PİRHA-İzmir’de hukuk örgütleri, Hatay’da bir avukatı darp eden askerler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirtti.
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir şubeleri ile Hukukçular İzmir Grubu, Hatay’ın Samandağ ilçesinde avukatlara yönelik gerçekleşen asker saldırısına dair açıklama yaptı. ÇHD binasında yapılan toplantıda, ÇHD İzmir Şube yöneticisi Beste Salman konuştu.
Enkaz kaldırma çalışmalarının bölge halkına ciddi zararlar verdiğini kaydeden Salman, “Halk, yaşam nöbetleri tutarak tepkilerinin yetkililere ulaşmasını sağlamaya çalışmaktadır. Ancak jandarma ve diğer kolluk kuvvetleri depremzede halkın haklı taleplerine karşı sert saldırılar düzenlemektedir. Kuruluşundan beri halkların haklı taleplerinin arkasında olan örgütlerimiz yaşam nöbetlerine yönelik bu sert saldırılara karşı da halkın yanında görevde olmuştur” dedi.
AVUKATA İŞKENCE
2 Nisan’da Samandağ Yeşilköy çıkışında gerçekleştirilen nöbette gözaltına alınan müvekkilleri için bölgeye giden avukatların da saldırıya uğradığını anımsatan Salman, “Avukat Aytekin Aktaş görevini yerine getirdiği için 10-15 jandarma görevlisi tarafından ağır şekilde işkence görmüştür. Gözaltı aracındaki müvekkilinden uzaklaştırılarak ayrı bir alana çekilmiş, tüm kıyafetleri yırtılana kadar feci şekilde dövülmüş, bölgedeki OHAL de dayanak göstererek ölümle tehdit edilmiş, ters kelepçeyle uzun süre işkenceye uğratıldıktan sonra hiçbir işlem yapılmadan serbest bırakılmıştır. Serbest kalır kalmaz işkencecilerin isimlerini ve araç plakalarını not ettiği için ikinci kez topluca işkenceye uğramıştır” bilgilerini paylaştı.
SUÇ DUYURUSU
Avukatlara yapılan saldırının kabul edilemez olduğunu belirten Salman, şöyle devam etti:
“Bu işkence onun nezdinde hukuka, avukatlığa ve halkın yaşam hakkı talebine yapılmıştır. Bu pervasızlığın ve zulmün hesabını sormak adına suç duyurusunda bulunduk. İşkencecilerden hesap soracağız. Yaşam nöbetlerinde halkın da dediği gibi ‘Narihna nehna hun’, Gitmedik, buradayız.”
PİRHA-Depremin ilk gününden itibaren yardımların toplandığı ve koordine edildiği Narlı Cemevi’nde bulunan Avukat Mehmet Ercoşman, depremin ardından Narlı Cemevi olarak deprem bölgelerinin tamamına gelen yardımları ulaştırdıklarını ifade ederek, yaklaşan seçimde değişimin şart olduğunu söyledi.
6 Şubat tarihinde 11 ili ve 13 milyon insanı etkileyen ve büyük felakete yol açan depremde on binlerce yurttaş hayatını kaybedip, yüzbinlercesi yaralanırken, milyonlarca insan yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı.
Alevi toplumu ve kurumları deprem felaketinin yaşandığı ilk günden itibaren hem deprem bölgesinde hem de depremzedelerin göç ettiği kentlerde dayanışma ağları oluşturarak, yaraları bir nebzede olsa sarmaya çalışıyor.
Depremin ilk gününden itibaren yardımların toplandığı ve koordine edildiği Maraş Narlı Cemevi’nde bulunan Avukat Mehmet Ercoşman, depremi ve yaklaşan seçimi PİRHA‘ya değerlendirdi.
“GELEN YARDIMLAR ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜ”
Ercoşman, deprem süreci boyunca Narlı Cemevi olarak deprem bölgelerinin tamamına gelen yardımları ulaştırdıklarını ifade ederek, “Avrupa’dan, CHP, HDP gibi siyasi partilerden, belediyelerden gelen yardımlar çığ gibi büyüdü ve bu noktaya kadar geldi. Mümkün olduğu kadar insanlara elimizi uzatmaya çalıştık, elimizden geleni yapmaya çalıştık ve buraya kadar geldik. Eksikler var tabii ki olacak. Biz de bu eksiklikleri gördükçe tamamlamaya çalıştık” dedi.
“SANDIK GELECEK VE GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEYİ SANDIĞA YANSITACAĞIZ”
Yaklaşan seçime dair de değerlendirmelerde bulunan Ercoşman, “Ülkenin geldiği nokta ortada. Hepimiz bu ortamda yaşıyoruz. Özellikle ekonomik sıkıntılar, doğal afet döneminde yaşadığımız eksiklikler ister istemez bir değişimin, bir yeniliğin olması yönünde ister istemez düşündürüyor. Devlet bizi yalnız bırakırken, Yeşil Sol ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ciddi anlamda bize destekleri oldu. Bunu söylerken birilerini kötüleyip birilerini çok yüceltme değil, hayatın gerçeği bu. Biz gördüğümüz şeyi söylüyoruz. Sandık gelecek ve biz gördüğümüz şeyi sandığa yansıtacağız” diye belirtti.
“DEĞİŞİM ŞART!”
“Değişimden yana olmak istiyoruz. Bu değişimi de sağlayacak figürler belli” diyen Ercoşman, “Bu figürlere de elimizden gelen neyse o konuda da desteğimizi sağlayacağız. Hiç kimsenin yaptığı siyasi yapılanmayı, çalışmayı kötülemiyoruz. Ama bir noktadan sonra da artık değişimin olması gerekiyor. Değişim olacak. Bu değişim de belli, saydığımız partiler yönünde. Biz kendi adımıza hareket etmeye devam edeceğiz” şeklinde konuştu.
“GÖÇÜN SEÇİME YANSIMASI OLACAK”
Seçim güvenliğinin önemine de vurgu yapan Avukat Mehmet Ercoşman, şunları ifade etti:
“Maraş, deprem sürecinde yoğun göç verdi. Bu göçün seçime yansıması olacaktır. Dışarıda olanların tamamının gelip oyunu kullanmaları gerekiyor. Bununla beraber partilerimizin dışarıya giden insanların o dönemlerde buraya gelmesi yönünde çalışmaları olacak. Biz de kendi açımızdan eşimizi, dostumuzu yönlendirebiliyoruz. tabii ki bu bizim için bir olumsuz diye görünebiliyor ama yani bizim gibi düşünmeyip bizim gibi olmayan insanlar da burada artık bizim gibi düşünmeye başladı.
Ekonomik olarak nefes alamıyoruz. Geleceğimiz, yaşam alanımız daraldı. Yaşam koşullarımız kısıtlandı. Artık sandığa gittiğimiz zaman özgür irademizi kullanacağız. Herkesin de taşın altına elini koyması lazım.”
PİRHA –Adıyaman Barosu’na bağlı avukatlardan Aysun Avcı, 6 Şubat tarihli Maraş merkezli depremden en çok etkilenen kadın ve çocukların savunmasız olduğuna dikkat çekerek, bir an önce önlem alınması çağrısında bulundu. Avcı kadınların şiddet gördüğü erkekle birlikte aynı çadırda kalmasının tehlike arzettiğine de dikkat çekti.
Deprem felaketinin yaşandığı illerde sorunlar devam ederken, bu süreçten en çok etkilenen kadın ve çocuklar oluyor. Barınma ihtiyaçlarını erkek üzerinden gidermeye çalışan iktidar, kadın ve çocuklarının hem sorunlarını hem de ihtiyaçlarını görmezden geliyor. Adıyaman Barosu’na bağlı avukatlardan Aysun Avcı, Adıyaman’da depremden etkilenip evsiz kalan kadınların ve çocukların yaşadıkları sıkıntıları PİRHA’ya aktardı.
Çadır kentlerde kadın ve çocukların istismara uğrama vakalarının yaşandığına dikkat çeken Aysun Avcı, kendisine ulaşan depremzede ve aynı zamanda enkazda çocuğunu arayan kadına daha önce boşanmış olduğu eşine çocuklardan birinin velayetinin verildiğini söyledi. Velayetin kendisinde olmadığını belirttiğini söyleyen kadının çocuğunu bulmak için savcı ile görüştüğünde de “Bu kadar olayın içerisinde bunun ne acelesi var?” yanıtını aldığını aktaran Aysun Avcı, devletin kadına ve çocuğa uygulanan şiddet karşısındaki tutumunu gözler önüne serdiğine işaret etti.
“KADIN ÇADIRKENTLERDE ŞİDDET GÖRDÜĞÜ ERKEKLE YAŞAMAK ZORUNDA KALIYOR”
Avukat Aysun Avcı, bu tür yaşanan sorunların devlet tarafından çok büyük sorunlar değilmiş gibi algılandığını söylerken şu an çadır kentlerde de daha ağır yaşandığını, kadın ve çocukların bu anlamda gidecek yerleri olmayıp şiddet gösterenlerle baş başa ve savunmasız bırakıldıklarını belirterek, “Adıyaman Adliyesi şu an çalışamaz halde. Bu süre zarfında aile mahkemesi çalışmıyor. Kadın ve çocukların yaşadığı bütün sorunlarla zaten işlem tesis edebilen mahkemeler, aile mahkemeleridir. Dolayısıyla uzaklaştırma kararlarının süresi uzatılamıyor. Uzatılmadığı zaman ortada bir uzaklaştırma kararı kalmadığı için bu kişinin yapacağı bir eylemin önünü almak çok mümkün görünmüyor. Zaten birçok kadın çadır kentlerde yaşıyor. Belki de o çadır kentte uzaklaştırma kararı aldığı eşiyle ya da herhangi bir erkekle birlikte yaşamak zorunda kalıyor. Bu çok ciddi bir sorun. Gün geçtikçe de büyüyor. Bize bununla alakalı olarak da çok ciddi başvurular geldi” dedi.
