Etiket: anayasa

  • Kaybetseler bile gitmezler mi? Doç. Dr. Dinler, Anayasayı ihlal suçunu hatırlattı

    Kaybetseler bile gitmezler mi? Doç. Dr. Dinler, Anayasayı ihlal suçunu hatırlattı

    PİRHA- “Kaybetseler bile gitmezler mi? Anayasayı ihlal suçu üzerine bir deneme” başlıklı bir yazı kaleme alan Doç. Dr. Veysel Dinler, “Elbette zorluklar olacaktır. 21 yılın alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. Ortam toz pembe değil. Yine de kazanan seçmen, kazanmak için motive olduysa onun önünde kimse duramaz” dedi. 

    Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler, “Kaybetseler bile gitmezler mi? Anayasayı ihlal suçu üzerine bir deneme” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Kimi seçmen üzerinde etkili olduğu düşünülen belli sorulara yazısında yanıt arayan Dinler, “Elbette zorluklar olacaktır. 21 yılın alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. Ortam toz pembe değil. Yine de kazanan seçmen, kazanmak için motive olduysa onun önünde kimse duramaz. Kazanan, haklılığın gücüne kavuşacaktır çünkü…” ifadelerine yer verdi.

    Dinler‘in yazısından öne çıkan satır başları ise şöyle:

    “Seçimlere giderken, muhalif seçmen arasında kimi kaygıların olmadığını söyleyemeyiz. Bunlardan “seçimlerde hile yapacaklar” algısının ne kadar yersiz olduğunu, yeterli gayret gösterilirse böyle bir olası hilenin minimize edilebileceğini daha önce yazmıştık. İkinci önemli kaygı ise “kaybederlerse bile gitmezler” kaygısı. Bunun da çok yerinde bir kaygı olmadığını baştan söylemek gerekir. Bütün bunlar ortamın toz pembe olduğunu ve İskandinav demokrasisi ayarında bir rejime sahip olduğumuz manasında değil.

    Elbette temkinli olmakta, tedbirli olmakta ve her türlü kötü senaryoya hazırlıklı olmak gerek. Ancak kaybedenin gitmemesi gibi bir olasılığın hem teorik hem pratik çok da mümkün olmadığını söylemek istiyorum. Her ihtimal her zaman vardır. Bizler teorisyeniz, olası ihtimalleri değerlendirip bunun ne derecede mümkün olduğunu söyleriz. Bizim öngörülerimiz hipotezdir. Bu konularda hipotezlerimizi hayatın kendisi doğrulayacak veya yanlışlayacaktır. Anayasa ve siyasal kurumlar çalışmanın doğasında böyle zafiyet vardır. Üzgünüm.

    Öncelikle bütün ileri sürülen senaryoların, mevcut cumhurbaşkanı dışındaki adaylardan birinin seçimde daha çok oy alması, ötesi seçmenin salt çoğunluğunun [(n/2)+1] veya (%50)+1 oyunu aldığı varsayımı üzerine. Zaten mevcut cumhurbaşkanı bu oy oranına erişirse, bu konuşulan ve yazılanların bir anlamı yok.

    “CUMHURBAŞKANI SIFATINI KAZANMANIN KURUCU UNSURU = SEÇİM”

    Birinin cumhurbaşkanı sıfatını kazanabilmesi için seçilmiş olması yeterlidir. Seçim millet iradesinin sandıkta oy kullanmak yoluyla gösterilmesidir. Bu irade 14 Mayıs 2023 gün saat 17.00’da gösterilmiş sayılır. Başka bir ifadeyle, kurucu işlem seçimlerin sağlıklı bir biçimde yapılmasıyla tamamlanır.

    Cumhurbaşkanlığı seçiminde YSK birleştirme tutanaklarının tutulması, YSK kararının Resmi Gazetede yayımlanması ve mazbata verilmesi bildiri unsurdur. Bunların olmaması veya gecikmesi seçilen kişinin cumhurbaşkanı sıfatına halel getirmez. Her halükarda Cumhurbaşkanı sıfatı (görevi demiyorum) karar Resmi Gazetede ne zaman yayınlanırsa yayınlansın, 14 Mayıs 2023 günü saat 17.00’a geriye dönük olarak etki eder. Bu aslında malumun ilanıdır.

    Cumhurbaşkanı görevine ant içerek başlar. Ant içme 28. Dönem TBMM’nin toplandığı günden itibaren üç gün içinde yapılır. YSK’nin milletvekili seçimleriyle ilgili itirazları değerlendirerek sonuçları Resmi Gazetede yayınlama ortalama 2 hafta sürmektedir. Dolayısıyla 14 Mayıs’ta yapılacak seçimde başka birinin cumhurbaşkanı seçilmesi halinde ant içme Haziran ayı başını bulabilir. Mevcut cumhurbaşkanı seçilen cumhurbaşkanı görevine başlayıncaya kadar görev ve yetkilerini kullanmayı sürdürür.

    “DEMOKRATİK ANAYASAL DÜZENİN FİİLEN UYGULANMASI ENGELLENEMEZ”

    Seçimin sonucu gayri resmi olarak zaten saat 20.00 gibi aşağı yukarı belli olur. 81 ilden gelen sonuçlar ile yurtdışı seçim çevresi sonuçlarının toplanması; sonucu zaten aşağı yukarı ortaya çıkaracaktır. Seçimlerin resmi sonucunu YSK bir gün açıklamak zorundadır. Açıklamaktan imtina etmesi basit bir “Görevi ihmal” suçu (TCK, m. 257/2) olmaz, demokratik anayasal düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye apaçık teşebbüs olur. Yani TCK m. 309 Anayasayı ihlal suçu.

    “SEÇİLEN CUMHURBAŞKANININ GÖREVE GELMESİNİ ENGELLEMEK ANAYASAYI İHLAL SUÇU OLUR”

    Kolluk, ordu, silahlı veya silahsız tüm kamu görevlilerinin, paramiliter bir örgütün yahut sıradan yurttaşın dahi seçim sonucunu tanımaması, seçilen cumhurbaşkanının göreve gelmesini engellemesi, demokratik anayasal düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye apaçık teşebbüs; TCK m. 309 Anayasayı ihlal suçu olur.

    YSK kararının Resmi Gazetede yayımlanması, 28. Dönem TBMM’nin toplanması ve seçilen Cumhurbaşkanının ant içerek göreve başlaması Haziran ayının başını bulur. Aşağı yukarı 2 hafta süresince mevcut cumhurbaşkanı ile bakanlar görevlerini sürdüreceklerdir.

    Teorik olarak kamu görevlilerinin hep birlikte anlaşıp, anayasayı ihlal suçunu işlemeye karar vermeleri dışında teorik olarak, “görevi devretmeme” gibi bir ihtimal yoktur. İşin pratik kısmına gelince, bu kısmın kuralı olmadığı için açıklama yapmak hiç kolay değil. Burada “gitmezler” evhamının yersiz olduğunu gösteren birkaç meseleden bahsetmek gerekir.

    Öncelikle, “hep kazanan” figüründe yenilgi büyük bir karizma kaybına ve destek kaybına yol açar. Milli iradenin mutlak desteği büyüsü bozulur. Her zaman milli irade argümanıyla sert adımlar atmış bir iktidar, milli iradenin desteğini almayanın iktidar olmaya devam ettiğini anlatamaz. Halk kaybedeni sevmez, örnek 23 Haziran 2019 yenilenen İstanbul seçimleri. Halk kazananı sever.

    Kamu görevlilerinin çok büyük kısmı açısından yürütme gücünün kim tarafından kullanıldığı hiç fark etmez. Önemli olan bir sonraki ayın 15’inde yatacak maaşın garantisidir. Astlarının emirlerine itaatsizlik etme ve karizmayı çizdirme olasılığına karşı, hiçbir bürokrat kendini ateşe atmaz. Bir suça bulaşmamışsa merkeze alınmak ve maaşına devam edip, emekliliğin tadını çıkarmak varken; Anayasayı ihlal suçuyla yargılanma riskini kimse göze alamaz. Bürokraside ve küçük memurluklarda sonuçtan hoşnut olmayanlar olacaktır mutlaka. Ama kimse bunu açıktan belli etmeye bile kalkmaz, bırakın isyan etmeyi.

    Devlet büyük bir mekanizma. Seçilene görevi devretmemek için her alanın ve kurumun zapturapt altına alınabilmesi gerekir. Ekonomi işlemeye devam edecek. Olası güvensizlik ortamı, zaten baskılanmakta olan döviz ve altın fiyatlarının aşırı artmasına sebep olur. Güvensizlik daha çok bozulma yaratırken, bozulma güvensizliği artırır. Önlenemeyen bir süper enflasyon ne kadar sürdürülebilir?

    Seçimi kazanmadan yönetimi sürdüren bir iktidarı, uluslararası ilişkilerde kim ciddiye alır? Türkiye’nin içine kapanıp, bütün tüketim mallarını kendi üretmesi, dış dünyaya kapalı bir ekonomi ve siyaset izlemesi mümkün değildir. Böyle bir iktidarın diplomaside eli güçlü olabilir mi? Varsayalım ki, kendine biat eden bir grup kamu görevlisi ve Türkiye’de olduğu söylenen kimi paramiliter güçlerle 85 milyonluk nüfusun tamamı kontrol altında tutulabilir mi? Birkaç gün çıkan arızi durumu halk evine kapanarak izledi diyelim, ya sonra? Cumhur ittifakı seçmeninin %100 bu grupları desteklemesi mümkün mü? İçlerindeki azgın azınlığın sesinin çok çıktığına bakmayın çoğu sıradan, işinde gücünde insan. Dükkanları var, işleri var. İşinde gücünde insanları böylesine hukuksuzluğa ve suça itmek öyle kolay mı?

    “YANILGI: AZGIN AZINLIĞIN BORAZAN SESİ”

    Seçim sonucunu hazmedemeyen, belki birkaç gün sokakları terörize etmek isteyenler olabilir. Bir şey elde edemediğini, hayatın normal aktığını gören kimseler de bundan vazgeçecektir. Gücün el değiştirme ihtimali yok artık, güç el değiştirmiş, cezasızlık ikliminin sona ermiş ve işlenen suçların hesabının sorulması yakındır. Kim niye kendini ateşe atsın? Hele ki, sokakları karıştırmak için sığınmacıların kullanılacağı iddiası, aşırı yersizdir. Zaten sığınmacılardan rahatsızlığı belli olan makul seçmenin, sırf birkaç kişinin saltanatı için, onlarca yıllık arkadaşı, komşusu, mahallelisi ile karşı karşıya gelmesi düşünülemez.

    Önceki yazdıklarım, seçimi kazanmış bir Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan olarak atanmayı bekleyen siyasetçiler ile seçim sürecinde daima yanlarında olmuş, dayak yeme pahasına stantlarda durmuş, oylarını korumak için sandıklarda görev almış ve büyük bir motivasyonla oy kullanmaya gitmiş ve başarıya ulaşmış bir seçmen ve pat örgütleri göz ardı ederek yazılmıştır. Seçimi kazanmış demek %50’den fazla demektir. Bu grup, kazanana saygı duyan makul seçmenle birlikte ezici bir çoğunluğu oluşturur. Kazananı herkes sever.

    Sonuç itibariyle, elbette zorluklar olacaktır. 21 yılın alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. Ortam toz pembe değil. Yine de kazanan seçmen, kazanmak için motive olduysa onun önünde kimse duramaz. Kazanan, haklılığın gücüne kavuşacaktır çünkü…”

    SUÇLARIN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    > Doç. Dr. Veysel Dinler: ‘Hile var’ algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir

    > Doç. Dr. Veysel Dinler, seçim görevlilerini uyardı: 2 ila 10 yıla kadar hapis cezası var

  • Kadınlar Mersin’den seslendi: Anayasa değişikliği teklifine hayır!-VİDEO

    Kadınlar Mersin’den seslendi: Anayasa değişikliği teklifine hayır!-VİDEO

    PİRHA- İktidarın Meclis’e getirdiği ‘başörtüsü’ teklifine tepki gösteren kadınlar, “Yaşamlarımız ve bedenlerimiz üzerinden pazarlık yapmanıza izin vermeyeceğiz. Eşit, özgür ve lâik bir yaşam için mücadeleyi büyüteceğiz” dedi.

    AKP, başörtüsü konusunda hazırladığı Anayasa değişikliği teklifini Meclise sundu. Teklif, AKP, MHP ve BBP’nin imzasıyla Meclis’e gelirken, HDP komisyon toplantılarına katılmayacağını açıkladı.

    Mersin Kadın Platformu, Pozcu’da  Anayasa değişikliği teklifine dair basın açıklaması yaptı. Platform adına basın açıklamasını Elmas Kara, okudu.

    “BU SUÇA ORTAK OLMAYIN

    Elmas Kara, “AKP iktidarı Anayasa değişikliği teklifi ile yıllardır sürdürdüğü kadın düşmanı, LGBTİ+ düşmanı politikaları ve dinci gericiliği tırmandırıyor. Bu anayasa değişikliği anayasanın laiklik ilkesine ve eşitlik ilkesine aykırıdır. Kazanılmış  haklarımıza saldırıdır” dedi.

    Eşitlik ve özgürlük istediklerini ifade eden Elmas Kara, “Anayasa değişiklik teklifi karşısında nasıl tavır alınması gerektiğini düşünenler yüzünü eşitlik talebiyle yaşamın tüm alanlarında sözünü söyleyen kadınlara ve LGBTİ+lara dönsün: “Bizim sözümüz hayır. Seçim kaygısıyla meclisteki oylamada bu degisikliğe destek vermeyi düşünenlere sesleniyoruz: Bu suça ortak olmayın. Bu değişikliğe de bu değişikliğin müzakere edilmesine de hayır” diye konuştu.

    Elmas Kara, son olarak, “Yaşamlarımız ve bedenlerimiz üzerinden pazarlık yapmanıza izin vermeyeceğiz. Eşit, özgür ve lâik bir yaşam için mücadeleyi büyüteceğiz” şeklinde konuştu.

    PİRHA/MERSİN

     

     

  • HDP, Anayasa Komisyonu’na katılmama kararı aldı

    HDP, Anayasa Komisyonu’na katılmama kararı aldı

    PİRHA- AKP’nin başörtüsüne dair Anayasa teklifini kabul etmeyen HDP, komisyon görüşmelerine katılmayacağını açıkladı. HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, “Anayasayı çiğneyenlerle Anayasa yapılamaz” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Anayasa Komisyonu’nda, AKP ve MHP’nin başörtüsü ile ilgili teklifinin görüşülmeye başlanacağını hatırlatan Beştaş, “Seçim dönemindeyiz ve 14 Mayıs’ta seçim olacak. Seçimlere bu kadar kısa bir süre kala Anayasa değişikliğinin ne anlama geldiğini çokça tartışmaya gerek olmasa gerek. Ülke yoksulluğun açlığın pençesinde çırpınıyor, yaşam savaşı veriliyor. Her alanda büyük bir çöküş yaşıyoruz ama iktidar bloğunun tek gündemi var seçim manevraları” dedi.

