Etiket: anayasa

  • Zeynel Kete: Yeni anayasa zamanın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edilmeli!-VİDEO

    Zeynel Kete: Yeni anayasa zamanın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edilmeli!-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri ve Demokratik Alevi Federasyonu kamuoyuna Aleviler ve anayasa taslağı ile ilgili bir metin paylaştıklarını belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “FEDA ve DAD olarak hem Türkiye’de hem de dünyanın birçok yerinde bunu işleyeceğiz. Bu konuda bütün cümle candan da destek bekliyoruz. Alevilerin bu temel konu başlıkları tartışılmalı, konuşulmalı. Amaç bu ülkede barış içerisinde yaşamaktır” dedi.

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD), yaşanan gelişmelere ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci‘ne dair “Anayasa Tartışmaları ve Aleviler” başlıklı bir bildiri yayınladı.

    DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, ”Anayasa tartışmaları ve Aleviler” başlıklı bildiriye dair sorularımızı cevapladı.

    “TOPLUMSAL SÖZLEŞMELER, O ÜLKEDEKİ YÖNETİMİN NASIL OLDUĞUYLA İLGİLİ GÜÇLÜ VERİLER BARINDIRIYOR”

    PİRHA: Toplumsal sözleşmelerin önemi nedir? Cumhuriyet döneminde nasıl bir anayasa ilkeleri uygulandı?

    Zeynel Kete: Toplumları yöneten toplumsal sözleşmeler vardır. Bu toplumsal sözleşmeler o ülkedeki yönetimin nasıl olduğuyla ilgili de güçlü veriler barındırıyor. Bir nevi toplumsal sözleşmeler ve anayasalar devletin temel felsefesini dile getirir. Türkiye’de özellikle Cumhuriyet döneminde yapılan 1921 yılındaki bir toplumsal sözleşme var. 1921 Anayasası Cumhuriyetin kuruluşuna gidilen yolda bütün farklılıklarla beraber oluşturulmuş belki de en güçlü toplumsal sözleşmedir.

    Fakat zamanla merkezileşme ile beraber Cumhuriyet Modernitesi kendisini ilan ederken tekçi ulus devlet anlayışı üzerinden kendisini inşa etmekten kaynaklı olarak da 1924 Anayasası’yla beraber devletin resmi ideolojisi bir toplumsal sözleşme metni haline geldi. Bu toplumsal sözleşmenin ruhuna baktığımızda daha çok tekçilik üzerine kurulu ve demokratik olmayan bir Cumhuriyet modernitesi ilkeleri üzerindeydi.

    Alevileri ilgilendiren boyutlara baktığımızda 1924 Anayasası’nda makbul vatandaş tanımlaması yapılmıştı. Makbul vatandaş Türk’tür, Türkçe konuşur ve mezhebi de Hanefi’dir. Aleviler, bu tanımlamanın içinde değildi. Devletin resmi inancının dışında olan bütün inançlar da makbul olmayan vatandaşlar statüsündeydiler ve bu makbul olmayan vatandaşlara yönelik de ciddi ciddi yaptırımlar yapılmıştı.

    “YENİ TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİN ZAMANIN RUHUNA UYGUN OLARAK YENİDEN İNŞA EDİLMESİ GEREKİYOR”

    -Gelinen aşamada, yeni toplumsal sözleşmede nelerin yapılması gerekiyor?

    An itibariyle geldiğimiz süreçte 1924 yılından bugüne kadar Cumhuriyetin demokratikleşmesi mücadelesi yoğun bir şekilde verildi. Özellikle Kürtlerin hakikat ve özgürlük arayışı ile Alevilerin kurumsallaşması bu toplumsal sözleşmeleri tartışır hale getirmeye başladı. Yeni bir anayasa tartışmaları yapıldığı ve komisyonların oluştuğu bir dönemde özellikle PKK’nin 5-7 Mayıs Kongreleri ve 11 Temmuz’da silahları yakmayla beraber ‘Ortak Vatanda Eşit ve Özgür Yurttaş olarak yaşama Perspektifi’ toplumun farklı kesimleri üzerinde tartışıldı. İşin ucunda devlet ile görüşmeler oluyor ve yeni anayasa, yeni vatandaşlık tanımı ile ilgili yoğun bir tartışma süreci başlandı. Bizler de Demokratik Alevi Dernekleri ve Avrupa’daki Demokratik Alevi Federasyonu ortak olarak kamuoyuna Aleviler ve anayasa taslağı ile ilgili bir metin paylaştık. Bunun üzerinde bir tartışma süreci yaşıyoruz ve oluşturulabilecek bir anayasada ya da meclis komisyonu çalışmaları sırasında bundan sonra Türkiye’de eşit ve özgür yurttaş çalışmaları ile ilgili yapılabilecek bütün tartışmalarda, anayasa forumlarında ve konuşmalarda temel konularımızı göz önüne alınıp yeni toplumsal sözleşmenin zamanın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

    “YURTTAŞLIK TANIMININ ÖZGÜR VE EŞİT YURTTAŞLIK OLARAK YAPILMASI GEREKİYOR”

    -Anayasa tartışmaları ve Aleviler başlıklı bildirinizde hangi sorunların çözümünü istiyorsunuz?

    Önerilerimiz var, bunlardan birisi eşit ve özgür yurttaştır. Çünkü 1924 Anayasası’nda yurttaşlık tanımı tekçilik üzerinde yapılmıştı. Sadece yurttaşın devlete karşı sorumlulukları esas alınmıştı ve ulus devlet anlayışı içerisinden bir yurttaşlık tanımı yapılmıştı. Her ne kadar anayasada herkes kanun önünde eşittir gibi bir madde olsa bile pratikte uygulamalarına bakıldığında bu eşitliğinin görülmediğini net olarak görüyoruz. Bu yönüyle yurttaşlık tanımı yapılırken özgür ve eşit yurttaşlık olarak tanımlanması gerekiyor. Yurttaşlığın ulus devleti ve etnik ulus üzerinden tanımlanmasını kabul etmiyoruz. Kapsayıcı olması gerektiğine inanıyoruz.

    İkinci önemli konu kutsal mekânlarımızdır. Bütün toplumlar mekân üzerinde var olur. Kültür mekân üzerinde var olur. Biz bundan dolayı zaman ve mekânı kutsuyoruz. Mekânsız kültür olmaz. Gelinen aşamada bütün Alevi mekânları özellikle Şark Islahat Planı ve Takrir-i Sükun Kanunu ile tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla beraber bütün Alevi Bektaşi dünyasına ait mekânlarımıza el konuldu. Kutsal mekânlarımız müze haline getirildi. İnancımızla ilgili kavram ve kuramlar yasaklandı.
    Son dönemlerde mekânlarımız HES’ler, maden projeleri ve Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yoğun bir kültürel asimilasyonuyla beraber mekânlarımız elimizden hem alınmış hem de işlevsiz hale getirilmiş durumda. Mekânlarımız tarihsel hafızasından, ruhundan uzaklaştırılmıştır. Yeni toplumsal sözleşmede Alevi süreklerine ait bütün mekânların sahiplerine verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bizim inancımız müzelik bir inanç değildir ve biz asla bunu kabul etmiyoruz.

    Yine özgürlükçü laiklik kavramı bizim üzerinde durduğumuz bir kavramdır. Anayasada her ne kadar ki Türkiye Cumhuriyeti devleti laik bir ülkedir denilse bile devlet mevcut inançlara eşit uzaklıkta durmuyor. Son dönemlerde ÇEDES projeleri, imamların okullarda yoğun bir şekilde görev alması, okullarda din derslerinin mecburi olması gibi konular laiklik karşıtı konulardır. Özgürlükçü laiklik perspektifi göz önüne alınarak yeni toplumsal sözleşme yapılması hem barış sürecinde Türkiye’nin demokrasi kültürüne hem de Türkiye’nin demokratikleşmesine de ciddi bir katkı sunar. Özgürlük pedagojisi esas alınarak eğitimin bilimsel, laik, anadilinde olması gerektiğine inanıyoruz. Eğitim emekçileri başta olmak üzere eğitimi bileşenleri olan aileler, okul aile birlikleri bunlar özgür bir şekilde sisteme bağlı olmadan eğitimin yürütülmesi lazım. Türkiye’de eğitim resmi eğitimdir ve resmi eğitimde de ülkenin ötekileri yoktur. Bir an önce eğitimin özgürlük pedagojisi çerçevesinde ele alınması gerektiğini inanıyoruz.

    Yasama, yürütme ve yargıdan tutun birçok yerel yöneticisinden, akademisyeninden, üniversitesine varıncaya kadar Aleviler çoklu baskı politikalarıyla karşı karşıya. Her gün mobbingler uygulanıyor, kutsal mekânlarına gitmekte gerçekten zorlanıyorlar. Sivas, Maraş, Çorum benzeri katliam mekanlarında kendilerini ifade edip orada demokratik bir çerçevede görünür olmaları engellenmeye çalışılıyor. Bu çerçevede düşünüldüğünde daha çok kapsayıcı hukuk çerçevesinde tanımlayabiliriz. Çünkü kapsayıcı hukuk böyle sadece bir kanun metni değildir. Her süreğin, her kesimin kendi tarihsel hakikatini de esas alarak var olur. Eğer bu çerçevede kapsayıcı hukuk, pozitif entegrasyon çerçevesinde Alevilere yönelik bir toplumsal sözleşme metni hazırlanırsa Aleviler hem kendileri kazanırlar hem de bu milyonlarca Alevinin bu potansiyel enerjisi Cumhuriyet’in demokratikleşmesi özgür ortak vatanda eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamaya ciddi bir pozitif katkı sunar. Yani bu potansiyel küstürülmemelidir. Bu potansiyel Cumhuriyet’e çok güçlü bir katkı sunar.

    Alevi inancında doğa üzerinde tahakküm kurulacak bir mekân değildir. Biz cümle can kavramını kullanıyoruz. Doğa hakkın varlık deryasıdır. Kainat bir bütündür bizler ise o derya toplumunun birer damlasıyız. Doğamız son dönemlerde yoğun bir şekilde katliama uğramaktadır. Ekolojik bütün değerlerimiz, kültürel değerlerimiz baskı altına alınmıştır. Aleviler doğaya karşı pozitif bir davranış bekliyor. Çünkü doğa kendi başına insansız yaşayabiliyor ama insan doğasız yaşayamıyor. Bu çok önemli bir tespittir. Bu yönüyle doğa katliamlarından bir an önce terk edilmeli ve doğayla diyalektik ikrarlı ve rızalı bir ilişki kurulmalıdır.
    Birey, toplum ve doğa bir bütündür. Bu üçlü dengede birisinin yok edilmesi diğerinin yok edilmesi demektir. Doğa gitti mi kainatta yok olur.

    “DEMKRATİK SİYASET KÖKLEŞİRSE, CUMHURİYET’TE ERKEN DEMOKRATİKLEŞİR”

    -Alevilerin demokratik siyaset yapması için yeni süreçte nelerin yapılması gerekiyor?

    Alevilerin bugün bu hale gelmesinin nedenlerinden birisi hukuki formlardır. Yani siyasetin kuruluş aşamasından itibaren demokratik olmamasıdır. Siyaseti iki türlü tanımlarız. Biri iktidar devletçi eril zihniyet merkezli siyaset anlayışı, biri de demokratik ve toplumsal zeminde toplumsal bir siyaset anlayışıdır. Kuruluş aşamasında siyasetin kodları oluşturulurken kapsayıcı hukuk formunda olmadığından ve demokratik tahammüllere esnek hale gelmediğinden dolayı daha çok elit bir kesimin ulus devlet anlayışının siyaseti dinci, milliyetçi ve cinsiyetçi bir siyaset anlayışı oluştu. Bu yüzden de Aleviler bu siyaset anlayışında en fazla mağdur olan toplumsal kesimleri oluşturuyor. Bu yönüyle demokratik siyaset perspektifi son dönemlerde güçlü bir perspektif olarak gündeme geliyor. Demokratik siyaset perspektifi çerçevesinde hem devletin Alevilere bakışı hem de Alevilerin demokratik siyaset yapmasının önündeki engellerin kaldırılması, Cumhuriyet’in demokratik anlayışlara esnek hale gelmesi gerekiyor. Demokratik siyaset kökleşirse Cumhuriyet’te erken demokratikleşir. Bu minvalde FEDA ve DAD olarak hem Türkiye’de hem de dünyanın birçok yerinde bunu işleyeceğiz. Bu konuda bütün cümle candan da destek bekliyoruz. Alevilerin bu temel konu başlıkları tartışılmalı, konuşulmalı. Amaç bu ülkede barış içerisinde yaşamaktır.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER:
    -DAD ve FEDA ‘Anayasa tartışmaları ve Aleviler’ başlıklı bildiri yayınladı!

  • İzmir Varto-Der Başkanı Baytekin: Serbest irade ile yapılan toplumsal bir sözleşmeye ihtiyaç var-VİDEO

    İzmir Varto-Der Başkanı Baytekin: Serbest irade ile yapılan toplumsal bir sözleşmeye ihtiyaç var-VİDEO

    PİRHA- İzmir Varto-Der Başkanı Ayhan Baytekin, barış ve demokratikleşme sürecinde demokratik katılım ve toplumsal haklar bağlamında eşit yurttaşlık ilkelerine dayanan bir toplumsal mutabakata ihtiyaç olduğunu söyleyerek, “Toplumun her kesiminin katıldığı toplumsal sözleşmeyi yani anayasayı doğru bir şekilde gerçekleştirdiğimizde demokratikleşme de ona göre yasal düzenlemeler yeniden yapılır. Bir sözleşmenin asıl önemli unsuru da serbest irade ile yapılabilmesidir. Serbest irade de insanlar korkmadan fikirlerini ifade edebilmeli” dedi.

    27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” sonrası kongresini toplayan PKK, kendisini feshettiğini ve “çalışmalarını sonlandırdığını” kamuoyuna duyurdu. Bu karar sonrası gözler, devlet/iktidarın demokratikleşmeye yönelik hangi adımları atacağına çevrilmiş durumda.

    Yaşanan gelişmeleri sorduğumuz İzmir Varto Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Ayhan Baytekin, toplumun tüm kesimlerinin iradesi ile dahil olduğu toplumsal bir mutabakatın ortaya çıkması ve meclisin sürecin ilerlemesi için insiyatif alması gerektiğini ifade etti.

    “SİLAHLARIN BIRAKILMASI ÖNEMLİ BİR HUSUS”

    Kürt sorununun çatışmalı ortamdan çıkarılması ve demokratik bir alanda tartılışması için alınan silah bırakma kararının önemli olduğunu vurgulayan Ayhan Baytekin, “Yani barış güzel bir şey. Savaşla karşılaştırınca barış her zaman yeğlenir. Nasıl olursa olsun, ne şekilde yapılırsa yapılsın barış barıştır yani. Sonuçta toplumsal barışın da sağlanması önemlidir. Tabii ki ne şekilde, niçin, ne amaçla yapılıyor bunlar önemli, ama başlangıçta silahların bırakılması gerçekten önemli bir husus. Bir kere bunu belirlemek lazım. Bundan sonra ne yapılabilir? Tabii ki herkesin kendine göre bir hesabı var mıdır, yok mudur? O zaman içinde belli olacaktır. Ama burada asıl önemli olan husus barış ortamının sağlanmasıdır. Bunun için çalışmalarla yapılmasıdır. Bu herkesin açısından da önemlidir. Artık ölümlerin bitmiş olması önemlidir. Nereden olursa olsun, kimden olursa olsun, nasıl olursa olsun ölüm, ölümdür ve ölümlerin olmaması lazım. Yaşam varken, yaşamı büyütmek, geliştirmek, varken savaşmak kolaydır tabii ki. Yani savaşı çok rahat başlatırsınız, yürütürsünüz. Ama gerçekte  orada masum insanlara, o halkı oluyor” diye konuştu.

