PİRHA-Geçtiğimiz hafta Seyyid Ali Sultan Dergahı Koruma Heyeti tarafından düzenlenen Seçek Yayla Etkinliklerine alternatif olarak düzenlenmek istenen etkinliğe karşı Batı Trakya’da yaşayan Alevi Bektaşiler eylem yapıyor.
Asırlardır kutlanagelen Seçek Yayla Etkinlikleri geçtiğimiz hafta Yunanistan’da Seçek yaylasında kitlesel bir katılımla kutlanmıştı.
Seyyid Ali Sultan Dergahı Koruma Heyeti tarafından düzenlenen etkinliğe alternatif etkinlik düzenlenmek isteniyor. Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneği tarafından düzenlenmek istenen alternatif etkinliğe Batı Trakya’da yaşayan Alevi Bektaşiler karşı çıkarak Seçek yaylasında eylem yapıyor. Etkinliği yaptırmamak için üç, dört gecedir yaylada konaklayarak direnen canlar her ne pahasına olursa olsun oradan ayrılmak istemiyor.
Alevi Bektaşi kamuoyunun yakından tanıdığı Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın konuyla ilgili PİRHA’ya bilgiler verdi.
Türkiye’deki gerici yapının da tertibiyle Seçek etkinliklerinin işlevsizleştirilmek istendiğini söyleyen Aydın, Seçek Yayla Etkinliklerinin bastırılması için de Seçek Azınlık Eğitim ve Kültür Derneği’nin kullanıldığını ve etkinliğin Sünni İslam anlayışına göre düzenlenmek istendiğini kaydetti.
SEÇEK YAYLASINDA OTURMA EYLEMİ BAŞLADI
Batı Trakya’daki Alevi Bektaşilerin bu duruma tepki göstererek Seçek yaylasında eylem yapmaya başladıklarını ifade eden Aydın, Batı Trakya’da ilk kez böyle bir direnişin yaşandığını ve bunun önemli bir şey olduğunu vurguladı. İlk kez Alevilerin kendilerine karşı yapılan bir dayatmaya tepki gösterdiğini de söyleyen Aydın, eylem yapan canların ‘Gerekirse bedelini öderiz’ dediklerini aktardı. Aydın, tüm dünya Alevi Bektaşi toplumunun Batı Trakya’daki Alevi Bektaşi topluluğunun yanında olduğunu da ekledi.
Yapılmak istenen alternatif etkinlik kapsamında ise son zamanlarda AKP hükümetine desteğiyle bilinen Yavuz Bingöl de sahneye çıkacak.
PİRHA- Alevi Yazar Ayhan Aydın, dedelerle, ozanlarla, Alevi Bektaşi kurum ve kuruluşlarıyla ilgili olan bilgilerini, gözlemlerini özet halinde ‘Dostlar Bağında Gönül Seyyahı’ adlı kitabında topladı. Aydın, “Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta ve Kosova’da yaşayan Alevi Bektaşi inanç sistemi, öğretisi, türbeleri, dergahları, köyleri bu kitapta yer alıyor” dedi.
Alevi Yazar Ayhan Aydın, dedelerle, ozanlarla, Alevi Bektaşi kurum ve kuruluşlarıyla ilgili olan bilgilerini, gözlemlerini aktardığı ‘Dostlar Bağında Gönül Seyyahı’ adlı yeni kitabına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Kitabına ‘Dostlar Bağında Gönül Seyyahı’ adını bilinçli koyduğunu belirten Aydın, “Dostluk, sohbet ve muhabbet çok güzel. Muhabbet insana kapılar açıyor, yaralar sağaltıyor, insanı alıyor başka dünyalara götürüyor” diye konuştu.
Aydın, “Bu kitabım benim denemelerimden oluşuyor. Alevilik Bektaşilikle ilgili iki bine yakın söyleşi yaptım. Bu söyleşilerin bir kısmı kitaplaştı, internet ortamında yayıldı, televizyonlarda, radyolarda bunları halka taşıdık. Ben de bu camianın içerisinde bunca yıl geçiren bir insan olarak tabi ki kimi gözlemlere sahip oldum ve bunları bir araya getireyim dedim. Bir kısmı daha önce bazı sunumlarda, dergilerde çıkmış yazılardan oluşuyor. Dedelerle, ozanlarla, Alevi Bektaşi kurum ve kuruluşlarıyla ilgili olan bilgilerimiz, gözlemlerimiz özet halinde burada aktardım” dedi.
Gençlerle hasbihal eyledim, dertleştim ve dertlerimi onlara anlattım” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Bazen insan kör, sağır duvarlarla, engellerle ve dağlarla karşılaşıyor. Sizi en çok gençler anlar. Ve gençler bu geleneği yaşatacaklar, gençler bu yolu tutacaklar. Dolayısıyla gençlik o kadar önemli ki, yeryüzünün en önemli şeyi. Çünkü genç alacak hafızasına ruhuna ve kendi aklına yatanları daha çok içselleştirecek ve onları kendine dahil edecek. Bir bütün halinde topluma baktığınız zaman her şey aynı, değişen bir şey yok. Dolayısıyla geçmişi geleceğe bağlayacak zincirin altın halkası gençler. Biz onlara ne kadar çok şey verirsek, derdimizi anlatırsak o kadar kârdayız. Bizim kârımız da budur. Geleneğin bilgisini, gözlemlerimizi, sorunları serbestçe rahat bir şekilde okura taşıyacağız ve özellikle gençlerin anladığı dilden okura taşıyacağız. Onlar oradan ne alırsa hiç önemli değil. Yüzde birini bile almış olsa gerçekten onlar kendi düşünceleriyle bunu harmanlayacaklar, yoğuracaklar ve yollara devam edecekler.”
“ALEVİ BEKTAŞİ İNANÇ SİSTEMİ BU KİTAPTA YER ALIYOR”
Bu kitaptaki en önemli yazıların Balkanlarla ilgili yaptığı çalışmaların olduğunu belirten Aydın, “Yaklaşık 20-25 yıldır Balkanlara büyük bir ilgim var defalarca oraya gidip geldim. Bütün bu gezi notlarını bir başka bağımsız kitapta toplayacağım daha detaylı bir şekilde. Fakat bu kitapta en azından herkesin okuyabileceği şekilde aşırı detaylara girmedim ancak baktım yine 40 sayfayı bulmuş. Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta ve Kosova’da yaşayan Alevi Bektaşi inanç sistemi, öğretisi, türbeleri, dergahları, köyleri bu kitapta yer alıyor” diye konuştu.
“OZAN YÜREĞİNE SAHİP VE OZANLARI SEVEN BİRİYİM”
“Kitapta Kayaözlükten ozanları anlattığını ozan yüreğine sahip ve ozanları seven bir insan olduğunu” söyleyen Aydın, konuşmasına yeni kitabında da yer alan Kayaözlük Keskinli Aşık Haydari’ye ait şiirin şu dizeleri ile son verdi:
“Ben ozanım Anadolum.
Tasavvufta Yunus’uz biz, ben ozanım Anadolum.
İsyanlarda Pir Sultanız, ben ozanım Anadolum.
Taassubu yenebilen, türkü türkü Karacaoğlan, Köroğlu’nun sazını alan ben ozanım Anadolum.
Torosların sert yaylası, Dadaloğlu’nun dili, Nazım ustanın teli ben ozanım Anadolum.
Hem savaşta hem barışta, insanlık için yarışta, Mahsuni’yim ben Maraş’ta ben ozanım Anadolu’m. Nesimi’yim, Akarsu’yum.
Yakıldıkça artar soyum, hem Gültekin hem Veysel’im, ben ozanım Anadolum.
Yüz senede akmaz kanım, Hakk bendedir ben insanım, Daimi’yim çırakmanım ben Anadoluyum, ben ozanım.
PİRHA- Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, AKP iktidarının dedelere maaş vereceği iddiasını PİRHA’ya değerlendirdi. Aydın, “Eğer muaviyenin sarayındaki yağlı çörekleri yemek gibi bugün de Diyanet’in Emevi Sünni islam anlayışını benimseme yolunda ilerleyerek oradan bir çıkar alma umuduyla sarayın uleması olmak istiyorlarsa, bunlar dedelikten çıkmış insanlardır, nankör, haramzade insanlardır” dedi.
Sözlerine büyük halk ozanı Aşık Veysel’in “İnsan kısım kısım, yer damar damar” sözleriyle başlayan Aydın, “Eğer bir çıkar alma umuduyla sarayın ulemasını almak istiyorlarsa bunlar dedelikten çıkmış insanlardır, nankör insanlardır, haramzade insanlardır” dedi.
“DEVLET, AYNI MUHTARLAR GİBİ KENDİNE BAĞLI DEDELER İSTİYOR”
25 yıl boyunca Alevi yoluna hizmet eden bir nefer olduğunu söyleyen Aydın, devletin kendine bağlı dedeler türetmeye çalıştığını belirterek şöyle konuştu:
“Devletten hakkımızı alacak mıyız? Evet alacağız. Alevilere kaynak aktarılacak mı? Evet aktarılacak. Para verilecek mi? Niye verilmesin.” Ben de bu ülkenin vatandaşıysam benim de bu haklarım var, niye bu haklarımı almayayım. Maddi haklarım da var para da hakkım benim toplum olarak. Eğer bir hizmetse yapılan herkese eşit hizmet yapılacak. Tabii ki dedelere de maaş verilecek ama bu maaş devletin verdiği, devletin insanları kendine bağlamak istediği, bu amaçla verdiği maaş olmayacak asla. Devletin buradaki amacı Diyanet veya bir başka kurumu kullanarak aynı muhtarları kendisine bağlı kullandığı gibi, kendisine bağlı dedeler türetmektir.”
Yüzyıllar boyunca iktidara sahip olan, insanları yöneten kişilerin her zaman karanlık iktidarlarını kuvvetlendirmek için bu yollara başvurduklarına değinen Aydın, birlikten kuvvet doğacağını, insanlarının birbirlerine baktıklarında dertlerini anladıklarını böyle bir toplum olduklarını belirtti.
Alevilerin bir öğretinin temsilcisi olduğunu kültür ve derin bir felsefenin izini süren büyük bir halk topluluğu olduğunu ve bunun yüzyıllar boyunca gelenekleriyle yaşanmaya devam ettiğini söyleyen Aydın, bu geleneklerin içerisinde inançlarının özünde ocakların olduğunu belirtti.
“TÜRKİYE’Yİ EFELENEREK YÖNETEN BİR İKTİDAR VAR”
Bugün iktidarın yapmak istediğinin Türkiye’nin birliğini ve beraberliğini kökten sarsmak olduğunu söyleyen Aydın, “İnsanların kardeşçe yaşarken bu derin yarılmaların ve bu ayrılıkların nedenini Anadolu’ya biraz baktığımızda görebiliyoruz” dedi. Yakın bir zamanda bir Alevi köyünde Alevi muhtarın efelenerek iktidarı savunacak sözler söylemesine canlı şahit olduğunu söyleyen Aydın, bu güce Türkiyeyi efelenerek yöneten iktidara itaat ettiği için sahip olduğunu söyledi.
“DEDELERİMİZ ALEVİLİĞİN BEL KEMİĞİDİR”
“Dedelik Aleviliğin olmazsa olmaz bel kemiğidir” diyen Aydın, yüzyıllar boyunca ocak sistemine dayalı dedeler sayesinde Alevilik inancının yaşatılıp bugünlere kadar getirildiğini ifade etti. Dedelerin, pirlerin, mürşitlerin hiçbir zaman inançlarını çıkara ve paraya değişmediklerini söyleyen Aydın, bu yolu satmadıklarını, satılmış kişilerden olmadıklarını açıkladı. Aydın, dedelerin her zaman haktan adaletten yana olduklarını ve dolayısıyla bir yol kurduklarını bu yolun Hz. Hüseyin yolu olduğunu söyledi.
“KARA KAZAN PİŞİRİLSİN, KİMSE AÇ KALMASIN”
Dedelerin ve pirlerin devletin kendi memuruymuş gibi vermiş olduğu paralara el uzatmamaları gerektiğini söyleyen Aydın, eğer bu paralara el uzatırlarsa “İmam Hüseyin onların hakkından gelsin onlara Zülfikar değsin” ifadelerini kullandı.
Dedelerin hakkullah aldığını yani yapmış oldukları hizmetler karşısında taliplerinin paylaşmak amacıyla dedelere bir miktar para verdiğini söyleyen Ayhan Aydın, yol iz bilen gerçek dedeler bu paraların kendine yeteni kadarını alıp geri kalanını da Hacı Bektaş Dergahları gibi dergahlara bağışladığını söyledi. Aydın, bu dergahlara çok fakir insanların geldiğini ve kara kazanların her zaman pişirildiğini, kimsenin aç kalmaması için hizmet verildiğini ifade etti.
“DEDELER EHLİBEYT İÇİN HARCAMA YAPMALI”
Dedelerin fakir insanlar olduğuna değinen Aydın, eğer dedelik yaparak zenginleşmiş birini görürseniz o gerçek dede değildir vurgusunu yaptı. Gerçek dedelerin birikmiş bir şeyleri olduğunda ehlibeyt yoluna harcadıklarını söyleyen Aydın, eğer dedeler ehlibeyt uğruna bir harcama yapmıyorlarsa haramzadedir ve yedikleri zehir zıkkımdır ifadelerini kullandı.
Dedelerin çok önemli bir kısmının tarımla ve hayvancılıkla ilgilendiğini söyleyen Aydın, dedelerin yattıkları yerden taliplerinden bir şeyler beklemesini asalaklık olarak gördüğünü açıkladı.
“ALEVİ MUHTARLARIMIZ VE DEDELERİMİZ UYANIK OLMALI”
Üzerlerinde çok büyük bir yük olduğunu belirten Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, Cumhuriyetin bugüne kadar yaşadığı olumsuzlukları kendisi için kullanan bir iktidarla karşı karşıya olduklarını ifade etti.
Bu tertip karşısında insanların uyandığını ve sandık başlarına gidip demokrasi mücadeleleri verdiğini belirten Aydın, bu mücadelenin hiç bir zaman bitmeyeceğini ve demokrasi mücadelesi vermeye devam edeceklerinin de altını çizdi. Aydın, “Muhtarlarımız satılmadıkça, dedelerimiz haramzade olmadıkça oynanan bu oyunlara karşı uyanık olmalıyız ve medya aracılılığıyla insanlara sesimizi duyurmalıyız” dedi.
“OCAKLARI BENİMSEYEN DEDELER BU OYUNA GELMESİN”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararı hiçe sayan ve yakın zamanda vermiş olduğu sözleri çiğneyen iktidardan mürüvet beklemediklerini söyleyen Aydın, tek mürüvet bekledikleri yolun erenleri, ulu ozanları olduğunu açıkladı.
Yazar Aydın, Pir Sultan Abdal’ın dile getirdiği “Kadılar müftüler fetva yazarsa, işte kement işte boynum asarsa” diye devam eden ölümsüz dizelerin onları ayakta tuttuğunu direnç verdiğini açıkladı. Aydın, İmam Hüseyin’in yolundan giden Abdal Musa, Karacaahmet, Şahkulu Sultan, Baba Mansur gibi yüzlerce erenin ocaklarının yolunun izlenmesi gerektiğini ve bu yolu benimseyen dedelerin oyuna gelmemesi gerektiğini kaydetti. Aydın, eğer çıkar uğruna yolunu değiştirenler olursa da ancak Zülfikar onları temizleyebilir ifadelerini kullandı.
PİRHA- Harabati Baba Dergahı’nın bir bölümünü işgal eden ve zaman zaman oraya giden Alevilere saldırılara öncülük ettiğiyle bilinen Cumali bir bu kez de turistlere saldırdı. Balkan turu düzenleyen Bursa merkezli Erhan Tur Turizm Seyahat Acentesi sahibi Rafet Aydın, Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi ziyareti esnasında grubunun Cumali isimli bir şahsın saldırısına uğradığını, 24 kişinin darp nedeniyle şikayetçi olduğunu bildirdi.