    “HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞIN KARŞISINDAYIZ”

    “Anayasayı tanımayanlarla, Anayasayı çiğneyenler ile Anayasayı rafa kaldıranlarla Anayasa yapılamaz” vurgusu yapan Beştaş, Anayasa komisyonu görüşmelerine katılmayacaklarının bilgisini verdi. Beştaş, şöyle devam etti:

    “Yarın yapılacak olan komisyon görüşmelerine HDP olarak katılmama kararını aldık. Bu seçim kampanyasının tarafı olmamaya karar verdik. Biz her türlü ayrımcılığın karşısındayız, temel hak ve özgürlüklerin temini için yeni bir demokratik anayasa yapmak gerektiğini yıllardır söylüyoruz bu konuda sayılı açıklamamız ve yazılı metinlerimiz mevcut. HDP’nin hem tüzüğü hem ilkeleri hem uygulamaları hem de mesela konu başörtüsü ya başörtüsü ile ilgili hiç bir sorunu olmadığını ortaya koyuyor. Bizim ilçe yönetiminden MYK’mıza Meclis grubumuza kadar başörtüsü takan takmayan farklı şekillerde giyinen arkadaşlarımızla çok onurlu bir mücadele yürüttüğümüz kamuoyunun bilgisindedir. Tabii ki başörtüsü ile kadınların giyimiyle ilgili bir sorunumuz yok. Bugüne kadar bir sorunumuz olmadı. Her türlü ayrımcılığın karşısındayız ama biz HDP olarak kıllık ve kıyafetin kadın bedeni üzerinde sebep olduğu her türlü egemenlik biçiminin karşısındayız. Yani anayasa toplantılarına katılacağımız için bunların ayrıntılarına girmiyorum. Ama kadınların hakları ve özgürlüğü alanında en çok mücadele yürüten kurullarında eşitliği sağlayan, eş başkanlık sistemini verdiği yasa teklifi ile yasalara getiren bir parti olarak bu konuda özgüvenimiz tamdır. Asla bir tartışmaya mahal veremeyiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • HDP Eş Genel Başkanı Sancar: HDP’ye saldıranlara büyük kaybettireceğiz!-VİDEO

    HDP Eş Genel Başkanı Sancar: HDP’ye saldıranlara büyük kaybettireceğiz!-VİDEO

    PİRHA – HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada partisine yönelik baskılara dikkat çekerek “Halktan, hakikatten aldığımız bu gücü toplumsal mücadelenin her alanında olduğu gibi seçimlerde de mutlaka ortaya koyacağız. Bu gücü seçimlerin sonucuna mutlaka yansıtacağız” ifadelerini kullandı. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, haftalık Meclis grup toplantısında konuştu. HDP’nin bu haftaki Meclis Grup Toplantısına Ana Fatma Cemevi, DAD yöneticileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Çalışan Gazeteciler Günü sebebiyle konuşmasında ilk olarak basın özgürlüğüne değinerek “Sesin sözün her açıdan kısıldığı bir ortamda görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışan bütün basın emekçilerini yürekten kutluyorum. Bugün basın özgürlüğü için mücadele günü olarak görülmelidir. Hep bu duygu ve düşünce ile bu yılı geçirmek hepimizin görevidir.” dedi.

    “DİYALOĞUN SONU YOKTUR”

    HDP Eş Genel Başkanı Sancar, konuşmasının devamında HDP’ye yönelik baskılara değinerek şunları söyledi:

    “Partimize yönelik kumpas, operasyon, dava süreci. Bugün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Anayasa Mahkemesi’nde sözlü mütalaası vardı. Biliyorsunuz birkaç gün önce Hazine yardımının yatırılacağı hesaplarımıza bloke konulmuştu. Bütün bu gelişmeler Türkiye’de sadece HDP’ye yönelik baskılar olarak görüldüğünde büyük yanılgılar yaşanıyor, büyük tahribatlar ortaya çıkıyor. O nedenle dilimiz döndüğünce, nefesimiz yettiğince bütün bu gelişmelerin Türkiye’nin geleceği ile çok yakından ilişkili olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

    Anlamayanlara anlatmak görevimizdir. Sürekli sabırla anlatmaya çalışacağız. İlkemiz budur; söz bitmez, mücadele bitmez. Söz her zaman değerlidir onu kullanmaya becerenler için. Sözün bittiği yer yoktur, ikna ve birlikte çalışmak için diyaloğun sonu yoktur. Bütün halklara hitap etme mecburiyetinin istisnası yoktur. O nedenle bugün bu gerçekleri bir kez daha sizler aracılığıyla bu grup toplantısı üzerinden Türkiye toplumuna anlatmaya çalışacağız.

    11 yıl önce HDP’yi ortaya çıkaran fikriyat; bu ülkedeki bütün kimlik ve inançları, ötekileştirilenleri, dışlananları, gençleri, kadınları ve emekçileri eşit yurttaşlığa ve barışa dayalı ortak bir gelecekte demokratik cumhuriyet hedefinde buluşturmaktır. İşte HDP bu hedefle yola çıktı ve siyasi mücadelesini toplumsal mücadele ile birleştirerek bugünlere taşıdı. HDP bu mücadelesinde, Kürt halkının ve Türkiye’nin devrimci demokratik sosyalist tüm güçleriyle, emek ve ekoloji örgütleriyle, kadınlar ve gençlerle ortaklaşmayı esas aldı. Bugün artık HDP milyonların değişim umudu ve ortak siyasi bir mücadele alanına dönüştü. İçine kapanmadı. Hiçbir baskı karşısında yolundan şaşmadı, büyümeyi ve genişlemeyi hedef olarak önüne koydu. Ve kurduğu sağlam ittifaklarla bunu başardı.

    “HDP, BOĞAZI SIKILAN TOPLUMUN NEFESİ OLDU

    HDP kimseyi ötekileştiremedi, hep genişlemeyi hedef aldı. Sesi kesilmek istenenlerin sesi oldu, boğazı sıkılan toplumun nefesi oldu. HDP yeni yollar yarattı, seçenekler üretti, mücadele yollarını büyüttü. Kürt sorunundan demokrasi, adalet, emek, ekoloji sorununa her alanda ve her meselede bu ülke için söz üretti, siyaset üretti, gerçek çözümler üretti. Nasıl bir gelecek, yerelden merkeze nasıl bir yönetim sistemi, nasıl bir anayasa, nasıl bir ekonomi, nasıl bir demokrasi, nasıl bir toplumsal birliktelik düzeni, nasıl bir yaşam. İşte bütün bu konularda demokrasi, özgürlük ve eşitlik çıtasını en yüksekte tuttu.

    Saray’ın, yalanın, talanın, savaşın, sömürünün karşısında dimdik durup halkın ve hakikatin mücadelesini yürüttü. İşte bu yüzden iktidar, siyasetinde büyük kırılmalar yaşadı. İktidarın özgüveni çöktü, geleceği belirleme konusunda hazırladığı planlar bozuldu. Bunu başaran güç HDP’dir, HDP’nin fikriyatıdır. HDP’nin toplumsal ve siyasal mücadelesidir. O nedenle saldırılar artıyor, her geçen gün daha fazla saldırıya maruz kalıyor HDP. Çünkü otoriter, tekçi, sömürücü, talancı rejimin kalıcı hale getirilmesinin önündeki en büyük engel HDP’dir. Bunu en iyi bilen şimdiki iktidar blokudur. Bunu en iyi bilen iktidarı besleyen düzen ve sistem güçleridir. O yüzden el birliği ettiler. Birbiriyle benzemez olanlar, birbirinin boğazına sarılmak için geçmişte fırsat arayan güçler birleşti. Birleştiler ve yeni bir devlet koalisyonu kurdular. Bu koalisyonun temel harcını da Kürt karşıtlığı ve Kürt düşmanlığından kardılar.

    HDP’yi halkların ortak mücadelesinin en güçlü adresi ve en hakiki seçeneği olarak gördükleri ve bildikleri için HDP’ye saldırdılar, komplo üzerine komplo kurdular. Dokunulmazlıkları kaldırdılar 2016’da. Ardından 4 Kasım siyasi darbesiyle önceki dönem eş genel başkanlarımız dahil olmak üzere milletvekillerimizi ve yöneticilerimizi tutukladılar. Onları kurmaca davalarla yargılamaya çalıştılar. Operasyonlar kesintisiz devam etti. Her gün gözaltılarla uyanıyoruz. Sanıyorlar ki bu operasyonlar, bu uygulamalar HDP’yi yolundan alıkoyacak, onların yolunu açacak ama tam tersine biz büyümeye devam ettik.

    SALDIRANLARA BÜYÜK KAYBETTİRECEĞİZ!

    Büyümeye devam ettik, çünkü köklerimiz halkların yüreğindedir, çünkü yolumuz halkların hakikatinin yoludur. Onun için başaramadılar. Şimdi de bu kapatma davasıyla kendilerince bizleri nihai olarak tasfiye edecekler, susturacaklar. Nafile bir çaba olduğunu bir kez daha söyleyeceğiz, söylüyoruz. Söylemekle yetinmeyeceğiz. Bunu her fırsatta onlara yaşatacağız. Başaramadıklarını, başaramayacaklarını göstereceğiz. Bize ağır saldıranlara büyük kaybettireceğiz!

    HDP siyasette kutup yıldızı olma işlevini hakkıyla sürdürüyor. İktidarın seçim sürecini siyaseti dizayn etme çabalarına karşı ilkeli tutumunu, kararlı duruşunu her vesileyle ortaya koyuyor. Son örnekte olduğu gibi bütün muhalefete ve toplumsal demokrasi güçlerine yol gösteriyor. HDP, bu toplumun demokrasiye giden yolda kutup yıldızıdır. Bir anayasa değişikliği ile toplumun karşısına çıktılar. Hiçbir samimiyeti olmadığını hepiniz biliyorsunuz, bizler de onlar da biliyorlar. Bu manevralarla varlıklarını sürdürebileceklerini, toplumu kutuplaştırmayla yollarına devam edebileceklerini sandılar. Ama bu oyunu en açık şekilde bozan HDP oldu. Bizim başörtüsü ile bir sorunumuz yoktur, olamaz.

    ALEVİLERİN EŞİT YURTTAŞLIK HAKKINI SONUNA KADAR SAVUNACAĞIZ

    “İktidarın seçimlere dayalı bir hesapla başörtüsünü istismar etmesine izin vermeyeceğiz. Bu yolu kapattık ve şimdi muhalefet de bu yolda devam ediyor. Söz veriyoruz; bütün inançların eşit olduğu, bütün halkların özgür yaşadığı geleceği bizler kuracağız. Onlar gibi samimiyetsiz, küçük hesaplara dayalı hamleler ve planlarla değil; halkın en geniş katılımı ve gücüyle inşa edeceğiz o özgürlük düzenini. Hiçbir inanç ayrımcılığa maruz kalmayacak, hiç kimse inancından dolayı yasağa ve baskıya uğramayacak. Alevilerin eşit yurttaşlık hakkını sonuna kadar savunacağız. İnançlarını yaşamak isteyen bütün toplumsal kesimlerin bu haklarını sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz. Siyaseti dizayn etme amaçlı ucuz hesaplara izin vermeyeceğiz, vermedik de.

    UĞRAŞMAYIN BİZİMLE, UĞRAŞIRSANIZ UN OLURSUNUZ UN!

    “AKP’ye en ağır yaşattığımız 7 Haziran seçimlerine giderken, bir kuruş Hazine yardımı almış değildik. Ama milyonların gönlünü almıştık. Ceketini satıp bize seçim çalışmalarına katkı veren emekçilerin alın terini almıştık. Bu halkın kendi kimliğini, onurunu ve aydınlık geleceğini savunmak için her türlü fedakarlığa hazır olan halkın yüce yüreğine sığınmıştık. Oradan yürüdük, oradan başardık. Yine oradan yürüteceğiz, yine oradan başaracağız. Ne diyeyim hani, şiirler de ister istemez dilimiz ucuna geliyor. Ekmeği bol eyledik, acıyı bal eyledik. Sıratı yol eyledik, geldik bugüne. Ekilir ekin geliriz, bir gider bin geliriz. Uğraşmayın bizimle, uğraşırsanız un olursunuz, un.

    Bu operasyonları boşa çıkarmanın yolu da hep birlikte kararlı bir duruş sergilemektir. HDP bunu yapıyor, yapmaya devam edecek. Her alanda ilkelerini en sağlam şekilde tutuyor, mücadelesini en kararlı şekilde yürütecek. Bu ülke seçeneksiz değildir. Şimdiye kadar sanki bu ülkede yaşayanlar iki seçeneğe mahkummuş gibi bir hava yaratıldı. Hayır, inanın iki seçeneğe mahkum değilsiniz. Biz varız, demokrasi güçleri var. Üçüncü yol var. Değiştirmeye geliyoruz, karanlığı dağıtmaya geliyoruz. Siyasetimizle de mücadelemizle de bu yolun nasıl yürünmesi gerektiğini gösteriyoruz.

    Bu ülkenin en önemli hakikati, yani Kürt sorununu güvenlikçi anlayışla, savaş politikalarıyla, inkar ve imha anlayışıyla ele alan zihniyetin bu ülkede yarattığı kısır döngü hepimizin gözleri önündedir. Bu kısır döngünün iki tane çarpıcı özelliği vardır. Kan ve kir. Bu kısır döngü kan ve kir üretiyor. Biz bu ülkeyi kandan, şiddetten, kirden, çürümeden kurtarmak için demokratik çözümün, bütünlüklü güçlü bir demokrasinin yolunu gösteriyoruz. O yoldan yürüyerek başarabileceğimizi söylüyoruz. HDP üzerinden boş polemiklere girmenin demokrasi için bir faydası olmayacaktır. Bizler korunaklı köşelerimizden yuvarlak sözlerle mücadele yürütüyor değiliz, hakikatlere gözlerimizi yumarak yol alıyor değiliz; tam tersine hakikatin her yanını bütün gücümüzle çalışarak görme uğraşı veriyoruz.

    Biz yolumuza devam edeceğiz. Parti kapatılacakmış kapatılmayacakmış bunların hiçbirine kulak asmayacağız. Daha önce de söyledim. İlk günden çalışmalarımızı başlattık, seçeneklerimizi ürettik. Halktan, hakikatten aldığımız bu gücü toplumsal mücadelenin her alanında olduğu gibi seçimlerde de mutlaka ortaya koyacağız. Bu gücü seçimlerin sonucuna mutlaka yansıtacağız. Ey iktidar bloku: Tehditler, şantajlar oyunlarla bu gerçeği değiştiremezsiniz. HDP var, HDP geliyor, büyük kaybedeceksiniz. Siz kaybederken hepimiz birlikte büyük kazanacağız.

    Niye bu kadar kararlıyız, bu kadar bedel ödememize rağmen yolumuzdan bir milim sapmıyoruz, ilkelerimizden taviz vermiyoruz? Enver Gökçe’nin Dost şiirinin bir bölümünü hatırlatacağım.

    Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,

    Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;

    Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;

    Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,

    Ayın on beşi;

    Biz olmasak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi,

    Yani bizsiz

    Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi

    Güzel değildir.

    Bunu biliyoruz, biz bildiğimiz için var olmakta inatçıyız, ısrarlıyız. Her şey güzel olsun diyedir; anne dizi, kardeş dizi, yar dizi güzel olsun diyedir. Bu mücadele, bu kararlılık umudu dimdik ayakta tutuyor. Çok sevdiğim bir insan hakları savunucusundan bir pasaj aktaracağım ve konuşmamı bitireceğim. Her şeyden önce yüzleşmeye mecburiyetimiz var değişim için diyor ve devam ediyor: “Umutlu olmamız gerektiğine inanıyorum. Umutsuz olursak, dünyayı değiştirip adaleti sağlayabileceğimize inanmıyorum. Yani umut bizim süper gücümüz. Umudumuz başkaları otur dediğinde ayağa kalkmamızı sağlar, sus dediğinde konuşmamızı sağlar, baskılar ve adaletsizlikler karşısında ancak böyle dik durulabilir. Hepimiz nefret, düşmanlık ve korku siyasetine karşı koymaya kararlı olmalıyız. Bu siyaset bizi krize götürür, umut ise bizi başarıya ve aydınlığa götürür. Umudun kaynağı da mücadeledir, mücadeledir, mücadeledir. Başarılar hepimizindir, serkeftin hevalno. Hak yardımcımız, Hızır yoldaşımız olsun.”

    PİRHA/ANKARA

  • Babacan: Vatandaşlık tanımını yeniden ele almayı teklif ediyoruz

    Babacan: Vatandaşlık tanımını yeniden ele almayı teklif ediyoruz

    PİRHA-Partisinin Temel Haklar Eylem Planını açıklayan DEVA lideri Ali Babacan, vatandaşlık tanımını yeniden ele almayı teklif ettiklerini belirtti. Babacan, cemevlerini ibadethane olarak tanıyacaklarını açıklarken, “Herkesin kendini bu ülkenin eşit ve özgür bir vatandaşı hissetmesi, böylesine güçlü bir vatandaşlık anlayışının hâkim kılınmasıyla mümkündür” dedi.

    Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin Temel Haklar Eylem Planını, Ankara’da açıkladı. Anayasa’daki 66. maddenin yeniden ele alınması gerektiğini belirten Babacan, “Parti programımızda açıkça beyan ettiğimiz üzere biz, ülkemizde daha kapsayıcı ve daha kuşatıcı yeni bir vatandaşlık anlayışının geliştirilmesi gerektiğini savunuyoruz. Ülkede hiç kimsenin ayrımcılığa maruz kalmamasının temel dayanaklarından biri, güçlü bir vatandaşlık anlayışıdır. Herkesin kendini bu ülkenin eşit ve özgür bir vatandaşı hissetmesi, böylesine güçlü bir vatandaşlık anlayışının hâkim kılınmasıyla mümkündür. Bu kapsamda, anayasamızın 66’ncı maddesini, çağımızın gereği olarak, kapsayıcı bir anlayışla yeniden ele almayı teklif ediyoruz” dedi.

    “HERKESİN EŞİT VATANDAŞ OLDUĞU BİR TÜRKİYE HEDEFLİYORUZ”

    Amaçlarının vatandaşların özgürlük alanını genişletmek olduğunu söyleyen Babacan’ın açıklamalarından öne çıkan satır başları şöyle:

    “Toplantı ve gösteri hakkına sahip çıkacağız. Bakın, bu sadece muhalefette sarf edilmiş bir söz değil. İktidar hedefi olarak önümüze koyuyoruz. Milletin eleştirilerine asla kulaklarımızı tıkamayacağız. Mülki idare amirlerinin toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin düzenlenmesine ilişkin yasaklama yetkilerini kısıtlayarak kötüye kullanılmalarının önüne geçeceğiz.

    Bizim tek amacımız var: Vatandaşlarımızın özgürlük alanını genişletmek. Hiç merak etmeyin. Özgürlük, Türkiye’ye bol gelmeyecek. Özgürlük elbisesi ülkemize inşallah çok yakışacak. Türkiye’ye esaslı bir zihniyet değişimi öneriyoruz. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında, tüm vatandaşlarımızı kapsayan yepyeni bir yaklaşım öneriyoruz. Toplumsal barış ve eşitlik hedefliyoruz. Türk-Kürt-Arap-Laz-Çerkes demeden, sağcı-solcu demeden, Sünni-Alevi demeden, inançlı-inançsız demeden herkesin eşit ve onurlu vatandaş olduğu bir Türkiye hedefliyoruz.

    “ANADİLİNDE EĞİTİMİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER KALDIRILMALI”

    Herkesin anadili, anasının ak sütü kadar helaldir. Bu topraklarda konuşulan tüm diller, bizim dilimizdir. Biz bütün bu dillere aynı yakınlıktayız. ‘Eşit mesafedeyiz’ demiyorum. ‘Aynı yakınlıktayız’ diyorum. Anayasamızın 42. maddesinin bu doğrultuda değiştirilmesini öneriyoruz. Ortak ve resmi dilimiz Türkçeye ek olarak, eğitim ve öğretimde ‘anadilinin kullanılması ve geliştirilmesi hakkı’nın anayasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini ifade ediyoruz. Anadilinde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini söylüyoruz. Yerelden gelen talepler doğrultusunda, yerleşim yerlerinin isimlerini aslına döndürülmesini de önemli bir hedef olarak önümüzde durması gerektiğini ifade ediyoruz.

    “CUMARTESİ ANNELERİNİN ACISINA KÖR KALMAYACAĞIZ”

    Cumartesi Annelerinin acısına kör, feryadına sağır kalmayacağız. Evladı dönsün diye kapısını gece-gündüz açık tutan ana-babaların, mezar taşına bile hasret kalan kardeşlerin, eşlerin acısına sessiz kalmayacağız. Bu karanlığın üstüne gideceğiz. Birleşmiş Milletler Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmeyi imzalayacağız. Ceza kanunumuzda, zorla kaybetme fiilini müstakil bir suç olarak düzenleyeceğiz ve zamanaşımı kapsamında olmayacağını da açıkça ekleyeceğiz. Bu eylemi de insanlık suçu olarak tanımlayacağız. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarda zamanaşımı olmaz. Hukuk devletinin onurunu kurtaracağız.”

    Hukuk devletinde vatandaşın canı, devletin yüz akıdır. Cezaevlerinde yaşam hakkı ihlallerine göz yummayacağız. Kolluk gücü tarafından vatandaşlarımıza uygulanan onur kırıcı muameleye hiçbir koşulda müsamaha göstermeyeceğiz. İşkenceye, çıplak aramaya son vereceğiz. İhmali, kusuru ya da kastı bulunan sorumlular hakkında gereğini yapacağız. Neredeyse 20 yıl sonra ülkemizin aynı noktaya gelmiş olmasından hicap duyarak, yeniden ‘işkenceye sıfır tolerans’ diyeceğiz.”

    “CEMEVLERİNİ İBADETHANE OLARAK TANIYACAĞIZ”

    İbadethanelerin ibadet yeri olarak tanınmasının önündeki engellerden ciddi ölçüde rahatsızız. Herkesin inancına saygı duymak zorundayız. Bu kapsamda, cemevlerini ibadethane olarak tanıyacağız. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini bütün dinleri kapsayacak şekilde, nesnel ve çoğulcu bir içeriğe kavuşturacağız.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlayan yasaya ilişkin “Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç var. Buna karşı da toplumsal mücadele gerekir. Dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız” yorumunda bulundu.

    Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlama girişimi, tartışmaları da beraberinde getirdi. Hukukçular, yasayı inanç özgürlüğüne aykırı olarak değerlendirirken, Alevi toplumunun da itirazları süre gidiyor.

    “HUKUKİ GİRİŞİM KONUSUNDA UMUTLU DEĞİLİM”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan da cemevlerini Kültür Bakanlığı bünyesine alan yasayı eleştirenler arasında. Türkdoğan, mevcut Anayasa’daki cumhurbaşkanının yetkilerine işaret ederek yasal boyutuyla Cemevi Başkanlığı hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yasal boyutu ile birkaç noktadan yaklaşmak gerekir. Birincisi, biliyorsunuz yasa Meclis’te görüşülürken Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Alevi Bektaşi kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Yeni anayasada cumhurbaşkanının bu tarz yetkileri var. Cumhurbaşkanı idari teşkilatla ilgili kararname ile düzenleme yapabiliyor. Bu kanun hükmünde ve dolayısıyla kararnameye karşı ancak ve ancak ana muhalefet partisi, Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açabilir teknik olarak. Yine o kararname ile bağlantılı olarak sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair esaslar da yönetmelikte mevcut. Orada da çeşitli yeni pozisyonlar ihsas edildi. Buna karşı doğrudan doğruya Danıştay üzerinden bir Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla dava açılabilir. Dolayısıyla şu anda Alevi örgütleri sadece ana maalesef partisinin Anayasa Mahkemesi’nde açacağı dava değil, sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair usul ve esaslardaki değişiklik üzerinden de Danıştay üzerinden bir dava açabilirler.

    Peki bu davanın karşılığı ne olacak? Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir resmi ideolojisi var. Bu ideoloji Anayasa’nın başlangıç kısmında tanımlanmış ve özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal güvence altına almış. Yani Anayasa Mahkeme’sinin yapacağı yorum Anayasa 90. Madde’ye göre mi olacak? Yoksa ‘Anayasa 90’ın usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları sözleşmeleri kanun hükmündedir. Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülemez’ hükmüne mi dayanacak yoksa doğrudan doğruya uluslararası hukuku bir kenara bırakıp mevcut Anayasa ve kanunlara mı dayanacak?
    Bunu göreceğiz ama anlaşılan o ki Anayasa Mahkemesi’nin birleşimine baktığımızda yani atanan yargıçların atanma dönemlerine baktığımızda çok kuvvetle muhtemel bu siyasal iktidarın gerçekleştirdiği kanunlar çok bariz olarak Anayasaya aykırı değilse hep reddedildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu noktada açıkçası umutlu olmadığımı belirtmek isterim.”

    “BÜTÜN UMUDUN HUKUKSAL BAŞVURUYA BAĞLANMASINI DOĞRU BULMUYORUM”

    Öztürk Türkdoğan, geçmiş yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevi toplumunun talepleri konusunda aldığı kararlara da işaret etti. Türkdoğan, Türkiye’deki hukuk işleyişinin zayıfladığını ifade ederek şöyle devam etti:

    “Çünkü aynı Türkiye, cemevlerinin ibadethane sayılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına uymadı. Yeni aynı Türkiye din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uymadı. Ve bugün Türkiye bu noktada Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi izlemesi altında. Dolayısıyla bütün umudun hukuksal bir başvuruya bağlanmasını doğru bulmuyorum. Bu bir süreçtir. Meseleye biraz siyasal biraz inançsal biraz da toplumsal mücadele dinamikleri bakımından bakmak gerekir. Türkiye’deki Alevi Bektaşi toplumu ne istiyor ve istekleri ne kadar karşılandı ne kadar karşılanmadı?
    Şimdi bu isteklerin bazı kısımları karşılanmış gibi gözüküyor. Maddi anlamdaki hususları kastediyorum… Fakat en önemli kısmı karşılanmadı. Neydi o? Tanınma konusu. Yani Alevi Bektaşi inancı kendisinin bir inanç, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasını istiyordu. Aslında istekleri çok basit. Hatta bütün bunlara da gerek yoktu. Mevcut kanunlarda ‘ibadethane’ olarak sayılan cami, kilise, sinagog gibi yerlere sadece ‘cemevleri’ yazılması yeterliydi. Yani bitişik yazılırsa tek kelime, ayrı yazılırsa iki kelimelik bir değişiklik yeterliydi aslında. Talebin özü tanınmaydı. Bu noktada hukuksal bakımdan elbette ki mücadele sonuna kadar yürütülmelidir. Yani Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin din ve inanç özgürlüğü ile ilgili genel yorum ve karar beyanları vardır. Bir topluluk kendi inancını nasıl tanımlıyorsa devlet olarak o tanımı kabul etmek zorundasınız.”

    “ASİMİLASYON SÜRECİNİ FARKLI BİR BOYUTTA YÜRÜTMEK İSTİYOR”
    İHD Eş Genel Başkanı Türkdoğan, tüm itirazlara rağmen AKP iktidarının Alevilik tanımlamasının da kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Türkdoğan, Alevi inancına doğrudan devlet müdahalesi söz konusu olduğunun altını çizerek şöyle devam etti:

    “Kendinize göre bir tanım yapamazsınız. Yani Sünni İslam anlayışına göre bir tanım yapamazsınız. Kaldı ki farz edelim ki Sünni İslam anlayışının bir alt mezhebi veya bir alt tarikatı gibi değerlendirdiniz. Böyle mi olmalıydı? O mantıkla bakarsak da yine böyle olmamalıydı. Eğer bu şekilde bakıyorsanız o zaman bir ibadethane olarak cemevlerini tanımanız gerekirdi. Bunu bile yapmadınız. Yani aslında burada doğrudan doğruya bir devlet müdahalesi var. Devlet, resmi ideolojisine uygun bir müdahalede bulunuyor.

    Uzun yıllar Alevi toplumu asimile edilemedi. Bu asimilasyonun kırılmasında cemevlerinin çok önemli bir rolü olduğunu saptamak gerekiyor. Çünkü birçok insan, cemevlerindeki pirlerinin inancı öğretmesi sayesinde Aleviliğin ne olduğunu öğrendi ve asimile olmaktan kurtuldu. Şimdi devlet bunu gördü ve cemevlerini bir kültür merkezi haline getirerek doğrudan doğruya kendi bakanlığına bağlayıp aslında bu asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor. Bunun Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde yapılan uygulamaları var.
    Osmanlı padişahı Yavuz’un Türkmen Alevileri katletmesi sürecinden tutalım, bütün bu katliamlara baktığınız zaman bunun Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da toplumsal mücadeleyi gerektirir. Bir inanç mücadelesi, bir siyasal mücadele gerektirir. Ama dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu, hangi topluluk, kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Eser Karakaş: Mesele Alevilik meselesi değil Türkiye devletinin laiklik meselesidir

    Eser Karakaş: Mesele Alevilik meselesi değil Türkiye devletinin laiklik meselesidir

    PİRHA- Erdoğan’ın cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanacağını açıklamasını köşesine taşıyan Artı Gerçek yazarı Eser Karakaş “Türkiye’de bir Alevilik meselesi yoktur, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumsal yapısı ve zihniyeti meselesi vardır, mesele bir Ali Erbaş meselesi değildir, Diyanet’in kurumsal yapısı meselesidir” değerlendirmesinde bulundu.

