Etiket: baskı

  • Oturma eylemi yapan Kezban Bektaş: Kızım gelinceye kadar oturacağım – VİDEO

    Oturma eylemi yapan Kezban Bektaş: Kızım gelinceye kadar oturacağım – VİDEO

    PİRHA – İstanbul Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldıım’ın tutuklanmasının ardından annesi Kezban Bektaş’ın cemevi bahçesinde sürdürdüğü oturma eylemi üçüncü gününde. Anne Bektaş, kızının haksız yere tutuklandığını belirterek, “Zeynep bırakılıncaya kadar oturmaya devam edeceğiz” dedi. 

    İstanbul’da bulunan Armutlu Cemevi’ne günler önce operasyon yapılmış üç kişi gözaltına alınmıştı. Baskın sonrası evine yapılan baskınla gözaltına alınan cemevi başkanı Zeynep Yıldırım da tutuklandı. Tutuklanan Zeynep Yıldırım için annesi Kezban Yıldırım, cemevi bahçesinde oturma eylemine başladı, eyleme cemevi yönetimi de destek verdi.

    “Kızım değil cemevine idrarını yapanlar tutuklansın” dövizini asan anne Bektaş, eylemin üçüncü gününde yaşadığı mağduriyetleri PİRHA’ya anlattı.

    Üç gündür kızı için cemevi bahçesinde oturduğunu belirten Bektaş, “Kızımı bekliyorum. Kızımın PSAKD Armutlu cemevinin başkanı olması ve Alevi olması suç mu? Ben de onun annesi olarak burada onu bekliyorum” dedi.

    Kızının neden gözaltına alındığını bilmediğini belirten Bektaş, “Cemevine baskını yanlış buluyorum. Camiye baskın yapılıyor mu ki? Ha cami ha cemevi herkesin bir inancı var. Kimsenin inancına dilimi uzatamam” ifadelerini kullandı.

    “İHTİYAÇLARIMI KIZIM GÖRÜYORDU”

    Kızı Zeynep Yıldırım çıkıncaya kadar oturacağının altını çizen Bektaş, yaşadığı mağduriyetleri şöyle anlattı:

    “Ben 80 yaşında bir kadınım. Ben tarih bilmem, okuma yazma bilmem. Kızımla beraber oturuyorum doğal olarak bütün ihtiyaçlarımı o görüyordu. Ben damadımı ve kızımı istiyorum.”

    Bektaş, son olarak kızı Zeynep Yıldırım’ın suçunun olmadığını belirterek serbest bırakılmasını istedi. Yıldırım, yarın ise kızıyla görüşe gidecek.

    “CEMEVİ BİZİM HAK EVİMİZ”

    Armutlu’da yaşayan Gülden Özen de Kezban Bektaş’a destek olmak için oturma eylemine katıldı. Özen, Bektaş’ın derdini paylaşmak istediğini belirterek, “Cemevine neden baskılar yapıyorlar, camiye neden yapmıyorlar. Cemevlerimizi rahat bıraksınlar. Burası bizim hak evimiz, burası bizim her şeyimiz. Evde oturmayıp buraya geliyoruz oturmaya. Bir daha da yapmasınlar. Halkımızı da ellemesinler. Zeynep ne yaptı da aldılar. Suçu olmadan aldılar kızımızı” dedi.

    PİRHA – İSTANBUL

     

  • DEDEF’ten 18. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne çağrı-VİDEO

    DEDEF’ten 18. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne çağrı-VİDEO

    PİRHA-Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) bugün yaptığı bir basın toplantısıyla bu yıl 18’incisi yapılacak olan Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne çağrı yaptı. 

    Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) bugün İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı yaptı. Dersimli sanatçıların destek verdiği toplantıda 26 – 29 Temmuz tarihleri arasında yapılması planlanan 18. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne katılım çağrısı yapıldı. 

    “HER ŞEYE RAĞMEN FESTİVALİ YAPACAĞIZ”

    İlk olarak konuşan DEDEF Genel Başkanı Ali Haydar Ben, Munzur Festivali’nin 90’ların köy yakma ve boşaltmalarının ardından yoğun ambargonun olduğu, yiyeceklerin karneyle dağıtıldığı bir süreç olan 2000’lerin başında yapılmaya başlandığını hatırlattı. OHAL’in Dersim bölgesinde çok fazla hissedildiğini vurgulayan Ben, tüm yasaklamalara rağmen geçen yıl Dersim’deki festival programını küçük de olsa gerçekleştirdiklerini ve bu sene de her şeye rağmen festivali yapacaklarını ifade etti.

    “DEVLET BASKISINA KARŞI HALKIN ÇIĞLIĞI”

    Basın açıklamasını okuyan DEDEF Genel Sekreteri Hasan Şen, Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin OHAL koşullarında Dersim halkının doğasız, Dersim doğasının insanız kaldığı, siyasi iktidarların ve sermayenin Dersim’e yönelik zalim uygulamalarına karşı ortaya çıktığını hatırlattı. Festivalin sokağa çıkma yasaklarıyla, baskıyla oluşturulmuş korku çemberini kırdığını belirten Şen, “Her şeyin karneye bağlandığı zamanlarda ekmeği, tuzu özgürleştirdi. Sürgünün ve toprağına özlemin dermanı oldu. 1994 köy boşaltmaları, baraj ve HES projeleri ve devlet baskısına karşı halkın çığlığı oldu. Munzur Kültür ve Doğa Festivali; insansızlaştırılmak, talan edilmek ve teslim alınmak istenen bir kentin varoluş mücadelesinde yerini aldı” dedi.

    “HALKIN KÜLTÜRÜNE, İNANCINA VE DOĞASINA SAHİP ÇIKMA ÇABASININ ADI”

    Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin bir halkın tarihine, kültürüne, inancına ve doğasına sahip çıkma çabasının adı olduğunu kaydeden Şen, sözlerini şöyle sürdürdü: “1. Munzur Doğa ve Kültür Festivali 2000 yılında Dersim Dayanışma Kurulu’nun iradesi ve halkımızın sahiplenmesiyle gerçekleştirildi. 2001 Tarihinde sıradan festivale çevrilmek istendi ancak Halkın festivale sahip çıkmasıyla tekrar demokratik muhtevasını korudu. Dayanışma Kurulu’nun devamı olan DEDEF’in, devrimci ve demokratik kurumların çabasıyla, seçilmiş belediyelerimizin katkılarıyla bugünlere taşındı. 18 yıldır tüm baskı ve engellemelere rağmen kendini yenileyerek yoluna devam etti. Her yıl biraz daha güçlendi, gelişti. Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından on binlerce yurttaşın coşkulu buluşmasına dönüştü. 18 yılda devlet baskısına, sermayenin saldırganlığına ve sürgüne direnenlerin umudunun bir parçası oldu.”

    “FESTİVAL HALKINDIR HALKIN KALACAK”

    Geçen yıl Tunceli Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Tunceli Valiliğinin halkın festivaline el koymak istediğini belirten Şen, Tunceli Belediyesi’nin kamuoyunun tepkisiyle kendi düzenlemek istediği festivali yapmaktan vazgeçtiğini ve ardından OHAL’i bahane ederek festivali yasakladıklarını duyurduklarını hatırlattı. Ancak festivalin halkın festivali olduğu fikrinin kamuoyunda yankı bularak Dersim halkının festivalin tamamı olmasa da bir kısmını gerçekleştirdiğini kaydeden Şen, şunları söyledi:

    “Bu yıl ülkede yaşananlar ve yaklaşan seçimden dolayı kamuoyunda Munzur Kültür ve Doğan Festivali’nin olup olmayacağı belirsizliği yaşanmaktadır. Dersim Dernekleri Federasyonu olarak Munzur Kültür ve Doğa Festivalini her yıl olduğu gibi bu yılda gerçekleştireceğimizi duyurmak istiyoruz. Buradan karar mercilerine çağrıda bulunarak festivalimizin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını istiyoruz.”

    Şen, “Munzur Kültür ve Doğa Festivali halkındır halkın kalacak” dedi.

    Basın toplantısının soru – cevap bölümünde ise festivalde doğa, ekoloji, Alevi sorunu, Kürt sorunu gibi Dersim’in gündemlerinin tartışılacağı belirtildi. Sanatçılar da yaptıkları kısa konuşmalarla türküleriyle, ezgileriyle festivalde olacaklarını belirterek herkesi festivali sahiplenmeye çağırdılar.

    (HABER MERKEZİ)

  • HDP’den Erdoğan’a tepki: Hile ve baskıyla oylarımızı çalmayı planlıyorlar

    HDP’den Erdoğan’a tepki: Hile ve baskıyla oylarımızı çalmayı planlıyorlar

    AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘HDP baraj altında kalmalı’ sözlerinin ardından HDP Genel Merkezi’ sosyal paylaşım sitesi Twitter’dan açıklama yaptı.

    AKP’li cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 10 Haziran’da partisinin İstanbul İl Başkanlığı’nda basına kapalı olarak düzenlenen Mahalle Başkanları Toplantısı’nda “HDP baraj altında kalmalı, onların baraj altı kalması demek bizim durumumuzun çok daha iyi bir noktaya gelmesi demektir” dediği ortaya çıkmıştı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının gündem olmasının ardından HDP Genel Merkezi’nin resmi Twitter hesabından açıklama yapıldı. Açıklamada, “AKP Genel Başkanı Erdoğan açıkça suça teşvik ediyor. HDP’yi baraj altında bırakmak için hile ve baskıyla oylarımızı çalmayı planlıyor. Çünkü HDP Meclis’te olmazsa 400’den fazla vekil kazanacağını biliyor” denilerek HDP’ye ve Demirtaş’a oy çağrısı yapıldı.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Can TV, Aleviliği olduğu gibi halka yansıtsın memnun oluruz’-VİDEO

    ‘Can TV, Aleviliği olduğu gibi halka yansıtsın memnun oluruz’-VİDEO

    PİRHA-Alevilerin sesi olma sloganıyla 1 Mayıs’ta yayına başlayacak olan Can TV Alevilerde heyecan yaratıyor. Anadolu Yakası Dersimliler Derneği Başkanı Kemal Doğan da heyecanını yansıtıyor kameramıza. Doğan, bu baskılı süreçte Can TV’nin yayına başlayacak olmasının sevindirici ve anlamlı bir haber olduğunu söylüyor. 

    Can TV, 1 Mayıs’ta Hot Bird uydusundan yayın hayatına başlayacak. Alevilerin sesi olma sloganıyla yola çıkan Can TV şimdiden adından söz ettirmeye ve Alevilerde heyecan yaratmaya başladı. Anadolu Yakası Dersimliler Derneği Başkanı Kemal Doğan da kameramıza heyecanını yansıtarak bu sevindirici haber için yorumlarını yapmaya başlıyor.

    “TEK SESLİ BİR MEDYA VAR”

    Basını halkın gözü kulağı olarak gören ve bugünkü sıkıntıların tamamının halkın doğru bilgi alamamasından kaynaklı olduğunu düşünen Doğan şunları söyledi:

    “Bu tarz yayın yapan televizyonların, radyoların yazılı ve görsel meydanın çoğalması lazım ki halkın doğru bir şekilde haber alma kanalları açılsın. Ben basını halkın gözü kulağı olarak görüyorum. Bunlar çok önemlidir. Bugünkü sıkıntıların tamamının halkın bilgi almamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Bakın ülkede son derece antidemokratik olaylar gelişiyor ama halk bunun karşısında sanki hipnotize edilmiş gibi duruyor. Çünkü havuz medyası topyekun halka sistemin, o ceberrut anlayışın istediği şeyleri pompalıyor. Bir insana 24 saat boyunca ‘Sen delisin, delisin, delisin’ de o kendisini deli olarak kabul eder. Yani sen 24 saat boyunca o kanalları seyret, görebildiğin tüm kanallarda aşağı yukarı Tayyip Erdoğan’ı öven, yücelten, tabiri caizse peygamber ilan eden bir yayın var. Tek sesli bir medya var.”

    “BİR TANE BIRAKILMADI”

    15 Temmuz öncesiyle sonrasında medyanın durumunu karşılaştıran Doğan, “15 Temmuz’dan öncesine  bakın kısmen vardı. Halkın haber aldığı kanalları biraz daha açıktı. Şimdi bakıyorsun topyekun tek taraflı bir basın vardır. Halkımızın az da olsa bilgi alabildiği kanalların tamamı kapatıldı. Bir tane bırakılmadı ki. Kalan kanalların tamamı bir anlayışa, muktedire hizmet ediyor. Bu ülkenin tek sahibine hizmet ediyor, tek sahibin sesi olmuş durumdalar. Bu reva görülecek bir şey midir, demokratik bir ülkede olabilecek bir durum mudur? Ama biz bunun karşısında bir şey yapamıyoruz. Aslında ciddi anlamda sokağa çıkıp sesimizi yükseltmemiz gerekiyor. Ama bir korku cumhuriyeti oluşturmuş, devleti tüm kurum kuruluşlarıyla ele geçirmiş. Bırakın AKP’lileştirmeyi Tayyip’leştiren bir zihniyete sahiptir.” ifadelerine yer verdi.

    “YA TARAF OLACAKSIN YA BERTARAF”

    AKP içinde de hükümetin baskıcı politikalarından rahatsız olanların var olduğunu ancak alenen ortaya koyamadıklarını dile getiren Doğan, “AKP örgütlülüğü içinde de buna karşı rahatsızlığını dile getiren insanlar vardır ama alenen ortaya koyamıyor. Çünkü anlayış budur ya taraf olacaksın ya bertaraf olacaksın. Ya Tayyip Erdoğan’dan taraf olacaksın ya da topyekun bertaraf olacaksın. Hiç mi vicdanlı insanlar yok ya bu ülkede. Yazarı, çizeri, aydını, akademisyeni, iş adamı, sanatçısı hiç kimseden ses çıkabiliyor mu?” dedi.

