PİRHA-6 Şubat’ta Maraş merkezli depremlerin yaraları aylardır sarılabilmiş değil. Depremin en çok etkilediği kentlerin başında gelen Adıyaman’ın bin 700 nüfuslu Balyan (Yaylakonak) Beldesi’nde depremde 72 kişi yaşamını yitirdi. Gazeteci Cihan Berk, depreminin ardından ortaya çıkan barınma sorununa dikkat çeken bir belgesel hazırladı.
6 Şubat depremi ülke genelinde 14 milyon kişinin yaşamını olumsuz etkiledi. 35 binden fazla bina yıkıldı. 300 bine yakın bina ağır hasar aldı. Afet sonrası 2 milyondan fazla kişi barınma sorunu yaşarken en az 5 milyon kişi de farklı bölgelere göç etti.
Depremlerin yaraları aylardır sarılamadı. Depremin en çok etkilediği kentlerin başında gelen Adıyaman’ın bin 700 nüfuslu Balyan (Yaylakonak) Beldesi’nde, Maraş merkezli 6 Şubat’ta meydana gelen depremlerde 108 kişi yaşamını yitirdi, 2 mahalle ve 4 köyü bulunan beldede 280 yapıdan 260’ı deprem sırasında yıkıldı. Depremde en çok etkilenen mahalle Karaçalı Mahallesi oldu. 79 haneden 75’inin yıkıldığı mahallede 42 kişi, Merkez Mahallesi’nde ise 7 kişi yaşamını yitirdi.
Depremlerin ardından 11 ilde barınma en önemli sorunlardan biri. Yaşamın en önemli haklarından olan barınma sorununun, gerek yerelde gerekse ulusal ölçekte sorumlu kurumların atacağı adımlarla çözüme kavuşturulması bekleniyor. Adıyaman’a bağlı Balyan (Yaylakonak) beldesinde deprem sonrası 10 ev dışında, tüm evler yıkıldı.
Gazeteci Cihan Berk, “Barınma Haktır” başlıklı hazırladığı belgeselde, barına sorunu yaşayan Kürt Alevi yerleşimi olan Adıyaman’ın Balyan (Yaylakonak)beldesinde deprem sonrası yaşanan hak ihlallerine odaklanıyor. Sivil Düşün desteği ile çekilen 40 dakikalık belgeselde ağıtlar yükseliyor.
Berk, “Belgeselde Adıyaman’a 25 kilometre uzaklıkta, 2 bin 500 nüfusa sahip, 280 evden 260’ı yıkılmış olan, 108 insanın yaşamını yitirdiği Balyan (Yaylakonak) beldesinin acil sorunlarının başında barınma geliyor. Bir kışı çadırda geçiren insanlar bir kışı da konteynırlarda geçirmek zorunda kalacak” dedi.
Çaresizce bekleyen Balyan halkı özelinde hala konteynerlarda sorun yaşayan halkın yaşadıklarını aktarmaya çalıştığını söyleyen Cihan Berk, şunları kaydetti:
“Yaylakonak, dağ yamacında kırsal bir belde olduğu için, burada yaşayanlar geçimlerini tarım ve hayvancılık ile sağlıyor. Geçimlerini tütün ve hayvancılık üzerinden yaptıklarından dolayı barınma koşullarının da buna uygun olması gerekiyor. Balyan halkının köyde konteynerda yaşaması bu anlamda da zor. Çoğu insan yerleri olmadığı için hayvancılığı ve tütünü bırakmak zorunda kalmış.”
Berk, 108 kişinin yaşamını yitirdiği köyde yasını dahi tamamlayamamış halkın yaşadığı barınma sorununun ivedilikle çözülmesi gerektiğinin altını çizdi.
PİRHA- 6 Şubat Maraş merkezli meydana gelen depremler sonrası Adıyaman Gölbaşı-Harmanlı bölgesinde yer alan Kalemkaş Köyü’nde yaşanan çaresizliği ve köy halkının ilk üç gününü anlatan “Üç Gün” belgeseli saat 18.00’de izleyiciler ile buluşacak.
Yönetmenliğini Gölbaşı-Harmanlı Deprem Dayanışması’nın gönüllülerinden Bülent Yoldaş ve Çetin Ak’ın üstlendiği “Üç Gün” belgeseli, izleyicilerle buluşuyor. Gösterim saat 18.00’da Müze Gazhane’de gerçekleşecek. Orhan Alkaya’nın sunumu, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Halilcan Koca’nın ezgileri ve Kalemkaş Köyü’nden gelen konuklarla “Üç Gün” belgeseli İstanbul gösteriminde seyirciler ile buluşacak.
PİRHA-1979 yılında Dersim’in Deşt (Geyiksuyu) bölgesinde gerçekleştirilen kitlesel toprak işgali ve kamulaştırma eylemini konu alan “Tohum- Deşt Toprak İşgali” isimli belgeselin gösterimi yapıldı.
1979 yılının 31 Mart-2 Nisan tarihleri arasında Dersim’in Deşt (Geyiksuyu) bölgesinde halkın kitlesel katılımıyla toprak işgali ve kamulaştırma eylemi gerçekleştirilmişti.
Binlerce kişinin katıldığı kamulaştırma eylemi, devletin el koyduğu toprakların halka dağıtılmasını amaçlıyordu. Deşt’te bulunan binlerce metrekarelik düz ova kamulaştırılarak halka dağıtılmıştı. 12 Eylül geldiğinde ise tank ve panzerlerle tarlaya giren asker, arpa ekilen tarlayı yok etmişti.
99 kişinin yargılandığı Deşt davasında, kamulaştırma eylemine katılanlara TKP/ML üyeliği suçlaması, görevli memura mukavemet suçlaması ve gasp suçlaması yöneltilmişti. Deşt Toprak İşgali sürecinde yaşananlar Dersim’in sözlü ve kültürel hafızasında önemli bir yer tutuyor.
“1979 YILINDAKİ İŞGAL SÜRECİNİ ANLATTIK”
Dersim’de 1979 yılında kamulaştırma ve toprak işgali eyleminin gerçekleştirildiğini belirten belgeselin yönetmeni Caner Aktan, “Dersim’in sözlü hafızasında oldukça önemli bir yer tutan bir eylem ancak yazılı ve görsel anlamda eksikliklerin olduğu bir süreçti. Tanıkların anlatımıyla 1979 yılında ki işgal sürecini anlattık” dedi.
PİRHA- Delil Xıdır ve Hıdır Akgül’ün sanat ve hayat yolculuğunu anlatan ‘Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi’ belgeselinin galası Dersim’de yapıldı. Etkinliğe konuk olan Delil Xıdır, “Kılamlarımız nasıl oluşmuş, şairlerimiz kimlerdi, bize neler söylediler, geriye neler bıraktılar, bunlar mühim” dedi.
Yönetmenliğini Hasan Sağlam’ın yaptığı, Dersim halk ozanları Delil Xıdır ve geçtiğimiz 1 Ağustos günü hakka yürüyen Hıdır Akgül’ün yaşamlarını, hikayelerini ve sanat hayatlarını anlatan belgesel film “Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi”nin galası Delil Xıdır’ın katılımıyla, Dersim Belediyesi Yeraltı Çarşıüstü’nde yapıldı. Cem Vazo’nun moderatörlüğü ve Cemal Taş’ın sunumuyla gerçekleştirilen galaya sanatçı Mikail Aslan ve Dersim eski Milletvekili Alican Önlü de katıldı.
“HENÜZ YAŞIYORKEN OZANLARIMIZA SAHİP ÇIKMALIYIZ”
Belgesel film gösteriminin ardından konuşmalara geçildi ve konuşmaların tamamı Kırmancki olarak yapıldı. İlk olarak söz alan araştırmacı-yazar Cemal Taş, belgeselde her iki ozanımızın da anlatılması gereken her şeyi anlattığını belirterek, “Dersim iyi ki var. Bir tarafımız Kırmancki, bir tarafımız Kırdaski. Dillerimiz, itikadımız, ozanlarımız var. Ama önemli olan ozanlarımız henüz yaşıyorken onlara sahip çıkabilmektir. Demem o ki kendinizi unutmayın, kim olduğunuzu unutmayın, dilinizi unutmayın” dedi.
“EDEBİYATIMIZI VE KÜLTÜRÜMÜZÜ UNUTURSAK GERİYE BİRŞEY KALMAZ”
Ardından sahneye çağrılan ozan Delil Xıdır, çok uzun yıllardır memleketine gelemediğini ama kılamlarını hep anadiliyle söylediğini, onunla hemhal olduğunu belirterek, “Dilimiz, edebiyatımız, kültürümüz çok mühimdir. Bundan 150-200 yıl önce halkımız nasıl yaşamış, başına neler gelmiş, kılamlarımız nasıl oluşmuş, şairlerimiz kimlerdi, bize neler söylediler, geriye neler bıraktılar, bunlar mühim. Bu yüzden diyorum ki edebiyatımızı hiç unutmayalım. Edebiyatı ve kültürü unutursak geriye hiçbir şeyimiz kalmaz. Bu yüzden ozanlarımıza, sanatçılarımıza sahip çıkmalıyız. İlla bize sahip çıkın demiyorum ama söylediklerimize, kılamlara, verilen ürünlere sahip çıkın” dedi.
Konuşmasında Hıdır Akgül’ü de anan Delil Xıdır, “Keşke aramızda olsaydı. Bu akşam Hıdır Akgül’le birlikte karşınızda olmayı planlamıştık. Birlikte hem konuşup hem de kılamlarımızı söyleyecektik. Hardê Dewreş ona döşek ve yorgan olsun, yeri gülistan olsun ve sesi kulaklarımızdan hiç eksik olmasın” dedi.
RINDEKA DERSİMİ KLAMININ HİKAYESİ
Kılamların hepsinin mutlaka kendisine özgü bir hikayesinin, efsanesinin olduğunu ve bunların da önemli olduğunu ifade eden Xıdır, kendisine ait bir kılamın hikayesini şöyle anlattı.
“Örneğin ‘Rındeka Dersim’ kılamını Avusturya’da yaptım. Yaşadığım yerde Tuna nehrinin kenarında bir meşe ağacı vardı, bir baktım ki yeni bir gelin gibi süslenmiş, kuşanmış ve çok güzel görünüyordu. Dersim’de de meşe ağaçları çoktur ve biz onların müptelasıyızdır. Ben o ağaca aşık oldum ve onunla konuşmaya başladım. Yakınımdan geçen bir Avusturyalı, ‘sen deli misin, kaç aydır bu ağaçla konuşuyorsun’ dedi. ‘Evet’ dedim. Dedi ‘niye’. Dedim ‘bu ağaca aşık oldum’. Sonra kendi hikayemi anlattım adama, bu ağacın bizim toprağın ağacı olduğunu söyledim. ‘Yok’ dedi ‘bu Avusturya’nın ağacıdır. Biraz konuştuk. Kendisinin de ressam olduğunu söyledi, sonra arkadaş olduk.”
“BİR TOPLUM DİLİNİ, KÜLTÜRÜNÜ UNUTTUĞUNDA İLK ÖNCE ÇAYIRLARINI TERKEDER”
Daha sonra konuşan Mikail Aslan ise, 20-25 yıl önce Almanya’ya gittiğinde, Delil Xıdır, Mehmet Çapan gibi bir çok ozanın dışarda gurbette olmasının kendisine büyük bir şans verdiğini, bu sayede onları yakından tanıma fırsatı bulduğunu belirterek, “Diyorlar ki bir toplum dilini, kültürünü unuttuğunda, ilk önce çayırlarını bırakır, onlardan uzaklaşır. Ozanlarımız söyleyemediklerimizi, içimizde kalmışları dile getiriyorlar. Gerçekliğimizi dile getiriyorlar. Onlar olmasaydı belki bugün bu gerçekliğimiz de yok olup giderdi” dedi.
Konuşmaların ardından Delil Xıdır ve Mikail Aslan sahne alarak kılamlar söylediler.
Eyüp Hanoğlu / DERSİM
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların SesiHawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi
PİRHA – Çok sayıda sivil toplum örgütleri ve gazeteciler, belgesel sinemacı Sibel Tekin’in tutuklanmasına tepki göstererek, Ankara’da basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Ne suçlama yapılırsa yapılsın kabul etmeyeceğiz, çünkü Sibel’i tanıyoruz. Belgesel film için çekim yapmak suç değildir” denildi.
Belgesel sinemacı Sibel Tekin’in tutuklanmasına tepkiler sürüyor. Demokratik kitle örgütleri ile gazeteciler ve sinemacılar, Sibel Tekin’in tutuklanmasına karşın İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın toplantısı yaptı.
“ABSÜRT KOMEDİ SAÇMALIĞINDA OLAN TUTUKLAMA KARARI”
İHD Ankara Şube Yöneticisi Sevinç Koçak “Sokağın Hafızası Tutuklanamaz. Bugün size, Türkiye’deki adalet sisteminin özeti mahiyetinde bir tutuklama süreci anlatacağız” diyerek şu açıklamayı yaptı:
“Belgesel sinemacı Sibel Tekin, 15 Aralık Perşembe günü sabah saatlerinde, insanların gün aydınlanmadan işe gitmesini konu alacak olan “Karanlıkta Başlayan Hayat” belgeseli için çekim yapmak üzere Tuzluçayır’a gitti. Çekim yaptıktan sonra üniversitedeki işine giderek günlük yaşamına devam etti. 16 Aralık Cuma günü saat 02:00 civarında, gece yarısı evine yapılan baskınla dijital arşivi ve kamerasıyla birlikte gözaltına alındı. Gerekçe olarak, sabah çekim yaptığı güzergâhta bir sivil polis aracını da görüntülemiş olması gösterildi. Yaptığı çekimin içeriği belli olduğu için, görüntüler incelenerek bırakılması beklenirken, yine belgesel için yaptığı eski çekimler de suç unsuru sayılarak 17 Aralık Cumartesi akşamı, çıkartıldığı nöbetçi mahkeme tarafından ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olma suçlamasıyla tutuklandı.
TEM dosyasında, savcının tutuklamaya sevk tutanağında, mahkeme heyetinin tutuklama kararında ya da cezaevine gönderilen belgelerde Sibel’in hangi örgütün üyesi olduğuna dair herhangi bir bilgi yer almıyor. Bu nedenle hangi örgütün tutuklusu olduğunu ne tutuklamaya sevk eden savcı biliyor ne tutuklama kararı veren mahkeme heyeti, ne Sibel biliyor ne biz biliyoruz ne de gönderildiği Sincan Cezaevi yönetimi. Bir absürt komedi saçmalığında olan bu tutuklama kararı, ne yazık ki son derece gerçek. Sayın savcı ve mahkeme heyetine, hukuksal dayanaklarla verilmediği açıkça belli olan bu kararı hangi gerekçeyle verdiklerini sormak istiyoruz. Sibel ve kamerasının hangi örgütün üyesi olduğuna karar vermelerini de merakla bekliyoruz.