    “ÇÖZÜM YERİ MECLİSTİR VE ORADA SONUÇLANDIRILMALI”

    Çözüme yönelik Meclis’in tarihi rolünü oynaması gerektiğine işaret eden Ayhan Baytekin, “Çözüm yerinin Meclis olması doğaldır. Şimdi Meclis’te bunun ele alınması daha doğrudur. Tabii ki siyasi partiler bunu başlangıçta hani yıpranmaması adına belki çok öne söylemeyebilirler ama nihai olarak bence mecliste bunun çözülmesi gerekir. Meclis’te halka açık olmalı. Bütün her kesim de buna katkı sunmalı. Bence yani bu anlamda meclis çalışması önemlidir. Artık bu yola girilmişse bunun için herkesin taşın altına elini sokup sonuçlandırması lazım yani. Barıştan kimse kaybetmez. Aslında halklar arasında bir sıkıntı bence yok. Halklar bir şekilde mutlaka anlaşıyorlar, çünkü acıları beraber yaşayabiliyorlar. Aynı şeylere ağlayabiliyorlar. Bu bağlamda halklar arasındaki o iletişimi, o ön yargıları kaldırmak için çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ve her iki kesim açısından da öyledir. Yani bu işte arka planına bakmadan sonuçta elimizde olan elimizde olan bir barış var. Barış imkanı var. Bunu sağlamak lazım” dedi.

    “TOPLUMSAL BİR SÖZLEŞMEYE İHTİYAÇ VAR”

    Baytekin, barış ve demokratikleşme sürecinde tüm kesimlerin kendi iradeleri ile fikir beyan ettikleri toplumsal mutabakata ihtiyaç olduğunu ifade ederek, şunları dile getirdi:

    “Siz demokratikleşmeyi sağlayabilmeniz için öncelikle bütün toplumun katılabileceği bir toplumsal sözleşmenin oluşturulması lazım. Toplumsal sözleşme bütün toplumu kendinden bir şeyler görebileceği bir sözleşme yani katkı sunduğu bir sözleşme olması lazım. Şimdi toplumsal sözleşmeler de tabii ki bahsettiğimizde burada bir anayasanın oluşturulması gerekiyor. Anayasa da halktan gelmelidir. Dolayısıyla bütün kesimlerin katıldığı ve kendinden bir şeyler gördüğü bir sözleşme bir anayasanın yapılması lazım. Anayasanın demokratik ortamda yapılması lazım. Yani bunun için tabii ki öncesi iradelerin serbest bırakılması lazım. Beni baskı altında tutarsanız ben irademi serbestçe ifade edemem. O ortamın sağlanması lazım. Bunun için öncelikle bazı düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Toplumsal sözleşmeyi yani anayasayı doğru bir şekilde gerçekleştirdiğimizde demokratikleşme de ona göre yasal düzenlemeler yeniden yapılır. Kurumlar güçlendirilir. Güçlü kurumların olması sizi kurumsal bir yapıya getirir. Sizin demokrasinizin güçlü olması için kurumsal bir yapıda olmanız lazım. Dolayısıyla güven ortamı doğurur. Güven ortamının doğduğu bir yerde de istikrar oluşur.”

    “SÖZLEŞMENİN ASIL UNSURU SERBEST İRADE İLE YAPILABİLMESİDİR”

    Baskıların gölgesinde kalmayan serbest irade ile bir anayasanın oluşması gerektiğini belirten Baytekin son olarak şunları söyledi:

    “İstikrarda da siz tabii ki çekim alanı olursunuz. Yani ekonomik anlamda da, siyasal anlamda da gerçekten iyi bir konumda olursunuz. Çekim alanı olduğunuzda ve komşularınızla, çevrenizle de bunu sağladığınızda gerçekten büyük bir bölgesel güç haline de gelirsiniz. Örneğin bir Avrupa Birliği gibi bir birlik Orta Doğu’da da gerçekleşebilir. Artık halkların bunu sağlaması lazım. Bunu görmesi lazım. Böyle yaklaşırsak bölünmekten çok çoğalmaktan bahsedebiliriz. Bu anlamda dediğimiz o toplumsal sözleşme önemli gerçekten. Yani bütün derneklerin ya da bütün kesimlerin STK’lerin da dahil katılması bu anlamda önemlidir. Bir sözleşmenin asıl önemli unsuru da serbest irade ile yapılabilmesidir. Dolayısıyla serbest iradede bir ülkede bahsettiğimizde de insanlar korkmadan fikirlerini ifade edebilmeli ya da bir baskı altında olabileceğini düşünmeden rahat ifade edebilmelidir. En azından o düşünceye sahip olmalıdır.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • PSAKD’li Sekman: Barış sürecinde Alevilerin talepleri anayasal statü içine alınsın!-VİDEO

    PSAKD’li Sekman: Barış sürecinde Alevilerin talepleri anayasal statü içine alınsın!-VİDEO

    PİRHA-PSAKD Adıyaman Şubesi Başkanı Ali Sekman, devlet ve PKK arasında yapılan görüşmeleri olumlu bulduklarını belirterek, “Devletten de, barış sürecinde Alevi toplumunun da taleplerini anayasal çerçeve içine alarak, en başta eşit yurttaşlık, cemevlerini ibadethane statüsüne alınmasını bekliyoruz” dedi.

    Kürdistan İşçi Partisi (PKK) 12 Mayıs’ta yaptığı açıklama ile silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıkladı. PKK “Pratikleşme süreci Abdullah Öcalan tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere” örgütsel yapısını feshettiğini, silahlı mücadele yöntemini ve PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdığını söyledi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Adıyaman Şubesi Başkanı Ali Sekman, çözüm sürecini yorumladı.

    Alevi kurumu olarak devlet ve PKK arasında yapılan görüşmeleri olumlu bulduklarını belirteren Sekman, yeni bir anayasa hazırlanması durumunda Alevilerin de inançlarının tanınacağı yasal bir statüye koyulması gerektiğini ifade etti.

    “BARIŞ SÜRECİNDE ALEVİLERİN TALEPLERİ ANAYASAL ÇERÇEVE İÇİNE ALINSIN”

    PSAKD Adıyaman Şubesi Başkanı Ali Sekman, cumhuriyetin 2’nci yüzyılında PKK ile devlet arasında süren çözüm sürecinde Alevilerin de inançsal haklarının anayasal bir düzenlemeye ihtiyacı olduğunu belirterek şunları ifade etti:

    “Bu planın içerisinde PKK’nin silah bırakma eylemini biz de kurum olarak çok sıcak bir şekilde karşılıyoruz. Türkiye halklarının eşit yurttaşlık temelinde kendi özünde herkes kendi inancını, dilini, örfünü, adetini, ortak değerleriyle varlığını koruduğu, tüm ülkenin barış ve özgür bir şekilde yaşamasını talep ediyoruz.

    Bu devletin görevi tüm halkları bir arada tutmaktır. Herkes bu ülkeye vergisini veriyorsa, bu ülkenin yurttaşıysa haliyle bu ülkede kendi inancını, örfünü, adetini doğalında yaşamasına olanak tanımak zorundadır. Bunun için devletten de, barış sürecinde Alevi toplumunun da taleplerini anayasal çerçeve içine alarak, en başta eşit yurttaşlık, cemevlerini ibadethane statüsüne alınmasını bekliyoruz.”

    Kamber YILDIZ/ADIYAMAN

  • Ali Kenanoğlu’ndan Alevi kamuoyuna çağrı: Kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmalıyız!

    Ali Kenanoğlu’ndan Alevi kamuoyuna çağrı: Kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmalıyız!

    PİRHA – HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, “Aleviler yeni anayasa sürecine nasıl cevap vermeliler?” başlığını değerlendirerek yapılması gerekenlere işaret etti. Kenanoğlu, “Aleviler olarak bir araya gelip kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmamız lazım” önerisinde bulundu.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Alevi toplumunun, yeni anayasa sürecinde yapması gerekenleri değerlendirdi. Kenanoğlu, demokratik toplum süreciyle birlikte yeni anayasa hazırlığının olacağını, ancak bu çalışma içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğine dönük herhangi bir pazarlığın söz konusu olmadığının da altını çizdi.

    “ERDOĞAN’IN 3. KEZ BAŞKANLIĞI KONUSUNDA BİR PAZARLIK YOK”

    Ali Kenanoğlu, DEM Parti açısından meselenin “Türkiye’nin demokratikleşmesi olduğunu” vurgulayarak şunları söyledi:

    “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son seçimlerden sonra ilk kullandığı vaatlerinden birisi ‘Türkiye’ye yeni bir anayasa yapmak, bir sivil anayasa yapmak’ sözüydü. Tabii bu anayasa yapma mevzusu özellikle bu çözüm ve demokratik toplum süreci ile birlikte daha çok Kürt siyaseti üzerinden tartışılmaya başladı. Yani AKP yeni bir anayasa yapacak. Bu anayasa da DEM Parti desteğiyle olacak. Ve bunun üzerinden de Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olma ihtimali ortaya çıkacak. ‘Anayasaya bunlar konacak’ üzerinden tartışıla duruyor. Bunun gerçekçi olmadığını, böyle bir pazarlık mevzusu olmadığını, DEM Parti açısından meselenin Türkiye’nin demokratikleşmesi olduğunu, demokratik bir anayasada asla herhangi birinin geleceğini garanti altına almak adına böyle bir imza koymayacağını da zaten arkadaşlarımız da, parti sözcüleri de, biz de ifade ediyoruz.”

    “KENDİ CEPHEMİZDEN BİR ANAYASA TASLAĞI OLUŞTURMALIYIZ”

    Kenanoğlu, yeni anayasa hazırlığı sürecinde Alevilerin bir bütün olarak aktif rol alması gerektiğini ifade etti. Alevi kamuoyunun bir araya gelip, taleplerini yazılı hale getirmesi gerektiğini söyleyen Kenanoğlu, şu çağrıda bulundu:

    “AKP’nin anayasa hazırlık çalışmalarında başka bir toplumsal kesimle çalışma talebi var. Bu da Aleviler. Bugünlerde duyduğumuz ama teyit de ettiğimiz bilgiler var. Bu bilgilere göre AK Parti iktidarı, sarayda bir anayasa taslak hazırlığı yapıyor. Zaten bir çalışma yaptıklarını söylemişlerdi. Ve kimi Alevi şahsiyetleri buraya davet ederek görüş istemişler. Yani bu yeni anayasada Aleviler açısından da, bir fikir edinme, bir görüş, bir öneri alma durumu söz konusu. Şimdi bu çok masumane gözükebilir baktığınızda.

    Daha önce AKP iktidarında biz, Alevi çalıştaylarına katılmış, arkasından, Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı ile ilgili, Talim ve Terbiye Kurulu’yla yapılan toplantılara katılmıştık. Buralarda okullardaki din derslerinin nasıl olması ya da nasıl olmaması gerektiği üzerinde görüşler sunmuştuk. Biz tabii görüşlerimizi sunduk. Bu görüşmelerden çekilmiştik. Ancak bizim dışımızdaki kimi arkadaşlar bu görüşmeleri sürdüler. Çalışma grubu oluşturdular ve çalıştılar. Şimdi akabinde şöyle bir şey oldu. Bizim orada ifade ettiğimiz taleplerin hiçbirisi oraya konmadı. Yine iktidar kendi aslında koymak istediklerini oraya koydu ama ‘ben şu kadar Alevi’den görüş aldım, bu kadar Alevi’yle çalıştım’ diyerek bunu yaptı. Şimdi de aynısı söz konusu olacak.

    Peki buna karşı ne yapmak lazım? Çok net bir şekilde Alevi kurumları, Alevi sanatçıları, kanaat önderleri, pirleri, anaları, siyasetçileri bir araya gelip ortak bir çalıştay mıdır, ortak bir konferans mıdır; adına ne diyeceksek toplanıp kendi cephemizden bir anayasa taslağı oluşturmamız lazım. Bütün toplumsal yapılarımızda; kanat önderleri, derneklerimiz, vakıflarımız, federasyonlarımızda ortaklaştığımız elimizde bir taslağımız olur. Bizden hangi parti görüş istiyorsa o partiye o taslağı veririz.

    Şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi görüş istiyor; işte bu görüşlerimizi kamuoyuna açık bir şekilde, yani kapalı kapılar ardında değil, kamuoyuna açık bir şekilde paylaşmalıyız. Bunu yapmazsak eğer hepimizi; kurumlarımızı bölüp, parçalayacaklardır. Şahsiyetleri, akademisyenleri, sanatçıları yine kendilerine göre ‘makbul Alevi’ tanımlaması yapıp bu makbul Alevilerle birlikte bu işleri yürütmeye çalışacaklardır.

    Bütün kurumlarımız yan yana gelerek bu çalışmanın öncülüğünü yapacaklardır ama dediğim gibi, bütün toplumun kanaat önderi niteliğinde, toplumun değişik alanlarında faaliyet yürüten bütün Alevi şahsiyetlerin de bu çalışmanın içerisinde yer alması çalışmayı güçlendirecektir. Özellikle akademisyen arkadaşlarımızın bu çalışmaya dahil edilmesi, anayasa yazım tekniği açısından bizlere güç verecektir.

    Bir an önce bu buluşmayı ve bu çalışmayı yapmak dileğiyle herkese saygıyla, sevgi ile selam diyorum.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Akın Birdal: Meclis komisyon oluşturarak yol haritası çıkarmalı, barışın ortamı yaratılmalı-VİDEO

    Akın Birdal: Meclis komisyon oluşturarak yol haritası çıkarmalı, barışın ortamı yaratılmalı-VİDEO

    PİRHA- İHD Onursal Başkanı Akın Birdal, Kürt sorununun çözümü için yasal değişikliklerin yapılarak meclisin kuracağı bir komisyonla yol haritasının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Birdal ayrıca sivil, demokratik, özgürlükçü, toplumsal mutabakatla herkesin kendi kimliği ve inancıyla özgür yaşayabileceği bir Türkiye’nin hedeflenmesi gerektiğini vurguladı.

    PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti ile birlikte 27 Şubat’ta açıkladığı “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısının üzerinden 1 ay 28 gün geçmesine rağmen çağrının muhataplarından olan devlet ve iktidar kanadı tarafından somut bir adım atılmış değil. Çağrının yankıları devam ederken, sürecin ilerleyebilmesi için ilk adım olarak hasta tutukluların tahliyesi noktasında toplumda büyük bir beklenti söz konusu. Yine kamuoyunda sorunun çözümünü iktidarın zamana yaymadan, adım atmasının sürecin sağlıklı ilerlemesinin önünü açacağı çokça dillendiriliyor.

    Sivil, demokratik, özgürlükçü, toplumsal mutabakatla hazırlanan bir anayasayla herkesin kendi diliyle, kimliğiyle, inancıyla, kültürüyle eşit ve özgür yaşayabileceği bir Türkiye’nin hedeflenmesi gerektiğini belirten İnsan Hakları Derneği Onursal Başkanı Akın Birdal, “Ve bu isteklerin demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasaya bağlı kılınması gerekiyor. Yoksa söz gelip geçer. Hakların ve özgürlüklerin gücü hukukun üstünlüğünden ve adaletten gelir” diye konuştu.

    1 EKİM: SAVAŞ TEZKERELERİ VE BARIŞ İÇİN UZATILAN EL

    Meclis’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerle el sıkışmasıyla başlayan tartışmalara işaret eden Akın Birdal, 1 Ekim tarihinin önemine dikkat çekerek, “1 Ekim’de başlayan ve sonrasında gelen çağrı kuşkusuz şaşırtıcı ve o denli de heyecan vericiydi. Şaşırtıcı çünkü her yasama dönemi olan 1 Ekim’de bizim savaş tezkeresi diye adlandırdığımız sınır ötesi operasyonlar meclise getirildi. Kürt siyasi hareketi ve müttefiklerinin dışındaki partilen oy birliğiyle bu savaş tezkeresine oy verilirdi. Bu 1 Ekim’de tam tersi barış için uzatılan bir el ile karşılaştık. Kuşkusuz heyecan verici, şaşırtıcı. 23 Ekim’de de 44 aydır süren tecridin kapısının açılmış olması önemliydi. İmralı heyetinin gidişi ve 27 Şubat’taki çağrıyla önemli bir beklentiye karşılık verildi. Barış ve demokratik toplum çağrısı çok önemliydi. O metinde yer almayıp sonradan Sırrı Süreyya Önder’in demokratik ve hukuki zemine çekilmesi çok önemliydi. Burada demokratikleşme ve bu süreci bağlanılması isteniyordu” dedi.

    “ÇAĞRIYA KARŞILIK GÜVEN VERİCİ BİR ADIM ATILMADI”

    Çağrının muhataplarından olan devlet ve iktidar kanadı tarafından somut bir adımın atılmadığını söyleyen Akın Birdal, “Biz insan hakları savunucuları olarak bu çağrının bir defa arkasındayız. 40 yıllık bu savaşın, çatışanın tanığıyız. Barış bir haktır. İnsan haklarının ve barış hakkının herkesçe kullanılabilirliği yolunda çabalarımız, çalışmalarımız oldu. 27 Şubat’ya yapılan bu samimi, içten çağrıya ne yazık ki güven verici hiçbir karşılık verilmedi, adım atılmadı. Hakikat ve adalet arayıcıları olan Cumartesi Anneleri karanfillerini halen o barikatların üzerinden atıyorlar. Beyoğlu Kaymakamı bir telefonla bile o barikatları kaldırabilir, bu bir niyeti gösterir” diye belirtti.