Cumali isimli şahsın saldırıları nedeniyle pek çok seyahat acentasının tur programından çıkardığı Makedonya-Kalkandelen Arabati Baba Tekkesi’nde; saat 11:00 civarında Balkan Turu yapan Erhan Tur Turizm Seyahat acentasının grubuna saldırıda bulunuldu. Saldırgan gruba saldırarak kaptan dahil 24 kişiyi darp etti. Kadınlara da vuran ve küfürler eden saldırgan derhal polise şikayet edildi. Bu esnada kaçan saldırganı müşteriymiş gibi telefonla arayarak tekkeye çağıran polis, saat 11:35 civarında büyük güçlükle zaptederek kelepçeledi ve karakola götürdü. Polis tutanağı ve şikayet dilekçeleri emniyete verildi.
YAZAR AYHAN AYDIN’DAN TEPKİ
Araştırmacı Gazeteci Yazar Ayhan Aydın, yaşananlara tepki gösterdi. Sosyal medyada yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Daha önce defalarca söyledim, yazdım: Bu adam, Türkiye’yle yüzde yüz bağlantılı olan, buradan beslenen bir insan. Elimde kesin veri olmadığı için kurum ismi veremiyorum. Ama en azından Makedonya’da Tetova’daki “İslam Dini Birliği” isimli kuruma bağlı olarak çalışıyor. Bu kurum ve Cumali denen bu adam, burada terör estirerek, yüzlerce yıllık bu tekkeden Bektaşileri atıp, burayı, Vahabi zihniyetli bir İslam merkezine çevirmek istiyorlar.
Bununla ilgili çalışmalarını bıkıp usanmadan yapıyorlar.
Bir meydanevimizi işgal edip, hoparlör takıp ezan okuyup namaz kılıyorlar. Bir büyük binamızı sözde kadınlara Kuran kursu merkezi yaptılar. Bir başkasını, ana giriş kapısının yanındakini, Cumali denen dağ azmanı, ini olarak kullanıyor, geleni geçeni eski çağın haydutları, haramileri gibi kolaçan ediyor. ”
HARABATİ BABA DERGAHINA SAHİP ÇIKILMALI
Aydın devamla şunları belirti “Çok iyi niyetlerle yöreye yapılan bir kaç günlük geziler ve basın açıklamaları yeterli olmuyor, sorunları çözmüyor.
Her zaman söylediğim gibi, kurumların ortak olarak bir sekretarya kurarak, Balkanlar’da Alevi Bektaşi toplumu üzerine oynan oyunları takip edip, bu asimilasyonu durdurmak, yok etmek için bir plan yapılması gerekir” ifadelerini kullandı.
DAHA ÖNCE DE YAŞANDI
Öte yandan Aziz Atlı adlı bir kişi bu habere yaptığı yorumda kendisine de daha önce böyle bir saldırının olduğunu ifade etti. Yaşadıklarını şöyle anlattı: “2016 yılında Gri (Hizmet) pasaportuyla Devlet görevlisi olarak Makedonya’ya gittim. Harabati Baba Dergahı’nda araştırma yapmak için dergaha uğradım. Bu adi şahıs 2016’da bana da saldırdı. Polise şikayetçi oldum, Üsküp Büyükelçiliği’ne gittim ama maalesef büyükelçilikte bu adi şahsın bağlı olduğu kuruma nota vermekten başka bir şey yapamadı. Acilen bu saldırgan buradan gönderilmeli ve cezalandırılmalıdır.”
HARABATİ BABA DERGAHI’NA İLİŞKİN KISA BİLGİ
Makedonya Bektaşiliğin önemli merkezlerinden birisi ve birçok Bektaşi tekkesi var. Bektaşi yerleşim yeri var. Beş yüz yıllık Harabati Baba (Sersem Ali Dede Baba) Dergahı bugün de üzerinde durulan, konuşulan ana merkez konumunda. Balkanlarda en iyi korunmuş Bektaşi tekkesidir. Tarihsel olarak, tekke olarak, Babagan Bektaşi kolunun en önemli tekkesidir. Burada farklı dönemlerde kapanmalar, baskılar olmuş olsa bile yine de Bektaşiler buraya sahip çıkarak burayı yaşatma gayreti veriyorlar.
PİRHA – Kendisi de Gümüşhane Şiran Alevilerinden olan Araştırmacı/Yazar Ayhan Aydın’a Gümüşhane Alevilerini sorduk. Güvenç Abdal Ocağı, Sarı Saltuk Ocağı, Cemal Abdal Ocağı ve Sarı Bal Ocağı ile bu ocaklara bağlı taliplerin yaşadığı ilçeler, köyler ciddi bir göç verse de hala inançlarını diri bir şekilde yürüten önemli bir potansiyeli barındırıyor.
Gümüşhane’deki Alevilerin varlığından haberdar olmayan birçok Alevi var. Oysa dağların arasında kalmış bu küçük ama şirin kentin birçok köy ve ilçesinde yaşayan Alevilerin yanı sıra önemli ocak merkezleri de var. Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere karşı uygulanan sistematik Asimilasyon ve izolasyon politikaları sonucu birçok halka kopmuş ve kendi içine kapanan, yalnızlaşan yapılar haline gelinmiş.
Kendisi de Gümüşhane Şiran Alevilerinden olan Araştırmacı/Yazar Ayhan Aydın’a Gümüşhane Alevilerini sorduk. Doğduğu topraklardaki Alevi demografyasına ilişkin detaylı bir araştırması olmadığını belirten Aydın burada yaşayan Alevilere ilişkin bilgilerini bizimle paylaştı.
Güvenç Abdal Ocağı, Sarı Saltuk Ocağı, Cemal Abdal Ocağı ve Sarı Bal Ocağı ile bu ocaklara bağlı taliplerin yaşadığı ilçeler köyler ciddi bir göç verse de hala inançlarını diri bir şekilde yürüten önemli bir potansiyeli barındırıyor.
“GÜMÜŞHANE’DE DE ALEVİ VAR DEYİNCE ŞAŞIRAN OLUYOR”
Araştırmacı/Yazar Ayhan Aydın’a “Gümüşhane Alevilerindensiniz, bize o bölgede yaşayan Alevilerin demografik yapısını, hangi köylerde yaşadıklarını, orada Aleviler kaldı mı, orada varlığını sürdüren ocak sistemi var mı? Bunları biraz anlatır mısınız?” diye sorduk.
“Kendi yöremde yeterli ve yetkin bir araştırma yaptığımı söyleyemem. Birçok insan şaşırıyor, ‘Gümüşhane Şiran’da Alevi var mı’ diye? Tabiki Aleviler her yerde yaşıyorlar. Gittikleri yerde sevginin, barışın, hoşgörünün timsali olmuşlardır” diyen Aydın sorumuza şu detaylara girerek cevap verdi:
“1970 Gümüşhane Şiran Yeniköy doğumluyum. Yöremizde en büyük köyümüz Kırıntı Köyü. Yeniköy ve Çal Köyü de var.
Bunlara geçmeden önce sorarak izleyerek elde ettiğim isimleri paylaşayım.
Balıkhisar, Tepedam, İnözü, Yedi Bölük (Sifon), Darıbük, Eldiğin, Başköy (Gazveren), Güreş (Hargin), Paşa Pınar (Aşağı Şemük) (Karışık), Babacan (Bir mahallesinde Aleviler var), Dilekyolu, Çambaşı, (Uzun yıllar önce Şinik olarak isimlendirilen Aşağı ve Yukarı Mahalle denilen yerleşim birimleri şimdi bu isimlerle farklı köyler konumundadırlar. Bu köylerin de Kırıntı, Çal, Yeniköy’le, coğrafi bakımdan oldukça uzak olmalarına rağmen derin bağlar vardır.) Susuz, Sinanlı, Çalan.
Değişik kaynaklardan, bu arada Hasan Malkoç’tan (Kelkit/Gülalı Hayık Köyü’nden) ve Eğitimci Kemal Şener’den aldığımız bilgilere göre yöredeki Alevi Köyleri şöyle; Gülali Hayık Köyü (Damlıca), Pekesi, (Yarı Alevi, yarı Sünni), Demirözü (Yarı Alevi, yarı Sünni/ Kaza), Ağgi (Dikmetaş), Maçur Köyü (Demirışık), Yeniköy (Mağara), Kıratlı (Herertu), Lipana, Çepe, Harman Özü.
Çeşitli kaynaklardan bu arada eğitimci Kemal Şener’den aldığımız bilgilere göre Kelkit’teki Alevi Köyleri:
Kıratlı Köyü (Dedeleri Erzincan Godağan’dan gelen Mustafa Gürpınar), Harmanözü (Macur), Yaylalar (Lipana)
Kelkit’de Kıratlı Köyü dedeleri Erzincan Doğan’dan geliyormuş Balabandan Mustafa Gürpınar.
“KÜRTÜN GÜVENÇ ABDAL OCAĞI’NIN ANA MERKEZLERİNDEN”
Gümüşhane önemli bir kent. Çünkü küçük ve fakir bir kent. Dağların arasında kalmış bir kent. Çok önemli bir mihenk taşından da bahsetmek gerekiyor. Kürtün, Gümüşhane’nin küçük ilçelerinden biri fakat Aleviler açısından çok önemli. Kürtün Güvenç Abdal Ocağı’nın ana merkezlerinden birisi. Taşlıca Köyü ya da yaylası olarak isimlendirilen bu bölge Güvenç Abdal’ın ilk Kardeniz’e ayak bastığı ocağını dergahını, kurup yeşerttikten sonra bütün Karadeniz boylamında Aleviliği yaydığı bölgedir.”
“KARADENİZ’E ALEVİLİĞİ GÜVENÇ ABDAL YAYIYOR”
Peki bu ocaklar nereden oraya gelmiş olabilirler? Bir fikriniz var mı? Diye soruyoruz Sayın Aydın’a.
Söylenceler çok farklı. Dünya güzeli efsanesi var. Hacı Bektaş’ın en önemli halifelerinden. Hacı Bektaş zamanında yaşadığı söyleniyor. Bu Hacı Bektaş Velayetnamesinde olan bir şey. Fakat elle tutulur, somut bilgiler yok. Diye yanıtlıyor. Devamlar “Güvenç Abdal Derneğimize ilişkin yayınlar var ve Güvenç Abdal önemli bir ocak, çok dedeleri var. Tarihsel olarak mitolojilerle örülmüş.
Halkımız Hacı Bektaş çağında Güvenç Abdal Sultan bulup getiriyor sonrada Karadeniz’de Aleviliği yaymak için görevlendiriliyor fakat türbesi Hacı Bektaş Dergahı’nın içinde sırlanmış durumdadır.
Güvenç Abdal Ocağına bağlı dedeler, bütün Karadeniz’de, Batı Anadolu’da birçok yerde cemlerini, erkanlarını sürdürmektedir. Müsahiplik erkanının uygulandığı geleneğini yaşatan, cemlerini aksatmadan sürdüren önemli bir ocak merkezimizdir Güvenç Abdal” değerlendirmesinde bulunuyor.
ŞİRAN ALEVİLERİ
“Biraz’da Şiran’a bakalım” diyerek Şiran ve çevresindeki Alevilere ilişkin de şunları belirtiyor:
“Şiran’da birçok köy var. Bu köyler Cemal Abdal Ocağı, Sarı Saltuk Ocağı. Mesela Sifon’da Kutik dedeler var, onlar Sarı Saltuk Ocağından. Şimdi Kartal’da Çamyurdu Dedeleri var. Şiran bölgesinde doğup büyüyüp, o köylerde yaşamını sürdükten sonra İstanbul’da ve Avrupa’da yaşamını sürdüren çok Alevi var.
Kırıntı Köyü çok önemli bir köy. Bir ocak merkezi. Sarıbal Ocağı’nın merkezi. Bazı dedelerimiz Sarı Ballı Sarı Saltuk Ocağı’nın bir kolu olarak gösterdiler. Ama elimizde somut bir bilgi yok. Ama yerel bir ocak. Özelliği de Hacı Bektaş Dergahı çelebilerine bağlı olan bir ocak. Dolayısıyla Sarı Bal Ocağı dedeleri Hacı Bektaş’a gidiyorlar orada yıllık olarak her sene taliplerinin görgülerini görmezden evvel, hizmetlerine başlamadan önce orada posta oturan postnişinden icazetlerini yeniliyorlar.”
“BURADAKİ OCAKLAR DERGAH DAHİL OLMUŞ”
Bu bölgedeki ocakların önemli oranda Hacı Bektaş Veli Dergahından icazet alarak hizmet yürüttüklerini belirten Aydın “Bir kısım dedelerde ve ocaklarda bu vardır. Yani kendisi bir ocaktır. Yani şu veya bu şekilde dergahtaki sisteme dahil olmuştur.
Kendisi sene içerisinde cemleri sürdürebilmesi için kendisini ilk önce dergaha kurban kesmesi, kara kazan hakkını vermesi gerekir. O dergahta o anda bulunan postnişin kendisine eski yazıysa eski yazı, bugünde devam ediyor çünkü sistem bugünse de bugünkü Türkçeyle kısa bir metin yazar. ‘Sarı Bal Ocağı’ndan Mustafa Oğlu Ali ya da İbrahim tarafıma gelmiştir. Bunaların Şiran Kırıntı Köyü merkezli olduğu bilinmektedir. Soruldu. Talipleri tarafından hizmet yapmaya eğil olduğu anlaşıldığı için tekrar hizmetini yürütmesi gerekir.’ Diye mührünü vurur, yazısını yazar imzasını atar verir. Bu sistem aynen devam etmektedir” bilgisini veriyor.
“SARI BAL OCAĞINDA MUSAHİPLİK ESASTIR”
Araştırmacı/Yazar Ayhan Aydın Sarı Bal ocağına ilişkin detayları ise şu ifadelerle dile getiriyor:
Sarı Bal Ocağıyla birlikte, Sarı Bal Ocağının bir türbesi yok. Ama Sarı Bal ile özdeş olarak anılan Hasan Derviş. Hasan Derviş Kırıntı Köyü’ndeki en önemli ziyaret makamıdır. Burası üstü açık, ardıç ağaçları içindeki bu türbe yüz yıllardır halkın kurban kestiği, ziyaret ettiği, niyaz eylediği bir türbedir. Bütün Anadolu eren ve evliyalarında olduğu gibi teberik alınır. Teberiğin de hastalığa iyi geldiğine inanılan bir ocak merkezi kutsiyetinde olan yapıdır. Ve dolayısıyla Sarı Bal Ocağı’nda olan dedeler cemlerini sürdürmüşler ve bugünde sürdürüyorlar. Hasan Derviş en önemli ziyaret.
Birde üç bin metre civarında olan dağların başında Burgababa var. Burgababa bir eren, evliya motifinde her yıl festivaller yapan, etkinlikler yapılan bir ziyaretin ismidir. Sarı Bal Ocağında musahiplik asıldır, esastır. Yol, edep, erkan kurallarıyla işler. Şiran semahı vardır. Şiran semahının dönüldüğü yerde Kırıntı merkezlidir. Kırıntı aynı zamanda yörenin en önemli Alevi köyüdür. Kırıntılılar bugün İstanbul’da Rumeli Hisar üstünde, Kuru Çeşmede, Ankara’da ve Avrupa’nın birçok yöresinde özellikle Almanya’da yaşamlarını sürdüren bir köydür.
Yeniköy Muhtarlık olarak Kırıntı’ya bağlıyken oradan bağımsız olmuş, ilk önce okulların yapıldığı önemli köylerden biridir. Yeniköy’de de bir ocak vardır. Sarı Bal ocağından olduğu söylense de aynı soydan olan fakat hizmet cem, cemaat yürütmeyip Kırıntı köyünden gelen dedelerin cem yürüttüğünü görüyoruz.”
“ŞİRAN ASLANLAR YURDU ANLAMINA GELİR”
Şiran ve köylerine ilişkin bilgilerini detaylandıran Aydın “Çal Köyü’nünde cemevinin yapıldığı bir köyümüzdür. Sarı Bal Ocağı talibidir. Demek ki Sarı Bal Ocağı merkezi Kırıntı olmakla beraber Yeniköy, Kırıntı, Dilekyolu, Çambaşı, Şebinkarahisar’ı, Toplan, Elmalı, Suboyu gibi yaklaşık 15-16 köyün talibi olduğu bir ocak merkezini ifade etmektedir. En son ünlü post dedesi 2 Mayıs 1999’da hakka yürüyen İbrahim Şıh olarak nitelendirilen İbrahim dededir. Uzun yıllar boyunca cem erkanlarını kendisi yürütmüştür.