“BELGESEL FİLM İÇİN ÇEKİM YAPMAK SUÇ DEĞİLDİR”
Sibel Tekin, Belgesel Sinemacılar Birliği üyesi bir sinemacıdır, video eylem aktivistidir, akademisyendir. Ankara’nın yakın tarihinin hafıza kaydıdır. Kamerası, Ankara sokaklarında hak arayan herkesin tanığıdır. Yaptığı tüm çekimler mesleğinin gereğidir ve belgesel film için çekim yapmak suç değildir.
Yıllardır sokağın kayıt kanıt hakkını savunarak çekim yapan Sibel Tekin’in, özgür kaldığında yine kamerasını eline alarak kaldığı yerden çekimlerine devam edeceğine şüphemiz yok. Ankara’da hak mücadelesi verenlerin de bu kentin hafızasına sahip çıkacağından kimsenin şüphesi olmasın. Baştan sona haksız ve hukuksuz ilerleyen bu tutukluluk sürecine derhal son verilsin! Belgesel sinemacı Sibel Tekin derhal serbest bırakılsın!”
“NE SUÇLAMA YAPILIRSA YAPILSIN KABUL ETMEYECEĞİZ”
Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı Tufan Taştan ise “Belgeselciler arkadaşlarını geri istiyor” dedi. Taştan, belgeselcilere yönelik son zamanda artan şiddet eylemlerine de dikkat çekerek şu açıklamayı yaptı:
“Sibel, 18 yıl boyunca, dünyanın her yerinden gelen yüzlerce filmle Türkiye’deki izleyicileri buluşturduğumuz Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’ne ve birliğimizin her türlü faaliyetine gece gündüz emek vermiş, güler yüzü ve sıcak enerjisiyle yanındakilere hep moral kazandırmış, kendi çalışmalarımızı da çekip belgelemeyi hiç ihmal etmemiş, yorulmak bilmeyen bir arkadaşımız. Ve gelecek kuşaklara bilgi-belge aktarma görevini gönüllü olarak üstlenmiş bir belgeselci. Çocuklarımız, gençlerimiz için iyi bir şeyler yapmaya çalışan herkesi cezalandırmak zorunda mıyız?
Haber verme-alma özgürlüğüyle birlikte kamusal alanda çekim yapma ve yayma hakkımız Anayasa’nın 26. ve 27. maddelerinde düzenlenen hükümlerle güvence altına alınmıştır. Çektiklerimizi, kurguladıklarımızı, ulaştığımız belgeleri gelecek kuşaklara aktarmak için arşivlemek meslekî sorumluluğumuzdur. Sibel, kimse adına değil hakikat adına bu sorumluluğu yerine getiriyor. Bu sorumluluğa sahip çıkmazsak kendimize belgesel sinemacı diyemeyiz.
Sibel Tekin ile ilgili hukukî süreci gözümüzü ayırmadan izleyeceğiz. Ne suçlama yapılırsa yapılsın kabul etmeyeceğiz, çünkü Sibel’i tanıyoruz. İnsanların hayatlarıyla oynamak bu kadar kolay olmamalı. Sibel Tekin derhal serbest bırakılmalı, el konan bütün ekipman ve arşivi eksiksiz geri verilmeli.”
PİRHA- Varto depremini anlatan ‘KAF KAF’ belgeseli, 10. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel kategorisinde jüri karşısına çıkacak.
Yönetmen Metin Dağ’ın, ilk yönetmenlik denemesi olan ve Muş’un Varto ilçesinde 19 Ağustos 1966’da 2 bin 394 kişinin yaşamını yitirdiği, 1500 kişinin yaralandığı 6,9 büyüklüğündeki depremini anlatan ‘KAF KAF’ belgeseli, 10. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel kategorisinde jüri karşısına çıkacak.
Prömiyeri 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapılan belgeselle deprem sonrası insanların çektiği acılar, devamında başlayan göç ve acı hikayeler üzerinden farkındalık oluşturulması amaçlanıyor.
Metin Dağ, ilk yönetmenlik denemesi olan ‘KAF KAF’a ilişkin yaptığı değerlendirmede, depremin yaşattıklarını unutmanın çok zor olduğunu, geride büyük hasarlar ve travmalar bıraktığını belirtiyor.
Yönetmen Metin Dağ, belgeselin hikayesini şöyle aktarıyor:
“Ahmed Arif, ‘Anadolu’ şiirinde “Havva Anan dünkü çocuk sayılır, ben Anadolu’yum” diye boşuna dememiş.
Anadolu’nun oluşumu 300 milyon yıl önceye dayanıyor. Ama dünya için çok uzun bir zaman değil demek ki, hala yerleşmeye çabalıyor yer kabuğu. Fay kırıkları içinde en tehlikeli ve gözü kara olanı Kuzey Anadolu fay hattı. 4 milyon yıldır ara ara yokluyor yeryüzünü. Şehirleri, binaları, hayatları ortadan ikiye ayırıp gidiyor, kükreyen bir yeraltı canavarı gibi.
Sadece gitmek zorunda olanların gittiği Varto gibi uzak kasabaları da, imparatorlukların başkenti METROPOL İstanbul’u da tarih boyunca yaralamaya devam ediyor bu canavar…
Varto’dan bir insan bağırsa, dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan İstanbul’da duyan olmaz belki. Ama bu fay bir kükredi mi, İstanbul’dan bile duyulur ayak sesleri.
Varto’dan İstanbul’a böyle bir kader ortaklığı var. Ne acı ki, bu kader ortaklığı bir fay hattı üzerinden uzanıyor.
İnsanın kişisel tarihinin rotasının bir fay hattı olması kaderin cilvesi mi, yaşamın mesajı mı bilinmez. Ama benim hayat hikayem biraz böyle.
Kişisel tarihimin kökleri Varto’da. Sinemasal köklerim ise İstanbul’da. Eğitimim, ilk kamera tutuşumun şehri İstanbul. Tıpkı fay hattı gibi yaşam çizgim.
1966’da annemin, babamın, akrabalarımın yaşadığı kasaba Varto’da büyük bir deprem oldu. 19 Ağustos saat 14.22’de olan depremde 2394 kişi hayatını kaybetti.
Koca bir köy toplu mezara dönüyor. Günlerce sesler duyuyorlar mezarlardan. Korkularından duyduklarını sandıkları sesler değil. Öldü sanılan, canlı canlı mezara gömülen anaları, babaları, çocukları, eşleri. Belki mezarda bile enkaz altında olduğunu sanıyorlar, “beni çıkarın” diye haykırıyorlar.
“Bizi deprem değil, cehalet, yoksulluk öldürdü” diyor depremi yaşayan bir amca. Dünya aya ayak basmak için hazırlanırken Varto daha radyoyla bile tanışmamış çünkü. Köyden öte bir dünya olduğunu ancak depremden sonra fark edebiliyorlar. Onları dünyaya bağlayan kapıyı korkunç bir fay kırığı açıyor sanki.
Hani derler ya, ölen kurtulur, asıl acı geride kalanlarındır diye, depremleri de öyle görürüm ben. Depremin ardından yıkılan hayatları… tıpkı enkaz altında durmuş saat gibi durdurur zamanı. Yeni bir hayat yolu seçmen için yapılan tehditkar bir uyarı gibidir.
Deprem göçtür benim için. Kimisini bu dünyadan öte dünyaya göç ettirir, kalanları da başka diyarlara. Yüzlerce aile göç etti bu depremin ardından. Türkiye’nin dört bir tarafına, Avrupa’ya, Amerika’ya… sadece yerin kabuğunu değil, hayatları da ikiye böldü. Aşkları, hayalleri, evlilikleri, umutları…
Bu belgeselde işte bu yolculukları anlatmak istiyorum. Fay hattının izleğindeki o göç yollarını. Tıpkı binalar gibi yıkılıp yeniden yapılan hayatları.
İnsanın canını yakan, tüylerini diken diken eden, dinlemenin de anlatmanın da hiç kolay olmadığı hikayeleri. Depremi yaşayan amca iki kelime ile özetlediği gibi “Anılarımız, acılarımızdır” tıpkı hikayelerimiz gibi…”
PİRHA-Daha önce Dersimli Halk Ozanı Silo Qiz belgeseli ile tanınan yönetmen Bülent Boral ‘Taşlarla Konuşan Adam’ adını verdiği belgeselde Mehmet Kuşman’ın yaşamından ve Urartucayı öğrenme sürecinden bir kesit anlatıyor. Film, ilk olarak Brezilyada düzenlenen Altın Klaket Film Festivalinde gösterildi. Ödüller aldı. İstanbul’da düzenlenen Documentarist Film Günleri kapsamında 30 haziranda gösterilecek.
82 yaşındaki Mehmet Kuşman Van’da bulunan ve M.Ö. 764-734 yıllarında Urartular tarafından yapılan Çavuştepe Kalesi’nde 60 yıldır bekçilik yapıyor. Kuşman kendi çabası ile Urartuca öğrendi ve bu sayede dünyada Urartuca bilen 12, Türkiye’de ise yedi kişiden biri oldu. Ayrıca Kuşman dünyada Urartuca yazabilen tek kişi unvanını taşıyor. Mehmet Kusman hakkında çok sayıda haber yapıldı. Üniversitelerdeki akademisyenler tarafından Urartu tarihi ile ilgili sürekli ziyaret edilip düşünceleri alındı ve hatta Amerikalıların daveti üzerine gidip Amerika’da seminerlere katıldı.
Şimdilerde ise Mehmet Kusman bir belgesel filme konu oldu. Daha önce Dersimli Halk Ozanı Silo Qiz belgeseli ile tanınan yönetmen Bülent Boral ‘Taşlarla Konuşan Adam’ adını verdiği belgeselde Mehmet Kuşman’ın yaşamından ve Urartucayı öğrenme sürecinden bir kesit anlatmakta. Film, ilk olarak Brezilyada düzenlenen Altın Klaket Film Festivalinde gösterildi. Sonrasında A.B.D de düzenlenen Ceylon Uluslararası Film Festivalinde Mansiyon ödülü aldı. Ayrıca Frankfurt Türkiye Filmleri Festivalinde finalist olarak seçildi. Türkiye’de ile ilk gösterimi ise İstanbul da düzenlenen Documentarist Film Günleri kapsamında 30 Haziran’da gerçekleşecek.
Bülent Boral ile belgeseli ve Kürt sinemasını konuştuk.
Merhaba. İlk olarak sizi tanımakla başlayalım. Sanat ya da sinema geçmişinizden biraz bahseder misiniz?
Tabii… Bingöl – Yayladere Herdif köyü doğumluyum. Çocukluğumun tamamı köyde geçti. 1985 yılında aileyle birlikte İstanbul’a göç etmek durumunda kaldık. O tarihten bu yana İstanbul’da yaşamaktayım. 1995 yılından itibaren yöre derneğimiz olan KAYY-DER de çalışmaya başladım. O dönem KAYY-DER de ağırlıklı olarak kültürel ve sanatsal çalışmalar yürütülmekteydi. Birçok alanda kurslar düzenleniyordu. Farklı disiplinlerde oluşturulan grupların üretimlerinin tamamı Kürtçeydi. İlk Kürtçe tiyatroyla da KAYY-DER de karşılaştım. Tiyatro kursuna yazılarak belli bir eğitimden sonra tiyatro grubuna dahil oldum. Aynı zamanda 1997-1998 yıllarında Kadıköy Kalk Eğitim Merkezinde tiyatro eğitimi aldım. 1996-2005 yılları arasında birçok Kürtçe tiyatro oyununda oyunculuk ve yönetmenlik yaptım. Ayrıca 2003 yılında Ahmet Soner’in yönettiği Demokrat Hacı-Demokrat Bacı adlı televizyon filminde rol aldım. 2004 yılında yine Ahmet Soner’in yönettiği Veger (Dönüş) adlı filmde reji asistanlığı yaptım. 2008 yılından sonra Mezopotamya Sinema Kollektifinde çalıştım. İlk belgesel filmim olan Dersimli Halk Ozanı: Sılo Qız’ı 2011 yılında çektim. Sonrasında sinemadan biraz uzaklaşmış olmakla birlikte ikinci belgesel filmim olan Taşlarla Konuşan Adam’ı 2022 yılı itibariye tamamlamış oldum.
Taşlarla Konuşan Adam belgesel fikri nasıl doğdu?
Mehmet Kuşman’ı ilk olarak basında çıkan bir haber aracılığı ile tanıdım. Haberde Mehmet amcanın Van’da bir kalede bekçilik yaptığı, sonrasındaysa dünyada Urartuca’yı bilen sayılı kişilerden biri haline geldiği belirtilmekteydi. Bu haber bana çok ilginç geldi. 2600 yıl önce yok olmuş bir dili öğrenmenin hiç de kolay olamayacağı ortadaydı. Üstelik bu işi köyde doğmuş, orada büyümüş ve ortaokulu dışarıdan bitirebilmiş birinin başarmış olması bana çok ilginç geldi. Daha sonra Van’a giden bir arkadaşım da Mehmet amcadan söz edince konuyu daha fazla irdelemeye başladım.
Yani Mehmet Kuşman’ın Urartucayı öğrenme çabası mı sizi bu belgeseli çekmeye yöneltti?
Evet. Mehmet amca 2600 yıl önce yok olmuş bir dili öğrenmenin çabası içinde olmuş yıllarca. Kayıp bir dilin izini sürmüş. Bu çabayı çok önemsedim. Konuyu irdelerken aynı zamanda Mehmet amcayı kendimle karşılaştırdım. Ve çevremde anadili ile bağı zayıf olan herkesle karşılaştırdım. Çünkü bizler bırakalım dille ilgili çalışmalar yürütmeyi, anadilimizi konuşmaktan dahi imtina ediyoruz. Başta Kırmançki-Zazaca olmak üzere birçok dil yok olma sınırında ne yazık ki. Bütün bunları düşünürken Mehmet amcanın bu azminin, bu çabasının bir belgesele dönüşmesi gerektiği fikri ortaya çıkmış oldu.
“60 YILDIR ÇAVUŞTEPE KALESİNDE BEKÇİLİK YAPIYOR”
Belgeselde Mehmet Kuşman’ı hangi yönleri ile işlemeye çalıştınız?