    “GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEDEN NASIL ONURLU BİR BARIŞA EVRİLEBİLİR?”

    Akın Birdal, şöyle devam etti:

    “Tecridin kapısı demokrasi ve barışa aralanmalıdır. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın bu işin birinci muhatabı olduğundan onun konuşulabilir, mesaj verebilir ortamının yaratılması gerekir. Ne yazık ki bu henüz olmadı. Türkiye onurlu bir bir barışa evrilecekse burada konuşulabilinir, tartışabilinir, yazılabilinir ve sorgulanabilinir bir ortamı yaratmak gerekir. Sorgulamadan, geçmişle yüzleşmeden nasıl bir onurlu barışa evrilebilecek? Terörle Mücadele Yasası ve diğer antidemokratik yasalar bir defa kaldırılmalı. Herkes özgürce sözünü söylemeli. Özgürce barış istemini dile getirebilmeli.”

    ÖGRENCİLERE İŞKENCE, ALEVİ SOYKIRIMI, KENT UZLAŞISI..

    Tüm bu gelişmeler yaşanırken ‘kent uzlaşısı’ üzerinden suç üretilmesini ve  Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırılarına sessiz kalınmasını eleştiren Akın Birdal, “Bir yandan böyle bir süreç işletilirken diğer yanda öğrencilerin kendi geleceklerini inşa etmek için yaptıkları demokratik, barışçıl toplantılar baskı altına alınıyor. Gözaltına alınıyor, işkence görüyor ve tutuklanıyor. Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü için bir süreç başlatıldığı söyleniyor öte yandan kent uzlaşısı adı altında Kürtlerin batıda da kendilerini temsil etme olanağını yaratan böyle bir zemini suç unsuru olarak soruşturmaya tabi tutuyor. Tam bir paradoks. Ezidi soykırımından sonra şimdi Alevi soykırımı var. Bu insanlığa karşı işlenen bir suçtur ve buna sessiz kalınıyor. Halkın iradesi, demokrasi, barış, adalet istiyor. Eşit ve özgür bir Türkiye inşa etmek istiyor. Ama yapılanlar ise çelişkili” diye konuştu.

    “BİR KOMİSYON VE BU KOMİSYONUN HUKUKU OLUŞTURULMALI”

    Sorunun çözümünde asıl adresin Meclis olduğunu söyleyen Akın Birdal, “TBMM’de grubu olan veya olmayan siyasi partilerden derhal bir komisyon oluşmalı ve bu komisyonun hukuku oluşturulmalı. Yol haritası bir an önce belirlenmelidir. Bu komisyon, bu süreci derhal bir hukuka bağlamalı, bir ajanda çıkarmalı ve ne zaman ne yapılacak belirlemeli. Geçmiş müzakere sürecinde böylesi bir komisyon oluşmuştu. Ama geriye dönük olarak geçmişte bu komisyonlarda yer alan insanlar suçlanıyor” şeklinde konuştu.

    “DEMOKRATİK, SİVİL VE ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA”

    Akın Birdal son olarak sivil, demokratik, özgürlükçü, toplumsal mutabakatla herkesin kendi kimliği ve inancıyla özgür yaşayabileceği bir Türkiye’nin hedeflenmesi gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye halkları barış istiyor. Herkes kendi diliyle, kimliğiyle eşit ve özgür yaşamak istiyor. Ve bu isteklerin demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasaya bağlı kılınması gerekiyor. Yoksa söz gelip geçer. Hakların ve özgürlüklerin gücü hukukun üstünlüğünden ve adaletten gelir. Şimdi Türkiye’de herkes adalet arıyor. O nedenle adalete giden yollar açılmalı ve herkes kendisini özgürce ifade edebilmeli. Toplum artık yoruldu ve hep birlikte barışa evrilelim” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    PİRHA – Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin, Diyaneti yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yaşama geçiremeyeceğini söyledi. Karakaş, ayrıca Türkiye’de Diyanet’in varlığını konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışmasının da yanlış olacağına vurgu yaptı.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz. Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her zaman tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Prof. Dr. Eser Karakaş ile konuştuk.

    “DİYANET’İN ÖDENEKLERİ MERKEZİ BÜTÇEDEN VE VERGİ GELİRLERİNDEN TAHSİS EDİLİYOR”

    Artı Gerçek Yazarı, Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kurumsal geçmişine değinerek, “Osmanlı dönemi Şeyhülislamlık Müessesinden 3 Mart 1924’e, oradan da günümüze kurumsal tarih serencamı. Tarihçi değilim, bu alana girmem, haddim değil. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal kimliğine mündemiç dini konular; dini konular konusunda da muhtemelen söz söylemeye ehil kişilerden biri olmadığımdan, konunun tarihsel boyutunda olduğu gibi bu alanda da söz söylemem yine haddim değil. Gelelim, konuya ilişkin bir-kaç söz söylemeye kendimi yetkili gördüğüm alanlara. Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu Anayasanın 136. maddesinde ifadesini bulduğu, genel idare içinde bir kurum olduğu için meselenin bir anayasal-idari, hukuki boyutu var. Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. Maddesinde DİB’e yönelik ahlaki olarak değerlendirmenin olanaksız olduğu bir siyasi düzenleme mevcut. Ve kanımca en önemlisi, isterseniz Aşil’in topuğu da diyebilirsiniz, bir de meselenin kamu maliyesi cephesi var zira DİB ödenekleri merkezi bütçeden, vergi gelirlerinden tahsis ediliyor” dedi.

    “BU DURUM SİYASİ ETİĞE AYKIRIDIR”

    Karakaş, “Bir muhatabımın DİB’in anayasal statüsünü ve hatta merkezi bütçeden finansmanını savunmasını eleştiririm ama asla gayrimeşru görmem, ikna etmeye çalışırım, mevcut yapılanmayı değiştirmenin mücadelesini veririm ama başkalarının da benim bu konuda görüşlerime saygı duymasını isterim. Ancak, Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. maddesi siyasi etiğe uymayan bir maddedir, DİB’in mevcut yapısını savunanların dahi bu maddeye karşı çıkmalarını beklerim. SPK 89, siyasi partilere DİB’in genel idare dışına taşınmasını savunmalarını, parti kapatma müeyyidesi ile yasaklar. SPK 89 ile aslında Anayasa 136 da, Anayasanın ilk dört maddesi gibi, Anayasanın değiştirilmesi, farklı ve etik dışı bir yöntemle, teklif dahi edilemeyecek maddelerinden biri haline getirilmiştir, zira nihai analizde anayasaları siyasi parti grupları değiştirirler. Bu durum siyasi etiğe açıkça aykırıdır. DİB’in mevcut statüsünü savunanların, bu benim katılmadığım ama meşru bir pozisyondur, DİB başkanlarının SPK 89’un kaldırılması meselesini gündeme dahi getirmemelerini çok ayıplamışımdır, bugün de durum böyledir. Hülasa, SPK 89’u konuşmayan DİB yanlılarını, ahlaki nedenlerden muhatap almama eğilimindeyimdir” diye konuştu.

    “DİYANET İŞLERİ VERGİLERLE FİNANSE EDİLMEYEN BİR KAMU KURUMU OLMALIDIR”

    Eser Karakaş, DİB harcamalarının kamu gelirleriyle, vergilerle finanse edilmesi meselesine ilişkin de şunları kaydetti:

    “Temel bir kamu maliyesi kuralı ile başlayalım: Kamu hizmetleri vergi gelirleriyle finanse edilir, vergi gelirleriyle finanse edilen mal ve hizmetler de kamu malı ve hizmetleridir. Oysa, DİB’in ürettiği hizmetin bir kamu hizmeti olduğuna ilişkin çok ciddi kuşkular vardır. Zira bu hizmetin her vatandaşa ulaşmadığı (Hristiyanlar, Museviler, Aleviler, ateistler, vs.) ve hiç ulaşmayacağı çok nettir, böyle bir kamu hizmeti tanımlanamaz kamu maliyesinde. Bu temel nedenden DİB’in merkezi bütçe gelirleriyle finansmanı çok sakıncalıdır, toplumun çeşitli kesimlerine ait vergi mükellefleri için devlet mevhumu üzerinde meşruiyet krizi anlamına gelebilir. Demokratik, laik bir hukuk devletinde DİB’in genel idare içinde ve anayasal (Madde 136) bir kurum olması asla şart değildir. DİB’in anayasal ve genel idare içinde bir kurum olmaktan çıkarılması da aynı zamanda DİB’in kaldırılması anlamına da gelmez. DİB yine bir kamu kuruluşu ama vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olabilir. Fon sistemi bu amaç için uygun bir yöntemdir. Vergi ile fon arasında temel fark, fon gelirlerinin, vergilerin aksine, sadece belirli bir amaç için toplanması ve bu amaç doğrultusunda, mesela DİB için harcanmasıdır, fakir-fukara fonu gibi, toplu konut fonu gibi. Böylece Müslüman, Sünni Müslüman olmayan vatandaşlarımızın vergileriyle faydaları kendilerine dönmeyecek DİB harcamaları sakıncası ortadan kaldırılabilir.

    “MESELE KURUMSAL VE VERGİSEL BİR KONUDUR”

    Dünyada din hizmetlerine yönelik gelirlerin fon gelirleri olduğu, bu harcamaların meşruiyetine inanmayan kesimlerin dışarıda kalma özgürlüklerini kullanabildikleri çok sayıda ülke vardır. Almanya’da yaşayan ve Almanya vatandaşı olan Müslüman Türkler protestan kiliselerinin harcamalarına yönelik kamu gelirlerine katkı yapmamaktadırlar. Daha doğrusu böyle bir zorunlulukları yoktur. Oysa, bizde, isimleri Yani, Agop, Moşe ya da Ali Haydar olan vatandaşlarımız da zorunlu olarak Sünni İslama yönelik hizmet üreten DİB’e katkı yapmak zorundadırlar. Mesele kişilerle ilintili bir mesele değildir, mesele yine DİB’in daha etkin çalışması, daha fazla insanı kucaklaması, daha açılımcı olması da değildir. Mesele kurumsal ve vergisel bir konudur.

    “DİB’İN KURUMSAL, ANAYASAL REFORMU ADETA İMKANSIZ BİR PROJE”

    Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki DİB’in kurumsal, anayasal reformu adeta imkansız bir proje. Zira ülkemizde en detay konuda bile birbirlerinin gözünü çıkaran, saç saça, baş başa kavga eden kesimler nedense konu DİB’e geldiğinde muazzam bir mutabakat sağlayabiliyorlar. Senelerce Genelkurmay, CHP, seküler kesimin çok büyük bölümü ile siyasal İslamcı kesimlerin tek çatışmadıkları konu DİB’in kurumsal, anayasal yapısı olmuştur. Çünkü, devletçilik bizde sanıldığından da köklü bir anlayıştır ve bu anlayışın en yerleşik noktası da maalesef laik bir hukuk devletinde en sivil alan olması gereken din alanıdır. Sözde sosyal demokratlar da, sözde muhafazakarlar da din alanında çok koyu devletçidirler.

    “MUHAFAZAKARLARIN DİYANET’İ SAVUNMALARI STOCKHOLM SENDROMUDUR”

    Amaçları din kurumunu kontrol etmek olan sosyal demokratları bir ölçüde anlamak mümkündür ama dindar muhafazakarların kendi inançlarını kontrol altında tutmak için kurulmuş DİB’i savunmalarını anlamak eşit ölçüde mümkün değildir, olsa olsa Stockholm sendromudur. Birileri din kurumunu kontrol (!!!) altında bulundurmak için DİB’in anayasal yapısından yanadır. Başkaları da, bugün olduğu gibi bu büyük bütçeyi kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanabilmek için DİB’in mevcut statüsünü savunmaktadırlar. Meseleyi özgür bir toplum, laik bir hukuk devleti çerçevesinde görmek isteyen yok gibidir. Tekraren ifade ediyorum, birileri DİB’in anayasal bir kurum olmasını, genel idare içinde olmasını savunabilir, meşrudur, tartışırız. Ama biri çıkar da DİB’in genel idare dışına taşınmasını amaçlayan partiyi kapatırız derse (Siyasi Partiler Kanunu 89. madde), bu görüşü meşru, savunulabilir, hatta ahlaki bulmak da mümkün değildir.”

    “DİN HİZMETİ, BİR KAMU HİZMETİ DEĞİLDİR”

    Prof. Dr. Eser Karakaş, kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesinin Türkiye’nin temel meselelerinden biri olduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi:

    Mesele DİB’in varlığı değil merkezi bütçeli bir kuruluş olması yani seksen milyonun vergileriyle finanse edilmesindedir. Tüm yurttaşların vergileriyle, kamu parasıyla finanse edilen DİB’in ürettiği hizmetlerden hangi geniş kesimlerin hizmet alamadığı artık herkesin malumudur, bu konuya girmeye bile gerek yok, böyle kamu hizmeti olamaz. Kamu parasının gerçek mahiyetinin anlaşılamıyor olmasının sonuçları ülkemizde çok vahimdir. Sadece bu kavramın gerçek anlamını kavrayıp gereğini yerine getirsek ülkemiz çok önemli bir mesafe alır. Temel denklem şudur: Kamu parası kamu hizmeti üretimi içindir ve kamu parası ile finanse edilen hizmetler kamu hizmeti olmak zorundadır. Din hizmeti ise çok temel ve çok önemli bir hizmettir ama bir kamu hizmeti değildir; anayasal ilkelere dayalı bir biçimde devlet dışında üretilmelidir ve her inanç grubu kendi hizmetini özgürce üretebilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na adeta görev olarak verilmiş olan “doğru din bilgisi” üretmek diye bir kavram da yoktur, sadece şiddet, nefret dili içermeyen farklı inançların birlikte yaşayabilme durumu vardır ve devlet de sadece bu “birlikte yaşayabilmenin” garantörüdür.

    “LAİK BİR DEVLETTE DİYANET BUGÜNKÜ FİNANSMAN BİÇİMİYLE OLAMAZ”

    Kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesi ülkemizin temel meselesidir. Bu bağlamda laiklik, laik devlet ilkesinin türevi olarak imam-hatip liseleri, İlahiyat fakülteleri meseleleri gözden geçirilmelidir. CHP gibi partilerin “Biz iktidara geldiğimizde bu kurumlar gerektiği gibi işleyecek” gerekçesi de havada kalan, kalmaya teoride ve pratikte mahkum bir gerekçedir. Bizim milletin kavramlarla sorunu malum. Bunların en başında da laiklik geliyor. Laiklik kavramını dilinden düşürmeyenlere bile sorun, ciddiye alınabilecek bir tanım veremeyeceklerdir. Orta mektep bilgileri ile “din ve devlet işlerinin ayrışmasıdır” diyen çok çıkacaktır ama “peki Diyanet’i bu tanımın neresine koyacaksınız?” diye sorarsanız, çoğu da Diyanet’ten yanadırlar, cevap yine yoktur ya da ilk verdikleri tanımın tam tersi bir noktaya hemen geliverirler. Yukarıda da ifade ettim, diyanet ilginç bir müessesedir, siyasal İslamcılarla darbecileri, otoriter yönetim yanlılarını hemen aynı noktada buluşturuverir. Özgürlükçü bir laiklik tanımı kanımca çok basittir, kamu kaynaklarından inanç eksenli bir oluşuma bir kuruş bile tahsis edilmesinin yasaklanması ve kamu erkinin kullanımında dinsel bir referansın olmamasıdır. Yani, laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı, bugünkü finansman biçimiyle olamaz. Çok yakın geçmişte basına yansıyan bir haberde HDP Milletvekili Osman Baydemir hakkında, Diyarbakır Belediye Başkanlığı dönemindeki bir uygulaması nedeniyle, savcılık tarafından fezleke hazırlandığını öğrendik.

