Hüseyin Tabak imzalı Yılmaz Güney belgeseli ‘Çirkin Kral Efsanesi’, 26 Ekim‘de vizyonda olacak. Filmden sinemalara gelmeden önce bir de fragman yayınlandı.
Sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar Yılmaz Güney‘in hayatını konu alan ‘Çirkin Kral Efsanesi’ (The Legend of Ugly King) dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapmıştı.
Türkiye prömiyerini 37. İstanbul Film Festivali’nde yapan filmin vizyon tarihi belli oldu.
Türkiye ve dünya sinemasının efsanelerinden Yılmaz Güney’e saygı duruşu niteliğindeki film, 26 Ekim‘de vizyondaki yerini alacak.
Hüseyin Tabak‘ın 7 yılda tamamladığı Çirkin Kral Efsanesi filmi, içerisinde Michael Haneke, Costa Gavras, Fatoş Güney, Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Nebahat Çehre, Halil Ergün ve daha birçok önemli isimlerle yapılmış röportajları barındırıyor.
Sinemalara 26 Ekim‘de gelecek filmden bir de fragman yayınlandı.
25 Ekim Perşembe akşamı ise yönetmen ve ekibin katılımıyla ön gösterimi olacak.
PİRHA- Dersim’in inanç ve kültürüne ilişkin yaptığı belgesellerle tanınan Yönetmen Caner Canerik, yeni projesi olan ‘Kâmîlê Dersim’ için finans yaratmak amacıyla arıcılık yapıyor. Canerik, hem projeyle ilgili hem de yaptığı arıcılık faaliyeti ile ilgili PİRHA’ya konuştu.
Uzun yıllardır Dersim’de inanç, kültür, tarih ve mitolojiler üzerine çalışmalar yürüten Caner Canerik, finansman sıkıntısı içinde yeni projelerini tamamlamaya çalışıyor. Kendi çabası ile bu sıkıntıları aşmaya çalışan Canerik, Pîrdesûr (Kırmızıköprü) köyünde arıcılık yapmaya yöneliyor.
Sırtını sisteme dayayıp onun kurumlarından beslenerek, egemenlerin icazeti ile topluma hizmet ettiğini iddia edenlerin aksine; ne kadar zorlansa da bu yöntemi kabul etmeyip kendi emeği ile bir yol açan ve kültür-sanat alanında toplumuna hizmet eden Canerik, kendi köyünde, kendi emeği ile arıcılık yaparak yeni projelerini tamamlamaya çalışıyor.
Köyü Pîrdesûr’da misafir olduğumuz Canerik ile Dersim doğasının insanı mest eden güzelliği içerisinde sohbete koyuluyoruz. Odun ateşinde pişen çay eşliğinde Canerik çalışmalarını anlatmaya başlıyor.
Caner Canerik kimdir? Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?
Yaklaşık 22 yaşına kadar burada yaşadım. Sonra üniversiteye gittim. Üniversiteye gidişimle zaten köyler de boşaldı. 15 sene İstanbul’da yaşadım. Gazetelerde, TV’lerde kameraman olarak başladım. Sonra muhabirlik yaptım. 2004 yılında ilk kez Dersim’e ilişkin kayıt yaptım. Kayıtta ilk amacım belgesel yapmaktı ama ekonomik sıkıntı yaşayınca kitap haline getirmeye karar verdim ve öyle yaptım. İstanbul’da yazım konusunda sorun yaşadım. Hikayeleştirmeyi istiyordum ama bir türlü yazamamıştım. 2006 yılında eski dev monitörlerden sırtlayıp geldim. Orada 4-5 ayda yazamamıştım ama burada 1 ayda 300 sayfa yazdım. Dersim’de mekanla bütünleşiyorsun. Kendine ait hissettiğin, azınlık hissetmediğin, dışlanmadığın mekan. Üretmek için ideal bir yer. Burada bir şeylerle uğraşıyorsun ama fiziksel yorgunluk yok. İstanbul’da öyle değildi.
Uzun yıllar çatışmalı bir süreç vardı. Burada çok şeyi hissediyorsun. Sürekli silah sesleri gece başlardı, tüfeklerle başlar bombalarla devam ederdi sesler. İnsanın kendi memleketinde olması güzel bir duyguydu yine.
Kitabı yazdıktan sonra bir taraftan burada yaşarken işimin karşılığı olarak yaşlılarla 38 sohbetleri, masallar toplamak, hikayeler bulmak. Sadece belgesel değil, belgesel sinema yapmak istiyorum. Bunun inandırıcılığı daha fazla. Belgesel sinemada insanların yaşantısının içerisine giriyorsun sadece izleyicisin. O yaşamı gözlemleyip bir hikaye çıkartıyorsun, yapabildiğin kadar sinema. Görsel bir estetik anlayışla tabi. Bunu film haline getirmeye çalışıyorsunuz. 2008’de ilk belgeselimi çektim Pırdesur adında. Sonra devamı geldi. Dersim’deki inanç, toplum, bellek.
Son iki senedir büyük oranda yaşlılarla çekimler yapıp kaydediyorum. Kendi gerçekliğimizin ne olduğunu gösterebilmek adına. Yaklaşık 150 kişiyle görüşme yaptım. Bunlardan 5 dakika sürenler de oldu. 11-12 kere ziyaret ettiğim insanlar da oldu. 4-5 saatlik sohbetler oldu. Dersim, kültürel olarak çok zengin bir yer. Yalnız biz buna sahip çıkamıyoruz. Bir dönem devrimcilik adına sahip çıkmadık şimdi ise modernite adına sahip çıkmıyoruz. Sadece dağ, taş, manzara olarak görüyoruz. Yukarı köyde bir köylünün ziyarete gittiği zaman zihninde canlandırma çekmek istiyordum. Dönüşte amca bir taşın öyküsünü anlattı. Yaklaşık yarım saat sürdü bu hikaye. Edebi olarak baktığın zaman gerçekten çok güçlü bir hikaye. Ama biz bunlara sahip çıkmıyoruz. Keza inanç; Dersim bana sorarsanız Türkiye Kızılbaşlarının büyük oranda merkez noktalarından bir tanesi. Burası çöktüğü zaman Türkiye’de Alevilik, Kızılbaşlık büyük oranda çökecek. Yerel inanç yok edilmeye başlandı. Dersim madem Aleviydi. Yani cemevinden insanlar sabah çıkıp neden dua etmez ki ya da hangisinin yapısı güneşe endeksli, yok böyle bir şey. Bir değişim yaşatılıyor bize. Biz kendi geçmişimizin farkında olmadığımız için kabul ediyoruz bunları. Başka engeller olmadığında da ekonomik engeller çıkıyor karşına, onları aşamıyorsun. Kültür Bakanlığı’ndan destek alsan Dersim’de farklı algılanacak, devletten destek alıyorsun diye. Bağımsız kalmayı önemsiyorum. Herkesin politik görüşü vardır. Benimki de bu, yaşam tarzıdır aynı zamanda. Tarafsız kaldığın zaman seni karşı görenler, kişisel bir çatışmaya girdiği zaman parası pulu yok bu insan bunu yapıyor ben yapamıyorum diyerek karalamalar oluyor. Güç dengesidir bu. İnsanlar maalesef özellikle metropollerde yaşayıp geri dönen, ekonomik birikimle dönenler burada kendi şeylerini söylemek istiyorlar.
Burada yaşamanın güzelli şu: Doğayla iç içe yaşıyoruz. Doğadan kopuk değiliz. Burada ayıları izlerdim. Hayvanların verdiği bir zarar yoktu. Köpekle dalaşmaktan yoruluyorlardı. Ayı bir tarafta, köpek bir tarafta yatıyordu. Yerler elma dolu, gelsin yesin. Gelmezse toplayıp doğaya bırakırız. Ayının gelip elmayı yemesi mutluluk veriyor insana. Pozitif enerjiyi böyle şeylerden alıyorsunuz. Burayı bütünüyle kabul etmek önemli. Böyle yaptığımız zaman alabileceğimiz çok şey var aslında. Doğası, inancı, kültürüdür.
Şu an üzerinde çalıştığınız ‘Kamile Dersim’ projesi nedir? Nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?
Son iki yıldır özellikle Dersim kültürüne ilişkin Kamile Dersim diye isim verdiğim projeyi yürütüyorum. Amacım 80 yaş üzeri, özellikle Dersim kültürünü kaybetmemiş insanlarla yaşamın her alanına dair söyleşiler yapmak. Konu başlıkları var, bunun içerisinde en son somutlaşan masallar var. Şimdiye kadar 75 tane masal topladım. İlk kayıt yapmaya başladığımdan beri böyle söyleşiler yapıyordum. İlk 2007 yılında masalları kaydettim. Bu masalların 50 tanesini düzenledim. Türkçe’ye çevirdim. Yayınlamak istedik, yayınevine gönderdik bekledik. Ama telif çok vasat durumda. Kendim basmaya karar verdim. Bunda da karşına tabi ki ekonomik sıkıntı çıkıyor. En pratik çözüm olarak arıcılık aklıma geldi. Kısa dürede dönüş sağlayacağı için. Yarısı veresiye yarısı mesleğim dışı işler yaparak kazandığım paralarla 10 tane arı alabildim, bir 10 tane de veresiye alabildim. Bal çıkartıp satacağız ve sonrasında kitabı bastıracağız. Böyle bir hayaldi. Ama şansımıza arı sezonu çok iyi gitmedi. Çıkan bal ile büyük oranda yaptığımız masrafları karşılayacağız. İnsanın herhangi bir çalışma için ekstra farklı bir alanda iş yapması bizim toplumun da kendisini sorgulatması gereken bir şey. Birisine eğlenmeye gidelim desen acımazlar paraya, ama kitabımı finanse et dediğin zaman destek bulamıyorsun.
