Etiket: ayhan aydın

  • Büyük kıyımlara sahne olan Erikli Baba Dergahı adeta küllerinden yeniden doğdu! – VİDEO

    Büyük kıyımlara sahne olan Erikli Baba Dergahı adeta küllerinden yeniden doğdu! – VİDEO

    PİRHA – İstanbul’un tarihi Bektaşi mekanlarından Erikli Baba Dergahı, tüm baskı ve yasaklamalar ardından topluma hizmet sunmaya devam ediyor. Geçmişte adeta kıyıma uğrayan dergah, bugün sınırlı ölçüde bir arazi üzerinde Alevi Bektaşiliği temsil ediyor. Dergah yöneticisi Dursun Aydoğdu “Burası Bektaşilerin dergahı ancak şu an Bektaşileri burada göremiyoruz” diyerek kutsal mekanı sahiplenme konusunda çağrısını yineliyor.

    Zeytinburnu İlçesi, Kazlıçeşme Mahallesi’ndeki Erikli Baba Dergahı, Alevi Bektaşi tarihinin önemli mekanlardan birisi olarak anılıyor. İsmi tekkeyle anılan Erikli (Eryek) Baba’nın mezarı da dergahın bahçesinde yer alıyor.

    Asıl ismi Es Seyit Muhammed Eryek olduğu belirtilen Erikli Baba’nın, 14. yüzyılda İstanbul’a geldiği ve Hacı Bektaş Veli’nin ilk halifelerinden olduğu da ifade edilir.

    Osmanlı devletinin kuruluş yıllarına denk gelen Erikli Baba Dergahı’nın, birçok savaş anında da aktif rol üstlendiğinden bahsedilir. Örneğin, Osmanlı ordularının İstanbul’u kuşatma anında dergahın çevresine konuşlandığı, gıda ve temel ihtiyaçların da buradan sağlandığı anlatılır. Tarih kayıtlarında ayrıca dergahın, İstanbul’un fethinden sonra yeniçerilerin yetiştirildiği bir mekan haline geldiği söylenir.

    Erikli Baba Dergahı, yüzyıllar boyunca Alevi Bektaşi toplumuna hizmet verdikten sonra 1826’da II. Mahmut döneminde Alevi-Bektaşi ocaklarının yasaklanması ardından karanlık bir döneme bürünür. Bu tarihten sonra İstanbul’daki birçok Bektaşi dergahı gibi Erikli Baba Dergahı da adeta yakılıp yıkılır.

    Dergahın, atıl halden bugünkü görünümüne dönüşmesi ise 1993 yılında kurulan Erikli Baba Kültür Derneği tarafından sağlandı. Bugün 600 kişilik aşevi, kurban ve cenaze hizmetleri, kütüphane ve cemevi ile hizmetlerine devam eden Erikli Baba Dergahı’na dair detayları Erikli Baba Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Dursun Aydoğdu, Binali Doğan Dede ve Tarihçi Yazar Ayhan Aydın’dan dinledik.

    İSTANBUL’UN 12 ÖNEMLİ DERGAHINDAN BİRİSİ!

    Tarih kitaplarında Erikli Baba için ‘İstanbul’un gözcülerinden’ biri olarak bahsedilirken, dergahının da şehrin 12 stratejik mekanlarından birisi olduğu vurgusu yapılır. Bugün ise eğitim, kültür ve ibadet merkezi olarak halkın büyük önem verdiği Erikli Baba Dergahı’na ilişkin Ayhan Aydın, şu bilgileri paylaştı:

    “Aslında şu gerçeği dile getirsek belki de başta en önemli hususu belirtmiş oluruz; bütün ocak ve tekkelerin geçmişinde benzerlikler var. Yani en baştan en sona yeknesak bir bütünlük yok. Farklı dönemler, farklı kişiler, farklı ekoller var. Dolayısıyla konuya böyle bakarsak biraz hafızamızı geniş ve canlı tutmuş oluruz. Çünkü Şahkulu Sultan Dergahı’ndan bahsederken oranın aynı zamanda bir ‘Ahi Ocağı’ olarak başladığını, Alevi Kızılbaş toplulukların orayı sahiplendiklerini, Bektaşiliğin Balım Sultan kolunun orada geliştiğini ama aynı zamanda da Hacı Bektaş Çelebilerinin bile orada bir etkisi olduğunu görmüştük. Tabii Şahkulu’nun ayrı bir yeri var fakat İstanbul’daki diğer Bektaşi tekkelerine baktığımız zaman çoğunun benzer özelliklere sahip olduğunu görüyoruz. Yani dönemsel olarak birden farklı dönemde ele almak gerekiyor. Ayrıca buralarda hizmet yürüten babalara biraz daha yakından bakmak gerekiyor. ‘Yol bir sürek 1001’ lafını unutmuyoruz. Çünkü Yol cümleden uludur. Yol, kuralları ile yürüyor ama o Yol’u da yürüten pirler, babalar, dervişler, ozanlar da bu yolda çok önemli. Dolayısıyla bazı önemli şahsiyetlerin, ocaklar ve tekkeler üzerinde çok belirleyici bir etkiye sahip olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla o babaların, dervişlerin, pirlerin isimleri de dergahlarla özdeşleşiyor ve dönem dönem dergahların birden fazla isim aldıklarını da görebiliyoruz. İşte bunun bir örneği de burada, yani Eryak Baba… Bizler Erikli Baba diye anıyoruz. Buraya gelip dilek dileyenler, bir ulu erenin divanına durarak ondan himmet isteyerek ulu yaratıcıya ulaşmak istiyor. Çünkü onlar Hakk, Muhammed, Ali yolunun velileridir.

    Burada da gördüğünüz gibi dergahlar ilk kurucuların isimleri ile anılıyor ama konu sadece bununla sınırlı değil. Zaman içerisinde başka şahsiyetler de buralarda etkili oluyor. Çünkü uzun zaman buralarda hizmet yürütüyorlar ve onların isimleri ile de buraların özdeşleştiğini görüyoruz. Nasıl ki Şahkulu Sultan Dergahı’nda Mehmet Ali Hilmi Dede Baba son döneme damgasını vurmuş ise burada da bir Perişan Mehmet Ali Baba’dan bahsediyoruz. Dolayısıyla onun buradaki etkisi ile beraber, hatta yazılı kaynaklarda Perişan Mehmet Ali Baba Tekkesi ya da Abdullah Baba Tekkesi olarak da geçiyor.

    HIRİSTİYAN COĞRAFYASINDA KURULAN BEKTAŞİ TEKKESİ!

    Burası Kazlıçeşme. Kazlıçeşme ile ilgili birçok kaynağa; Evliya Çelebi’den tutmak üzere İstanbul tarihini yazan kaynaklara baktığımız zaman burada gerçekten tarihi bir kazlı çeşmenin olduğunu anlıyoruz. Bu çeşmenin 500 yıllık bir geçmişi var. Şu anda Yedikule surlarının da yanındayız. Dolayısıyla hem Yedikule hem Kazlıçeşme bizim için bir rehber. Çünkü nasıl ki coğrafya insanlar için önemliyse dergahlar için de önemlidir. Burası aslında sulak bir yer. Denizin kenarındayız ve suyumuz da var. Peki ‘Kazlıçeşme’ ismi nereden geliyor? Burası bir Hristiyan yerleşim yeri. İstanbul’da zaten öyle değil mi? Türkler buraya sonradan geldi. Burada bir kilisenin varlığını tarihi kayıtlar yazıyor. Bu çeşme de aynı zamanda bir ayazma ile ilintili. Ayazma, Hristiyanlarda ziyaret edilen su kaynağıdır. Dolayısıyla halk arasındaki rivayette bir kaz sürüsünün toprağı eşelerken bir su pınarını çıkardığını, Kazlıçeşme’nin de buradan geldiğini söylüyorlar. Burada bir yerleşimin, hayvancılığın olduğunu da görmüş oluyoruz. Çok geniş, çayırlık bir arazi burası. Osmanlı’nın kuruluşundan önce de burası bir mesire yeriymiş. O zamanın kentinden biraz uzak, çünkü ahali, surların içerisinde yaşıyor, onun dışındakiler de bağ bostan yapıyorlar. Bu durum yakın zamana kadar olan bir şeydi. Aslında tarihi kayıtları yakın zamanda yok ediyoruz. İstanbullular bunu çok iyi bilecektir, Zeytinburnu’ndan Topkapı’ya kadar surların kenarları bostanlıktır. Osmanlı’da Edirne’nin dışında sarayın bütün bostan ihtiyacı da surların kenarlarından karşılanırdı. Bu Bektaşi tekkesi Eryak Baba – Erikli Baba çevresinde de Yeniçeri kışlasının et ihtiyacının karşılandığını, debbağlığın; yani deri işlerinin, ticaretinin yapıldığını, aynı zamanda buranın mumhane olduğunu; yeniçeri kışlasının mum ihtiyacını buralardan, yağlardan karşılandığını tarihi vesikalardan öğrenmiş oluyoruz. Dolayısıyla tarihi, sosyal, ekonomik koşulları elverişli olan bir yerleşim yerinde dergah kuruluyor.”

    AVRUPA KITASINA AÇILAN BEKTAŞİLİK!

    Ayhan Aydın, Erikli Baba’nın yaşam öyküsüne de değindi. Tarih kayıtlarında Erikli Baba hakkında iki görüşün mevcut olduğunu söyleyen Aydın, şu bilgileri paylaştı:

    “Birinci görüş şöyle; Şahkulu Sultan Dergahı’nda olduğu gibi 1329 yılında Maltepe Savaşı’ndan (Palenekon Savaşı), yani Bizans’ın yenildiğinden bahsedilir. İstanbul fethediliyor ve o zamanlar Balkanlar zaten fethedilmişti, İstanbul dediğimiz Konstantinpolis, Bizans’ın surlar içerisinde kalan küçük bir yerleşim yerine dönüşüyor ve bütün çevresi Osmanlılar tarafından alınıyor. Yani hem Asya hem Avrupa yakası Osmanlılar tarafından alınmış oluyor. Peki burayı alanlar, buralara gelenler kimler? Alperenler, veliler, gaziler. Dolayısıyla dervişler, konar göçer topluluklar, Alevi Bektaşi uluları… İşte karşıda Şahkulu Sultan, Gözcü Baba, Kartal Baba gibi ulu erenler ile birlikte Erikli Baba da aynı dönemde surların en yakınına; bu sefer Avrupa kıtasında yerleşmiş dergahını kurmuş bir aziz eren olarak adlandırılıyor.

    İkinci görüş de İstanbul’un fethi, tarihçiler açısından bize büyük bir kapı açmış oluyor. Farklı coğrafyalardan gelen insanların buralara yerleşmeye başladıklarını görüyoruz. Tabii ki ‘fethedilme’ kavramına biz farklı bakıyoruz. Zaten burası bir yerleşim birimi! Bizler, ‘Osmanlılar tarafından İstanbul’un alınışı’ diyelim. İşte o dönemde yararlılık gösteren gazi erenlerden birisi olarak da Eryak Baba anılıyor. Yani 1329 veya 1453’ten sonraki dönemlere tarihlendirilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla Erikli Baba hakkında elimizdeki tarihi kayıtlar çok yetersiz. Ama o tarihten beri bilindiğini biz Otman Baba Velayetnamesi’nden ve diğer velayetnamelerden anlıyoruz. 1400’lü yıllarda böyle bir tekkenin olduğunu daha sonraki kaynaklardan anlamış oluyoruz. Fakat ilk birkaç yüzyıla ilişkin maalesef bilgilerimiz çok sınırlı. Bizim için daha sonraki tarihlerdeki bilgilerin bu kadar artmasının nedeni burasının gittikçe teşekküllü, mücerretlik erkanının uygulandığı bir Bektaşi tekkesine dönüşmesinden dolayıdır. Çünkü tekkelerdeki yazışmalar Şeyhülislamlığa bağlı olduğu için bütün buradaki gelişmeleri Osmanlı arşiv kayıtlarından izleyebiliyoruz. Ayrıca zamanında yüzlerce olan Baba erenlerin mezar taşlarından kala kala 33 tane kalmış. Burada bir hazire var. Bektaşilikte kutlu insanların, babaların, dervişlerin, hizmet edenlerin kabirlerinin bulunduğu yere ‘hazire’ diyoruz. Maalesef bu kadar kalmış ama yakın zamanda belediyenin yol çalışmaları esnasında çok büyük acı bir gerçek ki çok sayıda mezar taşımızın da yok olduğunu biliyoruz. Bu durum bize çok yakındaki Karaağaç Dergahı’ndaki yıkım ve kıyımı anlatıyor. Ha devlet yapmış ha belediye yapmış ha iş bilmez adamlar yapmış, bizim için önemli değil. Biz, tarihi değerlerimizden mükellefiz, onları korumanın mücadelesini veriyoruz. Yani burası da bir kıyıma uğramıştır. Elimizde sınırlı sayıda arazi ve mezar taşımız kalmıştır ama acıların en büyüğü de bu kutsal dergahımız yıkılmış, yağmalanmıştır. 8 Temmuz 1826’da Bektaşilik resmen yasaklandı, yeniçeri askeri kışlası ile birlikte anıldığı için yeniçeriliğin yasaklanması ve yok edilmesi ile birlikte Bektaşiliğin üzerine adeta zulüm yağdı. Bu bir acıtasyon değil. Tarihlerimizle yüzleşelim. Uyumayı bırakalım. Bu kıyımın bu zulmün 200. yılına gidiyoruz. Gece yarısı gelip bu dergaha baskın yapıyorlar. Sanki burada yaşayan insanlar düşman. Hüseyin Baba, iki dervişi ve tüm Bektaşi tekkelerimizdeki dervişlerimizi zindanlara dolduruyorlar. Kimisini idam edip kimisini de sürgün ediyorlar. Hüseyin Baba’nın nerede kaldığı belli değil. 1826’da bu tekke kapatıldığı zaman postnişini olan Hüseyin Baba’nın kabri nerede? Devlet hesap versin. Hüseyin babanın suçu neydi? Hüseyin Baba sürgün ediliyor, binalar yıkılıyor, talan ediliyor ve burada olan birkaç baba sultanın mezarı dışında arazilere de el koyup Sultan Beyazıt Vakfı’na devrediyorlar. Ne güzel! Bektaşi’nin mal varlığını ya Nakşibendi şeyhleri tarumar ediyor ya vakıflara veriliyor. Toplumun olan bu arazilerimiz yağmalanıyor.”

    ARNAVUTLARIN DA HİZMET YÜRÜTTÜĞÜ BEKTAŞİ DERGAHI!

    Ayhan Aydın, 1826 yılından sonra Bektaşiliğin tekrar bir toparlanma devrine girdiğini de belirtiyor. Yazar Aydın, Erikli Baba Dergahı’ndaki Arnavutların fonksiyonuna da değinerek şöyle devam etti:

    “O yıllarda karşımıza Perişan Mehmet Ali Baba çıkıyor. Kabri de burada. Perişan Babamız uzun süre Hacıbektaş’ta kalmış olsa bile burada son derece önemli çalışmalar yapıyor. Damgasını bu dergaha vuran insanlardandır. Kendisi Arnavuttur. Mezarlıkta bulunanların bir kısmının Arnavut olması da ilginçtir. Demek ki Kürdü, Türkü, Arnavut’u yok, Yol’u yaşatan yaşatıyor.

    İşkodralı Perişan Mehmet Ali Baba, burada son derece güzel işler yapıp derliyor, toparlıyor. Abdülaziz dönemlerinde dergah yeniden ayağa kalkıyor. 1860’lı yıllarda burası yeniden canlanıyor. Baba sultan 1866 yılında göçtüğü döneme kadar burada faaliyetlerde bulunuyor. Ayrıca Konyalı bir Perişan Baba daha varmış, Onunla da çokça karıştırılırmış. Tarihte böyle vakalar da olabiliyor ama her birini yerli yerine oturtmak lazım.

    Perişan Ali Baba aynı zamanda bir şair ve ozan. O yıllarda buraya İstanbul müftüsü geliyor ve onunla sohbete girişiyor. Baba erenlerin bilgisi kuvvetli olduğu için kendisinden emin. Dolayısıyla sohbet ederken müftü diyor ki ‘Peygamber efendimizin varisleri, ulemadan insanlardır. Biz onların varisiyiz’. Baba eren de ‘öyle mi? Peki ben de diyorum ki peygamberin varisi velilerdir, erenlerdir. O yolu bunlar sürdü’ diyor.

    Böyle aralarında tatlı bir sohbet meydana geliyor. Müftüye ‘Mademki sen, peygamberin varisiyim diyorsun’ diyerek yerden bir taşı alıyor ve ‘Peygamber efendimiz, bu taşı sıksa suyunu çıkarırdı değil mi?’ diye soruyor. Müftü ise ‘Elbette ki o bir peygamberdi’ diyor. Baba erenler de ‘O zaman sen peygamberin varisisin, ulemasın. Peki bu taşı alıp sıkabilir misin?’ diye soruyor. Müftü ise ‘Haşa, ben öyle bir kudrete sahip değilim’ diyor. Baba erenler ise ‘Peygambere bizden daha çok sahip çıkıyordun, nasıl oldu?’ diyor. Alevi Bektaşi toplumun öğretisinde vardır; o da bir keramet gösterip taşı alıp sıkıyor ve suyunu çıkarıyor. Tabii bu bir anlatı, bize verilen derin bir mana var. Biz bunu hükmetmek istemezdik ama ‘işte görüyorsun biz de velilerin yolunda olduğumuz için hizmet ehliyiz’ diyor. Bunun üzerine müftü ‘Nazar edeyim’ diyor ve gelip niyaz etmeye çalışıyor. Baba erenler ise ‘orada dur’ diyor. ‘Sen buradaki bir taşı sıkmamdan dolayı bana niyaz ettin. Gerçek niyaz sözle olur. Biz özümüzden geleni sana söyledik, sen inanmadın, bu taşa ve suya baktın, ondan sonra bana inandın. İşte bizim farkımız burada. Biz sözümüzle ikrar veririz, özümüzle yola bağlanırız. Siz de peygamberin yolundan geliyorum diyerek ilimle övünürsünüz’ diyor.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ AYNI ÖZDÜR”

    Ayhan Aydın, Erikli Baba Dergahı’nın son postnişini olan Abdullah Baba hakkında da bilgi verdi. Tarihte ‘Abdullah Baba’ ismi ile bilinen iki şahsiyetin olduğuna işaret eden Aydın, şu bilgileri paylaştı:

    “Topkapı’da ‘Abdullah Baba’ isimli bir tekke var. Bir de burada hizmet yürütmüş Abdullah Baba var. İki ismi karıştırmamak için Erikli Baba’da hizmet yürütene ‘Küçük Abdullah Baba’ demişler öbürüne ise ‘Büyük Abdullah Baba’ denilmiş.

    Küçük Abdullah Baba önemli bir zat, çünkü son dönem burada yaşıyor, ilim, irfan sahibi ve eğitime çok önem veriyor. 1936 yılında Erikli Baba’nın son postnişini olarak Küçük Abdullah Baba göçüyor. Ama enteresan olan, Topkapı’daki dergahta olan Büyük Abdullah Baba’yı buraya sırlıyorlar, buradaki Baba erenleri de hikmeti nedir bilemiyoruz ancak burada değil; Mecidiyeköy’de Kuştepe isimli bir mezarlıkta yatıyormuş.

    Alevi Bektaşi aynı özdür, her zaman bunu savundum. Sular akar yatağını eninde sonunda bulur. Bektaşilik zaten Aleviliğin içerisinden çıkmıştır. Turgut Koca çok önemli bir isimdir. Alevi Bektaşi toplumunda kendisini yetiştirmiş ender insanlardandır. Birden çok yabancı dil bilir ve dolayısıyla da orduda hizmet yürütmüş mühendis birisidir. 1997 yılında ise bu alemden göçmüştür. Geride de çok güzel emanetler bırakmıştır. ‘Bizimle alakası nedir?’ diye sorarsanız; tüm coğrafya, Bektaşilik bir bütündür. Bildiğiniz gibi Abdal Musa Dergahı’nda Kaygusuz Abdal Sultanımız vardır ve o büyük bir ozan olarak Mısır’a gidip dergah kurmuştur. İşte o Mısır’daki dergah 1960’lara kadar açık kalmıştır. Oradaki Ahmet Sırrı Dede Baba, Turgut Koca Baba erenlere postnişinlik icazeti vermiştir. Erikli Baba postnişinliği icazetini 1950 yılında vermiştir. Son önemli dede babalarımızdan Bedri Noyan Dede Babamız da o icazetnameyi tasdik etmiştir. Dolayısıyla Turgut Koca da manevi olarak bu dergahın postnişinidir. Şu anda Şahkulu’nun hemen arkasındaki Mansur Ali Baba Türbesi’nde yatmaktadır.”

    “BURADA GERÇEK ALEVİLİĞİ YAŞATMAYA BAŞLADIK!”

    Baba Mansur Ocağı’na mensup Binali Doğan Dede ise Erikli Baba Dergahı’nın bugünkü hizmet yürütücülerinden birisi. 19 yıldır dergahın hizmetçisi olan Doğan, Bektaşileri, “Alevilerin şehirleşmiş kesimi” olarak yorumluyor. Binali Doğan, kuruluşunda bir Bektaşi tekkesi olan Erikli Baba Dergahı’ndaki dönüşümü şu sözlerle anlattı:

    “Bundan 50 sene önce Anadolu insanı şehirlerde yoktu, sonraki süreçte şehirlere geldik. Tabii bu sadece Aleviler için değil, Sünniler de köyden kente göç etti ama Sünnilerin göçü sırasında geldikleri her yerde camileri, hocaları hazırdı ama Alevilerin böyle bir şansı yoktu. Cemevlerinin olmamasının yanı sıra pek de tanınan, bilinen bir topluluk değildi. Ama şehirlere gelmemizle beraber dünyaya da açıldık. Artık uluslararası kimlikler içerisinde bir Alevi kimliği de bilinir hale geldi. Kiliselerin, havraların, camilerin, sinagogların yanında cemevlerimiz de yer aldı. Erikli Baba Dergahı da bir Bektaşi dergahı olarak hizmet yapmış.

    Dergahlar eski medreselerin karşıtı olarak dervişlerin, erenlerin birer eğitim yuvası gibiydi. Yunus ya da Kaygusuz Abdal gibi dervişler yetişirdi buralarda. Ben de buraya 2006 yılının 19 Mayıs’ında geldim ve o gün bugündür buradayım. Burada eski dergah geleneği olan mürşit-pir-müsahip işleyişini sağlamaya, yaşatmaya gayret ettim. Tabii burada kurbanların kesildiği, cenazelerin kaldırıldığı; özellikle de burada Türkiye’de bir ilk olarak tek kelime Arapça konuşmadan Hakk’a uğurlama erkanını başlattık. İşte o eski iklimi burada yaşatmaya gayret ettik.

    Çevrede fazla cemevi yok ancak bu zamana kadar ibadetlerimiz hiç kesintiye uğramadı. Onun dışında dede yetiştirme görevini de üstlendik. Burada güzel dedeler de yetişti. Ayrıca ben de burada iki kitabımı yazıp yayınlama fırsatı buldum. Erikli Baba aslında ne kadar ‘Bektaşi Tekkesi’ diye anılıyorsa da buradaki pir, Es-Seyit Mumammed Eryek’tir. Horasan piridir ve imam Musa-i Kazım’ın evlatlarındandır. Bizler aynı ocağın evlatlarıyız. Baba Mansur da imam soyundan geldiği için biz burada gerçek Aleviliği yaşatmaya başladık.

    Hacı Bektaş gibi Baba Mansur gibi pirler, o derin bilgeliği ve de kerametleri ile anılırlar. Erikli Baba’nın da bir zemheri ayında bir eriği sunmasından bahsedilir. Biz de o pirin dergahında görev yapmanın onurunu yaşadık. Gücümüz yettiğince bu yolda Aleviliği öncelikle yaşatmak, geleceğe de kayıt düşmek adına biz de ozanlarımız gibi yazdık ve geleceğe güzel bir şey bırakabilirsek bundan mutluluk duyacağım. Çünkü geçmişini unutan bir toplum kendisine gelecek kuramaz. Burada insanların bir araya gelme açısından çok güzel şeyler kaydedildi ama burada büyük bir inanç kaybı da yaşandı. Pir ile talip arasındaki o bağ zayıfladı. İşte onu da yeniden tesis etmek gerek. Özellikle Alevilikte olmazsa olmaz sosyal yardımlaşmayı da tesis edecek olan müsahiplik kurumunun unutulduğunu ve onu yeniden canlandırmak için gayret ettiğimizi söyleyebilirim. Dergahta gençleri bekliyoruz, çünkü Yol onlara kalacak. İnancımıza gıpta ile bakılıyor. Yurt dışından dahi çok sayıda kişi gelip cemlerimize katılıyor ve araştırmalar yapıyor. İnancımız ‘Hakk insanda’ inancıyla her zaman var olacaktır. İnsanlık geliştiği sürece bu inanç da gelişecektir. Alevilik gelişmeye açık ama değişime kapalıdır.”

    “BEKTAŞİLERİ DE BURADA GÖRMEK İSTERİZ”

    Erikli Baba Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Dursun Aydoğdu ise toplumun bir arada durarak daha güçlü bir bağ oluşturacağının vurgusunu yaptı. Aydoğdu, devlet eliyle Alevi inancına yön verilmeye çalışıldığını da ifade ederek şu konuşmayı yaptı:

    “Burası Bektaşilerin bir dergahı ancak şu an Bektaşileri burada göremiyoruz. Daha öncesinde Bektaşiler burada ibadet yapıyordu. Ben yönetime geldikten sonra bir Bektaşi babasıyla diyalog kurdum ve kendilerini dergaha davet ettim. Ama şu ana kadar bizi ziyaret etmedi. Biz isteriz ki burada Bektaşiler ve Aleviler bir olalım. Zaten bizler et kemik gibiyiz, Bektaşileri burada görmek istiyoruz.

    Şu an bir de bize karşı olarak Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurdular. Oraya tamamen ilahiyatçıları getirdiler. Bıraksalar, biz kendi Yol’umuzu, erkanımızı yaşasak daha doğru olacak. Yani şöyle söyleyeyim; bir bahçede her türlü gül olduğu zaman güzellik orada olur. Bizlerin devletten beklediği bu. Yani bizleri bıraksınlar, her bahçede her gül olsun, her gül de kendisi gibi kokusunu versin.

    Maalesef Hacıbektaş’a, Serçeşme’ye gittiğimiz zaman orası müze olarak anılıyor ve bizler ücret ödeyerek dergahımıza giriyoruz. Oysa oralar Aleviliğin Serçeşmesi dediğimiz yerler. Buraları tamamen biz Alevilere bırakmalılar. Şu an Kültür Bakanlığı’na bağlı durumda. Buraların devri konusunda da federasyon öncülüğünde bir girişimimiz var.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: 

    -Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

    -Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!

    -Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi!

    -Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı!

  • Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    PİRHA – Tarih boyunca birçok kez yıkılıp yeniden inşa edilen Karaağaç Dergahı, bugün de işgalin odağında yer alıyor. 1990 Yılından sonra deprem molozlarıyla tarihten silinmek istenen dergahta şu ana kadar tam dört kez tapu değişikliğine gidildi. Alevilere ait olan Karaağaç Dergahı’nın arazisi adeta şahıslara peşkeş çekildi. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, söz konusu tehlikenin halen devam ettiğine değinerek “Şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz” diye konuştu.

    İstanbul’daki kadim Alevi – Bektaşi inanç merkezlerinden birisi olan Sütlüce’deki Karaağaç Alevi Bektaşi Tekkesi, aslında tam da yağma ve talanın somut örneği.

    1993 Yılında kurulan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı bünyesindeki Karaağaç Tekkesi, bugün birçok Alevi inanç merkezi gibi hizmet vermekte. Ancak bu hizmetin arkasında büyük bir mücadele hikayesi bulunmakta.

