PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu yazılı bir açıklama yaparak okulların açılmasıyla birlikte yaşanan sorunlara dikkat çekti. Okullardaki dinci yapılanmaya işaret eden ABF, “Çocuklarımız tarikat okullarına ve vakıflarına mecbur bırakılıyor. Eğitim kamusal bir haktır. Biz Aleviler eğitimde gerici uygulamalara karşı Laik-Bilimsel-Demokratik ilkeler doğrultusunda müspet ilim müfredatı ile donatılmış bir eğitim sistemi talep ediyoruz” dedi.
Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı ilk ve ortaöğretim kurumlarındaki yaklaşık 20 milyon öğrenci için tatil sona erdi. Ana sınıfı ve 1. sınıfların ardından 2024-2025 eğitim-öğretim dönemi tüm kademelerde bugün başladı.
Okulların açılması nedeniyle Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yazılı bir açıklama yaptı.
ABF, zorunlu din dersi zulmünün devam ettiğini belirterek, “Çocuklarımız tarikat okullarına ve vakıflarına mecbur bırakılıyor. Eğitim kamusal bir haktır. Özelleştirilerek paralı hale getirmek eşitsizlik ve ayrımcılığı beraberinde getirmiştir.
Biz Aleviler eğitimde gerici uygulamalara karşı Laik-Bilimsel-Demokratik ilkeler doğrultusunda müspet ilim müfredatı ile donatılmış bir eğitim sistemi talep ediyoruz” dedi.
Alevi Bektaşi Federasyonu’nun açıklaması şöyle:
“Yeni bir eğitim-öğretim dönemine 9 Eylül 2024 itibarıyla başlanırken ders zili bir kez daha yoksulluğa, boş beslenme çantalarına ve zorunlu din derslerine çaldı.
Halkı müşteri olarak gören piyasacı ve tarikatçı AKP, muhafazakar politikaları nedeniyle milyonlarca öğrenciyi bilimsel ve kamusal eğitimden yoksun bırakmaya devam ediyor. 22 yıllık iktidarında yürüttüğü tekçi, gerici, ırkçı, ayrımcı, asimilasyoncu eğitim politikalarını yaygınlaştırıp derinleştiriyor.
“ZORUNLU DİN DERSİ ZULMÜ DEVAM EDİYOR”
12 Eylül Faşizmi Anayasasıyla başlayan zorunlu din dersleri zulmü, AKP iktidarınca artarak devam etmektedir. Öyle ki okullar; bırakalım “zorunlu din dersi” uygulamasını artık “Zorunlu dindar ve kindar nesillerin eğitimi merkezlerine” dönüştürülmüştür. Bu süreç ÇEDES projesi ve benzerleriyle eğitim sistemini 3. Dünya ülkeleri seviyesine çekti. Yoksul öğrenciye zorunlu din dersi zengin öğrenciye istediği şekilde eğitim alma politikası uygulanıyor. Biliyoruz ki; adına ‘’Türkiye yüzyılı maarif modeli’’ dedikleri uygulama ile paralı eğitim ve dinsel eğitim kurumsallaştırılmıştır.
“ÇOCUKLARIMIZ TARİKAT OKULLARINA VE VAKIFLARINA MECBUR BIRAKILIYOR”
Çocuklarımız, isimleri sürekli olarak tecavüz ve istismarlarla gündeme gelen tarikat okullarına ve vakıflarına mecbur bırakılmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı bu tarikatlarla protokoller yaparak bütün eğitimi fiilen bu tarikatların kontrolüne vermektedir. Tarikat mensupları okullarda çocuklarımızı kendi amaçları menfaatleri doğrultusunda kullanacakları bir “Şeyh kuluna” çeviriyor.
Eğitim kamusal bir haktır. Özelleştirilerek paralı hale getirmek eşitsizlik ve ayrımcılığı beraberinde getirmiştir.
Biz Aleviler eğitimde gerici uygulamalara karşı Laik-Bilimsel-Demokratik ilkeler doğrultusunda müspet ilim müfredatı ile donatılmış bir eğitim sistemi talep ediyoruz.
Ülkemiz birçok inanç, dil ve kültür mozaiğine sahiptir.
“EĞİTİM SİSTEMİ BİLİMSEL VE LAİK OLMALI”
Bu gerçeklikten hareketle diyoruz ki;
Eğitim sistemi her şeyden önce bilimsel ve laik olmalıdır. Eğitimde laiklik, Alevilerin vazgeçmeyeceği bir ilkesel duruştur. Çünkü ancak laik bir eğitim ve yaşam biçimiyle, inançlar, düşünceler, kültürler özgürce kendini ifade edebilir. Laiklik ilkesiyle inançlar kendi kurallarını, geleneklerini sürdürebilme olanağına sahip olabilirler.
AKP iktidar ortaklarıyla uyguladığı eğitim politikasıyla kendi dindar ve kindar kadrolarını yaratmaktadır. Zorunlu din dersleri, seçmeli din dersleri, yaygınlaşan İmam Hatip Liseleri, derken en son karma eğitimi de kaldırmanın kapısını aralamışlardır.
Ayrıca bilimsel eğitimden uzaklaşmak ülkenin geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Yoksul çocukların Doktor, Hukukçu, Mühendis ve öğretmen gibi toplum gelişimini sağlayan mesleklere yönelmelerinin de yolunu kapatmıştır. Çünkü yoksul çocukların din dersi müfredatı ile bu mesleklere ait bölümleri kazanmalarını imkânsız hale getirmiştir. Toplum nezdinde saygınlığı olan bu mesleklere ancak özel okul çocukları gidebilmektedir.
