Etiket: baskı

  • Basın meslek örgütlerinden ‘Etki ajanlığı’na tepki: Toplumu baskı altına almayı hedefliyor

    Basın meslek örgütlerinden ‘Etki ajanlığı’na tepki: Toplumu baskı altına almayı hedefliyor

    PİRHA – Basın meslek örgütleri, gazeteciliği hedef alan ‘Etki ajanlığı’ yasasına karşı açıklama yaptı. Söz konusu yasanın ciddi belirsizlik içerdiğine vurgu yapan basın örgütleri, “Bu düzenleme Türkiye’de ifade özgürlüğünün daha da kısıtlanmasına yol açacak ve halkın doğru bilgiye ulaşma hakkını ciddi şekilde ihlal edecektir” diye belirtti.

    Basın Konseyi, DİSK/Basın-İş, Diplomasi Muhabirleri Derneği, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Gazeteciler Cemiyeti, Ekonomi Muhabirleri Derneği. Haber-Sen, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Türkiye Gazeteciler Sendikası, ‘etki ajanlığı’ düzenlemesine ilişkin ortak açıklama yaptı.

    “BELİRSİZLİK İÇEREN DÜZENLEME”

    “Etki ajanlığı düzenlemesi basın ve ifade özgürlüğüne açık bir saldırıdır!” başlıklı açıklamada söz konusu yasanın, iktidara yönelik eleştirileri bastırmak amaçlı yapıldığı vurgulandı.

    Yazılı yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Gazetecilik faaliyetlerini hukuki belirsizliklerle suç unsuru haline getirecek olan ‘etki ajanlığı’ düzenlemesi AKP iktidarı tarafından yeniden TBMM gündemine getiriliyor.

    Geçtiğimiz Mayıs ayında 9’uncu Yargı Paketi taslağında yer alan ve tepkilerle geri çekilen bu düzenleme, şimdi farklı bir torba yasa teklifi kapsamında yeniden karşımıza çıkmıştır. Bu yasa, iktidar eleştirisini bastırmak ve gazetecilik faaliyetlerini hukuki belirsizliklerle dolu bir alan içine itmek amacıyla oluşturulmaktadır.

    ‘Etki ajanlığı’ kavramının ceza kanununa eklenmesi, basın özgürlüğünü ciddi bir tehdit altına sokan bir adım olup, ‘iç ve dış siyasal yararlar aleyhine’, ‘yabancı organizasyon’ ve ‘savaş etkinliği’ ifadelerinin getirdiği muğlaklık, bu düzenlemenin her türlü gazetecilik faaliyeti üzerinde baskı oluşturma potansiyeli taşıdığına işaret etmektedir.

    Bu düzenleme, gazetecilerin mesleklerini icra ederken her an ‘etki ajanı’ olarak damgalanma riski ile karşı karşıya kalacakları bir ortam yaratacaktır.

    Ciddi bir şekilde belirsizlik içeren bu düzenleme Türkiye’de ifade özgürlüğünün daha da kısıtlanmasına yol açacak ve halkın doğru bilgiye ulaşma hakkını ciddi şekilde ihlal edecektir. Basın ve ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel taşlarından biridir. Ancak yapılması planlanan düzenleme, bu temeli sarsmayı ve toplumu baskı altına almayı hedeflemektedir.

    Unutulmamalıdır ki, gazetecilik sadece bir meslek değil, aynı zamanda toplumun bilgilenmesini sağlama görevidir. İktidarın bu tür yasalarla toplumu sindirmeye çalışması, gazetecilik mesleğinin onuruna ve varlığına yapılmış açık bir saldırıdır. Aşağıda imzası bulunan Medya Dayanışma grubu üyesi basın meslek örgütleri olarak, bu saldırılara karşı duracağız ve bu yeni suç düzenlemesine karşı tüm meslektaşlarımızla birlikte güçlü bir ses çıkaracağız.

    Gazeteciler olarak, halkın haber alma hakkını savunmak ve gerçeği ortaya koymak adına üzerimize düşen her sorumluluğu yerine getireceğiz.

    Bu nedenle, tüm meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla dayanışma içinde bu hukuk dışı yasal düzenlemeye karşı çıkacak ve kamuoyunu bilgilendirmeye devam edeceğiz. Bizler, özgür bir basının ve ifade özgürlüğünün savunucusuyuz. Bu mücadelemizi, her koşulda sürdüreceğiz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Grup Yorum emekçilerinden polis baskınlarına tepki: Terörize edilmeye çalışılıyoruz-VİDEO

    Grup Yorum emekçilerinden polis baskınlarına tepki: Terörize edilmeye çalışılıyoruz-VİDEO

    PİRHA- Grup Yorum’un çalışmalarını sürdüğü İdil Kültür Merkezi 2 Temmuz’da polis tarafından yine basıldı. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de saldırıların devam ettiğini söyleyen Grup Yorum emekçileri Ahmet Arslan ve Rıdvan Akbaş, “2016 yılından sonra İdil Kültür Merkezi 20’den fazla kez polisler tarafından basıldı, müzik aletlerimiz kırıldı, arkadaşlarımız tutuklandı. Ancak biz faşizmin saldırılarına karşı her zaman olduğu gibi yine mücadele etmeye devam ediyoruz” dediler.

    Grup Yorum’un çalışmalarını sürdüğü İdil Kültür Merkezi polisler tarafından bir yılda birçok kez basılıp müzik enstrümanları kırılıp, Grup Yorum üyeleri de ya gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor.

    Grup Yorum emekçileri Barış Yüksel, Ali Aracı, Hüseyin Kütük, Hakan İnci, Boran Hurustan, Bahar Kurt, Fırat Kaya, Sevda Kurban, Seher Adıgüzel, Cem Dursun, Cemil Kurt, Vedat Doğan, Rezzan Şengül tutuklu bulunuyor.

    Buca Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde bulunan Grup Yorum üyesi Cem Dursun 133, Erzurum Dumlu 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuklu olan Grup Yorum üyesi Cemil Kurt 117, Kırşehir Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuklu bulunan Grup Yorum üyeleri Vedat Doğan 94, Rezzan Şengül ise 99 gündür Y ve S Tipi hapishanelere karşı süresiz açlık grevi eylemini sürdürüyorlar.

    Grup Yorum emekçileri Ahmet Arslan ve Rıdvan Akbaş, İdil Kültür Merkezi’nin sürekli polis tarafından basılmasına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “SALDIRILARA KARŞI MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDİYORUZ”

    6 Şubat’ta İdil Kültür Merkezi’ne yapılan polis baskınından sonra yeni besteler yapmaya başladıklarını söyleyen Grup Yorum emekçisi Ahmet Arslan, “Grup Yorum olarak her dönemde olduğu gibi bu dönemde de faşizmin zorbalıklarına karşı müziğimizle mücadele etmeye devam ediyoruz. 2 Temmuz’da da İdil Kültür Merkezi basıldı, müzik aletlerimiz kırıldı. Faşizmin uzun yıllardır Grup Yorum’a karşı saldırısı var ve bu saldırılar günümüzde de devam ediyor ancak biz saldırılara karşı her zaman olduğu gibi yine mücadele etmeyi sürdürüyoruz” dedi.

    “2016 YILINDAN SONRA İDİL KÜLTÜR MERKEZİ 20’DEN DAHA FAZLA KEZ BASILDI”

    2015 yılından sonra süreklileşen bir baskı ile karşı karşıya olduklarını ifade eden Grup Yorum emekçisi Rıdvan Akbaş ise “Konser vermemizin tamamen yasaklandığı baskı sürecinde bunun tamamlayıcısı olarak da İdil Kültür Merkezi’nin birkaç ay aralıklarla sürekli polisler tarafından basılması var. 2016 yılından sonra İdil Kültür Merkezi 20’den daha fazla kez polis tarafından basıldı, müzik aletlerimiz kırıldı, arkadaşlarımız tutuklandı” diye konuştu.

    Akbaş, ‘İdil Kültür Merkezi’nde yasa dışı faaliyetler yürütülüyor’ şeklindeki iddialarla terörize edilmeye çalışıldıklarını belirterek şöyle devam etti:

    Bir kişinin beyanına göre 2015 yılında aranan bir şahsın İdil Kültür Merkezi’ne geldiği söyleniyor ama 5-6 yıl sonra İdil Kültür Merkezi bu ifade üzerinden basılabiliyor. Bir insanın 5-6 yıl burada bulunması mümkün değil ve burası zaten defalarca basılmış. Kültür merkezimizi gören bir Mobese kamerası var, mahallede kalekol var sürekli baskı altındayız, polis sürekli burada devriye atıp bizi taciz ediyor. Bu kadar baskı altında olduğumuz bir ortamda iddia edilen kişilerin buraya girmesi veya burada saklanması ne kadar akla yatkın. Ben 4 yıldır Grup Yorum emekçisiyim. Bu süre içerisinde 5 defa İdil Kültür Merkezi’nde bulunduğum için gözaltına alındım, 3 defa da tutuklandım.”

    “DİRENİŞTE OLAN ARKADAŞLARIMIZ KAZANACAK”

    6 Şubat’ta idil Kültür Merkezi’ne yapılan baskında tutuklanan birçok arkadaşının ağır tecrit koşullarının olduğu Y ve S tipi Hapishanelere gönderildiğini söyleyen Akbaş, “Kuyu tipi diye tabir ettiğimiz ağır tecrit koşullarında tutulan arkadaşlarımız bu hapishanelerin kapatılması ve diğer arkadaşlarının yanlarına sevk edilmek için süresiz açlık grevlerine başladılar. Arkadaşlarımız verdikleri direnişin sonunda kazanacaklar. Bugüne kadar kuyu tipi hapishanelere karşı bedenini ortaya koyanlar zaferi kazandılar ve talepleri karşılandı. Direnişte olan arkadaşlarımız da kazanacak” diye konuştu.

    Cihan BERK/PİRHA

  • Çakırözer, Basın Özgürlüğü Raporu’nu paylaştı: Kara bir leke daha!

    Çakırözer, Basın Özgürlüğü Raporu’nu paylaştı: Kara bir leke daha!

    PİRHA- CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Mart ayı Basın Özgürlüğü Raporu’nu paylaştı. Çakırözer, “Gazetecilerin haber yapmasını engelleyen, hakkındaki usulsüzlük, görevi suistimal, rüşvet iddialarını konu alan haberleri erişime engelleyen AKP’li yöneticiler, belediye başkan adayları basın özgürlüğüne kara bir leke daha bıraktı” dedi.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) gazeteci kökenli Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Türkiye’de 31 Mart yerel seçim sürecinde gazetecilere yönelik sansür, engelleme, şiddet, hapis cezalarının damga vurduğunu belirterek ‘Mart ayında Basın Özgürlüğü Raporu’nu kamuoyu ile paylaştı.

    “GAZETECİLER MART AYI’NDA 42 KEZ HAKİM KARŞISINA ÇIKARAK HABERLERİNİ SAVUNMAK ZORUNDA KALDI”

    Çakırözer, “AKP’nin basına yönelik yasakçı, sansürcü, baskıcı anlayışı, bu seçim döneminde de değişmedi. Gazetecilerin haber yapmasını engelleyen, hakkındaki usulsüzlük, görevi suistimal, rüşvet iddialarını konu alan haberleri erişime engelleyen AKP’li yöneticiler, belediye başkan adayları, basın özgürlüğüne kara bir leke daha bıraktı. Ama millet sandıkta sadece yerel yöneticilerini seçmedi, bu sansürcü baskıcı iktidara da dersini verdi. Basın özgürlüğü ve demokrasi mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi

    Çakırözer‘in paylaştığı mart ayı Basın Özgürlüğü Raporu’na yansıyan bazı hak ihlalleri şöyle:

    • Gazeteciler Mart ayı boyunca 42 kez hakim karşısına çıkarak haber ve paylaşımlarını savunmak zorunda kaldı.
    • BirGün Yazı İşleri Müdürü Uğur Koç ve gazeteci Levent Gültekin’e Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezası verildi.
    • Gazeteci Dilan Esen, haberine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un şikâyeti üzerine 7 bin 80 TL adli para cezasına mahkum edildi.
    • Birgün muhabiri İsmail Arı’ya AKP’li bakan ve ile eski Adalet Bakanı AKP’li Abdülhamit Gül’ün şikâyetiyle açılan beş soruşturmanın ardından Kızılay yönetiminin Menzil Cemaati ile ilişkisine ilişkin haberleri nedeniyle bir soruşturma daha açıldı.
    • Yine BirGün’den editör Kayhan Ayhan hakkında Bursa’da güvenlik güçlerinin köylülere yönelik şiddet iddialarını haberleştirdiği için soruşturma başlatıldı.
    • Kanunen bir engel olmamasına rağmen bazı seçim bölgelerinde oy sayımı sırasında görüntü çeken gazeteciler, polis tarafından sandıkların bulunduğu alanlardan çıkarıldı.
    • Cumhur İttifakı’nın Eskişehir Belediye Başkan Adayı Nebi Hatipoğlu seçim günü kendisinden görüntü almak isteyen gazetecilere sansür uyguladı. Hatipoğlu ‘Siz CHP’nin yayın organısınız’ diyerek bazı gazetecilerin görüntü almasına izin vermedi.
    • Gazeteci Mahmut Bozarslan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Mart’ta Diyarbakır’da düzenlediği miting için akreditasyon alamadı.
    • 1 Ocak’ta başlayan seçim kampanyalarında sadece AKP’nin adaylarına yer veren, CHP adaylarını ise yayınlarında yer vermediği için eleştirilen TRT Haber, seçim günü de yasakları çiğneyerek taraflı yayıncılık tavrını sürdürdü. TRT Haber, 31 Mart günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP’nin İstanbul, İzmir ve Kepez Belediye başkan adaylarının yer aldığı reklam filmlerini gün boyunca ekranlara yansıttı.
    • Mart ayında gazetecilerin birçok toplumsal olayı izlemesi engellendi. İstanbul’da Nevruz etkinliklerini takip eden gazeteciler darp edildi. AFP muhabiri Eylül Deniz Yaşar darp edilerek gözaltına alındı. Bianet’ten Tuğçe Yılmaz, Ali Dinç ve Aren Yıldırım polisler tarafından engellendi.
    • BirGün yazarı Attila Aşut, gazeteciler Güray Öz, Erdem Gül ve şair Abdülkadir Paksoy ile yaptığı telefon görüşmeleri sebebiyle sorgulanıp gözaltına alındı.
    • Batman Devlet Hastanesi’nde tedavi gören babasının refakatçiliğini yapan gazeteci Bilal Güldem’e AKP gençlik kolları üyeleri hastanede saldırı girişiminde bulundu.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘ÇEDES ile çocuklar mobbinge maruz kalıyor, öğretmenler baskı altında’-VİDEO

    ‘ÇEDES ile çocuklar mobbinge maruz kalıyor, öğretmenler baskı altında’-VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi İnanç Kurulu Başkanı Erdoğan Sevin Dede, eğitimde dinselleşmenin artış göstermesini ve ÇEDES kapsamında çocukların camiye götürülmesini eleştirerek, “Çocuklar ÇEDES kapsamında camiye götürülüyor, gitmek istemeyen çocuklar ayrımcılığa maruz kalma endişesi yaşıyor. Bu gibi projeler kültürler, inançlar ve kimlikler arasındaki eşitlik mesafesini derinleştiriyor, kesinlikle karşıyız” dedi.

