PİRHA- Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), Suriye’nin Humus kentindeki Alevilere ait camiye düzenlenen bombalı saldırıyı kınayarak, uluslararası toplumu failleri tespit etmeye ve hukukun gereğini gecikmeksizin yerine getirmeye çağırdı.
Suriye’nin orta kesiminde yer alan Humus’ta Alevilerin yoğun yaşadığı Vadi el Dahab mahallesindeki İmam Ali Bin Abi Talib Camisine bombalı saldırı düzenlendi. İlk belirlemelere göre saldırıda, en az 8 kişi hayatını kaybetti, 18 kişi de yaralandı.
Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), Humus’taki bombalı saldırıya ilişkin yazılı açıklama yaptı.
İbadet halindeki insanları sivilleri hedef alan eylemin ağır bir terör suçu olduğunu belirten Avrupa Arap Alevi Federasyonu, Suriye’de sivillere ve inanç temelli topluluklara yönelik saldırıların cezasız kalmasının şiddeti beslediğini ve yeni suçların önünü açtığını vurguladı.
“SALDIRIYI KINIYORUZ”
Avrupa Arap Alevileri Federasyonu’nun açıklaması şöyle:
“Humus’ta bulunan İmam Ali bin Ebu Talib Camii’ne yönelik gerçekleştirilen saldırıyı açık ve net bir biçimde kınıyoruz. İbadet hâlindeki sivilleri hedef alan bu eylem, hiçbir gerekçe ile açıklanamayacak; ne siyasi ne ideolojik ne de inanç temelli herhangi bir iddiayla meşrulaştırılamayacak ağır bir terör suçudur.
İbadethanelerin hedef alınması, uluslararası insancıl hukukun, temel insan haklarının ve evrensel hukuk düzeninin açık ve vahim bir ihlalidir. Bu saldırı, yalnızca masum canları değil; toplumsal barışı, birlikte yaşama iradesini ve insan onurunun dokunulmazlığını hedef almıştır. Bu fiili işleyenler, hangi yapı ya da saikle hareket etmiş olursa olsun, insanlığa karşı suç niteliği taşıyan bir eylemin failidir.
“SUÇU İŞLEYENLERİ, DESTEKLEYENLERİ İNSANLIĞIN VİCDANI ÖNÜNDE SORUMLU TUTUYORUZ”
Suriye’de sivillere ve özellikle inanç temelli topluluklara yönelik saldırıların cezasız kalması, şiddeti beslemekte ve yeni suçların önünü açmaktadır. Bu nedenle uluslararası toplumu, Birleşmiş Milletler’i ve ilgili tüm insan hakları mekanizmalarını suça ortak hâline gelen bu sessizlikten çıkmaya, bilinçli görmezden gelme pratiğine artık son vermeye, failleri tespit etmeye ve hukukun gereğini gecikmeksizin yerine getirmeye çağırıyoruz.
Hayatını kaybeden masumlara rahmet, ailelerine başsağlığı; yaralılara acil şifa diliyoruz. Bu suçu işleyenleri, destekleyenleri ve görmezden gelenleri tarihin, hukukun ve insanlığın vicdanı önünde sorumlu tutuyoruz. Adalet tesis edilmeden kalıcı barıştan söz edilemeyeceğini bir kez daha açıkça vurguluyoruz.
Bu tür saldırılar, korku üretemeyecek; hakikati susturamayacak ve mazlumların adalet talebini bastıramayacaktır.”
PİRHA- Suriye’nin Humus kentindeki camiye düzenlenen bombalı saldırıyı HTŞ’ye yakınlığı ile bilinen Saraya Ansar al-Sunna adlı selefi grup üstlendi.
Suriye’nin orta kesiminde yer alan Humus’ta Alevilerin yoğun yaşadığı Vadi el Dahab mahallesindeki İmam Ali Bin Abi Talib Camisine bombalı saldırı düzenlendi. İlk belirlemelere göre saldırıda, en az 8 kişi hayatını kaybetti, 18 kişi de yaralandı. HTŞ’ye yakınlığıyla bilinen “Saraya Ansar al-Sunna” saldırıyı üstlenerek camiyi “Alevilere ait bir merkez” olduğu gerekçesiyle hedef aldıklarını, patlamada 40 kişinin öldüğünü ileri sürdü.
Suriye resmi haber ajansı SANA’ya göre bir güvenlik kaynağı ilk incelemelerin patlamanın caminin içine yerleştirilen patlayıcı düzeneklerden kaynaklandığını gösterdiğini bildirdi. Meydana gelen patlama sonrası olay yerine çok sayıda sağlık ve itfaiye ekibi sevk edildi.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), saldırının hedefi olan camiinin Şii İmam Ali Bin Abi Talib Camisi olduğunu açıkladı. Söz konusu camii Alevi topluluğunun yoğun yaşadığı mahallede bulunuyor.
Saldırıyı HTŞ yönetimine yakınlığıyla bilinen “Saraya Ansar al-Sunna” üstlendi. Başka bir grupla koordineli hareket ettiklerini söyleyen örgüt, camiyi “Alevilere ait bir merkez” olduğu gerekçesiyle hedef aldıklarını, saldırıda 40 kişinin öldüğünü veya yaralandığını iddia etti ve “Saldırılarımız artarak devam edecek” tehdidinde bulundu. Örgüt açıklamasında, “Sünni camisinin hedef alındığı” yönündeki haberleri reddetti.
KİLİSEYE DE SALDIRMIŞLARDI
Söz konusu örgüt, daha önce de Şam’da Haziran ayında Mar Elias Kilisesi’ne yönelik bir saldırı düzenlemişti. 25 kişi yaşamını yitirmişti.
PİRHA-Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis köyünde cami yapılmasını gerektirecek herhangi bir sosyolojik durumun söz konusu olmadığını vurgulayan Avukat Cihan Söylemez, “Çünkü köyde namaz kılan ve Sünni olan bir grup bulunmamakta. Bölge halkı burada cami istemiyor, ibadet yerlerinin ziyaretgâhlar ve cemevleri olduğunu düşünüyor. O yüzden zorla icraata koyulmuş bir uygulamanın sonucu olan cami ve mescit gibi yapılara son verilmesi gerekiyor” dedi.
Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis (Büyükyurt) köyünde 130 yıllık bir değirmen, köy boşken 1985 yılında camiye çevrildi. Köylüler 2000’li yıllarda geri döndüklerinde, değirmenin yıkılarak yerine cami yapıldığını gördü. O günden bu yana da köylüler, tapulu mallarının “Allah’ın evi” denilerek ellerinden alınmasına karşı hukuk mücadelesi veriyor.
Nazımiye İlçe Müftülüğü’nün girişimiyle yeniden cami yapılmak istenen alan için açılan dava, şu anda Erzurum İstinaf Mahkemesi’nde sürüyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, mahkeme heyetine sunulan 3 Ocak 2024 tarihli dilekçesinde dava konusu olan yer ile ilgili envanterlerinde de böyle bir cami bulunmadığını belirtilmiş.
Tunceli Valisi Şefik Aygöl X hesabından yaptığı açıklamada şunları ifade etti: “Köydeki cami 1985 yılında yapılmış ve bugüne kadar vatandaşımıza hizmet etmektedir. Yer halihazırda Nazımiye Müftülüğü adına tapuda kayıtlıdır.”
Avukat Cihan Söylemez, dava süreci ve Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün açıklamalarına dair PİRHA’ya konuştu.
“DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, ENVANTERLERİNDE BÖYLE BİR KAYIT OLMADIĞINI BELİRTTİ”
Müvekkili Murat Sarıçiçek’in 2014 yılında Nazımiye Kadastro Mahkemesi’ne kadastro tespitinin iptali davası açtığını belirten Cihan Söylemez,
“Bu davanın konusu ise müvekkilime ait bir taşınmaz olan değirmen üzerinde Tunceli İl Müftülüğü’nün veya hazinenin hak iddia etmesiydi. Davanın başlangıcında Tunceli İl Müftülüğü’nün ilgili alanda bir cami olduğuna dair bir beyanatı söz konusu değildi. Nitekim mahkemeye gelen 3 Ocak 2024 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı Hukuk Müşavirliği’nin cevap dilekçesinde de dava konusu olan yerin cami olmadığı ve envanterlerinde de böyle bir kayıt bulunmadığını belirtmişlerdi. Buna rağmen mahkeme aleyhte bir karar verdi ve bu karardan sonra da biz de davayı istinafa taşıdık. Dava şu anda Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi’nde sonuçlanmayı beklemekte” dedi.
“DERSİM’İN ALEVİ İNANCI GÖZARDI EDİLEREK KÖYLERE CAMİ YAPILDI”
Dersim’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çeşitli tarihlerde asimilasyon politikalarının yürütüldüğüne dikkat çeken Cihan Söylemez, şu ifadeleri kullandı.
“1980 darbesinden sonra 1982 ile 1986 yılları arasında Dersim’de vali olarak görev yapan ve aynı zamanda emekli bir asker olan Kenan Güven döneminde köylere cami yapılması uygulaması söz konusuydu. Köylere baskı yapılıyordu o dönemlerde cami yapılması da şart koşuluyordu. Bu aslında 1980 Anayasası’nda darbecilerin dahi kabul ettiği Anayasa’nın ikinci maddesindeki laik hukuk devleti ilkesine aykırı bir durumdu. Ama buna rağmen köylülerin inancı göz ardı edilerek ve Dersim’in Alevi kimliği göz ardı edilerek cami yapılarak Türk-İslam ideolojisi kapsamında bir asimilasyon politikası izlenilmeye çalışıldı. Bugüne kadar bu politika çok başarılı olamadı ama netice itibariyle pek çok köyde de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın envanterinde kayıtlı olmayanlar olduğu gibi, envanterinde kayıtlı olan cami ve mescit kategorisinde yapılar da ortaya çıktı” diye belirtti.
“CAMİ YAPILMAK İSTENEN HAKİS KÖYÜNDE SÜNNİ KİMSE YAŞAMAMAKTA”
Zorla icraata koyulmuş bir uygulamanın sonucu olan cami ve mescit gibi yapılara son verilmesi gerektiğini vurgulayan Söylemez, şöyle devam etti.