    “NE GÖRÜYORSA ONU EKRANA TAŞISIN YETER”

    Doğan, Can TV’nin nasıl bir yayın politikası olmasını istediğini de şöyle ifade etti:

    “Çok fazla bir şey istemiyorum. Yani Alevilerden taraf olsun solculardan taraf olsun demiyorum. Sadece gördüğünü yansıtabilen bir televizyon olsa yeterlidir. Tabi ki Alevilerin gasp edilmiş haklarını gündeme getirebilir, Alevilerin programlarını dile getirebilir, Alevilerin sıkıntıları üzerinden bir program yapabilir. Bu çok daha olumlu olur. Ama taraf tutmasın. Ne görüyorsa, neye inanıyorsa olduğu gibi ekrana taşısın yeter. Bizim istediğimiz budur. Yani benden taraf bir televizyon olmasını istemiyorum ben. Olduğu gibi sadece ve sadece gerçekler üzerinden adım atan gördüklerini yansıtabilen bir televizyon olsun yeter. Tabi Alevilerin bir sürü sorunları var. Bu doğrultuda ciddi anlamda programlar yapılabilir, o mecraya dönük bir çalışma yapabilir. Bu tabi ki bizim gönlümüzü okşar. Sadece kabataslak halinde seyrettiğinde klasik anlamda bir Alevi kanalıdır. 7’den 70’e Aleviliği pompalayan bir kanal olmasını ben istemem. Doyurucu olsun, az ve öz değinsin. Aleviliği de doğru bir şekilde bir yerlere çekmeden Alevilik neyse olduğu gibi işin uzmanları tarafından tarif edilen Anadolu Kızılbaş Aleviliğini olduğu gibi yani benim annemin, babamın, dedemin onun dedesinin yaşadığı Aleviliği olduğu gibi halka anlatırsa çok da memnun oluruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Erzincan Eğitim-Sen Başkanı: OHAL’i kullanıp herkesi sindirmeye çalışıyorlar-VİDEO

    Erzincan Eğitim-Sen Başkanı: OHAL’i kullanıp herkesi sindirmeye çalışıyorlar-VİDEO

    PİRHA – Son dönemlerde Erzincan’da yaşanan gözaltı ve tutuklamalara ilişkin PİRHA’ya konuşan Eğitim -Sen Erzincan Şube Başkanı Kemal Irmak “Yapılan operasyonlar, 2019 seçimlerine giderken 2023 planlamalarını gerçekleştirmek isteyen Cumhurbaşkanı ve  hükümetin bir alan temizliği olduğunu düşünüyoruz” dedi.

    Eğitim-Sen Erzincan Şube Başkanı Kemal Irmak, Erzincan’da Alevilere dönük gözaltı, tutuklamalara ve Erzincan’da OHAL’in etkisine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Türkiye genelinde 15 Temmuz sonrası sürdürülen anti demokratik faşizan baskıların Erzincan’da da üst üste çeşitli demokrasi güçlerine, demokratik kurum yöneticilerine ve üyelerine yönelik devam ettiğini ifade eden Irmak, şunları aktardı:

    “İlimizde en son PSAKD yöneticileri, üyeler ve benim de çalıştığım Ulalar’da yaşayan muhtarlara, yurttaşlara yönelik operasyon gerçekleşti. Detaylı bilgi edinememekle birlikte, çalıştığım yerde tutuklananların ailelerinin verdiği bilgiler enteresan. Yakalanıp bilgi veren insanın verdiği ifadeler sonrasında insanların gözaltına alındığı ifade ediliyor. Bu insanlar hakkında birçok bilgiye sahip olması enteresandır.”

    “2023 PLANLAMALARI İÇİN YAPILAN ALAN TEMİZLİĞİ”

    “Her gözaltı öncesinde ve sonrasında maalesef devletin güvenlik kuvvetleri, emniyet ve valilik bunların çok ciddi terör faaliyetleri içinde olduğunu ifade ederek gelişebilecek tepkileri sindirmeye çalışıyor” diye konuşan Irmak, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Son operasyonda da aynı şeyi yaptılar. Ama biz bu arkadaşları yakinen tanıyoruz. O beldede çalışıyorum, muhtarları ve alınan diğer arkadaşları tanıyorum; yıllardır kurumlar olarak eylem, etkinlik, faaliyet yürütmüşüz. Bu arkadaşların hiçbirinin terör faaliyeti içinde olacağına dair bir kanaatim yok. Bu 2019 seçimlerine giderken 2023 planlamalarını gerçekleştirmek isteyen Cumhurbaşkanı ve onun icracısının başında olduğu hükümetin bir alan temizliği olduğunu düşünüyoruz.”

    “OHAL’İ KULLANIP HERKESİ SİNDİRMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    Hükümetin, ülkedeki demokrasi güçlerine baskı yaparak baskı altına alarak seçim süreçlerinde bu baskının daha da arttıracaklarının aşikar olduğunu belirten Irmak, “OHAL’i çok iyi bir şekilde kullanıyorlar. Herkesi sindirmeye çalışıyorlar. Alan faaliyetine dönük işlem olduğunu düşünüyoruz ve bunun sonunun gelmeyeceğini açıkçası ifade etmek gerekiyor. Seçime doğru, mutlak bir seçim, bir despot iktidarla karşı karşıyayız. Kazanamayacakları seçime girmek istemeyecekler. Ama kazanamadıkları noktada da anti demokratik uygulamayı harekete geçiriyorlar. Türkiye’de Alevileri, Kürtleri, solcuları, sosyalistleri, sosyal demokratları, laiklik savunucularını, Atatürkçüleri yer yer sindirmeye çalışarak, kendi önlerini açmaya çalışıyorlar. Durum bundan ibaret, bizim gördüğümüz budur” diye konuştu.

    “ERZİNCAN’DA BASKI SÜRECİ AĞIR GEÇİYOR”

    15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL’in Erzincan’daki etkileri hakkında bilgi veren Irmak, şunları kaydetti:

    “Maalesef Erzincan’da 15 Temmuz sonrası OHAL ilan edilmesiyle birlikte Erzincan Mülki İdari Amirliği, Erzincan’daki tüm faaliyetleri, her türlü kurum kuruluşun her türlü faaliyetini kendi iznine bağlamış durumda. Onların izni olmadan hiçbir faaliyet yapılamıyor. Ama faaliyet için izin için başvurulduğunda bir biçimde geri çevriliyor. Bunu yaparken de kurumlararası makul olanlar olmayanlar makul vatandaşlar, makul kurumlar diye ayırt ederek yapıyorlar. Bunu herkese yapmıyorlar. Birçok kuruma izin veriyorlar.
    Uzun bir süredir buradaki demokrasi güçleri olarak çok ciddi bir baskılanma altında kendimizi hissediyoruz. Erzincan’da bunun ağır geçtiğini görüyoruz. Böylesi bir geniş tutuklama sürecinde bile dışarıda çıkıp söz söylememize fırsat verilmedi. Buna da aslında cesaret de edilmedi açıkçası. Böylesi bir süreçten geçiyoruz. Erzincan’da da ağır geçiyor bu süreç.”

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/ERZİNCAN

     

  • Eski Bakan Halis: Olağanüstü dönem yaşıyoruz; olağan muhalefet yapılmaz-VİDEO

    Eski Bakan Halis: Olağanüstü dönem yaşıyoruz; olağan muhalefet yapılmaz-VİDEO

    PİRHA- Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, 19. Dönem CHP Milletvekili Ziya Halis, gündemdeki gelişmeleri, siyasi süreci, Alevilerin tutuklanmasını PİRHA’ya değerlendirdi. Halis, iktidarın baskıcı politikalarının hayret verici olduğunu, muhalefet partilerinin ise etkili politikalar geliştirmediğini dile getirdi. Halis, “Olağanüstü süreçte olağan muhalefet yapılmaz” diyerek başta CHP olmak üzere muhalefeti eleştirdi. 

    Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, 19. Dönem CHP Milletvekili Ziya Halis, gündemdeki gelişmeleri PİRHA’ya değerlendirdi.

    Halis, bakanlık yaptığı 90’lı yıllardan bugüne kadar gelen sürecin daha da kötüye gittiğini, bugünlerin eskiyi arattığını söyledi.

    Türkiye’nin OHAL ve KHK’larla yönetiliyor olmasının kabul edilemeyeceğini belirten Halis, ciddi hayal kırıklığı yaşadığını ifade ediyor.

    OHAL ilan edildikten sonraki sürecin iktidar tarafından istismar edildiğini vurgulayan Eski Bakan Ziya Halis, başta Aleviler olmak üzere muhalif seslerin susturulduğunu Alevilerin sesi TV10’un kapatıldığını hatırlatan Halis, Tv10 yöneticileri Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç ile kameraman Kemal Demir’in tutuklanmasına da tepki gösterdi.

    Gelinen süreçte AKP hükümetinin olağandışı davrandığını, muhalefetin ise olağan muhalefet yaptığını ifade eden Halis, CHP’nin olağan muhalefeti bırakıp, daha radikal bir tutum sergilemesi gerektiği görüşünde.

    İşte Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, 19. Dönem CHP Milletvekili Ziya Halis’in sorularımıza verdiği yanıtlar…

    PİRHA- Eski bir bakansınız. Türkiye’deki siyasi gidişatı biliyorsunuz. O günden bugüne nasıl değişiklikler yaşanıyor, sizi şaşırtıyor mu bu süreç? Süreci nasıl okuyorsunuz?

    Z.H-O günden bugüne derken sanıyorum benim bakanlık yaptığım 90’lı yılları kast ediyorsunuz veya aktif siyaset yaptığım dönemi kast ediyorsunuz. O günlerde de yaşadığımız zorluklar vardı gerçekten. Türkiye’de faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar 90’lı yıllarda sık karşılaştığımız durumlardı. Ama bugüne geldiğimizde aslında biz daha barışçıl, daha demokratik, daha hukuka saygılı bir ortamın ve düzenin sağlanacağı umuduyla baktık hep bugünlere ve bunun için çeşitli mücadelelerimiz oldu. Ancak son 3- 4 yıldır yaşadıklarımız eskiyi arattı. Yani eski günleri, 90’lı yılları arattı. Türkiye’de herkes tedirgin durumda. Siyasi iktidar müthiş bir baskı uyguluyor, basını susturuyor. Basın özgürlüğü hemen hemen yok, basın çalışanları içeride, milletvekilleri içeride, belediye başkanları görevden alındı. Yargı siyasi iktidarın tam denetiminde ve yargıyı muhalif olan kesimlere karşı sopa olarak kullanan bir iktidar var. Dolayısıyla bugün ki durumu özetlersek benim için daha bir hayal kırıklığı diyebileceğim bir durum. Çünkü biz her geçen gün demokrasinin, insan haklarının daha ileri noktalara taşınacağını düşündük, bunu hayal ettik. Zaman zaman bu konuda önemli gelişmeler de yaşamadık değil, yaşadık. Yani bir çözüm süreci, umut doğurdu örneğin Türkiye’de bizlerde. Ama özellikle 2015 seçimlerinden sonraki gelişmeler ve 15 Temmuz’dan sonra ilan edilen OHAL ve KHK’lerle Türkiye’nin yönetiliyor olma durumuna gelmiş olması, hakikaten benim açımdan bir insan hakları savunucusu, bir demokrasi mücadelesi veren, buna inanan, demokratik ve katılımcı, özgür bir toplumun yaratılmasında Türkiye açısından çok fayda gören biri olarak beni ciddi hayal kırıklığına uğrattı.

    15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra OHAL ilan edildi ama bunu kendi lehine çevirmeyi başardı hükümet ve bu OHAL birçok şeyi şekillendiriyor. Devlet ülkeyi OHAL’le ve KHK’lerle yönetiyor. Bu nereye kadar sürecek? Şeriatçı, dinci bir rejime mi gidiliyor buna inanıyor musunuz?

    15 Temmuz’dan sonra OHAL’in ilan edilmiş olması ve OHAL’in getirdiği bir takım haklardan faydalanıyor olması KHK’lerin yayınlanması gibi bu ortamın bu iktidar tarafından istismar edildiğini düşünüyorum. Yani o kadar çok yanlış uygulamalar var ki OHAL’in nedenleriyle ilgisi olmayan muhalifler insan hakları bakımından mağduriyetle karşı karşıya kalıyorlar. OHAL’in nedeni olan darbe girişimi elbette darbeyi A’dan Z’ye kınıyoruz. Hiçbir askeri darbe girişiminin yapılmış olmasına taraftar olamayız, ona karşıyız. Ama bunu kendisi için bir fırsata dönüştürdü; hatta ‘Allahın verdiği bir lütuf’ diye değerlendirdi. Bunun hakkını da böyle veriyorlar. Kendilerine muhalif olan bütün sesleri susturmayı bir kere temel hedef olarak ortaya koymuş durumdalar. Gazetecileri tutukluyorlar, televizyonları kapatıyorlar. Mesela TV10. Bu televizyonu, Alevi toplumuna özellikle sorunlarına hitap eden, onların sesi olan bir varlığı ortadan kaldırmıştır. Yani TV10’un kapatılması, buna benzer başka televizyon kanallarının, basın yayın organlarının kapatılmaları anlaşılır değil.

    Tv10 yöneticileri de tutuklandı. Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ve yine Veli Haydar Güleç ayrıca kameraman Kemal Demir tutuklandı.

    Bir kere Türkiye’de yargılama meselesi son derece sakat gidiyor. Tutukluluk aslında cezaya dönüşüyor ne yazık ki. Hemen uygulanmaması lazım. Her davada uygulanmaması lazım. En son uygulanabilecek bir şeydir. Fakat bu yönetim yargıyı da yönetiyor durumda. Veli Büyükşahin, Veli Haydar Güleç gibi TV10 çalışanları, yöneticileri Alevilerin gerçekten sorunlarına eğilen, onların sesi olan arkadaşlarımız. Uzun süren gözaltı sonrasında da tutuklamışlar. Gerçekten davaları dahi belli olmayan bir cezalandırma uygulaması bu. Yani kaçacak değiller, delilleri karatma imkanları söz konusu değil. Ama buna rağmen gözaltı ve arkasından tutuklama kararı veriliyor. Davalar da çok geç bir şekilde açılıyor. Tarihler geç veriliyor. Davalar sonuçlanıncaya kadar ben bunların beraat edeceklerine, suçsuz olduklarına inanıyorum. Ama beraat ettiklerinde suçsuzlukları kanıtlandığı zaman da Veli Büyükşahin, Veli Haydar Güleç ve Kemal Demir arkadaşlarımızın o kadar yattıkları cezalar yanına kalmış olacak. O cezaları yaşamış olacaklar ne yazık ki.

    “HAYRETLER İÇİNDE KALDIM”

    AKP Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçen bir konuşmasında Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini tehdit etti, hedef aldı. ‘Komünist, vatan haini geçlerin burada okumasına izin vermeyeceğiz’ dedi. Hedef gösterdikten sonra polisin müdahalesiyle öğrenciler gözaltına alındı. Siz bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Ben bunu duyduğumda hayretler içinde kaldım her şeyden önce. Türkiye’nin Cumhurbaşkanının bir üniversitede gençler arasında yaşanan bir olayı bu kadar büyütüp Türkiye kamuoyunun gündemine getirmiş olması hayret verici. Yani hangi açıdan bakarsanız bakın gençler arasında zaman zaman bu tip tartışmalar olabilir. Haklı haksız, ben bu konuda lokum dağıtanlar, buna karşı çıkanlar arasındaki görüşlerle ilgili düşüncelerimi söylemek istemiyorum. Yani o haklıydı bu haksızdı. Ama haklı haksız gençler zaman zaman birbirleriyle farklı düşünebilirler, birbirlerine müdahale edebilirler. Ama bunun cumhurbaşkanlığı makamı tarafından gündeme getirilmiş olması onları kameralarla tespit edip onların yakalarına yapışacağız anlamında söylemiş olması ve onlara eğitim fırsatı vermeyeceğiz demiş olması tamamen hayret edilecek bir durum gerçekten. Bir cumhurbaşkanının yapmaması gereken, söylememesi gereken bir durum olarak tarihe not düşmek gerekiyor. Bu söylemi, Türkiye’nin ne hale geldiğinin de açık bir delili olarak tespit ediyorum ben.