    AKP iktidarında eğitim politikaları, büyük oranda dini eğitim ve ‘tek din-mezhep’ öncelenerek oluşturuldu. Öğrencilerin ve velilerin tercihlerini görmezden gelen eğitim politikaları nedeniyle dini eğitimin ağırlığı, hemen her yıl katlanarak arttı.

    Kamuoyunda büyük tepki çeken “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) adı altında okullara imam atanması projesi, eğitimin daha da dinselleştirilmesi tartışmalarını alevlendirdi. Öğrencilerin adeta Diyanet’e tesliminin önünü açan proje kapsamında çocuklar camilere götürülerek, dini  bilgiler veriliyor.

    Mersin Cemevi İnanç Kurulu Başkanı ve Baba Mansur Ocağı’ndan Erdoğan Sevin Dede, dinselleşen eğitime ve bunun Alevileri nasıl etkileyeceğine dair PİRHA’ya konuştu.

    “ÇOCUKLAR ZORLA CAMİLERE GÖTÜRÜLÜYOR”

    Erdoğan Sevin, ÇEDES kapsamında hiçbir pedagojik eğitimi, bilgisi olmayan vaizler veya imamlar tarafından çocuklara değerler adı altında bir takım dini bilgiler verildiğine dikkat çekti.
    Çocukların okullardan alınıp camilere götürüldüğünü, gitmek istemeyen çocukların mobbinge maruz kaldığını belirten Sevin, “Oraya gitmek istemeyen çocuklar var, adeta bir mobbing uygulanıyor notları kırılır veya ayrımcılığa uğrar diye. Öğretmenler de baskı altında. Çocukları göndermiyorum diyemiyor, dediklerinde haklarında soruşturma başlatılıyor. Bu uygulama ülkeye bir yarar getirmez. Oraya giden imam ne öğretebilecek çocuklara? Mezar maketini koyuyorlar, cenaze duasını öğretiyorlar. Bırakın bunu aileler öğretsin. Kesinlikle karşıyız” dedi.

    ALEVİ KURUMLARINA ÇAĞRI

    ÇEDES ve benzeri asimilasyon aygıtlarıyla Sünni fikriyatın dayatılmak istendiğini, bunun da insanlar arasında ayrışmaya neden olacağına işaret eden Sevin, Alevi kurumlarına çağrıda bulunarak şunları söyledi:

    “ÇEDES gibi projeler kültürler, inançlar ve kimlikler arasındaki mesafeyi genişletir. Aleviler olarak ülkenin huzuruna katkı sağlayacak her türlü işin yanındayız ama ÇEDES gibi programlarla öğrencilerimizi bölmek, inançlarımızı, kimliklerimizi bölmek gibi bir yolla ülkenin birliği sağlanamaz.

    Aleviler ülkenin laiklik çimentosudur. Bugün Cumhuriyet değerlerini, laiklik ilkesini en iyi benimseyen kesim Alevilerdir. Birbirimizi ayrıştırmak yerine birbirimizle gönül köprüsü kurmak zorundayız. Bu konuda Alevi kurum ve örgütlerinin daha duyarlı olması, bu projeye karşı kendisini göstermesi gerekir.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER:
    > Veli-Der Şube Başkanı Aydın: Okullara imam atanmasına güçlü şekilde karşı koymalıyız-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması bilimsel, laik eğitimi ortadan kaldırır’-VİDEO
    > ‘Dincilik giderek kurumsallaşıyor, itirazları yükseltmek lazım’-VİDEO
    > ‘İmamlar camilere dönsün, okulların psikolojik danışmana ihtiyacı var’- VİDEO
    > ‘Hükümetin temel hedefi adım adım şeriata gitmek’- VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasına karşı mitingler yapacağız, hukuki süreç başlatacağız’-VİDEO
    > ‘Laiklik adına okullara imam atanmasına karşı ortak bir mücadele verilmeli!’
    > ‘Okullara imam atanması herkesi Türk ve Müslüman yapma projesidir’-VİDEO
    > ‘Eğitimin görevi inanç aşılamak değil, çocuklarınızı imamlara teslim etmeyin’- VİDEO
    > ‘Şeriatı getiriyorlar, Türkiye’de ciddi şekilde laiklik kavgası verilmelidir’ -VİDEO
    >‘Okullara imam atanması; siyasetin ilkokula, anaokuluna kadar inmesidir’
    > ‘Türkiye Afganistan’a dönüşüyor, Alevi olmayanlar da bu projeye karşı çıkmalı’- VİDEO
    > ‘Dindar-kindar gençlik yetiştirme projesi, herkesi mücadeleye çağırıyorum’-VİDEO
    > ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkelerinin altına dinamit koymaktır’- VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasıyla gerici bireyler yetiştirmek amaçlanıyor’- VİDEO
    >‘Okullara imam atanması asimilasyondur, değerleri deforme eder’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması Alevi inancını katleder; çocuklarınıza inancımızı öğretin’-VİDEO
    > ‘Kamusal alan okullar yoluyla dincileştiriliyor; tarikatlar eleman yetiştiriyor’ -VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasına, dini eğitime karşı birlikte mücadele edelim’-VİDEO
    > ‘Türk-islam sentezini hayata geçirmek için yapılmış bir asimilasyon politikasıdır’- VİDEO
    > ‘Okula imam atanması asimilasyondur; aileler tavır göstermeli’-VİDEO
    > ‘Türkiye’de eğitim yağmalanıyor, buna dur demek zorundayız’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması kadroların siyasal islamcılar tarafından işgal edilmesidir’-VİDEO
    > ‘Seküler kesimin yaşam haklarına müdahaledir; eylem planı oluşturmalıyız’-VİDEO
    > ‘İktidar, dindar nesil yetiştirmek için laik, bilimsel, kamusal eğitimden uzaklaşıyor’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması Alevilere yönelik asimilasyon ve inkar politikasıdır’- VİDEO
    >‘ÇEDES, Türk ve Sünni Müslüman çocuk tipini yaratma projesi; insan haklarına aykırı’– VİDEO
    >‘AKP, ÇEDES projesiyle toplumsal cehaleti, biatı okullarda aşılamak istiyor’-VİDEO 
    > ‘ÇEDES’le toplum kandırılıyor, Siyasal İslamcılar tarihin en büyük ayıbını yapıyor’ -VİDEO 
    > ‘ÇEDES gibi projeler ile bir nesil mahvediliyor’-VİDEO 
    >‘ÇEDES ile amaç bütün okulları imam hatipleştirmek’ -VİDEO
    >‘Hükümet, okullara imam atayarak süreci dönüştürüyor, kadrolaşma yapıyor’-VİDEO
    > ‘İmamlar, laik eğitimi ortadan kaldırmak için okullarımıza gönderiliyor’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması tamamen Alevileri asimile etme politikasıdır’-VİDEO

  • ‘Dezenformasyon Yasası ile birlikte, özgür basına yönelik saldırılar daha fazla arttı’-VİDEO

    ‘Dezenformasyon Yasası ile birlikte, özgür basına yönelik saldırılar daha fazla arttı’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de gazetecilere yönelik baskılar artarak devam ediyor. Mezopotamya Ajansı muhabiri Esra Solin Dal, “Yaptığım haberlerden dolayı evim 5 defa basıldı, gözaltına alındım ve polisin şiddetine maruz kaldım. Gazetecilik yaparak hakikati ortaya çıkarmaya devam edeceğiz” dedi. Yeni Demokrasi Gazetesi muhabiri Mert Soydan ise, “Halkın geniş kesimlerinin sesini duyurmak için devrimci-demokrat-yurtsever basının daha bir arada ve güçlü olması lazım ki hem onların sesini daha fazla duyurabilelim hem de kendimize yönelik bu saldırılara karşı daha güçlü karşılık verebilelim” diye konuştu.

    Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün hazırladığı 2023 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, geçen yıla göre 16 sıra gerileyerek 180 ülke içerisinde 165’inci sırada yer aldı. RSF’ye göre Türkiye, “sorunlu” kategoriden “vahim” kategorisine geçti ve gazetecilere yönelik baskılar artarak devam ediyor. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin 2023 yılı raporunda, Türkiye’de 280 gazetecinin yargılanırken ve 57 gazeteci de tutuklu.

    Bugün Türkiye’de gazeteciler yaptıkları haberlerden dolayı evleri basılıp, gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Mezopotamya Ajansı muhabiri Esra Solin Dal ve Yeni Demokrasi Gazetesi muhabiri Mert Soydan, Türkiye’de gazetecilere yönelik baskıyı ve haber takip ederken yaşadıkları sorunları PİRHA’ya anlattı.

    “SIK SIK KOLLUK GÜÇLERİNİN ŞİDDETİNE MARUZ KALIYORUZ”

    Türkiye’de gazetecilik yapmanın çok zor olduğunu söyleyen Esra Solin Dal, “Eğer hakikati ortaya çıkarmak gibi bir hedefiniz varsa ve muhalif bir gazetede çalışıyorsanız işiniz diğer gazetecilere oranla daha zorlaştığını söylemek mümkün. Ben 1,5 yıldır İstanbul’da çalışıyorum, gittiğim eylemlerde birçok sorunla karşılaşıyorum. En temel hakkımız olan eylem ve etkinliği takip etme sırasında bile polis engeliyle karşılaşıyoruz. Kameralarımıza el konulmakla tehdit ediliyoruz, polis copuna maruz kaldığımız zamanlar oluyor. Özellikle toplumsal muhalefetin odağında olan etkinlikleri takip ettiğimizde iktidarın yetkilendirdiği kolluk güçleri tarafından sık sık şiddete maruz kalıyoruz” diye belirtti.

    “YAPTIĞIMIZ HABERLERDEN DOLAYI EVLERİMİZ BASILIYOR”

    Yaptıkları haberlerin dava konusu olduğunu ve yaptıkları haberlerden dolayı evlerinin basıldığını belirten Dal, “Yaptığım haberlerden dolayı evim 5 defa basıldı, gözaltına alındım ve polisin şiddetine maruz kaldım. Yaptığın haberlerden dolayı gözaltına alınıyorsun ama dosyana baktığın zaman yapmış olduğun kadın cinayeti, cezaevi ve hak ihlali haberinden dolayı gözaltına alınıp yıllarca yargılanabiliyorsun. Eğer muhalif bir medya da çalışıyorsanız yaptığınız haberlerden dolayı aylarca cezaevinde tutuklu kalabiliyorsunuz. Bunlardan birisi de Dicle Müftüoğlu. Yaklaşık 9 aydır cezaevinde ve dosyasına bakıldığında sadece yaptığı haberler suç konusu yapıldığını ve bu haberlerden dolayı tutuklu olduğunu görüyoruz. Biz sadece haber yapıyoruz. Eğer bu ülkede gazetecilik yapmak suçsa bunu da açık bir şekilde söylesinler ve bu ülkede kimse haber yapmasın. Ve haber yapmak suçsa biz bu suçu işlemeye devam edeceğiz, gazetecilik yaparak hakikati ortaya çıkarmaya devam edeceğiz” dedi.

    “BASKI ORANI ARTTIKÇA HALKIN HABER ALMA HÜRRİYETİNE YÖNELİK SALDIRILAR DA ARTIYOR”

    Son zamanlarda çok daha fazla gazetecilere yönelik saldırılara şahit olunduğuna dikkat çeken Mert Soydan, “Özellikle Kürt basınına yönelik son dönemdeki saldırılar bunun en net görüntüsü. Birçok gazeteci yaptığı haberlerden ya da haber kaynaklarından dolayı tutuklandı, serbest bırakıldı ama bu süreç hala devam ediyor ”dedi. Soydan, devletin şiddet oranı arttıkça baskı oranı arttıkça halkın haber alma hürriyetine yönelik saldırıların da aynı oranda değiştiğini vurguladı.

    “DEZENFORMASYON YASASI İLE BİRLİKTE ÖZGÜR BASINA YÖNELİK SALDIRILAR DAHA FAZLA ARTTI”

    İnternet haberciliğinin daha fazla kitlelere ulaşan bir araç olarak kullanıldığını söyleyen Soydan, devrimci-demokrat yurtsever basının internet yayıncılığının ise daha fazla sansürlerle, baskılarla, daha fazla faşist uygulamalarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Soydan, “Belki bunun en net örneği ‘Dezenformasyon Yasası’dır. Dezenformasyon Yasası ile birlikte gerçekleri anlatan muhalif, özgür basına yönelik bu saldırılar daha fazla arttı”diye konuştu.

    Dezenformasyon Yasası ile birlikte devrimci-demokrat yurtsever basının sitelerinin devlet tarafından sürekli kapatıldığının altını çizen Soydan, şöyle devam etti:

    “Birçok devrimci-demokrat yurtsever basının internet sitesine bugün girelim bakalım -bizden örnek verirsek Yenidemokrasi34, 35, 100, 200… – artık ne kadar çok sayı varsa kapatılarak yenisini açmak zorunda kalıyoruz. Tabii türlü bahanelerle bu siteler sürekli kapatılıyor. Haberi olduğu gibi vermek de bir kapatma gerekçesi olabiliyor. Ya da haberin içerisinde yorum yapmak da bir kapatma gerekçesi olabiliyor. Onun dışında yerel haberlere yönelik yaptığımız haberlerde orasının savcılıkları orasının hakimliği bir dava açarak hemen siteyi kapatabiliyor. Tabii bu sürekli yeniden açma kapatma gibi at yarışında kitlelerin gerçekleri görebilecek olan sitelere ulaşabilme imkanı da daralmış oluyor. Çünkü bir kere kapatıldığında tekrar siteyi açmak zor bir süreç. Tekrar aynı kitleye ulaşmak zor bir süreç.”