İnanca ilişkin söyleşiler yaptım. Çok ayrıntıya girmek istemiyorum, çok işlenmiş konular değil bunlar ama eski Dersim’e ilişkin mistik bir dünyaya ilişkin söyleşiler var. Materyaller topladım insanlardan. Bunları işlerken sponsorluk anlamında üç bin kadar para buldum. Bu parayla 50-60 bin km yol yaptım. Kayıt alamadığımız, boş döndüğümüz çok oldu. Erzincan’da 500 km yol yaptık, bir söyleşi yapamadık, bu tür engellerle de karşılaşıyorsun. Onun için yaşamından fedakarlık yapıyorsun. Daha yakın bir çevreye gidebiliyorsun. Elazığ’da yaşayan bir teyze var. Çok iyi bir tarih tamamen ama yaklaşık gidiş geliş maliyetleri yüksek bir rakama patlıyor. Sürekli yapamıyorsun, ayda bir anca gidebiliyorsun. Dersim tarihine ilişkin; aşktan, sevgiden, savaştan, kavgadan, dramdan, fantazilerden her şeye kapsayan bir proje. Yaklaşık 100 masalı bulur tahminimce. İki tane çok kaba haliyle yazdığım senaryosu var. Kurmaca film çıktı. Bunun içerisinden kısa kısa hikayeler çıkıyor. Bunlar toplumun hafızasının anlaşılması bağlamında çok önemli olan şeyler. Dersim müzikal anlamda da çok güçlü bir yerdir. Çok şarkılarımız var, klasikleşmiş şarkılar var. Bunların hikayesini bilmiyoruz.
Geldiğimiz noktada bir kopuş yaşanıyor. Bizim büyüklerimizden alabildiğimizi biz çocuklarımıza aktarmıyoruz. 50-60 yaşındaki insanlarla konuşuyoruz, babam masal anlatırdı ama hatırlamıyorum diyor. Aktarmakta zorlanıyoruz. Yaşam tarzları değişti tabi. En azından yazılı olarak bunu yapabiliriz. Aile içerisinden olmak gerekmiyor. Konu komşu akraba olarak bir aileye, bir yaşlıya gidip onun hayat tecrübesini sonraki nesile aktarabilirim. Yapmak istediğim budur.
-Pülümür Pırdesur’da arıcılık yapıyorsunuz, burada doğayla iç içesiniz. Bu konuda neler aktarmak istersiniz?
Arıcılık benim için finans yaratmak için, özellikle kitap baskısı için finans gerekiyor. Öyle bulduğum bir yöntemdi. Aynı zamanda avantajı şu: Sizin yüzde yüz başında bulunmanız gerekmiyor. Siz kendi işinizi yaparken arı çalışıyor. Bölgenin florası uygun, çok zengin bitki çeşitliliği var. Bu sene yağışlardan dolayı her ne kadar verim düşük olsa da kendini kurtaracak kadar getirisi oluyor. İlkbaharda ön hazırlıklarını yapmak gerekiyor. Arkadaşlardan destek aldım. Yol yöntem gösterdiler. Hayvanın beslenmesi, bakımı, peteklerin eklenmesi gibi şeyler, aslında çok zorlayıcı bir şeyi yok. İçinde olmak ve takip etmek gerekiyor. Genelde öğleden sonra serinlediği zaman bakılıyor. Çok geniş ve fazla çerçeve atarak alanı geniş bıraktım. Büyük anlamda imaj sorunu oluşmuş. İnsanlar şekerli bal satmışlar, glikoz kullanan insanlar da varmış. Şimdi bir imaj sorunu yaşanıyor. Bunu kırmak gerçekten çok zor. Arıcılık da aslında uzun yıllardır burada yapılan bir uğraş. Hala lezzetinden bahsedilen ballar üretilmiş burada. Neden tekrar eskisi kadar güzel bal üretmeyelim. Floranın çok daha zayıf olduğu yerlerde çok güzel ballar üretilirken Dersim’de bu niçin olmasın? Özellikle Pülümür’ün balı meşhurdu ama şimdilerde imaj sorunu yaşıyor. Başka insanlar başka isimler altında pazarlayabiliyorlar bir şeyleri. Ama şunu söyleyebilirim; ben gerçekten şeker koymadım. Üstten sıyırırsak tamamen organik diyebileceğimiz bir bal. İçinde petek var onu satın almak zorunda kalıyorsun. Ben burada satılan balın iki katı fiyata satıyorum. İnsanlar çok pahalı buluyorlar. Şekerli balı tercih ediyorlar. İnsanlar alışmışlar ucuza. Bu işin ticaretini düşünmüyorum zaten, her şeyi bırakayım arıcılık yapıp para kazanayım düşüncem yok. Öldükten sonra geride sağlam bir kitap ve bir film bıraksam yetecek benim için. Tek amacım bu açıkçası. Malım olsun mülküm olsun gibi başka bir derdim yok. Bir kerede oturup çok iyi bir kitap ya da çok iyi bir film senaryosu yazıp çekemiyorsunuz. Tecrübeyle ilerleyebiliyorsunuz. Bu da ekonomi gerektiriyor. Arıcılığın bu yanı vardır. Kişileri bağımlı kılmaması, özgürce hareket edebilmen arıcılığın iyi yanı. Ayrıntıları kaçırmamak gerekiyor tabi. Bakımına vs alışıyorsun. İlk zamanlar gergin oluyorsun. İlk girdiğimde 15 arı sokardı. Şimdi tek tük. Arı da alışıyor zamanla. Seneye ayarlayabilirsem doğaya gitmek istiyorum. Kendini yaşayabileceğin, doğayla tamamıyla bütünleşebileceğin bir yaşam istiyorum.
Benim mekanla bütünleştiğim tek yer Dersim’dir, Dersim’de taş sadece taş değildir. Taş, su, kurt, kuş, ayı kutsaldır. Karadenizle karşılaştırırsak belki görsel olarak çok şey barındırır ama bizim doğamız taşımız kutsaldır, Dersim özel bir yerdir bizim için.
PİRHA- Ermeni Devrimci Paramaz kitabının yazarı Kadir Akın’ın RED isimli belgeselinin Avrupa galası İsviçre’nin Basel kentinde yapıldı. Belgesel’e yoğun ilgi vardı.
Ermeni Devrimci Paramaz kitabının yazarı Kadir Akın’ın RED isimli belgeselinin Avrupa galası İsviçre’nin Basel kentinde yapıldı.
Yapımcı ve yönetmenliğini Kadir Akın’ın üstlendiği Red filminin gösterimine İsviçreli ve Türkiyelilerin yoğun ilgisi olduğu gözlendi.
19 arkadaşı ile birlikte, İstanbul’un Beyazıt Meydanı’nda 1915 yılında idam edilen Hınçak Partisi yöneticilerinden Paramaz Matteos’un yaşamı, siyasi düşüncesi ve mücadelesinin anlatıldığı belgesel, İstanbul, Beyrut, Cenevre, Basel ve Samandağ’da çekildi.
Belgesel ile ilgili sorularımızı cevaplayan Akın, “Artık çağımız görsellik çağı, daha önce yazmış olduğum kitapta anlattım Paramaz’ın yaşam öyküsü ve mücadelesini. Bugün çağımızın görsellik çağı olması itibariyle film ve bir belgesel üzerinden anlatmak istedim. Zira kitaba nazaran filmin daha çok kitle ile buluşma potansiyelinin olması önemli bir etken oldu. Ayrıca ben HDP ve SYKP’nin de kurucu üyesiyim. Bununla, bir anlamda da Sosyalist hareketin yeniden kuruluşunun, Sosyalist hareketin tarihinin de yeniden ele alınması ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Bundan dolayı, bu yönlü çalışmalarım ve araştırmalarım da devam edecek” dedi.
Gala, film gösterimi sonrası yapılan söyleşi ve verilen bir kokteyl ile son buldu.
PİRHA- 20 sene TEİAŞ’ta yüksek gerilim teknisyeni olarak çalışan Metin Avdaç, yönetmenliğini yaptığı ‘Işığımızın Emekçileri’ belgeselinin galasını yaptı. Avdaç, 2006’dan-2017 1 Mayıs’ına kadar dönem dönem işçi arkadaşlarının çalışmalarını çektiğini belirterek, “Topluma elektriğin nasıl geldiğini ve bu alanda çalışan cefalı işçileri bilmelerini, tanımalarını istedim” dedi.
Yönetmenliğini Metin Avdaç’ın yaptığı “Işığımızın Emekçileri” belgeseli dün Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde galasını yaptı. Saat 20.30’da yapılan belgesel gösteriminin öncesinde Betül Arım, Tamer Levent ve Onur Duru’nun okuduğu şiirlerden bir dinleti gerçekleştirildi.
