Etiket: anayasa

  • ‘Demokratik bir anayasa bütün toplumların çimentosudur’-VİDEO

    ‘Demokratik bir anayasa bütün toplumların çimentosudur’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal 9. Kültür Etkinlikleri 2’nci gününde, ‘Alevilerin eşit hak talebi ve laiklik’ paneli ile devam etti.

    Haberin Videosu

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Edremit Şubesi tarafından organize edilen Pir Sultan Abdal 9. Kültür Etkinlikleri 2’nci gününde gazeteci-yazar Turan Eser’in katılımıyla düzenlenen panelle devam etti. Panele çok sayıda yurttaş katıldı.

    “KİNDAR GENÇLİK İSTİYORLAR”

    “Bir avuç otoriter çocuklarımızdan çağdaş bilge bir nesil istemiyorlar. Kindar gençlik istiyorlar” diye konuşan gazeteci-yazar Turan Eser, farklı inançlardaki çocuklara tek din dayatıldığını ifade ederek bunun din ve vicdan özgürlüğüne karşı bir hak ihlali olduğunu vurguladı. Eser şöyle konuştu:

    “Asıl kavga gökyüzüne güvenenler ile yeryüzüne güvenenler arasındadır. Ülke eğitimde dibe vurmuş durumdadır. Bir avuç otoriter çocuklarımızdan çağdaş bilge bir nesil istemiyorlar. Kindar gençlik istiyorlar. Biz birbirimizin tetikçisi değil yoldaşı olmak istiyoruz. Kadını aşağılayan, farklılıkları ötekileştiren bir eğitim sistemi istemiyoruz. Din öğretimini devlet veremez. Devlet din okulları açmaz. MEB bizim çocuklarımızın nasıl inanacağına karar veriyor. Farklı inançtaki çocuklara tek din öğretiliyor. Bu din ve vicdan özgürlüğünün ihlalidir.”

    “DEVLET DİNCİLİK, ETNİK MİLLİYETÇİLİK YAPARSA VAY HALİMİZE”

    Alevilerin eşit yurttaşlık talebini her alanda haykırdığını söyleyen Eser, “Aleviler bu ülkede eşit yurttaşlık istiyor. Aleviler dinsiz bir devlet istiyor. Devlet namaz kılamaz, cem tutamaz. Devlet dincilik, etnik milliyetçilik yaparsa vay halimize. Aleviler 13. yy’dan beri laiklik mücadelesi veriyor. ‘Alevilerin katli vaciptir’ diyorlar işte bu savunduklarımız için. Taleplerimiz çok net. Eşit koşullarda barış içinde, huzur içinde yaşayabileceğimiz bir ülke istiyoruz. Bu hakları Sünni arkadaşlarımız için de istiyoruz. Diyanet en çok Sünni kardeşlerimize zulmediyor. 10 bakanlığın bütçesi ile aynı bütçeyi alıyor. Diyanetin bu ülkeye zarardan başka bir şeyi yok” diye konuştu.

    “DEVLET İÇİN MAKBUL VATANDAŞ TÜRK VE MÜSLÜMAN OLANDIR”

    Aleviliğin bir kültürel, inançsal kimlik olarak resmen tanınması gerekliliğine dikkat çeken Eser, Aleviliğin birçok Avrupa ülkesinde resmi olarak tanındığını ancak kendi topraklarında ise inkara, katliama maruz kaldığını hatırlattı. Devletin hiç bir inancı tanımlama hakkına sahip olmadığına değinen Eser, şöyle devam etti:

    “Devlet gözünde makbul vatandaş olmak Türk ve Müslüman olmaktır. Bir arada olmanın tek aracı laik, demokratik bir anayasadır. Kürdün anadilinde konuşma hakkı, Alevinin inancını yaşama hakkını kurabiliriz. Farklı bir yaşam mümkündür. Buna karşı olanlar son dönem bir çalışmanın içerisine girdi. Bütün müfredatları dinselleştiriyorlar. Tarikatlar bakanlık ile protokol imzalayarak okullarımıza girdi. Alevi İmam Hatip Lisesi açtılar. Orada da imamlaşmış dede yetiştirecekler. Aleviler bunu savunmuyor. Bizim içimizde de Hızır Paşa’lar var. İran’dan, Irak’tan getirdikleri Şiacılar ile cami kurdular. Alevilere buralarda namaz kıldırmaya çalışılıyor. Hatta cemevlerimize girdiler.”

     “DEMOKRATİK ANAYASA HEPİMİZİN ÇİMENTOSUDUR”

    Ülkedeki sorunların çözümünün tüm farklı toplumlar ve inançların yurttaşlık hakkını koruyacak bir anayasa olduğuna dikkat çeken Eser son olarak şunları vurguladı:

    “Laikliğin tartışılması yeniden gündeme gelmeli. Siyasi partiler dahi laikliği tartışmaktan korkar hale geldiler. Biz dindardan daha dindarız demenin bir anlamı yok. Mezhep dili ile siyaset olmaz. Çözüm basit. Bütün toplumların yurttaşlık hakkını koruyan şey anayasadır. Bizi birbirimize eşitleyen şey hukuksal eşitliktir. Din ve milliyetçilik çimento olamaz. Demokratik bir anayasa hepimizin çimentosu olabilir. Kültürel kimlikleri siyasetin çatışma unsuru haline getiremeyiz.”

    Etkinlik sanatçı Berivan Canpolat ve Öznur Korkmaz’ın okuduğu deyişler ile son buldu.

    PİRHA/BALIKESİR

  • ‘Devlet Türkiye’deki milyonlarca Aleviyi yok sayıyor’-VİDEO

    ‘Devlet Türkiye’deki milyonlarca Aleviyi yok sayıyor’-VİDEO

    PİRHA- Yeni anayasa tartışmalarını değerlendiren ABF Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, “Çağa uygun laik demokratik özgür bir anayasanın hazırlanması konusunda ‘birlik birlik, birlik’ diyorum. Benliği yıkıp bizi yaratırlarsa her şeyi halledecekler” diye konuştu.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı ve Kureşan Ocağı dedelerinden  Hüseyin Güzelgül  yeni anayasa tartışmalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Çağa uygun, laik, demokratik, özgür bir anayasanın oluşturulması için Alevilerin birlik olup hem inançsal hem siyasal anlamda örgütlenmeleri gerektiğini belirten Güzelgül, “Bugüne kadar yapılan anayasalarda taleplerimiz kaile bile alınmadı. Avrupa’da 3 milyon Alevi var Türkiye’de 25-30 milyon Alevi var. Buna rağmen bu devlet bu zihniyet Aleviliği yok saymıştır” dedi.

    “ANAYASA HAZIRLANIRKEN ALEVİLERDEN GÖRÜŞ ALINMIYOR”

    Eğitim müfredatı ve anayasa hazırlandığı sırada Alevilerden görüş alma konusunda ilerleme sağlanmadığını dile getiren Güzelgül “Almanya’da yapılan bir  İslami konferans öncesi Almanya İç İşleri Bakanı kendi müsteşarını gönderip bizim görüşlerimizi sordu. Çünkü orada hak, hukuk, adalet ve insana değer var. Almanya’da değil Türkiye’de yaşamamıza rağmen bizim görüşlerimiz sorulmuyor. Kendisine yandaş ve Aleviliği yok etmek için kurduğu devşirme Alevilerin görüşü soruluyor. Bu da Alevileri bağlamaz. Alevileri temsil eden Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Bektaşi inanç kurulu gibi Alevi kurumlardır” dedi.

    “GENÇLERİMİZ BİAT ESASINA GÖRE İŞE ALINIYOR”

    Anadolu topraklarında yaşayan her insanın ibadetini özgürce yapabilmesi için hakka hukuka barışa dayalı bir anayasanın oluşturulması gerektiğini aktaran Güzelgül, Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden dolayı işsizliğin arttığını ve Alevi gençlerinin bundan çok etkilendiğini belirterek şunları kaydetti:

    “Üniversiteyi bitirmelerine rağmen işsiz gençlerimiz. Çünkü liyakat esasına göre değil biat esasına göre işe alınmaktadırlar. Bu da hakkın, hukukun, adaletin olmadığının ırkçı, faşist bir zihniyetin hakim olduğunun göstergesidir. Halk bunun farkına vardı. Bir sinmişlik, bir korku vardı, ayrıştırıcı bir dil vardı. Fakat bu son seçimlerle o sinmişliği korkuyu üzerinden attı. Bu şekilde birlikte mücadele edilirse bunu çözebiliriz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Anti-AYM bildirisi: Tanrı Türk’ü korusun!

    Anti-AYM bildirisi: Tanrı Türk’ü korusun!

    PİRHA – Akademisyen Baskın Oran, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi hakkında 786 akademisyene dava açılmasının ardından son AYM kararının ‘kınama bildirisi ifade özgürlüğüne girer’ yorumunu köşesine taşıdı.

    Anayasa Mahkemesi’nin barış akademisyenleri için verdiği kararın ardından “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine karşı bildiriler yayınlanmaya başlandı. Akademisyen Baskın Oran, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 786 akademisyene yönelik paylaşılan ‘karşı bildiri’yi köşesine taşıdı.

    Artıgerçek sitesindeki yazısında Oran, “Bazı ‘üniversite’ler bu AYM kararını hiç beğenmediler. Bildirinin ifade özgürlüğüne girmediğini, terör karşısında devleti zayıflattığını ileri sürdüler” dedi.

    Son AYM kararının Barış Akademisyenleri hakkındaki ‘kınama bildirisi ifade özgürlüğüne girer’ kararına da işaret eden Oran “Bazı ‘üniversite’ler bu AYM kararını hiç beğenmediler. Bildirinin ifade özgürlüğüne girmediğini, terör karşısında devleti zayıflattığını ileri sürdüler. Recep Tayyip Erdoğan Üni. gibi bazılarının rektörlüğü karşı-bildiriler yayınladı. Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi gibileri de kendi personellerine yazı yollayarak karşı-bildiri yayınlamalarını bildirdi” dedi.

    Akademisyen Oran’ın yazısının devamı şöyle:

    “Son olarak Bezm-i Şabalak Üniversitesi’nin hazırladığı karşı-bildiri metni daha yayınlanmadan elime geçti. Bildiri aynen aşağıdaki gibidir.

    Aziz Türk Milletine:

    Kendilerine ‘akademisyen’ adını veren kimi şahıslar, sanki devlet suç işleyebilirmiş gibi, ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlığı altında Ocak 2016’da sözde bir ‘barış bildirisi’ yayınlamışlardı.

    Bu ihaneti de, PKK terörünü yok etmek için devletimizin her türlü çabayı sergilediği bir dönemde yapmışlardı.

    Örneğin JÖH ve PÖH kuvvetleri, Ekim 2015’te etkisiz hale getirdikleri Hacı Lokman adlı teröristi boynundan iple bağlayıp zırhlı aracın ardından sürüklerken araç içinden çektikleri videoyu, teröristleri caydırmak maksadıyla internete yüklemişlerdi. İşte kendine akademisyen diyen bazı kişilerin bu sözde bildirisi, bu caydırıcı etkiyi azaltmak maksadıyla bu olayın ardından yayınlanmıştır.

    Maalesef, Anayasa Mahkememiz geçtiğimiz hafta skandal bir karara imza atmış,  devletimizi suçlamaya yeltenen bu varakpareyi dünyanın hiçbir yerinde olmayacak biçimde ifade özgürlüğü gibi değerlendirerek şehit ve gazilerimizin hatırasını zedelemiş, maşeri vicdanda büyük yara açmıştır.

    O Anayasa Mahkemesi ki, hain darbe teşebbüsünün ardından, devletimizin terörle mücadelesini desteklemek için cansiperane çabalar sergilemişti. Kanunlarda değişiklik yapan ve birçoğu TBMM’ye sunulmadan uygulanan OHAL kararnamelerinin iptali talebini, yerleşik içtihadından cayarak ve Anayasa’yı böyle durumlarda yapılması gerektiği gibi vatanseverce yorumlayarak reddetmiş, bunların OHAL sonrasında bile uygulanmasını mümkün kılmıştı.

    Üniversitelerimiz ve elemanları, terörü meşrulaştırma sonucu doğuran son AYM kararını kınamak ve kutsal devletimizi desteklemek için büyük bir protesto hareketine girişmiş, Anadolu’nun Malazgirt’le Türkleştirilmesini simgeleyen 1071 imzalı bir bildiri yayınlamışlardır.

    Çok esef vericidir ki, bu yerli ve milli girişimi yapan üniversitelerimizi sabote etme hezeyanları derhal başgöstermiştir.

    Örneğin, ilk protestoyu yayınlayan Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, daha önce Ağrı ve Konya’da topladığı uluslararası sosyal bilimler kongresinin üçüncüsünü Bangkok Tayland’da düzenlemiştir. Bu bilimsel girişim, toplantıya yabancı ülkelerden 4, Türkiye’den ise 33 kişinin katılmasını söz konusu eden kötü niyetli şahıslarca karalanmak istenmiştir. Zaytung adlı haber sitesi “YÖK incelemesi nedeniyle bir süredir Tayland’a gidip rahatlayamayan üniversite yönetiminde gerginlik büyüyor” diye manşet bile atmıştır.

    Yine örneğin, kimi dönek imzacılar, 1071 gibi kutsal bir tarihi bozmak amacıyla, imzalarının habersiz konmuş olduğunu iddia etmeye başlamışlardır.

    Bu durumda imzacı sayısı 1066’ya inince, vatan ve millet aşkıyla dolu üniversitelerimiz kampanyayı daha da geliştirmeye ve 1071 imza yerine, yine Anadolu’nun Türkleştirilmesini simgelemek üzere sayıyı 1915 imzaya çıkarmaya karar vermişlerdir.

    Türk üniversiteleri, devletimizin terörü ne pahasına olursa olsun bitirme çabalarının yanında olmuştur, daima olacaktır ve ‘ifade özgürlüğü’ sözde aldatmacasına daima karşı duracaktır.

    Tanrı Türk’ü Korusun. Selam ve Dua ile…

    Bezm-i Şabalak Üniversitesi Rektörü Dilber Turanlı”

  • Kaplan: ‘Nasıl bir anayasa istiyoruz?’ başlığıyla çalışma yapacağız-VİDEO

    Kaplan: ‘Nasıl bir anayasa istiyoruz?’ başlığıyla çalışma yapacağız-VİDEO

    PİRHA- PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, mevcut anayasa’nın 12 Eylül cunta anayasasından da geride olduğunu söyleyerek “Irkçı, milliyetçi bir anayasa mevcut. Gitgide ümmetçi bir ülkeye doğru yol alıyoruz. Tüm halkların haklarını koruyacak bir anayasa getirilmelidir” dedi. 

    Yerel seçimlerin ardından tabandaki kırılmayı gören iktidar cephesinden, yeniden parlamenter sisteme geçiş yapma konusunda sesler yükseliyor. Meclis kulislerinde AKP’nin daha adaletli siyaset yürütme çizgisine döneceği konuşulurken toplumun birçok kesiminden de yeni anayasa talebi gelmeye devam ediyor.

    Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, mevcut anayasanın 12 Eylül mirası olduğunu belirterek “Fakat 12 Eylül anayasasından eser kalmadı, çok değişikliğe uğradı” dedi.

    “12 EYLÜL ANAYASASINDAN ESER KALMADI”

    Azınlık haklarını da göz önünde bulunduran yeni bir anayasanın kaçınılmaz olduğunu söyleyen Kaplan, Alevilerin demokratikleşme konusunda ciddi çalışmalar yürüttüğünü hatırlatarak “Anayasa çalışmasıyla ilgili kitaplar basıldı. Pir Sultan Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri bu çerçevede ciddi çalışmalar yürüttü. Bu konuda toplantılar yapılmasına rağmen muhatap alınmadık. Alevi açılımı döneminde raporlar hazırlanıp 10-15 cilt kitap çıkarıldı. Şu anki 12 Eylül’ün bize dayattığı bir anayasadır. Fakat 12 Eylül anayasasından eser kalmadı, çok değişikliğe uğradı. Her gelen iktidar anayasayı kendi ekseninde değişikliğe uğrattı. Bu anayasa çerçevesinde baktığınız zaman da Türkiye’deki azınlık haklarının verilmesi gerekir. Mevcut anayasayla da bu mümkündür. Ancak kanunları herkes kendine göre yorumluyor” ifadelerini kullandı.

    “BU KONUMA GELMEMİZİN SEBEBİ 2010 ANAYASASIDIR”

    AKP iktidarının mevcut anayasayı kendi siyasi anlayışına göre şekillendirdiğini söyleyen Kaplan, 2010 yılında anayasada ciddi bir değişik yapıldığını anımsatarak “Şu anda Türkiye’nin bu konuma gelmesinin en büyük nedenlerinden birisi 2010 anayasasıdır. İçerisine 12 Eylül’ü de koydu. Bir çok arkadaşımız da 12 Eylül generalleri yargılanacak diye, bu anayasaya ‘yetmez ama evet’ diyerek oy verdi.” dedi.

    “IRKÇI, MİLLİYETÇİ BİR ANAYASA MEVCUT”

    Alevilerin taleplerinin aynı yerde durduğunu anlatan Kaplan, “Türkiye’de azınlık olan inançları, dilleri, milliyetleri hepsinin haklarını koruyacak, onların haklarını teminat altına alacak, yani anayasayı okuduğumuz zaman ‘işte bu benim anayasam’ diyebilmelidir” dedi.

    Kaplan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Tüm halkların haklarını koruyacak bir anayasa getirilmelidir. Aslına baktığınız zaman ırkçı, milliyetçi bir anayasa mevcut. Git gide ümmetçi bir ülkeye doğru yol alıyoruz. Cumhurbaşkanının bir açıklaması var; ‘Ümmetten ayrılınmaz’ diye. Aslında baktığınız zaman bu bir suçtur. Tüm yurttaşlar anayasaya göre eşittir ama pratikte öyle uygulanmıyor. Cumhurbaşkanının ümmetçi söylemi geriye doğru özlemin bir işaretidir. Bizde önümüzdeki süreçte ‘nasıl bir anayasa istiyoruz, nasıl bir anayasa olmalıdır?’ başlıklarıyla çeşitli toplantılar yapacağız.”

    “ANAYASA YAZMAKTAN ÇOK UYGULAYICILARI ÖNEMLİDİR”

    Anayasa yapım süreçlerinden daha çok uygulayıcılarının önemi üzerinde duran Kaplan sözlerini şu cümlelerle noktaladı:

    “Bugün İngiltere anayasası yok. Ama ‘İngiltere’de demokrasi yok’ diye bilir miyiz? Ne kadar anayasa yaparsanız yapın, anayasa uygulayıcıları çok önemlidir. Son süreçte de gerek 31 Mart, gerekse de 23 Haziran seçimleri şunu gösterdi ki evet, Türkiye’de farklı düşünen insanlar, kurumlar bir araya geldiğinde demokratik bir anayasa yapabilir. Ortak bir vatanda eşit bir şekilde bu ülkede yaşayabiliriz.”