“OKULLARIMIZI KARANLIK ZİHNİYETLERE TERK ETMEYECEĞİZ”
Biz Aleviler diyoruz ki;
Çocuklarımıza dayatılan zorunlu din dersleri yalnızca Aleviler için değil ülkede yaşayan cümle halklar için bir gelecek tehlikesidir! Zulümdür. Okullarımızın, Tarikatlara ve zorunlu din eğitimi sistemine çevrilmesine ve çocuklarımızın geleceğini karanlık zihinlere terk etmeyeceğiz!
Gericiliğe karşı çağdaşlığı, dinciliğe karşı laikliği, karanlığa karşı aydınlığı, kör inançlara ve çağdışı dogmalara karşı aklı ve eleştirel düşünceyi savunuyoruz.
Çocukların bilimsel eğitime erişimi engellenirken beslenme çantalarının da boş kalmasına neden olan AKP politikalarını kınıyoruz.
ÇEDES’e, ve zorunlu din derslerine Hayır!
PİRHA- Eğitim Sen, “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Başında Eğitimin Durumu” raporunu açıkladı. Raporda, “Okullarda verilen eğitimin içerik bakımından dini değil, bilimsel esaslara dayalı olması, eğitimin gerçek anlamda laik ve demokratik bir yapıda örgütlenmesi için tüm emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadelemizi sürdüreceğimiz bilinmelidir” denildi.
Eğitim Sen, “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Başında Eğitimin Durumu” raporunu açıklamak üzere basın açıklaması yaptı. Eğitim Sen Genel Merkezi’nde yapılan açıklamayı, Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.
“ÇOCUKLARIN DEZAVANTAJLARINI ORTADAN KALDIRACAK ADIMLAR YILLARDIR ATILMAMIŞTIR”
Katledilen Narin Güran’ı anarak konuşmasına başlayan Kemal Irmak, “2024-2025 eğitim-öğretim yılı, Türkiye’de eğitim sisteminin karşı karşıya kaldığı derin sorunların gölgesinde başlamaktadır. Ekonomik krizin ağırlaşarak sürmesi nedeniyle eğitim masraflarının artması, ÇEDES ve benzeri projeler üzerinden eğitimi dinselleştirilmesi çabaları, laikliğe ve bilime aykırı müfredat değişiklikleri, öğrencileri Mesleki Eğitim Merkezleri’ne (MESEM) yönlendirme girişimleri, Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) tartışmaları, çok sayıda bölgede taşımalı eğitime son verilmesi gibi konular bu eğitim yılının temel tartışma başlıkları arasında yer almaktadır” dedi.
Irmak şöyle devam etti:
“Eğitim sistemimiz, yıllardır benimsenen piyasa merkezli, rekabetçi ve sınav merkezli eğitim politikaları sonucunda tam bir sorun yumağı haline gelmiştir. Türkiye’de okul öncesi eğitimden üniversiteye kadar eğitimin bütün kademeleri, uzun yıllardır en temel işlevlerini yerine getiremez durumdadır. Bu durum kaçınılmaz olarak eğitimin niteliğini de olumsuz etkilemektedir.
Okulların fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin giderilmemesi, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocuklara yönelik taciz ve istismar vakaları geçtiğimiz eğitim öğretim yılında da devam etmiştir. Öğretmen açıkları sorun olmayı sürdürmekte, mülakata ve arşiv araştırmasına dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulaması eğitim emekçileri arasındaki eşitsizliği ve adaletsizliği derinleştirmektedir. Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ‘eşit işe eşit ücret’ uygulamasına son verilmesi, ataması yapılmayan öğretmenler gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin çözüm bekleyen sorunları bulunmaktadır.
Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel ve inanç çeşitliliği eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajlarını ortadan kaldıracak adımlar yıllardır atılmamıştır.
“EĞİTİME ERİŞİM HAKKINI İHLAL EDEN UYGULAMALAR DEVAM ETMEKTEDİR”
Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da eğitim sorunu, ülke ekonomisinde yaşanan sorunların ardından halkın en öncelikli gündemi olmayı sürdürmektedir. Çocuklar eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta, çocuk istismarı anlamına gelen çocuk yaşta evlendirmeyi engelleyen adımlar atılmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere kız çocukları ve kırsal kesimde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim konusunda yaşanan sorunlar sürmektedir. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar iktidarın çözmek bir yana daha da derinleştiği bir eğitim öğretim dönemi bizi beklemektedir.
Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir. Türkiye’de milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için gerekli adımlar atılmazken, çocuk ve gençlerin ekonomik sorunlar nedeniyle eğitime erişim hakkını ihlal eden uygulamalar devam etmektedir.”
“EĞİTİM BÜTÇESİ ACİLEN ARTIRILMALIDIR”
Eğitim hakkı, her çocuğun temel bir anayasal hakkıdır ve bu hakkın ihlal edilmemesi için devletin acil adımlar atması gerekmektedir” diyen Irmak, her çocuğun eşit ve nitelikli eğitim alabilmesi için yapılması gerekenleri de şöyle sıraladı:
“Bunun için öncelikle tüm öğrencilerin eşit şartlarda ve ücretsiz olarak nitelikli eğitime erişim hakkının korunması için gerekli önlemler alınmalıdır. Eğitim materyallerinin fiyatlarının kontrol altına alınması, okul kayıt ücretlerinin kaldırılması ve eğitime erişimde yaşanan derin eşitsizliği ortadan kaldıracak politikalara öncelik verilmelidir. Eğitimde yaşanan eşitsizliklerin önüne geçmek için piyasacı eğitim anlayışı derhal terk edilmeli, eğitimin bütün kademelerinde kamusal eğitim anlayışı benimsenmelidir. Her çocuğun eşit ve nitelikli eğitim alabilmesi için okul ve kırtasiye masrafları devlet tarafından karşılanmalıdır. Dar gelirli ailelerin eğitim masraflarını karşılayabilmesi için devlet desteği sağlanmalıdır. Özellikle ilköğretim seviyesinde her öğrenciye ücretsiz kırtasiye yardımı yapılmalıdır.