Bütün yörede Sarı Bal Ocağı’nın en meşhur dedesi ise Hüseyin dede olarak bilinmektedir. 1960’larda hakka yürümüştür. Bilgisiyle, görgüsüyle, alimliğiyle hala çok büyük halk kitleleri üzerinde derin bir etkiye sahiptir.
Şiran Gümüşhane deyince insanlar farklı duygulara kapılıyorlar. Aslında bir önceki adı Karaca’dır. Aslında Şir’den geliyor. Şir Aslan demektir. Yani aslanlar yurdu anlamına geliyor. Burası benim şahsi kanaatlerim. Bence önemli bir Alevi merkezi Şiran” değerlendirmesinde bulunuyor.
“ÖNE ÇIKAN UNSUR ŞİRAN SEMAHI”
Ayhan Aydın’a “Peki Gümüşhane Alevileri neden fazla bilinmiyor? Örgütlü Alevi toplumu içinde Gümüşhane Alevileri neden görünür değiller” diye soruyoruz?
“Kendini duyuramamış” diyor. “Aslında Şiran önemli bir merkez” diyor. “Tabi ki bünyesinde çıkan önemli akademisyenleri, yazarları, ressamları var. Birçok isim var. Dernekler çok yaygın ve örgütlü aslında” diyor. “Bütün bunlara rağmen bir tek Şiran Semahı biliniyor” diyerek durumu özetliyor.
Devamla “Dolayısıyla öne çıkan unsur bu. Birde şunu da belirtmek gerekir. Zaman içerisinde yerel araştırmalar artıkça bağlantılar kuvvetlendikçe bu ilişkiler de gelişir. Bence Şiran önemli bir merkez. Çok fazla ön planda değil ama aynı zamanda da biraz kendini duyuramamış.
Birde Gümüşhane Şiran’lıların Alevilerinde bir kısmı da Şebinkarahisar’daki Alucra’yla da bağlantıları var. Bir de Erzincan’la. Mesela Gümüşhane Şiran’lılar Gümüşhane ile daha dolaylı bağlantılıdırlar. Daha çok Alucra üzerinden geziler, ziyaretler, hastane işleri konusunda Erzincan ile ilişkili.
Gümüşhane dediğimiz zaman belli bir siyasi politik yapıdan insanların algılandığı bir yer olarak görülür ama Gümüşhane deyince mesela kimsenin aklına Şinasi Özenoğlu gelmez. Gümüşhaneli, önemli, demokrat güzel bir ozandır. Birçok değeri barındırmıştır” diyerek sözlerini tamamlıyor.
Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın ile yaptığımız röportajın üçüncü ve son bölümünde ağırlıklı olarak Balkan Alevi-Bektaşilerin yaşadığı sorunlar üzerinde durduk. Gördük ki Türkiye’deki Alevilerin inanç ve yaşam alanında yaşadığı birçok sorun oralarda da yaşanıyor.
Sayın Aydın, biraz da Balkanlardaki Alevi-Bektaşilerin yaşadığı sorunlara değinelim. İnançlarını yaşarlarken rahatlıkla yaşayabiliyorlar mı? Bir asimilasyon sürecinden onlarda geçtiler mi? Bugün neler yaşıyorlar?
Ayhan Aydın: Tarih atfetmez, tarih bir bütündür. Gerçekten de yaralı bir coğrafyanın ismidir Balkanlar ve savaşların ortasında kalmıştır. Bu her şeyi etkilediği gibi inançları da, yaşamları da ve dolayısıyla tabii ki Alevi-Bektaşi topluluklarını da etkilemiştir. 1877-78 Türk, Rus savaşı 93 harbi olarak bilinen savaştan sonra Türklerin yazgıları, dolayısıyla Alevi-Bektaşi topluluklarının yazgıları değişmiştir.
“MÜBADELELER BÜYÜK KİTLELERİN TRAJEDİSİNE NEDEN OLDU”
Bu büyük savaştan sonra yaşananlar ve dolayısıyla Balkanlar’dan Türklerin dışlanması, öteki olarak görülmesi, kovulma hareketleri ve ulus kimliği ekseninde de Balkan devletlerinin oluşmaya başlamaları tabii ki büyük insan kitlelerinin göçmelerine neden olmuştur. Dolayısıyla bu da önemli travmalara neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşı, 1. 2. Balkan Savaşları çok önemli olmak üzere 1923-24 yıllarını kapsayan dünyanın en büyük mübadelelerinden birisi ve binlerce insanın trajedileriyle sonuçlanmış büyük bir mübadele.
Türk ve Yunan devletlerinin aralarında imzaladıkları sözleşmeyle yaklaşık bir buçuk milyon insan o tarihe göre zorunlu olarak mübadele adı altında sürgün edildiler. Bunların içinde tabii ki Alevi Bektaşiler de vardı. Böylece 1950, en son 1989 Özal’ın zamanındaki Bulgaristan’dan göçle beraber birçok insan da Türkiye’ye gelmiştir. Yani abartısız söylemek gerekirse milyonlarca Türk Balkanlar’dan göçmüştür, katledilmiştir ve bunların içinde Aleviler-Bektaşiler de vardır.
“AK YAZILI SULTAN DERGAHI RUSLAR TARAFINDAN BOMBALANDI”
Peki, bunların yansımaları neydi? Bir ölçüde ata yurdu dedikleri yurtlardan koparılmalarının vermiş oldukları travmalar. İnsanlar yaşam derdine düşmüş ki inanç, kültür ne ola. Ve dergahların, ocakların, türbelerin uğradıkları akıbetler. Yakılan, yıkılan, yağmalanan, Ak Yazılı Sultan Dergahı’nın çatısı Ruslar tarafından bombalanmıştır. Bunlar somut bilgiler. İşte savaş olup da zarar görmeyen olabilir mi? Dolayısıyla orada büyük baskılar olmuştur.
Osmanlı’dan sonra Osmanlı şu veya bu şekilde bir hülyaydı. Dergahlar, ocaklar, sınırları yok öyle bir yapıydı. Fakat uluslaşmayla beraber Yunan Devleti’nin oluşması, Bulgar Devleti, Sırbistan ve diğer ülkelerin oluşmasıyla birlikte etnisite üzerinde baskıların yoğunlaştığını görüyoruz. Örneğin bir Yunan Devleti’ne göre orada yaşayan Alevi, Sünni, Bektaşi’ymiş önemli değil o Türk ve Müslüman, azınlık. Ve dolayısıyla kendi yurdunu zamanında işgal etmiş biran önce gitmesi gereken bir unsur. Büyük mübadeleden sonra da psikolojik baskılarla insanlar göçe zorlanmış.
Yani insanlar isteyerek değil baskıyla Balkanlar’daki ocaklarını yurtlarını, dergahlarını, tekkelerini bırakmışlar. Balkanlar en az Anadolu kadar Aleviliğin Bektaşiliğin zengin yaşadığı bir yerdi. Tabi ki Kürtler de vardı. Ocaklar da vardı.
“TARİHİN İNSANLARA YÜKLEDİĞİ BÜYÜK DERİN ACILAR VAR”
Selanik, önemli bir Bektaşi merkeziydi aynı zamanda. Tarihi kitaplar yazılıyor Selanik üzerine. Nerede Selanik Bektaşileri. Mübadele olunca mecburen Türkiye’ye gelmişler. Manisa merkez Yeniköy’e gelmişler. Samsun Havza’ya gelmişler.
Tarihi süreçlerin insanların omuzlarına yükledikleri büyük derin acılar var. Bunu görmek zorundayız. Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Romanya’da aynı. Romanya’da varlığını kaybetmiş. En son yaşayan bir baba Bandırma’ya gelmiş. Bilinmiyor ve araştırma konusu.
“DEVLETLERDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR”
Devletlerden kaynaklanan sorunlar. Yani orada yaşayan Türkler ve dolayısıyla Alevi-Bektaşiler azınlık içinde azınlıklar. Türkler orada azınlık, Alevi-Bektaşiler ise bu Sünni çoğunluğun içinde azınlıklar. Bu seferde Türkiye’de önemli bir kısmı gerçekten içinde bir hoşgörü Mevlana, Yunus’un o sevgisini barındırdığına inanıyorum. Anadolu’nun dokusuyla oynanmasa bir sevgi yumağı var. Bazı siyasilerin konuşmalarına iyi ki bakmıyor bizim toplumumuz. Baksa kan gövdeyi götürür.
“BALKANLAR’DA DA YOBAZLARIN BASKISI VAR”
Balkanlarda Alevi-Bektaşi varlığına tahammülsüzlüğe insan şaşırıyor. Yunanistan’da gericiler Alevi Bektaşi varlığına tahammül edemiyor. Bulgaristan’da kısmen, diğer ülkelerde de öyle. Yani Anadolu’da Alevi Bektaşi toplulukları yobazın, gericinin elinden çekiyor da Balkanlar’da çekmiyor mu? Orda da çekiyor.
Gerici-yobazdan kastınız ne?
Ayhan Aydın: Gerici-yobazdan kastım Sünni Türklerdir. Nasıl ki Türkiye’de Alevi Kızılbaş topluluklarına hakaretler, ön yargılar varsa orada da var. ‘Kızılbaş’ın kestiği yenilmez’ gibi tutumlar orada da var.
Tabi ki yeri yurdu dağılmış, ocağı dağılmış, nüfuslar dağılmış, köyler azalmış dolayısıyla tutunmaya çalışılan Alevi-Bektaşilik var. Yani varlık var, binlerce insan var, geleneğini, göreneğini, inancını yaşatmaya çalışıyor. O dağlar başında, o gurbette diyoruz, o vatandan uzakta diyoruz. O sevgi olmazsa bu kültür ve inanç yaşatılabilir mi?
“PLANLI PROGRAMLI BİR ASİMİLASYON SÜRECİ VAR”
Burada planlı programlı bir asimilasyon süreci var. Nasıl ki Türkiye’de Alevileri bölmek için sahte dernekler kuruluyor, Alevi derneklerinin içine başka unsurlar sokuluyorsa Balkanlar’da da aynı şekilde Alevi Bektaşi topluluklarını asimile etmek için çok ciddi tertipler yapılmaktadır.
“TERTİP TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARAFINDAN YAPILIYOR”
Kimler tarafından yapılıyor kastettiğiniz tertipler?
Ayhan Aydın: Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti nedir? Vatanımızdır. Devletimizdir, yurdumuzdur. Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşıyız. Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenler niye bırakmıyor ki insanlar istedikleri şekilde inançlarını, kültürlerini yaşasınlar? Niye ibadetlerine sürekli karışmak, yorumlar yürütmek gereği duyuyorlar. Neden bin yıldır bu asimilasyondan vazgeçmiyorlar? Vazgeçmezler çünkü genlerine işlemiş. Abecesi olmuş bunların. Dolayısıyla bunlar dönüştürecekler. Neyi dönüştürecekler? Alevi-Kızılbaş topluluklarını Sünnileştirecekler. Tek tipleştirecekler.
“DİYANET BALKANLAR’DA DA ASİMİLASYON YAPIYOR”
Yöntem olarak neyi deniyorlar?
Ayhan Aydın: Yöntem olarak aynen buradaki sistem orada da var. Diyanet. Diyanet Türkiye’de bir asimilasyon aracı olarak bu işleri kullanıyor. Köylere cami yapma vb. Balkanlar’da ne yapıyor? Balkanlarda da aynı şekilde bütün ülkelerde etkin olarak devletin olanaklarıyla Sünni-İslam anlayışını tek İslam inancı olarak oralara dayattığı için oradaki insanları etkiliyor, yönlendiriyor. Yani gerçek İslam budur diyor, buna inanacaksınız diyor. Ve dolayısıyla onun gibi inanmayanlar kendilerini dışlanmış hissediyorlar. Asimilasyon böyle başlıyor. Çoğunluğa uyma zorunluluğu.
“PSİKOLOJİK BASKI ETKİLİ OLUYOR”
Diyor ki ‘zaten bu devletin içinde azınlıksınız niye siz başka şeylere inanıyorsunuz, niye Kuran’ın emirlerine uymuyorsunuz, Diyanet İşleri Başkanlığı var, Müftüler var bunlara uyun, bunların dediği yoldan çıkmayın’ bunlara uyun deyince bizim bağımsızda olmuş olsa özgün de olmuş olsa Alevi Bektaşi toplulukları da bunlara uymaya çalışıyor. Ne için. Psikolojik baskı var. Nasıl? Köyler yan yana. Köylerde Alevi Sünni. ‘Yunan, Bulgar devletinin içindeyiz zaten niye kendi başınıza bu işleri sürdürüyorsunuz. Ne güzel hocalar, camiler var. Buna uyalım.’
Biraz somutlaştırır mısınız?
Aydın: Peki bunları somutlaştıralım. İki yıl önce Arnavutluk Tiran’a Sultan Nevruz etkinliklerine gittim. Etkinliker oldu kapıya çıktık, Arnavut’ça Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınları. Hem de Alevi Bektaşi klasikleri. Peki bu Alevi Bektaşi Klasikleri kimler tarafından hazırlanmıştı. Aleviliği özgün bir şekilde yaşayan, yorumlayan araştırmacılar tarafından mı hazırlanmıştı yoksa Diyanet’in kendi kadroları tarafından mı hazırlanmıştı. Diyanet’in kendi kadroları tarafından hazırlanmıştı.
Ey Diyanet Türkiye’dekini bıraktın Arnavutluk’taki, Balkanlardaki Bektaşilerin peşine düştün ki onları kendine benzetesin.
Bunu bir Diyanet eliyle yapıyor. Bunun bir Alevi ayağı da var mıdır? Mesela Türkiye’den gönderilen gri pasaportlu dedelerden bahsediyoruz, kurum başkanlarından bahsediyoruz. Çeşitli sebeplerle bu misyonla gönderiliyorlar. Bu asimilasyonun Türkiye ayağında Aleviler de var mı?
Aydın: Şuanda daha zayıf. Ama zaman içinde görülür Alevileri daha çok kullanmıyor. Fakat önemli bir şey daha var TİKA. Dış İşleri Bakanlığı’na bağlı olarak hizmet yürüten bir kamu kurumu. Bülent Ecevit zamanında kurulmuş. Dolayısıyla geniş bir ekonomi kaynağına sahip olan Türkiye dışındaki Türk topluluklarına yardım eden bir yapı.
Nedir amacı?
Aydın: Osmanlı’dan beri kalan tarihi eserleri koruyalım, onaralım onlara yardım edelim. Görünüşte güzel. TİKA, duvar onarmayı bırakıyorsun her tarafa cami yapmaya başlıyorsun. Sen TİKA bırakıyorsun onları Alevilerin Bektaşilerin iç işlerine karışıyorsun.
TİKA’nın açılımını söyler misiniz, ne anlama geliyor?
Aydın: Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı. Yani Dış İşleri Bakanlığı’na resmen bağlı bir kamu kuruluşu.
Peki ne yaptı. TİKA’nın güzel toplantıları ve etkinlikleri oldu bunu kabul etmek zorundayız. Ama iş Alevilik olunca Diyanet’le iş birliği halinde Alevilerin, Bektaşilerin dönüştürülmesinde kilometre taşı oldu.
“SARI SALTUK BİR SÜNNİ İNANÇ ÖNDERİNE DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR”
Nasıl oldu somutlaştıralım. Romanya Sarı Saltuk’un makamı. Nasıl ki Balkanlar Sarı Saltuk’la Türkmen Alperen dediğimiz kimlikle bir sevgi yumağıyla kuşatılıyorsa, Sarı Saltuk bir Sünni inanç önderine dönüştürülerek Bektaşilik Sünnileştiriliyor. Sarı Saltuk bir koz olarak kullanılıyor. Kim kullanıyor. TİKA kullanıyor. TİKA beş altı yıldır Romanya Bükreş’te düzenlemiş olduğu sempozyum, panel ve toplantılarla Sarı Saltuk’u tarihi kişiliğinden koparıp namazında, niyazında bir Sünni önder olarak tanıttı, kitaplar bastı, toplantılar yaptı.