Mehmet amca 60 yıldır Çavuştepe kalesinde bekçilik yapıyor. Urartucayı tamamıyla kendi çabası ve azmiyle öğreniyor. Büyük bir sabır ve kararlılıkla inandığı yoldan yürümeye devam ediyor. Zaman zaman çok zorlanıyor. Umutsuzluğa kapıldığı dönemler oluyor. Vazgeçtim, bırakıyorum, artık yapamayacağım dediği dönemler oluyor. Böyle dönemlerde de kaleye kazı için gelen hocalardan güç alıyor. Hocalar bu işi bırakmaması gerektiğini ve mutlaka başaracağını söylüyor. Ve hocalardan aldığı bu güçle Mehmet amca tekrar devam ediyor. Üç yıllık bir çalışma sonucunda Urartuca alfabeyi oluşturuyor. Dili öğrenme süreci ise yirmi yılını alıyor. Şimdilerdeyse Mehmet amca dünyada Urartuca okuyabilen çok az sayıda kişi konumunda. Urartuca yazabilen ve yazdıklarını taşlara nakşedebilen ise tek kişi. Belgeselde tüm bu özellikleri işlemeye çalıştım. En çok da Mehmet amcanın yalnızlığını vurgulamaya çalıştım. Çünkü az önce sıraladığım tüm bu özellikler biraz da yalnızlığı ile alakalı. Kaledeki görevi nedeniyle Mehmet amca oradan ayrılamıyor. Vaktinin büyük çoğunluğunu kalede tek başına geçmek durumunda kalıyor. Dolayısıyla bu yalnızlık durumu onun daha fazla yoğunlaşmasını sağlıyor ve motivasyonunu arttırıyor. Bu nedenle çekimleri kaleyle sınırlı tuttum. Daha çok kendisiyle baş başa olma halini ve kaleyle olan ilişkisini işlemeye çalıştım.
Filmi çekerken Mehmet Kuşman’la ilgili en çok dikkatinizi çeken onun hangi özellikleri oldu?
Mehmet amca ilerlemiş yaşına rağmen oldukça enerjik biri. Yerinde duramayan bir yapısı var. Adeta kabına sığmayan biri. Aynı zamanda içinde sürekli bir öğrenme isteği var. Tarihi öğrenme, Urartularla ilgili bilinmeyenleri öğrenme ve bu öğrendiklerini geleceğe aktarma isteği var. Aynı zamanda pişmanlıkları da var. Zamanını verimli kullanamadığına dair pişmanlığı ve özeleştirisi var. Bu kayıp dillerin bu kadar önemsediğini bilseydim Asurcayı öğrenirdim diye bir sözü de var.
Film şimdiye kadar kaç festivale katıldı, kaç ödül aldı ve filme izleyici ilgisi nasıldı?
Film, ilk olarak Brezilyada düzenlenen Altın Klaket Film Festivalinde gösterildi. Sonrasında A.B.D de düzenlenen Ceylon Uluslararası Film Festivalinde Mansiyon ödülü aldı. Ayrıca Frankfurt Türkiye Filmleri Festivalinde finalist olarak seçildi. Gösterimlere katılamadım. Bu nedenle izleyicinin ilgisi konusunda bir şey söyleyemiyorum. Türkiye’de ilk olarak İstanbul’da Documanterist Belgesel Günleri kapsamında 30 haziranda gösterilecek.
Daha önce Dersimli halk ozanı Silo Qiz belgeseli yapmıştınız. Çok değerli bir çalışma idi. Halk ozanları, çîrokbêj ve dengbêjlerin sinema sanatı için önemi nedir sizce?
Ozanlığın, dengbejliğin sinema sanatındaki önemi elbette çok önemli. Çünkü bizim yazılı bir edebiyat geçmişimiz yok ne yazık ki. Ya da çok az var. Bizim edebiyatımız daha çok söze dayalı. Tarihimizi gelecek kuşaklara anlatma biçimimiz sözel. Bu sözel anlatım ozanlar ve dengbejlerler aracılığıyla günümüze kadar aktarılabildi. Ozanların ve dengbejlerin aktardığı kılamlar sayesinde bizler son yüzyılda hatta son iki yüz yılda toplumuz içinde neler yaşandığını öğrenebiliyoruz. Hangi olayların toplumda ne gibi kırılmalara yol açtığını bu kılamlar aracılığıyla öğrenebiliyoruz. Kılamlarımızda sinematografik öğeler çok fazla. Örneğin ben Silo Qiz’ı dinlediğim vakit bazen kendimi bir zaman tünelindeymişim gibi hissediyorum. Bu hissetme haliyle birlikte kendimi o olayın içinde bulduğum dahi oluyor. Neden böyle? Çünkü bu kılamlarda duygulu bir biçimde olayların gelişim şekli anlatılıyor. Coğrafi tasvirler, kişi ve yer adları çok ince ayrıntılarıyla anlatılıyor. Ve bu aynı zamanda tarihimizin anlatımı oluyor. Dolayısıyla dengbejlik ve ozanlık geleneği bizim genel anlamda sanatsal üretimimize, aynı zamanda sinemamıza da büyük oranda kaynaklık etmektedir.
“KIRMANÇ-ZAZA SANATÇILAR ÜRETİMLERİNİ MUTLAKA KENDİ DİLLERİNDE YAPMALILAR”
Siz kendiniz Bingöl ün Alevi ve Zazalarındansınız. Alevi ve Zaza tarihinin, kültürünün, öykülerinin yeterince sinemaya aktarıldığını düşünüyor musunuz?
Ne yazık ki bu konuda büyük bir eksiklik söz konusu. Kırmançki-Zazaca çekilen film sayısı birkaç belgesel ve kısa filmin ötesine geçemedi. Aleviler açısından da durum çok farklı değil. Müzikal üretimler hariç sinemada ve diğer sanat alanlarında üretimler çok az. Üstelik Kırmançki-Zazaca yok olma sınırında olan bir dil. Gelecekte yok olacak diller arasında gösteriliyor. Çok yoğun bir Kırmanç-Zaza nüfusu olasına rağmen dil ile kitle arasındaki bağ zayıflamış durumda. Bir kopuş söz konusu. Bu nedenle Kırmançki-Zazaca üretimler çok önemli. Ne kadar çok üretim olursa dilin varlığını sürdürmesi ve kitlesiyle bağı o kadar güçlenecektir. Bu nedenle başta sinemacılar olmak üzere bütün Kırmanç-Zaza sanatçılar üretimlerini mutlaka kendi dillerinde yapmalıdır. Ve bu üretimleri mümkün olduğunca çoğaltmalıdır.
Kürt sineması ne aşamada sizce?
Kürt sineması adına bugüne dek çok önemli üretimler gerçekleşti. Kürt yönetmenler yaşadıkları ülkelerde çektikleri filmlerle katıldıkları festivallerde birçok ödül aldılar. Kürtlerde hem geçmişte hem de günümüzde yaşanmışlıklara dair çok fazla hikâye var. Henüz bu hikâyelerin büyük çoğunluğu sinemaya aktarılamadı. İyi eğitim almış sinemayla ilgili genç bir kuşak var. Bu genç kuşağın zaman içinde bu hikâyeleri derleyip, toparlayıp sinemaya aktaracağına inanıyorum. Şu an film üretiminde bir durağanlık olsa da kısa sürede bunun aşılacağı kanısındayım.
“BU KARANLIK GÜNLERİ AŞACAĞIMIZA İNANIYORUM”
Son zamanlarda Kürt sanat ve sanatçılara karşı yasaklamalar ve baskılar daha yoğunlaşmış durumda. En son sizin filminizin kurgusunu yapan sinemacı Erhan Örs de basit gerekçelerle tutuklandı. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?
Buradan Erhan arkadaşımıza sıcak selamlarımızı gönderiyoruz. Ve kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmasını diliyoruz. Evet baskılar ve yasaklamalar son dönemlerde giderek yoğunlaştı. Sanatçıların kendilerini ifade edebilecekleri alanlar zaten çok sınırlı. Bu sınırlı alanlar da yasaklamalarla daha da daraltılmak isteniyor. Özellikle Kürt ve muhalif sanatçıların toplumla buluşması engellenmek isteniyor. Buna karşın elbette umutlu olmaya devam etmek gerekiyor. Daha fazla üretmemiz, ürettiklerimizi daha çok insana ulaştırmanın yollarını aramaya hep birlikte devam etmemiz gerekiyor. Ben mevcut durumun bu biçimiyle devam edemeyeceği kanısındayım. Bu karanlık günleri aşacağımıza ve çok daha özgür ortamlarda sanat üretimlerine devam edeceğimize inanıyorum.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Halkımızın sanatçılara olan desteği ve katkısı daha fazla olmalıdır. Zaten çok sınırlı olan üretimlere halkın desteği devam ederse sanatçılarda daha çok üretmiş olurlar.
PİRHA- Yönetmen Medet Dilek, Koçgiri Katliamı’nı anlattığı ‘Taş düğmeler’ isimli belgeselini PİRHA’ya anlatarak, “Bu katliam bir sır olarak tutulmak isteniyordu, üstü kapatılmak, unutturulmak isteniyordu. Ben de yaptığım sinemayla unutturulmak isteneni, saklananı ortaya çıkarmak istedim. İnsanlar izlesin gerçekleri öğrensin istedim” dedi.
Yönetmen Medet Dilek, Koçgiri Katliamı’nı anlattığı ‘Taş düğmeler’ isimli belgeselini anlattı.
Belgeselin üç yıl gibi uzun bir süre hazırlıklarının sürdüğünü belirten Dilek, bu süre zarfında Koçgiri bölgesinin birçok yerini gezdiğini, katliama ilişkin çok fazla okumalar, araştırmalar yaptığını aktardı.
Bugünü anlamanın tarihi anlamaktan geçtiğini de kaydeden Dilek, egemen güçlerin belirli kesimleri yok etme çabalarının günümüzde de hala devam ettiğini söyledi.
“YAPTIĞIM SİNEMAYLA UNUTTURULMAK İSTENENİ, SAKLANANI ORTAYA ÇIKARMAK İSTEDİM”
Belgeselin çekim aşamasını anlatarak sözlerine başlayan Dilek, canlı tanık bulma noktasında çok zorluklar yaşadıklarını aktardı.
Dilek, katliam 1921 yılında gerçekleştiği için o dönemi yaşayanların hayatta olma ihtimalinin düşük olduğunu dile getirerek, “O döneme canlı olarak tanıklık eden iki kadına ulaşabildik sadece. Şu anda bu iki kadın da hayatta değil. Bölgeye çıkmadan önce birçok okuma yaptım, araştırma yaptım, bir takım görüşmeler yaptım ve bunların sonucunda kendime bir yol haritası belirledim. Uzun yıllardır Koçgiri Katliamı’na ilişkin böyle bir belgesel çekme isteğim vardı. Çünkü karanlıkta kalmış, anlatılmayan konuları, olayları araştırmak, onları gün yüzüne çıkarmak beni çok cezbediyor. Bu katliamda bir sır olarak tutulmak isteniyordu, üstü kapatılmak, unutturulmak isteniyordu. Ben de yaptığım sinemayla unutturulmak isteneni, saklananı ortaya çıkarmak istedim. İnsanlar izlesin gerçekleri öğrensin istedim. Ben o yörede doğdum büyüdüm. Benim çocukluğumda bu katliam hiç anlatılmıyordu, saklanıyordu. Gerçekte orada ne oldu? Bu katliam nasıl gerçekleştirildi? Bunları anlatmak istedim” dedi.
“KATLİAMIN GERÇEKLEŞTİĞİ YERLERİ GÖRMEK BENİ ÇOK ETKİLEDİ”
Belgeselin çekim aşamasında kendisini etkileyen durumlardan da bahseden Dilek, en çok o döneme canlı tanıklık etmiş olan iki kadından etkilendiğini belirterek, “Bu katliamı canlı olarak yaşayan sadece iki kişi kalmıştı. Onun dışında bir canlı tanık yoktu. Belgeselde diğer konuşan kişiler katliamı yaşayanların birinci dereceden, ikinci dereceden yakınları. Bu süreçte beni etkileyen diğer bir husus da katliamın yaşandığı yerleri görmem oldu. Örneğin bir mağara vardı, o mağara Koçgiri Katliamı’ndan kaçıp orada gizlenmeye çalışanların sığındığı yerdi. Mağaraya kaçanlar, orada küçük küçük odalar oluşturmuşlar. Çok etkileyici bir yerdi ve ben oranın içerisine girip yeterince bir inceleme yapamadım. İnsanı bir yandan korkutuyor da. Bir de insanların atıldığı bir uçurum vardı. Orayı yakından görmek, orada bulunmak da beni çok etkiledi” şeklinde konuştu.
“ÇOCUKLAR OYUN OYNARKEN, ÖLDÜRÜLÜP GÖMÜLEN İNSANLARIN DÜĞMELERİNİ BULMUŞ”
Belgeselin adının ‘Taş düğmeler’ olmasının nedenini anlatan Dilek sözlerine şöyle devam etti:
“Orada yaşanmış bir olaydan kaynaklı bu ismi koyduk. Katliam sırasında ölen insanlar kıyafetleri ile birlikte toplu mezarlara gömülmüşler. Katliamın üzerinden yıllar geçtikten sonra o köyde yaşayanların çocukları oyun oynarken, bir yeri eştiklerinde düğmelerin çıktığını görüyorlar. Oradaki düğmeleri topluyorlar çocuklar. Ailelerine götürüyorlar. Hepsi taş düğmeler. Aileleri bunları nereden buldunuz, diye soruyor. Onlar da oyun oynarken şurada bulduk, diyorlar. Aileler tabii katliamı bildikleri için anlıyorlar. Böylelikle ortaya çıkıyor. Aileler sonrasında çocuklara o düğmeleri götürüp, tekrar aynı yere gömmelerini istiyor. Hayatını kaybedenlere atıfta bulunmak için anlatılan bu olaydan dolayı adını ‘Taş düğmeler’ koydum.”
“BU BELGESEL TARİHE TANIKLIK EDİYOR”
Koçgiri Katliamı’nı anlamak, tanıklarından dinlemek isteyenlerin mutlaka bu belgeseli izlemesi gerektiğini ifade eden Dilek son olarak şunları dile getirdi:
“Ülkemizde çeşitli dönemlerde katliamlar olmuş. Her zaman bir karanlık dönem yaşanmış. Bugün de o dönemlerden birisini yaşadığımızı düşünüyorum. Toplumda umutsuzluk ve karamsarlık zirveye çıkmış durumda. Bu belgesel tarihe tanıklık ediyor. Tarihi iyi öğrenemezsek geleceği de yeterince şekillendiremeyiz diye düşünüyorum. Tarihten ders çıkarmalıyız. Bu belgeseli izleyenler tarihle bugünü bağdaştırabilirler. Bugün, tarihte gizlidir. Başka bir motifle, başka bir biçimle bu tür katliamlar, yok etmeye çalışmalar devam ediyor.”