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN / ANKARA

  • Tahmaz: Rızalık olmadan toplumsal huzur ve barış sağlanamaz-VİDEO

    Tahmaz: Rızalık olmadan toplumsal huzur ve barış sağlanamaz-VİDEO

    PİRHA – Türkiye’de anayasa yapımın yukarıdan aşağıya doğru yapıldığını toplumun sorunlarını yansıtan demokratik bir tarzda yapılmadığı için her defasında değişmeye açık olduğunun altını çizen Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, evrensel değerler çerçevesinde rıza mekanizmasının yaratılmasıyla demokratik bir anayasa yapılabileceğini kaydetti. 

    Türkiye’de anayasa yapım sürecini ve bugün tartışılan ‘demokratik anayasa’ tartışmalarını Pir Haber Ajansı’na değerlendiren Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, 1921-1923 Anayasası’nın Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesine bağlı olarak şekillendiğini hatırlatarak, “Diğer ülkelerden farklı olarak; bir devlet kuruldu ve bu devlete bir ulus yaratılmaya çalışıldı o ulus yaratılırken de bize de bir elbise yani yukarıdan aşağıya anayasa giydirildi” dedi.

    “ANAYASA TOPLUMUN TALEPLERİNİ KARŞILAMIYOR” 

    Türkiye’nin kuruluşunda yapılan anayasanın Cumhuriyet’in yapısına, sosyalist, etnik, kültürel yapısına denk bir anayasa olmadığını kaydeden Tahmaz, 12 Eylül’den sonra anayasada 20’ye yakın değişiklik yapıldığını belirterek Türkiye’de anayasaların neden çok sık değiştirildiğini şöyle açıkladı:

    “İki nedenle değişiyor. Yukarıdan aşağıya bir devlet empoze eden, ideoloji empoze edene bir sistem empoze ediliyor. Bu yukarıdan aşağıya yapılan anayasa, toplumun isteklerini, sorunlarını yansıtan demokratik bir tarzda yapılmadığı için her defasında değişmeye açık oluyor.

    Türkiye’de sürdüregelen rejim kendi içerisinde değişiklikler yapsa bile toplumu dinamikleriyle ayak uyduran, onları kapsayan bir tarzda yapmayıp devletin bekası için tehlike görüyor. Bir devlet var bu devlete bir toplum yaratma fikrinden uzaklaşılamadığı için toplumsal kesimleri kaplayan bir şey olmuyor. Anayasa tartışma sürecine herkes katılır ama anayasanın teknik yapım yanı vardır. Yani Anayasa hukukçuları vardır, bu konuda ulusal ve uluslararası tecrübeye sahip akademik çevreler vardır. İktidarlar kendi ihtiyaçları üzerine bunu yapar. Üniversitelerden, hukuk fakültelerinden görüş almamıştır. Böyle bir kültür olmayınca hiçbir zaman anayasa işlevliliği kazanmıyor, oturmuyor ve sürekli yamalı bohça gibi yama yapılıyor. Nitekim en son Başkanlık sistemi de tartışılmaya başlandı.

    “TÜRKİYE’DE İKTİDARLAR KENDİ İHTİYAÇLARINA GÖRE ANAYASA YAPIYOR”

    Anayasayı yaparken toplumun büyük bir kesiminin benimsediği bir şey olmalı. Kriterler vardır; evrensel kabuller vardır, bunlar tartışma konusu olamaz. Bunlardan biri yaşam hakkı. Temel haklardan biri herkesin özgürce kendi istediğince yaşama hakkıdır, eğitim alma hakkıdır. Bunları tartışma konusu yapmadan bir yolunu bulmak gerekir. Türkiye’de bu olmadığı için siyasi iktidarlar kendi ihtiyaçlarına göre anayasa yaptığı için kurullar da oturmuyor, işleyişler de oturmuyor ve anayasa da işlemiyor. Aslında Türkiye’de 12 Eylül’den sonra 12 Eylül’le hesaplaşmak için bütün demokrasi güçleri 35 yıldır bunu söylüyor. Bu anayasa Türkiye’ye dar gelen bir anayasa. Türkiye’nin son 20 yıldır yaşadığı sosyal ve siyasal değişimi dikkate aldığımızda Türkiye’nin üzerine oturduğu toplumsal dinamiklerden Alevilerden, Kürtlerden yükselen talepleri dikkate aldığımızda yeni bir anayasa yapmaktan kaçınmanın Türkiye’nin kendine oynamaktan başka bir şey olmadığı çok açık.

    AKP de iktidara geldiğinde en büyük vaadi anayasa yapmaktı ama o da vazgeçti kendi ihtiyacına göre düzenlemelere gitti. Kürt mücadelesinin geldiği eşik, bölgesel gelişmeler Türkiye’nin 2018 Anayasasıyla yürüme şansının olmadığını çok açık ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde herşeyi Ankara’dan çözen merkezi bir devlet sistemi var. Şimdi bunların sürdürülebilme ihtimali kalmamıştır. Hükümet burada kendi iktidarını, geleceğini tehlikede gördüğü için direniyor ama sürekli tartışma konusu.”

    “KÜRTLER ‘TAMAM’ DEMEDİ”

    Yerel yönetimlerin, yerel demokrasinin geliştirilmesinin Türkiye’nin gündeminde olduğunu belirten Tahmaz, “En önemli özelliği de yerel demokrasinin güçlendirme dorosundaki Kürt siyasal hareketinden ve demokrasi güçlerinden gelen temel taleptir. Kürt sorunun çözümünün anahtarı olabilecek birkaç maddeden biridir. Keza kısmen kalktı gibi görünsede uygulamada tam da öyle değil. Alevi mücadelesinin, özellikle 12 Eylül sonrası hızla zorunlu din dersi eğitimine karşı geliştirdikleri mücadele. Sadece Aleviler değil, Alevilerle birlikte bütün demokrasi güçlerinin eğitim sistemine karşı yürüttüğü mücadele var. Buradan baktığımız zaman tabi ki Türkiye önce bunları Alevi açılımı, Türk açılımı, Kürt çözümü diyen iktidar hepsinden teker teker vazgeçti. Hükümet vazgeçebilir ama bu talepleri dillendiren kesimler vazgeçmedi. 2015 yılında iktidar çözüm sürecini bitirdiğinde, masayı devirdiğinde Kürtler, ‘Tamam madem öyle boynumuzu büküyoruz’ demedi. Talepler ve mücadele devam ediyor” diye konuştu.

    “6 Mayıs diye ifade ettiğimiz tarihte Abdullah Öcalan yeniden demokratik siyasetle sorunları çözme, olumlu barış çağrısı ve çözüm çağrısı bu sorunun çözümün bugün ne kadar yakıcı hale geldiğini gösterdi” diyen Hakan Tahmaz şöyle devam etti:

    “Bunun ilerleyebilmesi için şu anda Türkiye’nin öncelikli sorunu, normalleşmeye ihtiyacı var. Türkiye’nin normalleşebilmesi için atması gereken kritik iş var. Bunlardan birisi güvenlik politikasıyla Türkiye’nin her gün daha fazla dar boğaza düştüğü gerçeği. Bu geçmişten farklı olarak hem içeride hem dışarıda. Bugün Türkiye’de ne tartışıyoruz; Türkiye Amerika ile mi anlaşacak yoksa Rusya’la mı anlaşacak. Biz Barış Vakfı olarak diyoruz ki;  Kimle anlaşacağına bişey demiyoruz ama önce Kürtlerle anlaşalım. Kürtlerle anlaşırsak Amerika, Rusya, Almanya karşısında daha güçlü olur. Kendi içinizde evinizde huzur sağlayamadığınız zaman komşunuzla daha zor olur. Onun için önce güvenlik politikasının terk edilip yeniden müzakere yapılmalı.”

    “TÜRKİYE’DE TERÖR TANIMI YENİLENMELİ”

    Artık Türkiye’de terör tanımın yenilenmesi gerektiğini ifade eden Tahmaz, “Çok fazla birşeye ihtiyaç yoktur. Avrupa normlarına uygun bir yeni terör tanımı yapılmalı. İktidarın siyasallaşmış yargının istediğini terör tanımına sokup FETÖ, PKK ya da dış mihraplar dediği ortamda ne anayasa tartışılabilir ne de Türkiye tartışılabilir. Yargının bugünkü siyasallaşmış haline son verilebilmesi için bu yasanın netçe değiştirilmesi gerekir. Avrupa Birliği de terörle mücadele yasasında yeni bir düzenleme istiyor” dedi.

    Son 10 yıldır Türkiye’nin uluslararası sıralamada gerilerde olduğuna dikkat çeken Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, Türkiye’nin zaman kaybetmeden yüzünü normalleşmeye çevirmesi gerektiğini kaydetti.

    Tahmaz, anayasa yapım sürecinde demokratik kanalların olduğunu hatırlatarak, “Anayasayı meclis yapar bu doğrudur ama Anayasa’yı ‘meclis, ‘biz biliyoruz, herşeyi biz yaparız’ diyerek yapamaz. Toplumun çeşitli kanalları vardır. Türkiye’nin Anayasa hukukçuları, Türkiye’nin 50 yıllık geleceğini düşünerek demokratik bir ülke yaratma temelli birşey yapması gerekir. Bunların içinde Kürt siyasal hareketi de var. Bugün temel sorunlardan biri Kürt siyasal hareketinin taleplerini içermek, Alevileri içermektir. Onlarca kez Aleviler çalıştaylar yaptı, metinler çıkarttılar, Kürtler Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kararlarıyla başka partiler kararlarıyla öneriler açıkladı. Bunları sentezleyecek bişey yapmalı” diye konuştu.

    “RIZA OLMADAN DEVLETİN KURUMSALLAŞMASI OLAMAZ”

    Rızalık kavramına dikkat çeken Tahmaz, anayasanın yapılması için evrensel değerlerin önemine vurgu yaparak demokratik bir anayasa için uzlaşanların birlikte olması gerektiğini söyledi. Tahmaz, “Bu anlamda bir rızanın olması gerekir. Rıza mekanizmasının yaratılması gerekir. Bu rıza mekanizması yaratıldığında yapılacak anayasanın 5 maddesine birisi çekince koyabilir, onay vermeyebilir. Yani 100 madde yazılacaksa bütün herkes üzerinde anlaşamayabilir ama bunların evrensel değerlerle çelişmeyen bir ölçüde olması, bu rıza olmadan devletin kurumsallaşması olmaz. Bu rıza olmadan toplumsal huzur ve barış sağlanamaz. Bu açıdan Kürtleri şu anda bölgede yaşanan gelişmeleri de dikkate aldığımız zaman öncelikli mesele Kürt ve Alevi dinamiği kesimini ve diğer farklı kesimlerin taleplerini içeren bir anayasa yapılmalı ve bunun için de Türkiye’nin epey bir çaba sarf etmesi gerekir” ifadelerini kullandı.

    Yeni anayasa tartışmalarına iktidarın uzak olduğunu söyleyen Tahmaz, “Ancak yeni iktidarlar yaratmak için gelecek iktidarın nasıl olması gerektiğini bugün tartışarak, politik çerçevesini belirleyebiliriz. O nedenle Millet itikafının da sorumlu olduğunu söyledim. Yani Cumhur irtifakına karşı olmak çok kıymetlidir ama onun yerine ne koyacağımızı belirlememiz gerekiyor. Çünkü burada bir tehlike vardır. Onun yerine ne koyacağından mütabakat kılmadığın zaman Türkiye toplumunun alışkanlıkları, siyasal yönelimleri, bagajları gelenin gideni arattırdığı siyasal bir süreç olabilir. Bugün AKP ve MHP ittifakından çok çekiyoruz ama ondan beterine mahkum olmamak için bugünden tartışmak gerekir” dedi.

    “ÖCALAN’IN ONURLU BARIŞ, DEMOKRATİK SİYASET VURGUSU ÖNELİDİR”

    6 Mayıs’ta PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının önemli olduğunu kaydeden Hakan Tahmaz, “Öcalan’ın üçüncü yol vurgusu onurlu barış, demokratik siyaset, statükocu milliyetçiler, tek adam rejimi ya da  Cumhur İtifakı karşısında yeni bir odak. Burada en dinamik bunu taşıyabilecek Kürt siyasal hareketi ya da HDP burada bir öznedir. Bu özne olma özelliğinden koruması çok önemlidir. O nedenle 3 yol çağrısının önemli olduğunu düşünüyorum” dedi.

    PİRHA/İZMİR

     

     

  • ‘Bir tarafın çektiği acı diğer tarafı sevindiriyorsa oturup düşünmeli’-VİDEO

    ‘Bir tarafın çektiği acı diğer tarafı sevindiriyorsa oturup düşünmeli’-VİDEO

    PİRHA- “70 yaşındayım, Türkiye’de hiçbir bakanın istifa ettiğini görmedim. Toplumun bir kesiminin çektiği acı diğer tarafı sevindiriyorsa oturup düşünmeliyiz. Biz ya ortak sevineceğiz ya ortak üzüleceğiz.”

    Şahkulu Sultan Vakfı Başkanı Mehmet Çamur yerel seçimlere, Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıya ve tecridin kaldırılması için 170 gündür açlık grevinde olan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in durumuna ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Seçimlerde farklı sınıflardan, katmanlardan ve inançlardan olan insanların bir amaç uğruna bir araya gelebileceğini belirten Çamur, “İnsanların birbirine gereksinimleri var. Farklı amaçları olabilir. O amaca ulaşılana kadar belirli noktalarda birleşerek o amaca ulaşma olanağına daha çabuk sahip oluruz” dedi.

    “TOPLUM KORKMUŞ VE KORKUTULMUŞ”

    Seçim sonuçlarını sevindirici bulan Çamur, “Toplum korkmuş, korkutulmuş. Artık sandıkta bir şey çıkmaz çıksa da bunu çeşitli yöntemlerle kendi lehlerine çevirebilirler diye insanların son dönemlerde artık sandıklardan da umudu kalmamıştı. Çünkü seçim akşamı bir buçuk saatte tek bir ajansta verilen bilgilerle seçim sonuçlanıyor. Muhalefet tarafından yapılan itirazların hiçbiri ciddiye alınmıyor. Ama şimdi iktidar kanadından yapılan itirazların hepsi gündeme alınıyor, görüşülüyor” şeklinde konuştu.

    “DEMOKRASİ YAŞATILMALI”

    Örgütlülüğün olmadığı, sendikal hakların olabildiğince kısıtlandığı, özgür bir toplumsal sözleşmenin olmadığı bir ortamda asgari müştereklerde bir araya gelerek demokrasinin yaşatılması gerektiğinin altını çizen Çamur sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dünyanın temel klasikleri, sosyalist klasikleri ve sosyalist dergileri özellikle 1960-70 yılları arasında yayınlandı. Bu toplum bir şeylere o zaman erişebildi. 1971 yılında o zamanın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ‘Sosyal gelişmenin hızı ekonomik gelişmeyi aşmıştır öyleyse bu sosyal gelişme durdurulmalıdır’ demişti. O dönemin başbakanı Süleyman Demirel ise, ‘Bu Anayasa lükstür’ demişti. Ve  61 Anayasasını budadılar. Ama tamamen yok edemediler. Yine demokratik özler taşıyordu. Sonra bir takım terör örgütlerini devreye soktular, uluslararası istihbarat devreye girdi. Türkiye’de aynı silahla sabah bir solcu ve yine öğleden sonra aynı silahla bir sağcı öldürülmeye başlandı. Din sömürüsü olabildiğince arttı. Toplum her gün 30-40 ölü ile uyanıyordu. Korkunç bir şeydi. Bu elbette ki rast gele bir olay değildi. Bu uluslararası bir işti. Kenan Evren yetki istemişti bu olayları durdurmak için. Süleyman Demirel ‘Hangi yetkiniz eksik ise verelim’ dedi. Ama yetkide istemediler olaylara seyirci kaldılar. Sonra geldiler 61 Anayasasında ne varsa tümünü yok ettiler. Anayasayı rafa aldılar yeni bir anayasa yaptılar. O anayasalar bu topluma dar geldi. Açık ve net bir şekilde tekelci, uluslararası işbirlikçi sermayenin çıkarlarını esas alan işler getirdiler.”

    “ASKERİ DİKTA DÖNEMİNDE BİLE HUKUKUN OLDUĞUNU GÖRDÜM”

    Çamur, “Askeri dikta döneminde bile hukukun olduğunu gördüm. Tamamen mi? Tabi ki hayır. Ama bugünkü gibi değildi. İnsanlar savunmasını yapabiliyordu. Hakimler nispeten özgürdü. Tabi ki yanlış bir sürü karar verdiler. Örneğin Erdal Eren’in yaşını büyütüp 17 yaşındaki çocuğu idam ettiler. Ama genel olarak baktığımız zaman o zaman hakimler nispeten göreceli olarak özgürdü, çokta karışmıyorlardı. Askeri mahkemelerdeki hakimlerin çoğu sivil hakimlerdi. Savunmanın, hukukun misyonları dikkate alındığı mahkemelerdi. Kenan Evren döneminden bahsediyorum. Ama günümüz koşullarında bu yok” diyen Çamur şöyle devam etti:

    “90’lı yıllarda sevdiğimiz sevmediğimiz bir sürü Cumhurbaşkanı ve başbakan geldi geçti. Bunlardan nadir olanını sevdik. Ama yine o insanlar toplumu bugünkü kadar germedi. Demiri bu derece ısıtarak, toplumu kutuplaştırarak, birbirine düşman ederek sürekli bir gerginlik ortamı oluşturdular. Herkes terörist, herkes düşman, herkes zillet, herkes alçak, herkes şerefsiz söylemleri ile toplumu bu noktaya getirdiler.”

    “DEMOKRASİ BİR EMEK İŞİDİR”

    Demokrasinin bir emek işi olduğunu dile getiren Çamur, “Demokrasi toplumdaki farklı sınıfların çıkarlarını bir noktada dengelemeye dayanır. Elbette ki sonuçta burjuvazinin hükümleri geçer ama sen örgütlenmişsen o yasalardan kendine bir şey alabiliyorsun. 70’li yıllarda sendikalar gayet genel grev yapıyorlardı böyle sudan sebepler ile grevler ertelenmiyordu. Adamlar özgürce toplu sözleşmeler yapıyordu. Bu sendikal özgürlükleri getiren de bir askeri darbedir. 27 Mayıs Anayasası ile gelmiştir. Anayasa topluma bu hakları verdi. Ama inanın toplum bunu mücadele vererek almadı. Eğer gerçek anlamda toplum mücadele vererek bu hakları alsaydı kimse bu haklara dokunamazdı. Ancak tepeden verilen hak tepeden alındı. Bir askeri hareket bu hakları verdi bir askeri hareket o hakları tekrar senden aldı. Çünkü o haklara sahip çıkacak örgütlü gücün yok” diye konuştu.

