptığı şey ile kendi vicdanını sorgusunu yapar.
DAR DİDAR OLMA MEKANLARIYDI
Şimdi bu mekanlar bu kültürün, inanca sahip olan herkes için dar ve didar olma mekanlarıdır. Bu çok önemli. Bizim büyüklerimiz bunu yaşayarak yapıyordu. Yani bunun en açık örneği, bize en yakın iki nokta vardı. Bizim aile mutlaka her sonbaharda bu iki noktaya gidiyordu. Biri Çarkapı’ydı, biri Golmılgan ziyaretiydi. Dedem saatlerce konuşuyordu işte. Yani yaptığı hatayla, onun huzurunda kendisiyle yüzleşip vicdanıyla dar didar oluyordu.
“ZİYARETE KÜS GİDİLMEZ, GİDERSE DE KÜS DÖNÜLMEZ”
İnanç- mekan ilişkisi nasıl olmalıdır?
Her yıl her sonbaharda mutlaka kimsenin çağırmasına ve anons etmesine gerek olmadan mutlaka ailece bir ziyarete gider, dert dileklerini iletirler. Onun huzurunda vicdanıyla dar didar olup geri gelir ve teberiğini alır, eve gelir. Onun üstüne yemin içer. Ona bağlı kalacağına dair o teberikle onu evine getirir. Bizde bir gelenektir, ziyaretlerin üstüne küsülü (küs) gidilmez. Ziyaretlerin üstüne küsülü giderse orada küsülü dönülmez. Şimdi bu mekanlar en zor dönemlerdeki toplum içerisindeki en zor sorunlar bu mekanlarda çözülmüş. Bu mekanlara gidip cem civat yapılarak onların huzurunda dar ve didara durulmuş, oranın teberiği almış teberikle geri gelinmiş ve barışılmıştır.
O MEKANDAKİ HERKES HAK KILLESİ KESEREK İLİŞKİ KURUYORDU
Ben yetiştim mesela. Diyelim ki bizimkiler Çarkapı’ya gidiyordu. 60’lı yıllardaki Çarkapı’ya gitmeyi ben çok iyi biliyorum. En az 1,5 kilometre kalınca bütün herkes ayakkabılarını eline alıyordu. Yalın ayak. Herkes kendince ilişki kuruyordu. Herkes kendince orayla dileğini, isteğini, hatasını yüzleşerek üstüne gidiyordu. Killesini kesiyordu, çırasını yakıyordu. O mekanda bulunan herkesle de Hak kellesi keserek ilişki kuruyordu. İki küsülü adam olsaydı onları da kesmek zorunda kalırdı. O mekanda küstürüp da birine Hak kellesi (kıllesi) kesmemek geleneğe ait ayrı bir şeydi. Yani bu evliyalarla ilişkilenmenin en büyük şeyi buydu. Bu evliyalara küs gidilmez. Küs gidilirse küs geri gelinmez.
İLK VARDIĞIMIZ, İLİŞKİ KURDUĞUMUZ MEKANLARDIR
Dersim’de bu kadar ilk insanın vardığı, ilk ilişki kurduğu evliyalardır. Dersim’in hangi köyüne gidersen git sana ziyaret gösterirler. Sana bir evliya gösterirler, bir çeşme gözesi gösterirler, bir kaya gösterirler. İşte Hızır’ın atının ayak hızı vardır. Hızır’ın nişangesidir. Veya falan ziyaretin nişangesidir. Şimdi bunlar bizim toplumumuzun kadimden gelen ve inancımıza, itikadımıza, kültürümüze işlemiş değerlerimizdir. Bak çok ilginç. Mesela düşün ki ben Ağuçan Ocağı’na gittim. 2000 yıllarında oraya bakan, orada yaşayan bir kadının değiştirisi oldu. Ne zaman ki silah ile ziyaretlerimizin üstüne gelindi. Ne zaman ki silahlarla ziyaretlerin önünde geçildi. Bu memleketin bin bereketi kaçtı. Silah bu memlekete girince Çoyê Hak (Hakk’ın sopası) devri bitti. Demek ki belli bir döneme kadar bu evliyaları, bu ocakları temsil eden kültürümüzde Çoy Hak kültürü vardır.
BARIŞIN OLUŞMASINDAKİ MEKANLARDIR
Bu mekanlar barışın, dostluğun, iyiliğin oluşması, toplumdaki kötülüklerin ortada kaldırılmasının da mekanlarıdır. En çözülmeyen sorunlar bu mekanlarda çözülmüştür. Bu mekanlarda hal edilmişti. Veya bir köyde bir sorun olduğu zaman bu evliyaların teberigiyle halledilmişti. Teberik toplumumuzun en kadim değeridir. Yani bu mekanların daha halen hatırlayamadığımız bir sürü inanç, itikat ve kültür ve yaşamımızda yerleri vardır. Ama gün itibarıyla bunlar nasıl işliyor? Bunlar tartışma konusudur. Fakat gelenek boyutuyla baktığımız zaman diyelim ki bizim büyüklerimizin kal u beladan beri getirdikleri gelenek ve kültür böyledir.
PİRHA-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Ağuçan Ocağı’ndan Ape Aziz’in anma etkinliğini düzenleyecek olmasına tepki gösteren Ağuçan Ocağı Piri İnanç Dolu, “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın böyle bir anmayı düzenleyecek olmasının en büyük nedeni bizim yanlış örgütlenmemizdir. Bütün Alevi kurumları yeni baştan ocakları ve ikrarı esas almalılar” dedi.
Ağuçan Ocağı’ndan Ape Aziz (Aziz Dede), Hakk’a yürüyüşünün 59’inci yıl dönümünde Adıyaman’da anılacak. Ancak Ape Aziz için her 25 Mayıs’ta düzenlenecek anma törenlerinin bu yıl Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından yapılacak olması tepkilere yol açtı.
Ağuçan Ocağı Piri İnanç Dolu, Ape Aziz Anması’nın bu sene Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından yapılmasını PİRHA’ya değerlendirdi.
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Ağuçan Ocağı’na bağlı Koca Seyit evlatlarından Ape Aziz’in anma etkinliğini düzenleyecek olmasına tepki gösteren İnanç Dolu, “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın böyle bir anmayı düzenleyecek olmasının en büyük nedeni bizim yanlış örgütlenmemiz ve ziyaretlerimizin, ocaklarımızın olduğu yerleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlükleri’ne bağlamamızdır. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yaptığı etkinliklerde Alevi inancının ruhu yoktur. Göstermelik bir anma yaparak, Alevi inancından uzaklaşmış dedelerle yol yürüyorlar” diye belirtti.
“OCAK TALİPLERİNİN, BU DURUMU KABUL ETMEMESİ LAZIM”
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi inancının içindeki ikrardan arındırmak istediği için Alevi ocaklarına yöneldiğini belirten İnanç Dolu, “Sistemin böyle bir örgütlenmesi var, geçmişte aşiret ağalarıyla sonra da Alevi dedeleriyle devam eden bir sistemdir. Ama ocakların ya da ocak taliplerinin bu durumu kabul etmemesi lazım. Çünkü Alevi inancı, bedeni ve can ruhu ikrar olan bir inançtır. O ikrar olmadığı zaman ruhsuz kalacaktır. Yaptıkları etkinlikler de ruhsuz etkinlikler olarak kalacaktır” dedi.
“ÖRGÜTLENME BİÇİMİMİZ YANLIŞ”
Daha önce yayınladığı listede Alevi kurumlarının bir çoğunun Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ndan dolaylı bir şekilde destek aldığını vurgulayan Dolu, “Örgütlenme biçimimiz yanlış. Çok cemevi bize bağlı olsun, mantığıyla gittiğiniz zaman işte o cemevlerinin üzerinden destek ve yardım alan Alevi kurumları o dönem sessiz kalmışlardı şimdi sessiz. Şimdi hiç kimse demiyor Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Pir Sultan’ı anıyor ama Hızır Paşa’dan bahsetmiyor. Hz. Hüseyin’i anıyor ama Yezit’e lanet etmiyor. Şimdi bizim kurumlarımız da sessiz ve seslerini çıkaramıyorlar çünkü 100 tane cemevleri varsa 40 tanesi Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ndan destek almış ya da dolaylı olarak bunlarla bağlantıları var. O yüzden sesleri çıkmıyor” diye konuştu.
“ALEVİ KURUMLARI, YENİDEN OCAKLARI VE İKRARI ESAS ALMALIDIR”
Alevi inancının her süreğinde mutlaka bir ocak sistemi olduğunu söyleyen Dolu, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Bütün Alevi kurumları yeni baştan ocakları ve ikrarı esas almalılar. Alevi kurumları aslında bizim örgütlenme ve resmi muhataplık aracımızdır. İnanç merkezlerimiz ocaklarımızdır. Hiçbir dernek bizim inanç merkezimiz değildir. İnanç açısından kutsalımız sadece bizim ocaklarımızdır.”
PİRHA- Türkiye Alevi Federasyonu, Hacıbektaş’ta yapılan ‘Ufka Yolculuk Bilgi ve Kültür Yarışması’nı eleştirerek, “Bu organizasyonun, Türkiye Aleviliğinin kalbi olan Hacıbektaş’ta yapılması Alevi inancının görünmez kılınmasına ve Alevi genç kuşakları Sünnileştirilmesine dönük sistematik bir asimilasyon politikasının parçasıdır” dedi.
Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde bu yıl 12’ncisi düzenlenen ve “Hacı Bektaş-ı Veli ve Makalat” temasıyla gerçekleştirilen ‘Ufka Yolculuk Bilgi ve Kültür Yarışması’, Alevi toplumunun tepkisini çekti. Yarışmanın içeriği ve uygulama biçimi, Alevi-Bektaşi inancının temel değerleriyle çeliştiği gerekçesiyle eleştirildi.
Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) tarafından yapılan yazılı açıklamada, yarışmanın Sünni-İslami bir çerçevede organize edildiği ve Aleviliğin merkezi kabul edilen Hacıbektaş’ta gerçekleştirilmesinin “bilinçli bir tercih” olduğu belirtildi. Açıklamada, bu tür etkinliklerin Alevi inancını görünmez kılmaya, yerel değerleri dönüştürmeye ve Alevi genç kuşakları Sünnileştirmeye yönelik sistematik bir asimilasyon politikasının parçası olduğu vurgulandı.
“İNANCA AYKIRI İÇERİK VE UYGULAMALAR”
Etkinlik sırasında Arapça Kur’an okunması, küçük kız çocuklarının başörtüsüyle sahneye çıkarılması ve yarışma sürecinin Sünni ibadet anlayışıyla şekillendirilmesi gibi uygulamaların Aleviliğin eşitlikçi, özgürlükçü ve laik değerleriyle bağdaşmadığı dile getirildi.
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Ufka Yolculuk gibi uzun süredir Sünni-İslami bir çerçevede sürdürülen ve belirli bir inanç yorumunu merkeze alan bir organizasyonun, Türkiye Aleviliğinin kalbi olan Hacıbektaş’ta yapılması asla tesadüf değildir. Bu bilinçli tercih, Alevi inancını görünmez kılmaya, yerel değerleri dönüştürmeye ve Alevi genç kuşakları Sünnileştirmeye dönük sistematik bir asimilasyon politikasının parçasıdır. Etkinlikte Arapça Kur’an okunması, küçük kız çocuklarının başörtüsüyle sahneye çıkarılması ve yarışma sürecinin Sünni ibadet anlayışı çerçevesinde şekillendirilmesi; Aleviliğin eşitlikçi, özgürlükçü ve laik değerleriyle açıkça çelişmektedir. Bu içerik ve biçim, Hacı Bektaş Veli’nin öğretilerini araçsallaştırarak, onları içi boş bir “hoşgörü” kavramına indirgemeye çalışan bir anlayışın yansımasıdır.
Etkinliğe kamu kurumlarıyla birlikte Hacıbektaş Belediyesi’nin de destek vermiş olması ise ayrıca düşündürücüdür. Hacı Bektaş Veli’nin adını taşıyan bir yerleşim yerinde, onun inanç mirasıyla bağdaşmayan organizasyonlara destek verilmesi, Alevi toplumunun hafızasında kırılma yaratmakta ve inanç aidiyetine zarar vermektedir.
Türkiye Alevi Federasyonu olarak bir kez daha ifade ediyoruz: Alevilik, folklorik bir gelenek değil, köklü bir inanç sistemidir. Bu inancın kültürel ve düşünsel temelleri çarpıtılamaz, yozlaştırılamaz. Alevi halkının değerlerini hiçe sayan hiçbir uygulama bizim nezdimizde meşru değildir. Tüm kamuoyunu bu tür asimilasyon süreçlerine karşı uyanık olmaya, Alevi toplumunun kimliğine ve inancına sahip çıkmaya çağırıyoruz.”
PİRHA-4 Mayıs’ın “Dersim’in kara günü” olduğunu ifade eden DAD Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, “Dersim’de insanlara yaşatılanlar dünyanın hiçbir yerinde rastlanılmayacak bir zulümdür. Bir dönem suskunluk yaşandı, büyüklerimiz belki yaşadıkları travmadan dolayı belki de kinin büyümemesi için Dersim Katliamı’ndan bahsetmedi” diye belirtti.
4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümü. O gün alınan karar sonrasında Dersim’de çok büyük bir insanlık suçu işlendi. 1937-38 yıllarında Dersim’de yaşananlar, uluslararası hukuka göre soykırım olarak adlandırılıyor. Ancak aradan 88 yıl geçmesine rağmen devlet arşivleri açılmadı, o dönemde neler yaşandığının tespiti yapılmadı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, Dersim Tertelesi’nin 88. yılında PİRHA’ya konuştu.
“TOPLUMUMUZ, CUMHURİYET DÖNEMİNE OLUMLU BAKMIŞ AMA DAHA SONRA SOYKIRIMA UĞRADI”
Fetiye Yıldırım, 4 Mayıs tarihinin “Dersim’in kara günü” olduğunu belirterek cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Dersim’de yaşananlara dikkat çekti. YFetiye Yıldırım, 1937-38’de Dersim’de yapılanlara dair şunları söyledi:
“Cumhuriyet döneminde sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasının Aleviler üzerindeki etkisine baktığımızda en büyük zararı bizim inancımız görmüştür. Dersim Katliamı’nda dağ, taş, doğa, ziyaret, kutsal olarak gördüğümüz her şeyi yakıp, yıktılar. Sadece insanlarımıza saldırmadılar, aynı zamanda doğamıza da saldırdılar. Naşit Hakkı Uluğ, gazeteci kimliği ile Dersim’e gelip uzun yıllar kalıp istihbarat topladıktan sonra Dersim’i şu şekilde tanımlıyor: ‘Dersim’in tarihi, tabiatı ile gelenek ve görenekleri asidir. Hurafelerin demir pençesi altındadır.’ Toplumumuzun hukuku, ekonomisi, yaşamı, dili ve kimliği inancımızla birlikte oluşmuştur. İnancımıza hurafe denmesi çok ağır bir suçlamadır.
Bizim toplumumuz Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet’e daha olumlu bakmıştır iyi gelişmeler olabilir diye ama maalesef düşünülen olmamış ve Cumhuriyet döneminde Dersim’e soykırım uygulanmış. Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile dergâhlarımız, cemlerimiz yasaklanmış ve inancımıza yönelik her türlü baskı yapılmıştır. İnancımız en büyük darbeyi Cumhuriyet döneminde yaşamıştır. İnanç önderlerimizi idam ediyorlar, sakallarını kesiyorlar ama pir, mürşit, talip ilişkisiyle yolumuzu devam ettiriyoruz. Daha sonra katliam ve asimilasyon politikaları uygulanıyor ama bugün inancımız devam ediyor ve hiçbir zaman da bitmeyecek. Daha sonra ise Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve tek din, tek dil ve tek kimlik dayatması yapılmış. Alınan kararlarda biz bunları sadece katledersek baş edebiliriz denilmiş” dedi.
“DERSİM’DE İNSANLARA YAŞATILANLAR BAŞKA HİÇBİR YERDE RASTLANILMAYACAK BİR ZULÜMDÜR”
Dersim Tertelesi’nden kurtulanların hepsinde bir travma oluştuğunu vurgulayan Yıldırım, “Katliamdan sonra dilini, kültürünü bilmediği yerlere sürgün edildiler ve ikinci bir kırımı da orada yaşadılar. Kadınları Türkleştirmek için askerlere verdiler. Dersim’de insanlara yaşatılanlar dünyanın hiçbir yerinde rastlanılmayacak bir zulümdür. Bu kadar zulümden sonra bu halk nasıl düzelebilir? Yok ettiklerini zannettiler ama öyle bir şey olmadı. Biz eğer kendi inancımızı yürütemezsek ve inancımızdan uzaklaşırsak yok oluruz. Bir dönem suskunluk yaşandı, büyüklerimiz belki yaşadıkları travmadan dolayı belki de kinin büyümemesi için Dersim Katliamı’ndan bahsetmedi” diye konuştu.
PİRHA-Yazar Nesrin Akgül’ün ‘İnançlar tarihinde Alevilik’ kitabı çıktı. Yazar Nesrin Akgül, Alevi inanç tarih yazımında çok fazla pozitivist tarih anlayışıyla hareket edildiğinin altını çizerek, “Çok fazla köşeli bir, çok fazla mutlak, indirgemeci, özcü bir tarih anlayışı var. Bütünlüğü yok. Bu nedenle kitabımda yöntem eleştirisi yapmak istedim” dedi.
Yazar Nesrin Akgül’ün ‘İnançlar tarihinde Alevilik’ kitabı Jingeh Yayınları’ndan çıktı. Nesrin Akgül ile ‘İnançlar Tarihinde Alevilik’ kitabına ilişkin konuştuk.
“KİMLİĞİN KENDİSİNİ UYANDIRMA HALİ”
PİRHA: İnançlar tarihinde Alevilik kitabını çıkardınız. Alevilik üzerine çalışma fikri nasıl başladı?