    “HABER TAKİBİNDEYKEN POLİS TARAFINDAN DARP EDİLEREK GÖZALTINA ALINDIM”

    Devrimci-demokrat-yurtsever basının içerisinde yer alan gazetecilerin sahada karşılaştıkları fiziki zorluklar ve haber takip etmedeki zorluklarının ciddi anlamda son süreçlerde baskı altına alındığını dile getiren Soydan, haber takibi sırasında yaşadığı zorlukları ise şöyle anlattı:

    “Kendimden örnek vermem gerekirse yaklaşık 2 yıl önce Çırağan Sarayı’nda patronların bir buluşması vardı. ETF işçileri de orada kendi haklarını almak için eylem yapacaklardı. Bende orada haber takibindeydim. Tabii haber takibi yapmaya girdiğimiz yer Çırağan Sarayı’nın bir parçası olduğu için ilk önce özel güvenlikler tarafından fiziki şiddete maruz kaldım. Kameramı almaya çalıştılar ben tekrardan geri aldım. Daha sonra oradaki polis karakolundan polisler geldi. Bu sefer işçileri fiili olarak gözaltına aldılar. Bende o süreci çekerken bir polis tarafından darp edildim, gözaltına alındım. Hiçbir nedeni yoktu aslında sadece haber takibindeydim. Orada patronların çıkarlarını koruyan bir sistem olduğunu çok net bir şekilde gördük. Gazetecilerin onların gözünde hiçbir önemi olmadığı için ekipmanlarımızı çok rahat bir şekilde kırabiliyorlar. Zaten gazeteci nasıl o ekipmanı tekrardan tedarik edebilsin? Orada haber takibi yapıp olayları anlatabilme durumunu engellemesi bir yana bir yandan da ekipmanları parçalanıyor. İki durumda da mağdur oluyorsunuz. Hem haberi yapamayıp orada kitlelerin durumunu anlatamıyorsunuz hem de ekipmanlarınız parçalanmış oluyor.”

    “TUTSAK GAZETECİLERİN SESİ OLMAK GEREKİYOR”

    Türkiye’de tutsak gazeteci sayısının çok fazla olduğunu ifade eden Soydan, “Bir gazetecinin gözaltına alınıp tutuklanmasını sürekli görüyoruz. Yakın dönemde yine birçok gazeteci tutuklandı. Bizim muhabirlerimizden Ertan Çıta da bunlara dahil. Yapmış olduğu yayıncılık faaliyetleri gerekçe gösterilerek tutuklandı. Şu an Elazığ Hapishanesi’nde yaklaşık 3 aydır tutsak bulunuyor” diye konuştu. (Elazığ 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutulan Yenidemokrasi Gazetesi Dersim muhabiri Ertan Çıta’ya 26 Ocak’ta görülen ara duruşmada tahliye kararı verildi.)

    Mahpus gazetecilerin sesi olmak gerektiğini söyleyen Soydan, “Aynı zamanda halkın geniş kesimlerinin sesini duyurmak için bu devrimci-demokrat-yurtsever basının daha bir arada ve güçlü olması lazım ki hem onların sesini daha fazla duyurabilelim hem de kendimize yönelik bu saldırılara karşı daha güçlü karşılık verebilelim ”dedi.

    “BİR YANDA KİRLİ MEDYA BİR YANDA DEVRİMCİ DEMOKRAT YURTSEVER BASIN VAR”

    Gazetecilere yönelik saldırıların sahada olsa da aslında düşünsel anlamda ideolojik anlamda bir saldırı olduğunu belirten Soydan, son olarak şunları dile getirdi:

    “Bugün gazetecilere yönelik saldırıların hepsi ideolojik bir saldırı aynı zamanda onu baskılamaya, kendi istediği gibi göstermeye, bu gerçekleri kapatmaya, halkın haber alma hürriyetini engellemeye çalışan bir anlayış var. Bu anlayışa karşı da uzun yıllardır muhalif, devrimci-demokrat-yurtsever gazeteciler, mücadele ediyor. Sadece halkın sesini değil kendi sesini, mücadelesini de duyurmaya çalışıyor. Bu yönüyle gerçekten bir yanda kirli medya bir yanda bunları anlatmaya çalışan, objektif olarak aktarmaya çalışan devrimci-demokrat-yurtsever basın var.”

    Cihan BERK-Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Üniversite öğrencisi kızları yurt dışına gitmek zorunda kalan Demir ailesine polis baskısı-VİDEO

    Üniversite öğrencisi kızları yurt dışına gitmek zorunda kalan Demir ailesine polis baskısı-VİDEO

    PİRHA-Demir ailesi, kızları Dilan Demir’in yaşadığı baskıdan dolayı yurtdışına gitmesi ve yaşadıkları baskı üzerine İHD Dersim Şubesi’nde açıklama yaptı. Kızlarının yurtdışına gittikten sonra kendileri için zulmün başladığını belirten Demir ailesi, polisin evlerine gelerek kendilerine baskı kurduğunu ve psikolojik sorunlar yaşadıklarını kaydetti.  

    Hasan Demir ve Aynur Demir kızları Dilan Demir’in yaşadığı baskıdan dolayı yurtdışına gitmesi ve Dersim’de polislerin sürekli kendilerini taciz etmesi üzerine İHD Dersim Şubesi’nde açıklama yaptı. Açıklamada aileye Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gürbüz Solmaz, HDP Dersim İl Eş Başkanı Nazlı Çelik Öz destek oldu.

    “KIZIMIZ MESLEĞİNİ BIRAKIP YURTDIŞINA ÇIKMAK ZORUNDA KALDI”

    Ülkede yaşanan baskı, sindirme, korkutma ve göç ettirme politikalarının dayatıldığı bir yaşam biçimiyle karşı karşıya olduklarını ifade eden Hasan Demir, “Kızım Dilan Demir, Antalya Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde okumaktayken üniversite ile ilgili demokratik haklarını kullanırken, örneğin; YÖK’ün kaldırılması veya Roboski Katliamı gibi basın açıklamaları etkinliğine katıldığı için gözaltına alındı. Bu süreç giderek olağan bir hale dönüştürüldü adeta ve kriminalize edilerek hedef haline getirildi. Dilan’ın okulu bitirmemesi için gayretli bir çabanın içerisine girilerek sonraki süreçlerde gözaltıları birbirini izledi. 2015’te tutuklanarak önce Antalya Döşemealtı Cezaevi’ne oradan da İzmir Şakran Cezaevi’ne atıldı. 1 yıla yakın bir tutukluluk sürecinde derslerinden uzak kaldı. 15 Temmuz 2016 tarihinde tahliye oldu. Kalan iki dersin sınavına girmek için Antalya’ya gittiğinde yeniden yakalanma kararı çıkınca çok sevdiği ülkesini, memleketini ve mesleğini bırakıp yurtdışına çıkmak zorunda kaldı” diye ifade etti.

    “KIZIMIZ YURTDIŞINA GİTTİKTEN SONRA BİZİM İÇİN ZULÜM BAŞLADI”

    Kızlarının yurtdışına gittikten sonra kendileri için zulmün başladığını belirten Demir, “Her yıl birkaç kere olmak üzere kolluk görevlileri kapımıza dayanarak ‘Dilan nerde? Gelsin, teslim olsun, ikna edin getirin…’ ve buna benzer bir dizi sorular ve baskılarla karşılaşmaktayız. Bu baskılardan ötürü eşimde psikolojik sorunlar oluşmaya başladı. Şu an panik ataklar yaşıyor. Görevlilerin bakışları, davranışları psikolojik baskı ve şiddet unsuru yaratmaktadır. Ayrıca bizi komşularımıza, çevremize karşı kriminalize ve teşhir etmekteler, bizi suçlu psikoloji içine sokmaya çalışıyorlar. Daha önce ikamet ettiğimiz yerlere gidip oradaki komşulara bizi ve kendilerine burada olmadığını söylememize rağmen, kendileri de yurtdışında olduğunu bilmelerine rağmen kızım Dilan’ı soruyorlar. Hanemizde sürekli bir tereddüt ve korku yaşanmaktadır. Hukuk dışı, insanlıktan uzak baskıyı kabul etmiyoruz. Bize yaşatılan insan hak ve yaşamına tehdittir” diye konuştu.

    “GÖÇLERİN NEDENİ İLİMİZDEKİ BASKI POLİTİKALARIDIR”

    Türkiye’de bir hukuk devletinden bahsetmenin mümkün olmadığını ifade eden Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu ise, “Ailenin açıklamasını yaptığı konu Dersim’de uzun süreden beri baskı, gözaltı ve soruşturma politikalarının devam ettiğinin bir göstergesi. Dersim’de birçok aile polisler tarafından tedirgin edilip, korkutuluyor. Devletin uyguladığı ekonomisizlik politikasından dolayı insanalar göç ederken, bu göçlerin bir diğer nedeni de ilimizdeki baskı politikalarıdır” diye belirtti.

    “YAŞANANLAR AİLEYİ HEDEF HALİNE GETİRMİŞTİR”

    Türkiye’nin genelinde baskı politikalarının olduğunu vurgulayan İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gürbüz Solmaz da, “Bir dönem yasaklı bölgeler ve bir dönem de barajlarla insanları buradan göç ettirmek için politikalar yürütüldü. Devletin kendi vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlaması gerekirken yapmış olduğu bu tür uygulamalar vatandaşların can ve mal güvenliklerini tehlikeye sokan bir durumdur. Yaşananlar aileyi hedef haline getirmektedir” dedi.

    PİRHA/DERSİM

  • SES Dersim Şubesi: Ali Ekber Yurt, bir an önce görevden alınsın-VİDEO

    SES Dersim Şubesi: Ali Ekber Yurt, bir an önce görevden alınsın-VİDEO

    PİRHA-SES Dersim Şubesi, Tunceli Aile Sosyal Politikalar İl Müdürü Ali Ekber Yurt’un, görevini usule aykırı yürüttüğünü belirterek konuya ilişkin açıklama yaptı. Okunan basın metninde “Çalışanların mobbingle, baskıyla, hakaret ve tehditle çalışma hayatını zorlaştıran, kadın düşmanı, kabadayı il müdürü Ali Ekber Yurt bir an önce görevden alınsın” denildi.

    Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Dersim Şubesi, Tunceli Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nde baskı, mobbing, sürgün, gibi uygulamalar nedeniyle Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamada, ‘Sosyal hizmetlerde siyasi kadrolaşmaya, baskı, sürgün ve mobbinge hayır’ pankartı açıldı.

    Basın açıklamasını SES Dersim Şubesi Eş Başkanı Kahraman Yürük okudu.

    “HAKARET VE TEHDİTLERLE YIPRATMAYA ÇALIŞIYOR”

    Kahraman Yürük, Ali Ekber Yurt’un, sendika yöneticilerini hedef alarak saldırganca tutumlar sergilediğini belirterek “Liyakatsiz bir şekilde atamalarla gelen iş bilmez müdürlerin, kadınların büyük mücadelelerle inşa ettiği çalışma hayatlarını zehir etmesine izin vermeyeceğiz. Sendikal hakları, emekçilerin özlük haklarını ve aile bütünlüklerini hiçe sayan, ayrımcılığı, zorbalığı, hak yemeyi şiar edinen kabadayı il müdürü Ali Ekber Yurt, şimdi de kurum içerisindeki üslubunu ve saygısını da kenara bırakıp çalışanları, yönetimimizi ve sendikal mücadelemizi hakaretler ve tehditlerle yıpratmaya çalışmaktadır” dedi.

    “SENDİKAL MÜCADELEMİZE DEVAM EDECEĞİZ”

    Ali Ekber Yurt’un her fırsatta mücadelelerini terörize etmeye çalıştığını vurgulayan Yürük, “Ali Ekber Yurt’un emekçilere uyguladığı baskı ve şiddete karşı bizler adalete olan inancımızla hak arayışımıza, meşru hukuki  ve sendikal mücadelemize devam edeceğiz. Tunceli Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürü Ali Ekber Yurt bir an önce görevden alınmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Koç Üniversitesi Hastanesi’nde işçi kıyımı!

    Koç Üniversitesi Hastanesi’nde işçi kıyımı!

    PİRHA-İstanbul Koç Üniversitesi Hastanesi’nde son 10 günde 11 çalışanın işten çıkarıldığı bilgisi alındı.

    İstanbul Topkapı’daki Koç Üniversitesi Hastanesi’nde taşeron olarak çalışan işçiler, günlerdir baskı, mobbing ve işten atılma tehditleri ile karşı karşıya olduklarını aktardı.

    Yılbaşında ihaleyi alan Euroserve şirketinin önceki dönem tazminat ve hakları ödemeyeceğini belirtmesi sonucu yıllardır hastanede çalışan yaklaşık 50 işçi toplu halde istifa ederek mahkemeye başvurdu.

    ÇALIŞANLAR İSTİFAYA ZORLANIYOR!

    Yüzlerce taşeron işçi çalıştırılan hastanede, son bir aydır işçi kıyımı yaşandığı belirtiliyor. Çalışanların aktarımına göre bir ay içerisinde 11 işçinin, keyfi kararlarla işten çıkarıldığına dikkat çekildi. Çalışan işçilerin ise istifaya zorlandıkları ya da mobbing ve baskıya maruz kaldıkları belirtiliyor.

    Çalışma koşullarının çok kötü olduğunu ve her gün işten atılma korkusu yaşadıklarını anlatan işçiler, yaşadıkları baskı nedeniyle hizmet vermekte zorlandıklarını da anlattılar.

    Sendikasız ve güvencesiz iş ortamı sebebiyle patronların hakaretlerine maruz kaldıklarını da aktaran işçiler, baskıların sona erdirilmesini ve güvenceli, insanca çalışmak istediklerini belirtti.

    Koç Holding yetkililerine seslenen işçiler, “Koç Holding kârına kâr katarken bizlerin açlık, baskı, mobbing ve işsiz kalma tehdidi ile çalışmaya zorlanması kabul edilir değil. Bu sorunun acilen çözülmesi gerekir” diyerek taleplerini de sıraladı.