    Karaağaç Tekkesi, 1450’li yıllarda, 2. Beyazıt döneminde verilen arazi üzerine bir Bektaşi Tekkesi olarak inşa edildi. 1826’da Yeniçeri ocaklarının kaldırılması ile Bektaşilik de yasaklanınca Karaağaç Tekkesi’nin de kapılarına kilit vuruldu. Bu süreçten sonra dergahtaki kitaplar, el yazmaları ve bütün değerli araç-gereçler adeta talan edildi. Tekkede hizmet yürüten kimi Bektaşiler de öldürüldü. Dergahın Postnişini olan İbrahim Baba ve beraberindekiler de sürgüne gönderildi.

    Katliam ve talan sonrası Karaağaç Tekkesi’nden günümüze bir tek tarihi mezar taşları kalabildi. Tüm yapılar, zaman içerisinde adeta toprağa gömüldü. Yakın tarihte ise yerel yönetimlerin eliyle tarihi tekke arazisi üzerine çeşitli yapılar konduruldu.

    Mustafa Çofuz adlı bir yurttaşın duyarlılığı ile tekke adeta küllerinden yeniden doğdu. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı ile bir grup yurttaşın girişimi ardından, sinsice yıkılıp tarihten silinmek istenen tekke, 1990’lı yılların başında Aleviler tarafından sahiplenildi ve büyük bir hukuki mücadele oluştu. Uzun yılları bulan hukuk süreci ardından tekkeye ait olan kimi tarihi mezar taşları da yakın zamanda tekrardan yerlerine taşındı. 

    “CEMLERİMİZİ MUM IŞIĞINDA YAPTIK”

    Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, 2002 yılından bu yana dergah çalışmalarının içerisinde yer alıyor. Karaağaç Dergahı’nın önemli bir mekan olduğunu belirten Takmaz, burasının Hacı Bektaş Dergahı ile eşgüdümlü çalışan bir dergah olduğunu da söyledi. Hüsniye Takmaz, Karaağaç Tekkesi’nin tarihte üç kez yıkıldığını, çabaları doğrultusunda dördüncü kez tekkeye hayat verdiklerini anlattı. Takmaz, “Çok zor bir süreç yaşadık” diye başladığı aktarımında şunları söyledi:

    “Gerçekten yıllardır bu dergahta kazı döneminde ve sonraki süreçte olsun hem yerelde hem merkezde hükümete karşı mücadele verip, dergahın yeniden hayat bulmasını sağlamak oldukça zor oldu. Burada yatan evliyalar, erenler ve Yol izin verdi, isteğimiz de gerçekleşti; buna yürekten inanıyorum.
    Eğer ülkede hakikat yerini bulmazsa, adalet tam anlamıyla sosyal yaşamda uygulanmazsa inanın bu sorunların çözümü asla kolay olmayacaktır. Alevilerin sorunları Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ile aynı şekilde paralellik göstermektedir. O yüzden diyoruz ki bu ülkedeki tüm sorunların çözümü için ülkeyi yöneten erk noktası olan insanlar, asla üvey evlat gözüyle toplumun yarısına bakmamalı. Böyle baktığınız zaman sorunlar çığ gibi büyüyecektir. Özellikle Aleviler bu konuda gerçekten çok muzdariptir. Sadece Aleviler de değil, demokrasi uğruna mücadele veren yurttaşlarımız da benzer sıkıntılar yaşamaktadır. O yüzden bu ülkenin sorunlarını çözebilmek için hiçbir yurttaşımız ‘bana ne’ dememeli, hak ve hakikatin gerçekleşebilmesi için gördüğü her olumsuzluğa karşı tepkisini demokratik bir şekilde vermelidir.

    Ülkedeki demokratikleşme ile Alevi sorunu paralellik göstermektedir. Bu dergah ve diğer cemevlerinin sorunları da aynı şekildedir. Ama bizim dergahın sorunları biraz daha farklı. Dört kez hayat buldu bu dergah ve biz çok zorluklar yaşadık. Elektrik ve doğalgaza 2019 yılından sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kazanılması ile birlikte aldık. Yıllarca cemlerimizi mum ışığında yaptık. Isınma sorunu yaşadık ama buraya gelen canlarımızın yüreğindeki sevgiyle dergahı aydınlattık ve ısıttık.”

    DERGAHIN ARAZİSİ AK PARTİ’YE AİT!
    2002 yılı itibarıyla dergah arazisi içerisindeki tarihi eserler için kazı çalışmalarına başlanıldığını belirten Hüsniye Takmaz, Mustafa Çofuz’un ısrarı ile girişimde bulunulduğunu söyledi. Söz konusu alana ilk geldiklerinde bir tek mezar taşı gördüklerini anlatan Takmaz, sözlerine şöyle devam etti:

    “Otların içerisinde 12 dilimli taçlı bir mezar taşıydı. O taşı uzun bir süre sakladık. Çalınmasından korktuk çünkü. Hazine alanlarında define arayanlar oluyordu o nedenle taşın başına bir sıkıntı gelmesin diye böyle bir şey yaptık. Daha sonra Anıtlar Yüksek Kurulu’na başvurduk. Türk İslam Eserleri Müzesi denetiminde kazı yapılması gerektiği ama İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden görüş alınması gerektiği, İstanbul Üniversitesi’nin, buradaki ağaçların yaşları ve dokularıyla ilgili çalışma yapması gerektiğini öğrenip talep ettik ve bunların tamamı da yapıldı. Bunlar yapıldıktan sonra dergahın geçmişte varlığının tespit davası açıldı. Dava sonrasında kazı çalışmaları başladı. 2006 yılına kadar süreç devam etti ve ardından yapılaşma başladı. Biz buraya el attıktan sonra 3 kez tapu değiştirildi. Biz mahkemeye başvuruyoruz burası satılmaya başlanıyor derken şu ana kadar dört kez tapu değişikliği oldu. Yani şahıslar satın aldı ve şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor.
    Buranın ilk sahiplerinden biri Erzincanlı bir iş adamıydı. Biz tam ondan burayı satın almaya karar vermişken bu adam ortadan kayboldu. Sonra yeğeni ile bağlantı kurduğumuzda dayısının yurt dışına gittiğini ve bu satışın olamayacağını söyledi. Sonrasında öğreniyoruz ki burası ‘Yapıtay’ isimli bir şirkete satılıyor.

    Çok zorlu bir süreçti ve kazı 8 ay sürdü. Sonrasında çıkan o taşları Türk İslam Eserleri Müzesi’ne korunması adına vermek zorunda kaldık. Çünkü o süreçte henüz mahkeme sonuçlanmamıştı, biz de resmi olarak burada değildik. O taşların alınması ise 18 yıl sürdü. 18 yıl boyunca sürekli bir şekilde taşlarla ilgili defalarca Türk İslam eserleri müzesine yazı ve dilekçe vermemize rağmen sorunu bir türlü çözemedik. En son olarak orada görev yapan bir arkadaşımız katkı sundu ve taşların alımına Ağustos 2024’te başladık. Önemli büyük bir lahitimiz ise orada kaldı. Onu da en kısa zamanda alacağız. Ama o zorlu süreç aşıldı. Burası artık bir hayat buldu. Bizler evrende hiçbir şeyin yok olduğunu düşünmüyoruz. Her canlı varlığını hissettiriyor.”

    YILLARIN DEĞİŞMEYEN GELENEĞİ: HER SALI MUHABBET!

    Hüsniye Takmaz, mevcut haliyle Karaağaç Dergahı’nın günümüzde nasıl hizmet verdiğini de anlattı. Takmaz, şunları söyledi:
    “Bir tek cenaze hizmetlerimiz yok. Çünkü buranın fiziki koşulları çok kolay değil. Binanın yarısı yok. 1996 yılında dergahın yanındaki otelin yerinde Kiptaş konutları yapılmış. O konutlar yapılırken buranın temel izlerinin yarısı da yok edilmiş. Burası geçmişte İstanbul’un en büyük binalarından birisiymiş. Şimdi burada lokmalar dağıtıyoruz, semah ve bağlama öğretilerimizin yanı sıra cenaze yıkama öğretilerimiz de var. Onun dışında her salı muhabbet var. Bu diğer kurumlarda pek olmayan bir şey, burada düzenli halde yapılıyor. Her Perşembe de cem yapıyoruz.
    İlk zamanlarda sıkıntılar yaşadık, kapımızı dahi çok uzun bir süre açamadık. Artık Vakıflar Genel Müdürlüğü, adresimizin burada olduğunu biliyor. İlk başlarda ayda bir kez dergahın kapısını açıyorduk, sonra haftada bire düşürdük, ardından 12 İmamlar Orucu başlayınca Şahkulu’ndaki insanları buraya yönlendirmeye başladık. Hakk’a yürüyen Veli dedemiz sağ olsun buraya çok katkı sundu. Sürekli insanları buraya sahip çıkmaları için yönlendirdik. İlk zamanlarda 12 İmamlar Orucu süresince binlerce insan buraya gelmeye başladı. O yoğunluktan sonra artık kapıları her gün açmaya başladılar. Anahtarı başka birisinden alıyorduk, ardından kaçak bir anahtar yaptık derken kapı tamamen açıldı.”

    “HİÇ KİMSEYE MİNNET ETMEYİ DÜŞÜNMÜYORUZ”

    Hüsniye Takmaz, dergahla ilgili yaşadıkları sorunların haricinde AKP-MHP Hükümetinin, Alevi inancına yönelik yaklaşımlarına da dikkat çekti. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na karşı durduklarının altını çizen Takmaz, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
    “İnsanların bu yüzyılda, özgürce inancını yaşayabilmesi en doğal hakkıdır. İstanbul’un göbeğinde önemli bir dergahın hayat bulması için yaşadığımız bu sıkıntılar çok büyük bir acı. Alevilerin şu an yaşadığı başka sıkıntılar da var. Aleviler, dedelerine maaşlarını kendileri verebilir, elektriklerini, sularını kendileri ödeyebilir. Bir şekilde bu sorunlar çözülebiliyor ama en büyük yaşadığımız sıkıntı Muaviye’nin başaramadığı bir sorunu ne yazık ki şu anda bir kısım Aleviler, kendi Yol’unun Alevisi olmak yerine devletin Alevisi olmaya başladılar.
    Alevilik’te rızalık vardır. Eğer siz başka bir yerden emir almaya başlıyorsanız, daha doğrusu sizi birileri finanse etmeye başlıyorsa emir almaya başlayacaksınızdır. Emir almaya başladığınız anda bu inanç ortadan kalkar. Cemevi Başkanlığı, büyük bir sorun. Bizler dedelerimize maaş falan vermiyoruz. Diğer kurumlar gibi bankalarda paralarımız da yok ama biz buna rağmen diyoruz ki her gün çayımız kaynıyor. Buraya gelen her canımızın önüne mutlaka koyabileceğimiz bir dilim ekmeğimiz bir kaşık çorbamız var. Bu hizmeti seve seve yapmaya da devam edeceğiz. Hiç kimseye minnet etmeyi de düşünmüyoruz. Alevi inancının öğretileri bu ülkede yaşamadığı sürece sorunların çözümü zor olacaktır. O yüzden Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini bu ülke yaşamaya başlarsa sorunlar kısmen çözülebilir. Kısmen diyorum çünkü şu anda sosyal, siyasal kültürel açıdan çok ciddi anlamda sorunlar yaşamaktayız.

    O yüzden Aleviler olarak kendimize güvenmeli, inancımızı, Yol’umuzu yaşamalıyız. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz. Yol’umuzun sorunlarını görerek, birlikte hareket etmeliyiz. Özellikle bu Cemevi Başkanlığı ile sorunlar kendini göstermeye başladı. Aleviler arasında ciddi bir ayrışma var. Bu ayrışmalar Yol’umuza zarar vermeye başladı. Bundan uzak durmakta yarar var diye düşünüyorum.”

    DERVİŞ SAYISI BAKIMINDAN EN KALABALIK DERGAH!

    İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri arasında en önemlilerinden birisi olarak gösterilen Karaağaç Tekkesi-Dergahı’nın, yüzyıllar öncesinde bir mesire alanı içinde kurulduğu anlatılır. Haliç bölgesinin geçmiş tarihte canlı ve doğa güzelliği olan bir yer olduğunu söyleyen Yazar Ayhan Aydın, Karaağaç Tekkesi’ne dönük farklı kesimlerin hakimiyet kurmak istediklerine de değindi.
    “Burada bağ-bostan iş yerinin yapıldığını, Osmanlı devlet erkanından insanların buraya gezmek için uğradıklarını da biliyoruz. Muazzam malzemeleri de olan bir dergahmış burası. Yemek takımları, buradaki alet edevatları çok değerliymiş. Aslında sarayın da bir dönem önem verdiği, misafirlerin de ağırlandığı bir yermiş. Bildiğiniz gibi Bektaşilikte her gelip geçen bir canımızı doyurma ülküsü vardır. Dolayısıyla Karaağaç Tekkesi tarihte önemini hiçbir zaman kaybetmemiş. Bu tekkenin binaları, çok geniş sınırları, parlak bir dönemi de var ama hepsi 1826 yılına kadar. Yani 1826’da tekkelerin, Bektaşiliğin yasaklanmasıyla birlikte her şey alt üst oluyor. O yıl itibariyle burada olanlar da sürgün ediliyor.
    Yazılı olarak, 1826 yılına kadar son 60 yıl içerisinde yapılmış olan tekkelerin tümü yıkılacak deniliyor. Fakat bu yasaklar büyük bir yıkım hareketine dönüşüyor. 60 yıl evvelindeki tekkeler de yıkılıyor. Dolayısıyla yıkılan, yakılan, yağmalanan tekkelerden birisi de içinde bulunduğumuz Karaağaç Dergahı oluyor. Mevcut bina, orijinal bina değil. Bina geçmişte yıkılmış, yakılmış, yağmalanmış. Sonradan bir tekke havasında yapılan bina 1826’da tarumar ediliyor. Bu tekkenin trajedisini ve önemini anlamak için Fahri Maden hocamızın kitaplarına başvurabiliriz. Çünkü devletin resmi kaynaklarından bize şu bilgiyi veriyor; 1826’da İstanbul’da derviş sayısı bakımından en kalabalık ve aynı zamanda Hacı Bektaş Veli Pir Evi’nin vekilliğini de bulunduran Karaağaç Tekkesi’ndeki Bektaşiler üç farklı bölgeye gönderilmişlerdir. Tekkenin şeyhi ve Hacı Bektaş vekili İbrahim Baba ve 6 dervişi ile sürgün edilmişlerdir. Burada hizmet eden insanlar, devletin zorbalığıyla sürgün ediliyor. Kitaptan da anlıyoruz ki İbrahim Baba, çok büyük üzüntüler içerisinde geri dönmeye çalışıyor ve maalesef geri dönemiyor. Gittiği yerde de çok sevilip, saygı duyulduğu halde bir daha İstanbul’u göremeden hayatını kaybediyor. 49.378 metrekare ve 10 dönüm arazisi Sultan Beyazıt Vakfı’na terk edilmek zorunda kalmış. Bakın dergahın arazisi, insanları ve varlığını devletin resmi belgeleri ortaya koyuyor; devletin kendi vatandaşına yapmış olduğu ayrımcılığın belgesidir bu. Ve o binalar içerisinde hem insan hazinesi vardı hem de dergahın ne şamdanları ne kazanları vardı. Dolayısıyla bunların hepsi maalesef yağmalanıyor.
    Bir de Hüseyin Zeki baba dönemi var. Gerçek anlamıyla bir alim insan. Bir ozan, bir yazar, babaları yetiştiren bir baba, insanları eğiten, dervişler yetiştiren büyük bir insan… Son dönem Bektaşi babalarımızdandır ve burada sırlanmıştır.”

    DEPREM MOLOZLARINI TEKKE ARAZİSİNE DÖKTÜLER!

    Dergahın dördüncü kez hizmete koyulmasında öncü olan isimlerden birisi ise Mustafa Çofuz. Erzurum’un Hınıs ilçesinden 1973’te İstanbul’a gelip yerleşen Çofuz, bir süre sonra kentteki Alevi Bektaşi tekkelerinin izini sürüyor. Karaağaç Tekkesi’ne dair gazetelerde gördüğü bilgiler üzerine bir takım araştırmalar yaptığını söyleyen Mustafa Çofuz, Mayıs 2003’te amacına ulaşıyor ve ilk kazı çalışmalarını başlatıyor. Çofuz, mevcut dergahın kalıntılarına ulaşma sürecini ve daha fazlasını şu sözlerle anlattı:
    “Dergahın bulunduğu yerde Adanalı vatandaşlar oturuyordu. O yıllarda burası çok kötü bir haldeydi. 1996 yılında deprem konutları yapılırken moloz ve toprakları tamamen buradaki hazirelerin üstüne koymaları sebebiyle şu anda birçok mezar taşı yok. Geçmişte ortada hiçbir bina yoktu, çöplük halinde, şarapçıların geldiği bir yerdi burası. Sadece Mürabi Baba dediğimiz zatın mezar taşından sadece ufak bir kısım görünüyordu. Vakıflar Müdürlüğü’nde çalışan Necdet İşli isimli arkadaşımız buraya geldi ve açıp taşlara baktı. Sonrasında ben birçok dergaha da gittim ama maalesef ki kimse benimle ilgilenmedi. Son olarak Adil Atalay’a gittim ve durumu anlattım.

    100’DEN FAZLA MEZAR TAHRİP EDİLDİ!

    Burası 10 dönümlük bir Bektaşi tekkesidir. Burada 200’ün üzerinde Bektaşi mezarı vardı. Şu an bunların hiçbiri yok. Sadece 70 kadar mezarın taşları çıkartıldı, mezarlar ise toprağın altında kaldı. 6 ay boyunca buradaki kazı çalışmasının içerisinde yer aldım. Çıkan kemikleri korumaya çalıştım. Defineciler çok büyük bir zalimlikle mezarlara zarar vermişler, mezarları kırmışlardı.
    Hiçbir dergahta 12 adet post yoktur ama burada 12 post vardı. Burayı anlatmak için yaklaşık 6 sene İstanbul’da yayan dolaştım. Yöneticiler sağ olsun buraya sahip çıktılar. Umarım tüm Bektaşi dergahları da ortaya çıkacaktır.”

    ASIL YIKIM 1990 YILI SONRASINDA OLDU!
    Tarih Yazarı Burak Çetintaş da dergah arazisi içinde yapılan tahribata ışık tuttu. Tarihi mezar taşlarının hafriyat toprağı ile birlikte moloz olarak atıldığını söyleyen Burak Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:

    “Kalan taşlar arasında yine de çok önemli bulgulara rastlıyoruz. Mesela Hakkı Baba’nın taşının bir kısmı duruyor. Hasip Babanın taşı ve tacı yine burada birlikte görülüyor. Onun hemen arkasında Mirati Babanın 1277-1861 tarihli taşı ki hem Bektaşi tarihi açısından hem de edebiyat tarihi açısından önemli bir zat. Yine birçok Bektaşi bacının, ananın taşı da burada karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 30 kadar taş buraya intikal etmiş vaziyette. Ayak taşları ile birlikte kırıkları saydığımızda 70 kadar parça bulunuyor. Bir de 1275-1859 tarihine ait namazgah taşı bu hafriyat sahasından çıkmış.
    Buranın talihsizliği sahipsiz kalması. Sütlüce çok göz önünde olan bir yer değil. Burası zamanında yangınlar geçirmiş ve terk edilmiş. Şehrin bu bölümü bir dönem isyanın dışında kalmış, yani sahipsiz kalmış. Dolayısıyla bu hadisenin dergahın başına gelmesinin sebebi buranın sahipsiz, ilgisiz kalınması. 1826’dan hemen sonra tekke her ne kadar yıkılsa da mezar taşları tahrip edilmiyor. Buradaki maalesef 1990’lı yıllarda yaşanan büyük tahribatın neticesinde böyle olmuş. Halbuki 1960’larda bu taşlar olduğu gibi yerinde duruyor.
    Taşlar buraya nakledildikten sonra hemen geldik ve ilgili okumalarımızı yaptık. Bulabildiğimiz parçaları birleştirdik. Şimdi bir envanter çalışması yapmak, kitabelerin birebir okunmasını tamamlamak lazım. Ardından fotoğraflama ve kataloglama çalışmasıyla gerekli mercilere hem müracaat edilecek hem bunların dikileceği yerler belirlenecek. Ardından taşların yüzeysel temizliği yapılacak ve ziyaretçilerin görebileceği şekilde düzenlemesi tamamlanacak.”

    Mevcut mezar taşlarının üzerinde ağırlıklı olarak şiirlerin yazıldığını ifade eden Çetintaş, “Bektaşiliğe atıf yapan tekkenin tarihini, atıfta bulunan önemli bilgilere bu taşlarda rastlıyoruz. Burada maalesef Hakkı Babanın taşının bir kısmı elimizde. Ne tacı yerinde ne de tarih kısmı bulunmuyor. Taştaki yazı ‘Hu’ ibaresi ile başlıyor. Muharrem ayında vefat ettiğini işaret eden bir şiirle başlıyor bu taş, gerisi maalesef eksik” diye belirtti.

    KARA AĞAÇ ORMANLARI DA KESİLEREK YOK EDİLİYOR!
    Burak Çetintaş, Karaağaç Tekkesine ismini veren ‘Kara Ağaç’ türüne de dikkat çekti. Kara ağacın bölgede çokça bulunan bir tür olduğunu söyleyen Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:
    “Rivayete göre Fatih döneminde Haliç’in iki yakasında yamaçlar çok dik ve toprak kaymaları olduğu için Erguvan ve Karaağaç dikilerek bu heyelanın önüne geçmeye çalışılıyor ve yüzyıllar boyunca bu ağaçlar bu yamaçlarda yaşıyor. Ne zaman ki sanayileşmenin İstanbul’a, imparatorluk topraklarına gelmesiyle birlikte Haliç’in iki yakasındaki tuğla harmanları kurulan fabrikalarda ağaç, çalışacak fırının yakılması için gerekli odunun tedariğinde bu ağaçlar maalesef ki kesilerek kullanılıyor. Çok kısa bir sürede neredeyse bu ağaçların tamamının ortadan kalktığını biliyoruz. Dolayısıyla bugünkü ‘Kara ağaç’ sadece bir isim olarak bugüne ulaşıyor. Maalesef o ormandan bugüne eser kalmamış.”

    MUSEVİ MEZARLIĞINI DA YOKETMİŞLER!

    Mimar Burhan Güvenkaya da Beyoğlu ilçesindeki Karaağaç Dergahı’nın yeniden ayağa kaldırılma sürecinde yer alan önemli isimlerden birisi oluyor. 1826’daki yasaklar ardından Karaağaç Tekkesi’nin 1870 yılında yeniden hayat bulduğunu söyleyen Burhan Güvenkaya ise şu bilgileri paylaştı:

    “Karaağaç Dergahı’nın 1925 yılına kadar hizmet verdiğini biliyoruz. Bu süre zarfında da tekkenin en az iki kere yeniden inşa edildiğini biliyoruz. 2003 yılında Mustafa Çofuz, bana da gelerek dergahın arazisini takip ettiğini söyledi. Yaptığımız araştırmalar ve Çofuz’un uyarıları sonrasında Neyzen Tevfik Kolaylı’nın da bu dergahta Münir Babadan nasip aldığını ve buradaki kültür hazinesinin ortaya çıkarılıp korunması gerektiğini düşündük. Bir kültürel saygısızlık vardı. 500 metre yukarıdaki okul ve cami inşaatı yapılırken oradaki Musevi mezarlarının da sökülerek dergah arazisi üzerine atılmış bir takım taşları vardı. Kazılar sırasında bu taşları bulduk. Hatta ‘İbranice yazılı bu mezar taşlarının Alevi Bektaşi tekkesinde ne işi var?’ diye şaşırdık. Daha sonra öğrendik ki iki unsuru birden yok etmeye çalışmışlar.

    2006 yılında dergahın tesciline ve onarılarak korunması gereken kültür varlığı olduğu kayıtlara geçti. Tam da kurul kararı çıkmışken İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Kiptaş eliyle bir şirket kurarak oraya satış gerçekleştirdi. Yani bir kamu malını bir şirkete sattılar. İmar planını da değiştirerek burayı özel proje alanı ilan ettiler. 2008 yılına gelindiğinde ise parsel ikiye ayrılarak bir kısmına sözde halk eğitim merkezi; bugün burası AKP il binası oldu, üste de otel arazisi planlandı ve dergah binaları bu kültür merkezinin sözde kütüphanesi olarak düşünüldü.

    2009 yılında kimi engellemelere rağmen dergah binasında 16 Mart 2009’da ilk lokma yenildi. Bu tarihten sonra yapının su ve elektriği kesilerek orada toplanılmaya engel olundu. 2010 yılından sonra dergahın üzerindeki 3. parsele de Dosso Rossi Golden Horn Otel yapıldı ve dergah, bahçesinde yüzü aşkın mezarıyla beraber aşağıda AKP il binası yukarıda da çok uluslu bir otelin arasında küçük bir parsel olmak kaydıyla araya sıkıştırıldı. Dergah arazisi geçmişte 12 dönüm civarındayken bugün iki buçuk dönüme düşmüş durumda.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    -Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

    -Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!

    -Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi!

     

  • Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    PİRHA –Alevi Bektaşilere ait İstanbul’da yakılıp yıkılan ve günümüzde de gaspı süren kutsal mekanlardan birisi de Gözcü Baba Türbesi oldu. Zamanında 200 dönümlük bir araziye sahip olan türbe, bugün bir dönümlük alana sıkıştırılmış durumda. Cami, Kur’an kursu ve lojman binasının yapıldığı türbe arazisine yönelik işgal girişimi sürmekte. “Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden” olarak gösterilen Gözcü Baba Türbesinin dünü ve bugününe mercek tutuyoruz.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik kanunun 13 Aralık 1925’te yürürlüğe girmesiyle Alevi-Bektaşi inancı da yasaklandı. Alevilere ait bütün inanç mekanlarının kapılarına kilit vuruldu.

    1826 yılında Osmanlı döneminde başlayan dergah-türbe işgali, günümüze dek sürdü. Alevi inancı için büyük önem arz eden mekanlardan olan türbe ve dergahlar bugün de asıl sahiplerine iade edilmeden adeta özünden koparılıp, yok ediliyor.

    Alevi toplumuna ait dergah ve türbelerin tümü şu an devlet kontrolünde adeta peşkeş çekiliyor. Tarih boyunca Alevi-Bektaşi toplumunun geniş yer edindiği İstanbul’daki kutsal mekanlara dönük son saldırı ise 19 Ocak 2025’te gerçekleşti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda Gözcübaba Türbesine giren iş makinaları, alelacele bir inşaat başlatarak söz konusu alana hafızların barınabileceği bir yurt binası yapmak istedi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler üzerine “Alanda arkeolojik kazı yaptık” açıklaması ile inşa girişimi sonlandırıldı.

    ALEVİ BEKTAŞİ TARİHİNİN ÖNEMLİ ŞAHSİYETİ!

    Gözcü Baba, Anadolu’da Rumeli erenleri, Horasan pirleri olarak nitelendirilen dervişler zümresinin İstanbul’a ulaşmış en önemli şahıslarından birisi olarak gösterilir. Şahkulu Sultan, Karacaahmet, Kartal Baba ve nice birçok Alevi şahsiyetinin de önünde gösterilen Gözcü Baba, Osmanlı’nın ilk kuruluşundan beri ismi bilinen büyük bir eren olarak anlatılır. Gözcülük vazifesiyle ünlenen Gözcü Baba’nın, şu an türbenin bulunduğu lokasyondan tüm vadiyi gözetleyen bir göreve sahip olduğu ifade edilir.

    BEKTAŞİLERİN İSTANBUL’DAKİ DERİN TARİHİ!

    Bugün Gözcü Baba Tekkesinden günümüze kalan bir tek hazire alanı olsa da tarihe iz bırakan türbeye dair detayları Yazar Burak Çetintaş’tan dinledik. Çetintaş, mevcut mezar taşlarındaki yazıları da çözümleyerek şu aktarımda bulundu:

    “Buradaki mezarlar Gözcü Baba, Sancaktar Baba diye andığımız sofaya aittir. Bu bölge 1940’lara kadar geniş bir arazi görünümü arz ediyordu ve Vakıf-ı Sani Bani-i Sani (kurucu kişi) olarak bahsi geçen Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından dergahın arazisine, vakfına kazandırılmış, satın alınmış ve oraya tahsis edilmişti. Şu anda bu büyük araziden çok küçük bir bölüm geriye kalmış vaziyette. İçinde anıt ağaçlar da bulunuyor.