    Artı Gerçek köşe yazarı Eser Karakaş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Şahkulu Sultan Dergahı’nda temel atma ve toplu açılış töreninde, “Kültür ve Turizm Bakanlığımız kendi bünyesinde kuracağımız Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile muhtarlara, derneklere, federasyonlara bağlı cemevlerinin tamamının yönetimini yürütecektir” açıklamasına dair yazı kaleme aldı.

    Eser Karakaş, “Alevilik meselesi yoktur, Sünnî devlet meselesi (Diyanet) vardır” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, “Başka bir ifadeyle de Alevilik meselesi yoktur, Alevilik bir mesele değildir, Aleviler neden mesele olsunlar, mesele olan devletin laik olmayan, Sünnî İslamı temel alan idari ve zihni yapısıdır (Diyanet İşleri Başkanlığı)” diye belirtti.

    “BU DAYATMALAR NEREYE KADAR GİDECEKTİR?”

    Karakaş, yazısının devamında şunları aktardı:

    “Kürt meselesi de yoktur, Kürtler neden mesele olsunlar, Türkiye’de agresif ve dışlayıcı devlet eksenli bir Türk milliyetçiliği meselesi vardır.

    Anayasa 136 Türkiye devletini Sünni Müslüman bir devlet yapmaktadır, bir anayasal kamu kurumunun başına bir Alevi, bir Hristiyan vatandaşımız gelememekte ise, bırakın başına gelmeyi, o kurumda görev bile yapamıyorsa, o kurumun anayasal bir statü taşıdığı devlete laik bir devlet demek mümkün değildir.

    Türkiye’de bir Alevilik meselesi yoktur, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumsal yapısı ve zihniyeti meselesi vardır, mesele bir Ali Erbaş meselesi değildir, Diyanet’in kurumsal yapısı meselesidir.

    Mesele Alevilik meselesi değil Türkiye devletinin laiklik meselesidir.

    Sadece belirli bir inanca hizmet götüren bir anayasal (!!!) kurumun genel vergilerle finanse edildiği bir devlette laiklik ilkesinden bahsetmek komiktir.

    Laik bir devlette devlet yurttaşın inancına kördür, yakın ya da uzak mesafede olamaz.

    Gelelim madalyonun ikinci yüzüne.

    Devlet vatandaşın sadece inancına değil, etnik kökenine de kör olmalıdır ve bu körlük devletin anayasasına, yasalarına tüm teknik terminolojisi ile yansımalıdır.

    Bizim ülkemizde devletin tüm vatandaşların etnik aidiyetlerine kör olduğunu iddia edebilecek biri var mıdır?

    Anayasa 66 “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” demektedir.

    Bu ifade ilk okunduğunda sanki “vatandaşlık bağı” hukuki ifadesi ön plana çıkmaktadır ama durum hiç de öyle değildir, vatandaşlık sıfatı olarak “Türk” sıfatı benimsendiği sürece devletin vatandaşın etnik kökenine kör kalacağını iddia etmek mümkün değildir çünkü Türk kavramı reel, tarihi bir kavmi gerçekliktir, fiktif bir kavram değildir ama hukuki bir kavram da hiç değildir.

    Görüldüğü gibi Türkiye devletinin laiklik ve vatandaşlık hukuku sorunları bir madalyonun iki yüzü gibidirler, özünde aynı sorunun farklı yansımalarıdır, o sorun da Türkiye devletinin vatandaşın inanç ve etnik kökenine kör olmamasıdır.

    Türkiye devleti kendini de, vatandaşı da Sünni Müslüman Türk devleti ve bu devletin Sünni Müslüman Türk vatandaşı olarak tanımlamaktadır.

    İyi de, vatandaşın azımsanmayacak bir bölümü, yaklaşık yarısından fazlası, bu tanımlama ile kendi aidiyet, kimlik dünyası arasında büyük bir uyumsuzluk hissetmektedir.

    Kürt vatandaşlarımız, Alevi vatandaşlarımız, anadili Türkçe olmayan vatandaşlarımız, Hristiyan vatandaşlarımız, Musevi vatandaşlarımız, agnostik vatandaşlarımız, seküler yaşam tarzına yakın vatandaşlarımızın büyük bölümü kendilerini Sünni Müslüman Türk vatandaş olarak tanımlamamaktadırlar.

    Bakalım bu dayatmalar nereye kadar gidecektir?

    Anayasa 136 ve 66 eski devletin temel şifreleridirler.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Atilla Güney, bütün anayasaların ruhuna bakıldığında ayrımcılığın çok net bir biçimde yansımalarının olduğuna dikkat çekti. Güney, “Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney‘e sorduk.

    “AYRIMCI POLİTİKALAR CUMHURİYET KURULDUĞUNDAN BERİ UYGULANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

    ATİLLA GÜNEY: Böylesine heterojen, çok katmanlı, çok kültürlü bir toplumsal coğrafyada bu çok katmanlı toplumsal dokuya hiç de uymayan otoriter bir milliyetçilik anlayışından yola çıkan bir devlet kurgularsanız ayrımcılık da bu devletin ve bu devlet üzerinden siyaset yapmanın alametifarikalarından bir tanesi olur kuşkusuz. Dolayısıyla bu topraklarda ya da günümüzde ayrımcı siyasetin, ayrımcı siyasi dilin cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden tarihsel kökleri olduğunu söylemek mümkündür.

    Ayrımcılığı önce siyaseten tanımlamak gerekiyor. Ayrımcılık siyasi literatürde bir toplumdaki bireyin temel hak ve özgürlüklerden yaşam hakkı, konut hakkı, seyahat hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, toplumsal cinsiyet özgürlüğü gibi özgürlüklerinden ve haklarından toplumsal yapı içerisindeki konumu, kimliği, etnik, cinsel, dinsel aidiyeti hatta ve hatta siyasi görüşü, sınıfsal konumlanışı itibariyle bu haklarından bir birey mahrum kalıyorsa, mahrum bırakılıyorsa siyasi otorite tarafından, bu ayrımcılık olarak tanımlanıyor. Türkiye’de ayrımcılık meselesini, bu devletin içerisine oturttuğunuzda ayrımcılığın son derece köklü tarihsel dayanakları olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren ulus devletin tanımlanışı, dinin tanımlanışı ya da 1921’den itibaren bugüne kadar yapılan bütün anayasalara baktığımızda aslında bu ayrımcılığı görebiliyoruz.

    Biraz abartılı bir cümle olacak belki ama ben şunu iddia edebilirim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana yapılan bütün anayasalar ayrımcı anayasalardır. 1982 de dahil olmak üzere bugün devleti şekillendiren ve siyasetin üzerinden yürüdüğü anayasalar ayrımcı anayasalar. Neden ayrımcı anayasalardır? Çünkü belli bir ulus tanımı üzerinden, bir Türklük tanımı üzerinden bir vatandaş tanımı yapıyorsunuz. Dolayısıyla bu tanıma uymayan herkes doğal, dolaylı ya da doğrudan ayrımcılığa uğruyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığını kurduğunuz andan itibaren, o tanımladığınız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunun içerisine girmeyen bütün inanç gruplarına bir tür ayrımcılık uyguluyorsunuzdur aslında. Dolayısıyla Diyanet’in kuruluşundan beri bir ayrımcılık var. 1937 yılında laiklik anayasaya giriyor. Anayasanın temel ilkelerinden bir tanesi haline geliyor. Fakat bu öylesine jakoben, tepeden ve antidemokratik bir laiklik anlayışı ki bu savunduğunuz ya da anayasaya koyduğunuz laiklik anlayışınız dahi bir inanç perspektifinden baktığınızda ayrımcılığa yol açıyor. Dolayısıyla böylesine tarihsel kökleri var. Hakeza toplumsal cinsiyet meselesi açısından baktığınızda da eril bir bütün anayasaların Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının eril anayasalar olduğunu söylemek çok mümkün. Çok basit bir örnek vereyim. Türkiye’de kadınların hakim, kaymakam ve vali olmaları 1990’lı yıllara kadar yasayla engellenmişti. Ancak 1989 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle kadınlara kaymakam ve vali olma hakkı tanındı. Bu bile aslında bu anayasaların ne kadar eril olduğunu, toplumsal cinsiyet açısından dahi bir ayrımcılığı barındırdığını söylemek mümkün.

    Bütün anayasaların ruhuna baktığınızda bu ayrımcılığı çok net bir biçimde görebiliyorsunuz. Doğrudan ayrımcılık biçimleri var. Mesela iskan politikaları, ayrımcı zihniyet üzerinden yürütülen ve bu ulus devletin otoriter biçimde tanımlamış millet anlayışı üzerinden şekillenmiş ulus devletin bu tanımın dışında kalan halklara, etnik gruplara, inanç gruplarına nasıl davrandığının da göstergesi.

    90’larda Kürt illerinde, kırsalda uygulanan köy boşaltmalar, zorunlu köy boşaltmalarla yine Kürt nüfusunun oldukça hatırı sayılır bir kısmı, asimilasyon politikasının gereği olarak yine batıya göçertilmesi ayrımcılığın doğrudan biçimine verilecek örnekler arasında sıralanabilir. Tabii dolaylı örnekleri de var ayrımcılığın. Örneğin cumhuriyet kurulduğundan beri bu topraklarda bulunan anayasada tanımlanan ulus anlayışının dışında kalan ya da anayasada tanımlanan laiklik anlayışının çerçevelediği Sünni İslam’ın dışında kalan halkların kamu görevlerinden mahrumiyeti dolaylı bir biçimde yaratıldı. Bir politika olarak izlendi. Gayrimüslimlerin devlet memuru olmaları devletin kritik noktalarında görev almaları dolaylı bir biçimde engellendi. Hakeza Aleviler için de aynı şey söylenebilir. Kürtler için de aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla bu kamu politikaları üzerinden yani devlet memurları alımı üzerinden de dolaylı bir biçimde bir ayrımcılık politikasının tarihsel olarak cumhuriyet kurulduğundan beri uygulandığını görüyoruz.

    “SİYASETEN AYRIMCI DİL ŞİDDETİN DİLİDİR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Tekleştirilen bir süreç de var. Kuşkusuz biraz önce çizdiğim bu tarihsel panaromanın toplum nezdinde de bir karşılığı olmuştur. Bu yapısal ve tarihsel nedenler halihazırda bugün içinde bulunduğumuz toplumu da ayrımcılık noktasında etkiliyor, etkilemeye de devam ediyor. Siyaseten ayrımcı dil şiddetin dilidir. Bu şiddetin dili de toplumdaki şiddete yansıyor. Çok katmanlı, çok kültürlü ve demokratik yaşama son derece uygun toplum öyle bir hale getirildi ki bu bahsettiğim tarihsel ve anayasal süreçler sonrasında şu anda halihazırda polarize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Toplum da ayrışmış. Siyasetin bu ayrımcı diline denk düşen bir ayrışmış toplum var. Etnik gruplar, inançsal olarak kendisini tanımlayan gruplar neredeyse birbiriyle artık iletişimi koparmış, teması kesmiş durumdalar. Dolayısıyla siyasetin bu şiddet dilinin toplumsal karşılığını gündelik yaşamın içerisinde görmek de mümkün. Bugünlerde Kürtçe tiyatro ve konser yasaklarından, bir iş yerinin tabelasındaki sarı, kırmızı, yeşil renklere, düğünde takılan şaldan söylenen şarkıya kadar bir çok şey yaşanıyor.

    Bugünleri yaşarken ya da analiz ederken akil adamlar, entelektüeller, muhalifler 90’lı yıllara referans verirler, ’90’lara geri mi dönüyoruz’ diye. 1990’lardan daha vahim bir durumdayız. Ayrımcılık bağlamında daha vahim durumdayız. Çünkü 1990’larda devlet özellikle Kürt hareketine ve Kürtlere karşı uyguladığı ayrımcılık daha çok bir siyasal mekanizma içerisinde cereyan ediyordu ve bu ayrımcılık toplumsal yapıya bu kadar sirayet etmemişti. O zaman da Kürtçe kasetler yasaklıydı. Fakat bu yasaklara rağmen toplumun geri kalanında bu tür bir tepki, bu tür bir ayrımcı tepki çok da rastlanan bir şey değildi. Fakat bugün geldiğimiz nokta çok vahim. Biz bugün Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yönelik ayrımcı dili konuşuyoruz. Bu sadece AKP’ye kendisini angaje etmiş bir kitlenin ayrımcı dili değil aslına bakarsanız. Yani toplumun genelinde de böyle bir sirayet var.

    Bugün Aynur Doğan’ın konserinin yasaklanmasından bahsediyoruz. Hatırlayalım, çok değil üç beş sene önce Aynur Doğan Kadıköy’de uluslararası bir caz konserinde Kürtçe bir şarkı söylediği için şişe yağmuruna tutulmuştu. 90’lardan farkımızı belirtmek için bu örnekleri vermek gerekiyor. Yine çok çarpıcı bir örnektir. Ankara Gar katliamında katledilen yurttaşlar için Konya’da maça çıkan futbolcuların saygı duruşunu 42 bin kişilik stadyumun tamamına yakını yuhalamıştı. Bugün bu ayrımcı dilin toplumsal yaşamın içerisine de nüksettiğini ve artık toplumun polarize edildiğini ve siyasetin de ne yazık ki ve ne yazık ki bu polarizasyondan, bu kutuplaşmadan beslenir bir hale geldiğini görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir durum. Bunun vurgulanması gerekiyor.

    “SİYASETÇİLER TOPLUMDA KARŞILIĞI OLMAYAN HİÇBİR JARGONU KULLANMAZLAR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Muhalefetin ayrımcı dile karşı yeterli bir refleks ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

    Kemal Kılıçdaroğlu örneği çok vahim bir örnek. Yani bir ülkenin cumhurbaşkanının çıkıp böyle bir üslupla ana muhalefet liderine seslenmesi ayrı bir vahamettir. Fakat bunun karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki kimliği karşısında da bu kadar suskun olması başka bir muhalefet liderinin Meral Akşener’in Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunuyor hale gelmesi ayrı bir vahamettir. Tabii bunu bu toplumsal ve tarihsel dokuyla da çok net biçimde örtüştürmek mümkün.

    Siyasetçiler toplumda karşılığı olmayan hiçbir jargonu kullanmazlar. Dikkat edelim AKP’nin son 21 yıllık iktidarı dönemindeki dönem dönem benimsediği jargonlara ve kamuoyunun tartışmasının önüne koyduğu konulara baktığımızda aslında bugün Suriyeliler üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin, bir ana muhalefet liderinin Alevi olmasının üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin toplumda bir karşılığı olduğunu varsayıyorlar ki böyle bir dil kullanıyorlar ve böyle bir dil üzerinden siyaset yapmaya başlıyorlar kuşkusuz. Fakat bunun yanında Ahmet Şık’ın böyle bir açıklama yapması da ayrı bir vahamettir. Yani bunu sanki böyle bu bu mecraya su taşıyan bir dil kullandı. AKP’yi eleştiren bir noktadan hareket etse bile aslında bu mecraya su taşıyan, bunu tartışmanın bile abes olması gerektiğini düşünülmesi gerekirken ya da böyle bir tartışmaya girmemesi gerekirken bu tartışmaya bir şekilde angaje olmak bile durumun vahametini gösteren korkunç bir nokta aslına bakarsanız.