Nesrin Akgül: İnançlar Tarihinde Alevilik kitabı, yazımsal süreç itibarıyla benim cezaevinde olduğum ve tahliye olduğum süreç aralığında yazıldı.Tekrar basımı ikinci defa tutuklanmamla birlikte girdi. Tabii kitabın yazım süreci biraz daha zindan süreciydi. O süreçte yazıldı. Tabii bunu tetikleyen bir arka plan var. Bu kişisel tarihle ilgili, içinde bulunan toplumsal gerçeklik, o coğrafyanın sahip olduğum kimlikler üzerindeki etkisiyle ilgili. Aslında bir nevi kimliğin kendisini uyandırma hali, hakikatin uyandırma haliydi.
İlk uyanış, aslında bir Alevi olarak daha çocuklukta başlayan bir uyanış. Ancak çok anlamlandırılan, çok tanımlanan bir süreç değil. Daha çok duygusal tepkilerle şekillendi. Sivas Katliamı’yla başlayan, peşi sıra Gazi olaylarıyla gelen bu süreçler aslında Alevi kimliğinin direniş eksenini daha farklı bir boyutta ortaya çıkartması, kendi kimliğini şekillendirmesi ve bunun üzerinden yediği müdahalelerle gelişen yeni katliam süreçleri daha çocukluk evresinde beni de etkiledi.
Bu bir uyanış süreci ama duygusal bir uyanıştı dediğim gibi. Peyderpey bu uyanış bir yerden sonra yaşamı tanımlama noktasında yüksek bir motivasyona dönüştü. Sürekli seni felsefik olarak da, içgüdüsel olarak da yaşamı anlamaya, tanımlamaya, durduğun yerin ne olduğunu anlamaya iten bir felsefesi var. Çünkü yaşam koşullarımız sürekli seni öteki olmaya, kimliği saklamaya iten bir yaşam koşulu. Bu bir yerden sonra ‘sen kimsin?’ sorusunu sana sordurtuyor. Kısaca çocukluk süreci biraz buna evre oldu. Bir uyanış, duygusal bir uyanış yarattı. Daha sonrasında Kürt kimliğinin uyanışı, kadın kimliğine dair bir uyanışla daha siyasal özgürlük mücadelesine kayış bir kimlik arayışına yol açtı ve bu kimlik arayışı içerisinde zamanla Kürt Alevi olduğuna dair bende yeni bir tanım uyandırdı.
Bu daha siyasal bir boyut oluyor. Mücadele bir yerden sonra aslında bir Kürt Alevi olduğuna, Alevilik kimliğinin bu noktada sende bir aidiyet ve sahiplenme yarattığına dair bir bilinç oluşturuyor. Bu bilinç vardı, Kürt Alevi olduğumuza dair siyasal bilinç oluştu. Ancak temel eksik kalan boyut ki ben özellikle mücadele, siyasal mücadele tarihim içerisinde bu kimliğe dair bir sahiplenme oluştursam da eksik kalan boyut bu kimliğin ne olduğu, nasıl tanımlanması gerektiğine dairdi. Arayış biraz buradan gelişti. Alevisin ama nesin? Hangi inanç var? Çünkü kendi kendine de bir otoasimilasyona uğradı Alevilik kimliği. Daha çok siyasal mecrada bir mücadele eksenine dönüştü. Ancak inancın ibadeti, inancın siyasal tarihi, inancın tarihsel hafızası çok fazla yok. Bu bizde çok eksik kalan bir boyut. Bilinç noktası, kendine ait kimlik bilincini oluşturma noktasında eksik bir boyuttu bu.
Diyebilirim ki, bu bir hakikat uyanışına dönüştürdü ve küçük de olsa, küçük emarelerle de olsa biraz bu noktada kimliği tanımlama, kimliği anlamlandırmaya dair bir süreçle gelişti bu. Diyebilirim ki kimlik biraz kendisini haykırdı ister olarak. Kendini bil dedi yani. O bilmeler belli bir seviyeye eriştikçe aslında bir kadın olarak, bir Kürt olarak, içinde yaşadığım coğrafya olarak aslında çok iç içe geçen, çok birbirini yoğuran, çok fazla kendini harmanlayan bir kimlik.
Bir de şöyle bir sorun var. Yani Alevilikte çok fazla etnik milliyetçilik yapılıyor ve Kürt Alevi kimliği evrensel olarak çok fazla yok sayılıyor. Özellikle Rea Haq kimliği çok fazla yok sayılan, üzerinde çok fazla dejenerasyona maruz bıraktırılan bir kimlik. Bu nedenle de bu kimliği bir de Kürt Alevi kimliğiyle sahiplenme, bunu tarihsel arka planını oluşturma arayışı buna vesile oldu diyelim. Kişisel arayışlar ve bunun içinde bulunduğu toplumsal şekillenişler ve siyasal ortam, bu kitabın yazılmasına vesile oldu diyebilirim.
“BİR YAZILI TARİH VE HAFIZA OLUŞTURMA UYANIŞI VAR”
-Alevilik yazım dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aleviliğe dair çok fazla araştırma var. Özellikle doksanlı yıllardan itibaren kimliği kendisini tanımaya dönük çok fazla araştırma şekilleniyor. Aslında bu süreçler Alevi kimliğinin ilk defa diyebiliriz. Daha küresel ölçekte ya da daha komple bir şekilde yazılı sürece kendisini yazılı bir hafızaya dönüştürdüğü süreç. Her cepheden buna dair bir yazış var. Güçlü bir envanter oluştu. Bu önemli. Alevi hafızasını yazılı hafızaya dönüştürmek, buna dair saha araştırmaları yürütmek çok değerli. Buna dair verili olan yok olmak üzere. Çünkü Alevi tarihi daha çok sözlü bir hafıza. Kendisini sözlü olarak aktarmış ki bu zaten Kürt tarihinde de biz bunu görüyoruz. Hep sözlü bir aktarım var, sözlü bir hafıza var. Böyle bir aktarım var.
Doksanlardan itibaren bu yazılı tarih sürecine çok daha geniş yelpazeden bir katılım var. Bir uyanış var, yazılı tarih uyanışı ve hafıza oluşturma uyanışı var. Buna katılımla ilgili çok fazla yazılı envanter oluşturdu, çok güçlü yazarlar var bu noktada.
Bunu en başta Cemşid Bender, Mehmet Bayrak, bunların hepsi çok güçlü. O dönem açısından güçlü hafıza oluşturan araştırmalar da bulunuyorlar. Alevi toplumu, Kürt Alevi toplumu, Rea Haq inancı açısından da çok güçlü araştırmalara vesile olmuş tarih yazıcıları bunlar. Tabii bunların okumasını çok fazla yaptım. Çok fazla araştırma yaptım diyebilirim ki bu zindan koşullarında gelişti, yeterlikleri tartışma konusu olabilir ama çok da parçalı buldum. Yani kendi tarihimize ait çok fazla bütünleştiren, bu tarih okumasını doğru bir şekilde başlatan, bunu tarihsel sosyolojide buluşturan bütünsellikteki yazılımlar parçalı ve daha çok bu Türk Alevi ekseninde yazılmış. Rea Haq inancı ekseninde yazılı tarih araştırmaları daha sınırlı. Bunlar okunduktan sonra bende şöyle bir düşünce oluştu. Yani biz inanç olarak inanç tarihine bakış açımızda hangi yöntemi ele almalıyız? Bu bir soru işareti oluşturdu. Bu noktada öne çıkan husus şu, pozitivist tarih anlayışıyla biz inanç tarihini ele alıyoruz. Alevi inanç tarihi de çok fazla pozitivist tarih anlayışıyla yöntem olarak ele alınıyor. Bu nedir? Çok fazla köşeli bir, çok fazla mutlak, sınırları çok fazla çerçevelenmiş bir tarih anlayışı. Çok fazla indirgemeci, çok fazla özcü bir tarih anlayışı ve tarihsel sosyoloji oluşturmuyor. Çok sınırlı kalıyor ve çok etnik kalıyor. Bütünlüğü yok. Bu nedenle biraz daha yöntem eleştirisi yapmak istedim. Kitapta da biraz ön plana çıkan bu.
Biz dinler tarihine nasıl yaklaşacağız sorusu ekseninde din nedir, kimlik nedir, biz dinleri hangi tarih anlayışıyla ele alacağız, biraz bu noktada cevap oluşturmaya çalıştım. Biraz buradan bakabiliriz.
Burada ne ön plana çıktı? Özgürlük sosyolojisi bakış açısında toplumlar tarihini tarih sosyolojisiyle ele alma, bu da yapısal sosyoloji kavramının etrafında evrensel tarihle tikel tarihi buluşturma. Yani nedir? Bir toplumsal hafıza var. Bu toplumsal hafıza içerisinde her toplumun da kendine özgün farklılığıyla yer ettiği bir hafıza var. Ve bu çok canlı bir hafıza. Kendisini sürekli yenileyen, etkileyen ve etkileştiren bir tarih. Canlılık var çünkü tarihin kendi canlılığı var.
Pozitivizm, bu tarihi ölü bir tarih olarak ele aldırıyor. Yazılı tarihi esas alıyor. Sözlü hafızayı aslında çok tarihsel belge olarak ele almıyor ve çok özcü yaklaşıyor. Buna alternatif olarak mekan ve zamanı buluşturan bir tarih anlayışı ortaya koyuyorum.