    Buradaki mezarlara, sofaya gelecek olursak, en baştaki mezar Mehmet Ali Hilmi Dede Babaya; yani dergahla ilgili bahiste söylediğimiz, dergahın bani-i sanisi, ikinci defa ayağa kaldıran zata aittir. 1907’de göçüyor ve tekkenin kış meydanına sırlanıyor. Bir müddet sonra naaşı oradan nakledilerek bu mezarlığa getirilerek defnediliyor. Hemen yanındaki mezar Gözcü Babaya ait. Göztepe’ye ismini veren zattır. 14. yüzyılda yaşadığı tahmin ediliyor. Buradaki bir diğer önemli mezar ise Sancaktar Babanın makam taşıdır. Buradaki en büyük mezardır. Yaklaşık 6 metre uzunluğunda bir mezara sahiptir. En anıtsal mezar taşı da budur.

    Gözcü Baba ve Sancaktar Babaya ait mezar taşları yine Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın marifetiyle yerleri tespit edildikten sonra tekrar ihya edilmiş ve bu taşlar dikilmiştir. Bu sofada bahsettiğimiz üç zattan başka Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’nın mezarının ayak ucunda Hilmi Dede Babanın annesi Emine Şerife Bacı ve Yörük Babanın mezar taşı da daha sonraki tarihte bu sofaya nakledilmiş ve sırlanmıştır. Ayrıca yine Bektaşi muhiplerinden üç zatın daha burada mezarı olduğunu biliyoruz.

    Bu sofanın arkasında büyük bir Seki daha var. Bu sekide Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından vakfedilen namazgaha aittir ve Osmanlı tarihinin önemli hattatlarından son turakeş İsmail Hakkı Altunbezir’in babası Hilmi Efendi’nin imzasını taşır”

    ŞAHKULU YÖNETİMİ İŞGALE KARŞI!

    Şahkulu Sultan Dergahı Genel Sekreteri Kamber Yıldırım, Gözcü Baba Türbesi’nin yer aldığı arazinin Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğunu belirtti. Yıldırım, söz konusu kazanımı için mücadele yürüteceklerini söyleyerek şöyle devam etti:

    “Şahkulu Sultan Dergahının geçmişini incelediğimizde bu bölgedeki en büyük dergahlardan birisi olduğunu görürüz. Özellikle Hilmi Dede Baba döneminde satın alınan araziler ile Şahkulu Sultan Dergahına vakfedilen arazilerle birlikte yaklaşık 200 dönüm arazisi olduğu söyleniyor. Bu bölge de Gözcü Baba’ya ait arazilerdir. Buralar da Şahkulu Sultan Dergahı vasfiyesi içerisinde bulunan arazilerdir. Şu an mevcut Gözcü Baba Camisi ve yanındaki kız Kur’an kursu ve yanındaki okul arazilerinin, tarihin izlerini takip ettiğimiz zaman Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğu ortaya çıkıyor. Vakıf yönetimi olarak, Şahkulu Sultan’ın ardıları olarak atalarımızın izini süreceğiz. Buralara sahip çıkmak için dergah olarak elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Bu konunun takipçisi olacağız.”

    REZİDANSLAR ARASINDA SIKIŞMIŞ YÖRÜK BABA SOFASI

    Gözcü Baba semtindeki Yörük Baba Sofası da adeta talan edilen mekanlardan birisi. Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan bu alan, günümüzde apartmanların araya girmesi sebebiyle ayrı bir hazire alanı görünümü veriyor.

    Tarihçi Burak Çetintaş, söz konusu arazinin önemli bir ziyaret makamı olduğunu belirterek, sofada asılı kalan kitabeye dair şu bilgileri paylaştı:

    “ ‘Salih Hicret’ten 1308’de yaptı iş bu sofayı Hilmi Dede…’ diye 1891 ya da 1892 yıllarında bu sofanın Hilmi Dede Baba tarafından inşa ve vakfedildiğini gösteren tarihi bir kitabedir. Sofa’nın etrafında 12 tane selvi ağacı dikilerek sofa hududu belirlenmiş. Tabii bugün gördüğümüz şekliyle etrafında apartmanlar olduğunu düşünmeyin, bundan 80 sene evvel burası büyükçe geniş bir araziydi ve dergahın vakfına kayıtlıydı ve bu alanın ortasında Gözcü Baba da ve diğer sofalarda olduğu gibi Yörük Baba sofası da bulunuyordu. Ve bir not düşelim; bu civarda Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın yaptırdığı iki tane de önemli misafirhane, ahşaptan yapılmış konak vardı. Bu konakların da bugün izi kalmayarak yok edilmiş, yıkılmış vaziyette. Elimizde maalesef bir fotoğraf da yok fakat bunların da 1890’larda inşa edildiğini biliyoruz. Tekkeye şehir dışından gelen misafirler burada ağırlanır konaklardı.”

    “KURUMLARIN DUYARSIZLIĞI SEBEBİYLE MİRASLAR YOK EDİLİYOR”

    Neredeyse her dönem saldırıya uğrayan Gözcü Baba Türbesine dair mücadele yürüten isimlerden birisi de Gazeteci Musa Ağacık. Türbe arazisindeki yapılaşmalara dair tanıklığı olan Gazeteci Ağacık, toplumun ve Alevi kurumlarının, gelişmelere dair kayıtsız kaldığını söyleyerek şunları anlattı:

    “Gözcü Baba Türbesi 2009 yılında yine bir tecavüze maruz kaldı. Yol TV’de çalıştığım dönemde buraya bir kameraman arkadaşla gelip çekimler yapmıştık. O gün cumadan çıkanlar bize saldırdı ve linç etmeye kalkmıştı. Canımızı zor kurtarmıştık. Ardından Şahkulu Dergahına gidip durumu anlattık. O zamanki yöneticilerden biri Mehmet Çamur’du. Son derece duyarsız kaldı. Diğer Alevi örgüt başkanları da maalesef duyarsızlık gösterdi. O dönem de ben bu yaşananları eleştirmiştim. ‘Kendi kurumlarınıza neden sahip çıkmıyorsunuz? Madem sahip çıkmayacaksınız neden vakıf ya da dernek kuruyorsunuz? Madem tarihsel mekanlarınızı sahiplenmeyeceksiniz neden bu işleri yapıyorsunuz?’ diye o dönem kendilerini eleştirmiştim. Dolayısıyla bu duyarsızlıktan dolayı Alevi Bektaşi kurumlarının tarihsel mirasları yok ediliyor.

    Benzeri bir durum Kasımpaşa’da, Kazlıçeşme’de ve Çamlıca’da da var. Alevi Bektaşi kurumlarının başında bulunan arkadaşların %99.9’unun tarihsel cahil olmalarından kaynaklanıyor bu durum. Bu arkadaşların önemli bir bölümü eski solcu arkadaşlarımız. Bu arkadaşlarımız toplumsal olaylara gösterdikleri duyarlılıkları kendi tarihsel geçmişlerine ne yazık ki göstermemekteler. Bu da ilgisiz olmalarının yanı sıra konuyu bilmemelerinden kaynaklanıyor. Gerçekten kendi tarihini bilen bir dernek başkanı, mutlaka sahiplenir. Dernek ve vakıf başkanı olduklarında her şeyi bildiklerini iddia ediyorlar. Böyle olunca da Alevi Bektaşi dergahları, kapanın elinde kalıyor.

    Gözcü Baba Türbesi son derece köklü bir yer. Hatta Voltaire’in Candide romanında dahi anlatılıyor. Voltaire, dünyayı geziyor ve mutluluğu arıyor, fakat mutluluğu gerektiği gibi bulamıyor. İstanbul’a Gözcü Baba’ya geliyor ve burada bir Bektaşi babaya rastlıyor ve ona ‘mutluluk nedir?’ diye soruyor. Bektaşi baba, Voltaire’a diyor ki ‘evlat, evinin arkasında bir bahçen var mı?’ O da ‘Var’ diyor. Bektaşi de ‘o zaman toprağı ek, mutluluğu orada bulursun’ diyor.

    Burası Voltaire’in romanına da konu olmuş müthiş bir yer. Bu mekanda ulu çamlar var. Bir de Edip Harabi Baba da burada. ‘Ey zahit şaraba eyle ihtiram, biz içeriz bize yoktur vebali’ diyen Edip Harabi Baba’nın da mekanı burasıdır. Arkadaşlar bu nefesi söylerler, peki bu Bektaşi babası aynı zamanda kaptan olan Edip Harabi’nin anısı hiç yok mudur? Onun anısına da saygı göstermek yok mudur? Gözcü Babayı hadi bilemediler, Hilmi Dede Babayı da hadi bilemediler peki Edip Harabi Babayı da mı bilmiyorlar? Onun her zaman demde, cemde nefesini söylüyorlar. Dolayısıyla gerçekten Alevi Bektaşiler kendilerini var etmek istiyorlarsa tarihsel mekanlarını merak etmeli okumalı ve sahip çıkmalılar.”

    ALEVİLERE KARŞI DUYARSIZ BASIN!

    Gazeteci Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbesine yönelik işgal girişimine dair basının duyarsızlığını da eleştirdi. Ağacık, şunları söyledi:

    “Gönül ister ki diğer demokratik muhalif kanallar da burada olanları versin. Burada yaşananlar bir toplumun kültürüne yönelik bir saldırıysa neden bu kanallar bu haberleri vermezler? Buradaki çam ağaçları birer mirastır. Dolayısıyla Çanakkale’deki ormanlara sahip çıkanların burayı da sahiplenmeleri gerekmez mi? Bu beton yığınlarının içerisinde insanların nefes aldığı harika bir yer burası, neden burası sahiplenilmiyor?”

    “EN BÜYÜK İHANETİ YAPANLAR!”

    Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan mevcut caminin, geçmişte daha küçük bir alanda olduğunu da hatırlattı. Ağacık, şöyle devam etti:

    “Söz konusu yapılaşmaya olur veren o zamanki CHP Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Kadıköy Müftüsü ve Kadıköy Kaymakamıydı. Bu üçünün oluru ile Bektaşi dergahının arsası işgal edildi. Biz yıllarca Selami Öztürk’e demokrat diye oy verdik, ne yazık ki o Selami Öztürk de buranın gasp edilmesine ön ayak oldu ve hiçbir zaman da bunun hesabını vermedi. Yani bizden zannettiğimiz insanlardır bize en büyük ihaneti eden. Dolayısıyla eğer vatandaşlar olarak haklarımızı arayamazsak ne yazık ki hem haklarımızdan hem de onurumuzdan oluruz. Artık uyumanın, baş eğmenin zamanı değil, mücadele zamanıdır. Eğer insan hak ve özgürlüğünü talep edemiyor, boyun eğiyorsa henüz insanlaşmamış demektir. İnsanlaşmanın yolu ayağa kalkıp itiraz etmektir, hakkını talep etmektir diye düşünüyorum.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ DÜNYASININ VAZGEÇİLMEZLERİNDEN”

    Merdivenköy semtindeki Gözcü Baba türbesinin olduğu alana 19 Ocak’ta iş makineleriyle girilmesi ardından süreci yakından takip edenlerden birisi de Yazar Ayhan Aydın oldu. Gözcü Baba Türbesi için tehlikenin sürdüğünü söyleyen Aydın, “Bütün Alevi Bektaşi dünyasını ilgilendiren bir olguyla karşı karşıyayız” diye belirtti. Ayhan Aydın, Gözcü Baba Türbesine dair şu bilgileri paylaştı:

    “İstanbul’daki en eski Alevi Bektaşi yerleşim yerlerinden, inanç merkezlerinden birisinin burası. Taş olarak da yeryüzünde bulunan en nadide temel simgelerimiz bunlar. Dolayısıyla Burası Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden birisi. Gözcü Baba, bütün zalimleri gözetleyendir. Bir fenerdir, bir kılavuzdur. Dolayısıyla yanan çerağımızdır. Bu nedenlerden dolayı burada olanları yeryüzü insanlığına duyuruyoruz. Bu dergah Şahkulu Sultan Dergahı ile doğrudan bağlantılıdır ve burası zaman içerisinde Şahkulu Sultan Dergahının son postinişini Mehmet Ali Hilmi Dede Babamızın da gelen mihmanlara burada bina yaptığı, onları konaklattığı bir mekandır. Yani çerağların yandığı, ziyaretlerin olduğu tamamen Alevi Bektaşi dünyasında bir yaşam kaynağıdır.

    Alevi Bektaşi toplumunun başına tarihler boyunca gelmedik şey kalmamış, bu topluluk, kıyımlara, zulümlere uğratılıp sindirildiği için bazen de duyarsızlaşmıştır. Bugün de aynı baskı, aynı korku, aynı zulüm devam etmezse burada bunları söylemezdik. İşte tam da bu aşamada Gözcü Babamızın alan ve mevkileri işgal edilmiş. Burası bir türbe alanı olduğu halde maalesef ki yapılaşmalar çoğalmış, türbemiz küçük bir alana hapsolmuş. Fakat önümüzde 1000 metrekarelik yeşil çam ağaçları ile dolu bir mekanımız var ve bütün bu alan Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait. Burası bir tarla arazisi olarak geçiyor, dolayısıyla bütün bunlar varken, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak çalışan bir vakıf, buraya cami kondurmuş. Alevi Bektaşi dergahları sahipsiz kalınca, ‘Yağma Hasan’ın böreği’ denilince buraya cami dikilmiş. Bununla yetinilmemiş hemen yanında üç katlı neredeyse çift daireli koca bir lojman dikilmiş. Bunların hiçbirisi yetmemiş buraya bir de kız Kur’an kursu yapılıyor. Fakat kadim bir Alevi Bektaşi dergahında bütün bunların fütursuzca yapılması Alevi Bektaşi toplumunun varlığını reddetme, inkar etme, asimile etme düşüncesinin bir yansımasıdır.

    YAPILAŞMAYA KARŞI GEREKLİ İTİRAZLAR YAPILDI!

    Şu an için aldığımız net bilgilere göre yine bu camiyi yapan vakıf ve devlet erkanı içinde üst makamlardan birileriyle iç içe olan bir yapı, gemi azıya almış, kararlı bir şekilde burada kadim arazimizin içerisinde çok amaçlı bir yapılaşmaya gidiyor. Ülkemizde kanun, anayasa kalmadığı için fütursuzluk devam ediyor. Fakat bu iş yatışmış, bitmiş değil. Şahkulu Sultan Dergahı olarak biz yine de hukuku tanıyoruz. Bizde 5 dilekçe yazarak Anıtlar Bölge Müdürlüğüne, Vakıflar Müdürlüğüne, kaymakamlığa, belediyeye, bir de mimarlar odasına bizzat gidip teslim ettim. Şimdi buralardan gelen olumlu ya da olumsuz neticeye göre burada yapılmak istenen nedir, bize bunun izahını verildikten sonra yine hukuka başvurup müdahil olacağız.

    Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın kendisi burada yatıyor. Şahkulu’nda hizmet eden bir postnişin neden burada yatıyor? Bu kadar önem verip, sevmiş burayı. Onun adına 1910’da vakfiye kurulmuş, bu vakfiyenin de belgeleri elimizde. Şu anda Şahkulu’nun ismi Mehmet Ali Hilmi Dede Baba Vakfı’dır. Dolayısıyla bizler müdahil olacağız. Ama bu bütün Türkiye’deki Alevi Bektaşi örgütlülüğünün meselesidir. Var olma meselesidir. Buraya vurulan herhangi bir kazma kemiklerimize, köklerimize indirilmiş bir darbedir. Burada Türkiye çapında bir basın açıklamasıyla iş gündeme getirilip binlerce Alevinin bütün kurumlar aracılığıyla buraya gelmesi gerekir. Çünkü kaybettiğin mevzi, senin tarihin, onurun, şerefin, inancındır. Göz göre göre dozerleri buraya getiriyor. Bu fütursuzluğu bize yapıyorlarsa bizim de bin yıldır bu topraklarda yaşadığımızı onlara göstermemizin zamanıdır. Dava insanlık davasıdır, Yol Alevi, Bektaşi, Kızılbaş yoludur.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

  • Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!-VİDEO

    Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!-VİDEO

    PİRHA – Bizans kültürü üzerinde ‘Ahî ocağı olarak kurulan Şahkulu Sultan Türbesi, yıllar geçtikçe Bektaşi tekkesine dönüştü. Tarih boyunca pek çok badire atlatan tekke, günümüzde ise Alevi toplumunun sahiplenmesi ile İstanbul’daki ender inanç merkezlerinden biri haline geldi. Yasaklar ve saldırılara karşı ayakta kalan Şahkulu Sultan Dergahı’nın dünü ve bugününü aktarıyoruz.

    Göztepe İlçesi Merdivenköy Mahallesi’ndeki Şahkulu Sultan Tekkesi, 1329 yılında Orhan Gazi tarafından bir ahî tekkesi olarak kuruldu. Osmanlı döneminde askeri amaçlar sebebiyle de kullanılan tekke, tarih sürecinde birçok yasaklama ve saldırıya da maruz kaldı.

    1826 Yılında Yeniçeri Ocağının lağvedilmesi ardından Şahkulu Sultan Tekkesi de diğer birçok Alevi-Bektaşi inanç merkezinde olduğu gibi Nakşibendîlere devredildi. O tarihte dergahta postnişin görevini yürüten Âhir Mehmed Baba ve dört derviş, Tire’ye sürüldü. O tarihten sonra Şahkulu Tekkesi uzun yıllar boyunca Alevi-Bektaşi toplumuna yasaklandı.

    Son postnişin olarak Hasan Tahsin Baba’nın hizmetleri ardından 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu ile Şahkulu Tekkesi yeniden karanlık bir döneme girdi. Öyle ki 1960’lardaki bir yangın sebebiyle geride kalan yapılar da büyük zarar gördü.

    Şahkulu Sultan Külliyesi’ni Onarma ve Yaşatma Derneği’nin kurulması ardından tekke yeniden hayat bulmaya başladı. 1980’li yılların sonunda ise ‘Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı’ kuruldu. Bu tarihten sonra dergâhın yıkılan kısımları peyderpey inşa edildi.

    HACIBEKTAŞ’TAN SONRAKİ EN BÜYÜK ÖNEME SAHİP DERGAH!

    Tarih boyunca yasaklanan, kundaklanan Şahkulu Sultan Dergahından günümüze az sayıda “tarihi” denebilecek yapı kaldı. O yapılar ise dergaha ait aşevi ve meydan evi oldu.

    Yazar Ayhan Aydın, Şahkulu Sultan Dergahı’nın, İstanbul’daki en kadim Alevi Bektaşi merkezlerinden birisi olduğunu, hatta dünya ölçeğinde önemli bir yer edindiğinin altını çizdi. Aydın, “Dergahtaki binalar, burada yaşamış olan insanlar ve İstanbul’daki konumu gereği gerçekten Anadolu ile Rumeli’yi birbirine bağlayan ana dergah burasıydı” diye belirtti.

    Şahkulu Sultah Tekkesinde halifelik makamı da olduğunu söyleyen Aydın, şu bilgileri paylaştı:

    “Bilindiği gibi Bektaşiliğin ana merkezi Hacı Bektaş Dergahıydı. Dünyadaki bütün Bektaşi önderlerinin bir merkezden yönetildiğini, onlarla diyalogların Hacıbektaş’tan olduğunu düşünürsek ‘Dedebaba’ dediğimiz Bektaşi inanç önderi Hacıbektaş’ta yaşıyordu ama onun dışında dünyada 11 halifelik makamı vardı. Yüzlerce dergah, tekke, ocak, türbe ziyaretleri vardı ama onların merkezinde Hacı Bektaş Dergahı bulunuyordu. İşte Hacı Bektaş Dergahından sonra İstanbul’da onun vekaleti diyebileceğimiz, onun adına hizmetleri yürütebilecek ana merkezlerden birisi burasıydı. Halifelik dediğimiz; Bektaşilik’te dervişlik, babalık, halife babalık ve dede babalık var, halife baba, tek başına bugünkü manada bir isimlendirme değil de bir mekanla özdeşleşen kişinin adıydı. Yani bir dergaha hükmeden, oradaki babaların, dervişlerin kendisine bağlı olarak hizmet yürüttükleri İnanç önderi manasındaydı. Dolayısıyla halife babanın bulunmuş olduğu dergah da çok fonksiyonlu bir dergahtı. İşte İstanbul’da en büyük fonksiyona sahip olan dergah da Şahkulu Sultan Dergahıdır.

    AHİ OCAĞINDAN BEKTAŞİ TEKKESİNE!

    Burası aslında bir Ahi ocağı olarak kurulmuştur. Ahilik Aleviliğin özünde olan temel yapı taşlarından birisidir. Dürüstçe üretmeye ve paylaşmaya namzettir ve Alevi ocağı olarak devam etmiştir, sonradan da Bektaşi tekkesi olmuştur. Ama çok önemli bir unsur olmak üzere Şahkulu’nun birçok dergahtan farkı, geçmişiyle bugünü arasında bağlantı kurabilmesi, kendisini yenileyebilmesi ama geçmişini unutmamasıdır. Yani burada hem Ahilik hem Alevilik hem Bektaşilik hem de aynı zamanda bunlardan ayrı düşünülemeyecek derecede Çelebilik de vardır.

    Çelebiler bildiğiniz gibi Hacı Bektaş’ın soyca devamını nitelendirir. Hacı Bektaş’ın evlatlarına ‘Çelebi’ denir. İşte Hacıbektaş’ta hem Bektaşi Babağan kolunun dedebabası otururdu hem de Hacı Bektaş’ın evlatları olarak Çelebiler orada posta birlikte oturup hizmet yürütürlerdi. Anadolu Alevileri üzerinde Çelebilerin çok derin bir etkisi vardır. İç Anadolu, Karadeniz Bölgesi Alevi toplumu ve batı Anadolu’daki Alevi Bektaşi toplumu hala Çelebilere; yani Hacıbektaş Dergahının, ocağının evlatlarına büyük saygı duyarlar. İşte burada da bu bütün yapıları Şahkulu Sultan Dergahı kendi bünyesinde toparlamıştı. Yaklaşık 700 yıldan beri faaliyetini sürdüren dergahımız türlü sıkıntılı devirler geçirmiş olsa bile bugün hala İstanbul’da en çok ziyaret edilen; türbesiyle, aşevi ile meydan evi ile ilgi görür.

    Aslında tarihsel olarak ‘Meydan evi’ vardır. Çünkü Bektaşiler, cemevine ‘Meydan evi’ derler. Burada da sonradan yapılmış olsa bile meydan evi olarak isimlendirilen bir yapımız vardır. Ayrıca Bektaşilikte ‘hazire’ kavramı vardır. Hazire, kutsal insanların; babaların, dedelerin, Çelebilerin ve devlet erkanından olan insanların eğer Bektaşiliğe aşk ve muhabbet duyuyorsa onlar da vasiyeti gereği burada yer alabiliyorlar. Yani Derviş Çelebi Dedenin yanı sıra bir de devlet erkanından insanlar var. Peki bu neyi işaret ediyor? Buranın ne kadar kozmopolit, evrensel ve kucaklayıcı ve merkezi bir yer olduğunu da gösteriyor.

    Şahkulu büyük bir önder. Tarihte de iki bilinen Şahkulu var. Antalya’da Şah İsmail taraftarı olarak ayaklanan bir Şahkulu var Fakat o 1511 yılında göçüyor şu anda İstanbul Göztepe’de bulunan Şahkulu Sultan Dergahındaki Şahkulu ise Anadolu erenlerinden, Hacı Bektaş dergahında yetiştiğine inanılan, Gözcü Baba ve Karacaahmet Babayla beraber buraya ilk gelen erenlerden birisi olduğuna inandığımız bir ocak eri, bir pir. Buraya geliyor ve Ahi tekkesini derleyip toparlayarak tarihsel olarak Bizans kalıntıları üzerinde yükselen dergahı kurduğuna inandığımız bir ulu önderimizdir.

    BİZANS’TAN KALMA KÜPLER, BEKTAŞİ DERGAHINDA GÜVENDE!

    Ayhan Aydın, Şahkulu Sultan Dergahının ayakta kalan ‘aşevi’ bölümünü ve döneminde nasıl hizmet verdiğini de anlattı. “İstanbul’da ayakta kalmış en büyük aşevlerinden birisi” diye anlattığı Şahkulu’na dair Aydın şu bilgileri paylaştı:

    “Bektaşi dergahlarında yaklaşık 12 tane yapı birimi olurdu. ‘Dergah’ diyoruz ancak aslında ‘Tekke’ ismi de çok yaygın. Ama Alevi Bektaşi toplumu ‘Dergah’ demiş. Örneğin ‘Gönül bir dergahtır’ demişler. Yani inanç merkezini gönüle de benzetmişler. Tarih kayıtlarına baktığımız zaman ‘Bektaşi tekkeleri’ isimlendirmesi daha çok geçer.

    Buralardaki 12 birim içerisinde cemlerin yürütüldüğü yer, meydan evi vardı. Tabii ki insanlar buralarda barınıp yaşıyorlardı; derviş odaları da vardı. Buralarda aynı zamanda misafirlerin konakladıkları, mihman evi dediğimiz yerlerde kaldıklarını da görüyoruz. Bir de hiç olmazsa olmaz kilerimiz vardı. 12 ay boyunca yaz kış dergahlarda insanların yemek ihtiyaçları gideriliyordu. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba buranın son postnişini. Burada birçok hizmeti, divanı, eserleri olan, Gözcü Baba ve diğer tekkelere de el atmış. Buranın eksiklerini gidermiş büyük bir yol ehli olan Mehmet Ali Hilmi Dedebaba devrinden bize kalan yadigar aşevidir. Çünkü 1826 yılında tekkeler büyük bir kıyıma uğrayıp yıkılıyor. Sonrasında onarmalar oluyor ama maalesef ki bunların çoğuna da izin verilmiyor. Örneğin İstanbul’da gidip görülmesi gereken ana merkezlerden birisi Karyağdı Baba Dergahıdır. 1930’lu yıllardaki elimize geçen bir haritaya baktığımızda bayağı bina kalıntısı olduğunu görüyoruz. 1826’dan sonra bu işin nasıl dönüştüğünü göstermesi açısından elimize önemli bir belge duruyor. Yani birçok birim yerinde. Şu ya da bu nedenden dolayı; bildiğiniz gibi 1925’te tekke ve zaviyeler kapatılıyor ama bakımsızlık, ilgisizlik, sürgün, yokluklar, sonradan ayakta kalanları da yok etmiş. Yani sırf 1826 ile de bu yıkım sınırlı değil. Maalesef ki Bektaşiler sonrasında da çok şey kaybetmişler.

    Şahkulu aşevinde yer alan tarihi küpler görülebilir. Bu küpler gıda ve sıvıların depolanması için kullanılıyordu. Bunlar aynı zamanda Bizans döneminden bize yadigardır. Arkeologların ifade ettiğine göre mevcut küpler, Bizans dönemine tarihlendiriliyor. Bu küpler öncesinde Bahçedeydi ve ardından aşevine alındı. İşte bu durum Alevi Bektaşiliğin evrenselliğini, insanlığın birliğini, bütünlüğünü, kültürlerin birbirine etkilemesini de gösteriyor. Tarihten günümüze sadece 2 adet küp gelebilmiş. Sağlam bir şekilde günümüze gelmesini ise mucize olarak değerlendiriyorum. Bu küplere kim bilir belki de binlerce insanın eli değdi, bugüne kadar gelmesi benim açımdan çok kutsaldır.

    TARİHİ AŞEVİ İÇERİSİNDEKİ HAMAMIN İŞLEVİ!