“Çünkü bölge halkı burada cami istemiyor, ibadet yerlerinin ziyaretgâhlar ve cemevleri olduğunu düşünüyor. Cami yapılmak istenen köyde de Sünni bir grup da yaşamamakta. Dolayısıyla da Hakis köyünde cami yapılmasını gerektirecek herhangi bir sosyolojik durum da söz konusu değil. Çünkü köyde namaz kılan ve Sünni olan bir grup bulunmamakta. Dersim’in birçok köyünde aslında böyle bir durum söz konusu. Diyanet İşleri Başkanlığı’na, Tunceli Valiliğine ve ilgili kurumlara çağrıda bulunmak istiyorum. Gerek bu davada gerekse de başka sorun yaşanan yerlerde Dersim halkının Alevi kimliğini kabul etmeleri ve bu tarz uygulamalara da geçit vermemeleri gerekir” diye ifade etti.
“TUNCELİ VALİSİ ŞEFİK AYGÖL, HAKİS KÖYÜNE GİDEREK ORADA YAŞAYANLARI DİNLEMELİ”
‘Köydeki cami 1985 yılında yapılmış ve bugüne kadar vatandaşımıza hizmet etmektedir. Yer halihazırda Nazımiye Müftülüğü adına tapuda kayıtlıdır.’ diyerek konu hakkında açıklama yapan Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün konu hakkında yanıltıldığını dile getiren Söylemez, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün caminin orada hizmet vermektedir ifadesi üzerine tartışacak olursak, bugüne kadar Hakis köyünde Sünni bir grup yok o yüzden de orada cami veya mescit yapılmasını gerektirecek bir durum söz konusu değil. Vatandaşların orada kendilerine ait olduğunu ispat eden tapuları söz konusu. Her ne kadar yerel mahkemede şu an itibariyle bir olumsuz durum söz konusu olsa da dava henüz bitmedi. Dava istinafa taşınmış durumda ve davanın lehimize sonuçlanması ihtimali de bulunmaktadır. O yüzden Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün açıklamaları belki yargılama sürecini de aleyhte etkili edebilir. Tunceli Valisi Şefik Aygöl bence Hakis köyüne giderek orada yaşayanları dinlemeli. Bir valinin pozisyonu gereği tarafsız olması gerekiyor. Tunceli Valisi Şefik Aygöl, Dersim’de olumlu bir portre çiziyor ama dikkat etmek gerekiyor dava konusu olan durum da yine bir valinin icraatının bir sonucu. Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün önünde iki seçenek var. Ya 1980’lerdeki icraatlara sahip çıkacak ya da ben 12 Eylül döneminde görev yapmış bir valinin icraatlarını kabul etmiyorum diyecek.”
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, cami yapılmak istenen Dersim’in Nazımiye ilçesinin Hakis köyünü ziyaret etti. Yaşananlara tepki gösteren DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Alevi köyünde cami yaparak Alevilere o inancı dayatmak hiç kimsenin haddine değildir. DAD olarak bu davayı sonuna kadar takip edeceğiz” dedi.
Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis köyünde, İlçe Müftülüğü’nün köylülere ait tapulu araziye cami inşa etme girişimi, bölge sakinlerinin tepkisini çekmiş; cami yerine su, yol ve sağlık ocağı talep eden köylüler dava açmıştı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, cami yapılmak istenen Dersim’in Nazımiye ilçesinin Hakis köyünü ziyaret etti.
“CAMİ YERİNE CEMEVİ VE KİLİSE OLSUN”
Cami yapılmak istenen yerin 1930’lu yıllarda 300 haneye değirmen olarak hizmet verdiğini belirten Hakis köylülerinden Mine Sarıçiçek, “Köyümüzün %99’u Alevidir, diğer kısmı da Ermenilerdir. Alevi olduğumuz için bize bir dayatmada bulunuyorlar. Bunu kabul etmiyoruz” diye belirtti.
“DAVAYI SONUNA KADAR TAKİP EDECEĞİZ”
Hakis köyünde yaşananlar ile Dersim’de soykırımın fiziksel olmasa da kültürel ve inançsal olarak devam ettiğine tanıklık ettiklerini ifade eden DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Değirmene el koyarak cami yapılmak isteniyor. Burada inançlar arası bir dayatmayı görüyoruz. Hiç kimsenin haddine değildir Alevi köyünde cami yaparak Alevilere o inancı dayatmak. Demokratik Alevi Dernekleri olarak bu davayı sonuna kadar takip edeceğiz” dedi.
“MEKÂNSIZ BIRAKMA ANLAYIŞI DEVAM EDİYOR”
Dersim Katliamı öncesinde başlanan mekânsız ve tarihsiz bırakma anlayışının halen devam ettiğini vurgulayan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Söz konusu devletin ötekileri olunca devlette devamlılık esastır mantığı halen fiili olarak hizmet görüyor” diye konuştu.
PİRHA –Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis (Büyükyurt) köyünde, İlçe Müftülüğü köylülere ait özel bir mülkiyetin üzerine cami yapmak istiyor. Köylüler asıl ihtiyaçlarının cami değil su, yol ve sağlık ocağı olduğunu belirterek tepki gösterdi. Köylüler, “Burası bizim toprağımız, cami istemiyoruz” diyerek karara karşı dava açtı.
90’lı yıllarda köy boşaltmalarının en yoğun yaşandığı kentlerin başında gelen Dersim’de, Hakis köyü de 1994 yılında tamamen boşaltılmıştı. OHAL Valiliği’nin Kasım 1997 tarihli raporuna göre sadece o yıl içinde 183 köy, 823 mezra, 8 bin 439 hane boşaltılmış, 41 bin 939 kişi yerinden edilmişti.
DEĞİRMEN YIKILDI CAMİ YAPILDI
Hakis köyünde 130 yıllık bir değirmen, köy boşken 1985 yılında camiye çevrildi. Köylüler 2000’li yıllarda geri döndüklerinde, değirmenin yıkılarak yerine cami yapıldığını gördü. O günden bu yana da köylüler, tapulu mallarının “Allah’ın evi” denilerek ellerinden alınmasına karşı hukuk mücadelesi veriyor.
Nazımiye İlçe Müftülüğü’nün girişimiyle yeniden cami yapılmak istenen alan için açılan dava, şu anda Erzurum İstinaf Mahkemesi’nde sürüyor.
“BU KADAR SORUNUMUZ DURURKEN NEDEN CAMİ?”
Köylülerden Fatma Aksoylu, köyde yaşayan herkesin Alevi olduğunu hatırlatarak, “Hakis köyünde herkes Alevi. Cami yerine cemevi yapılması lazım. En büyük sorunumuz şu anda köy odası, sağlık ocağı, yol ve su. Öyle haneler var ki susuz. Bu kadar sorunumuz dururken neden cami? Biz buranın halkı olarak cami istemiyoruz” dedi.
Değirmenin eski sahiplerinden Mine Sarıçiçek, tapusuz şekilde ellerinden alınan değirmenin hikâyesini şöyle anlattı: “1980’lerde 300 hane buğdayını, arpasını burada öğütürdü. 1994’te köyümüz boşaltıldı, geri döndüğümde değirmen yıkılıp cami yapılmıştı ama dış cephesi kalmıştı. Biz onardık, 8 yıl hayvancılık yaptık, sonra konuk evi yaptık. Müftülüğe gidip anahtarı istedim, ‘Burası Allah’ın evidir, sen orayı pisletirsin’ dediler. Dedim ki gelin beraber bakalım, orası değirmen mi cami mi? Eğer cami ise minaresi nerede? Ben malımı geri istiyorum, köyümde cami istemiyorum.”
“HOPARLÖRDEN EZAN DAYATMASI”
Bir başka köylü Düzali Akdağ ise “Ben camiye karşı değilim ama burada cami istemiyorum. Burası Sarıçiçek ailesinin mülkiyetidir. Cami isteyen vatandaşlar varsa kendi tapusunu versin, orada cami yapılsın” sözleriyle tepki gösterdi.
Cami yapılmak istenen yerin kendi dedesinden kaldığını belirten Murat Sarıçiçek de, asimilasyon politikalarına dikkat çekti: “1980’lerde Kenan Güven döneminde her Alevi köyüne cami yapılırsa halk rahat eder denilmiş, yaşlılarımıza korkuyla imzalatılmış. Köy boşaltılınca yıllarca gelemedik. Şimdi döndük ama tapulu yerimize el koymak istiyorlar. Hoca gelemiyor, çünkü cemaat bulamıyor. Ama hoparlörle ezan dinletmek istiyorlar. Biz cami değil, huzur istiyoruz.”
PİRHA- İzmir Bornova’da ÇEDES projesi kapsamında 99 okula imam atanmasını ve din dersinin belirlenen bir camide verilmek istenmesini Bornovalı yurttaşlara sorduk.
ÇEDES projesi kapsamında İzmir’deki bazı okullara imam, müezzin, vaiz ve kuran kursu hocası görevlendirilmesine karşı tepkiler artarak devam ediyor.
ÇEDES projesine karşı Alevi kurumları, eğitim sendikaları, öğrenci veli dernekleri, sivil toplum örgütleri, sendikalar, siyasi partiler açıklamalar yaparken, Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde nöbet eylemi başlatıldı. 10 gün sürecek nöbet eyleminde Bornova’da bulunan 99 okulda uygulanmak istenilen ÇEDES projesinin iptal edilmesi talep ediliyor.
Okullara imam atanması ve din dersinin belirlenen bir camide verilmesini sorduğumuz Bornovalı yurttaşlar okullarında ısınma, temizlik, güvenlik, kalabalık sınıflar, öğretmen atanması noktalarında birçok eksiğe işaret etti.
Yurttaşlar, okulların kaloriferlerinin yanmadığı, temizlik görevlisi olmadığı için çocukların sınıflarının temizlenmediği, onca öğretmen ihtiyacı varken; Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bütün bu sorunları çözmek yerine ilçedeki okulların tamamına yakınına imam hatip, vaiz ve kuran öğreticisi görevlendirmesinin kabul edilemeyeceğini söyledi.
PİRHA- İzmir’de öğrenci velileri, Bornova’da 99 okula imam atanarak din dersinin belirlenen bir camide verilmek istenmesine tepki gösterdi. Veli-Der öncülüğünde yapılan eylemde, iktidarın eğitim sistemini siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda bir araç olarak kullandığı belirtildi.
Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) İzmir 2 Nolu Şube, Bornova’da 99 okula ÇEDES protokolü kapsamında atanan imamları protesto etmek amacıyla Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde basın açıklaması yaptı.
Açıklamada, “Parasız bilimsel demokratik eğitim”, “Okullarda imam değil öğretmen istiyoruz” “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Tarikata değil eğitime bütçe”, “Tarikatın bakanı Yusuf Tekin istifa” sloganları atıldı.