    “TÜRKİYE’DE HİÇBİR BAKANIN İSTİFA ETTİĞİNİ GÖRMEDİM”

    Geçtiğimiz günlerde Ankara Çubuk’ta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik yaşanan saldırılara ve linç girişimine tepki gösteren Çamur, şunları ifade etti:

    “Bizim gibi laik, Cumhuriyetçi, demokrat görüşlere sahip olanlar sesini nerede duyurabiliyor? Ne kadar insan bir araya gelerek bir şeyleri protesto edebiliyor ve bir hak talebinde bulunabiliyor? Kemal Bey kalkmış bir şehidin cenazesine katılmış. İçişleri bakanı daha önce bildiri yayınlıyor ve valilere talimat veriyor. ‘Muhalefet partilerini şehit cenazelerine almayın’ diyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na saldırı gününden sonra savunma bakanı çıkıp ‘teşekkür ediyor’ ve ‘mesajlar alınmıştır’ diyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, ‘Sen orada 9.3 oy aldın niye gidiyorsun oraya?’ diyor. Ağır ithamlarda buluyorlar. Demokrasi ile yönetildiğini iddia eden bir ülkede böyle bir şey olmaz. Ana muhalefet liderine saldırı olacak ve buna çeşitli çeşitli gerekçeler uyduracaksın. Oysa hiçbir gerekçe uydurmadan evet bu ana muhalefet liderine yapılan saldırı topluma yapılmıştır. Onun İstanbul’da gösterdiği aday 4 milyon oy almış. Demek ki bir toplumsal tabanı var. Sen bunu yapamazsın buna. Burada sorumluların derhal istifa etmesi lazım. Ben 70 yaşındayım Türkiye’de hiçbir bakanın istifa ettiğini görmedim. Ama demokrasi olan ülkelerde en ufak bir tren kazasında bir kişi bile ölse oradan sorumlu bakan hemen istifa ediyor. Başbakan istifa ediyor. Bizde böyle bir şey göremedim.”

    “HER HAK TALEBİ ŞİDDETLE BASTIRILIYOR”

    Tecride karşı 170 gündür açlık grevinde olan Leyla Güven’in durumuna ilişkin de konuşan Çamur şunları dile getirdi:

    “Bir Fransız düşünür, ‘Senin düşüncene katılmıyorum ama senin düşünceni özgürce ifade edebilmeni savunuyorum’ diyor. Herkes bizim gibi düşünmek zorunda değil. İnsanlar farklı düşünür. Her hak talebi şiddetle bastırılıyor hiç kimseye göz açtırılmıyorsa ve herkesi hain, düşman görüyorsak nasıl bu toplumda yaşayacağız. Herkes birbirine hain, satılmış, zillet derse nasıl bu toplumda bir arada yaşama kültürünü edineceğiz. Bir ulus demek kederde veya sevinçte ortak olan insanların topluluğudur. Eğer bir tarafımız kederlenirken bir tarafımız seviniyorsa burada ortak yaşama kültürü bitmiştir. Yurt toplumun tüm kesimleri ile savunulur. İnsanları ortak müştereklerde buluşturarak onun sorunlarına çözüm bularak her şey silahla olmuyor. Oturup konuları müzakere edip bunun çözüm yolu yöntemi nedir bulacaksın ve bulmakla sorumlusun. Ancak insanlar kendini ifade edemiyorsa, sorunlarına çözüm üretilmesine izin verilmiyorsa ne olacağını gördük. Uygar ülkelerde olduğu gibi sorunları masaya yatıracaksın, çözüm yollarını bulacaksın, toplumun çeşitli kesimlerinden görüş alacaksın bunları sentezleyeceksin ve toplum huzura erecek. Bu benim gibi düşünmüyor diye aydını alınırken sesini çıkarmıyorsan, sendikacısı alırlarken sesini çıkarmıyorsan sıra sana geldiğinde sana sahip çıkacak kimse kalmayacaktır. Onun için aklımızı başımıza toplayalım. Toplumun bir kesiminin çektiği acı diğer tarafı sevindiriyorsa oturup düşünmeliyiz. Biz ya ortak sevineceğiz ya ortak üzüleceğiz. Ama sorunlarımızı silahla değil demokratik yöntemler ile çözmeye çalışacağız. Demokratik yöntemler uzun ve sorunludur ama başka da yol ve yöntemler yok.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • HDP’den iktidara ve CPT’ye açlık grevi çağrısı

    HDP’den iktidara ve CPT’ye açlık grevi çağrısı

    HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, tecride karşı iktidarı ve CPT’yi sorumlu davranmaya çağırdı.

    HDP Hakkari milletvekili ve DTK Eş Genel Başkanı Leyla Güven’in başlatmış olduğu açlık grevi 149. günü geride bıraktı. 16 Aralık’ta açlık grevine başlayan tutuklular 111. günü geride bıraktı. Güven’in başlatmış olduğu ve cezaevindeki binlerce tutuklunun da katıldığı açlık grevlerine ilişkin HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Sözcüsü Ayşe Acar Başaran HDP Diyarbakır il binasında basın açıklaması yaptı.

    Başaran, her geçen gün açlık grevinde olanların kritik eşiği aştığını ve taleplerinin görmezden gelindiğini aktardı. Açlık grevinin olduğu bütün cezaevlerinde sorunlar yaşandığını ve özellikle Elazığ cezaevinin bir işkencehaneye döndüğünü söyleyen Başaran, “Buradan bir kez daha sesleniyoruz iktidara ve Türkiye kamuoyuna. İktidar açıkça suç işliyor. Buradan çıkacak bütün sorunların sorumlusu iktidardır” diyerek, iktidara bu hukuksuzluktan dönme çağrısında bulundu. Avrupa Konseyi İşkenceyi Önlemi Komitesi’ne (CPT) de çağrıda bulunan Başaran, “Tek görevi cezaevlerindeki hukuksuzlukların tespitini yapmak olan CPT heyet gönderip bu durumun sonlanması için uğraş vermelidir” dedi.

    HDP AÇLIK GREVLERİNİ MECLİS GÜNDEMİNE TAŞIDI

    HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu kendisine iletilen 72 cezaevinde devam eden açlık grevini 72 soru önergesi ile Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e sordu.

    Gergerlioğlu, açlık grevindeki Leyla Güven’in ve diğer açlık grevindekilerin tek istediğinin barışın önündeki engellerin kaldırılması olduğunu belirtti. Gergerlioğlu’nun sorduğu bazı sorular şunlar:

    Mahpuslara gerekli vitaminler tedarik edilmekte midir?
    Mahpusların yaşayabilecekleri sağlık sorunlarıyla ilgili önlemler alınmış mıdır?
    Süreçle ilgili bakanlık acilen hangi adımları atacaktır?
    Açlık grevi sürecinde yaşamına son veren mahpus sayısı kaçtır?
    Ölümlerin yaşanmaması için Adalet Bakanlığının aldığı önlemler nelerdir?

    HDP’DEN AÇLIK GREVLERİNE DAİR RAPOR

    HDP genel merkezi açlık grevi komisyonunun hazırladığı rapor da açıklamadan sonra basınla paylaşıldı.

    Raporda İmralı’daki tecride dikkat çekilirken “27 Temmuz 2011 tarihinde son avukat görüşmesinden sonra tüm görüşme başvuruları ‘gemi arızası’ ve ‘hava muhalefeti’ gerekçeleri gösterilerek hukuksuz ve keyfi bir şekilde engellenmiştir” denildi.

    Raporda tüm açlık grevcilerinin temel talebi; İmralı Hapishanesi’nde uygulanan ağırlaştırılmış tecridin derhal kaldırılması olduğu ifade edildi.

    Tecridi protesto etmek amacıyla Zülküf Gezen, Ayten Beçet, Zehra Sağlam, Medya Çınar, Yonca Akici ve Siraç Yüksek isimli mahpuslarla birlikte Almanya’da da Uğur Şakar’ın yaşamına son verdiği hatırlatılan raporda, cezaevlerindeki açlık grevcilerin sorunlarına da dikkat çekildi. Öcalan’a yönelik her olumsuz uygulamanın, Kürt sorununu daha da derinleştirdiği aktarılan raporda “Türkiye Cumhuriyeti, Öcalan’a yönelik olarak kendi anayasası dahi ayaklar altına almakta, en demokratik hakları dahi yok saymaktadır. Bu kabul edilecek bir durum değildir” denildi.

    “Yaşanan her ölümün sorumlusu kesinlikle kendi yasalarını dahi ayakları altına alan AKP iktidarıdır. Bu sorumluğun başka da bir adresi yoktur” denilen raporda “Başta Türkiye halkları olmak üzere tüm dünyada haktan, hukuktan ve insan yaşamından yana olanları da bu insanlık dışı uygulamalara karşı duyarlı olmaya çağırıyoruz” çağrısında bulunuldu.

  • AVF Başkanı Akbulut: Din ve vicdan özgürlüğü herkes için var ama Aleviler için yok – VİDEO

    AVF Başkanı Akbulut: Din ve vicdan özgürlüğü herkes için var ama Aleviler için yok – VİDEO

    PİRHA- Cezaevinde bulunan Alevilerin dede taleplerinin karşılanması için gerekli girişimleri sağlayacaklarını belirten Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Remzi Akbulut, Anayasanın 2. ve 24. maddelerinin hatırlatarak bu maddelerin uygulanmadığını kaydetti. 

    KHK ile kapatılan TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı ve Üryan Xızır Ocağı evlatlarından Veli Büyükşahin, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden Alevi kurum başkanlarına mektup gönderdi. Yaklaşık bir yıldır Silivri Cezaevi’nde bulunan TV10 çalışanları gibi birçok Alevi yurttaşın dede talebi karşılanmıyor.

    Konuyu TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na bildiren tutuklu bulunan TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, Alevi kurum başkanlarına gönderdiği mektupla bu sorunlara ilişkin dışarıdaki sesler olmalarını istemişti.

    PİRHA’ya konuşan Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Remi Akbulut, uzun süredir kurum olarak bu konu üzerinde çalıştıklarını belirtti.

    Bu konuya ilişkin TBMM İnsan Hakları Komisyonu ve Adalet Bakanlığı’na başvuruda bulunduklarını ancak cevap alamadıklarını kaydeden Akbulut, “Veli Büyükşahin, Eren Erdem, Veli Haydar Güleç ve Kemal Demir’in cezaevlerinde Hızır ve Muharrem oruçlarında dede taleplerinin olduğunu ancak bu zamana kadar bu talebin karşılanmadığını kaydetti.

    “Ülkede din ve vicdan özgürlüğü var diyorlar” diyen Akbulut, o din ve vicdan özgürlüğünün herkes için var olduğunu ama Aleviler için olmadığını kaydetti.

    Cezaevinde olanların özel günlerinde, oruçlarda dedelerin yanlarında olması gerektiğinin altını çizen Remzi Akbulut, dede taleplerinin karşılanmamasının üzücü olduğunu söyledi.

    “ALEVİ KURUMLARIYLA BİRLİKTE ADALET BAKANLIĞI’NA BAŞVURU YAPACAĞIZ”

    Dede talebi konusunda CHP, HDP’den vekillerle görüştüğünü ve gerekli girişimlerin de yapıldığını ancak herhangi bir cevap alamadıklarını belirten Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Remzi Akbulut şöyle devam etti:

    “Bu ülkede yaşayan Alevisi, Sünnisi, Süryanisi, Ermenisi, Rum’u kim nasıl düşünüyorsa öyle yaşasın.Bu çalışmalarımız devam ediyor. Türkiye’deki diğer iki federasyonla görüşme içindeyiz. Bu konuyla ilgili  Alevi kurumları bir araya gelip toptan Adalet Bakanlığı’na müracaatlarımızı yapacağız. Konuyu ilişkin ortak basın açıklaması yapacağız”

    “ANAYASANIN 2. VE 24. MADDELERİ UYGULAMADA YOK”

    Veli Büyükşahin’in talebinin haklı olduğunu ve mektubunda kendi için değil cezaevinde bulunan Alevilerin inancını yaşamak için bu ritüellerden faydalanmak istediğini belirten Akbulut, yaklaşık bir yıldır cezaevinde olan Büyükşahin’in hala mahkemeye çıkarılmadıklarını ve dosyalarının elden ele gezdirildiğini belirtti.

    Veli Büyükşahin’in talebinin hayata geçirilmesi için en kısa sürede Adalet Bakanlığı’na girişimlerde bulunacaklarını  söyleyen Remzi Akbulut, Anayasanın 2. ve 24. maddelerini hatırlatarak, “Bu maddeler uygulamada yok. Bunları bir kez daha hatırlatacağız. Umarım Veli Büyükşahin dedemizin talebi onun nezdinde cezaevinde bulunan tüm Alevilerin taleplerini sağlamış oluruz.” dedi.

    PİRHA/İZMİR

     

     

     

  • ‘Büyük bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Büyük bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de her geçen gün insan hakları ihlalleri artarak devam ediyor. Hak ihlallerinin giderilmesi yerine bu ihlaller yasallaştırılıyor. OHAL’in yasal hale getirilmesi de bunun en bariz örneklerinden. Tüm bunlara rağmen insan hakları savunucularının mücadeleleri ise sürüyor. 10-17 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası dolayısıyla İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda bir araya gelen insan hakları savunucuları hak ihlallerine karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı. 

    2. Dünya Savaşı’nın neden olduğu ağır yıkım ve tahribatının ardından benzeri acıların bir daha asla yaşanmadığı ve barışın egemen olduğu bir uluslararası düzen kurmak amacıyla 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Kuruluş Antlaşması’nın imzalanmasının ardından BM bünyesinde kurulan ‘İnsan Hakları Komisyonu’, bir Giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan hakları Evrensel Beyannamesi’ni hazırlamış, beyanname 10 Aralık 1948 günü Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. 4 Aralık 1950 tarihinde ise BM Genel Kurulu, 10 Aralık’ı insan hakları günü olarak ilan etmiştir.

    Bugün Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul ve ilanının 70. yıl dönümü. 10-17 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası dolayısıyla İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda bir basın açıklaması düzenleyen insan hakları savunucuları, Türkiye’de her geçen gün hak ihlallerinin arttığına dikkat çekti.

    Basın açıklamasına Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri ile Cumartesi İnsanları ve hak savunucuları katıldı. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70. yılında insan onuru, eşitlik, adalet, barış ve demokrasi mücadelemiz sürüyor ve sürecek” pankartının açıldığı eylemde “İnsan haklarıyla insandır”, “Sessiz kalma suça ortak olma”, “Aslolan yaşamdır”, “Çocuk hapishaneleri kapatılsın”, “Herkes için insan hakları”, “Tek tip elbise işkencedir”, “Hapishanelerdeki insan hakları ihlallerine son”, “İşkence insanlık suçudur” yazılı dövizler ile İnsan Hakları Beyannamesi taşındı. “İnsan haklarıyla insandır”, “Herkes farklı herkes eşit”, “Susma suça ortak olma”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.

    “İNSANLIK KRİZİ”

    İlk olarak konuşan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70. yılında insan haklarının araçsallaştırıldığını kaydetti. Evrensel beyannamede yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzenin hala kurulamadığına vurgu yapan Yoleri, “Bugün tüm dünyada insan haklarına dayalı bir ortak yaşam ideali ekonomik, kültürel, dinsel, etnik vb. her türden ‘savaş’ gerekçesiyle yaşanan küresel çapta olağanüstü hal rejimleriyle büyük bir tehdit altındandır. Aslında karşı karşıya olunan büyük bir insanlık krizidir. Bu krizin hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde tezahürü ise şiddetin her türünün sistematikleşmesi, yaygınlaşması ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatılmasıdır” dedi. Türkiye’de insan hakları ve demokrasi sorununun büyüdüğüne dikkat çeken Yoleri, 2018 yılında Türkiye’de çeşitli hak kategorilerinde gerçekleşen ihlallerle ilgili hazırladıkları raporu kamuoyu ile paylaştı.

    Raporda yer alan bazı hak ihlalleri şöyle:  

    KALICI HALE GELEN OHAL

    Türkiye 2018 yılının yarısını yine OHAL yönetimi altında geçirdi. Bu süreçte, OHAL KHK’larının sadece OHAL dönemi ile sınırlı tutulabileceğine dair hukuk kuralı çiğnenmiş, siyasal iktidara keyfi yönetim imkanı tanınmıştır. Olağanüstü Hal süresince KHK’lara eklenen isim listeleri ile 135.147 kişi kamu görevinden çıkarılmıştır. Bu listelerde ismi olanlar, haklarında herhangi bir yargılama yapılmaksızın, terör suçlarıyla ilişkilendirilmek, masumiyet karinesi de göz ardı edilmiştir. Söz konusu kamu görevlileri kamu hizmetinde istihdam edilme imkanından ömür boyu mahrum bırakılmış ve ‘sivil ölüme’ mahkum edilmişlerdir. Tüm bunlar ihraç edilen kişiler üzerinde travmatik etkilere de yol açmış, KHK’ların yayınlandığı ilk günden bu yana (farklı kamu görevlerinden olmak üzere) toplam 37 intihar vakası bildirilmiştir.

    Her ne kadar OHAL uygulaması 18 Temmuz 2018 itibariyle sona ermişse de Olağanüstü Hal’de uygulanagelen önemli uygulamaların en az üç yıl daha yürürlükte kalmasını öngören 25 maddelik 7145 sayılı ‘Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ 25 Temmuz 2018 tarihinde TBMM’de kabul edilerek OHAL tüm sonuçlarıyla birlikte kalıcı hale getirilmiş oldu.

    7145 sayılı kalıcı OHAL kanunu ile pek çok hak ihlal edilmiştir. Bunlar sırasıyla;

    1.Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı,
    2.Yerleşme ve seyahat özgürlüğü,
    3.Masumiyet karinesi,
    4.Adil yargılanma hakkı,
    5.Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı,
    6.Düşünce ve kanaat özgürlüğü,
    7.İfade özgürlüğü,
    8.Örgütlenme özgürlüğü,
    9.Özel hayatın ve aile hayatının gizliği ilkesine saygı,
    10.Akademik özgürlük ve
    11.Çalışma hakkı başta olmak üzere hak ve özgürlüklerin daraltılıp iktidarın yetkilerini sınırsızca genişleten yukarıda yer verilen ve benzeri diğer maddeler ile OHAL kalıcılaştırılmıştır. 

    YAŞAM HAKKI

    Siyasal iktidarın içeride ve dışarıda şiddeti esas alan politikaları yine 2018 yılında yaşanan yaşam hakkı ihlallerinin başlıca sebebini oluşturmaktadır. Öte yandan yaşam hakkı ihlalleri, sadece devletin güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen ihlaller ile sınırlı değildir. Üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, ‘önleme ve koruma’ yükümlülüğünü yerine getirmeyerek neden olduğu ihlalleri de kapsamaktadır.

    TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2018 yılının ilk 11 ayında;

    • Kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu 14 kişi yaşamını yitirmiştir.
    • Silahlı çatışmalar nedeniyle 185’i güvenlik gücü (asker, polis, korucu), 311’i militan, 33’ü sivil olmak üzere toplam 529 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde 323’ü asker, polis ve korucu, 111’si sivil olmak üzere toplam 434 kişi ise yaralanmıştır.
    • Güvenlik güçlerine ait zırhlı araçların çarpması sonucu 7 kişi yaşamını yitirmiş, 31 kişi de yaralanmıştır.
    • Mayın ve sahipsiz bomba vb. patlaması sonucu 2 kişi yaşamını yitirmiş 22 kişi de yaralanmıştır.
    • Cezaevlerinde en az 10, gözaltı yerlerinde ise biri trans kadın olmak üzere en az 5 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir.
    • Zorunlu askerlik yaparken en az 6 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir.
    • İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis’inin verilerine göre iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 1797 işçi yaşamını yitirmiştir.
    • 2018 yılının ilk 10 ayında ise en az 340 kadın erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

     İŞKENCE VE DİĞER KÖTÜ MUAMELE

    Resmi gözaltı merkezlerinde, resmi olmayan gözaltı yerlerinde, sokakta, cezaevlerinde hemen her yerde işkence uygulamaları, yanı sıra toplantı ve gösterilerde güvenlik güçlerinin ‘işkence’ düzeyine ulaşan ‘aşırı ve orantısız güç kullanarak müdahalesi’ yaygınlaşmıştır. Ayrıca, toplumun farklı kesimlerinde iktidarın kontrolünü ve baskısını arttırmak, dehşet ve korku yaymak amacı ile işkencenin ve diğer kötü muamele biçimlerinin uygulandığına tanık olunmaktadır.

    • Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) 2018 yılının ilk 11 ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 538 kişi başvurmuştur. Başvuranların 280’i aynı yıl içinde işkence ve kötü muamele gördüklerini belirtmişlerdir.
    • İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre ise 2018 yılının ilk 11 ayında 284’ü gözaltında kaba dayak ve diğer yöntemlerle, 175’i gözaltı yerleri dışında ve 2260’ı güvenlik güçlerince müdahale edilen toplantı ve gösterilerde olmak üzere toplam 2719 kişi işkence ve diğer kötü muamele ile karşılaşmıştır. Bunun dışında Türkiye Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele iddiaları ise giderek artmış olup bunun sayım ve dökümü devam etmektedir.
    • Yakın tarihimizin ve aslında uygarlığımızın bir karadeliği olan zorla kaybetme örneklerinin özellikle yeniden yaşanması son derece endişe vericidir.

     CEZAEVLERİ

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), resmi internet sitesinden yayınlanan 2017 yılına ait cezaevi istatistiklerine göre; örneğin, 1 Ocak-31 Aralık 2017 tarihleri arasında ceza infaz kurumlarına 215 bin 761 hükümlü giriş kaydı yapılmış, aynı tarihler arasında 193 bin 662 hükümlünün çıkış kaydı yapılmıştır.

    Adalet Bakanlığı verilerine göre; Türkiye’de 385 Ceza ve İnfaz Kurumunda Kasım 2018 itibariyle 260.144 mahpus bulunmaktadır. Aralık 2018 itibariyle 431.990 kişi de denetimli serbestlik kapsamında dışarıda tutukluluk yaşamaktadır.

    Mevcut durumda cezaevleri kapasitesinin 211 bin 766 olduğu göz önünde tutulduğunda son yıllarda cezaevlerindeki nüfusun sürekli olarak artması fiziksel koşulların kötüleşmesini ve hak mahrumiyetinde artışı beraberinde getirmiştir.

     DÜŞÜNCE, İFADE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

    Özellikle OHAL’in ilanıyla birlikte siyasal iktidarın basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2018 yılında da sürmüştür. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında çok ciddi ihlaller yaşanmıştır. Bu yıl içinde de gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu vb. çok sayıda kişiye davalar açılmış, tutuklamalar olmuş, dergi ve kitaplar toplatılmıştır.

    • Olağanüstü Hal süresince yayınlanan KHK’ler ile bugün itibariyle 178 medya kuruluşu kapatılmıştır.
    • 1 Kasım 2018 tarihi itibarıyla 9 yayınevi, gazete, dergi, internet sitesi bürosu ve matbaaya baskın düzenlenmiş, basına yansıdığı kadarıyla en az 15 kitap toplatılmıştır.
    • 22 Ekim 2018 tarihinde yayınlanan BIA Medya Gözlem Raporunda yer verildiği gibi 123 gazeteci hala hapistedir. Bu gazetecilerin birçoğu gerçeklere dayanan kanıtları olmayan, ispatlanmamış suçlarla itham edilmektedir.

    Türkiye’deki akademik ortam da bu koşullar altında ağır bir yıkıma uğramıştır. 6081 akademisyen gerekçesiz olarak ya da uygun hukuki süreç olmaksızın görevlerinden alınmıştır.

    Adalet Bakanlığının verilerine göre, Terörle Mücadele Yasasının 6. ve 7/2. maddesi uyarınca 2013 yılında 10.745 kişiye dava açılmış olup, bu rakam her yıl sürekli artış göstererek 2017 yılında 24.585’e ulaşmıştır. Ayrıca, Adalet Bakanlığının verilerine göre, Türk Ceza Kanununun 314/2. Maddesi –bu tür davalarda sıklıkla kullanılan bir maddedir- kapsamında kendilerine dava açılan kişi sayısı ciddi bir artış göstererek 2013 yılında 8.110’dan 2017 yılında 136.795’e yükselmiştir.

    İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalara göre 29 Ekim 2018 itibarıyla sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek hakkında işlem yapılan kişi sayısı 11 bin 744’dür.

    Vicdani ret hakkının hala tanınmaması önemli bir insan hakkı ihlali olarak varlığını korumaktadır.

    ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ VE SAVUNUCULAR ÜZERİNDEKİ BASKILAR

    OHAL ilanı ve çıkarılan KHK’lar ile sendika, dernek ve vakıfların kapatılması örgütlenme özgürlüğünün çok ciddi olarak siyasal iktidarın baskısı altında olduğunu göstermektedir. KHK’ler ile bugün itibariyle 1.431 dernek ve 145 vakıf kapatılmıştır. Bunların arasında insan hakları ortamına çok kıymetli katkı sunan Gündem Çocuk Derneği, İnsan Hakları Araştırma Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD), Mezopotamya Hukukçular Derneği (MHD) gibi kurumlar da bulunmaktadır.

    2018 yılı da başta kurumlarımızın yönetici, üye ve çalışanları olmak üzere çok sayıda insan hakları savunucusunun ve avukatın BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesinde yer alan ilkeleri çiğneyerek gözaltına alındığı, hatta tutuklandığı bir yıl olmuştur. Sadece sivil kurumların kapatılması değil, aynı zamanda gözaltılar ve davalar da Türkiye’deki sivil alanı daraltmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. 

    TOPLANTI VE GÖSTERİ ÖZGÜRLÜĞÜ

    2018 yılı bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri özgürlüğü açısından da ihlallerin ve kısıtlamaların kural haline getirildiği bir yıl olmuştur. Bu yasaklamalar jeotermal santrallerin olumsuz etkileri ile ilgili bir toplantıdan lise ve üniversite şenliklerine, kültür sanat ve doğa festivallerinden LGBTİ+ etkinliklerine kadar büyük bir çeşitlilik göstermektedir.

    Toplantı ve gösteri hakkının esas olarak yok varsayıldığı böyle bir ortamda bile TİHV Dokümantasyon Merkezinin tespit edebildiği kadarıyla 2017 yılının ilk 10 ayında; barışçıl gösterilere toplam 785 müdahalede bulunulmuş, insanlar işkence düzeyine ulaşan polis şiddetine maruz kalmış, 3697 kişi gözaltına alınmış, 118 kişi tutuklanmıştır.

    Cezasızlıkla mücadele ve adalet arama ekseninde özellikle Cumartesi Anneleri ile Barış Anneleri’nin, kayıp yakınlarının ve insan hakları savunucularının İHD çatısı altında ‘Kayıplar Bulunsun Failler Yargılansın’ haftalık oturma eylemleri her türlü baskı ve yasaklamaya karşı ısrarlı bir şekilde sürdürülmektedir. İnsan hakları savunucularının adalet arayışı bu şekilde kesintisiz olarak sürecektir.

     SEÇME VE SEÇİLME HAKKI İHLALLERİ

    OHAL koşullarında yapılan 24 Haziran 2018 seçimleri ile 298 sayılı kanunda yapılan değişiklikler seçme ve seçilme hakkına ciddi zararlar vermiştir. Ayrımsız, her seçmenin seçimler ile ilgili bilgiye eşit erişimi ve hiçbir baskı ve zorlama ile karşılaşmadan özgür iradesi ile oy kullanması, seçimlere katılacak tüm partiler ve adayların eşit fırsatlara sahip olması seçimlerin meşruiyeti için temel kriterdir.

    AİHM’in, Demirtaş kararı da,  siyaset yapma hakkının engellendiği ve böylece seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğini göstermektedir.

     KADINA YÖNELİK ŞİDDET SORUNU

    Kadınların yaşam hakları başta olmak üzere birçok hak ve özgürlükleri engellendi. 2018 yılının ilk 10 ayında erkek şiddeti 340 kadını öldürdü, 341 kadını yaraladı. En az 54 kadın tecavüze, 169 kadın tacize maruz kaldı.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü için eylem yapmak isteyen kadınlar birçok ilde yasaklama, engelleme ve müdahaleyle karşılaştılar. Van, Diyarbakır, Antep, Mardin, Hakkari ve Elazığ’da kadınların eylem ve etkinlikleri valilik kararlarıyla yasaklandı. Ankara, Tekirdağ ve Kocaeli’de polis müdahalesi sonucu en az 31 kadın gözaltına alındı. Ayrıca Ankara’da 8 Mart öncesi yapılan ev baskınlarında sendikalardan ve sivil toplum örgütlerinden 5 kadın aktivist gözaltına alındı.

    2018 yılı Ocak-Kasım ayları arasında 24 kadın cinayeti davası sonuçlandırıldı. Bu davaların 10’unda ‘iyi hal’ ya da ‘tahrik’ adı altında faillere ceza indirimi uygulandı.

    ÇOCUKLARA YÖNELİK İSTİSMAR VE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ SORUNU

    Çocuklar, yaşamın her alanında istismara uğruyor; zorla evlendiriliyor, çalıştırılıyor, suça sürükleniyor hatta alınıp satılıyorlar. İstismarı önleyici yeterli tedbirlerin alınmaması her geçen gün daha fazla çocuğu mağdur ediyor, geleceğini karartıyor.

    DİSK tarafından yapılan açıklamalara göre Türkiye’de 2 milyon çocuk çalıştırılıyor. Bu çocuklardan yarıya yakını tarım iş kolunda çalıştırılıyor. TÜİK verilerine göre %50.2 si hiç okula gidemiyor.

    Halen 3 bin çocuk cezaevlerinde tutuluyor. 743 çocuk ise anneleri tutuklu olduğu için hapiste büyümek zorunda.

    Derhal giderilmesi gereken çocuk yoksulluğunda Türkiye Avrupa ülkeleri arasında en sonda yer alıyor.

    MÜLTECİLER/SIĞINMACILAR/GÖÇMENLER 

    Mülteciler konusunda Türkiye’nin tutumu 2018 yılında da değişmemiştir. Mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler üretilememektedir; izlenen politikalar kısa vadeli ve birlikte yaşamı kolaylaştırmaktan uzaktır.

    Suriye’de devam eden savaş nedeniyle 2011 yılından bu yana Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan kişilerin sayısı 2018 yılı sonu itibarıyla resmi verilere göre 3,5 milyonun, tahminlere göre 4 milyonun üzerindedir. Bu kişiler Türkiye’de yedinci yıllarını tamamlamış olmalarına rağmen hukuken ‘geçici koruma statüsü’ndedirler ve iltica hakkına erişememektedirler. Diğer hak ve hizmetler ise büyük oranda Suriye’den gelenlere odaklanmakta; sayıları yaklaşık 365.000 olan Afganistan, İran ve Afrika ülkelerinden gelen mülteciler göz ardı edilmektedir. Türkiye’de tüm mültecilerin içinde bulunduğu güvencesizlik hali, zorunlu olarak ülkelerinden ayrılan bu kişilerin, daha güvenli başka ülkeler aramasına neden olmaktadır. 2018 yılında Akdeniz’den Avrupa’ya geçmek isterken hayatını kaybedenlerin sayısı 2000’in üzerindedir.

    Mültecilerin sorun yaşadığı önemli konulardan biri de Geri Gönderme Merkezleridir (GGM). Başta avukata erişimin önemli bir sorun olduğu GGM’lerde; uzun kalış süreleri ve yetersiz bilgilendirme, burada kalan kişileri ciddi bir belirsizliğe sürüklemektedir. 

    EKONOMİK VE SOSYAL HAKLAR

    OHAL KHK’ları ile kamudan ve özel sektörden ihraç edilip işsiz bırakılan 200.000 civarında emekçinin aileleri ile birlikte yaklaşık bir milyon insan açlığa mahkum edilmiştir.

    OHAL koşullarından kısıtlı olan işçi hakları daha da geriye gitmiştir. Yapılabilecek bazı grevler ertelenerek Türkiye’de fiili grev yasakları dayatılmıştır.

    İstanbul üçüncü havalimanı işçilerinin hak arama eylemlerinin kriminalize edilerek işçiler üzerinde yargı baskısı kurulması siyasi iktidarın ekonomik ve sosyal haklardan ne kadar çok uzaklaştığını göstermektedir.

    İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre iş kazaları/cinayetleri sonucu 2018 yılının ilk 11 ayında en az 1797 işçi yaşamını yitirmiştir. Son yıllarda iş kazası adı altında yaşamını yetiren işçi sayısında sürekli yükseliş vardır.

    Kamu veya özel sektörde ilk defa işe girecekler bakımından ise dayatılan güvenlik soruşturmaları sonucu on binlerce kişi işe başlatılmamıştır. Sağlık alanında yaklaşık yüzlerce yeni mezun hekim işe başlatılmamıştır.

    Ekonomik krizin etkisi ile işsizlik giderek artmakta ve buna bağlı olarak yoksulluk yaygınlaşmaktadır.

    KÜRT MESELESİ VE BARIŞÇIL ÇÖZÜM

    İnsan hakları örgütleri olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik ve barışçıl çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir.

    “HAKLARIMIZ İÇİN MÜCADELE ETME ZORUNLULUĞUNDAYIZ”

    Yoleri’nin ardından söz alan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı da dünyada insan haklarının araçsallaştırıldığını belirtti. Fransa’da ve Belçika’da direnen Sarı Yelekliler’e selam gönderen Fincancı, insanların haklarının bilincinde olduklarını ve bunun için mücadele ettiklerini kaydetti.

    Cumartesi Anneleri’nin mücadelesine de değinen Fincancı, annelerin mücadelesini iliklerinde hissettiğini ifade ederek “Eğer hukuk rejimiyle koruyamıyorsak haklarımızın ihlal edilmemesi için mücadele etme zorunluluğu taşıyoruz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Büyükşahin Silivri’den yazdı: Bağırıyorum, Alevilere ayrımcılık yapılıyor!

    Büyükşahin Silivri’den yazdı: Bağırıyorum, Alevilere ayrımcılık yapılıyor!

    PİRHA- KHK ile kapatılan TV1o’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden PİRHA’ya gönderdiği mektupta,  “Ben veryansın ediyorum, çığlık atıyorum, bağırıyorum, Alevilere ayrımcılık yapılıyor. Bunu bilin, bunu duyun, bunu not düşün, bunu anlatın” dedi. Büyükşahin, Alevi kurumlarının, laiklik derdi olan herkesin bunu gündemlerine almaları ve çalışma yürütmeleri gerektiğini kaydetti. 

    Yaklaşık bir yıldır Silivri Cezaevi’nde tutulan KHK ile kapatılan TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, PİRHA’ya bir mektup göndererek, cezaevi koşullarını ve yaşadıklarını dile getirdi.

    Silivri Cezaevi’nde programcı Veli Haydar Güleç ve kameraman Kemal Demir ile birlikte kalan Büyükşahin, “Çıraları yakalım, laikliği haykıralım. Çıra aydınlıktır, gönül gözünü açan ışıktır” dedi.

    Muharrem orucu boyunca hiçbir talepleri karşılanmayan TV10 çalışanları görüşçüleri aracılığıyla sıkıntılarını aktarmışlardı. Muharrem orucu bittikten sonra da Alevi dedesiyle görüşme taleplerini yineleyen Tv10 çalışanlarının dilekçelerine ise hala resmi bir cevap verilmedi.

    Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin mektubunda, cezaevinde bulunan Alevilerin inançlarından dolayı nasıl bir ayrımcılığa ve yok saymaya maruz kaldıklarını anlattı. Taleplerinin temel insan hakkı olduğunu ifade eden  Büyükşahin, “Evrensel hukuk, temel insan hakları, uluslararası sözleşmeler ve anayasaya göre herkes inancını yaşamakta özgürdür. Devlet onları baskı altına almak şurada dursun onların en güvenli bir şekilde bunu yaşamalarının imkanlarını sağlar. TC. Anayasası ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler gereği bu taleplerimizin karşılanması gerekir” şeklinde belirtti.

    Büyükşahin, cezaevinde bulunan Alevilerin inançlarının gereklerini yerine getirebilmeleri için Alevi kurumlarının Adalet Bakanlığı ile görüşüp bu konuyu gündeme getirmeleri ve bunu talepleri arasına almaları gerektiğini, burada Alevi milletvekillerine de büyük görevler düştüğünü yazdı.

    Veli Büyükşahin’in PİRHA’ya gönderdiği mektubu şöyle:

    “BİR AN ÖNCE ÇERAĞ YAKMAZSAK ÇOK GEÇ OLACAK”

    Çıraları yakalım, Laikliği haykıralım.

    Çıra aydınlıktır, gönül gözünü açan ışıktır.

    Toplumumuzu büsbütün kuşatan karanlık insanların içine doğru sinmeye başlıyor artık. Sadece dışımızda değil karanlık. Kuşatan karanlık öyle bir hal alıyor ki bırakın toplumun genel geçer yapısını ele geçirmeyi, tek tek bireyleri bile ele geçirmeye başlıyor. Önemsemiyor bana ne diyoruz. Sonra bir bakıyoruz bizi de teslim almış karanlık. En tehlikelisi de bu karanlığa tüm benliğimizle teslim olup ‘ne olduysa oldu artık yapacak bir şey kalmadı’ noktasına gelmektir.