PİRHA- Annenin müzisyen, oğlun ise sinemacı olduğu Çokbilir ailesinin sanat çalışmaları hızla devam ediyor. Birçok engele rağmen üretiminden vazgeçmeyen anne Naciye Çokbilir, şimdi zakirlik yolunda gayretle ilerliyor. Oğul Cevahir Çokbilir de hem okuyor, hem de yeni projelere imza atıyor.
Besteci, oyuncu ve aynı zamanda zakir olan Naciye Çokbilir ve sinemacı-yönetmen ve müzisyen oğlu olan Cevahir Çokbilir ile çalışmalarına dair konuştuk.
İlk olarak Naciye Çokbilir’in yaşam hikayesini dinlemek için mikrofonumuzu uzattık. Antep’in Kuzuyatağı köyünde doğan Naciye Çokbilir, sonrasında Yavuzeline bağlı olan ‘Halilbaş’ isimli küçük bir köye taşındıklarını belirterek sohbete başladı. Çocukluğunun bu köyde geçtiğini anlatan Çokbilir, köyünde okul olmadığı için çevre köylerde ilkokul dörde kadar okuyabildiğini, 5. sınıfı yarı yıl tatiline kadar okuyup daha sonra bırakmak zorunda kaldığını anlattı. Naciye Çokbilir, ilkokul diplomasını alabilmek için ise açık öğretime başvurduğunu da sözlerine ekledi.
“Köyümüzde okul olmadığı için teyzemin yaşadığı köy olan Aşağı Kayabaşı’ya amca çocuklarıyla birlikte gittik. O köyde okumaya çalıştık, başkalarının evlerinde kaldık” diyen Naciye Çokbilir, o döneme ait yaşadıkları zorlukları şu sözlerle anlattı:
“İnsanlarda zaten yokluk var. Evlerde su, elektrik yok. Eşeklerle derelerden su getiriliyor. Banyosu, yemeği, çamaşırı zor oluyordu gerçekten. Baktık olmayacak okulu bırakmak zorunda kaldım ama müziğe de okulda ilkokul öğretmenim Birsen Mert sayesinde başladım. Aşağı Kayabaşı köyünde okurken teyzemin köyünde takvim yapraklarında şiirler görürdüm. O zamanlar beste yapardım. Bir gün öğretmen “İçinizden birisi çıksın türkü söylesin” dedi. Arkadaşım “Hocam Naciye beste yaptı” deyince öğretmen beni ayağa kaldırdı türküyü söyletti. O gün bugün aslında sürekli içimde bir duygu. Kendimi bildiğimden beri gelenekte de var zaten bizim köyde, her evde bir bağlama vardır. Evde köşede asılı bağlamayı gizli gizli alıp çalmaya çalışırdım. Dört abim var, dördü de çalıyordu.
Tabi kız çocuğu olduğumuz için zaten rahat söylemiyorduk. Bir gün tarlada ineklere ot getirmeye çalışırken türkü söylemiştik, bizi komşu köylerden şikâyet etmişlerdi, dayılarım duymuş bayağı üzerimize yürümüşlerdi. Trajik bir hikâye…”
“ANTEP’TE KIZLAR TÜRKÜ SÖYLEYEMEZ, SAZ ÇALAMAZDI”
Naciye Çokbilir, 1993 yılında Antep’ten Antalya’ya göç ettiklerini belirtti. Bu arada Cevahir isminde bir oğlunun dünyaya geldiğini anlatan Çokbilir, yaşam hikayesine dair şöyle devam etti:
“1993’te Antalya’ya geldikten sonra ben de rahatladım. Antalya coğrafya olarak rahat bir şehir. Tabi Antep’te kızlar türkü söyleyemez, saz çalamaz, gülemez, eğlenemezdi. Kız çocukları sürekli kendi büyüklerine ve çevresindeki büyüklerine el pençe duracak.
Antalya’ya taşındıktan sonra kendimi derneklere, STK’lara attım. Korolara katıldım, sürekli müzik yapabilmek için bir ortam yaratmaya çalışıyordum. Bir yandan da yaşam savaşı veriyoruz tabi; gelmişiz yeni bir ortam, otellerde kat temizliklerine girdim. Yaşamımızı devam ettirebilmek, Cevahir’i okutabilmek için…
Kendi işlerimizi kurduk ancak ters giden birçok şey oldu. Ama hiç pes etmeden sürekli bağlama çalmaya çabaladım. Halk eğitimde kursa da gittim. Zaten Antep’teyken birkaç türkü çalıp söylüyordum. Buraya geldikten sonra onu ilerletmeye çalıştım. Sonrasında aileden ‘bu saatten sonra sanatçı mı olacaksın? Sazı ne yapacaksın çocuğuna bak, evinin işine bak’ diyenler oldu. Ama bunları hiçbir zaman dinlemeyip dikkate almadım.
Okumak ve müzik yapmak her zaman hayalimdi. İlk olarak Antalya halk müziği korosunda 15 yıl korist ve solist olarak çalıştım. Birçok konserde sahne aldım. Sonra otellerde üç kadın, grup olarak fasıl yapmaya başladık. Daha öncesinde zaten bazı bar ve restoranlarda çalıp söylüyorduk. Profesyonel anlamda adım atmıştım. Çünkü geçim derdimiz vardı, sürekli aileye ekonomik anlamda katkıda bulunmak gerekti.
Cevahir üniversiteyi bitirdikten sonra 2016 yılında albüm yapmaya karar verdim. ‘Barak ve Çepni türküleri’ adında bir albüm yaptım. Artık belli bir olgunluğa eriştiğimi düşünerek önce kendi yöremden türküler derleyerek albüm yaptım. İkincisi yine kendi bestem “Gelme Bel Bağlama Dünya Malına” değerli sanatçımız Oğuz Aksaç’la düet yaptık. Şiir de Maraşlı Derviş Rıza Agcadağ abimizin şiiriydi. Ondan sonra Ezo Gelin’le birlikte 8 tane klibimiz oldu. Bütün kliplerimi oğlum Cevahir çekti. Deyiş olarak yaptığımız klipler ‘Nesini Söyleyim Canım Efendim, Ali Ali Deyip Neylilersin’ bunlar profesyonel anlamda yaptıklarımız. En son yaptığımız ‘Gurbet Türküsü’ o da çok yakın zamanda yayınlandı.”
“HİÇBİR ZAMAN HEDEFLERİMDEN VAZGEÇMEDİM”
Naciye Çokbilir, Barak ve Çepni türkülerine neden önem verdiğine dair de konuştu. “Öncelikle insan kendi kültürüne sahip çıkmalı” diyen Çokbilir, Barak ezgilerinin kadınlar tarafından çok az seslendirildiğine işaret etti. Barak eserler duyarak büyüdüğünü söyleyen Çokbilir, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Çepni ve Baraklar Türkiye’nin birçok yerine yerleşmişler. Kendi kültür ve yaşamlarını devam ettirebilmek için türkülerinde dile getiriyorlar. Ben de oradan yola çıkarak şu anda zaten Alevi derneklerinde de görev alıyorum. Kendi geleneğimizi, türküleri, deyişler söylemeyi de seviyorum. Etkinliklerde, cemlerde çalıp söylemeye çalışıyorum. Sazımı ilerletmeye çalışıyorum. Eksiklerim yok mu var ama sevdiğim için hem türkü anlamında hem bilgi anlamında hem saz anlamında kendimi yetiştirmeye çalışıyorum.
Cemler olduğunda bir ihtiyaç doğduğunda çok fazla kadın zakirleri görmüyoruz ama ‘ben neden zakirlik yapmayayım?’ diye bu yola girdim. Hani bazen cemler olduğunda çalıp söylüyoruz, ben nefesler okuyorum çok yeterli olmadığımı düşünüyorum. Bu yolda kendimi yetiştirmeye çalışıyorum. Zaten bu kültürün insanlarıyız, neden yapmayalım? Yani insan geliştikçe kendini yükseğe taşıdıkça birçok sorunu o şekilde yenebileceğini düşündüğüm için hayat felsefem bu. Buna inanıyorum, bu yolda devam etmeye çalışıyorum.
Müziği çok seviyorum, sevdiğim için de bunca baskıya, yasaklamaya, engellere rağmen yapmaya çalıştım hiçbir zaman hedeflerimden vazgeçmedim. Bundan sonra da mümkün olduğunca bu işleri sürdüreceğim. Türkiye şartlarında zaten sanatla ilgilenenler pandemi döneminde çok zor durumdalar. Çok sanatçı arkadaşımız intihar etti. Bu sanatı yürütmek çok zor ama yine de kendim evde de olsam çalıp söyleme geleneğini bırakmadan sürdürmeye çalışıyorum. Gerçekten Türkiye’de artık yaşamak bir sanat. Günümüzü kurtarmak için kılı kırk yarıyoruz. Zaten sanata da değer kalmadı. Örneğin bir türküyü 15 bin TL’ye mal ediyoruz. Klipleri oğlum Cevahir çektiği halde… Para kazanamazsan nasıl devam ettireceksin? Ancak amatör ruhla devam ettireceğiz. Bu şekilde yol yürümeye çalışacağım.”
BU TOPRAKLARIN KÜLTÜR VE TARİHİNİ SİNEMAYA TAŞIDI!
Cevahir Çokbilir de “Bağlama bizim yaşam tarzımız” diyerek sohbete dahil oluyor. Annesiyle birlikte yaptığı çalışmaları ‘geleneksel olan ile modern tekniğin buluşması olarak’ tarifleyen Cevahir, “Bu tür eserleri aslında daha çok seviyorum” diye de ekliyor.
Ankara Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü’nde lisans eğitim tamamlayan Cevahir Çokbilir, ardından Marmara Üniversitesi’nde sinema TV bölümünü yüksek lisansını da tamamladı. Profesyonel anlamda yaptığı ilk çalışmanın festivallere giden “Maşuk” isimli film olduğunu belirten Cevahir Çokbilir, Anadolu’da zakirlik yapmış bir dedenin hikayesine odaklandığını anlattı. Cevahir Çokbilir, yaptığı o çalışmanın detayına dair şunları aktardı:
“Filmdeki kişi Ankara’da bir arkadaşımın dedesiydi. “Dedem yaşlandı ve köyde çok fazla çalıp söyleyen de kalmadı. Muhabbet ortamları artık azaldı, bir belgeselini yapsak nasıl olur” dedi. İlk filmim olacaktı ve biraz da heyecanlandım. Zaten kültürel anlamda da Anadolu’nun en köklü geleneklerinden birinin taşıyıcısıydı Hasan Dede. Işıklar içinde uyusun onu kaybettik. İlk filmim ‘Maşuk’ öyle oldu. Filmin konusu; Anadolu’nun birçok yerinde zakirlik yapmış, zamanında Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş’la birlikte muhabbetlere, düğünlere gidip beraber çalmış bir dedenin hikayesiydi. Uluslararası birçok önemli festivallerde gösterildi Maşuk.
O dönem 2012 yılıydı. Ardından ben üniversiteye başlarken 12 Eylül’le ilgili bir belgesel filmi çekmek istiyordum. O zaman öğrenciyim, yaparak öğrenme aşamasındayız. Tabi setlere gidiyoruz, daha önce film setlerinde de bulundum, çalıştım ama kendi filmini yaparken birazcık başlayacağı yeri insan merak ediyordu. Nar zamanının ortaya çıkışı ise şöyle gelişti. ‘Nar Zamanı’ ara tatilde Ankara’da okuduğum yıllarda tatile geldim ve 12 Eylül ile ilgili bir film yapmak istediğimi söyledim. Tabi bunu daha öncede telefonda da görüşmüştük. O arada annem bazı notlar almış taslak halinde 12 Eylül’le, o dönem yaşadıkları ile ilgili. Anneannem o dönem dayıma nar saklarmış, narları yedirmezmiş. Dayım cezaevinden çıkacak ve gelip narları yiyecek diye… ‘Nar Zamanı’ açıkçası böyle ortaya çıktı ve ardından işte bu hikâyenin devamında yine Kar Zamanı, Nar Zamanı’nın biraz devamı oldu.
“Kar Zamanı” 2018 yılında aynı zamanda Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstütüsü Sinema TV yüksek lisansı bitirme tezi filmimdi. Bu iki film 12 Eylül hikayesiydi. Şu anda festivallere giden ve şu ana kadar 13 ödül alıp yurtdışında birçok Uluslararası film festivalinde gösterilen ‘Karınca ve İnsan’ amcam Şahin Çokbilir’in hikayesi. Amcam da müzisyen. Almanya’da yaşıyor. Onunla birlikte yaptığımız, Kültür Bakanlığı’nın desteklediği Almanya’dan da Vort Belediyesi’nin desteklediği film şu an festivallere gidiyor.”
CEVAHİR ÇOKBİLİR’İN YENİ FİLM PROJELERİ
Cevahir Çokbilir, bir yandan müziğin de içinde olduğunu anlattı. “Doğduğum yer, ortam, yaşamın kendisi biraz bağlama. O yüzden müzik ayrı bir yerde, bağlama çok başka bir yerde duruyor” diyen Çokbilir, şöyle devam etti:
“Ankara’da bulunduğum yıllardan bu yana müzisyen arkadaşlarıma klipler çekiyorum. Lisede iken güzel sanatlar lisesine hazırlanmıştım. Çok kısa bir hazırlık süreciydi ve kısa sürede beni çalıştıran hocam umutluydu ama ben sınava girdim ve heyecanlandım. Piyanoda bir oktav yukarıdan başladım ve sınavda yedeklerde gösterildim. Sonrasında tabi müzikle olan bağım kopmadı.
Yüksek lisansım bitti. Şimdi doktora için hazırlanıyorum. Doktora için bazı sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Bir yandan anneannemin belgesel filmini çekmek istiyordum. Şu anda Alzheimer hastası ileri seviyede. Anadolu’da yaşayan bir kadının yaşam öyküsü ve Alzheimer olması ile birlikte kardeşini ve çocuklarını unutması ve bizim filmlerimizde Nar zamanı ve Kar Zamanında da zaten kendisi de oynuyor. Hikâye de kendisinden çıktı. Onun üzerine bir belgesel ve sinema filmi çalışması arasında gidip gelen bir karar sürecindeyim.”