    Haber özetle şöyle: “HDP Sözcüsü Osman Baydemir hakkında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2012 yılında belediye tarafından Diyarbakır’da inşa edilen binanın Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne (PSAKD) cemevi için tahsis edilmesine ilişkin imzaladığı protokolde “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla fezleke düzenlendi. Anayasa’da Türkiye Cumhuriyeti’nin “Laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça belirtildiği ifade edilen fezlekede, protokolde yer alan “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” şeklindeki hükmün, laik devlet anlayışı ve Anayasa’da belirtilen “Devletin nitelikleri” başlığıyla ile bağdaşmadığı kaydedildi.”

    “CEME YARGISAL BİR YETKİ TANINAMAZ”

    Bir kamu görevlisinin, mesela bir Büyükşehir Belediye Başkanının, imzaladığı bir protokolde anayasanın laiklik ilkesine aykırı bir düzenleme yapmasının karşısında idari yargı kurumu, Danıştay, mutlaka devreye girmeli ve bu düzenlemeyi iptal etmelidir, bence hiç kuşku yok ama bu düzenlemenin cezai bir karşılığı olmalı mıdır, emin değilim doğrusu. Ben de, “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” ifadesinin laik devlet ilkesi ile bağdaşmadığını, idari yargı tarafından iptalinin gerektiğini düşünenlerdenim ama bu nedenle protokolün tarafı olan Baydemir hakkında cezai işlemi anlamakta zorlanırım.
    Laik devlet ciddi bir meseledir ve devletin bir parçası, yerel ayağı olan (nedense bazıları böyle düşünmez) bir belediye yaptığı bir protokolde böyle bir ifade kullanamaz, bir inanç, bir kültür kurumu olan ceme yargısal bir yetki tanınamaz. Mesele bu kadar basit gibi duruyor ama fezlekenin basına yansıyan kısmında başka gariplikler de mevcut. Haberlere göre fezlekede, “Laik devlet sisteminde ‘din’ kamu hizmeti olarak kabul edilmez” ifadesi kullanıldı.” İşte, kanımca zurnanın zırt dediği yer de tam da bu cümle. Ben de bu cümlenin içeriğine tümüyle katılıyorum, laik bir devlette din hizmeti bir kamu hizmeti olarak algılanamaz. Fezlekede de bu belirtiliyor. Ama başka temel bilimsel ilkeler de var. Temel kamu maliyesi ilkesi kamu hizmetinin vergilerle finanse edilmesi zorunluğudur ama tersi de geçerlidir. Yani, bir hizmet vergilerle finanse ediliyorsa bu hizmet kamu hizmeti olmak durumundadır.

    Peki bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nı nereye koyacağız? Diyanet’e içkin mezhep tartışmalarını bile bir kenara koyabiliriz, sadece bir mezhebe yönelik din hizmeti ürettiğini unutabiliriz ama bu yalan unutma, Diyanet’in tüm inanç gruplarına hizmet ürettiği doğru olmayan varsayımını bile kabul etsek, DİB’in özünde din hizmeti ürettiği temel gerçeğini değiştirmiyor. Ama Diyanet (DİB) de vergilerle finanse edilen, merkezi bütçe içinde bir kuruluş. Peki Osman Baydemir için fezleke hazırlayan ve bu fezlekede “laik devlette din kamu hizmeti olamaz” diyen Sayın Savcı bu durum hakkında ne düşünmektedir acaba? Mahkemeler bu durumu def’i yöntemiyle Anayasa Mahkemesi’ne de soramıyorlar zira bu yöntem sadece kanunların anayasaya aykırılık iddiası için kullanılabiliyor. Peki, bizzat Anayasanın kendisi (madde 136, DİB) temel laiklik ilkesi olan “din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı” ilkesi ile çelişiyor ise ne olacak?”

    “DİYANET YETERİNCE TARTIŞILMADAN NE LAİKLİK NE DE HUKUK DEVLETİ İLKELERİ YAŞAMA GEÇİRİLİR”

    Karakaş, Türkiye’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yerine getiremeyeceğini de ifade ederek şöyle devam etti:

    “Geldik, Cumhuriyet’in en temel meselesine. DİB’in yeniden düzenlenmesi, Şeyhülislamlık kurumundan (vakıflarla finansman) vergilerle finanse edilen Diyanet’e dönüşümü Mart 1924’dür. Laiklik ilkesinin anayasal nitelik kazanması ise 1937. Din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı ilkesi ise evrensel, zaman ve mekandan bağımsız temel bir laiklik ilkesi. Şekilde görüldüğü gibi savcılarımız daha uzun süre anayasaya (136) aykırı temel ve doğru ilkeleri nasıl savunacaklar? Yaşananlar laiklik komedileridir sadece. Türkiye, Diyanet kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini gereğince, evrensel standartlarda yaşama geçiremeyecektir. Bir savcının din hizmetinin kamu hizmeti sayılamayacağını bir hukuk belgesine (fezleke) geçirmiş olması bile önemli bir adımdır. Gerisi, anayasayı temel evrensel bilimsel ilkelere uyarlama ise anayasa koyucunun görevidir. Diyanet’in hukuk devleti sınırlarına çekilmesi muhtemelen de ruhunu bürokratik rantlara kiralamamış gerçek inananlar için önemli, hatta hayatidir.

    “DEVLETİN GERÇEKTEN RESMİ BİR DİNİ VAR DEMEKTİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı gibi anti-demokrasi, anti-hukuk devleti bir kurum anayasal pozisyonunu koruyor ve AKP’liler yine demokrasiye çağ atlattıklarını söyleyebiliyorlar. Einstein çok haklı, uzayın bile bir sonu var muhtemelen ama cehaletin olmayabiliyor. AKP’liler laikliği “din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması” diye tanımlamak istiyorlar ama hiç alakası yoktur. “Din ve vicdan özgürlüğü” konusu çok temel, çok önemli, üzerine, ifade özgürlüğü gibi titrenmesi gereken bir alan ama bu alan laiklikle alakalı bir alan değildir, temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir alandır. Laiklik demek, ciddi bir çerçeve çizmek istiyorsak, kamu parasının yani vergi ve benzeri mükellefiyet gelirlerinin bir kuruşunun dahi bir inanç doğrultusunda kullanılmaması, harcanmaması demek ve sadece de bu demektir. Türkiye’de ise, Anayasa 136 ile anayasal-kurumsal kimlik kazandırılmış Diyanet İşleri Başkanlığı kamu kaynaklarıyla yani vergilerle faaliyet gösteren muazzam bir merkezi bütçeli kuruluştur, bu muazzam kamu kaynağını ise sadece bir inanç grubu, bir mezhep için kullanmaktadır ve aynı anayasal maddede bu kurum laikliğin gereği (!!!) olarak gösterilebilmektedir, zaten 21. yüzyıl dünyasında bir kamu kuruluşunun tüm inançlara ve felsefi görüşlere hizmet götürmesi de tanımsız bir faaliyettir. Devlet kurumları, Diyanet ya da bir mahkeme ‘dinin doğru yorumu’ kararı alabiliyorlar ise, bu devletin gerçekten resmî bir dini var demektir.

    “DİYANET’E NEŞTER ATMADAN ALEVİLİK MESLESİNDE MESAFE ALAMAYIZ”

    Laiklik devlete ilişkin bir niteliktir, toplumlar ve yurttaşlar için kullanımı en azından teorik açıdan sakıncalıdır. Laikliğin ya da kanımca daha doğru bir ifade ile laik devlet yapısının temel özelliği bu yapının, kamu düzenini olumsuz etkilemedikleri sürece, tüm inanç ve pratiklerine kör olmasıdır, devlet bir inanca, toplumda ağırlığı ne olursa olsun, ayrıcalık tanıyamaz, kamu kaynağı aktaramaz, aynı devlet ya da bu devletin anayasal, yasal bir kurumu “dinin doğru yorumunu” yapamaz, kimsenin böyle bir tekele sahip olması haddi değildir, devletin din kurumu ile ilişkisi sadece, kamu düzenine tehdit oluşturmadığı sürece, bu kurumun farklı dalları ile arasında eşit mesafeyi korumaktır. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Çok seneler geçti, Alevi meselesinde bir iyileşme yok, muhtemelen durum Alevi yurttaşlarımız için daha da kötüye gidiyor. AKP de 22 senelik iktidarından sonra utanmadan, sıkılmadan “Alevilik konusunda iki (belki de üç) çalıştay yaptık, başka ne yapacaktık?” falan diyebiliyor. Alevi meselesini sağlıklı tartışabilmek için her şeyden önce devletin laiklik vasfını iyi oturtmak gerekiyor; bireyler, toplum değil, devlet laik olacak ve her türlü inanç, felsefe karşısında eşit mesafede durmayacak. Bu çok yanlış bir ifadedir, kamu düzeninin evrensel standartlarda ihlali dışında, kör olacak. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) büyük problemini tartışmadan, laik devlet ilkesi doğrultusunda bu soruna neşter atmadan Alevilik meselesinde mesafe almak mümkün değildir, bu nokta iyi anlaşılmalıdır.

    “DİYANETİN VARLIĞINI SORGULAMAYAN HER LAİKLİK TARTIŞMASI YANLIŞTIR”

    Alevilerin, hukuka saygılı, hukuk devleti talep eden yurttaşların talebi DİB’in genel idare dışına taşınması ve genel vergilerle finansmanına son verilmesi olmalıdır; çözüm belki serbest iradeye dayalı fonlarla finansman ya da vakıf sistemidir, bu konu tartışmaya açılmalıdır. Ancak mesele DİB meselesinden de daha büyüktür çünkü laik devleti temsil eden en üst kişi ve kurumlar bizim ülkemizde din üzerine ahkâm kesmeyi, inançları tanımlamayı, kimin nasıl olması gerektiğine, kimin ne olduğu konusunda karar vermeyi kendilerine vazife edinebilmektedirler. Türkiye’nin iki önemli meselesi, başkalarının yanında, Alevi ve Kürt meselesidirler. Bu iki farklı görünümlü meselenin de ortak paydası bizim devletin inançlar ve etnik kimlikler konusunda kör olmasıdır. Devlet, sadece bir davranış kodu olarak değil, anayasal olarak bile vatandaşını Sünni ve Türk varsaymaktadır; Anayasa madde 136 yani DİB maddesi Sünni vatandaşın, 66. madde de Türk vatandaşın tanımıdır bir açıdan. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Anayasal vatandaşlık yani vatandaşının dini inancına ya da inançsızlığına, etnik kökenine kör bir devlet bu kadar mı zordur? Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    “CHP BİLE BU MUTABAKATIN İÇİNDEDİR”

    Kanımca zaten, vergi meselesini içermeyen bir laiklik tanımı anlamsızdır. Yine kanımca yapılmış en iyi sekülerlik tanımı ABD Anayasasının o ünlü birinci ekidir (1791). Yarı şaka bir saptamada bulunacağım, bizdeki galiba en doğru laiklik tanımı ilkokulda öğrendiğimiz tanımmış: “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.” Mevcut durum, 130 milyar TL bütçesi, vergilerle maaşlarını alan 140 bin imamı, çalışanıyla, verilen inanılmaz fetvalarıyla Diyanet bu doğru tanımın içine girmiyor galiba. İşin özü şu galiba: Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    Gelelim siyasi İslamcılara; yaşımız maalesef AKP iktidarlarının öncesinde, çok öncesinde bu kesimin Diyanet hakkında ne düşündüklerini hatırlayacak, bilecek kadar ileri. Bu siyasi İslamcı kesim, bence bugünküne oranla birazcık daha tutarlı bir yaklaşımla, o tarihlerde Diyanet kurumunun kendilerine devletçi dini empoze eden bir baskı kurumu olduğunu ileri sürüyorlardı. Sonra, AKP geldi, Diyanet’in başına ilginç ilahiyat profesörleri atandı, dokuz yaşında kızların evlendirilebileceği fetvaları ortalara saçıldı, bu siyasi İslamcı kesim de eski çekincelerini attılar, adeta yekpare bir biçimde başımıza Diyanetçi kesildiler. Diyanet kurumu bana çok ilginç gelmiştir eskilerden beri; adeta birbirlerinin gözlerini çıkaracak kadar bağdaşmaz görüşlere sahip sözde sekülerler ile siyasi İslamcılar arasında Diyanet konusunda bir örtük mutabakat vardır, farklı gerekçelerle de olsa bu kurumun bir devlet kurumu olarak muhafazasını şiddetle savunurlar. Maalesef CHP bile bu mutabakatın içindedir.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA-3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesiyle devasa bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de artık güvenilmez ikinci kurum haline geldi. “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet” başlıklı dosyamızın ilk konuğu Avukat/Yazar Ali Yıldırım. “Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız” diyen Yıldırım, “Diyanet Küba’ya bile cami yaptırıyor. AKP iktidarından 25 binden fazla cami açıldı. Diyanete, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır denilmeden laiklik savunucusu olunamaz” dedi. Yıldırım ekledi: Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır!

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlatarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat/Yazar Ali Yılırım‘la konuştuk.

    “‘DİN DEVLETSİZ YAPAMIYOR’ DİYE BİR YAKLAŞIM VAR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ YILDIRIM: Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de dini meseleler ve iktidar meselesinde en başat kurumlarından birisi. Devletin ilişkisini düzenleyen bir kurum ve İslamiyet’in kendi yapısında devlet ve din kuruluşundan bu yana iç içe geçmiş durumda. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiği günden bu yana hem devlet başkanlığını hem dinin başkanı olmuştur. Yani devlet ve din birbirine yapışık biçimde ayrılmaz bir şekilde var olmuştur. İslamiyet’te devlet ve din birbirinden hiç ayrı olmamıştır. Bizim coğrafyamızda dinin devlete yapışık olması yalnızca İslam’la ilgili değil. Bizans döneminde de Hristiyanlık resmi din olmuştur. Yani iktidarlar bir din gerekliyse bu bizim tekelimizde olmalıdır diye düşünürler. Devlet dinsiz yapamıyor, din devletsiz yapamıyor diye bir yaklaşım var. Osmanlı’da da Bizans ve İslam geleneği olduğu gibi devam etmiş. Devletin din işine bakan Şeyhülislam makamı var. En üst düzeyde makam fakat o da padişah tarafından tayin ediliyor. Yani Şeyhülislam’ın kendisi bir devlet görevlisi, bir keramet sahibi değil, bir memur. Bu gelenek, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti, ediyor. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifelik kaldırıldı ama Diyanet kuruldu. Din işi olacaksa bunu bizim görevlendirdiğimiz memurlar eliyle yapacağız şeklinde bir çerçeve çizmişler.

    “DİYANET 1961 ANAYASASI İLE İLK KEZ ANAYASAL STATÜ KAZANDI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Demokrat Parti, 1950’ye geldiğimizde tam da istediği ortamı elde etmişti. Atılan adımlar onun siyasi görüşüne, ideolojisine oldukça uygundu ve siyaset dinle kuşatılmıştı. 1950’de Türkçe okunan ezan Arapçaya döndürüldü, Yüksek İslam Enstitüleri ve imam hatip okulları kurulmaya başlandı. Bu tarihlerde bu kurumlarla birlikte güçlenen dini ideoloji ve devletin dini siyasette kullanmasıyla devreye girmeye başladı, giderek de yoğunlaştı. Ardından 1961 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kez anayasal bir statü kazandı. Her ne kadar anayasada laiklik, hukuk devleti, özgürlük, demokrasi gibi ifadeler kullanılsa da Diyanet’in olmasını nasıl açıklayacaksın? Kanunla kurulmuş bir kurum anayasal zemine oturtuldu. Artık bundan sonra Diyanet’in karşımıza çok daha büyük bir kurum olarak çıkmasının da adımları atılmış oldu. O sıralarda Alevilik de Diyanet İşleri’nde bir masa ile temsil edilsin diye bir öneri ortaya atıldı. Bu öneri çok büyük bir tartışma kopardı. Dediler ki “Aleviler camilere gelip mum mu söndürecekler, Kızılbaşlar nasıl bizimle eşit sayılabilir” gibi tartışmalar yapıldı. Tabi o hüküm geri çekildi ve 1965’te bu devasa ilişkileri düzenleyen Diyanet Yasası çıktı.

    BİR FETİH İDEOLOJİ GELİŞTİREN DİYANET KURUMU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    1961 düzenlemesinden sonra taşra teşkilatı ile diğer bakanlıklar, kamu kurumları gibi devasa bir kurum haline dönüştü. Her ilde bir müftülük var, ardından bu ilçelere de yayıldı. Bu müftülerin her köyde bir de imamları var. Böyle olduğu zaman bütün ülkeyi dal budak saran, kılcal damarlarına kadar Diyanet’in önderliğinde ideolojik hattında yayılan bir örgütlenme ortaya çıktı.