    “MUTLU DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ”

    Alevi toplumunun bin yıllardır yaktığı çerağlar her daim karanlıklara karşı çıkışın biricik umudu oldu. Şimdi de yine böylesi bir dönemden geçiyoruz.

    Aydınlık bir toplumda aydınlık bir ülkede aydınlanmış insanlar mutluluğun en büyüğünü yaşarlar. Ancak mutlu değiliz hiçbirimiz. Ne ülkemiz ne toplumumuz aydınlık değil. Her gün biraz daha karanlıklara gömülüyoruz. Bu karanlıklara bir an önce bir çerağ yakmazsak çok geç olacak.

    Hapishaneler her dönem zifiri karanlığın merkezi oldular. Ancak bir ışık, bir umut büyütenler de her zaman var oldular. Şimdi de bu karanlığın hem de zifiri karanlığın içinde bir çerağ yakmak için çırpınıyoruz.

    “TALEPLERİMİZ TEMEL İNSAN HAKLARI”

    Ülkemizde maalesef artık laikliğin adından bile bahsetmek çok az rastlanır bir durum oldu. Yıllarca başta Aleviler ve demokrasiye inanmış kesimler bunun için mücadele ettiler. Laikliğin sadece adı vardı farkındaydık ama şimdi o da yok. Bu anlayış yavaş yavaş toplumun gündeminden çıkarıldı.

    Alevi toplumunun kendi taleplerinin başında laiklik geliyor. Elbette bunun dışında başka başka talepleri de var. Bu talepleri daha yüksek sesle ifade etmek aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin gelişmesine büyük katkılar sağlayacaktır.

    Bizim taleplerimiz karşılanmadığı gibi geçmişten daha da gerilediğimiz gerçeğini de görmemiz gerekiyor.

    Bizim taleplerimiz aslında temel insan haklarıdır. TC Anayasası ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler gereği bu taleplerimizin karşılanması gerekir.

    Hapishanelerde yaşananlar aslında Türkiye’nin kendi yasalarını ve uluslararası hukuku nasıl ihlal ettiğini görmemiz açısından oldukça öğreticidir.

    “AÇMAYA ÇALIŞTIĞIM KİMSENİN ÖNEMSEMEDİĞİ ŞEYLER”

    21. yy’da yaşadığımız dünyada herkesin din, inanç, vicdan hürriyeti vardır ve tüm devletler buna uymak zorundadır. Aynı zamanda devletlerin her birisi ve toplumun bu anlamda ihtiyaçlarını karşılamak görevi ile karşı karşıyadır.

    Türkiye’de bunlardan bahsetmek mümkün değil elbette. Yüz binlerce insanın kapatıldığı hapishaneler çok ayrı karanlık bir durum. Buralarda yaşanan hak ihlallerini açmayacağım buradan. Bunlar öyle ya da böyle bilinen şeyler.

    Açmaya çalıştığım şimdiye kadar hiçbir şekilde gündemleşmemiş kimsenin önemsemediği şeyler.

    Kimsenin gündeminde değil belki haberiniz yoktur. Belki çoğunuz için önemsiz gelir belki ama öyle değil.

    “BAĞIRIYORUM, ALEVİLERE AYRIMCILIK YAPILIYOR”

    Hapishanelerde insanlar inançlarından dolayı ayrımcılığa maruz kalıyorlar. En çok da Aleviler bu ayrımcılığın hedefindedirler. Belki bugüne kadar kimse bunun için veryansın etmedi fakat ben veryansın ediyorum, çığlık atıyorum, bağırıyorum, susmuyorum, kabul etmiyorum. Alevilere ayrımcılık yapılıyor. Bunu bilin, bunu duyun, bunu not düşün, bunu anlatın.

    Evrensel hukuk temel insan hakları, uluslararası sözleşmeler ve anayasaya göre herkes inancını yaşamakta özgürdür. Devlet onları baskı altına almak şurada dursun onların en güvenli bir şekilde bunu yaşamalarının imkanlarını sağlarlar.

    “BİZ ALEVİLER SİSTEM DIŞI KABUL EDİLİYORUZ”

    Hapishanelerde ne ben ne de benim gibi olanların kendi inançlarını özgürce yaşama koşulları yok. Çünkü bizler yani Aleviler yok sayılıyoruz. Sistem dışı kabul ediliyoruz. Hapishanelerde hemen hemen herkes otomatikman Sünni İslam kabul ediliyor. Öyle yaklaşılıyor, ihtiyaçlar öyle karşılanıyor. Mesela her koğuşta yeteri kadar Dinayet’in kuranları var. Ramazan orucu gibi özel günler ve ibadetler ve din adamları konusunda gerekli düzenlemeler yapılıyor ve bir sıkıntı yaşanmıyor. Bu konularla hemen hemen her talebimiz karşılanıyor. (Karşılanmasın demiyorum. Elbette insanların bu ihtiyaçları karşılansın) Ancak bize gelince durum değişiyor. Bin dereden su getiriliyor. Görmezden geliniyor, verdiğimiz dilekçeler kayboluyor, ‘böyle bir uygulamamız yok’ deniliyor. Zaten bu yaklaşım bilindiği için genelde Alevi yurttaşlar çok fazla bu taleplerini gündemleştirmiyorlar.

    “BİR AYRICALIK İSTEDİĞİMİZ YOK”

    Biz mesela TV10’dan arkadaşlar Hızır orucumuzu da Yas-ı Muharrem orucumuzu da buruda tuttuk ama bir kolaylık, ‘dikkate alma hiçbir şekilde olmadı. Ama durum basına yansıyınca ‘ne istiyorsunuz’ demeye başladılar. Sorun burası ya da biz değiliz. Hiç önemli değil. İmam Hüseyin Kerbela’da 10 Muharrem’de yoldaşlarıyla susuz bırakılarak büyük vahşetle katledildi. Bunun farkındayız. Bir ayrıcalık istediğimiz yok aslında.

    “BU AYRIMCILIĞA DUR DEMEK GEREKİYOR”

    Sorun bu ayrımcılığa dur demek. Bu sorun tüm hapishanelerde yaşanan bir sorundur. Bu ayrımcılığı sona erdirmektir mesele. Yoksa zaten Alevi canların oruçları da mütevazi, gösterişsiz, kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin gözüne sokmadan ‘işte biz oruç tutuyoruz, duyun bizi, sofra donatın bize’ gibi bir anlayış kesinlikle yoktur, olamaz da. Mesele aç kalmak da değil, içsel olarak ve tüm benliğiyle onu hissetmektir.

    Hapishanelerde yaşanan bu ayrımcılığa dur demek gerekiyor. Bu elbette başta Alevi toplumunun aynı zamanda da tüm Türkiye’nin sorunudur.

    Madem Anayasa’ya koymuşsun, maden uluslararası sözleşmeye imza atmışsın, madem demokrasi ve laiklik demişsin o zaman bunun gereğini yapacaksın. Bizim bunu istemeye hakkımız var.

    “ALEVİ KURUMLARI GÜNDEMİNE ALMALI”

    Birkaç öneri yaparak bitireyim artık. Alevi toplumu ve onların kurumlarının, örgütlerinin kendi taleplerine ilişkin gündemleştirdikleri var. Bu istekleri halen güncelliğini korumaya devam ediyor.

    Bu taleplere bir yenisini daha eklemek gerekiyor.

    Ben bir Alevi yurttaş olarak, bir ocakzade olarak Alevi kurumlarımızın bunu gündemlerine almalarını istiyorum.

    Talebim çok açık ve net. Hapishanelerde tam bir laiklik uygulanmalıdır. İnançlar arasında ayrımcılık yapılmamalıdır. Alevi yurttaşların başta Hızır ve Muharrem oruçları ile diğer inançsal ihtiyaçları için gerekli kolaylıklar sağlamalıdır. Yine inançsal ihtiyaçlar için gerekli durumlarda pirler, ulular, rehberler, mürşitler ile biraraya gelmenin koşulları yaratılmalıdır. Bunlar daha da geliştirilebilir.

    Bu ve benzeri taleplerimiz için Adalet Bakanlığı ile Alevi kurumlarımız görüşüp gereğinin yapılmasını sağlamalıdır. Varsa yasal eksiklikler bunlar gündemleştirilmelidir. Artık taleplerimizin arasına bu da eklenmeli ve gerekirse iç ve uluslararası hukuk yolları kullanılmalıdır.

    “BU TALEP GÜNDEMLEŞMELİ VE ÇALIŞMA YÜRÜTÜLMELİ”

    Mecliste siyasi partiler ve özellikle de Alevi milletvekilleri başta olmak üzere laiklik derdi olanlar bu talebi gündemleştirmeli ve çalışma yürütmelidir.

    Aydın, yazar, gazeteci, akademisyenler bu konuyu kamuoyuyla tartışabilmelidir.

    Cemevlerinde bu durum gündemleştirilebilir.

    Adalat Bakanlığı ve yönetim bu konuda bir çözüm üretemez ise teşhir edilmeli, demokrasi ve laiklik anlayışı masaya yatırılmalıdır.

    Bu bir mücadele gerekçesi olacaktır. Bu konuda elde edilebilecek en küçük bir ilerleme önemli bir kazanım olacaktır. O yüzden küçümsenmemelidir.

    “BİR ALEVİ OLARAK YOKUZ ORADA, BİZİ YOK SAYIYORLAR”

    Belki bazı çevreler ‘Hapishanelerde Alevilere özel bir baskı mı uygulanıyor, yok öyle bir şey’ diyecekler. ‘Sırf Alevi diye sormuyoruz ki’ diyecekler. Doğru, sormuyorlar, yok sayıyorlar. Yani bir Alevi olarak yokuz orada. Zaten bizi kendilerine göre bir kalıba sokmak, yok saymak, kimliğimizle kabul etmemek ayrımcılık oluyor.

    Evet ayrımcılık var, bizi yok sayıyorsunuz.

    Buradan; hapishanelerde bir çerağ yakalım. Toplum, ülke, insanlar aydınlansın, ışıklı geleceğe bir adım daha yaklaşalım.

    “Hapishanelerde dini ve inançsal ayrımcılık son bulsun”

    “Laiklik uygulansın”

    “Aleviler vardır Alevilik Haktır”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Alman istihbaratı Diyanet’i izlemeye aldı

    Alman istihbaratı Diyanet’i izlemeye aldı

    Almanya İçişleri Bakanlığı’nın ‘bazı cami cemaatlerinin anayasaya düşman faaliyetler geliştirdiği’ görüşü çerçevesinde, Alman istihbaratının ülkedeki Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı birimlerini resmen izlemeye başlamayı gündemine aldığı bildirildi.

    Süddeutsche Zeitung, Kuzey Alman Radyo ve Televizyon Kurumu (NDR) ve Batı Alman Radyo ve Televizyon Kurumu (WDR) tarafından yayınlanan bir habere göre Alman iç istihbarat servisi, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ni (DİTİB) izlemeyi gündemine aldı.

    Deutsche Welle’nin aktardığı haber Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (Almanya’nın merkezi istihbarat birimi) eyalet yönetimlerine gönderdiği ve DİTİB hakkında bilgiler içeren, gizli olarak sınıflandırılmış bir dosyaya dayandırıldı. Eyalet yönetimlerinden ekim ayı ortasına kadar DİTİB ile ilgili ellerindeki materyalleri paylaşmaları ve görüş bildirmeleri isteniyor.

    Haberlerde DİTİB’in resmi olarak ‘şüpheli durum’ ya da ‘izleme nesnesi’ olarak sınıflandırılıp sınıflandırılmayacağına dair istihbarat servisi içerisinde bir tartışma yapılmasının beklendiği ifade edildi. Haberde bazı eyalet yönetimlerinin DİTİB’in izlenmesi konusunda çekince sahibi olduğu belirtildi.

    “ANAYASAYA DÜŞMAN, MİLLİYETÇİ VE DİNCİ FAALİYETLER”

    Almanya İçişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklamasında “Anayasayı Koruma Teşkilatı güncel gelişmeler (özellikle Suriye’nin kuzeyindeki Türk askeri operasyonu) bakımından tek tek bazı DİTİB cami cemaatlerinin anayasaya düşman, milliyetçi ve dinci faaliyetler geliştirdikleri ve bu kapsamda açıklamalarda bulunduklarını tespit etmiştir” dendi.

    Merkezi Köln’de olan DİTİB, Almanya’da 900’den fazla camiyi koordine ediyor. Resmi olarak bağımsız Alman derneği olarak geçen DİTİB’in camilerindeki imamlar Ankara’daki Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından belirleniyor.

    Diyanet imamları son dönemde Alman medyasında sık sık dini faaliyetlerden çok MİT’e çalıştıkları yönündeki haberlerle gündeme geliyor.

    DİYANET’İ GÜNDEME OTURTAN ETKİNLİKLER

    DİTİB en son düzenlenen bir etkinlik nedeniyle Alman kamuoyunda eleştirilere hedef olmuştu.

    Kuzey-Ren Vestfalya eyaletinin Herford kentindeki DİTİB camisinde Çanakkale Savaşı’nın yıldönümü vesilesiyle düzenlenen etkinlikte küçük çocukların asker üniforması giyip oyuncak silah taşıması Almanya’da tepki çekmişti. Kuzey-Ren Vestfalya Aile Bakanlığı, söz konusu görüntülerin şiddetten uzak bir eğitim ruhuna tamamen aykırı olduğunu belirterek, etkinlikte yer alan çocukların psikolojilerinin olumsuz etkilenmiş olma ihtimalinin Gençlik Dairesi tarafından değerlendirilmesini talep etmişti.

    DİTİB camilerinde daha önce de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin harekâtında zafer kazanması için dua edildiği iddiası Almanya’da tepki toplamıştı. Ayrıca DİTİB’e bağlı camilerde görev yapan bazı imamların 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türk konsolosluklarına ‘FETÖ’ yapılanması hakkında bilgiler içeren raporlar sunduğu yönündeki iddialar, Berlin ile Ankara arasında gerilime yol açmıştı.

    Süddeutsche Zeitung, NDR ve WDR’in haberine göre, Anayasayı Koruma Teşkilatı açısından tüm bunlar Türkiye’nin DİTİB’i kendi hedeflerini Alman topraklarında gerçekleştirmek için bir enstrüman olarak kullandığını gösteriyor.

    Almanya İçişleri Bakanlığı ağustos ayı sonunda Alman hükümetinin DİTİB projelerini desteklemeyeceğini açıklamıştı. Almanya’da cami cemaatleriyle işbirliği ise asıl olarak eyalet yönetimlerinin tercihleri üzerinden şekilleniyor. (HABER MERKEZİ)

  • KESK Eş Başkanı Bozgeyik: AKP baskıcı politikalarından vazgeçmeli-VİDEO

    KESK Eş Başkanı Bozgeyik: AKP baskıcı politikalarından vazgeçmeli-VİDEO

    PİRHA – 24 Haziran seçimlerinden sonra yapılan rejim değişikliği ile Türkiye’nin tamamen otoriterleştiğini belirten KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, demokratik siyasetin tamamen etkisiz hale getirildiğini kaydetti.

    Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, 24 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’nin değişen siyasi atmosferini değerlendirdi.

    Bozgeyik, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle kamu emekçilerine, emek ve meslek örgütlerine yapılan baskılara dikkat çekti.

    “OHAL KALICI HALE GETİRİLDİ”

    24 Haziran erken seçimlerinin ardından yapılan rejim değişikliğiyle Türkiye’nin tamamen otoriterleştiğini, demokratik siyasetin tamamen etkisiz hale getirildiğini kaydeden Bozgeyik, şöyle devam etti:

    “Yeni rejimle birlikte Cumhurbaşkanlığı sistemi üzerinden birçok KHK yayınlandı. Onlardan birisi iki yıldır devam eden OHAL’in kaldırılması kararnamesiydi. Ancak çıkartılan bu OHAL kararnamesine baktığımızda bunun bir aldatmacadan ibaret olduğu, o günden bu yana devam eden uygulamalarla açıkça ortaya çıktı. Aslında Türkiye’de OHAL kaldırılmadı, kalıcı hale getirildi. 12 Eylül döneminde uygulanan sıkıyönetim yasaları yine Türkiye’nin güvenlikli politikalarından kaynaklı uzun süre maruz kaldığımız OHAL bölge valilik uygulamaları 81 ile yayılmış oldu. Doğal olarak bu yeni uygulama ile birlikte valilere aşırı yetki verilerek hem toplantı ve gösteri haklarına yönelik açıktan müdahale, yine şehirlere giriş çıkışlarda valilerin yetkileri artırılarak istedikleri bireyi kurum temsilcisini, siyasetçisini, o ilin sınırları içerisine almama, uzaklaştırma gibi çok aşırı yetkilerle donatıldı. Bu yeni KHK anayasadaki ifade, düşünce özgürlüğüne yine 2911 sayılı toplantı ve gösteriye katılma hakkına yönelik özgürlüğümüze yine Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası ILO sözleşmelerinin 30, 35 ve 87 nolu maddelerine aykırı bir şekilde yürürlüğe konuldu.”

    ORTAK MÜCADELE VURGUSU

    Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krize de değinen Bozgeyik, krizin bedelini sol ve sosyalist kesimler, emekçiler ve mazlum halk yerine siyasi iktidarlar ve kriz sürecinden nemalanan spekülatörlerin ve uluslararası sermaye ile işbirlikçilerin ödemesi gerektiğine vurgu yaptı. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin çözülebilmesi için yeniden demokratik ve hukuksal normlara dönülmesi gerektiğine işaret eden Bozgeyik, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “AKP’nin uygulamış olduğu baskıcı, otoriter, faşizan politikalarından bir an önce vazgeçmesi ve bu Cumhurbaşkanın kararnamesinde OHAL’in kalıcı hale getirilmesine ilişkin düzenlemelerin de ortadan kaldırılmasına yönelik somut adımlar atması gerekiyor. Ancak AKP şunu çok iyi biliyor; demokratik bir ortamda, demokrasinin gelişmiş olduğu bir ortamda hem bu yeni rejimi inşa edemeyeceğini, hem de bu kriz sürecini yönetemeyeceğini bildiği için bu baskı politikalarını sürekli ve kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Biz KESK olarak Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleriyle birlikte yine demokratik siyasetten yana tutum alan; barıştan, özgürlüklerden, seküler yaşamdan yana olan tüm kesimlerle birlikte yeni dönemde bu baskı politikalarına karışı antidemokratik, totaliter, uygulamalara karşı ortak bir mücadelenin şart olduğunu buradan bir kez daha işaret ediyoruz. Tüm yasakçı zihniyete, bu uygulamalara karşı da asla geri adım atmayacağımızı bir kez daha buradan kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Kılıçdaroğlu: Yeni bir Anayasayı hayata geçireceğiz

    Kılıçdaroğlu: Yeni bir Anayasayı hayata geçireceğiz

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Anketler cumhurbaşkanı seçimlerinin ikinci tura kalacağını söylüyor” dedi.  