    Holding yönetimine seslenen işçiler, “Acilen güvenceli ve insanca çalışma koşullarının oluşturulmasını, hastanede taşeron sisteminin kaldırılarak kadrolu çalışanların tüm haklarından kendilerinin de faydalanması gerektiğini ve devam eden baskıların sonlanmasını istediler.

    İşçiler, taleplerine karşılık bulamaması taktirde basın açıklaması, iş bırakma ve benzeri eylemlere de hazırlandıklarını, bu nedenle hastaların da ciddi anlamda etkilenebileceğine dikkat çekti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Van’da gazetecilere silah çeken polisler, Ankara’da odalarını basıp tehdit etti-VİDEO

    Van’da gazetecilere silah çeken polisler, Ankara’da odalarını basıp tehdit etti-VİDEO

    PİRHA- Sahada haber takibi yapan gazetecilere yönelik polislerin engellemesi, saldırısı ve baskısı artıyor. İki günde gerçekleşen 4 olayda gazeteciler keyfi biçimde engellenerek, darp, tehdit ve tacize maruz kaldı.

    Sahada haber takibi yapan gazetecilere yönelik polislerin engellemesi, saldırısı ve baskısı her geçen gün artarak devam ediyor.

    Son iki günde yaşanan dört olayda gazeteciler, polis tarafından keyfi biçimde engellenerek taciz ve tehdide maruz kaldı.

    POLİSTEN GAZETECİYE: SENİ VURURUM, KİMSE BULAMAZ

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Van’da gerçekleştirdiği 1 Eylül Dünya Barış Günü mitingi sonrasında ise yürüyüşe geçen kitleyi takip eden gazeteciler, polisler tarafından darp edildi.

    Bianet’te yer alan habere göre polisler, kitleyi takip eden gazetecilerden Mesut Bağcı’yı yere yatırarak, darp etti ve kamerasını kırdı.

    Kendisini TEM Şube’den olarak tanıtan bir sivil polis ise, Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Berivan Kutlu ile JİNNEWS muhabiri Zelal Tunç’u ölümle tehdit etti. Polis, gazetecilere ‘Seni vururum, kimse seni bulamaz’ dedi.

    Aynı polis, JİNNEWS muhabiri Elfazi Toral’a da silah çekti. Söz konusu anlar diğer gazetecilerin görüntülerine yansıdı. Polisler aynı zamanda sık sık gazetecilerin görüntü almasını engelleyerek, kameralarını kırmaya çalıştı.

    Emniyet Müdürlüğü’nden bazı polislerin, kentteki kimi gazetecileri aradığı ve konuya dair herhangi bir görüntünün servis edilmemesi yönünde tehdit ettiği de öğrenildi.

    Ekipmanları kırılan, darp edilen ve ölümle tehdit edilen gazeteciler, İnsan Hakları Derneği (İHD) Van Şubesi üzerinden suç duyurusunda bulunacaklarını bildirdi.

    İSTANBUL’DA SİVİL POLİS KADIN GAZETECİYİ TACİZ ETTİ

    Dün İstanbul’daki 1 Eylül Dünya Barış Günü eyleminde ise, bir polis Bianet muhabiri Tuğçe Yılmaz’a fiziki tacizde bulundu. Sivil polisin tacizine uğrayan Bianet muhabiri Tuğçe Yılmaz yaşadıklarına ilişkin yaptığı açıklamada, “Arbede ile olmuş, yanlışlıkla olmuş bir şey değil. Sivil polis kasten, doğruca göğsümü sıktı” derken, “Haber izlemeye gittiğim etkinlikte yalnızca tacize uğramakla kalmadım, haberimi de geçemedim. Hem saldırıya uğradım hem de haberci olarak mesleğimin gereğini yerine getirmem engellendi” dedi.

    Dün İstanbul’un Beykoz ilçesine bağlı Tokatköy’de ‘kentsel dönüşüm’ gerekçesiyle yapılmaya çalışılan ve halktan tepki alan yıkımları takip etmeye çalışan gazeteciler de polis tarafından engellenerek, darp edildi.

    Halk TV muhabiri Erdinç Yılmaz polis tarafından alandan uzaklaştırıldı ve darp edildi.

    POLİS ANKARA’DA GAZETECİLERİN ODASI BASARAK VE TEHDİT ETTİ

    Bugün Ankara’da yaşanan olayda ise, gözaltındaki eski THK Üniversitesi Rektörü Ünsal Ban’ın adliyeye getirildiği anları fotoğraflayan gazetecilerin odası Gasp Büro Amiri olduğu belirtilen bir polis tarafından basıldı. Polisler, gazetecileri fotoğrafların yayımlanmaması için tehdit etti.

    (HABER MERKEZİ)

  • El ailesinin 13 yıllık zorunlu din dersi mücadelesi sürüyor: Korkmayın, boykot edin-VİDEO

    El ailesinin 13 yıllık zorunlu din dersi mücadelesi sürüyor: Korkmayın, boykot edin-VİDEO

    PİRHA- Zorunlu din dersine karşı 13 yıllık mücadele sürecinde uğradıkları fiziki saldırı, hakaret ve baskılara rağmen El ailesi açtıkları davayı kazandı. Anayasa Mahkemesi El ailesine 20 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar verdi. Bu kararı kabul etmeyen El ailesinin avukatı davayı AİHM’ye taşıdı. Baba Hüseyin El, “İnsanlar korkmasınlar, yılmasınlar, dava açmaktan çekinmesinler. Bizler gibi zorunlu din dersini boykot etsinler. Korkarak bir yere varamayız” dedi.

    Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Bunun sonucu olarak da Alevi öğrenciler nefret diline ve ayrımcılığa maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.

    Müfredatın bir bütün olarak dinselleştiğini belirten eğitimciler ve eğitim sendikalarının yanı sıra Alevi yurttaşlar da çocuklarının din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıkıyorlar.

    Diyanet İşleri Başkanlığı da (DİB), hem kendi programı dahilinde hem de Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içerisinde, okuldan eve, sokaktan üniversitelere kadar bir çok alanda faaliyet yürütmeye devam ediyor.

    ZORUNLU DİN DERSİNE KARŞI DİLEKÇE VERİLİYOR

    El ailesi, 1938 Dersim Soykırımı’nda aile bireylerinden bazıları katledilen ve Eskişehir’e sürgün edilen ailelerden sadece biri. Eskişehir’e sürgün edilen El ailesi ne kadar geri dönmek istemişse de bu istekleri sürekli ret kararı ile karşılaşmış.

    Eskişehir’de evlenen Hüseyin El’in kızının 4. sınıfa geçmesi ile zorunlu din dersi her Alevi ailenin olduğu gibi bu ailenin de gündemine girmiş. El ailesi, tek bir inanca hitap eden ve diğer inançları yok saymanın bir diğer aracı olan zorunlu din derslerini kesin boykot kararı almış. Uzun ve sancılı bir mücadele içerisine giren El ailesi 2009 yılında çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulması için ilk elden İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe vermiş.

    TACİZ, HAKARET, KÜFÜR

    Zorunlu din dersine karşı başlattıkları mücadelede bir karşı duruşla karşılaşan El ailesinin ilk sancılı süreçleri başlamış. Çocuğunun okuldaki arkadaşları artık kızı üzerinde psikolojik baskı kurmuş, okul idaresi ise zorunlu din dersine karşı dilekçe veren El ailesini ‘kötü örnek’ aile ilan ederek hedef haline getirmiş.

    Okuldan caddelere, sokaktan markete kadar kendilerini gören bir çok kişinin sözlü tacizine, hakaretine maruz kalan El ailesi, artık tehdit edilmeye başlamış.

    EVİ İŞARETLENEREK ATEŞE VERİLMİŞ

    Hedef haline getirilen El ailesinin yaşadığı mahalledeki evin duvarına, ‘Ateistlere ölüm’ yazıları yazılmış. Bu gelecek tehlikelerin devam edeceğinin bir mesajı olmuş. Bu tehditten kısa bir süre sonra El ailesinin evi bir gece yarısı ateşe verilerek, katledilmek istenmişler. Birkaç dakikalık zaman içerisinde katledilmekten kendi imkanları ile kurtulan El ailesi için artık Eskişehir’de kalmanın imkanları ortadan kalkmış. Aile kısa bir süre sonra İzmir’e taşınmış.

    “OKUL İDARESİ ÜZERİMİZDE BASKI KURMAK İSTEDİ”

    Hüseyin El, diğer inançları ret eden bir noktada olan zorunlu din derslerinden muaf olmaya dair dilekçe verdiklerini ve 13 yıllık sürecin böylece başladığını belirterek, “Okullarda verilen zorunlu din dersi kabul etmediğim bir şeydi. Çocuğumun baskıcı, diğer inançları ret eden bir zorunlu din dersi almasını istemiyordum. Bu yüzden bir mücadele başlattım. Önce Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çocuğumun zorunlu din dersinden muaf tutulması için dilekçe verdim. ‘Siz Müslüman değil misiniz? Neden din dersi istemiyorsunuz’ cevabı üzerine nüfus müdürlüğüne başvurarak çocuğumun kimlik hanesine Kızılbaş Alevi yazılması için dilekçe verdim. Kabul etmediler. Mücadeleye başladıktan sonra okuldaki arkadaşları ve okul idaresi çocuğumun üzerinde baskı kurmaya başladılar. Bütün notları pekiyi olduğu halde çocuğumu sınıfta bıraktılar. 2009 yılında Eskişehir yerel mahkemesinde zorunlu din dersine karşı dava açtık ve dava Ankara’ya taşındı. Önce haklı bulunduk, sonradan ise dava ret edildi. 2014 yılında dava Anayasa Mahkemesi’ne taşındı” diye konuştu.

    “BOYKOT ETTİK, GERİ ADIM ATMADIK”

    Kızının dersleri not ortalamasının en yüksek olanı pekiyi olduğunu ve buna rağmen okul idaresi tarafından sınıfta bırakıldığını söyleyen El şöyle konuştu:

    “Bu baskı farklı şekillerde önümüze geldi. Çocuğumun müfredattaki bir dersten notunun oluşmadığını söylediler. Not oluşmadığı gerekçesiyle çocuğumu sınıfta bıraktılar. Çocuğumun dersleri pekiyi ve takdir alan bir çocuk. Ailemizin korkmadan sürekli zorunlu din dersini boykot etmesi onları sürekli rahatsız etti. İlk sınıftan üniversite son sınıfa kadar zorunlu din dersini boykot ettik ve çocuğumuza bu dersi aldırmadık. Dönemin İl Milli Eğitim Müdürü beni çağırarak, ‘Hangi cesaretle dava açıyorsun’ dedi ve yıldırmak istedi. Geri adım atmadık.”

    “KIZIMI DÖVMÜŞLERDİ”

    Çocuğu fiziki saldırılara kadar maruz kalan El, “Okul idaresi çocuğumu ‘kötü örnek oluşturduğu’ gerekçesiyle başka bir okula göndermek istiyordu. Kızım görme engelliydi ve bu engeli ile alay ediliyordu. Yanımda bile çocuğuma küfür ettikleri bile oldu. Hatta okul idaresinin bu saldırılarda payı olduğunu biliyorduk. Bir gün okulda kızımı dövmüşler ve geldiğinde gözü ve yüzü morarmıştı. Alevi toplumu için kızımı ateşe attım. Hiç korkmadık, korkmuyoruz.” ifadelerini kullandı.

    “EVİMİZ İŞARETLENEREK YAKILDI”

    Hedef haline getirilmelerinden sonra evlerinin duvarının işaretlendiğini ve evlerinin yakıldığını ifade eden El, “Yereldeki bir gazeteye bu durumu taşıdık. Alevi bir aileden geldiğimi ve zorunlu din dersi istemediğimiz için üzerimizde baskı yaratıldığını dile getirdik. Yerel gazete ise aksine bizi hedef alarak, provokatif bir başlıkla bizi haber yaptı. Bu haberden sonra küfür, hakaret ve fiziki saldırılara maruz kaldık. Bununla da yetinilmedi evimizin duvarına ‘Ateistlere ölüm’ tehditleri yazılmıştı. Bir gece ise evimiz yakıldı ve ölmekten son anda kendi imkanlarımız ile kurtulduk. Artık Eskişehir’i terk etmek zorunda kaldık. Ne Alevi kurumları ne de sol gruplar bize destek oldu. Karşımızda durdular. Ailemin daha fazla yıpranmaması için İzmir’e taşınma kararı aldım. Bu süreçte depresyon ilaçları kullanmaya başladık. Psikolojik tedavi görüyorduk” diye kaydetti.

    “ANAYASA MAHKEMESİ HAK İHLALİ KARARI VERDİ; AİHM’YE BAŞVURDUK”

    El, 13 yıllık mücadeleleri sonunda 2022 yılında Anayasa Mahkemesi’nin eğitim-öğretimde dini ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini isteme hakkının ihlal edildiğine hükmederek  kendilerine 20 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar verildiğini aktardı.

    Bu kararı kabul etmediklerini ve davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdıklarını kaydeden El şunları söyledi:

    “2012 yılında İzmir’e taşınmak zorunda kaldık. Narlıdere’de bir okula kaydını yaptırdık. Çocuğumuzun zorunlu din dersine girmeyeceğini, kabul etmeyeceğimizi söyledik. Okul müdürü kararımıza karşı durmadı ve zorunlu din dersi aldırmadık. Dava 2012 yılında Anayasa Mahkemesi’ne gitti. Sonuç için sanki kızımın okulu bitirmesini beklediler. 2022 Anayasa Mahkemesi’nden arayıp kızımın okulunu bitirip bitirmediğini sordular. Okul bittikten kısa bir süre sonra tazminata hükmedildi. Avukatımız bunu kabul etmedi ve AİHM’e başvuruldu. Dava halen devam ediyor.”

    “KORKMAYIN, DAVA AÇIN, BOYKOT EDİN”

    Hüseyin El, ailelere zorunlu din dersini boykot etme ve dava açma çağrısında bulunarak, “Zorunlu din dersi yaşam tarzına bir müdahaledir. İnsanlar korkmasınlar, yılmasınlar, dava açmaktan çekinmesinler. Bizler gibi zorunlu din dersini boykot etsinler. Korkarak bir yere varamayız. Bu, bizi bekleyen tehlikeleri daha da büyütür. Alevi kültürü tehlike altında. Bunların önüne geçmenin, inancımızı koruyabilmenin tek yolu örgütlenmek ve birbirimize sahip çıkmaktır. Korku bizi hiçbir yere vardırmaz. Alevileri tehlikeli bir süreç bekliyor. Aleviler bir yol ayrımında. İçimizdeki çelişkileri çözüp, güçlü bir örgütlülük sağlamalıyız” şeklinde konuştu.