Bütün eğitim kademelerinde öğrencilere ücretsiz yemek hizmeti sunulmalıdır. Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, her adımın paralı hale geldiği bir eğitim sisteminde öğrencilerin, velilerin ve eğitim emekçilerinin taleplerini gerçekleştirmenin tek yolu, herkesin eğitim hakkından eşit koşullarda ve parasız olarak yararlanmasının sağlanmasıdır. Ancak bu temel koşulun sağlanması için eğitim harcamalarının tamamı devlet tarafından karşılanmalı, yetersiz beslenmenin giderek arttığı günümüz koşullarında eğitimin bütün kademelerinde öğrencilere en az bir öğün yemek ve temiz su verilmelidir.
Eğitim bütçesi acilen artırılmalıdır. Eğitim bütçesi başlangıç olarak en az iki kat artırılarak okullara daha fazla kaynak aktarılmalıdır. Her okulun ihtiyaçları için bütçeden yeterli ödenek ayrılmalı, velilerden çeşitli adlar altında bağış toplanması yasaklanmalıdır. Okul alanlarının ticari faaliyetler için kiralanması ve kullandırılması uygulamalarına son verilmelidir. Eğitime yeterli bütçe ve okullara ihtiyacı kadar ödenek ayırmak sadece bir eğitim politikası meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur.
“EĞİTİM HAKKININ ÖNÜNDEKİ BÜTÜN FİZİKİ VE YASAL ENGELLER KALDIRILMALIDIR”
Eğitimde kamu hizmeti anlayışı güçlendirilmeli ve kamusal eğitim politikaları benimsenmelidir. Eğitimin ticari bir faaliyet değil, toplumsal bir hak olduğu anlayışı benimsenmelidir. Devlet, öğrencilerin eğitim masraflarını üstlenerek toplumun farklı kesimlerinden çocukların eğitim hakkından mümkün olduğunca eşit koşullarda yararlanmasını sağlayacak adımlar atmalıdır. Kamusal eğitim, siyasal iktidarın ve bir bütün olarak devletin ekonomik ve demokratik talepleri karşılaması için zorlandığı, eğitim hizmetinin herkes için eşit, parasız, nitelikli ve ulaşılabilir olmasını ifade eden bir kavramdır. Bir ülkede herkesin eşit koşullarda yararlanabileceği bir eğitim hakkından bahsedebilmek için eğitimin fiziksel ve ekonomik yönden de erişilebilir olması gerekir.
Eğitim hakkının önündeki bütün fiziki ve yasal engeller kaldırılmalıdır. Çağdaş ve nitelikçe yeterli bir eğitim hakkından bahsedebilmemiz için eğitim; herkesi kapsamalı, yeterli sürede verilmeli, yaşam boyu ulaşılabilmeli, kamusal bir anlayışla parasız olmalı, içeriğinin çağdaş, bilimsel ve laik olmalı, resmi dil yanında diğer ana dillerde de yapılabilmelidir. Eğitime erişim hakkını düzenleyen her türlü ulusal/uluslararası yasa/sözleşme, devletlere bu hakkın ayrım yapılmaksızın sağlanması yükümlülüğünü getirmektedir.
Okullarda verilen eğitimin içerik bakımından dini değil, bilimsel esaslara dayalı olması, eğitimin gerçek anlamda laik ve demokratik bir yapıda örgütlenmesi için tüm emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadelemizi sürdüreceğimiz bilinmelidir.”
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi’ni ziyaret eden Siyasetçi Sebahat Tuncel, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle Alevilerin sisteme entegre edilmeye çalışıldığını kaydederek, “Devlet bunu sistem içileştirerek Alevilerin devrimci potansiyelini, demokratik yönünü bir şekilde törpülüyor. Alevilerin son süreçte devletin yürüttüğü politikalara karşı özel bir siyaset yürütmeye ihtiyaç var, demokratik bir sistemi örmek açısından Alevi kurumlarına önemli görevler düşüyor” dedi.
2 gündür İzmir’de temaslarını sürdüren Siyasetçi Sebahat Tuncel ve DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Çiğli ilçesinde bulunan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi’ne ziyaret gerçekleştirdi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir İl Örgütü ve TJA temsilcilerinin de katıldığı ziyarette Sebahat Tuncel ve Ayten Kordu’yu DAD Genel Sekreteri Asil Benler, DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan ve İzmir Şubesi yöneticileri karşıladı.
HACIBEKTAŞ’TAKİ ALTERNATİF PROGRAMA ELEŞTİRİ
Ziyarette konuşan DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda düzenlediği alternatif etkinliği eleştirdi. Kordu, “Uzun zamandır bir asimilasyon politikası ile karşı karşıyayız. Daha dün Hacı Bektaş Veli Dergahı işgal edilmek istendi. Alevi kurumlarının yıllardır sürdürdüğü anma etkinliklerine alternatif bir program koymak istediler. Devlet kendi Alevisini yaratma politikasını devam ettiriyor. Bütün Alevi canların bir araya geldiği cemevleri, dernekler bizim için çok değerli yerler. Toplumsal örgütlülüğü geliştirme, o damarı ayakta tutma açısından buralar çok önemli yerler” diye konuştu.