PİRHA- Sanatçı Ferhat Tunç, Hakk’a yürümesinin ikinci yıl dönümünde Dersimli Halk Ozanı Sılo Qız’ın anısına bir belgesel hazırladı. Belgesel, Tunç’un Youtube kanalında bu akşam Türkiye saatiyle 19:00’da yayımlanacak.
Sanatçı Ferhat Tunç, Hakk’a yürümesinin ikinci yıl dönümünde Dersimli Halk Ozanı Sılo Qız’ın anısına bir belgesel hazırladı.
Belgesel, Tunç’un Youtube kanalında bu akşam Türkiye saatiyle 19:00’da yayımlanacak. Belgeselde Sılo Qız ziyaretinden görüntülere yer verildi.
Sanatçı Ferhat Tunç, Türkiye’den ayrılmadan önce Dersim’de evinde ziyaret ettiği Sılo Qız ile ilgili hazırladığı belgesel için şunları söyledi:
“104 yaşında Hakk’a yürüyen Sılo Qız, kadim Dersim kültürünün yaralı haliyle hayata tutunmasının gerçek hikâyesidir. Hakk’a yürümeden bir yıl önceki son ziyaretimizi, belgesel tadında sunmaya çalıştım.”
Tunç, “Gelin, bu akşam YouTube kanalımızda kadim kültürümüzün bu asla unutulmayacak değerini hep birlikte analım” çağrısında bulundu.
Şair ve yazar Sait Dervişoğlu, Anadolu halk ozanlarını unutturmamak ve Anadolu kültürünü genç kuşağa sevdirmek amacıyla Aşık Seyrani, Dadaloğlu ve Karacaoğlan başta olmak üzere birçok halk ozanının belgeselini çekecek. Dervişoğlu “Dervişin Yolu” ismini verdiği belgeseli kapsamında, kendi ağzından okuduğu Develi’li Aşık Seyrani’ye ait “Ben Bu Aşkın Çilesini” türküsünün klip çekimini yaptı.
3 dakika 10 saniyeden oluşan “Ben Bu Aşkın Çilesini” klibi, Dervişoğlu’nun Spotify, Instagram, Twitter, Facebook ve Youtube hesaplarından yayınlandı.
‘GENÇ KUŞAKLARLA ANADOLU TÜRKÜLERİNİ YENİDEN BULUŞTURMAK İÇİN YOLA ÇIKIYORUZ’
“Dervişin Yolu” ismini verdiği belgeseli ile isimleri unutulmaya yüz tutmuş halk ozanlarını gençlere tanıtmak için Anadolu’yu dolaşacak olan Dervişoğlu şu ifadeleri kullandı:
“Bu belgeseldeki asıl amacımız Z kuşağımıza Anadolu’yu ve en büyük zenginliğimiz olan özümüzü unutturmamak. ‘Dervişin Yolu’ ile Anadolu’nun ücra köşelerinde halk ozanlarımıza ait sözün/şiirin dört duvar arasında kalmamasını sağlamak ve genç kuşağımıza Anadolu’yu ve türküleri sevdirmek, özünü unutturmamak için yola çıkıyoruz. İlk bölüme Develi’de Aşık Seyrani’yi anlatarak başlayacağız. Hedefimiz Âşık Seyrani gibi “gerçeği” söyleyen halk ozanlarımıza hak ettiği değeri ve yeri vermek, onları unutmamak, unutturmamak, memleketimizi türküler dolusu tanımak ve özümsemektir. Genç kuşaklarla Anadolu türkülerini yeniden buluşturmak için yola çıkıyoruz…”
Dervişoğlu, her bölümde tanıtımını yaptığı ozanın o yöreye ait bir türküsünü kendi yorumuyla seslendirecek.
PİRHA- Ali Osman Abalı’nın yönetmenliğini yaptığı ‘Mersin Sokak Müzisyenleri’ belgeselini erişime açtı. https://youtu.be/KR5NG3S68Og adresinden ulaşılabilecek belgesel için Mersin’in renklerini bir araya getirdiğini ifade eden Abalı, “Belgesel filmimi pandemi nedeniyle evlerde kalmak zorunda kaldığımız şu günlerde kişisel YouTube kanalımda gösterime açarak, izleyiciyle buluşuyorum” dedi.
Kültür sanat bakımından Türkiye’nin mozaik kentlerinden biri olan Mersin, Kilikya döneminden bu yana çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Diller bakımından oldukça zengin olan kent, sokakta sanat yaparak kendini ifade etmek isteyen kültürlere kucak açıyor.
Fotoğraf sanatçısı ve belgesel yönetmeni Ali Osman Abalı da, ‘Mersin Sokak Müzisyenleri’ belgeseli kamerasını sokaktaki renge çevirdi.
“MERSİN’İN ÇOK SESLİLİĞİNİ, RENKLERİNİ TOPARLADIK”
‘Mersin Sokak Müzisyenleri’ belgeseline dair PİRHA’ya konuşan Abalı, “sokak müzisyenlerini konu aldığımız belgeselimiz kentimize ve sokak sanatçılarına bir de bizim penceremizden bakın demeye çalıştık” dedi.
‘Mersin Sokak Müzisyenleri’ belgeselinin çekimlerine 2017 yılında başladığını ve bir yıllık bir çalışma sonucunda da tamamladığını aktaran Abalı, “2018 yılında tamamladığımız belgeselimiz çeşitli özel gösterimde izleyici ile buluştu. Belgeselimizde yer alan grupların büyük bir çoğunluğu pandemi ve başka sorunlar yüzünden sokakta müzik yapmayı bıraktı” diye konuştu.
Abalı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Belgeselimizle müziğe ilgili gençlerin mersinde sokak müziği adına neler yapılmış geçmişte mersinde hangi müzik grupları varmış. Sokakta sanat yapma amaçları nelerdir sokak sanatının zorluklarını ve keyifli yanlarını mersinin sembolik sokaklarında gerçekleştirdiğimiz performans çekimleriyle birleştirerek Mersin’in çok sesliliğini renklerini belge altında toparladık. Çeşitli özel gösterimler ve can tvde izleyiciye sunduğumuz belgesel filmimi, pandemi nedeniyle evlerde kalmak zorunda kaldığımız şu günlerde kişisel YouTube kanalımda gösterime açarak, izleyiciyle buluşuyorum.”
PİRHA – Araştırmacı Yazar Mesut Özcan, hazırladığı ‘Yola Düşen Karanlık Belgeseli’ne dair PİRHA’ya konuştu. Özcan, 1980’den sonra Dersim’de Aleviler üzerinde asimilasyon politikalarını anlatan belgeselin, Aleviler için çok önemli bir kaynak olduğunu belirtti.
Haberin videosu;
‘Yol’a Düşen Karanlık‘ belgeseli 4 Mayıs günü CAN TV’de başladı. 6 bölümden oluşacak olan belgesel, 12 Eylül Darbesi’nden sonra Dersim’de Aleviliğe yönelik asimilasyon politikalarını anlatıyor.
Belgeselin hazırlayanı olan araştırmacı-yazar Mesut Özcan, konuya ilişkin PİRHA’ya konuştu.
Özcan, “Belgeselin adını özellikle ‘Yola Düşen Karanlık’ koyduk. Çünkü yol Aleviler için kutsaldır. Yol onların Hakk’a, hakikate ulaşmasının aracıdır ve her Alevi bu yola bağlıdır ve bu yola bağlı olarak doğar. Bu yolun kurallarına uymak zorundadır. Bu yolun kuralına uymayan Aleviler, zaten Alevi toplumu tarafından dışlanır ve düşkün ilan edilir. Bunun böyle de bir yaptırımı vardır. Bu çok ağır bir yaptırımdır. Toplumdan dışlanma aileden dışlanma… Dolayısıyla Yola Düşen Karanlık dedik belgeselin adına. Zaten Dersimliler de kendi inançlarına Kırmançca Reya Hak derler. Bu şu demektir Hakkın yolu, hakikatin yolu demektir. Bütün Dersimlilerde bunu duyarsınız, Reya Hak. İnancını böyle tarif ederler ve bazen de şöyle derler Reya ma derler, bizim yolumuz. Bu çok önemlidir, bu çok değerli bir isimlendirmedir. Dolayısıyla onların yol derken aslında bütün inancını itikadını hayatı algılama biçimini yaşama biçimini belirleyendir” ifadeleriyle belgeselin isminin anlam kazandığını anlatıyor.
1980’den sonra özellikle Dersim Alevilerini bu yoldan koparma, bu yoldan çıkarma çabaları olduğunu belirten Özcan, belgeselde buna dair birçok verinin ortaya çıkacağını da belirtiyor.
VALİ KENAN GÜVEN: CAMİ YOK KİMSE SİZİN NE OLDUĞUNUZ BİLMEYECEK
Özcan, belgesele dair şunları aktardı:
“Dönemin Valisi Kenan Güven, Dersime ilk geldiğinde burada bir boşluk var diyor bunların kim olduğu belli değil burada cami yok mescit yok biri şuradan geçse sizin ne olduğunuzu bilmeyecek diyor. Fakat ondan çok daha sonra bir üniversite kuruluyor buraya ve bir üniversitenin rektörün neredeyse aynı şeyi söylüyor. Buradaki Aleviler boşluktadır diyor. Düşünebiliyor musunuz?
TURGUT ÖZAL: ALLAH’IN İPİNE SARILMAZSANIZ SONUNUZ ÇOK KÖTÜ OLUR
Turgut Özal 1983 ve 84’de Dersim’e geliyor. Dersim’de Palavra Meydanı’na topladığı insanlara şunu söylüyor; Allah’ın ipine sarılın; sarılmazsanız sonunuz çok kötü olur. Ondan bir süre sonra Diyanet İşleri başkanı yıllar sonra Dersim’e geliyor, Dersim cemevini ziyaret ediyor ve Allah’ın ipine sarılın diyor. Allah’ın ipine sarılmaktan söz ediyor. Bu şudur, sanki burada yaşayan insanlar Allahsız bunların bir inancı yok bunları belirsiz.
“BELGESEL, ALEVİLER İÇİN KAYNAKTIR”
İzleyiciler aslında 1980’den günümüze değin bu genel olarak bütün Aleviler için de geçerli da özellikle Dersim ve Dersimde Alevilere karşı izlenen politikaları görecekler. Bu dönemin tanıklarına, bu dönemin belgelerine belgeselde yer verdik. Şöyle de bakmak lazım ;4 Mayıs’ta kaybettiklerimizi yitirdiklerimizi, katledilenleri anıyoruz. 1930’lu yıllardaki raporlarda da Dersim’in bu Alevi Kızılbaş kimliğine vurgu yapılıyor. Ne diyor mesela bir raporla diyor ki; Yavuz’un gazabı olmasaydı bugün Türkiye’mizde bir Sünni’ye tesadüf edilemezdi. Yavuz’un garezi kime karşıydı. Sünniler dışındakilere karşıydı. Kim vardı Sünniler dışında, Aleviler vardı. Alevilere karşıydı bu garezi. Demek ki o dönemden gelen hatta daha öncesinden işte Abdülhamit döneminden gelen bir politika bu ve bunu biz son dönemini belgesele taşıdık. Umarım Aleviler bu konuda ilgi gösterirler. Aleviler için bir kaynak bir belge olur bu belgesel.”
“DİYANET EŞİTLİĞİ SAĞLAMIYOR AMA BURADA CEMEVİNE GELİYOR”
Günümüzdeki asimilasyon politikalarına dikkat çeken Özcan, “Örneğin Diyanet İşleri başkanı her fırsatta özellikle Tunceli Cemevine gelir, cemevinde ağırlanır. Fakat Aleviler yıllar önce cemevlerinin kendi ibadet merkezi kendi ibadethaneleri olduğunu söylemesine karşın bu tanınmadı. Alevilerin ibadet merkezi olarak kabul edilmesini istediklerini cemevi cümbüş hane olarak adlandırıldı. Aleviler buna karşın Diyanet’in eşit davranmadığını, Diyanet’in aslında Alevi yurttaşlardan vergi aldığını fakat Alevilerin ibadet yerlerini tanımadığından dolayı Diyanet’in kapatılmasını istediler ama Diyanet kapatılmadı. Diyanet inançlar arasında eşitliği de sağlayamadı ama gelin görün ki Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor Dersim’deki cemevine geliyor ve burada Allah’ın ipine sarılmasını öneriyor Alevilere. Dolayısıyla bunların hepsi aslında izlenen Alevi politikalarının sonucu” dedi.
“TORUNLARIMIZ BİZDEN NE DEVRALACAK?”
Özcan, sözlerine şöyle devam etti:
” Yola Düşen Karanlık belgeseli ile biz Dersimde 37-38 Tertelesi kadar önemli bir konuyu gündeme getiriyoruz. Bir insanı, bir toplumu inancından koparırsanız o toplumun hayat bağını kesersiniz. Çünkü toplumun inancı o toplumun her şeyi demek. 37 de 38 de insanlarımız katledildi, yakıldı, dipçiklendi, uçurumlardan atıldı ama onların torunları bugün o inanca bağlı kalarak, onlardan kalan inancı devralarak bugüne kadar getirdi. Ama bizim torunlarımız gelecekte bizden ne devralacak.
“TANIKLAR, GÖTÜRÜLEN ÇOCUKLAR KONUŞMAK İSTEMİYOR”
İnancımızı kaybettiğimiz zaman neyimiz kalacak ve biz geleceğe ne bırakacağız? Yola Düşen Karanlık belgeseli o bakımdan bence Dersim için 37-38 kadar üzerinde durulması gereken bir konu. Ne yazık ki bugüne kadar bu konu üzerinde kimse durmadı. Aslında birçok insan bu konuyu biliyordu fakat anlatmadılar, dillendirmedi. İlginçtir 37-38 olaylarını yaşlılara sorduğunuz zaman anlatmazlar, korkarlar. O dönemi de yani Yola Düşen Karanlık belgeselinin o konuyu anlatan belgesele dair bizim o dönemi anlatan insanlara ulaştığımızda diyelim ki ‘işte Kur’an kurslarına gittiniz ne yaptınız ya da kimler gönderildi orada nelerle karşılaştınız?’ diye sorduğumuzda kimse konuşmuyor, konuşmak istemiyor. O dönemin tanıkları çoğunlukla konuşmak istemiyor.”
PİRHA- Belgeselci ve sinemacı Çayan Demirel bir yandan Ertuğrul Mavioğlu’yla birlikte yönettikleri Bakur filminden dolayı aldıkları 4 yıl 6 ay hapis cezası ile cezaevine girme ile karşı karşıyayken, diğer taraftan hak ettiği malulen emeklilik hakkının mücadelesini yürütüyor.