    Hüseyin El son olarak görme engelli kızına manevi olarak sahip çıkılması çağrısında da bulundu.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Şair Ahmet Telli: Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır-VİDEO

    Şair Ahmet Telli: Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de siyasal İslam’ın uyguladığı faşizm güçsüzleştikçe baskıları daha da artırdığını söyleyen Şair Ahmet Telli, “Bir sanatçı itiraz seslerini mevcut gerçekliğin gücünden değil, sanatın gücünden almalıdır. Sanat daima egemenlikçi sistemle çelişki halinde olmalıdır” dedi. 

    Türkiye’de AKP-MHP iktidarının sanatçılara uyguladığı baskıcı ve yasakçı politikalar her geçen gün artarak devam ediyor. Sanatçıların konserleri yasaklanıyor, düşüncelerinden dolayı cezaevine gönderiliyor veya sürgün ediliyor.

    Şair Ahmet Telli, Türkiye’de sanatçılara yönelik baskının her geçen gün daha da arttığı bir dönemde sanatçıların alması gereken tavır hakkında PİRHA’ya konuştu.

    “SANATÇI İTİRAZ SESLERİNİ SANATIN GÜCÜNDEN ALMALIDIR”

    Türkiye’de siyasal İslam’ın uyguladığı faşizmin güçsüzleştikçe baskıları daha da artırdığını söyleyen Telli, “İktidarlar kendini zayıf hissettiği zaman gücünü baskılardan almaya çalışır. Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır. Protest müzik sanatın bir itiraz dilidir. Şair de kullandığı imgelerle itiraz çığlığını ulaştırıyordur ama Türkiye’deki İslami faşizm bu kadar pasif itirazlarla gücünün azaltılabileceği bir noktayı çok aşmış durumda. Aydın, entelektüel ve sanatçı kavramlarını birbirlerinden ayrıştırmak lazım. Entelektüel soru soran kişidir, aydın ise sorduğu sorunun cevabını üretirken aynı zamanda yaptığı itirazın eyleminde de olan kişidir. Bir sanatçı itiraz seslerini mevcut gerçekliğin gücünden değil, sanatın gücünden almalıdır. Sanat daima egemenlikçi sistemle çelişki halinde olmalıdır” dedi.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Xwebûn Gazetesi Editörü Konak: Basın özgürlüğü mücadelesini sürdüreceğiz-VİDEO

    Xwebûn Gazetesi Editörü Konak: Basın özgürlüğü mücadelesini sürdüreceğiz-VİDEO

    PİRHA-16 gazetecinin tutuklanmasına ve sansür yasasına ilişkin PİRHA’ya konuşan Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak, “Yapılan tüm baskılara karşı ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü mücadelemizi sonuna kadar devam ettireceğiz” dedi.

    Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 8 Haziran’da gözaltına alınan 22 kişiden 16 gazeteci 16 Haziran’da tutuklandı. Daha sonra ise basın meslek örgütlerinin, “Sansür yasası” olarak nitelendirdikleri internet medyası ve sosyal medyaya yeni yaptırımlar öngören kanun teklifine karşı tepkiler göstermişti.

    Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak, 16 gazetecinin tutuklanması ve sansür yasasına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Gazetecilerin gözaltına alınmasında güvenlik güçlerinin düşmanca yaklaşımına değinen İsmet Konak, “Güvenlik güçleri iktidarın vermiş olduğu emirleri çok hızlı bir şekilde ve iştahla yerine getiriyorlar. Artık saray tapınak gibi, güvenlik güçleri, hakimler ve savcılar da tapınağın şövalyeleri gibi davranıyorlar. Xwebûn, Jinnews ve PEL’e yapılan baskınlarda bütün bilgisayarlara el konulması bize Moğol saldırısını hatırlatıyor” diye belirtti.

    “BUNDAN SONRAKİ SÜREÇTEDE MÜCADELEMİZ DEVAM EDECEK”

    Gazetecilere yönelik saldırıların gazeteciliği işlemez hale getirmek amacıyla yapıldığını belirten Konak, şöyle devam etti:

    “16 gazeteci arkadaşımız tutuklu zindanda bekliyorlar. Uygulanan hukuksuzlukların farkındayız. İktidarın ve güvenlik güçlerinin yapmış olduğu saldırı tamamen ifade özgürlüğünü ve gazeteciliği kırmaya dönük bir adım. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. ve 10. maddesinde ifade ve basın özgürlüğünü çok net bir şekilde görüyoruz ama bunların Türkiye’deki hukuk mekanizmasında da yer edinmesi lazım. Ama biz iktidarı artık tanıyoruz, bütün bu baskıların temel sebebi içinde bulunmuş oldukları açmazı kamufle etmek içindir. Çünkü artık iktidarda hırsızlık, yolsuzluk vardır ve artık meşruiyetini yitirme söz konusudur. İktidar seçimler öncesi gazetecilere özelliklede Kürt kimliğini hedef alarak tüm suçlarını örtmeye çalışıyorlar ama ne yaparlarsa yapsınlar sonuca ulaşamayacaklar. Gazetecilerin gözaltına alınması ve tutuklanmasına karşı çok ciddi bir kamuoyu oluşturduk açıklamalar yaptık ve kampanyalarımız devam ediyor. Bundan sonraki süreçte de mücadele etmeye devam edeceğiz. Yalnız taştan duvar olmaz o yüzden yapılan tüm baskılara karşı ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü mücadelemizi sonuna kadar devam ettireceğiz.”

    “İKTİDARIN ÇIKARMAK İSTEDİĞİ YASA SANSÜR YASASIDIR”

    İktidarın çıkarmak istediği sosyal medya yasasının sansür yasası olduğunu vurgulayan Konak, “Yasada 29. Madde çok önemli, çünkü halka yanıltıcı bilgi verenler, halkı endişe ve paniğe sokanlar bir şekilde bu yasa çerçevesinde 1-3 yıl arasında cezalandırılacaklar. Yasadaki bu ibareler çok ucu açık ibareler hangi bilgiler yanıltıcı, hangi bilgi panik içeriyor, hangi bilgi halkı endişelendirir bunların hepsinin ucu açık özellikle yargı alanında keyfilik yaratabilir. Ben yeni çıkacak yasayla birlikte Twitter’da hükümeti eleştiren bir paylaşım yaptığımdan dolayı beni hapishaneye atabilirler. Ülkede hukuk kuralları yok, sansür yasasına karşı gazeteciler, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler daha fazla ses çıkarmalı. Hükümet kendisine yönelik eleştirel seslerin önünü kesmek için sansür yasasını çıkarmak istiyor ama biz gazeteciler olarak tüm baskılara rağmen mücadele etmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Kaya: Okullarımızda neler oluyor? AKP iktidarının gözünde çocuklarımızın değeri yok-VİDEO

    Kaya: Okullarımızda neler oluyor? AKP iktidarının gözünde çocuklarımızın değeri yok-VİDEO

    PİRHA- CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya, “Okullarımızda neler oluyor” başlığıyla Meclis’te yaptığı basın toplantısında, aile baskısı nedeniyle intihar eden Enes Kara dava dosyasının kapatıldığını belirterek tepki gösterdi. Üniversitelerde ve liselerde oruç tutmayan öğretmen ve öğrencilere baskı yapıldığını ifade eden Kaya, Antalya’da bir okulda Alevileri hedef gösteren Nurettin Topçu adlı şahsın kitabının dağıtıldığını kaydetti. 

    CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya, son günlerde eğitimde yaşanan sorunları, TBMM’de yaptığı basın toplantısında dile getirdi.

    “Okullarımızda neler oluyor” diyen Kaya, “Üniversite öğrencisi Enes Kara, kaldığı Nur Cemaati yurdunda yaşadığı baskılara dayanamadığını, psikolojik olarak yıprandığını anlatan bir video bırakıp, yurdun 7. katından atlayarak 11 Ocak 2022’de intihar etmişti. Aradan iki ay bile geçmeden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kara’nın dosyasını kapattı. İstedikleri zaman adalet ne kadar da çabuk tecelli ediyor (!) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Derya Yanık da “Olayın suç sayılabilmesi için intihara yönlendiren birisinin olması lazım” açıklamasını yaptı.  Sayın Bakan yurt müdürü, yurt sorumluları sorgulandı mı? Kim ya da kimler Enes’e hangi baskıları yaptı araştırıldı mı?” diye sordu.

    “Bunların gözünde, bizim çocuklarımızın canı bu kadar değersiz” ifadesini kullanan Kaya, “Dosyayı bugün dosyaları kapatsanız da yarın Enesleri ölüme sürükleyenler yargı önünde hesap vermekten kurtulamayacak” dedi.

    “HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİSİ HASAN CAN ÇOBAN AMBULANS YETİŞMEDİĞİ İÇİN ÖLDÜ”

    Milletvekili Yıldırım Kaya, yurtta kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Hasan Can Çoban ile ilgili de, “Kampus girişine iftar çadırları kurulduğu için ambulansın yurda gelemediği, mavi kodun çalışmadığı iddia ediliyor. Yurdun arkasında 1-2 dakika mesafede Onkoloji Hastanesi var. Beş dakika mesafede Hacettepe Hastanesi var. Doktorlar yürüyerek gelse, Mavi kod çalışsa, ambulansın yolu kapalı olmasa Hasan Can Çoban şimdi hayatta olacaktı” diyerek tepki gösterdi.

    “ÜNİVERSİTE REKTÖRLERİ ORUÇ TUTAN TUTMAYAN AVINA ÇIKMIŞ”

    Oruç tutmayan öğrencilere ve öğretmenlere yapılan baskıları da gündemine alan Yıldırım Kaya, şöyle devam etti:

    “Kocaeli Gebze Teknik Üniversitesi’nde rektörlük işi gücü bırakmış, ince hesaplar yapmış oruç tutan, tutmayan avına çıkmış. Öğlen yemek yiyenlerin iftarda yemek yiyemeyeceği duyurusunu yapmış. Rektörlerin görevi bu mudur? Gençlerimizi bu şekilde ayrıştırmak doğru değildir; kimsenin hakkı da, haddi de değildir.  Kimin oruç tuttuğu, tutmadığı ya da tutamadığı kişiyi ilgilendirir.

    LİSEDE ORUÇ TALİMATI

    İstanbul Maltepe Atilla Uras Anadolu Lisesi Müdürü Ulvi Ziya Akbaba, oruç tutmayan öğretmen ve öğrencilerin, oruç tutan öğrenci ve öğretmenlerin bulunmadığı alanda yemek yemeleri talimatı vermiş. Hayatın doğal akışı içinde insanlarımız bu konuda sorun yaşamazken, okul müdürünün görevi olmayan bir konuda ayrıştırıcı talimatlar vermesi doğru değildir. Okul müdürünün oruç tutanlar ile tutmayanlar arasında bir sorun varmış algısı yaratarak, görev alanına girmeyen konularda ayrıştırıcı talimatlar vermesi görevi kötüye kullanmaktır. Okul müdürlerimizi enerjilerini laik, demokratik, bilimsel eğitime harcamalarına davet ediyorum.”

    OKULLARDA ALEVİLERİ HEDEF GÖSTEREN KİTAPLAR DAĞITILIYOR

    CHP’li Vekil Yıldırım Kaya, Antalya Valiliği ve Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Antalya’da “Eğitime Nitelik Kazandırma Projesi” kapsamında kitaplarında Alevilere hakaret eden, laikliğe, karma eğitime karşı olan Nurettin Topçu’nun “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitabının öğretmen ve öğrencilere dağıtılmaya başlandığını belirterek, Ankara Batıkent Kardelen Ortaokulu ve Nermin Mehmet Çelik Anadolu Lisesi bahçelerinde de stantlar açılarak Nakşibendi tarikatının kitaplarının dağıtıldığını kaydetti.

    Kaya, “Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özere soruyorum;  bu dağıtılan kitaplar, okullarda okutulan “100 Temel Eser” kapsamında mı? Valilikler ve İl Milli Eğitim Müdürleri bu kitapları hangi gerekçeyle okullarda dağıttırmaktadır?” dedi.

    ANKARA METROSUNDA AÇLIKTAN BAYILAN ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ

    Ankara Metrosunda açlıktan öğrencilerin bayıldığını hatırlatan Kaya, bu duruma kahrolduğunu ifade etti.

    Kaya, ulaşıma yapılan zamlara da değinerek, “2021-2022 eğitim öğretim yılında 1 milyon 248 bin öğrencimiz taşımalı eğitim kapsamındadır. Bu öğrencilerimiz için 2022 yılı bütçesinden taşıma ve yemek yardım programı için 6,3 milyar lira kaynak ayrılmıştır. Taşıma ihaleleri her yılın Temmuz ayı sonu Ağustos ayı başında yapılmaktadır” diyerek yapılan zamları kaydetti.

    Milletvekili Yıldırım Kaya şunları kaydetti:

    Taşımalı eğitim kapsamında yönetmelik gereği, İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerinde ve okullarda oluşturulan komisyonlar tarafından muhammen bedel hesaplanarak ihaleler yapılmaktadır. 2021 Temmuz ayında yapılan ihalelerde, 10 km’lik asfalt mesafe için öğrenci başına ortalama 147,83 TL ödeme yapılmasına karar verilmiştir. (Bu tutar toprak ve stablize yol için değişmektedir.) 18.01.2022 tarihi itibarı ile aynı mesafe için ortaya çıkan fiyat 259,31 TL’dir. Temmuz ayına göre artış %75,41 olarak gerçekleşmiştir. MEB bu artışları göz önünde bulundurularak ihaleleri yeniden yapmalıdır.

    Pansiyon barınma-beslenme ücretleri 17 Ekim tarihinde Bütçe Kanunu Teklifinde belirlenmişti. Öğrenci başına sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği ve ara öğün için toplam 16 lira olarak ödenmesi öngörülmüştü. 17 Ekimden günümüze dolar yüzde 59 arttı.