    “CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINA YAKIŞMIYOR”

    Sanıyorum ilk kez bir Cumhurbaşkanı öğrencileri direk hedef alıyor.

    Aynen öyle. Zaten hayretimin nedeni de budur. Herhangi bir polis müdürü, herhangi bir kademedeki öğretim üyesi veya rektör ya da siyasi bir şahıs bunu söylemiş olsa bu kadar etkilenmezdim. Üniversitelerin özgürlük yuvaları olması gerekir. Üniversitelerde her türlü düşüncenin yeri olması gerekir. Hiçbir zaman düşüncesini, görüşünü beğenmiyorsunuz diye o insanı vatan haini, komünist ya da benzeri şekillerde nitelemek çok ön yargılı bir yaklaşım. O makama yakışmayan bir şey.

    “ALEVİLER ASİMİLE EDİLİYOR, BU HAKSIZLIKTIR”

    Aleviler de çok sıkışmışlık duygusu yaşıyor, çok endişe duyuyorlar. Henüz hiçbir talepleri yerine getirilmedi. Cemevlerinin resmi statü kazanması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ki bütün dersler neredeyse dinselleştirildi, Alevi çocukları asimile ediliyor bu derslerde. Peki Aleviler bu sistemde ne yapmalı, nasıl davranmalı? 

    Bence Türkiye’de mağdur olan toplum kesimlerinin en başında gelen toplum Alevilerdir. Alevilerin hakları, ibadet hakları, cemevlerinin statüleri tanınmamış ve Alevi çocuklarına zorunlu din dersi verilerek asimile edilen bir toplumdur. Bunu insanların siyasi iktidarlar tarafından bu muameleyle karşı karşıya kalması gerçekten büyük bir haksızlık ve adaletsizliktir. İnsan haklarına aykırıdır.
    Alevi çalıştayları yapıldı, Alevilere sanki bir adım ileri gidecekmiş, onların sorunları çözülecekmiş gibi bir yaklaşımda bulundu, çözüm süreci gibi, Kürt sorunu konusunda da olduğu gibi. Ama ikisi de fiyasko çıktı. Geldiğimiz nokta Alevilerin de baskı altında olduğu bir süreç, çözüm sürecinin tarafı olduklarını düşündüğüm Kürt siyasi hareketleri de baskı altında ve hepsi hapishanelerde, tutuklanıyorlar gözaltına alınıyorlar, cezalandırılıyorlar bir şekilde. Sonuç olarak şöyle söylemek lazım: Türkiye olağanüstü bir dönem yaşıyor. Bu olağanüstü dönemde bütün insan hakları, insanların kişisel özgürlükleri kısıtlanıyor, cezalandırılıyor, yargı bağımsız değil.

    “HÜKÜMET TÜRKİYE’Yİ İKİYE BÖLDÜ”

    Hükümet, politikalarıyla Türkiye’yi iki bölüme ayırıyor, kendisini destekleyenler ve muhalif olanlar diye ikiye bölüyor ve muhalif olanları gerçekten her türlü baskıyla karşı karşıya bırakıyor ve susturuyor. Aleviler başta olmak üzere, mağdur olan bütün kesimler bu ülkenin demokratik bir ülke olması, toplumsal barışımızın sağlanması, özgürlüklerin tekrar yeniden tesis edilmesi için bir özgüven içinde önümüzdeki süreçteki seçimlerde bir araya gelerek, seçim güvenliğini de göz önüne alarak mutlaka ciddi bir mücadele vermesi ve bu iktidardan kurtulmaya çalışması lazım. Demokratik yollarla sandıkta bu iktidarı cezalandırması lazım. Başka türlü topluma bir huzur ve rahat geleceğini düşünmüyorum.

    “OLAĞANÜSTÜ BİR DÖNEMDE OLAĞAN MUHALEFET YAPILMAZ”

    Peki muhalefet partileri görevini yeterince yerine getirebiliyor mu? Çünkü hükümet olağandışı davranıyor ama muhalefet çok normal hareket ediyor, iyi muhalefet yapılmıyor, şeklinde eleştiriler var. Özellikle CHP çok eleştiri alıyor. Geçen ‘Muhsin Yazıcıoğlu’nu saygıyla anıyorum’ dediği için Kılıçdaroğlu sosyal medyada epey bir tepki almıştı. Muhalefetin durumunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    Gerçekten olağanüstü bir dönemde olağan muhalefet yapılamaz. Olağan muhalefet yapmak gibi bir durumla karşı karşıyayız. Nedir olağanüstü dönemde olağanüstü muhalefet; elbette yasal sınırlar içinde kalarak demokratik hakları kullanarak yapılabilecek muhalefet yöntemleri bulunabilir, vardır. Ama bu konuda CHP ana muhalefet partisi ki muhalefete önderlik yapması gereken bir partidir. Yetersizliği bence herkes tarafından artık kabul ediliyor. Yalnız şimdi bu konuda bu yetersizliği hatırlatmak bu yetersizliğin telafisinin yapılmasını, giderilmesini istemek en doğru şeydir. Çünkü önümüzdeki seçimlerde sonuç olarak biraraya gelip birlikte sonuç alma mecburiyeti var. Bütün muhalif kesimler için söylüyorum bunu. İnsan haklarının ihlali, demokrasinin yok sayılması, yok edilmesi, hukukun çiğnenmesi, anayasanın çiğnenmesi gibi sorunlarla karşı karşıyayız. Tek adam rejimiyle karşı karşıyayız. Bundan kurtulmak için demokratik ama daha aktif bir muhalefet yöntemine ihtiyaç var. Bunu pekala bulabilirler yani bunun çözümleri oldu. Demokratik yollarla bunun çözümü bulunabilir. Bu da gene bunların görevidir yani ana muhalefet partisi ve diğer partilerin görevidir. Birbirleriyle didişmek, dalaşmak yerine, bu süreçte muhalefet sürecini olağanüstü muhalefete dönüştürmeleri lazım. Tabi ki biz yurttaşlar, bireyler olarak ben bir bireyim bir siyasi parti mensubu değilim bireyler olarak da Türkiye’nin 2019 seçimlerinden demokrasinin kazanması için, Demokrasi İçin Birlik için çaba göstermeye kendi kanımca katkı vermeye çalışan bir insanım. Bunu devam ettireceğim.

    Nilgün METE-RÖPORTAJ
    Sevim KAHRAMAN-GÖRÜNTÜ-FOTO

  • Avrupa’daki Aleviler Türkiye Başkonsoloslukları önüne siyah çelenk bırakacak

    Avrupa’daki Aleviler Türkiye Başkonsoloslukları önüne siyah çelenk bırakacak

    PİRHA- Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu AABK’ye bağlı kurumlar, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Erzincan şubesi yönetici ve üyelerinin tutuklanmasına karşı tüm Avrupa’daki Türkiye Büyükelçiliklerinin önüne siyah çelenk bırakacak. 

    Avrupa’daki Aleviler, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yönetici ve üyelerinin tutuklanmasını, Türkiye Büyükelçiliklerine siyah çelenk bırakarak protesto edecek.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yönetici ve üyelerinin tutuklanması, akademisyenler, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler, kadınlar ile tüm emek güçlere yönelik baskılara karşı Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonun bağlı kurumlar tüm Avrupa’daki Türkiye Büyükelçiliklerinin önüne siyah çelenk bırakılacak.

    5 Nisan Perşembe günü ise Avrupa genelinde Alevi Kültür Merkezi ve cemevlerinde tutuklananlar için çıralar yakılacak. Açıklamada, “Cemevlerimizde çırağımızı demokrasi, barış ve eşitlik için yakıyoruz. Ayrımcılığa, asimilasyona ve savaşa hayır demek için. Gelin canlar bir olalım” denildi.

    Britanya Alevi Federasyonu bu baskılar ile savaşa hayır demek için saat: 11.00’de Türkiye’nin Londra’daki Büyükelçiliğine siyah çelenk bırakarak, ‘Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticileri yalnız değildir’ diyecek.

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu da Viyana’da bulunan Türkiye Elçiliğinin önüne siyah çelenk bırakacak.  Federasyon çağrısında, “Viyana ve çevresinde yaşayan tüm canları davamıza sahip çıkmaya çağırıyoruz. Hızır cümlemizin yar ve yardımcısı olsun. Susma sustukça sıra sana gelecek” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Eski AKD Başkanı Özdil’den Alevi Program Taslak Çalıştayı değerlendirmesi-VİDEO

    Eski AKD Başkanı Özdil’den Alevi Program Taslak Çalıştayı değerlendirmesi-VİDEO

    PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde Balıkesir’de üç gün yapılan çalıştayı değerlendiren Alevi Kültür Dernekleri’nin eski başkanlarından Tekin Özdil, çalıştayda herkesin sunduğu fikirlerin, daha sonra geliştirilerek topluma ciddi katkılar sunacağını söyledi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde Balıkesir Edremit’de 9-19-11 Mart’ta yapılan Alevi taslak çalıştayı üç gün sürdü. Avrupa ve Türkiye’den gelen kurum temsilcileri, pirler ve sanatçılar ile 12 farklı odada farklı konular tartışılarak son günde çalıştay değerlendirildi.

    Alevi Taslak Çalıştayı’nı Alevi Kültür Dernekleri’nin eski başkanlarından Tekin Özdil PİRHA’ya değerlendirdi. Özdil, Türkiye’de Alevilerin yüzyıllardan beri devletle sorunlarının olduğunu söyledi.

    “ALEVİLER ASİMİLE DİLMEK İSTENDİ”

    Alevilerin muhalif bir dünya görüşüne sahip olmaları ve inançsal olarak da biraz muhalif olmalarının yönetenler açısından sorun olduğunun altını çizen Özdil, Alevilerin çok sorun yaşadığını ve günümüz AKP iktidar döneminde de katmerli bir şekilde baskı ve asimilasyonun devam ettiğini belirterek şunları söyledi:

    “AKP hükümeti döneminde de katmerli bir şekilde asimilasyon, baskı çeşitli konularda köşeye sıkıştırmak, kendi siyasetlerinin bir payandası haline getirmek, Alevilerin içerisinde bir yarma hareketi yapmak, kendi dedelerini oluşturmak devlete ve şu an ki mevcut hükümetin de politikasına uygun dedeler oluşturmak, cemevleri açmak, dernekler açmak olsun bütün bunları denediler.
    AKP ve Fethullah Gülen ile ortak 15- 16 dernek açmışlardı ve daha sonrada federasyonlaştılar. Fethullah Gülen’in açtığı derneklerin çoğunu hükumet kapattı ama kendisine bağlı dernekleri çoğalttı.

    Amerika’da Alevilerin içinde olmadığı şeriatçı düşüncenin içerisinde olduğu Aleviler adına vakıflar açtılar. Bütün bunlar tarihten bugüne Alevilik inancı mensuplarının asimile edilmesi, hem inançsal açıdan yavaş yavaş yok edilmeleri hem de aslında fiziki olarak da yok edilmeleriyle ilgili bir süreci yaşıyoruz.”

    1980 yılından bu yana Alevilerin örgütlenmede iyi bir yol aldıklarını söyleyen Tekin Özdil, fakat devletin yaptığı baskılardan ya da Alevi örgütlerinin kendi dinamizminden kaynaklı sıkıntılar yaşadığını ifade etti.

    “ALEVİ TASLAK ÇALIŞTAYI GELECEĞE YÖNELİK BİR ÇALIŞMA”

    Alevi örgütlerinin, inanç önderleri ile beraber yol almak için uğraştıklarını ve yapılan çalıştayın da aslında geleceğe yönelik bir çalışma olacağının altını çizen Özdil, çalıştay hakkında şunları belirtti:

    “Aslında bu çalıştayda yaşanan sıkıntıların atlatılmasıyla ilgili konjonktürel olarak günümüzün şartlarında yeni stratejiler, taktikler gerekebilir mi, varsa nelerdir? Bunların cevabını aramakla ilgili yapılan bir taslak çalıştayıydı. Bunun için çalıştayda da herkesin sunduğu daha sonra geliştirilecek olan önerilerin, düşüncelerin, topluma ciddi bir katkı sunacağını, Alevi örgütlenmesinin yeniden bazı şeyleri değerlendirmesine olanak sağlayacağını umut ediyorum.

    Neden sadece umut kelimesini kullanıyorum çünkü benzeri bazı çalışmaların geçmişte de yapıldığını biliyorum. Ama takip edilmediği zaman çok güzel fikirler üretilse bile bunlar hayata geçirilmekle ilgili ısrarcı olunmadığından sadece notlar olarak elimizde kalıyor. Daha önce yapılmış bazı çalışmaların elimizde şu anda sadece dokümanları var. Ama her yapılan eksiklik, hata bize yeni bir tecrübe kazandırıyor. Alevi örgütlenmesinde bu tecrübeyi aldığını umut etmek istiyorum. Çünkü daha çok yol almamız gerekiyor. Ekonomik sıkıntılar ve benzeri bir sürü sıkıntı bizi zora soktu ama başarılacaktır, yani bu düşünce bunu gerçekleştirecek ve geleceğe taşıyacaktır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Aleviliğin tarihi, asimilasyon, baskı ve sürgün tarihidir’-VİDEO

    ‘Aleviliğin tarihi, asimilasyon, baskı ve sürgün tarihidir’-VİDEO

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu’nun öncülüğünde düzenlenen Alevi çalıştay program taslağı toplantısı ikinci gününde sürüyor. Taslak programın 12 başlığından biri olan Tarihsel Hafıza ve Dünden Bugüne Aleviler başlıklı raporu açıklandı. “Aleviliğin tarihi, yaşadığı ülkelere egemen devletler tarafından kendisine uygulanmış asimilasyon, baskı ve sürgün tarihidir” denilen raporda “Türk-Sünni kimlikle şekillenen yeni kamusal alanda Kürtlük gibi Alevilere de yer olmayacaktı.  Bu politikanın en çarpıcı hedeflerinden biri kuşkusuz Dersim olacak, Aleviliğin yaşam damarları kurutulacaktı” ifadeleri yer aldı. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu’nun öncülüğünde düzenlenen Alevi çalıştay program taslağı toplantısı ikinci gününde sürüyor. Taslak programın 12 başlığından biri olan Tarihsel Hafıza ve Dünden Bugüne Aleviler başlıklı raporu açıklandı.