Alevi toplumu dediğimizde bizim mekan ve zaman olarak başlangıç noktamız ne olmalı? Tek başına bir tarih değil ama yok sayılacak bir tarih de değil. Örneğin hep şöyle bir algı var. Yanılgılı bir algı. Alevilik, İslamiyet’in bir mezhebi. Bu Kürt hareketi içerisinde de aslında çok fazla eleştirilen ya da Kürt toplumu içerisinde de çok fazla tanımını bulmayan, henüz çok fazla Alevilik dediğimizde nasıl bir kimlik ortaya çıkıyor dediğimizde net bir cevabını kuramadığımız bir husus. Çünkü Alevilik çok fazla İslamiyet’in hamuruyla yoğrulmuş, adeta İslamiyet’in mezhebi olarak tanımlıyor. Bu, aslında karşıtlaştıran ve bir öteki karşısında Alevi kimliğini tanımlayan bir yaklaşım. Nedir? İslamiyet esas ana akım inançtır, Alevilik de bunun karşısında tanımlanmalıdır şeklinde bir yaklaşım var. Oysa ben de şunu esas olarak, yöntem olarak belirledim. Elbette Alevilik birçok inançtan besleniyor ve birçok inancı da besliyor. Çünkü inanç tarihi çok katmanlı, çok iç içe geçmiş bir inanç tarihi. Tarih dediğimiz olgu biraz burada inanç tarihinde. Bu kadar çok katmanlı, çok iç içe geçmiş sarmal bir sistemde biz özcü yaklaşamayız. Ne İslamiyet içerisinde ne onun karşısında yorumlayabiliriz.
Etkileşimler sorgulanabilir. Nereden etkilenmiş? Nasıl etkilenmiş? Ama Alevilik kendi başına bir inançtır. Peki bu inanç nereden beslenmiş, nasıl beslenmiş? Biraz daha bu sorulara cevap oluşturmaya çalışıyorum ama kitapta ilk etapta ön plana çıkardığım hangi yöntemle biz bunu ele alabiliriz? Pozitivizmin eleştirisi ve buna alternatif olarak da özgürlük sosyolojisinin tarihe yaklaşım yöntemine dayalı olarak tarihsel, evrensel tarih bünyesinde Mezopotamya’dan hangi inançlar nasıl çıktı, biz bu inançlardan nasıl besleniriz şeklinde bir bakış açısı, bir tarihsel düzlem oluşturduk. Burada simgesel düşünce dediğimiz husus ön plana çıkıyor. Çünkü Alevi tarihi ki Kürt toplumunda ve bu coğrafyada yaşayan bütün etnik topluluk ve inançlarda bu çok hakimdir yazılı tarihi geçene kadar. Simgesel düşünce çok baskın bir düşünce tarzı. Simgesel düşüncedeki metaforlar, simgesel düşüncesindeki simgeler beraberinde bizi Göbeklitepe’ye götürüyor.
Örneğin işte kadın, yılan, güneş, ay, taş, kaya. Bunların hepsi örneğin Alevi inanç düşünce tarihinde çok güçlü simgeler. Halen da mesela biz Dersim coğrafyasındayız ve hak inancının düşünce merkezidir. Bugün halen ziyaretlerde, bugün halen toplumda her ne kadar yoğun asimilasyonu uygulasa da yirmi birinci yüzyılda da halen bu semboller bir hafıza olarak bize yer alıyor. Biz bu hafızadan izlek oluşturuyoruz. Bu nedenle ben biraz yöntem olarak inançlar tarihine giderken simgesel düşüncenin izlerinden, Alevi toplum tarihinin geçmişini, nereden beslendiğini biraz ortaya koymaya çalıştım. Bizler için bunlar önemli. Tarihsel hafıza nereden oluşturulur ve hangi yöntemlerle, hangi izlerle geçmişimize gidebiliriz? Çünkü bunlar hep bir hurafe olarak ele alındı.
Bunlar materyalist düşünce tarzının yanıldığı dogmatik yaklaşımıyla yok sayıldı, bir hurafe sayıldı. Bunun bir tarihsel bellek olduğu toplumsal hafızanın, bu inanç tarihiyle kendisini bugüne taşırdığı ve bir kimlik oluşturulduğu yok sayıldı. Biz bunu aşıyoruz aslında. Daha metafizik bir varlık insan, metafizik farlığında düşünce yapısını ve hafızasını, tarihsel hafızasını oluşturuyor ve Alevi tarihi bugün gerçekten bu simgesel düşünce tarihiyle, ziyaretleriyle, halen kendi inancını zor da olsa yürütme şekliyle aslında insanlık açısından çok kadim bir toplumsal hafızadır. Saha araştırmasını bu noktada çok güçlü yaparsak biz bu coğrafyada insanlık tarihi açısından ne kadar güçlü bir tarihsel hafızanın canlı olduğunu görürüz. Bu noktada bence çok önemli bir tarih. Bu yöntemleri denedim. Bu yöntemler içerisinde simgesel hafızayı yoklamak da aslında ele aldığım yöntemlerden biri oldu.
“ALEVİLİK İNANÇ TARİHİNDE FELSEFİ OLARAK YARATMA YOKTUR, DOĞURMA VARDIR”
– Kadının Alevi inancındaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alevilik inanç sistemi daha çok dişil bir düşünceye sahip, dişil bir felsefeye sahip her şeyden önce. Bu, onun ritüellerine giriyor. Bu onun yaşam şekline girmiş. Bu onun mitolojisine girmiş. Bu noktada dişil bir düşünce tarzı var.
Dişil düşünce dediğimiz olay belki çokça da ortaya koyduğumuz tanrıçalık dediğimiz bir ideoloji var. Biz buna artık kadın kurtuluş ideolojisinde temel bir nirengi noktası olarak alıyoruz. Tanrıçalık düşüncesi, Tanrıçalık ideolojisi. Yani bu çok ajitatif bir yaklaşım değil. Ya da çok fazla tarihten ajitatif unsurlar çıkartarak kadını yücelten bir yaklaşım değil.
Aslında nesnel olarak da yaşanmış bir tarihin ideolojik olarak tanımlanmasıdır bu. Bu noktada bizim Kürt kadın hareketi olarak ortaya koyduğumuz jineoloji, bir kadın bilimi olarak bütün dinlere, bütün tarihe bir de kadın bakış açısı oluşturuyor. Bu kadın biliminin tarihe yaklaşımında salt kadını arama ve araştırma değil, kadın bakış açısıyla tarihi yorumlama, kadın bakış açısıyla direnen toplum gerçeğini demokratik uygarlık değerlerini ortaya çıkarma yaklaşımını ortaya koyuyor. Yani toplumsal tarihi sosyolojik olarak ele alma yaklaşımıdır. Çünkü tarih eril ve dişil tarih olarak ya da devlet odaklı tarih, iktidar odaklı tarih ve demokratik uygarlık tarihi olarak bir çatallaşmayı yaşamış.
Günümüze kadar da böyle gelmiş. Jineoloji bu noktada ezilen demokratik toplum değerlerini tarih içerisinde canlı bir hafıza olarak ortaya çıkartır. Bu bakış açısı tarihsel bellekte dişil öğeler dediğimiz, dişil düşünce tarzı dediğimiz felsefik yaklaşımı da ortaya koyuyor. Şimdi Alevilik bu noktada çok besliyor. Alevi düşünce tarzı da bunu çok fazla benimsiyor.
Elbette bu noktada çok fazla yücelten, gerçekliğinden kopartan bir yaklaşım içerisinde de değiliz. Çünkü Alevilik de İslamiyet’le temas ettikçe ya da eril düşünce tarzı hakim kılındıkça kendi içindeki o dişil ögeleri bastırmış ya da bastırılmış bu noktada. Ama nüvesinde bu var, felsefesinde bu var. Biraz bu felsefeyi araştırmak gerekiyor. Bu felsefede ne var? Bu felsefe her şeyden önce beslendiği kaynak olarak bu coğrafyadan çıkmış bir inançtır bu. Rea haq inancı dediğimiz inanç bu coğrafyadan çıkmış. Bu coğrafya aynı zamanda inançlar tarihi ekseninde Tanrıçalık kültürünü ideolojik olarak da kendisini yükseltmiş, yüceltmiş ve bunu bir yaşam tarzı, bir direniş geleneği haline getirmiş bir coğrafya. Alevilik buradan çok beslenmiş bu coğrafyada. Bu dişil öğeler nasıl kendisini ortaya çıkartmış felsefesinde çok önemli bir örnek vermek isterim.
Mesela Alevilik inanç tarihinde felsefi olarak yaratma yoktur, doğurma vardır. Semavi dinlerde Tanrı vardır, tanrısallık vardır ve bu eril bir ideolojidir. Burada yaratır, Tanrı yaratır ve onun karşısında insan onun kuludur. Ama Alevilik felsefesinde, mitolojisine de baktığımızda doğuş vardır. Doğuş da bu noktada kadından bir doğuştur. O doğuş var olmanın ispatıdır. Varlığının ispatıdır. Bu noktada güruh-u Naciye derler. Yani biz güruh-u Naciye’den geldik derler. Mitolojisini de bunun üzerinden inşa eder. Yani buradan bile, yani kendisinin doğuş felsefesi, Alevilik Doğuş felsefesinden bile ele alsak aslında bir karşı çıkış var. Semavi dinlerdeki eril ideolojiye karşı çıkışı doğuş felsefesiyle ortaya koyar. Burada bile bir dişilik görüyoruz.