    TÜİK’e göre yıllık enflasyon yüzde 61, Enflasyon Araştırma Grubu (ENAGrup)’a göre yüzde 140 olarak gerçekleşti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan televizyonlarda, her akşam yatarken tükettiği manda yoğurdu, Medine hurması, kestane balı ve yulaf ezmesi karışımı tarifi verirken; üniversite öğrencileri metrolarda açıktan bayılıyor,  öğrencilerden 16 liraya sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği ve ara öğün yiyerek doymaları bekleniyor.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Zorunlu din dersleri bizde travmalara neden oldu’-VİDEO

    ‘Zorunlu din dersleri bizde travmalara neden oldu’-VİDEO

    PİRHA- Alevi gençler, zorunlu din derslerinde yaşadıkları ayrımcılığa ve nefret diline dikkat çekerek, “Alevileri soyutluyorlar, bizi yok sayıyorlar. Din dersinde olsun, çevrede olsun her yerde bizi yok sayıyorlar. Bu da bizim üzerimizde baskı oluşturup, travmaya yol açıyor” dedi. Gençler, cemevine gidip gelerek, kendilerine güvenin arttığını da eklediler. 

    Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın artarak sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Bunun sonucu olarak da Alevi öğrenciler nefret diline ve ayrımcılığa maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.

    Müfredatın bir bütünen dinselleştiği tepkisinde bulunan eğitimciler ve eğitim sendikalarının yanı sıra Alevi yurttaşlar da çocuklarının din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıkıyorlar.

    Zorunlu din derslerine maruz kalan ve kalmaya devam eden Alevi gençler yaşadıklarını Can TV’ye anlattılar.

    Taner Bugi adlı lise öğrencisi, eğitim hayatı boyunca zorunlu din dersi dayatmasıyla karşı karşıya kaldığının altını çizerek, “Alevi veya ateist hiç düşünmeksiniz din dersini dayatıyorlar, bu da bizde travma yaratıyor ve üzerimizde bir baskı oluşturuyor. Çünkü ben Alevi inancına yönelik ibadetimi yapıyorum. Mesela ramazan ayında arkadaşım oruç tutuyor ben de arkamı dönüp yemek yemiştim gelip bana ‘sen dinsiz misin? Sen benim yanımda nasıl yemek yiyorsun?’ dedi. Ben de ‘ben sana arkamı döndüm saygı gösterdim. Lütfen sen de bana saygı göster’ dedim üstüme yürümeye başladı. Hatta orada biraz tartışma filan oldu. Bu durum müdüre kadar da gitti. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Biz ne kadar saygı göstersek de karşı taraftan bu saygıyı göremiyoruz” dedi.

    “ARKADAŞLARIMA ALEVİ OLDUĞUMU SÖYLEMEYE ÇEKİNİYORUM”

    “Hep bizi bastırmaya çalışıyorlar, bizi diğer insanlardan soyutluyorlar” diyen Taner Bugi, “Üzerimde durmadan bir baskı var. Bazı zamanlar kendimi savunmaya güç bulamadım. Yeni tanıştığım arkadaşlarıma Alevi olduğumu söylemeye çekiniyorum. Çünkü söylemeden önce yakın, söyledikten sonra birkaç arkadaşım benden uzaklaşmaya başladı. Çünkü ailesinden farklı öğreniyorlar. Hep bizi kötüledikleri için, çocuk da annesinden, babasından öğrendiğini bize uyguluyor” diye konuştu.

    Dışlanmaktan korktuğu için Alevi olduğunu çoğu zaman söyleyemediğini ifade eden Taner Bugi, zorunlu din derslerinde öğretilen Alevilikle ilgili de şunları dile getirdi:

    “Din derslerinde öğretilen Aleviliğin Alevilikle alakası yok. Çünkü bizim burada ibadetlerimizi çok farklı bir anlamda gösteriyorlar, çok farklı anlatıyorlar. Ben de hocaya hocam böyle değil diye ikazda bulununca aramızda çatışma oluyor, beni susturmaya çalışıyor, kendi üstünlüğünü koruyor. Genelde Alevileri soyutluyorlar, bizi yok sayıyorlar. Din dersinde olsun, çevrede olsun her yerde bizi yok sayıyorlar.”

    “SINAV BASKISIYLA ZORLA CAMİYE GÖTÜRÜLDÜK”

    Mert Kısa da, din dersine giren öğretmeni tarafından sınav baskısıyla zorla camiye götürüldüğünü anlattı. Kısa, “Ben o zaman 18-19 yaşındaydım 19 yıl sonra ilk defa camiye adım attım, ilk defa abdest alıp namaz kıldım, namaz kılmayı öğrendim. Hocalarımız bize ben ne yapıyorsam siz de aynısını yapacaksınız diyordu. Sınıfta üç tane Alevi vardı. Karşı çıkmamıza rağmen hocamız bize ‘yazılıdan ve sözlüden sıfır veririm, sınıfta kalırsınız’ dedi. Biz de karşı koymamıştık” diye belirtti.

    “LİSEDEN MEZUN OLDUKTAN SONRA TRAVMA YAŞADIM”

    Cemevine gidip gelmesiyle kendine güveninin arttığını belirten Mert Kısa, “Liseden mevzun olduktan sonra bir sene travma yaşadım. Aleviliğe biraz daha yakın olmasaydım büyük ihtimalle beni asimile edebilirlerdi. O kadar asimile ediyorlar ki özellikle cuma günleri öğrencileri cuma namazlarına götürüyordu, hocanın vaazlarını dinlettiriyorlardı” ifadelerine yer verdi.

    Rohat EMEKÇİ-Barış KOP-Cebrail ARSLAN/İSTANBUL

     

  • ‘Türkiye, 2021 yılı dini özgürlükler sıralamasına göre, 163 ülke arasında 149. sırada’

    ‘Türkiye, 2021 yılı dini özgürlükler sıralamasına göre, 163 ülke arasında 149. sırada’

    PİRHA-CHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Açıkel, ‘tek adam düzeni’nin 2021 yılında Türkiye için ekonomik gerileme ve kaosa sebep olduğunu ifade ederek “Türkiye, 41 OECD ülkesi arasında ayrımcılığın en çok olduğu ülke konumuna gelmiştir” vurgusunu yaptı.

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Açıkel, Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne dair “dikiş tutmadı” yorumunu yaparak “Türkiye’yi tüm alanlarda dibe savurdu” dedi. Açıkel, yazılı yaptığı açıklamada ‘Cumhurbaşkanlığı Sisteminin 2021 yılı karnesi’ni verdi.

    İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Fethi Açıkel, CHP Ar-Ge Bilim Platformu olarak, 2022 yılına girerken Türkiye’nin temel sorunlarına dair hazırladıkları raporu paylaştı. Türkiye’nin gerilediğine işaret eden Açıkel, “Demokrasi, temel hak ve özgürlükler buzul çağına geriledi” diyerek raporunda şu verilere yer verdi:

    “Türkiye, 2021 Dünya Adalet Projesi Endeksinde Madagaskar, Angola, Mali gibi ülkelerin gerisinde kalarak hukukun üstünlüğü sıralamasında 128 ülke arasında 117. sıraya düşmüştür. Aynı zamanda dahil olduğu Orta Asya ve Doğu Avrupa bölgesindeki 14 ülke arasında son sıraya düşmüş, benzer gelire sahip 40 ülke arasında ise 38. sırada yer almıştır.

    2011 yılında 167 ülke arasında yargı sistemine ve mahkemelere güven sıralamasında 53. sırada yer alan Türkiye, 2021 yılına gelindiğinde 129. sıraya düşmüştür.

    Hükümet Kısıtlamaları Endeksi’nde Türkiye son 10 yılda 18 sıra birden düşerek 2021’de 167 ülke arasında 157. sırada yer almıştır.

    2021 yılı Yargı Bağımsızlığı Endeksi’nde Türkiye 167 ülke arasında 118. Sırada yer almaktadır

    Sınır Tanımayan Gazeteciler’in hazırladığı rapora göre basın özgürlüğü konusunda Türkiye 2002’de 100. sıradayken, 2021’de 153. sıraya gerilemiştir.

    Erişim engellemeler, içerik kaldırmalar, sosyal medya kaynaklı tutuklamalar gibi kriterleri merkeze alarak, Freedom House tarafından hazırlanan İnternet Özgürlüğü 2021 Raporu’na göre Türkiye, 100 puan üzerinden sadece 34 puan alarak, geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da ‘özgür olmayan ülkeler’ kategorisinde yer almıştır.

    SGI 2020 demokrasi kalitesi verilerine göre Türkiye, demokrasi kalitesi açısından son sırada (41. sıra) alıyor.”

    “EKONOMİK YOKSULLAŞMA, EŞİTSİZLİK VE BORÇ KRİZİ DERİNLEŞTİ”

    Milletvekili Fethi Açıkel, Türkiye’deki gerçek işsiz sayısının 97 ülkenin nüfusundan fazla olduğuna işaret ederek şöyle devam etti:

    “Türkiye, OECD ülkeleri arasında 25-64 yaş grubunda iş gücüne katılım oranı en düşük olan ülke konumundadır.

    Türkiye, dünya enflasyon liginde 185 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip 11. ülke konumundadır. Türkiye, 36 OECD ülkesi içerisinde Ekim 2021 itibarıyla gıda enflasyonu en yüksek ülke olmuştur. Türkiye’de istihdam oranı sadece %48’dir. Türkiye, istihdam oranı bakımından 35 OECD ülkesi arasında son sırada yer almaktadır.

    Saray rejiminin yok saydığı düşük ücretli emekliler ve emeklilikte yaşa takılanların artmasına neden olan mevcut emeklilik sistemi, Mercer, CFA Institute Global tarafından 2021 yılında yapılan çalışmaya göre, 43 sistem arasında 39. sırada yer alarak, en kötü emeklilik sistemlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

    Dünyanın Endişeleri Araştırmasına katılan 27 ülke arasında Türkiye, Yoksulluk ve Sosyal Eşitsizlikten en çok endişe duyan 4. ülke konumundadır. AKP’li yıllarda en az 28 bin 380 işçi hayatını kaybetti.”

    KARA PARA AKLAMA VE TERÖRİZM FİNANSMANLIĞI!

    CHP’li Fethi Açıkel, Türkiye’deki kara para yolsuzlukları ve uyuşturucu kaçakçılığına da işaret ederek şu verileri paylaştı:

    “Büyük göçmen akınları nedeniyle sınırları güvensiz hale gelen AKP Türkiye’sinin zayıf ve kırılgan bir hal almaya başladığı, Fund for Peace’in yapmış olduğu Kırılgan Devletler Endeksinde görülmektedir. Türkiye, 2021 yılında 178 ülke arasında en kırılgan 57. ülke konumundadır. Türkiye Madagaskar, Guatemala, Kolombiya, Ürdün gibi ülkelerin gerisinde yer almaktadır.

    Pasaport gücü sıralamalarında bordo renkli Hususi Pasaportlarımız 2006 yılında 46. sıradayken, 2021’de 57. sıraya gerilemiştir. AKP döneminde güç kaybeden pasaportumuzun yurttaşlara maliyeti ise artmış ve dünyanın en pahalı pasaportlarından biri haline gelmiştir.

    Türkiye, OECD çatısı altında çalışan Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından evrensel olarak belirlenen tavsiye kararları ve hedefleri, AKP iktidarının uygulamaktan uzak durması nedeniyle gri listeye alındı. Türkiye, kara para aklama ve terörizm finansmanı gibi ciddi uyarılara kulak asılmaması ve gerekli önlemlerin alınmaması yüzünden büyük bir itibar kaybı yaşamaktadır.”

    EN ADALETSİZ EĞİTİM FIRSATI SUNAN ÜLKE!

    Eğitim sistemindeki bozulmalara da işaret eden Fethi Açıkel, öğretmenlerin atanmama sorunu, üniversitelerde baskı ve keyfi yönetimlere dair de şunları sıraladı:

    “AKP döneminde eğitime erişimde de eşitsizlikler artmış, Türkiye, 41 OECD ülkesi arasında en adaletsiz eğitim fırsatı sunan ülke haline gelmiştir.

    Türkiye, 2021 Eğitim politikaları sıralamalarında OECD ülkeleri arasında Romanya ile birlikte en kötü konumda bulunan iki ülkeden biridir.

    OECD verilerine göre Türkiye, 77 ülke arasında Kovid-19 sürecinde öğrencilerin internete erişim sıralamasında 70. sırada yer aldı.

    2010 yılında Times Higher Education Endeksi’nde bazı devlet üniversitelerimiz ilk 100’de yer alırken, 2018 yılından bu yana da aynı sıralamada hiçbir devlet üniversitesi ilk 500 içerisinde yer alamamaktadır.

    24 Avrupa ülkesi arasında yüksek öğretimdeki öğrencilerin mali durumunun en kötü olduğu ülke Türkiye’dir.”

    “YAŞAM TARZLARINA HOŞGÖRÜSÜZLÜK TIRMANIYOR”

    Milletvekili Fethi Açıkel, hazırladığı raporda son olarak “Toplumsal kutuplaştırma siyaseti” başlığına vurgu yaparak şu bilgileri sıraladı:

    “2021 Küresel Barış Endeksi’ne göre Türkiye 163 ülke arasında 149. sıradadır. Türkiye aynı zamanda Avrupa’daki 25 ülke içerisindeki en barışçıl olmayan ülkedir.

    Türkiye ayrımcılığa karşı yasal önlemler ve toplumsal hoşgörü gibi kategorilerle hesaplanan ‘kişisel özgürlükler’ sıralamasında ise 154. sıradadır.

    Türkiye, 41 OECD ülkesi arasında ayrımcılığın en çok olduğu ülke konumuna gelmiştir.

    Türkiye, 2021 yılı dini özgürlükler sıralamasına göre, 163 ülke arasında 149. sıradadır.

    Türkiye, 2020 yılında AİHM’de Rusya’dan sonra aleyhine en çok başvuru yapılan ülke olmuştur.

    Türkiye, 115 ülke arasında azınlıkların en çok tehdit altında olduğu 35. ülke olarak gösterilmektedir.

    Suç oranları, şiddet içerikli gösteriler, komşu ülkelerle gerilimli ilişkiler, istikrarsız siyasi ortam gibi alt başlıklarla belirlenen Toplumsal Güvenlik sıralamasında Türkiye, 163 ülke arasında 144. sırada, güvensiz ülkeler arasında yer almaktadır.