“DİNDAR VE KİNDAR NESİL PROJESİ TAMAMLANMAK İSTENİYOR”
Açıklamayı okuyan Veli-Der İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Turgut Aydın, ÇEDES projesinin eğitim sisteminde kalıcılaştırılmak istendiğini belirterek, “Çocuklarımızın üstün yararını gözetmeyen, bilimsellikten, laiklikten uzak ve çocuklarımızın geleceğini karartacak olan bu ÇEDES projesi, eğitim sistemimizde kalıcılaştırılmaya çalışılıyor. Milli Eğitim; öğrenci açlığı, okullarda güvenlik, temizlik gibi eğitimin kronikleşmiş devasa sorunlarını çözmek yerine, ÇEDES ve benzeri uygulamalarla çocuklarımızın beyinlerini siyasal İslam ideolojisiyle yıkayarak, hedeflediği dindar ve kindar nesil projesini tamamlamak istiyor” dedi.
“ÇOCUKLARIN RUH VE ZİHİN SAĞLIĞI TEHDİT ALTINDADIR”
Aydın, ÇEDES benzeri uygulamalarla verilen sözde değerler eğitiminin çocukların ruh ve zihin sağlığını tehdit ettiğini vurgulayarak, “Okullarda görevlendirilen bu imamların eğitim adına çocuklarımıza verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Aksine bu ve benzeri uygulamalarla; İktidarın “dindar ve kindar nesil yetiştirme” adı altında, ÇEDES ve benzeri projeler kapsamında, verilen sözde değerler eğitimiyle çocuklarımızın ruh ve zihin sağlığı tehdit altındadır!” diye belirtti.
“ÇEDES BİR AN ÖNCE İPTAL EDİLMELİDİR!”
Milli Eğitim Bakanı’na seslenen Turgut Aydın, ÇEDES protokolünün iptal edilmesi çağrısını yineleyerek, şöyle devam etti:
“Laiklik ilkesi ve laik eğitim, bir toplumda farklı inanç, farklı mezhep, farklı kimlik, farklı cinsiyet ve cinsel kimlikler, hem inananlar hem de inanmayanların bir arada barış içinde yaşayabilmeleri için son derece önemlidir. Kendi siyasi ikbaliniz için, siyasal İslam ideolojisini kalıcılaştırmak amacıyla, laiklik karşıtı ÇEDES ve benzeri uygulamalarla toplumsal barışı bozduğunuz gibi ülkenin geleceğini de karartıyorsunuz. ÇEDES ve tüm protokolleri derhal iptal edin!”
PİRHA- İzmir Bornova’da ÇEDES kapsamında 99 okula imam atanmasına ve din dersinin belirlenen bir camide verilmek istenmesine karşı veliler nöbet eylemi başlattı. Veliler, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES dayatmasına karşıyız. Dini eğitimi zorunlu hale getirmeleri çocuklarımızı psikolojik olarak etkiliyor. Çocuklarımızın güvenliğinden okuldaki öğretmenler sorumludur. Okul dışına çıkarılarak camiye götürülmelerine karşıyız” mesajı verdi.
ÇEDES projesi kapsamında İzmir’deki bazı okullara imam, müezzin, vaiz ve kuran kursu hocası görevlendirilmesine karşı tepkiler artarak devam ediyor.
ÇEDES projesine karşı Alevi kurumları, eğitim sendikaları, öğrenci veli dernekleri, sivil toplum örgütleri, sendikalar, siyasi partiler açıklamalar yaparken, dün itibariyle Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde nöbet eylemi başlatıldı. 10 gün sürecek nöbet eyleminde Bornova’da bulunan 99 okulda uygulanmak istenilen ÇEDES projesinin iptal edilmesi talep ediliyor.
Nöbet eylemine katılan veliler, ÇEDES protokolü ile eğitimin dinci, ırkçı bir müfredat yapısıyla şekillendirilmeye çalışıldığını ifade etti. İlçedeki okullarda ısınma, temizlik, güvenlik, kalabalık sınıflar, öğretmen atanmaması gibi birçok sorundan şikayet eden veliler, Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bütün bu sorunları çözmek yerine ilçedeki okulların tamamına yakınına imam hatip, vaiz ve kuran öğreticisi görevlendirmesinin kabul edilemez olduğunu söylediler.
“ZORUNLU VE DAYATMA BİR EĞİTİMİ KABUL ETMİYORUZ”
Okul içinde ve dışında yapılan dini içerikli, toplu namaz etkinlikleri ve öğrencilere mezarlık temizletilmesi gibi etkinlikler çocukların zihinsel gelişimi açısından sakıncalı olduğunu kaydeden Nilgün Özlü, “Bizler okullarda kesinlikle imam istemiyoruz. Burası bir okul, cami değil. Herkes kendi işini, görevini yapsın. Tarikat, cemaatlerdeki taciz ve tecavüz olaylarını izliyoruz. Bunu herkes biliyor. Çocuklarımızın başına imam getirmesinler. Bizler imam değil öğretmen istiyoruz” diye konuştu.
ÇEDES projesini ‘dayatma’ olarak yorumlayan Akgül Adıyaman, “Çağdaş, laik bir eğitim istiyoruz. Hocalar camide, öğretmenler de okullarda olsun. Herkes kendi yerinde olsun. Kişi inancını, kendi ibadetinde yaşasın. Zorunlu ve dayatma bir eğitimi kesinlikle istemiyoruz” diyerek projenin iptal edilmesini istedi.
“KARARDAN DÖNÜLENE KADAR EYLEME DEVAM EDECEĞİZ”
5 çocuk annesi Örüne Salkaç ise Bornova’da bulunan 99 okulda uygulanmak istenen ÇEDES projesi iptal edilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini ifade ederek, “5 çocuk annesi bir veli olarak bu nöbet eyleminde bulunuyorum. Ülkemiz laik ve demokratik bir ülke. Mecliste makamlarda oturan kişileri sonuçta bizler seçiyoruz. Halka kulağını tıkayan hiçbir bakanın dayatma sistemini istemiyoruz. İnsanlar ibadetini her yerde yerine getirebilir. Ama eğitim öyle bir şey değil. Eğitim bir ülkenin şah damarıdır. Bir ülkenin şah damarı kesilirse o ülke batar. Bizler böylesi bir dayatma sistemi kesinlikle okullarda görmek istemiyoruz. Bu karardan dönülene kadar bu eyleme devam edeceğiz” şeklinde konuştu.
“KADROLU ÖĞRETMEN YOK; 4 YILDA 9 ÖĞRETMEN DEĞİŞTİRDİK!”
Sözleşmeli öğretmenlerin sürekli değişmesinden kaynaklı 4 yılda 9 öğretmen değiştirmek durumunda kaldıklarını dile getiren Sibel Söylev isimli veli, “Ben ilkokulda 4 yılda 9 öğretmen değiştirmiş bir çocuğun velisiyim. Öğretmenlerin atanamamasından ve sözleşmeli öğretmenlerin değişmesinden kaynaklı 9 farklı öğretmen değiştirmek zorunda kaldık. Öncelikle okullardaki eksik öğretmenlerin tamamlanmasını, imamların ise görevlerine camilerde devam etmesini istiyoruz. Benim çocuğum 9 yaşında ve ülkenin iyiye gitmediğini görüyorum. Çocuğum’ ben liseyi yurtdışında okusam, beni özler misin anne’ diye sorguluyor. Benim çocuğum bunu sorgulasın istemiyorum. Ülkesinde özgürce, hakkı olan eğitimi alsın istiyorum. ÇEDES’e hayır diyorum” diyerek yaşanan duruma tepki gösterdi.
Sevim Özdemir de ÇEDES projesinin çocuklarına yönelik psikolojik şiddet olduğuna işaret ederek, şunları kaydetti:
“Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES dayatmasına karşıyız. Dini eğitimi zorunlu hale getirmeleri çocuklarımızı psikolojik olarak etkiliyor. Bu psikolojik bir şiddettir ve çocuklarımız bunu anlayamıyor. Okulların vereceği eğitimi camilerde imamlarla değil, formasyon almış öğretmenlerle olmalı. Çocuklarımızın güvenliğinden okuldaki öğretmenler sorumludur. Okul dışına çıkarılarak camiye götürülmelerine karşıyız. Çocuklarımızın bundan etkilenmesini istemiyoruz.”
PİRHA- Din dersi okullardan camiye taşındı. AKP hükümetinin laik eğitim karşıtı uygulamaları hız kesmeden sürüyor. İzmir Bornova’da 7’si anaokulu, 32’si ilkokul, 27’si ortaokul ve 33’ü lise tam 99 okuldaki öğrencilere, eğitim verilecek cami adresi bildirildi. İzmir Fen Lisesi’ne de eğitimi belli olmayan Ahmet İnce adlı bir Kuran Kursu öğreticisi görevlendirildi.
Sözcü’den Sultan Uçar’ın haberine göre, Milli Eğitim Bakanlığı, kadrolu 50 binin üzerinde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olmasına rağmen öğrencileri imamlara teslim etmişti ancak şimdi de ÇEDES projesiyle imamların yerine, “Kayyım müezzinler”, “Kuran Kursu Öğreticileri” ve “Vaizler” görevlendirdi. Kayyımların ilk din dersi İzmir’de!
ÇEDES (Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum) adlı proje için İzmir ve Eskişehir’i uygulama illeri seçen Milli Eğitim Bakanlığı, gelen tepkiler üzerine 2 yıldır okullarda hiçbir adım atmamıştı. MEB’in, tepkiler nedeniyle uykuya yatırdığı ÇEDES projesi, şimdi İzmir’de başlatılıyor.
MÜFTÜDEN MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ’NE YAZI
MEB, Diyanet, Gençlik ve Spor Bakanlığının ortak projesi ÇEDES’i uygulamak için Bornova İlçe Müftüsü Fethullah Yavuz, Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne resmi yazı gönderdi.
Yavuz, ÇEDES projesi için görevlendirdiği, “imam, kayyım müezzin, kuran kursu öğreticisi” unvanlı kişiler ve okul adlarının yer aldığı 99 kişilik listeyi, Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gönderdi.
99 OKULA İMAM, KAYYIM MÜEZZİN, KURAN KURSU ÖĞRETİCİSİ ATANDI
Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kaya da, 2 Aralık 2024 tarihinde Bornova Müftüsünden gelen listeyi, resmi talimatla Bornova’daki tüm okullara gönderdi. Bornova’da 7’si anaokulu, 32’si ilkokul, 27’si ortaokul ve 33’ü lise tam 99 okuldaki öğrencilere, eğitim verilecek cami adresi bildirildi.