    Alevi Bektaşi öğretisinde 4 Kapı 40 Makam vardır. İnsanlar şeriat, tarikat, marifet, sırrı hakikat makamına ulaşacaklardır. Alevilik bir gönül yoludur ve insanlar eğitimden geçip olgunlaşır. Fakat bir de dış kapı, eşikten dışarısı vardır. İnsanın da bedeni ile birlikte iç ve dış dünyası vardır. Dolayısıyla insanoğlu yıkanmak, arınmak zorundadır. Dergahlar, ocaklar manevi yönden arınma merkezleri olduğu kadar sosyal yapılar olması sebebiyle de buralarda birçok iş de yapılıyordu. Buradaki aş evinin içerisinde bir de derin anlamı olan bir hamamla karşılaşıyoruz. Burada insanların sadece yıkanması değil, iş yapılması sebebiyle sıcak suya da gereksinim vardı. Dergahtaki meydan evi aynı zamanda aşevi ve hamam, merkezi bir ısıtma sistemi ile birbirine bağlı. O yüzden bu dergahın kayda değer en güzel yönlerinden birisi hala burada bir hamamın da olmasıdır.

    MEYDAN EVİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ!

    Birçok medeniyetin izleriyle birlikte Aleviliğin derin tarihini günümüze taşıyan mekanlardan birisi de Şahkulu Sultan Dergahı içerisindeki meydan evi. İstanbul’daki en eski Bektaşi yapısı olarak gösterilen bu ibadethane içerisinde günümüzde de cemler yürütülüyor. Tuğla ve taştan yapılmış yapının özelliğine dair yazar Ayhan Aydın şu bilgileri paylaştı:

    “Burası Bizans yerleşim birimi üzerinde yükselen bir yapı iken gök kubbeyi andıran yapı içerisinde bir kökün üzerinde dalları görüyoruz. Meydan evi içerisindeki mevcut görüntü bir görüşe göre Tuğba Ağacı’nı nitelendiriyor. Peki ne için Tuğba Ağacı remz edilmiş, örnek alınmış olabilir? Hazreti Muhammed’in, vasisi olan Hz Ali’ye kutsal emanetleri Tuğba Ağacının altında verdiğini biliyoruz. Dolayısıyla Hakk Muhammed Ali çerağının yandığı bir mekan ve bu mekan da 12 dilime ayrılıp 12 imamları simgeliyor. Ve biz gök kubbe altında Tuğba Ağacının içerisinde cem uluyoruz. Yukarıdaki pencereler de göğe açılan birer kapıdır.

    Dergah içerisinde bir de çeşmeler var ama bu kesinlikle abdest almak için yapılan çeşmeler değildir. Çünkü gönül abdesti vardır, insanlar Alevi Bektaşi yolunda Yol’a girdiği zaman kurbanını tığlar ve sonrasında dedenin huzuruna çıkarlar. Darda, didarda, cemde insanlar yıkanır. Dolayısıyla her insan temizlenir. Alevi Bektaşi toplumu da zaten yüzyıllardır kendisine kara çalındığı şekliyle temizliğe en fazla önem veren topluluktur. İnsanlar zaten meydan evine temizlenerek gelirler. Buradaki çeşmeler kevser suyunu simgeler. Kevser varlıktır, sonsuzluktur berekettir. Hazreti Fatma Ana, Ehlibeyt kevseridir. Dolayısıyla bu meydan evinde bolluğun, bereketin, sevginin, aynı zamanda saflığın timsali olan nurlar olduğu kadar Kevser suyu da akıtılır. Aynı zamanda Kerbela’da Hazreti Hüseyin, zalimler elinde katledildiği için susuz kalan şehitler aşkına bu çeşmeler vardır. Bu çeşmelerden alınarak insanlara Kerbela suyu dağıtılır. Yoksa abdestle bir ilgisi yoktur.

    40 ÇERAĞ YAKMA GELENEĞİ!

    Ayrıca burada dedebaba postunun yanında küçük bir ocak görüyoruz. Burada şamdanlar yanar. Çerağ nurdur, aydınlıktır. Bektaşilikteki büyük ibadetlerde 40 adet çerağı yakılır. Kırklar bu öğretinin temellerindendir ve semboliktir. Dünya ve mekan sahipsiz ve boş değildir. O nedenle çerağlar her daim yanar. Nur, yani çerağlar söndürüldüğü zaman kıyamet deryası vardır. O yüzden sonsuza kadar bu dergahlarda çerağlar yanacaktır.”

    ANADOLU’DAN GELİP KENDİ İZLERİNİ BULANLARIN MEKANI!

    Şahkulu Sultan dergahında dedelik hizmeti yürüten Ali Doğan da dergahların tarihsel süreçteki önemine dikkat çekti. Anadolu’da ocaklar sisteminin geçerli olduğunu belirten Doğan, “Birçok bölgede ocak sistemi ile bu Yol işler ama biraz daha batıya geldiğimizde buralarda tekke ve dergahların daha önde olduğunu görürüz” dedi. Ali Doğan, Şakkulu Sultan Dergahına dair şu bilgileri paylaştı:

    “Bu dergahlar Anadolu’dan İstanbul’a göç eden Alevi Bektaşi inancına sahip, veyahut da dönemin Osmanlı hükümdarlığı döneminde şehirde yaşayan Alevi Bektaşi kimliğine sahip canlarımızın hizmet gördüğü; nasıl ki Anadolu’da ocaklar ise batıda da bu dergahlarda Bektaşi inancına sahip canlarımız, erkan açmışlar. Şehir hayatında bu dergahlar hizmet etmiştir. Burası ‘hangah’ olarak geçer. Yani, cümle canların toplandığı, cem olduğu sosyalleştiği, ilim irfan üzere hareket ettiği ocaklardır. Osmanlı döneminde buraların yakılıp yıkılıp, terk edilmesi sonrasında kendi kaderiyle baş başa bırakılması ve daha sonrasında Anadolu’dan gelen Alevilerin buralara yerleştiği zamanlarda kendi izlerini arayarak buldukları bu dergahları küllerinden tekrar inşa edip, Anadolu’daki kendi ocak sistemi gibi bu dergahları meydana getirip hizmetlerini buralarda yapmışlardır.”

    DERGAHLARA CAMİ DAYATMASI!

    Bektaşi dergahlarının tarihte yakılıp yıkılmasının yanı sıra bir de farklı inançların gölgesinde bırakılma durumu da söz konusu. Günümüzde ayakta kalan ya da yıkılan dergahların arazileri içerisinde camilerin varlığını da görmek mümkün. Dede Ali Doğan, camilerin, dergahlara bu denli dahil edilmesine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

    “İstanbul, Alevilerin olduğu gibi Sünnilerin de olduğu bir şehir. Burası için böyle bir iyimserliği düşünebiliyoruz ama Anadolu’ya gittiğimiz zaman; örneğin Şahkulu Sultan dergahının yanında bir cami var, diyelim ki burada bir ihtiyaç var! Anadolu’ya gittiğimiz zaman köklü kadim ocak ve türbelerin yanlarında da cami görüyoruz. Komple Alevi olan köylüler, ibadetlerini camide değil cemevinde yapıyor. İstanbul’da bu durumu ironi ile çözümledik ama tamamen Alevi köyü olan bir köyde cami niye yapılır? Burada o insanların asimilasyonu için mi çalışılıyor diye bir düşünce aklımıza geliyor. Ulularımızın, pirlerimizin türbelerinin, veyahut da cemevlerinin yanına birer cami yaptırılmasını maksatlı görüyoruz. Bu yapılanları çok da doğru bulmuyoruz.”

    DEVLETTEN BEŞ KURUŞ PARA ALMADAN DERGAH ONARILIYOR!

    Alevi toplumunun asimilasyonu için çabalayan iktidarlar, 1925 yanından sonra inanç merkezlerine yönelik baskı politikalarını arttırdı. Tekke ve zaviyelerin yasaklanması ardından Şahkulu Sultan Dergahına dönük bir de kundaklama faaliyeti oldu. 1980’li yıllara dek atıl halde olan Dergah Mehmet Ali Yılmazkaya’nın öncülüğünde adeta yeniden küllerinden doğdu. Şahkulu Sultan Dergahı Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Yılmazkaya, dergahın bugünkü haline nasıl geldiğini şu sözlerle özetledi:

    “Babamın vasıtasıyla Şahkulu Dergahını tanıdık. 1970’li yıllarda bir veli, ulu, rahmetli babama Şahkulu’nu işaret ederek ‘burayı Sen İhya edersin’ diyor. O zamanlar burası harabeydi, ne bahçesi ne de duvarları yoktu. Bir tek tarihi cemevi ve aşevi ayaktaydı. Orası da tabii virane biçimdeydi. Babam büyük bir bağla Gültepe’den Göztepe’ye gelir, bizi de getirirdi. Çocukluğumdan beri burayı bilen birisiyim.

    Babam, 1970’lerde buraya dernek kurmak istedi fakat o zamanlar Aleviliğini saklayan insanlar bir türlü derneği kuramadılar. 1980 yılında tam dernek kuracaklardı ihtilal oldu. Fakat burayla irtibatı hiç kesmiyorduk, devamlı gelip gidiyorduk. Abdal Musa lokmalarını da burada yapıyorduk. Hatırladığım kadarıyla 1982 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğüne askeriyeden bir albay atadılar. Bu yönetici, babama ‘Sen orayı ne yapacaksın?’ diye soruyor. Babam da ‘İhya edeceğim. Biz Aleviyiz. Halkıma burada hizmet edeceğim’ diyor. Bunun üzerine babama, Şahkulu’nu bir buçuk yıllığına veriyorlar. O süre içerisinde tabii babam söylediklerini yapamıyor. Bu süreyi tekrar bir buçuk yıl uzatıyorlar. Ve babam, buranın duvarlarını örüp derneği kurunca dergahı da dernek bünyesine alıyor. 1987’den 1994 yılına kadar burayı dernek idare ediyor. Halkın parasıyla, yani devletten beş kuruş para almadan bu şekilde Mehmet Ali Yılmazkaya’nın önderliğinde Muharrem Taşdemir, Hasan Işık, Makbule Nergis gibi isimler birlikte çalışıyor.

    Sonrasında buranın tahsilini istiyorlar ancak derneklere bu tahsis yapılamadığı için bir vakıf kuruluyor. Babam o tahsisi hızlandırmak için 7 kişi ile bir vakıf kurmuştu ve bu kişilerin içerisinde ben de varım. Vakfımız bu şekilde halkımıza hizmet ediyor. Perşembe, Cumartesi ve Pazar burada halka lokma veriyoruz. Ayrıca panellerimiz seminerlerimiz oluyor ve yolu yürütmek için dedemiz pazar günleri cem yapıyor.

    Bizden yardım isteyen dernek ve vakıflara da yardım elini uzatmaya çalışıyoruz. Devlet Son bir yıldır bizden sadece kira ve elektrik parası almıyor. Yani burası kendi imkanıyla kavrulan bir dergah. Bana göre işlevini de yapıyor. Daha da iyiye gideceğini umuyorum. Tabii ki insanların vermiş olduğu ufak paralarla buralar yapılmış ve yapılmaya devam ediyor ama halkımız da duyarlı, yardımlarını esirgemiyor.”

    ONARIM SIRASI KARYAĞDI BABA TEKKESİ’NDE!

    Siyasi iktidarların, Alevi kurumlarının üzerinde baskıları sürse de Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı, imc usulüyle halkın taleplerine karşılık buluyor. Dergah, inançsal hizmetlerin yanı sıra eğitim alanına yönelik de üretimlerini sürdürüyor.

    2006 yılından günümüze dek Şahkulu Sultan Vakfı yönetiminde yer alan Mimar Rıza Baş, dergahın teknik işlerini üstlenen bir isim. İstanbul genelindeki Alevi Bektaşi dergahlarına dönük olumsuz yaklaşımlara dikkat çeken Rıza Baş şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Sürekli şekilde burada teknik işlerle; yani inşaat revizyon, restorasyon işleriyle ilgilendim. Şahkulu’nda halktan mum satarak topladığımız paraları, iş adamlarının yardımlarını, halkın yararına sunmak üzere tesisler yapmaya başladık.

    Eyüp İlçesinde Pierre Loti’nin üstünde Karyağdı Baba Tekkesi var. O tekkenin alımı konusunda 1990 yılından bu yana başkanımız epey uğraştı ve sonrasında tapusunu alabildik. Şimdi orası metruk bir durumda. Restorasyonu ile ilgili bir çalışmanın da içerisindeyiz. Orayı da hayata kavuşturmak istiyoruz. Şu an birinci hedefimiz, Karyağdı Baba Tekkesini eğer Büyükşehir Belediyesi yapmazsa biz kendimiz yapacağız. Kendi gücümüzü orayı inşa edebiliriz.”

    ÇOK SAYIDA ÖNEMLİ ZATIN KABİRLERİ BU HAZİREDE!

    Tarih Yazarı Burak Çetintaş ise Şahkulu Sultan Türbesi etrafındaki hazire alanının özelliğine değindi. Burak Çetintaş, “İstanbul’un en zengin Mezarlığı” olarak gösterdiği alana dair şu bilgileri paylaştı:

    “Gözcü baba Göztepe Erenköy Kartal gibi önemli makamların kesişiminde olan bir noktadayız şu anda. Yaklaşık 650 senelik bir dergahtan bahsediyoruz. İstanbul’un en önemli en büyük tasavvuf ocaklarından birisi burası.

    Bektaşiliğe yakınlık duymuş, burada hizmet görmüş olan kimselerin veya buraya gönülden bağlı olan, imkanlarını dergah için seferber etmiş kimselerin vasiyetleri mucibince defnedildikleri bir mezarlık burası. Aşağı yukarı 60 kadar mezar taşı bulunuyor. En eski tarihliler 16. yüzyıla ait fakat 19. yüzyıla ait taşların daha ağırlıklı olduğunu görüyoruz. Burada önemli zatlar arasında telaffuz edebileceğimiz Mehmet Ali Hilmi Dedebabanın ardılı olan Ahmet Babanın mezarı var. Mısri Meydanını burada uyandıran zatın mezarı var. Önemli devlet bürokratlarının da burada mezarları bulunuyor. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra vefat etmiş olan Koyun Babanın mezarı da burada. Dolayısıyla bir araştırmacı buraya geldiği zaman hem tasavvuf tarihi ile ilgili hem geç dönem bürokrasi ile ilgili pek çok önemli zatın kabrini görebilir. İstanbul mezarlıklarında çok fazla rastlamayacağımız çok çeşitli Bektaşi tarih şeriflerini burada görüyoruz. Bu bakımdan İstanbul’un en zengin Mezarlığı Merdivenköy Şahkulu haziresidir diyebiliriz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

  • Akademisyen Melih Duygulu: Abdallar herhangi bir topluluk değildir; deruni yanı vardır-VİDEO

    Akademisyen Melih Duygulu: Abdallar herhangi bir topluluk değildir; deruni yanı vardır-VİDEO

    PİRHA – Akademisyen Melih Duygulu, Şahkulu Sultan Dergahı Söyleşileri’nde “Abdallar” başlıklı sunum yaptı. Duygulu, Abdal toplumuyla ilgili birçok bilinmeyenin olduğunu vurgulayarak “Abdallar herhangi bir topluluk değildir. Bir yandan derunidirler diğer yandan normal yaşayan; kalaycılık, elekçilik yapan bir topluluktur” dedi.

    Şahkulu Sultan Dergahı’nda her cumartesi yapılan sohbetlerin bu haftaki konuğu Etnomüzikolog-Akademisyen Melih Duygulu oldu.

    Sohbetin sunumunu Yazar Ayhan Aydın yaptı. Aydın, “Anadolu’nun solmaz topluluğu” olarak ifade ettiği Abdal topluluğu hakkında birçok bilinmezin olduğunu söyledi. Ayhan Aydın, “Yaşadığımız coğrafyada ne kadar kültüre, inanca yönelirsek o kadar zenginleşiriz. Melih Duygulu, hep insana dair yapılarla ömrünü geçirdi. Daima bir eli bilimde ve sahada oldu” diye de ekledi.

    ABDALLARIN GİZLİ DİLİ, ABDOLİ!

    “Abdallar” başlıklı sunumda konuşan Melih Duygulu, konuşmasına Şahkulu Sultan Dergahı’nın “gerçek bir Abdal mekanı” olduğunu belirterek başladı. Duygulu, ‘Abdal’ kelimesinin “Özel bir zümreyi” ifade ettiğinin altını çizerek şu konuşmayı yaptı:

    “Felsefe ile inanç zaman zaman iç içe geçiyor. Bunu büyük ozanlarda görürsünüz. ‘Bir insan hem pir, hem sultan hem de abdal nasıl olur?’ diye bir dedeye sormuştum. Bu üç sıfatın da ayrı ayrı ele alınması gerektiğini söylemişti. Bazen ‘Sultan’ ifadesi olmadan ‘Pir Abdal’ olarak da duyarız. Ama bu iki sıfat Abdal topluluğunda ayrılmaz.

    Abdalların kendini var etme biçimi İslam içine doğru olmuş. Ama bizim İslam’dan anladığımız sadece oruç, namaz, kitap değil. Alevilikte ise bir ‘görgü’ kavramı var. Eğer görgüden geçmemişseniz boyuta girememişsinizdir. Her görgüden geçen tabi o deruniliğe ulaşamayabilir. İşte o derinliğe ulaşılabildiği takdirde kişiye ‘Abdal’ denilmekte.

    Abdallar, bugün Anadolu içlerinde; Yozgat, Çorum, Tokat, Antep, Afyon dairesel hattı içinde yaşıyor. Anadolu’daki özellikleri ise blok olarak Aleviler. Abdallıktan dönüp başta toplumlara gidenler de var tabi. Örneğin Kürtlere yönelen Mıtrıplar var. Abdallar, ‘biz aslında Türkmeniz’ diyorlar ama gerçekten öyle olduklarını bilemiyoruz. Abdalların kendi içlerinde ‘Abdoli’ isimli bir de gizli dilleri var.

    “ABDALLIĞI ANLAMAK KOLAY DEĞİL”

    Akademisyen Melih Duygulu, Abdal kültürünün derinliği hakkında şöyle devam etti:

    “Abdal olarak hep Neşet Ertaş’ı gösterildi ve bilimi tam da orada çökerttik. Abdallığı Neşet Ertaş’la tariflemek meselenin özü değildir. Neşet Ertaş’tan başka Pir Sultan Abdal, Abdal Musa akla gelmeli. Bu konuyu araştırmak çok derin bir mevzu. Abdallığı anlamak kolay değil.

    Abdallar sepetçilik, elekçilik, müzisyenlik, kalaycılık gibi işler yapıyorlar. Ayrıca Hacı Bektaş ocağına bağlılar. Fakat şöyle bir şey var, Abdallara yönelik hep başka toplumlar tarafından kendisine benzetilme gayreti vardır. Abdallara her işi yaptırırsınız ama aile olma durumuna gelince iş değişir! Abdallar hep Çingenelerle eşit pozisyonda tariflenir. Peki Abdalların, Çingenelerle ilgisi nedir?

    Abdallar kendilerini çoğu kez Türkmenlerle bir görür fakat Aleviliklerinden ötürü müdür ama tam bir Türkmen gibi de değillerdir. Türkmenlerden bir farkları var. Çünkü inanç içerisinde de tariflenirken ‘Abdal’ oldukları özellikle belirtilir.”

    “ABDALLAR HERHANGİ BİR TOPLULUK DEĞİLDİR”

    Melih Duygulu, Abdallarda müziğin yerine de değindi. “Tam anlamıyla bir Sünni Türk ve Kürt için müzik çok sıkıntılı bir alandır” diyen Duygulu, Aleviler tarafından müziğin değerli bir alan görüldüğünü ifade etti.

    Melih Duygulu, konuşmasında “Abdallarla birlikte karşımıza bir batıni dünya da çıkıyor. Dışarıdan okumak ise pek mümkün değildir. Poşalar da Abdalların bir koludur ama Ermenice konuşup Abdolice bilmezler. Güneyde ise Qerecîler olarak karşımıza çıkarlar. Abdallar herhangi bir topluluk değildir. Bir yandan derunidirler diğer yandan normal yaşayan; kalaycılık, elekçilik yapan bir topluluktur.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Alevi Ocak sistemini ayağa kaldırmanın yollarını aramalıyız’-VİDEO

    ‘Alevi Ocak sistemini ayağa kaldırmanın yollarını aramalıyız’-VİDEO

    PİRHA-Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali kapsamında ‘Anadolu ve Balkanlarda Alevi Topluluklar, Ocaklar, Dergâhlar’ panelinde Alevi ocak sisteminin önemine değinilerek kentlerde de Alevi ocak sisteminin yürütülebileceği ve pir, ocak sisteminin Aleviliğin her şeyi olduğu vurgulandı.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği ve bu yıl üçüncüsü yapılan Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali kapsamında ‘Anadolu ve Balkanlarda Alevi Topluluklar, Ocaklar, Dergâhlar’ konulu panel yapıldı.

    Panele konuşmacı olarak Üryan Hızır Ocağı Evladı ve Gazeteci Veli Büyükşahin, Yazar Ayhan Aydın ve Araştırmacı Yazar Hamza Aksüt katıldı.

    “ALEVİLİĞİ ALEVİ YAPAN ŞEY ALEVİ OCAK SİSTEMİDİR”

    Üryan Hızır Ocağı Evladı ve Gazeteci Veli Büyükşahin Alevi Ocak Yapısına ilişkin şöyle konuştu:

    “Alevi ocaklarına ve Aleviliğin ne olduğuna ilişkin çok büyük tartışmalar var. Alevi toplumu kapalı bir toplum her şeyi kendi içerisinde yaşıyor. Asimilasyon çabaları ve yok etme çabaları çok fazla. Aleviliği Alevi yapan şey Alevi ocak sistemidir. Tek başına aileyle dedeyle bir ocak ocak olmaz. Aleviler kırdan kentlere göç etmeye başladılar. Modernleşmeye başladılar. Kentlerde cemevlerimiz kuruldu derneklerimiz kuruldu ama ocak sistemi ve pir talip ilişkileri organik olarak orada yaşıyor. Dedelik mürşitlik taliplik bir görevdir, mirastır aslında. Şehirlerde kentlerde ocak sistemi bence varlığını sürdürebilir. Sosyal bilimciler de aynı böyle tarif ediyorlar. Dünyada yaşadığımız her yerde saldırıya o kadar açık haldeyiz ki güvenli bir ortam arıyoruz. Siyasal anlamda o ortamı partilerle sağlayabiliriz. Ama inanç anlamında bir topluluk bir cemaat hali zorunluluk. Kent ortamında da ocaklar varlığını sürdürebilir ama yeni koşullara göre bunu sürdürmek lazım.

    “OCAK SİSTEMİNİ AYAĞA KALDIRMANIN YOLLARINI ARAMALIYIZ”

    Her perşembe mutlaka herkes ceme katılacak diye bir şey yok. Mutlaka yapması gereken dönemler var ama yazın mesela kentlerde çalışma durumundan kaynaklı dedeler de ceme gidemezler. Tekrar ocak sistemini 21. Yüzyılda ayağa kaldırmanın yollarını aramalıyız. Kent merkezlerinde hem kentleşebiliriz hem sosyal anlamda cemevlerimizde birçok şeyimizi yaratabiliriz ama miras anlamında gelen ocak sistemimizi kentlerde de sürdürebiliriz. Biz bu ocakların evlatları olarak bu konuda elimizi taşın altına koymamız lazım. Alevilerin sınırlarını diğer topluluk belirliyor. Bizim sınırlarımızı insanlar belirliyor ama bizde onlarınkini belirliyoruz. Dolayısıyla bu konuda tüm toplulukların buna böyle yaklaşması lazım.”

    “PİR VE DEDE OCAĞI ALEVİLERİN HER ŞEYİDİR”

    Araştırmacı-Yazar Hamza Aksüt de Alevi topluluklara ilişkin konuşarak şunları dile getirdi:

    “Anadolu Aleviliği diye bir kavram şu an pek sık kullanılmıyor. Aleviler sadece Ortadoğu’da değil Balkanlar’da da var. İran Irak sınırında 8 ile 10 milyon Alevinin olduğu değişik kaynaklarda mevcut. Suriye’de, Ürdün’de yine Aleviler var. Alevi coğrafyası denince sadece Anadolu Alevileri söz konusu değildir. Aleviliği ve Alevileri günümüze getiren dede ocaklarıdır. 5 temel pir ocağı var. Suriye’de Alevi Araplar büyük çoğunlukta. Afrin ve yöresinde Alevi Kürtler var. Türkiye’de de abartıldığı kadar Alevi nüfusu yok. Dede ocaklarına değinirsem pir ocağı ve mürşit ocağı var. Ağuçan Ocağı en kalabalık talip olarak görünüyor. Ağuçan Ocağı farklı etnisiteleri barındırıyor. Diğer ocaklar farklı etnisite barındırmaz. Herkesten Alevi olur ama herkes Seyit olamaz. Hacıbektaş Ocağının asıl talipleri Abdallardır. Aleviler farklı etnisitelerdendir ama diyelim Sivas Alevileri diye bir şey olmaz. Sivas’taki Aleviler olur, Anadolu Alevileri olmaz Anadolu’daki Aleviler olur. Pir ve dede ocağı Alevilerin her şeyidir. Ocaklar şehirlerde rahatlıkla örgütlenir.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ AYRIMINI BALKANLARDA DA GÖREBİLİYORUZ”

    Yazar Ayhan Aydın ise Anadolu ve Balkanlar’daki Alevi topluluklara ilişkin şu bilgileri verdi:

    “Bektaşilik sonradan gelişen tarikat sistemidir. Buradaki topluluklar Alevi Kızılbaş Türkmen soyluluğudur. Ocak sistemi vardır. Seyit Ali Sultan Dergahı’nda bunu görebiliriz. 1826’da 2. Mahmud’un Bektaşiliği yasaklamasıyla Balkan Rumeli Anadolu Bektaşiliği başka yöne kaymıştır. Bulgaristan ve Yunanistan’da tamamen Türkçe konuşan Türk toplulukları vardır. Balkanları bu anlamda ikiye ayırabiliriz. Anadolu Kızılbaş Ocak sisteminin uzantısı olan tümüyle Türklerden oluşan topluluk Bosna Hersek’te Kosova’da Pir Balım Sultan topluluğudur. Farklı unsurlardan insanlar Bektaşiliğin sistemine uydukları zaman Bektaşiliğe girebiliyorlar. Alevi Bektaşi ayrımını Balkanlar’da da görebiliyoruz. Hacı Bektaş, Çelebilerin merkezi ama aynı zamanda Babagan kolu dediğimiz inanç merkezinin de merkezidir.”

    “HACIBEKTAŞ, SERÇEŞME OLMAZ ÖZELLİĞİNİ HİÇBİR ZAMAN KAYBETMEDİ”

    Hacıbektaş serçeşme olma özelliğini tarihte hiçbir zaman kaybetmemiştir. Balkan ülkelerindeki Bektaşi Alevi toplulukları Sarı Saltuk’u kutsarlar. Sarı Saltuk Hacıbektaş’ın vekili olarak düşünceyi oralara kadar götürmüştür. Seyit Ali Sultan kutup yıldızımızdır. Birçok kentte hala dergahlarımız ocaklarımız açık. Balkanlardan gelen canlarımız bu erkanları sürdürüyorlar. Arnavutluk’ta bir Bektaşi devleti kurulmaya çalışılıyor. Devletlerin işin içine karıştığı sistemlerle değil yolumuzu erkânlarımızı değerleriyle sürdüren gerçek ozanlarımıza dedelerimize ne mutlu.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Alevi Bektaşi toplumunun devlete ihtiyacı yok, oyunlara alet olmayalım’ – VİDEO

    ‘Alevi Bektaşi toplumunun devlete ihtiyacı yok, oyunlara alet olmayalım’ – VİDEO

    PİRHA – Yazar Ayhan Aydın, Arnavutluk’ta kurulacağı duyurulan Bektaşi Devleti’ni değerlendirdi. Aydın, Alevi Bektaşi toplumunun bir devlete ihtiyacı olmadığını belirterek, “Arnavutluk’taki Bektaşilik ve Bektaşi merkezi sadece Arnavutlukla ilgilidir. Dünya Bektaşi Merkezi olarak kendilerini isimlendirmeleri bile olaya ne kadar yanlı ve hedef gözeterek baktıklarını da bize göstermektedir. Biz devletleri, ayrılıkları, cinsiyet ayrımcılığını, zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırmak istiyoruz. Lütfen uyanalım” dedi.