    Kadın Barış ve Güvenlik Endeksinde Türkiye 170 ülke arasında 106. sırada yer almaktadır.

    2021 Dünyanın En Güvenli Ülkeleri Endeksi’nde Türkiye 134 ülke arasında 107. sırada yer almaktadır.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Bergama’da yıllarca Tahtacı Türkmen Alevi olduğumuzu söyleyemedik, hor görüldük’-VİDEO

    ‘Bergama’da yıllarca Tahtacı Türkmen Alevi olduğumuzu söyleyemedik, hor görüldük’-VİDEO

    PİRHA- İzmir Bergama’ya bağlı Yerlitahtacı köyünde yaşayan Zehra Ergenç, Tahtacı Türkmen Alevi kimliklerinden dolayı yıllarca dışlandıklarını söyledi. “Bergama’da Türkmen dedikleri zaman kapımızı açmıyorlar. Tahtacı Türkmen Alevileri düşük görüyorlar” diyen Ergenç, ekliyor: İnsanları inancından dolayı hor görmek bizlere yakışmaz. Çok kötü şeyler.

    Alevi toplumuna yönelik hak ihlalleri ülkenin dört bir yanında ev işaretlemeleri, zorunlu din dersleri, eğitimde ihlaller, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmemesi ve elektriklerinin kesilmesi, cemevi önünde korsan hoparlörle yüksek sesle ezan okunması, köylere cami dayatması, hizmet verilmemesi, cemevlerini belediyelerin yönetmesi, gözaltı ve tutuklamalar, nefret söylemleri, cenazelere saldırı, mezar yerlerinin tahrip edilmesi, HES-JES projeleri, yaşam alanlarının yasaklı bölge ilan edilmesi, festivallerin yasaklanması ve orman yangınları şeklinde kendini gösteriyor.

    Bu hak ihlalleri ile ayrımcılık ve baskıya maruz kalan süreklerden bir diğeri de İzmir Bergama’da yaşayan Tahtacı Aleviler.

    Bergama’da Tahtacı Türkmen Alevi kimliği ile yaşamının zorlu şartları olduğuna değinen Zehra Ergenç (Goca Zöre), yıllarca Alevi kimliklerini saklamak zorunda kaldıklarını ifade etti.

    Ayrıca sohbetimiz öncesinde yaşanmışlıklardan kaynaklı olacak ki Zehra Ergenç sorularımıza cevap vermeden önce, ‘Siz Alevi misiniz? Ona göre cevap vereceğim’ diyerek kendini korumaya almak istiyor. Alevi haber ajansı olduğumuzu öğrenmesi ile rahat bir sohbete koyuluyor kendisi.

    “TAHTACI TÜRKMEN ALEVİLERİ HOR GÖRÜYORLAR”

    Zehra Ergenç, geçmişte zaman zaman ayrımcılığa, baskılara maruz kaldıklarını belirterek, ibadetlerini gizli yapmak zorunda kaldıklarını söyledi. Ergenç, “Bergama merkezde olmamıza rağmen buralarda bile zorluk yaşıyoruz. Zaten Türkmen dedikleri zaman kapımızı açmıyorlar. Tahtacı Türkmen Alevileri düşük görüyorlar. Neyimiz onlardan düşük? Uzun süre açılamadık. Şimdilerde ise artık konuşabiliyor, Alevi olduğumuzu söyleyebiliyoruz. Bizleri çok dışlıyorlardı. Ben insanım; yemeğimizi yiyen yer, yemeyen de kendi bilir. Zor geliyor, bazen çok kızıyorum. Türkler, buradaki Türkmenleri hor görüyor. Allahtan bulun diyorum” diye konuştu.

    “YILLARCA ALEVİ OLDUĞUMUZU SÖYLEYEMEDİK”

    Yıllarca Alevi kimliklerini saklamak zorunda kaldıklarına vurguda bulunan Ergenç, şöyle devam etti:

    “Yıllarca Tahtacı Alevi olduğumuzu söyleyemedik. Kendimizi saklıyorduk. Keşke saklamasaydık, daha çok açılmış olurduk. Öldürülmekten korkuyorduk. Ben Alevi olduğumuzu her zaman söylüyorum. Alevinin tuvaleti, banyosu yok diyorlardı bize. Nerede yıkanıyoruz peki? Bu lafları bize neden söylüyorlar? Hep bizleri aşağılıyorlar. Alevi diye oturuyoruz kalkıyoruz, inşalara hoş sefa geldin diyoruz. İnsanları inancından dolayı hor görmek bizlere yakışmaz. Çok kötü şeyler.”

    Ersin ÖZGÜL – Rohat EMEKÇİ / İZMİR

  • Alevi köyü Acırlı’da zorla cami yapılmış ama cemevi yok!

    Alevi köyü Acırlı’da zorla cami yapılmış ama cemevi yok!

    PİRHA-Kayseri’nin Felahiye ilçesine bağlı Acırlı köyü Alevi yurttaşların oluşturduğu bir yerleşim yeri olmasına rağmen köyde cemevi yok ama cami var. Köy muhtarı Aydın Yüksel, köye 1980’lerde zorla cami yapıldığını belirterek, “Camiye gidenler var. Biz de gidiyoruz. Aleviyiz ama bayram namazlarına gideriz. Onun dışında gitmeyiz. Dedeler geldiği zaman da cemlerimizi yapıyoruz” dedi. 

    Alevi inancı devlet tarafından tanınmayıp, ibadet yerleri olan cemevleri de mahkeme kararlarına rağmen kabul edilmiyor. Alevi çocuklarına zorunlu din dersi dayatması ise devam ederken, Alevilerin yaşadığı köylerde asimilasyon politikası hız kesmeden sürüyor.

    Dersim’in köylerinde karakol ve kalekollardan ezan okutulurken, Kayseri’nin Felahiye ilçesine bağlı Acırlı köyünde de cami inşa edilmiş.

    Konuya dair PİRHA’ya konuşan Acırlı köyü muhtarı Aydın Yüksel, Alevi olmalarına rağmen köylerine 1980’ler de zorla cami yaptırıldığını ve o caminin varlığını hala koruduğunu belirtti. Yüksel, nadir de olsa kendilerinin de camiye gittiğini ve komşu oldukları Sünni köylerle de aralarının iyi olduğunu, Sünnilerin Alevi kültürüne hayranlık duyduğunu anlattı.

    “KAÇIP GELDİKLERİ İÇİN KÖYÜMÜZÜ SARP BİR YERE KURMUŞLAR”

    Yüksel, köylerinin yaklaşık 150 sene önce dağların eteklerine ve sarp bir yere kurulduğundan bahsederek yerleşim yeri olarak sarp bir yeri tercih etmelerinin sebebini ise şöyle anlattı:

    “Köyümüz sarp bir yere kuruludur. Böyle kurulmasının sebebi ise kaçıp gelmişler buraya. Neden dolayı kaçmışlar buraya sığınmışlar bilemiyorum. Buradakiler Türkmen’dir. Malatya ve Yozgat’tan gelenler kurmuşlar bu köyü. Köyümüz Alevi köyüdür. Köyümüzde yaşayan sayısı az. Kışları burada 50-60 kişi kalıyor, yazları da artıyor. Anasının babasının yanına gelenler ya da burada evi olanlar yazın geliyor, burada vakit geçiriyor. Genç nüfus ise yok. Gençler başka şehirlere yerleştiler. Burada yaşayan yok.”

    “ARADA BİZ DE CAMİYE GİDİYORUZ AMA KÜLTÜRÜMÜZÜ DE YAŞATMAYA ÇALIŞIYORUZ”

    Alevi olmalarına rağmen köyde cami bulunduğunu belirten Yüksel, konuşmasına şu şekilde devam etti:

    “Bizler Aleviyiz ama cami var köyümüzde. 1980 yıllarında yapılmış. Babamlar zorla yaptırıldığını söyledi. Hatta o zamanlar imamın parasını da köyde yaşayanlar karşılıyormuş. Babamlar anlatırdı. Mecbur kalıyorlarmış. O zamanlar baskı çok fazlaymış. O zamandan kalan bir cami var işte köyde. Ama minaresi falan yok, eski. Caminin atanan imamı var. Ben muhtar olarak kendisiyle konuştum geldiğinde. Kimse kimseye karışmasın, gelen gelir dedim. Kabul etti. Sorun yaşamıyoruz bu konuda. Kuran kursu olmaz burada. Olsa da giden olmaz. Ya da tarikatlar falan gelemez buraya. Öyle bir baskı yok. Tabi camiye gidenler var. Biz de gidiyoruz. Aleviyiz ama bayram namazlarına gideriz. Onun dışında gitmeyiz. Dedeler geldiği zaman cemlerimizi de yapıyoruz bazen. Cemevi yok köyümüzde, bir evde falan uygun bir yerde yapıyoruz cemleri. Ayrıca festival düzenliyoruz her yıl. Pandemi nedeniyle yapamadık geçen yıl ama bitince yapacağız yine. Bektaşilik festivali yapıyoruz. Orada semahlar döneriz. Kültürümüzü yaşatmaya çalışıyoruz.”

    “AKP’YE OY ÇIKMADIĞI İÇİN HİZMET GELMİYOR”

    Çevre köylerinin Sünni köyler olduğunu ama iyi anlaştıklarını da ifade eden Yüksel, “Köyümüzün geneli Alevidir. Ama evliliklerden kaynaklı Sünnilerde var. O Sünnilerde tutucu değiller açık hepsi, iyi anlaşıyoruz. Çevre köylerin hepsi Sünni. Onlarla da iyi ilişkilerimiz var. Onlar bizim Alevi kültürüne hayranlar” diye konuştu.
    Acırlı köyü muhtarı Aydın Yüksel, Alevi oldukları ve AKP’ye oy çıkmadığı için köylerine hizmetin gelmediğini de vurguladı.

    PİRHA/KAYSERİ

  • Kayseri Cemevi Başkanı Tan: Kayseri’de Alevi işçiler hala kimliğini saklıyor

    Kayseri Cemevi Başkanı Tan: Kayseri’de Alevi işçiler hala kimliğini saklıyor

    PİRHA-Kayseri Hacı Bektaş Veli Cemevi Başkanı Yazar Abbas Tan, Kayseri özelinde Alevilerin durumunu PİRHA’ya anlattı. Tan, Türkiye genelinde yaşanan baskıları Kayseri’de de yaşadıklarını söyleyerek, “Kayseri bir işçi şehridir. Kayseri’de yaşayan Alevi işçiler iş yerlerinde hala Alevi kimliğini saklama ihtiyacı duyuyorlar” dedi.

    Kayseri Hacı Bektaş Veli Cemevi Başkanı Yazar Abbas Tan, Kayseri’de Alevilerin durumunu, Alevi inancı üzerindeki baskıları PİRHA’ya anlattı.

    Tan, genel olarak uygulanan asimilasyon politikalarına maruz kalmalarının yanı sıra Kayseri özelinde yaşadıkları toplum baskısı nedeniyle hala kimliklerini rahatça ifade edemediklerini ve inançlarını rahat yaşayamadıklarını dile getirdi.

    “OKULLARDA ALEVİ ÖĞRENCİLERE KARŞI TAVIR VARDI”

    Tan yaptığı açıklamada Alevi kimliklerinden ötürü Kayseri özelinde Türkiye’de gördükleri baskılardan farklı baskılarla karşılaşmadıklarını ifade ederek şunları aktardı:

    “Bizim asıl sorunumuz devletin Aleviliğe bakışı genel olarak. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun olması. Diğer taraftan Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda hazırladığı müfredat çerçevesinde zorunlu din dersleri ile Alevileri asimile etmek istemesidir. Alevi çocuklarına zorla İslamiyeti öğretme baskısı var. Bunun dışında özelde biz Kayseri’de yıllardır varız, var olmaya da devam edeceğiz. Burada geçmiş dönemlerde okullarda öğretmenlerin Alevi öğrencilere yönelik tavırları ve sözlerine karşı bir mücadele vermiştik. Ancak bu sadece Kayseri özelinde yaşanmıyor. Tüm Türkiye genelinde bir baskı var.”

    KAYSERİ’DE İKİ ALEVİ KÖYÜNDE CAMİ VAR

    Kayseri’nin bir işçi şehri olduğunu belirten Tan açıklamasına şu şekilde devam etti:

    “Kayseri’de yaşayan Alevi işçiler iş yerlerinde hala Alevi kimliğini saklama ihtiyacı duyuyorlar. Son dönemde ayrıca bir baskı yaşamadık, görmedik. Bazı zamanlar Alevi kimliğini gizlemek zorunda kalıyor çoğu Alevi burada. Bundan daha büyük bir baskı da düşünülemez aslında. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amaç ve yönetmeliği Aleviliği yok saymaktadır. Siyasiler de buna bağlı olarak Alevilerin hakları ile ilgili ciddi bir mücadele vermiyorlar. Köy yasasına göre bir köy şöyle olmalı; cami, mescit, mektep ve ahırdan- samanlıktan oluşmalı. Böyle bir tanımlama mevcut. Alevi köylerinde cami yok, mescit yok. Bu yüzden de yasal olarak köy statüsünde değiller, kabul görmüyorlar. Ayrıca yasada eğer bir köyde cami, mescit yoksa orada yaşayan köylülerin yapması isteniyor. Yani Alevi köylerine Alevilerin kendi elleriyle cami yapılması dayatılıyor. Bunların hepsi kanun. Yani Alevilere yasal olarak baskı yapılıyor. Kayseri’de Alevi köyü olan Yeşilhisar’da, Tomarza’da ne yazık ki cami var.”

    “BASKIDAN DOLAYI ‘ORUÇ TUTUYORUZ’ DEMEK ZORUNDA KALIYORLAR”

    Alevilerin oruç ayının da farklı olduğunu hatırlatan Tan, “Kimse kimsenin oruç tuttuğunu bilmez. Oruç tutmak insanların kendi bireysel ibadetleridir. Bundan kimsenin haberi olmaz. Ama Ramazan’da zaman zaman duyuyoruz ki oruç tutmadığı halde oruç tutuyor gibi görünüyorlar Aleviler. Daha doğrusu yalan söylemek zorunda bırakılıyorlar. Korkusundan tutmadığını söyleyemiyor. Son dönemde Kayseri özelinde oruç tutmadığı için bir baskı ile karşılaşanı duymadık. Eğer olsaydı yasal olarak üzerine giderdik. Manevi olarak genel anlamda bir baskı var. Ramazan ayında oruç tutmayan sadece Aleviler değil ayrıca. Diğer insanlar da kendilerini baskı altında hissediyorlar. Televizyonlarda her gün oruç açma saati geldiğinde ezanlar okunuyor. Bu da medya eliyle baskıdır topluma. Medya eliyle bir baskı yapılıyor. Özellikle çocuklar bundan çok etkileniyor. Ben bir baba olarak, dede olarak torunlarımın ne kadar etkilendiğini gözlemleyebiliyorum” dedi.