TEK ADRES TEK İMAM
Bornova’da dini eğitim verilecek adres olarak müftülük, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 5 yıl önce ibadete açtığı Bilal Saygılı Cami ve Külliyesi’ni gösterdi. Camideki tek din görevlisi imam Ahmet İnce. Bornova Müftülüğü resmi yazısında görevlendirilen 99 kişinin eğitim vereceği tek adres olarak da bu camiyi gösterdi.
FEN LİSESİNE KURAN ÖĞRETİCİSİ!
Fen Lisesi’ne Kuran öğreticisi gidecek. Türkiye’nin en iyi liselerinden İzmir Fen Lisesi’ne, eğitimi belli olmayan Ahmet İnce adlı bir Kuran Kursu öğreticisi görevlendirildi. Okullar arasında Bornova Anadolu Lisesi, Yunus Emre Anadolu Lisesi gibi nitelikli Anadolu liseleri de var.
‘Kayyım’ın tanımında temizlikçi deniyor. Eğitim İş İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Yılmaz Dalgalı, “Demokratik kimliğiyle öne çıkan Eskişehir ve İzmir kasıtlı seçildi. Eğitim verecekler içinde ilk kez, “Müezzin Kayyım”, “Kuran Kursu Öğreticisi”, “Vaiz” gibi unvanlar var. ‘Müezzin kayyım’ı ilk kez duyduk. Eğitimler, Bilal Saygılı Camii ve Külliyesi’nde. Din kültürü dersi okullardan camiye taşındı. Kim bunlar? Bu kişilerin bir tarikatla bağlantısı olup olmadığına dair hiçbir fikrimiz yok” diyerek tepki gösterdi.
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak Çorum’un Osmancık ilçesinde bulunan Koyunbaba Türbesine cami yapılmasına tepki gösterdi. Karabudak, “Çorum Koyun baba Türbesine cami yapma girişimindeki amaç Alevileri asimile ederek kendi makbul Alevisini yaratma girişimidir” dedi.
Çorum’un Osmancık İlçesi’nde bulunan Koyunbaba Türbesi, Alevilere yönelik asimilasyon politikalarının hedefinde. İlk olarak 2015 yılında türbenin yemekhanesi müftülük tarafından mescide çevrilip imam atanmıştı.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi, türbenin kendilerine devredilmesi için 2013, 2014 ve 2015’te birçok kez Tokat’taki Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ve Çorum Valiliği’ne başvuruda bulunarak hukuk mücadelesi başlatmıştı.
Geçen aylarda dergahın önüne cami temeli atıldı. MHP’li Belediye Başkanı Ahmet Gelgör, 5 Aralık 2019’da yapılan Koyunbaba Kültür Derneği’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada dergahın gerçek sahiplerine verilmesi ve yanına bir cemevi yapılması sözünü vermişti. Ancak Ahmet Gelgör, belediye başkanı seçildikten sonra Koyunbaba Türbesi ve Dergahı’nın önünde Alevilerin cem yaptığı alana cami temeli attı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak, Çorum’da Koyunbaba Türbesi’ne cami temeli atılmasını PİRHA’ya değerlendirdi.
“CAMİ CEMEVİ PROJELERİ ZAMAN ZAMAN HAYATA GEÇİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR”
Geçmişten bugüne Alevileri asimile etmek için bu tür çalışmaların yapıldığını belirten Karabudak, “Cemevi-cami projesi şu anda yok gibi gözükse de dönem dönem bunu farklı yerlerde hayata geçirmeye çalışıyorlar” dedi.
Çorum Osmancık’ta Koyunbaba Türbesinin bulunduğu yere cami yapmanın doğru olmadığını belirten Karabudak, “Osmancık Koyunbaba Türbesinde görüldüğü gibi yüzyıllardır orada olan cemevinin yanına cami yaparak insanları yan yana tutmaya çalışmak istiyorlar” diye belirtti.
“AMAÇ MAKBUL ALEVİ YARATMAK”
Kendi inançlarıyla alakası olmayan caminin Koyunbaba Dergahının olduğu yere yapılmasının kabul edilebilir olmadığını belirten Karabudak, şunları belirtti:
“Cami-cemevinin bir arada olması bizim ritüellerimize uymayan bir durumdur. Burada amaç Alevileri asimile etmek, kendine benzetmek ve makbul Alevisini yaratmaktır.”
PİRHA – Siyasetçi Ali Kenanoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürüttüğünü söyledi. Kenanoğlu, devlet kurumları içerisinde Diyanet’in zirve noktaya ulaştığını söyleyerek dünya genelindeki faaliyetlerine dikkat çekti. “AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti” diyen Kenanoğlu, “Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyanet’i bu amacıyla kullandı” dedi.
Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.
“Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini 25. ve 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ile konuştuk.
“MAKBUL VATANDAŞIN DİNİ KURUMUDUR”
PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?
ALİ KENANOĞLU: Genel tanımı itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), dini açıdan kontrol altına almak için kuruldu. Diyanet’in kuruluş sürecinde Mustafa Kemal’in bir hikayesi anlatılır. İstanbul’da bir yerde otururlarken ezan okunmaya başlar. Mustafa Kemal’in yanındakiler, ‘Paşam bu hocaları ne yapacağız?’ diye sorar. Mustafa Kemal’in de ‘Merak etmeyin, onları da kontrol altına alacağız’ diye cevapladığı siyasi bir dedikodu olarak anlatılır. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanları kontrol altına almak, onları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin makbul vatandaşı tanımı içerisine uydurmak için oluşturulmuş bir kurum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin makbul vatandaşı mümkünse Müslüman ama diğer taraftan Müslümanlığın tasavvufuyla ilgilenmeyen bir Müslüman… Yani camiye gidecek, namazını kılacak, Ramazan’da orucunu tutacak ama mümkünse bunu kültürelmiş gibi yapıp çok içselleştirmeyecek ve tasavvuf boyutuyla ilgilenmeyecek, bunu bir kimlik olarak üzerinde tutacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslam’ın tasavvuf boyutu ile ilgilenenleri de sevmiyor. Dolayısıyla onları makbul bir vatandaş olarak görmüyor. O nedenle daima samimi Müslümanların bu rejimden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurmuş olduğu bu çakma laiklikten mağdur edildiğini hep konuşuyoruz.
Diyanet, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşturmaya çalıştığı makbul vatandaşın dini kurumudur. İnsanları dini açıdan kontrol eden, onlara yön ve şekil veren ve sürekli politik hamleler içerisinde olan bir kurumdur. DİB, baktığınız zaman sadece dinle ilgilenmemiş, ülkenin siyasi atmosferine, süreçlere ilişkin rol almıştır.
-Tarihsel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetleri nasıl bir yol izledi?
Bugün kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı konuşurken ‘Alevi Diyaneti’ tabirini kullanıyorum. İnsanlar ise ‘böyle bir şeyle kıyaslanamaz’ diyor. Bugün açısından kıyaslanamaz! DİB’in kuruluşu da böyledir. Diyanet de küçük bir başkanlık olarak kurulmuş ve o zamanlar çok az sayıda camiyi kontrol eden ve imam, müezzin gönderen, dar bir bütçesi olan noktadaymış. Tıpkı bugünkü Cemevi Başkanlığı gibi bir pozisyondaymış. Zamanla bu alana, insanların dini açıdan kontrol edilmesine daha çok ihtiyaç duyuluyor. Çünkü devlet, Sovyetler Birliği’nin kurulması süreçlerini de ele aldığın zaman bir taraftan komünizme karşı örgütlenirken diğer taraftan dini desteklemeye başlıyor. Ama dini desteklerken de işte tam da bu iki arada kalıyor. İslam dinini destekliyor ama tasavvufa; tarikat ve cemaatlere de katılsın istemiyor. O anlamıyla devletin, insanları dine sevk etme isteği bu kurumun da güçlenmesine vesile oluyor. Akabinde Diyanet’in bütçesi, etki alanı artıyor. Şu an sadece Türkiye’de de değil çok sayıda cami Diyanet eliyle kontrol altında. Özellikle Avrupa’da da Diyanet, misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Diyanet, Türkiye’de de Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürütüyor.
Nedir bu misyonerlik faaliyeti? İslam’a göre tebliğcilik yani. Bunda devlet eliyle DİB, bizzat aktif rol oynuyor. Netice itibarıyla DİB eskiden bakanlığa bağlıydı şu anda geldiği nokta itibariyle bir tık daha kademe yükseltildi ve Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Şöyle düşünün 12 Eylül ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri bakanlıktan alınıp Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Şimdi ise DİB, bakanların da üzerinde Cumhurbaşkanlığına bağlı ve protokoldeki yeri de ona göre yükselmiş durumda. Yani AKP iktidarı ile birlikte gelinen noktada DİB, tarihinin en zirve noktasında bir politik konuma sahip.
“DİYANET, AKP İLE BİRLİKTE ZİRVE YAPAN NOKTADA”
-Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?
Kesinlikle. Önceden sadece ‘İslam dinine hizmet’ olarak tanımladıkları, camilerin bakım, onarım, temizlik ya da görevli atanması gibi basit işlerle ilgilenirken; hatta her caminin bir derneği vardır, bakım onarım işlerini o dernek yapar DİB ise sadece oraya müezzin gönderip, inanç işlerini yerine getirirdi. Şimdi gelinen noktada böyle değil. Tarihsel süreç içerisinde, iktidarlara göre değişen zaman dilimi içerisinde ve AKP ile birlikte zirve yapan noktada artık Milli Eğitim Bakanlığı’na da Savunma Bakanlığı’na da personel veren bir konuma geldi ve ona göre de bütçesi son derece yükseltildi.
“TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ DEVLET KURUMUNA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”
-AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?