    İktidardaki iki partide bu dili çok sıklıkla meydanlarda kullanıyorlar. İşte belirttiğim gibi Berkin Elvan’ı kendisini dinleyen on binlere yuhalattı bu ülkenin siyasi liderlerinden bir tanesi. Sadece bu değil, meclis kürsüsündeki konuşmalara baktığınız zaman bu dilden ne kadar beslendiklerini ve bu dilin de toplumsal yaşamın içerisinde seçmen nezdinde bir karşılığın olduğunu düşünüyorlar ki böyle bir dil kullanmakta ısrarcı ve inatçılar.

    “TOPLUMUN HÜCRELERİNE KADAR İNECEK BİR MÜCADELE BİÇİMİ ŞART”

    -Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Çok zor bir soru. Yani çözümü de oldukça zor. Bu dilin değişmesi için bahsettiğim tarihsel ve toplumsal koşulların üzerine gitmek gerekiyor. Siyaseti üstten  ve yeniden dizayn etmenin ötesinde toplumsal yapıda kökleşmiş derin tarihsel kökleri olan bu anlayış biçimini değiştirmek çok kolay bir şey değil. Fakat siyaseten belki bir noktadan başlanabilir. Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama uygun, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Siyasi mücadele bugün ne yazık ki özellikle muhalefet tarafından sadece parlamenter mücadele ve seçim yarışının cenderesine hapsedilmiş durumda. Bu bahsettiğimiz ayrımcı dili bu var olan ayrımcı siyasal söylemlerle ve ayrımcılık esası üzerinden kurmuş siyasi partilerle çözemezsiniz zaten. Seçim kazansanız da çözemezsiniz. Dolayısıyla daha topluma hitap edecek, toplumun hücrelerine kadar inecek bir mücadele biçimi ancak bu sorunu ortadan kaldırır.

    Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’

  • Kulu: Devletin Alevi inancını yok etme çabası devam ediyor; karşı duralım-VİDEO

    Kulu: Devletin Alevi inancını yok etme çabası devam ediyor; karşı duralım-VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Derneği Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Diyanet eliyle Dersim’de asimilasyon faaliyetlerinin hızlandığına işaret ederek, “Dünyanın neresinde olursak olalım buna karşı söz kuralım” çağrısında bulundu.

    Dersim’e yönelik asimilasyon politikaları her geçen gün artarak devam ediyor. Dersim’in kültürüne, doğasına, diline yönelik asimilasyon ve yok sayma politikalarının bir yenisine Munzur Üniversitesi kampüsünde Tunceli Müftülüğü’nce açılan ‘Hz. Ali Diyanet Gençlik Merkezi’ eklendi.

    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Tunceli Valisi Mehmet Ali Özkan ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İsrafil Kışla’nın katılımıyla Dersim’de Munzur Üniversitesi içerisinde yapımı tamamlanan Hz. Ali Cami, Hz. Ali ve Hz. Fatma Gençlik Merkezleri ile Ehlibeyt Kur’an Kursu’nun geçen haftalar toplu açılışını gerçekleştirdi.

    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, ayrıca Ehl-i Beyt 4-6 yaş Kur’an Kursu öğrencileriyle bir araya gelirken, Tunceli Cemevi’ni de ziyaret etti.

    Diyanet’in Dersim üzerindeki faaliyetlerine dair Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Musa Kulu, PİRHA‘ya konuştu.

    “ALEVİ İNANCINI YOK ETME ÇABASI DEVAM EDİYOR”

    Kulu, Osmanlı ile başlayan bir sürecin varlığına işaret ederek, Abdülhamit’le ilk defa Dersim’de Kur’an kursu açılarak aşiretin yahut da önde gelenlerin çocuklarını ‘melle’ yapmaya götürdükleri süreçten beri devam ettiğini aktardı.

    1924 Anayasasıyla inkarcı, tekçi ve Türkçü bir toplum yaratma isteğinin hala devam ettiğinin altını çizen Kulu, “Dersim coğrafyası; Hakk’ın, hakikatin, ocakların, ziyaretgahların olduğu bir yeri tamamen asimile etmek, Alevi inancını, kültürünü yok etme çabası için bir altyapı oluşturmaya çalışıyor” dedi.

    “ZULÜM VE ASİMİLASYON ÇABASINA KARŞI DURMALIYIZ”

    12 Eylül Darbesi’nin valisi Kenan Güven’in Alevi Kürt çocuklarını imam hatiplere gönderip eğitmesinin benzeri bir politikanın bugün Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere bütün kurumlarıyla devam ettirildiğine vurgu yapan Kulu, şunları ifade etti:

    “Bu çabaya, o topraklarda, o toprağın insanı olup hatta bir ocağın evladı olanların buna payanda olması, katkı sunması, zulmün nasıl bir noktaya geldiğinin göstergesidir. Hem Türkiye’de hem dünyada yaşayan bütün Dersimli Alevi toplumuna, her bireyine, aydınına, sanatçısına, yani ayakta hala duran söz kurabilen herkesin bu zulme, asimilasyona ve imhaya karşı ses çıkarması gerekiyor. Yoksa bu asimilasyon, bu yok etme imha çabası fütursuz bir şekilde devam edecektir. Bu zulüm ve asimilasyon çabasına karşı durmak her Alevi kadının, erkeğin, insanının görev ve sorumludur. Çocuklarımıza da, toprağımıza da, ocaklarımıza da, ziyaretgahlarımıza da sahip çıkalım. Bizim olan dünyaya yeter. Onların getirdiği sadece bizi yok etme çabasıdır. Bize verdikleri budur. Bundan başka bir şey getirmeyecektir.”

    PİRHA/MERSİN

     

  • Dersim Barosu: Kaymakamın yaptığı paylaşım açıkça tehdit suçudur!

    Dersim Barosu: Kaymakamın yaptığı paylaşım açıkça tehdit suçudur!

    PİRHA- Dersim Barosu Yönetim Kurulu, Nazımiye Kaymakamının, Düzgün Baba Cemevi başkanına dönük tehditlerine ilişkin açıklama yaparak “Hakkında derhal cezai ve idari soruşturma başlatılsın” dedi.

    Dersim Barosu Yönetim Kurulu, Düzgün Baba Cemevi Başkanı Sinan Kırmızıçiçek’i tehdit eden Nazimiye Kaymakamı Uğur Tutkan’a ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    Nazımiye Kaymakamı Tutkan’ın, Düzgün Baba Cemevi’ne silahlı kişilerle gidip, fotoğrafla birlikte “devletin gücünü size göstereceğim, göreceksiniz” mesajını kınayan Dersim Barosu, “Sadece cemevinin değil; caminin, kilisenin ya da başka bir inanç merkezinin herhangi bir yerinde yapılan bu tür davranışı aynı şekilde en hafifiyle hoş görmemizi kimse beklememelidir” dedi.

    “YAPTIĞI PAYLAŞIM AÇIKÇA TEHDİT SUÇUDUR”

    Dersim Barosu’nun konuya ilişkin kaleme aldığı açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

    “Felsefesi eşitlik, cevheri mertlik, hazinesi bilgi ve meyvesi sevgi olan, Aleviliği temsil eden kurumlardan biri olan, Dersim’in en çok ziyaret edilen Düzgün Baba Ziyaretgâhı ve Düzgün Baba Cemevi’ne karşı Nazimiye Kaymakamı’nın davranışı, cemevlerinin inanç merkezi görülmediği ve tüm inanç merkezlerinin eşit statüde tutulmadığı gerçeğini bir kez daha göstermiştir.

    Bu davranışla Kaymakam, Anayasa 2. maddesindeki laik hukuk devleti ilkesini ve 10. maddesindeki eşitlik ilkesini, 24. maddesindeki dinî ve inanç hürriyetini, 25. maddesindeki düşünce ve kanaat hürriyetini yok saydığı açıktır.

    Kaymakamın yaptığı paylaşım açıkça tehdit suçudur. İlgililerden Anayasa maddeleri ve kanunları hiçe sayan Kaymakam hakkında derhal cezai ve idari soruşturma başlatılmasını talep etmekteyiz.

    Cemevleri yasal statüye kavuşturulmadığı ve ticarethane statüsünde görüldüğü için Elektirik faturaları gibi birçok zorlukla karşı karşıyadır.

    Düzgün Baba Cemevinin kendi imkânlarıyla aldığı Sobaya, tereyağına, seçtiği divan başkanına, öğrencilere verdiği burslara kadar, ‘dernekler yasası’ gerekçe gösterilerek, binlerce lira para cezası verilmesini kabul etmiyoruz. Yetkililer inanç kurumlarının kendi kendine yetmesi ve ihtiyaçlarını karşılamasında denetiminde eşitlik ve laiklik maddesine uygun davranmalıdır.

    Herkes, düşünce ve kanaatlerinde özgürdür Ancak devlet değildir.

    Düzgün Baba Cemevinin düşünce kanaatini açıklamaya karşı geliştirilen bu tutumu bir hakkın kullanılmasına müdahale olarak da görüyoruz.

    Alevi inanç ve felsefesinin eşitlikçi, barış içinde, birlikte yaşamın toplanma yerleri olan cemevleri derhal yasal bir statüye kavuşturulmalıdır!

    Sonuç olarak; cemevleri yasal statüye kavuşturulmadan, hükümet ve temsilcileri tarafından Aleviliğe dair söylenen her söz lafügüzaftır. Cemevleri derhal yasal bir statüye kavuşturulmalıdır! Bütün inanç ve inanç merkezlerine paydaşlarıyla görüşerek eşit mesafede durma ve eşit statü verilmelidir.

    Bilinmelidir ki, en büyük güç halkın ve onun oluşturduğu kurumların gücüdür. Baro olarak bizler her zaman her yerde üstünlerin hukukunu değil hukukun üstünlüğünü ve halkımızın haklı taleplerinin takipçisi olacağız!”

    PİRHA/DERSİM

  • 20 Barodan, Aysel Tuğluk için çağrı!

    20 Barodan, Aysel Tuğluk için çağrı!

    PİRHA- Demans hastalığına yakalanan Aysel Tuğluk için çağrı yapan 20 Baro, Tuğluk’un cezasının infazının, hastalığının iyileşmesine kadar geri bırakılması çağrısında bulundu.

    Hasta tutuklu Aysel Tuğluk için barolar da harekete geçti. Tuğluk’un sağlığının her geçen gün daha da kötüleştiğine dikkat çeken hukukçular, yazılı açıklama yaparak “Ceza infazı insanlık onuruna aykırı olamaz” dedi.

    Anayasa’nın 17. Maddesine dikkat çeken barolar “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir… Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” diyerek şu açıklamayı yaptı:

    “Anayasa’nın 104. maddesine göre ise ‘Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak’ hususu Cumhurbaşkanının görev ve yetkisi dâhilindedir.

    Yine 5275 sayılı Cezaların ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16. maddesinin 2. fıkrasına göre; ‘Hapis cezasının infazı, mahkumun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkumun cezasının, infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.’

    Tüm bu hükümlerin tek bir amacı vardır o da ceza infazının insanlık onuruna aykırı olmaması, infazın işkence ve kötü muameleye dönmesinin engellenmesidir. Nitekim CGTİHK 16. maddesinin gerekçesinde ‘Maddenin erteleme nedeni olarak gösterdiği haller: ‘Cezanın amacı dışında etki yaratabileceği veya cezanın infazı ile maksada ulaşılamayacağı anlaşılan hallerdir.’ denilmek suretiyle maddede yer alan durumların cezanın amacı dışında etki yaptığı kabul edilmiştir.

    CGTHK genel gerekçesinde ise ‘Hükümlü hakkında uygulanacak işlem ve yaptırımlar bakımından adalet esaslarının egemen kılınması ve bunun gereği olan hukukî mekanizmanın tesisi.” ne vurgu yapılmış ve ulusal ve ulusal üstü metinlerde’ …. ceza ve tedbirlerin infazında mutlaka göz önünde bulundurulması gerekli ve çağdaş temel insan haklarına saygılı bir ceza infaz sisteminde, bulunması zorunlu zihniyeti açıklayan ilkeler” in varlığına atıfta bulunulmuş ve kanunun bu bakış açısıyla hazırlandığı öne sürülmüştür.

    Oysa bugün itibariyle Anayasa’nın emredici hükümleri ile CGTİHK 16. Maddesinin varlığına rağmen bu hükümlerin hayata geçirilmediği cezaevlerinde maddede belirtilen koşulları taşıyan çok sayıda hükümlünün cezaevlerinde tutulmaya devam ettiğini bilmekteyiz.

    Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde hükümlü olarak bulunan Av. Aysel Tuğluk işte tam da böyle bir mağduriyet yaşamaktadır. Uzun zaman önce ‘demans’ hastalığına yakalanmış olan Av. Aysel TUĞLUK’un sağlığı her geçen gün kötüleşmekte; yaşam hakkı tehlikeye girmektedir.

    Av. Aysel Tuğluk; yaklaşık sekiz ay boyunca Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’nda görevli dokuz uzman doktor tarafından kontrol ve muayeneye tabi tutulmuştur. Muayene sonunda Kocaeli Tıp Fakültesi’nce, Aysel Tuğluk’un yakalandığı hastalık için ‘hastalığının kronik seyirli olduğu ve ilerleyici vasıf arz ettiği, cezaevi koşullarında sağlanabilecek tıbbi destek ve bakımının yeterliliğinde sorun yaşanabileceği, ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceği ve dolayısıyla cezasının infazının ertelenmesi gerektiği’ tespitinde bulunulmuştur.

    Dokuz uzman tarafından yapılan detaylı muayene ve inceleme, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından dikkate alınmayarak, 3 Eylül 2021 tarihli raporda ‘sağlık durumunun, hapis cezasının infazından muaf tutulmayı haklı kılmadığı’ sonucuna varılması üzerine; Av. Aysel Tuğluk’un avukatlarınca talep edilen infazın ertelenmesi, Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddedilmiştir.

    Adli Tıp Kurumu’nun olumsuz raporu üzerine; Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan (TİHV) yeni bir rapor alınması yoluna gidilmiştir. TİHV tarafından hazırlanan raporda; ‘Adli Tıp Kurumu’nca düzenlenen raporda tanılar arasındaki farkın ortadan kaldırılması gerekir iken bu husus üzerinde durulmadığı; ayrıca ceza infaz kurumundaki kişinin tıbbi kayıtlarını, psikososyal değerlendirme sonuçlarını, cezaevi görevlilerinin ve kişinin birlikte yaşadığı kişilerin gözlemlerini almaksızın ve gerekli incelemeler yapılmadan hazırlanan raporun, salt kanun maddelerine atıf yapmak suretiyle verildiğinden ötürü güvenilir olmadığı’ ifadelerine yer verilmiştir.