    1826 sürecindeki Osmanlı’nın Alevi Bektaşiler üzerinde uyguladığı yıkım politikaları, Dedebabalık makamının Arnavutluk’a taşınmasına neden oldu. 1925 Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile de Dedebabalık makamı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.

    Geçen hafta Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, başkent Tiran’da Bektaşi tarikatı için Vatikan benzeri, egemen bir mikro devlet kurmayı planladıklarını söyledi. Mini devletin ülkenin sayıca en büyük dördüncü dini topluluğu Bektaşilerin siyasi merkezi olması planlanıyor.

    Edi Rama, mikro devlet planından, BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında “Amacımız, Tiran’daki Bektaşi Dünya Merkezini egemen bir devlete, yeni bir ılımlılık, hoşgörü ve barış içinde birlikte yaşama merkezine dönüştürmek” dedi.

    Arnavutluk’ta geçen yıl yapılan nüfus sayımına göre Bektaşi toplumunun, nüfusun yüzde 10’unu oluşturduğu tahmin ediliyor.

    Yazar Ayhan Aydın, Arnavutluk’ta kurulacağı duyurulan Bektaşi Devleti’ni PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ARNAVUTLUK’TAKİ BEKTAŞİLİK SADECE ARNAVUTLUKLA İLGİLİDİR”

    Arnavutluk’taki Bektaşiliğin tüm Bektaşileri temsil etmediğini dile getiren Ayhan Aydın, “Aleviliğin merkezi Anadolu olduğu gibi Bektaşiliğin de merkezi Anadolu’dadır. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki Bektaşilik de Hacıbektaş Dergahı’ndaki Babagan Bektaşi koluna da dahil olmak üzere Dedebabalık sistemine bağlıdır. Dolayısıyla bugün 1925 yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Türkiye’de Tekkelerin kapatılmasından dolayı herkes kendisine göre bir yorum yürütmüş, Bektaşiliğin birden çok merkezi varmış gibi bir algı yaratılmıştır. Bu gerçek değildir. Hala bugün Türkiye’de birçok babamız Dedebaba’ya bağlı olmak üzere meydanlarını açmaktadır. Binlerce Bektaşi aynı Yolda aynı erkanda hizmetlerini yerine getirmektedir. Dolayısıyla Arnavutluk’taki Bektaşilik ve Bektaşi merkezi sadece Arnavutlukla ilgilidir” dedi.

    “İYİ NİYET GÖREMİYORUM; ALEVİLİĞİN, BEKTAŞİLİĞİN EVRENSEL DEĞERLERİNE AYKIRIDIR”

    “Dünya Bektaşi Merkezi olarak kendilerini isimlendirmeleri bile olaya ne kadar yanlı ve hedef gözeterek baktıklarını da bize göstermektedir” diyen Ayhan Aydın şöyle devam etti:

    “Çünkü Tiran’daki Bektaşiler birliği sadece Arnavut Bektaşilerini kapsar. Fakat bu merkez Arnavut devletinin desteği ile örneğin Makedonya’daki, Kosova’daki tekkeleri de kendisine bağlamak için büyük bir mücadele vermiştir. Fakat bugün Kuzey Makedonya olarak isimlendirdiğimiz tekkelerin önemli bir kısmı Arnavutluk’a bağlanmayı reddetmektedir. Kesinlikle kabul etmemektedir. Arnavutluk’un içindeki bazı Bektaşi tekkeleri de Tiran merkezindeki Dünya Bektaşi Merkezi’ne bağlı değildir. Burada iyi niyet göremiyorum. Dolayısıyla Bektaşiliğin, Aleviliğin evrensel değerlerine de aykırıdır. Hacı Bektaş Veli, Bektaşilerin de Alevilerin de Serçeşme olarak kabul ettikleri büyük bir Pir’dir. Dolayısıyla Türkiye, Bektaşiliğin ana merkezidir. Bugün tekkeler kapatılmış olsa bile Bektaşiler, meydanlarını kendi evlerinde veya daha büyük merkezlerde açmaktadırlar. Hacı Bektaş Dergahı’na giderek kendi özel ibadetlerini yerine getirmektedirler.”

    “BEKTAŞİLİK; ALEVİLİĞİN ÖZÜNDE VARDIR, ALEVİLİKTEN DOĞAN BİR SİSTEMDİR”

    Alevi Bektaşi toplumunda bir devlet kurma düşüncesinin olmadığını da söyleyen Aydın, “Yaşadığı toplumu, ülkeyi kendi inançları çerçevesinde değiştirme gibi bir düşünceleri de yoktur. Aleviler Bektaşiler sadece yüzyıllar boyunca hayatlarında ilke edinmiş oldukları değerler çerçevesinde yaşamak istemişlerdir. Dede talip ilişkileriyle, ocaklarla, tekkelerle, dergahlarla yollarını, inançlarını, kültürlerini yaşamak istemişlerdir. Hangi ülkede olurlarsa olsunlar o ülkenin daha insancıl bir yönetime kavuşması için ancak kendi özlerinden gelen enerjiyi oraya katmışlardır. Ama bu da onların felaketi olmuştur. Hümanizm, barış, kardeşlik, sevgi Bektaşiliğin özünde vardır. Zaten Bektaşilik, Aleviliğin özünde vardır. Bektaşilik, Alevilik inancından doğan bir sistemdir” dedi.

    “ALEVİ BEKTAŞİ TOPLUMUNUN BİR DEVLETE İHTİYACI YOK”

    Alevi Bektaşi toplumunun bir devlete ihtiyacı olmadığını da belirten Aydın şunları kaydetti:

    “Alevi Bektaşi toplumu zaten Rıza Şehri’ni kendi cemlerinde yaratıyorlar. Dışarıdan gelen dayatmalar sadece Alevi Bektaşi toplumunu yozlaştırmak ve yok etmek için kurgulanmış sistemlerdir. Arnavutluk’taki yapıyı da ben bu çerçevede değerlendiriyorum. Arnavutluk’ta Bektaşiler, hiçbir ülkede olmadığı kadar rahat ve özgür bir şekilde ibadetlerini yerine getiriyorlar. Dolayısıyla bu kadar özgürlüğün olduğu bir yerde tekrar bir devlet kurma düşüncesinin bir oyundan başka bir şey olmadığını herkesin görmesi gerekir. Biz devletleri, ayrılıkları, cinsiyet ayrımcılığını, zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırmak istiyoruz. Bu sefer milliyetçilikle toplumları ayrıştırma yoluna gidiliyor.

    “OYUNLARA ALET OLMAYALIM”

    Yani Alevi Bektaşi toplumunun devlete ihtiyacı yok. Kendi kimliğiyle özgün, özgür bir şekilde kendi varlığıyla var olma sürecine ihtiyacı var. Devletler bizi sevdikleri için bizimle ilgilenmiyorlar. Bizi kullanmak için bize yaklaşıyorlar. Lütfen uyanalım. Türkiye’dekiler, Yunanistan’dakiler, Bulgaristan’dakiler, Makedonya’dakiler, Kosova’dakiler, Arnavutluk’takiler ve her yerdeki Alevi Bektaşi toplumu, devletlerin bize zararı olmuştur. Bizim kanımızı akıtmışlardır. Bize yararları olmamıştır. Biz kendi sorunlarımızı kendimiz çözmek zorundayız. Oyunlara alet olmayalım.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Yazar Ayhan Aydın: Alevi toplumunu yozlaştıran sahte dedelere, babalara karşı halk bilinçlendirilmeli

    Yazar Ayhan Aydın: Alevi toplumunu yozlaştıran sahte dedelere, babalara karşı halk bilinçlendirilmeli

    PİRHA – Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri sırasında hükümet kanadının düzenlediği ve çok sayıda pirin, “rızalığımız yoktur” demesine rağmen yürütülen ceme dair eleştiriler sürüyor. Yazar Ayhan Aydın, Baki Güngör adlı şahsın cemi yürütenlerden olmasına sert tepki gösterdi. Aydın, “Bu yolu para, menfaat, kişisel bazı dürtüleri için kullananlara, kendilerinde bir ulûhiyet arayanlara yazıklar olsun” dedi. Aydın, tüm aydınların, kurum yöneticilerinin, gerçek dede ve babaların bu durumlara el atmaları gerektiğini kaydetti. 

    MHP’nin desteğiyle AKP’nin kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından 61. Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne müdahale edilmesine Alevi toplumunun tepkisi sürüyor.

    Yazar Ayhan Aydın da anma etkinliklerine yönelik asimilasyon faaliyetlerini eleştirenlerden biri oldu.

    “BU AYDINLIK YOL SAHİPSİZ DEĞİLDİR”

    Yazar Aydın, Hacı Bektaş Veli Anma Etkinliklerinin yapıldığı günlerde Cemevi Başkanlığı tarafından dergah içerisinde yapılan cemi işaret ederek, konuya dair görüşlerini paylaştı. Cemi yürüten isimlerden biri olan Baki Güngör’e yönelik yazısında Ayhan Aydın’ın yazısından bazı bölümler şöyle:

    “Aleviliği yaşatan gerçek dedeler ve bu yolda yozlaşanlar! Baki Güngör ve fedaileri!

    Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı; dede olmayıp dede diye lanse edilen, kendimi nasıl gösteririm, buradan kendime ne elde edebilirim, nasıl Cem TV’’ye çıkabilirim, nasıl olur da posta oturup kendimi gösterebilirim diyen gösteriş meraklılarının, Ali Rıza Uğurlu’ya nasıl yalakalık yaparım da yurt dışına çıkabilirim, diyen çıkarcılara kucak açan bir kurum olmuştu.

    Börekçide çalıştığını söyleyen Baki Göngör, Ali Rıza Uğurlu’nun Cem Vakfı’na çağırırken, keşfettiği üstün yeteneklerden sadece birisiydi. Bazı toplantılarda yaptığı ateşli konuşmalar birçok insan gibi Ali Rıza Uğurlu’yu da çok etkilemişti. İçinden, bunu yanıma alırsam, ağzı laf yapıyor, iyi bir silahşör olarak kullanabilirim, diye düşündü. Çünkü daha o zamanlar bile Baki Göngör’ün kendisine dönük ciddi eleştiriler ve suçlamaları vardı. Her zaman yaptığı gibi Ali Rıza Uğurlu bunların hiç birisini dinlemedi. Dolayısıyla hiçbir eleştiriyi dikkate almayan, bildiği gibi her işi yapan Sayın Prof. Dr. İzzettin Doğan’ı ikna edip onu maaşa bağlayarak Cem Vakfı’nda eleman yapması da bir sorun olmadı.

    Uzun bir süre, Cem Radyo’da bin bir hatalarla dolu programlar yapmasına izin verdi, onu kullanmaya çalıştı. Vakıftaki hiçbir işi yapmayan, günlük gazetelerin kupürlerini bile toparlamayan, bir de Basın Yayın mezunu olduğunu söyleyen Baki Göngör’ün de elbette kendine ait planları programları vardı. Kurnaz ve hilece Ali Rıza Uğurlu plan yapar da, Baki durur mu? ‘Haaa ne güzel bir ortam, maaşımı alırım, bir iki program yaparım, kendi alt yapımı oluşturayım, bakın ben size neler yaparım’ diye içinden geçirdi ve bunu da gerçekleştirdi.

    Baki’nin büyük hedefleri, emelleri vardı. O öyle, bir odaya sığacak, maaşla çalışacak adam değildi.

    Personel kayıt için istememize rağmen ne hikmetse bir türlü Basın Yayın diplomasını getirememişti ama ne gam, bu ülke böyle bir ülkeydi zaten. Okula, diplomaya kim bakar ki, sen yeter ki güdebileceğin, sömürebileceğin geniş saf bir topluluk bul! Gerisi Allah kerim, böyle saf toplum zaten mevcut, senin fazla bir şey yapmana gerek yok salya sümük ağla, duygusal konuşmalar yap, bir söz büyücüsü ol, bu ruhsal bunalımlarla boğuşan dilenden iyi anla, ha bir de “yaşam koçu” ol veya öyle davran bak sana ne kapılar açılıyor… Bir de bakmışsın bir ülkenin başına bile geçmişsin!

    Baki Güngör, zamanla kendi kimliğini ortaya çıkardı, Ali Rıza’yla (Ali Rıza Uğurlu) karşı karşıya gelip kapışmaları uzun sürmedi.

    Baki (Baki Güngör) ise Bağcılar Cemevi gençliğini nasıl etkilerim, orayı nasıl içten içe ele geçiririm, bunların tümünün planlarını Cem Vakfı’ydayken yapıyordu.

    “ŞİMDİ Şİİ BİR İMAM OLAN SİNAN BOZTEPE ALEVİ TOPLUMUNU ASİMİLE EDENLERİN BAŞINDA YER ALIYOR”

    Ve sonuçta Ali Rıza Uğurlu’nun bir büyük yeteneği keşfetmesi uzun sürmedi: Sinan Boztepe…

    Parlak, yakışıklı, çok güzel saz çalan, abi sözü dinleyen, boşlukta olan, işsiz güçsüz birisi… Tam da aradığı adamdı Ali Rıza Uğurlu’nun… Hemen cemlere soktu, hem dede, hem zakir, ağzı laf yapıyor… Tam da boşlukta olan zavallı halkın aradığı bir yeni tip daha… Kısa sürede Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı Sekreterliği’ne getirildi, büyük zatı muhterem. Derken Malatya Arapkir’den bu zatın amcası bizzat bize gelerek ‘ne olursunuz yapmayın, bizde dedelik yok, o dede değil, bu yanlış, onu televizyonlara çıkarmayın’ deyince, zaten biz de rahatsızız ama Ali Rıza Uğurlu’ya dolayısıyla İzzettin Doğan’a laf anlatamıyoruz, dedik. Ama Arapkir Onar Köyü’nden gül yüzlü Celal Arslan’la durumu müdüre de söylememize rağmen azar işiten biz olduk. Ben de dayanamayıp Cem TV’deki bir programımda “geçen hafta posta oturanlara bakıyorum, gerçek dedeler cem yürütmeli, yolumuz yozlaştırılmamalı” deyince, her programımı RTÜK üyeleri gibi dinlettiren Ali Rıza Uğurlu, bu sefer bunu fırsat bilip, dedeleri toplayıp benim programlarımın yayından kaldırılması için imza kampanyası yapıyordu.

    Sonuç, şimdi bir metre kara sakal bırakan, cübbe giyen, tümüyle Şii bir imam olan, halkın parasını çarpan, bu konuda Cem Vakfı’yla mahkemelik de olan Sinan Boztepe, Alevi toplumunu yozlaştıran, asimile edenlerin başında yer alıyor.

    “ALEVİ TOPLUMUNU YOZLAŞTIRAN SAHTE DEDELERE, OZANLARA, SAHTE ANALARA KARŞI HALK BİLİNÇLENMELİ”

    Şimdi konumuza gelelim…

    Baki Güngör…

    Yayınladığı videolarında Alevi toplumuna sözde akıllar veren, bir Alevi önderi, uleması pozisyonunda kendisini gösteren, dedeliğin çok ötesinde bir Alevi âlimi kisvesine bürünen ve artık toplumun sömürülmesine karşı çıkmam nedeniyle bir eleştiri yazısı yazınca Baki Göngör’e, gel gör ki, yılanın kuyruğuna basmış oldum.

    Bir dede olup olmadığı tartışılan, büyük kerametleriyle her sene bir başka ocaktan baş gösteren Alevi Şeyhi bana çok kızmış yazdıklarımdan dolayı… Şunları demiştim; “Şarlatanın biri de bu… Türkiye’yi bıraktı şimdi Avrupa’yı hidayete erdirecek… Gönüllere girecekmiş, artık hangi “gönüllere” girecek bilmiyorum.

    Alevi toplumunu yozlaştıran sahte dedelere, sahte babalara, sahte ozanlara, sözde sahte analara karşı halk bilinçlenmezse, o Adnan Hocacılardan bir farkımız kalmayacak!

    “2 BİNE YAKIN SÖYLEŞİ YAPTIM, 20 KİTAP YAYINLADIM”

    Kişisel konulara girmeyeceğim, hatta kendi benliğime de yenilmiş değilim. Baki Göngör’ü yazıp yazmamanın benim açımdan bir önemi olmayacaktı. Ama bunlar gündeme gelmeli, dile getirilmeli, tartışılmalıdır dostlar. Bu da iyi bir fırsat oldu aslında.

    Otuz yıldır tüm Anadolu’da, Balkanlar’da, Avrupa’da yüzlerce haneye mihman oldum. Her birisi benim anam, bacım, kardeşim oldu. Herkes beni sevdi, saydı, kendinden birisi olarak bağrına bastı. İki bine yakın söyleşi yaptım. 20 Kitap yayınladım. Topluma hizmet etmeyi temel şiar olarak kabul ettim.

    Her türlü çirkefliklerine rağmen, bu insanlar da bu toplumda karşılık bulabiliyorsa yara çok derinlere inmiş demektir.

    Tüm aydınların, kurum yöneticilerinin, gerçek dede ve babaların bu durumlara da el atmaları gerekmektedir.

    Gençlerimiz, kadınlarımız büyük bir boşluktadır.

    Bu boşluğu ancak; Alevi Bektaşi Yolu’nun erdemleri, geleneksel değerleri ve çağımızın gerekliliği olan bilimsel çabalar sonucunda gündeme alacağımız çözüm projeleri giderebilir.

    Kültür-sanat-edebiyat-bilim bizlerin olmazsa olmazımızdır.

    Kadınlarımız, gençlerimiz kültür-sanat-edebiyatla, bilimsel bilgilerle beslenmezlerse, okumazsalar, araştırmasalar, bu kitleye kurumlar bilinçli yaklaşmazlarsa bizler çok büyük boşluklara, bunalımlara düşeriz.

    Bizler bu halimizle daha çok Zöhre Analar, Baki Güngörler, Sinan Boztepeler, Ali Yüceler görürüz…

    Dert bizde, derman ellerimizdedir.

    Ulu erenlerin kurmuş olduğu bu aydınlık yol sahipsiz değildir.

    Ama bu yolun bugünkü sahipleri bizleriz.

    Ulu erenler bizde gayret olmazsa ne eylesin bizim gibi bir topluluğa?

    Şaşkın olmak, düşkün olmak için biz çırpınıp durursak onlar neylesin?

    Bu yolun erdemleriyle hareket edip Alevi Bektaşi Yolu’na hizmet edenlere ne mutlu, aşk olsun onlara…

    Bu yolu para için, menfaat için, çıkar için, kişisel bazı dürtüleri için, siyaset için, makam ve mevki için kullananlara, kendilerinde bir ulûhiyet arayanlara yazıklar olsun.

    Hakk erenler onların hakkından gelsin…

    Yolumuzun aydınlığında, gerçeklerin izinde yürüyenlere Allah eyvallah can dostlar…

    Muhabbetlerimle…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Ayhan Aydın: Mağdur Cumhurbaşkanı mı milyonlarca insan mı?- VİDEO

    Yazar Ayhan Aydın: Mağdur Cumhurbaşkanı mı milyonlarca insan mı?- VİDEO

    PİRHA – Yazar Ayhan Aydın hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla açılan davanın bugün ilk duruşması görüldü ve duruşma 13 Aralık gününe ertelendi. Davayı PİRHA’ya değerlendiren Aydın, Cumhurbaşkanına hakaret etmediğini belirterek, “Ben düşünce, vicdan özgürlüğüyle bu ülkede yazı yazma hakkına sahibim. O yüzden benim bu hakkımı gasp edemezsiniz. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, halka kulak verin, halkın doğrularını yazan gazetecilere aydınlara kulak verin. Onları hapse, zindanlara doldurarak bir yere varamazsınız” dedi. 

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle Yazar Ayhan Aydın hakkında açılan davanın duruşması Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi 59. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Ayhan Aydın’ın beraati talep edilirken, mahkeme heyeti duruşmayı 13 Aralık gününe erteledi.

    Alevi hak mücadelesi veren, yıllardır Alevi inancı ve kültürünün geleceğe aktarılması için arşiv çalışmaları yapan, çok sayıda Alevilikle ilgili araştırma kitapları bulunan Yazar Ayhan Aydın, mahkeme sonrası PİRHA‘ya konuştu.

    “BEN BİNLERCE AYDIN GİBİ KENDİSİNİ ELEŞTİRDİM”

    Ayhan Aydın, “Ülkemiz bugün ağır demokrasi ihlallerinin yaşandığı antidemokratik bir ülke olmuştur. Bunun da birinci sorumlusu ‘ben bu ülkenin yönetiminden, ekonomisinden, ahlakından, futbolundan, okullarından, üniversitelerinden sorumluyum’ diyen Recep Tayyip Erdoğan’dır. Ben de kendisini eleştirdim. Kendisinin ülkeyi yönetme şeklinin vicdanlarda yaralar açtığını söyledim. Bu rejimin halkımıza dost olmadığını söyledim. Dolayısıyla hem şiirimle hem yazılarımla, görüş ve düşüncelerimle binlerce aydın gibi kendisini eleştirdim. Eleştirimi yazılı yaptığım için böyle bir suçlamayla karşı karşıya kaldım” dedi.

    “MAĞDUR CUMHURBAŞKANI MI MİLYONLARCA İNSAN MI?”

    “Ben ne Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ne de bir başkasına hakaret etmem. Ben bir insanım, ben bir devrimci demokrat insanım, ben bir Alevi-Bektaşiyim. Bizim özümüzde insanseverlik vardır” diyen Aydın şöyle devam etti:

    “İnsanlığa ve insanlara karşı olan tutumlara da hoşgörülü değiliz. İnsanca yaşamadan taraf olduğum, derin bir karamsarlıkla vicdanım sızladığı için, ülkemizin geleceği için başta bir vatandaş olarak milyonlarca insanın gelecekten umudunu kestiğini gördüğüm için yüreğimdeki acıyla ben bazı şeyleri yazdım. Tabii ki partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘milyonlarca insanın yöneticisiyim’ diyorsa bu eleştirilere kulak tıkamamalıydı. Biz de savunmamızı bu yönde yaptık. Bir hakaret kastı olmadan düşüncelerimi belirtmek istediğimi ifade ettim mahkemede de. Aynı şekilde bana gelen celple mağdur deniyor. Mağdur Recep Tayyip Erdoğan! Şimdi mağdur sayın Recep Tayyip Erdoğan mı milyonlarca insan mı? 13 Aralık’ta da söyleyeceğim. Biz özgürlükleri istiyoruz. Vicdan özgürlüğü istiyoruz. Hapishanelere insanların doldurulmamasını, çocukların da yataklara aç girmemesini istiyoruz. Bir avuç insanın daha da zenginleşmesi uğruna ülkenin mal varlıklarının yağmalanmasını istemiyoruz. Ülkemizin işgalciler altında ezilmesini istemiyoruz. Ve Türkiye’nin demokratik laik bir Cumhuriyet olarak gelişmesini yaşamasını istiyoruz. Okuyan, çalışan, zeki beyinlerin de yurtdışına kaçmasının engellenmesini istiyoruz. Bunları istemek suç mu bunları istemek hakaret mi? Eğer hakaret ise ben bunları hakaret olarak kabul etmiyorum.

    “KİM SUÇ İŞLİYORSA ERDOĞAN ÖDÜLLENDİRİYOR”

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bize teşekkür etmesi gerekir. Çünkü sarayına doldurduğu dalkavuklarla bu ülke yönetilemez. Sarayına yaptığı harcamalarla binlerce çocuğun karnı doyabilir. O yüzden ben bir vatandaşım, insanım, yazarım bu feryatlarım, cumhurbaşkanı duysun diyedir. Sayın Cumhurbaşkanına feryatlarımız vardır. Ülke yanıyor ormanlarıyla yanıyor. Sivas yanıyor. Sivas’ın katillerini affeden Cumhurbaşkanı sen benim cumhurbaşkanım olamazsın. Türkiye’de kim suç işliyorsa Sayın Recep Tayyip Erdoğan ödüllendiriyor. Bizim maksadımız ülkeyi yaşanabilir bir hale getirmektir. Ülkeyi kim yaşanmaz kılıyorsa onlardan da hesap sormak bir vatandaş olarak benim görevimdir. Benim yatağa yattığımda vicdanım rahat uyuyabilmem için Türkiye’de yapılan haksızlıkları haykırmam gerekiyor. Bizler vatandaş olarak yapmamız gerekenleri yapmamışsak bugünkü Recep Tayyip Erdoğan rejimi doğuyor. Milyonlarca insan bir olup Cumhurbaşkanına dava açmış olsalardı, cumhurbaşkanı böyle uydurma nedenlerle binlerce insana dava açamazdı.

    “BENİM SÖYLEDİKLERİMİ DİNLEMEK ZORUNDASIN!”

    Ben sana neden hakaret edeyim? Ben sana yaptığın hataları söylüyorum. O zaman siyasi erk olma, cumhurbaşkanı olma. Benim söylediklerimi dinlemek zorundasın. Ben düşünce, vicdan özgürlüğüyle bu ülkede yazı yazma hakkına sahibim. O yüzden benim bu hakkımı gasp edemezsiniz. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, halka kulak verin, halkın doğrularını yazan gazetecilere, aydınlara kulak verin. Onları hapse, zindanlara doldurarak bir yere varamazsınız. Saltanatınız sonsuz değilidir. Saltanatınız halkın vicdanıyla sınırlıdır. Halkın vicdanının sabır taşını taşırmayın. Nasıl ki ülkemiz hala demokrasiyle yönetiliyor diyorsanız seçimlerin de bir gün sizi değiştireceğine inancımız tamdır.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İlgili Haberler:

    Yazar Ayhan Aydın hakkında açılan davanın duruşması 13 Aralık’a ertelendi

     

     

  • Yazar Ayhan Aydın hakkında açılan davanın duruşması 13 Aralık’a ertelendi

    Yazar Ayhan Aydın hakkında açılan davanın duruşması 13 Aralık’a ertelendi

    PİRHA – Yazar Ayhan Aydın hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla açılan davanın duruşması görüldü. Ayhan Aydın’ın beraati talep edilirken, mahkeme heyeti duruşmayı 13 Aralık gününe erteledi.

    Yazar Ayhan Aydın hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan davanın duruşması Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi 59. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

    Ayhan Aydın’a destek için Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi(DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Sekreteri Yeşim Kantekin, İstanbul Dram Tiyatrosu’ndan Yönetmen-Yazar Cihan Şan ve Akademisyen Abbas Karakaya Adliye’ye geldi.

    Duruşmada Ayhan Aydın ve avukatı Seher Ece Aydın hazır bulundu.

    Eleştiri niyetiyle sosyal medyada basın yayın organlarında duyarlı bir vatandaş olarak paylaşım yaptığını söyleyen Aydın, savunmasını yazılı olarak mahkemeye verdi.

    “TÜM YAZI VE YORUMLAR KENDİ ÖZGÜR İRADEMİN ÜRÜNLERİ”

    Ayhan Aydın’ın mahkeme heyetine yaptığı savunma şöyle:

    “Sayın Mahkeme Heyetine,

    Yaratılıştan ve mensup olduğum kültürel çevreden dolayı her daim özgürlükçü bir dünya görüşüm oldu. Kendimi her zaman, her yerde, her ortamda rahatlıkla ifade edebilme, düşüncelerimi dile getirebilme, görüşlerimi yazabilme ayrıcalığına ve mutluluğuna sahip oldum.

    Üzerinde yaşadığımız topraklar ve manevi bağla bağlı olduğum Balkanlar’da yüzyıllar boyunca insanlar kendi kimlikleriyle var olabilmek için büyük bedeller ödemişlerdir. Ayrıca yüzyıllar boyunca bu dünyanın en büyük medeniyetlerine ve kültürlerine ev sahipliği yapan bu kadim öğretilerin yurdunda büyük düşünürler, devlet adamları, ozanlar yetişmiştir. Her zaman dile getirildiği gibi gerek Selçuklularda, gerek Osmanlı idaresinde, yıkılış devirleri dışında, yurduna, insanlığa hizmet eden gerçek devlet adamlarını da her zaman tarihler yazmıştır.