Yani belki kitap bunu çok yoğun işlemedi. Daha çok Aleviliğin hem Alevi inancına yaklaşım yöntemini, nasıl olması gerektiğini koyuyor. Artı siyasal tarihini biraz daha ele alıyor. Ama bunun içerisinde belirli aralıklarla şu da işlenmiş. Alevilik aslında felsefik olarak dişil bir inançtır. Beslendiği kaynaklar coğrafya olarak dişil coğrafyanın ya da dişil düşünce tarzının şekillendiği bir coğrafyada mekan ve zaman olarak şekillenmiştir. Bunu biraz daha ortaya çıkartmak gerekir. Bunlara bir vurgu da var kendi içerisinde. Buradan beslenerek biraz hangi simgesel olarak, inanç felsefesi olarak, mitos olarak nereden beslenmiş? Bunun içindeki dişil öğeler de nedir? Jineolojinin bu noktada buna yaklaşımı nedir? Biraz daha buradan da naçizane bir şekilde dokunuşlar yapıyor.
“ALEVİLİK TARİHİNİ BELİRLİ KESİTLERİ KOYARAK ORTAYA KOYMAYA ÇALIŞTIM”
-Söylediklerinizden kitabın devamının geleceğini mi anlamalıyız?
Yani ilk kitap tabii kendi içinde yetersizlikleri var. Çünkü çok ciddi araştırmalar yapan, doğrudan saha araştırmasıyla Alevilik tarihine, Alevilik yazınsal çalışmasına çok güçlü hafızalar oluşturan yazarlar var. Bunlardan hepsinden beslendim. Bu konuda bu araştırmaların çok desteği oldu.
Bu kitap Jingef’ten çıktı. Özellikle kadın yazarlığının ve kadının tarihe bakış açısını da ortaya koyarak, kadının tarihe, kadının inançlara bakış açısını koymak açısından özellikle tercih edilen bir boyuttu.
Buradan bir eser ortaya çıkartmaya çalıştık. Bu süreçte Alevilik tarihini belirli kesitleri koyarak ortaya koymaya çalıştım. Çünkü Aleviliğin siyasal tarihini biraz daha ortaya koyduk. Aleviliğin siyasal tarihi belirli kesitlerde ele alınır. Yani belirli kavşaklar vardır.
Zaten yapısal sosyoloji dediğimiz olay o öznenin, tarihsel özne dediğimiz ki biz buna Alevilik dedik, Rea Haq inancı dedik daha çok, Rea Haq inancının şekillenmesini etkileyen iç ve dış faktörlerdir. Temel kesitlerdir. Tarihsel kesitler oluşturdum. Bu ilk kesit olarak on üçüncü yüzyıla kadar ki süreç bu İslamiyet’in Mezopotamya Kürdistan coğrafyasına yayılmasıyla birlikte Kürt toplumunun kendi yerel inançlarıyla hakim İslamiyet ideolojolojisi siyasal İslam karşısındaki direnişini nasıl tamamladı?
İkinci kesit on beşinci yüzyıl sürecidir. On beş ve on altıncı yüzyıllar Safevilerin aslında ortaya çıktığı, artık Kürdistan’da Osmanlı ve Safeviler arasında iktidar kavgasının yürütüldüğü, bu imparatorlukların kendi içerisindeki iktidar kavgasında inançları nasıl siyasallaştırılarak toplumsal kavgalara, toplumsal çatışmalara yol açtığı bir süreç ve bu dönemde çok yoğun, Alevilik düşünce tarzına ve yaşam şekline bir müdahale var. Safevilerden doğru da var, Osmanlı’dan doğru da var ve bir katliamlar süreci aynı zamanda.
Bu, kimliğe ciddi bir müdahale ve kimliğin yeniden şekillenmesi açısından bir ikinci kesit oluşturuyor aslında. Bu kesitte çok yoğun göçler var. Mobilize olmuş coğrafya çünkü. Çok yoğun göçler, kimliğin yeniden şekillenmesi, kimliğin İslamiyet’te yeniden şekillendirilmeye çalışması, onun nüvelerine, onun nüvelerinin artık Alevi kimliğine nüfuz etmesi var. Üçüncü kesit olarak da ortaya koyduğum süreç, ki ikinci kitapta bunu koydum.
O kitap henüz yayımlanma aşamasında. Orada da on sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar ki süreçtir. Bu dönemde daha çok Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa sürecidir. Osmanlı’nın yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa sürecidir. Bu dönemde de aslında çok yoğun olarak kimliğe, devlet iktidarının çok yoğun bir müdahalesi var.
Kimliğin yeniden kendisini şekillendiği, bir direniş olgusu olarak kendisini şekillendirdiği bir süreç. Alevi kimliğinin tarihsel perspektifini bu üç kavşakta ele alıyorum.
PİRHA-Alevilerin oruç tutmadığı bir zamanda cemevinde verilen iftarın zaman ve mekan anlamıyla manidar olduğunu vurgulayan Ağuçan Ocağı Piri İnanç Dolu, “Halkın rızası olmadan yapılmış ve rızalığımız yoktur. Başta belediye başkanı ve cemevi başkanı halkın huzurunda, pirlerine ve rayberlerine dara durmalıdır” dedi.
Nazımiye Belediyesi tarafından Pir Kureyş Baba Cemevi’nde Ramazan Oruçları için iftar programı düzenlendi. İftar programına Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu, Nazımiye Belediye Başkanı Ali Emrah Tekin, Mazgirt Belediye Başkanı Ümit Tayhava ve çok sayıda kişi katıldı.
Pir Kureyş Baba Cemevi’nde yapılan iftar programına tepkiler yükseldi.
Ağuçan Ocağı Piri İnanç Dolu, Pir Kureyş Baba Cemevi’nde iftar programı düzenlenmesine tepki gösterdi.
“İFTAR PROGRAMI HALKIN RIZASI OLMADAN YAPILMIŞTIR VE RIZALIĞIMIZ YOKTUR”
Nazımiye Belediyesi’nin Pir Kureyş Baba Cemevi’nde iftar programı düzenlemesine tepki göstererek sözlerine başlayan İnanç Dolu, “Alevilerin oruç tutmadığı bir zamanda kutsal bir mekânda, bir cemevinde verilen bu iftar zamanı ve mekan anlamıyla manidardır. Kime nasıl hizmet ettiği açıkça ortadadır. Dersim’de Alevi çocuklarının zorla iftar programlarına dahil edilmesi ve bu iftar programı aynı akla hizmettir. Xızır ve Muharrem ayında bile oruç tuttuğumuzda toplu oruç açmalara, abartılı sofralara karşıyız. Yolumuzun temeli rızalık derken, buraya yapılan harcama kim tarafından yapılmıştır. Halkın rızası olmadan yapılmış ve rızalığımız yoktur. Başta belediye başkanı ve cemevi başkanı halkın huzurunda, pirlerine ve rayberlerine dara durmalıdır” diye konuştu.
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri, Kirmanckî anadil atölyesi öğrencileri olan çocuklarla birlikte Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle Gola Çeto Ziyaretgâhı’na giderek çerağ uyandırdı.
Dersim’de Alevilerin inanışına göre “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayından sonra Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çeto Ziyaretgâhı’nda, Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle Kirmanckî anadil atölyesi öğrencileri olan çocuklarla birlikte çerağ uyandırdı. Çocuklar, uyandırdıkları çerağlarla barışa dair dileklerde bulundu.
“YAKACAĞIMIZ ÇERAĞLAR ÜLKEYE BARIŞ GETİRSİN”
DAD Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, Kara Çarşamba’nın yer ile göğün birbiriyle ikrarlaştığı bir gün olduğunu belirterek “Masumu pakların yakacağı çerağlar ışık olsun, ülkenin yaşadığı bu kaos dolu günlerde barış getirsin. Kötülükler uzak gitsin çocuklarımızdan, savaşlar dursun” dedi.
PİRHA-Eğitim-Sen Dersim Şubesi, Tunceli İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından öğrencilerin ve velilerin onayı alınmadan dayatılan zorunlu iftar programına tepki göstermek için açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Öğrencilere belirli bir inanç doğrultusunda dini pratiklerin zorla benimsetilmeye çalışılması, pedagojik değil, ideolojik bir tercihtir. Farklı inançlara mensup ya da inançsız öğrencileri baskı altında bırakmaktadır” denildi.
Eğitim-Sen Dersim Şubesi’nin Tunceli İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından öğrencilerin ve velilerin onayı alınmadan dayatılan zorunlu iftar programına tepki göstermek için Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Spor Lisesi pansiyonu önünde yapmak istediği açıklama polis tarafından engellenirken, basının görüntü çekmesi de ‘turkuaz basın kartın yok’ denilerek izin verilmedi.