    Demans; hafızayı, düşünmeyi ve sosyal becerileri etkileyen bir grup semptomu tanımlar. Demans, tek bir hastalık değildir. Aksine birçok türü vardır. En sık görülen türü olan Alzheimer demansı, bütün demansların yaklaşık %60 ile %80’inden sorumludur.

    Av. Aysel Tuğluk; yeme içme gibi kendi hayati ihtiyaçlarını karşılayamaz halde olup ceza infaz koşulları nedeniyle hastalığı her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Kendi gereksinimlerini karşılayamadığı ve başkalarıyla güçlükle iletişim kurabildiği bu durumda, cezasının infazının hastalığının iyileşmesine kadar geri bırakılması zaruret halini almıştır. Aksi durum cezanın infazında insanlık onuruna aykırı uygulama yapıldığını gösterecektir.

    Biz aşağıda imzası olan Barolar; en temel hak olan yaşam hakkının korunması açısından; 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun Barolara sorumluluk olarak yüklediği ‘insan haklarını korumak ve savunmak’ görevi kapsamında Av. Aysel Tuğluk’un cezasının infazının hastalığının iyileşmesine kadar geri bırakılması çağrısında bulunuyoruz.

    1- Adana Barosu

    2- Adıyaman Barosu

    3- Ağrı Barosu

    4- Antalya Barosu

    5- Batman Barosu

    6- Bingöl Barosu

    7- Bitlis Barosu

    8- Bursa Barosu

    9- Diyarbakır Barosu

    10- Hakkari Barosu

    11 -Hatay Barosu

    12 – İzmir Barosu

    13- Kars Barosu

    14- Mardin Barosu

    15- Muş Barosu

    16- Siirt Barosu

    17- Şanlıurfa Barosu

    18- Şırnak Barosu

    19- Tunceli Barosu

    20- Van Barosu

    (HABER MERKEZİ)

  • Şehirlerarası otobüslere ‘namaz’ ayarı!

    Şehirlerarası otobüslere ‘namaz’ ayarı!

    PİRHA-Diyanet İşleri Başkanlığı, ilgili bakanlıklara yazı göndererek şehirlerarası otobüs seferlerinin ‘namaz’ saatlerine göre düzenlenmesini talep etti.

    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Ulaştırma, Kültür Turizm, Ticaret ve İçişleri bakanlıklarına gönderilmek üzere bir yazı hazırladı.

    Yazıda, şehirlerarası otobüslerin seyahat sırasındaki molalarını, namaz saatlerine göre ayarlamasını istedi. Ali Erbaş, “Namazların vaktinde edasını sağlamak üzere, makul bir süre ayrılmalı” dedi.

    “Şehirlerarası Otobüs Seyahatlerinde Mola Düzenlemesi” başlıklı ve Erbaş imzalı yazı şöyle:

    “Vatandaşlarımız tarafından şehirlerarası otobüs seyahatlerinde molaların, namaz vakitlerinin dikkate alınarak belirlenmesi ve namazların vaktinde edasını sağlamak için makul bir süre ayrılması konusunda Başkanlığımıza yoğun talepler gelmektedir.

    Anayasamızın 24’üncü maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18’inci maddesine göre herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne: dinini veya inancını, tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet etme hürriyetine sahip olduğu malumlarıdır. Bu itibarla; vatandaşlarımız tarafından gelen söz konusu talepler doğrultusunda şehirlerarası otobüs seyahatlerinde molalarının, namaz vakitlerinin dikkate alınarak belirlenmesi ve namazların vaktinde edasını sağlamak üzere makul bir süre ayrılması ile ilgili Bakanlığınızca yapılabilecek düzenlemelerin değerlendirilmesi hususunda bilgilerini ve gereğini saygılarımla arz ederim.”

    (Kaynak: Sözcü Gazetesi)

  • İHD: Süleyman Soylu ayrımcılık suçu işlemiştir

    İHD: Süleyman Soylu ayrımcılık suçu işlemiştir

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu, İçişleri Bakanı Soylu’nun, Boğaziçi Üniversitesi protestolarına yönelik konuşmasında ‘Sapkın LGBT+ liler’ sözü ile ayrımcılık suçu işlediğini belirtti.

    İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu, İçişleri Bakanı Sülyman Soylu hakkında suç duyurusunda bulundu. Komisyon, Süleyman Soylu’nun Boğaziçi Üniversitesi protestolarına yönelik konuşmasında ‘sapkın lgbt+ liler’ sözü ile ayrımcılık suçu işlediğini vurguladı.

    “ULUSLARARASI HUKUK İHLAL EDİLEREK SUÇ İŞLENDİ”

    İHD İstanbul Şubesi’nin yazılı paylaşımında “Devlet dili ile yapılan ayrımcılık toplum için tehlike yaratıyor” denilerek şunlar ifade edildi:

    “İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylar ile ilgili konuşmasında ‘Sapkın LGBT+ liler’ diyerek açıkça ayrımcılık suçu işlemiştir ve bir cinsiyet kimliğini hedef göstermiştir.

    Ayrımcılık TCK’nın 122. Maddesi ve Türkiye’nin de imzasının bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesi ile yasaklanmıştır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin imzaladığı Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nin 4. Maddesi’nde ‘Temel haklar ve ayrım gözetmeme’ başlığı altında ‘cinsiyet yönelimli ve cinsel kimlik’ koruma garantisi altına alınmıştır.

    Cinsiyet kimliği kişiye bağlı bir haktır ve sorgulanamaz. Özellikle devlet güçleri, ilgili konularda çok dikkatli bir dil kullanmalıdırlar. Süleyman Soylu ‘Sapkın LGBT+’ sözünü kullanarak gerek iç hukuku gerekse uluslararası hukuku ihlal ederek ayrımcılık suçu işlemiştir. İHD Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak ‘devlet dili’ ile yapılan ayrımcılığın tüm toplum için Bir tehlike yarattığını düşünüyoruz. Ayrımcılık suçtur ve bu suçu işlemekten vazgeçin!”

    (HABER MERKEZİ)

  • Avukat Eşber Yağmurdereli: 12 Eylül hala devam ediyor

    Avukat Eşber Yağmurdereli: 12 Eylül hala devam ediyor

    PİRHA-12 Eylül askeri darbesi yaşandığında cezaevinde olan hukukçu Eşber Yağmurdereli, 12 Eylül’ün günümüzde de devam ettiğini belirtti. Yağmurdereli, AKP’yi işaret ederek, 12 Eylül yargılamalarının sembolik olduğunu söyledi. 

    12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 40 yıl geçti. Türkiye’nin en karanlık dönemi olarak değerlendirilen 12 Eylül askeri darbesinin ardından 40 yıl geçmesine rağmen karanlıklar aydınlatılmadı, bilakis o dönemin politikaları devam ettirildi.

    Avukat Eşber Yağmurdereli de o karanlık dönemin tanıklarından.

    Yağmurdereli, 12 Eylül’ü  Türkiye tarihinin çok özel bir dönemi  olarak nitelendiriyor. Dünya tarihinde de bu sürecin önemli bir yeri olduğunu belirten Yağmurdereli, Türkiye açısından o dönemin önemini  şöyle ifade ediyor:

    “Türkiye’de iki kat öneme sahip, çünkü Türkiye özel tarih içinde dünya tarihinden bağımsız olarak, 1957 yıllarında bir parti diktatörlüğü çerçevesinde yaşadı ve bunun sonucunda da 27 Mayıs‘ta bir darbe meydana geldi. Darbenin hukuki, ahlaki tartışması bir yana, sonuçları itibarı ile 27 Mayıs askeri harekâtı Türkiye’ye bir anayasa getirdi. Türkiye’nin gördüğü anayasaların en önemlisidir.

    “12 EYLÜL TÜRKİYE SAĞININ HESAPLAŞMA ÇABASIYDI”

    Yani daha önce Teşkilatı Esasiye adıyla  27 Mayıs 1924’e kadar geçerli olan bir anayasa vardı . 27 Mayıs’taki anayasa özelliği bir çok özgürlüğü ve demokratik kurumu toplum yaşamına getirmiş olması. Yani yasamanın yargı denetimine tabi tutulması, Anayasa Mahkemesi’ne itiraz hakkı, aynı şekilde siyasi partilere özgürlük vermesi ve bir çok bireysel özgürlüğü de belli ölçülerde tanımlayarak halkın kullanımına sunması.”

    Yağmurdereli, o dönemde sendikal çalışmaların örgütlenmesine de vurgu yapıyor ve 1965 seçimlerine gidildiğinde Türkiye İşçi Partisi ile birlikte sosyalistlerin de mecliste grubu olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye sağının ise 27 Mayıs’ın rövanşını alma, hesaplaşma çabası içerisinde olduğunu hatırlatıyor.

    “SİYASET SOL MUHALEFET İÇİN DAHA ZOR HALE GELDİ”

    Yağmurdereli, 12 Eylül öncesi süreçte dünyada yaşanan gelişmelerin Türkiye’ye yansımasını ise şöyle anlatıyor:

    “12 Eylül öncesi dünya tarihinin Türkiye yansıma biçimi 68 olaylarıyla ilgilidir. Paris’te üniversitede reform için ayaklanmış olan öğrencilerin yarattığı dünya çapındaki etki Türkiye’yeye de yansıdı. Sağ iktidara karşı sol bir muhalefet ortaya çıktı. Sağı tehdit eden bir hareketin yükselmesi , 12 Eylül’ü bu sağ hareket açısından önemli kılıyor.  12 Mart’ta bir ara darbeyle 27 Mayıs Anayasası’nın kuralları değiştirildi ve Türkiye’de siyaset sol muhalefet açısından daha da zor hale geldi.

    Dünyada da modernizmin tamamlanıp postmodernizmin hem de bunun iktisadi siyaset yansıması olarak dünyada etkisi gözükmeye başladığı andan itibaren Türkiye’de de etkisi hissedildi. Tabii sadece Türkiye’de değil  Şili‘den Yunanistan’a Yunanistan’dan Pakistan’a ve Türkiye’yi de içine alacak şekilde Sovyetleri kuşatan bir yeni uygulama ortaya çıktı. İşte bunun Türkiye’deki yansıması 12 Eylül’dür.”

    “TÜRKİYE’NİN YARISI YOKSUL, BU BAŞARI 12 EYLÜL’ÜN”

    Bugün yaşananların kökeninde 12 Eylül döneminde yaratılan imkanların yattığını belirten Yağmurdereli, 12 Eylül döneminin her türlü imkanı kullanarak solun tasfiyesine yönelmiş olan bir dönem olduğunu ifade ediyor.

    Türkiye’de sağ hareketlerin sadece 27 Mayıs’ı darbe olarak gördüklerine dikkat çeken Yağmurdereli, onun dışındaki darbeleri darbe olarak kabul etmediklerini kaydediyor, solun bertaraf edilmesi için her türlü altyapının o dönemde hazırlandığını hatırlatıyor.

    Yağmurdereli, “Bu sürecin bugün bir devamını yaşıyoruz yani bugün Türkiye’de nüfusun aşağı yukarı yarıya yakını yoksulluk sınırının altında yaşıyor, bu başarı 12 Eylül’e aittir ” diyor.

    “12 EYLÜL HALA DEVAM EDİYOR”

    Günümüzde de 12 Eylül’ün izlerinin yaşandığına dikkat çeken Yağmurdereli, AKP’yi işaret ederek, “Bu iktidar 2002 yılında icraata başladığı andan itibaren bir anlamda diğer toplum kesimlerini de kendine bağlayacak bir politik yaklaşım içerisine girdi. Mesela dikkat ediyorsanız Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002 yılında halktan aldığı destek %34 civarındaydı.  Yani seçmenin ancak 1/3’ü . O zaman genel anlamda dünyada refah durumu daha iyiydi. Dünyadaki gelişmeler Türkiye’ye de yansıdı ve o anlamda iktisadi bir refah yarattı. Bazı olumlu uygulamaları da yaptı ama 2010’a geldiği zaman artık deyim yerindeyse deniz tükenmişti. Yeniden destek sağlamak için birkaç aktivasyon yapmak zorunda kaldı ve dikkat ediyorsanız Anayasa Referandumu’nda ihtiyacı olan  %50’yi  almak için sembolik olarak anayasanın geçici onuncu maddesinin iptalinde reform listesine koydular. Fakat onun fiilen hiçbir anlamı yoktu. Zira generallerden üçte ikisinin artık cezayı ehliyetleri yoktu. O tamamen amiyane tabirle bir aldatmacaydı .Genel anlamda da o dönemde hala yetmez ama evet diyenler, bugünkü iktidardan ve bugünkü iktidarın kadrolarından demokratik gelişme anlamında bir şeyler umuyorlardı herhalde. 12 Eylül’ün yargılanma meselesi siyaseten, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması değildir. 3-4 kişiden neyin hesabını soracaksınız.  600- 700 bin kişiyi işkenceden geçirdiler. Bir milyonun üzerinde insan 12 Eylül döneminde hapishanelerden geçti.Ve dikkat ediyorsanız bizim hayatımıza yansıyan bir şey olmadı. Türkiye’de hiçbir şey olmadı ve 12 Eylül hala devam ediyor.”

    “TOPLUMDAKİ AYRIŞMA ŞİDDETLİ BİR ÇATIŞMAYA DÖNÜŞECEK”

    12 Eylül darbesi yaşandığında hapishanede olduğunu kaydeden Yağmurdereli, sabah saatlerinde darbenin olduğunu radyodan öğrendiğini belirtiyor, yaşamında zaten cezaevinde olduğu için bir değişim olmadığını ifade ediyor.

    Darbeden bir yıl sonra cezaevlerine yöneldiklerini hatırlatan Yağmurdereli, “En az aradan bir sene geçti. Ondan sonra vahşet dönemleri başladı. Hapishanelerde kendini yakmalar, ölüm oruçları. Dünya tarihinin en vahşi karanlık noktalarından biridir. Mesela Diyarbakır hapishanesinde yaşananları romanlarda, filmlerde bile görseniz inanamazsınız” diyor ve sözlerini şöyle noktalıyor:

    “1960’tan başlayarak geldik ve bugün 12 Eylül’e açılan yolun doruklarındayız. Geriye dönüp baktığımız zaman cumhuriyetin kazanımlarından hayatta hiçbir şey yok ve toplum bölündü.  Bu ayrışmaların çok şiddetli bir çatışmaya döneceğini maalesef hep birlikte yaşıyacağız.”

    Burcu ANIL- İsmail SİVASLI

  • 2. Yargı Paketi’ne CHP, HDP ve İYİ Parti muhalefet şerhi düştü

    2. Yargı Paketi’ne CHP, HDP ve İYİ Parti muhalefet şerhi düştü

    PİRHA – TBMM Adalet Komisyonu’nda AKP-MHP oyları ile kabul edilen 2. Yargı Paketi’ne CHP, HDP ve İYİ Parti muhalefet şerhi düştü. CHP’li Komisyon üyeleri; “Hak arama ve sağlıklı yargılanmanın ikinci plana itileceği” uyarısında bulundular.

    AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla AKP’li hukukçu vekiller tarafından hazırlanan 2. Yargı Paketi TBMM Adalet Komisyonu’nda AKP ve MHP’li milletvekillerinin oyları ile kabul edildi. Muhalefet teklifin Cumhurbaşkanlığı bünyesinde oluşturularak TBMM’nin devre dışı bırakıldığı eleştirileri yaptılar.

    BÜYÜK TARTIŞMALARLA KABUL EDİLDİ

    Yargı reformu strateji belgesi kapsamında hazırlanan 63 maddelik “Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun teklifi” TBMM Adalet Komisyonu’nda büyük tartışmalarla kabul edildi.

    CHP, HDP ve İYİ Parti şerh düşerek teklifin içeriği ile ilgili yapılması gereken düzenlemelere ilişkin önerilere de yer verdi.

    CHP ve HDP’li Komisyon üyeleri; kanun teklifinin milletvekilleri tarafından değil Cumhurbaşkanlığı bünyesinde bürokratlar tarafından hazırlandığını, yine teklif ile ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurduğu Hukuk Politikaları Kurulu ve Adalet Bakanlığı’ndan birkaç bürokratın içeriği hazırladığı belirttiler. AKP’li ve MHP’li milletvekilleri düzenlemeden bihaber olduklarını, teklifin Başkanlığa sunulduğunda haberdar olduklarını belirttiler. 

    “HAK ARAMA İKİNCİ PLANA İTİLDİ”

    Kanun teklifi 63 maddeden oluşan “torba kanun” niteliğinde TBMM gündemine gelecek.

    İktidarın torba kanun olarak genel kurula sunmasının amacı da iç tüzük ve teammüller gereği torba kanun üzerine müzakere yapılması kısıtlanabiliyor. AKP’li TBMM Başkanı Mustafa Şentop da genel kurula gelecek kendileri için önemli görüşmelerde AKP’li Meclis Başkan Vekili görevlendirerek görüşmelerin daha hızlı işlemesini sağlıyor. Muhalif milletvekillerine yönelik tavırları ve antidemokratik uygulamaları ile bilinen AKP’li TBMM Başkan Vekili Sadi Bilgiç’in bu düzenleme ile ilgili genel kurul görüşmelerinde oturumları yönetmesi bekleniyor.

    CHP ve HDP’li Komisyon üyesi milletvekilleri “İktidar bilinçli bir şekilde hak aramamızı ve doğruyu konuşmamızı engellemek istiyor. Milletvekillerinin hazırlaması, üzerinde tartışması gerektiği bir konuyu maalesef yürütmenin başı Erdoğan tarafından atanmış bürokratlar yapıyorlar. Bu açıkça yürütmenin yasamaya açık bir saldırısı ve yetkisizliktir. Bu kanun dışıdır” dedi.

    HDP’Lİ KOMİSYON ÜYELERİ: MECLİS YASAMA SÜRECİNDE DEVRE DIŞI BIRAKILIYOR

    HDP’li Komisyon üyeleri muhalefet şerhinde ise teklifin Anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekerek “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte TBMM’nin itibarsızlaştırılması süreci son hızla devam etmektedir. Sarayda hazırlanan torba yasalar kanun teklifinin altında imzası olan milletvekilleri tarafından önce komisyonlara ardından da virgülüne dokunmadan TBMM Genel Kurulu’na sunulmaktadır. Sadece teknik prosedür yerine getirilerek bu vesileyle idari onay ofisi haline getirilerek bu vesiyleyle idari onay ofisi haline getirilen Meclis’e yasama sürecinde bir araç rolü biçiliyor. Yasama sürecinde Meclis’i devre dışı bırakan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Torba Yasa Hükümet Sistemi’ne dönüşmüş durumdadır” denildi. 

    (HABER MERKEZİ)

  • 11 hukukçudan Anayasa Mahkemesi’ne ‘Adalet’ çağrısı

    11 hukukçudan Anayasa Mahkemesi’ne ‘Adalet’ çağrısı

    PİRHA- Geçtiğimiz ay çıkarılan ve siyasi tutuklu ve hükümleri kapsamayan af (infaz) düzenlemesi sonrası açıklama yayınlayan 11 hukukçu, adalet duyarlılığının ve eşitlik kriterinin gözetilmediğini belirterek, “Anayasa Mahkemesi’nin bu yanlışlıkları, denetim yetkisi ve özgürlükler lehine yorum imkânları çerçevesinde düzelteceğine inanıyoruz” dedi.

    Koronavirüsü salgını nedeniyle çıkarılan infaz kanunuyla ilgili Emekli Anayasa Mahkemesi üyesi Ali Güzel, Prof. Dr. Cem Eroğul, Prof. Dr. Ergun Özbudun, Dr. Kerem Altıparmak, Prof. Dr. Köksal Bayraktar, Prof. Dr. Oktay Uygun, Prof. Dr. Osman Can, Prof. Dr. Ozan Erözden, Dr. Rıza Türmen, Prof. Dr. Rona Aybay ve Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in imzasıyla yapılan ortak açıklamada, “TBMM’de kabul edilip yürürlüğe giren “torba kanun”, gerek hazırlık gerekse yasalaşma safhasında muhalefetin, yargıç, savcı ve baroların, sivil toplum kuruluşlarının, uzman akademisyenlerin talep ve itirazları dikkate alınmamış, toplumun tüm bireylerinin özgürlük, güvenlik ve adaletin tesisi yönündeki meşru talep ve beklentileri karşılanmamış, kamu vicdanı yaralanmıştır” denildi.

    “ÇIKARILAN YASA, İNFAZDA EŞİTLİĞİ GÖZETMEMİŞTİR”

    Açıklamada şunlar belirtildi:

    “İnfaz sisteminde mahkûmların denetimli serbestlik veya şartlı tahliye imkânlarından yararlanmasının kolaylaştırılmasının yanında, geçici düzenlemelerle de özel af mahiyetinde düzenlemeleri barındıran bu yasada belirli bazı suçların yanında, muğlak terör örgütü üyeliği, yardım ve propaganda suçlamaları gerekçesiyle, gerçekte düşünce açıklamaları, kolektif özgürlük eylemleri veya basın faaliyetleri nedeniyle yargılanıp mahkûm edilen kişilerin başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere anayasal hakları yok sayılmıştır. Öte yandan, suçluluğu sabit olmayan tutukluların yasa kapsamı dışında bırakılmasıyla, gerekli adalet duyarlılığı gösterilmemiş, eşitlik kriteri bu açıdan da gözetilmemiştir. Yasa’nın geçici 9/5 maddesinde de yıl sonuna kadar yapılabilecek tahliyelerin tutukluları kapsamaması “eksiklik” ve eşitsizlik vurgusunu artırmaktadır.”

    Çıkarılan yasada, infazda eşitliğin gözetilmediğine dikkat çeken hukukçular, “Bu durum Anayasa’nın 10. Maddesindeki eşitlik ilkesine, 2. Maddedeki hukuk devleti ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesine aykırıdır” dedi.

    “ANAYASA MAHKEMESİ’NİN BU YANLIŞLIKLARI DÜZELTECEĞİNE İNANIYORUZ”

    “Bu kanun özel af mahiyetinde hükümler barındırmış olmasına rağmen, nitelikli çoğunluğa riayet edilmemiştir. Düzenlemenin gerekçesi Covid-19 salgını olarak gösterilmiş olduğu halde, suçlar arasında ayrım yapılarak yaşam hakkıyla doğrudan bağıntılı sağlık hakkı göz ardı edilerek yaşam hakkının özünün ihlaline zemin hazırlanmıştır” denilen açıklamanın devamında şu görüşler dile getirildi:

    “Bir siyasal tercih ve bir atıfet olarak infaz kolaylığı ve özel af getirilmiş, ancak şiddet içerikli olup olmadığına dair bir ayrım yapılmaksızın, siyasal muhalefet mahiyetindeki eylemler istisna tutulmuştur. Bu şekilde kamu yararı gözetilmemiş, meşru sebep olmaksızın eşitliğe aykırı davranılmıştır. Devletin af yetkisinin hakkaniyetli ve toplumsal adalet duygusuna uygun olabilmesi için öncelikli olarak devlet tüzel kişiliğine karşı işlenen suçları af ve benzeri infaz kolaylığının kapsamına almak gerekirken, tersi yönde tutum alınmak suretiyle, atıfet ayrımcılığa, dışlanmaya ve siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi imkânına dönüştürülmüştür. Bu yaklaşımın ülkemizdeki siyasal yarılmayı derinleştireceğine, şu günlerde en büyük ihtiyacımız olan toplumsal barışımıza zarar vereceğine inanıyoruz. Her şeye rağmen bir anayasal devlet olarak Türkiye’de Anayasa’nın eşitlik, hukuk devleti ve insan haklarına saygı ilkelerinin bağlayıcı olduğunu, bu ilkelerin toplumsal barışın da harcı niteliğinde bulunduğunu hatırlatıyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin bu yanlışlıkları, denetim yetkisi ve özgürlükler lehine yorum imkânları çerçevesinde düzelteceğine inanıyoruz. Siyasal çoğulculuğun, anayasal ilkelerin, hukuk ve adaletin ne ölçüde hayatî olduğunu, 100 yıllık tarihimizden çıkan dersleri hatırlatarak bir kez daha vurguluyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması siyasi intihar olur’- VİDEO

    ‘Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması siyasi intihar olur’- VİDEO

    PİRHA – Türkiye siyasi atmosferini değerlendiren Gazeteci-Yazar Necdet Saraç, Cumhurbaşkanlığı sisteminin işlevsiz kaldığını belirterek, erken seçim ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi. Saraç, Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılmasının ise siyasi intihar olacağını kaydetti. 

    Haberin videosu

    Türkiye siyasi atmosferini değerlendiren Gazeteci-Yazar Necdet Saraç, Türkiye’nin 31 Mart ve tekrarlanan 23 Haziran seçimleriyle yeni bir siyasal sürece geçtiğini söyledi. Saraç,  23 Haziran sonrası yaşanan süreçte Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sisteminin kendisini taşıyamadığı ve halkın önemli bir kesiminin bu sistemin değişmesi gerektiğini istediğini vurguladı.

    Yapılan kamuoyu araştırmalarına değinen Saraç, “Başkanlık sistemini isteyenlerin sayısı nedir?” diye yapılan tespitlerde başkanlık sistemini isteyenlerin sayısının giderek azaldığının altını çizdi. Saraç, ikinci olarak ise insanların hukuka güveninin giderek azaldığını kaydetti.

    “TÜRKİYE’NİN İŞLEYEMEYEN CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİNDEN UZAKLAŞMASI LAZIM”

    Türkiye’nin demokratikleşmediği sürece değişmesi ve beklentilere cevap verme şansının olmadığına dikkat çeken Necdet Saraç, ülkenin demokratikleşmesi bazı adımların atılması gerektiğini kaydetti. Saraç bu adımları şöyle açıkladı:

    “Atılması gereken en önemli adım; Türkiye’de mutlaka adına Cumhurbaşkanlığı sistemi denen, yürümeyen, işlemeyen, yönetemezle işlevsiz hale gelen bu sistemden biran önce uzaklaşmak gerekiyor. Bu sistemden uzaklaşmanın anlamı şudur: Güçlendirilmiş demokratik bir parlamenter sisteme ihtiyaç var. Türkiye’de insanların ihtiyacı bu. Siz böyle bir hamle yaptığınızdan itibaren Türkiye bir hukuk devletine dönüşür. Türkiye hukuk devletine dönüşürse çifte standartlar ortadan kalkar. Yani Sırrı Süreya Önder’in Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu karardan bırakılmış olması kuşkusuz doğru bir karar ama Sırrı Süreya Önder’in bir yıldır cezaevinde yatmasının hesabını kim verecek? Bu örneklerin sayısı tekil değil. Türkiye’de iki şeyin hızla yapılması lazım. Hukukun demokratikleşmesi ve ifade özgürlüğü olarak ifade ettiğimiz düşünce özgürlüğünden dolayı cezaevinde bulunun tutuklu ya da hükümlü pozisyonunda olan insanların derhal bırakılması gerekiyor. Bu ülkede Gezi davasından dolayı hala içeride tek sanık olarak kalan Osman Kavala’nın neden içeride olduğuna dair bir cevap yok. Bu ülkede Eren Erdem’in cezaevinde neden olduğunun cevabı yok. Bu ülkede Selahattin Demirtaş’ın hala cezaevinde tutulmasının vicdanlarda ve hukukta da karşılığı yok. O anlamda Türkiye bu hamleleri yaparsa rahatlar.”

    “TARTIŞMAYI %50+1’DEN %40+1’E GETİRMEK BİR ŞEYİ ÇÖZMEZ”

    Eski bakan Faruk Çelik’in geçtiğimiz günlerde yaptığı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, cumhurbaşkanı seçiminde yüzde 50+1 Türkiye’yi yorar, yüzde 40 olmalı” önerisini de değerlendiren Gazeteci Necdet Saraç, “Tartışmayı %50+1’den %40+1’e getirmek bir şeyi çözmez. Yapılması gereken bu mevcut sistemin değiştirilmesi gerekiyor. Türkiye insanı bunu bekliyor. Hepimizin üzerinde mutabık kaldığı şey var. Siz bu sistemi değiştirmediğiniz sürece bu sistem Türkiye’de ekonomiyi de düzeltmez. Bu sistem değişmediği sürece eğitim sistemi yerlerde sürünmeye  ve sorun olmaya devam eder” diye konuştu.

    “GERİLİM POLİTİKASI AZALIRSA SURİYE TARTIŞMALARI DA GÜNDEMİMİZDEN DÜŞER”

    Saraç konuşmasında sık sık Türkiye’nin normalleşmesi gerektiği üzerinde durdu. Normalleşmenin Türkiye’de kutuplaşmayı da ortadan kaldıracağına işaret eden Saraç, Türkiye’nin uzun bir süredir %50+%5o blok haline dönüştüğünü böyle bir bloklaşmanın kimseye hayrı olmadığının altını çizerek şöyle devam etti:

    “Kutuplaştırmanın, ötekileştirmenin bazılarını düşman ilan etmenin, yabancı düşmanlığı ve ırkçı kavramlarının kullanılmasının hiç kimseye yararı yok. Bunların aşılabilmesi de bu noktada hem gerçekçi olmayı hem de hukuk devleti olmayı gerektiriyor. Türkiye bunu hak ediyor.  Türkiye’de gerilim politikalarını azaltmak Türkiye’nin yararına olacaktır. Bu gerilim politikaları azaldığında bu güvenli bölge tartışmaları, Suriye vb. tartışmalar da gündemimizden kalkacaktır.”

    “BARIŞIN SAĞLANMASI GEREKİR”

    17 Yıllık AKP iktidarının herkese ideolojik politik hegemonya dayattığını söyleyen Saraç, “17 yıldır mevcut iktidar sanki kendi söyledikleri her şey doğruymuş gibi bir şey söyledi. Bunun doğru olmadığını görüyoruz” dedi.