Siyasetçi Sebahat Tuncel ise Son dönemde geliştirilen asimilasyon politikaları ile Alevilerin sistem içileştirilerek demokratik yönünün törpülenmek istendiğini söyledi. Tuncel, Alevilerin bu politikalara karşı özel bir siyaset yürütmesine ihtiyacı olduğunu ifade ederek, “Alevilerin son süreçte devletin yürüttüğü politikalara karşı özel bir siyaset yürütmeye ihtiyaç var. Cezaevinde de bu süreci takip ediyordum. ÇEDES projesi, Alevilerin cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle sisteme entegre edilmeye çalışılması özel bir proje. Bunlar Alevilere yönelik asimilasyonun bir parçası. Birlikte ve ortak mücadele etmek çok daha kıymetli. İnancı da esas alan demokratik bir sistemi örmek açısından Alevi kurumlarına önemli görevler düşüyor. Devlet bunu sistem içileştirirek Alevilerin devrimci potansiyelini, demokratik yönünü bir şekilde törpülüyor. Alevilere yönelik bu özel politikaları toplumuza anlatmalıyız” dedi.
PİRHA- Amasya Hamdullah Efendi Cemevi ve Kültür Derneği Dedesi Ali Bal, iktidarın ÇEDES projesi ile Alevi toplumunu asimile etmek için mesafe almaya çalıştığını belirterek, “Çocukların eğitimi ancak okulda pedagojik formasyon görmüş öğretmenler tarafından yapılması gerekir” dedi. Bal, iktidarın yapay argümanlarla çocukların beyinlerini yıkamaya çalıştıklarına vurgu yaptı.
Eyüllde okulların açılacak olmasıyla beraber, laiklik karşıtı bir eğitim sisteminin yaygınlaştırılması endişe yaratıyor. AKP iktidarında eğitim-öğretim politikaları, büyük oranda dini eğitim ve ‘tek din-tek mezhep’ öncelenerek oluşturuldu. Öğrencilerin ve velilerin tercihleri görmezden gelinerek, dini eğitimin ağırlığı hemen her yıl katlanarak arttı. ÇEDES projesiyle okullarda imamların derse girmesinin önünü açan Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), okul öncesi eğitim kurumlarında da mescidi zorunlu hale getirdi.
Amasya Hamdullah Efendi Cemevi ve Kültür Derneği Dedesi Ali Bal, AKP’nin okullarda uyguladığı ÇEDES projesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“BİR ALEVİ ÇOCUĞUNUN CAMİYE GÖTÜRÜLMESİ DOĞRU DEĞİL”
Siyasal iktidarın ÇEDES projesi ile Alevi toplumunu aşındırma ve asimile etmek için mesafe almaya çalıştığını belirten Ali Bal, “Soruyorum. Ben öğretmen emeklisiyim 35 kişilik ortalama bir sınıfta o öğrencilerin içerisinde en az 7-8 Alevi çocuğu vardır. Bir Alevi çocuğunun din dersi öğretmeni tarafından sınıftan alınıp camiye götürülmesi doğru değil. En azından ailesinden izin alınmalı. Almadan götürmesi de ayrı bir konu. Alevi, Alevi gibi Sünni de Sünni gibi ibadet etmelidir” dedi.
Pedagojik formasyon almış bir öğretmen olduğunu belirten Bal, “Sınıfa girdiğim zaman öğrenci davranışından anlarım ona göre hareket ederim. Siz tutup cami imamını, cami hocasını ya da müezzini okula götürürseniz çocukların huzurunda ne söylediklerini merak ediyorum” dedi.
Cami hocalarının yapay bir mezarlık yaptıklarını, çocukları mezarın karşısında yapay argümanlarla ağlatmaya çalıştıklarını söyleyen Ali Bal, “Buna benzer yapay argümanlarla çocukların beyinlerini yıkamaya çalışıyorlar” diye belirtti.
“ÖĞRETMENLER AİLELERLE İŞ BİRLİĞİ YAPSIN”
Çocukların eğitiminin okulda pedagojik formasyon görmüş öğretmenler tarafından yapılması gerektiğini vurgulayan Hamdullah Efendi Cemevi ve Kültür Derneği dedesi Ali Bal, şunları kaydetti:
“Formasyon görmüş öğretmenlerle aileleri iş birliği yapsın. Eğitim bu şekilde gelişir diye düşünüyorum. Onların söylemlerine göre Millî Eğitim Bakanlığı 10 yıl eğitim müfredatı üzerinde çalıştılar ve ortaya bir metin çıktı. Atatürk ilkeleri ve buna benzer birçok konuda makaslama yapıldı. Onun için daha fazla anlatmaya gerek yok. Herkes her şeyin ne kadar doğru ve ne kadar yanlış olduğunu biliyor.”
PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, Alevi sorununun çözümünde hukuki başarıların, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmeyeceğinin altını çizdi. Gazeteci Topuz, Alevi örgütlenme modelinde kimi yöntem değişikliğinin olması gerektiğini belirterek, “En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da en yapılmayacak şeylerden biri” dedi.
Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.
Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli yönündeki soruları Gazeteci Ali Duran Topuz’a yönelttik.
“ÖRGÜTLENMELERİ GELİŞTİRMEK VE GÜÇLENDİRMEK GEREK”
PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
ALİ DURAN TOPUZ: Devlet hep bir şeyler yapar, baskı her zaman baskıcı aygıtlarla çalışmaz, işte bu başkanlık icadında olduğu gibi ağızlara bir parmak bal çalma yolları geliştirmeye yönelir. Bu da bir baskı yöntemidir, kafa karıştırmak, umut yaratmak, “temel talepler” dediğimiz siyasi ve hukuki meselelerin yanı sıra cemevlerinin, toplumun değişik kesimlerinin kimi hafif kimi ağır sorunlarını çözme vaadinde bulunmak araç olarak kullanılıyor anlaşılan. Temel talepler karşılanmadan da devlet kurumlarıyla çeşitli görüşmeler, pazarlıklar yapılabilir, talepler yöneltilebilir, çünkü temel talepler dışındaki talep ve ihtiyaçları da küçümsememek gerekir. Lakin bu başkanlık daha baştan, kategorik olarak reddedilmesi gereken bir oluşum. Alevilik meselesi “turistik” ve “kültürel” bir mesele değildir. Bu reddiyenin işe yaraması ve gücü zayıf örgütleri, toplum kesimlerini cezbetmemesi için “temel talep” dışındaki ihtiyaçların karşılanması için örgütlenmeleri geliştirmek ve güçlendirmek gerekir.
– MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Bu bir “sorun çözüm” girişimi değil, sorunların çözülmeyeceğinin ilanı niteliğinde bir girişim. Buradan hiçbir şeye çözüm çıkmaz.
“ALEVİ OLMAYAN KESİMLER TARAFINDAN ALEVİLİK HAKKINDA UYGUNSUZ BİLGİLER ÜRETİLECEK”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Esasen bu başkanlık aracılığıyla hedeflenen en önemli şeylerden biri Alevilikle ilgili meselelerde kültürel hegemonyayı güçlendirmek, ansiklopediler, çalıştaylar filan bu amacı taşıyor. Devlet eliyle burada yürütülen bilgisel çalışmaların dönüp dolaşıp geleceği yer, özellikle de Alevi olmayan kesimler arasında Alevilik hakkında uygunsuz bilgilerin üretilip yayılması, Alevi nefretinin yeni kisvelerle yeniden üretilmesi olacaktır.
Bunların yoğun biçimde eleştirilmesi, sorunların deşifre edilmesi, hem içerik açısından hem biçim açısından (akademik hiç vasfı olmayan kişilerle çalıştay yapmak mesela) eksiklerin, kusurların ve ideolojik sorunların anlatılması için sürekli bir karşı kamuoyu oluşturma çabası yürütülmeli.
Fakat bu yeterli değil elbette, çünkü sürekli tepki gösterme konumuna sürükler bizi, daha önemlisi bu tür çalışmalara girişmek gerekir. Yine sorun dönüp dolaşıp örgütlenmeyi güçlendirme ve yayma meselesine geliyor. Çünkü ansiklopedi hazırlamak, çalıştaylar, seminerler, konferanslar yapmak, hatta saha çalışmaları yapmak hem iyi örgütlenme hem de ciddi ekonomik güç gerektirir, zordur, ama yapabilmenin yollarını aramak şart.
“BÜTÜN İŞ DÖNÜP DOLAŞIP ÖRGÜTLENMEYE GELİYOR”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Eğitim sisteminin “gericileştiği” doğrudur ama bu ilerici bir eğitim varken bu bozuldu, gericilik öne çıktı diye okunmamalı, eğitim sistemi başından beri gericiydi, hele Alevilik meselesinde düşmanlığı üreten kodların tamamını habire üretip duruyordu. Hele “laik eğitim” neredeyse hiç olmadı, genel eğitim sistemi itibarıyla, ilkokuldan üniversiteye kadar.
Şimdi yapılanlar elbette vahim, Aleviler için ikili bir makas çalıştırıyor: Eskiden baskı, dışlama, nefretle bakma/görme temel tutumdu, bu saydıklarınız şimdi asimilasyonu işin içine çok ciddi biçimde sokuyor. Bu süreçlere karşı tepkiyi Alevi olarak vermek, verilen tepkinin etkisini artırmak için çalışmak elbet gerekli ama Alevi olmayan ve fakat bu süreçlerin zararlarının farkında kişi, grup, kurum, kuruluşlarla ortaklaşmanın yolları da aranmalı. Alevi-politik meseleler, genel politik meselelerden uzak olamaz, mesela eğitimin Sünni-dinselleştirme ekseninde yürütülmesine karşı gerçekten seküler bir eğitim talebiyle mücadele edilecekse, bu talebi paylaşanlarla ortaklaşma mecburiyeti doğar.
“Tepki zayıf kaldı” denildiğinde, örgütlenmenin yeterli olmadığını anlıyoruz hemen, bütün iş dönüp dolaşıp örgütlenmeye geliyor. Muhtemelen Aleviler olarak, mevcut örgütlenmeleri gözden geçirip geliştirme ve yeni devlet siyasasına karşı etkili olacak yeni biçimler, yollar, yöntemler bulma mecburiyetinin doğduğu bir süreçten geçiyoruz.
“POLİTİK MÜCADELELER ZAYIF KALDI”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
Zorunlu din dersi/eğitimi meselesi son kırk yılın en önemli mücadele sahası oldu, hukuki mücadeleler gerçekte kazanıldı fakat sonuç değişmedi. Buradan da şu çıkar: Mesele sadece hukuki değildir, hukuki başarılar, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmez. Yetmedi de. Benim kanaatime göre söz konusu hukuk mücadelelerine eşlik etmesi şart olan politik mücadeleler zayıf kaldı.
Bu sorunun ikinci kısmını anlayamadığımı söylersem sizi üzmüş olmam umarım, anlayamadığım şu: Bir Alevi topluluğu, kesimi ya da işte bir cemevi Kuran eğitim almak/vermek isterse alır, verir. Cem kurulan, lokma paylaşılan, aşure kaynatılan, cenaze kaldırılan, birçok eğitim yapılan yani dünyevi işlerle dinsel/inanışsal işlerin güçlü biçimde iç içe geçtiği bir mekânda Kuran öğrenimi niye yapılmasın? Tabii Kartal cemevinde nasıl bir Kur’an eğitimi-öğretimi yapılıyor bilmiyorum, “Sünnileştirme” amacı ya da riski olan bir iş mi yapılıyor? Kuran eğitimi demek zaten Sünnileştirme demek olarak alınırsa, Sünni bir akla teslim olunmuş demektir! Kuran=Sünnilik, Sünni bakışın ruhudur, Alevilik-Kuran ilişkisi böyle basit reddiyelerle ele alınacak bir konu değildir.