    1982 Anayasasında Diyanet’in merkezi konumu daha da güçlendirildi. 136. maddesinde darbeci generaller ‘laiklik çerçevesinde İslami işleri yapar’ diye bir hüküm ortaya çıkardı. Karşımıza bir uygulama daha çıkmış oldu. Bu da Alevi köylerine zorla cami yaptırılması. Dersim’den başlayarak İç Anadolu bölgesine, Trakya’ya kadar devlet Alevi köylerine camileri zorla yaptırmaya başladı. 1980’ne kadar cami görmeyen Aleviler bundan sonra zoraki camilerle zoraki imamlarla, zoraki Diyanet görevlileri ile karşılaştılar. Birçok yerde de cemaati olmayan camiler olarak buralarda varlık gösterdiler. Bununla da kalmayıp zorunlu din dersiyle Alevi çocuklarına ideolojik bir bombardıman uygulandı. 12 Eylülcüler, AKP’yi saymazsak en çok imam hatip okulu açan, cami yaptıran iktidar oldu. Atatürkçü, laik diyerek ortaya çıkan darbeciler tam tersine geri planda kendilerine verilen görevi yaptılar, yani sosyal yaşamı dinselleştirerek halkın aklını çalma projesini hayata geçirdiler. Bu siyasal İslamcılar açısından bulunmaz bir nimet oluşturdu ve bütün bu kurumları, imam hatipleri daha da güçlendirerek Diyanet’i daha da devasa bir güç haline getirdiler. Diyanet, sadece siyasal İslamı meşrulaştırmak için değil var olan eşitliksiz ortamını da meşrulaştırarak, yoksulluğu bir kader olarak halkın tüm bu siyasi süreçleri kabullenmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak çalışmaya başladı. 3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesi var Diyanet’in. Devletin en ücra köşede dahi siyasi görüşlerini 5 vakit ile yeniden üreten görevlileri var. Türkiye’de bir sivil İslam, sivil müslümanlık söz konusu değil. Bir devlet müslümanlığı var. Bugün 125 bine ulaşmış cami var.

    “AKP İKTİDARINDA 25 BİNDEN FAZLA CAMİ AÇILMIŞ!”

    AKP döneminde cami demek Diyanet demek. AKP iktidarı boyunca 25 binden fazla cami açılmış. En stratejik alanlarda yapıyorlar üstelik bu camileri. Bir ideolojik fetih gerçekleştirmek için bu kadar çok ve en ücra yerlere bile yapıyorlar. Camiye insanlar gelmiş gelmemiş umurlarında değil. Askerlerden boşaltmış oldukları vesayet alanını dinle kurmak amacıyla böyle bir pratik sergiliyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp elinde kılıçla bir fetih gerçekleştirme resmi çok ilgi çekicidir. Diyanet, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerine din ihraç eden bir kurum haline gelmiştir.

    “DİYANET KÜBA’YA CAMİ YAPIYOR”

    Küba’ya cami yapıyor örneğin. Türkiye sınırları dışında dünyanın her yerine cami yaptırıp, buralarda çalışanların maaşlarını ödeyerek bir fetih ideoloji geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız. Devlet, insanların akıllarını imanla değiştirerek var olan sömürü, baskı, esşitsizlik düzenini bir yazgı, Tanrı’nın buyruğu gibi meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi siyasi iktidarını da buradan yürütmeye çalışıyor.

    “DİYANET’E, İMAM HATİPLERE, ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR DEMEDEN LAİKLİK SAVUNUCUSU OLUNAMAZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sosyal hayatı, eğitimi dinselleştirmek, zorunlu din dersleri arkasından peygamberin hayatı gibi konuların işlendiği 4 tane ders daha var. ÇEDES gibi projelerle hayatın her alanına dinle nüfuz etmeye çalışan bir siyasi iktidar politikası var. Devlet dini kullanmayı en alt seviyeden, kreşlerden başlayarak bütün alanı dinselleştirerek bunu bir yatırıma dönüştürme amacıyla yapılmış hamleler bunlar. Maalesef Türkiye’de muhalefetin laiklik söylemi ciddi bir siyasi politikaya dönüşmüyor. Diyanet’e, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır demeden laiklik savunucusu olunamaz. İmam hatip projesi de çökmüş durumda. Çünkü çocuklar buralara gitmek istemiyorlar, başarılı da olamıyorlar bu okullarda. İnternet devrimi ile birlikte dinin kendini savunacak mecali kalmadı. Bilgi ortaya çıkınca işleri çok zorlaştı. Bugün oldukça sorgulayan, dinden ayrılan çok sayıda İslami aydınlara da tanık oluyoruz ve bu gidişle siyasi iktidarlar istediklerini elde edemeyecekler.

    “LAİKLİK KONUSUNDA ALEVİLER DIŞINDA SAMİMİYETLE İŞİ SAHİPLENEN OLMADI”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu tamamen Türkiye’nin çarpık laiklik anlayışıyla ilgili. Şu an laik devletten söz etmemiz mümkün değil. Dini siyasi bir ideolojik araç olarak kullanan iktidar başından bu yana var. Bu konuda yalnızca AKP değil, bir zamanlar Kemalistler de böyle düşünüyordu. Biz dinle gericiliği, tarikatları kontrol altına alabiliriz diye düşünüyorlardı, bu gerekçeyle Diyanet’i savunuyorlardı, medet umuyorlardı. Ancak tam tersi oldu, Diyanet bütün devleti kontrol altında tutan, bilerek isteyerek yaratılmış bir mekanizmaya dönüştü. Bu anlamda Türkiye’de egemen sınıfların dine ihtiyacı var, halkın aklını başka türlü esir alamazlar. Ancak hayatın gerçekliği bu kuruma istediğini vermiyor. Hayat her zaman yolunu buluyor. Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır. Devletler dine karşı savaşarak kendilerini var etmişlerdir. Burjuvazi burada dinsiz yapamaz. Burada yapılması gereken dini, burjuvazinin elinden almak. Dini sosyal hayattan arındırmak gerekiyor.

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    Diyanet sonuçta bir İslami kurum. Diyanet’in görevi de İslam’ın söylemlerini savunmak. İslam, Kuran’ı referans alır, dolayısıyla Diyanet’in kadına bakışı da burayla paralellik gösterir. İslam’da kadının erkeklerle eşit görülmemesi temel bir olgudur. Tanrının kelamı nasıl değiştirilebilir? Hayatın gerçekliği karşısında bin 500 yıl öncenin düşünceleri, dogmaları bir çözüm üretemiyor. Birçok alanda itiraza neden oluyor. Kendisini bu anlamda var etmesi çok kolay gözükmüyor. Devlet, Türkiye’de dinin arkasından çekilse din, bahçemizdeki korkuluk gibi kendisini hayatta tutamayacak. Devletsiz din bahçemizdeki korkuluk kadar bir fonksiyon gösterebilir, o nedenle de Diyanet’i özel olarak yaşatmaya çalışıyorlar.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • DEM Parti ile CHP görüşmesi sona erdi: Sorunların çözülmesi için sorumluluk alacağız -VİDEO

    DEM Parti ile CHP görüşmesi sona erdi: Sorunların çözülmesi için sorumluluk alacağız -VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Eş Genel Başkanları Hatimoğulları ve Bakırhan ile CHP Genel Başkanı Özel arasındaki görüşme sonlandı. Basına yapılan açıklamada samimiyete ihtiyaç olunduğu belirtilerek, “Önümüzdeki günlerde daha çok bir araya geleceğiz” denildi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile yaklaşık 2 saatlik görüşme yaptı.

    CHP Genel Merkezinde yapılan görüşmede Özgür Özel’e, yardımcısı Gamze Taşcıer de eşlik etti. 12:30’da başlayan görüşme 14:30’da son buldu.

    DEM Parti Eş Genel Başkanları ile CHP Genel Başkanı, görüşmenin ardından basına açıklama yaptı.

    “DEĞERLENDİRMELERDE BULUNMA FIRSATINI YAKALADIK”

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Türkiye demokrasisinde yaşadığımız krizler üzerine fikir alışverişi yapıldı” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Bugün DEM Parti’nin çok değerli Eş Genel Başkanları, seçim sonrası yaptığımız telefon görüşmesinde konuştuğumuz üzere, seçim sonuçlarını değerlendirmek ve tebrik etmek üzere bize bir ziyarette bulundular. Ziyaretlerinde etraflıca seçim sonuçlarını değerlendirdik. Şüphesiz tüm siyasetçilerin ve siyasi partilerin, seçim sonuçlarından yapacakları değerlendirmeler ve buna yönelik olarak ortaya koyacakları yeni siyaset için seçmenin deyim yerindeyse yazdığı mektuptaki mesajları doğru okuması önemlidir. Bu anlamda; yerel seçim sonuçları ve genel seçime etkileri, Türkiye demokrasisinde yaşadığımız krizler ve içinde bulunduğumuz hafta bolca konuşulan gündemler, Meclis Başkanımızın her iki partiye ve diğer partilere gerçekleştirdiği ziyaretler, dün Sayın Cumhurbaşkanı ile benim gerçekleştirdiğim görüşme, bunların üzerinde fikir alışverişi yapma ve değerlendirmelerde bulunma fırsatını yakaladık. Sayın Eş Genel Başkanlara yapmış oldukları ziyaret için çok teşekkür ediyorum ve sözü kendilerine bırakıyorum.”

    “SİYASET KURUMU ROL ALSIN”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ise Türkiye’deki krizlerin mevcut iktidar yaklaşımı ile çözülmediğinin altını çizerek şunları söyledi:

    “Bugün hem seçim sonuçları hem de Türkiye ve bölgedeki gelişmeler üzerine konuştuk. Verimli bir görüşme oldu, görüş alışverişinde bulunduk. Aynı zamanda yerel seçimlerde almış oldukları sonuçlardan dolayı kendilerini tebrik ettik. Başarılı bir sonuçtu, başarılarının devamını diliyoruz. Bugüne kadar siyaset kurumu arasına duvarlar örülmüştü, kutuplaşma vardı. Bu kutuplaşmalar neticesinde de siyaset kurumu özgürce bir arada hem Türkiye hem bölge meselelerini tartışamıyordu ya da yeterince tartışamıyordu. 31 Mart’ta halk aslında siyaset kurumuna da önemli bir mesaj vermiştir. Türkiye’de krizler mevcut iktidar yaklaşımı ile çözülmüyor daha da derinleşiyor.

    Önümüzdeki günlerde biz muhalefet olarak daha çok bir araya geleceğiz. Meselelerin diyalogla ve müzakereyle çözülmesi için bir çaba içerisinde olacağız. Türkiye halkları da seçimde bu mesajı bizlere vermiştir. Siyaset kurumu rol alsın, sorumluluk alsın, mevcut sorunların çözümünde yapıcı bir rol üstlensin. Tabii bu konuda Cumhuriyet Halk Partisine de büyük görevler düşüyor. Önümüzdeki günlerde halkın, emekçilerin, yoksulların yaşamış oldukları sorunların çözümü için muhalefetin bir arada aynı zeminde buluşmasının, görüş alışverişinde bulunarak ortak hareket etmesinin değerli olduğunu biliyoruz. Bu konuda Sayın Başkan yapıcı bir rol oynayacağını içeride belirtti. Bugüne kadar Türkiye’de uygulanan politikalar derin bir krize neden olmuştur. Gezi Davası, Kobanî Davası, siyaset üzerindeki baskı politikaları ile yargı ve ekonomik alanda yaşanan gelişmelerin tamamı iyi bir durumda olmadığımızı gösteriyor. Önümüzdeki dönem başta CHP olmak üzere diğer siyasi partilerle bir araya gelerek bu sorunların çözümü konusunda görüş alışverişinde bulunacağız. Muhalefet daha cesur olmalı, daha cesur olacağız. Muhalefet mesajı doğru okumalı, doğru okumaya çalışacağız. Yaşadığımız meselelerin demokratik yol ve yöntemlerle, müzakereyle, diyalogla çözülmesi için daha büyük bir sorumluluk alacağız.

    Öncelikle bir samimiyete ihtiyaç var. Mevcut iklime bakıldığı zaman bir samimiyet sorunu görülüyor. Bu konuda bir normalleşmeye, bir yol temizliğine ihtiyaç var. Böylesi bir durumda, tabii biz DEM Parti olarak üzerimize düşen bütün görev ve sorumlulukları yerine getirebiliriz. Tekrar Sayın Başkan ve heyetine misafirperverliklerinden dolayı teşekkür ediyorum.”

    “DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET İÇİN…”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da konuşmasında, “Evet, biz bugün Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik krizi, açlığı ve yoksulluğu, başta kadınlar olmak üzere farklı halklar ve inançlardan tüm kesimlerin yaşamlarına müdahale eden rejimi ve yerel seçimlerin açığa çıkardığı tablo çerçevesinde muhalefete önümüzdeki süreçte düşen görev ve sorumlulukları geniş bir biçimde değerlendirdik. Toplumsal sorunlar çerçevesinde işçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların yaşadığı ekonomik sorunların, deprem gibi can yakıcı sorunların siyasetler arasında güçlü bir koordinasyonla konuşulabileceğini, tartışılabileceğini ve bu sorunlar için çözümler üretilebileceğini düşünüyoruz. Ne yazık ki siyaset hep bugüne kadar ayrıştırdı, kutuplaştırdı. Bizler ümit ediyoruz ki 31 Mart seçimleri sonrası ortaya çıkan sonuçların, değerli yurttaşlarımızın başta muhalefet olmak üzere bütün kesimlere yüklemiş olduğu görev ve sorumlulukların bilinciyle bizler demokratik bir Türkiye, demokratik bir cumhuriyet için hep birlikte çalışmalarımızı sürdürebiliriz” dedi.

    PİRHA/ANKARA

  • Özel ile Erdoğan arasındaki görüşme sonlandı!

    Özel ile Erdoğan arasındaki görüşme sonlandı!

    PİRHA – Ankara’da tarihi saatler: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile CHP lideri Özgür Özel’in AKP Genel Merkezi’ndeki kritik görüşmesi son buldu.

    AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in saat 16:00’da başlayan görüşmesi son buldu.

    8 yıl sonra bir araya gelen AKP ile CHP liderlerinin AKP Genel Merkezinde yaptıkları görüşme 17.36’da sona erdi. Yaklaşık bir buçuk saat süren görüşmenin ardından liderler herhangi bir açıklama yapmadı.

    Görüşmenin hemen akabinde Özgür Özel’in hızlı adımlarla yürüdüğü görüldü. Gazetecilerin sorularını dahi yanıtlamayan Özel, AK Parti Genel Merkezi’nden ayrılarak CHP Genel Merkezi’ne gitti.

    PİRHA/ANKARA

  • Anayasa Mahkemesi’nin yeni başkanı Kadir Özkaya oldu

    Anayasa Mahkemesi’nin yeni başkanı Kadir Özkaya oldu

    PİRHA-Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan’ın görev süresinin dolmasının ardından Kadir Özkaya yeni AYM Başkanı seçildi.

    Anayasa Mahkemesi (AYM), Yargıtay ve Danıştay başkanlarının görev sürelerinin dolması nedeniyle ikisi mart ayı içinde olmak üzere 3 yüksek mahkemede de başkanlık seçimleri yapıldı.

    Zühtü Arslan’ın görev süresinin dolacak olması nedeniyle AYM üyelerinin yaptığı seçimde, Kadir Özkaya, üyelerin salt çoğunluğunun oyunu alarak yeni AYM başkanı oldu.

    Zühtü Arslan’ın 12 yıllık görev süresi 17 Nisan’da doluyor. 15 üyeden en az 8’inin oyunu alarak salt çoğunluğu sağlayan Kadir Özkaya, 4 yıllığına Anayasa Mahkemesi’nin başkanlığını yürütecek.

    KADİR ÖZKAYA HAKKINDA…

    2005-2011 yılları arasında Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği yapan Kadir Özkaya, 2011-2014 yılları arasında da Danıştay üyeliği yaptı. 18 Aralık 2014 tarihinde Danıştay Genel Kurulunca gösterilen üç aday arasından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi ve 22 Aralık 2014 tarihinde göreve başladı. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu tarafından 12 Mart 2020 tarihinde yapılan toplantıda Anayasa Mahkemesi başkan vekilliği ve ikinci bölüm başkanlığına seçildi ve bu görevine 4 Nisan 2020 tarihinde başladı.