    Muharrem Erkan tarafından açıklanan taslak raporda,  Tarihe bakışımız, bizleri asimile etmek için tarihin dışına atmaya çalışan egemen güçlere karşı, olgulara sadakat temelinde, tarih içindeki yerimizi, tarihsel misyonumuz ve uğratıldığımız felaketleri belirginleştirmektir” denildi.

    “Bizler, tarih üzerinden  hakikati yakalamak, tarih boyunca katlimize ve direnişimize neden olan değerlerimizi belirginleştirmek istiyoruz” diyen Erkan, şunları dile getirdi:

    “Bu tarihsel hakikat arayışımızla kendimizi asimilasyon ve adaletsizliklere karşı güçlendirmek, her kimlikten insanlığın barış ve adalet mücadelesine daha etkin bir katılım sağlamak istiyoruz.

    Tarih bilincinin tüm toplumlar için kimliksel bir duruş sağladığı gerçeği ışığında, biz de tarihe doğru bakış üzerinden kimliksel duruşumuzu belirginleştirmek, bu yolla her türden asimilasyon yönelimlerinin önünü kesmek yanında dünya insanlık ailesine katkılarımızı da arttırmak istiyoruz.

    Bu yola başlarken Alevi tarih yazımındaki ciddi eksikliklerin de, bu eksikliklerin giderilmesine yönelik olarak saptanmasını ve Alevi örgütlenmesinin bunu aşmaya yönelik yönlendirmesi gereğinin belirtilmesini de borç biliriz. Dolayısıyla tarih eğitimini önemsemek ve çalışmak özel bir önem taşımaktadır.

    15 yüzyıldan itibaren tüm Alevi inanç önderlerinin deyişlerinde gördüğümüz gibi Alevilik, İslam’ın ezilen damarı ve onun sembolü Ali’den, Hüseyin’den ayrılamaz olmakla birlikte ondan ayrı ve öncel kaynaklardan beslenerek geldiği de olgularla sabittir.

    “ALEVİLİK ADALET, SORGULAMA VE ÇOĞULCULUK ARAYIŞLARINDAN BESLENEREK OLUŞMUŞTUR”

    Yaygın yanılgıların aksine Alevilik, inançlar tarihi içindeki tüm adalet, sorgulama ve çoğulculuk arayışlarından beslenerek oluşmuştur. Tanrıyı insanda ve evrende bulması ve kendi dışındaki inançları hak görmesinden de anlaşılacağı gibi Onun tarihi, dünyanın tüm batıni inanç yorumlarından, tüm insanlık birikimlerinden ögeleri içererek oluşmuştur.”

    “Aleviliğin tarihi, yaşadığı ülkelere egemen devletler tarafından kendisine uygulanmış asimilasyon, baskı ve sürgün tarihidir” denilen taslak raporda, “Bu felaketlerin nedeni, Aleviliğin, adaletsizliklerle belirlenen egemenlik ilişkileriyle uzlaşamaması, her türlü otoriteyi sorgulayabilmesi ve egemenlik hakkını insanın kendisinde görmesidir. Bu açıdan tarihin aynı zamanda bir sınıflar mücadelesi olduğunu anımsayacak olursak, Aleviliğin, bu tarihin hep mağdur olan ve adalet isteyenlerin inancı olduğunu görebiliriz.
    İmam Hüseyin’den Hallacı Mansur’dan, Ebul Vefa’ya, Baba İlyas’a, Kalender Çelebi’den Seyit Rıza’ya kadar Alevi belleğinin oluşumunda tayin edici roller üstlenen inanç önderleriyle Alevilik, egemenlik ilişkilerini sorgulayan bu adalet ve direnç kimliğiyle belirginleşmiştir. Baba Tahir’den Yunus Emre’ye, Pir Sultan’dan Kaygusuz Abdal’a sayısız ozanıyla da bu toprakların tarihsel kültürünü yaratmıştır.” ifadeleri yer aldı.

    Tarihsel Hafıza ve Dünden Bugüne Aleviler başlıklı rapora şöyle devam edildi:

    “Alevi belleğinde Osmanlı dönemi çok özel bir yere sahiptir. Aleviler için Osmanlı, kuruluşunda yer aldıkları, ama takip eden süreçte dışlanıp ezildiği bir tarihi temsil etmektedir. Aynı durumu belli ölçülerde Safevi örneğinde de görüyoruz.

    Bu gibi örneklerin bize gösterdiği şey ise, Alevi inanç değerleriyle, egemenlik ve mutlakiyet rejimlerinin, eşitsizlik, fetih ve inançlararası hiyerarşinin  kurulamayacağı, bu nedenle Alevilik içinde oluşan devletlerin bile bir süre sonra onu dışlamalarıdır.

    Osmanlı örneği başka bir dizi öge açısından da önemlidir; Örneğin Yeniçeri Ocağı üzerinden kimi parçalarında iktidara yedeklendikleri ve asimile edildikleri bir tarihtir. Bu tarih, Alevilerin en çok katledildikleri dönemde yazdırılan Velayetname üzerinden Alevi tarihinin çarpıtılarak Aleviliğin asimile edilmesi ve sistematik bir şekilde azaltılmasının tarihidir. Öyle ki bu çarpıtmalar üzerinden, gerçekte Babai ayaklanmasından gelen Hacı Bektaş, Rum vilayetlerini Müslümanlaştırmak üzere Ahmet Yesevi tarafından gönderilmiş ve bizzat Yeniçeri Ocağının kurucusu olarak gösterilmektedir.

    “ALEVİLER KİTLESEL KATLİAM VE SÜRGÜNLERLE YOK EDİLMEYE ÇALIŞILDI”

    I5 ve I6. Yüz yıllar Aleviliğin en sorunlu dönemi olacaktır. Çünkü Aleviler, yaşam ve inanç koşullarının dayanılmaz hal almasına bağlı olarak kah peş peşe ayaklanacak kah haklarında çıkarılan fetvalarla kitlesel katliam ve sürgünlerle yok edilmeye çalışılacaktı.

    Bu sürecin tüm Osmanlı tarihi açısından yaşamsal bir sonucu ise, kendi Alevilerini yok eden Osmanlının, gerçekte kendi sivil toplumunu ve demokrasi potansiyelini ortadan kaldırmasıyla tüm kimlikler üzerinde bir despotizm olarak kurumsallaşması olacaktır.

    1826’da II. Mahmut, yüzyıllar boyu Osmanlının vurucu gücü olmuş Yeniçeri ordusunu kaldırıldı. Hemen peşine de, Bektaşi tekkelerini tasfiye etmesiyle son düşünsel sorgulama dinamiklerini de ortadan kaldırmış olacaktı.

    Kendileri için kötülüğün sembolü durumundaki Osmanlının yıkılışı, İttihatçılığa bulaşmış kimi Bektaşiler dışında bir felaket olarak görülmemiştir. Aynı şekilde Milli Mücadele sonrasında Cumhuriyet ve onun laiklik yönelimi, (kurtuluş sonrası için hak güvencesi talep eden Koçgiri Alevileri dışında) Alevi toplumunda sevinçle karşılanacaktı. Ancak  kısa bir zaman içinde bu sevinç kursaklarında kalacaktı.

    “CUMHURİYETİN ALEVİLİĞİ BAĞIMSIZ BİR KİMLİK OLARAK KABULÜ İMKANSIZLAŞTIRILDI”

    Esasen “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” belirlemesi çerçevesinde Cumhuriyet de, tek millet ve tek din/mezhep eksenli bir tektipleştirmeye yöneliyordu. Bu yönelimde din, Türkleştirmenin ve toplumu şekillendirmenin aracı olarak kullanılacaktı. Bu yönelimin resmi aracı ise, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti yerine 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı olacaktı.

    Ziya Gökalp’in ifadesiyle, yaratılmaya çalışılan Millet, “lisanca, dince, ahlâkça müşterek, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep” olacaktı. Bu kapsamda Devlet, Eğitim Birliği Yasası ve Diyanet aracılığıyla, dili de dini de aynı bir millet yaratma amaçlı bir “terbiye” programı uygulayacak, direnç gösterenleri de ezecekti.

    Bu yaklaşım içinde Cumhuriyet’in Aleviliği bağımsız kimlik olarak kabulü, tıpkı Kürtlük gibi imkânsızlaştırılır. Özellikle 1930’lardan itibaren Osmanlı geçmişiyle kendini tekrar özdeşleyen resmi söylem, bu bağlamda Aleviliğe Yavuz’un gözüyle bakmaya başlar.

    Nitekim Dâhiliye Vekâleti-Jandarma Umum Komutanlığının Dersim raporunda; “Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünni’ye tesadüf etmek belki de mümkün olmayacaktı” denilmesi, bunu gösterir.

    Öyle ki 1925 Kasımında çıkan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun, Cumhuriyet’i büyük bir coşku ve umutla karşılayan Alevi kimliğinin tasfiyesi işlevi görecektir. Nitekim söz konusu kanunla birlikte Hacıbektaş ilçesindeki Bektaşilerin Merkezi Dergâh’ı başta olmak üzere, 1826 sonrasında toparlanan tüm Alevi Bektaşi Tekke ve Zaviyeleri, II. Mahmut’un yaptığı gibi tekrar kapatılacaktı.

    Bundan sonra Türkiye Alevileri en önemli dergâhlarına, müzeye girer gibi devlete para vererek gidebilecek, cenazelerini kendi inançlarına göre değil, Sünni imamın yönlendirmesi ve Sünni/Hanefi ritüele göre kaldırmak zorunda kalacaklardı. Bu düzenlemelerle Cumhuriyet, yurttaşlarına tek meşru ibadet mekânı camiyi, tek dinsel önderlik kurumu olarak da Sünniliğin Hanefi ekolü doğrultusunda düşünen Diyanet’i dayatacaktı.

    Yine 1924 de çıkarılan Köy Kanununda cami yapımı esasına göre Sünnileştirici bir çerçeve dayatılacaktı. Keza 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ile mezhep ve tarikatlara dayalı dernekleşmeler yasaklanırken, Alevilerin kendi varlıklarını sürdürme olanakları engelleniyordu.

    1924’teki Mübadele çerçevesinde Balkanlardan getirilen ve çoğu Bektaşi olan mübadiller de, yerleştirildikleri yeni mekânlarda kiliselerin camilere çevrilmesi ve imam atama uygulamasıyla karşılaşacaktı. Aynı şekilde 1938 Hatay ilhakı sonrasında, Arap Alevilerinin de inançlarını sürdürebilme olanakları yasaklanacak ve diğerleri gibi Diyanet’in ağır asimilasyoncu iradesi ile karşı karşıya bırakılacaklardı.

    “ALEVİLİĞİN YAŞAM DAMARLARI KURUTULDU”

    Kısacası Türk-Sünni kimlikle şekillenen yeni kamusal alanda Kürtlük gibi Alevilere de yer olmayacaktı.

    Bu politikanın en çarpıcı hedeflerinden biri kuşkusuz Dersim olacak, Aleviliğin yaşam damarları kurutulacaktı.

    İltihak ve Terakki üzerinden kurulan sistem, Dersim, Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi’de bir dizi katliam üretmiştir.

    Bugün de Ortadoğu ve Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeler kapsamında Aleviler mezhep çatışmaları zeminine çekilmek istenmekte ve savaş politikalarının kurbanı haline getirilmektedir. Türkiye devletinin de taraf olduğu bu politikalar bölgede bir halklar kıyımı ile birlikte sürdürülmektedir.

    Tarih bilimi biz Aleviler açısından bütünlüklü yaklaşılması gereken bir disiplindir. Uygarlık sürecinde kırım ve AKP iktidarının kurumlaşmasıyla daha da karanlık hal almış Türkiye’nin bu döneminde demokrasi ve inanç özgürlüğü mücadelesini güçlü bir geleceğe evirmek, biz Aleviler açısından her zamankinden daha büyük bir önem kazanmıştır.  (HABER MERKEZİ)

  • ‘Fikriyatını örgütleyemediği için meslek kuruluşlarını parçalamak istiyor’-VİDEO

    ‘Fikriyatını örgütleyemediği için meslek kuruluşlarını parçalamak istiyor’-VİDEO

    PİRHA- Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SKYP) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, iktidarın baskısına karşı dayanışmanın önemine işaret etti. Hatimoğulları, iktidarın baskısının toplumun vicdanını sızlattığını belirterek, “Bu karanlık sisteme karşı dayanışmamız, mücadelemiz sürecek” dedi. 

    Haberin Videosu gelecek…

    Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları son donemlerde iktidarın TTB, KESK ve muhalif kesimlere yönelik yürüttüğü operasyonları, gözaltıları ve tutuklamaları Pir Haber Ajansı’na değerlendirdi.

    “TOPLUMUN VİCDANINI SIZLATIYOR”

    Hatimoğulları, TTB’li yöneticilerin gözaltına alınıp serbest bırakılmasını hatırlatarak, “KESK Mali Sekreteri gözaltına alınmış durumda. Daha önce TMMOB dönük çeşitli baskılar söz konusuydu ve hala devam etmekte. Buradan bizler şu sonuca varıyoruz: Toplumun en geniş kesimine yayılmış olan baskı politikasının aslında ne kadar yaygınlaştığını ve derinleştiğini görüyoruz. Bu operasyonlar eğer Türkiye’de meslek odalarına, sendikalara kadar sirayet ediyor ise toplumun vicdanını daha fazla sızlatıyor anlamına gelmektedir” diye konuştu.

    “HAK TALEP ETMEK ASLA SUÇ DEĞİLDİR”

    “Hakikaten bugün hekimlerin savaş karşıtı bir açıklama yapmaları, barış talep etmeleri operasyon konusu olabiliyorsa bu Türkiye’nin şu an içinde mevcut olan faşist rejimin geldiği boyutu göstermektedir” diyen Hatimoğulları, şöyle konuştu:

    “Bugün elbette ki meslek odaları, sendikalar bir yanıyla kendi özlük hakları için mücadele yürütürken, mesleki örgütlenmeler için mücadele yürütürken aynı zamanda bu toplumun bir parçası olarak bu toplumun vicdanına da seslenmek durumundalar. Türkiye de yaşayan 80 milyon insanın konumu örgütü, örgütsüzlüğü, ne olursa olsun barış talep etmek, ekmek ve adalet talep etmek gibi doğal haklara herkes sahiptir. Bugün bu meslek odaları, sendikalar, bu haklarını kullanmaktadır. Bu haklar evrensel değerlere tekabül etmektedir. Bu değerleri savunmak asla ve asla suç değildir.”