“EN TEHLİKELİSİ, BİRLİKTELİĞİ, TEK BİR ÖRGÜT MODELİNE ÇEVİRMEK”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Aslını sorarsanız, kişilere ya da kurumlara önerilerde bulunmak haddim değil asla. Ne yapılacağını bilmiyorum da ayrıca, fakat ne yapılmayacağı konusunda bir fikrim var, bunu paylaşmak isterim. Ne yapılabilir? Ancak bütün kurumların en azından iletişimi güçlendirmesi, işbirliğini başarması ve rezonans yaratacak ilişkiler geliştirmesi çabalarıyla bulunabilir. Alevilik yaygın, dağınık (başıboş anlamında değil, tasvir olarak) örgütlenme usulleriyle bugünlere geldi, “Yol bir sürek binbir” bu demek. Örgütlerin çokluğu, birbirinden farklılığı makbul bir şey. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olduğu dönemlerden birinde, “Aleviler birlik olup önümüze ortak talepler koyamadı, her kafadan bir ses çıkıyor, bu yüzden çözüm bulunamıyor” minvalinde bir şeyler söylemişti. Bu çokluktan vazgeçmeden, tarihsel sebeplerle şekillenmiş yatay örgütlenme anlayışlarını terk etmeden, mevcut örgütsel durumun bazı meselelerde yetersiz kaldığını kabul ederek işe başlamak iyi olabilir. En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur, Erdoğan’ın kast ettiği şey de buydu ve yapılmaması, peşine düşülmemesi gereken şey bu. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da bu en yapılmayacak şeylerden biri. Çok merkezli, çok çemberli, çok unsurlu kalmak ama bunlar arasındaki ilişkileri sorunlarla mücadele edecek biçimde düzenlemeye girişmek gerekli galiba.
PİRHA- Yüzyıllık Cumhuriyet tarihinde Alevilerin yaşadığı inkâr ve asimilasyon politikasının sürdüğünü söyleyen DAD eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu, “ÇEDES’e, kuran kursuna karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür. Sadece karşı çıkmak değil, bu konuda bir fikrinizin, programınızın, hedefinizin olması lazım. Türkiye’de ve Avrupa’daki bütün Alevi kurumları kendi hakikatiyle yeniden buluşmalı. Sadece anmalarda bulunup söz kurarak bu inanca ve topluma çok fazla şey katmadığını görmemiz lazım” dedi.
Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.
Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli sorularını Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu‘ya sorduk.
“DEVLET KENDİ ALEVİLİĞİNİ TOPLUMA ENJEKTE ETMEYE ÇALIŞIYOR”
AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Yüzyıldır Türkiye’de Alevilerin yaşadığı inkâr ve asimilasyon politikası sürüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran mantığa göre Türk ve Müslüman olmayan hiçbir halkın, dilin, inancın ve etnik kimliğin önemi yok. Herkes Türk ve Müslüman olmak zorundadır. Yüzyıldır asimile edilen, katledilen Alevilere karşı durup dururken AKP ve MHP faşist iktidarı neden böyle bir başkanlığa ihtiyaç duydu. Türkiye’de ve dünyada Alevilerin kendini keşfetmesi ve kendi inancıyla buluşması muazzam bir ivme kazandı. Eksik de olsa, hatalı da olsa böyle bir süreç yaşandı. Bu süreçte Aleviler diğer ötekilerle ortak paydada yol alma imkânı buldu. İşte tam da bu noktada devlet bu duruma müdahale etme gereğini duydu. Devlet eğer Aleviler bir şey söyleyecekse bunu ancak devletin istediği ölçülerde yapabilir dedi. AKP-MHP iktidarı tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da buna hizmet eden bir yapı. Devlet, Alevileri hiç dinlemeden kendi ölçülerini koyduğu bir Aleviliği topluma enjekte etmeye çalışıyor.
“ALEVİ KURUMLARININ KARŞI DURUŞU OLDU ANCAK TOPLUMSAL BİR TEPKİYE ÇEVİREMEDİK”
MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
MHP ırkçı bir parti ve AKP ile bir anlaşma yapmış. Sen herkesi Müslüman yapmak için çalış bende Alevilerle ilgileneceğim demiş. AKP-MHP iktidarının ülkü ocaklarında yetişmiş birisini Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın başına geçirmesi çok da şaşırılacak bir şey değil. Makam ve mevki düşkün olan herhangi bir Alevinin bu görevi kabul edeceğini düşünüyorum. Devlet bu hamleyi yaparken Alevi kurumlarının karşı duruşu oldu ancak bunu toplumsal bir tepkiye çeviremedik. Bu da bizim eksikliğimizdir bunu kabul etmemiz gerekiyor. Bugün Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü sekiz tane Alevi federasyonu var ama halen yan yana gelmekten aciz durumdalar ya da bu gerçeklikten kaçıyorlar. Bunun iki nedeni var ya kurdukları iktidarı kaybetmek istememeleri ya da korkuları.
“DEVLET, ALEVİLERİN SORGULAMA HAKİKATİNİ ORTADAN KALDIRMAK İSTİYOR”
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Sistem önüne Türkiye’deki Alevileri asimile edip Türk ve Müslüman potası içerisinde eritme hedefi koymuş. Onun için bütün akademisyenleri de kullanır, ansiklopedi de hazırlar. Bugün araştırma yapan bütün akademisyenler devlet arşivine gider. Sistem, bütün imkân ve olanaklarını kullanarak Alevi hakikati üzerine oynayarak toplumu tamamen teslim alma çabası içerisinde. Çünkü Alevi olan insanlar biatı kabul etmez, sorgulamadan her şeyi kabul etmez. Bugün Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulması ve ansiklopedi hazırlanmasının tek bir amacı var o da sorgulama hakikatini ortadan kaldırarak biat eden bir toplum yaratmak.