    Sayın Mahkeme Heyeti, şu anda huzurunuzda ülkenin Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan için sosyal medya hesaplarımdaki bazı yazı ve yorumlarım, yazdığım şiirlerimden dolayı bulunuyorum.

    Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hür ve özgür irademle, hiçbir siyasi parti ve oluşuma üye olmayan bir birey olarak söylüyorum ki, gerek iddianamede bulunanlar gerekse de ondan önce ve sonrasında yazdığım tüm yazı ve yorumlar kendi özgür irademin ürünleridir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, ülke yönetimine talip olduğu günden bugüne, çok büyük sarsıntılar geçiren bir kimlik sergileyerek, binlerce konuşmasında, beyanında, yazısında, talimatında, uygulamasında olduğu gibi, ne insan haklarının uluslararası normlarına, ne bu ülkenin ve ne de Türk töre, gelenek, devlet yönetme düsturlarına uygun olmadan, sürekli kendisiyle çelişen uygulamalarla bu ülkeyi yönetmektedir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir partili cumhurbaşkanı olarak; binlerce söz, yazı, konuşma, talimatlarıyla, kendi siyasi görüşü dışındaki hemen tüm görüşleri ‘batıl, haşhaşi, terörist, hain, çapulcu, geri zekâlı, çağ dışı, ülke düşmanı, din düşmanı’ gibi ifadelerle nitelendirerek, kendisinden olmayanı düşmanlaştıran bir devlet adamı görüntüsü vermiştir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, sürekli Selçuklu’yla, Osmanlı’yla, İslam Uygarlığı’yla övünüp dururken, herkesi bu hasletlere bağlı olmaya çağırırken, tüm eylemleri, konuşmaları, ülke yönetimiyle devletleri yıkıma sürükleyen zihniyetlerin uygulamalarını kendisine rehber edinmiş bir şekilde ülkeyi yönetmektedir.

    Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de İslam adına ortaya konulan medeniyet ürünlerine sahip çıkmak yerine sürekli şiddeti, ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi önceleyen tutum ve davranışlarıyla, yüzlerce konuşmasıyla halkın zihninde derin yarılmalar, boşluklar, endişeler yaratmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yirmi iki yıllık iktidarında vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türk vatandaşı bu toprakların kültüründen elde ettiği tüm maddi, manevi birikimleri, gelecek umutlarını yok etmeye başlamış, insanları derin bir karamsarlıkla hem Türkiye’nin, hem de kendi geleceklerinin ne olacağını kestiremez bir şekilde çok ciddi endişelere sürüklenmiştir.

    “HEPİMİZİN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT ALTINA SOKMUŞTUR”

    Ülkemizde, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke yönetme şeklinden dolayı, ırkçılık, dinci gericilik hortlamış, mezhepçilik baş göstermiş, laiklik, insan hakları, demokrasi kavramları ‘Türkiye, Türklük, İslamlık düşmanı’ kavramlar olarak yerleştirilmeye başlanmış, çağdaş değerleri savunan yüz binlerce insan 12 Eylül Faşist Askeri Cuntası dönemindeki gibi işinden edilmiş, zindanlara doldurulmuştur.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan yönetimi; bu arada Taliban, Hizbullah, Hamas militanlarının da içinde olduğu milyonlarca göçmeni Türkiye’ye doldurmuş, bunu sadece ekonomik olarak değil siyasi ve ülke bütünlüğünü tehdit edecek boyutlarını hiçe sayarak, kendince bir politika yürüterek hepimizin güvenliğini tehdit altına sokmuştur.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm yetkilerini, etki alanını akıl almaz şekilde arttırmış, dinsel değerler adı altında bir devlet kurumunu, devlet içinde bir devlet yaratarak ülkemizin laik ve demokratik yapısı için bir tehdit unsuru haline getirmiştir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, her daim Abdülhamit’in yolundan gittiğini söylemiş onu kutsamak, yüceltmek için halkın parasıyla devlet olanaklarıyla türlü filmler, diziler çektirmiş, kitaplar yazdırtmış, Taliban Şeyhi Hikmetyar’ın dizinin dibinde resim çektirmiştir. Ben bunu bir şiirimde yazınca bu suç fiili sayılmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye’deki tüm gelişmeler benden sorulur’ diyerek, ekonomiyi ele almış, ülkenin yüz yıllık tüm serveti olan devlete ve halka ait olan çok büyük işletmeleri yok pahasına kendi görüşlerine yakın şirketlere, oluşumlara, yabancılara çok ucuza satmış, daha doğrusu aktarmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye ekonomisini en iyi ben bilirim, ben yönetirim’ diyerek, kendisine yakın şirketlere dünyanın en büyük ihalelerini vermiş, vatandaşın cebinden hayatları boyunca hiç binmedikleri uçakların havalimanlarının, geçmedikleri köprülerin paralarını aktarmıştır.

    Tüm bunlar olurken vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yokluk, yoksulluk içine düşmüş, ülkenin para birimi Türk Lirası, ülkenin pasaportu, dünyadaki en değersiz kategoriye gerilemiş, yüz binlerce çocuğun yatağa aç girdiği ciddi araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.

    “BİZİM GİBİ ELEŞTİRMENLERE TEŞEKKÜR ETMESİ GEREKİR”

    Sayın Mahkeme Heyeti,

    Ben, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hiçbir zaman hakaret maksadıyla bir şeyler söylemedim, yazmadım. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizim gibi vatansever eleştirmenlere çok teşekkür etmesi gerekir.

    Vatandaşların gözyaşlarının bedeli olarak harcamalarıyla vicdanları sızlatan sarayına çağırdığı dalkavuklar yerine halka, halkın sorunlarını dile getiren gerçek yazarlara, gazetecilere daha çok kulak vermelidir. Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir.

    Sayın Mahkeme Heyeti,

    Sonuçta, benim Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret maksadıyla yazılmış bir yazım, ifadem, yorumum yoktur. Tüm yazdıklarım Türkiye’nin geldiği hale içten içe derin bir şekilde üzülen, kaygılanan bağrı yanık bir insanın, üstelik bu konularda yazı yazması, görüş bildirmesi bir ölçüde sorumluluğu olan bir yazarın ifadeleridir.

    Saygılarımla…”

    AVUKAT SEHER ECE AYDIN: MÜVEKKİLİN BERAATİNİ TALEP EDİYORUZ

    Avukat Seher Ece Aydın, yaptığı savunmada, “Mağdur Cumhurbaşkanı kamuya mal olmuş bir insandır. Katlanma yükümlülüğü vardır. Sanık ve sanık müdaafiinin yazılı beyanlarını mahkemeye sunması için süre talep ediyoruz. Müvekkilin davadan beraatini talep ediyoruz” dedi.

    Mahkeme heyeti, duruşmayı 13 Aralık’a saat 10.05’e erteledi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yazar Ayhan Aydın’ın yargılanmasına 9 Temmuz’da başlanacak: Yazdıklarımın arkasındayım!

    Yazar Ayhan Aydın’ın yargılanmasına 9 Temmuz’da başlanacak: Yazdıklarımın arkasındayım!

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, “Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması” nedeniyle 9 Temmuz’da mahkemeye çıkacak. Ayhan Aydın, duruşma günü yapacağı savunmaya ilişkin açıklama yaptı. Aydın’ın mahkemeye vereceği ifadede “Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir” cümleleri yer aldı.

    Yazar Ayhan Aydın hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle dava açıldı. Aydın, 9 Temmuz Salı günü saat 09.30’da İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ifade verecek.

    “YAZDIKLARIMIN ARKASINDAYIM”

    Yazar Ayhan Aydın, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan dava sebebiyle 31 Mayıs 2023’te Emniyet Genel Müdürlüğü’nde ifade verdiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘Cezalandırılmam’ TCK 53’ten, ‘Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmam’ için 2023 /61463 dosya numaralı yazısıyla bana dava açıldı. Milyonlarca sessiz çığlığın sesi olarak, ülkeyi yaşanmaz hale getiren, çocukların yatağa aç girmesinden bir numaralı sorumlu ve yetkili kişiye eleştiri maksatlı yazdığım yazıların, yorumların, şiirlerin her daim arkasındayım. Benim hiç kimseye hakaret kastım olmadı, olamaz. Bir siyasi kimlik olarak Sayın Recep Tayyip Erdoğan, kendisine yönelen her türlü eleştiri, yorum, öneriye açık olmak zorundadır. Bu ülkede yaşayan 85 milyon kişinin ve benim bir vatandaş olarak, onunla eşit haklarımız vardır.”

    “TÜM YAZI VE YORUMLAR KENDİ ÖZGÜR İRADEMİN ÜRÜNLERİ”

    Ayhan Aydın, 9 Temmuz’da mahkeme heyetine sunacağı yazıyı da paylaştı. Aydın şunları aktardı:

    “Sayın Mahkeme Heyetine,

    Yaratılıştan ve mensup olduğum kültürel çevreden dolayı her daim özgürlükçü bir dünya görüşüm oldu. Kendimi her zaman, her yerde, her ortamda rahatlıkla ifade edebilme, düşüncelerimi dile getirebilme, görüşlerimi yazabilme ayrıcalığına ve mutluluğuna sahip oldum.

    Üzerinde yaşadığımız topraklar ve manevi bağla bağlı olduğum Balkanlar’da yüzyıllar boyunca insanlar kendi kimlikleriyle var olabilmek için büyük bedeller ödemişlerdir. Ayrıca yüzyıllar boyunca bu dünyanın en büyük medeniyetlerine ve kültürlerine ev sahipliği yapan bu kadim öğretilerin yurdunda büyük düşünürler, devlet adamları, ozanlar yetişmiştir. Her zaman dile getirildiği gibi gerek Selçuklularda, gerek Osmanlı idaresinde, yıkılış devirleri dışında, yurduna, insanlığa hizmet eden gerçek devlet adamlarını da her zaman tarihler yazmıştır.

    Sayın Mahkeme Heyeti, şu anda huzurunuzda ülkenin Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan için sosyal medya hesaplarımdaki bazı yazı ve yorumlarım, yazdığım şiirlerimden dolayı bulunuyorum.

    Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hür ve özgür irademle, hiçbir siyasi parti ve oluşuma üye olmayan bir birey olarak söylüyorum ki, gerek iddianamede bulunanlar gerekse de ondan önce ve sonrasında yazdığım tüm yazı ve yorumlar kendi özgür irademin ürünleridir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, ülke yönetimine talip olduğu günden bugüne, çok büyük sarsıntılar geçiren bir kimlik sergileyerek, binlerce konuşmasında, beyanında, yazısında, talimatında, uygulamasında olduğu gibi, ne insan haklarının uluslararası normlarına, ne bu ülkenin ve ne de Türk töre, gelenek, devlet yönetme düsturlarına uygun olmadan, sürekli kendisiyle çelişen uygulamalarla bu ülkeyi yönetmektedir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir partili cumhurbaşkanı olarak; binlerce söz, yazı, konuşma, talimatlarıyla, kendi siyasi görüşü dışındaki hemen tüm görüşleri ‘batıl, haşhaşi, terörist, hain, çapulcu, geri zekâlı, çağ dışı, ülke düşmanı, din düşmanı’ gibi ifadelerle nitelendirerek, kendisinden olmayanı düşmanlaştıran bir devlet adamı görüntüsü vermiştir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, sürekli Selçuklu’yla, Osmanlı’yla, İslam Uygarlığı’yla övünüp dururken, herkesi bu hasletlere bağlı olmaya çağırırken, tüm eylemleri, konuşmaları, ülke yönetimiyle devletleri yıkıma sürükleyen zihniyetlerin uygulamalarını kendisine rehber edinmiş bir şekilde ülkeyi yönetmektedir.

    Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de İslam adına ortaya konulan medeniyet ürünlerine sahip çıkmak yerine sürekli şiddeti, ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi önceleyen tutum ve davranışlarıyla, yüzlerce konuşmasıyla halkın zihninde derin yarılmalar, boşluklar, endişeler yaratmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yirmi iki yıllık iktidarında vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türk vatandaşı bu toprakların kültüründen elde ettiği tüm maddi, manevi birikimleri, gelecek umutlarını yok etmeye başlamış, insanları derin bir karamsarlıkla hem Türkiye’nin, hem de kendi geleceklerinin ne olacağını kestiremez bir şekilde çok ciddi endişelere sürüklenmiştir.

    “HEPİMİZİN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT ALTINA SOKMUŞTUR”

    Ülkemizde, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke yönetme şeklinden dolayı, ırkçılık, dinci gericilik hortlamış, mezhepçilik baş göstermiş, laiklik, insan hakları, demokrasi kavramları ‘Türkiye, Türklük, İslamlık düşmanı’ kavramlar olarak yerleştirilmeye başlanmış, çağdaş değerleri savunan yüz binlerce insan 12 Eylül Faşist Askeri Cuntası dönemindeki gibi işinden edilmiş, zindanlara doldurulmuştur.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan yönetimi; bu arada Taliban, Hizbullah, Hamas militanlarının da içinde olduğu milyonlarca göçmeni Türkiye’ye doldurmuş, bunu sadece ekonomik olarak değil siyasi ve ülke bütünlüğünü tehdit edecek boyutlarını hiçe sayarak, kendince bir politika yürüterek hepimizin güvenliğini tehdit altına sokmuştur.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm yetkilerini, etki alanını akıl almaz şekilde arttırmış, dinsel değerler adı altında bir devlet kurumunu, devlet içinde bir devlet yaratarak ülkemizin laik ve demokratik yapısı için bir tehdit unsuru haline getirmiştir.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan, her daim Abdülhamit’in yolundan gittiğini söylemiş onu kutsamak, yüceltmek için halkın parasıyla devlet olanaklarıyla türlü filmler, diziler çektirmiş, kitaplar yazdırtmış, Taliban Şeyhi Hikmetyar’ın dizinin dibinde resim çektirmiştir. Ben bunu bir şiirimde yazınca bu suç fiili sayılmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye’deki tüm gelişmeler benden sorulur’ diyerek, ekonomiyi ele almış, ülkenin yüz yıllık tüm serveti olan devlete ve halka ait olan çok büyük işletmeleri yok pahasına kendi görüşlerine yakın şirketlere, oluşumlara, yabancılara çok ucuza satmış, daha doğrusu aktarmıştır.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye ekonomisini en iyi ben bilirim, ben yönetirim’ diyerek, kendisine yakın şirketlere dünyanın en büyük ihalelerini vermiş, vatandaşın cebinden hayatları boyunca hiç binmedikleri uçakların havalimanlarının, geçmedikleri köprülerin paralarını aktarmıştır.

    Tüm bunlar olurken vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yokluk, yoksulluk içine düşmüş, ülkenin para birimi Türk Lirası, ülkenin pasaportu, dünyadaki en değersiz kategoriye gerilemiş, yüz binlerce çocuğun yatağa aç girdiği ciddi araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.

    “BİZİM GİBİ ELEŞTİRMENLERE TEŞEKKÜR ETMESİ GEREKİR”

    Sayın Mahkeme Heyeti,

    Ben, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hiçbir zaman hakaret maksadıyla bir şeyler söylemedim, yazmadım. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizim gibi vatansever eleştirmenlere çok teşekkür etmesi gerekir.

    Vatandaşların gözyaşlarının bedeli olarak harcamalarıyla vicdanları sızlatan sarayına çağırdığı dalkavuklar yerine halka, halkın sorunlarını dile getiren gerçek yazarlara, gazetecilere daha çok kulak vermelidir. Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir.

    Sayın Mahkeme Heyeti,

    Sonuçta, benim Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret maksadıyla yazılmış bir yazım, ifadem, yorumum yoktur. Tüm yazdıklarım Türkiye’nin geldiği hale içten içe derin bir şekilde üzülen, kaygılanan bağrı yanık bir insanın, üstelik bu konularda yazı yazması, görüş bildirmesi bir ölçüde sorumluluğu olan bir yazarın ifadeleridir.

    Saygılarımla…”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO

    ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından hazırlatılan Alevi ansiklopedisini 12 Eylül faşist darbesinin yaptığı anayasayla eş değer olduğunu belirterek, “12 Eylül faşist darbesinin anayasa yapmasıyla AKP-MHP iktidarının Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın eliyle Aleviliğin ansiklopedisini yazması aynı şeydir” dedi. Aydın, Alevi kurumlarının ortaklaşa bir enstitü kurmalarının gerekli olduğunu vurgulayarak “Sorunlar çok, bir avukat birimi yok. O yüzden örgütlülüğümüzün içini dolduracağız” dedi. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Yazar Ayhan Aydın, PİRHA için yanıtladı.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ AKP İKTİDARININ HAMLELERİNE KARŞI CİDDİ DURUŞ SERGİLEYEMEDİ”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    AYHAN AYDIN: Kendince bunlar Alevilerle alakalı ciddi bir adım attıkları iddiasıyla yola çıktılar. AKP iktidarı birçok projeyle aslında bunu yürürlüğe koydu. Hatta Abdullah Gül ayakkabılarıyla Tunceli Cemevi’ne girmişti. Kültür Bakanlığı’ndaki bu birimin oluşturulması da çok yeni değil. Birim oluşmadan 2-3 yıl önce çalışmalarına başlamıştı AKP iktidarı. Birçok amacı vardı. Yüzyıllardır bu devlete hakim olan Alevilerin, Bektaşilerin istekleri, kimlikleri, gelecekleriyle ilgili her şeyi aslında devlet biliyordu. Bu başkanlık AKP-MHP politikaları şeklinde değerlendirilecek bir yapıdır. Bu sorunları çözme değil de bizi denek olarak görmekti. Gözümüzün önünde cereyan eden bu yapılanmaya biz çok ciddi karşı duruş sergileyemedik. Alevi örgütlülüğü AKP iktidarının bu hamlelerine karşı ciddi bir karşı duruş sergileyemedi. Birçok kurumun bu çalışmalar içerisinde yer aldığını, bu çalışmaları ciddi şekilde desteklediklerini ve bundan büyük umutlarla bahsettiklerine tanık olduk. Dolayısıyla bu başkanlık bu haliyle Alevi-Bektaşi varlığını kabul etme, onların sorunlarını çözme, istek ve beklentilerini yerine getirme gibi asla bir amaçla yola çıkmamıştır. Her ne kadar ‘bizler cemevlerinin eksiklerini gideriyoruz, dedelere sahip çıkıyoruz’ deseler de milyonlarca insanın sorunlarını gidermekten çok uzaktır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI AKP İKTİDARININ İDEOLOJİK BİR YAPILANMASIDIR, ALEVİLİĞİ ASİMİLE ETMEK İÇİN KURULDU”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülemez. Her Aleviyim, Bektaşiyim diyen Alevi, Bektaşi olsaydı zaten sorun kalmazdı. Biraz da aynayı kendimize tutmamız lazım. Özeleştiri bizim kendi öğretimizde vardır. Bizler menfaat karşılığında bir şeyleri değiştirdikçe bu yapılar karşısında sağlam duramadık. Bunlar hiçbir şekilde zaten bizim yaralarımıza merhem olamaz, bizim sorunlarımızı çözemez. Alevilerin önemli bir kısmı da bu kurumu çok içselleştirmiş durumda bunu da gözardı etmemek zorundayız. Bu kurum Alevilerin sorunlarını çözemez, cesaretini maalesef Alevilerden alıyor. Alevi kurumları, Alevi örgütlülüğü gerçekten varlıklarını çok ciddi bir şekilde ortaya koysaydı bu durum yaşanmazdı. Bizim örgütlülüğümüz de ‘biz bunlara karşıyız’ demekle yetiniyor. Alevi örgütlülüğü söylendiği kadar bir bütünlük arz etmiyor. Alevi örgütlülüğü maalesef eski bütünlüğünü kaybetti. Zaman içerisinde daha çok kenetlenmemiz gerekirken maalesef dağıldık. Bunu itiraf etmezsek önümüzü göremeyiz. O yüzden kendi tabanımıza, dedelerimize sahip çıkacağız. Bir basın açıklamasıyla bu işler maalesef olmuyor. Hayatımı adadığım bu yolda insanların bir menfaat uğruna yolun değerlerini ayaklar altına aldığını görüyorum. Otobüse binip bir Balkan turu yapmak, uçaklara binip Kerbela’lara gitmek bunlara avantajlı ve güzel geliyorsa bizim sözümüz boş ve havada kalıyor. Dolayısıyla Alevi örgütlülüğü bu konuda çok dağınık olduğu için bu yapı daha da ilerledi. Bu kurum Alevilerin hiçbir hukuki, inançsal, kültürel, sosyal hakkını veremez. AKP iktidarının ideolojik bir yapılanmasıdır. Dolayısıyla Aleviliği asimile etmek için kurulmuştur. Bu başkanlıktan bize zarardan başka hiçbir şey gelmez.

    “ALEVİ KURUMLARI OLAĞANÜSTÜ ÇALIŞMA YAPMAK ZORUNDADIR”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin Vatikan’ıdır. Devlet içinde devlettir. Komplolar üzerine yürümüştür. Tehditle, bağırtıyla bütçesini büyütmüştür. Hak ve haram yemektedir. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı nasılsa bu da öyle. Bu çalışmada çoğu Sünni kökenli birkaç tane de Alevi akademisyen bulunuyor. Bizi ne kadar aşağılayıp ne kadar basite indirdiklerinin en güzel örneğidir bu. Siz kimsiniz ki benim tarihimi, kültürümü, inancımı, erenlerimi benden daha iyi hissedip de yazacaksınız? Siz kimsiniz ki benim tarihimi yazacaksınız? Alevilerin dahil olmadığı, Aleviler için bir anlam ifade etmeyen bir birim oluşmuş, AKP iktidarının birimi, sanki bunları zorla götürmüşler oraya. 12 Eylül darbesinden sonra yazılan anayasadır bu. 12 Eylül faşist darbesinin anayasayı yapmasıyla  AKP-MHP iktidarının Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın eliyle Aleviliğin ansiklopedisini yazması aynı şeydir. Bu böyle olduğu halde sadece açıklama yapıyoruz ama onlar çalışmaya devam ediyor. Alevi kurumları olağanüstü çalışma yapmak zorundadır. Dedeler, akademisyenler, yazarlar kendilerine gelip kendi geçmişine, kendi sorunlarına, kendisi eliyle sahip çıkmak zorundadır.

    “BÜTÜN CEMEVİ, DERNEK VE VAKIFLAR AYDINLANMA MERKEZLERİ OLMALI”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Bu karanlığın karşısında olanların işbirliği yapıp nefesini, sesini yükseltmesi gerekiyor. Tepkisini çok daha büyütmesi gerekiyor. Burada en büyük acıyı Aleviler çekiyor ve çekecektir. İçi tamamen boşaltılmış, bilimsellikten uzaklaşmış bir yapıda çağdaş eğitimden bahsedilemiyor. Çok daha vahim bir boyuta geldik. Biz okula okumak, eğitim almak için gidiyoruz. Demokrasiyle yönetilen ülkelerde dini değerlerle, ırki önceliği olanlarla toplum yönetilemez, yönlendirilemez. Bunun birinci ayağı eğitimdir. Eğitim dinden de ekmekten de sudan da değerlidir. İnsanı var eden şey eğitimdir. Bugünün dünyasında var olmak eğitimle mümkündür. Ne kadar küçük yaşta yönlendirmeye başlarsak istediğimizi yaptırabiliriz mantığıyla hareket ediyorlar.

    Tarikatlar, toplumu şekillendiren şeyin eğitim olduğunu bildiklerinden orayı ele geçirmeye çalışıyor. AKP tek adam rejiminin yapmak istediği tek insan tipi yaratmak. Emir kulu yaratmak. Matematiği bile neredeyse budayacaklar. Bütün okulları imam hatipli yapmak istiyorlar. O yüzden dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Yaratmak istedikleri ise biat kültürü. Eski Osmanlı’nın sistemi AKP iktidarıyla yeniden kuruluyor. Aynı gericiliği AKP iktidarı hortlattı. Aleviler başta olmak üzere maalesef Türkiye’de buna karşı çok büyük bir ses çıkmadı. Bütün sivil toplum kuruluşları, bütün kadın kuruluşları, bütün demokratik kitle örgütleri, bütün sendikalar, bütün solcu partiler hepsi varlıklarının bilimsel eğitim olduğunu biliyorlar ama onlar da yeteri kadar ses çıkarmıyorlar. İnsanlar kurumlarla, aydınlarla bu karanlığın üzerine gitmek için örgütlenmeli, karanlığı kendi karanlığında boğmalı, gençlerimizi motive edecek eğitim hamlesi yapmalı. Bütün cemevi, dernek ve vakıflar aydınlanma merkezleri olmalı.

    “KUR’AN KURSU ALEVİLİĞİN KABUL EDECEĞİ BİR ŞEY DEĞİL”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Kuran öğrenmek isteyen başka yerde öğrenebilir. Ama cemevleri, dernekler, vakıflar Kuran öğrenme merkezleri değildir. Aleviliğin değerlerinin yaşatıldığı, öğretildiği yerlerdir. Çocuklara Aleviliğin temel değerleri verilmeyip Kuran kursu veriliyorsa bu kesinlikle Aleviliğin kabul edeceği bir şey değil. Türkiye’nin neresi olursa olsun birinci hedefimiz neyse ona yöneleceğiz. Ve bunu da toplantılarla koordine olarak sağlayacağız. Tabanımıza ineceğiz. Biz Kuran’a düşman değiliz ama burada büyük bir yanlışlık var. AKP iktidarının yapmak istediğini biz kendi ellerimizle yaparsak onun en büyük yardımcısı olmuş oluruz. Çocuklarımıza zorla öğretecek şekilde bir sistemi orada kuramayız. Bunu yok etmeliyiz. Yani özgür beyinler yetişmeli.

    “SORUNLAR ÇOK, BİR AVUKAT BİRİMİ YOK; ÖRGÜTLÜLÜĞÜMÜZÜN İÇİNİ DOLDURALIM”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Bütün bu kurumlar akademik düzeyde insanlardan destek almalı. Ortak bir zemin kurulmalı. Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler. Yayınlar bir yerde toplanabilir. Fakat Alevi kurumları ortak bir şeye yaklaşmıyor. Alevilerin karşılaştığı en büyük sorunlar neyse çekirdek bir hukukçu ile çalışılmalı. Çok daha fazla hukukçu da destek olabilir. Bütün bunların çözümünde insan potansiyeli var. Bu Alevi nefreti, Alevilerin yaşadığı sorunlar bitmez. Bin yıldır bitmedi. Ya Alevileri yok edecekler bitecek, biz de bin yıl daha var olacağımıza göre bitmez. Bitmeyecekse bu kurumlar, Alevice çalışmalı, profesyonelce çalışmalı, akıl ve bilimin çizdiği çerçevede çalışmalı. Sorunlar çok, bir avukat birimi yok. O yüzden örgütlülüğümüzün içini dolduracağız.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Yazar Aydın: Alevi kurumları aydınlarla, dedelerle, ozanlarla bu gidişata tavır almalı

    Yazar Aydın: Alevi kurumları aydınlarla, dedelerle, ozanlarla bu gidişata tavır almalı

    PİRHA- Cemevine ibadethane demeyen Cumhur İttifakı’nın İBB Başkan Adayı Murat Kurum’un Kartal Uğur Mumcu Cemevi ziyareti sırasında “Her mahalleye bir cemevi” sözü vermesi tepki çekti. Yazar Ayhan Aydın, “Camiler gibi cemevlerinin çoğalması bu inanca bir yarar getirmez hatta zararları olur” dedi. Aydın, Alevi kurumlarının; aydınları, yolun değerleriyle hizmet yürüten dede, baba, ozanlarla bir araya gelip  bu gidişe karşı tavır almaları için çağrıda bulundu. 