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı Tutum Belgesi’nde parlamenter sisteme geçiş maddesinin bulunmamasına ilişkin, “Bir kavram geçmemiş olabilir orada önemli değil ama önemli olan can ve mal güvenliğini sağlayacak olan yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı ilkesinin ayrıntılarıyla vurgulanmış olmasıdır” dedi.

    Kılıçdaroğlu, “Bütün anketler cumhurbaşkanı seçimlerinin üç aşağı, beş yukarı ikinci tura kalacağını söylüyor.” ifadesini kullandı.

    Kılıçdaroğlu, bir sosyal medya kanalı üzerinden canlı yayınlanan programda açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

    Seçim kampanyası kapsamında, “Bugsuz bir Türkiye” başlıklı video çekimleriyle ilgili bilgi veren Kılıçdaroğlu, videonun çok beğenildiğini belirtti.

    Avrupa ülkelerinde yapılan seçimlerde, seçim güvenliği ile ilgili hiçbir tartışma yaşanmadığına dikkati çeken Kılıçdaroğlu, Türkiye’de ise “devletin çökertildiği” için devletin ve hükümetin yapması gereken görevi muhalefet olarak kendilerinin yaptığını dile getirdi.

    Sandık güvenliğini sağlamaya çalıştıklarını ifade eden Kılıçdaroğlu, “YSK, yasa dışı karar veren bir organa dönüştü. Yasa dışı diyorum, yasada açıkça emredici hüküm olmasına rağmen, emreden hükmün aksine karar verdiler. Bizim bütün bu sorunları aşmamız lazım. Önlem alıyoruz, alacağız.” diye konuştu.

    Gençlerden sandığa gitmelerini ve kullandıkları oylara sahip çıkmalarını isteyen Kılıçdaroğlu, arzu eden bütün gençlere “CHP müşahit kartı” verebileceklerini bildirdi.

    Bir parti genel başkanı olarak cumhurbaşkanı adayı olmamasının lehine veya aleyhine sonuçlar doğurup doğurmadığına ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Kemal Kılıçdaroğlu, “Bizim açımızdan herhangi bir sorun çıkarmadı. Şunun için, biz en baştan beri cumhurbaşkanlarının tarafsız olmasını istedik. Bir partinin genel başkanı cumhurbaşkanı olmaz, bunu en başından söyledik.” dedi.

    Bir partinin genel başkanının tarafsız olamayacağını aktaran Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanı yemin metninde ise tarafsızlık vurgusu olduğunu söyledi.

    Muharrem İnce’nin geniş kitlelere hitap ettiğini, kendisinin ise halk oylamasında olduğu gibi sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile bir araya geldiğini anımsatan Kılıçdaroğlu, bunun Millet İttifakı’nın oluşmasına katkı sağladığını vurguladı.

    Bugün gelinen noktada gerginlikler ve kutuplaşma üzerine inşa edilen bir siyaset anlayışı olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, bu durumun insanların sağlıklı düşünmesine imkan vermediğini anlattı.

    Böyle bir durumda insanların aç bile olsa tuttuğu partiye oy verdiğini aktaran Kılıçdaroğlu, “Biz bunu kırmak istiyoruz. Aç kaldıysan şu soruyu soracaksın, ‘Neden ben aç kalıyorum?’ 16 yıldır ülkeyi yönetiyorlar, 17 milyon yoksul niye var? 2 trilyon 94 milyar dolar para harcadılar. Bütün cumhuriyet hükümetleri 713 milyar dolar harcamıştı 79 yılda, siz 2 trilyon 94 milyar dolar para harcadınız. Hadi onların ne yaptıklarını biliyoruz, siz ne yaptınız? Bir Keban, Karaya Barajı mı yaptılar? Köprü yaptılar, o da yap işlet devret modeliyle. Buna dahil değil. O zaman ne yaptınız bu parayı?” diye konuştu.

    Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’ndan memnun olup olmadığı ve seçim sonrası ittifakın kurumsallaşıp kurumsallaşmayacağı yönündeki soruya, “Millet İttifakı seçimlerden sonra kurumsallaşacak. Nedeni şu; Millet İttifakı ilkelere dayalı kurulan bir ittifak. Her birimizin siyasi partiler olarak farklı düşüncelerimiz var ama bir de ittifakı oluşturan siyasal anlayışın ortak paydaları var. Örneğin demokrasi, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü… İlkesizliğe veya dar bir alana sıkışıp ‘Şu seçime kadar bu işi götürelim, sonra bu işi bırakalım’ anlayışında değiliz. Parlamentoya da bu ilkeler yansıyacak.” karşılığını verdi.

    Yeni bir anayasa konusunda da hem fikir olduklarını belirten Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, oturup yeni bir anayasa yapacağını bildirdi.

    “YENİ BİR ANAYASAYI HAYATA GEÇİRECEĞİZ”

    Kılıçdaroğlu, “Güçlü bir parlamenter sistem ve yeni bir anayasayı hayata geçireceğiz” ifadesini kullandı.

    “İYİ Parti’den yapılan resmi bir açıklamada, mutabakat metninde iyileştirilmiş parlamenter sistem vurgusunun olmamasının sorumlusunun kendileri olmadığını söylediler. Ne dersiniz?” sorusunu da yanıtlayan Kılıçdaroğlu, “Olabilir. Ama zaten metni okuduğunuz zaman bütün ayrıntılarda bir demokratik parlamenter sistemden söz ettiğini, üç aşağı beş yukarı hepimiz görüyoruz zaten. Yargı bağımsızlığı var, diğer ilkeler var… Bir kavram geçmemiş olabilir orada önemli değil ama önemli olan can ve mal güvenliğini sağlayacak olan yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı ilkesinin ayrıntılarıyla vurgulanmış olmasıdır.” değerlendirmesinde bulundu.

    “ANKET YAPTIRMADIK”

    Bir soru üzerine Kılıçdaroğlu, seçim sonuçlarına dönük anket yaptırmadıklarını ancak seçimlerin ikinci tura kalacağının görüldüğünü belirtti. Kılıçdaroğlu, “Bütün anketler cumhurbaşkanı seçimlerinin üç aşağı, beş yukarı ikinci tura kalacağını söylüyor.” ifadesini kullandı.

    “Muharrem İnce’nin size göre başarı eşiği nedir?” sorusu üzerine Kemal Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

    “Muharrem Bey’in başarı eşiği elbette ki ona cumhurbaşkanlığı yolunu açacak olan ikinci turdan yüzde 51’in üzerinde bir oyu almış olmasıdır. Bu bizim hepimizin ortak arzusu ve ortak çabasıdır. Bu bağlamda CHP’liler, demokrasiye inanan insanlar olarak hepimiz çalışmak zorundayız. Bugün soğan 6 lirayı buldu, 7-7,5 lirayı bulacak bu gidişle. Soğan ithal eden bir ülke haline geldik. Vatandaş sandığa giderken bütün bunları düşünmeli. Muharrem Bey başarılı bir performans izliyor, geniş kitleleri etkiliyor. Bu güzel bir şey. Mesele bunun sandığa yansıması ve sandıktan elde ettiğimiz sonucu almak. Elbette ki büyük bir başarının ilk hamlesi olacaktır. Millet İttifakı’nın temel amacı bu ülkeye demokrasiyi getirmektir.”

    “ERDOĞAN TOPLUMU ÇOK YORDU, AYRIŞTIRDI”

    Kılıçdaroğlu, seçimlerin ikinci tura kalması durumunda, İnce’nin diğer partilerden oy alıp almayacağına ilişkin bir soru üzerine de şunları kaydetti:

    “Özgün düşüncemiz birinci turda herkes istediği partiye oy verebilir ama cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kaldığında o zaman hepimiz ikinci tura kalan arkadaşa destek vermeliyiz. Siyaseten, ahlakın da gerektirdiği bir davranış olmalıdır. Çünkü Meral Hanım’a veya Temel Bey, Selahattin Bey, Doğu Bey’e oy veren vatandaşlarımız, ikinci tura kaldığında Erdoğan’ın tavrı belli zaten, dünyadaki görüntüsü de belli, demokrasiyi içine sindiremeyen, baskıcı bir anlayış, hatta yeri göğü pankartlarla donatıyor, bunu devletin imkanlarıyla yapıyor, belediyeler bedava insanları taşıyor, hatta Suriyelileri taşıyorlar, ‘gelin kalabalık yapın’ diye. Bunlar halkın gözünden kaçmıyor. Bir de Erdoğan toplumu çok yordu, ayrıştırdı. İnsanlar bir araya gelip konuşmak istiyor. Kavga ortamını yaratan kim? Erdoğan ve ekibi. Ondan özenle kaçınmak gerekiyor. Ben AK Partilileri suçlamıyorum, ülkeyi yönetenleri suçluyorum. O nedenle AK Partili kardeşlerimin de sandığa giderek düşünmesi lazım.”

    “DEMİRTAŞ’IN TUTUKLANMASI DEMOKRASİ AYIBIDIR”

    Kılıçdaroğlu, HDP ile ilgili bir soru üzerine bütün anketlerin HDP’nin barajı aşacağını gösterdiğini söyledi.

    Kemal Kılıçdaroğlu, “HDP barajı aşsın” diye CHP’den bu partiye oy gideceği yönündeki bilgilerin ise gerçeği yansıtmadığını aktardı.

    “Sayın Demirtaş’ın tutuklanması ve hapse atılması bir demokrasi ayıbıdır. Milletvekillerinin tutuklanması doğru değil, bu milli iradeye saygısızlıktır” diyen Kılıçdaroğlu, yasaların öngördüğü şekilde seçimlere giren ve seçilen herkese saygı duyacaklarını ifade etti.

    En başta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir cumhurbaşkanı adayı tutuklanamaz” diye isyan etmesi gerektiğini savunan Kılıçdaroğlu, tüm cumhurbaşkanı adaylarının eşit koşullarda yarışması gerektiğini dile getirdi.

    Kemal Kılıçdaroğlu, 25 Haziran’da Türkiye’nin güzel bir sabaha ulaşacağını, Millet İttifakı’nın çoğunluğu kazanacağını, Muharrem İnce’nin de cumhurbaşkanı seçileceğine inandığını anlattı.

    Kılıçdaroğlu, bir soru üzerine 15 CHP milletvekilinin İYİ Parti’ye geçmemesi durumunda, bu partinin kesinlikle seçime sokulmayacağını gördüklerini ve olayı bozduklarını söyledi.

    Bir rakiplerinin siyaset dışı kalmasını doğru bulmadıklarını belirten Kılıçdaroğlu, “Bakın benzer bir olay Erdoğan olayıdır. Erdoğan 2002’de milletvekili seçilemedi, seçilme hakkı yoktu. ‘Yüzde 34,5 oy alan bir siyasi partinin genel başkanı Mecliste olmalıdır’ dedik ve anayasa değişikliğine destek verdik.” diye konuştu. (HABER MERKEZİ)

  • ‘Devlet yeniden inşa ediliyor’-VİDEO

    ‘Devlet yeniden inşa ediliyor’-VİDEO

    PİRHA-Evrensel Hak ve Özgürlükler Derneği’nin düzenlediği “Anayasa demokratik temsiliyetin önünde engel midir?” konulu panelde konuşan KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul, devletin yeniden inşa edildiğini vurguladı.

    Evrensel İnsan Hak ve Özgürlükler Derneği Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Keçiören Cemevi’nde “Anayasa demokratik temsiliyetin önünde engel midir?” konulu panel düzenledi. Moderatörlüğünü Eğitim-Sen Ankara 3 Nolu Şube Başkanı Fevzi Yılmaz’ın yaptığı panele, Avukat Cemalettin Güler, Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, Araştırmacı-Yazar ve PSAKD’nin önceki genel başkanlarından Kemal Bülbül, KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul, 24. dönem HDP Milletvekili Nazmi Gür konuşmacı olarak katıldı.

    Açılış konuşmasını yapan moderatör Fevzi Yılmaz, Türkiye’de gündemin çok hızlı değiştirildiğini vurguladı.

    “DİL AYRIMI YAPMAK NE DEMEK?”

    İlk olarak konuşan Avukat Cemalettin Güler, dil, din, ırk ve mezhep ayrımı yapmanın suç olduğunu belirterek şöyle konuştu:

    “Aslında kanun metni çok net.  Diyor ki Aleviler Alevilik yapmayın, Sünnilik yapmak serbest. Dil ayrımı yapmak ne demek? Bir Allahın kulu bunun ne olduğunu söyleyebilir mi bana. Eğer Bitlis’in Adilcevaz ilçesine gider İngilizce seçim propagandası yaparsanız suç mudur, değil midir? Buraya göre suç. Peki, Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde Kürtçe seçim propagandası yapmak suç mu, Türkçe yapmak suç mu? Hangi dilin suç, hangi dilin suç olmadığına kim karar veriyor, niye karar veriyor, hangi ölçüde karar veriyor? Şimdi dağ Türkçesiyle propaganda olacak mı olmayacak mı buna karar vermesi gerekiyor. Esas olan bu kanun metninde yazmayan ama gerçekleri dil, din, mezhep ayrımcılığının ne anlama geldiğinin söylenmesi. Sünnilik serbest mi bu ülkede o zaman Sünni olduğunuzu söyleyemezsiniz ya da cami önünde, kilise önünde, havra önünde siyasi açıklama yapamazsınız. Yaparsanız cemevi önünde yapılan siyasi açıklamayı ayıplayamazsınız.”

    “TEMSİLİ DEMOKRASİ”

    Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan 1945-46 yıllarına kadar tek parti diktatörlüğünün olduğunu hatırlatan Araştırmacı-Yazar Fikret Başkaya, “1946’da dünyanın manzarası değişti. Bir tarafta Komünist blok bir tarafta hür dünya denilen Türkiye o zaman hür dünya safında yerini aldı. Dediler ki çok parti sistemine geçelim, Toplumun gazını alacak bir şeyler yapmak gerekiyordu. CHP bölündü onun içerisinden DP çıktı. Demokrasi deniyor, temsili demokrasi ama sosyalistlerin parti kurması yasak, dernek kurması yasak, Kürtlerin parti kurması yasak, ama çok partili dönem. İki parti var. İkili yapı var Türkiye’de. Bir tanesi asıl devlet partisi var. Bir de görünenler var. Mesela kritik zamanlarda devlet partisi devreye girer aracın rotası ne tarafa çevrilmesi gerekiyorsa o yöne çevirir.” şeklinde konuştu.

    “1980 DARBESİYLE BİRLİKTE GERİCİLİĞİN İVMESİ ARTTI”

    1960, 1971 ve 1980 darbelerini hatırlatan Başkaya, bu darbelerin demokratik bir açılımı engellemek için yapıldığını kaydetti. Şu anda Türkiye’de komprador bir rejim olduğunu vurgulayan Başkaya, bu komprador rejimin arkasında 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının yer aldığını belirtti. Başkaya, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “NATO başkomutanı Amerikalı olan bir saldırı paktı. Siz ona üye olduğunuz andan itibaren iç ve dış politikada yeteneğinizi kaybediyorsunuz. Birinci kırılma noktası bu. Bu duruma nasıl gelindi, bunun arkasında iki neden var. Türkiye aslında adı konmamış bir Amerikan uydusu. 1980 yılında 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin rotası iki defa değiştirildi. 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’nin ekonomisinin dışarıya dünya bankası, dünya ticaret örgütü, İMF, Emperyalist egemenlik için dizayn ettiği kurumlara havale edildi. Bu halk düşmanı rejimin normal minimum hukuk ve demokrasi koşularında uygulanma şansı yoktu. Onun için 24 Ocak kararlarından sekiz ay sonra 12 Eylül 1980’dede NATO’cu Kemalist ordu duruma müdahale etti solun önünü kesti, solu ezdi. Dinci gericiliğin önünü sonuna kadar açtı. Türkiye NATO’ya girdiği anda dinci gericiliğin önü açıldı ve dinciler Avrupa’da kültür dernekleri kurmak için 45 milyar dolar para harcadı. Sadece Avrupa’da başka yerde değil. 1950’de başlayan gericiliğin 1980 askeri darbesi ile birlikle ivmesi artı.”

    “ANAYASA DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜNDE ENGELDİR”

    Başkaya’nın arkasından söz alan araştırmacı-yazar Kemal Bülbül de anayasanın demokratik siyasetin önünde engel olduğunu söyleyerek nedenini şöyle açıkladı:

    “Türkiye’de yaklaşık 140 yıldır anayasa ile yönetiliyor. 1876 Kanuni-Esasi Türkiye topraklarında gerçekleştirilmiş. Anayasa olarak ele aldığımızda Anayasa olarak ele aldığımızda 1908-1921-1924-1960-1970-1982 anayasası 82’den bugüne yapılan çeşitli kimi değişiklikler, 2010 yılında yapılan evet hayır referandumu ve son olarak devlet başkanlığı için yapılan değişikliklerin hiçbir tanesine ne halk, ne sivil toplum, ne demokratik kurum ve kuruluşlar katılmamıştır, katılamamıştır, katılmasının önüne de engel konulmuştur. Oysa anayasa bir toplumsal sözleşme olarak değerlendirilir. Ne demek toplumsal sözleşme karşıda bir devlet var. Bu devletle yurttaşlar, yurttaşlarla yurttaşlar, sosyal gruplarla, sosyal gruplar, inanç kurumları ile inanç kurumları bu sitemde nasıl yaşayacaklarına dair bir mutabakat yapacaklar. Bunu adı sosyal sözleşme fakat anayasa yapılırken hiçbir kimlik, hiçbir kültür, katılım gösteremez sadece devletin işaret ettiği ırkçılaştırdığı, gericileştirdiği ve kışkırttığı en kahraman kimlik dışında hiçbir kimliğin söz hakkı da olmaz, eleştiri hakkı da olmaz, katılım hakkı da olmaz.”

    Bülbül, bir anayasa yapılırken tüm toplumsal kesimlerin, emek örgütlerinin, demokratik kurum ve kuruluşların, bireylerin, yurttaşların katılımıyla yapılması gerektiğini de vurguladı.