    “FAŞİZMİN KARANLIĞINA KARŞI DAYANIŞMAMIZ SÜRECEK”

    Baskılara rağmen demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların ve meslek örgütlerinin biat etmediğini belirten Hatimoğulları, “Buradan da her fırsatta şu mesajı vermek isteriz. Bizler faşizmin bizim üzerimize bu kadar karanlık bir biçimde gelmesine karşı dayanışmayı daha fazla geliştirmek için elimizden gelen çabayı hep birlikte sarf ediyoruz, sarf etmeye devam edeceğiz” diyerek şunları vurguladı:

    “Çünkü bu toplumun aydınlık yüzleri, demokrasi mücadelesini veren insanlar olarak bu bizim olmazsa olmaz görevlerimiz arasındadır. Şayet biz bu en basit olan taleplerimizden bile vazgeçmeye kalkışırsak insanlığımızdan vazgeçtiğimiz anlamına gelir ki asla ve asla hiçbir meslek odası hiç bir sendika, hiçbir demokratik kitle örgütü böyle bir yönelime girmeyecektir.”

    “İKTİDARINI ÖRGÜTLEYEMEDİĞİ İÇİN MESLEK KURULUŞLARINI PARÇALAMAK İSTİYOR”

    “İktidar aynı zamanda Türk, Türkiye gibi kavramları meslek odasından, örgütünden çıkarmak istiyor. Tabii ki bizim buradaki talebimiz Türkiyelileşmek Türkiyelilik kavramıdır. Bizim için önemli bir kavramdır” diyen SYKP Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Buradaki operasyonu söyle okumak gerekir: TTB’yi örnek verecek olursak bir türlü kendi fikriyatını iktidarı örgütleyemediği için TTB ve benzeri meslek kuruluşlarında kendi örgütlülüğünü yaratabilmek adına buraları yarmak, parçalamak paralize etmek istiyor. Ama  karşıda TTB dimdik ayakta. Bizler de bu dayanışmamızı sürdürerek ayakta durmaya direnmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “Karanlığın en koyu olduğu noktada aydınlığa en yaklaştığımız andır” diyen Hatimoğulları, “Aydınlık ve özgürlüklerine kavuşmuş bir Türkiye’ye kavuşacağımıza dair inancımız sonsuzdur. Çünkü Türkiye’de yaşayan 80 milyon insanın tamamı bu gidişattan hoşnut değildir. Bizler de toplumun sesini çıkaran kesimler olarak bu hoşnutsuzluğu bu toplum adına ifade etmeye devam edeceğiz. Ve asla umudumuzu  yitirmiyoruz. Mutlaka kazanacağız” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ‘Aleviliği asimile edecek çok insana kapı açtık, ilahiyatçıları baş tacı ettik’-VİDEO

    ‘Aleviliği asimile edecek çok insana kapı açtık, ilahiyatçıları baş tacı ettik’-VİDEO

    PİRHA – Cemevlerine  ve Alevi kurumlarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuşan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin  Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli Eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var” diye konuştu.

    Haberin Videosu

    Alevi Yazar Ayhan Aydın cemevlerine, dedelere ve devletin Alevilere yönelik politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Milyonlarca insanın yaşadığı bir inanç, kültür, öğreti, bir Alevi yapısının olduğunu belirten Ayhan Aydın “Atadan, deden yaşatmış olduğumuz ve son 50-60 yıldır,  o geleneksel yapının tamamen dışına çıkmak üzere olan, yozlaşmak üzere olan ve asimile edilen bir Alevi Bektaşilik var” dedi. Aydın, devletin sistemli çabası ile Diyanet’in gayreti ile ve Alevi Bektaşi kurumlarının duyarsızlığı ile da asimile edilecek bir Alevi Bektaşilik olduğunun altını çizdi.

    “KİMLİKSİZLEŞEN BİR YAPI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    “Para deyin, mevki deyin kendi atalarından devir aldıkları o onurlu yolu bırakıp kendisini inkar eden dede, baba, ozan ve yazar olarak lanse edilen  kişilerin ihanetleri ile inancımız asimle ediliyor” diyen Aydın şöyle devam etti:

    “Bu dönüştürmeler ve değiştirme çabaları Aleviliği bu çağda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar değiştirebilecek bir yola sokabilir. Bu ne Sünnileşme ile ne de Şiileşme ile de açıklanacak bir şey değil. Yani geleneksel olarak yaşadığını bırakan, kimliksizleşen ve mankurtlaşan bir yapı ile karşı karşıyayız.”

    “BİR ÇOK DEDE KENDİNİ HOCA OLARAK GÖRÜP VAAZ VERİYOR”

    Aydın, “Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli eğitimi ile Diyaneti ile  ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var. Şii gayreti var. Ve İran zaten Türkiye’deki uzantıları ile bunu sağlamaya çalışıyor. Yüzlerce dedeye etki edip kurumların içerisine giriyor. Bu şekilde Şiiliği Sünniliğin dışında sözde Aleviliğin en yakın bir paydasıymış gibi bazı Alevi dedelerin beynine zikrederek ve yedirerek onları kazanma yoluna gidiyor. Özellikle genç dedeleri böyle vaaz verebilecek hale dönüştürüyorlar. Bizde vaaz ve vaiz vermek yoktur. Bizde sohbet ve muhabbet var. Birçok dede kendisini hoca olarak görüyor” ifadelerini kullandı.

    “DEDELER ALEVİ DİN GÖREVLİSİ GİBİ DAVRANIYOR”

    Camiler ile bazı cemevi zihniyetinin özdeş olduğunu ve cami ile cemevinin farklı olmadığını belirten Aydın, “Birçok dede, dede olmaktan çıkarak Alevi din görevlisi gibi davranıyor. Alevi din görevlisi, Sünni din görevlisi, Şii din görevlisi din görevliliği paydasında birleşiyorlar. Konuştukları dil, tavırlar ve davranışlar benzeşiyor. Cami ile cemevinin bir farkı yoksa Alevilik burada yaşamıyor. Çok ciddi bir şekilde cemevlerinde yaşayan Aleviliği sorgulamamız lazım. Beni eleştirecekler bunları konuşmayalım diye. Ancak konuşmayacaksak tek tipleştirelim cemevlerini” ifadelerini kullandı.

    “ZAKİRLİĞİN ANLAMINI BİLMEYENE ZAKİRLİK YAPTIRIYORLAR”

    Sahnede saz çalanı getirip posta oturtup zakirliğin anlamını bilmeyenlere zakirlik yaptırdıklarını vurgulayan Aydın, “Zakirlik yapacak çok güzel gençlerimiz var. Cemde zakir, zakir olmak zorundadır. Dede de dede olgunluğunda, görüntüsünde olmalıdır. Hoca gibi vaaz veren ve aralıksız bir şekilde bir şey anlatma gayreti içinde olmamalıdır Diyanet’te fetva verir gibi” diye konuştu.

    “DEVLET BİZİ İZLİYOR VE GÜLÜYOR”

    Aydın, “Devlet bizi izliyor, gülüyor ve şunu diyor: ‘Ben gayretlerimin ürününü aldım, artık çok gayret etmeme gerek yok. Zaten Alevi dedeleri, Alevi dernek başkanları ve Alevilerin kendileri hazır. Dedelere maaş bağlasak kapımıza kendileri gelip yazılacak. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Aleviler zaten Sünni, Şii olmaya ve devlete yamanmaya hazır. Ve verdiğimiz her şeyi kabul etmeye de hazırlar. Biraz daha sert tedbirler olsa korkudan cemevlerinede gitmeyeceklerdir. Cemevleri bomboş olacak ve kimliklerini yaşamayacaklar’” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİĞİN ÖZÜ TERK EDİLMİŞ”

    Yaşanmayan bir Aleviliğin olduğuna dikkat çeken Aydın şunları ifade etti:

    “Aleviliğin özü bozulmuş ve özü terk edilmiş. Bir mürşit eteğinden tutmak lazım. Yol, erkan, edep bilenin yolundan gitmek lazım. Daha 20 yıllık bir ceme ilişkin bir şey yok. Cemevlerinde Alevi cemi yozlaşmış ve iki saate sığdırılmış. İki semah, iki zakirin çaldığı nefesler ve bunların dışına çıkılmayan kalıplaştırılmış bir Alevilik dayatması var. Bizim inanç anlayışımızın Sünnilerin camilerde kıldığı beş vakit namazdan ve camilerinden farklı olduğunu söylüyorduk. Burası hem cemevi hem gönül evi hem de muhabbet evi diyorduk. Nerede bu muhabbetler, dedeler, pirler ve mürşitler. Nereye kovduk onları. Şimdi tek tipleşmiş bir kafa yapısı ile beraber cemevleri Alevi yol ve erkanına uygun olmayan bir şekilde yürütülen bir inanç kurumu haline geldi.”

    ÖZELEŞTİRİ YAPIP ÖNÜMÜZE BAKACAĞIZ”

    Aydın, “Tayip Erdoğan’a bin bir türlü laf söyleniyor. Ancak cemevleri Tayip Erdoğan’nın ruh ikizleri ile dolu. Kimseye bir söz söylemeyelim. İlk önce aynada kendimize bakalım” dedi.

    “Alevi toplumunda sorgulaması gereken çok boyut var. Tabi ki devlet baskı yaptı, zulüm yaptı. Ama hep bunlara sığınarak bir yerlere gidemeyiz. Özeleştiri yapıp önümüze bakacağız. Alevilerin enstitüsü yok. Üniversitelerin bünyesinde bunların olmaması devletin bir suçu ve eksiği. Aleviliği araştıracak bir şey olarak görmüyor ve canlandırmak istemiyor. Tamamen yozlaştırmak istiyor. Ama Alevi kurumları ve aydınlar ne yaptı bugüne kadar” diyen Aydın şöyle devam etti:

    “Gölgesinden korkan ve fikrini açıklamayan birçok Alevi Profesörü var. Aleviliği özgün bir şekilde araştıranların dışında Aleviliği asimile edecek insanlara biz kapı araladık. Nasıl mı? Gericileri, sağcıları, ilahiyatçıları işi yozlaştıran, asimile edenleri de baş tacı ettik. Alevi kurumları Alevilik ile ilgili çalışan kendi aydınını bırakıp gösteriş meraklısı olarak gidip asimilasyoncular ile kol kola girdik. Ve şu anda da devam ediyor.”

    “ALEVİLERİN BİR MEDYASI BİLE YOK”

    Alevilikle ilgili binlerce kitap yazıldığına vurgu yapan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevilerin bir medyası, yayın organı, yayın evi, enstitüsü bile yok. Dedeleri yetişmez, ozanları yetişmez. Bunlar sadece devletin, Şiilerin, Sünnilerin ve İran’nın suçu mu?” diye konuştu (HABER MERKEZİ)

     

  • Dersimli Sakine E.: Her zaman devletin yumruğu başımızın üstünde-VİDEO

    Dersimli Sakine E.: Her zaman devletin yumruğu başımızın üstünde-VİDEO

    PİRHA – 1938 kıyımından sonra Dersim’de yaşanan baskıyı anlatan 65 yaşındaki Dersimli Sakine E. kitapların toplatıldığını, Alevilik ile ilgili hiçbir kitap bırakılmadığını ve ziyarete gitmelerine izin vermediklerini PİRHA’ya anlattı.

    Haberin Videosu

    Dersim’de 1938’den sonra katliama  ailesiyle birlikte tanık olan Sakine E., Alevilik üzerindeki baskıyı anlatıyor bize.

    65 yaşındaki Sakine E., “38’den sonra bizim kitaplarımızı topladılar. Korkudan yaktılar kitapları. Alevilerin kitabını defterini bırakmadılar. Bırakmıyorlardı ki pirlerimiz evimize gelsin, talipler pirlere gitsinler. Götürüp işkence yapıyorlardı” dedi.

    “ALEVİ İNANCINI YOK SAYIYORLAR”

    Ziyaretlere gitmeye izin verilmediğini de anlatan Sakine E. Şöyle devam ediyor:

    “Biz Düzgün Baba’ya gidiyorduk bırakmıyorlardı. Niye gidiyorsunuz, niye ibadet ediyorsunuz diyorlardı. Onlar camiye gidiyor biz de ziyaretimize gidiyoruz. Bir ziyareti bize çok görüyorlardı. Her zaman devletin yumruğu bizim başımızın üstündeydi. Sabah kalkıyorduk, niyazımızı yapıyorduk, kurbanımızı alıyorduk güneş doğduğu zaman kurbanımızı kesiyorduk. Alevinin kurbanı yenilmez diyorlar. Kurbanımızı yemiyorlardı. Herkes nasıl kesiyorsa biz de öyle kesiyoruz. Bizi, Alevi inancını yok sayıyorlar.”

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/DERSİM

  • Avukat Kemal Aytaç: Bize düşen OHAL ilan edilemeyecek koşullar yaratmak-VİDEO

    Avukat Kemal Aytaç: Bize düşen OHAL ilan edilemeyecek koşullar yaratmak-VİDEO

    PİRHA – OHAL’in FETÖ ve darbe bahane edilerek ilan edildiğini söyleyen Avukat Kemal Aytaç, herkesin kendi cephesinden demokrasi, özgürlük ve adalet için yürümesi gerektiğini ifade etti.

    Haberin Videosu

     

    PİRHA’ya OHAL ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Avukat Kemal Aytaç, iktidarın darbeyi ve FETÖ’yü bahane ederek OHAL ilan ettiğini ancak FETÖ ile hiç ilişkisi olmayan bir çok basın yayın kuruluşuna, kamuoyuna, akademisyenlere, hukukçulara, avukatlara sürekli operasyonlar ve gözaltılar yaptığını kaydetti.

    “BİZE DÜŞEN BİR DAHA OHAL İLAN EDİLEMEYECEK KOŞULAR YARATMAK”

    Bu dönemde yapılan operasyonların toplumu sindirmeye, korkutmaya, bastırmaya yönelik olduğunu ifade eden Aytaç, “Bize düşen de bunların bir daha OHAL ilan edemeyeceği koşulları yaratmak, bunun mücadelesini vermek” dedi. Aytaç, toplumun her kesiminden demokratik örgütler, siyasi partiler, meslek grupları ve tek tek insanların bu haksız, adaletsiz ve hukuk dışı uygulamalar karşısında durması gerektiğini vurguladı.