Pansiyon önünde izin verilmemesinin ardından kitle Yeraltı Çarşısı üstünde açıklama yaptı. Açıklamayı Eğitim-Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın okudu. Açıklamada ‘Laik, bilimsel ve demokratik eğitimi savunuyoruz’ pankartı açıldı. Açıklamaya Dersim’deki siyasi parti, demokratik kitle örgütleri ve inanç kurumlarının temsilcileri destek verdi.
“ÖĞRENCİLER BASKI ALTINDA BIRAKILMAKTADIR”
Öğrenci ve velilerin bilgisi ve onayı alınmaksızın planlanan etkinliğin Alevi öğrencilerin inanç ve kimliklerini yok sayan dayatmacı bir yaklaşımın ürünü olduğunu belirten Mehmet Aşkın, “Zorunlu tutuma dönüşen bu uygulama, kamusal eğitimin laiklik ilkesine aykırıdır. Öğrencilere belirli bir inanç doğrultusunda dini pratiklerin zorla benimsetilmeye çalışılması, pedagojik değil, ideolojik bir tercihtir. Bu durum çocukların psikolojik ve sosyal bütünlüğünü zedelemekte, farklı inançlara mensup ya da inançsız öğrencileri baskı altında bırakmaktadır” dedi.
Kamusal eğitimin laik, bilimsel, demokratik ve eşit olması gerektiğini vurgulayan Aşkın, “Hiçbir öğrencinin inancı ya da inançsızlığı üzerinden ayrımcılığa uğramasına, baskı altına alınmasına ve dini ritüellere zorlanmasına izin vermeyeceğiz. Tüm kamuoyunu, bu dayatmalara karşı ses çıkarmaya; çocukların özgür, eşit ve laik bir eğitim ortamında büyümesi için mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz” diye konuştu.
PİRHA-Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çeto Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.
Dersim’de Alevilerin inanışına göre “Xızır Ayı” olarak da bilinen Şubat ayından sonra Mart ayının ilk üç çarşambası “Kara Çarşamba” olarak kabul edilir. Yüzyıllardır devam eden bir gelenek olan “Kara Çarşamba” aynı zamanda baharın başlangıcı sayılıyor. Evlerde ve kutsal mekanlarda çıralar yakılır, kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Dersimliler bu ritüellerle yılın iyi geçmesini ve kötülüklerin defedilmesini diler.
Pülümür ile Munzur Çayı’nın birleştiği yer olan ve Dersim’de kutsal kabul edilen Gola Çeto Ziyaretinde, Kara Çarşamba’nın (Çarseme Şiya) nedeniyle çok sayıda yurttaş ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Dersim Şubesi yöneticileri çerağ uyandırdı. Kureyşan Ocağı evladı Kadir Bulut’un okuduğu gülbengin ardından da lokmalar pay edildi.
PİRHA-PSAKD Ankara Şubesi’nde ‘Kadın ve Siyaset’ başlıklı panel düzenlendi. Panelde konuşan Kadın Hakları Savunucusu ve siyasetçi, yazar Yaşar Seyman, Alevilerde kadının önemli bir yerde olduğunu söyleyerek “Alevilerde bütün mesajlar bir kadın üzerinden verilmiştir. Bu da Alevi inancında kadınların ne kadar önemli olduğunu gösteriyor” ifadesinde bulundu.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Ankara Şubesi’nde ‘Kadın ve Siyaset’ konulu panel yapıldı.
Alevi inancında kadınların önemli bir rolü olduğunu belirten Kadın Hakları Savunucusu ve siyasetçi, yazar Yaşar Seyman, kadınların siyasette daha aktif olabilmelerinin önündeki engelin dayanışmanın sağlanamamasından kaynaklandığını işaret ederek, kadın örgütlenmesinin gerektiğini söyledi.
Saat 19.00’da başlayan panele CHP Çankaya ilçesi yönetimi, üyeleri ve çevreden çok sayıda kadın katıldı. Programın
‘KADIN KATİLLERİ İYİ HAL İNDİRİMİYLE ÖDÜLLENDİRİLİYOR’
Panelin başında konuşma yapan PSAKD Ankara Şubesi yönetim Kurulu Üyesi İnsaf Ulusoy, kadın cinayetlerinin artışındaki nedenin kadınları koruyan bir adalet sistemin uygulanmadığını söyledi. Ulusoy, yaptığı konuşmada şu ayrıntıya yer verdi:
“Kadınlar hala en temel hakkı olan yaşam hakkı için mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Her gün kadın cinayetleri işlenirken failler cezasız kalıyor, şiddet gören kadınlar cezasız kalıyor, şiddet gören kadınlar korunmuyor. Mahkemelerde iyi hal indirimiyle kadın katilleri ödüllendirilirken korunma kanunları uygulanmadığı için kadınlar göz göre göre ölüme terk ediliyor. Bizler kadın cinayetlerinin ve şiddetin cezasız kalmasına, kadınlar yaşam hakkının tartışma konusu edilmesine asla razı olmayacağız.”
KADIN CİNAYETLERİNDE OLDUĞU GİBİ MADIMAK FAİLLERİ CEZASIZ BIRAKILIYOR
Madımak Katliamı’nın failleri ile kadın cinayetlerini işleyen faillerin aynı cezasızlık politikalarıyla serbest bırakıldığını söyleyen Ulusoy, “Adaletin sağlanmadığı bir diğer acı ise Madımak Katliamıdır. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta diri diri yakılan canlarımızın katilleri serbest bırakılmış, adalet bir kez daha katilleri korumuştur. Kadın cinayetlerinde olduğu gibi bu katliamda da gerçek sorumlular cezasız bırakılmış, halkın vicdanında mahkum olan kişiler hukuk önünde hesap vermemiştir” diye kaydetti.
“MADIMAK’TA ÜÇ ŞEYİ YAKTILAR; SAZ, SÖZ, SEMAHTIR…”
Sanatın toplumda önemli bir noktada olduğuna vurgu yapan Yaşar Seyman, sanatın Alevi toplumu içindeki anlamını şu şekilde örneklendirdi: “Sanat; Madımak’ta yanan saz, söz, semahtır. Toplumumuzda güzel olan üç şeyi yaktılar; saz, söz, semah… Sazın bizdeki önemi telli kurandır.”
‘KADININ SİYASETTE BAŞARILI OLMASININ KOŞULU DEMOKRATİK BİR ÜLKEDEN GEÇİYOR’
“Bir kadının siyasette başarılı olabilmesinin tek koşulu; demokratik, katılımcı, eşitlikçi bir demokrasinin ülkenin olması lazım. Bir ülkede demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla varsa kadın istediği siyasi partiye üye olur ve oralardaki kademelerde istediği yerde adım adım ilerleyerek istediği konuma gelir.
‘KÜRT KADINLAR, BAŞARISINI MÜCADELE EDEREK ALDI’
Kürt hareketi içinde kadınları önemli bir noktaya geldiğini ve bunun erkeklerin başarısı değil kadınların mücadele ederek aldığını ifade eden Seyman, “Gün gelecek kadınlar kotayı aşacaklar. Çünkü kadınlar dikkatle bir konuya konsantre oluyorlar, ayrıntıyı kaçırmıyorlar, çalışıyorlar ama bir eksikleri var; kadınlar arasında dayanışma eksik. Son yerel seçimlerde birçok kadın belediye başkanı seçildi. Eğer ön seçim olsaydı kadınlar daha fazla seçilirdi.
“ALEVİ İNANCINDA BÜTÜN MESAJLAR KADINLAR ÜZERİNDEN VERİLMİŞTİR”
Alevi inancında insan olmanın öncellikli olduğunu ifade eden Seyman, “Alevilerin öyle dar kalıplara girip ‘herkes Alevi’ olacak diye bir dayatmaları yoktur. Bizim için öncellikli olan insan olmak, evrensel düşünmek, kardeş olmak dünyanın en önemli şeyidir” dedi.
Seyman, Alevi inancının kadınlara verdiği önemi hakkında ise şöyle konuştu: “Alevilerde bütün mesajlar kadınlar üzerinden verilmiştir. Hacı Bektaş Veli’nin gelişi bir kadınla duyurulmuştur. Yunus Emre’nin annesi git Hacı Bektaş’tan himmet al diye göndermiştir. Buradan anlıyoruz ki Alevilerde kadınlara çok değer verdiklerini gösteriyor.”
BİR HAKSIZLIĞA SES ÇIKARMAK İÇİN AYNI PARTİDEN OLMAMIZ GEREKMİYOR
Toplumda kadınlara yapılan her kadına ses çıkarılması gerektiğini, bunun için siyaset fark etmeksizin yanında durmanın insani bir davranış olduğunu söyleyen Seyman, “Bu topraklarda Aysel Tuğluk’un annesini mezarından çıkardılar. Buna ses çıkarmak için aynı partiden olmamız gerekmiyor. Bu insanlara yapılan zulme, karşı çıkmamız lazım, ses vermemiz lazım. Bunu söylediğim zaman ben bir siyasi parti üyesi olmuyorum. Madımak’a ses vermeyenleri ben zaman zaman eleştiriyorum. O gün orada olmayanlar, o gün gitmeyenler, destek olmayanlar bizi eleştirmesin. Aleviler bu ülkede olmamış olsaydı, bu ülke çoktan karanlığa hakim olmuştu.