AKP öncesinde de Diyanet son derece önemli bir kurumdu ve devletin dini kurumu olarak başvuru kaynağıydı. Bu durumu birçok olaydan, davadan da biliriz. Dini konuda bir mahkeme varsa bilirkişi heyetine başvurulmaz, doğrudan Diyanet’e sorulur ki bu durum Alevilikle ilgili de böyleydi. Cemevi davasını hatırlıyoruz, bilirkişi atanmadan Diyanet’e ‘bu konuda ne diyorsunuz?’ diye soruluyordu. Şimdi AKP, bütün kurumları kendi amacına göre dizayn ettiği gibi DİB’i de amacına uygun biçimde dizayn etti. AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti. İslam’da bir fetih ruhu vardır ya, işgal yoktur ama fetih vardır. Birilerinin topraklarına girip bütün kurumları ele geçirirsin ama bunun adı fetihtir, İslami bir kavramdır yani. AKP, yayılmacı politikasında gerek içeride gerekse dışarıda bu fetih kavramına ihtiyaç duyuyordu. Çünkü işgalin meşrulaşması lazım. İslam tarihi boyunca da işgaller böyle meşrulaştırılmıştır. Dolayısıyla AKP bu yayılmacı politikalarını Diyanet’i bu anlamıyla organize edip fetihçi rolü üstlenen noktada tuttu. Diyanet İşleri Başkanının, elinde kılıçla sahnelere, camide minberlere çıkması tesadüfen değil. Bu durum, iktidarın politik hattının onlara biçtiği misyonla ilgili bir şeydir. Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyaneti bu amacıyla kullandı.
Diğer taraftan AKP iktidarı süresi boyunca bizler hep DİB’in bütçesini konuşuyoruz ya hani esasında bir de Diyanet Vakfı var ve bu hiç tartışılmaz. Bu vakfın başkanı da yine DİB başkanıdır. Dolayısıyla bütçesi de Diyanet’in bütçesidir. Diyanet Vakfı’nın bütçesi DİB’in bütçesinin kat kat üstündedir. Dünyanın birçok ülkesine Diyanet aracılığıyla din insanları gönderilmeye başlandı. Biliyorsunuz bir ara DİB, Almanya’daki Alevilere de dede göndermeye başlamıştı, tabii ters tepti bu ayrı bir konu ama DİB, yurt dışında da bu fetih anlayışını; oradaki fetih toprak kazanmak üzerine kurulu değil ama insan fethetme, insanları devşirme, misyonerlik faaliyeti yürütme üzerinden kurulu bir siyaset güttüler. Önceleri bu işleri Fethullah Cemaatine bırakmışlardı. Afrika ve özellikle de Türki cumhuriyetlerinde Fethullah Cemaati bu işi yürütüyordu. 15 Temmuz’dan sonra bu işe doğrudan Diyanet üzerinden yönelmeye başladılar. Dolayısıyla artık Diyanet çok başka bir şey oldu. Yani Diyanet, Türkiye’nin en önemli devlet kurumu haline dönüştü.”
“DİYANETİN GİRMEDİĞİ ALAN KALMADI”
-Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şu an Diyanet’in bu fetihçi mantıkla yürüttüğü ‘Hizmet alanı’ o kadar çok genişledi ki buna bütçe dayanması mümkün değil. Özellikle yurt dışı faaliyetleri, oradaki birimleri; yurt dışı deyince aklımıza hep Almanya falan gelir ama buradaki durum Almanya’nın dışında. Afrika kıtası Türki cumhuriyetleri, Avrupa’nın her tarafı, Amerika kıtası da dahil olmak üzere dünyanın her tarafında faaliyet yürüten bir DİB var. Türkiye’de ise Diyanet’in girmediği alan kalmadı. Bu cümleden kastım şu; eskiden Sünni köylerde bile insanlar, aralarında para toplayıp imamı, müezzini istihdam ediyordu ama şimdi böyle bir şey yok.
Örneğin DİB’in kaldırılması tartışılmaya başlandığı zaman birçok insan çekimser yerde duruyor. İnsanlar eleştirmeye var, güvenilir kabul etmiyor fakat bedava inanmaya alışmış bir toplumuz. Bu durumun altını çizmek lazım, bedava inanmak ve ibadet etmek… Diyaneti kabul eden toplumlar açısından bedavacılığı o alanda da seviyoruz! Dolayısıyla insanlar ‘Diyanet ortadan kalkarsa ben ne yapacağım?’ diyor. Diyanet’in yürüttüğü işlere o kadar çok alıştırılmışlar ki cenazesini dahi nasıl kaldıracağını artık bilmiyor. Oysa biz Aleviler, kendi pratiğimizden biliyoruz, hiç de öyle değil. Diyanet gibi bir kuruma ihtiyaç duymadan inançsal ritüeller yerine getirilebilir.
Geçmiş yıllarda İstanbul Sarıyer’de çalışırken Zekeriyaköy Camisi’nin hocasıyla bir kahvede sohbet etmiştik. Bir ara devlet şöyle bir politika geliştirmişti; camilere elektrik, su faturaları gelmiyordu, sonra hükümet ‘artık fatura yazılacak ama parasını Diyanet ödeyecek’ demişti. O geçiş sürecinde camilere bir fatura gelmişti. O cami hocası ‘Faturayı ödemek için milletten para istiyorum ancak kimse vermiyor’ demişti.
‘Din elden gidiyor, ben ne yaparım? Cenazem yerde kalır, başıma bir iş geldiğinde kime soracağım?’ diyerek, bir de bu cemaat-tarikatlar siyasetin içerisine kötü bir şekilde sokuldu ki onlardan hizmet almak istemeyen çok sayıda Sünni insan var. Fethullahçı cemaat bertaraf edildikten sonra bir tarikatın dikkat çekici açıklaması vardı; ‘ Yarın bizi de aynı şekilde suçlamayın, çünkü gelip bizlerden polis personeli istiyorsunuz’ denilmişti!
“DİN İLE BİLİM YAN YANA GELMEZ”
-Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?
Okullar bilim yuvasıdır. Okullar, ülke nüfusunun bilimsel bir bakış açısına kavuşmasını sağlayan eğitim yuvalarıdır. Din ile bilim yan yana gelmez. Çünkü din ve inançlarda kabul etmek, inanmak vardır. İnanmak bilime aykırıdır. Bilim, şüphecilik üzerine kurulur. İnançta ise şüphe olmaz. Dolayısıyla bilimle inanç yan yana gelmez ama bu iktidar, okulları bilim yuvası olmaktan öte inanç yuvasına dönüştürmeye çalışıyor. Çok ilginç bir şekilde Eski Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkanı ‘Ne bilimi? Sonuçta bunlar inancı, ibadeti, itaati öğrenecekler. Devletini, milletini sevmeyi öğrenecek, bunlar için yetişecekler’ dedi. Diğerleri bunu dile getirmese de bu bakış açısı tüm iktidarda hakim. O yüzden de başvurdukları kaynak DİB. Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çok yoğun çalışıyor, okullara din görevlileri gönderiyor. Bunun haricinde DİB’in protokol olduğu çok başka bakanlıklar da var. Yani birçok bakanlığa hizmet veriyorlar. Yani bir taraftan da hizmet satıyorlar. Aslında görünen o bütçenin haricinde bir de böyle bir bütçesi var. Örneğin Kültür Bakanlığı ile bir protokol imzalıyor, o hizmet karşılığında Kültür Bakanlığı, Diyanet’e para ödüyor. İşte bu da bir başka ilave bütçe. Hele bir de Diyanet Vakfı’nın bütçesini de ele aldığınız zaman belki de Türkiye’deki bütün bakanlıkların üzerinde bir bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı ile karşı karşıya kalıyoruz.
TÜRK TİPİ LAİKLİK!
-Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?
Bu mümkün değil. Bu konuyu ilginç bir şekilde hükümetin Alevi Çalıştayı’nda çok tartıştık. O çalıştayların ben de katılımcısıydım ve böyle bir laikliğin olmayacağını söylemiştim. Laiklikte Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir devlet kurumu, imam hatip, ilahiyat fakültesi gibi dini okullar olmaz. Bunun üzerinden bir takım tartışmalar yürütmüştük ve ‘Bu bize özgü bir Türk laikliği’ cevabını vermişlerdi. Laiklik, demokrasi gibi kavramlar evrenseldir. Bu tanımlara ya uyarsanız ya da uymazsınız ‘Türk laikliği’ diye bir laiklik olmaz. Ama kendilerine göre bir laiklik anlayışı belirleyip bunun üzerinden DİB’in varlığını bir yere oturtmaya çalışıyorlardı. İşte böyle olunca onun adı laiklik olmuyor. Devlete doğrudan müdahale eden devletin bu kurumu, kamuoyunda en çok güvenilmeyen kurumların başında geliyor. Kaldı ki DİB, inançsal olarak da tüm yurttaşlar tarafından kabul görmüş bir kurum değil. Örneğin Aleviler asla ve katiyen DİB’ten hizmet almıyor. İstediği kadar hizmeti bedava sağlasın, üstüne para da verse Aleviler oradan bir hizmet almıyor. Dolayısıyla bütün bunlar laiklikle bağdaşır şeyler değil ama çok ilginçtir ‘DİB kaldırılsın’ diye HDP çıkış yaptığında ben milletvekili adayıydım ve sahada çalışma yürütürken kendisini sosyal demokrat ve laik tanımlayan kesimlerle çok ciddi tartışmalar yaşadık. O kesim DİB’in kaldırılmasına karşı çıkıyordu ve bu kişiler Aleviydi. ‘Neden karşı çıkıyorsunuz?’ dediğimiz zaman öğretilmiş ezberler üzerinden ‘Diyanet giderse IŞİD ya da benzeri cemaatler gelir’ diyorlardı. Sanki bugün cemaat ve tarikatlar yükselişte değilmiş gibi. Devlet bütün olanaklarını zaten onlar için harcıyor. Toplumun belirli bir kesimi, öğretilmiş bir çaresizlik içerisindeydi. Hem ‘laiklik’ diyor hem ‘Diyanet İşleri Başkanlığı olsun’ diyor. Okullarda din dersine karşı çıkmıyor ‘Ne olacak çocuğumuz bir fatiha öğreniyor, mezarımızın başında iki dua okur falan’ deniliyor. Böyle çelişkilerle dolu bir toplum içerisinde yaşıyoruz maalesef.
Şüphesiz ki Diyanet o günden bugüne çok değişti. 2015 yılından bu tarafa Diyanet çok farklı konumlanma içerisinde bulundu. İktidarın önemli bir aygıtı haline dönüştü. Özellikle 2016 askeri darbe girişiminden sonra iktidarın siyasi bir aygıtı haline dönüştü. Şundan eminim ki o gün bizimle tartışan insanlar, bugün belki bizden daha fazla ‘Diyanet kapatılsın’ diyordur.
PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Örgütlenme Sekreteri/Ege Bölge sorumlusu Mevlüt Akbal, Çorum’un Osmancık ilçesinde bulunan Koyunbaba Türbesi’ne cami yapılmasına tepki gösterdi. Akbal, Alevilerin ibadetlerini yaptığı, lokmalarını paylaştığı bir yere cami yapılmasının, geçmişte Ankara Tuzluçayır’da yapılmak istenen cami-cemevi projesinin devamı olduğunu belirtti.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Örgütlenme Sekreteri/Ege Bölge sorumlusu Mevlüt Akbal, Çorum’da Koyunbaba Türbesi’ne cami yapılmak istenmesini PİRHA’ya değerlendirdi.
“CAMİ-CEMEVİ PROJESİNİN DEVAMIDIR”
Alevilerin yaşadığı bölgede bulunan Koyunbaba Türbesi’ne cami yapılmasına tepki gösteren Mevlüt Akbal, “Geçmişte Ankara Tuzluçayır’da yaşadığımız Fethullah Gülen’in projesi olan cami-cemevi projelerinin son süreçte başka biçimlerde ülkenin gündemine dayatıldığını görüyoruz. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Cem Vakfı’nın birlikte yaptığı ortak çalışmaları biz Hacıbektaş’ta da gördük ve şu an başka yerlerde de bunun örneklerini görüyoruz. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Cem Vakfı’nın ortaklaşa yaptığı şeyler aslında geçmişte Cem Vakfı’yla Feytullah Gülen’in ortaklaşa yaptıklarıyla çok örtüşüyor. Bugün Koyunbaba Türbesi’nde yapılmak istenen proje Tuzluçayır’da yapılan cami-cemevi projesinin aynısıdır” dedi.
“İNANCIMIZA SAYGI GÖSTERİLMELİ”
Aleviler olarak her zaman insanların inançlarına saygılı olduklarını belirten Akbal, “İnsanlar camiye gidip namazlarını kılabilir, ibadetini yapabilir ama ibadet yaptığımız yerlerin de bize özgü, bize ait olduğunun farkına varılması gerekir. Cemevlerine başka birtakım ritüeller sokulmaya çalışılıyor. Bu açıkça bizim inancımızı tarif etmektir ve biz bunu kabul etmeyeceğiz. Bunu ne Koyunbaba’da ne Hacıbektaş’ta ne de başka bir yerde kabul edeceğiz” diye konuştu.
Akbal, devlet erkanının dedenin veya bir yöneticinin rehberliğinde cemevini gezebileceğini ifade eden Mevlüt Akbal, şöyle devam etti:
“Ancak cemevinde bizim kutsallarımız vardır. Kimin nerede oturacağı, nerenin neyi temsil ettiğine dikkat edilmesi gerekir. Ziyarete gelen devlet erkanı cemevimizi gezebilir, bakabilir, sohbet edip sorular sorabilir. Bizim ihtiyaç ve taleplerimizi sorabilir ama herkes oturacağı yeri iyi bilmelidir. Biz dedemizi camide hutbe okumaya çıkarmıyoruz. Bir imamın veya bir devlet erkanının gelip bizim postumuza oturmasına müsaade etmedik, etmeyeceğiz.”
PİRHA-HBVAKV Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, Çorum’un Osmancık ilçesinde Koyunbaba Türbesi’ne cami yapılmasına tepki gösterdi. Doğan, yıllardır insanların cemlerini yaptığı, deyişlerini söylediği bir yere cami yapılmasının bir asimilasyon girişimi olduğunu belirtti. Doğan, Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı bir Alevi köyü olan Güllüce’de zorla ezan okunmasının insan hakları ihlali olduğunu da kaydetti.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, Koyunbaba Türbesi’ne cami yapılması ve Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı bir Alevi köyü olan Güllüce‘de ezan okunmasına tepki gösterdi.
“Alevilerin OLDUĞU HER ALANDA ASİMİLASYON POLİTİKASI UYGULANIYOR”
PİRHA’ya konuşan Nezahat Doğan, Alevilere dönük asimilasyon politikalarının hızını kesmeden devam ettiğini belirterek, “Çorum Osmancık’ta bulunan “Koyunbaba Türbesi/Derahı’na daha önce gidip ziyaretlerde bulundum. Orada yıllardır cemlerimiz yapılır, deyişlerimiz okunurdu. Gelinen noktada Koyunbaba Türbesi/Dergahı’nın olduğu yere bir cami yapılmak isteniyor” dedi.
“ALEVİLERE AİT KOYUN BABA TÜRBESİ’NİN OLDUĞU YERE CAMİ YAPILMASI KABUL EDİLEMEZ”
Koyunbaba Türbesi/Dergahı’nın Aleviler için çok önemli bir yer olduğunu belirten Doğan, Koyunbaba Türbesi/Dergahı’ na cami yapılması bir asimilasyon girişimidir. Bunun önüne geçilmesi gerekir” diye belirtti.
Cami yapımının önüne geçilmesi için Alevi kurumlarına çağrıda bulunan Doğan, sözlerini söyle sürdürdü:
“Bunun önüne geçilmesi için ne yapılmalı? Bütün canlar, bütün kurumlar bir araya gelmeli. Çünkü bu tür uygulamaları biz daha önce farklı yerlerde gördük. Geçmişte bu tür girişimlere karşı protestoların yapıldığı, alanlara çıkıldığı ve kazanımlarımız olduğunu biliyoruz. Yine buna benzer bir şey yapılabilir. Bu bağlamda o yüzden ben buradan tüm canlara, tüm kurumlara Koyunbaba Türbesine/Dergahı’na sahip olmaya, sahip çıkmaya davet ediyorum.”
“ALEVİ KÖYÜNDE ZORLA EZAN OKUNMASI İNSAN HAKLARI İHLALİDİR”
Asimilasyonun bir örneğinin de Tokat’ın Reşadiye ilçesi Güllüce köyünde yaşandığını belirten Doğan, “Alevi köyü olan Güllüce de bir cami var. Oradaki yaşayan köylülerin ‘bunu yapmayın, biz istemiyoruz’ demelerine rağmen ısrarla ezan okunması sürdürülüyor. Köylülerin ezan okunmasını istememesine rağmen zorla dayatma yaşanıyor. Siz istemeseniz de yine de biz yaparız dayatması var. Elbette bu yapılanlar bugünle sınırlı bir şey değil. Bu daha önce alt yapısı hazırlanmış, yıllardan beri süregelen bir asimilasyon politikasıdır. Orada bulunan insanların insanlık hakları, görüşleri, yaşamı dünyaya bakışının hiçbir önemi yok. İstenmediği halde ezanın zorla okutulması insan üzerinde yapılan en büyük psikolojik baskıdır” diye belirtti.
PİRHA-Dersim’deki Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltılmasına tepki gösteren Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Marmaris Şube Başkanı Mehmet Ali Akyol, “Okul bahçesinin daraltılması içler acısı bir durum. Bu yaşananlar kimseye bir şey kazandırmayacağı gibi bu ülkeye ciddi anlamda zarar verir. Cami okul alanından uzakta olmalı” dedi.
Dersim’deki Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltılmasına Alevilerin tepkisi sürüyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)Marmaris Şube Başkanı Mehmet Ali Akyol, konuya ilişkin PİRHA’ya konuştu.
Dersim’de Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin cami arsasına girmesinin önemli olmadığını belirten Mehmet Ali Akyol, “Camini arsası okul alanına girse ne olur? Yaşanan gerçekten içler acısı bir durum” dedi.
“CAMİ VE İBADETHANELERİN OKULLARDAN UZAK NOKTADA OLMASI GEREKİR”
İbadetlerini yapmak isteyen insanların istedikleri yerde gidebileceklerini belirten Akyol, “Okulların ve kreşlerin, camilerden ve diğer ibadethanelerden uzak olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü inanç, ibadet insanın kendi vicdanında olan bir şeydir. Oysa eğitim en temel en doğal haktır” şeklinde ifade etti.
“DERSİM’DE CAMİYİ TOPLUMUN GÖZÜNE ZORLA SOKMA OLAYI SÖZKONUSU”
Caminin bitişiğinde bulunan okulda inanan veya inanmayan insanların çocuklarının eğitim gördüğünü belirten Akyol, “Zorla ister inanın ister inanmayın siz onu dinlemek ve bunu görmek zorundasınız, diye sanki göze sokma olayı var. Bu kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Orada bulunan Alevi toplumunu biraz daha rencide etme durumu söz konusu” ifadelerini kullandı.
“YILLARDIR TALANCI BİR ANLAYIŞLA ALEVİLERİN DERGAHLARINI CAMİYE ÇEVİRDİLER”
Akyol konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Camide ibadet edenler caminin bahçesinde oturup herhalde bir başka etkinlik yapmıyorlar. Sadece ibadetlerini yapıp gidiyorlar. Bunun ciddi anlamda yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu yeni de değil. Hakikaten ülkemizde eski ibadethaneleri, kiliseleri camiye çevirdiler. Alevi Bektaşilerin dergahlarını camiye çevirdiler. Bu bir Emevi anlayışı. Talancı ve zaptetme anlayışıdır. Bu topluma bir şey kazandırmaz. Bu ülkeye ciddi anlamda zarar verir. Doğru bulmuyorum.”
PİRHA-Eğitim-Sen Dersim Şubesi, Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin, cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltılmasına tepki göstererek basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, “Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin bir kısmının, camiye ait olduğu iddiasıyla yıkılarak okuldan alınması, öğrencilerimizin eğitim hakkını ve güvenliğini tehdit eden tehlikeli bir girişimdir. Munzur Ortaokulu velileri, öğretmenleri ve kentin demokratik kitle örgütleri olarak bu hukuksuzluğu kabul etmiyoruz” denildi.
Dersim’in Atatürk Mahallesi’nde bulunan ve yaklaşık 300 öğrencinin eğitim-öğretim gördüğü Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin bir kısmı bitişiğindeki cami bahçesinin arsasına geçtiği gerekçesiyle geçtiğimiz günlerde daraltılarak müftülük talebiyle yeniden düzenlendi.
Eğitim-Sen Dersim Şubesi, Dersim’deki Munzur Ortaokulu’nun bahçesi, cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltılmasına tepki göstererek Munzur Ortaokulu önünde basın açıklaması yaptı.
Basın açıklamasını Eğitim Sen Şube Sekreteri İlhan Öner, okudu. Açıklamada, ‘Öğrencilerimizin geleceği için eğitim alanlarını savunuyoruz’ pankartı açıldı.