BELGESELDE NE ANLATILIYOR?
Yüksek gerilim enerji hatlarının bakım ve arızalarından sorumlu olan Babaeski ve Çorlu ekibi; kışın arıza çıkmasın diye ilkbahar aylarında, Istranca Dağları’ndan geçen ve İstanbul’un elektriğini karşılayan direklerde bakım yaparlar. Ekip şefleri Neşat ve Okan işleri koordine eder. 2006 yılında işe yeni giren üç işçi, Çorlu ekibinde işbaşı yapar. Ercan bunlardan biridir. Ercan evlenmeden önce ve sonrasında, tam üç yıl boyunca TEİAŞ’taki görevini eşinden saklar. Ailesinin tehlikeli bir işte çalıştığını öğrenmesini ve korkmasını istemez.
2016 Aralık ayının son günlerine gelindiğinde İzmit bölgesinde tipi halinde yoğun kar yağışı başlar. Adapazarı ekip şefi Tuncay, gelen arıza ihbarı üzerine, ekibiyle birlikte İzmit’e doğru yola çıkar. İzmit ve Adapazarı ekiplerinin arızayı gidermeye çalıştığı esnada müdürlükten gelen bilgilerle İstanbul’da elektrik sıkıntısı yaşandığı öğrenilir. Bunun üzerine İstanbul’a bir an önce elektrik vermek için, Türkiye’nin değişik bölgelerinden ekipler Adapazarı’na gelir. 1 Ocak günü, çalışmalar esnasında meydana gelen iş kazaları işçilerin moralini bozar ama işçiler buna rağmen yüksek gerilim ve enerji hatlarında arızaları gidermeye çalışmaya devam eder.
2006 sonbaharında Trakya’da başlayan çekimler 2017, 1 Mayıs işçi bayramında Çorlu’da tamamlandı. 11 yılda dönem dönem çekimler yapıldı. Belgeselin en çarpıcı kısmı olan ve 29 Aralık 2016 sabahında başlayan ve 1 Ocak 2017 akşamına kadar süren kesinti sonucu İstanbul’a verilen kısıtlı elektrik sürecini anlatan bölümde, Adapazarı ve İzmit bölgesinde yaşanan olumsuz hava koşullarından dolayı yüksek gerilim enerji hatlarında meydana gelen büyük arızalar ve yüksek gerilim işçilerinin yorgun ve uykusuz halde karda, fırtınalı havalarda günde yaklaşık yirmi saat çalışarak İstanbul’a bir an önce elektrik verilmesi için büyük çaba harcadılar.
Belgeselin yönetmeni Metin Avdaç yirmi yıl TEİAŞ’ta yüksek gerilim teknisyeni olarak çalıştığını belirtiyor. Avdaç, 11 yıl çekimleri tek başına yaptığını söylüyor.
“TOPLUMUN CEFALI İŞÇİLERİ TANIMALARINI İSTEDİM”
Belgesel’e ilişkin PİRHA’ya konuşan Metin Avdaç, Işığımızın Emekçileri belgeselini neden çektiğini şöyle anlattı:
“Bu meslekte ben 20 yıl çalıştım. Çalışırken önce fotoğraf sanatı ile ilgilendim. Daha sonra 2005’te sinemaya geçince ilk belgeselim olan Torakçıları çektim. Sonra neden kendi iş kolumu belgesele çekmeyeyim dedim. Ve 2006’da başladım çekimlere, 11 yıl sürdü. En son İstanbul’u elektriksiz bırakan 2016’daki o arızalar zamanında da arızanın olduğu bölgedeydim. Topluma bu elektriğin nasıl evimize geldiğini anlatma ihtiyacını duydum. Bu mesleği, yüksek gerilim işçilerini bilen yok. Elektrikler kesilince küfür edenler bile oluyor. Topluma elektriğin nasıl geldiğini ve bu alanda çalışan cefalı işçileri bilmelerini, tanımalarını istedim.
Avdaç, 2006’dan-2017 1 Mayıs’ına kadar dönem dönem işçi arkadaşlarının çalışmalarını çektiğini belirterek, “İlkbahar ve kış aylarında çekimleri yaptım. İşçilerin kazalarını ve sorunlarını çektim. Nasıl kaza olduğunu ve hayatını kaybeden bir işçi arkadaşımız var. O kazayı anlatan bir yaralı arkadaşımız var. Belgeselimiz bunu anlatıyor” dedi.
PİRHA- “Sakal seni güzel için taşırım. Ben seni kesemem kara sakalım. Güzel görünce hafif kaşırım. Ben seni kesemem kara sakalım.” Mesele sakal olunca çeşitleri, şekli ve anlamı da değişiyor. Yönetmen Mehdi Shabani de sakalı başka bir bakış açısıyla beyazperdeye aktardı.
Haberin Videosu
İranlı yönetmen Mehdi Shabani’nin, sakalın tarihi; hikaye ve belgesel sınırında işlediği ve köktenciliği merkeze aldığı Sakallogia seyirciyle buluştu. Belgesel film İstanbul Kadıköy’de bulunan Barış Manço Kültür Merkezi’nde akordeon sanatçısı Payam Egindami’nin kısa bir müzik dinletisinin ardından gösterildi.
Kendine has kurmaca özgün belgeselleri bulanan Shabani’nin Sakallogia adlı belgesel filminde, geçmişten bugüne sakala bakış açısını gösteriyor. Erkeklik algısı üzerinde sakalın iktidar ve şiddeti de temsil ettiği görüşüne yer verilirken sakal ile oluşan ön yargıları da işlemiş. Her tercih edilen sakalın kişinin doğrusu olarak ortaya çıktığı belgeselde sakal gibi kimi kodların toplumsal karşılığının olduğuna dikkat çekiliyor. Moderninden gelenekselcisine, tutucusundan muhafazakarına kadar her kişide farklı bir anlama bürünen sakalın anlatıldığı belgesel hiciv özelliği taşıyor.
Sakal hikayelerinden oluşan belgeselin gösteriminin ardından Yönetmen Mehdi Shabani Sakallogia’nın nasıl çıktığını anlattı.
DEVRİMCİ SAKAL, DİNİ SAKAL
Shabani, “Bir gün arkadaşlarla oturduk. Konuşuyorduk mesele sakala döndü. Bu sakal devrimci sakal mı gibi bir olay var. Devrimci, dini sakal gibi. Sonra bir tartışma söz konusu oldu. Ben dedim ki bu marksist sakalı değil. Sen diyorsun ki sakallıdır ondan dolayı öyledir. Yani biz bir şekilde herkese siyasi bakıyoruz. O da hep sorun oldu. Sakal bir örnek olarak neleri bize gösterdi. Biz bir şekilde toplumsal kodlardan bir şey çıkarmaya çalışıyoruz. Bu giyim de olabilirdi. Demek ki modernsin gelenekselcisin, tutucusun, muhafazakarsın vs… Bu film bir şekilde bunun cevabıdır. Böyle bir şey olur mu olmaz mı? Sakaldan böyle büyük bir anlam çıkartabilir miyiz çıkartamıyor muyuz bu sorunun peşine gittim.”
DOĞRU MU, TERCİH Mİ?
“Herkes kendi sakalına ki sakal burada bir örnektir, her şey diyebiliriz, çok övüyor” diyen Shabani bundan da bir çok hikaye çıktığını söylüyor.
“Doğru sakal budur, herkes bir tane çerçeve koyuyoruz. Bu doğru olanıdır, devrimci olan bunu yapıyor, İslamcı olan başka bir şekilde. Ve benim bulduğum şey budur. Doğru bir şey yok. O doğruluk buradan bir şekilde bulamıyoruz. Bu sadece tercihtir. Ama gerçekten böyle bir coğrafyada yaşıyoruz. Her şey de siyasidir. Siyasi olmayan şeyler de siyasi çıkar felsefik çıkar.”
“ERKEKLİĞİ ARADAN ÇIKARIRSAK DÜNYA CENNET OLUR”
Sakal bir şiddet biçimi olarak da karşımıza çıkıyor. Shabani bunu şöyle anlatıyor:
“Erkek şiddet yapar filmin tartışması da budur. Bizim Hz. Adem dediğimiz kişi biraz feminist kaçıyor ve erkeklik şiddet yapıyor. Ama bana göre mesele sadece cinsiyet değil. Zaten bizim yaşadığımız iktidarda bir şekilde erkekliktir. Bizim film de erkekliği aradan çıkarırsak dünya cennet olur. Burada erkeklik simgesi sakaldır. Ama bana göre mesele öyle değil. Bizim ta gökten insanların ilişkisini değiştirmemiz lazım.”