‘Kadın ve Siyaset’ başlıklı panel, soru-cevaplarla son buldu.
PİRHA-Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği ve Hubyar Kültür Vakfı, Hızır Cemi’nde kendilerine özgü yaptıkları ibadetin hedef haline getirilmesine tepki göstererek, “Bu yaklaşım hem Aleviliğe zarara vermekte hem de Hubyar süreklerini itibarsızlaştırmaya hizmet etmektedir. Aleviliği en doğru yaşayanlar halen ocaklarından kopmayanlardır” dedi.
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği ve Hubyar Kültür Vakfı, sosyal medya üzerinden kendi inanç ritüelleri hakkında hedef gösterilmesiyle ilgili olarak bir açıklamada bulundu. Taşdelen Cemevi’nde yapılan açıklamaya dernek yöneticilerin yanı sıra Hubyar Ocağı dedeleri ve talipleri de katıldı.
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği ve Hubyar Kültür Vakfı’nın yaptığı açıklamayı Hubyar Kültür Vakfı Başkanı Kazım Çelik okudu.
Kendilerine özgü yapılan cemle ilgili konuşan Çelik, “Hubyar Sultan Ocağı süreklerini ve tarihsel süreçlerini bilmeden tehvid çekmeyi gerici, İslamcı cemaat ve eli kanlı cihadist örgütlerinin anlayışı ile bir tutmaktadır” dedi. Çelik, sosyal medyada çıkan yorumlara tepki göstererek, “Yüzyıllardır olan bu süreği kimse yok sayamaz ve gericilik diye tanımlayamaz” diye belirtti.
“YOL BİR SÜREK BİNBİRDİR”
Hubyar Kültür Vakfı Başkanı Kazım Çelik, açıklamanın devamında şunları ifade etti:
“Hubyar Sultan Ocağı yüzyıllardır Alevi inancını yaşatan günümüze taşıyan ve aktif olarak halen yüzlerce köyde inancın gereğini yerine getirerek yolumuzu sürdüren ocaklardan biridir. Diğer ocaklar gibi Hubyar Sultan Ocağı’nın kendine özgü sürekleri ve cemleri vardır. Bunlardan bir olan Hızır oruncunu da yedi gün tutar ve her akşam Hızır Cemi yaparız. Hubyar ocağı mensupları sadece bu ceme özgün nefesler eşliğinde tevdit çekerler.
Köylerimizde ve bulunduğu şehirlerde bu uygulama halen devam etmektedir. Kentleşmenin getirdiği ve perşembe günleri yapılan cemlerden farklı olarak yapılan cemlerimiz sosyal medya aracılığıyla yapılan paylaşımlar sonrası bazı çevreler ve kişiler tarafından hedef gösterilmektedir. Kendilerini Aleviliğin bilir kişisi yerine koyanlar ne Hubyar Sultan Ocağı süreklerini ne tarihsel süreçlerini bilmeden tevhit çekmeyi gerici İslamcı cemaat ve eli kanlı cihadist örgütlerinin anlayışı ile bir tutmaktadır. Herkes kendi gördüğü ve yaşadığı Aleviliği en doğru Alevilik zannetmekte ve yeni karşılaştığı böyle sürekleri de Alevilikte olmadığını ısrarla beyan etmektedirler. Bu yaklaşım hem Aleviliğe zarara vermekte hem de Hubyar süreklerini itibarsızlaştırmaya hizmet etmektedir. Aleviliği en doğru yaşayanlar halen ocaklarından kopmayanlardır. Yüzyıllardır olan bu süreği de kimse yok sayamaz ve gericilik diye tanımlayamaz. Aleviliğin özünü arayanlar, kendi dünya görüşlerine uyarlayarak değil ocakları kaynak alarak aramalarını öneririz. Yol bir sürek binbirdir.
Tehvid çekmenin Hızır Cemlerimizde olduğunu paylaşır ve sosyal medyadan hedef haline getirenlerin Alevi sorumluluklarını tekrar hatırlatır kamuoyunun bilgisine sunarız.”
PİRHA-Dortmund Alevi Kültür Merkezi’nde Xizir Cemi yürütüldü. Cem erkânının analık, pirlik, rayberlik, taliplik ve hizmetlerden oluştuğunu söyleyen Derviş Cemal Ocağı’ndan Ana Firaz Yalvaç, “Bizim yolumuz çok değişti çünkü yıllardır pirlerimiz taliplerine gitmiyor ama talipler de dünyanın her bir tarafına savrulmuş. Bu yüzden de inancımızda değişimler oldu” dedi.
Aleviler için kutsal kabul edilen Xizir ayında Xizir cemleri tutulmaya ve lokmalar pay edilmeye devam ediyor. Almanya’nın Dortmund kentinde yaşayan Aleviler, Dortmund Alevi Kültür Merkezi’nde (DAKME) Xizir Cemi yürüttü.
Xizir Cemi’ni Ağuçan Ocağı’ndan Pir Cemal Cenan ve Didar Ana ile Derviş Cemal Ocağı’ndan Ana Firaz Yalvaç yürüttü.
“İNANCIMIZDA DEĞİŞİMLER OLDU”
Cem erkânının analık, pirlik, rayberlik, taliplik ve hizmetlerden oluştuğunu söyleyen Derviş Cemal Ocağı’ndan Ana Firaz Yalvaç, “Bizim yolumuz çok değişti çünkü yıllardır pirlerimiz taliplerine gitmiyor ama talipler de dünyanın her bir tarafına savrulmuş. Bu yüzden de inancımızda değişimler oldu. Şu anda cemi yürüttüğümüz yer doğruluk ve barış meydanıdır, sorgu sualimizi bu meydanda gerçekleştiriyoruz” dedi.
“BİZ XİZİR’İ KENDİMİZE REHBER EDİNMİŞİZ”
Ağuçan Ocağı’ndan Didar Ana ise, “Xizir semahta pervaz olan kadının yanındadır, rızk verendir, bereketi getirendir ve murat verendir. Biz Xizir’i kendimize rehber edinmişiz, güne başlarken Xizir’le başlarız” diye konuştu.
PİRHA-Hızır ayında Xızır’ı karşılamak için her yıl yapılan Xızır Qavut’u Dersim ve birçok Alevi coğrafyasında önemli bir gelenektir. Dersim’in Venk (Çığırlı) köyünde yaşayan Gülistan Hakverdi, komşu köyü Dağmezrası’na gelerek Xızır Qavut’u yaptı. Gülistan Hakverdi, “Qavutu perşembe günü pişirip komşularımızla beraber yiyoruz. Perşembe günü Qavutu eleyip elekten geçiririz ve yanında çıla da yakılır evin bir köşesine indirilir Xızır’ın gelip el vurmasını bekleriz. İyi niyetli ve temiz insanın qavutuna Xızır gelip el sürer” dedi.
Bolluğu, bereketi, hoşgörüyü, barışı, sevgiyi simgelen Xızır’ın Alevi inancındaki yeri çok önemlidir. Her yıl, Ocak ve Şubat ayının bölgelere göre değişen günlerinde Xızır Orucu tutulur.
Xızır ayı ile birlikte dağıtılan lokmaların içerisinde yaygın olarak ‘Qavut’ yer alıyor. Alevi toplumunda haşlanmış buğdayın kurutularak ve daha sonra da kavrularak un haline dönüşmüş şekline ‘Qavut’ ismi veriliyor. Hazırlanan qavutlar, içinde bulunduğumuz ayda Xızır’a, insanlara ya da doğaya sunuluyor.
Dersim’de Xızır ayı gelenekleri kapsamında en önemli etkinlik, Xızır Qavut’u yapmaktır. Xızır ayında Hızır’ı karşılamak için her yıl yapılan Xızır Qavut’u Dersim ve birçok Alevi coğrafyasında önemli bir gelenektir.
Dersim’in Venk (Çığırlı) köyünde yaşayan Gülistan Hakverdi, komşu köyü Dağmezrası’na gelerek Xızır Qavut’u yaptı.
“HIZIR’IN YAPTIĞIMIZ KAVUTA EL VURMASINI BEKLERİZ”
Xızır Qavut’unun yapılış aşamasını anlatarak sözlerine başlayan Gülistan Hakverdi, “Önce buğday tanelerini yıkıyoruz, buğday taneleri kuruduktan sonra ateş yakıp sacın üzerinde kavuruyoruz. Buğday taneleri kızardıktan sonra sacın üzerinden alıp taş değirmende öğütüp qavutu perşembe günü pişirip komşularımızla beraber yiyoruz. Perşembe günü qavutu eleyip elekten geçiririz ve yanında çıla da yakılır evin bir köşesine indirilir Xızır’ın gelip el vurmasını bekleriz. İyi niyetli ve temiz insanın qavutuna Xızır gelip el sürer. Ben geçmişte Xızır’ı rüyamda gördüm. Eskiden orucumuzu tutar rüyamızı da görürdük, şimdi artık Xızır’ı rüyamızda göremiyoruz. Eskiden insanların niyeti temizdi, insanlar inançlıydı” dedi.