    (HABER MERKEZİ)

  • AYM’den Adalet Akademisi ve CİMER’e ilişkin kararnamelere iptal

    AYM’den Adalet Akademisi ve CİMER’e ilişkin kararnamelere iptal

    AYM, Türkiye Adalet Akademisi ve CİMER’e ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini iptal etti. 

    Anayasa Mahkemesi (AYM), Türkiye Adalet Akademisinin kuruluş, görev ve yetkilerine ilişkin usul ve esasları düzenleyen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümü ile Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’nin (CİMER) çalışma usullerinin Cumhurbaşkanınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenmesine ilişkin düzenlemelerin iptaline karar verdi.

    Resmi Gazete’de yayımlanan kararlara göre, CHP, 2019 tarihli ve 34 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümü ve 2018 tarihli ve 14 numaralı İletişim Başkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesine eklenen “CİMER’in çalışma usul ve esasları Cumhurbaşkanınca çıkarılacak yönetmelik ile belirlenir” şeklindeki 3 numaralı fıkranın Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ederek, iptali için AYM’ye başvurdu.

    İptal istemini görüşen Yüksek Mahkeme, Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümünü, CİMER’e ilişkin de söz konusu maddeyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti.

    Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin iptal hükmü bir yıl, CİMER’e ilişkin iptal hükmü ise 9 ay sonra yürürlüğe girecek.

    AYM’nin Türkiye Adalet Akademisine ilişkin kararında, iptali istenen kararname ile kurulan Türkiye Adalet Akademisinin hakim ve savcıların meslek içi eğitimlerini düzenlemek konusunda görevli kılındığı belirtildi.

    Anayasa’nın 140. maddesinde hakim ve savcıların meslek içi eğitimlerinin kanunla düzenleneceğinin hükme bağlandığına işaret edilen kararda, “Bu çerçevede mesleğe gireceklerin adaylığa alınış ve adaylık döneminden başlayarak tüm süreçlerinin mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kanun ile düzenlenmesi gerekmektedir” ifadesi yer aldı.

    Akademide görevlendirilebilecek veya bu kadrolara atanabilecek adli ve idari yargı mensuplarının görevleri boyunca “hakim ve savcı” sıfatlarını korumaya devam ettikleri anlatılan kararda, Anayasa’nın 140. maddesindeki hükümlere de tabi olmayı sürdürecekleri bildirildi.

    “KARARNAMENİN TÜMÜ ANAYASA’YA AYKIRI”

    Söz konusu kişilerin görev almaları, atanmaları, meslekte ilerlemeleri ve diğer özlük işlerinin de kanunla düzenlenmesi gerektiği belirtilen kararda, şunlar kaydedildi:

    “Dava konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi bir bütün halinde değerlendirildiğinde esas itibarıyla münhasıran kanunla düzenlenmesi gereken konularda düzenleme içerdiğinden Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasının 3. cümlesine aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle kararnamenin tümü Anayasa’ya aykırıdır, iptali gerekir.”

    Yüksek Mahkemenin CİMER’e ilişkin iptal kararında ise CİMER’in üstlendiği görev ve yürüttüğü faaliyetlerin Anayasa’nın 74. maddesinde güvence altına alınan dilekçeyle bilgi edinme hakkının kapsamında kaldığı ifade edildi.

    Kararnamenin, “CİMER’in çalışma usul ve esasları Cumhurbaşkanınca çıkarılacak yönetmelik ile belirlenir” hükmünün yetki yönünden iptaline karar verildiği belirtilen kararda, CİMER’in üstlendiği görev ve yürüttüğü faaliyetin, Anayasa’nın 74. maddesinde güvence altına alınan dilekçe hakkının ve bilgi edinme hakkının kapsamında kaldığı vurgulandı.

    Kararda, dilekçe hakkı ve bilgi edinme hakkına ilişkin düzenleme içeren kuralın, kararnameyle düzenlenemeyecek yasak alanda kaldığı bildirildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • AYM Başkanı Arslan’dan Erdoğan’a: AYM kararlarına uyulması zorunluluktur!

    AYM Başkanı Arslan’dan Erdoğan’a: AYM kararlarına uyulması zorunluluktur!

    PİRHA- Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, görevi bırakmadan önce yaptığı veda konuşmasında uygulanmayan AYM kararlarına değindi. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törende konuşan Arslan, “Bir hukuk devletinde katılmasak da bu kararlara uyulması anayasal bir zorunluluktur” dedi.

    Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, iki kez ‘hak ihlali’ kararı verilmesine rağmen Yargıtay tarafından yok sayılan ‘Can Atalay’ kararı sonrası, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törende önemli açıklamalarda bulundu.

    Konuşmasında AYM kararlarına uyulmasının Anayasal zorunluluk olduğunun altını çizen Arslan,”Görüş farklılıklarının, yorum farklılıklarının bulunduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmamasının hiçbir anayasal ve yasal zemini ve temeli yoktur” ifadelerini kullandı.

    “KARARLARA UYULMAMASININ HİÇBİR ANAYASAL ZEMİNİ VE TEMELİ YOKTUR”

    Arslan, konuşmasında şunları söyledi:

    “Temyizden geçerek kesinleşmiş yargı kararlarından sonra Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar ve yorumdan sonra görüş farklılıklarının, yorum farklılıklarının bulunduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmamasının hiçbir anayasal ve yasal zemini ve temeli yoktur.”

    “BEĞENMESEK DE ZORUNLULUKTUR”

    Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasının zorunlu olduğunu belirten Arslan, şu ifadeleri kullandı:

    “Elbette Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını ve anayasa hükümlerine ilişkin kararlarını ve yorumlarını beğenmeyebilir, bunlara katılmayabiliriz. Ancak bir hukuk devletinde katılmasak da bu kararlara uyulması anayasal bir zorunluluktur. Nitekim anayasamızın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesin olup yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

    YARGITAY BAŞKANI TÖRENE KATILMADI

    Öte yandan, Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca, Anayasa Mahkemesi’ndeki yemin törenine katılmadı.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • AYM, bazı haberlere erişim engeli getirilmesini düzenleyen yasa maddesini iptal etti

    AYM, bazı haberlere erişim engeli getirilmesini düzenleyen yasa maddesini iptal etti

    PİRHA- Anayasa Mahkemesi (AYM), “kişilik haklarını ihlal ettiği” iddiasıyla internetteki bazı haberlere erişim engeli getirilmesini düzenleyen yasa maddesini anayasaya aykırı bularak iptal etti.

    AYM, internet ortamında yayımlanan haberlere ‘kişilik haklarını ihlal ettiği’ gerekçesiyle yasak getiren 5651 sayılı Kanun’un 9. Maddesi’nin iptaline karar verdi. Söz konusu maddenin iptal kararı, 9 ay sonra yürürlüğe girecek.

    Mahkeme, yine bu maddenin diğer fıkralarındaki “içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi” ile “içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları” ibarelerini de iptal etti.

    DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre bu düzenlemeyle internet ortamındaki bir içeriğin süresiz olarak engellendiğine işaret edilen kararda, “Bu yönüyle kurallar ifade ve basın özgürlüklerine ağır bir müdahale teşkil etmektedir” denildi.

    Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan bazı suçların işlendiği şüphesi halinde Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) resen içeriğin çıkarılmasına ve erişimin engellenmesi yetkisi verilmesini de Anayasa’ya aykırı buldu.

    Kararda, dava konusu kuralların, internet ortamında yapılan yayınların içeriğinin yayından çıkarılabilmesine ve/veya bu yayınlara erişimin engellenmesine imkân tanımak suretiyle ifade özgürlüğünü ve bu yayının internet haberciliği kapsamındaki bir yayın da olabileceği gözetildiğinde basın özgürlüğünü sınırladığına dikkat çekildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Özel’den Erdoğan’a tepki: Seninle birlikte anayasayı çiğnemeye kalkarsam gözüm çıksın

    Özel’den Erdoğan’a tepki: Seninle birlikte anayasayı çiğnemeye kalkarsam gözüm çıksın

    PİRHA – CHP Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM’de basına kapalı grup toplantısında konuştu. Özel, yargıdaki krize değinerek, “Bu darbe girişiminde Erdoğan’a meydanı bırakmayız, ona dar ederiz, haddini bilsin. Sen anayasanın 153. maddesini yok sayarsan biri de çıkar anayasanın 107. maddesini yok sayar. Sen gücünü anayasadan alıyorsun, bindiğin dalı kesiyorsun” dedi. 

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, milletvekillerinin ve il başkanlarının katılımıyla yapılan basına kapalı grup toplantısına başkanlık etti.

    81 il başkanının da katıldığı belirtilen kapalı toplanda Özgür Özel’in ‘yeni anayasa’ tartışmaları üzerinde durduğu bilgisi verildi.

    Özgür Özel, başkanlık ettiği ilk grup toplantısında “Genel Başkan dahil herkesin seçimle değişebildiği bir parti olduk. Bu partiyi siz iktidar yapacaksınız. Hepimize ve bu partiye çok emeği olan Genel Başkanımız sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu saygıyla selamlıyorum. Ona vefamızı her fırsatta göstereceğiz. Kurultayın ne kaybedeni vardır, ne kazananı Özgür Özel’dir. Kurultayımız CHP’nin kazandığı ve Türkiye’nin kazandığının çok yakın zamanda anlaşılacağı bir kurultaydır” ifadelerini kullandı.

    CHP Genel Başkanı Özel, Can Atalay konusunda Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi arasındaki tartışmaya da değinerek “Türkiye’de hukuk rafa kaldırıldı” dedi.

    DEPREM BÖLGESİNE DİKKAT ÇEKTİ!

    Özgür Özel, depremzedelerin hâlâ çadırda yaşam sürdürdüklerine de değindi. Hatay’da hâlâ enkazında yüzde 25’inin durduğunu belirten Özel, Deprem meselesi siyaset üstüdür. Deprem bölgesindeki düzenlemeler hızla yapılmalı” diye konuştu.

    DİSK YÜRÜYÜŞÜNE DESTEK

    Özgür Özel, Türkiye Barolar Birliği’nin Yargıtay önünde yaptığı eyleme de değinerek şöyle devam etti:

    “Şimdi bir başka yürüyüş var. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, İstanbul’dan Ankara’ya doğru yürüyor. Takip ediyoruz. Örgütlerimiz Eskişehir’de onlarla yürüyecekler. Vardıklarında ben ve grubum DİSK ile birlikte Ulus’a yürüyeceğiz. Değiştireceğiz bu ülkenin kaderini. Emek ile sermaye karşı karşıya gelmişse emeğin yanındayız!

    Bu ülkede kimse AYM kararlarına uymamayı düşünmüyorken durduk yerde Hataylıların oylarıyla seçilen Can Atalay’ın üzerindeki kilidi açmıyorlar. AYM ‘Çabuk salın’ dedi. Önce alt mahkeme, sonra Yargıtay AYM’ye kafa tuttu. Öyle bir kafa tuttu ki kişisel meseleler, tehditler… Kararda, Kurtulmuş’a had bildirmek var. Kararda milli iradeyi tanımazlık var. Meclis’e ‘Siz kimsiniz?’ diye ayar verme var.

    Sayın Kurtulmuş’u aradım, ne olduysa Meclis özel gündemle toplanmadı. Bu ömrümde gördüğüm en hadsiz darbedir. Bu darbe girişiminde Erdoğan’a meydanı bırakmayız, ona dar ederiz, haddini bilsin. Aslında öyle bir iş yapıyor ki, Anayasanın 153. maddesi açık, net. Sen anayasanın 153. maddesini yok sayarsan biri de çıkar anayasanın 107. maddesini yok sayar. Sen gücünü anayasadan alıyorsun, bindiğin dalı kesiyorsun.

    “BİZDE ÖYLE GÖZ YOK”

    Şimdi çıkmış diyor ki ‘Anayasa değişikliği yapalım’. Sende bu sayı yok. Özel’de de AYM’yi güçsüzleştirecek göz yok. Bizde öyle bir göz yok. Seninle birlikte anayasayı çiğnemeye kalkarsam gözüm çıksın. Anayasalar bugün yapılan, uygulandıkça olgunlaşan önemli metinlerdir. Herkes için yapılır. Bu anayasa Erdoğan’a üretildiği için kriz üretmektedir. İki takımdan birinin başkanı ‘Maçı hakem olarak yöneteceğim’ derse buna kim inanır.

    Toplantının açılışını yapan Özel, daha sonra gruptan ayrıldı. Toplantı basına kapalı olarak devam etti. Özel’in bugün CHP Genel Merkezi’nde de il başkanları ile bir toplantı yapacağı bilgisi verildi.

    PİRHA/ANKARA

  • Diyarbakır Barosu Başkanı Eren’den ‘yargı darbesine karşı tedbir alınmalı’ çağrısı– VİDEO

    Diyarbakır Barosu Başkanı Eren’den ‘yargı darbesine karşı tedbir alınmalı’ çağrısı– VİDEO

    PİRHA – Anayasa Mahkemesi’nin TİP Milletvekili Can Atalay hakkında verdiği kararı Yargıtay tanımadı. Yargıtay ayrıca tahliye kararı veren Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı aldı. CANTV’ye konuşan Diyarbakır Baro Başkanı Avukat Nahit Eren, “Bana göre dün Türkiye’de bir yargı darbesi yapıldı. Buna karşı tedbirler alınmalı” dedi.

    Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’nin tutuklu Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Can Atalay kararı ile anayasayı ihlal ettiğini öne sürerek, yüksek mahkemenin üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

    Yargıtay ayrıca TBMM’ye, Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesi için kararın gönderileceğini belirtti.

    Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Nahit Eren, CAN TV’de yayınlanan Ezgi Soysal’ın sunduğu Can Aktüel Bu Sabah programında konuya dair değerlendirme yaptı.

    “BİR HUKUKÇU OLARAK DEĞERLENDİRME GEREĞİ BİLE DUYMUYORUM”

    Eren, dün Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin vermiş olduğu kararı hukuki açıdan bir hukukçu olarak değerlendirme gereği bile duymadığını dile getirerek, “Aslında bu oyalama süreci dünkü kararın bir hazırlığı olduğunu bize gösterdi. Bana göre dün Türkiye’de bir yargı darbesi yapıldı. Kararın içeriğine baktığımız zaman öyle kararlar var ki gerçekten hukuk adına skandal diyebiliriz” dedi.

    “BU SKANDALIN EN BÜYÜK MAĞDURU, HAKKINI YARGI ÖNÜNDE ARAYANLAR OLARAK BİZLER OLACAĞIZ”

    Eren, Türk Ceza Kanunu’ndaki Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir kurum ve organını aşağılama suçu işlendiğini belirterek şunları ifade etti:

    “Dün Yargıtay 3. Ceza Dairesi hem Anayasa Mahkemesi’nin kurumsal kimliğine hem de Anayasa Mahkemesi’nde oy hakkına sahip olan bağımsız yargıçlara yönelik büyük bir suç isnadında bulunmuştur. Ve kendilerini aşağılamıştır. Bu skandalın mağduru, Anayasa Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlükler konusunda vermiş olduğu bir ihlal kararının yerine getirilmemesinin mağduru toplum, bizler olacağız. Hak arayan, hakkını yargı önünde arayanlar olarak bunun en büyük mağduru bizler olacağız.”

    “SES ÇIKARMAZSAK BU HUKUKSUZLUKLAR ÜLKENİN HER YERİNE YAYILACAK”

    Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Cumartesi Anneleri hakkında verdiği ihlal kararını hatırlatan Eren, “İstanbul’daki Beyoğlu Kaymakamı, bırakın bir yargı makamını, bir bürokrat AYM kararını uygulamadı. Her ihlale her hukuksuzluğa ses çıkarmadığımız sürece maalesef bu hukuksuzluklar ülkenin her yerine bu şekilde yayılmış olacak” dedi.

    Eren, şöyle devam etti:

    “Bu anlamda bu skandal Türk hukuk tarihine yeni bir kara leke. Daha önce de benzer birçok vaka yaşandı. Demirtaş ve Kavala kararının Türkiye’de uygulanmaması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) kararlarıyla Anayasa Mahkemesi(AYM)kararlarının bağlayıcılığı ve uygulanırlığı açısından hiçbir fark yok. Bu uygulamanın getirdiği sonuç maalesef dün Ankara’da büyük bir sarsıntı yarattı.”