“KADINLAR ŞİDDETE MARUZ KALIYOR”
Adıyaman Barosu’nun, Adıyaman Adliyesi önünde bir hukuki destek bürosu oluşturduğunu dile getiren Aysun Avcı, şunları söyledi:
“Oraya gelen başvurular arasında özellikle kadınların yaşadığı birçok soruna şahit oluyoruz. Uzaklaştırma kararları bunun başında geliyor. Ya da mesela ben spesifik bir örnek vereyim, bize başvuru olarak gelmiş bir kadın üzerinden. Daha önce eşiyle boşanmış ve iki çocuk var. Çocuklardan birinin velayeti babaya, birinin anneye veriliyor. Depremde baba enkazda vefat ediyor. Çocuk enkazdan çıkarılıyor. Anne en doğal hakkı olarak çocuğuna ulaşmak istiyor. Zaten kanunen de velayet kendisine verilen eş öldükten sonra velayet diğer ebeveyne geçiyor. Aile mahkemesinin burada yaptığı işlem bir inşai işlem değil aslında. Sadece tespit işlemi. Biz savcılıkla çocuğun bulunması için görüştük. Hatta aileyle birlikte gittik. Kadın da savcıyla görüştü. Fakat savcının bize dönüşü “bu kadar olayın içerisinde bunun ne acelesi var?” oldu. Yani kadının ve çocuğun söz konusu olduğu bir olayın ikinci plana atılması, bu kadar olayın içerisinde ne acelesi var denmesi, kadınların zaten adliyelerde sürekli karşılaştığı bir pratikti. Bu sorun normalde de daha derinken bugün bu afet durumunda artarak devam ediyor.
Aile başı bir çadır veriliyor. Hane başına yapılan yardım da zaten hanenin erkeğinin hesabına genelde aktarılıyor. Şimdi kadın sorun yaşıyor. Şiddet görüyor. Gitmek istediği zaman gidebileceği herhangi bir yer yok. Yardım alamayacak. Çünkü zaten erkek eşe yardım yapılmış. Çadır da verilmiş. Bunun için kadınlar çoğu zaman böyle bir ortamda bu şiddete maruz kalıyorlar ve buna tahammül etmek zorunda bırakılıyorlar. Bununla ilgili politika geliştirmek aslında çok zor değil. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın il müdürlükleri burada çok güzel bir çalışma yapabilir. Biz çadır kentleri hukuki bilgilendirme için gittiğimizde kadınlar, aslında eşlerinin yanında bazı şeyleri söyleyemeyip bize “özel bir ihtiyacım” var deyip bizi kenara çekip de bu tarz sorunlardan bahsedebiliyorlar.”
“BİR AN ÖNCE HAREKETE GEÇİLMELİ”
Deprem sürecinde kadın ve çocuklara ilişkin sorunların büyük sorunlar değilmiş gibi algılanmasının kendisinin çok ciddi bir sorun olduğunun altını çizen Avukat Aysun Avcı, sözlerine şöyle devam etti:
“Afet öncesinde de Türkiye’de kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı, çocuğun üstün yararıyla alakalı çok sıkıntılı politikalar vardı. Bu politikaların sonucu aslında bugün yaşadığımız sorunlar. Hala 6284 Sayılı Kanun’u eleştiren insanlar var. Hala toplum yapımıza aykırı olduğunu iddia edenler var. Kadın sığınma evleriyle alakalı bir an önce önlem alınmalı. Kayıp çocuklarla alakalı önlemler alınmalı. Özellikle Adıyaman Adliyesi’nde şu an eğer giriş katında savcılık kısmı çalışabiliyorsa zaten Aile Mahkemesi de bizim giriş katımızda adliyemizde. En azından Aile Mahkemesi açılarak bu işlemlere bir an önce devam edilmeli. Velayetten kaynaklı sorunlar çözülmeli, uzaklaştırma kararları çözülmeli. Bir an önce harekete geçilmeli.
Bizler ne yazık ki kendimiz depremzede olduğumuz için sahada belki eksik kaldığımız taraflarımız olmuştur. Kadın hakları komisyonumuz ve çocuk hakları komisyonumuzun üyeleri de zaten depremzedeydi. Biz bu sebeple Türkiye Barolar Birliği’nin kadın hakları komisyonuyla temasa geçtik ve 15 Nisan’dan itibaren TÜBAKOM’dan kadın arkadaşlarımız kadın ve çocukların yaşadığı sorunlarla alakalı olarak sahada tespit yapmak ve hukuki destek sunmak için Adıyaman’a gelecekler. Dönüşümlü olarak gerçekleştirmeyi düşündüğümüz bir proje. Yerelde bulunan kadın arkadaşlarımız ve avukat arkadaşlarımızla gruplara eşlik edeceğiz. Elimizden geldiğince kadınların ve çocukların yaşadığı sorunları tespit edip gereken mercilere başvurarak çözüme kavuşturmaya çalışacağız.”
PİRHA- Van’da helikopterden atılarak ağır yaralanan Osman Şiban hakkında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla açılan davada, 7 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Van’da operasyona çıkan askerler tarafından helikopterden atılan 7 çocuk babası Servet Turgut’un yaşamını yitirdiği, 8 çocuk babası Osman Şiban’ın da ağır yaralandığı olaya ilişkin soruşturma sürüncemede bırakılırken, ağır yaralanan Osman Şiban hakkında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla açılan davada, 7 yıl 6 ay hapis cezası çıktı.
Mersin 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya Osman Şiban katılmazken, avukatı hazır bulundu. Savcı, Şiban hakkında “örgüt üyeliğinden” ceza talep etti. Yapılan savunmaların ardından kararını veren mahkeme, Şiban’a 7 yıl 6 ay ceza verdi. Kararda, yurtdışı çıkış yasağının devam edeceği belirtildi. Avukatlar, karara itiraz edecek.
Pirha- Üniversite öğrencisi Şule Çet, bir plazanın 20’nci katından şüpheli bir şekilde düşerek hayatını kaybetmişti. Şule Çet’in katilinin avukatı Paşa Büyükkayaer, Zafer Partisi Çorum milletvekili adayı oldu.
29 Mayıs 2018’de Gazi Üniversitesi öğrencisi Şule Çet’in, bir plazanın 20’nci katından şüpheli şekilde düşerek yaşamını yitirmesiyle ilgili davada 18 yıl 9 ay hapis cezası verilen Berk Akand ile müebbet ve 12 yıl 6 ay hapis cezası verilen Çağatay Aksu’nun avukatlığını yapan Paşa Büyükkayaer, Zafer Partisi’nden Çorum 1’inci sıra milletvekili adayı oldu.
Büyükkayaer adaylığını, “2023 Genel Seçimleri Türk Milliyetçileri ve Atatürkçüler için tarihi bir varoluş referandumu niteliğindedir” ifadeleri ile duyurdu.
PİRHA- Deprem felaketinden etkilenen sokakta yaşayan ve evcil hayvanlara sahip çıkan Adıyaman Barosu’na bağlı avukatlardan Aysun Avcı, deprem felaketinde sadece insanların değil hayvanların da zarar gördüğünü vurgulayarak, “İnsanlar gibi hayvanlar da doğanın bir parçası ve bizler de hayvanları görmezden gelemezdik. Bizim depomuzu onlara da açtık ve elimizden geldiğince sokak hayvanlarına ve evcil hayvanlara sahip çıkmaya çalıştık” dedi.
6 Şubat tarihinde 11 ili ve 13 milyon insanı etkileyen ve büyük felakete yol açan depremde on binlerce yurttaş hayatını kaybedip, yüz binlercesi yaralanırken, milyonlarca insan yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı.
Alevi kurumları, emek-meslek örgütleri ve dayanışma grupları deprem bölgesinde depremzedelere destek olmaya devam ediyor. Depremden etkilenen hayvanlar da gönüllüler tarafından bakılıyor.
Adıyaman Barosu Kriz Merkezi de, bu yerlerden biri. Baroya bağlı avukatlar hem sokak hem de sahipsiz kalmış hayvanlara yardım elini uzattı.
Avukat Aysun Avcı, deprem felaketin yaşandığı yerlerden biri olan Adıyaman’da gönüllü avukatlarla birlikte ilçelerden köylere kadar çalışmalar yürüttüklerini ifade ederek, hem ayni hem de hukuki yardımları depremin ilk gününden itibaren yurttaşlara ulaştırdıklarını söyledi.
“İNSANLAR GİBİ HAYVANLAR DA DOĞANIN BİR PARÇASI”
Bunun yanı sıra sokakta kalmış hayvanlara da destek verdiklerini belirten Avukat Aysun Avcı, deprem felaketinde sadece insanların değil hayvanların da zarar gördüğünü vurgulayarak, “İnsanlar gibi hayvanlar da doğanın bir parçası ve bizler de hayvanları görmezden gelemezdik. Depomuzu onlara da açtık. Yaralı ve yavru hayvanları depoda besliyoruz ve veteriner arkadaşların desteğiyle tedavi ettik. Şu anda depomuzda 9 köpeğimiz, 2 kedimiz kaldı. Aynı zamanda gelen yardımlar içinde bulunan bir kamyon mamayı hayvan besleyen yurttaşlara dağıttık” şeklinde ifade etti.
“HAYVANLARA SAHİP ÇIKMAYA ÇALIŞTIK”
Deprem öncesi Adıyaman’da bir hayvan barınağının kurulduğunu aktaran Aysun Avcı, “Fakat belediye yetkilileri çok uzun bir süre hayvan barınağınının durumuyla iligili bir açıklamada bulunmadılar. Bizler iletişime geçtik ve barınağın sağlam olduğunu öğrendik. Ancak sokakta ve evde beslenen hayvanlar için bu kadar şanslı değillerdi. Elimizden geldiğince sokak ve evcil hayvanlara sahip çıkmaya çalıştık” dedi.
PİRHA–Deprem felaketinde Adıyaman’da çalışmalar yürüten Adıyaman Barosuna bağlı avukatlar süreç boyunca yaşadıkları sıkıntıları PİRHA’ya anlattılar. Yardımların dağıtımında ayrımcılık yapıldığını belirten avukatlar, yurttaşların hukuksal destek almaları konusunda baroya başvurma çağrısında bulundular.