Buraya zamanında Babaları, Dedeleri çağırdı ve onlarla beraber yaptı. Onların gücünü aldı. Yani Türkiye’den dedeler de babalarda geliyor diye.
“SARI SALTUK ALINDI BİR SÜNNİ ULEMAYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”
Ama Diyanet kafalı, tek tip bakış açısına sahip kendi hocalarını oraya çağırıyor, bizim dedelere, babalara kendi görüşlerini vaaz ediyorlar. Bir şekilde bizimkiler de dinliyor. Bir iki derken milletin kafasının içine yediriyor. Ve en son Eylül ayında hiçbir Alevi dedesi, babasını çağırmadı aynı tipte bir toplantı yaptı. İşte Balkanlara tasavvufun mührünü vuran Sarı Saltuk alındı bir Sünni ulema şekline dönüştürüldü. Ve elimizden alınmış oldu. Yayınlamış olduğu binlerce kitabı da oraya yayarak asimilasyonun önünü açtı.
“VALİ VE MÜFTÜ, CESARETİ ASİMİLASYONCU KAFADAN ALIYOR”
1354 yılında Seyid Ali Sultan Dergahı üzerinde tertipli oyunlar oynandı. İki yıl önce Edirne Müftüsü ve Valisi o yobaz kafalarıyla Yunanistan’a giderek oradaki Alevilere Bektaşilere hakaret etti. Orada yanan çerağları söndürdü. ‘Sizi Hristiyanlaşmış mısınız? Bu mum yakma Hristiyanlıkta vardır, bunları söndürün’ diyerek o kuruyasıca elleriyle çerağlarımızı söndürme cesareti gösterdi. Bu cesareti nerden alıyor. Bu cesareti asimilasyoncu kafadan alıyor. Devletin içine sızmış bin yıllık öfkeden alıyor.
Sarı Saltuk’u TİKA orada yok etti, Seyit Ali Sultan’ın çerağlarını da Edirne Valisi ve Müftüsü söndürdü. Buna Türk birliği mi diyeceğiz, buna İslam birliği mi diyeceğiz, buna insanlık mı diyeceğiz. Eğer sizin insanlığınız birlik, beraberliğiniz buysa yok olsun birliğiniz. Alevi Bektaşi toplumunu asimile edip, Sünnileştirme oyunları Balkanlar’da tüm hızıyla devam ediyor. Amaç bütün Alevi Bektaşi toplumunu nüfus etmek, Sünnileşmeyi özendirmek, oradaki insanları müftülere uydurmak ve Diyanet’in yayınlarını oraya sokmak. Bütünüyle Balkanlardaki hoşgörü kültürünü yok etmek.
Dolayısıyla Anadolu’da bin yıldır insanları tek tip bir yapıya büründürmek isteyen Hanefi İslam inancına büründürmek isteyen yapı Balkanlar’da ki o hoşgörü eksenini de yok ediyor.
“TÜRK DEVLETİ ARABİSTAN İLE Mİ YARIŞIYOR”
Oradaki canlar Muharrem ayında matem tutuyor, yas çekiyor. Vahabi anlayış orada o yapıyı da alt üst ediyor, tamamen Alevi Bektaşiliğin yok edilmesiyle birlikte buradaki çoğulculuğu da yok edecek. Türk devleti ne yapmaya çalışıyor? Arabistan’la mı yarışıyor. Sen orada yüz yıllar öncesinden giden erenlerin kültürünü yok etmek mi istiyorsun. Bırakın insanlar inançlarını özgürce yaşasınlar.
“HARABATİ BABA DERGAHI’NI IŞİD ZİHNİYETİ İŞGAL ETTİ”
Bütün Alevi Bektaşi camiasına mal olması gereken bir problem. Harabati Baba Dergahı’nın işgali.
500 yıllık Harabati Baba Dergahı İŞİD zihniyeti tarafından yıllar öncesinden işgal edildi. Dergahın önemli oranda arazilerine el konuldu. Şehir içerisinde dükkanları yağmalandı. Ve şu anda Tetova’da Bektaşiler daha az nüfusta oldukları için dergaha sızdılar. Dergahın ana kapısını ele geçirdiler. Oradaki adam içeri giren Bektaşileri engelliyor.
Bektaşilerin meydan evi işgal edildi. Uydurma bir hoparlör taktılar ve orada ezan okunuyor. Şehirden topladıkları çapulcuları getirdiler orada namaza zorluyorlar.
Nasıl bir propaganda yapıyorlar. ‘Burası Hristiyan yuvasıydı, şimdi dinsiz Bektaşiler burayı ele aldı. Gelin bunları da buradan kovalım, gelin İslamlaştıralım. Allah adına gelin burada namaz kılın.’
Bektaşi Dergahını işgal ettiler, meydan evinde namaz kıldırtıyorlar. Bundan daha büyük asimilasyon var mı? Defalarca Türk Devleti yetkililerine başvuruda bulunuldu. ‘Onlar bizim işimiz değil’ dediler. Keyfinize gelince her şey sizin işiniz ama işinize gelmeyince ‘ben karışmam Makedonya devletinin işi’ diye onlara havale ediyorsunuz.
Ben soruyorum Harabati Dergahı’nda görevlendirilen adam nereden maaş alıyor. Açıklansın.
Balkanlar’da çok büyük bir asimilasyon çalışması var. Gerçekten Cem Vakfı, Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü, AABF, AABK ve birçok kurumda gitti orada toplantı yaptı, avukatlar gitti, söyleşiler oldu, yani mücadeleler verildi ama yetersiz kaldı. Bu da bizim örgütlülüğümüzün zayıflığından kaynaklanıyor.
Dünyanın neresinde Alevilikle ilgili bir sorun varsa bu hepimizin sorunudur.
“1826 YILI KIRILMA NOKTASI”
Sarı Saltuk’un türbesinin makamlarından biri Mostar’da dediniz. Mostar’da ki Alevilerin durumu nedir.
Orada Alevi Bektaşi nüfusu neredeyse kalmadı. Bosna Hersek’te bir meydan açılmıyor, çerağlar yakılmıyor. Oradaki dergahlarda Bektaşilerin elinden çıktı maalesef. 1826 yılında 2. Mahmut, Bektaşi Tekkelerini kapatınca birçok tekke el değiştirdi. Birçok Alevi ocağı ve Bektaşi Tekkesi yağmalandığı için o tarihten getirmeliyiz bugünkü asimilasyonu. Yani 1826 yılı kırılma noktası.
Balkan Alevi-Bektaşilerine ilişkin Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın ile yaptığımız röportajın bu ikinci bölümünde Balkanlara göçün nedenleri, Şeyh Bedreddin ile kesişen yollar, Sarı Saltuk’un mekanları, Seyid Ali Sultan dergahı, Kaygusuz Abdal Dergahı neden Mısır’da, Balkanlarda Ocakların izleri, Bulgaristan ve Yunanistan’da musahiplik kurumu neden önemli, Makedonya’da bulunan Harabati Baba Dergahı neden IŞİD zihniyeti tehdidi altında ve Balkanlardaki ibadetin mevsimsel döngü ile ilişkisi gibi daha bir çok konuyu konuştuk.
BALKANLARA GÖÇ ETMELERİNİN BİRÇOK NEDENİ VAR
Peki, deminden beri Balkanlardaki Alevileri dile getirdiğinizde örneğin Sarı Saltuklardır, Seyid Ali Sultandır ve diğer ocaklara ilişkin tarihi aşağı yukarı 1200’lerden başlattınız. Bunların daha önceki varlıkları da bu bölgede midir? Yoksa Anadolu ve Mezopotamya’dan bir geçiş var mı oralara? Bu tarihsel süreç hakkında bir bilginiz var mı?
Aydın: Tabii var. Önemli oranda Anadolu kaynaklıdır. Birçok göç nedeni var. Bunlardan en önemlileri Osmanlının kolonize etme çalışmalarıdır. Yani yer yurt edinme çalışmalarıdır.
GÖNÜLLÜ GÖÇ
Osmanlı bir devletten imparatorluğa geçerken coğrafyasını, dolayısıyla topraklarını genişletme ülküsünü kendisine rehber edinmişti. Dolayısıyla Anadolu coğrafyasında bazen gönüllü göç etmiştir. Yani burada daralmıştır, coğrafya kendisine yetmemiştir. Geçim darlığı içindedir. Buradaki obaları onların da rızasını alarak Balkanlara taşımıştır. Bu büyük bir süreç olarak yüzyıllar boyunca devam etmiştir.
ZORAKİ GÖÇ: TÜRKLEŞTİRME-İSLAMLAŞTIRMA
İkincisi de zoraki; bu da daralma, savaşlar, Osmanlının politikaları nedeniyle eğer burada yeniden bir şey yapma isteği var ise buradan bazı toplulukları zoraki olarak götürüp yerleştirmiştir. Niye? Oralar boş kalmasın. Yani Türkleştirme, İslamlaştırma, oraları “Şenlendirme” deniyor buna tarihte. Niye? İnsan yerleştiriyor. Dağlar taşlar boş. Doğudan-Mezopotamya’dan sürekli göçler geliyor Anadolu’ya. Burada bir yığılma oluyor, sıkışıyor. O zaman da Osmanlı diyor ‘hem yerleştirelim oralar boş kalmasın, yerleşik yaşama geçmiş olsunlar’ hem devletin kendi mantığı vergi alacak, insanlaştıracak ilerde de askerlerine bir üs olacak.
AYAKLANMALAR, SÜRGÜN VE GÖÇ
Üçüncü önemli neden de ayaklanmalar. Yani Osmanlı hep ayaklanmalarla geçen bir tarihe sahip, çünkü Ayanlar, eşkıyalar ve Kızılbaş halk hareketleri, Osmanlı’nın baskısından dolayı ayaklananlar. Bütün bu ayaklananların bir kısmını da sürgün olarak Balkanlara gönderiyor. Daha birçok ayaklanmada rol oynadığına inandıkları toplulukları oba halinde yani bir, iki, üç kişi değil. Bir köyü olduğu gibi alıyor onu kaldırıyor ‘seni sürgün ettim’ diyor. İşte bu üç nedenden dolayı Balkanlar sürekli yani 1600’lü yıllara kadar Anadolu’dan göç alan bir coğrafya.
TERSİNE GÖÇTE BALABAN ÖRNEĞİ
Ama tersine göç de var. Balabanlar gibi. Balabanlar önemli bir aşiret. Balabanlar Balkanlardan Anadolu’ya farklı yörelere kona kona göçerek gelmişler. Örneğin Erzincan’da yoğun bir Balaban nüfusu vardır. Birçok Balaban ismine rastlarsınız. Geniş bir yapıdır.
ŞEYH BEDREDDİN’İN MÜHRÜNÜ TAŞIYAN BELGENİN ÖNEMİ
Yunanistan Seyit Ali Sultan Dergahı’nın çevresindeki Türkler, tamda Alevi Bektaşiliği iç içe yaşayan ocak, dergah bütünlüğünü gösteren bir inanç öğretiye sahipler.
Nasıl? Seyit Ali Sultan bir seyit bir ocak zade. Üstün başarılar gösterdiği için kendisine geniş vakıf arazileri veriliyor. Hatta elden Şeyh Bedreddin’in 1402 yılında oranın vergiden muaf olduğuna dair vermiş olduğu belge elimizde. Seyit Ali Sultan Dergahı Vakfı, Şeyh Bedreddin o zaman ayaklanmamıştı, kaz askerdi. Dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in kendi mührünü bastığı bir belge var. Arşivlerden çıkan ve tarihi önemi çok büyük olan bir belge var 1400’lü yıllardan kalma. Bu belgeyle 24 tane köy Seyit Ali Sultan (Kızıldeli Sultan) Ocağına vakfediliyor.
Ne için vakfediliyor? İşte oralar şenlensin. Yine Osmanlının bir planı var elbette. Diğer açıdan o dağların başında yerleşim yerleri kuruluyor ve kendilerini güvende hissediyorlar.
Niye güvende hissediyorlar? Osmanlı toprak vermiş, sen onu ekip biçeceksin ve bide vergiden muaf olacaksın.
ŞEYH BEDREDDİN’İN İMZASIYLA VERGİDEN MUAF ALEVİLER”
Bu vergiden muafiyet de Şeyh Bedreddin’in imzasıyla yapılıyor öyle mi?
Ayhan Aydın: Evet o çok tarihi bir olaydır gerçekten. O tarihi belgeyi rahmetli Ahmet Hazerfen çıkardı. Şimdi burada da önemli bir varlık gösteriyorlar. Seyit Ali Sultan Dergahı 1354 yılından bu yana yani 650 yıldır yer yüzünde çerağların yandığı hiçbir zaman kapanmadığı tek dergahtır. Aynı zamanda bir dönem Hacı Bektaş Dergahı’nda oyunlar oynanırken 1550’li yıllarda Seyit Ali Sultan Dergahı’da bir rol üstlenmiş, bir hüccet veren ana merkez konumuna gelmiştir. Dünyada zaman zaman rakamları değişiyor. Dört tane, Yedi tane büyük ana dergah vardır denilir. Bunlardan her zaman birisi Seyit Ali Sultan olmuştur.
Tabi ki Pir Evi dediğimiz, Serçeşme, hepimizin başı Alevi Bektaşi Kızılbaş toplulukların Hacı Bektaş. Hacı Bektaş Dergahı merkezde, bütün Bektaşiliğin, Aleviliğin ana merkezinde. Dolayısıyla Balkanlarında ana merkezinde. Babagan Bektaşiliği olsun, Anadolu sürekleri olsun, Kızılbaş toplulukları olsun.
“SEYİD ALİ SULTAN DERGAHI HİÇ KAPANMAYAN MEKANLARDAN BİRİDİR”
Bunu Ocaklar için de düşünüyor musunuz?
Ayhan Aydın: Ocaklar en azından gönüllü olarak. O ayrı bir konuyu açar. Çünkü Baba Mansur, Kureyşan, Ağuçan Ocağı bunlar çok büyük ocaklardır. Bir de Erdebil ocağına gitmemiz lazım. Konuyu da oraya götürmeden yerinde tutalım.
Burada da Seyit Ali Sultan, Şah Kulu Sultan ve Kerbela Dergah’ı. Her zaman Seyit Ali Sultan önemini korumuştur. Çok ilginç bir detay vereyim, burada Hacı Bektaş Dergahı kapatılıp müze haline getirilirken, Yunan iç savaşında bile büyük baskılara rağmen kapatılmıyor. Yerli halktan derlediğimiz bilgilere göre Gerillalar ile Yunan kuvvetlerinin çatışma alanında olduğu zamanlarda bu mekan hastane, revir olarak görev üstlenmiş olsa bile insanlar gidip gece yarısı dergah açık olduğu için niyaz edip, kurbanlarını kesiyorlardı. Yunan iç savaşında. Onun dışında da hiç kapanmamıştır. Bugün Seyit Ali Sultan Dergah’ı açıktır. Yani dergah olarak hizmet veriyor. Bu çok olağanüstü bir durum. O sebeple bütün dünyadaki Alevi Bektaşi topluluklarının ana ziyaret mekanlarından birisidir, önemini tarihler boyunca korumuştur ve korumaktadır.
“ARNAVUT BEKTAŞİLER VAR”
Arnavutluk çok önemli. Arnavut Bektaşileri var tabi Türk Bektaşiler de var. Arnavutluk’ta çok ağırlıklı olarak Arnavut Bektaşiler bunu uzun zamanlar boyu sürdürmüşlerdir. Bugünde Arnavutluk’ta Bektaşilik vardır.
CUMHURİYETİN YARATTIĞI HAYAL KIRIKLIĞI
25 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla beraber Hacı Bektaşi Dergahı da bir tekke hüviyetinde olduğu için kapatıldı. Dolayısıyla burada Bektaşiler arasında bir hayal kırıklığı oldu ve hayal kırıklığından dolayı ‘biz bu haklarımızı tekrar alamayacak mıyız?’ ‘Çünkü biz Ulusal kurtuluş savaşını destekledik. Her zaman Atatürk’ün yanında olduk, devletin yanında olduk. Beş yüz yıldır Bektaşiler olarak Osmanlı’da kabul gördük dolayısıyla dergah ve tekkelerimiz vergiden muaftı. Biz topluma hizmet eden, kendi inançlarını yerine getiren insanlardık’ dendi. Fakat bu beklentiler boşa çıktı.