FİLMİN KONUSU
Başarısız belgeseller yönetmeni ‘Mehdi’, bir gece oldukça sarhoş bir halde, kendisine ‘Hz. Adem’ diyen bir adama rastlar. Adem çocuklarının bozgunculuğunun ve fesadının kökünü yeryüzünden kazımaya niyet etmiştir. Bu konuda Hz. Adem’e ancak o’nu görme şansına sahip olan tek kişi yanı ‘Mehdi’ yardım edebilecektir. Yeniden yeryüzüne inişinde Adem; erkeklik ve cinsiyet kaynaklı ‘Şiddet’ pratiğinin ‘Sakal’ görünümüyle uygulandığını ispatlamak ister. Ona göre, ‘sakalı gidermek olur, insanın kurtuluşu ve vaat edilen cennete dönüşü’ bu amaç doğrultusunda ‘Sakal’ belgeselini yapmaya zorlar Mehdi’yi; varsayımının doğruluğunu gösterecektir tüm çocuklara. Bu niyetle Hz.Adem ve Mehdi bir dolu değişik insanla görüşür. Hispter’ından Müslüman ressamına, DAEŞ meraklısından, trans cinsiyetine kadar. Bu süreçte, Adem ile Mehdi arasındaki çekişme de sürüp gider. Adem’in yeniden yeryüzüne inmesi ve daha çok dünyalılaşması, genç yönetmenin günlük yaşamını aksatacaktır; Adem hayal ile gerçekliğin arasında sıkıştığı bu ikilemde bocalar durur. Gerçekten Hz. Adem midir yeryüzüne yeniden inen? Yoksa Mehdi’nin iş hayatında çokça işine yarayan kurgucu dünyasının ürünü müdür? (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Karikatürist Asaf Koçak’ın yaşamını konu edinen belgesel ‘Dino’nun Yönetmeni Kerem Tekoğlu ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi de, “En büyük noktası donmak ve yanmak arasındaki çizgidir” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Keremo olarak bilinen Yönetmen Kerem Tekoğlu Sivas ‘ta Madımak Oteli’nde gericiler tarafından yakılarak hayatını kaybeden karikatürist Asaf Koçak’ın yaşam öyküsünü beyaz perdeye taşıdı.
Yönetmen Kerem Tekoğlu’un sırasıyla Yozgat Yerköy ilçesi, Kırşehir, Ankara, İstanbul, Didim ve Almanya’da gerçekleştirdiği belgeselde aile, yakınları ve Sivas Katliamı’nda sağ kurtulup son nefesine kadar yanında olan arkadaşlar yer alıyor.
ANNESİNİN ONA TAKTIĞI LAKAP ‘DİNO’
Orta Anadolu Kürtleri ile ilgili yaptığı çalışmalar sırasında Kırşehir’de böyle bir proje yapma fikrinin oluştuğunu söyleyen Yönetmen Kerem Tekoğlu şöyle konuştu:
“Kırşehir’deki yazarlar, çizerler, sanatçılar vb kişilerle araştırmalar, sohbetler yaparken ‘Dino’ ismine rastladım. ‘Dino’ 1993’de Sivas’ta katledilen 33 aydından birisi Asaf Koçak’tı. Dino çocukluğundan beri onun sıra dışı yaşamından kaynaklı annesinin ona taktığı bir isimdi. Koçak’ın bulunduğu, büyüdüğü, yaşadığı o çevre Türkiye’de neredeyse milliyetçiliğin en yoğun yaşandığı bir yer. Ve böyle bir yerde Koçak gibi halkçı, hümanist ve yurtsever diyebileceğimiz bir düzeyde kişilik çıkıyordu önümüze. Ve bununla ilgili çalışmalar yaptım. Biten projemiz ‘Dino’ adı altında Asaf Koçak’ın biyografisi.”
Tekoğlu, 5 aylık bir çalışmanın ürünü olan belgeselde, Bîrnebûn dergisi ve özellikle Avrupa’da yaşayan Kırşehir Kürtleri üzerine araştırmalar yapan Vahit Duran’ın ciddi katkılarının olduğunu söyledi. Öte yandan ilk karikatürlerini yayınlayan ‘Koçak’ dergisinin sahibi Mahmut Emin, yakın dostu fotoğrafçı Çerkez Karadağ, Sivas’ta yangın esnasında son nefesine kadar yanında olan Ali Balkız ile yine Sivas’ta donma tehlikesi geçiren ve ölmek üzereyken onu kurtaran öğretmen Fikriye Avcı Bor ile röportajlar yaptı.
YAŞAMA BAKIŞI KARİKATÜRLERİNDE CAN BULUYOR
Tekoğlu gerçekleştirdiği görüşmelerden Asaf Koçak’a ilişkin edindiği izlenimi şöyle anlattı:
“Asaf Koçak bulunduğu çevreye düşüncesi, kıyafetleri ile uymayan bir kişilik aslında. Onun için annesinin ona taktığı ‘Dino’ lakabını ilk dönemlerde çok fazla kullanıyor. Koçak kadına yönelik şiddeti çok fazla dile getiren karikatürlerinde ön plana çıkan çalışmaları var. İktidarın özellikle Kürtler üzerinde ve ezilen diğer halklar üzerindeki baskılarını çok fazla ön plana koyan ciddi karikatürleri var. Yine gerici, yobaz zihniyetin aydınlık üzerinde aydınlıktan korkan kişilikler üzerine ciddi karikatürleri olan bir kişi.”
KOÇAK’IN ALEVİLİĞE OLAN İLGİSİ
Koçak’ın Aleviliğe olan ilgisinin ise üniversite yıllarında oluştuğunu söyleyen Tekoğlu, “İstanbul’da Davut Paşa Lisesi’ni bitirdikten sonra Kırşehir Eğitim Enstitüsünden mezun oluyor ve öğretmen oluyor. Öğretmen olurken Sivas’ın bir Alevi köyünde öğretmenlik yapıyor. Burada onun tabiriyle ‘insanlara aşık oldum’ mantığıyla ciddi ilişkiler ediniyor. Oradaki bütün insanlar Asaf’ı çok seviyor. Köylülerin ona sahip çıkması, orada ki gençlerle olan diyaloğu Alevilerle ilgili yaşamı biraz daha Sivas’ta öğretmenlik yaptığı yıllarda filizleniyor. Ailesine tatile geldiğinde ablalarına ‘ben Alevi olacağım, Aleviler çok iyi’ diyormuş. Yozgat Yerköy’de gençliğinde o ırkçı kesim birkaç kere onu dövüyor, kavga ediyorlar. Asaf’ı kireç kuyusuna atıyorlar. 6-7 yıllık öğretmenlik hayatından sonra ‘memurluk bana göre değil’ diyerek öğretmenliği bırakıyor. Öğretmenlik sonrası bütün yaşamı Aleviler, Kürt yurtseverler ve diğer sol camiayla birlikte geçiyor. Öğretmenliği bıraktıktan sonra ciddi maddi sorunlar yaşıyor. Kendi sanatını icra etmeye çalışıyor ve geride bıraktığı ciddi karikatürleri var. Bu karikatürler onlarca dergide, gazetede ve kitap kapağı olarak kullanılıyor” dedi.
Tekoğlu, Koçak’ın donma tehlikesi geçirdiği ana ilişkin ise şu bilgileri verdi:
“Sivas’da öğretmenlik yaptığı yıllarda bir donma tehlikesi geçiriyor. Orada bir öğretmen arkadaşı Fikriye Avcı Bor onu kurtarıyor. Ama orada Alevi komşular imdatlarına yetişiyor ve hayatını kurtarıyor. Alevilere bağlılığı bundan kaynaklı.”
YANMAK VE DONMAK METAFORLARI
Koçak’ın yaşadığı donma tehlikesi ile Sivas’ta yanarak can verdiği iki olaydan yola çıkarak yanmak ve donmak metaforlarına yer verdiği kurmaca belgeseline ilişkin ise şunları söyledi:
“Bu belgeselde de donmak ve yanmak metaforlarını da kullandık. Zaten kar, kış ve ateş metaforları çok ön planda bu belgeselde. Birçok metafor kullandık ama en büyük metaforu, onun fötr şapkasıyla başlıyor. O dönem saçlarının uzun olması ve fötr şapka takıyor diye ‘deli’ diyorlar. Biraz o metaforları kullandık. Sivas’da donmaktan kurtuluyor ama yanmaktan kurtulamıyor. Yani öğretmenlik yaptığı yıllarda donuyor ve kurtuluyor. Kar, kış ciddi bir metafor. Ve yine aynı şekilde 1993’de Sivas’ta yanmaktan kurtulamıyor. En büyük noktası donmak ve yanmak arasındaki çizgidir.”
Belgeseli uluslararası birçok festivale göndermeyi düşünen Tekoğlu, “Bu projenin büyük birkaç galasını yapmayı düşünüyoruz. Özellikle Alevi kurumlarıyla biraz daha yoğun görüşmeyi planlıyoruz. Almanya’da ve Ankara’da gala yapmayı planlıyoruz. Birçok yerde gösterimi yapılacak” dedi.
PİRHA- Aleviliğini gizleyen, baskı nedeniyle camiye gitmek zorunda kalan üniversite öğrencisi Gamze Çelik, Alevilere yönelik asimilasyon politikalarının yansımasını ‘Kader Birdir’ ile ekranlara taşıdı.
Haberin Videosu
Malatya’nın Pütürge ilçesine bağlı Zarato Köyü’nde yaşayan Gamze Çelik, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık bölümü okuyor. Henüz 11 yaşındayken okulda arkadaşları tarafından Alevi olduğu için darp edilen Çelik, toplum baskısı nedeniyle küçükken camide Kuran kurslarına gitmek zorunda kaldı. Ta ki 2007 yılında köyüne cemevi yapılıncaya kadar.