6 Şubat tarihinde 11 ili ve 13 milyon insanı etkileyen büyük felakete yol açan depremde on binlerce yurttaş hayatını kaybedip, yüzbinlercesi yaralanırken, milyonlarca insan yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı.
Deprem felaketinin üzerinden iki aydan fazla geçmesine karşın, yurttaşların temel ihtiyaçları giderilebilmiş değil. Su, gıda, hijyen malzemesi ve çadır sorununun devam ettiği kentlerde, enkazlar ‘hızlı’ bir şekilde kaldırılıyor. Tarım alanlarına ve Alevi köylerinin bulunduğu alanlara dökülen molozlar tehlike saçarken, deprem felaketinin yaşandığı bölgede ayrımcı politikalar uygulanıyor.
Deprem felaketinin yaşandığı illerden biri olan Adıyaman’da çalışmalar yürüten Adıyaman Barosuna bağlı avukatlar süreç boyunca yaşadıkları sıkıntıları PİRHA’ya anlattılar.
“ADIYAMAN’IN TÜM İLÇELERİNE VE TÜM KÖYLERİNE YARDIM GÖNDERDİK”
Adıyaman Baro Sekreteri avukat Erol Dede, deprem felaketinin yaşandığı Adıyaman’da ilk günden ititbaren Türkye Barolar Birliği’nin gönderdiği ayni yardımların yurtttaşlara ulaştırılması konusunda faaliyet yürüttüklerini belirterek, “Gelen tüm tırları depoya yönlendirdik ve depo üzerinden Adıyaman’da en çok nerelere yardım gitmemiştir tespitine gittik. Dağ köyleri olsun, gidilmeyen ilçeler olsun, yolu kapanan yerler olsun, hiçbir şekilde yardım gitmiyordu. Biz buradan köylere, ilçelere birebir tırlarla gönderiyoruz. Tırların gitmediği yerlere kamyonetler yükledik. Adıyaman’ın tüm ilçelerine ve tüm köylerine yardım gönderdik” dedi.
“YURTTAŞLARA HUKUKSAL DESTEK SUNUYORUZ”
Aynı zamanda depremzedelere hukuksal destekte sunduklarını ifade eden Dede, “Binalarda vefat eden vatandaşların ailelerine mirasçılarla görüşüyoruz. Dosyalar müdahale etmeye çalışıyoruz. Şikayetçi olurken sadece dilekçede müteahhit ya da yapı denetim belirtmiyoruz. Burada Adıyaman Belediyesi, Çevre Şehirciliği de belirtiyoruz. Yani kurumları da şikayet ediyoruz. Burada insanların hakları neler olduğunu, halklarına nasıl erişeceklerini, şikayet ve başvuru dilekçelerinin nasıl yapılacağını anlattık. Yurttaşların yaşamış olduğu birçok sorun var. Bu sorunların çözülmesinde yardımcı oluyoruz” diye konuştu.
“ALEVİ KÖYLERİNE AYRIMCILIK UYGULANIYOR”
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerinin gerekli duyarlılığı göstermediğini vurgulayan Dede, “Umursamıyor. Umursamamasının sebebi de Alevi köylerinin olmasıdır. Alevi köyleri olduğu için dış kapının dış mandalı gibiyiz. En son müdahalede en son yardımın geldiği yer. En son artarsa yaparız dedikleri bir yer. Ondan dolayı da hiçbir şekilde, hiçbir çalışma yapılmamış” diyerek AFAD’ın yapılan yardımları engelleme girişimlerinin de süreç boyunca yaşandığını ifade etti.
Avukat Müslüm Doğan da, çadırkentlerde yaşanan sıkıntılara dikkat çekerek, “Adıyaman’da kurulan çadırkentlerde sorunlar devam ediyor. Yetkililerin dolaştığı ve basına servis edilen yerlerde herşey yolunda gibi gösterilirken, hemen yanı başındaki yerde sorunlar diz boyu. Aile Bakanına bağlı sosyal hizmetler görevlileri gelip bizden ikinci el kıyafet, bebek bezi, mama alıp çadırlarına götürüp oradaki halka dağıtıyor. AFAD’ın kontrolü altındaki çadırlarda bile eksik var. O eksikleri biz tamamladık” şeklinde konuştu.
“ENGELLEMELERLE KARŞILAŞIYORUZ”
AFAD’a gerekli desteği sunmalarına karşın AFAD tarafından çoğu yerde engellendiklerinin altını çizen Doğan, “Çadır kentlerde biz hukuki bilgilendirme için girdiğimizde AFAD yetkilisinin gelip sizin izniniz yok, izin gösterin, giremezsiniz dediler. Biz direndiğimizde ise arkamıza jandarmayı, polisleri çağırarak bizi zorla dışarı atacaklarını söylediler. Bir başka durum da çadırkentlerde karşılaştığımız vahim tablo şu; Biz çadırkentte standımızı kurduk. Sakallı kendine imamım diyen biri geldi ve ‘siz ne yapıyorsunuz burada?’ diye sordu. Bizde depremzedelerle ilgili hazırlamış olduğumuz kitapçığı verdik. Açtı okudu. Beş dakika sonra AFAD yetkisiyle birlikte gelip ‘sizin burada çalışma izniniz yok. Buradan çıkın’ diye bizi kovdular. Oranın güvenliğini sağlayan asker ve polise de emir verebiliyordu” diyerek engellemelerin devam ettiğini söyledi.
“TÜM DELİLLERİ TOPLUYORUZ”
Adıyaman’da yıkılan, can kaybının ve yaralanmanın olduğu binların enkazlarında görevlendirilen savcılarla beraber çalışma yürüttüklerini dile getiren Doğan, “Her bir savcı grubunun yanında bir avukat arkadaşımız onlarla birlikte gözlemci niteliğinde geziyordu. Gerçekten deliller toplanıyor mu toplanıyor mu diye. Türkiye Barolar Birliği de enkaz uygulamasını kurdu. Enkaz radar uygulamasını biz avukatlar olarak biz harita çıkardık. Bütün mahalleleri ayırdık. Binalardan elde edilen bütün deliller Ankara’da toplanıyor. Süreç içerisinde yurttaşlarımızın hak kaybına yol açılmaması için gerekli girişimlerde bulunacağız” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Avukatlar, depremde ihmali bulunan tüm sorumlular hakkında İstanbul Adalet Sarayı’nda suç duyurusunda bulundu. Yapılan açıklamada ise “Kısacası deprem her ne kadar doğal afet olsa da, son deprem sorumlu kişilerin deprem öncesinde ve deprem sonrasında görevlerini yerine getirmemeleri ve ihmalleri nedeniyle katliama dönüşmüştür” denildi.
Adalet İçin Hukukçular, Avukat Dayanışması, Avukatlar Sendikası, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, Demokrasi İçin Hukukçular, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi, “Depremin katliama dönüşmesine sebep olan kişi ve kurumların hukuk önünde hesap vermesi ve cezalandırılması için bir kez de hukuk kurumları ile birlikte suç duyurusunda bulunuyoruz” diyerek Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde basın açıklaması yaptı.
“GEREKLİ ÖNLEMLERİN ALINMAMASI NEDENİYLE BÜYÜK YIKIM YARATILDI”
Avukatlar adına ortak açıklamayı ÖHD İstanbul Şubesi Eş Başkanı Av. Esra Bilen okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Deprem nedeni ile oluşan hasar ve yaşanan kayıplar bir gerçeği tekrar gündeme getirmiştir. Deprem bir doğal afettir, ancak onu bir felakete, büyük bir trajediye dönüştüren şey , ihmaller ve zamanında alınmayan önlemlerdir. Bölge deprem ve doğal afetler açısından birinci derecede riskli bölge olmasına karşın yerleşkelerin büyük bir kısmı buradan geçen fay hattı üzerinde kurulmuştur. Bu nedenle bölgede 1941 yılından bu yana 5 büyük ve yıkıcı deprem yaşanmıştır. Bugüne kadar gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle doğal afet olarak kabul edilen depremlerin büyük bir yıkım yaratmasına zemin hazırlanmıştır.
Deprem her ne kadar doğal afet kabul edilse bile, ihmaller nedeniyle doğal afetten ziyade katliama dönüşmüştür. Depremin ağır hasar verdiği bütün iller önceden deprem bölgesi olarak bilinmektedir. Bilim insanları ve konunun uzmanı kişiler tarafından bu illerin her an deprem olabilecek illerin başında gelmekte olduğu , bilim insanları yaptıkları çalışmalarda depremin gerçekleştiği coğrafyada uzun zamandır şiddetli bir depremin gerçekleşeceğini her fırsatta dile getirmiştir. Depremin şiddeti ve gerçekleşmesi halinde olası insan kayıpları rapor halinde yetkili devlet kurumlarına teslim edilmiştir. Aynı konu ile ilgili birçok bilim insanının içinde olduğu üniversite raporları mevcuttur. Bölgenin bu niteliği bilinmesine rağmen uygun olmayan zeminlere dayanıksız binalar yapılarak, yapılan bu binalara mevzuata aykırı olarak izin verilerek ve gerekli denetimler yapılmayarak bu sonucun ortaya çıkmasına sebep olunmuştur.
“YAŞANANLAR KASTEN İŞLENMİŞ CİNAYETTİR”
Deprem sonrasında ilgili kurumlar arama kurtarma çalışmaları için organize olmakta çok geç kalmış, arama kurtarma çalışmaları çok kısıtlı bölgelerde, yetersiz kadro ve ekipmanla yürütülmüştür. Birçok depremzede günlerce hiçbir arama kurtarma ekibi bölgeye ulaşmadan göçük altında beklemiştir.
Yine can kaybını arttıran bir başka etken de enkaz altında, halen sağ olan insanlarımız varken enkaz kaldırma faaliyetlerine başlanmış olmasıdır. Açıkça söylemek gerekir ki bu durum nedeniyle yaşanan her can kaybı; kasten işlenmiş cinayettir. Kısacası deprem her ne kadar doğal afet olsa da, son deprem sorumlu kişilerin deprem öncesinde ve deprem sonrasında görevlerini yerine getirmemeleri ve ihmalleri nedeniyle katliama dönüşmüştür.”