“KAYGUSUZ ABDAL’IN KABRİ MISIR KAHİRE’DEDİR”
En son Dede-Baba burada aradığını bulamayınca kendisi Mısır’a Kahire yakınlarında ki Kaygusuz Abdal Dergahı’na gitti. 1950 yılına kadar-bu çok az bilinen bir bilgidir- Kaygusuz Abdal çok önemli bir Alevi Bektaşi düşünürü ve ozanıdır. Antalya Elmalı Tekke Köyü’nde Abdal Musa ile anılır. Kaygusuz Abdal’ın kabri işte Mısır Kahire’dedir. Oraya büyük bir Bektaşi tekkesi kurulmuştur.
“MOSTAR’DA SARI SALTUK’UN ZİYARETİ VAR”
1950 yılına kadar Mısır’da Bektaşilik canlıydı, yaşıyordu. Dolayısıyla Dede-Baba oraya gidiyor, burada aradığını bulamayınca hayal kırıklığına uğrayarak 1926’dan sonra Arnavutluk’a gidiyor. Arnavutluk’ta bütün Balkanlar’da zaten Bektaşilik canlı bir şekilde yaşıyor. Arnavutluk’ta yeniden bir şekle bürünerek, daha canlı bir şekilde Bektaşilik yaşamaya başlıyor. Şimdi Arnavutluk’ta birçok tekke var, Kosova’da, Bosna Hersek’de var. En ünlü Sarı Saltuk makamlarından Bilabay-Mostar’da Sarı Saltuk’un ziyareti vardır. Olağanüstü bir coğrafyada dağın altından Buna ya da Bana isimli Nehrin doğmuş olduğu yalçın dağların, kayaların içerisinde görsel olarak insanı derinden etkileyen bir yerde Sarı Saltuk’un makamı vardır. İşte burada da yoğun olarak Bektaşi varlığı vardı ve devam ediyor.
“YUNANİSTAN VE BULGARİSTAN’DA OCAK SİSTEMİNE YAKIN BİR SİSTEM VAR”
Yunanistan ve Bulgaristan’da daha çok Anadolu Aleviliğinin ocak sitemine yakın bir sistem var. Neye dayanarak bunu söylüyorsun derseniz. Bir kere musahiplik kurumu var ve çok önemli. Anadolu Aleviliğinin Kızılbaş halk topluluklarında Aleviliğin olmazsa olmazlarından biri musahiplik.
“KÜRT ALEVİLER BASKIN KÜLTÜRLER İÇİNDE ERİDİ”
Balkan Aleviliğini anlatırken yani ‘Türk Aleviler var, Arnavut Aleviler var, Boşnak Aleviler var’ dediniz. Türkiye’de Ocak sistemi daha çok Kürt Kızılbaş Alevileri üzerinden yürüyor. Bağlantıları nedir? Kürt olup da sonradan asimile edilmiş olabilirler mi? Bu konuda elinizde bilgiler var mı?
Ayhan Aydın: Yani yüzde yüz, giden kalan Kürt Aleviler var. Ama bir varlık olarak Türkçe ve Arnavutça hakim olduğu için zaman içerisinde azalmış olabilir. Yani bu baskın kültür içerisinde. Nasıl ki Türk kültürü Sılavlar içerisinde erimeye yüz tutmuşsa birçok yerde. Oradaki Alevi toplulukları içerisinde de Türkçe baskın olduysa Kürtçe altta kalmış olabilir. Fakat kesinlikle var. Ama ocak olarak şurada yaşıyor diyemiyoruz. Yüzde yüz bu yapıların içine girmiş hemhal olmuş. Bunu söyleyebiliriz. Bu bir araştırma konusu.
Bildiğiniz gibi Dersim’de de Sarı Saltuk Ocağı var. Balkanlardaki Sarı Saltuk ile bir ilişkisi var mı? Bu konuda bilgileriniz nelerdir?
Ayhan Aydın: Bu tarihçilerin çok tartıştığı bir konu. ‘Aynı Sarı Saltuk mu? Onun kolu mu? Evlatlarından mı? Aynı soydan mı? Aynı tarihler de mi yaşamış?’ diye. Bu çok net olarak ortaya konulamayan bir şey. Çünkü Anadolu’da Dersim Hozat’taki Sarı Saltuk ocak zade sistemini merkeze oturttuğumuz bir yapı. Sarı Saltuk ocağı Anadolu ocakları içinde çok önemli bir isim. Fakat Sarı Saltuk’la ilgili Balkanlar’da bir ocakzadelik sistemi yok. Çünkü Sarı Saltuk her şeyiyle bir mücerret. Yani evlenmemiş, soyu yok. Soydan gelen hiçbir karine yok. Bu yolu süren bir derviş. Ama aynı isimle birçok yörede makamları var. Mesela Karaca Ahmet’in, Seyit Ali Sultan’ın, Sarı Saltuk’un Anadolu’da ve Balkanlar’da birçok yörede hem türbesi hem makamı var.
“BULGARİSTAN VE YUNANİSTAN’DAKİ MUSAHİPLİK ÖNEMLİ”
Musahiplik var. Çok önemli bir sistem. Bulgaristan ve Yunanistan’daki Alevi topluluklarının çok önem verdiği bir şey. Buna biz doğu balkanlar dersek batı balkanlarda Arnavutluk merkezli Kosova, Bosna Hersek’deki, Makedonya’daki sistem de ise musahiplik yok. Bunlar Babagan Bektaşi kolunun süreklerini, erkanlarını sürdürüyorlar.
BALIM SULTAN İLE BABAGAN BEKTAŞİ KOLU İLİŞKİSİ
Pir Balım Sultan’da 1516 yılında hakka yürüyen Bektaşiliğin Babagan kolunu örgütleyen, onu yazılı kurallar sistemi haline getiren bir öncü. Dolayısıyla onun kurmuş olduğu sistem bugün Bektaşiliğin ana omurgası olan Babagan Bektaşi kolunda hiç değiştirilmemek üzere uygulanmaktadır.
“MAKEDONYA’DAKİ HARABATİ BABA DERGAHI ÖNEMLİ BİR MERKEZ”
Makedonya’dan bahsetmemiz gerekiyor. Makedonya Bektaşiliğin önemli merkezlerinden birisi ve birçok Bektaşi tekkesi var. Bektaşi yerleşim yeri var. Beş yüz yıllık Harabati Baba (Sersem Ali Dede Baba) Dergahı bugün de üzerinde durulan, konuşulan ana merkez konumunda. Balkanlarda en iyi korunmuş Bektaşi tekkesidir. Tarihsel olarak, tekke olarak, Babagan Bektaşi kolunun en önemli tekkesidir. Burada farklı dönemlerde kapanmalar, baskılar olmuş olsa bile yine de Bektaşiler buraya sahip çıkarak burayı yaşatma gayreti veriyorlar.
Makedonya’da Kanatlar Köyü en büyük Türkmen Köyü. Hala bu geleneği yaşatıyor. Anadolu’daki bir köyü alın gözünüzün önüne koyun; böyle elma yanaklı insanlar, esmer, dağların rüzgarının kavurduğu insanlar, tütünse tütün yapıyor, hayvancılıksa hayvancılık yapıyor. Sokaklarını düşün Anadolu’daki bir köyün.
“21 MART SULTAN NEVRUZ BAYRAMI EN ÖNEMLİ BAYRAMDIR”
Nasıl ki Anadolu Aleviliğinde Kızılbaş topluluklarında Bektaşiliğinde geleneksel bazı takvimler vardır. İnanç uygulamaları yönünde. Bunlar olmazsa olmazdır ve devam eder. Balkanlar’da da bu devam eder.
21 Mart Sultan Nevruz hem Alevi hem Bektaşi toplulukları tarafından en önemli bayram olarak kabul edilmektedir. Yani doğanın uyanması Türk, Kürt hangi uluslardan olursa olsun, nasıl ki büyük bir coşkuyla karşılanıyorsa Balkanlar’daki Bektaşi toplulukları içerisinde bunun bir bayram olarak kutlandığını çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz.
Hazırlıklar şöyledir. Günler öncesinden Sultan Nevruz’un bir bayram olarak bir algısı geliyor. Bayramlaşmak diye bir şey vardır. Ziyaretler olacak, mezarlıklara gidilecek, misafirler gelecek, kucaklaşmalar olacak. Yemekler yapılacak, kurbanlar kesilecek. Bütün dinlerin bayramları var.
“NEVRUZ’U ANADOLU ALEVİLERİNDEN DAHA COŞKULU KUTLUYORLAR”
Bektaşilerde 21 Mart bayram. Anadolu Alevi topluluklarında Sultan Nevruz Hz. Ali’nin doğumudur, bahardır, şudur budur. Eyvallah. Ben de Kızılbaşım, ben de Gümüşhane Şiran Yeniköylüyüm. Ben de Aleviyim ve o geleneğin içindeyim. Bunu özellikle söylememin nedeni şu: Zenginliğimizi görmüyoruz. Balkanlara gittim fikirlerim değişti. Niye? Mesela 21 Mart’ı bizim Anadolu Alevilerinden çok daha fazla önemle kutluyorlar. Bir bayram gibi. Yemekler yapılıyor, evler temizleniyor, mezarlıklar ziyaret ediliyor. İbadet edilip, kurban kesiliyor. Muhabbet meydanları açılıyor. Bu coşkuyu bizim 21 Martlarda görmedim. Bu coşkuyu bizim buradaki Alevilerin 21 Martlarında ben görmüyorum. Gerçek bir bayramı orada gördüm.
“ORADAKİ SÜNNİ TARİKATLAR DA MATEM TUTUYOR”
Matem-Muharrem; en üzüntülü günlerimiz. Alevi Kızılbaş Bektaşi toplulukları olarak. Muharrem, orada da muharrem matemdir, yastır. Muharrem orucu tutulur. Dolayısıyla bütün Alevi- Bektaşi toplulukları üç gün tutar, beş gün tutar, 12 gün tutar, 15 gün tutar, ama tutar. Bilir, ‘matemdeyiz’ der.
Bu çok bilinmez ama oradaki Sünni tarikatlarda matem tutuyor. Balkanlarda bir hoşgörü ve güzellik var. Türkiye’de bazen yobazlık öne çıkarak bazı şeyleri gölgeliyor.
“İBADET MEVSİMSEL DÖNGÜYLE İLİŞKİLİDİR”
Genel olarak Alevi-Bektaşi topluluklarının ibadet zamanlaması bir gün dönümü, mevsimsel döngüyle ilgilidir. Gerçekten sonbaharda başlar ibadetler. 21 Mart Nevruz’a kadar sürer. O önemli bir noktadır. 21 Mart Nevruz’da doğanın uyanışıyla, bahar bayramıyla beraber aynı zamanda insanlar doğada çalıştıkları için emek ve yaşam doğada olduğu için o bir döngüdür.
Ve dolayısıyla mesela harman tavuğu denilir. Harmanlar kalktığı zaman Bulgaristan’da tavuk bile olsa kurban edilecek, muhabbetlere başlanacak. Çünkü artık cem cemaat açılıyor.
“12 GÜN ORUÇ TUTTUKTAN SONRA MUHAKKAK KURBAN KESİLİR”
Yunanistan Kasım kurbanı. Mürsel Bali kurbanı. Artık kış geldi kapıya dayandı. Cemler başlasın.
Babagan Bektaşi kolunda muharrem ayı bir ay. Bektaşiler 12 gün oruç tutuktan sonra muhakkak bir kurban kesiliyor. Bizim Anadolu Alevilerinde de var. İmam Zeynel Abidin kurtuldu. Kerbela’da zalimlerin elinden kurtulduk. Yeni bir doğuş diye kurban kesenler var. Çok yaygın değil. Ama Balkanlarda kessin kurban kesiliyor. Sonrasında ise Muharrem ayı boyunca yeni yola giren insanların görgüleri yapılıyor. İnsanlar yola giriyor.
“HER PERŞEMBE AKŞAMI MUTLAKA ÇERAĞ YAKILIR”
İster cem yapılsın ister yapılmasın, ister yaz olsun, ister kış olsun, ister fırtına kopsun hiç önemli değil Alevi-Bektaşiler bir Dede-Baba ve Ana Sultan, onlara kimse gelsin gelmesin, ikisi beraber gider yaz kış, on iki ay, her Perşembe akşamı çerağını yakar, duasını eder.
Bütün Balkanlar’da inanç önderleri kendi evinde, dergahta, nerde olursa olsun mutlaka Perşembe akşamları çerağını yakar. Çerağı uyandırmadığı anda büyük bir suç işledi gibi bir durum olur. Balkanlar’da Alevi- Bektaşi inancı canlı yaşıyor.
“HIZIR KÜLTÜ ORADA DAHA ZAYIF”
Hızır inancının yeri nedir? Hızır orucu tutuluyor mu? Hızır inancı Anadolu’daki, Mezopotamya’daki gibi kendisini orada nasıl ifade ediyor?
Ayhan Aydın: Hızır orada da biliniyor. Ama bizim burada oruç tutulması, ibadet edilmesi gibi yok. Mesela Nevruz orada baskın dedim, Hızır ise orada daha zayıf. Yaygın bir şekilde Hızır kültü yok. Mesela bizim Gümüşhane Şiran’da da yok. Yani Anadolu’nun her yerinde bu olmayabiliyor. Balkanlar’ın genelinde de Hızır zorda kalanların yardımcısı olarak biliniyor Hızır’ın bilinmediği bir coğrafya yok. Ama Hızır ile ilgili özel bir cem özel bir ayin yok.
Hıdırellez önemli. Hıdırellez inançsal boyuttan çok sosyal, kültürel bir konu. Olağanüstü şeyler oluyor.
HIZIR ORADA HIDIR OLABİLİR Mİ?
Bizim inancımızda Hıdır, Hızır’dır da aynı zamanda. Buradaki Hızır Balkanlar’da Hıdır olarak yansımasını bulmuş olmasın?
Aydın: Olabilir. Ama inançsal boyuttan çok doğanın canlanmasıyla beraber insanlar onu eğlenceye, zevke ve neşeye dönüştürmüşler. Tabi geri planda o da var; ‘Hızır geldi yetişti. Bahar geldi yetişti, dar günler bitti.’ Ama inançsal motif daha az. (DEVAM EDECEK)
Yakın tarihe kadar Türkiye sınırları içinde yaşayan Alevilerin önemli bir bölümünün bile birbirinden haberdar olmadığını biliyoruz. Haberdar olanlar ise kısmi bilgilere sahip. Teknoloji ve iletişim araçlarının gelişimiyle birlikte Alevi toplumunun basın yayın alanında kaydettiği gelişmeler beraberinde bir farkındalık yarattı. Bu farkındalık Karadeniz, İç Anadolu, Ege, Akdeniz, Trakya, Çukurova Alevilerini, Arap ve Kürt Alevilerini buluşturmakla kalmadı temel talepler etrafında birlikte hareket etmenin imkanlarını da yarattı.
Farkına vardık ki aslında Aleviler geniş bir coğrafyaya yayılmış. Bugünkü İran, Irak, Suriye sınırları içinde yaşayan Alevi topluluklarının olduğunu biliyoruz. Fakat yeterli bilgiye sahip değiliz. Hepsi araştırma konusu. Haber konusu.
Sınırlı bilgiye sahip olduğumuz alanlardan biri de Balkanlar. Romanya, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan, Arnavutluk gibi geniş bir coğrafyaya yüzyıllar önce gitmiş ve buralara kök salmış Alevi-Bektaşi topluluklarının varlığından haberdarız. Fakat bilgilerimiz dağınık ve parçalı. Birçoğumuz Balkan Alevi-Bektaşilerin tarihine, kültürüne, yaşam anlayışına ve güncel sorunlarına dair sınırlı bilgilere sahibiz.
Gazeteci Yazar Ayhan Aydın, Balkan Alevi-Bektaşileri konusunda geniş araştırmalar yapmış, defalarca gidip yerinde incelemelerde bulunmuş bir isim. Kendisiyle uzun bir söyleşi yaptık. Fazla işlenmeyen bir konu olduğu için mümkün oldukça kısaltmadan üç bölüm biçiminde vermeyi uygun gördük.