    “DEVLET YENİDEN İNŞA EDİLİYOR”

    KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nejla Kurul ise eski anayasanın da şimdi çıkarılmaya çalışılan anayasanın da çoğulcu bir anayasa olmadığına dikkat çekti. Kurul şunları belirtti:

    “Devlet şimdi yeni rejim inşası diyor. Devlet yeniden inşa ediliyor bunu gözlemleyebiliyoruz. Devlet şu anda daha erkek egemen, kadınları yok sayıyor, devlet şu anda emek düşmanı. Diyor ki ‘OHAL’i işçi grevlerini engellemek için kullandık’. Devlette büyük değişim var. Eğer yurttaşlık eski yurttaşlık olarak kalırsa şayet sadece uzaktan izleyen ‘Ne yapalım toplumun büyük bir çoğunluğu bu kararı verdi’ diyen bir halk var. Devlet zaten görmüyor, toplumun büyük bir kesimini Alevileri yok sayıyor, Kürtleri yok sayıyor, kadını azarlıyor, küçültüyor, evin içine hapsediyor. ‘Sen o alanda dur erkekte o evi yönetsin’ diyor. Evden çıkınca da erkeğin de iradesini al elinden, gelişim potansiyelini al elinden. Erkeği de eziyor. Fakat ona evin içerisinde küçük bir alan yaratıyor. Dolayısıyla bizi şu anda doğrudan temsil eden bir aygıt yok. Bu yeni rejim tarafından toplumu uzun zamandır dışarıda bırakıldığı, ötekileştirildiği kesimler daha da keskin çizgilerle toplumun mahzeninin içine itilmeye mahkum olarak bırakılıyor. Kapitalizm zaten eşitsizleştirici bir süreç, giderek dikleşmiş durumda. Toplumun en alt katmanlarına itilmiş olan bizler haksız, hukuksuz bir şekilde işten atılmışlar, görevlerinden alınmış insanlar ve büyük bir kısmını da korkuyla sindirilmiş durumda.”

    “HALKLARI BÖLEN TEMEL DEĞİŞİKLİKLER VAR”

    24. dönem HDP Milletvekili Nazmi Gür ise, Osmanlı bekası denilen yeni bir devletin, yeni Cumhuriyetin kuruluyor olduğunu ifade etti. Cumhuriyetin kurucu babası İttihat ve Terakki anlayışı ilk Türk anayasasından bu yana tekliği, milliyetçiliği, tek devlet olma, tek ulus olma, tek dil olmayı dayattığını söyleyen Gür, o günden bu yana hiç bir şeyin değişmediğini halkların yok sayıldıklarını ve halklara asimilasyonun dayatıldığını belirtti. Türkiye’de halkları bölen temel değişiklikler olduğunu kaydeden Gür, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ortadoğuda kurgulanan Sykes-Picot düzeni yaklaşımıyla Kürtleri, Arapları kısmen Türkleri, Türkmenleri 4 egemen devlet tarafından paylaştırıldığı bir düzenden söz ediyorum. Bir de Lozan’a bakmak gerekir. Sykes-Picot ile halklar parçalanmıştı. Kürtlerin, 4 parçada, hiçbir parçada çoğunluğu sağlayamayacak bir şekilde bölünmesi ve Kürtlerle birlikte yaşayan birçok halkı örneğin Süryani halkını yine o sınırlar içerisinde Kürtlerle, Türklerle birlikte yaşayan Arapları yine inançsal olarak bu topraklara ait olan ve inançları büyüten Alevileri, Nusayrileri parçalayan bu düzen maalesef halklar açısından bizler açısından çözümleyici olmamıştır. Tam tersi ret ve inkar politikalarıyla sorunların daha da ağırlaşmasına ve günümüze kadar taşınmasında sebep olmuştur.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • İçişleri Bakanlığı’nın görevden aldığı CHP’li Belediye Başkanı İlgezdi: Alnım açık

    İçişleri Bakanlığı’nın görevden aldığı CHP’li Belediye Başkanı İlgezdi: Alnım açık

    İçişleri Bakanlığı, Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi’nin Anayasa’nın 127. maddesinin verdiği yetki doğrultusunda İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmasına karar verildiğini açıkladı. İlgezdi, “Biz buradayız. Belediye başkanı olarak verilemeyecek hiçbir hesabım yok. Alnım açık. Yüzüm ak. Ben buradayım” dedi.

    İçişleri Bakanlığı, CHP Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi‘yi görevden aldı. Bakanlıktan yapılan açıklamada, İlgezdi’nin hakkındaki suç duyurusu ve yolsuzluk iddiaları üzerine mülkiye müfettişlerinin görevlendirildiği bildirildi. Yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar sonucu bakanlık, Anayasa’nın 127. maddesindeki yetkisine dayanarak İlgezdi’yi görevden aldı. Yapılan yazılı açıklamada görevden almaya gerekçe olarak; İmar Kanunu’na muhalefet, Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Kanunu ile Devlet İhale Kanunu’na aykırı hareket etmek gösterildi.

    “BU BİR SİYASİ SÜREÇTİR”

    İlgezdi, hakkında verilen görevden uzaklaştırma kararının ardından Ataşehir Belediyesi önünde kendisine destek vermeye gelenlere hitap ederek, ” Bildiğiniz gibi Belediye Başkanı olarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdim. Kendini şikâyet eden ilk belediye başkanı benim. Hodri meydan. Kendi belediye başkanları gitsin kendilerini şikâyet etsin. Bu iddiaların hepsi yargıya taşınmış ve bunlarla ilgili beraat kararı verilmiştir. Evrak karartıyormuşuz. Yargı elinizde, medya elinizde. Varsa kararttığımız bir şey söyleyin. Kararttığımız hiç bir şey yok. Bu bir siyasi süreçtir. Hukuk burada çökmüştür. Bu bir siyasi tavırdır. Biz buradayız. Belediye başkanı olarak verilemeyecek hiçbir hesabım yok. Alnım açık. Yüzüm ak. Ben buradayım” dedi.

    İlgezdi’nin görevden uzaklaştırılmasına ilişkin İçişleri Bakanlığı’ndan yazılı açıklama şöyle:

    Ataşehir Belediye Başkanı Battal İLGEZDİ, hakkında Mülkiye Müfettişleri’nce düzenlenen raporlar ve adli mercilerce yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar sebebiyle, Anayasanın 127 nci maddesinin verdiği yetki doğrultusunda İçişleri Bakanlığınca 06.12.2017 tarihinde görevden uzaklaştırılmasına karar verilmiştir.

    Battal İLGEZDİ’nin Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılmasında, İmar Kanununa, Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununa, Devlet İhale Kanununa aykırı hareketle Görevi Kötüye Kullanma, Belediyenin/Kamunun zararına sebebiyet verme, İhaleye Fesat Karıştırma,  Haksız Mal Edinme, kamu görevlilerinin Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesine göz yumulması fiillerinin işlenmesi olarak nitelenen aşağıdaki hususlar göz önüne alınmıştır:

    1) Battal İLGEZDİ’nin,Ataşehir Belediye Başkanı seçilmeden önce yaptığı işleri Belediye Başkanı seçildikten sonra sonlandırdığı izlenimi verdiği halde, bu işlerine yakın akrabaları ile siyaset ve iş ilişkisinde içinde bulunduğu kişi ve şirketler aracılığıyla, kendi varlığını gizleyerek devam etmesi,

    2) Bu şahıs ve şirketler üzerinden yürütülen faaliyetlerin tamamına yakınının Battal İLGEZDİ ile ilişkili ve muvazaalı unsurlar içermesi ve gerektiğinde yeni şirket kurdurularak yada yakın akrabalarının mevcut şirketlerde yönetim kurulu başkanı olarak görev alması sağlanarak yürütülmesi,

    3) Bu kişiler ve/veya şirketler aracılığıyla gerçekleştirilen inşaat işlerininAtaşehirBelediyesinin yetki alanı içinde yürütülmesi, yapılan inşaat işlerinde imar mevzuatına ciddi aykırılıklar olmasına karşın Ataşehir Belediyesi görevlileri tarafından zamanında ve eksiksiz olarak gerekli yasal işlemlerin yapılmaması ve/veya yaptırılmaması, hatta gerçeğe aykırı belge düzenlenerek diğer yetkili mercilerin yanıltılması,

    4) Yakın akrabalarınca ekonomik durumlarına uygun olmayan şekilde ciddi miktarda gayrimenkul edinilmesi,

    5) Ataşehir Belediyesinin bazı taşınmazlardaki hissesinin satışında ve/veya ihalesinde mevzuata aykırı, Belediye Başkanının işbirliği içinde olduğu kişiler/firmalar lehineusulsüz işlemler yapılarak Belediyenin zararına sebebiyet verilmesi,

    6) Söz konusu hususlarla ilgili Bakanlığımıza intikal eden çeşitli yolsuzluk ve usulsüzlük iddia ve şikayetlerinin intikal etmiş olması;  bunlardan bir kısmı ile ilgili bakanlığımızca işlem başlatılarak soruşturma izni verilmiş olması; ayrıca yetkili adli mercilere intikal etmiş adli mercilerin gereğini takdir etmekte olduğu iddia ve şikayetlerin bulunması veİstanbul Anadolu Başsavcılığınca Battal İLGEZDİ hakkında İhaleye fesat karıştırma ve haksız mal edinme iddiaları ile ilgili açılmış derdest davanın bulunması.
    Söz konusu edilen bu yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarına,  kamuoyunun da bilgisi dahilinde olan;
    Buz Rezidans adlı yapının üzerinde inşa edildiği parseldeki belediye hissesinin muvazaalı işlemlerle devrinin sağlanması, Buz Rezidans’a ruhsata aykırılıklar olduğu halde yapı kullanma izni verilmesi, İmar Kanununun 32. ve 42. maddeleri uyarınca yaptırım uygulanmaması, yasal yaptırım uygulanma zorunluluğu doğduğunda ise yaptırımın gereği gibi uygulanmaması,
    Erguvan Parkı olarak bilinen alanda usulsüz, rant amaçlı imar mevzuatına aykırı yapılaşmaya gidilmesi, alanda yapılacak inşaatlar ve yapıların kullandırılması ihalesine fesat karıştırılması,
    Ataşehir Belediye Başkanı Battal İLGEZDİ’nin akrabalık ilişkisi içinde bulunduğu yakını tarafından imar planındakonut alanı olan bir parselin satın alınması,konut alanı olan buparselde imar mevzuatına aykırı olarak özel eğitim kurumu inşa edilmesi ve daha sonra buranın yine Battal İLGEZDİ’nin yakın bir akrabasının yönetim kurulu başkanlığını yaptığı bir şirkete satılması, bu şirket tarafından da yüksek bedelle özel okul olarak kiraya verilmesi,
    Oda Kule 1 ve Oda Kule 2 olarak bilenen yapılardaimar mevzuatına aykırı işlemler yapılması,
    Bütün bu usulsüz, yolsuzluk içeren işlemlerin belediye başkanının yakın akrabaları ve iş ortakları ve onların yakın akrabaları ile karmaşık ilişkiler zinciri oluşturularak ve kendi kimliği gizlenerek gerçekleştirilmesi,

    Örnek teşkil etmektedir.

    Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

  • Malezya bakanı: Ateizm Anayasa’ya ve insan haklarına aykırı

    Malezya bakanı: Ateizm Anayasa’ya ve insan haklarına aykırı

    PİRHA – Malezya Devlet Bakanı Şahidan Kassım, ateizmin insan haklarına aykırı olduğunu öne sürdü. Kassım anayasada ateizme yer olmadığını ve bu yüzden ateistlerin tespit edilip peşlerine düşülmesi gerektiğini söyledi.

    Malezyalı Bakan Datuk Seri Şahidan Kassım, Malezya’daki ateistleri bulmak için halktan yetkililere yardımcı olma çağrısı yaptı.

    “ATEİSTLERİN PEŞİNE DÜŞMEMİZ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM”

    Başkent Kuala Lumpur’da bugün bir basın toplantısında konuşan Kassım, ateist sivil toplum kuruluşlarının tespit edilmesi konusunda halktan destek isterken,  “Federal Anayasa ateizmden bahsetmiyor. Ateizm, Anayasa’ya ve insan haklarına aykırı,” ifadelerini kullandı. Parlamentodaki basın toplantısında Kassım, “Ateistlerin şiddetle peşlerine düşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu grupları tespit etmek için de sizden destek istiyorum,” dedi.

    ‘ASLINDA ATEİST OLMAK İSTEMİYORLAR’

    Arau milletvekili olan Bakan Kassım, Malezya’da özellikle Müslümanların, dini eğitimsizlik nedeniyle ateist olduğunu iddia etti ve şöyle dedi: “Aslında ateist olmak istemiyorlar; bu, dini eğitimlerinin olmayışından kaynaklanıyor. Yeni düşünce ekolleri tarafından yanlışa yönlendiriliyorlar.”

    ATEİSTLERE ÖLÜM TEHDİTLERİNDE BULUNULMUŞ

    Ülkedeki ateizm tartışmaları birkaç gün önce bir Facebook paylaşımıyla başladı. ‘Ateist Cumhuriyeti’ ismiyle bilinen ve sosyal medyada bir milyondan fazla takipçisi olan bir hesapta, geçtiğimiz günlerde Kuala Lumpur’da yapılan bir buluşmanın fotoğrafları paylaşılmış, ülkedeki bazı kesimler bu paylaşımlar üzerine ateistlere ölüm tehditlerinde bulunmuştu.

    ‘Ateist Cumhuriyeti’ adlı sivil toplum kuruluşu dünyanın pek çok ülkesinde faaliyet gösteriyor.

    İslami Meselelerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Wajdi Dusuki de bu konuyla ilgili açıklama yaparak, ateist grubu soruşturacakları sözü vermişti.

  • ‘2.5 yıl sonra yürürlüğe girecek anayasa değişikliğini 2.5 haftada geçirdiler’

    ‘2.5 yıl sonra yürürlüğe girecek anayasa değişikliğini 2.5 haftada geçirdiler’

    PİRHA- 18. Evvel Temmuz Festivali panel ve konserler ile devam ediyor. Festival kapsamında düzenlenen “Anayasa değişikliğinin toplum üzerindeki etkileri” konulu panelde konuşan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, 2.5 yıl sonra yürürlüğe girecek bir metni 2.5 haftada tartışıldı” dedi. Kaboğlu, toplumun anayasal bilgilenme hakkını kullanması gerektiğini söyledi. 

    Evvel Temmuz Festivali Samandağ’da çeşitli etkinliklerle 5. gününde devam etti. “Anayasa değişikliğinin toplum üzerindeki etkileri” konulu panele konuşmacı olarak Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu katıldı. Yoğun ilginin olduğu panelde konuşan Kaboğlu, Anayasa değişikliklerinde uzlaşmanın son yıllarda kaldırıldığına dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “YETKİLER BİR KİŞİYE VERİLDİ”  

    “16 Nisan’da hazırlanan değişiklik yerli ve milli midir? Bize has olan özelliklerin evrensel değerler ile bağdaşıp bağdaşmadığına bakmak gerekir. Yılın altı ayına anayasa değişikliği sıkıştırılıyor. Anayasa değişikliği sıradan bir değiklik değil. Anayasal değişikliklerdeki en radikal dönem yaşandı. 16 Nisandaki değişikliği ile tanzimattan bu yana kurulan kurumlar kaldırıldı. Yetkiler bir kişiye verildi.

    “ANAYASA AYKIRI BİR ŞEKİLDE YAPILDI”

    Bunu nasıl başardık? Anayasa OHAL’de ve aykırı bir şekilde yapıldı. 2.5 yıl sonra yürürlüğe girecek bir metin 2.5 haftada tartışıldı. İşin özü Cumhurbaşkanı’nın partili olması, hakim ve savcıların atanması.”

    “16 Nisan öncesi ve sonrasını “Anayasal kaos dönemi” olarak tanımlıyorum” diyen Kaboğlu, “Üç aylık süreçte ne yapmamız gerektiğini ortaya koyuyor” dedi.

    “TOPLUM ANAYASAL BİLGİLENME HAKKINI KULLANMALI”

    Son olarak “Türkiye toplumu bunu kabul edecek mi, etmeyecek mi?” sorusunu soran Kaboğlu, “Toplum anayasal bilgilenme hakkını kullanmalı ve genişletmeli”diye konuştu.

    Panelin ardından binlerce yurttaşın katılımı ile akşam konserleri kapsamında yeni türkü sahneye çıktı. Gezi eylemlerinde yaşamını yitirenler ile açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça da unutulmadı.

    Diren Keser/SAMANDAĞ

  • HDP’li vekil Mahmut Toğrul: Hayır diyen cephe güçlerini birleştirmeli-VİDEO

    HDP’li vekil Mahmut Toğrul: Hayır diyen cephe güçlerini birleştirmeli-VİDEO

    PİRHA-HDP’nin Alevi vekillerinden Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, Türkiye’nin hızla demokrasiden uzaklaştığını belirterek, çoğulcu bir anayasaya ihtiyaç olduğunu söyledi. OHAL sürecinde referanduma gidilmesine de tepki gösteren Toğrul, “Bu ülkede tüm farklılıklar büyük tehlike altında. ‘Hayır’ diyen cephe güçlerini pratikte birleştirmeli” dedi. 

    Haberin Videosu

    HDP’nin Alevi vekillerinden Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, Türkiye’de devam eden siyasi süreci, referandum sonucunu ve gelişmeleri PİRHA‘ya değerlendirdi.

    Türkiye’de 16 Nisan’da normal bir referandum süreci yaşanmadığını ifade eden Toğrul, “Devlet bir ‘evet’, ‘hayır’ kampanyası değil tek taraflı, tek seçenekli bir ‘evet’ kampanyası yürüttü. Devletin tüm olanaklarını kullandı. Hayır diyenlerin terörist olarak yaftalandığı bir referandum süreci işletildi. OHAL sürecinde referanduma gitti” diye konuştu.

    “AKP KAYBETTİĞİNİN FARKINDA”

    HDP’nin bölgede en güçlü parti olduğunun görmezden gelindiğini belirten Toğrul, “Hakkımızda her gün ‘boykot edecekler’ gibi söylentiler yayıldı, bir psikolojik bir savaş ortamı yaratıldı. Yine seçimde iki buçuk milyon civarında mühürsüz oy pusulaları, YSK’nın son anda aldığı kararla kabul edildi. Tüm bunlara rağmen %51.4’lük bir oran aslında AKP’nin kaybettiği bir orandır. Bunun da çok net olarak farkındalar” dedi.

    “TÜRKİYE ADIM ADIM DEMOKRASİDEN UZAKLAŞIYOR”

    Erdoğan’ın tüm gücü eline almak istediğine işaret eden HDP Milletvekili Mahmut Toğrul, şunları dile getirdi:

    “Adım adım Türkiye demokrasiden uzaklaşıyor ve Türkiye hızla dış müdahaleye açık hale geliyor. Toplumu bölme, kutuplaştırma, birbirinden ayrıştırma, Türkiye içerisinde özellikle muhalif kesimlere Kürtlere, Alevilere yönelik savaş politikaları var. Sadece ülke içinde değil ülke dışında da, Suriye’de özellikle Rojava’ya yönelik saldırılar bugün dünyanın iki süper gücünü aynı cephede buluşmaya Türkiye’nin politikaları sağladı. Böylesi bir durumda benim kaygım, biz hızla demokrasiden uzaklaşıyoruz ve ülke önümüzdeki süreçte dış müdahaleye açık hale geliyor.”

    “ÇOĞULCU ANAYASAYI SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Türkiye’nin çoğulcu ve yerinden yönetimi esas alan bir anayasaya ihtiyacı olduğunu vurgulayan Toğrul, “Referandum sürecinde biz hayır derken sanki mevcut darbe anayasasına evet diyormuşuz gibi de bir algı yaratılmak istendi” dedi.