Bilen‘in ardından söz alan Av. Several Ballıkaya ise yaşananlarda sorumluluk sahibi olan herkes hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirterek, “Cumhurbaşkanı, bakanlar, depremin yaşandığı illerdeki valiler, kaymakamlar, belediye başkanları ve harekete geçmesi gerekirken geçmeyen tüm sorumlular ölen binlerce insanımızın hayatından sorumludur. Bir daha aynı şeylerin yaşanmaması için bu sorumlular yargılanmalı ve buna ilişkin önlemler alınmalıdır. Umarım suç duyurumuz diğerleri gibi takipsizlikle sonuçlanmaz” dedi.
PİRHA-Maraş Narlı Cemevi’ne yurt dışından gönderilen 500 çadır, 1000 uyku tulumu ve 1000 battaniyeye AFAD tarafından el konulmasının hukuksuz olduğunu belirten Avukat Ayşe Acinikli, “İnsanlar eksi derecelerde dışarıda kalırken, gelen yardımları dağıtmaktan imtina eden bir zihniyet var. Tanesi 3 bin Euro’dan alınan bir çadırın bir sonraki depremde birilerine satılma ihtimali çok yüksek. Bunun hesabını vermeleri gerekir” dedi.
Maraş merkezli depremlerin ardından dayanışma amacıyla Alevi kurumlarının öncülüğünde yurt dışından Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Narlı Şubesi‘ne gönderilen 500 çadır, 1000 uyku tulumu ile 1000 tane battaniyeye AFAD‘ın el koyduğu ortaya çıkmıştı.
Yollanan yardımlara el konulması ve Kızılay’ın çadırları ücretsiz dağıtması gerekirken satmasına ilişkin Avukat Ayşe Acinikli ile konuştuk.
El koymanın hukuksuz olduğunu belirten Acinikli, “Şimdi başvuru yaparsak eğer çadırların nereye dağıtıldığını sorabiliriz. Söyledikleri yere malzemelerin gidip, gitmediğini kontrol de edebiliriz. Düşünsenize deprem olmuş, çadırın var ama insanlara dağıtmıyorsun, 46 milyon liraya satıyorsun. Kimsenin bir şey inkâr ettiği de yok” dedi.
“NARLI CEMEVİ’NE GÖNDERİLEN TIRA AFAD EL KOYMUŞ”
Avrupa’daki Alevi örgütlülüğünün önemine değinen Acinikli, Narlı Cemevi’ne gönderilen yardımlara AFAD’ın el koymasıyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Avrupa’da çok sayıda Alevi yaşıyor. Maraş özelinde söylersem eğer zaten Maraş kırımından sonra insanların çoğu Avrupa’ya gitti. Deprem olduktan sonra Avrupa’da Alevi kurumları başta olmak üzere bir sürü yardım topladı ve gönderdi. Yurt içinde en çok zaten HDP’nin yardımlarına el koyuyorlardı. Yurt dışından da gelen bu yardımların bir kısmına da el koydular. Narlı’daki meseleyi de haberlerden görünce ilgimi çekti. Tanesi 3 bin Euro’dan 500 tane çadır gönderiyorlar. 1000 tane uyku tulumu, 1000 tane de battaniye göndermişler. Bu direkt Narlı Cemevi adına gönderilmiş. Normalde onların malı artık ama buna el konuluyor. En yakın AFAD merkezinin olduğu Türkoğlu ilçesine gidip, “Bize böyle bir malzeme gelecekti. Haber verdiler, tırın gönderildiğini söylediler. Şu ana kadar bize ulaşması gerekiyordu. Nerede bu tır” diye soruyorlar. “Yok. Böyle bir tır gelmedi” demişler. Depoda beklemekten yıpranmış 100 tane çadırı verip göndermişler.”
“ÜÇÜNCÜ GÜNDE BİLE BİR KİŞİ GİDİP, SORMAMIŞTI”
Acinikli, depremin üçüncü günü Maraş’a gittiğini de belirtirken, izlenimlerini şöyle aktardı:
“Depremin üçüncü günü Pazarcık, Narlı ve çevre köylerine gittim. Bir devlet yetkilisi hala gelmemişti. Kendi şahitliğimi anlatıyorum. Üçüncü günde bile bir kişi gidip, sormamıştı. Oradaki çadırları AFAD değil, Halkevleri, Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), HDP gibi sol partiler kurdu. Gıda, kıyafet yardımları da yine bu şekilde yapıldı. İnsanlar eksi derecelerde dışarıda kalırken, gelen yardımları dağıtmaktan imtina eden bir zihniyet var.”
“HUKUK DEVLETLERİNDE KAFALARINA GÖRE EL KOYMA YAPILAMAZ”
“Bu yapılanın suç olduğunun unutulmaması gerekiyor” diyen Acinikli, sorumlular hakkında gerekli başvuruların yapılmasının önemine değinerek, şöyle konuştu:
“Gelen yardıma el koyup, akıbetinden habersiz bırakan kişiler, hem görevi ihmal suçunu hem de görevi suistimal suçunu işliyor. Mülkiyet hakkına dönük de bir ihlal var. Çünkü belli bir yere gönderilmiş bir tırdan bahsediyoruz. Hukuk devletlerinde kurumlar kafalarına göre el koyma yapamazlar. Üstelik el koyma ciddi bir işlemdir ve mahkeme kararı gerekir. Her durumda da mahkemeler bu kararı veremezler. Bunların belli şartları olur. El koyma yaptıysa da bunun akıbetini bildirmesi gerekir. Hem idari hem de cezai anlamda takibi gerekiyor. Bir sonuç alamazsak bile bunların kayıt altına alınması gerektiğini düşünüyorum. AYM’ye, AİHM’e gitsin. 10 yıl sonra sorgulansın ama bu ne kadar çabuk olursa, şu an bu malzemelerin nereye gittiğini bilmiyoruz.”
“ÇADIRLARI BİR SONRAKİ DEPREMDE SATMA İHTİMALLARİ YÜKSEK”
Kızılay’ın çadırlar ile konserveleri satmasının ortaya çıkması infial yaratırken, Avukat Acinikli el konulan 500 çadırın da benzer bir akıbete uğramasından endişe duyduğunu söyledi. “Nereye gitti bu çadırlar?” diye soran Acinikli, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tanesi 3 bin Euro’dan alınan bir çadırın satışı muhtemelen burada çok daha yüksek fiyatlardan olacaktır. Çünkü ona göre bir kalitesi vardır. Yarın bir gün bunların bir sonraki depremde birilerine satılma ihtimali çok yüksek. Şu an bile satılıyor olabilir. Bunu sorgulamamız gerekiyor. Hukuka aykırı olarak el koydular ama yapılan başvurular ile akla gelen ihtimallerin ne kadar doğru veya yanlış olduğunu denetlemek istiyoruz. Nereye gitti bu çadırlar, battaniyeler, uyku tulumları? Bunun hesabını vermeleri gerekiyor. Eğer gerçekten ortada bir suç varsa bu noktada da suçu işleyen kişilerin 10-15 yıl sonra da olsa ceza almaları gerektiğini düşünüyorum.”
PİRHA-Avukatlar bugünkü adalet nöbetini deprem gündemiyle yaptı ve tüm uyarılara rağmen iktidarın önlem almamasına tepki gösterdi. Deprem sonrasında yaşananlara da tepki gösteren avukatlar, “Asıl biz not ediyoruz. Söz veriyoruz. Bu katliam hesapsız kalmayacak” dedi.
Avukatlar tarafından Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı önünde yapılan adalet nöbeti bugün deprem gündemiyle gerçekleştirildi. Nöbette, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Esin Köymen, İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, Ankara Barosu Başkanı Av. Mustafa Köroğlu, ÇHD İstanbul Şube Başkanı Çiğdem Akbulut, Demokrasi İçin Hukukçular’dan Av. Devrim Avcı, ÖHD İstanbul Şube Eş Başkanı Esra Bilen, İstanbul Barosu’ndan Av. Eren Can, Avukat Hakları Grubu’ndan Av. Ahmet Çoban ile Avukat Dayanışması’ndan stajyer Av. Fırat Al konuştu.
Tüm uyarılara rağmen gerekli önlemlerin alınmadığını söyleyen Esin Köymen, “Meslek insanlarının uyarılarına rağmen önlem alınmadığını yaşayarak görmüş olduk. Afet sürecinin yönetilememesi can kayıplarının artmasının önemli sebebi. Depremzedelerin çığlıklarını duymazdan gelip parmak sallayan ve doğru haber alma hakkına yasaklar getiren girişimleri gördük. İktidarın tüm olumsuz tavırlarına ve engellemelerine rağmen Gezi günlerinde olduğu halkın dayanışması en öndeydi. Yarattığınız bu karanlığa asla teslim olmayacağız. Siz gideceksiniz ve biz kazanacağız” ifadelerini kullandı.
İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz da “Birileri hala bu faciadan ders çıkarmadan barolara, avukatlara parmak sallamaya devam ediyor. Bu siyasi anlayış 20 yıldır hayallerimizi öldürmek için çaba içerisinde. Hayallerimizden hiçbir zaman vazgeçmedik. Biz onların gerçekleriyle yaşamak istemiyoruz. Devletin bölgedeki acziyetini çok acı bir tecrübeyle öğrendik” dedi.
Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu da, meydana gelen depremin uzun zamandır enkaz altında yaşandığını gösterdiğini söyleyerek, “Hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukukunda enkaz altında kaldık. Ya sefaleti ya adaleti tercih edeceksiniz” diye konuştu.
“ASIL BİZ NOT EDİYORUZ”
Hatay’da hayatını kaybeden İnsan Hakları Derneği (İHD) Onur Kurulu Üyesi avukat Hatice Can ile eşi İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticisi Mithat Can’ın oğulları İstanbul Barosu Üyesi Avukat Eren Can da konuşmasında şunları söyledi:
“Kaderimize terk edildik. Telefonlar çekmiyordu. Cumhurbaşkanının Antakya’ya geldiği gün bant daraltması yazıldı biz o gün Twitter’da vinç arıyorduk. Öfkemiz çok büyük. Artık biz korkmuyoruz. Asıl biz not ediyoruz. Bize reva görülen ölümleri not ediyoruz. Söz veriyoruz. Bu katliam hesapsız kalmayacak.”