“ÖĞRENCİLERİN GÜVENLİKLERİ HİÇE SAYILMAKTADIR”
Eğitim alanlarını ve öğrencilerin güvenliğini savunduklarını belirten İlhan Öner, “Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin bir kısmının, camiye ait olduğu iddiasıyla yıkılarak okuldan alınması, öğrencilerimizin eğitim hakkını ve güvenliğini tehdit eden tehlikeli bir girişimdir. Munzur Ortaokulu velileri, öğretmenleri ve kentin demokratik kitle örgütleri olarak bu hukuksuzluğu kabul etmiyoruz. Müftülük, yaz tatili sırasında hiçbir bilgilendirme yapmadan iş makineleriyle okul duvarını yıkarak hem öğrencilerin güvenliğini tehlikeye atan hem de eğitim alanını daraltan bir adım atmıştır. Bahçenin bir kısmının cami alanına dâhil edilmesi, öğrencilerin oyun ve spor alanlarını kısıtlamakla kalmıyor, aynı zamanda onların güvenliğini riske atmaktadır. Zaten yetersiz olan okul bahçesi, bu müdahaleyle daha da küçültülmüştür. Bu durum, öğrenciler için kazalara yol açabilecek tehlikeli bir ortam yaratmaktadır. Müftülüğün bu sorumsuz tavrı, yaklaşık 300 öğrenciyi güvenliksiz ve yetersiz bir alana hapsederek onların fiziksel gelişimlerini ve güvenliklerini hiçe saymaktadır” dedi.
“OKUL BAHÇESİ ÖĞRENCİLERİMİZE GERİ VERİLMELİDİR”
Okullarda yeterli oyun alanlarının olması çocukların fiziksel, zihinsel ve sosyal gelişimleri için vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Öner, ” Munzur Ortaokulu bahçesinin daraltılması, öğrencilerin spor yapma, dinlenme ve sosyal etkileşim imkânlarını ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Ders aralarında rahatlayacak alan bulamayan öğrenciler, bu durumdan olumsuz etkilenecek ve eğitim performansları düşecektir. Bu yalnızca fiziksel bir daralma değil, çocuklarımızın geleceğine yönelik bir tehdittir. Öğrencilerimizin geleceğini, eğitim haklarını ve güvenliğini savunmak bizim için en öncelikli konudur. Öğrencilerimizin güvenli ve sağlıklı bir eğitim ortamına sahip olma hakkı, müftülüğün ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün sorumsuz kararlarıyla ellerinden alınamaz. Güvenli ve sağlıklı bir eğitim alanı için yıkılan duvar acilen eski yerinde yeniden inşa edilmeli ve okul bahçesi öğrencilerimize geri verilmelidir. Aksi takdirde yaşanacak olumsuzluklardan müftülük ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü sorumlu olacaktır. Çocuklarımızın geleceği için eğitim alanlarına hep birlikte sahip çıkacağız” diye konuştu.
PİRHA-DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’deki Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin, cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltılmasını soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı. Kordu, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e “Munzur Ortaokulu’nun alanı daraltılırken öğrenciler, veliler ve eğitimciler bilgilendirilmiş midir?” diye sordu.
Dersim’in Atatürk Mahallesi’nde bulunan ve yaklaşık 300 öğrencinin eğitim-öğretim gördüğü Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin bir kısmı bitişiğindeki cami arsasına girdiği gerekçesiyle müftülüğün talebiyle daraltıldı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’deki Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin, cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltılmasını Meclis gündemine taşıyarak, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in cevaplaması istemiyle soru önergesi verdi.
“SOSYAL YETERSİZLİĞİ NEDENİYLE ÇOCUKLAR MAĞDUR EDİLDİ”
300 öğrencinin eğitim gördüğü Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin bir kısmı bitişiğindeki cami bahçesinin arsasına geçtiği gerekçesiyle müftülük talebiyle yeniden düzenlendiğini belirten Ayten Kordu, “Söz konusu düzenlemeyle okul bahçesinin daraltıldığını dolayısıyla sosyal alan yetersizliği sebebiyle çocukların mağdur edildiğini söyleyen veliler ve eğitimciler bu mağduriyetin bir an önce giderilmesini talep etmektedir. Munzur Ortaokullu Dersim’in en kalabalık okullarından birisi olmasına rağmen beden eğitimi derslerinin yapılabileceği bir spor salonu bile mevcut değildir. Dolayısıyla bahçesi ve spor alanları başta olmak üzere fiziki koşulları yetersizken bu müdahale ile bahçe çocuklara yetmeyecek, beden derslerini okulun daralan bahçesinde zor şartlarda yapmak zorunda kalacaklar. Bu durumda okul girişi de arkadan verilecek, o kısım da dar ve kışın aşırı buzlanmadan dolayı başta engelli öğrenciler olmak üzere, tüm öğrenciler ve okul çalışanları için ciddi bir risk oluşturacaktır. Okulda bir yangın olsa itfaiye ve ambulansın alana girmesi bile imkânsız bir hal alacaktır. Düzenlemeden kaynaklı çıkabilecek olası bütün sıkıntılar yetkililere bildirilmesine rağmen şu ana kadar hiçbir çözüm üretilmemiş ve bahçe daraltılmıştır” dedi.
“ASİMİLASYON POLİTİKALARININ İNCELİKLİ OLARAK UYGULANMASIDIR”
Arsa camiye devredilirken öğrencilerin spor ve yaşam alanları için alan bırakılmadığına dikkat çeken Kordu, sözlerinin devamında şunları dile getirdi:
“Hiç şüphesiz bütün bunlar devletin Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla ihtiyaç olmadığı halde ideolojik saiklerle açtığı camiler ve tarikatların açtığı öğrenci yurtlarıyla Alevilere yönelik asimilasyon ve sünnileştirmek politikaların incelikli olarak uygulanmasıdır. Bu inkârcı anlayışa karşı her zaman ve her yerde Alevi halkı olarak inancımızı, kültürümüzü yaşamaya ve dilimizi kullanmaya devam edeceğiz.”
“MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİ İÇİN ÇÖZÜM GETİRECEK BİR PLANLAMANIZ MEVCUT MUDUR?”
Milletvekili Ayten Kordu, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e şu soruları sordu:
-Söz konusu arsanın esasen Milli Eğitim Müdürlüğüne ait olduğu ancak arsanın cami yapılması amacıyla İl Milli Eğitim Müdürlüğünce devredildiği bilgisi doğru mudur? Doğru ise eskiden okul olan ve cami olarak kullanılması için devredilirken öğrencilerin spor ve yaşam alanları için alan bırakılmasına neden dikkate alınmamıştır?
-Fiziken yetersiz koşullar altında eğitim-öğretim gerçekleştirilen Munzur Ortaokulu’na tahsis edilen bahçenin bir kısmı, bitişiğindeki cami arsasına tahsis edilerek öğrencilerin spor ve yaşam alanı daraltılmasının gerekçesi nedir?
-Munzur Ortaokulu’nun alanı daraltılırken öğrenciler, veliler ve eğitimciler bilgilendirilmiş midir? Daraltılan alanı kullanan kişiler olarak görüşleri ve onayları alınmış mıdır?
-Okulun alanının daraltılması ile ilgili ortaya çıkacak mağduriyetlerin giderilmesi için çözüm getirecek bir planlamanız mevcut mudur?
-Söz konusu düzenlemeyle okul bahçesinin daraltıldığını dolayısıyla sosyal alan yetersizliği sebebiyle çocukların mağdur edildiğini söyleyen velilerin ve eğitimcilerin talepleri dikkate alınarak, mağduriyetin giderilmesi için bakanlık olarak herhangi bir çalışmanız olacak mıdır?
-Yine söz konusu düzenleme ile özellikle engelli çocukların ve velilerin sorunlarına ilişkin bir çalışmanız olacak mıdır?
PİRHA-Dersim’deki Munzur Ortaokulu’nun bahçesi, cami arsasına girdiği gerekçesiyle daraltıldı. Eğitim-Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın, okul bahçesinin alanının daralmasının öğrencilerin akademik başarılarını ve davranışlarını ciddi anlamda etkileyeceğini söyledi. Aşkın, “Tunceli Milli Eğitim Müdürlüğü’nün de bu sorunu çözmesi için girişimlerde bulunmasını istiyoruz. Bu ortam hiçbir şekilde eğitim-öğretim için uygun değildir” dedi.
Dersim’in Atatürk Mahallesi’nde bulunan ve yaklaşık 300 öğrencinin eğitim-öğretim gördüğü Munzur Ortaokulu’nun bahçesinin bir kısmı bitişiğindeki cami bahçesinin arsasına geçtiği gerekçesiyle geçtiğimiz günlerde daraltılarak müftülük talebiyle yeniden düzenlendi.
Söz konusu düzenlemeyle okul bahçesinin daraltıldığını, dolayısıyla sosyal alan yetersizliği sebebiyle çocukların mağdur edildiğini söyleyen eğitimciler duruma tepkili.
Eğitim-Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın, konuya ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“MUNZUR ORTAOKULU’NUN ALANINI CAMİYE DEVREDİLMESİYLE DAHA DA KÜÇÜLDÜ”
Munzur Ortaokulu’nun dar alanının caminin okulun bahçesini devralmasıyla daha da küçüldüğünü söyleyen Mehmet Aşkın, “Okul bahçesinin alanının daralması öğrencilerin akademik başarılarını ve davranışlarını ciddi anlamda etkileyecektir. Enerjisini ve stresini atamayan öğrencinin derslerine konsantre olamayacağını düşünüyoruz. Derslerine konsantre olamayan öğrencinin de akademik başarısının düşeceğini düşünüyoruz. Dersim’de bilim insanlarının deprem beklentisi var. Olası depremin okul saatleri sırasında olması durumunda öğrencilerin, velilerin ve eğitim emekçilerinin toplanabilecekleri alan ortadan kalktığı için ciddi anlamda da bir hayati risk oluşturacaktır. Tunceli Milli Eğitim Müdürlüğü gerekli adımları atarak bu alanın camiye devredilmemesi konusunda ısrarcı olması gerekiyordu ancak bu konuda çok da başarılı olamadıklarını görüyoruz” dedi.