    “ŞİMDİ BİRLİK OLMA ZAMANIDIR”

    “Bu iktidar bu hukuksuz yaptırımlarla kime dokunuyorsa, kimi eziyorsa, kimi hapse atıyorsa, kime baskı kuruyorsa herkesin elini tutma ve birlik olma zamanıdır” diyen Aytaç, herkesin kendi cephesinden demokrasi, özgürlük ve adalet için yürümesi gerektiğini ifade etti.  (HABER MERKEZİ)

     

  • Dersimli Fatma Kelebek: Muhalif herkes susturulmaya çalışılıyor-VİDEO

    Dersimli Fatma Kelebek: Muhalif herkes susturulmaya çalışılıyor-VİDEO

    PİRHA – Dersim Dernekler FEderasyonu (DEDEF) üyelerinin gözaltına alınmasını değerlendiren Dersimli Fatma Kelebek, “Bu tür baskı politikaları sürekli yapılıyor. Bu baskı politikalarının genel nedeni insanların kendi doğalarını ve haklarını korumalarını istememeleridir” diye konuştu.

    Haberin Videosu

    Alevi kurumlarının üyelerine yönelik gözaltılara tepkiler gelmeye devam ediyor. Dersimli Fatma Kelebek, Dersim Dernekler Federasyonu (DEDEF) üyelerinin gözaltına alınmasını Pir Haber Ajansına değerlendirdi.

    “TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR”

    Dersim halkı üzerinde geçmişten beri bir baskı yaşandığını vurgulayan Kelebek, “Yakmaları, yıkmaları köy boşaltmalarını Dersim halkı 1994’de yaşadı. Bugün yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Tarih tekerrürden ibarettir” dedi.

    “GEÇMİŞTE ATALARIMIZIN YAŞADIKLARINI YAŞIYORUZ”

    Kelebek, “Biz genç nesiller olarak geçmişte atalarımızın yaşadıklarını yaşamaya başladık. Ziyaretlerimize gidemiyoruz ve ibadetlerimizi yapamıyoruz. Doğa bizim için çok kutsaldır. Ancak doğamıza karşı bir tahribat ve yakma, yıkma başladı. Tüm bunlar bölgeyi insansızlaştırma politikasından kaynaklanıyor” dedi.

    “İNSANLARIN KENDİ HAKLARINI SAVUNMALARINI İSTEMİYORLAR”

    Bugün ise Alevi kurumlarına ve Dersim Dernekleri’ne yönelik gözaltı ve tutuklamaların yapıldığını belirten Kelebek, “Alevi kurumlarına ve Dersim Dernekleri’ne bu tür baskı politikaları sürekli yapılıyor. Bu baskı politikalarının genel nedeni insanların kendi doğalarını ve kendi haklarını korumalarını istemiyorlar. Bunlar geçmişten bu yana bir devlet politikasıdır. Muhalif olan herkes susturulmaya çalışılıyor” şeklinde konuştu.

    İsmet SEFER/İSTANBUL

  • Xoresan’dan Koçgiri’ye bir ses: Ayfer Düzdaş – VİDEO

    Xoresan’dan Koçgiri’ye bir ses: Ayfer Düzdaş – VİDEO

    PİRHA-Sanatçı Ayfer Düzdaş, köy köy gezip dedelerden, pirlerden, ağıt yakan kadınlardan kayıtlar alarak oluşturduğu ‘Xoresan’dan Çorum’a Kürt Alevi Ezgileri’ adlı albümüne ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    HABERİN VİDEOSU

    Alevi Kürtler, öteden beri yaşadıkları topraklara hükmeden devletlerin en çok gadrine uğrayan topluluklardan olageldiler. Hem inanç olarak hem de etnik olarak resmi olanın, egemen olanının dışındaydılar çünkü. Anadolu’dan Kürdistan’a oradan Xoresan’a kadar uzanan bir coğrafyada yaşayan Alevi Kürtler, bütün baskı ve asimilasyon uygulamalarına rağmen kültürlerini bugüne taşıdılar. Ancak bu ne yazık ki, farklı devletlerin egemenlikleri altında yaşamaktan dolayı, toplumsal ve kültürel yalıtılmışlık ve kopukluk da yarattı. Çağımızın artan iletişimi ve internetin sağladığı olanaklarla Alevi Kürtler, başka coğrafyalarda da kendi kültürlerine sahip topluluklardan haberdar oldu ve onlarla bağ kurmaya başladı. Türkiye’deki Alevi Kürtleri, İran’daki Yaresanlılarla, Irak’taki Kakailerle aynı inancın, kültürün ve dilin insanları olduklarını görüp kucaklaştılar. Bu en çok da müzik aracılığıyla oluyor. İşte Ayfer Düzdaş da bu köprüyü kuran müzisyenlerimizden biri. Son albümü ‘Xoresan’dan Çorum’a Kürt Alevi Ezgileri’ geniş Alevi Kürt coğrafyasından derlediği eserlerle oluşturmuş.

    Yeni albümüne ilişkin PİRHA’ya konuşan Ayfer Düzdaş, Kürt Aleviler üzerindeki baskı ve asimilasyon politikalarının albümüne esin kaynağı oluşturduğunu söyledi. Düzdaş, derlemeler ile ilgili gezdiği Kürt Alevi coğrafyasında halkın cemlerini Kürtçe yaptıkları halde bunu gizlemek zorunda kaldıklarını, Kürtçe beyitlerini paylaşmaktan çekindiklerini ifade etti. Düzdaş, sadece cemlerde söylenen deyiş ve beyitler değil, Alevilerin sosyal yaşamda tarlada orak biçerken, çocuklarını uyuturken, cenazelerini gömerken söylediği ezgileri hatırlatarak, tüm bu ezgileri Kürtçe yapan bir halkın üzerindeki korkunun klamlara da yansıdığını ifade etti.

    ‘Xoresan’dan Çorum’a Kürt Alevi Ezgileri’ albümünüzde çok geniş bir Alevi Kürt coğrafyasından derlenmiş klamları içeriyor. Albümünüzden biraz bahseder misiniz?

    Bu çalışmamdan önce 2 çalışmam daha var. ilk albümüm Leylam albümü sonra Koçgiri ağıtları çalışmasını yaptım. Sadece cenazelerde ve yas evlerinde söylenen ağıtlardan oluşan bir çalışmaydı bu. 2003 yılından beri derleme çalışması yapıyorum. Alanda kaydettiğim ezgiler 2008 yılında ‘Leylan’ ve 2012 yılında’Koçgiri Ağıtları’ albümlerini yapmamı sağladı. Derleme alanını genişletip kaydettiğim ezgileri gözden geçirip sadeleştirdikten sonra ‘Xoresan’dan Çorum’a Kürt Alevi ezgileri’ albümü oluştu. Kürt Alevi bir müzisyen olarak içinde yetiştiğim kültür acısından son 2 albüm benim için çok daha özel. Bundan dolayı da çalışmalarımda kendi coğrafyama ağırlık vermeye başladım. Bu çalışmada bu şekilde çıktı. Derleme çalışmalarında daha çok gittiğim alanlar: Adıyaman, Koçgiri, Malatya, Çorum, Varto, Erzurum, Hınıs ve Maraş’tır. Köy köy gezip dedelerden, pirlerden ağıt yakan kadınlardan kayıtlar alarak albüm repertuarını bu şekilde oluşturdum. Horasan’a gitmeyi çok istedim fakat gidemedim. Horasan ezgisini de o bölgeye gidip gelen arkadaşımdan edindim. Bir albümlük arşiv verdi onların arasından seçtim.

    Peki çok geniş bir coğrafyaya hitap ediyor? 13 tane klam var neye göre belirlediniz?

    Albüm repertuvarını oluştururken her bölgeden olmasına özellikle dikkat ettim. Eserlerin hikayesi, ritmik ve müzikal yapısını gözönünde bulundurarak daha özgün olanlarını seçtim. Ve tabi ses yapıma uygun olanları. O şekilde oluşturdum albüm repertuvarını.

    Albüme ruhunu veren şey neydi?

    MKM’ye 1996 yılında kursiyer olarak başladım. 96 yılından 2003 yılına kadar Vengê Sodirî ve Koma Asmin grup çalışmalarında yer aldım. O dönemler çok daha genel düşünüyordum. Kendi coğrafyama çok yönelen biri değildim. 2003 yılından sonra özellikle Kürt Aleviler’in yoğun yaşadığı bölgelere yönelmeye başladım. Kürt Aleviler üzerindeki baskı, asimilasyon politikaları ve içsel arayış beni bu alana yöneltti.

    Peki bu asimilasyon neye yansıyor?

    Kürt olduğunuz zaman bu coğrafyada eziliyorsunuz, sömürülüyorsunuz, kimliğiniz yok sayılıyor. Kendi dilinizle şarkılarınızı söyleyemiyorsunuz, kendinizi rahat ifade edemiyorsunuz, konuşamıyorsunuz. Üstüne bir de Alevisiniz. İşler daha da katmerleşiyor.

    Ben bir müzisyen olarak kendi coğrafyamda kendi şarkılarımın peşine düştüm. Köylere gittim.Dedelerle, yaşlı analarla sohbet ettme olanağım oldu. Onlardan kayıtlar aldım. Baskı, asimilasyon ve katliamlara maruz kalan bir halk gerçekliğimiz var. İnsanlar cemleri Türkçe yapıyor mesela hala Kürtçe konuşurken bir korku var rahatça kendilerini ifade etmiyorlar. Bildikleri Kürtçe beyitleri, ezgileri senle paylaşmıyorlar bu onların içinde kalıyor. Bunları görmek tabi insanı doğal olarak üzüyor. O yüzden çalışmamda özellikle bunu işlemeye çalıştım. Bulabildiğim kadarıyla Kürtçe deyiştir, ağıttır Kürt Alevilere ait ne kadar ezgi varsa kaydetmeye çalıştım. Alevi müziği denilince akla sadece cemlerde söylenen deyişler ve beyitle geliyor. Halbuki öyle değil. Yani Alevilerin de bir sosyal yaşamı var. Tarlada şarkı söylerken, çocuklarını uyuturken, cenazelerini gömerken söyledikleri ezgilerin hepsini Kürtçe yapıyorlar. Doğal olarak bu albümde de sadece deyişler ve beyitler yok. Sosyal yaşam içerisindeki bütün alanlara dair ezgiler var. Çalışma biraz böyle oluştu aslında. bununla sonlanan bir çalışma değil. Bu çalışmanın devamı gelecek.

    Yani aslında bu asimilasyon klamlara da yansıyor. Diline, kültürüne de yansıyor gördüğümüz kadarıyla. Yaptığınız müziğin bunu eleştirdiğini düşünüyor musunuz?

    Müzik evrenseldir. Duygu ve yarattığı ruh itibariyle insanları birleştiren bir yönü var. Çünkü direk yüreğe hitap ediyor. İnsanın ruhuna hitap eden bir yapısı olduğu için doğal olarak tabi Alevileri de birleştiren bir yönü var. Bilindik Alevi ozanlarına baktığınız zaman aslında TRT’de Türkçe müzik yapıp öz itibariyle Kürt olan ozanların sayısı oldukça fazladır. Öz itibariyle Kürt yaptıkları müzik ise Türkçe’dir.

    Hangi isimler mesela?

    En iyi bildiğimiz isimlerde biri Ali Ekber Çiçek. Aslen Kürt’tür. Davut Sulari, Aşık Daimi. Bunlar benim verebileceğim örnekler. Sadece bunlar değil onun dışında yerel ozanlar var. Bunlar da geçmişte Kürtçe söyledikleri halde daha sonra Türkçe söylemeye başlıyorlar. Bizim yöremizde Abdullah Papur var. Kürtçe söyleyen biri. Daha sonra asimilasyon ve baskıyla birlikte kendisini bir şekilde Türkçe ifade etmeye başlamış.

    Albümünüzde müzikal olarak bu çalışmaya başlarken sizi şaşırtan aklınızda kalan şeyler oldu mu hiç?

    Derleme yaparken bize verilen bilgiler sonucu daha önce cemleri Kürtçe yöneten bir dedenin evine gitttik.Varto’da evine gittiğimiz bu yaşlı dede bizlere cemleri Türkçe yaptığını söylemesi ve bildiği deyişleri bizimle paylaşmaması asimilasyonun boyutlarını göstermesi açısından önemli bir örnektir.

    Korkudan mı?

    Evet korkudan. 1981 yılında ailemle Koçgiri’den İstanbul’a göç ettik. Daha önce köyde yaşıyorduk. İstanbul’da okula başladığımda ailemin bana söylediği ilk şey ‘Okula gittiğin zaman Alevi olduğunu söylemeyeceksin, Kürt olduğunu söylemeyeceksin. Gizleyeceksin’ dediler. Lise bitene kadar arkadaşlarım benim Kürt olduğumu, Alevi olduğumu bilmezlerdi. Baskıya direk maruz kalıyorsun, bulunduğun ortamda dışlanıyorsun, hor görülüyorsun ve bundan zarar görüyorsun. Alevi toplumu kendini korumak için yıllarca kendisini gizlemek zorunda kalmış. Bizler de bunu yaşayarak gördük.

    20 yıllık müzik hayatını birçok önemli çalışmalar ile bugüne taşıyan bir sanatçısınız. Türkiye’de OHAL uygulaması 1 yılı aşkın bir süredir de devam ediyor. Kanallar ve radyolar kapatıldı. Bu eserlerinizi seslendireceğiniz yerleri bulabiliyor musunuz? Eskiye kıyasla yaşadığınız sorunlar oluyor mu?

    Mutlaka oluyor. Kendimizi ifade edebileceğimiz alanlar çok sınırlı. 2 yıl öncesine kadar çıktığımız yerlerin sayısı azdı. Şimdi hiç yok. Televizyonlar, gazeteler, radyolar bizim kendimizi ifade edebileceğimiz alanlar bunlar. Buralar kapatılınca doğal olarak sanatını ifade edebileceğin bir alanda kalmamış oluyor. Bir ürün oluşturuyorsun ve bunun sende kalmaması için dinleyiciye ulaşması gerekiyor. Dinleyiciye ulaştıran mekanizmalar da gazetelerdir, televizyonlardır, radyolardır ya da konser yaptığın alanlardır. Doğal olarak bunlar elinden alındığı zaman sen de çok fazla kendini ifade etme olanağı bulamıyorsun.

    Bu kısıtlı koşullarda albümünüze olan ilgi nasıl?

    Albüm çıkalı 2 ay oldu. Sosyal medya üzerinden ve arkadaşlardan gelen tepkiler çok olumlu.

    Peki konserleriniz olacak mı, oldu mu?