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı Çiğdem Akbulut ise “Devlet afet bölgesinde halkın karşısında. İşkence vakalarının arkasında devlet var. Devlet bu suretle deprem bölgesinde. Halk kasıtlı olarak tedirgin edilmek isteniyor. Bunun Hatay’da zorunlu göç politikasının bir parçası olduğunu düşünüyoruz” dedi.
Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şube Eş Başkanı Esra Bilen de afet yönetiminin kötü yapıldığının altını çizerek, “Deprem bölgesinde yer alan bazı hapishanelerde bazı mahpuslar öldürüldü. Birçok kişiye linç girişimi oldu. Ortada firar ya da yağma olsun ya da olmasın işkence suçtur. Hükümet kim iktidarına karşı gelirse afet dinlemeden halka karşı bu denli sert tepki vereceğini ortaya koydu. Hükümet için önemli olan kendi iktidarını sürdürmesidir. Hiçbir şey sizi kurtaramayacak. Sizler yargılanacaksınız, bizler kentlerimizi dayanışmayla tekrar inşa edeceğiz” ifadelerini kullandı.
Demokrasi için Hukukçular adına Devrim Avcı, “Bizimki depremzedeler adına bir hak mücadelesi” derken; Avukat Dayanışması adına konuşan stajyer avukat Fırat Al da “Devlet deprem bölgesindeki insanları ölüme terk ederken deprem bölgesindeki insanlarla dayanışmak isteyenleri engelledi” diye konuştu.
PİRHA- DAÇE, Çevre Şehircilik İklim Değişikliği Bakanlığı’na Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatının durdurulması için dava açtı.
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE) tarafından Doğu Akdeniz su sıcaklığının Akkuyu Nükleer Santralini soğutamayacak olması ve nükleer felaket riski nedeniyle, Çevre Şehircilik İklim Değişikliği Bakanlığı’na inşaatın durdurulması ve sadece soğutma suyu açısından çevresel etki değerlendirmesi yapılması için dava açtı.
“İKLİM KRİZİ NÜKLEER SANTRAL FACIASINA YOL AÇABİLİR”
Konuya dair konuşan DAÇE gönüllü avukatı avukat İsmail Hakkı Atal, nükleer santrallerin sağlıklı şekilde çalışabilmesi için soğutma suyunun 28 C’nin üzerine çıkmaması gerektiğine dikkat çekerek, “2011 yılındaki Fukushima nükleer faciası santralin soğutma sistemindeki arızadan olmuş, bütün Pasifik okyanusunu radyoaktif hale getirmiş, Japonya’ya 1 trilyon dolara mal olmuş, radyasyonun doğrudan yol açtığı tek kanser türü olan troit kanseri çocuklarda 500 kat artmıştır. Soğutma suyu ve diğer problemler nedeniyle nükleer facia riski barındıran Akkuyu’da olabilecek olası bir kazada ise Türkiye’nin karşılaşabileceği 1 trilyon dolar zarar riskine karşılık, santralin tek sahibi ve tek işletmecisi Rusya sadece 700 milyon Euro ( yani olası facia zararının yüzde biri -1/100 ) sorumluluk üstlenmektedir” dedi.
“İNŞAAT SÜRESİZ OLARAK DURDURULMALI”
Fransa iklim krizi nedeniyle oluşan sıcak hava dalgaları sonucunda soğutma suyu olarak kullandıkları nehir su sıcaklıklarının 28 C’nin üzerine çıkması nedeniyle son 3 yıldır kaza tehlikesi yaşadığının altını çizen Atal, şunları ifade etti:
“28 C’yi geçmemesi gereken Akkuyu deniz suyu sıcaklığı ise Meteroloji Genel müdürlüğünden anlık olarak takip ettiğimiz verilere göre 2022 Ağustos ayında 30,5 C olarak ölçülmüştür. Nitekim yapılan bilimsel çalışmalar da Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da iklim değişikliğine bağlı hava sıcaklığının dünya ortalamasından 2 kat daha fazla olduğunu göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük milli güvenlik ve halk sağlığı tehdidi olan Akkuyu nükleer santral projesine karşı, soğutma suyu gerekliliği üzerinden bir ÇED raporu düzenlenmesi ve ÇED çalışması sonuçlanıncaya dek santral inşaatının süresiz olarak durdurulması için ÇŞB’aleyhine Danıştay Başkanlığında dava açtık.”
PİRHA- Kocaeli Kandıra Cezaevi’nden, İzmir Buca Kırıklar Cezaevi’ne sürgün edilen Yaşar Cinbaş’ın yanında götürdüğü köyünün fotoğrafı ‘tehlikeli’ denilerek verilmedi. Konuya dair PİRHA’ya konuşan Avukat İbrahim Cinbaş, cezaevi idaresinin traji-komik kararlara imza attığını belirterek, AYM’ye başvuracaklarını söyledi.
Türkiye cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine her gün bir yenisi ekleniyor. İnsan hakları örgütleri hasta tutukluların sağlıklı koşullarda tedavilerinden, haberleşme haklarının engellenmesinden, iradeleri dışında sürgünlere varıncaya kadar her hafta hak ihlallerini sıralayıp, sorunların giderilmesi için iktidara çağrıda bulunuyor.
Kocaeli Kandıra Cezaevi’nden, İzmir Buca Kırıklar Cezaevi’ne sürgün edilen Yaşar Cinbaş‘ın yanında götürdüğü kart, fotoğraf, yün çorap, defter ve battaniye ‘tehlikeli’ denilerek verilmedi. Buna karşı Yaşar Cinbaş tarafından yapılan itirazlar ise cezaevi heyeti ve mahkeme tarafından rededildi. Avukat İbrahim Cinbaş, yapılan itirazların rededilmesi sonrası Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuruda bulundu.
Konuya dair PİRHA‘ya konuşan Avukat İbrahim Cinbaş, yapılan uygulamanın traji-komik olduğunu ifade ederek, “Vekilim Yaşar Cinbaş. Yaklaşık 30 yıldır Türkiye’nin farklı cezaevlerinde hükümlü olarak bulunmakta. Bu otuz yıllık süre içerisinde çok çeşitli zorluklar, sıkıntılar da yaşandı, yaşanıyor, yaşanmaya devam ediyor. En son Kocaeli Kandıra Cezaevi’nden İzmir Kırıklar Cezaevi’ne kendi iradesi dışında nakli gerçekleşti. Uzun zamandır da ailesinden çok uzak yerlerde tutuluyor. Uzun zamandır kendisinde bulunan bazı eşyalar ‘güvenlik’ gerekçesiyle idare tarafından verilmemeye başlandı” dedi.
KÖY FOTOĞRAFLARI ‘GÜVENLİĞİ TEHDİT EDİYOR!
Yaşar Cinbaş’a verilmeyen eşyalarının arasında ailesinin yaşadığı ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan köyü ve köyün bağlı olduğu ilçenin de fotoğrafları yer alıyor.
Bu durumu ‘absürt’ olarak değerlendiren avukat İbrahim Cinbaş, “Müvekkilim bir cezaevinden başka bir cezaevine gidiyor. O cezaevinde yanında bulunan eşyalar, Kırıklar Cezaevi yönetimi tarafından ‘tehlikeli’ olarak değerlendiriliyor ve kendisine verilmiyor. Bu fotoğrafların çoğu, bir zamanlar yaşadığı kasabanın, köyün fotoğrafları. Bunları göndermemizdeki amaç, oralarla olan o manevi bağı kopmamasıdır. Ki bu durum AYM ve AİHM kararlarında da mevcuttur” dedi.
“YÜN ÇORAP, DOLMA KALEM, KARTPOSTAL TEHLİKELİ!”
Yaşar Cinbaş’a verilmeyen eşyalarını sıralayan avukat Cinbaş, “Ajandalar, uzun zamandır notlarını yazdığı defterleri, dolma kalem, mürekkep, mont, yağmurluk, battaniye, nevresim takımı, yün çorap, çift kişilik battaniye gibi malzemelerin tamamını idare bir şekilde sakıncalı buluyor ve kendisine vermiyor. Battaniyenin içinde bulunduğu eşyaların tamamı Kandıra Cezaevi’nden Kırıklar’a gelen eşyalar. Dışarıdan bir şey getirme şansı zaten yok. Haberleşme hakkını, kişinin manevi varlığını geliştirme hakkını, anayasaca korunmuş olan hakların birçoğu yok sayılmış. Bu kararların tamamına itiraz edilmiş ama ne infaz hakimlikleri ne de Ağır Ceza Mahkemeleri bu itirazları da görmemişler. Kararlar bu şekilde kesinleşmiş. Bunun izerüne üç ayrı dosyayı biz Anayasa Mahkemesi’ne götürdük” şeklinde ifade etti.
“KIRIKLAR CEZAEVİ ‘KENDİ HUKUKUNU’ YARATMIŞ”
Türkiye’de bulunan cezaevilerinin genelinde benzer sıkıntıların yaşandığının altını çizen Cinbaş, şunları dile getirdi:
“Kırıklar Cezaevi’ne özgü bir durum maalesef değil ama Kırıklar Cezaevi’ndeki bu uygulama çok absürt. Diğer cezaevlerinin çoğunda da benzer hükümlülerin en temel insani haklarını engelleyen uygulamalar çok yaygın. Bizim ceza infaz mevzuatı çok açık aslında. Yani her ne kadar hiç haktan, özgürlükten yana olmayan bir mevzuat olsa bile sonuçta bir mevzuat var. Aslında işte Kandıra Cezaevi’ndekiler görece mevzuata uygun şeyler. En azından fotoğraflar, battaniye gibi şeylerde böyle bir sorun yaratılmamış ama Kırıklar Cezaevi, deyim yerindeyse kendi hukukunu yaratmış. Kendi oluşturduğu güvenlik güvenlik gerekçesi ve algısıyla devam ederse tutukluların hiçbir eşyası olmayacak. Bunun sonu üzerindeki kıyafetlere kadar gider.