    “BİR AN ÖNCE TEDBİRLER ALINMALI”

    Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Nahit Eren, “Bu konuda sadece yargı makamları değil. TBMM’nin ve siyasi partilerin bu konuda çok net bir tutum ortaya koyması lazım. Bu hukuksuzluk ülkeyi hukuk anlamında kaosa sürükler. Temel hak ve özgürlükler konusunda ülkeyi büyük bir çıkmaza sürükleyeceği çok net. Bir an önce buna yönelik tedbirlerin alınması lazım.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Yazar Aksüt: Din işlerine bütçe ayrılması laikliğin ana maddesine karşı gelmektir-VİDEO

    Yazar Aksüt: Din işlerine bütçe ayrılması laikliğin ana maddesine karşı gelmektir-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bugüne laikliğin ve eşit yurttaşlığın sadece anayasada var olduğunu söyledi. Türkiye’nin laik olmadığını belirten Aksüt, “Birkaç bakanlığı bütçesi kadar bir parayı din işlerine ayırarak laikliğin ana maddesine karşı geliniyor” dedi. 

    Ülkemizde son dönemlerde en çok tartışılan kavramların başında gelen laiklik ve eşit yurttaşlık üzerine Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, PİRHA’ya konuştu.

    Aksüt, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllardan bugüne anayasada var olan laiklik ve eşit yurttaşlık maddesinin hiçbir zaman işletilmediğini vurguladı.

    “HİÇBİR İNSAN DÜŞÜNCESİNDEN İNANCINDAN DOLAYI AYIPLANAMAZ”

    “Yeryüzünde her insan farklı bir düşüncenin sahibidir. Farklı bir düşüncenin sahibi olmak insanlığın ön koşullarından biridir” diyen Ali Aksüt, “Farklı düşündüğü, farklı algılandığı, farklı inandığı için hiçbir insan düşüncesinden inancından ya da algısından dolayı ayıplanamaz ve bu konu üzerinden herhangi bir baskı ve tahakküm yapılamaz” dedi.

    Dünyada 1948, Türkiye’de ise 1949 yılında insan hakları bildirgesinin kabul edildiğini aktaran Aksüt, “İnsan hakları evrensel beyannamesine göre her insanın farklı bir düşünceye sahip olması farklı bir inanç algısı olmasından dolayı onun üzerinde bir yaptırım yapılamayacağı bir ülke olarak kabul edilmişken, ülkemizde durum ne? Nasıl bir giriş yaptılar. Bu gidişatta bu ülkeyi yönetenler, bu ülkede egemen olan siyaset bizleri nasıl yönetiyor? Nasıl yönlendiriyorlar bunu görmek lazım” diye belirtti.

    “ÜLKE LAİKTİR DİYENLERLE, LAİK DEĞİLDİR DİYENLER İKİYE AYRILMIŞ DURUMDA”

    Türkiye’de bir tarafta ülke laik diyenler diğer taraftan ise laik değildir diyen kesimler olduğunu vurgulayan Aksüt, şöyle devam etti:

    “Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir, kimileri de diyor ki Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet değildir. Acaba öyle mi diye baktığımızda bizim karşımıza ne geliyor laikliğin tanımını yapmak geliyor. Laiklik, din ile devlet işlerinin ayrıldığı, devletin inançla ilgili hiçbir uygulamaya katılmadığı ve devletin de din işlerine bulaşmadığı bir yerde düzenin adı laiktir.”

    “TÜRKİYE’DE SÜNNİ İNANÇ DEVLET DİNİ HALİE GETİRİLDİ”

    Türkiye Cumhuriyeti’nde dinden, inançtan, mezhep algısından bağımsızlaşmış bir durumun söz konusu olmadığını belirten Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Bizim ülkemizde bir inanç alınmış devlet dini haline getirilmiş, devlet eliyle kontrol edilen, korunan, başat bir din haline getirilen, onun karşısında olanların ise ötekileştirildiği bir inanç haline getirilmiş” dedi.

    “DEVLET BİR DİNE PARA AKTARIYORSA O ÜLKE ASLA LAİK OLAMAZ”

    Bir inancın, bir mezhebin içinde olanlar devlet eliyle korunup kollanıyorlarsa o devletin devlet olmadığının altını çizen Aksüt, inanç makamları mekanları muhabbetleri veyahut da dini pratikleri, her türlü bütçe, devlet eliyle ayrılıyorsa, o devlet laik bir devlet değildir” şeklinde ifade etti.

    Bir ülkede anayasasında adı laiklik konulmuş ancak işlemeyen bir madde halinde tutuluyorsa bunun adının terane olduğunu belirten Yazar Ali Aksüt, “Türkiye şu haliyle laik olmadığı gibi laikliğin çok ötesinde birkaç bakanlığın bütçesi kadar bir parayı din işlerine ayırarak laikliğin ana maddesine karşı gelmiş oluyor. Bir inancın, bir mezhebin lehine hareket edilerek, eşit Yurttaşlık Hakkı da zedelenmiş ve korunmamış oluyor” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Aksüt: AKP geçmiş iktidarlardan güç alıyor; Alevileri- Bektaşileri eşit yurttaş görmüyor-VİDEO

    Aksüt: AKP geçmiş iktidarlardan güç alıyor; Alevileri- Bektaşileri eşit yurttaş görmüyor-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bu güne laikliğin ve eşit yurttaşlığın sadece anayasada var olduğunu  hiçbir zaman işletilmediğini, her şey Hanefi fıkhına göre, Sünni İslam’a göre devlet eliyle örgütlenip yapılandırılmıştır” dedi.

    Ülkemizde son dönemlerde en çok tartışılan kavramların başında gelen laiklik ve eşit yurttaşlık üzerine Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, PİRHA’ya konuştu.

    Aksüt, Aleviler üzerindeki asimilasyonun cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bu yana sürdürüldüğünü belirterek, anayasada varolan laiklik ve eşit yurttaşlığın hiçbir zaman işletilmediğini ve ölü bir maddeden öte bir anlamının olmadığını vurguladı.

    Ali Aksüt, 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Hanefi fıkhına göre Sünni İslam’ı adeta Türkiye’de bir devlet dini haline getirildiğini vurgulayarak şunları söyledi:

    “1924 yılında Hilafet kaldırıldığı zaman hemen en kısa sürede ne yapıldı? Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Devletin toplumun din işlerine karışmadığı, inananların kendi inançlarını istedikleri gibi yönlendirdikleri, sadece başka inançlar üzerinde tahakküm kurmamaları için kurulmuş bir kurum olması gerekirken, ne oldu? Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Hanefi fıkhına göre Sünni İslam’ı adeta ülkemizde bir devlet dini haline getirildi” dedi.

    CUMHURİYETTEN BUGÜNE SÜNNİ İSLAM DEVLET ELİYLE YAPILANDIRILIYOR”

    Laikliğin anayasada olmasına rağmen hiçbir zaman işletilmediğini, adeta ölü bir maddeden öte anlamı olmadığını belirten Aksüt, sözlerine şöyle devam etti:

    “1924 yılının 3 Mart’ından 1937 yılına gelinceye kadar bu şekilde gitti. 1937 yılında ne yapıldı? Aslında bir şey yapılmadı. Sadece o günkü anayasaya bir madde eklendi. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik devlet olduğu maddesi eklenmişti. Evet bu maddenin eklenmesi çok çok iyi bir kazanım ama eğer bir madde yazıldığı kanunda hiçbir zaman işletilmeyen bir madde olarak kalıyorsa o bir madde değil, ölü bir maddedir. Ölü bir maddenin de topluma hiçbir faydası yoktur.”

    LAİKLİK VE EŞİT YURTTAŞLIK ANAYASADA VAR ANCAK HİÇBİR ZAMAN İŞLETİLMEMİŞTİR

    1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin dünyada kabul görmesi üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiğini hatırlatan Aksüt, “Peki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul eden Türkiye Cumhuriyeti eşit yurttaşlığı gündemine almış mıdır? Vatandaşlarını eşit gözle görmüş müdür? Bunlara bir inanç ayrımı yapılmadan mezhepler arasında bir ayrım yapılmadan hatta ülkemizde azınlıkta bulunan birçok İslam dışı inançtan olanların da varlığı gözetilerek işletilen bir madde olmuş mudur? Tıpkı 1937 yılında kabul edilen laiklik maddesi gibi işlemeyen, bir gösterişli madde olarak kabul edilmiş, öylece kalmıştır” şeklinde ifade etti.

    “BU ÜLKEDE GÖRÜNEN O Kİ ALEVİ BEKTAŞİLER EŞİT YURTTAŞ OLAMAYACAKLAR”

    Bugün yapılanların sadece bugünkü iktidarın anlayışından değil, geçmişten günümüze yanlış giden bir anlayıştan kaynaklandığını vurgulayan Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Günümüzün iktidarı ne yapıyor? Günümüz iktidarı geçmişteki bu davranış kalıplarından aldığı güçle hareket ediyor. Geçmişte Aleviler, Bektaşiler eşit yurttaş sayılmadı ki bugünkü iktidar da aynı gözle baksın. Bugünkü iktidar aynı zihniyeti devam ettiriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde Aleviler Bektaşiler eşit yurttaş olarak görülmemiştir. Görünen o ki görünmeyecektir de” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü Akın: İktidara bir kez daha kaybettireceğiz-VİDEO

    Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü Akın: İktidara bir kez daha kaybettireceğiz-VİDEO

    PİRHA- Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü İbrahim Akın, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, yerel seçimlere dikkat çekerek, “Kayyım siyasetinin ortadan kaldırılması için çok güçlü bir çalışmaya ihtiyacımız var. Bu çalışmayı yaparak şimdiden başlayarak güçlü sonuç almak istiyoruz. Yerinden, yerelden, demokratik bir yerel yönetim inşasını başlatmak zorundayız. Seçimlerde bunlara bir kez kaybettireceğiz, mutlaka kazanacağız” dedi.

    Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Eş Sözcüsü İbrahim Akın, haftalık Meclis grup toplantısında konuştu. Akın,  2 Temmuz 1993’te yaşanan Madımak Oteli Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anarak başladığı konuşmasında, “Türkiye topraklarında yaşanmış en ağır katliamlardan biridir. Bu katliam en ilk ne de son oldu. Sivas Madımak katliamı ile birlikte bir gerçeklik ortaya çıktı ve bu yok sayılamayacak ve katliam zaman aşımına uğratılamayacaktır” dedi.

    Akın, devamında şunları ifade etti:

    “Türkiye katliam tarihi dedik, sadece Sivas’ta değil. Sivas’ın hesabı sorulsaydı, Maraş, Çorum ve sonraki katliamları yaşamayacaktık. Sonrasında yaşanan Gazi Mahallesi, Roboski, Suruç ve 10 Ekim Katliamı, Sur Katliamı hepsi arka arkaya gelen katliamlar tarihi olarak Türkiye tarihine gömülmüş oldu. 100 yıllık Türkiye tarihinde sadece bu mu? Hayır! Daha çok katliamlar yaşanmış oldu. Bunları hala yaşamaya devam ediyoruz.

    98 yıl önce Şeyh Said ve 47 yoldaşının idam edildiği bir tarih de yaşadık. Şeyh Said ve arkadaşlarının mezarlarının nerede olduğu bilinmiyor. Bu aynı zamanda Türkiye için bir kara leke olarak duruyor. Yüzleşilmesi gereken bir tarih olarak önümüzde duruyor. Sadece bu mu?  JİTEM tarafından 32 yıl önce HEP Amed İl Başkanı Vedat Aydın da aynı şekilde katledilenler içinde yer alıyor. Katledilen bütün yoldaşlarımızı, kendini feda etmiş bütün dostlarımızı sevgiyle ve saygıyla anıyoruz.

    Bu düzenin tesadüf olmadığını, kader olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla bu düzenle sorunumuz var. Aynı zamanda kadınların, emekçilerin, gençlerin, bütün düzen mağdurlarının sorun olduğunu biliyoruz. Yeşil Sol Parti olarak bu düzenle sorunu olanların sesi, sözü olmaya onlarla birlikte mücadele etmeye kararlıyız. Bu kararlılığı her yerde göstermeye çalışacağız.

    BU GÖREV, HEPİMİZİN GÖREVİDİR

    Bu seçimlerde partimiz, hiçbir partide olmayan açık yüzleşmeyi, özeleştirel süreci başlatmış oldu. Örgütlerimizle yaptığımız değerlendirme sonrası halkımız, bizi destekleyen yoldaşlarımızla ve kurumlarımızla açık ve onurlu bir mücadelenin güçlü bir şekilde gerçekleştirilmesi için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu çalışmalar sürecinde dayanışmayı büyütmeye, yerel demokrasiyi güçlendirmeye, doğrudan katılımlarla birlikte partimize sahip çıkmaya önümüzdeki dönemde daha güçlü bir şekilde Yeşil Sol Parti’nin hayata geçirilmesinde bütün dostlarımızı açıktan göreve çağırıyoruz. Bu görev, hepimizin görevidir. Türkiye tarihini yaşadığı bu ağır süreci ancak hep birlikte karşılayabileceğimize inanıyoruz ve desteklerinizi bekliyoruz.

    MERDAN YANARDAĞ NİÇİN CEZAEVİNDE?

    Bu ülkede insanların onurlu ve hukuk içinde yaşaması, tecridin ortadan kaldırılmasını duyarlı bir yurttaş ve bir basın mensubu söz etti. Tecrit bu ülkede hiçbir hukuka anayasa, uluslararası sözleşmeye tabi olmadan uygulanan bir şeydir. Tecrit karşısında itiraz etmek, insanlık onuru açısından çok değerlidir. Tecrit bu ülkede bir suçtur. Bu suçu işleyenlerin suçunu itiraf etmeleri, aynı zamanda itiraz etmeleri de doğaldır. Merdan Yanardağ’a yönelik uygulama kabul edilemez. Merdan Yanardağ bir şey daha ortaya çıkarmıştır; Sayın Öcalan barış sürecinden bu yana yıllardır çok ağır bir şekilde mevcut hukukun hiçbir yerine sığmayan tecrit politikasını uygulandığını hepimiz tanık oluyoruz. Bu tecrit bütün Türkiye’ye yayılmış bir şekilde gelişiyor. Bu bir model haline gelmiş durumda.

    UYGULAMALARINIZDAN VAZGEÇİN!

    Kürt sorunu başta olmak üzere tecrit politikası uygulanmazsa, bu ülkenin Kürt sorununun çözümünde bir odak geliştirilebilinirse, anahtar rol olacak bir çözüm meselesi olacağını düşünüyoruz. Müzakere ve mücadele sürecinin birlikte işlediği bu dönemde eğer gerçekleştirilirse Türkiye’nin yaşadığı çoklu krizlerin aşılabileceğine inanıyoruz. Çoklu krizlerin sebeplerinden en önemlilerinden bir tanesinin Kürt sorununun çözümsüzlük politikalarından kaynaklı olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla iktidara sesleniyoruz; bu uygulamalarınızdan vazgeçin! Merdan Yanardağ’ın gözaltına alınması tecridin bir insanlık suçu olduğunu ortadan kaldıramaz. Tecrit suçtur, tecride karşı itiraz edenleri zindanlara tıkabilirsiniz ama bu uygulama insanlık suçu olarak devam eder. İktidara seslenmek istiyoruz; bu ülkede eşitlikçi, özgürlükçü bir ortamı inşa etmek istiyorsanız önce bu tecrit politikasından vazgeçin.

    ANAYASA BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞMEDİR

    Toplumsal sözleşmeler, Türkiye’de herkesin eşit, demokratik bir şekilde katılabildiği bir süreçte ortak tartışmalar sonrasında ancak gerçekleşebilir. Ancak Türkiye’de hiçbir sözün demokratik bir şekilde söylenemediği, her söyleyenin cezaevine atıldığı bir ortamda demokratik, katılımcı bir anayasa yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla önce şu andaki anayasadaki hukuka, kurallara uyun ve insanları yasada ve hukukta olmayan yöntemlerle cezaevlerine koymayın, işkenceye tabi tutmayın. Bunu yapmayan bir iktidarın bizim önümüze getireceği anayasa tamamen şu anlama gelir: Bu ülkede bir dikta rejiminin inşa edilmesini, Saray rejiminin daha çok güçlendirilmesini sağlayacaktır. Hükümete, devlete, şu anda anayasa yapmak isteyenlere sesleniyoruz; önce bu hukuksuzlukları ortadan kaldırın, ondan sonra gelin yüzünüz olsun konuşmaya. Onun için buradan bir kez daha şunu söylemek isterim. Bu ülkede demokratik bir ortam yaratmadan anayasa yapılamaz.