“HIZIR ORUCUNDA KİMİN NE NİYETİ VARSA KABUL OLSUN”
Eskiden Xızır oruçlarında köylerinin kalabalık olduğunu kurbanlar kesilip, niyazlar pay edilip ve qavutu pişirip topluca yediklerini söyleyen Hakverdi, “Şimdi de perşembe günleri oruç tutarız, niyaz pişirir dağıtırız, ziyaretlerimize çağırırız. Xızır orucundayız; kimin ne niyeti varsa kabul olsun. Xızır hepimizi korusun, her yıl bize qavut yapmak nasip olsun. Bu mevsimde köyler de pek kimse yok ama eğer biri gelirse bu öğüttüğümüz kavutu pişirir ikram ederiz. Her yıl öğütüp komşularımıza, çocuklarımıza dağıtırız” diye konuştu.
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, Xızır ayına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Xızır ayı vesilesiyle, Xızır devriyesini toplumsal bilinç ile yaşatıp demokrasi ve barış mücadelesini yükselteceğimiz şüphesizdir. Xızır ayında verilen lokmalar, tutulan oruçlar ve okunan gulbanglar barışa çerağ olsun” denildi.
Alevi inancında önemli bir yeri olan Hızır ayı başladı. Bu ayda oruçlar tutulur, cemler bağlanır. Ayrıca zorlu kış günlerinin geride kalması anlamına da gelen bu ayda lokmalar dağıtılır, ziyaretler ve türbeler ziyaret edilerek iyi dileklerde bulunulur. Hızır günlerinde pirler talipleriyle buluşur, cem erkanları kurulur.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Xızır ayına ilişkin yazılı açıklama yaptı.
“XIZIR KÜLTÜRÜ, KADİM BİR KÜLTÜRDÜR”
Yapılan açıklamada, “Xızır ayı içerisindeyiz. Xızır ayı talip topluluğunun Pirleri ile hemdem olduğu, bir araya gelerek görgü görüp cem bağladığı dönemdir aynı zamanda. Alevi canlar bugünlerde oruçlarını tuttu ve Alevi felsefesinin adeta bir özeti olan gulbanglarıyla önce kurdun, kuşun, kolu komşunun hakkını gözeterek en son kendileri içinde iyi dileklerde bulundu.
Xızır kültürü, kadim bir kültürdür. Çeşitli inanç ve dinlerde bin bir donda ve farklı manalarda bahsi geçer. Raa/Rêya Heq-Hak Yol Alevi inancında ise tarihsel toplumun Xızır üzerine yarattığı tüm kültürel birikim göz önünde tutulur, sentezlenir ve bir akıl, düşünce sistematiği ve dayanışma bilinci olarak inancın temel direği haline getirilir” denildi.
“XIZIR, CÜMLE CANA BEREKET GETİRSİN”
Darda kalana yetişmenin Xızır’ın en temel karakteristik özelliği olduğu belirtilen açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:
“Alevi canlar aynı zamanda Xızırı bir akıl olarak ele alır ve bu akıl üzerinden “birbirinin Xızırı olma” bilinciyle dayanışma, paylaşım ve rızalık esaslarını hayata geçirirler. Kuşkusuz Xızır aklının tüm insanlık için büyük bir ihtiyaç olduğu dönemlerden geçiyoruz. Merkezi Ortadoğu olan üçüncü dünya savaşı koşullarında Xızır aklı mazlumun, ezilenin, emekçinin yanında durmayı gerektirdiği gibi, aynı zamanda bölgemizde ve yaşadığımız ülkede de savaşların son bulduğu ve barışın hakim olduğu eşit-özgür yurttaşlık esaslarına dayalı demokratik bir yaşam mücadelesi vermeyi de gerekli kılmaktadır.
İçerisinde bulunduğumuz Xızır ayı vesilesiyle, Xızır devriyesini toplumsal bilinç ile yaşatıp demokrasi ve barış mücadelesini yükselteceğimiz şüphesizdir. Xızır ayında verilen lokmalar, tutulan oruçlar ve okunan gulbanglar barışa çerağ olsun. Xızır toprağa, doğaya, emeğe ve cümle cana bereket getirsin.”
PİRHA- DAD İzmir Şubesi’nin Xızır Cemi’nde, Xızır’ın haneden köye, toplumdan kâinata kadar iç barış olduğuna vurgu yapılarak, Xızır’ın barış aklı olduğuna işaret edildi. Devlet aklının Alevileri kontrol altına almaya çalışıldığına dikkat çekilen cemde, Xızır kültünün yaşatılmasının toplumsal dayanışma ile güçleneceği belirtildi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi, Xızır ayı vesilesiyle Yamanlar Cemevi’nde Xızır Cemi tuttu.
Cemi Baba Mansur Ocağından Ana Rukiye Hurustan, Kureyşan Ocağı’ndan İsmail Alkan ve ayrıca DAD Eş Genel Başkanı olan Şıx Çoban Ocağı’ndan Pir Zeynel Kete yürüttü.
Gelen canlardan rızalık alınması, gülbenk verilmesi ve delil uyandırmayla başlayan cemde, ana ve pirler Kırmancki (Zazaki), Kurmanci ve Türkçe Xızır üzerine muhabbet gerçekleştirdi.
Pir Zeynel Kete’nin Kurmanci gülbengi ile açılan cem meydanında, çerağlar uyandırıldı.
ANA HURUSTAN: XIZIR BAYRAM HAVASINDA KARŞILANIYORDU
Xızır aylarının geleneksel ritüellerine Kımancki olarak değinen Baba Mansur Ocağı’ndan Rukiye Hurustan, “Bizde eski cemlerde 3 kişi semaha kalkıyordu. O 3 kişi ise ateşin etrafına konulan taşlardan oluşan 3 sac ayağını temsil ediyordu. Xızır bayram havasında karşılanıyordu. Yolunuzu bırakmayın, Xızır lokmalarını pişirin, çerağlarınızı yakın. Xızır hayırlısıyla gelsin. Söz ve ikrar yere düşmesin. Eskiden annem sabah kalkar, ‘Ya hak ciğer acısını dağ başındaki kurda da, bize de verme’ diye dua ederdi. Hak yine de aşkını ve niyazını gençlerin içerisinden çıkarmasın. Gençlerimizi yolunu sürsün” diyerek inanca sahip çıkılması çağrısında bulundu.
ALKAN: XIZIR ALEVİLİKTE EN GÜZEL İBADET ŞEKLİDİR
Xızır inancının Alevilikteki en güzel olgu ve ibadet şekli olduğunu ifade eden Kureyşan Ocağı pirlerinden İsmail Alkan, “Xızır dediğinizde hoşgörü, paylaşım, sevgi, beraberlik gibi bütün komünal yaşamı içerisine alan bir işleyiş vardır. Xızır’ın anlamı yeşertmek, olgunlaştırmak, kimseyi darda zorda bırakmamak, düşeni kaldırmaktır. Xızır’ın yetişmesi anlamında güncelde ise bizlerin birinin Xızır’ı olup, birilerinin de bizlerin Xızır’ı olması anlamında getirebilmemiz önemli. Darda, zorda olan bütün canlarımızla hasbihal olabilmek için kurumlara gelerek buraların toplumsal boyuta evrilmesini sağlayabilmeliyiz” dedi.
KETE: XIZIR BARIŞ VE DİRENİŞ AKLIDIR
Xızır’ın toplumun tarihsel hafızası olduğunu ifade eden Şıx Çoban Ocağı’dan Zeynel Kete, “Bütün toplumların kutsalları var. İnsanlık var olduğundan beri hakikat ve özgürlük mücadelesini bugüne getirmişler. Zulüm görmüşler ama ona karşı kutsallarına sığınmışlardır. Ya Xızır birlik demektir. Xızır bu toplumun hafızasıdır. Bütün kâinat sürekli doğum halindedir. Evren çarkı pervaz halindedir. İşte bu Xızır aklıdır. Bir toplumun düşünün; iktidar aracı olan karakolu, hapishane yok ama birliğini devam ettirmiştir” diye konuştu.
“KENDİ İÇ BARIŞIMIZI SAĞLAMALIYIZ”
Kete, Alevi toplumunun içinden geçtiği sürecin katliamın tehlikesi barındırdığına işaret ederek, “Xızır bir barıştır. Haneden köye, toplumdan kâinata kadar iç barıştır. Xızır, toplumun kendini yöneterek hem hal olması, hem de toplumsallığı bozana karşı erkanıyla onu dışarda bırakmasıdır. Bu toplum tüm saldırılara karşı Xızır ile korunmuştur. Xızır’ı bize unutturmaya çalışıyorlar. Önemli bir süreçten geçiyoruz. Her zamankinden daha çok birliğe ihtiyacımız var. Katliamla karşı karşıya olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. İnancımız, itikatimiz yok ediliyor. Hepimizin önce kendi iç barışını sağlaması lazım. Bu toplum asla ve asla umutsuzluğu kabul etmemiştir. Xızır bir direniş aklıdır. Xızır ayı toplumsal barışa vesile olsun” ifadelerini kullandı.
Hizmetlerin yürütüldüğü cemde deyişler okundu, semahlar dönüldü. Cemin ardından lokmalar pay edildi.