Anayasa Mahkemesi’nin şu süreçte nasıl bir karar vereceğini bilmiyoruz ama açıkçası her üç dosya açısından da ihlal kararı bekliyoruz. Çünkü bütün eşyalar zaten bir cezaevinin diğer cezaevine gelen şeyler ve idarenin yorumlayışı tamamen kanuna, yönetmeliğe aykırı bir yorumlama ve bu yorumlamayla gerçekten yaklaşılırsa mahkumların yani deyim yerindeyse çırılçıplak olmalarına kadar gidecek bir süreç yaşanabilir.”
PİRHA- 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde gözaltına alınan ve ardından tutuklanan Gazeteci Sezgin Kartal, 6 gün tek kişilik hücrede tutulduğunu, kendisine 3 gün boyunca da içme suyu verilmediğini söyledi.
İstanbul’da 10 Ocak’ta evi polis tarafından basılarak gözaltına alınan ve hakkında mahkeme tutuklama kararı verilen gazeteci Sezgin Kartal, avukatı aracılığıyla mesaj gönderdi.
Tutuklu gazeteci Sezgin Kartal, 6 gün tek kişilik hücrede tutulduğunu, kendisine 3 gün boyunca da içme suyu verilmediğini söyledi.
PİRHA-Sivas Katliamı davasının avukatlarından Şenal Sarıhan, Can TV’de katıldığı Can Aktüel Gün Ortası programında dünkü duruşmaya dair gözlemlerini anlattı. Mahkeme üyelerinin dört kadından oluştuğunu belirten Sarıhan, “İlk kez dört kadından oluşan bir mahkeme heyetiyle karşı karşıyayız. Kadın arkadaşların kadın duyarlılığıyla vicdanlarını daha yoğun olarak öne çıkarmaları gerekiyor. Bu dava tarihte anılmaya devam edecek” dedi.
Sivas Katliamı davasının dün Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasında PSAKD ve Ankara Barosu Toplumsal Davalar Merkezinin davaya katılma talebi kabul gördü. Dava avukatlarından Şenal Sarıhan, Can Tv’de yayımlanan Can Aktüel Gün Ortası programına katılırken, duruşmaya ilişkin gözlemlerini aktardı.
“KADIN DUYARLILIĞI İLE VİCDANLARINI DAHA YOĞUN ÖNE ÇIKARMALILAR”
Mahkeme heyetinin dört kadın üyeden oluştuğunu belirten Sarıhan, yargıçların kadın duyarlılığıyla vicdanlarını daha yoğun olarak öne çıkarmaları gerektiğini söyledi. Sarıhan şöyle konuştu:
“Dünkü duruşmada PSAKD’nin davaya tekrardan katılma talebi oldu. Nihayet bu kabul edildi. İadeyle ilgili istemlerimiz geçmişte Alman makamları tarafından “Sanıkların herhangi bir insanlığa karşı suç niteliği taşıyacak eylemlerinin olmadığı” gibi ezbere bir ret ile karşılaşıyoruz. Daha sonrada birçok neden ile taleplerimiz reddedildi. Bu insanlığa karşı bir suçtur. Bir an önce karar verin. Yürekleri biraz olsun soğusun insanların.
“BU DAVA TARİHTE ANILMAYA DEVAM EDECEK”
İlk kez dört kadından oluşan bir mahkeme heyetiyle karşı karşıyayız. Kadın arkadaşların kadın duyarlılığıyla vicdanlarını daha yoğun olarak öne çıkarmaları gerekiyor. O gençlerin doğamamış çocukları var. Bunları düşünerek bir an önce sanıkların gelmesini beklemeden karar vermek durumundasınız, dedim. İnsanlar otelde yaşadığı travmayı her gün yaşamaya devam ediyor. Çürük, eksik yürüyen adalet sistemi var. Hepimizin ekmeği adalet. Hepimiz Sivas’ı yaşadık. Yaşamaya devam ediyoruz. Yenilerinin olmaması gerekiyor. Hala faili meçhuller, cinayetler devam ediyor. Çünkü adalet yerini bulmuyor. Ama adalet için mücadele sürüyor. Davaya bakan birçok avukat arkadaşımız hayatını kaybetti. Ama şu an genç avukatlar bizimle beraber. Bu dava tarihte anılmaya devam edecek.”
“İNSANLIĞA KARŞI SUÇLARDA ZAMAN AŞIMI YOKTUR”
Sarıhan, dosyanın zaman aşımı tehlikesiyle ilgili soruya ise şu yanıtı verdi:
“Bu davada zaman aşımının olmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu eylemin son derece sistemli bir şekilde insanlığa karşı suç olduğu açık. Alevilerin çeşitli zamanlarda ve alanlarda yaşadığı katliamlar, mağduriyetler var. Hala devam ediyor. Sistemli bir yok ediş, işkence, kötü muameleye doğru yönelen eylemler var. İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı yoktur. Kaçak olanlarda da zaman aşımı olmamalı. İade edilmeyen suçluların yurt dışında yargılanmaları yönünde talepte bulunabiliriz. Bu talebi mahkemede yapabilir.”
PİRHA- Sivas Katliamı davasında PSAKD ve Ankara Barosu Toplumsal Davalar Merkezinin davaya katılma talebi kabul görürken, dava sonrası açıklama yapan PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, “Asla ve asla Sivas davası divana kalmayacak ve bu ülkede dili, dini, ırkı, mezhebi, inancı farklı olan seksen beş milyonun kardeşçe bir arada yaşayabileceği, laik ve demokratik cumhuriyeti inşa edeceğimiz güne kadar bu dava devam edecek ve sonsuza kadar Sivas’ın ışığı sönmeyecek” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde organize edilen etkinlikler sırasında Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğunluğu Alevi 33 yurttaş ile 2 otel çalışanının yaşamını yitirmesinin üzerinden 29 yıl geçti.
2012 yılında zaman aşımına uğratılan Sivas’ta Madımak Katliamı davasında dosyası ayrılan üç firari sanık Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın yargılandığı davanın duruşmasına Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi.
Sivas Katliamı davasında PSAKD ve Ankara Barosu Toplumsal Davalar Merkezinin davaya katılma talebi kabul görürken, duruşmada insanlığa karşı bir suç işlendiğine dikkat çekildi. Duruşma 11 Mayıs’a ertelendi.
“SİVAS DAVASI DİVANA KALMAYACAK”
Duruşma sonrası Alevi kurumları ve avukatlar açıklama yaptı. PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, otuz yıldır sürdürülen adalet arayışının yeni bir aşamasına geçildiğini belirterek, şunları dile getirdi:
“Otuz yıldır ‘Sivas’ın ışığı sönmeyecek, bu katliamı unutmayacağız ve unutturmayacağız’ diyerek bugünlere geldik. Ve yanmakta olan Sivas’ın ateşi bu ülkeye adaleti getirecek olan ateş. Bu ateş bu ülkeye demokrasiyi getirecek olan ateş, barışı, birlikte yaşamı getirecek olan bir ateş. Hep buna inandık ve bu bunun için de başta katledilen canlarımızın aileleri ve hukukçularımız olmak üzere bu davadan asla vazgeçmedik. Bu inattan asla vazgeçmedik. Ve bundan sonra da vazgeçmeyeceğiz. Çünkü insanlığa karşı işlenmiş olan bir katliamın zaman aşımına uğratılamayacağını zaten biliyoruz. Bunu tüm dünyada öğrenecek ve bilecek ki asla ve asla Sivas davası divana kalmayacak, mahşere kalmayacak ve bu ülkede yaşayan seksen beş milyon dili, dini, ırkı, mezhebi, inancı farklı olan seksen beş milyonun kardeşçe bir arada yaşayabileceği, laik ve demokratik cumhuriyeti inşa edeceğimiz güne kadar bu dava devam edecek ve sonsuza kadar Sivas’ın ışığı sönmeyecek. Unutmadık, unutmayacağız ve asla unutturmayacağız.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği de davanın katılımcısı oldu. Bundan sonra daha çok daha çok geleceğiz buralara ve hep birlikte adaleti savunmaya devam edeceğiz. Derneğimizle Dersimliler Derneğimiz de bu davaya müdahil olacaklar. Bunun da mücadelesini sürdüreceğiz. Başta hukukçularımıza Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanımız ve yöneticilerine, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Derneği Vakfı Başkanı ve arkadaşlarımıza ailelerimize her şeyden önemlisi ailelerimize teşekkür ediyoruz.”
“AVRUPA ÜLKELERİ DE OLUMLU BİR TUTUM ALMIYORLAR”
Avukat Şenal Sarıhan da, mahkeme tarafından verilen kararın, Sivas Katliamı davasının bitmeyeceğinin bir işareti olduğunun altını çizerek, “Haklı olduğumuzun kanıtıdır. Otuz yıldır verilmiş olan bir takım kararlara karşın hala arananlar, hala yakalanıp geçirilmeyenler, hala mahkeme önünde bulunmayanlar var. Bunun sürdürmeye devam ediyoruz. Bu konuda birtakım yazışmalar yapılıyor. Bu yazışmaların sonucu ne yazık ki Avrupa ülkeleri de olumlu bir tutum almıyorlar. İadelerinin sağlanması konusunda duyarlı davranmıyorlar. Bu eylemin bir insanlığa karşı suç olduğunu görmezden gelmeye devam ediyorlar. Fakat şuna inanıyoruz ki; bu mücadele, bu kararlılık ve esas olarak tarih bu olayın hangi amaçlara yönelik olarak gerçekleştirilmiş olduğunu açığa çıkaracak. Sanıkların arkasındaki örgütleri de açığa çıkaracak” ifadelerine yer verdi.
PİRHA- Alevi hukukçuların Alevilere yönelik hak ihlalleri ve eşit yurttaşlık mücadelesinde refleks göstermede eksik kaldığı eleştirisini yönelten Avukat Aytekin Aktaş, “Alevi hukukçular olarak Alevi gündemine ilişkin refleks gösteremedik, ortak hareket edemedik. Bunun özeleştirisini vermek lazım” dedi. Aktaş, Alevilerin maruz kaldığı hak ihlallerine yönelik bir hukuk topluluğu oluşturulmasının elzem olduğunu kaydetti.