    Geçtiğimiz hafta CHP’nin düzenlediği Suriye Barış Konferansı’nı hatırlatan Saraç, “Bir kez daha gördük ki Türkiye’de savaş dışında, askeri operasyonalar dışında, militarist yaklaşımlar ve otoriter yaklaşımlar dışında bir başka seçenek daha var.  O seçenek de barış seçeneğidir. Barış seçeneği Türkiye’yi rahatlatır, rahatlattığı gibi ekonomiye de katkıda bulunur. Savaşa yatırılan paranın 150-200 milyar arasında değişen bir rakam olduğunu söylüyor. Ekonomik krizin bu kadar derinleştiği, rakamlarla oynanarak enflasyonun düşük gösterildiği bir ülkede bu tür paralarla yapılması gereken şey belidir. Siz parayı silaha ve savaşa değil parayı eğitime ve sağlığa yatırmanız gerekiyor. Türkiye’nin böylesine bir ihtiyacı var” diye konuştu.

    “SİYASİ İNTİHAR OLUR”

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması yolu aralandı” sözlerini de değerlendiren Gazeteci Necdet Saraç, “CHP Genel Başkanına yönelik dokunulmazlığının kaldırılması, bir takım cezai operasyonların yapılması siyasi bir intihardır. Bu Türkiye’de hiçbir şeyi rahatlatmaz. Çünkü insanlar 23 Haziran’la birlikte korku duvarını aştılar. İnsanları korkutarak, insanları cezalandırarak, yargıyı iktidarın bir kılıcı gibi sürekli yukarıda tutarak Türkiye’de hiçbir sorun çözülmez. Bu bir siyasi intihardır. Umarım yapılmaz” dedi.

    “ERKEN SEÇİM OLASILIĞI YÜKSEK”

    Türkiye’de erken seçim olasılığının konuşulduğunu kaydeden Saraç, “Bunlar böyle yaptığı sürece gitmeleri daha da hızlanır.  Yönetemedikleri için götürmek durumundalar ama bu tür hamleler Türkiye’de erken seçimi çok daha hızlandırır” ifadelerini kullandı.    PİRHA/İZMİR

     

     

     

     

     

  • Temelli: Muharrem yası vicdanlara adalet çağrısıdır – VİDEO

    Temelli: Muharrem yası vicdanlara adalet çağrısıdır – VİDEO

    PİRHA – Halkların Demokratik Partisi (HDP) “Kayyım, Demokratik Anayasa, Yargı Paketi ve Demokrasi İttifakı” başlıkları dahilinde Demokratik Alevi Derneği’ni ziyaret etti.

    Haberin videosu

    HDP, belediyelere atanan kayyımlar başta olmak üzere “Yargı Paketi, Demokrasi İttifakı ve Demokratik Anayasa” kapsamında başlattığı görüşmelere devam ediyor.

    HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli başkanlığındaki heyet Demokratik Alevi Derneği’ni (DAD) ziyaret etti.

    HDP heyetini DAD Eş Başkanı Musa Kulu ile dernek yöneticileri karşıladı. Kulu, ziyaretten ötürü memnuniyetlerini dile getirerek, “Anayasa çabası olan her siyasi yapı bizim için değerlidir” dedi.

    “DARBE ANAYASALARINDAN KURTULMALIYIZ”

    Musa Kulu ayrıca, “Sonsuza kadar süren bir baskı rejiminin hayat bulamayacağı kesindir” diyerek şunları ekledi:

    “Tam da insanların bir çıkış aradığı dönemde, halkların bir arada, kardeşçe yaşadığı, herkesin kendi inancı ve kimliği ile eşit yurttaşlık temelinde ve yeni bir anayasa ile nefes alabileceği dönemi yaşıyoruz. O sebeple ziyaretinizi anlamlı buluyoruz. Ülkenin aydınları, sivil toplum örgütleri, demokratları bu ülkenin kaderi ile ilgili bir şey söyleyecekler ise o gün bugündür. 72 millete aynı nazardan bakan bir inancın sahibiyiz. Bizim toplumsal yasamız ‘Rızalık Yasası’dır. Bu ülkede halkların kardeşçe yaşayabileceği bir gelecek istiyorsak eğer mutlaka darbe anayasalarından ve tekçi zihniyetten kurtulmalıyız.”

    “KAYYIMLAR YÖNETEMEME ANLAYIŞININ TEZAHÜRÜDÜR”

    HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli ise “Demokrasi zemininde ortaklaşmayı amaçlayan bir program yürütüyoruz” diyerek şunları söyledi:

    “Demokrasi ittifakı diyerek yola çıktık. Bütün yapılara bütün kurum kuruluşlara çağrıda bulunuyoruz. Bu Türkiye’nin sorunlarına acil üretim sağlayabilecek bir demokrasi zemini var etme meselesidir. Anayasa da bu çalışmaların en büyük odağını oluşturmaktadır. Çünkü birçok toplumsal kesim kendisini anayasada bulamamaktadır. Aslında Türkiye 12 Eylül’den bugüne dek aynı ızdırabı yaşamaktadır. Bu mirasa sahip çıkanlar bugün tekçi anlayışlarını Türkiye’ye dayatmaya devam ediyorlar. İşte buna karşı tüm toplumsal kesimler yan yana gelerek çoğulcu demokratik bir ülke için bir anayasa sürecinde buluşmaları gerekiyor. Bir anayasa strateji dosyamız var. Bu metnimiz üzerinde herkesi düşünmeye ve inisiyatif almaya, katkı sunmaya davet ediyoruz. Tüm bunlarla birlikte çok ciddi anlamda büyük mağduriyetlerin açığa çıktığı bir iklimi yaşamaktayız. Kaldı ki iktidar bu konuda yargı reformunu önümüze getirdi ve sonra adeta bunu unutmaya çalışmaktadır.

    Bir tür siyasi, sivil darbe ile karşı karşıya kaldık. Kayyumların atanması bu ülkede yönetememe tekçi zihniyetin tezahüründen başka bir şey değildir. Yerel demokrasiye katlanamaz hale gelmişlerdir. Kürt halkının iradesini yok saymaya devam ediyorlar. Siyaset dışı her türlü yönteme başvurmaya devam ediyorlar. Kürt düşmanlığını derinleştirmeye kararlı görünüyorlar. Türkler Kürtsüz, Kürtler ise Türksüz olamaz. Kürtlerle barışmadan bu ülkeye huzur demokrasi gelmez.

    “HALEN İHA, SİHA ALMA PEŞİNDELER”

    Savaş politikaları ve düşmanlık söylemleri ile siyasetin var edilemeyeceğini biliyoruz. Aslında iktidar bugün siyasetsiz kalmıştır. O yüzden de halklara zülüm ve şiddetten başka bir şey veremez hale gelmiştir. Toplumun tüm kaynaklarını savaşa aktaran bu iktidar hala oradan buradan uçak alma, İHA-SİHA üretme peşindedir. Bu kayyım aklından ülkeyi bir an önce kurtarmak zorundayız. Kayyım demek tüm bu söylediklerimizin, yolsuzluğun teşhiridir.”

    “MUHARREM YASI VİCDANLARA ÇAĞRIDIR”

    Özellikle Alevi toplumunun talepleri demokrasi mücadelesinde buluşmaktan geçiyor. Eşit yurttaşlık temelinde bir anayasa bu açıdan çok önemli bir başlığı ifade etmektedir. Ülkede yaşayan Aleviler, ortaya koymuş oldukları fikirleri ile Türkiye toplumunu bir arada tutan anlayıştır. O yüzden de Alevi toplumunun talepleri aslında hepimiz için çok önemli bir çağrıyı ifade etmektedir.

    Cumartesi günü Muharrem yası başlıyor. Muharrem yası tüm vicdanlara her sene yeniden büyük bir çağrıdır. Bu Muharrem yasında da çağrımızı yenileyeceğimize inanıyorum. Bu vicdan çağrısı ayrıca bir adalet çağrısıdır. Barış içinde yaşama davettir.”

    Ziyaret sonrasında DAD Eş Başkanı Musa Kulu, hazırladıkları “Yasa, Yaşam ve Anayasa üzerine” adlı çalışma metnini Sezai Temelli’ye sundu.

    PİRHA / ANKARA

     

  • ‘Aleviler 72 milleti aynı gözle gören bir anayasa istiyor’-VİDEO

    ‘Aleviler 72 milleti aynı gözle gören bir anayasa istiyor’-VİDEO

    PİRHA- Yeni anayasa tartışmalarını değerlendiren Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, “Kendi vatandaşıyla barışık toplumun bütün sorunlarına, sıkıntılarına çözüm üretebilen, halkına sahip çıkan bir Anayasa istiyoruz.” diye konuştu.

    Haberin Videosu

    72 millete bir nazarla bakıp ‘yol bir sürek bin bir’ şiarıyla yaşayan Aleviler, dünya üzerinde dağılmış bulundukları değişik coğrafyalarda ötekileştirme ve ayrımcılık kavramlarıyla ifade edilebilecek ortak sorunlarla boğuşmaktadır.

    Eşit yurttaşlığa dayalı demokratik bir anayasa, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi gibi talepleri olan Alevi kurumları da yeni Anayasanın daha çok demokrasi içermesini talep ediyor.

    PİRHA’ya konuşan Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, herkesin kendini özgür bir şekilde ifade edebileceği özgür bir Anayasa istediklerini kaydetti.

    ÇOĞULCU DEMOKRATİK BİR ANAYASA

    Fırat, nasıl bir anayasa istediklerini şöyle anlattı:

    “Kendi vatandaşıyla barışık, toplumun bütün sorunlarını sıkıntılarını çözen ve çözüm üretebilen, halkına sahip çıkan bir anayasa istiyoruz. Çoğulculuk ilkesi içeresinde herkesin rengiyle kökeniyle kendini ifade edebileceği bir anayasa istiyoruz. Kimseyi ötekileştirmeyen çoğulculuğu esas alan demokratik anayasa anlayışını benimsiyoruz.”
    Aleviler olarak 72 milleti aynı gözle gören bir inanca sahip olduklarını dile getiren Fırat, 72 milleti aynı gözle gören, halkıyla barışık, kimseyi ötekileştirmeyen bir Anayasa arzuladıklarını vurguladı.

    Halkın söylem ve taleplerinin ciddiye alınmadığına işaret eden Fırat, “Bizim yarınlarımızı elimizden alan, doğayı tahrip eden, inançlarımızı katleden, okullarda etkin bir şekilde inancımızın içini boşaltan bir sistemle karşı karşıyayız. Yaşama dair ne varsa bizim idarecilerimiz bunları katletmeye çalışıyorlar” dedi.

    “VAR OLAN ANAYASA YAMALI BOHÇA GİBİ”

    Mevcut anayasanın elle tutulur hiçbir yönünün olmadığını belirten Fırat, eşit yurttaşlık ilkesinin yurttaşların dili, dini, inancı, cinsiyeti ve ırkı nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakılmaksızın hakta ve özgürlükte eşit kabul edilmesini ifade ettiğini ve Anayasanın bu temelde ele alınması gerektiğini vurguladı.

    Fırat, son olarak “Biz diyoruz ki ‘yolumuz kıldan ince kılıçtan keskindir’. Neresidir bu, kalp ve beyin arasındaki yoldur. Devlet gerçekten bu iki köprüyü birleştirirse herkes mutlu olur, el ele verir. Sevgi, barış, kardeşlik olur.” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • SEP Başkanı Gümüş: Bu rejim toptan ortadan kaldırılmalı-VİDEO

    SEP Başkanı Gümüş: Bu rejim toptan ortadan kaldırılmalı-VİDEO

    PİRHA-Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) Genel Başkanı Güneş Gümüş, yeni bir Anayasanın tabandan bir muhalefet ile yapılabileceğini ifade etti. Gümüş, “Öncelikli hedefimiz mevcut rejimin ortadan kaldırılması” dedi. 

    Haberin Videosu

    Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) Genel Başkanı Güneş Gümüş, yerel seçimler sonrasında iktidarın yeni bir değişim yaratma çabasına girdiğine dikkat çekti.

    “BU REJİM MEŞRU DEĞİL”

    Aynı zamanda barış akademisyenlerinden olan Gümüş, iktidarın oluşturduğu yeni sistemin antidemokratik olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Bir kere bu rejimin meşru olmadığını söyleyerek başlamak gerekiyor. Çünkü son referandum sopalı ve OHAL şartlarında gerçekleştirilmişti. Hileleriyle, çok ciddi bir şekilde kamuoyunun önüne geldi. Fiilen yaşama geçirilen rejim değişikliğinin bir meşrutiyeti yok. Dolayısıyla bu değişikliği bir rejim değişikliği olarak kabul etmemek gerekiyor. İktidarın şu an referandum değişikliği yapabilecek bir çoğunluğu da olmadığını söylemek lazım. 23 Haziran sonrası yeni bir anayasa onlar açısından da tekrar gündeme alındı. Türkiye burjuva rejimi başından beri aslında kırılgandı. Bu tür kırılganlıklara açıktı. Yani rejimlerin ortaya çıkışı açık durumdaydı. Bunun sadece bir anayasayla değişebileceğini düşünüyorum.”

    “HEDEFİMİZ, BU REJİMİN TOPTAN KALDIRILMASI”

    Gümüş, yeni bir Anayasa yapım sürecinin kaçınılmaz olduğunu da vurgulayarak, “Anayasalar ancak sokakta, tabandan bir muhalefetle yaşama geçerse karşılık bulur” diyerek şunları kaydetti:

    “Böyle bir talebi sokak, toplumsal hareketler yaratabilir ve bu hareketlerin talepleri kendini anayasada ifade edebilirse karşılığı olabilir. Fransa devriminden bugüne Fransa’daki anayasanın sınırlarını belirleyen şey toplumsal hareketlerdir. Herhangi bir başka ülkeye baktığınız zaman aynı şeyden bahsetmek gerekir. Dolayısıyla Türkiye’de üstten bir anayasa değişikliğinin ötesinde tabandan demokrasi, özgürlük mücadelesinin yürütülmesi ve bunun üst yapıya yansımasının sağlanmasından geçiyor. Öncelikli hedefimiz bu rejimin toptan ortadan kaldırılması. Kapitalist düzen altında hangi anayasa olursa olsun sağlıklı bir şekilde işleyen insan hakları açısından, emekçiler açısından, işçi hakları açısından, kadın açısından mümkün değildir. Ama sonuçta şu an tek adam rejimi altında ülke neredeyse kabile cumhuriyetine çevrilmiş durumda. Ben yaptım oldu mantığı var. Dolayısıyla bunu geriye çevirecek, özgürlük ve demokrasi anlamında genişletecek ve iktidar üzerinde denetim mekanizmalarını artıracak değişikliklere gidilmesi gerekiyor. Bu taleplerin toplumsal muhalefetle birlikte yükseltilerek, mücadelenin bunun üzerine uygulanması anlamlı olacaktır.”

    Cebrail ARSLAN/Eren GÜVEN
    ANKARA