Gamze Çelik, 1974 yılında yapılan cami nedeniyle dedelerin taliplerine küstüğünü ve 30 yıl boyunca cemin yürütülmediği Zarato’da yaşananları beyaz perdeye aktardı. İlk gösterimi bu köyde yapılan belgesel, Trabzon Sanat Evi’nde de izleyicileri ile buluştu.
Gamze Çelik, köyde yaşayan herkes gibi kendisinin de maruz kaldığı toplum baskısını, cami-cemevi ikilemini anlattığı “Kader Birdir” isimli belgeseline ilişkin PİRHA’ya konuştu.
Malatya’da yaşayan Alevilerin sorunlarını anlatan ‘Kader Birdir’ adlı bir belgesel çektiniz. Bu belgeseli çekme fikri nasıl oluştu?
Sinemaya sürekli bir ilgim vardı. Üniversitede Binbir İnsan Hakları Belgesel Yapım Atölyesi yapıldı. Bir haftalık sıkı bir eğitim verildi. O sırada dedim ‘Madem ilgim var sinemaya, bu atölyeye gideyim.’ Gittim. Orada senaryo falan yazdık. O senaryolardan iki tanesi seçildi ve bize Belgesel Sinemacılar Birliği ekipman desteği sağladı. Zaten fon olarak da Avrupa Birliği finanse ediyordu. Derdim vardı, fırsat bu fırsat ele alalım bu konuyu dedim.
Filmin konusu neydi?
Asimilasyondu. Bu asimilasyonu, toplum baskısını birebir ben de yaşadım. İlkokulda Alevi olduğum için arkadaşlarım tarafından darp edildim, dışlandım. Ondan dolayı bir derdim vardı. İçten içe Alevilik üzerine çalışmalarımız falan vardı. Kendimiz araştırıyorduk, bakıyorduk. Üniversiteye başlayınca daha böyle bir duyarlılık artıyor. Daha fazla şeyle karşılaşıyoruz. Ben üniversite döneminde Yılmaz Güney ile çok fazla zaman geçirdim. Okudum. İnsanların sorunlarını, onların haklarının ellerinden alınması gibi sorunları ele alıyordu filmlerinde. Ondan dolayı aşırı bir hayranlık vardı.
“YERELDEKİ PROBLEMLERİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARMAMIZ GEREKİYOR”
Filmde neyi amaçladınız?
Madımak, Çorum Katliamı, Yavuz Sultan Selim’in yaptığı katliamlar gibi büyük çaplı katliamları ele alan belgeseller vardı zaten. Ama benim bu filmi yapmaktaki asıl amacım yerelde de bu tip sorunların, saldırıların, kıyımların da ciddi anlamda olduğunu göstermek. İnsanlar genelde; ‘Ya onlar eskidendi.’ ‘Böyle bir şey yok.’ diyor. Onlar eskiden değil. Ben kendim de o dışlanmayı yaşadığım için dedim ki ‘Yereldeki problemleri bizim gün yüzüne çıkarmamız gerekiyor.’ Araştırdık baktık böyle bir belgesel veya film yoktu Alevilik üzerine. Bundan dolayı böyle bir şey yaptım.
Siz de orada doğdunuz, büyüdünüz, yaşadınız. Oranın demografik yapısını biraz anlatabilir misiniz?
Şu anda köyün nüfusu 200 civarında. Köydeki insanlar ticaretle uğraşıyorlar. Ekiyorlar, biçiyorlar bunu satmak zorundalar ki köy kalkınsın. Satmak için o insanlarla ilişki kurmak zorundalar. Onlar da bunlar Alevi diye ilişki kurmuyorlardı, dışlıyorlardı. Bir şekilde kalkınma problemi söz konusuydu. Kendilerini iyi bir şekilde kalkındırabilselerdi onlara yanaşma çabası da iyi görünme çabası da olmayacaktı belki. Toplumun böyle baskısı vardı. Eskiden saldırılar da olmuş. Günümüzde de bu dışlanma daha çok gün yüzünde.
Bundan sonra mı köye cami yapma fikri ortaya çıkıyor?
1960 yılından sonra insanlar köyde artık yapamıyorlar. İstanbul’a göç etmeye başlıyorlar. Orada da herkes Sünni, her yerde cami var. Oruç tutuyor millet Ramazan ayında, o tutmuyor. ‘Sen niye tutmuyorsun?’ diyorlar. Bu sefer onu dışlıyorlar, belki iş vermiyorlar. Ne oluyor bir şekilde doğru gelmeye başlıyor. Teknoloji o zaman hat safhada değil. İnsanlar araştırıp öğrenemiyorlar. Herkeste bir geçim derdi var. En büyük problem zaten bu. Onlar ne yapıyorlar köye geliyorlar, diyorlar ‘Şehirde böyle, biz cami yapmalıyız.’ Bir de İstanbul’dan gelenler şehir görmüşler, sözü geçiyor köyde. Onlar da insanlar üzerinde biraz hüküm kuruyorlar bence.
“DEDENİN DE KABAHATİ VAR”
Bunlar olduğu için de camiyi kendi yapmış köylü. Camiyi yaptıktan sonra da çevrenin de baskısıyla bazıları inançlarının yanlış olduğunu düşünüyorlar. Çünkü onların hocası var, onlara anlatıyor, arkalarında inanılmaz bir kitle var. Hükümet onlardan. Çok güçlü hissediyorlar kendilerini. Ondan dolayı da bir meydan var. Meydan boş onlara, istedikleri şekilde davranabiliyorlar. Ama Alevilerde bu pek yok. Niye? Çünkü sadece iki tane köy Alevi. Ne yapabilirler ki? ‘Alevilik inancı bizce yanlış, doğru değil. Camiye gitmek gerekir’ düşüncesine sahip insanlar var. Böyle böyle insanların çoğu camiye gidiyorlar. Camiye gittikten sonra dede gelmiyor köye. ‘Siz camiye gidiyorsunuz’ diyor, ‘Siz benim taliplerimsiniz oraya gidiyorsunuz.’ Böyle bir dargınlık oluşuyor. Burada dedenin de kabahati var. Üzerine gitmesi gerekirdi durumun. Ondan sonra köyün neredeyse hepsi artık camiye gitmeye başlıyor.
Peki cemevi ne zaman kuruluyor?
2007 yılında köydeki sağlık evini muhtar cemevi olarak işlevlendirdi. Annesinden babasından Alevi inancını, ehlibeyt sevgisini biraz daha fazla alan insanlar ‘‘Artık bizim ibadethanemiz burada biz oraya gidelim’ diyerek cemevine gittiler. Ama bu arada camiye gidenler de var. Sonra dedeler geldi. Bir ara yoğunlaştılar insanları oraya tekrardan toplamak için. Ama yarı yarıya kaldı.
“DAHA DİŞLİ HOCALAR GELMEYE BAŞLADI”
Köyde cami hocası var mı?
Köyde cami hiç boş bırakılmaz. Maksimum 10 gün sonra mutlaka başka bir tanesi gelir. Mesela biz küçükken hoca bütün kapıları çalardı ‘Camiye gelin’ diye davet ederdi. Hatta önceden hocalar geliyorlardı bizdeki o samimiyeti gördükten sonra Alevilere olan bakış açıları değişiyordu. Seviyorlardı o inancı, düşünceleri. Ondan sonra hocaların ailesiyle aralarında problemler çıkıyordu. ‘Sen oraya gittin bozuldun.’ Ondan sonra hoca gidiyordu. Çok fazla hoca değiştiriyordu bizim köy. Biz aslında en başta kendimize katıyorduk gibi bir şey. Ekstra böyle bir çaba yoktu tabi ki de kendiliğinden olan bir şeydi. Daha sonra daha dişli hocalar gelmeye başladı camiye. Ondan sonra biz hepimiz Kur’an kurslarına gittik. Hocalar geliyorlardı diyorlardı ‘Doğrusu bu.’
“AMAN SAKIN ALEVİ OLDUĞUNUZU SÖYLEMEYİN”
Hocalar Kuranı öğretmek adı altında başka şeyler yürütüyorlardı. Alevilikten hiç bahsetmezlerdi. Bize kendi kültürümüzü anlatmazlardı. Zaten annelerimiz babalarımız ‘Aman sakın okulda söyleme Alevi olduğunu’ diyorlardı. Niye, çünkü problem. Diyorduk ‘Anne Alevi olmak kötü bir şey mi?’ ‘Yok ama onlar bizi sevmiyorlar’ diyordu. Ondan dolayı hocalar da geliyordu ‘Doğru budur. Gelin bari hiçbir şey yapamıyorsanız çocukları Kuran’a gönderin’ diyerek böyle ekstra bir baskı kuruyorlardı. Gidiyorduk. Beş vakit namaz kılıyorduk, oruç tutuyorduk, Arapça okuyorduk falan. Kuran kursu adı altında bizi Aleviliğe karşı da çok soğuttular. Çünkü bize o empoze edilmiş. Hakikaten Sünni bireyler gibi yetiştik.