    “ALEVİLİK İNSANLAR ARASINDA AYRIM YAPMAZ”

    “Alevilik bir inançtır, Alevilik vardır ve Alevilik bir haktır” diyen Yazar Abbas Tan son olarak şunları kaydetti:

    “Bu hakkımızı yaşamaya, yaşatmaya çalışıyoruz. Mücadelesini veriyoruz. Alevilik ‘kamil insan olma’ anlayışıdır. Alevilik insanlar arasında ayrım yapmaz. Aleviler ‘dünya benim ülkem, tüm insanlar benim kardeşim’ sloganı ile yola çıkmıştır. Aleviler sınırsız bir toplum mücadelesi veriyor. O yüzden insanlar arasında ayrım yapmıyoruz, yapmayın diyoruz. Barışı, sevgiyi çok önem önemsiyoruz.”

    Melis CİDDİOĞLU/KAYSERİ

  • KESK Haber-Sen’den TRT’ye ‘Harem- selamlık’ tepkisi-VİDEO

    KESK Haber-Sen’den TRT’ye ‘Harem- selamlık’ tepkisi-VİDEO

    PİRHA-TRT’nin Hacı Bayram Veli Üniversitesi’ne yaptırdığı ‘görevde yükselme sınavı” nda kadınlar ile erkeklerin ayrı sınıflara alınmasına tepki göstererek, “TRT bir açıklama yapmadığı gibi KESK Haber Sen’e baskı yapmaya çalışıyor” dedi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Haber-Sen Merkez Yönetim Kurulu düzenledikleri basın toplantısıyla, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde 27 Mart 2021 tarihinde gerçekleştirilen ‘Görevde Yükselme Sınavı’nda kadın ve erkeklerin ayrı sınıflarda sınava tabi tutulmalarıyla ilgili TRT Genel Müdürlüğü’nden bir açıklama gelmemesini eleştirerek, tatmin edici bir açıklama yapılmasını beklediklerini belirttiler.

    Sınava giren 1260 personelin büyük bir kısmının harem-selamlık olarak oturtulduğu, en az 14 sınıfın kadın, 6 sınıfın ise erkek adaylardan oluşturulduğu haberleri gündeme gelmişti.

    “HAREM-SELAMLIK SINAV YAPILIYOR”

    Konuya ilişkin basın açıklamasını okuyan Haber-Sen Genel Sekreteri Ayşenur Noyan Koluman, 1 Nisan 2021 tarihinde konuyla ilgili TRT’den gelen açıklamada, ‘Sınav düzeni ve soruları TRT Kurumundan bağımsız olarak, Hacı Bayram Veli Üniversitesi yönetimince belirlenmiştir. Üniversiteye bağlı yerleşkeler ile aynı üniversiteye bağlı gözetmenler eşliğinde gerçekleştirilen sınava ilişkin şu ana kadar Kurumumuza yansıyan herhangi bir şikâyet ve belge yoktur’ denildiğini hatırlattı.

    Kesin bir dille açıklama yapılmadığı gibi olayla ilgili bir soruşturma yapılacağı bilgisine de yer verilmediğini ifade eden Koluman sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Harem-selamlık biçiminde sınav yapılıyor olması ve cinsiyet ayrımı Anayasamıza aykırıdır. Herhangi bir şikâyete bağlı kalınmadan resen idare tarafından soruşturmanın açılması gerekirken, TRT yönetimi yapmış olduğu açıklama ile uygulamayı neredeyse savunmuş; sınavın kendisi tarafından yapılmadığını ve herhangi bir şikâyetin bulunmadığını duyurmuştur.

    TRT kamu yayıncılığı yapmak yerine, Haber-Sen’li emekçilerin sosyal medya hesaplarında suç unsuru aramakta ve doğruları söyleyen KESK Haber-Sen’e sendikacılık yaptırmamaktadır.” dedi.

    “TEPKİ GÖSTEREN ÜYELERİMİZE SORUŞTURMA AÇILDI”

    TRT yönetiminin bu olayı neredeyse desteklediğini ve görmezden geldiğini vurgulayan Koluman:

    “Bunun nedenini soran KESK Haber-Sen yöneticilerini de cezalandırmaktadır. Sendikanın 1 Nisan 2021 tarihinde #haremlikselamlik hashtagi ile yaptığı twitter kampanyasının ertesi günü, sosyal medya paylaşımları nedeniyle yönetici statüsündeki Deniz Salmanlı’ya soruşturma açılmıştır.

    Kurum kendini yargının yerine koyarak, düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde paylaşımlar yapan Deniz Salmanlı’yı suçlu göstermeye çalışmaktadır. Pek çok defa yargının beraat kararı verdiği bir paylaşım üzerinden suç ve suçlu yaratılmaya, sendikal çalışmalar engellenmeye ve sendika yöneticileri baskı altında tutulmaya, yıldırılmaya çalışılmaktadır” şeklinde konuştu.

    Benzer paylaşımların Meclis çatısı altında da yapıldığını ve herhangi bir soruşturma konusu olmadığını dile getiren Koluman şunları aktardı:

    “TRT,  İstanbul’daki binaların beceriksizce taşınması ve görevde yükselme sınavındaki KADIN – ERKEK UYGULAMASININ sorumluluğunu üstlenmek yerine, bu uygulamaları kamuoyu gündemine taşıyan Haber-Sen üyelerinin, yöneticilerinin sosyal medya hesaplarından kendince suç unsuru yaratma çabasındadır.

    “TRT YÖNETİMİ, KURUMU KÜÇÜK DÜŞÜRMÜŞTÜR”

    Diğer taraftan Genel Merkez Basın ve Eğitim Sekreteri Banu Savaş’ı Harbiye Radyoevi’nin taşınması sırasında basına yansıyan içler acısı – pejmürde durumu yansıtan fotoğraflardan sorumlu tutmakta, ceza kesmektedir. Sendika yöneticilerinin asli görevi, örgütlü bulundukları kurumlardaki aksaklıkları tespit edip kamuoyu ile paylaşmak ve düzeltilmesini sağlamaktır. Basına yansıyan görüntülerin sendikamızla doğrudan ilgisi yoktur fakat taşınma sürecinin nasıl gerçekleştirildiğini gözler önüne seren örneklerdir. Bu görüntüler sendikamıza mal edilmiş ve yöneticilerimiz kurumu küçük düşürdükleri gerekçesi ile cezalandırılmıştır. Oysa TRT’nin yapması gereken kuruma yakışır bir taşınma süreci sağlamak ve her aşamayı kamuoyuyla paylaşmaktır. Türkiye’nin en köklü kurumlarından biri olması gereken TRT Kamuoyu tarafından sağlanan geliri, kamu malını en doğru şekilde muhafaza etmek için kullanmalıdır. Süreci doğru yönetemeyen TRT yönetimi, basına yansıyan görüntülerin kimin tarafından çekildiğinin peşine düşüp, kurumu küçük düşürdükleri gerekçesi ile cezalandıracağına bu görüntülerin ortaya çıkmasına mahal vermemeliydi. Kurumu küçük düşürenler, süreci doğru yönetemeyen TRT yönetiminin ta kendidir.”

    “BU BASKILARA DERHAL SON VERİLMELİDİR”

    TRT Yönetiminin Haber-Sen’in özellikle kadın sendika temsilcileri üzerinden bir baskı kurmaya çalıştığını da ifade eden Koluman son olarak şunları söyledi:

    “TRT Yönetimi adeta Harem-selamlık olayını desteklemektedir. TRT yönetimi bütün bu uygulamalarının sorumluluğunu üstlenmeli; kamuoyuna tatmin edici cevaplar vermeli; sürecin doğru yönetilmesi için gereğini yapmalıdır. Anayasa ve Yasalar çerçevesinde emek mücadelesi yürüten Kesk Haber-Sen Yönetici ve üyelerine uyguladığı baskıdan bir an önce vazgeçmelidir.”

    Açıklamanın ardından söz alan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuz Yılmaz ve İstanbul Milletvekili Gülizar Emine Emecan da yapılanların halkın haber alma hakkına bir saldırı olduğunu ifade ederek tepkilerini dile getirdiler.

    PİRHA/ANKARA

     

  • DAD’dan hapis cezası verilen Kemal Bülbül’e destek: Yalnız değil!

    DAD’dan hapis cezası verilen Kemal Bülbül’e destek: Yalnız değil!

    PİRHA- DAD, HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’e 6 yıl 3 ay hapis cezası verilmesine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “HDP’ye ve Kemal Bülbül’e karşı yürütülen operasyonların karşısında olduğumuzu ve Kemal Bülbül’ün nemruta asla boyun eğmeyeceğini, Alevi halkların tarihsel duruşunun buna kanıt olduğunu bilmelerini isteriz” denildi. 

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Halkların Demokratik Partisi’ne dönük yürütülen gözaltı ve tutuklama furyasına ve Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’ün Alevi kurum temsilciyken yaptığı faaliyetler nedeniyle verilen hapis cezasına tepki gösterdi.

    Yazılı bir açıklama yapan DAD, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin ekmek kadar, su kadar kıymetli olduğu bir eşikten geçildiğinin belirterek, “Yan yana durmak ise Nemrut anlayışa karşı elzem. Demokratik mücadele içerisinde olan her girişimi marjinalize eden, kendi bekası için halkların değerlerini, birlikte yaşam gayretlerini nefessiz bırakan bir Nemrutlukla karşı karşıyayız” dedi.

    Türkiye’de demokratik dayanışma tüm aksaklıklara ve derin ideolojik yönlendirmelere rağmen, halkların ısrarı sonucu birlikte hareket etmek için gayretler ve zorunlu birlikteliklerin kendini ortaya çıkardığının vurgulandığı açıklamanın devamında şunlara yer verildi:

    “Fakat bu durum halen halklar arasında bir gelecek umudunu, birlikte direnme cüretini güçlendiren bir boyuta erememiştir. Sürekli halkların birlikte yaşam ve demokratik direncinin görünür temsilcisi HDP’nin neredeyse tüm vekillerine fezlekeler düzenlenmiş, Eş Başkanları ve birçok vekili dokunulmazlıkları kaldırılarak tutsak edilmiş, seçimle kazandığı belediyelere kayyım atanarak, halkın iradesi gasp edilmiştir. Her fırsatta havuz medyası marifetiyle, illegalize eden otokratik yaklaşım, yargı marifeti ile de işlerini gördürmekte. Mafya tehdidi ile siyaset yapmakta. Covid-19 salgınını da muhalefet üzerinde nefessiz bırakma yöntemine dönüştürmüş vaziyette.”

    “KEMAL BÜLBÜL’ÜN NEMRUTA ASLA BOYUN EĞMEYECEĞİNİ BİLMELERİNİ İSTERİZ”

    HDP’ye yönelik siyasi kırıma dönen operasyonların en sonuncusu, Alevi halklara, kurumsal olarak hizmet etmiş HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’e 6 Yıl 3 ay hapis cezası verilmesi olduğunun hatırlatıldığı açıklamada, “HDP’ye haftalık periyodlarla üye ve yöneticilerin evlerine baskınlar yaparak, zulüm uygulanmaya devam etmekte. Nemrutluk HDP ve demokratik muhalefete yürüttüğü zulüm siyaseti ile ayakta kalmaya çalışmaktadır. İktidarın her söylediğini emir telakki eden Yargı marifeti ile Türkiye Demokrasi mücadelesine, HDP’ye ve Kemal Bülbül’e karşı yürütülen operasyonların karşısında olduğumuzu ve Kemal Bülbül’ün nemruta asla boyun eğmeyeceğini, Alevi halkların tarihsel duruşunun buna kanıt olduğunu bilmelerini isteriz” ifadelerine yer verildi.

    “HDK HALKLARININ BİRLİKTE YAŞAM UMUDUDUR”

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Genel Merkezi’ne dönük operasyona da değinen DAD Genel Merkezi, “İstanbul ve Ankara’da HDK aktivistlerin evi basılarak gözaltına alınmışlardır. Çiğdem Kılıçgün Uçar, Covid-19 pozitif olmasına rağmen üç gün hasta bir şekilde gözaltı zulmünde kalmıştır. Çiğdem Kılıçgün Uçar serbest olmakla birlikte, Didem Nur, Mizgin Aksu, Ramazan Yurttapan, Tunahan Gözlügül gözaltında. Newroz Gülen tutuklandı. Halkların demokratik birlikteliğini ve birlikte yaşamı umudunu güçlü tutan HDK’ya bu zulüm biat ettirmek içindir. HDK Anadolu ve Mezopotamya halklarının birlikte yaşam umudunda önemli demokratik deneyimler vücuda getirmiştir. Biat etme ise taşıdığı gelenek içerisinde görülmemiştir” diye aktardı.

    “DEMOKRATİK BİRLİKTE MÜCADELE HALKLARIMIZ İÇİN TEK KURTULUŞ YOLUDUR”

    DAD, Türkiye’nin teslim olduğu nemrutluktan çıkamadığı sürece, sürdürülebilir bir siyaset mümkün görünmeyeceğine dikkat çekerek, şöyle devam etti.

    “Ülkenin barış ve demokrasiye acil ihtiyacı vardır. Zulmün sebep olduğu krizler silsilesi sürdürülemez boyutlara varmıştır. Yönetildiği düşünülen krizlerin ekonomi, siyaset, sağlık, demokrasi, iç barış, uluslararası ilişkilerin hiçbirisinde başarılı olamamış sorunları daha da derinleştiren tekçi sistem iflas etmiştir. Bu sistemde ısrar etmenin Türkiye halklarına sunacağı bir gelecek de yoktur. Demokratik birlikte mücadele ise halklarımız için tek kurtuluş yoludur.”

    (HABER MERKEZİ)