“ALEVİLER, BÜTÜN ÖTEKİLERE SAHİP ÇIKMAK ZORUNDA”
Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gerici eşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Türkiye’deki hiçbir üniversitede bilimsel bir eğitim verilmiyor. Ancak siyasi partiler, demokratlar, devrimciler ve Aleviler bu konuda birkaç söylemek ve açıklama yapmanın ötesinde toplumun gücünü ortaya çıkaracak ne bir projeleri ne de bir çabaları var. Biz ne kadar söz kurarsak kuralım yaptıklarımız hiç kimseye bir fayda sağlamayacak. Aslında sisteme kızıyorum ama hiçbir iş yapmıyorum, karşı çıkıyorum ama bir şey üretmiyorum. Bu hiçbir şey yapamamaktır, yani durumu kurtarmak, zamanda o kendi konumunu kurtarmak için zayıf, cılız bir serzenişten öteye geçmiyor. Sistemin bütün topluma enjekte ettiği karanlık ve çağ dışı olarak enjekte edilen projenin anaokuluna kadar inmesine engel olamadık. Eğer Aleviler bu ülkede gerçekten bir şey yapmak istiyorsa bütün ötekilerin diline, kültürüne ve inancına sahip çıkmak zorundadır. Siyasi partilerin, inanç kurumlarının ve sivil toplum örgütlerinin bu konuda söz söyleme zorunluluğu ve görevi vardır. Bu yapılmadığı sürece siz sadece bir simge olarak kalırsınız ve kendi kurduğunuz iktidarla birlikte kendinizi tatmin edersiniz. Siyasi partilerin ya da inanç kurumlarının bu konuda söz söyleme zorunluluğu ve görevi vardır. Bunu yapmadığınız sürece sadece siz simgesiniz. ÇEDES’e, kuran kursuna karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür. Sadece karşı çıkmak değil, bu konuda bir fikrinizin, programınızın, hedefinizin olması lazım. Bunu yapmadığınız sürece siz sadece konuşmuş olursunuz.
Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Eğer Türkiye’nin üçte birini oluşturan bir inanca karşı devlet size hiç sormadan ve dinlemeden sizi bir kalıba sokmaya çalışırsa, önce ahlaklı Müslüman’ın, Hristiyan’ın karşı çıkması lazım ondan sonra diğer sorumluluk da Alevilerindir. Kim hangi ırkta ve inançta olursa olsun zulme karşı çıkması lazım. Bunu yapmadığımız ve bu konuda ortak program ve projeler üretmediğiniz sürece sadece iktidarın en küçük ve en berbat hali olursunuz bir şey üretemezsiniz. Çünkü sizin toplumla buluşma şansınız yok diğerleri sizden daha planlı bir şekilde çalışıyor. Artık herkesin şapkasını önüne koyup her Alevinin kendini gözden geçirmesi gerekiyor. Bütün Alevi kurumlarına soruyorum İstanbul’da 120 tane cemevi var kaç tanesi sizinle beraber çalışıyor. Her türlü asimilasyonun üretildiği 94 tane cemevinin sizinle bir bağı yok, siz şimdi iş mi yapmış oluyorsunuz. Bu kadar basit bir yaklaşım Alevi hakikatini bilmemektir.
Bir kurdun açlığını, bir yılanın çıplaklığını kendine dert eden bir inanç sizin kişisel beklentileriniz için sınırladığınız ve kurduğunuz derneklerle açıklanamaz. Hacı Bektaş’ın bir olalım, iri olalım, diri olalım sözünü söylersiniz ama bunun için bir çabanız yok siz şimdi Alevi misiniz? Zulmün olduğu yerde mazlumun yanında olmak bir haktır, Hüseyin’i bir duruştur dersiniz ama size yakın olmayanın uğradığı zulmü görmemezlikten gelirsiniz. O zaman siz Alevi değilsiniz, Aleviliği anlamamışsınız demektir. Türkiye’de ve Avrupa’daki Alevi kurumları kendi hakikatiyle yeniden buluşmalı. Şu andaki duruşuyla, bu topluma çok şey vermediklerini görmeleri lazım. Sadece anmalarda bulunmak ve bağırarak söylediğiniz söz bu inanca ve topluma çok fazla şey katmadığını görmemiz lazım. Bu körlükten de çıkmamız gerekiyor.
PİRHA- Dede Hüseyin Elmas, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi sorununu çözmek adına hiçbir amaç taşımadığını vurguladı. Devlet eliyle hazırlanan ‘Alevi Ansiklopedisi’ konusunu da değerlendiren Dede Elmas, “Babadan, dededen, tarihten görüp duyduklarıyla Alevi Yol erkanını bugünlere getiren aydınlıkçı dede ve analarla bir araya gelip, ocakların birikimlerini ortaya koyup, Aleviliğin tarihini Alevilerin kendisinin yazması gerekir” dedi.
Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.
Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli sorularını Ağuiçen Ocağı dedelerinden Hüseyin Elmas’a sorduk.