    Albümle ilgili tanıtım konseri henüz yapamadık. Aralık ya da Ocak gibi düşünüyorum tanıtım konserini. Önümüzde MKM’nin Kürt Kültür Sanat Günleri var. Onun da buradan duyurusunu yapmış olayım. 25 Ekim’de başlıyor 29 Ekim’de bitiyor. Kapanışı 28 ekim Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapacağız. 27 Ekim’de de İran’dan gelen 4 müzisyen arkadaşımız var. ‘İran projeckt’ diye bir proje sahne alıcak. Bunu dışında Diyarbakır’dan Mizgin Tahir arkadaşımız ve daha sonra da ben sahne alıcam. Önümüzde olan bir tek şuan bu etkinlik var. Ondan sonra zaten albümle ilgili yurtiçi ve yurtdışında tanıtım konserleri yapmayı düşünüyorum.

    Sizi en çok ne mutlu eder?

    Samimiyetle söyleyebilirim ben köyde olduğum zaman mutlu oluyorum. Yaşlı insanlarla sohbet ettiğim zaman mutlu oluyorum. Maalesef bu olanağı her zaman yakalayamıyorum. Biz müzisyenleri sanatsal olarak besleyen kaynaklardır köydeki sosyal yaşam. kültürel birikimin tamamı yaşlılarda saklı. Onlara ulaşabildiğiniz oranda, onlardan kayıtlar alabildiğiniz oranda onu koruma şansına sahip oluyorsunuz. Ama onları kaybettiğiniz zaman o kültür tamamen onlarla birlikte toprağın altına giriyor ve en çok beni üzen nokta bu. Ulaşamadığım için, gidemediğim için üzülüyorum ama onlarla birlikte olduğum zaman, kayıtlar aldığım zaman ve onları getirip bu şekilde bir üretime, farklı bir şeye dönüştürdüğüm zaman benim için en büyük mutluluk bu. Onun dışında tabi Türkiye’nin son durumları, yaşananlar üzüntü verici. En büyük mutluluk cezaevindeki arkadaşlarımızın, milletvekillerimizin, sanatçı arkadaşlarımızın, siyasetçilerimizin özgürlüklerine kavuşmasıdır. Kendimizi daha rahat ifade edebileceğimiz alanların olmasıdır. Baskı olmadan, sömürü olmadan, korku olmadan insanların sokakta rahatça yürüyebilmesidir.Bu ortamları özledik açıkçası. Ben umutluyum gelecekten. Böyle bir ortam yaratırsak ki bunu yaratacak olan da bizleriz. Emek vermek, çaba sarf etmek, mücadele etmek gerekiyor.

    Sevim KAHRAMAN/İsmet SEFER

    İSTANBUL

     

     

  • Almus Derneği yöneticisi İşeri: İktidar kendinden olmayana kin ve nefretle baskı uyguluyor

    Almus Derneği yöneticisi İşeri: İktidar kendinden olmayana kin ve nefretle baskı uyguluyor

    PİRHA – 4 Ekim gecesi sabaha karşı yapılan eş zamanlı operasyonda Almus Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Cemal Şahin gözaltına alındı. Almus Derneği yöneticileri, 5 gündür Vatan Emniyette tutulmakta olan Şahin için Küçük Armutlu son durakta basın açıklaması yaparak serbest bırakılmasını istedi. 

    4 Ekim gecesi gözaltına alınan Almus Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Cemal Şahin 5 gündür Vatan Emniyet’te tutuluyor. Şahin’in gözaltında tutulmasına ilişkin Küçük Armutlu son durakta basın açıklaması yapıldı. Açıklamayı Almus Dernek yöneticisi Erdoğan İşeri okudu.

    “Aynı baskında Küçükarmutlu’da oturan dernek üyemiz Hasan Güzeli’n de evi basılmış, hasta ve yaşlı olmasına rağmen zor kullanılmıştır” diyen İşeri,  hiçbir gerekçe gösterilmeden evine yapılan baskınla gözaltına alınan dernek başkanlarının serbest bırakılmasını istedi.
    Devletin OHAL koşullarını bahane ederek muhalif kesim üzerinde baskı kurmaya çalıştığını vurgulayan İşeri, iktidarın bu baskılarına son vermesini, dernek olarak bu baskıların karşısında olacaklarını belirtti.

    BAŞKANIMIZ SERBEST BIRAKILINCAYA KADAR PROTESTOLARA DEVAM EDECEĞİZ”

    “İktidar polisinin her fırsatta bizlere yönelik baskısı ne ilk ne de son” diyen Almus Dernek Yöneticisi Erdoğan İşeri sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dernek başkanımızın yasal ve demokratik bir dernekte faaliyet yürütmesini yok sayarak farklı gerekçeler gösteren devletin karşısında olduğumuzu , bu haksız yere tutuklanmayı protesto ediyor dernek olarak bu ülkede yaşanılan hiçbir soruna sırt çevirmeyeceğimizin altını çiziyoruz.
    Bazen işçilerin yanında, bazen haksızlığa uğrayan kadınların yanında olduk. Nerede haksızlık varsa biz oradaydık. Bugün sadece dernek üyelerimize baskı yapılmıyor, iktidar kendisinden olmayana kin ve nefretle baskı uyguluyor. Bu baskıların karşısında demokratik haklarımızı kullanarak başkanımız serbest bırakılana kadar protestolarımızı devam ettireceğimizi tüm basın ve kamuoyuna duyururuz.” (HABER MERKEZİ)

     

  • Dersimli Faik Küçük: Bugünkü ortam 12 Eylülden daha tehlikeli-VİDEO

    Dersimli Faik Küçük: Bugünkü ortam 12 Eylülden daha tehlikeli-VİDEO

    PİRHA – 1946’da Dersim Mazgirt Yazeli köyünden doğup yarıcılık ve marabalık yaparak geçinen ancak ağalar ile sorun yaşadıktan sonra 1975’te Kocaeli’ye taşınarak inşaat işçisi olarak çalışan Faik Küçük, “Köydeyken toprak ağası vardı burada da makine ağası var; hayatımızda değişen bir şey yok” dedi. 

    Haberin Videosu

    1946’da Dersim Mazgirt Yazeli köyünden doğan ve inşaat işçisi olarak çalışan Faik küçük, 8 yaşında eski ismi Peri olan Akpazar Bölgesine yerleşerek ağalara yarıcılık ve marabalık yaparak geçiniyormuş. Ancak bir sonbahar günü ağanın biri gelip ‘Senin aldığın tohumdan dolayı tavuklarımızın yemi çıkmıyor’ demesi üzerine o gün hemen kendinize yeni bir yarıcı bulun diyerek işten ayrılmış ve 1975’te Kocaeli’ye taşınmış. Faik Küçük, inşaatta çalışarak 8 çocuğu ve annesi, babası dahil toplam 12 kişiye bakmış.

    “KÖYDE EZİLİYORSUN ŞEHİRDE SÖMÜRÜLÜYORSUN”

    Eskiden köylerde toprak ağalarının, şehirlerde ise makine ağalarının olduğunu belirten Küçük, “Köyden kente göç etmem hayatımda bir değişikliğe yol açmadı. 8 çocuğum ve annem babam dahil toplam 12 kişiye bakıyordum. Yoksul halk için köy ve şehir hayatı aynıdır. Çünkü köyde eziliyorsun şehirde sömürülüyorsun” dedi.

    “KİMLİĞİMİZDEN DOLAYI TÜM KAPILAR YÜZÜMÜZE KAPATILIYORDU”

    Küçük, “Şehir hayatı boyunca baskıdan başka bir şey öğrenmedim. Memlekette iken 60 darbesini yaşadım. Şehire taşındıktan sonra 12 Mart ve 12 Eylül’ü yaşadım. Bu baskılar ve zulümler altında yaşayan bir insanın psikolojisi ne olur? Bir devlet dairesine 80’ler ve sonrası iş başvurusuna gittiğimiz zaman önce kimliğimize bakılıyor sonra da şu an personele ihtiyacımız yok deniliyordu. Kimliğimizden dolayı tüm kapılar yüzümüze kapatılıyordu” şeklinde konuştu.

    “İNŞAATLARDA AMELELİK YAPARAK GEÇİNİYORDUM”

    1975’te Koceli’ne geldikten sonra inşaatlarda amelelik yaparak geçindiğini vurgulayan Küçük, çevremdeki insanlar ve ustalar ile tanışarak onlar aracılığı ile iş yapmaya çalıştım. Ustalar da işçileri para kazanmak için eziyorlardı. Çünkü onlar da taşeron olarak çalışıyorlardı ve ne kadar çok çalıştırırlarsa o kadar çok kazanıyorlardı  ifadelerini kullandı.

    “18 AY AİLEMİ GÖREMEDİM”

    Faik Küçük, “12 Eylül’de her yer kapanmıştı. Bir vatandaşın yardımı ile yurtdışına, Libya’ya gittim. Türkiye’ye yasaklı olduğum ve oturum iznim olmadığı için 18 ay ailemi göremedim. Bir bayram ayı Libya’da fırınlar kapalı olduğu için önceden biriktirdiğim ekmek kırıntılarını keserle kesip yoğurt ve çorbaya koyarak karnımı doyuruyordum. Çünkü orada sadece kus kus ve makarna yapıp yiyorlardı” dedi.

    “GİTTİĞİN HER YERDE İŞÇİSİN”

    Yaşadığı evi 1983 yılında bin 500 liraya aldığını ve 83 yılından bu yana burada oturduğunu belirten Küçük şöyle devam etti:

    “Memleketimizden buralara geldiğimizden beridir buralara alışmadık, alışamayızda. Çünkü kendi doğup büyüdüğün yer ile başka bir yeri mukayese edemezsin. Gittiğin her yerde işçisin. Sendika ile uğraştım kapıyı gösterdiler. Derneklerde oldum hapise gönderdiler. Mücadele verecek bir şey bırakmıyorlardı. Her zaman elimiz kolumuz bağlı öylece kalıyorduk.”

    “CEM YAPTIĞIMIZ İÇİN POLİS DERNEĞİ BASTI”

    Faik Küçük, “6 ay boyunca Pir Sultan Abdal Kültür Derneği açmak için uğraştık. Ancak izin vermediler. Biz de gençlerin esrar, eroin, ve bonzai gibi madde kullanımını önlemek ve gençleri bu kötü ortamdan kurtarmak için Çenedağ Mahellesi Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ni açtık. Bu dernek ile çok genci kurtardık ve yardım ettik. Bir gün Çenedağ Mahallesi Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği’nde cem yaptık. Ancak o gün cem yaptığımız için polis derneği basarak burası bir dernek burada cem yapamazsınız diyerek hepimizi toplayarak karakola götürdüler. Bugün varoş ve yoksul mahallelerde gençlik ve çocuklar bilinçlenmesin diye esrar ve eroin, devlet eli ile yaygınlaştırılıyor. Amaç gençliğin geri kalması ve hiçbir şeyin farkına varmamasını sağlamak. Birçok genci bağımlı hale getirip kurye yaparak ölümüne yol açıyorlar” diye konuştu.

    “PADİŞAHLIĞIN VE KRALLIĞIN GERİ GELDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM”

    Geçmiş ile bugünü kıyasladığında ülkenin geleceğinin daha karanlık bir durumda olduğunu belirten Küçük şunları kaydetti:

    “Bugün yaşadığımız mevcut durum 12 Eylül döneminden daha tehlikeli bir dönem. 12 Eylül’de darbe asker eli ile yapıldı. Ancak bu darbenin oluşum şeklini ve kimlerin yaptığını iyi kötü tahmin ediyorduk. Ancak bugün yapılan ise sivil bir darbedir. Hiçbir ülkede 80 milyon insanın bir kişinin ağzına baktığı görülmemiştir. Ve halen sözüm ona ülkede demokrasi, adalet, özgürlük ve anayasa var diyorlar. Bugüne kadarda mevcut iktidar kadar yasaları çiğneyen bir iktidar görmedim. Ve eski padişahlığın krallığın geri geldiğini görüyor ve düşünüyorum. Çünkü aydını, yazarı, çizeri içeri alıyorlar ve demokrasiden bahsediyorlar. Hangi demokrasiden bahsettiklerini ben anlayamadım.”

    “BACA VE 30 YAŞ ARABA EGZOZU DUMANINDAN BIKTIM”

    Küçük, doğup büyüdüğü memleketine geri dönmeyi de düşünüyor:

    “Bugün yaşadığım bu şehirde memnun değilim. Tekrar doğup büyüdüğüm memlekete geri dönmeyi düşünüyorum. Türkiye benim memleketim ancak bugün yaşadığım bu şehirde baca dumanlarından, 30 yaş arabalarının egzoz dumanlarından bıktım. Marketlerden aldığımız sebze ve meyvelerin hormonlu olduğunu görüyor ve biliyorum. Bahçemde ektiğim sebze ve meyve satın aldığım meyve sebzeden daha çok emek alıyor. Ancak en azından ektiğim sebzenin ve meyvenin hormonsuz olduğunu biliyorum ve kendi bahçemde koparıp yiyorum. Amacım kendim yetiştirip kendim yiyeyim.”

    “CEM YAPARKEN KAPIYA BEKÇİ KOYARDIK”

    Alevilik inancına yönelik yıllardan beridir baskının olduğunu belirten Faik küçük son olarak şunları kaydetti:

    “Gençliğimizde cem yaparken mecburen kapıya nöbetçi koyuyorduk. Çünkü hem yasaktı hem de baskılardan dolayı korkuyorduk. O dönemler hiçbir yerde biz Aleviyiz diyemiyorduk. Alevilere yıllarca mum söndü iftirası atıldı. Bugünkü Cumhurbaşkanımız başbakan iken ‘Cemevlerinin cümbüş evleri olduğunu’ söyledi. Bu da tamamen bir baskıdır. Daha sonrada kalkıp Alevilik Ali’yi sevmek ise en iyi Alevi benim diyor. Bir ülkede bir insan kendi hür iradesi ile kendi düşüncesini söyleyemiyor, inancını yaşayamıyorsa buna demokrasi diyemeyiz.”

    İsmet SEFER/KOCAELİ

  • New York Times: Türkiye’de iktidarın Alevilere baskıcı tutumu giderek artıyor

    New York Times: Türkiye’de iktidarın Alevilere baskıcı tutumu giderek artıyor

    New York Times gazetesi, Türkiye’deki Alevilerin AKP iktidarı dönemindeki durumuna ilişkin bir yazı yer aldı. Yazıda, Türkiye uzmanı Howard Eissenstat’ın Alevilerin ibadethanelerine yönelik baskıcı tutuma dikkat çeken ve “Aleviler, gittikçe daha uçlara itiliyor” dediği sözlerine yer veriliyor. Gazete, Patrick Kingsley imzalı yazıda ayrıca, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Başkanı Turgut Öker’in de, “Hükümet hala Aleviliği meşru bir inanç olarak görmüyor. Erdoğan, Türkiye’yi daha çok Sünnileştirme gayreti içinde” şeklindeki sözleri yer alıyor.