Çayan’ın arkadaşları, 36. İş Mahkemesi’nde görülecek olan Çayan Demirel’in malulen emeklilik hakkıyla ilgili duruşma öncesi açıklama yaptı.
“ÇAYAN’IN EMEKLİLİK HAKKININ ÖNÜNE KONULAN ENGELLER KALDIRILMALIDIR”
Yapılan açıklamada “18 Mart 2015’te Bakur’un montajının tamamlanmasından bir gün sonra Çayan Demirel’in kalbi birden durdu ve on beş dakika boyunca çalışmadı. Hayata tutunmak için geçen aylar sonrasında hastaneden çıktığında yüzde 99 engelli raporu sahibiydi” denilerek şunlara yer verildi:
“Çektiği film nedeniyle yargılanırken özel durumu mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmadığı gibi Çayan Demirel bu ülkenin engelli bir yurttaşı olarak da haklarından faydalanamıyor. Malulen emeklilik hakkı için yaptıkları başvuru reddedildi. Aile, engelli yurttaşlara dayatılan bu muameleye tepki olarak dava açtı.
Bu kez Adli Tıp Kurumu’ndan rapor almaları gerekiyordu. Uğraştılar, onu da aldılar. Adli Tıp Kurumu “sürekli bakıma muhtaç” tespitinde bulundu, ama bu da yetmiyordu. Mahkeme bu kez de raporlardaki ‘uyumsuzluk’ nedeniyle dosyayı Adli Tıp Kurumu Üst Kurulu’na sevk etti, halen yeni bir rapor bekleniyor. Türkiye’de engelliler, en büyük engeli sağlık haklarına erişirken yaşıyor, yakınlarına ağır bir bürokrasi reva görülüyor. Yüzde 99 rürekli engelli raporunun gereğinin yapılmasını, yıllardır yakınlarının verdiği büyük uğraşa rağmen arkadaşımız Çayan’ın emeklilik hakkının önüne konulan engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Arkadaşımız malulen emeklilik hakkını kazanana dek davanın takipçisi olacağız.”
PİRHA- KHK kapatılan Alevilerin sesi TV10 çalışanlarına yönelik asılsız beyanlarla yargılama süreci devam ediyor. Alevilerle ilgili hazırladığı belgesellerden dolayı hakkında dava açılan TV10 çalışanı Rohat Emekçi’nin ilk duruşması bugün görüldü. Duruşma 9 Nisan’a ertelendi.
Haberin videosu
Türkiye başta olmak üzere Irak, Suriye, İran gibi dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Alevilerle ilgili hazırladığı belgesellerden dolayı KHK ile kapatılan TV10 çalışanı Rohat Emekçi hakkında bir itirafçı beyanıyla dava açılmıştı.
Davanın ilk duruşması bugün İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde görüldü. Emekçi’ye Alevi kurum temsilcilerinin destek olduğu görülürken, duruşma 9 Nisan’a ertelendi.
Duruşma sonrası Çağlayan Adliyesi önünde a Rohat Emekçi ve Avukatı Seyit Demir bir basın açıklaması yaptılar.
Avukat Seyit Demir, “Dosya kapsamında Rohat Emekçi; silahlı örgütün üyesi olmakla yargılanıyor. Dosya incelendiğinde Emekçi’nin sadece basın faaliyeti yürüten bir kişi olduğu çok kolay anlaşılabilecek bir durum” dedi. Demir, “Irak’ın Süleymaniye şehrinde yapmış olduğu Kakai ve Yeresan Alevileri ile ilgili belgesel çalışmaları suç unsuru olarak gösterilmiş. Dosyaya bakıldığında böyle bir şey yok. Bunlar siyasi kovuşturmalardır. Bunlar hukuki açıdan değerlendirilemez, siyasi kovuşturmalardır. Siyasi açıdan değerlendirilmelidir. Amacına bakmak lazımdır” dedi.
“BU TÜR SORUŞTURMALAR DEMOKRATİK KAMUOYUNU KORKUTMAK İÇİNDİR”
“Bu tür soruşturmalar ve kovuşturmalar, demokratik kamuoyunu demokratik mücadeleden korkutmak, insanları soruşturmalarla yıldırmak ve sindirmek için yapılan siyasi içerikli gelişmelerdir” diyen Demir, haklı ve demokratik mücadelenin her alanda devam edeceğini ve bu tür eylemlerin kamuoyunda karşılık bulamayacağını belirtti.
Irak’ın Süleymaniye şehrinde Kakai ve Yersan Alevilerinin yaşamı ve inancı hakkında yaptığı belgesel üzerine bir tanık beyanından dolayı yargılandığını belirten Rohat Emekçi de, “Çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz. Süleymaniye’de Aleviler ile ilgili hazırladığım belgeselden dolayı yargılanıyorum. Çalışmamın arkasındayım” dedi.
“DÜNYANIN HER YERİNDE YAŞAYAN HER ALEVİNİN SESİ OLACAĞIZ”
Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Alevilerin inançları ve yaşam kültürleri hakkında hazırladığı belgesellere devam edeceğini belirten Rohat Emekçi, “Türkiye’de, Avrupa’da ve dünyanın her yerinde Aleviler için çalışmaya, onlar için belgeseller hazırlamaya devam edeceğim. Bu tür girişimler beni yıldırmayacaktır” diye konuştu.
“GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR”
Türkiye’de cezaevlerinin gazetecilerle doldurulduğunu belirten Emekçi, “Henüz davası görülmeyen mahkemeye çıkarılmayan ama cezaevinde mahkum edilen onlarca gazeteci varken bugün gazetecilikten dolayı yargılanmam nasıl bir sosyopolitik bir mecranın içinde olduğumuzu gösteriyor. Gazeteciyim, gazetecilik suç değildir” dedi.
KHK ile kapatılan TV10 çalışanlarının haklarında çeşitli tanık ifadeleri ile açılan davalar sürerken, Belgeselci Rohat Emekçi’nin davası 9 Nisan 2020’ye ertelendi.
PİRHA- 26 yıl önce faili meçhul bir cinayetle katledilen hukukçu, insan hakları savunucusu ve siyasetçi Şevket Epözdemir’in yaşam öyküsünü anlatan ‘Humanîst’ belgeseli, 12 Ekim Cumartesi günü İstanbul’da izleyiciyle buluşuyor.
Haberin videosu
25 Kasım 1993 tarihinde Tatvan’daki evinin önünden kaçırılarak katledilen Demokrasi Partisi (DEP) Tatvan ilçe Başkanı ve İHD Bölge Temsilcisi olan Avukat Şevket Epözdemir’in cenazesi bir gün sonra Tatvan-Muş yolu üzerinde bulundu. Aynı gece ailesi tarafından Tatvan Mezarlığı’na defnedildi. Tek kurşunla katledilen Epözdemir, cenaze törenine dahi izin verilmeden aynı gece ailesi tarafından Tatvan Mezarlığı’na defnedildi.
26 yıldır failleri bulunmayan DEP Tatvan İlçe Başkanı ve İnsan Hakları Derneği Tatvan Bölge Temsilcisi Avukat Şevket Epözdemir’in yaşamı belgesel oldu.
Yönetmen Kerem Tekoğlu’nun, faili meçhul cinayete kurban giden Avukat Şevket Epözdemir’in hayatını anlattığı ‘Humanist’ belgeselinin Türkiye galası İstanbul’da gerçekleşecek.
Çekimlerine Epözdemir’in 1943 yılında doğduğu Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Minar köyünden başlanan belgesel, birçok uluslararası film festivalinde gösterildi. Filmin Türkiye’deki galası ise 12 Ekim Cumartesi günü İstanbul’da yapılacak.
Yönetmen Tekoğlu, belgesele ilişkin PİRHA‘ya konuştu. Epözdemir’in hayatını anlatırken nasıl bir yol izlediğini şu sözlerle anlattı:
“Epözdemir avukat, insan hakları savunucusu, Kürt siyasetçisi ve çok entellektüel bir kişiliğe sahip olan Bitlisli bir ailenin çocuğu. 25 Kasım 1993’de Tatvan’da katlediliyor. Ve faili meçhul olarak kayıtlara geçiyor. Bu belgesel Şevket Epözdemir’in hayat hikayesini anlatıyor. Milletperverliğini, insanperverliğini, hayvanseverliğini çok iyi bir şekilde ön plana koyan ve bunu pratikte de yaşamı boyunca yaşayan bir kişiliktir Şevket Epözdemir. Biz onun çocukluğundan katlediliş dönemine kadar bir yol izleyip böyle bir proje gerçekleştirdik.”
GALASI 12 EKİM’DE İSTANBUL’DA
Belgesel’in adının neden ‘Humanist’ olduğunu ise şöyle açıklıyor:
“Belgeselin adının Humanist olmasının nedeni de, biraz bu mimberde gidiyor. Kendisi bölgenin insan hakları derneği temsilcisi aynı zamanda. Gerçekten de yaşamı boyunca insani duyguları o Kürdi duyguları milletperverlik duyguları hep ön planda olan herkesin imdadına koşan bir kişi. Din, dil, ırk gözetmeden herkesin imdadına koşan kişi.”
Hümanist belgeseli 9-16 Eylül’de Duhok Uluslararası Film Festivali’nde ilk prömiyerini gerçekleştirdi. Türkiye galası ise İstanbul’da 12 Ekim’de Bakırköy Kültür Merkezi ve Cemevi’nde yapılacak.
Belgesel Epözdemir’in ailesi, yoldaşları, öğrencileri olmak üzere 26 kişi ile yapılan röportajlardan oluşuyor. Tekoğlu bu anlamda projede emeği olanlara teşekkür etti.
“Bu projede bana ciddi emeği olan Şevket Epözdemir’in oğlu doktor Serdar Epözdemir ve ailesi, arkadaşları, öğrencileri, stajyerleri ve özellikle yeğeni avukat Fırat Epözdemir’in ciddi katkıları oldu. Bunlara çok teşekkür ediyorum. Bu projede ayrıca arkadaşım Berivan Zinzal oynadı. Bunun görüntü yönetmenliğini de Mehmet Ali Baran yaptı. Onlara de sizin aracılığınızla çok teşekkür ediyorum.”
PİRHA- ‘Bakur’ belgesel filmi nedeniyle yargılanan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ve yönetmen Çayan Demirel’e destek veren belgeselciler, “Sinemacılar olarak özgürce üretme hakkımızın ve de izleyiciler olarak sinema eserlerine özgürce erişim hakkımızın elimizden alınmasına karşı mücadelemizi kararlı bir şekilde sürdüreceğiz.” dedi.
Bakur Belgeseliyle Dayanışma Platformu, ‘Bakur’ adlı belgesel film nedeniyle yargılanan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ve yönetmen Çayan Demirel’e verilen 4’er yıl 6’şar ay hapis cezasını protesto etti. İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Taksim Hill Otel’inde basın toplantısı gerçekleşti. Basın açıklamasına Hakların Demokratik Partisi (HDP) milletvekili Saruhan Oluç, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili Sezgin Tanrıkulu, ve Ali Şeker, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, İHD İstanbul üyeleri, yakınları kaybeden Aileler, Bakur belgesel filminin yönetmenleri Ertuğrul Mavioğlu ve Çayan Demirel yanı sıra birçok sanatsever katıldı. Basın toplantısının olduğu salona “Sinema Yargılanamaz” Türkçe ve İngilizce yazılı pankart asıldı. Basın açıklamasını oyuncu Nur Sürer yaptı.
“BU GERÇEKLİKLE MÜCADELE EDİLİR, BOYUN EĞİLMEZ”
Basın açıklamasında ilk olarak söz alan Bakur filminin yönetmenlerinden Ertuğrul Mavioğlu, anayasa reform söylemlerinin kamuoyuna geldiğinde bir rahatlanma olduğunu söyledi. Mavioğlu, “Ama her seferinde de vidayı biraz daha sıkarak beyimizde bir diş daha açarak, bizlere Türkiye’de yaşadığımızı bize hatırlatıyorlar. 4 ay 6 ay değil sadece bizim ceza almamız Selahattin Demirtaş’ın içeride tutuluyor olması, binlerce öğrencinin ceza evinde sudan gerekçelerle tutulması Türkiye’nin gerçekliği. Bu gerçeklikle mücadele edilir, boyun eğilmez susulmaz ifade özgürlüğü denen şey insanı insan yapan esas gerçek şeydir. İfade özgürlüğüne sahip çıkmak insan olma mücadelesidir Bu çerçevede bizim yaptığımız şeyde budur. Bakur filminden ceza almış değil hakikatin peşinde koşan insanlardan koşan biri olduğumuz içindir” dedi
Başkalarına ibret olsun diye ağır cezaya çarptırıldıklarını idea eden Mavioğlu, “Hepimizi bir şekilde suçlu ilan etmeye çalışıyorlar. Tam da Tezer Özlü’nün söylediği gibi ‘bu ülke bizim ülkemiz değil. Bizleri yok etmek isteyenlerin ülkesi’ demişti. Onun için bu salonda bir araya geldiğimiz gibi her alanda bir araya gelip mücadele etmemiz gerekir” diye konuştu.
“BELGESELCİLER TOPLUMUN VİCADINIDIR”
Çayan Demirel’in eşi Ayşe Çetinbaş ise şöyle konuştu:
“Filmi çekip bitirdikten sonra ertesi gün Çayan’ın kalbi durdu. 18 Mart 2015’te kalbi durdu ve 15 dk çalışmadı. Ve mucize bir şekilde yolda tesadüfen geçen bir ambulansın sayesinde hayatta kaldı. Ancak uzun bir süre komada ve hastanede kaldı. Böyle bir süreçte filmin gösterimi yapılırken engellemeler sansürler yapıldı. Bir de Batman’da yapılan bir gösteriminden dolayı dava açıldı. Dava gösterime ise bu işi organize edenlere dava açılması gerkirken o süreçte hastanede yatan Çayan’a açıldı. Ancak davanın neye açıldığını bile bilmiyoruz. Tüm bunlar bir rezalet. Ama günümüzde hukuk aramayı geçtik. Bu filmin başına çok şey geldi. Bu dava sembolik bir dava. Bir yaptırım uygulanmaya çalışılıyor sinemacılara. ‘Bu tür filmler yaparsanız 4 yıl gibi cezalar ile sizi cezalandırırız’ diyorlar. Ancak biz belgesellerimizi filmlerimizi yapmaya devam edeceğiz. Ve tanık olmaya devam edeceğiz. Barışa olan umudumuzu kaybetmeyeceğiz. Belgeselcilerin bu toplumun vicdanı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar gösterim alanı bulmakta zorlansakta, filmlerimizi zor koşullarda yapsakta günün birinde bütün bunlar belgeselcilerin sayesinde bu toplumun tarihinin belleğini oluştuğunu düşünüyorum.”