1974’ten cemevinin yapıldığı 2007 yılına kadar olan arada yetişen jenerasyonun Aleviliğe bakışı nasıl?
O jenerasyon tam benim annemlerin yaşıtları. Dayım filmde de diyor ‘Ben 36 yaşındayım bu yaşıma kadar hiç cem görmedim.’ Sadece benim anneannem çok itikatlı bir insanmış, anlatırmış onlara. Ama ibadetlere dayalı böyle genel inancın içeriği hakkında pek bir fikirleri yok açıkçası. Bir de hep bir korku var. 1974 yılında cami yapıldıktan 2007 yılına kadar köyde hiç cem yapılmamış. Cem yapılmayınca oradaki insanlar cemi göremiyorlar, hep camiyi görüyorlar. Köydeki insanlarda hep bir geçim derdi hayatta kalma mücadelesi var. Durum böyle olunca annemin yaşıtlarından Aleviliği reddedip camiye gidenler de var, annem gibi dayım gibi annesinden babasından gelen ehlibeyt sevgisiyle cemevine giden insanlar da var.
“ORASINI KARIŞTIRMA”
Belgeselde konuşturduğunuz insanlarda hala bir tedirginlik var mı? Nasıl karşıladılar bu belgeseli yaparken böyle bir konunun açılmasını?
Konuşmacıları seçerken kim daha bilgilidir onu ele alarak hareket ettik. Yaşlılar bize anlatıyorlar işte ‘Eskiden böyle oldu, şöyle oldu’ diye. Onlar da zaten anlatacak birilerini arıyorlar. Neler neler vardı belgeselde konu edinemediğimiz. Diyorlardı ki ‘Orasını karıştırma. Onlar çok kötü. Durumlar bozulur, sıkıntı olur. Şimdi siz bunu televizyonda göstereceksiniz de hani zar zor çevre köylerle ilişkiyi düzelttik. Ya şimdi bozulursa. Pek fazla yayınlamayın, ne yapacaksınız.’ Böyle tedirginlikleri vardı.
Hala kimliklerini saklıyorlar mı?
Herkes biliyor köyün Alevi olduğunu. Ama konuşma geçtiği zaman diyorlar ki ‘Hepimiz Müslümanız.’ Bir Alevilik Sünnilik muhabbeti pek geçmiyor sanırım. Çünkü insanlar onu yaşamışlar, geçmiş.
Belgeselin adı neden ‘Kader Birdir’?
Belgeselin çekimlerini yapmadan bir sene önce köyde çok yaşlı, elden ayaktan düşmüş, zar zor konuşan insanlar vardı. Ağabeyim de telefonla kayıt almıştı köyümüzün tarihi hakkında bilgi almak için. Konuşmacılardan Hacı Parlak ile yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: Herkesin gideceği yer aynı. Ne Alevisi, ne Sünnisi. Kader birdir. Yani en sonunda hepimizin gideceği yer orası. Kader birdir iki midir? Birdir yani.’
Oradan kader birdir lafını sevdik. Ondan sonra belgeselde Mehmet Kasırga vardı, o adamda konuşmasının sonunda denk geldi dedi ki ‘Dünyada her şey yalan. Bir gerçek varsa o da ölümdür. Ölüm de gerçekten hepimizin kapısında mevcuttur.’ Biz de sonuna Kader Birdir dedik. Yani biraz sonuç gibi bir şey oldu.
Bunların aslında gereksizliğini orada vurgulamak istedik. Kader birdir hepimizin gideceği yer belli. Hepimiz öleceğiz, hepimiz aynı yere gideceğiz. Bunların gereği yok düşüncesi vardı. Belgeselin adı ondan dolayı öyle oldu.
Belgeseli çekerken sizi en çok ne etkiledi?
Zaten içinde yaşadığımız için ekstra çok şaşırdığımız bir şey olmadı açıkçası. Genel itibariyle çok samimi bir film çekmeye çalıştık aslında. Kurgusunu yaparken de diyelim Hacı Güngör konuşuyor ardından dayım lafını kapatıyor sanki. Bir masanın etrafında bir muhabbet dönüyormuş havası yaratmaya çalıştım kurguda. Çünkü bizim çekimlerimiz o şekilde yürüdü, çok samimi ilerledi.
Yeni projeleriniz olacak mı? Olacaksa yine Alevilikle mi ilgili olacak?
Yine toplumların sorunları hakkında belgeseller çekmeyi düşünüyorum açıkçası. Ama şu bir iki sene içerisinde değil, biraz daha sonrasında. Sinematografik bilgimi daha da ilerleterek daha iyi işler çıkartma düşüncem var. 12 hizmetler var. Bizim ailemizin hizmeti peyik hizmeti. Peyik hizmetinin üzerine Anadolu’nun çeşitli yerlerinde o peyik hizmetlerinin hikayelerini belki ele alabilirim temel olarak.
Filmin gösterimleri nerelerde oldu? Galasını nerede yaptınız?
Filmin galasını köyde yapmıştık bu yaz. Köylülerin hepsini topladık böyle açık hava sineması gibi oldu.
“BİZİM DERDİMİZE TERCÜMAN OLDUN”
Tepkiler nasıl oldu?
Dayım, babam falan şey diyorlardı; ‘Gamze çok emek verdin hevesleniyorsun ama köylüler film gibi bir şeye alışık değil. İzlemeye kimse gelmez. Çoluğunu çocuğunu gönderir. Sen yine de beklentiyi yüksek tutma. Az kişi gelebilir.’ Köyde 90 hane var, hepsinin kapısını çaldım davetiyeleri bıraktım. Her birinin birer çayını içtim. Ondan sonra dedim ‘Çoluk çocuk ne varsanız gelin. Köyümüzün genel bir sorununu dile getiriyoruz burada. Hepinizin gelmesi gerekiyor diye düşündüm.’ Ondan sonra köyün gençleri de yardım ettiler. Okulun önünde sandalyeleri falan dizdik, perde astık. Sonra insanlar akşam 8 civarı geldiler. Beklediğimin çok çok üstünde bir kalabalık toplandı.
Filmi izledikten sonra soru cevap bölümünde; ‘Derdin neydi senin?’ dediler. Asimile olan kesim aslında bunu söyledi. Camiye gitmeye başlamış ve Alevilik kültüründen soğumuş olan kesim tepki gösterdi ‘Bu ne?’ diye. Orada böyle bir münakaşa gibi şeyler oldu. Ama geneli çok beğendiler, takdir ettiler. Bunun devamının gelmesini istediklerini söylediler. ‘Bak biz şimdiye kadar söyleyemiyorduk. Sen bizim dilimize tercüman oldun. İyi yaptın gösterdin bunu. Herkese göster. Biz asimile olmayalım, sürekli cemler yapılsın’ gibi yorumlar yaptılar. İnsanlarda bunun özlemi de vardı.
PİRHA-Suriyeli göçmen kadınların başarı öykülerini içeren ‘Eşik’ belgeselinin ilk gösterimi bugün Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek. Belgeselin yönetmeni, KHK ile kapatılan İMC TV muhabiri Dilek Gül. Yönetmen Gül ile kadınların tüm zorluklara rağmen başarıya ulaşan hikayelerini beyaz perdeye aktardığı ‘Eşik’e ilişkin söyleşi gerçekleştirdik.
HABERİN VİDEOSU
Dilek Gül, KHK ile kapatılan İMC TV’de 7 yıl muhabirlik yapmış bir gazeteci. Suriye’de iç savaşın başlamasından sonra daha çok Türkiye-Suriye sınır boylarında çalışmış. Savaştan kaçan Suriyelilerin dramatik hayatlarına tanıklık eden Gül, savaş mağduru insanların özellikle de kadınların Türkiye’deki hayatlarının izlerini sürerek karşımıza bir belgeselle çıktı. Hayatları savaşla alt üst olan kadınların Türkiye’de yaşadıkları zorluklara ve yeni bir hayat kurma mücadelesine odaklanan belgeselin adı EŞİK.
Dilek Gül, belgeselin yalnızca bir kayıt olmadığını, aynı zamanda Suriyeli kadınlarının ayakta kalma mücadelesine bir katkı olarak çektiklerini söylüyor. Dilek Gül, bir gazeteci olarak şahit olduğu toplumsal trajediyi belgeselleştirme fikrinin, daha muhabirlik yaptığı sırada oluştuğunu ifade ediyor. Bu fikrin oluşmasında, sınırda gördüğü dramatik göçün egemen, merkez medyada manipule edilerek aktarılmasına karşı duyduğu tepkinin de rolü olduğunu belirtiyor.
Açık Toplum Vakfı ve Sivil Düşün tarafından desteklenen, Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği ve DVV International’in ortaklığında çekilen ‘Eşik’ isimli biyografik belgeselin galası bugün Fransız Kültür Merkezi’nde saat: 19.00’de gerçekleşecek.