    ABD’nin önde gelen gazetelerinden New York Times’ta yayımlanan “Türkiye’nin Alevileri; varlıklarını inkâr eden politikalardan korku duyan Müslüman azınlık” başlıklı yazıda, Türkiye’deki Alevilerin geçmişten bu yana ülkedeki durumları ele alındı.

    Patrick Kingsley’in kaleme aldığı yazıda, Türkiye nüfusunun yüzde 10’una yakınını oluşturulan Alevilerin ibadethanesinin bugünkü durumu anlatılıyor.

    Gazete, bölgedeki Alevi inanç önderlerinden Ali Görmez’in, cemevine gittiği bir gün hükümet yetkililerinin ibadethaneyi Sünni Müslüman çoğunluk için cami haline getirdiği gerçeğiyle karşılaştığını aktarıyor.

    Yazıda sadece birkaç yüz metre ötede Sünniler için caminin olduğuna dikkat çeken Görmez’in ‘bu kararın altında yatan nedenlerin iyi niyetli olmadığı’ görüşüne yer veriliyor.

    Görmez’in şu sözleri aktarılıyor:

    “Amaç Sünnilerin ibadetine açılacak yeni bir yer bulmak değil, Alevilerin istediği gibi ibadet etmesine engel olmak. Bu bir politika… Alevilerin varlığını inkâr eden bir politika.”

    Kaleme alınan yazıda, “2002 yılında iktidara gelen AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın çoğunlukla artan otoritesi ve Türkiye’nin seküler geleneklerine oluşturduğu tehdit ile değerlendirildiği, ancak Alevilerin gözünden Erdoğan’a bakıldığında her ikisinin karmaşıklığının ve paradoksunun bir arada olduğu görülüyor” deniliyor.

    “Sünni hakimiyetinin olduğu toplum hayatında, seküler Türkiye’nin kilit parçalarından biri de Aleviler, ancak Aleviler seküler hükümetler tarafından da mağdur oldular; sekülerist kesim ve diğer bir azınlık olan Kürtler gibi Erdoğan tarafından en çok tehdit altında olanlar da onlar.”

    St. Lawrance Üniversitesi’nde çalışan Türkiye uzmanı Howard Eissenstat ise, Alevilerin Erdoğan’a bakış açısını şöyle açıklıyor:

    “Sekülerler Erdoğan’ı İslamcı olarak niteleyerek konuşurken, Aleviler onu Sünni olarak görüyor. Aleviler, gittikçe daha uçlara itiliyor.”

    Ve Eissenstat ekliyor:

    “Osmanlı ve Türkiye tarihinde tamamiyle güvende hissettikleri tek bir an yaşamadılar.”

    1990’lı yıllarda ve 1980 darbesi öncesi yaşanan ‘çalkantılı’ yıllarda uygulanan mezhepsel şiddet yüzünden yüzlerce Alevinin hayatını kaybettiğinin belirtildiği yazıda, bazılarının Türklük ve Sünnilik –Kürt ve Alevi değil – üzerine temellendirilen Türkiye’deki ulusal kimliğin kapsamını genişletebileceği düşünülen ve Erdoğan’ın dile getirdiği ‘Alevi açılımına’ da değiniliyor.

    Erdoğan’ın 2008 yılındaki şu sözleri hatırlatılıyor:

    “Siz biz ayrımı olmadan hepimiz bu ülkenin ev sahibiyiz, kardeşiyiz.”

    Bu açıklamadan on yıl sonra da Osmancık’ın dışında yer alan tepelerde Görmez ve Alevi arkadaşlarının, Osmancık cemevinin Sünnilere camii olarak devredilmesinden şikayetçi oldukları kaydediliyor.

    Görmez’in yanında bulunan Servet Ünal fiziksel olarak ‘Şimdi daha rahatız’ diyor, ancak 24 yıl önce Alevilere yönelik yapılan ve polisin müdahale etmediği Sivas Katliamı’nın yıldönümünde çoğu eylemcinin yaptığı konuşmalarda onlarca yıl önce hissettikleri toplumsal baskıyı şimdi de hissettikleri belirtiliyor.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker’in de şu sözlerine yer veriliyor:

    “Hükümet hala Aleviliği meşru bir inanç olarak görmüyor. Erdoğan, Türkiye’yi daha çok Sünnileştirme gayreti içinde.”

    Alevi ibadet merkezlerinin 2000-2013 yılları arasında 600 kadar arttığının belirtildiği yazıda, merkezlerinin yapılışının arkasındaki nedenin hükümet değil, Alevi aktivizmi olduğu belirtiliyor, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden gelen eleştirilere rağmen Erdoğan’ın cemevlerini resmi ibadethaneler olarak sınıflandırmadığına değiniliyor.

    Ayrıca Diyanet Başkanlığı’na ayrılan bütçenin çoğu bakanlığa ayrılandan fazla olduğu dile getiriliyor, açılan cemevlerinin yanına camilerin inşa edildiği ifade ediliyor ve Erdoğan’ın şu sözlerine yer veriliyor:

    “Cemevleri kültürel mekanlardır, Müslümanların ibadet için tek bir yeri vardır.”

    Eğitimin kademeli olarak Sünnileştirildiğinin de vurgulandığı yazıda, dini okulların sayısında artış yaşandığı ve bazı yerlerde anne babaların çocuklarını seküler okullara yollamak gibi bir seçeneğinin kalmadığı söyleniyor.

    Alevilere iş yerlerinde, özellikle de devlet kurumlarında uygulanan ayrımcılık, bu konu hakkında araştırma yapan akademisyen Aziz Yağan’ın şu sözleriyle ifade ediliyor:

    “Aleviler, aralarında çoğunlukla devlet kurumlarının bulunduğu iş yerlerinde yaşanan ayrımcılık ile ilgili raporlar sundu. Devlet aygıtının kilit rollerinde şu an için çok az Alevi bulunuyor. Ve resmi politikalar aracılılığıyla herhangi bir etki olduğuna dair somut kanıt olmamasına rağmen, kamu hizmetlerinin alt seviyelerinde yer alan Aleviler, sistemin kendilerine karşı çalıştığını söylüyor.”

    Yazıda ayrıca başvurduğu devlet pozisyonu için girdiği mülakatta tuhaf soruların muhatabı olan Yunus Laco’nun da deneyimlerine yer veriliyor:

    “Bana sordular; Alevi misin? Ailenizde günde beş vakit namaz kılan var mı?”

    Laco’nun işi alamadığı belirtiliyor.

    Yazı son olarak, yapılan yeni köprüye Alevileri katledişiyle tanınan Osmanlı Padişahı Yavuz Selim’in ismini veren Erdoğan’ın Türkiye’deki farklılıklara yer açan Türklük görüşünün ondan önce gelenlerde olduğu gibi sadece ‘şovenist’ olduğunu belirten Eissenstat’ın şu sözleriyle tamamlanıyor:

    “Alevilerin durumu, AKP’nin Türkiye’deki çeşitliliği hesaba katmadaki hayal gücü eksikliğini gösteriyor. AKP, Türkiye halkının parçası olmak için sadece tek bir yol olduğu düşüncesini benimsedi.”

    (Karınca)

  • İHD 31. yıl dönümüne ilişkin Sultanahmet’te basın açıklaması yaptı-VİDEO

    İHD 31. yıl dönümüne ilişkin Sultanahmet’te basın açıklaması yaptı-VİDEO

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, 31’inci yıl dönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, “OHAL ve KHK rejimi bir karşı darbe rejimidir. Bundan derhal vazgeçilmelidir” dedi.

    HABERİN VİDEOSU

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, kuruluşlarının 31’inci yıl dönümü dolayısıyla Sultanahmet Meydanı’nda açıklama yaptı. Olağanüstü Hal (OHAL) ile yaşanan hak ihlallerine dikkat çekilen açıklamada, “Sıkı yönetimde kurulduk, OHAL’de devam ediyoruz” pankartı açıldı. “Kadın mahpuslar yalnız değildir”, “Tecrit öldürür mücadele yaşatır” ve “Susma suça ortak olma” dövizleri, öldürülen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi ile açlık grevlerini sürdüren akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın fotoğrafları taşındı.

     “ÇOK ZOR SÜREÇLERDEN GEÇİLEREK BUGÜNLERE GELİNDİ”

    Açıklama yapan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, İHD’nin 1986 yılında 98 kişinin imzasıyla kurulduğunu söyledi. Kuruluş amaçlarının 12 Eylül 1980 darbesiyle işkenceye ve hak ihlallerine maruz kalan yurttaşların sesine ses olmak ve yaşanan hak ihlallerinin önüne geçmek olduğunu dile getiren Yoleri, çok zor süreçlerden geçerek bu günlere geldiğini belirtti.

    “SIKI YÖNETİM YERİNİ OHAL REJİMİNE BIRAKTI”

    1987 yılından itibaren bölgenin bazı kentlerinde yürürlükte olan sıkıyönetimin yerini OHAL rejimine bıraktığını ifade eden Yoleri, “İşte bu sebeple şubelerimiz 1988’den 30 Kasım 2002 tarihine kadar OHAL rejimi altında insan haklarının korunması ve geliştirilmesi mücadelesini verdi” dedi.

    31 yıl boyunca İHD’nin defalarca kez ifade özgürlüğü için kampanya yürüttüğünü ifade eden Yoleri, “İşkence ile mücadele etmek için Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) kuruluşuna öncülük etmiştir. Bugün TİHV işkencenin teşhis ve tedavisi konusunda dünya çapında bir otoritedir” ifadelerini kullandı.

    “İHD 30.YILINDA DARBE İLE KARŞILAŞTI”

    “İHD 30’uncu yılında Türkiye’de bir darbeyle karşılaşmıştır” diyen Yoleri, OHAL sürecinin bir karşı darbe sürecine döndüğünü belirtti. Kürt sorununun savaşla çözülemeyeceğini vurgulayan Yoleri, Türkiye halklarının barış ve demokrasi iradesini tanıması gerektiğini söyledi. Yoleri, “İHD’nin 31 yıl boyunca siyasal iktidarların demokrasi dışı ve insan haklarına her türlü eylemine karşı mücadele ettik. Mücadelemiz devam edecek” dedi.

    “İHD 31 BOYUNCA HER TÜRLÜ BASKIYA KARŞI MÜCADELE ETMİŞTİR”

    İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri son olarak İHD’nin kuruluş amacına yönelik şunları ifade etti:

    “İHD, 31 yıl boyunca, siyasal iktidarların demokrasi dışı ve insan haklarına aykırı her türlü yönelimine ve baskısına karşı mücadele vermiştir. Bugün de bu mücadelenin azim ve kararlılığını sürdürmekteyiz.”

    “NE YAZIK Kİ BU ÜLKEDE İHD’Yİ KURMAK ZORUNDA KALDIK”

    İnsan Hakları Derneği’nin 31. Yıl dönümüne ilişkin Sultanahmet’te yaptığı basın açıklamasında son olarak İstanbul İnsan Hakları Derneği Temsilcisi Ümit Efe konuştu. Efe, “Ne yazık ki biz bu ülkede İHD’yi kurmak zorunda kaldık. İHD’ye ihtiyaç kalmayacak günlerin gelmesi için 31 yıl boyunca onurlu mücadelemizi devam ettirdik. Bu onurlu yürüyüş, bembeyaz duruşundan hiçbir zaman vazgeçmedi” diye konuştu.

    “SESSİZLİK ÖLDÜRÜR MÜCADELE YAŞATIR”

    Bugün OHAL koşullarında eğitimciler, akademisyenler, polisler, savcılar, toplumun her kesiminden mağdur duruma düşürülen insanların yanından geldiklerini ifade eden Efe, “Sessizlik öldürür, mücadele yaşatır! Mücadele kararlılığımızı sizinle paylaşırken Çağlayan adliyesinde İHD savunucularının serbest bırakılmasını temenni ediyoruz” dedi.

  • Adalet Yürüyüşü’nü yurttaşa sorduk: Bıçak kemiğe dayandı-VİDEO

    Adalet Yürüyüşü’nü yurttaşa sorduk: Bıçak kemiğe dayandı-VİDEO

    PİRHA – Ankara’dan İstanbul’a başlatılan ve 15 günü bulan Adalet Yürüyüşü’nü sokakta halka sorduk. Vatandaşlar, “Bıçak kemiğe dayandı artık. Herkes tek kişinin ağzına bakıyor. Artık birinin bir şey yapması gerekiyordu” diye serzenişte bulundu.

    HABERİN VİDEOSU

    Ankara’dan İstanbul’a başlatılan Adalet Yürüyüşü’nü vatandaşlar Pir Haber Ajansına değerlendirdi.

    “İNSANLAR BİR ANDA ADALET İSTEMEYE BAŞLAMADI”

    “Yapılan bu adalet yürüyüşü tek başına yeterli değil” diyen vatandaşlar şunları ifade etti:

    “Yapılan bu adalet yürüyüşünü destekliyoruz. Bugün toplum gerçekleri göremiyor. Karayı, beyaz, beyazı kara, aşağıyı yukarı, yukarıyı aşağı görüyorlar. İnsanlar bir anda adalet istemeye başlamadılar. Uzun bir zamandan beridir insanlar bir adalet arayışı içindeler. Çünkü hükümette artık kimse bir adalet beklemiyor. Kılıçdaroğlu başlatmış olduğu bu adalet yürüyüşünü umarım bırakmaz. Çünkü Adalet diye bir şey kalmadı. Hükümet emeklileri es geçti, verdiği vaatleri tutmadı. Artık demokrasi istiyoruz. Türkiye’de gün geçtikçe kısıtlı demokrasi yaşıyoruz. Mini etek giydiği için bir kadın darp edildi. Artık bu kötü gidişata bir son vermek lazım.”

    “ADALET HER GÖRÜŞE LAZIM” 

    “Bundan 20-25 yıl önce daha özgürdük” diyen vatandaşlar son olarak şunları belirttiler:

    Bugün gençlerimize çok baskı yapılmaktadır. İstanbul’da artık huzur içinde gezemiyoruz. İnsanlar yürüyüşlerle, protestolar ile hakkını arayabilmelidir. Adalet yürüyüşüne destek verenler ötekileştirilmemeli, desteklenmelidir. Herkes düşüncelerini özgürce ifade etmelidir. Bu yapılan yeterli değil ama en azından iyi bir adımdır. Bunu daha da büyütebiliriz ve güçlendirebiliriz. Adalet sağ görüşlü veya sol görüşlü olunduğu için değil adalet her görüş için gerek. Bu yürüyüşün yapılması bile saçma bir durum. Çünkü adaleti sağlamak için yürünmesi gerekmiyor, adaletin sağlanması gerekiyor zaten. Ancak bugün birçok insan haksız yere içeride yatmaktadır. Ve bu nedenle şuan adaletin olduğunu düşünmüyorum.”