    SEÇİMLERDE BUNLARA BİR KEZ KAYBETTİRECEĞİZ

    Ağır bir seçim dönemi geride bıraktık dediğim gibi bunu karşısında mücadelemizi büyütmek için yeniden güncellenen örgütsel, siyasal faaliyetlerimizi yürütüyoruz. 2024’te bir yerel seçim var. Bu seçimler bizim için çok önemli. Kayyım siyasetinin ortadan kaldırılması için çok güçlü bir çalışmaya ihtiyacımız var. Bu çalışmayı yaparak şimdiden başlayarak güçlü sonuç almak istiyoruz. Çünkü yerel seçimler iktidarın seçim kazandığı günden itibaren planlarının başında geliyor. Yerinden, yerelden, demokratik bir yerel yönetim inşasını başlatmak zorundayız. İnanıyoruz ve bu konuda kararlıyız. Seçimlerde bunlara bir kez kaybettireceğiz, mutlaka kazanacağız. Kazanacağız çünkü bu seçimler geçmişteki seçimlerden çok farklı olmak zorunda. Yürüttüğümüz siyaseti tekrar güncelleyeceğiz, değerlendireceğiz, ona göre yol haritamızı belirleyeceğiz. Bütün demokrasi güçleri, emek güçleriyle bu mücadeleyi etkili bir şekilde yürütmeye çalışacağız.

    MALİYE BAKANINA KAYYIM ATANMIŞTIR

    Türkiye’nin en önemli gündemlerinden biri de ekonomi. Biliyorsunuz, Türkiye’de çoklu krizlerden bahsediyoruz. Ancak ekonomi meselesi en temel konulardan birisi. Son zamanlarda faiz meselesi, kur meselesi aldı başını gidiyor. Bir ay önce bir asgari ücret belirlendi. Asgari ücret belirlendikten sonra bu ülkede yaklaşık 25-30 civarında enflasyon ortaya çıkmış oldu kur farkıyla beraber. Aslında verdikleri yüzde 34’lük farkı daha ceplerine girmeden insanların ellerinden almış oldular. Böylesi bir ekonomik modelle sürdürülmesi mümkün değil. Ne diyordu Erdoğan? ‘Ben var oldukça bu ülkede nas politikası uygulanacak.’ Ne demek istiyordu? Faiz yükseltilmeyecek ve faiz sebep, enflasyon sonuç diyordu. Bunu söyleyen ve bunun için meydan meydan dolaşan Erdoğan baktı ki faizler yükseldi.  Biz buradan söylüyoruz; bu halka bu yalanı söylemeye kimsenin hakkı yok. Erdoğan bunu hala iddia ediyorsa bunu çıksın açıklasın. İddia etmiyorsa bizim açımızdan şu anda ekonomik politikasının yönetimine kayyım atamaktan başka bir ifadesi oktur. Benim iddiam, benim iradem bu diyorsanız, size rağmen hala bu enflasyon uygulanıyorsa, Merkez Bankası, Maliye Bakanı bunu devam ettireceğim diyorsa, o zaman bu ülkede Merkez Bankasına, Maliye Bakanına kayyım atanmıştır diye düşünüyoruz. Bu iddiamızı takip edeceğiz, bunun hesabını da soracağız. Çünkü, seçim döneminde bu insanlara vaat edilen her şey bu ülkede sermayeye peşkeş çekilmeye neden oldu. Şu anda önümüzdeki günlerde açıklanacak memur maaşları, emekli maaşları, insanlarımızın yaşamlarını asgari geçim sınırında bile geçinemez hale gelmiş oldu.

    YEŞİL SOL PARTİ’Yİ HER AN YERDE KARŞINIZDA GÖRECEKSİNİZ

    Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na bir kez daha söylemek istiyoruz. Meydanlar boş değil, muhalefet dağılmış değil, dikensiz bir bahçesi değil ülke. Yeşil Sol Parti’yi her an yerde karşınızda göreceksiniz. Sizinle mücadelemiz devam edecek. Bu ülkede seçim dönemi her ne kadar meclis çoğunluğu onlarda olsa bile, Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilmiş olsa bile, ülkede yüzde 50’den fazla insanın değişim istediğini çok biliyoruz. Sokakta, sahada tablo budur. Seçim sonuçları her şey değildir, asıl olan sokaktaki mücadelenin örgütlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Toplumsal değişimin sözcüsü sesi olmaya, Yeşil Sol Parti’yi bahsettiğimiz ilişkiler çerçevesinde yeniden güncellemeye, onu mücadelesinin örgütlenmesini ve temsiliyetini sağlamaya çalışacağız. AKP-MHP iktidarı asla bu meydanların boş olduğunu düşünmeyecek. Yeşil Sol Parti bu mücadelenin en etkili şekilde sözü olmaya devam edecek.

    UMUT GENÇLERDE KADINLARDA

    Sevgili gençler ve kadınlar, bu ülkede yaklaşık 6 milyon seçmen vardı. Belki Yeşil Sol Parti olarak arkadaşlarımıza, dostlarımıza ulaşamadık. Ancak önümüzdeki dönemde şöyle bir kaygıya kapılmayın. Yaşlanmış, tutuculaşmış, ağırlaşmış siyasi kadroların karşısında umutsuzluğa kapılmayın, umut sizlerde. Ancak değişim isteyen herkes mücadelenin parçası olmak zorunda. Olmazsak izleyici hale geliyoruz: İzleyerek bir değişim sağlayamıyoruz. Gelin herhangi bir partiyle olmayabilir ama mücadeleye ortak, değişimin öznesi olmadan Türkiye’deki mevcut durumu değiştiremeyiz. Dışarda gelecek aramaktan çok, bu ülkenin topraklarındaki değişime siz de katılın, omuz omuza mücadele edelim.

    Son olarak şunları söylemek istiyorum; Kimse burada moral bozukluğu içinde olmasın, umutsuzluğa kapılmasın, baskıcı tekçi ırkçı ötekileştirici rejim karşısında mülteciler başta olmak ayrımcılığa karşı mücadele etmek hepimizin ortak görevi olsun. Bu görevi hem mecliste hem de alanlarda mücadeleyi ortaklaştırarak yapmamız gerekiyor. O nedenle Türkiye’deki ana muhalefet partisi iddiasını biz Yeşil Sol Parti’de görüyoruz. Umudumuz ve inancımız, bu mücadelede direnişin sembolü olan insanlarla birlikte olmamızdır. Bu mücadeleyi o anlamda daha güçlendirerek devam ettireceğimize inanıyoruz. Bu bozuk düzeni birlikte değiştireceğimize inanıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • Doç. Dr. Veysel Dinler: Yeni hükümet sisteminde sistemin tek hakimi Cumhurbaşkanı

    Doç. Dr. Veysel Dinler: Yeni hükümet sisteminde sistemin tek hakimi Cumhurbaşkanı

    PİRHA- Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler, “Cumhur İttifakı’nın parlamentoda çoğunluğu elde ettiği bir sistemde, yürütmenin Millet İttifakı’ndan olması daha dengeli bir sonuçtur. O yüzden daha yüksek bir enerjiyle cumhurbaşkanını seçme motivasyonu yaratılmalıdır” çağrısında bulundu. 

    28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi yaklaşırken, çeşitli spekülasyonlar da yapılıyor.

    Hitit Üniversitesi Öğretim Üyesi/Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler, yeni hükümet sistemine ilişkin bir yazı kaleme aldı.

    “Yeni Hükümet Sisteminde Sistemin Tek Hakimi: Cumhurbaşkanı” başlığıyla yazan Doç Dr. Dinler, “TBMM’nin Cumhurbaşkanını by-pass etmesi daha zordur, oysa Cumhurbaşkanı TBMM olmaksızın da işlerini yürütebilir. Yeni sistemde Cumhurbaşkanı isterse TBMM’ye kanun bile çıkarttırmaz. Veto ettiğinde 301 milletvekilinin oyuyla tekrar kabul edilmesi gerekir.” dedi.

    “İster istemez TBMM Cumhurbaşkanını bazı durumlarda frenleyebilir” diyen Dinler, “Cumhur İttifakı’nın parlamentoda çoğunluğu elde ettiği bir sistemde, yürütmenin Millet İttifakı’ndan olması daha dengeli bir sonuçtur. O yüzden daha yüksek bir enerjiyle cumhurbaşkanını seçme motivasyonu yaratılmalıdır” çağrısında bulundu.

    Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler‘in yazsısının tamam şöyle:

    “28 Mayıs 2023 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Seçiminin ikinci turu yaklaşırken, hükümet sistemi üzerinde yerli yersiz spekülasyonlar da artmakta ve kafa karışıklığına neden olmaktadır. Özellikle Abdüllatif Şener’in 23 Mayıs 2023 tarihinde NTV kanalında vermiş olduğu beyanat hem açıklama sahibinin sistem hakkında yeterince bilgili olmadığını hem de kendisinin daha önceleri yaptığı mealen yeni sistemin TBMM’yi cumhurbaşkanı karşısında güçsüz kıldığı ve bu sebeple değişmesi gerektiği argümanı ile de çelişmektedir. Ötesi seçim öncesi kafa karışıklığına ve seçmende motivasyon kaybına sebep olabilecek talihsiz açıklamaları üzerine şunları söylemek mümkündür.

    “YENİ SİSTEMDE CUMHURBAŞKANI İSTERSE TBMM’YE KANUN BİLE ÇIKARTTIRMAZ”

    TBMM’nin Cumhurbaşkanını by-pass etmesi daha zordur, oysa Cumhurbaşkanı TBMM olmaksızın da işlerini yürütebilir.

    1- Başkanlık sisteminde parlamentonun başkana karşı en büyük gücü bütçenin reddidir. Bizim akıllılar cumhurbaşkanını denetimden çıkaracaklar ya güya.
    TBMM bütçeyi reddetse bile bir önceki senenin bütçesi değerlendirme oranlarına göre artırılarak yürürlüğe girer.

    Anayasa m. 161/4: Bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır.

    Hani bütçe yapılmazdı?
    TÜİK Cumhurbaşkanının kontrolündeyse oranlar ne kadar yüksek çıkarsa, bütçenin yenilenmesi bakımından yürütmenin (cumhurbaşkanının) de işine gelir zaten.

    2- Yeni sistemde Cumhurbaşkanı isterse TBMM’ye kanun bile çıkarttırmaz. Veto ettiğinde 301 milletvekilinin oyuyla tekrar kabul edilmesi gerekir.

    Anayasa m. 89/3: Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu üye tamsayısının salt çoğunluğuyla aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır; Meclis, geri gönderilen kanunda yeni bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar Meclise geri gönderebilir.

    Hepimiz biliyoruz ki Cumhur+Millet+HDP bile çoğu zaman 301’i mecliste bulamaz. İş inada binerse Cumhur İttifakı vekillerini 24 saat TBMM’de nöbete tutar. Çıkan kanunu da mümkün olduğunca geç onaylayıp Anayasa Mahkemesi’ne götürmek cabası.

    “GÖREVE ATAMA VE GÖREVDEN ALMA TAMAMAMEN CUMHURBAŞKANININ TASARRUFUNDADIR”

    3- Hiçbir bakanın veya cumhurbaşkanı yardımcısının atanması için bir güvenoyuna veya TBMM onayına ihtiyaç yoktur. Göreve atama ve görevden alma yetkisi tamamen Cumhurbaşkanının tasarrufundadır.

    4- Kamu görevlilerinin atanması için kanun çıkarılamaz. Çıkarılsa bile, konunun idari mesele olması sebebiyle Anayasa Mahkemesi iptal etmesi muhtemeldir. Hadi iptal etmedi diyelim, tüm yüksek unvanlı kamu görevlilerini TBMM atayacak değil ya! TBMM’nin doğrudan görev alanı olmayan (Sayıştay, Kamu Denetçiliği Kurumu, RTÜK vs) böyle bir şey mümkün değil.
    En fazla parlamenter sistemde olduğu gibi 3’lü kararname gibi bir sistem getirir. Başbakanlık makamı olmadığı için kararname 3’lü değil de yine cumhurbaşkanının kendi atadığı bakanla 2’li şekilde olur. Bu da çok saçma bir argüman.

    “YETKİLERİN KISITLANMASI TOPLUM YARARINA”

    5- Bakanların ihtiyaç duyacakları kanunlar ne olacak?
    Şu an eldeki geniş kanunlarla bakanların ekstra yetkiye ihtiyaçları yok zaten. Yetkilerinin kısıtlanması da toplumun yararına zaten. Yetki meselesi Türkiye’de hala iyi anlaşılamayan bir konu. Devlet adına kamu gücü kullanılanlara verilen her yetki yurttaşların (hatta yabancıların) hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılması demek. Örneğin, İçişleri Bakanının belediyelere kayyım atayamaması, valilerin sudan sebeplerle konser veya festivalleri yasaklayamaması, Şehircilik Bakanlığının acil kamulaştırmalar yapamaması, hak ve özgürlükleri ihlal etmez, tersine vatandaşın yararına şeylerdir.
    Yani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.

    Kaldı ki, toplumun ihtiyaçlarına karşılık vermeyen bir TBMM’nin bir sonraki seçimde halka hesap vereceği de açıktır. Cumhurbaşkanının emrindeki TRT bu sefer halk düşmanlarının ifşası için uğraşabilir.
    İstanbul-Ankara büyükşehirlerinde uygulanmak istenen TOPAL ÖRDEK politikası cumhurbaşkanlığında bu kadar etkili olamaz.
    Çünkü iktidar Büyükşehir Belediye Meclisleri eliyle yapamadığını, kanun veya kararname çıkararak, belediye yetkilerini bakanlıklara devrederek yapmaktadır.
    Cumhurbaşkanlığında zaten en yetkili cumhurbaşkanıdır.

    6- İster istemez TBMM Cumhurbaşkanını bazı durumlarda frenleyebilir.
    Bu zaten bizim istediğimiz şey değil mi? Frensiz, hiçbir denetim mekanizması olmayan/olmayacak bir cumhurbaşkanı daha mı iyi?

    7- Birkaç yıl içinde Cumhurbaşkanı tarafından bazı AYM üyeleri de dahil olmak üzere pek çok yüksek denetim mekanizmalarına atama yapılacak. Bu bile değişim istemek için yeterli değil mi? Nitekim 2018’en bugüne gördüğümüz denetimsizlik halini bırakın, denetim sözcüğünü bile kullanmak yersiz olacaktır.

    “HALK İSTERSE GETİRİR”

    8- Millet İttifakının vaadi olan güçlendirilmiş parlamenter sistemi halk isterse getirir.
    Bu kampanya süreci vaatlerden çok montaj videoların, kara propagandanın tartışıldığı bir süreç oldu. Yine en kolay olana kaçıldı, milliyetçilik körüklendi.
    Eğer sistemin gerçekten de işin içinden çıkılmaz bir hal aldığı, tabela partilerinin bile kendi oy oranlarının çok üzerinde sisteme etki ettiği Cumhur İttifakı bileşenlerince de düşünülüyorsa, onları da rahatlatacak bir sisteme geçilmesi niçin imkansız olsun ki?
    Sistem sadece devlet mekanizmasını, bürokrasiyi yorup, sistemi hantallaştırmakla kalmamakta, aynı zamanda siyasal alanda da orantısız ve sürprizlere gebe bir durum ortaya çıkarmaktadır.
    Bugün Millet İttifakı bu anayasa teklifini sunacak milletvekili sayısına sahiptir. Bundan en çok zararı da sistemin hakim partileri AKP ve CHP görmektedir. Size garip veya imkansız gelebilir ama iki partinin bile anayasa değişikliğinde anlaşma ihtimali yüksektir.

    “YÜKSEK BİR ENERJİYLE CUMHURBAŞKANINI SEÇME MOTİVASYONU YARATILMALIDIR”

    Sonuç olarak, sistemi anlamadan boş argümanlar üretmeye gerek yok.
    Cumhur İttifakı’nın parlamentoda çoğunluğu elde ettiği bir sistemde, yürütmenin Millet İttifakı’ndan olması daha dengeli bir sonuçtur.
    O yüzden daha yüksek bir enerjiyle Cumhurbaşkanını seçme motivasyonu yaratılmalıdır.

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    > Doç. Dr. Veysel Dinler: ‘Hile var’ algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir
    > Doç. Dr. Veysel Dinler, seçim görevlilerini uyardı: 2 ila 10 yıla kadar hapis cezası var
    > Kaybetseler bile gitmezler mi? Doç. Dr. Dinler, Anayasayı ihlal suçunu hatırlattı