Söyleşinin ilk iki bölümü ağırlıklı olarak tarihi bilgileri, demografik haritayı ve bu coğrafyadaki Alevi-Bektaşi toplumuna mal olmuş dergah, ocak, ziyaretlerin durumunu kapsamaktadır.
Üçüncü ve son bölümde ise biraz daha güncel konular işlenerek, Balkan Alevi- Bektaşilerin yaşadığı sorunlar üzerinde durulmaktadır.
“BALKAN ASLINDA DAĞLIK-ORMANLIK YER ANLAMINA GELİR”
Balkanlarda belli bir Alevi yoğunluğunun olduğunu biliyoruz. Türkiye’deki Alevilerin yabancı olduğu bir saha. Buralara gidip gelen, bilen bir araştırmacı olarak, bu konuda bize öncelikle oranın demografyasını, Alevilerin yayılım haritasını aktarabilir misiniz?
Ayhan Aydın: Evet, Balkanlar yoğunlukla da Türklerin söylediği şekliyle Rumeli hem bir coğrafyanın hem de zengin bir kültürün ismidir.
Jeopolitik öneme sahip, 1. ve 2. Dünya Savaşında önemli bir yere sahip olan bir bölgeden bahsediyoruz. 1. Dünya Savaşının da çıkış coğrafyası. Ve Osmanlı tarihi denildiği zaman da neredeyse yarı yarıya belki de daha fazla Balkanlarla ilgili bir mücadelenin tarihidir aslında. Dolayısıyla Türkiye açısından da Türkiye tarihi açısından da çok önemlidir. Tabii ki bu geniş coğrafyada Alevi-Bektaşi toplumu da yüzyıllar boyunca yaşamını sürdürmüş, bugün de sürdürmeye çalışan önemli bir kültür parçasıdır.
Balkan aslında dağlık ormanlık yer anlamına gelir. Türklerin verdiği bir isimdir gerçekten. Dünyanın birçok yerinde de Balkanoloji bir bilim dalı olarak üniversitelerde yerini almıştır. Çünkü birbirinden çok farklı etnik, dinsel ve sosyal grubun olduğu dünyanın en nadir sosyolojik alanlarından biridir. Bir geçiş bölgesidir, Anadolu coğrafyası gibi. Dolayısıyla birbirinden farklı bu etnik gruplar, yapılar sürekli birbiriyle mücadele etmiştir. İşte bunları da gözardı etmemek lazım. Yani din savaşları, ülkelerin sınırlarını sürekli değiştirmek istedikleri, daha büyük bir ülke kurma hayalinde olduğu bir paylaşım alanının adıdır Balkanlar. Bu da konumuzla doğrudan ilgilidir.
“ÖNEMLİ OLAN COĞRAFYADA KÜLTÜRLERİN BIRAKTIKLARI İZLERDİR”
Türklerin bin yıl öncesinden bu topraklarda varlık gösterdiğine inanıyor tarihçiler. Sadece Türk tarihçiler değil çünkü Karadeniz’in kuzeyinden gelen Türk boyları da Avarlar, Kıpçaklar gibi boylar da burada yerleşik yaşam kurmuşlar. Fakat yoğun Sılavlaşma hareketleri sonucunda Türklerin Selçukludan ve Osmanlıdan önceki dönemlerine ait çok ciddi bilgilere ulaşamıyoruz. Gerçi tarih büyük bir bilim. Bunlar araştırıldıkça da ortaya yeni şeyler çıkacaktır. Fakat önemli olan o değil, önemli olan coğrafyada kültürlerin bıraktıkları izlerdir. Bu vesileyle gerçekten kim ne derse desin Türklerin Balkanlarda çok derin bir iz bıraktıkları da bir gerçektir.
Alevi-Bektaşi toplumuna gelecek olursak 1263 yılında ilk defa Sarı Saltuk öncülüğünde Alevi-Bektaşi düşüncesinin Balkan topraklarına göçüyle karşılaşıyoruz. Sarı Saltuk kolonizatör bir Türk dervişi olarak, bir alt eren kimliğinde, öncü olarak Balkanlara damgasını vurmuş bir büyük isimdir.
Bugün bile 1263 yılından bu güne kadar Balkanların her yerinde, her karışında isminin en çok zikredildiği bir ulu eren olarak karşımıza çıkıyor. Bugün Romanya Babadağ dediğimiz coğrafyada türbesi mevcut. Fakat sıra dışı bir kimliğe sahip olarak Sarı Saltuk’un Balkanların birçok yerinde türbesi ve makamı var.
Bullgaristan’da Varna yakınlarında Kaliagra Burnu’nda, Makedonya’da Ohrid de Setaou Naum manastırı içerisinde, yine Arnavutluk’ta başkent Tiran’ın 40 km kuzeyinde Kruya kentinde Kruya Dağı içerisindeki makamı, aynı zamanda Kosova’da ve birçok yerde makamları var. Bugün bile birçok yerde Müslümanı ile Hıristiyan’ı ile insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Fakat en çok Alevi-Bektaşi toplumu içinden çıktığına inandıkları bu ulu ereni yad etmekte, ziyaret etmektedirler.
KIZILDELİ SULTAN ADI ETRAFINDA YAŞANAN GÖÇ
İkinci büyük isim ve tarih de 1354 tarihinde bugün Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Didimityon (Dimeteko) yakınlarındaki Seyidali Sultan-Kızıldeli Sultan isimli ulu şahsiyetin kurmuş olduğu zaviye ve dergahla ikinci Alevi-Bektaşi göçü gerçekleşmiş oluyor. Bunlar iki nokta. Fakat (bir başka bölümde de değineceğimiz gibi) Balkanlarda Alevi-Bektaşi varlığının asimilasyonuna yönelik çalışmalar da bu iki tarihi şahsiyet üzerinden yürütülmeye çalışılmaktadır.
“YÜZBİNLERCE BEKTAŞİ ARNAVUT KÖKENLİDİR”
Balkanlar şu anda önemli ölçüde Avrupa Birliği’ne üye olan ve olmak üzere olan ülkelerden oluşuyor. Bu üye ülkelere baktığımız zaman Türk toplulukları var. Bu Türk toplulukları içerisinde Alevi-Bektaşiler var. Fakat gözden uzak tutulmaması ve insanların ayırdına varması gereken bir husus da özellikle Bektaşiliğin belli bir millete-ki bütün inançlarda bu böyledir ama- sadece Türklere özgü olmadığını vurgulamak açısından söylemek gerekirse; yüzbinlerce Bektaşi Arnavut kökenlidir.
Bunu özellikle vurgulamak gerekir. Yani sadece Türk tarihi ile ilişkilendirmemek gerekir. Bir bütünlükle bakmak lazım. Dolayısıyla zamanında Boşnaklardan, Rumlardan da Bektaşilerin olduğunu biliyoruz. Fakat bu gün nüfus olarak Türklerin dışında en yoğun olarak Arnavutlar Bektaşiliği kabul etmiştir.
“ROMANYA’DA ALEVİ-BEKTAŞİ VARLIĞI SON DERECE AZALMIŞTIR”
Ülkelere bakacak olursak demografik yapı ve yerleşim yerlerine şöyle bir bakalım; Romanya’da hem Türk nüfusu çok azalmış hem de Alevi-Bektaşi varlığı son derece azalmıştır. Neredeyse kalmamış. Yeni araştırmalarla, keşiflerle bu belki ortaya çıkabilir. Fakat benim yaptığım araştırmada orada en azından bir hoşgörü kültürünün olduğunu Türkler arasında, Sarı Saltuk’u Anadolu’daki insanların eren ve evliyalara baktığı şekliyle gördükleri, bir eren olduğu, bir hoşgörü timsali olduğu, sevgi yumağı olduğu şeklindedir ve Romanya’da Sarı Saltuk Türbesi’ni her sene binlerce insan ziyaret etmektedir.
“BULGARİSTAN ÖNEMLİ ALEVİ YERLEŞİMLERİNDEN BİRİ”
Balkanlardaki en önemli Alevi yerleşimlerinden birisi ve Türklerin de en yoğun yaşadığı ülke Bulgaristan’dır. Yaklaşık 800 bin Türk yaşamaktadır. Bunların nüfusa oranı bakımından yedide birinin Alevi-Bektaşi kimliğine sahip insanlardan oluştuğu belirtilmektedir.
Elimizde kessin bilgiler belgeler yok. Fakat hani biz nasıl ki Türkiye’deki toplam Alevi-Bektaşi sayısını bilemiyorsak Balkanlardakini de bilemiyoruz. Birçok nedeni var, yani bu konuda objektif olunmaması, bilimsel çalışma yapılmaması en önemlileri. Düşünebiliyor musunuz Türkiye’de 8 ile 25 milyon arasında zikredilen bir Alevi-Bektaşi nüfusu var. Arada çok ciddi büyük bir rakam farkı var. Balkanlarda da bu böyledir. Biz artık yöreler üzerinden gideceğiz, yaklaşık rakamlar üzerinde duracağız. Yani kessin bir verisel rakam üzerinde durmak çok zor.
“BULGARİSTAN’DAKİ ALEVİLER OCAK SİSTEMİNE DAHA YAKIN”
Bulgaristan’da üç ana bölgede Aleviler-Bektaşiler varlığını sürdürüyorlar. Aleviler-Bektaşiler diyorum çünkü insanların kendilerini isimlendirmesine göre biz onları nitelendirebiliriz. Bizim onlara bir isim vermemiz bir şey ifade etmez. Örneğin Bulgaristan’dakiler kendilerine Kızılbaş- Alevi-Bektaşi-Babai diyorsa biz onları öyle kabul etmek zorundayız. Bizim bakış açımıza göre değil verilere göre hareket etmek, objektif davranmak zorundayız.
Bulgaristan’daki topluluklar Anadolu ocak sistemine daha yakın bir Alevi sistemini benimsemiş olmakla birlikte Bektaşiliğin de derin izleri görülür. Çünkü ocaktan gelen Ehli Beyt soyuna dayandığı söylenen ocakzadelik sistemiyle dedelik kurumu yürümüştür. Bulgaristan’da da bu böyledir. Belki uzun yıllar bu böyle olmuştur. Fakat Bektaşilikteki Babagan kolunun etkisi ile soydan yürümeyen, yani babadan oğula geçmeyen halkın isteğiyle olayı kavrayan, olayı yürütebilecek, bilge olduğuna inanılan inanç önderi kimliğindeki babalar ibadetleri sürdürmektedir.
Dolayısıyla Alevi-Bektaşi içiçeliğinden bahsetsek hiç de yanılmış olmayız. Yani birbirini etkilemiş sistem var. Alevi ama Bektaşi. Gerçi öz Alevi, yani Bektaşilik Aleviliğin içinden çıkan bir inanç yapısı, bir tarikat sistemi. Elbette Bektaşilik de bir kurum olduğundan dolayı bazı farklılıkları var. Sadece inanç önderleri konusunda değil, başka noktalarda da farklılıkları var. Bu farklılıklar birliğe zarar vermez. Öz Alevidir, öz aynıdır. Fakat ibadet şekilleri, davranış farklılıkları vardır.
“DELİ ORMAN BÖLGESİ ŞEYH BEDREDDİNLERİN YURDUDUR”
Bulgaristan’da kuzey doğu Bulgaristan’a tarihte Deli Orman bölgesi denir. Deli Orman bölgesi Nazım Hikmetlerin de şiirlerinde işledikleri, Şeyh Bedreddinlerin yurdu olarak bilinir. Burada yoğun bir Kızılbaş topluluğu vardır. Birçok köyde Kızılbaşlar geleneklerini, kültürlerini, inançlarını yoğun bir şekilde yaşamaktadırlar.
İKİ ÖNEMLİ ŞEHİR SİLİSTRE VE RAZGRAD
İki önemli şehir vardır biri Silistre diğeri ise Razgrad. Silistre ve Razgrad’ın köylerinde bu gün de cemler inanç önderlerinin huzurunda yerine getirilmektedir. Buradaki en önemli inanç önderimiz Demir Baba’dır. Demir Baba Razgrad’ın merkezinde, bütün belki de Balkanların özündeki en önemli inanç önderlerinden ve inanç merkezlerinden birisinin ismidir. Razgrad yakınlarında olan türbesini bütün Balkanlardaki insanlar ziyaret etmektedir.
VARNA’DA AK YAZILI SULTAN TÜRBESİ
Varna önemli bir sahil kentidir. Varna kentine çok yakın Ak Yazılı Sultan Türbesi vardır. Zamanında o bölgede de Alevi-Bektaşi toplumu yaşamış olsa da şimdi türbe sadece ziyaretçileri ağarlamaktadır. Çevresinde bir Türk nüfusu kalmamıştır. Çok azalmıştır.
Silistre yakınlarında bizim Ak Kadınlar, Dulova dediğimiz beldede, Karalar dediğimiz bölgede, Razgrad da Kazcılar, Adaköy, Ostrova, Sevar, Caferler Köyünde, Yeni Baltacı Köyde birçok köyde Alevi-Bektaşi canlar, Kızılbaş toplulukları ibadetlerini sürdürmektedir.
ALVANLAR BALKANLARDAKİ EN BÜYÜK ALEVİ YERLEŞİM BÖLGESİ”
Orta Bulgaristan’da yani bu gün Kotel ilçesine bağlı Yablanova olarak isimlendirilen Elvanlar-Alvanlar o büyük beldede bin haneye yakın insanların yaşadığı bütün Balkanlardaki en büyük Alevi yerleşim bölgesidir. Buraya yakın Küçükler ve Veletler. Üç köyde Anadolu Aleviliğinin ocak sistemi de burada yürüyor. Yani orada tam örtüşen bir yapı var. Burası Ali Koç dedenin taliplerinin yaşamış olduğu beldedir. Bu gün dedelik sistemi, cemler devam etmektedir.
VARLIĞINI SÜRDÜREN OCAKLAR VAR
Bu ocakların hangi ocaklar olduğunu biliyor muyuz?
Aydın: Tabii, şimdi bir kere burada yani bütün Balkanlarda olduğu gibi, Bulgaristan’da Seyid Ali Sultan Ocağı, Kızıldeli Ocağı, Ali Koçbaba Ocağı bunlar isim olarak da, ocak olarak da mevcudiyetlerini sürdüren ocaklardır.
Ama Bektaşiliğin Dergah ve Tekke sistemi de burada var. Mesela Demir Baba’nın çevresindeki Bektaşi topluluğu. Yani o dergaha, o dergahın geleneğine bend olmuş, aşina olmuş, kendisini teslim etmiş topluluklar var. Yani tekke ve dergahlar bir yaşam alanıyken ona bağlı köylerde de aynı gelenek sürmüş, bir bütünlük oluşmuş.
TÜRKİYE ALEVİLERİ İLE SÜREN BAĞLAR VAR
Yoğun bir şekilde birbiriyle iç içe geçmiş. Zamanla bazı farklılıklar oluşmuş. Pazartelililer, Çarşambalılar, Babailer. Bunların her birisini de biz olduğu gibi kabul edeceğiz. Örneğin Yeşil Abdal süreği denen bir sürek varmış. Bu gün yok Yeşil Abdal süreği. Yeşil Abdal yaşamış. Onun bir cem erkanı varmış. Ocağı varmış. Ama yok bu gün. Nerede? İşte diğer ocakların içine gire gire o yaşamsal bütünlüğünü korumuş. Mesela Deli Orman bölgesinde Sultan Sücaattin Veli Ocağı, yani Eskişehir Seyit Gazi Sücağı köyünün merkezinden çıkan bu ocağa bağlı babalar da hizmet yürütmektedir. Yani Türkiye ile bağlantılı ocaklar var. Sadece içe kapanık değil, Türkiye ile organize olan bir bağ var.
Hala bu ilişki var diyorsunuz?
Aydın: Çok canlı bir şekilde devam ediyor. Yani buradaki dedeler orayı ziyaret ediyor. Oradaki babalar buraya geliyor. (DEVAM EDECEK)
PİRHA- İstanbul’da Marmara ile Karadeniz’in kesiştiği Rumelifenerinin içinde Alevilerin önemli olan Sarı Saltuk türbesi bulunuyor. 1263 yılında burada Rumeli’ye gittiğine inanılan Sarı Saltuk’un bu kültürün en önemli simgelerinden biri olduğunu söyleyen Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, Saltuk’u Balkanların Hacı Bektaşı’ı olarak tanımlıyor.