AKP yıllar önce sonuçsuz olarak rafa kaldırdığı sözde ‘Alevi açılımını’ yeniden masaya getirdi. İçişleri Bakanlığı yetkililerinin Türkiye genelindeki birçok cemevini ziyaret ederek, fiziki ve maddi eksikliklerin tespiti ve karşılanması noktasında başlayan çalışmaları daha sonra genişleyerek sürdü. Beraberinde birçok tartışmayı da getiren bu faaliyetler, cemevlerinin “kültür merkezi” olarak tanımlanması, dedelere maaş bağlanması, cemevinin su ve elektrik giderlerinin karşılanması ve Diyanet benzeri “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kurulması gibi başlıklar etrafında kamuoyuna yansıdı.
Aleviler; AKP ve Cumhur İttifakı’nın içinde bulunduğu krizden kurtulmak amacıyla bu adımları attığını ifade ederken; sorunların çözümü noktasında iktidarı samimi bulmadıklarını bir kez daha dile getirdiler.
Aleviler, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulduğu duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve torba yasaya karşı ülkenin birçok yerinde alanlara çıkarak, “Eşit yurttaşlık talebimizden vazgeçmiyoruz” mesajı verdi.
Avukat Aytekin Aktaş, AKP iktidarının İçişleri Bakanlığı aracılığıyla gerçekleştirdiği ‘ihtiyaç’ ziyaretlerini, 2009 yılından beri devam eden açılım süreçlerinin seyrini, Alevi kurumlarının ‘kayyım’ olarak değerlendirdiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı hamlesini, torba yasadaki maddelerin eşitlik ilkesi/laiklik ilkesi/ din ve vicdan hürriyeti bağlamındaki hukuksal çerçeveyi, Alevi dedelerine kadro ile birlikte ‘kararnameli’ Alevilik oluşturulması planını, devletleştirilmek istenen Aleviliği bekleyen tehlikeleri, iktidarın Alevi asimilasyonunda yerel yönetimler eliyle kurduğu tahakküm ilişkilerini ve Alevi kurumlarının iktidarın bu hamlesine karşı nasıl bir karşı koyuşu örgütlemesi konularına dair PİRHA’ya konuştu.
“ALEVİLİK DEVLETLEŞİRSE ÖZ DEĞERLERİNİ KAYBEDER”
Kendi yaşam alanlarında var olmuş Aleviliğin devlet dini haline getirilmesinin tüm toplumsal değerlerini yok edeceğini kaydeden Aktaş, “Diyanet İşleri Başkanlığı hükümet aracılığıyla bir inanç topluluğu adına konuşabiliyor. Devlet, Diyanet İşleri Başkanı’nı yanında gezdirerek her açılışta konuşturup kendisine dua ettiriyor. Hükümetin resmi sözcüsü olarak hareket ediyor. Hangi inanç bunu kabul edebilir? Hangi inanç kendisini bir devlete bağlı kılabilir? Şimdiler de ise hükümet kendi çıkarları için Alevilere Diyanet gibi aynı muameleyi uygulamaya çalışıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı nasıl çıkıp fetva veriyorsa sözde Alevi dairesi sözcüleri Aleviler adına siyasi demeçler verecek. Hükümetin planı bu yönde. Bizler bu konuda uyarıyoruz; sakın böyle bir şeye yeltenmeyin. Bu Alevilerin çözmek bir yana sorunlarını giderek derinleştirir. Dolayısıyla Alevilik devletleşirse veya güncel haliyle devlet dini haline gelirse kendi öz değerlerinden hiçbir şey bırakmayacak. Aleviler kaybedecek. Seçim malzemesi olarak bu inanç tahakküm altına alınmak isteniyor” diye konuştu.
YEREL YÖNETİMLERİN ALEVİLERE YAKLAŞIMI
Avukat Aytekin Aktaş, devlet aklının Alevilere bakış açısının yansıması olan kimi yerel yönetimlerin Aleviler ve taleplerine dair geliştirdiği tahakküm ilişkilerini eleştirdi.
Aktaş, “Burada toplumsal muhalefetin iğneyi kendisine de batırması gerekiyor. Nasıl ki dini politikaya alet eden çevreler bunu Alevilere karşı kullanıyorsa, benzeri durumu muhalefetin bileşenleri içerisinde de görüyoruz. Bugüne kadar gelen bütün siyasi öbekler Alevileri seçimde hatırlayarak oy deposu olarak görüyor. Alevilerin meşru ve somut hiçbir talebi hala kabul görmüş değil. Bu durum Alevi kamuoyunun da belki öz eleştiri vermesi gereken hususlardan bir tanesi. Ana muhalefet bileşenleri cemevlerini arka bahçeleri olarak görerek Alevi örgütlerini siyasette basamak atlamak için bir zıplama tahtası olarak görüyor. Bu ülkede etnik temelli, cinsiyet temelli, cinsel temelli, ekonomik temelli, engellilik temelde ayrımcılık var. Sol sosyalist kamuoyu diğer ayrımcılık başlıklarında gösterdiği özveriyi inanç temelli ayrımcılıkta gösteremiyor. İşte nasıl ki merkezi iktidar Aleviler üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyor ise benzeri süreçleri yerel iktidar olan belediyelerde de görüyoruz. Gerçekten kişisel iradesiyle, inisiyatifiyle Alevilerin taleplerine olabildiğince yerel yönetimler adına Alevilere kimi kıymetli hizmetler verildi. Ama dikkatli de olmak lazım. Aleviliğe bir siyasi partinin arka bahçesi gibi bakılması Alevilerin var olan problemlerini daha da büyütür. Bu dolayısıyla siyaset üstü bir talep olduğu için yadsınamaz, görmezden gelinemez. Bunu bütün siyasi organların, yerel ve merkezi yöneticilerin kabul etmesi ve bu anlayışla eşit yurttaşlık hakkını Alevilere teslim etmesi mecburidir, lütuf değildir” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLER ASGARİ MÜŞTEREKTE BİR ARADA OLMALI”
Alevilerin kimi inançsal ve politik farklılıklarına rağmen hak ve taleplerine ilişkin asgari müşterekte bir araya gelerek mücadele etmesinin altını çizen Aktaş şöyle konuştu:
“Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesindeki sorunları gidermek istiyorsak yapılacak şeyler belli. Evvela bir defa Alevi kamuoyunun kendi içinde bir olması, iri olması, diri olması elzem. Alevi kamuoyu art niyetli siyasi odakların nifak tohumlarıyla, ajanlık faaliyetleriyle her türlü asimilasyon şiddet politikasıyla birlikte bir araya gelemiyor. Alevi kamuoyu etnik, siyasi, politik, inançsal her türlü farklılığı zenginlik olarak kabul edip asgari müşterekte anlaşmak zorunda. Alevi kamuoyu temel taleplerinde bir araya geldikten sonra bunun öncelikle toplumsal muhalefete, demokratik kamuoyuna ve kitle örgütlerine bunu doğru bir şekilde izahı yapılmalı. Uluslararası arenada Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin kabul edilmesi lazım. Yerelden, hane içinden hane dışına, yerelden genele ve uluslararasına doğru giden bir mücadele hattı silsilesi örülmeli.”
“ALEVİ HUKUKÇULAR OLARAK REFLEKS GÖSTEREMEDİK”
Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ülkedeki çoklu ayrımcılığa karşı verilen mücadelelere destek olacağını sözlerine ekleyen Av. Aktaş şöyle devam etti:
“Alevilik dediğimiz bir şey var ve bunun ortak değerleri var. Yani önce hayatta kalma mücadelesi verip ondan sonra Aleviliği icra etmek bir amacı olacak tabii ki. Bunu kapalı kapılar ardında siyasi, ekonomik çıkarlarla değil şeffaf bir şekilde ve dürüstçe yapmak gerekiyor. Bu çok hayati. Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi tüm diğer eşit yurttaşlık mücadelelerinin ayrımcılığına karşı verdiği mücadelelere destek olacak. Alevi kurumlarının Alevilere yönelik hak ihlallerine dahil girişimi oldu. Bir hukuk komisyonu kuruldu. Genel bahsettiğimiz gözaltı, tutuklama, asayiş süreci, çarpılama, Alevi köylerinde zorla cami yaptırılması gibi bir sürü hak ihlalleri devam ediyor. Çok iyi bir niyetle ortaya konulan Alevi kurumlarının bir araya geldiği bir ölçekte bir Alevi hukukçular grubu oluşturuldu. Nasıl ki Alevi kurumları beraber tam olarak verimli çalışamıyorlarsa, biz Alevi hukukçular da sahiden Alevi gündemine ilişkin refleks gösteremedik, ortak hareket edemedik. Bunun özeleştirisini vermek lazım.”
“ALEVİ HAKLARI GÖZLEM MERKEZİ OLABİLİR”
Avukat Aytekin Aktaş, Alevi hukukçuların Alevilere yönelik hak ihlallerine refleks göstermede eksik kaldığı eleştirisini yöneltti. Bütün Alevi kurumlarını kapsayan ve Alevilere yönelik hak ihlallerini takip eden geniş bir hukuk birimi kurulmasını önerisini yineleyen Aktaş, “Alevi yurttaşlarının evlerinin kapısına çarpı atılıyor. Alevi çocuklar okuldan zulme maruz kalıyorlar, Alevi olduğu için iş bulamıyor. Devlet de mobbinge maruz kalıyor. Bu ülkede Alevilere ikinci, üçüncü sınıf insan muamelesi yapılıyor. Çok daha fazla yan yana gelmeliyiz. Alevi hukukçular toplumsal muhalefetlerin çok farklı yerlerinde çok güzel işler yapıp çok önemli görevler üstleniyorlar. Ama Alevilerin maruz kaldığı ayrımcılıklar ve hukuksuzluklara karşı organize bir şekilde refleks gösteremiyoruz. Bu alanda çok ciddi bir eksiklik var. Alevi hakları takip merkezi veya Alevi hakları gözlem merkezi gibi hangi formatta olursa olsun bu bir hukuk derneği olabilir. Bu sivil bir organizasyon olabilir. Bütün Alevi kurumlarıyla ortak çalışabilecek bir mekanizma oluşturup Aleviliğin halihazırdaki problemlerini, ihtiyaçlarını karşılayacak bir hukuk topluluğu oluşturmaya çalışıyoruz. Evet hukukçuların yapacağı çok iş var. Ama bu toplumun bütün bileşenlerine görev yüklenmeden bunun oluşması zor” diye konuştu.