    “Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası çok dillidir, çok kültürlüdür, çok inançlıdır, çok etnisitelidir. Dolayısıyla burada tek bir gömleği dayatıp tüm herkesi bunun içerisinde eritmek mümkün değildir” diyen Toğrul, “Tüm farklılıkların bu anayasada kendisini yurttaş olarak görebileceği ‘bu anayasa benim anayasamdır’ diyebileceği bir anayasa ihtiyacını biz her koşulda savunmaya devam edeceğiz” vurgusunu yaptı.

    “BU ÜLKEDE TÜM FARKLILIKLAR BÜYÜK TEHLİKE ALTINDA”

    HDP’li Vekil Mahmut Toğrul “Bu ülkenin tüm yetkilerinin bir kişiye devredilmesini kabullenmiyoruz” diyerek şunlara dikkat çekti:

    “Halkın iradesine baskıyla el konulmuş bir sonuçla karşı karşıyayız. AKP belki daha yüksek bir evet oranıyla çıkmış olsaydı bu ülkeyi hızla bir seçim sürecine götürmek istiyordu. Şu an kendi pozisyonunu tekrar bir gözden geçirme süreci yaşıyor. Ama tüm bunlara rağmen Kürtlere, Alevilere ve farklılıklara karşı düşmanlığı hepimizin gözlerinin önünde. Bu ülkede şu anda demokrasinin en temel değerleri, inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü tamamen yok edildi. Bu ülkede tüm farklılıklar büyük bir tehlike altında, büyük bir asimilasyon politikası süreci içinde. Bunun en dinamik kesimlerinden bir tanesi de Alevilerdir. Biz demokrasi mücadelemize devam edeceğiz. Çoğulcu ve yerinden yönetimi esas alan bir karşı mücadeleyi örmek zorundayız.”

    “HAYIR DİYEN CEPHE GÜÇLERİNİ BİRLEŞTİRMELİ”

    Toğrul, referandumda ‘hayır’ diyen cephenin mutlaka ortak bir zeminde güçlerini birleştirmeleri gerektiğini belirterek, “Dolayısıyla AKP ve cumhurbaşkanı bu politikalarında çok yol alamayacaklardır. Tüm yetkileri kendisine almak istiyor. Yasama, yürütme ve yargıyı birleştirdi. Denetleme olanağı tamamen ortadan kaldırıldı. 2019’a kadar halk bunu yaşayarak görecek. Aslında yaşıyordu ama bunu referandum sürecine bağlı olarak değerlendiremiyordu.” diye konuştu.

    “TÜM FARKLILIKLAR BİRBİRİNİ KABULLENMELİ”

    Muhtemelen 2019’a kadar halkın yapılmak istenenin ne olduğunu anlayacağını ve tepkisini arttıracağını söyleyen Toğrul, “Muhalif kesimlerin mücadelesini birleştirerek, büyüterek önümüzdeki süreci karşılaması gerekiyor. Çıkış yolu çoğulcu ve yerinden yönetimi esas alan bir anayasadır. Çıkış yolu tüm farklılıkların birbirini kabullenmesidir” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)

     

  • DİB: Kirli sandık istemiyoruz, sonuçları kabul etmiyoruz-VİDEO

    DİB: Kirli sandık istemiyoruz, sonuçları kabul etmiyoruz-VİDEO

    PİRHA- Demokasi İçin Birlik (DİB) bugün Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nde düzenlediği basın toplantısında, 16 Nisan Referandum sonuçlarıyla ilgili açıklama yaparak, eşitsizlik, usulsüzlük ve hak ihlallerini kamuoyuyla paylaştı. Demokrasi İçin Birlik, “Hayır” çalışmaları yürüten 12 bin kişinin gözaltına alındığını, 606 kişinin ise tutuklandığına dikkat çekti. Birlik, “Bu referandum sonuçları iptal edilmezse ‘kirli sandık’ın gölgesi, bundan böyle yapılacak bütün seçimlerin üzerine düşecek” dedi. 

    Demokasi İçin Birlik’in yapmış olduğu basın açıklamasına HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Eski HDP Milletvekili, Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy, HDP Eski Milletvekili Levent Tüzel ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Toplantıda, “Kirli sandık istemiyoruz referandum sonuçlarını kabul etmiyoruz” başlığında slayt gösterimi yapıldı. Basın açıklamasını Demokrasi İçin Birlik Koordinasyon Üyeleri İrem Avşin ve Hakan Öztürk okudu.

    Türkiye 16 Nisan’da, yakın tarihinin (Cumhuriyet tarihinin) en sorunlu seçim süreçlerinden birini yaşadığına vurgu yapılan açıklamada, “Referandumun öncesinde, referandum gününde ve sonrasında büyük ihlaller ve yasa dışı uygulamalar yapıldı. Bu referandum siyasi tarihimize “kirli sandık” olarak geçti bile!” denildi.

    “KAMU KAYNAKLARI ‘EVET’ İÇİN KULLANILDI”

    Yapılan açıklamada; OHAL koşullarında gerçekleştirilen 16 Nisan 2017’de Anayasa değişikliği referandumu sürecinde fikir-ifade-basın özgürlüklerinin alabildiğine kısıtlandığı; milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve gazetecilerin hapse atıldığı; Meclis’in üçüncü büyük partisinin referandum sürecinden fiilen dışlandığı, toplumun değişiklik hakkında bilgilenmesi ve özgür kanaatini oluşturmasının bizzat Hükümet tarafından engellendiği belirtildi. Kamu kaynaklarının bile “evet” için kullandırılarak eşit ve özgür propaganda için adil yarış ilkelerinin açıkça çiğnendiği vurgulandı.

    Demokrasi İçin Birlik’in CHP, HDP ile serbest seçim gözetim oluşumları Hayır ve Ötesi, Oy ve Ötesi ile Oyum Güvende’nin raporlarından yola çıkarak derlediği değerlendirmeleri ise şöyle;

    Bu sandık “Kirli Sandık”

    -16 Nisan referandumu baskılar ve hilelerle şimdiden tarihe geçti. OHAL baskıları altında hukuksuz bir referandum süreci yaşandı. TBMM’nin 3. partisi fiilen süreçten dışlandı. 17 bin kişi gözaltına alındı. Referandum günü devasal skandallar yaşandı.

    AGİT Raporuna göre;

    -İki tarafa eşit şartlar sağlanmadı. Seçmen tarafsız bilgi alamadı. STK’lar sürece katılamadı. Medya tek taraflı çalıştı.

    “TRT EVET İÇİN 485 SAAT, HAYIR İÇİN 45,5 SAAT YAYIN YAPTI”

     Venedik Komisyonu: “OHAL koşullarında referandum yapılmamalı”

    -“Uluslararası insan hakları hukukunun gerekleri ışığında kabul edilemez ve son derece tehlikeli” durum: 190 medya kuruluşu kapatıldı.  2.500 gazeteci işsiz kaldı.  150’den fazla gazeteci gözaltında. Anayasanın 72 maddesini birden etkileyen 18 kritik madde topluca oylandı. Kamu kaynakları ‘Evet’ için seferber edildi. Örtülü Ödenek harcamaları, geçen yılın aynı dönemine göre % 62,5 artarak 446 milyon TL’ye çıktı. Tarafsız Kurum TRT 10 kat daha Evetçi çıktı! Evet 485 saat Hayır 45,5 saat yayın yaptı.  Hayırcılar “Terörist” ilan edildi. 17 Nisan tarihine kadar, 16.738 kişi gözaltına alındı. (İçişleri Bakanlığı verilerine göre) Başına buyruk YSK! Oylama öncesi, YSK’nın 218 kararından, basılan oy pusulası sayısı dahil olmak üzere, 180’i yayınlanmadı. Seçmenlerden kaçan sandık!: 35.000 seçmenin oy kullanacağı sandıklar, son anda taşındı. Mühürsüz skandalı! Kesin yasaklara rağmen mühürsüz pusula ve zarflar geçerli sayıldı. 2,5 milyon oyun geçersiz olması gerekirken, geçerli sayıldığı tahmin ediliyor. Ciddi kuşkular: 668 tutanakta uyuşmazlık tespit edildi. (HDP verilerine göre)

    Tutanakta başka, YSK’da başka!

    -Oy ve Ötesi, 290 sandıkta kullanılan toplam 99.680 oyun dağılımlarında uyuşmazlıklar tespit edildiğini açıkladı.

    Mühür yetmez, kaşe krizi!

    -“Tercih” yerine “Evet” yazan kaşeler kullanıldı.

     Tutanaklar birbirini tutmadı!

    -Sadece bir örnek: 72 Evet işareti bulunan çetelenin altında 248 Evet, 248 Hayır işareti bulunan çetelenin altına da 72 Hayır yazıldı.  Şimdilik 10 binin üzerinde tutanak hatası tespit edildi.

     Başkalarının yerine kullanılan oylar:

    – Datça’da bulunan işçilerin oyları Urfa’dan çıktı!  Açık oy: Özellikle doğu ve güneydoğuda kolluk gücünün baskısıyla vatandaşa açık oy kullandırıldı.

    Tek tip oy bloku:

    -Genelde doğu ve güneydoğuda bulunan 960 sandıkta sadece “Evet” çıktı. Geçen seçimlerde en çok HDP ve AKP’nin oy aldığı 18 ilde, çoğu köylerde kurulan 420 sandıkta “0” Hayır oyu çıktı. 61.711 seçmenden hiçbiri Hayır dememiş?!  Aynı 18 ildeki 1.118 sandıkta da % 90 ve üzerinde “Evet” çıkmış görünüyor.

     Sandık oranlarına tuhaflıklar:

    – Evet tercihi: Sandık sayısı: 960. Toplam oy sayısı: 89 bin 158 . Hayır tercihi: Sandık sayısı: 173. Toplam oy sayısı: 6 bin 739.”

    Referandum sürecinde yaşanan eşitsizlik, usulsüzlük ve hak ihlallerini paylaşan DİB, “Bu referandum sonuçları iptal edilmezse, “Kirli Sandık”ın gölgesi, bundan böyle yapılacak bütün seçimlerin üzerine düşecek. Bu toprakların 150 yıllık seçim geleneği derin bir yara almış olacak” ifadesini kullandı.

    Demokrasi için Birlik, Hükümet’e, toplumun geleceğini ilgilendiren ve yarısının onaylamadığı bu Anayasa değişikliğinde ısrar etmekten vazgeçme çağrısında bulundu.

    Toplantının ardından gelen katılımcılar düşüncelerini dile getirdi.(HABER MERKEZİ)

    Haberin Videosu

     

  • ‘Devletten medet ummak sorunumuzu çözmez’-VİDEO

    ‘Devletten medet ummak sorunumuzu çözmez’-VİDEO

    PİRHA- HDK-A Avrupa Eşsözcüsü Demir Çelik, AKP-MHP iktidar blokunun uzun soluklu olmayacağını düşündüğünü söyledi. Çelik, “Onların keyfi yönetimlerine razı gelmemek, insani, vicdani, ahlaki değerler sahibi olan herkesin görevidir. Bütün muhalifler sokağı meşru görmeli. Meşruiyetini yitirmiş bir devlet, meşruiyetini yitirmiş bir meclisten medet ummak, meşruiyetini yitirmiş yasama ya da yargı faaliyetlerinden medet ummak sorunumuzu çözmeyecektir” dedi. Çelik, gasp edilen hakların ise birlikte mücadele ederek kazanılacağını ifade etti. 

    HDK-A Avrupa Eşsözcüsü Demir Çelik referandum sürecine yönelik PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede AKP-MHP koalisyonu başta olmak üzere iktidar blokunun Kürt, Alevi, demokrasi, kadın karşıtlığı temelinde yönlendirmek istedikleri bir süreç olduğuna dikkat çekti.

    Referandumda karşılıkları olmadığını anlayınca zora başvurulduğunu kaydeden Demir, şunları ifade etti:

    “100 yıl öncesinde imtiyazsız, sınıfsız bir toplum üzerine kurulan militarist Kemalist devlet, toplumun çoklu kimliğini ötelemiş, yer yer katliamlarla ortadan kaldırmış, geri kalanları ise asimilasyon politikalarıyla terbiye etme yöntemini benimsemiştir. Bu süreçte bir kez daha Kürt statüsü gündeme gelince, Alevilerin inanç ve itikatlarına yönelik talepler gündeme gelince, kadın özgürlük mücadelesinin giderek umut olmaya başladığı, demokrasi mücadelesinin faşizme karşı direnişi büyüttükleri bir dönemde onların önüne devletin zor aygıtları ile çıkıyorlar. Referandumda karşılığının olmadığını bilen devlet, devletin bütün kurumları ile yetinmedi YSK ve Anayasa Mahkemesi’ni de arkasına alarak halk iradesini çelmeye, çalmaya , şaibe ve hilelerle, kendilerine bir pirus zaferi yaratmaya çalıştılar.”

    “FAŞİZME KARŞI HALK CEPHESİ ÖRGÜTLENMELİDİR”

    Her türlü zorbalığa rağmen referandumda hayır sonuçlarının takdir edilmesi gerektiğine vurgu yapan Çelik, şunları belirtti:

    “Bu bir umuttur. Bu yenilgi kaybetme değildir. Ceberrut otoriter devletin karşısında örgütsüz halk kitlelerinin demokrasi, adalet, hak arayışı ile biraraya gelmesidir. Bu umudu Türkiye’nin demokratikleştirmesine dönüştürebilirsek, bu umudu halkların birlikte barış içerisinde yaşamasına dönüştürebilirsek anlamlı olur. AKP-MHP blokunun tek adama dayalı totaliter rejim istekleri, beraberinde toplumun temel taleplerini bastıran anlayışlarına karşın biz yan yana gelmeyi başarabilirsek, fazişme karşı halk cephesini örgütleyebilirsek yarınlar bizimdir diyebiliriz.’’

    Yurtdışındaki seçim atmosferine de değinen Demir her şeyden önce Türkiye’de hiçbir şeçimin şeffaf gerçekleşmediğini vurguladı. Demir, seçimlerde hilelerin yapıldığını ve iktidar partilerinin lehine sonuçların çıktığını ifade etti.

    “OY VERME İŞLEMİ KONSOLOSLUKLARDA OLMAMALI” 

    Yurtdışındaki oy verme işlemlerinin konsolosluklarda yapılmasına karşı çıkan Demir, “Hele hele yurtdışı oylama işleminin devletin organı olan konsolosluklarda gerçekleşiyor olması antidemokratiktir. Kaldıki oy verdikten sonra sandıkların orada kalması, o sandıkların burada açılmadan gönderilmesi, o sandıkların başına nelerin geldiği konusunda söylenen bir çok senaryoyu haklı kılıyor. Sandıkların müdahale edildiği, iktidar partisinin lehine olacak şekilde sonuçlandırıldığı kanısı var. Avrupa’da özellikle Almanya’da, devletin paramiliter devlet aygıtlarının yaygın olması, konsolosluklarla sol sosyalistlerin, demokratların ilişkilerinin sınırlı olması, bir çok sosyalistin demokratın farklı ülkelerin vatandaşı olması bir dezavantaj. Bu durumu fırsata dönüştüren devlet buradaki oyları manipule edebiliyor. Yüksek oranda evetlerin çıkıyor olmasını bir yanıyla böyle görmek gerekir’’ şeklinde konuştu.

    ‘AVRUPA SEÇİMLERDE DAHA AKTİF OLMALIYDI’

    Çelik, Avrupa’nın seçim dönemindeki tutumunu da eleştirdi. Avrupa’nın daha etkin bir şekilde seçimi takip etmesi gerektiğini vurgulayan Çelik , “Erdoğan’ın 15 yıllık uygulamalarına yönelik bir kısım pratiğini görmezlikten gelen, onun diktatöryal bir takım uygulamalarını duymazlıktan gelen, yakılıp yıkılan sivil vatandaşları, çocukları, görmezlikten gelen Avrupa, meşru olmayan bir seçimin karşısında duracağına, demokrasi cephesinin yanında yer alacağına, zayıf işlevsiz, durumu kurtarmaktan ibaret olan yaklaşımı kabul edilmezdir’’ dedi.

    Avrupa’nın referandumun meşruiyetinin olmadığını tez elden dile getirmesi gerektiğini ifade eden Demir, gerekirse insan hakları ihlalinden hareketle uluslararası ceza mahkemelerine taşınması gerektiğini söyledi. Demir, söz konusu olan bir halkın geleceği olduğunu belirtti.

    Toplumun sivil, demokratik özgürlükçü bir anayasaya ihtiyacı olduğunu aktaran Demir, 12 Eylül anayasasının iptal edilmesi gerektiğini savundu. Demir, “Kürtlerin ve diğerlerinin eşit vatandaş hakkını kazandığı, kadın özgürlük hareketinin kendini bulduğu, Alevi inancının, demokrasi ve emek hareketinin örgütlü haklarının tescil edildiği bir anayasa olmalıydı’’ dedi.

    “AKP-MHP iktidar blokunun uzun soluklu kalmayacağı kesin’’ diyen Demir, “Onların keyfi yönetimlerine razı gelmemek, insani vicdani ahlaki değerler sahibi olan herkesin görevidir. Bütün muhalifler sokağı meşru görmeli. Meşruiyetini yitirmiş bir devlet, meşruiyetini yitirmiş bir meclisten medet ummak, meşruiyetini yitirmiş yasama ya da yargı faaliyetlerinden medet ummak sorunumuzu çözmeyecektir. Haklarımız özgürlüklerimiz gasp edilmiştir. Bu gasp edilen hakları birlikte mücadele ederek elde edebiliriz’’ ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLER DEVLETTEN MEDET UMMAMALI”

    Devletin Alevilere yönelik politikalarını da eleştiren Demir, şunları söyledi:

    “İnkar ve asimilayon politikalarından Aleviler de nasibini aldılar. Hatta katliamlara uğradılar. Dersim Koçgiri, Maraş, Sivas, Gazi daha bir çok yerde katliam yaşadılar. Cemevleri statülere kavuşturulacağına, cümbüş evi denilerek hakir görüldü. Alevi inancı tarih boyunca sapkın mezhep olarak yargılandı, itibarsızlaştırıldı. İslamın Hanefi mezhebi dayatıldı. Türkleştirme dayatıldı. Bu yönüyle Alevi hareketinin AKP faşizminden medet umması kabul edilemezdir. Bir kısım Alevi dedeleri AKP politikaları çerçevesinde Alevileri ikna turuna çıktılar. 16 Nisan’dan sonra gördük cemevinin yıkım kararı çıktı. Kendi itikatını, kendi inancının taleplerini egemenden beklemeden ondan icazet almaya kalkışmadan, öz gücüne, hak ve hakikatına dayanarak talep etmesi, olması gerekendir. Biz Aleviler olarak direnişi büyüten bir gelenekten geliyoruz.’’

    Elif SONZAMANCI