    Cumhur İttifakı’nın İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan Adayı Murat Kurum, Kartal Uğur Mumcu Cemevi ziyareti sırasında “Her mahalleye bir cemevi” sözü verdi. İktidarın Aleviliğe ve alevi toplumuna yönelik sürdürmeye çalıştığı asimilasyon politikaları tartışılmaya devam ederken, AKP’li Kurum’un bu sözleri tepkilere neden oldu. Yazar Ayhan Aydın konuya ilişkin bir yazı kaleme aldı.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NA KARŞI TEK İLKELİ YAYINCILIK YAPAN PİRHA OLMUŞTUR”

    Yazar Ayhan Aydın, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı çalışmalarının; cemevi yöneticilerinin, dedelerin, babaların ve köklü Alevi kurumlarının etkili tavır almamaları nedeniyle çığ gibi büyüdüğünü söyledi.

    Aydın açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

    ‘AKP. kendi Alevi politikasını sürdürüyor. Alevi Açılımı’ adı altında çeşitli toplantılardan sonra, 5-6 yıldır Alevilerden oy devşirip, Aleviler arasında ikilik yaratmanın yanında AKP’li, asimile edilmiş bir Alevi- Bektaşî kitlesi yaratmak için iyi çalışan iktidar, Kültür Bakanlığı içinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurup faaliyetlerini ilerletmişti. Bu konuda tek ilkeli yayıncılık yapan kanal ise PİRHA (Pir Haber Ajansı) olmuştur. Onları kutluyorum” dedi.

    “SİYASETE ALET OLAN ALEVİLİK; YOZLAŞIP, ASİMİLE OLACAKTIR”

    Yazar Ayhan Aydın, İBB Başkan Adayı Murat Kurum’un sicilinin oldukça bozuk olduğunun altını çizerek, Kartal Uğur Mumcu Cemevi ziyareti sırasında “her mahalleye bir cemevi” sözünü hatırlattı.

    Murat Kurum’u eleştiren Aydın, sessiz kalan Alevileri de eleştirdi. Aydın, “Şu kafaya bakın, inşaat, rant, inanç sömürüsü… Hepsi bir arada. Tam da AKP politikası” diyerek şöyle devam etti:

    Peki, Alevilerin, Alevi kurumlarının, Alevi aydınlarının bu konuda sesleri çıkıyor mu? Hayır. Değerli dostlar, isterseniz bana kızın, bağırın, (bazıları küfrediyorlar zaten) bu çıkarcı, ilkesiz kafaların sonu hüsrandır. Bu kadar siyasete alet edilen Alevilik, Alevi kurumları bu gidişle yozlaşıp, asimile olacaktır. Camiler gibi cemevlerinin çok fazla çoğalması bu inanca bir yarar getirmez hatta zararları olur. Önemli olan; Alevi – Bektaşî Yol ve öğretisinin yaşaması ve yaşatılmasıdır. Alevilerin belli olan köklü sorunlarının çözülmesidir.

    “ALEVİ-BEKTAŞİ BEZİRGANLARI ÇOĞALDI”

    Alevîlik- Bektaşilik konusunda kalıcı, gençlere, geleceğe, eğitim, bilim kültür ve sanata ilişkin çalışmaların arttırılmasıdır. Yoksa ideolojik amaçla kurulmuş ve bir nevi Türk İslam sentezi doğrultusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapamayacağını yapan kurumlara payanda olan yol düşkünü çıkarcı sözde Alevi -Bektaşilerle yol alınamaz, onlarla bu topluma bir şey verilemez. Kendi çıkarları için bu güzel Yol ve öğretimize ihanet eden Alevi-Bektaşi bezirgânları çoğaldı!

    ALEVİ KURUMLARINA ÇAĞRI

    5 yıldır çok güzel işler yapsalar da asli çalışma mecralarından çıkan Alevi kurumlarının; aydınları, yolun değerleriyle hizmet yürüten dede, baba, ozanları da yanlarına alarak bir an önce bir araya gelip, bu gidişe karşı tavır almaları, çalışma yapmaları gerekir. Yoksa sonumuz çok kötü olur.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘AKP üzerimizde at oynatıyor; bizi yok etmeye çalışan zihniyetle beraber olmayın’-VİDEO

    ‘AKP üzerimizde at oynatıyor; bizi yok etmeye çalışan zihniyetle beraber olmayın’-VİDEO

    PİRHA – Yazar Ayhan Aydın, AKP tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bünyesinde açılan kadrolara maaşlı dedeler ve personel alımı yapılması için cemevlerinin, derneklerin gezilmesine tepki gösterdi. “Hükümet, dergahlarımızı, tekkelerimizi işgal etmek istemektedir” diyen Aydın, dedelere çağrı yaparak “Biz çıkar insanı değiliz. Biz pazar insanı değiliz, biz dergah insanıyız” diye konuştu.

    Türkiye’de Alevi inancının ve ibadethanesinin hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları bile tanınmıyor.

    Alevi toplumunun ve örgütlerinin taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşuyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık ediyor. Danışma kurulu üyeleri, hükümetin seçtiği kişilerden oluşuyor ve Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçiliyor.

    Neredeyse tüm Alevi örgütleri, Alevi Diyaneti olarak adlandırdıkları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdiler. 

    İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.

    Aleviler ise, AKP iktidarının Alevileri, Alevi inancını kontrol altına almayı ve Alevileri bölmeyi hızlandıran bu çalışmalarına tepkileri yükseltiyor.

    Yazar Ayhan Aydın, hükümetin Alevilere yönelik faaliyetlerini PİRHA’ya değerlendirdi.

    Aydın, benzer girişimlerin memleketi Gümüşhane’de de olduğunu aktardı. İlk olarak dedeleri Kerbela’ya “İnanç Turizmi” adı altında götürmek için ikna etmeye çalıştıklarını belirten Aydın, şimdi ise dedelere sunulan para ile inancın özünü bozmak amacında olduklarını söyledi.

    “ALEVİ TOPLUMU, İÇİNDEKİ AYRILIĞI BIRAKMAK ZORUNDA”

    Ayhan Aydın yapılan asimilasyonun sadece Anadolu’da olmadığının da altına çizerek şunları söyledi:

    “Haykırıyorum; Balkanlarda, Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Kuzey Makedonya’da, Arnavutluk’ta AKP, dergahlarımızı, tekkelerimizi işgal etmek istemektedir. Seyit Ali Sultan Dergahı’nda 700 yıldır Hakk, Muhammed, Ali aşkıyla hizmet yürüten, çerağları söndürmeyen o güzelim insanlara karalar çalınmaktadır. Oradaki etkinliklere karşı alternatif etkinlikler yapılmaktadır. Oradaki dergahımız içten içe ele geçirilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla bu duyarlılığımızın bütün Alevi-Bektaşi toplumuna yayılması gerekir. Yani Alevi-Bektaşi toplumu, artık kendi içindeki ayrılığı bırakmak zorundadır. Yöre farklılıkları, dernek farklılıkları olabilir. Ben 16 yıl Cem Vakfı’nda çalıştım. Özüm Alevi-Bektaşi. Sürekli Şahkulu Sultan Dergahı’nda hizmet yürüttüm. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin üyesiydim. Yani ben özümle Aleviyim. Hepimiz Alevi Bektaşi isek kurumlar birleştirici olmalı. Ama 30 yılda ‘O onu dedi, bu bunu dedi’ diyerek kendi enerjimizi tüketip kendi kendimizle uğraştık. Bunun üzerine bir şey de yapamadık ve dolayısıyla AKP iktidarı şimdi istediği şekilde üzerimizde maalesef at oynatıyor.”

    “YALVARIYORUM SİZLERE ATALARINIZA, YOLUMUZA İHANET ETMEYİN!”

    Yazar Ayhan Aydın, dedelerin, devletin verdiği maaşı almasının ‘inanca ihanet’ olduğunu da vurguladı. Aydın, AKP’nin, Aleviliği yok etme çabasında olduğunu ifade ederek şu uyarıda bulundu:

    “Gül yüzlü dedelerim, benim hayatım sizlere hizmet ile geçti. 500 dedeyle söyleşi yaptım. Ayağınızın türabıyım. Bin yıldır bu topraklarda İmam Hüseyin’in yasını çektiniz, bin yıldır bu topraklarda ‘Hakk, Muhammed, Ali’ dediniz, bin yıldır bu topraklarda çerağları yaktınız, cemler bilediniz, kırılan gönülleri onardınız. Lütfen yalvarıyorum sizlere; atalarınıza ihanet etmeyin. Yolumuza ihanet etmeyin. Senin dedenin dedesi yüce dağlar başında, karlı yollar içerisinde sakalları kesilirken, sazları kırılırken, Çorum’da diri diri fırınlara atılırken Hakk, Muhammed, Ali aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bugün çıkara, ucuza kendimizi satmayalım. AKP’nin politikalarına karşı lütfen uyanık olalım. Biz çıkar insanı değiliz. Biz pazar insanı değiliz, biz dergah insanıyız. Kabedir insanın gönlü ve Yol’umuza turab oluruz. Hiçbir çıkar uğruna inancımızın değerlerini hiçbir güce, erke terk etmeyelim. Maaş alsanız ne olacak ey sevgili dedeler? Sizi Kerbela’ya götürüyorlar… Ah o Yezid ordularına karşı direnen ‘İmam Hüseyin, hakkınızdan gelsin’ diyorum. Bundan daha da ağır bir şey söylemiyorum. Siz sizi yok etmeye çalışan zihniyetlerle beraber olmayın. Evet, bu ülke bizim ülkemiz, bu yurt bizim yurdumuz ama iş başka, oyun başka, strateji başka. Bugün işin içine siyaset, çıkar girmiş. Bir milyon Alevi’yi yanıma çekerim, verdiğim para ile Kerbela’ya gider, maaş verdiğim dedeyi yandaşım yapar, ona talipleri ile birlikte oy verdirtirim! Bu zihniyeti göre göre gidip AKP’ye kucak açan kişilere yazıklar olsun diyorum.

    “BİZ OZANLARIMIZA, ERENLERİMİZE, YOLUMUZUN DEĞERLERİNE KULAK VERELİM”

    Doğru yolu ulu ozanlarımız söylemiş:

    ‘Siz de ‘Şah’ diyeni öldürürlerse/Ben de bu yayladan şaha giderim’ diyor ulular ulusu Pir Sultan Abdal. Biz, ozanlarımıza, erenlerimize, Yol’umuzun değerlerine kulak verelim. Yolumuzdan ayrılmayalım. Yol’umuz bizi doyurur da Yol’umuz bizi eğitir, Yol’umuz bizi menzile de ulaştırır. Çünkü bin yıllık acıların içerisinden gelen bir Yol’umuz var. Yol’da yürüyenlere ‘Allah Eyvallah’ diyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İnce bir Sünnilik yaparak Alevileri asimile etmek amaçlanıyor’- VİDEO
    2-‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, toplumumuza ‘Alevisiz Aleviliği’ vaat etmektedir’
    4-‘Maddi teklifleri reddettik; biz Alevi köyleriyle iletişim sağlamalıyız’-VİDEO
    5-‘AKP, Cemevi Başkanlığı’yla sinsice bir çalışma yapıyor, Alevileri avlamaya çalışıyor’-VİDEO
    6-‘Cemevi Başkanlığı’nda görev kabul edenler inancına ihanet içindedir’-VİDEO
    7-Baba Demir: Alevi kurumları birlikte hareket etmeli-VİDEO
    8-Pir Mustafa Mısır: Ulularımız hiç biat etmedi, lokmanın peşine düşmedi!
    9-‘AKP hükümetinin dedelere maaş projesi soykırım politikasıdır’-VİDEO

  • Alevi yazarlar, Esat Korkmaz’ı anlattı: İlkeliydi, üretkendi, mücadeleciydi- VİDEO

    Alevi yazarlar, Esat Korkmaz’ı anlattı: İlkeliydi, üretkendi, mücadeleciydi- VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesinin ardından, Alevi yazarlar, gazeteciler, kurum temsilcileri PİRHA’ya konuştu. Alevi aydınlar, Esat Korkmaz’ın Alevi toplumunda emeğinin büyük olduğuna dikkat çekerek, yokluğunun toplum için büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler. 

    Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesi büyük üzüntü yarattı. 29 Temmuz Cumartesi günü saat 12.00’de Şahkulu Sultan Dergahı’ndan Hakk’a uğurlanacak olan Korkmaz için Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Genel Başkanı ve Yazar Ali Balkız, Gazeteci ve Alev Yayınları Yöneticisi Ahmet Koçak, Yazar Erdoğan Aydın, Gazeteci Attila Taş ve Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesine ve tanık oldukları yaşamına dair PİRHA’ya konuştular.

    “ESAT KORKMAZ GİBİLER BU ÜLKENİN ŞANSIDIR”

    Yazar Ayhan Aydın, “Esat Korkmaz bize çok şeyler vermiştir” diyerek şunları kaydetti:

    “Sosyalist devrimci bir geçmişi olduğunu biz biliyoruz, zorlu yıllardan geçtiğini, hapishanelerde kaldığını, işkencelerden geçtiğini de biliriz. Bunları dile getirmezdi ama yazılarıyla geçmişin tanıklıklarıyla, kafa tutan günleriyle sayısız eserlerinde biz bunların izini sürebiliyoruz. Aleviliğin- Bektaşiliğin temel değerlerini değer bildi, öğretilerini öğreti bildi. Yorumu, görüşleri farklıydı ama hiçbir zaman ahlaki değerler bakımından köklerinden koparmadan ruhunu zedelemeden Aleviliğin, Bektaşiliğin öz değerlerini bize taşımıştı bir düşünür edasıyla. Esat Korkmaz bize çok şeyler vermiştir. Vadilerimizde, ovalarımızda, dağlarımızda onun o güzel çalışmaları, Alevi Bektaşi varlığı yaşadıkça yaşayacaktır. Ormanlarımızı kesiyorlar, su kaynaklarımızı kurutuyorlar. Bizi Şii-Sünni otoriteler içerisinde eritmek istiyorlar. İşte Esat Korkmaz gibiler bu ülkenin şansıdır, ses bayrağıdır. Dolayısıyla onun yazdığı eserler geleceğe emanettir, selam olsun diyorum O’na. Doksanlı yıllardan bu yana bitmez tükenmez bir dostluğumuz vardı. Anısı anımız, yolu yolumuzdur. Her zaman içinde üretenden yanaydı, yaratandan yanaydı güzel bir insandı.”

    “DAHA ÇOK ÜRETECEĞİ ŞEYLER VARDI”

    Alev Yayınları Yöneticisi Ahmet Koçak da, Korkmaz’ın daha çok üreteceği şeyler vardı diyerek şunları söyledi:

    “Esat abi ile yaklaşık 30 küsür yıldır tanışıyorum. Doksanlı yılların başlarında tanışmıştım. O günden bugüne dostluğum ilişkim sürekli devam etti, son anına kadar devam etti. Benim nezdimde Esat Korkmaz ilkeli, savunduğu değerlerin arkasında duran, sonuna kadar eleştirilere açık ama doğrularından da elinden geldiğince taviz vermeyen bir kişilik bir kimlikte bir insandı. Yıllardır hep şunları söyledik, sanatçılarımız, ozanlarımız, aydınlarımız, gazeteciler üreten insanlara yaşarken değer verelim. Biz yaşarken değer vermesini bir türlü bilmiyoruz. Son bir ay içerisindeki durumu biraz daha ağırlaşmıştı. Özellikle son bir haftadaki aşamasında da ağrısız sancısız geçirdi ve aramızdan ayrıldı. Tabi çok üzgünüm. Yani daha çok üreteceği şeyler vardı.”

    “HEPİMİZ İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR KAYIP; HALK ADAMIYDI”

    Yazar Ali Balkız ise Korkmaz’ın alçak gönüllü olduğunu dile getirerek şunları kaydetti:

    “Öyle burnu havalarda olan aydın tiplerinden değildi. Halk adamı idi aynı zamanda. Hiç yorulmadı. Olanak bulduğu her yerde ve zamanda gençleri başına topladı. Onlarla felsefe konuştu, Alevi tarihini konuştu, zahirliği konuştu. Kimiz, nereden geliyoruz, nasıl geldik bugüne? Bugün neyiz, nereye gidiyoruz? Sorularını yanıtladı gençlerle birlikte. Böyle bir öğretmenlik yanı da vardı yazarlığının dışında. Hepimiz için çok büyük bir kayıp. Sadece Aleviler için değil. Gerçeği arayan her kesim için önemli bir kayıp. Ama bize bıraktığı eserler de tesellimiz olsun. Güle güle gitsin yolu açık olsun. Devri daim olsun, devri daim olmanın gereği olarak da geri dönsün. Fazla bekletmesin bizi. Saygıyla, sevgiyle anıyorum, Esat Korkmaz’ı.”

    “ALEVİ DÜNYASI İÇİN BÜYÜK BİR KAYIP”

    Yazar Erdoğan Aydın, “Biz arkadaşlarının hizmet ettiği kurumların, hayatlarına bir şekilde dokunduğu, işte ajansların, televizyon kurumlarının da bu sorumluluk üzerinden daha çok şey yapması gerekir” diyerek Korkmaz’ı şu sözlerle andı:

    “Esat benim çok sevdiğim, değer verdiğim, kendisinden çok şey öğrendiğim, hem insani anlamda, hem siyasi anlamda hem de Alevilik bilinci ve mücadelesi anlamında kendisinden gerçekten çok şey öğrendiğim, benim için çok özel yerde, çok kıymetli bir insandı. Hayatı ilk gençlik döneminden, üniversite yıllarından beri sosyalizm için mücadelede geçmiş, kararlı, inatçı, değer verdiği değerler adına hiçbir dönem çabayı, mücadeleyi kendi kendini onarmayı, aşmayı ihmal etmemiş bir insan. Böyle birden bire onu kaybetmiş olmamız hayatımda da, eminim ki son on yılları boyunca çok büyük katkı verdiği Alevi dünyası açısından da hissedilecek büyük bir kayıp olacaktır. Yani ben de yeni duydum ve her zaman çok sağlıklı, çok dinamik, yaşını göstermeyen, yaşına göre her zaman çok genç duran o hali aklıma geldikçe inanmakta da zorlanıyorum. Ama ne yazık ki kaybettik sevgili Esat Korkmaz’ı. Son otuz yıl boyunca ağırlıklı enerjisini Alevi kimliğinin hak mücadelesine, Aleviliğin ne olup ne olmadığına, Alevi tarihinin nasıl şekillendiğine yoğunlaştırmış bir insandı. Bu konuda gerçekten çok önemli katkılar çabalar sergiledi. İnanın ne diyeceğimi bilemiyorum. Kişisel olarak da çok çok üzgünüm, özellikle ölüm haberini duyunca son altı aydır niçin haberleşmedik? Niçin birbirimizi görmedik diye ayrıca vicdan azabı çekiyorum. Eminim ki varlığı, ruhu o anıları devri daim olacak ve aramızda yeniden güzel şeyler olarak, üretken şeyler olarak yaşamaya, kendini hissettirmeye devam edecek. Biz arkadaşlarının, hizmet ettiği kurumların, hayatlarına bir şekilde dokunduğu, işte ajansların, televizyon kurumlarının da bu sorumluluk üzerinden daha çok şey yapması gerekir diye düşünüyorum. Bu soruşturmayı yapıyor olmanız nedeniyle de Pir Haber’e de ayrıca kişisel olarak teşekkür ediyorum. Başımız sağ olsun. Devri daim olsun. Anısı eserleri, çabası, dostu aramızda daha çok yaşasın diliyorum.”

    “MÜCADELE AZMİ BENİ ÇOK ETKİLEMİŞTİ”

    Gazeteci Attila Taş ise, Nefes Dergisi’nde Alevilikle alakalı ilk yazısını Esat Korkmaz’ın yayınladığını söyleyerek şunları dile getirdi:

    “Esat Hocamın benim için paha biçilmez önemi şuydu: O gerçek bir aydın ve gerçek bir entelektüel idi. Alevi dünyasına bol gelen bir gömleği vardı. Aleviliği doğru anlamak, doğru tanımlama noktasındaki ısrarı, bu ısrardaki tavizsizliği, mücadele azmi beni çok etkilemişti. Derin bir felsefi birikimi vardı Esat Hoca’nın, sadece Alevi Bektaşi araştırmaları üzerinde değil elbette. Araştırmalarındaki felsefi derinlik çok değerli. Şu anda piyasada Alevi Bektaşi kitapları yazarları, araştırmacıları dediklerimize baktığımızda bir çoğunun beş tane kitabı okuyup o kitaptan çıkardıkları özetle bir kitap yazdığını görüyoruz. Çok büyük bir kayıp oldu Esat Hoca. Yani gerçekten söyleyecek bir şey bulamıyorum, çok değerli bir insandı. Kısaca şunu söyleyeyim, Aleviler erenler kervanından bahsediyorsa, Yol’a hizmet edenler kervanından bahsediyorsa o yolun başına konulacak ilk isimlerden biridir Esat Korkmaz. Çok çok büyük bir kayıp. Bu kayıp aynı zamanda Alevi asimilasyonunun hızla ilerlemesine de maalesef bir katkı sunacak. Çünkü Esat Hoca gibi gerçekten mücadeleci, asimilasyona karşı mücadele eden, Yol’u rayından çıkaranlara karşı böyle mücadele eden bir başka aydın, bir başka entelektüel bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.”

    Pir Hasan Kılavuz ise, “Aramızdan ayrıldı, uğurlar olsun ama unutmayacağız. Çalışmalarını işledikçe unutmayacağız. Devri daim olsun. Yıldızlar, ışıklar içinde uyusun” dedi.

    Devrim FINDIK / İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    > Yazar Esat Korkmaz Hakk’a yürüdü

  • Yazar Ayhan Aydın’dan suç duyurusu tepkisi: Hüseyin Hürrem Ulusoy ne yapmak istiyor?

    Yazar Ayhan Aydın’dan suç duyurusu tepkisi: Hüseyin Hürrem Ulusoy ne yapmak istiyor?

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, Alevi toplumunu bölmek adına faaliyet yürüttüğünü iddia ettiği Hüseyin Hürrem Ulusoy’un suç duyurusunda bulunması nedeniyle ifadeye çağrıldı. Yazar Aydın, yaşananlar üzerine “Çıkar odaklı vakıflar kuran bu insanlar, devlet bünyesinde yuvalanıp Alevi – Bektaşi kurumlarına kayyum olma isteğini ortaya koymaktadırlar” dedi.

    Alevi toplumu ve Alevi inancı için büyük emekleri olan Yazar Ayhan Aydın, Hüseyin Hürrem Ulusoy’un suç duyurusu nedeniyle hakkında soruşturma açıldı.  Aydın, iki yıl önce yazdıkları nedeniyle polis karakoluna çağrılarak ifade verdiğini duyurdu.

    Ayhan Aydın; yakın zamanda kurulan Hacı Bektaş Veli Dergâhı Serçeşme Vakfı’nın Başkanı olan Hüseyin Hürrem Ulusoy’un Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda ağırlanması üzerine yazdığı bir yazı nedeniyle hakkında soruşturma başlatıldığını kaydetti.

    Aydın, 24 Ağustos 2020’de Facebook hesabından “Alevi – Bektaşî toplumunu iyice parçalamak için, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy da mı devreye girdi? Hacı Bektaş’ta, dergahta, dedeler arasında birliği yok etmek isteyen, sözde vakıf, sahte grup, şimdi de daha büyük hedefler mi belirliyor kendisine?” yorumunda bulunmuştu.

    “MAKAM, MEVKİ, PARA İÇİN…”

    Yaşananlar üzerine yeni bir yazı kaleme alan Ayhan Aydın, “Aleviliğin erdemlerinden yoksun bir şekilde yaşamlarını sürdüren ve kime/kimlere hizmet ettikleri tam bilinmeyen tipler günümüzde aramızda artmaya başlamıştır” ifadelerini kullandı. Aydın, “Alevi-Bektaşi örgütlülüğünün bir araya gelip, kenetlenmeleri bir zorunluluktur” diyerek yazısında özetle şunları aktardı:

    “Artık tümümüz; erenlerin, pirlerin, ulu ozanların ve Serçeşme Hacı Bektaş Veli’nin aydınlığında buluşmalıyız…

    Dava açıp birilerinden puan kazandığını, büyük adam olduklarını sananlar…

    İşte bu dağınıklıktan faydalanan kıymetleri kendinden menkul, menfaatperest kimi çıkarcılar ise; makam, mevki, para için bu kadim yolun değerlerini kullanıp aradan kurnazca sıyrılmak istemektedirler.

    Şimdilerde ise aramızda AKP rejimine, her yolu kullanıp yamanmak isteyen bir sürü çıkarcı insan türemiştir.

    Çok usta manevralarla bir nevi AKP’nin muhbirliğini de yapıp, Alevi kurumlarına sızan, yeni “çakma” yapılar oluşturan, çıkar odaklı dernekler, vakıflar kuran bu insanlar bir de; devlet bünyesinde yuvalanıp hem kadro, hem mevki, hem de bir nevi Alevi – Bektaşi kurumlarına kayyum olma isteğini ortaya koymaktadırlar.

    Hüseyin Hürrem Ulusoy Ne Yapmak İstiyor?

    Hacı Bektaş Ocağı’nda / Dergahı’nda birliği parçalayan, ülkücülerle, Şiilerle işbirliği yapıp, Av. Ali Timurtaş Özmen’le birlikte hareket edip kendince bir vakıf kuran Hüseyin Hürrem Ulusoy, yaptıklarıyla, AKP’ye çıkar ve menfaat için yaklaşmanın yollarını bularak, nasıl birisi olduğunu göstermiş oluyor.

    Geçen sene Yunanistan’da Seyyid Ali Sultan Ocağı’nda 650 yıldır yanan ve hala, Hakk Muhammed Ali, adına yakılan çerağları söndürmek için, AKP desteğiyle yapılan ve oradaki canlarımıza “Yunan Devletinin Ajanları” diyen ekiple bir sempozyuma katılan Hüseyin Hürrem Ulusoy, Yunanistan Alevi – Bektaşî toplumunda birliği parçalamak isteyenlerle bir araya geliyordu.

    Bilindiği gibi Edirne Valisi ve Edirne müftüsü Yunanistan’daki Mürsel Bali ve Seyyid Ali Sultan Türbelerini ziyaretleri sırasında, “Siz iyice Hıristiyan olmuşsunuz, bu yüce dinimizde yeri olmayan mum yakma nedir?” deyip mumları söndürmüşlerdi.

    Yunanistan’daki Alevi – Bektaşi toplumuna düşmanlık yapan ve Cem Vakfı Edirne Şube Başkanlığı görevinden alınan Mustafa Çetin ve Akın Çetin’lerle, Türkiye’deki Bektaşilerin ruhani önderi Ali Haydar Ercan Dedebaba tarafından düşkün edilmiş ve babalık görevi “tart edilmiş, soyulmuş” olmasına rağmen, tüm Bektaşi dergâhlarının temsilcisiymiş gibi hareket eden Mahmut Erik Aydın’la, Cem Vakfı’nda çalışırken Bulgaristan’a gitmemi engellemek için somut bazı adımlar atan, şimdilerde ise, eşini boşamış bir de bizlere dedelik ve Alevilik dersi veren judocu yeğenini türlü yollarla Kültür Bakanlığı bünyesindeki A.B. Araştırma ve Cemevi Başkanlığı’nda çalışmaya başlatan Ali Rıza Uğurlu gibi isimlerle aynı yapıda buluşan, TİKA koordinatörleriyle birlikte hareket eden Hüseyin Hürrem Ulusoy acaba şimdi hangi tertibin sözcüsü olmak istiyor?

    Türkiye’de ve Balkanlar’da Alevi – Bektaşi varlığını parçalamak isteyenlerin, AKP ve Kültür Bakanlığı Alevi Bektaşi Kültür Ve Cemevi Başkanlığı’nın elemanlarıyla ortak hareket etmeleri bir tesadüf müdür?

    “HÜSEYİN HÜRREM ULUSOY KARANLIK BİR KUMPASA MI YÖNELİYOR?”

    Hüseyin Hürrem Ulusoy arkadaşlarıyla, Türkiye’nin daha önce çok tanık olduğu, ortada hiçbir şey yokken acaba birileriyle ortaklaşa bir karanlık kumpasa mı yöneliyor, bunlara alet mi oluyor?