“SAVAŞA, GÖÇE VE SINIRA RAĞMEN…”
Belgeselin montaj setinde konuştuğumuz belgeselin yönetmeni Dilek Gül, sınırda muhabirlik yaparken acılı, savaştan kaçan, hayatta kalmaya çalışan insanların yaşadıkları zorlukları haberleştirdiğini ama bu belgeselle yaşananların bu yanına değil, bütün bunlara rağmen direnen ve hayata tutunmaya çalışan kadınları konu edinerek, bu insanlara kendi cephelerinden bir güç verme amacını “Savaşa, göçe ve sınıra rağmen kadın kimliği ile güçlenerek hem kendisini hem çocuğunu, hem komşusunu hem de çevresini değiştiren kadınları aradık” sözleriyle ifade ediyor.
HEM SURİYELİ HEM DE KADIN OLMAK
Belgesel çekme sürecinin bu fikirlerini nasıl şekillendirdiğini de şöyle anlatıyor Gül:
“Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği gibi ve benim muhabirlik dönemime ait bağlantılarım ile Suriye’de yaşanan savaştan dolayı ülkemize göç eden kadınlara ulaştık. Onlar ile önce atölyeler düzenledik. Direk biz böyle bir şey yapmak istiyoruz diye karşılarına çıkmadık. Çünkü onların ne gibi talepleri ve sıkıntıları var dinlemek istedik. Muhabir kimliğim ile toplantıya katıldığımı bildikleri için hiçbir şey konuşmadan ‘bizi direk haber yap, film yap’ dediler. ‘Neden’ diye sorduğumuzda ise, ‘Biz Suriyelilere burada kötü gözle bakıyorlar. Irkçılık ile karşı karşıya kalıyoruz. Ev fiyatları 800-900 TL ise 1500 TL bize fiyat biçiyorlar. Kadın olduğumuz için tacize uğruyoruz ve ev sahiplerimiz yüzünden sürekli ev değiştirmek zorunda kalıyoruz’ diyen kadın hikayeleri var. Sadece Suriyeli ve bir kadın kimliğine sahip olduğundan dolayı da ciddi sorunlara maruz kalanlar oluyor. İş ararken, ev ararken, sokakta yürürken sorun yaşıyor. Çünkü hem Suriyeli hem de kadın. ‘Neden makyaj yapıyorsun, senin ülkende savaş var’ gibi söylemler ile karşı karşıya kalanlar bile var.”
“DERDİM, SURİYE ALGISINI VE KADINA BAKIŞI KIRMAK”
Gül, “Böylece, bu belgeselle Türkiye şehirlerinde, İstanbul’da oluşmuş olan olumsuz, ırkçı Suriyeli algısını da bir yandan kırmayı amaçlayan bir belgesel yapma fikri olgunlaştı” diyor. “Dolayısı ile biraz o Suriye algısını, biraz da kadınlara olan bakışı kırmak derdindeydim. Özellikle hepsinin maruz kaldığı bir şey bunlar. Türk vatandaşları tarafından kendilerine ‘sizin orada kar var mı, siz et yiyor musunuz, koltukta mı oturuyorsunuz, araba var mı’ şeklinde sorulara maruz kalmışlar. Aslında bunların hepsine bir cevap oluşturmak istedim. Onların da talepleri bu yöndeydi. Bu anlamda biz örtüştük ve bizlere kapılarını sonuna kadar açtılar” diye anlatıyor Gül.
TÜRKİYE’DE HAYATTA KALMA MÜCADELESİ
Belgeselde yer alan Suriyeli kadınlarla daha muhabirlik yaptığı zamanlarda temas kuran Gül, onlar aracılığıyla da benzer şeyleri yaşayan başka kadınlara ulaşmış. İstanbul’da 3-4 yıldır yaşayan 30-40 kadınla görüşen Gül, savaşın yıkımından yerlerinden yurtlarından olup Türkiye’ye sığınmacı olarak gelmek zorunda kalan bu kadınların yaşadıkları zorlukları, tutunabilmek için gösterdikleri sebatkar direnci şöyle anlatıyor:
“Türkiye’ye geldiklerinde üç gün sokakta kalanlar var, yemek bulamayıp aç kalanlar var. Bir ay boyunca kışın ortasında buz gibi evlerde battaniyeye sarılıp kalanlar var. Dil bilmedikleri için birçok anlamda zorlanıyorlar. Devlet daireleri, okul, hastane kapılarında saatlerce bekleyenler var. Aralarında meslek sahibi vasıflı pek çok kişi olmasına rağmen iş bulamıyorlar. ‘Bize iş versinler yeter, biz yardım istemiyoruz. Aramızda nitelikli doktor, öğretmen, mühendis olan insanlar var” diyorlar. Ve ciddi bir ayrımcılık söz konusu. Bu insanların mağduriyetinden kazanç sağlamaya çalışan insanlar var. Çok fazla dolandırılmışlar. Bu yüzden ciddi bir güven problemleri var Türkiyeli insanlara. Ancak bütün bunlara rağmen, bu zorluklarla baş eden, bir süre sonra kendilerinden sonra gelenlere öğrendikleri ile yardım etmeye başlayıp, kendi aralarında bir tür dayanışma ağı kurmayı başarabiliyorlar. Evet olmadık güçlüklerle karşılaşmışlar, ama birbirlerine yardım ederek, sosyal ağlar kurarak güçlenme yoluna girmişler. Elbette ben bu belgeselde toz pembe bir tablo çizmiyorum. Bu insanların ciddi anlamda desteğe ihtiyacı var. Ben de bu filmle aslında bunu anlatmak istiyorum.”
BELGESEL YANIT ARIYOR
Çoğumuzun misafir olarak gördüğü Suriyelilerin büyük bir kısmının artık buralı olduklarını, burada kendilerine yeni bir hayat kurma çabası içinde olduklarını belirten Gül, belki asıl olarak bu belgeselle “Eşik”le, bu insanlar için sağlıklı bir entegrasyonun nasıl olması gerektiğinin yanıtını aradıklarını ifade ediyor. Ve son olarak da “Cevabı da herkes kendi payına düştüğü kadar verebilir” diyor.
PİRHA -KHK mağduru kamu emekçisi kadınların, mesleklerine ulaşabilmek için geldikleri zorlu yolculuk ile başlayıp yıllarca emek verdikleri işlerinden bir gecede ihraç edilmeleri ile devam eden süreci anlattıkları “Hakikatin Gücü” belgeseli gösterime girdi. Çoğunluğunun Alevi olduğu kadınların bu yolculuklarında yılgınlıklarından çok mücadele azimleri göze çarpıyor. PİRHA’ya konuşanYönetmen Deniz Salmanlı, Nuriye ve Semih’i düşünerek dinlediği bir müzikten esinlenip “Hakikatin Gücü” adını verdiği belgesel ile tarihe bir not düşmek istediklerini söyledi.
HABERİN VİDEOSU
Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK), işlerinden ihraç edilen Kamu Emekçileri Sendikası (KESK) üyesi kadınların, ihraçtan sonra yaşadıkları ve mücadelelerinin anlatıldığı “Hakikatin Gücü” adlı belgeselin galası Şişli’de bulunan Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.
Galaya, KESK, İHD yöneticileri, parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve yüzlerce kişi katıldı. Salona, “Nuriye ve Semih yalnız değildir”, “OHAL kaldırılsın KHK’lar iptal edilsin”, “Çocuklar ölmesin demeye devam edeceğiz, Ayşe Öğretmen yalnız değildir”, “Hakikat ve saygınlık ihraç edilemez” ve “KHK’lar gidecek biz kalacağız” pankartları asıldı. Gülmen ve Özakça’nın fotoğraflarının asıldığı etkinlikte, açılış konuşmasını yapan KESK Kadın Sekreteri Gülistan Atasoy, 10 Ekim Katliamı’nın Türkiye emekçileri ve halkları açısından bir dönüm noktası olduğunu ve o günden sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığını belirtti.
Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan ise galaya kutlama mesajı gönderdi. Aydoğan, “Sizlerin, KESK’li kadınların ve tüm KESK’li arkadaşlarımızın yol arkadaşı olmaktan onur duyuyorum. Zalimin zulmüne karşı geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmeyerek, kahkahalarımızla, sloganlarımızla, mücadelelerimizle hayatı özgürleştireceğiz” dedi. Belgeselin gösteriminin ardından BEKSAV müzik topluluğunun söylediği ezgiler ile halaylar çekildi. Mücadele sloganları ile gala sona erdi.
“BİZE BİÇİLEN ROLLERİ REDDEDİYORUZ”
PİRHA‘ya konuşan Belgeselin yönetmeni Deniz Salmanlı ise, “7 Şubat ihraçlarından sonra İstanbul KESK Kadın Meclisi kadınlarla dayanışmak için bir kahvaltı düzenlemişti. İhraç edilen arkadaşlarımız da geldi. Anlattıkları bir sendikalı olarak özellikle etkilemişti. Ve bunları tarihe bir not düşmek KESK’li olarak görevimiz olduğunu düşündük” dedi. Bunun ardından Nuriye ve Semih’i düşünerek dinlediği bir müzikten esinlenip “Hakikatin Gücü” adını verdiğini belgeseli çekmeye başladığını söyledi.