Munzur Ortaokulu’nda okuyan öğrencilerin, velilerin ve eğitim emekçilerinin sağlıklı ve güvenli eğitim ortamı hakkını savunmaya devam edeceklerini ifade eden Aşkın, şunları dile getirdi:
“Konuya ilişkin önümüzdeki hafta bir basın açıklaması yapmayı düşünüyoruz. Bu konuda velilerin duyarlılık göstermesini istiyoruz çünkü yapılan şey öğrencilerinin hayatını etkileyebilecek önemli bir durumdur. Aynı zamanda Tunceli Milli Eğitim Müdürlüğü’nün de bu sorunu çözmesi için girişimlerde bulunmasını istiyoruz. Bu ortam hiçbir şekilde eğitim ve öğretim için uygun bir ortam değildir. Bunun düzeltilmesi gerekiyor ve gerekli adımların atılması şarttır.”
PİRHA- Kureyşan Ocağı Pirlerinden Hamza Takmaz, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nda cami temeli atma görüntülerini ve sözlerini ‘zulüm’ olarak değerlendirdi. Takmaz, “Tarikat, Diyanet, Tunceli Cemevi ve Munzur Üniversitesi eliyle Dersim’de asimilasyon devam ediyor. Anaokulunda başlayan zorunlu din dersleri yetmedi şimdi de kışlalara tek inancın ibadethanesi açıyorlar. Bir tek inancın ibadetini toplumun farklı kesimlerine dayatmak zulümdür” dedi.
Dersim’de 27 Ağustos’ta Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’ndaki caminin temel atma töreni yapıldı. Törene katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadelerini kullanmıştı.
Kureyşan Ocağı pirlerinden Hamza Takmaz, Dersim’de çok sayıda camiye rağmen bir cami daha yapılmasına ve Diyanet Başkanının konuşmasına tepki gösterdi.
“ERBAŞ’IN DERSİM ZİYARETLERİ BUGÜNE İŞARETTİ”
Takmaz, Erbaş’ın daha önce Tunceli Cemevi’nde yaptığı toplantıyı hatırlatarak, “Dersim’de Aleviliğin dönüştürülmesi, farklılaştırılması için çok çaba harcanıyor. Erbaş, uzun yıllardır dönem dönem Dersim’e gelerek bugünlerin işaretini vermişti. Fakat buna karşı çok fazla sesimizi duyuramamıştık. Erbaş’ın ziyaretinden sonra Munzur Üniversitesi adeta tarikatların ve cemaatlerin merkezi haline geldi. Rektör eliyle Dersim’de hiç tabanı, hiçbir örgütlenmesi olmayan sadece oradaki memurlar tarafından açılan vakıflar ve cemaatlerin evleri oluşmaya başladı. Dersim’in kültürüne, doğasına, diline yönelik asimilasyon ve yok sayma politikalarının bir yenisi de o dönem Munzur Üniversitesi’nde Tunceli Müftülüğü’nce açılan ‘Hz. Ali Diyanet Gençlik Merkezi’ açılması eklenmişti” dedi.
TARİKATLAR, TUNCELİ CEMEVİ, MUNZUR ÜNİVERSİTESİ
Dersim’e yönelik bu yönelimlerin 1980 darbesindeki tahribatlarına değinen Takmaz, “Kenan Güven döneminde Kuran kursları, her köye bir cami, imam hatipler gibi kurumlar ile gençlerimiz bir asimilasyon içine çekildi. O dönemki gençlerin bir çoğu kurtulsa da geride kalanlar bu asimilasyonun bir parçası olarak hizmet etmeye devam ettiler. Yine Gülen Cemaati açtığı kreş, yurt, özel kolej gibi kurumlaşmalarla bunu başka boyuta taşıdı. Günümüzde de farklı tarikatlar, Diyanet yapılanmaları ve Munzur Üniversitesi öncülüğünde bu politika devam ediyor. Buna ek olarak da Tunceli Cemevi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Tunceli şubesi gibi çalışarak valilik, üniversite, Diyanet, birçok tarikat ve cemaatle işbirliği yaparak Dersim’i kendi köklerinden koparmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.
“DERSİM KIZILBAŞ ŞEHRİDİR, BU YAPILAN ZULÜMDÜR”
Dersim’e yönelik tekçi politikaların kabul edilmeyeceğini sözlerine ekleyen Hamza Takmaz, şöyle devam etti:
“Kışlalarda bir tek kendi inandıkları inanca dahil insanlar mı var? Anaokulunda başlayan zorunlu din dersleri yetmedi şimdi de kışlalara tek inancın ibadethanesini açıyorlar. Bir tek inancın ibadetini toplumun farklı kesimlerine dayatmak zulümdür. Dersim evliyaların, Kızılbaşların, Alevilerin yurdudur. Bu politikayı yürütenler kışlalarda cemevi açacak mı? Ya da cem ibadeti yapmaya izin verecek mi? Buradaki insanların hepsi tek bir inanca mı mensup? Medeniyeti getireceğine adalet getir. Kişilerin inancına sözüm yok. Bu siyaset toplumu bölüyor. Toplumun değer yargıları hiçe sayılıyor. Dersimliler bugün de aslında kendilerine dayatılan bu asimilasyon tek tipleştirme, Sünnileştirme projelerine karşı bir direnç gösterecektir. Çıksınlar Dersim merkeze sorsunlar bakalım kaç tanesi bu politikalara ‘evet’ diyecek. Bunun adı açıkça zulümdür, kabul etmeyeceğiz.”
PİRHA-Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın katılımıyla Dersim’de cami temel atma töreni yapılmasına tepki gösteren PSAKD Dersim Şube Başkanı Ekber Kaya, “Alevi inancını asimile etmeye yönelik cami yapılmasına karşıyız. Böyle devam ederse ileride her yere cami yapılacak. O yüzden devleti yönetenlerin artık bu politikalardan vazgeçmesi gerekiyor” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın da katılımıyla 27 Ağustos’ta Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’na yaptırılan caminin temel atma töreni yapıldı.
Temel atma töreninde konuşan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadesini kullandı.
Dersim’in asimilasyonu çalışmalarına son yıllarda hız veren AKP-MHP iktidarı, 2022 yılı haziran ayında Munzur Üniversitesi’ne cami ve kuran kursu açmıştı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Dersim Şube Başkanı Ekber Kaya, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın katılımıyla Dersim’de cami temel atma töreni yapılmasına tepki gösterdi.
“ASİMİLASYON POLİTİKASI ADIM ADIM UYGULANIYOR”
Dersim’de Alevi inancı üzerinde uzun süredir devam eden asimilasyon politikası olduğunu belirten Ekber Kaya, “Asimilasyon politikası adım adım uygulanıyor, cami inşaatları veya kuran kursları çok sıradan gelebilir” dedi.
Kaya şöyle devam etti:
“Tabi ki biz herkesin inancını özgürce yaşamasını istiyoruz. Üniversitelerde ve askeri yerlerde camilerin açılması sakıncalı bir durumdur. Acaba Türkiye başka bir düzene mi hazırlanıyor? Şeriatın taşları mı döşeniyor? Dersim’e hizmet için gelen memurlar, valiler, kaymakamlar ve bir bütün olarak devlet erkânı Dersim halkına hizmet vermek gibi bir maksatları yok. Dersim’de Sünni vatandaşlarımızın da yaşadığını biliyoruz ve onların kendi inancını yaşamasıyla ilgili hiçbir sorunumuz yok. Ancak bu durum Alevi inancını asimile etmeye yönelik. Her köye, mahalleye, askeri kışlaya, üniversiteye cami yapılmasına karşıyız. Böyle devam ederse ileride her yere cami yapılacak. O yüzden devleti yönetenlerin artık bu politikalardan vazgeçmesi gerekiyor.”
PİRHA- Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nda cami temeli atma görüntülerini ve sözlerini ‘açık bir zulüm ve faşizm’ olarak değerlendirdi. Mat, “Bir halkı, inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamak, devlet imkanlarıyla yapılmaması gereken bir baskıdır. Ancak bilinmelidir ki, Dersim halkı bu dayatmacı politikaları asla kabul etmez” dedi.
Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’ndaki caminin temelini atma törenine katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, buradaki konuşmasında “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadesini kullanmıştı.
Yaşanılan duruma sanal medya hesabından tepki gösteren Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, ‘Devletin Dersim üzerinde oynadığı asimilasyon politikaları bitmiyor’ başlığıyla kaleme aldığı yazısında, “Alevi köylerine cami yapıp imam atamak yetmezmiş gibi, şimdi de Dersim’de yeni bir cami temeli atılıyor” dedi.
Mat, devletin; bir halkın inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamasının açık bir zulüm, faşizm olduğunu kaydederek, Dersim halkının bu dayatmayı kabul etmeyeceğini söyledi.
“DERSİM’DE ASİMİLASYON POLİTİKALARI BİTMİYOR”
Mat’ın yaptığı açıklama şöyle:
“Devletin Dersim üzerinde oynadığı asimilasyon politikaları bitmiyor…
Alevi köylerine cami yapıp imam atamak yetmezmiş gibi, şimdi de Dersim’de yeni bir cami temeli atılıyor.
Dersim’de yaşayan halkın neredeyse tamamı Alevi, resmi görevliler (asker, polis, memur) dışında. Ancak bu demografik yapıya rağmen, şehir sınırları içerisinde 117, Dersim merkezinde ise 5 cami bulunurken, sadece bir cemevi var. O cemevi de ne yazık ki devletin bir karakolu gibi işlev görüyor. Yani, Dersim şehir merkezinde halka ait bir cemevi bulunmuyor.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de yeni bir cami temeli atıldı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Tunceli’de asker ve polislerin katılımıyla tek başına cami temeli attı. Açılışta halktan kimse yoktu; sadece resmi görevliler vardı.
“AÇIK ZULUM VE FAŞİZMDİR; DERSİM HALKI KABUL ETMEZ!”
Aleviler defalarca dile getirdi. ‘Bizim ibadethanemiz cemevidir.’ Ancak devlet, camiyi zorla dayatmaya devam ediyor. Bu, açık bir zulüm ve faşizmdir. Bir halkı, inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamak, devlet imkanlarıyla yapılmaması gereken bir baskıdır.
Ancak bilinmelidir ki, Dersim halkı bu dayatmacı politikaları asla kabul etmez. Onlar, ocaklarına, pirlerine ve kutsal mekanlarına olan ikrarlarını koruyarak yaşamaya devam edeceklerdir.
Bu zulüm ve faşizm karşısında susanlar, bu zulmü yapanlar kadar suçludur. Sessizlik, zulmün sürmesine ortak olmaktır. Haksızlık karşısında sessiz kalmak, adaleti engellemek demektir. Bozatlı Hızır, Düzgün Baba, ocaklarımız, dergahlarımız hepimizin yardımcısı olsun.”