OLUÇ: SİNEMAYI DA YARGILIYORLAR
HDP milletvekili Saruhan Oluç, düşünce ifade özgürlüğü ve bilgi haberleşme özgürlüğünün hiçbir şeyde bu iktidarın bırakılmadığı belirtti. “Sinema yargılanamaz diyoruz ama sinemayı da yargılıyorlar” diyen Oluç, “İnsanları da, fikirleri de yargılıyorlar. Elbette ki hukuk mücadelesi çok önemli her alanda hukuk mücadelesinin sonuna kadar devam ettirilmesi gerekiyor. Bundan hiçbirimizin şüphesi yok. Esas önemli olan vicdanı ve umudu örgütleyebildiğimiz ve büyütebildiğimiz oranda bu iktidara bu iktidar anlayışına karşı en etkili ve kalıcı mücadeleyi verme imkanına sahip olacağız” dedi. Yönetmenleri yalnız bırakmayacaklarını ve onları asla yalnız bırakmayacağını vurgulayan Oluç, “Dayanışmamızı sonuna kadar hem hukuki alanda hem de siyasi alanda göstereceğiz. Bu mücadeleyi hep birlikte, bütün demokratik güçler ile kazanabiliriz” diye konuştu.
TANRIKULU: UYGULANAN DÜŞMAN CEZA HUKUKUDUR
CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Gerçekten bunu hukuk, yargı demek mümkün değil. Türkiye’de yargı denen kurum kalmamıştır. Yargı yürütme organının bir parçası gibi. Emniyet Genel Müdürlüğü, MİT, jandarma, yargı, HSYK hiçbir farklılık kalmamış. Kendisini güvenlik aygıtının devamı gibi gören bir yargı anlayışı var ve uyguladıkları hukukta düşman ceza hukukudur” dedi.
FİNCANCI: YARGI ORTADAN KALKMIŞTIR
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Şebnem Korur Fincancı da, “Yargı ortadan kalkmıştır. Biz tekrar hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde mücadeleye devam edeceğiz. Haklarımızı almak için dimdik ayakta duracağız. Hakikate ulaşma çabalarından dolayı arkadaşlarımızla gurur duyuyuoruz” ifadelerini kullandı.
Bakur Belgeseliyle Dayanışma Platformu adına basın açıklamasını Sanatçı Nur Sürer okudu.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Tanık oldukları barış ihtimalinin kaydını tutup belleğimize not düşen iki belgesel yönetmeninin, kayan Demirci ve Ertuğrul Mavioğlu’nun maruz kaldığı düşman ceza hukuku kararı nedeniyle, arkadaşlanmızla dayanışmak için bugün burada bir araya geldik.
2013 yılında, barış ve çözüm süreci devam ederken çekilen Baktır (Kuzey) belgeseli. Türkiye sınırlan içindeki PKK kamplarım görüntüleyerek, örgütün Türkiye sınırlarının dışına çekilme sürecine tanıklık etmiştir. 2015 yılında kurgusu tamamlanarak seyircilerle buluşmaya hazır olan Bakur belgeselinin 2015 Uluslararası İstanbul Film Festivali’ndeki galası eser işletme belgesi olmadığı gerekçesiyle bir gün kala engellenmiş ve bu, büyük bir uluslararası skandala neden olmuştu. Dalıa sonra ise Bahir gerek Türkiye’de, gerekse yurtdışında, örneğin Almanya’da DOKLeipzig, İsviçre’de Visions du Reel ve İsveç’te Stockholm Film Festivali gibi önemli uluslararası belgesel festivallerinde bugüne kadar on binlerce izleyiciyle buluştu.
“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İHLALİ VE TEHDİT NİTELİĞİNDE”
Bakur belgeselinin Türkiye’deki gösterimlerinden biri de Mayıs 2015’te Batman’da Yılmaz Güney Sineması’nda gerçekleştirilmişti. Bu gösterimden tam iki yıl sonra. 2017 yılında, filmin yönetmenleri Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’na ‘terör propagandası yapmak’ suçlamasıyla dava açıldı.
Söz konusu davanın geçen Perşembe günü, yani 18 Temmuz 2019 tarihinde Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen yedinci duruşmasında, mahkeme heyeti, yönetmenler Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’na gıyaplarında, üstelik son savunmaları dahi alınmadan 4 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Avukatların mazeret bildirmiş olmalarına rağmen savunma hakkım hiçe sayarak kararını açıklayan mahkeme heyeü. ayrıca Çayan Demirci’m Baktır belgeselini bitirdikten hemen sonra geçirdiği rahatsızlık nedeniyle yüzde 99 Sürekli Engelli Raporu’nu dikkate dahi almayarak yeniden suy işlemeyecekleri yönünde olumlu kanaat oluşmaması… infazdan kayma ihtimalleri ’ gibi gerekçelerle her iki yönetmene de yurtdışı yasağı koydu.
Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Bakur belgeselinin yönetmenlerine verdiği hapis cezası kararı bir ilk değildir. Şubat 2019’da aynı mahkeme. Nû Jîn (Yeni Yaşam) belgeselinin yönetmeni Veysi Altay’ı yine ‘terör örgütü propagandası’ suçlamasıyla 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmış, aynı davada Batman Yılmaz Güney Sineması yöneticisi Dicle Anter’e de aynı suçlamayla 2 yıl 1 ay hapis cezası vermişti.
Bakur belgeseli davasında ise hapis cezaları daha da arttırılarak 4 buçuk yıl olmuş ve bu Türkiye sineması tarihine ikinci bir kara leke olarak geçmiştir. Çözüm sürecinin devam ettiği 2013 yılında çekimlerine başlanan ve 2015 yılından bu yana, yani 4 yıldır on binlerce seyirciyle buluşan Baktır belgeseli, şiddeti teşvik etmeyen, terör eylemlerini haklı göstermeyen ve nefret yerine barış duygusunun oluşmasını sağlamayı amaçlayan bir sanat eseridir. Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği bu düşman ceza hukuku karan, hem filmin yönetmenlerinin sanatsal ifade özgürlüğünü hiçe saymaktadır, hem de Türkiye’de üretimde bulunan tüm sinemacılara yönelik doğrudan bir ifade özgürlüğü ihlali ve tehdit niteliğindedir.
“AİHM’E AYKIRI BU KARARI KABUL ETMİYORUZ”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile korunan sanatsal ifade özgürlüğü, sanatçının özgürce çalışmasını, eserini yaygınlaştırmasını ve bunun müdahaleye uğramamasını güvence altına alır. Türkiye Cumhuriyeti Terörle Mücadele Kanunu’na göre dahi çok açık ve net bir şekilde ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilmesi gereken belgesel film yaratmanın suçmuşçasına değerlendirilip, yönetmenlerinin yargılanması hukuka tamamen aykırıdır. O yüzden, değil yönetmenlerine hapis cezası verilmesi, aslında bu davanın hiç açılmaması gerekirdi. Kendi Anayasamıza, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi kararlanna da aykırı bir yargılama sonucu verilen bu kararı kabul etmiyoruz. Sinemacılar olarak özgürce üretme hakkımızın ve de izleyiciler olarak sinema eserlerine özgürce erişim hakkımızın elimizden alınmasına karşı mücadelemizi kararlı bir şekilde sürdüreceğiz.”
PİRHA- Mevcut iktidar tarafından çıkarılan sinema yasasıyla birlikte mevcut üretimlerin kontrol altına alınmak istendiğini kaydeden Zer’in yönetmeni Kazım Öz, iktidarın sanat üzerindeki baskısının giderek arttığının altını çizdi. Öz, film gösterimi yapacak salon bulamamalarını da örnek gösterdi.
Yönetmen Kazım Öz’ün çektiği ‘Beyaz Çınar’ belgeseli İzmir Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde izleyici ile buluştu. AKP hükümetinin özellikle sanata yönelik yaptırımlarının arttığı bir dönemde salon bulmak neredeyse zor. Özellikle Kürt sanatına ilişkin yapılan filmlere yönelik sansür sürerken, yapılan politik filmlerden dolayı gözaltıların gittikçe arttığı bir dönemden geçiyoruz.
“FİLMLERİ GÖSTERMEKTE SALONLARIN OTO SANSÜRÜ OLUYOR”
Bu gözaltıları yaşayan yönetmen Kazım Öz de son zamanlarda gözaltının ardından denetimli serbestlik ile imzaya bağlı yaşadığını belirterek sanat ve sanatçıya yönelik baskıya dikkat çekti. PİRHA’ya kısa değerlendirmelerde bulunan Öz, Beyaz Çınar belgeselini iki yıl önce bitirdiğini ancak Türkiye’de bu tür alternatif sanatın dağıtım sorununun olduğunu belirtti.
Salon bulmakta çektiği zorlukların altını çizen Öz, “En başta solon bulmakta zorlanıyoruz. Diğer yönüyle çeşitli siyasi engeller oluyor, bu filmleri göstermekte salonların oto sansürü oluyor. O açıdan seyircilerimize ulaşmakta gecikiyor ve zorlanıyoruz. Ama sonuçta öyle ya da böyle kitleye ulaşıyoruz.” dedi.
Özellikle son yıllarda siyasi atmosferin yarattığı ortamda Kürtçe ya da Kürtlerle ilgili sanat ve bunun dağıtımını yapmanın giderek zorlaştığına dikkat çeken Yönetmen Kazım Öz, iktidarın sanat üzerindeki baskısının giderek arttığının altını çizdi.
Yapımcılar ve dağıtımcılar arasından yaşanan krizin sinema yasasıyla noktalandığına dikkat çeken Öz, son olarak çıkarılan sinema yasası ile birlikte yaptıkları filmlerin gösterilip gösterilmeyeceğinin iktidarın insafına kalacağını belirterek şöyle devam etti:
“Çeşitli gözaltılar oluyor, davalar açılıyor, en küçük bir ifade özgürlüğüne tahammül gösterilmemiş oluyor. En son çıkan sinema yasasıyla yasal olarak hareket etmemiz imkansız hale geliyor. Çıkardığımız filmlerin kitleye ulaşması sadece iktidarın insafına kalıyor. Bu da önümüzde ki dönemde sanat üretimini ciddi şekilde etkileyecek.
Yapımcılar ve dağıtımcılar arasında bir kriz patlak verdi. Mısır üzerinden gelişen bir kriz. Ama bu kriz nedense bir sinema yasasıyla noktalandı. Bu sinema yasasının içeriğine baktığımızda oldukça antidemokratik bir yasa. İçinde bir takım olumlu yanlar da var ama temelde baktığımızda bizim gibi film çeken yönetmen ve yapımcılar açısından oldukça zor bir dönemi işaret ediyor.
“TÜRKİYE’DE SANAT KENDİ İÇİNDE BİR MUHALEFET TAŞIYOR”
Örnek olarak; bir filmin gösterime girip girmeyeceğini sekiz kişilik bir kurul ama en az dört kişisi direk hükmet tarafından atanmış insanlar tarafından belirleniyor. Tabi ki bu hiçbir demokratik ülkede olmayacak bir şey. Burada bu uygulamaya çalışılıyor ama bunun da fiiliyatta işleyeceğini düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’de sanat kendi içinde bir muhalefet taşıyor, değerli sanatçılar var, oyuncular var, yönetmenler var. Demokratik bir mücadeleyle bunu düzelteceklerine kendi üretimlerine devam edeceklerine inanıyorum.”
“SANATÇILAR İMZAYA BAĞLI YAŞIYOR”
Çıkarılan sinema yasasıyla mevcut üretimlerin kontrol altına alınmak istendiğini kaydeden Öz, asıl hedefin aykırı sesleri kısmak olduğu bunu da çıkardığı yasa ile yasal hale getirdiğini belirtti.
Türkiye’de 25 yıldır sanat yapan Kazım Öz, yaptığı işlerden dolayı çoğu kez de gözaltına alındı. Hatta ilk gözaltısı 1999 yılında çektiği Ax (Toprak) kısa filmiyle başladı. Ax kısa filminin tamamının yasaklandığını kaydeden Öz, “27 dakikalık bir filmdi ama neredeyse Anayasa’nın 27. maddesini ihlalden tuhaf bir dava açılmıştı. Ondan berat etmiştim” dedi.
“TOPLUM CENDEREYE ALINMIŞ DURUMDA”
Bu gözaltıların sadece kendisine yönelik olmadığını bütün olarak sanatçılara yönelik bir politika olduğunu vurgulayan Öz, bir çok sanatçının imzaya bağlı yaşadığını belirtti. Öz, “Bir şekilde susturma ya da iktidarın istemediği konulara girmeme, onların ölçüleri doğrultusunda sanat yapmayı zorlayan bir süreç. Bu gözaltılar da buna bağlı. Bir çok sanatçı gözaltına alındı ve imzaya bağlı yaşıyor. Ben iki haftada bir imza veriyorum. Yani bir anlamda toplum buna sanatçılar da dahil cendereye alınmış durumda. Sürekli gözaltı psikolojisine itilmiş durumda. Bu Türkiye’nin geleceği açısından sanatın geleceği açısından mevcut bölgede bulunduğumuz ülkede barış açısından kötü bir durum.” diye nitelendirdi.
Son gözaltısının Türkiye’deki siyasi atmosferden kaynaklı olduğuna, Gezi olayları, siyaset akademileri gibi çeşitli protesto gösterilerine ve telefon konuşmalarına dayanan bir iddianame hazırlandığını belirten Kazım Öz, 20 yıldır sinema yapan birinin bu gerekçelerle suçlanmasının politika olduğuna dikkat çekti.
“DAHA ÇOK YAZMALI, ÇEKMELİ VE YÖNETMELİYİZ”
Baskılara karşı her koşulda demokratik mücadele vereceklerini belirten Yönetmen Kazım Öz, sanatçıların üretimlerini bulundukları döneme ya da bulundukları dönemin iktidarına göre belirlemediklerini belirterek, “Sanat kendiliğinden bir dışa vurumdur. En başta vicdani bir duruştur. Tersine iktidar baskısının arttığı bir dönemlerde sanat daha çok duyarlı hale geliyor. Daha çok yazmalı, çekmeli ve yönetmeliyiz” diye konuştu.
YENİ FİLM YOLDA
Kazım Öz son olarak yeni bir film üzerinde çalıştığının müjdesini vererek, bu çalışmanın bir yol hikayesi olduğunu söyledi. Öz, “Daha çok bir kırık aşk hikayesi ama politik bir meselenin tetiklediği bir kırıklık. Aynı zamanda bir kadın hikayesi yine bir coğrafi yolculuk.” dedi.