“ÇOK SEVDİKLERİ MESLEKTEN BİR GECEDE İHRAÇ EDİLDİLER”
Salmanlı, belgeselin gösterimini Dünya Öğretmenler Günü’ne getirmelerinin sebebini ise şöyle anlattı:
“Bir kolektif üretim olarak hayata geçirdik. Belgeselin galasını öğretmen gününde göstermemizin sebebi İstanbul direniş alanındaki kadınların büyük çoğunluğunun öğretmen olması. Çok sevdikleri mesleklerinden bir gecede ihraç edildiler. Bunlar gerçek halkın öğretmenleri ve bu dünya öğretmenler gününde ihraç edilmeye çalışılan öğretmenlerin aslında ihraç edilemediğini bunların bizim ve halkın gerçek öğretmenleri olduğunu düşündüğümüz için gösterimini yaptık.”
“KHK’LAR BİR YAŞAM VE YÖNETİM BİÇİMİ OLDU”
İzleyiciler ise belgeseli şöyle değerlendirdiler:
“Yaşanan haksızlıklara karşı cesurca durduklarını iyi anlatıyorlar. Birçok kişiyi intihara götüren bu süreç belgesel ile arkadaşların güçlü durduğunu gösterdi. Hakikatin gücü hakikatin bir yansımasıdır. Bu KHK’lar bir yaşam ve yönetim biçimi oldu. Bu ülkede bu belgesel mağduriyetlerin toplam bir sesi idi. Kadının özgürlüğünü toplumsal bir yaşamın özgürlüğünü ifade ediyor. Burada bir güç olduğumuzu görüyoruz. Aslında mağduriyete uğrayan kadınların da yılmadığını güçlü olduğunu da görüyoruz.
PİRHA- Dersim coğrafyası tarih boyunca katliam, köy yakma, insansızlaştırma politikaları ile karşı karşıya kaldı. 1938 Dersim Katliamı’nın devamı niteliğinde olan 23 Eylül 1994’de Dersim merkeze bağlı Vartinik (Güleç) Köyü Mirik mezrasının yakılmasıyla başlayan, giderek Dersim merkez, Ovacık ve Hozat’a bağlı onlarca köyün yakılması ile sonuçlanan ve 70 binden fazla insanın yerinden edildiği dönem belgesel oldu. Tanıkları ile görüşerek “Bindokuzyüzdoksandört” belgeselini çeken Devrim Tekinoğlu, insanların hala aynı uygulamalarla karşılaşacağı endişelerinin var olduğuna dikkat çekti.
HABERİN VİDEOSU
1938 Dersim Katliamı’nın devamı niteliğinde olan 1994’deki göç sürecinin tanıklarıyla görüşerek “Bindokuzyüzdoksandört” isimli belgesel filmini çeken Yönetmeni Devrim Tekinoğlu PİRHA’ya konuştu.
Dersimli Devrim Tekinoğlu’nun ilk belgeseli “Bindokuzyüzdoksandört”. 1915 sürecinde, 12 Eylül’de ve 90’lı yıllarda Dersim ile ilgili alan araştırması yaparken 94 ile ilgili çarpıcı röportajlara denk gelen Tekinoğlu, o döneme ilişkin belgesel yapma fikri oluşmuş, “Yerinden edilme üzerine bir belgesel film: Dersim 1994.”
Tekinoğlu, “Bu çarpıcı röportajlar beni 94 ile ilgili belgesel çekmeye yönlendirdi. Bu belgeseli çekerek aslında biraz da kendimin farkına vardım ama kendim dışında insanların da farkındalığının gelişmesi açısından bunun üzerine yoğunlaştım” dedi.
Tekinoğlu, ikinci Dersim Katliamı olarak da anılan 1994’te yaşananlara ilişkin belgeselde nelere değindiğini şu sözlerle anlattı:
“Belgeseli daha çok öyküleme yöntemiyle yaptım. Yani insanların yaşadıklarını aktardım oraya. Benim için de belgeseli çektiğimde de bu çok daha net bir şekilde anlaşıldı ki 94, 1938’in devamı niteliğindedir. Hem devletin uygulamaları, yöntemleri hem bu uygulamaya maruz kalan insanların o uygulamaya gösterdikleri tepkiler, o andaki savunma biçimleri, onu algılama biçimleriyle bunun 1938’e çok benzer olduğu ve onun devamı olduğu bende fiili oldu. Belgeseli çekerken bunu fark ettim. 1938 ve 1994’ün devamlılığı şeklinde, daha çok belgesel bu şekilde gitti.”
DÖNEMİN TANIKLARI İLE GÖRÜŞTÜ
“Bu uygulamaya maruz kalan insanların onu hayatında nasıl yaşadıklarını aktarmaya çalıştım. Bir mühendis bir şeye karar veriyor ‘bir yerler yakılacak, bombalanacak, insanlar yerinden edilecek’ bu çok rahat alınan bir karar. Ama bu uygulamaya maruz kalanlar neler yaşıyorlar. Bunu aktarmaya çalıştım.”
Çözüm süreci zamanında tanıklarla görüşmeye başlayan Tekinoğlu, o dönem insanların kendilerini daha iyi ifade ettiklerini ve röportaj yaparken çok zorlanmadığını söyledi.
Tekinoğlu, “Onların hikayelerini dinlemek, yaşadıklarını samimiyetle aktarmasını sağlamak benim için zor olmadı. Fakat çözüm süreci kapandıktan sonra da röportajlara ve çekimlere devam ettim. Çok zor oldu artık röportaj yapmak. İnsanların hikayelerini derinlemesine dinlemek çok zor oldu. Çünkü insanlar bir savunmaya geçmişlerdi, daha az konuşmaya geçmişlerdi” dedi.
YENİDEN YERİNDE EDİLME KORKUSU VAR
Yönetmen Tekinoğlu, bu anlatımlarda dikkatini çeken konuları ve tanıkların kendi gözlerinden hikayelerini anlatmalarının yarattığı etkiyi şöyle anlattı:
“Anlatılanın dünyasına girdiğin andan itibaren bizim için de son derece travmatik bir durum oluyor. Zaten kendim de o bölgenin insanı olduğum için köylerin yakıldığı zamana da tanık olduğum için benim için de travmatik bir durum oldu. Bu anlamıyla belgeseli aslında bir sorumluluk olarak görüyorum. Yani kendi yaşadıklarımızın sorumluluğunu aktarmak, onun kaydını almak ve bunun bir gün hesabını sorabilecek bir yönteme girmek olarak gördüm. Belgeseli çektiğim sırada mümkün olduğunca o dünyaya girmemeye çalıştım. Daha çok bir soru soran ve soru sorarak insanların hikayelerini aktaran bir duruma götürmeye çalıştım. Ama bu da çok mümkün olmuyor. Bir süre sonra anlatıcı da biz de o dünyaya dalmış, onun ağırlığı içerisine girmiş oluyoruz. Bu nedenle ben röportaj yaptığım insanları biraz daha orta yaşlı insanlardan seçtim. Mümkün olduğunca çok fazla yaşlılardan ve gençlerden seçmemeye çalıştım. Çünkü böyle bir röportajın anlatıcının dünyasında bir hasar bırakacağını da tahmin edebildiğim için mümkün olduğunca insanları yönlendirmemeye çalıştım. Onları kendi dünyalarına bırakarak kendi ortamlarında anlatabildikleri kadar anlatmalarını sağladım.”
Belgeselde yer alan tanıkların tamamı 1994’te köyleri yakıldıktan sonra köylerini terk etmemiş Dersim’de yaşamaya devam edenler. Tanıkların yeniden yerinden edilme korkusu ise hala sürüyor.
‘MERAK ETMEYİN 94’Ü YİNE GETİRECEĞİZ’ TEHDİTİ
Dersim coğrafyasında süren göç ettirme politikasının insanlar üzerindeki etkisine değinen Tekinoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yeniden bizim evlerimizi yakacaklar, yeniden bizi yerimizden edecekler bu nedenle biz ev yapmıyoruz. Bu nedenle sadece barakalar yapmaya, çadır kurmaya yönelik burada yaşamımızı kuruyoruz.’ Belgeselde zaten bu yönde çok açıklamalar var. O korku tamamında hakim. Bir daha yaşama korkusu çok hakim ve bunun örnekleri de var. 2012 yılında başladım belgesele şimdiye kadar devam ettim. 2014 yılında bir köyde özel timler o köyü basarak köylülere biraz sert müdahalelerde bulunmuşlardı. Köylü de buna itiraz edince ‘Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? 94’ü mü tekrar getireceksiniz?’ diye direnince ‘Merak etmeyin 94’ü yine getireceğiz’ diye köyde böyle bir baskı yapmışlardı. 2014’te buna maruz kalanlarla röportaj yaptım. Dolayısıyla sadece başımıza yeniden gelir mi korkusu değil devletin kolluk güçleri bunu zaten tekrar tekrar hatırlatıyorlar.”
GÖSTERİM 27 TEMMUZ GÜNÜ DERSİM’DE
Dersim coğrafyasındaki yaşanan zulmün belgeseli tamamlandı. Festivaller kayyım belediyelerine geçtiği için belgeseli Dersim’de yapılan alternatif sanat günlerinde göstermeyi düşünen Tekinoğlu, “27 Temmuz’da Ovacık’ta ilk gösterimi yapmış olacağız. Ardından Dersim merkezde. Sonbahardan itibaren Avrupa’nın birçok yerinde gösterimler de yapılacak” dedi.