PİRHA-Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin katledilişinin yedinci yılı dolayısıyla yazılı bir açıklama yayımlayan İHD İstanbul Şubesi, “Tahir Elçi katledileli yedi yıl oldu. Değişen sadece yılların sayısı, çünkü halen gerçek katilleri bulunmadı, cezalandırılmadı. Faili Meçhul siyasi cinayetlere, gözaltında kayıplara, cezasızlığa ve savaşın yarattığı yıkıma karşı mücadele eden Tahir Elçi’nin katli de faili meçhul bırakılmak ve katilleri cezasızlıkla ödüllendirilmek isteniyor” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi öldürülüşünün yedinci yılında Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi için yazılı bir açıklama yayımladı. “Tahir Elçi’yi unutmadık, unutturmayacağız” başlıklı yazıda “Tahir Elçi’nin katilleri cezalandırılıncaya kadar olayın takipçisi olacağız. Elçi’nin izinden yürüyecek ve ‘Savaşa Hayır Barış Hemen Şimdi!’ demekten vazgeçmeyeceğiz!” ifadelerine yer verildi.
“ELÇİ, HUKUK ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI NEDENİYLE HEDEF HALİNE GETİRİLDİ”
İHD İstanbul Şubesi’nin açıklaması şöyle:
“Yedi yıl önce bugün katledilen ve halen katilleri cezalandırılmayan insan hakları savunucusu ve Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi; insan hakları ve hukuk alanındaki çalışmaları nedeniyle hedef haline getirilmiş, yoğun tehditlere maruz bırakılmış ama geri adım atmak yerine inandığı yolda yürümeyi tercih etmişti. Ülkenin yeniden savaşa ve çatışmaya sürüklendiği bugün, Tahir Elçi ve barış idealinin yeniden anımsanması ve bu idealin büyütülmesi, bütün demokrasi güçlerinin esas ve acil sorumluluğudur.
Çatışma ve savaşın, tarihi ve kültürel mirasa verdiği zararın görülmesi ve durdurulması için de mücadele eden Tahir Elçi, devam eden çatışma ve operasyonlarda bomba ve kurşunların hedefi haline getirilen tarihi Dört Ayaklı Minare’de meydana gelen tahribata dikkat çekmek ve daha fazla zarar görmesini engellemek için basın açıklaması yapıldığı sırada, Dört Ayaklı Minare’nin yanı başında katledildi.
“ETKİN SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMEDİ”
Olay yeri incelemesi Tahir Elçi cinayetinden 4 ay sonra ve delillerin yarısına yakını kaybolduktan sonra yapıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmayı tam 4 buçuk yıl sonra 20 Mart 2020 tarihinde tamamladı. Olay yerinde bulunan polis memurları Sinan Tabur, Mesut Sevgi ve Fuat Tan ve iddianamede PKK üyesi olduğu belirtilen firari sanık Uğur Yakışır’a karşı açılan davanın ilk duruşması 21 Ekim 2020 tarihinde, Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. 14 Temmuz 2021 günü yapılan 3. duruşmada dinlenen tanık beyanları; soruşturmanın bizzat duruşmayı yürüten savcılık tarafından gerçek dışı beyan ve bilgilerle yönlendirildiğine, asıl faillerin gizlenmek istendiğine dikkat çekti ve etkin soruşturma yürütülmediğini gözler önüne serdi.
Silinen kamera kayıtlarının TUBİTAK tarafından incelenmesi istenen davada duruşmanın 12 Ocak 2022 günü saat 10:00’a bırakılmasına karar verildi. 15 Haziran’da yapılan 5. duruşmada, olay tarihinde başbakan olarak görev yapan Ahmet Davutoğlu’nun 23 Kasım’daki duruşmada tanık sıfatıyla dinlenilmesine karar verildi ancak duruşmaya günler kala 19 Eylül günü, tarafların yokluğunda verilen bir ara karar ile bu karardan vazgeçen ve 23 Kasım’da yapılan 6. duruşmada Tahir Elçi’nin avukatlarının itirazlarını reddeden Mahkeme, duruşmayı 5 Temmuz 2023 tarihine erteledi.
“BARIŞ DEMEKTEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Tahir Elçi katledileli yedi yıl oldu. Değişen sadece yılların sayısı, çünkü halen gerçek katilleri bulunmadı, cezalandırılmadı. Faili Meçhul siyasi cinayetlere, gözaltında kayıplara, cezasızlığa ve savaşın yarattığı yıkıma karşı mücadele eden Tahir Elçi’nin katli de faili meçhul bırakılmak ve katilleri cezasızlıkla ödüllendirilmek isteniyor.
İnsan hakları savunucuları olarak bir kez daha yineliyoruz; Buna izin vermeyeceğiz! Tahir Elçi’nin katilleri cezalandırılıncaya kadar olayın takipçisi olacağız. Elçi’nin izinden yürüyecek ve ‘Savaşa Hayır Barış Hemen Şimdi!’ demekten vazgeçmeyeceğiz!”
Kandıra Cezaevi’nde katledilen Garibe Gezer’in soruşturma dosyasına savcılık tarafından “Kovuşturmaya yer yok” kararı verilmesine tepki gösteren Gezer’in avukatları, işkenceye dair görüntüleri paylaşacaklarını söyledi.
Kocaeli Kandıra 1 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde maruz kaldığı sistematik işkence sonrası kendisine tecavüz edildiğini duyuran ve 9 Aralık 2021 tarihinde intihar ettiği iddia edilen Garibe Gezer’in ölümüne ilişkin 22 Kasım Salı günü, Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, “Garibe Gezer’in ölümünde herhangi bir kimsenin kast veya kusurunun bulunduğuna dair kamu davası açmaya yeter delil elde edilemediği” gerekçesiyle “kovuşturmaya yer yok” kararı verildi.
Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığının kararına karşı Gezer’in avukatları İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Jiyan Tosun, Jiyan Kaya ve Elif Taşdöğen ile çok sayıda insan hakları savunucusu, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı gerçekleştirdi.
Açıklamada ilk söz alan Keskin, Gezer’in cezaevinde gördüğü cinsel işkence nedeniyle suç duyurusunda bulunduklarını hatırlattı. Gezer’in tutukluluk süresi boyunca farklı cezaevlerinde de kendisine yapılan tüm baskılara karşı itiraz eden biri olduğunu hatırlatan Keskin, “Garibe kendisine dayatılanlara karşı hep itiraz eden bir kadındı” dedi.
Gezer’in cezaevinde maruz kaldığı hak ihlallerini içeren görüntüleri, ailesinin rahatsız olmamasından dolayı basına servis etmediklerini belirten Keskin, İran’da ahlak polisleri tarafından katledilen Jina Emini’yi de hatırlattı.
Görüntüleri servis edeceklerini belirten Keskin, görüntülerde Garibe Gezer’in işkenceye maruz kaldığının görülmesine karşın soruşturma savcısının görüntüleri dikkate almadığını ve Gezer’in ölümünde kimseyi sorumlu tutmadığını da aktardı.
Devletin Gezer’in ölümü karşısında sergilediği tavrı da eleştiren Keskin, dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıyacaklarını ifade etti.
Avukat Jiyan Kaya ve Jiyan Tosun ise, sürecin takipçisi olacaklarını dile getirdi.
PİRHA-Öldürülen Diyarbakır Barosu eski Başkanı Tahir Elçi’nin duruşması 23 Kasım’da görülecek. Duruşma öncesi Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a sorular yönelten Türkan Elçi, “Eşimin duruşması 23 Kasım’da haberiniz var mı?” diye sordu.
Türkan Elçi, eşi Tahir Elçi’nin 23 Kasım’da görülecek duruşması öncesi sosyal medya hesabından Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a sorularını yöneltti. Elçi paylaşımında “Eşimin duruşması 23 Kasım’da haberiniz var mı?” dedi.
Diyarbakır’da yedi yıl önce Dört Ayaklı Minare’nin önünde basın açıklaması yaparken vurularak öldürülen Diyarbakır Barosu eski Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesine dair duruşma 23 Kasım’da görülecek. Elçi’nin eşi Türkan Elçi sosyal medya hesabından Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a Tahir Elçi davasını hatırlatarak, “Dosya cezasızlığa doğru gidiyor. öngörebiliyor musunuz? diye sordu.
Bozdağ, geçtiğimiz hafta başörtüsüne yönelik anayasa değişikliği hakkında meclisteki partileri ziyaret etmişti. Bozdağ’ın HDP grubunu ziyareti sırasında çekilmiş fotoğrafını paylaşan Elçi, “Bekir Bozdağ’ı bu karede görmüşken bir hatırlatmada bulunayım” ifadelerini kullanarak paylaşımda bulundu.
PİRHA- İzmir Barosu’nun Genel Kurulu’nda attığı ‘Jin, jiyan, azadî’ sloganı sonrası saldırıya uğrayan ve günlerce sosyal medyada yürütülen linç kampanyası sonrası gözaltına alınan Avukat Aryen Turan serbest bırakıldı.
İzmir Barosu’nun Genel Kurulu’nda Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) adına söz alan ve yaptığı konuşmada kimyasal silah kullanımı iddialarının araştırılmasını ve hasta tutukluların serbest bırakılması çağrısında bulunup, “Jin jîyan azadî” sloganı atan Av. Aryen Turan, dün akşam gözaltına alındı.
Av. Aryen Turan, emniyet ifadesinin ardından bu sabah İzmir Adliyesi’ne sevk edildi. Savcılık ifadesi alınan Turan, adli kontrol şartıyla serbest bırakılması talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderildi.
Turan, yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.