İzmir’de yapılan ‘Beyaz Çınar’ belgesel gösterimden sonra Dersim Hozat’lı olan Nesimi Ateş de klarnet çalarak keyifli dakikalar yaşattı.
PİRHA-Sivas’ın Şarkışla ilçesinde Erdem Cırık ve Hüseyin Kılıç öncülüğünde Kaymak Köyü Belgeseli çekimlerine başlandı.
Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı bir Alevi köyü olan Kaymak Köyü’nün belgeseli çekiliyor. Erdem Cırık ve Hüseyin Kılıç öncülüğünde başlanan çekimlerde arazi çekimleri tamamlandı. Konu hakkında açıklama yapan Erdem Cırık, köyün doğal güzelliklerini, tarihini, köyün insanlarıyla yapılan röportajları ve arşivlerindeki eski videoları birleştirerek bir belgesel oluşturacaklarını belirtti.
“KÜLTÜRÜMÜZÜ GELECEK NESİLLERE AKTARMAK İSTİYORUZ”
Gelecek nesillere köyleri hakkında bilgi aktarmak ve bu sayede tarihlerini öğrenmelerini sağlamak için arşiv niteliğinde bir belgesel yaptıklarını belirten Cırık, çalışmalara planlı bir şekilde devam ettiklerini de kaydetti.
2019 yılı içerisinde tamamlanması planlanan belgesel öncesinde de bir ön izleme videosu yayınlandı.
PİRHA- Türkiye sinemasının unutulmaz ismi Yılmaz Güney’i anlatan ailesi, çalışma arkadaşları ve dostlarıyla yapılan röportajlarla sanatçının dünya görüşü, sanat anlayışı ve zorluklarla dolu yaşamına eğilen “Çirkin Kral’ın Efsanesi” belgeselinin Yönetmeni Hüseyin Tabak PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Tabak, “yılmaz Güney hocam oldu, onun açtığı yoldan gidiyoruz” dedi.
Sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar Yılmaz Güney’in hayatını konu alan ‘Çirkin Kral Efsanesi’ (The Legend of Ugly King) dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapmıştı. Türkiye prömiyerini 37. İstanbul Film Festivali’nde yapan Türkiye ve dünya sinemasının efsanelerinden Yılmaz Güney’e saygı duruşu niteliğindeki film, bugün vizyondaki yerini aldı.
Yönetmen Hüseyin Tabak, 7 yılda tamamladığı, içerisinde Michael Haneke, Costa Gavras, Fatoş Güney, Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Nebahat Çehre, Halil Ergün ve daha birçok önemli isimlerle yapılmış röportajları barındıran ‘Çirkin Kral Efsanesi’ filmini PİRHA’ya anlattı.
Sinema ile nasıl tanıştınız?
Almanya’da doğup büyüdüm. Annemle babam mülteci olarak geldi. İkisi de her Türkiye’den gelen aile gibi fabrikada çalıştılar. 80’lerde bütün Türkiyeli aileler o zaman hafta sonları buluşup köydeki hikayelerini anlatıp şarkılar söylerlerdi. Biz böyle bir ortamda büyüdük. O zamanlar Türk filmlerini kiralayıp hep birlikte izliyorduk. Daha çok komedi filmleri vardı. Ara sıra Yılmaz Güney filmleri de geliyordu. Ve o günler, akşamlar çok güzel oluyordu. Aileler buluşuyordu. Ve çok ilgiyle izleniyordu. Çocukken o kadar çok ilgimizi çekmiyordu. Daha sonra liseyi bitirdikten sonra tabi Amerikan filmlerini de izliyorduk. Liseyi bitirdikten sonra hayatımda ne yapacağımı düşünürken sinemayla rast geldim. Çünkü ben çok genç yaşta babamın kamerasını almıştım. Bir iki haftalığına verdiği kamera ile 5 yıl gençliğimi çektim. Arkadaşlarımı maceralarımızı çektim. Ve bunu bir gün kurgulamak vardı aklımda. Aynı zamanda kısa hikayeler yazıyorum. Onlar da hoşuma gidiyordu. Araştırmaya başlarken sinemayla tanıştım. İlk adım öyleydi. Sinemayı araştırırken de gerçekten de sinemanın tarihini araştırmaya başladım. 1990’lara geçerken de Charli Chaplin ile karşılaştıktan sonra onun hikayelerini kendime yakın hissettim. Ve sonra da kendi kültürüme yakın olduğunu gördüğüm Yılmaz Güney ile tanıştım. Yılmaz Güney’i izledikten sonra sinema yolculuğum da başlamış oldu.
Ve sinema serüveniniz başladı. Bu zamana kadar kurmaca film ve belgeselleriniz oldu. Biraz onlardan bahsedebilir misiniz?
İlk filmim Kick Off adlı belgeseldi. Uzun metraj. Avusturya’da çektiğim ödüller alan bir belgesel. Ardından da ilk kurmaca filmim ‘Güzelliğin On Par Etmez’di. Hala belgesele daha yakın hissediyorum. Mehmet Aktaş Berlin’de yapımcı benim ilk kısa filmimi izlemişti. Ve bana sordu ‘Yılmaz Güney belgeseli çekelim mi’ diye. Ana fikir ondan geliyor zaten. Aktaş Yılmaz Güney’i araştırıyor ve bu araştırma belgesel olarak gösterme fikri vardı. Ve Yılmaz Güney belgeseli öyle başladı.
7 yıl sürdü ve ödüller aldığınız bir film oldu ‘Çirkin Kral Efsanesi.’ 7 yılda neler yaptınız?
2010 yılından itibaren ilk iki yıl Yılmaz Güney’in hayatını araştırarak, filmlerini toplayıp kitaplarını okuyarak geçti. Öyle biraz kendisi ile tanışmaya başladım. Sonra odadan çıkıp 2013’de insanlarla görüşmem oldu. Belgeselin konsepti bu iki yılda çıktı. 2013’ten bu yana da çekimler başladı.
Çekim sürecinde ne tür zorluklar yaşadınız?
Maddi zorluklar yaşadık. Çünkü yaparsak doğru düzgün yapalım diyorduk. Yılmaz Güney’e yakın olan herkesle görüşmek istiyorduk. En iyi kamera ile çektik. Ona göre ekip lazım. Çok titiz çalıştık çok para lazımdı ve Almanya’da parayı toplayamadık. Avusturya ile ortak yapım oldu. Halen yetmedi ve Mehmet Aktaş kendi özel olarak para koydu. Büyük zorluklardan biri buydu. İkincisi ise kurguydu. Zaman geçti 5 yıl çekim yaptık. Ve bunu bir araya getirmek çok zordu.
Belgeselinizde Yönetmen Michael Haneke de yer alıyor. Haneke projenizi nasıl karşıladı?
Haneke beni destekleyen bir hocamdır ilk kısa filmden beri. Ve önceden kamera önünde konuşmak istemiyordu. Ve her derste şaka yapardım. ‘Yarın kamerayı getirip çekeceğiz’ ki o da önce ‘hayır’ diyordu. Ardından da ‘artık diyordu getirin’. 4 yıl öyle, Haneke ile öyle geçti. İlk çekimim de Avusturya’da Haneke’yleydi. Belgeseli çok beğendi. Yılmaz Güney sanatını tanıyordu ama insani tarafını kişiliğini falan görmemişti.
Belgesele koymak istediğiniz veya koyamadığımız başka isimler var mıydı?
Yaşar Kemal ile çekim yapmak istedik. Maalesef çekime başladığımızda ölmemişti ama durumu kötüydü olmadı. Şerif Gören ile görüştüm tanıştım ama yer almak istemedi. Yoksa onlardan hariç. İki ünlü sinemacıyla görüşüyorduk. Onları belgesele katmak istedik. Onlarla da zamandan kaynaklı olmadı.
“YILMAZ GÜNEY’İN AÇTIĞI YOLDAN GİDİYORUZ”
Yılmaz Güney’e geçecek olursak. Sizin için Yılmaz Güney ne ifade ediyor?
Benim için Yılmaz Güney hocam oldu. Yılmaz Güney 7 yıl sonra insani tarafından hocam çünkü onun hayatını araştırarak kendi hayatım için çok şey öğrendim. Ve sanatsal olarak da hocam oldu. Yılmaz Güney benim için genç sinemacılar için bir yol çizmiş açmış. Bu yolu kendisi gidememiş ama bu yolu artık bizim gitmemiz lazım diye düşünüyorum. Yılmaz Güney’in verdiği mücadeleye çok şey borçluyuz. Onun yolunda gitmeye çalışmamız lazım. Hiç kimse Yılmaz Güney olamaz çünkü Yılmaz Güney zaman üretir. Bu zaman yaşasaydı Yılmaz Güney olmazdı. Ama o zaman öyle bir adam gerekiyordu. Orayı doldurdu. Onun açtığı yolda gitmemiz lazım.
Film Yılmaz Güney belgeseli ama bir yandan da sizin Yılmaz Güney’e yaptığınız bir yolculuk gibi. Sizin yaşadığınız yolculuk nasıl, size ne kattı?
Bana çok şey kattı. Çünkü kendi kültürüm ve kimliğimle karşılaştım. Kürt kimliğimle karşılaştım ve öğrendim. Yılmaz Güney Kürt kimliğim ile sonradan karşılaşması gibi bir süreç yaşadım. Ama Yılmaz Güney için sınıfsal mücadele daha çok önemliydi. Bu kimlik de çok vurgulanmış değildi. Ezilen sınıfın arkasında ve hikayesini anlatmak onun için daha çok önemliydi. Bu benim sanatıma da kişiliğime de çok şey kattı.
Yılmaz Güney’in Türkiye ve dünya sinemasında algısı nasıl? Dünya ve Türkiye sinemasını da bilen biri olarak Yılmaz Güney nasıl bir yerde?
Yılmaz Güney dünya sinemasında çok büyük bir isimdir. Artık yeni nesil dünyada çıkan sinemacıları unutmuş olabilir ama misal benim filmimi izledikten sonra bazı okullar filmleri kütüphanelerine aldılar ve öğrencilerine göndermeye başladılar. Bu amaçlarımızdan biriydi. Yılmaz Güney’i unutturmamak bu Türkiye’de yaşayan insanlar için de geçerli. Ve umarım biraz katkısı da olmuştur.
“TÜRKİYE’DE SİNEMA UÇURUMA DOĞRU GİDİYOR”
Türkiye’de politik sinema anlamında Yılmaz Güney’in bir karşılığı var mı?
Türkiye çok zor bir dönem yaşıyor. Çünkü bir taraftan sinema filmleri ile gişe yapamıyorsun. Yapmak istiyorsan daha çok gişe filmi yapman lazım. Komedi yapman lazım. Bu da tabi Türkiye’de olan biteni anlatmıyor. Sinema çok pahalı bir sanattır. Bir film yapmak yüz binlerce lira. Bunu yaptıktan sonra insanlar bu filme girmese ikinci üçüncü filmi yapamıyorsun. Çoğu zaman ilk filmler çok iyi oluyor. Ve bunlar yapılır. Çünkü herkes sette gönüllü çalışan insanlar. Kültür Bakanlığı’nın elindesin. Çünkü her filmi desteklemiyorlar. Daha çok bugünkü olan biten şeyleri gösteren filmleri çok az destekliyorlar. Ve Kültür Bakanlığı’nın sinemaya verdiği destek Avrupa’yla karşılaştırırsan en son sırada. Avusturya’nın nüfusu 9 milyon. Senelik sinema bütçesi ise 50 milyon Euro’yu geçiyor. Onun için sinema maalesef Türkiye’de uçuruma doğru gidiyor.
“SANSÜR TÜRKİYE’DE”
Sadece maddi anlamda da değil. Sansür de sinema dünyasının üzerinde.
Tabi. Kültür Bakanlığı her filmi onaylamıyor. Seçiyor. Sinemacılar zorluklar yaşıyorlar. Kendi cebinden yaparsan yine parayı toparlayamıyorsun. Yılmaz Güney’in en azından büyük oyuncularla tanıştığı için seyirci otomatik olarak filmlere gidiyordu. Kesinlikle sansür şu anda Türkiye’de kontrol eden bir mekanizma halinde.
“ÖNEMLİ OLAN HERKESİN KENDİ YILMAZ GÜNEY’İNİ BULMASI”
Sizce Yılmaz Güney yeterince anlaşılabildi mi?
Buna toplum olarak cevap vermesi zor. Amed’de, Van’da Batman’da herkes Yılmaz Güney’i başka tanıyor. İstanbul’da daha çok avuntu filmlerini beğeniyorlar. Yılmaz Güney her yerde tek siyasetçi olarak görülmüyor. Zaten bu da Yılmaz Güney’in en zor yaşadığı dönemdi. Sürgünde kaldığında aslında sanat yapmak istediği halde siyaset yapmaya mecburdu. Çünkü başka birisi yoktu. Yılmaz Güney toplumu bir araya getiren bir figürdü. O zaman sol kesim ayrılmış. Türkler ve Kürtler zaten ayrılmış. Ama Yılmaz Güney dediğinde biraraya getirdi. Onun için siyaset yapmak mecburiyetindeydi. Ama o yaşadığı üç yılda daha çok fim çekmek istiyordu. Duvar’ı ancak çekebildi. O konuda Yılmaz Güney’i zaten 2 saatte anlatabilmek yeterli mi ya da anlayabilirler mi bilmiyorum. Anlayabilmesi de önemli değil önemli olan herkesin kendi Yılmaz Güney’ini bulması.
Dün özel gösterimi yapıldı filminizin bugün de Türkiye’de vizyonda.
26 Ekim’de film Türkiye’de 50’den fazla salonda vizyona girecek. Benim için önemli olan belgesel de değil. Belgesel bir araç. Ki Yılmaz Güney Filmleri yine izlensin ve unutulmasın. Umarım insanlar belgeseli izler sonra yine Yılmaz Güney’in bir posterini, afişini duvarına asar.
Bundan sonra kurmaca mı belgesel mi nasıl devam edeceksiniz?
Benim için hiç önemli değil. O hikaye ne gerekiyorsa onu yaparım.
Var mı yeni projeleriniz?
Şu anda 2-3 tane kurmaca projem var. Birisini çektim. Romanya’da yaşayan çingeneler üzerine film çektim. Sonradan çocuklarla ilgili bir film çektim Almanya’da. Bir de Türkiye’de geçen bir hikayem olacak, ‘Kırmızı şarap’ diye. Bu üç proje üzerine çalışıyorum şu anda.