    Böyle bir niyetleri varsa bunlara ve onları destekleyip, sessiz kalanlara bizler Alevi – Bektaşî diyebilecek miyiz?

    Bunlar Birer Tesadüf Mü?

    Son yirmi yıldır Balkanlar’da Alevileri- Bektaşileri asimile edip, burada birliği parçalayıp, Türkiye’de AKP zihniyeti paralelinde yapılan çalışmaları; her yolu kullanıp haykırmama rağmen, Avrupa’da ve Türkiye’deki Alevi kurumlarına, Alevi aydınlarına, dedelere, babalara sesimi yeterince duyuramadım.

    Uzun yıllar boyunca benim Bulgaristan’a girişimi engelleyip, yasaklatıp burada yaptığım araştırma çalışmalarını sabote edip, orada boy göstermek isteyenler kimlerdi?

    Kimler şimdi Bulgaristan’daki Alevi – Bektaşi birliğini parçalayıp, AKP zihniyeti parelelinde burada çalışmalar yapıyor?

    “TÜM BUNLAR TESADİF DEĞİL”

    Daha iki ay önce kim tarafından yapıldığını tam bilemediğim suçlamayla Recep Tayyip Erdoğan’a hakaretten İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifadeye çağrılmıştım.

    Şimdi de ilgisiz bir konuya dayanıp, “devlet güvenliği, yüce milli, dini değerlere hakaret” iddiasıyla benim hakkımda Hüseyin Hürrem Ulusoy suç duyurusunda bulunuyor.

    Tüm bunlar birer tesadüf değildir…

    “Yandaş” yaratma, “kumpas kurma” konusunda Nobel Ödülü alabilecek bir kabiliyete sahip AKP Rejimi anlaşılan odur ki, “Yandaş, Çıkarcı Bir Alevi – Bektaşî Kitlesi” de yaratmayı başarmıştır.

    Biz düşmanlarımızı tanıyoruz.

    Bizler; İmam Hüseyinler’den, Eba Müslüm Teberdarlar’dan, Hallac-ı Mansurlar’dan, Pirim Pir Sultanlar’dan el aldık…

    Hiçbir karanlık güç ve karanlık odak bizi yolumuzdan alı koyamaz…

    Bizler hiçbir celladın zehirli, kanlı hançerinden korkmayız, hiç bir şeyden yılmayız…

    Bizler; yuh münkire, lanet Yezit’e ve Yol yezitlerine, diyenleriz…

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Ayhan Aydın ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret’ suçlamasıyla ifade verdi

    Yazar Ayhan Aydın ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret’ suçlamasıyla ifade verdi

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifade verdi. Yazdıklarının arkasında olduğunu ifade eden Aydın, “Recep Tayyip Erdoğan’a söylediğim her şeyin arkasında olduğumu söylemenin büyük mutluluğunu yaşadım” dedi.

    Yazar Ayhan Aydın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla emniyette ifade verdi.

    İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün ifadeye çağırdığı Aydın, suçlamaya konu olan yazılarının eleştiri olduğunu belirterek, söylediklerinin arkasında olduğunu kaydetti.

    Ayhan Aydın şunları ifade etti:

    “Yaşam mücadeleden ibarettir. Yaşamın hakkını vererek hayat süreceksin. Gölgelerde gezinmek tutsaklıktan, korkaklıktan başka bir şey değildir. Aynı zamanda her şeyin bir bedeli vardır. Recep Tayyip Erdoğan için sosyal medya ortamında yaptığım yorumlar, yazdığım şiirlerle ilgili bugün, “Cumhurbaşkanına hakaretten” dolayı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifade verdim.
    Her daim dürüst bir insan olmaya çalışan, söyleyeceği her şeyi açıklıkla ifade eden birisi olarak, tüm dünyadaki, yurdumuzdaki yanlışları, haksızlıkları, zaman zaman da Recep Tayyip Erdoğan’ın ruh ikizleri olan sözde Alevi – Bektaşi önderlerine ve bu yolu yozlaştıralara karşın eleştirilerimiz sürecektir.
    Bugüne kadar her zaman aynı yolda, aynı çizgide bir yaşamım oldu. Yeryüzündeki hiçbir güç bunu değiştiremez. Tüm yazdıklarım, yorumlarım, eleştirilerin, deli dolu hallerim bana aittir. Böyle olmaktan çok mutluyum. Mutlu olmayanlar kendi yollarına gidebilirler. Bugün, Recep Tayyip Erdoğan’a söylediğim her şeyin arkasında olduğumu söylemenin büyük mutluluğunu yaşadım.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yazar Ayhan Aydın: Demokratik, laik, özgürlükçü ve tam bağımsız bir ülke için Yenikapı’da olacağım

    Yazar Ayhan Aydın: Demokratik, laik, özgürlükçü ve tam bağımsız bir ülke için Yenikapı’da olacağım

    PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, 25 Aralık Pazar günü gerçekleştirilecek olan “Büyük Alevi Kurultayı”na ilişkin kaleme aldığı yazısında, “AKP ve Recep Tayyip Erdoğan rejiminin Alevilik- Bektaşilik adına yaptığı dayatmalara karşı olduğumu göstermek için, demokratik, laik, özgürlükçü, tam bağımsız bir ülke özlemimi haykırmak için, özümle, Varlığımla, Bilincimle, 25 Aralık’ta Yenikapı’da olacağım” dedi.

    Yazar Ayhan Aydın, İstanbul Yenikapı’da “Laik ve demokratik bir Türkiye için buluşuyoruz” sloganıyla 25 Aralık Pazar günü gerçekleştirilecek olan “Büyük Alevi Kurultayı” öncesi  bir yazı kaleme alarak, sosyal medya hesabından paylaştı.

    ‘Niçin Yenikapı’da olacağım?’ başlıklı yazısında, Alevilerin yüzyıllardır asimile edilmeye çalışıldığını, torba yasa içerisinde Meclis’ten geçirilen cemevleriyle ilgili düzenlemenin süregelen asimilasyon politikalarının devamı olduğunu belirten Aydın, demokratik, laik, özgürlükçü ve tam bağımsız bir ülke için 25 Aralık’ta ‘Büyük Alevi Kurultayı’na katılacağını aktardı.

    Aydın’ın sosyal medya hesabından paylaştığı yazı şöyle:

    “NİÇİN YENİKAPI’DA OLACAĞIM?

    İnsan insan dedikleri

    İnsan nedir şimdi bildim

    Can, can deyü söylerlerdi

    Ben can nedir şimdi bildim. (Muhiddin Abdal)

    Yıllar yılı Alevi -Bektaşî inancını, toplumunu yok sayarak, yok etmek isteyerek, Emeviler’den bu yana asimilasyon gayretlerine hiç ara vermeden sürekli devam eden devleti yönetenler, bu konuda bugün yeni bir adım daha atıyorlar.

    Kültür Bakanlığı içinde, anti demokratik yol ve yöntemlerle ve arkasında karanlık bir zihniyetin olduğunu gördüğümüz bir şekilde, Alevi-Bektaşî toplumunun onayını almadan, onların temsil organları olan Alevi kurumlarına da danışılmadan Aleviler adına bir düzenleme yapılmaktadır.

    Bu dayatmacı zihniyetle; Alevi- Bektaşi toplumu parçalanmak, cemevlerimiz, ocaklarımız, tekkelerimiz, kurumlarımız baskı altına alınmak, iktidar tarafından bir yandaş, fırsatçı, yağmacı bir Alevi-Bektaşî kitlesi yaratılmak ve Alevi kurumları tahakküm altına alınmak istenmektedir.

    “BİRÇOK ALEVİ-BEKTAŞÎ OCAK VE TEKKE AKP ZİHNİYETİNDEKİ GÜÇ ODAKLARINCA İŞGAL EDİLDİ”

    Bu oyun yeni değil…

    Çoğu kişi hatırlamasa da, Kültür Bakanlığı; tüm itirazlara rağmen, Alevi ibadetinde on iki hizmetten birisi olan “Semah”ımızı, dayatmayla “somut olmayan kültürel miras” olarak 2009’da UNESCO’ya onaylatmıştı. Bu iktidar döneminde Türkiye’de ve Balkanlar’da birçok Alevi – Bektaşî ocak ve tekke merkezi AKP zihniyetindeki güç odaklarınca işgal edilmiştir.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Devlet, bayrak, vatan, millet düşmanı değilim.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Sünni ve her dinden insanla inancından, kültüründen dolayı hiç bir sorun yaşamıyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    72 milleti bir nazarda gören, cümle alemle dost olmuş, aslanla ceylanı bağrına basan bir canım.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Ülkem olan Türkiye’de özgürce inancımı yerine getirirken kültürümü olabildiğince serbest yaşamak istiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    İnancım üzerinde baskı, sindirme, ötekileştirme uygulamaları istemiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Devleti yönetenlerce aşağılanmak, bürokrasiye yerleşmiş Alevi düşmanlığını her ortamda hissetmek istemiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Bir başka inancın altında özünü kaybedecek gayretler karşısında sürekli kendimi savunuyor vaziyette olmak istemiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Irkçı, baskıcı ve de demokrasi, özgürlük, cumhuriyet ve insan hakları düşmanları tarafından yönetilmek istenmiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Laiklik benim karakterim, ekmeğim, aşımdır.

    Laikliğin ve bilimsel eğitimin yok edildiği bir ülkede yeğenimin, çocuklarımızın, evlatlarımızın okumasını ve yetişmesini istemiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Türkiye’nin bir din devletine, gerici tarikatlar, şeyhler, şıhlar, meczuplar cennetine dönüşmesini istemiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşi Olarak,

    Şimdiden AKP- Recep Tayyip Erdoğan baskıcı rejiminin adeta sözcüleri olup, ırkçı – Şii- tutucu zihniyetleriyle – dilleriyle bu düzenin uygulamalarını övenlere karşın; Erenlerimizin kurdukları bu ulu yolumuzun, evrensel insan severliğe dayanan öğretimizin bir çıkar, makam, mevki, para, nam yolu olmadığını haykırmak istiyorum.

    Ben Bir Alevi-Bektaşî Olarak,

    Hiç kimseye danışmadan kendilerini toplumun ve yolun üstünde görüp, devletin imkanlarını kullanarak, Alevi- Bektaşi toplumu üzerinde adeta tahakküm kurmak isteyen kişileri önderim olarak görmüyorum, görmek istemiyorum.

    “YOL CÜMLEDEN ULUDUR”

    Ayhan Aydın olarak; 30 yıldır hiçbir siyasi, makam – mevki hesabım olmadan sürekli, hiç durmadan ve sadece Alevi – Bektaşi Yolu için hizmet yürütürken, bu toplumun kültürel hafızasının- arşivinin oluşmasına katkı sağlarken, sağlığımdan olurken; zaman zaman dışlandığım, işsizliğe, yokluğa ve ekmeğe muhtaç bırakıldığım, toplum olarak da bu durumda olmamızın bir ölçüde sorumluları olan Alevi kurum başkanlarından da, bu kurumlardan da, bir beklentim yoktur. Bununla birlikte, tüm hata ve eksikliklerine rağmen; ülkemizde ve tüm dünyada Alevi kurumları, Alevilikle ilgili kazanımların ana unsurları, dayanak noktaları olmuşlardır.

    Alevîlik- Bektaşîlik ile ilgili tüm çalışmalar ancak ve ancak Alevi örgütleriyle birlikte yapılabilir. Onları yok sayan, onların kurumsal kimliğine saygı göstermeden yapılan tüm girişimler Aleviliğin inkarı, asimilasyon gayretleri anlamına gelmektedir.

    Ülkemi Sevdiğim, Özgür ve Demokratik, Lâik Bir Ülke İçin…

    Ben bilimi, laikliği, insan haklarını, özgürlükleri, kültür, sanat ve edebiyatı kendisine rehber almış bir Alevi – Bektaşî, bu ülkenin bir vatandaşı olarak; sadece ve sadece, “Hakk – Muhammed – Ali” düsturuyla var olan yolumuzun aydınlıklar içinde geleneksel çizgisinde geleceğe aktarılmasını istediğim için,

    AKP ve Recep Tayyip Erdoğan rejiminin Alevilik- Bektaşîlik adına yaptığı dayatmalara karşı olduğumu göstermek için,

    Demokratik, laik, özgürlükçü, tam bağımsız bir ülke, çocukların yataklarına aç girmedikleri bir Türkiye özlemimi haykırmak için,

    Özümle, Varlığımla, Bilincimle, 25 Aralık’ta Yenikapı’da olacağım.”

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Ayhan Aydın, Yunanistan’daki Kasım Kurbanı Etkinliği’ni kaleme aldı

    Ayhan Aydın, Yunanistan’daki Kasım Kurbanı Etkinliği’ni kaleme aldı

    PİRHA- Yunanistan’da Seyyid Ali Sultan için yapılan “Kasım Kurbanı Etkinliği”ni kaleme alan araştırmacı, yazar Ayhan Aydın, gözlemlerini aktardı.

    Araştırmacı, yazar Ayhan Aydın, Yunanistan’da Seyyid Ali Sultan için yapılan “Kasım Kurbanı Etkinliği”ni kaleme aldı. Ayhan Aydın tarafından yazılan yazı şöyle:

    “KASIM KURBAN ETKİNLİĞİ, MÜRSEL BALİ SIRTI’NDA YAPILDI”

    “Ela gözlü pirim geldi
    Duyan gelsin işte meydan
    Dört Kapıyı Kırk makamı
    Bilen gelsin işte meydan

    Her yıl, Yunanistan’daki Alevi – Bektaşî toplumu tarafından geleneksel olarak, kışın başlangıcı olarak da kabul edilen 8 Kasımlarda yapılan “Kasım Kurbanı Etkinliği” – Mürsel Bali Kurbanı- bu sene de; bugün, 6 Kasım 2022, pazar günü Seyyid Ali Sultan Dergâhı sınırları içindeki “Mürsel Bali Sırtı”nda yapıldı.

    Yüzlerce canımızın katıldığı bu seneki etkinlikte ilk önce; zaman zaman Seyyid Ali Sultan’ın oğlu, bazen de babası olarak söylenen Mürsel Bali’nin türbesinin başında Kur’an’ı Kerim ve hayır dualar okundu.
    Daha gelen tüm ziyaretçilere kaynayan kazanlardan Hakk aşkına lokmalar pay edildi.

    Önceki senelerde olduğu gibi bu sene ki etkinliğe de, Türkiye ve Bulgaristan’dan birçok misafir de katıldı…

    Seyyid Ali Sultan ve Çevresindeki Yaşayan İnanç

    Miz Urum abdalıyız serdarımız Kızıl Deli
    Çeşmimizde şu’le-i envarımız Kızıl Deli
    Bülbül-ü şeyda biziz gülzarımız Kızıl Deli
    Dinimiz, imanımız, ikrarımız Kızıl Deli
    Nur-u Ahmet, Haydar-i Kerrarımız Kızıl Deli
    Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli
    (Virani)

    Yunanistan’daki en önemli Alevi – Bektaşi etkinliği olan Kasım Kurbanı Etkinliği, inançsal bir tarihi gün dönümünü simgelerken aynı zamanda binlerce insanın katıldığı bir sosyal etkinlik özelliği göstermektedir. Yunanistan’da, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli)’nin manevi varlığını yaşatmak ve onunla özdeş dergâhın (ocak-tekke) korunup onarılması vazifesini gönüllü olarak üstlenen insanlar tarafından kurulmuş Seyyid Ali Sultan Dergâhı Korumu Heyeti Kurumu tarafından düzenlenen etkinliğe, aynı zamanda yurt dışından da katılımlar olmaktadır. Etkinlikte; Rumeli’yi fetheden, Rumeli’nin Gözcüsü olarak kabul edilen, Seyyid Ali Sultan ve tüm eren – evliyalar aşkına kurbanlar kesilmekte, lokmalar dağıtılmaktadır.

    Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Rumeli (Balkanlar)’da Sarı Saltuk’tan (Rumeli’ye geçişi 1263) sonra bu toprakların sevgiden, barıştan, dostluktan yana bir yurt yapmış, buraların Ehlibeyt’in ışığıyla nurlanmasını sağlamış, bu topraklara bolluk ve bereket, adalet ve barış getirmiş bir alp-eren olarak anılmaktadır. Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli düşünce dünyasının içende yer alan ve 1354 tarihinde diğer eren ve alp-erenlerle bu topraklara gelmesinin üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen halen çok derin bir sevgi ve saygıyla anılmakta, onunla özdeş gelenekleri yaşatılmaktadır.

    O bir inanç önderi olmasının yanında, bir toplum önderi olarak kabul edilmekte, tüm dünyada aralıksız hizmet yürüten en önemli Alevi- Bektaşi inanç ve kültür merkezlerinden birisinin kurucusu olarak kabul edilen bir seyyid olarak sevilmektedir. Gerçekten de bu ocak – tekke merkezi çerağların sönmeden yandığı, meydanevinde cemlerin yapıldığı, dünya Alevi- Bektaşi toplumunun en önemli inanç merkezlerinin başında yer almaktadır.

    Eski Türk takviminde kışın başlangıcı olarak kabul edilen 8 Kasım günü, inançlarını, kültürlerini her koşulda ve tüm boyutuyla sürdüren- yaşatan Yunanistan’daki Alevi Bektaşi toplumu için de ayrı bir öneme sahiptir. Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Türbesi, bugün; Ruşenler (Russo) Köyü sınırlarındadır. Ruşenler ise Dimetoka (Didmotiho) İlçesi, Evros (Meriç) İli’ne bağlıdır. Burası Yunanistan – Türkiye sınırındaki bir ildir. Tüm katılımcılara şimdiden aşk-ı muhabbetler, sevgi ve saygılar sunarız…”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Yazarlardan, AKP’nin Alevi politikasına eleştiri: Bu bir ‘açılım’ değil, bir kapanım hamlesi!

    Yazarlardan, AKP’nin Alevi politikasına eleştiri: Bu bir ‘açılım’ değil, bir kapanım hamlesi!

    PİRHA – Hükümetin açılacağını duyurduğu ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na yazarlardan da tepki geldi. Ayhan Aydın “Bu cemevlerini minaresiz camiiye çevirme gayretidir” derken, Ali Duran Topuz ise “Hedeflenen şey basitçe Aleviliği zimmete geçirmek” yorumunu yaptı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul’daki Şahkulu Sultan Dergahı’nda duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine tepkiler sürüyor.

    Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, “Şahkulu Sultan Dergahı’nda Ortaya Konan Oyun…” başlığı ile konuyu kaleme aldı. Yazar Aydın, “Buraları zaman zaman işgal eden kişilik bozukluğu olmasına rağmen kendisine başkan, dede, baba diyen sözde öncüler buraların aydınlığını karartamamışlardır” ifadesini kullandı.

    “ALEVİ ASİMİLASYON HAREKETİNİN SON HALKASIDIR”

    Ayhan Aydın, asıl amaçlananın “Topluma bir şey vermek değil, AKP’ye bağımlı bir zümre yaratma” olduğunu vurgulayarak şunları aktardı:

    “Recep Tayyip Erdoğan ve onun yarattığı rejim, bu ülkede demokratik yaşamı felç eden, insanlar arasında nifak tohumları eken, laikliğin, çağdaş eğitimin düşmanı politikaları yürütmüş, bu ülkenin tüm varlığını kendi yarattığı bir kesime peşkeş çekerek ülkeyi yokluğa ve yıkıma sürükleyen despot bir yöneticidir.

    Çocuklarımızı yatağa aç sokan, milyonlarca genci işsiz ve umutsuz bırakan, Berkin Elvan’ın annesini yandaşlarına yuhalatan, ırkçı, mezhepçi politikalarla, konuşmalarıyla, Türkiye’yi karanlık bir çağa sokan gerici bir insandır.

    Ülkeyi imam hatipilere teslim edip; kurnaz, yandaşlarıyla din, millet, mezhep edebiyatı yapıp ülkeyi soymaya devam eden Recep Tayyip Erdoğan’ın samimi olduğuna inanmak imkansızdır.

    Bugünkü AKP tek adam rejiminin tüm hamleleri gibi, sözde Alevilik açılımı da tümüyle kendi siyasi amaçları doğrultusunda, kurnazlıkla hazırlanmış bir tertiptir.

    Alevi – Bektaşî geleneksel yapısını parçalayıp, çıkar için kişiliğini satabilecek sözde dede, baba, kurum temsilcilerini elde edip, onlar üzerinde Alevi – Bektaşî kesime hükmetme, yandaş bir AKP’li bir Alevi – Bektaşî kitlesi yaratıp, halkı birbirine düşürme amacı taşıyan bu tertip; devletin Osmanlı’dan bu yana devam eden Alevi asimilasyon hareketinin son halkasıdır.

    Alevi – Bektaşi inanç ve öğretisinin yapısına tümüyle aykırı; memuriyet, para, mevkiyle devlet yönetiminde diğer her şeyi dejenere eden AKP’nin zihniyetinin toplumu kendi ideolojisi ekseninde yeniden şekillendirme projesinin bir devamı olan bu son gayret, Alevi – Bektaşî toplumu için bir çıkar yol değil, yıkım projesidir.

    Dedelerin, babaların nasıl hizmet yürüttükleri, ocaklarda / dergahlarda, tüm Alevi yerleşimlerde Aleviliğin Bektaşiliğin iç işleyiş yapısı; pir / rehber / mürşit ilişkileri bin yıldır bu topraklarda bellidir.

    Bunları yok edip, kendi ideolojisine göre bir birim oluşturan AKP’li tek adam yöneticisi Recep Tayyip Erdoğan rejiminin dayatmasına hiçbir Alevi – Bektaşî onay vermemelidir.

    Bu bir dayatma, zorlama, inancı siyasete alet etme, yandaş dedeler, babalar, kurumlar yaratma gayretidir.

    Bu cemevlerini minaresiz camiye çevirme gayretidir.

    Aleviliği özüyle kabul etmeyen, onun inanç ve tarihi derinliklerini inkar ederek siyasetin emrine sokmayı amaçlayan bu tertibe Alevi – Bektaşî toplumu tepkisini ortaya koymalıdır.

    Türkiye’de örgütlü Alevi kurumları, tabanlarına hakim olacak şekilde, bu konuda çok kararlı, ilkeli, genel geçer kararlar alıp, tavırlarını çok özlü ve net bir şekilde ortaya koymalı, inkarcıları, çıkardıkları, haramzadeleri, düşkünleri de meydana sermelidirler.”

    “TURİSTİK ALEVİLİK?”

    Yazar Ali Duran Topuz da ‘Siyasetteki DNA ve Aleviliği zimmete geçirmek’ başlığı ile konuyu değerlendirdi. Topuz, “Açılım değil kapanım” diyerek şu yazıyı kaleme aldı:

    “Şimdi gelelim “başörtüsü” tartışmasına ve içinden çıkan Alevi açılımına. Açılan paketten ne çıktı? “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı.” Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde. Niye? Niye Gençlik ve Spor Bakanlığı değil? Hatta niye Hazine ve Maliye Bakanlığı değil, oranın bakanı “heterodoks” demeyi biliyor ya neden olmasın! Kültürü diyelim anladık, neticede o bir yanıyla da bir “kültür” ve fakat ya turizm? Turistik Alevilik?

    Erdoğan’ın sözlerine geçmeden önce Aleviliğin cumhuriyet sonrası konumlandırılışına az bakmakta fayda var:

    Diyanet’in kuruluşundan sonra, yani devlet onaylı bir Sünniliği “resmi din” olarak benimsedikten sonra Aleviliğe biçilen konum açıktı: Sünnileşmeyecekse, bir tür folklorik öğe olarak ne kadar yaşayabilirse o kadar yaşasın. İnancın kendisini yeniden üretebilmesinin bütün yolları itinayla tıkandı. Devletin arzuladığı Sünnilik ile onun dışında kalan ve devleti arzuladığı hale getirmek isteyen Sünnilik arasındaki çekişmede en son Erdoğan’ın AK Parti’sinin iktidarının zuhur ettiği finale geldik.

    EŞİT VATANDAŞLIK TALEBİNİ ÇÖZER Mİ?

    Laiklik, devletin inançlara kör olmasını değil, bir inancı özenle kayırması anlamında kabul edilip uygulanınca daha farklı bir yere gitmek zaten şaşırtıcı olurdu. Şimdi artık laiklik kaygısı hiç olmayan ve yenilenen devletin arzuladığı Sünniliği yerleştirmeye çalışan iktidar iş başındayken, Alevilik konusunda yeni bir hazırlık başlatılıyor anlaşılan.

    Bu açılımda Kızılbaş/Alevi toplulukların taleplerini karşılayan ne var? Zorunlu din dersleri kalkıyor mu? Hayır. Alevilerin Aleviliği yeniden üretmesini sağlayacak eğitim/öğretim kurumları öngörülüyor mu? Hayır. Alevilerin eşit ve özgür yurttaşlar olarak inançlarını arzuladıkları gibi yaşamalarının önü açılıyor mu? Hayır. Peki ne yapılıyor? Görmek zor değil: Taleplerin bazı ekonomik görünümleri devlet eliyle karşılanabilir hale getiriliyor, elektrik su filan gibi faturalar, bazı kadrolar filan. Kurulan bürokratik birim, Alevilerin eşit yurttaşlar olarak görülmediğini teyiden ilan edecek biçimde, bir bakanlık bünyesine yerleştiriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı mesela doğrudan Cumhurbaşkanlığına, yani hükümet başkanına bağlı, Alevilik ise bu yerleştirmede Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı kalıyor.

    Teklifin özeti şu: Gelin bu başkanlığa bağlanın, elektrik su faturalarını öderiz, arzu edenlere dede, baba filan maaş da bağlarız. Kültürünüz kabul, turizm de var işin içinde, misler gibi yaşar gidersiniz. Kapiş?

    Ne bu? Alevi/Kızılbaş toplulukları tek kuruma bağla. O kurumu bir bakanlık bünyesine yerleştir. Aleviler toplansın gelsin. Soran olursa, canım kültürel turistik işler de, inanç meselesini soracak olursan, onu başkanının elinde kılıçla gezdiği Diyanet İşleri Başkanlığı belirleyecek elbette. Daha doğrusu, kılıcı başkanın eline tutuşturan kimse o belirleyecek.

    Çocuk kandırmak için bile daha çok efor sarfetmek lazım. Hedeflenen şey basitçe Aleviliği zimmete geçirmek. Devletin ödediği faturalara ve vereceği maaşa ikna olacak birileri çıkar muhakkak fakat bu bir “açılım” değil, bir kapanım hamlesi. Alevileri devlete kapatmak hedeflenen şey. Kabinede Kürt bakan var madem, Kürt sorunu bitmiştir. Devletin Alevi başkanlığı var madem, Alevi sorunu bitmiştir. İktidar, devletin DNA’sını yenilerken, eski DNA’daki kusurları allayıp pullayıp cilalayıp yeniden dolaşıma sokma peşinde. Tabii bir fark olacak: önceki DNA’da Alevilerin payına düşen dışlanmaktı, yenisinde devlet zimmetinde Sünni üstünlüğünü açık biçimde kabul ederek susma mecburiyeti olacak.

    Açık ki bu Sünni üstünlükçü anlayış sahipleri için bir açılım: Bakın, Alevileri de devlete/maaşa bağladık, hegemonik Sünniliğimize şirk koşacak kimse kalmadı. Beraber cemevlerinde semah izlemek için turlar düzenleyebiliriz artık rahat rahat.”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER

    >Erdoğan’dan Alevi inancıyla bağdaşmayan ‘müjde’ler; Alevi hakları yine yok!

    >Alevi örgütlerinden Erdoğan’a: Aç kalır ama bir avuç buğdaya tamah etmeyiz!

    >Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilk tepki: Rızalığımız yoktur, Aleviliği bir inanç olarak görmüyor

    >FEDA: Alevilerin bu projeye kanması halinde Alevi inancından eser kalmayacaktır!

    >Alevi dedelerinden Erdoğan’ın açılımına tepki: Devlet tüm inançlardan elini çeksin