Rumeli Hisarı Mahallesi İstanbul’un Avrupa yakasında bulunan Sarıyer ilçesinde Rumelihisarı semtine bağlı.
Alevi ocak ve ziyaretlerinden biri olan ve en önemlisi Dersim’de bulunan Sarı Saltuk’un bir nişangahı da İstanbul Sarıyer Rumelihisar’da fenerin içinde yer alıyor. Karadeniz ve Marmara’nın kesiştiği bir noktada yer alan Sarı Saltuk türbesinin birçok düşünce ve inanıştan ziyaretçisi bulunuyor.
İstanbul Rumelihisarı’nda Karadeniz ve Marmara Denizi’nin kesiştiği bir noktada Rumelifeneri’nin içinde bulunan Alevilerin inanç merkezi Sarı Saltuk türbesini Derveş Cemal Ocağı mensubu İmam Yılmaz, Şıx Delil Berxecan Ocağı mensubu Haşim Turhan ve Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın ziyaret ederek çerağlar uyandırıldı.
Rumelihisarı’nda bir deniz feneri içinde yer alan Sarı Saltuk türbesinde ilk defa çerağ uyandıran Derveş Çemal Ocağı mensubu İmam Yılmaz, Şıx Delil Berxecan Ocağı mensubu Haşim Turhan ve Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın PİRHA’ya konuştu.
KARADENİZ VE MARMARA’NIN KESİŞTİĞİ NOKTADA
Derveş Cemal Ocağı mensubu İmam Yılmaz, “Burada yer alan Sarı Saltuk türbesi ve nişangahı konum olarak Karadeniz ile Marmara Denizi’nin kesiştiği bir noktadır. Denizde yolunu kaybeden ve darda kalana yardımcı olmuş yol göstermiştir. İlmi, yolu, irfanı ve ehlibeyti öğretmek için onlara bir nevi fener olmuştur” diye konuştu.
Sarı Saltık türbesinin konumuna baktığımızda burada çok az sayıda yol talibinin kaldığını görüyoruz” diyen Yılmaz sözlerine şöyle devam etti:
“Sarı Saltuk türbesinin burada olması çok eskilere dayanıyor. Bir fenerin içinde yer alması çok önemli ve anlamlıdır. Buraya çok canımız ziyarete geliyor. Bu nedenle buraya bir cemevinin yapılması bizlerin arzusudur. Bu türbede bir cem yapılmıyor. Burası çevredeki esnaf ile komşuların koruması ve denetiminde. Sarı Saltuk türbesinde hizmet verecek bir dede ve talip bulunmuyor. En büyük eksilikte budur. Keşke bir imkan olsa da bunu gerçekleştirsek. Türbeye farklı görüş ve inançtan insanlar da geliyor. Sarı Saltuk’un kim olduğunu Sünni canlarımız da bizim kadar biliyorlar. Sadece gelen canların lokmaları pay ediliyor.”
SARI SALTUK TÜRBESİ’NDE İLK KEZ ÇERAĞ UYANDIRILDI
Yılmaz’dan sonra söz alan Dersim Şıx Delil Berxecan ocağına mensup Haşim Turhan ise bize Sarı Saltuk türbesinde gerçekleştirdiği ritüelleri şu şekilde ifade etti:
“Bugün ilk kez burada delil ve çerağ uyandırıldı. Daha önce sadece niyazlaşmak için geliniyordu. Bir Newroz gününde burada olup bu ritüeli gerçekleştirmek bizler için anlamlıdır. Kendimizle Sarı Saltuk türbesinin Tacı Şerifine bir lale getirdik. Bu lale sevgiyi ve baharın gelişini temsil ediyor. Tacı Şerif 12 dilimden oluşuyor. Tacı Şerifteki 12 dilim 12 İmam’ı temsil ediyor. Gül suyumuzu Allah, Muhammet ve Ali aşkına döktük. Gülsuyunu mistik ve tasavvuf manasındadır. Enerjisi güçlüdür. İnsanlar gülsuyu döktüğünde bedenindeki enerjiyi ortaya çıkarır. Bir de Sarı Saltuk Türbesine biberiye yağı döktük. Biberiye yağı ise kutsal mekanların bulunduğu coğrafyada enerjinin yayılması ve ortamın dengelenmesi için yapılan bir ritüeldir. Bir de Şahkulu Sultan Dergahı türbesinden teberik getirdik. Pirden pire armağan olarak alıp bu pirimizin bahçesine getirdiğimiz teberiği bir ritüel olarak koyacağız. Ve son olarak Allah, Muhammet, Ali adına çerağımızı uyandırdık.”
SARI SALTUK’UN YEDİ YERDE MAKAMI BULUNUYOR
Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın’da Sarı Saltuk’a ilişkin bilgiyi verdi:
“Sarı Saltuk 1263 yılında burada Rumeli’ye gittiğine inanılan ve bu kültürün en önemli simgelerindendir. Sarı Saltuk sadece Anadolu’da değil özellikle Balkan coğrafyasında alperen ve eren bir kimliktir. Balkanlar’da ana olarak yedi yerde makamı var. Türkiye’de de en az yedi yerde mekanı var. En bilindik mekanı Dersim Hozat’takidir. Ancak İstanbul’da bulunan makamı çok eskiden bilinmiş olsa bile Alevi Bektaşi camiası çok yakın bir dönemde fark edebildi. Yaygın söylentiye göre Selçuklu döneminde İzzettin Keykavus döneminde yaşadığına inanılan Sarı Saltuk burada Çepni boyları ile birlikte Rumeli Feneri’nden hareket ederek Karadeniz üzerinden bugünkü Romanya’nın Babadağ dediğimiz bölgesine gittiğine inanılıyor ve söyleniyor. Ancak tek başına gitmemiş. Kendi çevresindeki muhipleri, talipleri, gönüldaşları ve yol arkadaşları ile gitmiş. Böylece bir oba olarak gittiğini anlıyoruz. Sarı Saltuk’un bugün bulunduğu bu nokta aynı zamanda denizcilik açısından da çok önemli bir yerde bulunuyor.”
Denizcilerin yardımına koşan biri olduğuna da inanılan Sarı Saltuk’un Rumelifeneri’nin içinde bir makamının da yer aldığını söyleyen Aydın, “Makam ulu erenlerin bir dönem kaldığı, eğlendiği ve onlarla anılan zaman geçirdiği yere onların anısını yaşatmak adına sonradan yapılmış ve türbe işlevi gören yerdir. Burası da Sarı Saltuk’un ayak basıp Karadeniz’e açıldığı yer olarak biliniyor. Burası İstanbul’daki en önemli makamıdır. Sarı Saltuk menkıbesi yüzyıllarca Anadolu ve Balkanlar’da birliğin, dirliğin, hoşgörünün, barışın simgesi olmuştur” dedi.
Aydın, Sarı Saltuk’un bunun dışındaki makamlarını ise şöyle sıraladı:
“Sarı Saltuk karizmatik ve güçlü bir önder olduğundan gittiği ve ayak bastığı yerlerde Hristiyan’ı ile Müslüman’ı ile ziyaret edilen türbelere sahiptir. En belli başlıları Bulgaristan’da Kaliagra Varna’ya yakındır. Kaliagra burnunda Sarı Saltuk makamı vardır. Osmanlı arşivlerinde de burada yaşadığı ve tekkesi olduğunu görebiliyoruz. Makedonya Ohrid’de Sveti Naum dünyanın en eski manastırında da Sarı Saltuk’un bir süre kaldığı ve orada saygıdan dolayı ona makam vererek ismini zikrediyorlar. Arnavutluk’ta Kurye kentinde bir mağarada, Kosava’da İpek Şehrinde, Bosna-Hersek’te Bilagay’da makamları var. Tüm makamları suya yakınlığı ile dikkat çekmektedir. En önemli ziyaret yerlerinden biri Romanya’daki Babadağ’dır.”
“BALKANLARIN HACI BEKTAŞ’I SARI SALTUK’TUR”
Sarı Saltuk’un Selçuklular zamanında yaşamış ve halk hareketinin en büyüğü olan Babailer İsyanı’nın içerisinde Barak Baba’nın piri olarak ön plana çıktığını söyleyen Aydın sözlerini şöyle sürdürdü:
“Balkan bölgesinde en yaygın inanç olduğu için Balkanların Hacı Bektaş’ı Sarı Saltuk’tur. Sarı Saltuk adına çok eser yayınlanmıştır. İlk büyük derleme Cem Sultan tarafından yapılmıştır. Cem Sultan Rumi isimli vezirine bir görev vererek yedi yılda Sarı Saltuk ile ilgili bütün söylenceleri derleyip Saltuk Nameyi çıkarmıştır. 200 yıl sonra yazılan bir eser olduğuna göre birçok rivayetler ve konularda buraya girmiştir. Sarı Saltuk il ilgili çok bilgi olmadığından bazıları onun kimliğini değiştirerek Sünni bir kimliğe büründürmek istiyor. Namazında, orucunda, niyazında bir insan olarak gösterilmek isteniyor. Ancak tarihi gerçekler ile bu uyuşmuyor. Çünkü o atı ile darda ve zorda kalan insanlara gidip yardımcı olan bir önderdir. Dolayısı ile kimlik değiştirilmeye çalışılıyor.”
Sarı Saltuk’a sahip çıkılması çağrısında bulunan Aydın, “Sarı Saltuk’un kimliğinin değiştirilmesi ve asimile edilmeye çalışılması Alevi Bektaşi tarihinin de en ciddi şekilde darbe yediği noktalardan birisi olacaktır. Yunus Emre ve diğerlerinde böyle oldu. Eğer toplumumuz, derneklerimiz, vakıflarımız, aydınlarımız, yazarlarımız akıllarını başlarına almazlarsa daha çok darbeler yiyeceğiz. Ve kendi inanç merkezlerimiz ve mekanlarımız elimizden teker teker çıkacaktır. Sarı Saltuk Alevilerin Hızır’ıdır. Çünkü Sarı Saltuk zalimin ve zulmün karşısındadır. Bugünde zulüm günlerindeyiz” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde yapılan Alevi Program Taslak Çalıştayı’nı değerlendiren yazar Ayhan Aydın, çalıştayın son yıllarda en önemli Alevi etkinliği olduğunu belirterek, “Çalıştayda Aleviliğin tarihi ve güncel boyutlarıyla ele alındığı konu başlıkları ve değerli akademisyen, yazar, sanatçı ve kurum başkanları vardı” ifadelerini kullandı.
Balıkesir Edremit’te Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde gerçekleşen Alevi Program Taslak Çalıştayı’nı yazar Ayhan Aydın değerlendirdi.
Aydın, “Bence Alevi Bektaşi Federasyonu tarafından Edremit Güre’de düzenlenen çalıştay, son yıllardaki en önemli Alevi etkinliğidir. Bunu net olarak söyleyebiliriz. Birincisi Aleviliğin tarihi ve güncel boyutlarıyla ele alındığı önemli konular var, konu başlıkları var. Bu konu başlıklarında da; yabana atılmayacak, çok değerli akademisyen, yazar, sanatçı, kurum başkanları yer almış. Yani yüzeysel bir çalışma değil, önemli bir çalışma. Belki çok uzun yıllardan beri düşünülüyordu fakat bugün gerçekleştirildi” ifadelerini kullandı.
“ÇALIŞTAY BAŞARILIYDI”
“25-30 yıllık süre içerisinde nice nice toplantılar, konferanslar, sempozyumlar, paneller ve bu tip çalıştaylar oldu, olmadı değil. Fakat hala demek ki Alevilerin söyleyecek sözleri, dertleri, sıkıntıları var ki onlar da yurtdışından da farklı yerlerden de işte Almanya’dan, İngiltere’den katılım bence çok önemli” diye konuşan Aydın, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Salonun boş olmaması, insanların kendi odalarında çalışma yaptıkları konuyu burada sunup çekip gitmediklerini gösteriyor. Burada 150-200 kişinin hala bu yüreği paylaştığını gösteriyor. Bu nedenlerle gerçekten içtenlikle söylemek gerekirse kim ne derse desin, ne yorum yaparsa yapsın, ufak tefek ne sesler çıkarsa çıksın bağımsız olarak bakmak lazım. Herkes kendi kurumunda, kendi dünya görüşüne değerlendirir ya olayları; Alevi Bektaşi dünyasında da bu vardır. Biz bu olgunluğa ulaşmak zorundayız. Biz hangi kurum Alevilik, Bektaşilik ile ilgili yararlı işler yapıyorsa onu engellememek, onu teşvik etmek, desteklemek, duyurmak, tebrik etmek gerekiyor. Bizim özümüzde bu var ama her zaman yapmadığımız bir şey. Alevilik değerleriyle yaşanmayan bir inanç olduğu için Aleviler de bu değerleri yüzyıllar boyunca var etmişler ama bugün bazı kopmalar olmuş olabilir. İşte ne yapacağız; doğruya doğru eğriye eğri diyeceğiz. O yüzden çalıştay başarılıydı.”
“ÇALIŞTAYDA; LAİKLİK, TARİH, ÖRGÜTLENME, SANAT VARDI”
Aydın, “Peki çalıştayda ne vardı” diyerek şunları açıkladı:
“Laiklik olsun, tarih olsun, örgütlenme olsun, sanat olsun bütün bu çalışmaları ben de dinliyorum, gözlemliyorum. Bütün katılan arkadaşların verdikleri emeklere bakıyorum. Sonuçta eğer bir sonuç bildirgesi veya bülten, basın bülteni, kitapçık oluşturulacaksa görülür ki gerçekten de Aleviler artık kendi tarihleriyle, sorunlarıyla hukuk mücadeleleri, toplumsal meseleleri ve örgütlenmeleriyle ilgili ciddi sözler söyleyecek, bunları kategorize edebilecek seviyeye geldiler.”
Aydın, “Ben de çok yoğun bir şekilde eleştiriyorum kurumlarımızı, eksikliklerini, örneğin bir akademiyi hedef almamalarını, gençlerimize gerekli değeri vermemelerini” ifadelerinden sonra çalıştayda karşılaştıklarını şu sözlerle anlattı:
“İlk defa Alevi gençliği içinden çıkan, yüreğiyle konuşan gençleri dinledikçe, 25 yılda o gençlerin konuşmasına bir zemin hazırlayan bu yapıyı tebrik etmek lazım. Aleviliğin değerlerinin ne kadar yüce olduğunu ve insanlara fırsat verilince böyle güzellikler yaratabileceğini de görmüş olduk. Bu vesileyle kendi bölümüm olan tarihte de tarihçi yazarlarla yetkin bir çalışma yapmaya gayret ettik. Diğer arkadaşlar gibi emek verdik. Umarız bu güzel çalışmalar güzel yurdumuzun, dünya insanlarının birliğine, beraberliğine katkıda bulunmaya vesile olur. Alevilik ile ilgili derli toplu sorunlarımızı, beklentilerimizi, isteklerimizi ortaya koyan bir metinle birlikte dünyaya pencere açmış oluruz.”
PİRHA-Kişisel çabaları ile Alevilere ait dergah, türbe, ocak, dede ve babaları ziyaret ederek orada yapılan cemlere de katılarak bunları foto, kamera ve ses kaydı ile kayıt altına alan Ayhan Aydın, “Kişisel arşivim 800 mikro küçük kaset, 600 kadar CD ve yapmış olduğum radyo kayıtları ile birlikte yaklaşık olarak 2 bin tane görselden oluşuyor. Kişisel arşivim ise Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı Dokümantasyon Merkezi’nde yer almaktadır” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın kendi kişisel çabaları ile 25 yıl boyunca Alevi dergah, türbe, dede, ocak ve cemlere ilişkin 2 bine yakın görsel arşiv oluşturdu.
Bu sevdaya yaklaşık 30 yıl önce dedesi Ahmet Zemci Aydın’nın kendince oluşturduğu kütüphanesinden kitaplar okuyarak bu yola girdiğini belirten Aydın, “Beni etkileyen en çok Pir Sultan Abdal’ın nefesleri ve ozanların şiirleri oldu” dedi.
“ARŞİV OLUŞTURMA İNSANLIK TARİHİ İLE YAŞIT”
Arşiv oluşturma, kütüphane oluşturma ve biriktirme bilincinin insanlık tarihi ile yaşıt olduğunu belirten Aydın, “Türkiye ve Anadolu’da da bu var. Bu insanlar bilinçsiz ve kültürsüz dememek lazım. Benim yaptığım çalışma olması gereken çalışmaların yanında çok küçük bir şeydir. Ben hiçbir çalışmayı ne küçümserim ne de gereğinden fazla abartırım. Ben basın ve yayıncı olarak söyleyişiler yapmam lazım. Ozanların, dedelerin, bilim insanlarının, yazarların ve bu işi yaşatan zakirlerin bilgilerini derleyip, toparlayıp kitap haline getirmeliyim. Kısacası sözlü kültürü yazılı kültüre çevirmek için gayret göstermeliyim” dedi.
“TEK AMACIM BU KAYITLARI YAZILI HALE GETİRMEK”
Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın oluşturduğu kişisel arşivin oluşumunu ise şöyle anlattı:
“Ben biriktireyim de bir arşive dönüştüreyim fikri yoktu. Geleneğin içinde bir insan olarak bu yolda ilerlerken her şey gelişti. Ben bütün bunları etkinliklerde, panellerde, söyleşilerde, anmalarda, cemlerde öğrendim. Benim farkım 30 yıllık bir süre içerisinde bu yapının tamamen içinde olmamdı. Hem profesyonel hem de hobi olarak bunu yapıyordum. Her şeyim Alevilik Bektaşilikti. Ancak tüm bu yapılanlardan bir beklenti içerisine girerek arşiv çalışması yapmadım. Tek amacım bunları kaydederek hem elimde bir veri olur hem de onları deşifre edip yazılı hale getirerek amacıma ulaşmış olurum. Bu görüntüler çok önemli. Ve bu işi yapmam için beni kimse görevlendirmiş değildir. İlk çekimi 2000 yılında yaptım. 18 yıl boyunca aralıksız devam ettim. Kendi amatör el kameramla çektim ve dört kamera eskittim. Küçük boy kasetler kullanarak tamamen kendi imkanlarım ile bütün cemleri, söyleyişileri kaydede kaydede bir aşivin oluşmasını sağladım. Bir de çalışmış olduğum kurum olan Cem Vakfı tarafından engellensem de ve engeller ile karşılaşsam da yaptıkları etkinlikleri de kayıt altına almaya çalıştım. Ve Cem Vakfı’nın elinde var olan arşivinin oluşmasını da ben sağladım.”
“ARŞİV 2 BİNE YAKIN GÖRSELDEN OLUŞUYOR”
Aydın, “Kişisel arşivim 800 mikro küçük kaset, 600 kadar CD ve yapmış olduğum radyo kayıtları ile birlikte yaklaşık olarak 2 bin tane görselden oluşuyor. Kendi emek ve çabalarım ile oluşturduğum bu kişisel arşivim ise şu anda Avrupa Köln merkezli Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü’nün de dahil olduğu bir protokol gereği Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı Dokümantasyon Merkezinde’dir. Bu arşivde girdiğim görgü cemleri, musahiplik cemleri olmak üzere 40 farklı yörenin cemi var” ifadelerini kullandı.
“ARŞİVİ KİŞİSEL İMKANLARIMLA OLUŞTURDUM”
Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın Alevi dergah, türbe, ocak, dede ve cemlerine ilişkin kişisel olarak oluşturduğu arşive ilişkin son olarak şunları kaydetti:
“Yunanistan’da, Bulgaristan’da Makedonya’da, Arnavutlukta, Bosnahersek’teki Alevi Bektaşi türbelerindeki, tekkelerindeki inanç önderleri ile yapılan söyleyişiler yer alıyor. Yaklaşık 30 yıllık bir çalışma olan bu arşiv çalışmasında derlemeler ile başkalarınında vermiş olduğu CD ve kasetler var. Televizyon programlarının da yer aldığı bu arşiv benzersiz tek örnek diyemeyeceğim ama bu konuda yapılmış önemli çabalardan birisi diyebilirim. Bunun yanı sıra binlerce kareden oluşan fotoğraf arşivimde var. Bu fotoğrafları nerede çektiğim, hangi dedenin kim olduğuna ait bir foto arşivi de oluşturmaya çalıştım. Son olaraktan bir de ses kaydı arşivi oluşturdum. Kurumlar içerisinde çalışıldığında kurumlar bunları kendine mal edebilirler. Ancak kendi imkanlarım ve birçok insanın maddi katkısı ile yaptığım gezilerde o görüntü çekimlerimi oluşturmaya çalıştım. Bu arşivde Şah Kulu Dergahı arşivindedir.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Cemevlerine ve Alevi kurumlarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuşan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli Eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var” diye konuştu.
Haberin Videosu
Alevi Yazar Ayhan Aydın cemevlerine, dedelere ve devletin Alevilere yönelik politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Milyonlarca insanın yaşadığı bir inanç, kültür, öğreti, bir Alevi yapısının olduğunu belirten Ayhan Aydın “Atadan, deden yaşatmış olduğumuz ve son 50-60 yıldır, o geleneksel yapının tamamen dışına çıkmak üzere olan, yozlaşmak üzere olan ve asimile edilen bir Alevi Bektaşilik var” dedi. Aydın, devletin sistemli çabası ile Diyanet’in gayreti ile ve Alevi Bektaşi kurumlarının duyarsızlığı ile da asimile edilecek bir Alevi Bektaşilik olduğunun altını çizdi.
“KİMLİKSİZLEŞEN BİR YAPI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
“Para deyin, mevki deyin kendi atalarından devir aldıkları o onurlu yolu bırakıp kendisini inkar eden dede, baba, ozan ve yazar olarak lanse edilen kişilerin ihanetleri ile inancımız asimle ediliyor” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Bu dönüştürmeler ve değiştirme çabaları Aleviliği bu çağda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar değiştirebilecek bir yola sokabilir. Bu ne Sünnileşme ile ne de Şiileşme ile de açıklanacak bir şey değil. Yani geleneksel olarak yaşadığını bırakan, kimliksizleşen ve mankurtlaşan bir yapı ile karşı karşıyayız.”
“BİR ÇOK DEDE KENDİNİ HOCA OLARAK GÖRÜP VAAZ VERİYOR”
Aydın, “Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var. Şii gayreti var. Ve İran zaten Türkiye’deki uzantıları ile bunu sağlamaya çalışıyor. Yüzlerce dedeye etki edip kurumların içerisine giriyor. Bu şekilde Şiiliği Sünniliğin dışında sözde Aleviliğin en yakın bir paydasıymış gibi bazı Alevi dedelerin beynine zikrederek ve yedirerek onları kazanma yoluna gidiyor. Özellikle genç dedeleri böyle vaaz verebilecek hale dönüştürüyorlar. Bizde vaaz ve vaiz vermek yoktur. Bizde sohbet ve muhabbet var. Birçok dede kendisini hoca olarak görüyor” ifadelerini kullandı.
“DEDELER ALEVİ DİN GÖREVLİSİ GİBİ DAVRANIYOR”
Camiler ile bazı cemevi zihniyetinin özdeş olduğunu ve cami ile cemevinin farklı olmadığını belirten Aydın, “Birçok dede, dede olmaktan çıkarak Alevi din görevlisi gibi davranıyor. Alevi din görevlisi, Sünni din görevlisi, Şii din görevlisi din görevliliği paydasında birleşiyorlar. Konuştukları dil, tavırlar ve davranışlar benzeşiyor. Cami ile cemevinin bir farkı yoksa Alevilik burada yaşamıyor. Çok ciddi bir şekilde cemevlerinde yaşayan Aleviliği sorgulamamız lazım. Beni eleştirecekler bunları konuşmayalım diye. Ancak konuşmayacaksak tek tipleştirelim cemevlerini” ifadelerini kullandı.
Sahnede saz çalanı getirip posta oturtup zakirliğin anlamını bilmeyenlere zakirlik yaptırdıklarını vurgulayan Aydın, “Zakirlik yapacak çok güzel gençlerimiz var. Cemde zakir, zakir olmak zorundadır. Dede de dede olgunluğunda, görüntüsünde olmalıdır. Hoca gibi vaaz veren ve aralıksız bir şekilde bir şey anlatma gayreti içinde olmamalıdır Diyanet’te fetva verir gibi” diye konuştu.
“DEVLET BİZİ İZLİYOR VE GÜLÜYOR”
Aydın, “Devlet bizi izliyor, gülüyor ve şunu diyor: ‘Ben gayretlerimin ürününü aldım, artık çok gayret etmeme gerek yok. Zaten Alevi dedeleri, Alevi dernek başkanları ve Alevilerin kendileri hazır. Dedelere maaş bağlasak kapımıza kendileri gelip yazılacak. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Aleviler zaten Sünni, Şii olmaya ve devlete yamanmaya hazır. Ve verdiğimiz her şeyi kabul etmeye de hazırlar. Biraz daha sert tedbirler olsa korkudan cemevlerinede gitmeyeceklerdir. Cemevleri bomboş olacak ve kimliklerini yaşamayacaklar’” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLİĞİN ÖZÜ TERK EDİLMİŞ”
Yaşanmayan bir Aleviliğin olduğuna dikkat çeken Aydın şunları ifade etti:
“Aleviliğin özü bozulmuş ve özü terk edilmiş. Bir mürşit eteğinden tutmak lazım. Yol, erkan, edep bilenin yolundan gitmek lazım. Daha 20 yıllık bir ceme ilişkin bir şey yok. Cemevlerinde Alevi cemi yozlaşmış ve iki saate sığdırılmış. İki semah, iki zakirin çaldığı nefesler ve bunların dışına çıkılmayan kalıplaştırılmış bir Alevilik dayatması var. Bizim inanç anlayışımızın Sünnilerin camilerde kıldığı beş vakit namazdan ve camilerinden farklı olduğunu söylüyorduk. Burası hem cemevi hem gönül evi hem de muhabbet evi diyorduk. Nerede bu muhabbetler, dedeler, pirler ve mürşitler. Nereye kovduk onları. Şimdi tek tipleşmiş bir kafa yapısı ile beraber cemevleri Alevi yol ve erkanına uygun olmayan bir şekilde yürütülen bir inanç kurumu haline geldi.”
“ÖZELEŞTİRİ YAPIP ÖNÜMÜZE BAKACAĞIZ”
Aydın, “Tayip Erdoğan’a bin bir türlü laf söyleniyor. Ancak cemevleri Tayip Erdoğan’nın ruh ikizleri ile dolu. Kimseye bir söz söylemeyelim. İlk önce aynada kendimize bakalım” dedi.
“Alevi toplumunda sorgulaması gereken çok boyut var. Tabi ki devlet baskı yaptı, zulüm yaptı. Ama hep bunlara sığınarak bir yerlere gidemeyiz. Özeleştiri yapıp önümüze bakacağız. Alevilerin enstitüsü yok. Üniversitelerin bünyesinde bunların olmaması devletin bir suçu ve eksiği. Aleviliği araştıracak bir şey olarak görmüyor ve canlandırmak istemiyor. Tamamen yozlaştırmak istiyor. Ama Alevi kurumları ve aydınlar ne yaptı bugüne kadar” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Gölgesinden korkan ve fikrini açıklamayan birçok Alevi Profesörü var. Aleviliği özgün bir şekilde araştıranların dışında Aleviliği asimile edecek insanlara biz kapı araladık. Nasıl mı? Gericileri, sağcıları, ilahiyatçıları işi yozlaştıran, asimile edenleri de baş tacı ettik. Alevi kurumları Alevilik ile ilgili çalışan kendi aydınını bırakıp gösteriş meraklısı olarak gidip asimilasyoncular ile kol kola girdik. Ve şu anda da devam ediyor.”
“ALEVİLERİN BİR MEDYASI BİLE YOK”
Alevilikle ilgili binlerce kitap yazıldığına vurgu yapan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevilerin bir medyası, yayın organı, yayın evi, enstitüsü bile yok. Dedeleri yetişmez, ozanları yetişmez. Bunlar sadece devletin, Şiilerin, Sünnilerin ve İran’nın suçu mu?” diye konuştu (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Araştırmacı- Yazar Ayhan Aydın, bazı cemevlerinde kadın erkek ayrı oturmasına ve kadınların başlarını örtmesine tepki gösterdi. PİRHA’ya konuşan Aydın, “Cemevlerinde kadın erkek ayrımının olması kadınların başörtü takmaya zorlanması veya bazı dedelerin Sünni pratiklerini daha çok yaşama geçirmeleri, Sünni ibadetlerinde olan bazı kelimeleri cemlerin içine sıkıştırmalarının hepsi yozlaşma ve asimilasyondur” dedi.
Haberin Videosu
Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın bazı cemevlerinde ibadet sırasında kadın ve erkeğin ayrı yerlerde oturmasını ve kadınların başörtü takmaya zorlanmasını Pir Haber Ajansı’na değerlendirdi.
Ayhan Aydın, cemevlerinde kadın erkek ayrımının yapılması, kadınların başörtü takmaya zorlanması veya bazı dedelerin Sünni pratikleri daha çok yaşama geçirmeleri, Sünni ibadetlerinde olan bazı kelimeleri cemlerin içine sıkıştırmalarının yozlaşmaya ve asimilasyona yol açtığına dikkat çekti. Aydın, “Bunu sadece devletin baskısı ile açıklayamayız. Alevi toplumunun kendi içindeki gelişmeleri de mutlaka gözardı etmeden ivedilikle bazı sorunları çözmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.
“GİDEN ZAMAN BİZDEN VE ALEVİLİKTEN GİDİYOR”
“Benim gördüğüm kadarı ile Alevi kurum başkanları, aydınları, yazarları her ne kadar bazı sorunları arada gündeme getirip güzel görüşler belirtseler de yetersiz kalıyorlar” diyen yazar Ayhan Aydın şöyle devam etti:
“Bu durumun çalıştay niteliğinde daha sık tartışılıp konuşulması gerekiyor. Çünkü giden zaman bizden, hayatımızdan ve Alevilikten gidiyor. Bu nedenle cemevindeki yöneticileri, sorunları, sıkıntıları ve yönelimlerin de ayrı bir çalıştayda ele alınması gerekiyor.”
PİRHA – Eğitim alanında yaşanan gericileşmeye ve artan imam hatip okullarına tepki gösteren araştırmacı – yazar Ayhan Aydın, “Gerici eğitim sistemi Türkiye’nin gericileştirilmesi için en büyük adımdır. Çünkü her şey eğitim ile başlıyor eğitim ile devam ediyor” dedi.
Haberin Videosu
Araştırmacı -Yazar Ayhan Aydın eğitimde yaşanan gericiliğe ve artan imam hatip okullarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
“EĞİTİM BİZİM EKMEĞİMİZ, SUYUMUZ”
Gerici eğitim sisteminin Türkiye’nin gericileştirilmesi için en büyük adım olduğuna dikkat çeken Aydın, “Her şey eğitim ile başlıyor eğitim ile devam ediyor. Eğitim bizim ekmeğimiz, aşımız, suyumuz gibidir. Dolayısıyla çağdaş laik demokratik bir eğitim hem bizim hakkımız hem de bizi kurtaracak, nefes aldıracak en önemli beklentimizdir” diye konuştu.
“İKTİDAR ÜLKEYİ ADIM ADIM KARANLIĞA GÖTÜRÜYOR”
Çağdaş öğretim üyelerinin KHK ile ihraç edildiğine dikkat çeken Araştırmacı -Yazar Ayhan Aydın şunları ifade etti:
“İmam hatiplerin çoğalması, üniversitelerdeki eğitim kalitesinin düşmesi, çağdaş öğretim elamanlarının Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile saf dışı edilmeleri ve üniversite öğrencilerine araştırma olanaklarının verilmemesi sistemin bir parçasıdır. Çünkü üniversiteler evrensel değerlerin verildiği ve görüldüğü yerdir. Türkiye’de aydınlanmaya giden bir yol mu var yoksa karanlığa giden bir yol mu var diye soracak olursak? Bugünkü iktidar maalesef ülkeyi adım adım karanlığa doğru götürüyor. Bu bir abartı değil. İmam hatiplerinin artışı da bunun en somut örneğidir.”