PİRHA – AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
HÜSEYİN ELMAS: Bu, otoritenin, devletin, Osmanlı’dan bu yana uyguladığı bir politikadır. Devlet güdümüne alınmış bir Alevi topluluğunun, zaman içinde asimile edilerek Sünni İslam’a, daha doğrusu Emevi İslam’a doğru evrilmesini sağlayacak bir girişimdir. Oysa bu kurumun, Alevilerin hiçbir talebine karşılık vermeyeceğini zaten biliyoruz. İki yıl kadar önce bu başkanlık kurulurken çok sayıda tanıdığımız, dostlarımız, heveslenip bu kuruma doğru gitmeye başladı. ‘Zaten bu olacak. Devlet bir şekilde Aleviliği güdümü altına alacak. Bari biz orada olalım ve kendi isteğimiz doğrultusunda bir şekil verebiliriz’ düşüncesi ile gittiler. İyi niyetli olan dostlarımız da vardı ancak iş öyle olmadı. Bir yıl kadar önce Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulduğunda kadro verilen ama bir yıl boyunca boş masalarda oturtulan bu dostlarımız, yavaş yavaş gördüler ki orada Alevilerin ne bir talebi dile getirildi ne de başka bir şey oldu. Bu insanlar bekledikleri ilgiyi göremediler. Bir görevlendirme de yapılmadı. Hatta orada bir meclis oluşturulacaktı, dostlarımız bunun için direndi ve ‘Bari o mecliste yer alalım. Eğer yer alırsak Alevilerin Yol, erkan geleneğini ve taleplerini orada dillendirmiş oluruz’ diye düşündüler ama maalesef oralarda da yer verilmedi. Bu dostlarımız şimdi veryansın yazılar yazarak kıyasıya eleştiri yapıyorlar.
“DEVLET, ALEVİLİĞİ KENDİNE GÖRE DİZAYN ETME ÇABASINDA”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Bu kurumun güdümünde olduğu bir siyasi akım var. Daha çok ırkçı, milliyetçi, Türk-İslam sentezi politikaların öncülüğünü yapan şahsiyetler oralardalar ve şu anda oraya başkan olarak seçilen vatandaş da bu Türk-İslam sentezine gönül vermiş birisi. Ve o sözünü ettiğim siyasi partinin de bir personeli, elemanı, taraftarı, yandaşı… Dolayısıyla anlıyoruz ki devlet, bu parti ve Türk-İslamcı anlayış üzerinden Aleviliği kendine göre dizayn etme çabasında. Onun için Alevilerin talep ettiği hiçbir konu üzerinde mücadeleleri olmayacaktır. Aleviler, Kerbela’dan bu yana Pir Sultan’ın, Kalender Çelebi’nin, Hamdullah Çelebi’nin katledilmesi gibi Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas’ta zulüm ve katliam yaşadı. Bu konuları dillendirmeyen ve onlar için meşru bir mücadele ve müdafa içerisinde olmayan hiçbir kurum, zaten Aleviliği ne temsil edebilir ne de talep edilen sorunlarına çözüm arayabilir. Kurumun içerisinde yer alan bu şahsiyetler, 15-16-17 Ağustos’ta yapılan Hacı Bektaş Anma Törenleri’nde hiçbir Alevi kurumuyla değil, ancak sistemin organize ettiği, otoritenin güdümündeki törenlerde kendilerini gösteren bir ekiptir.
Bu başkanlığın amacı, Alevilerin sorunlarını çözmek olsaydı, zaten Alevilerin sorunlarını yıllardır mitinglerle, basın açıklamalarıyla dile getiren Alevi kurumları ile birlikte olurlardı. Anlaşılıyor ki Alevileri, sistem kendi içerisinde kontrolü altına almak istiyor. Bu başkanlık ayrıca, Alevi sorunlarının çok fazla dillendirmesinin de önüne geçiyor. Devletin güdümünde olan bir yapı bu kurum; yani bugünlerde Aleviler açısından çok kötü şeyler oluyor.
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Şöyle bir şey var; Alevilerin bir kısmında bu tür girişimler maalesef karşılık buluyor. Bu sorun köyden kente göçle birlikte Alevilik, tarihte birkaç defa kırılma noktaları yaşadı. Gerek Yol kırılması ama daha çok can kırılması yaşadı. Aleviler her zaman geleceğe dönük aydınlıkçı girişimlerin yanında olmuştur. Dolayısıyla Aleviler cumhuriyetin de yanında olmuşlardır ama ne yazık ki cumhuriyet döneminde bu sorun katlanarak sürmeye devam etti. Köyden kente göç Aleviliğin en büyük kırılma noktalarından biri oldu. Köylerimizde kendi evlerimizin damlarında yaptığımız Yol erkan hizmetlerimiz, kente göçle birlikte dönüşüme uğradı. Kentlerde kendimizi gizlemeye başladık. Böyle olunca kuşaklar değişti. Şimdi yeni kuşaklar bir şey öğrenemedi. Alevilik diz dize, göz göze, yani cemal cemale muhabbetle cemlerde ve mekteb-i irfanlarda öğrenilirdi. Alevilik, ulu ozanların deyişlerinin yorumlanması ile öğrenilirdi. Aleviler köyden kente göçle birlikte bunlardan koptuğu için ne yazık ki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, maalesef Alevilerin bir kısmından da destek buluyor ama bu kurum ile amaçlanan, ırkçılık, Türk İslam sentezi üzerinden Alevliği asimile etmek, başka taraflara doğru evriltmektir.
Aleviler artık oynanan bu oyunları fark edip elbirliği ile örgütlenerek karşı durmak zorunda. Alevi örgütlülüğü 2000’li yılların başlarından yakın zamana kadar güzel işler de yaptı. Alevi hak arama davası, hem Türkiye hem de dünya kamuoyuna duyurmuş oldu. Bu çok büyük bir hizmetti. Ancak tüm bunlara karşılık maalesef ki ‘Alevi Ansiklopedisi’ benim de örgütlerde görev aldığım süreçlerde hiç gündeme gelmedi. Bireysel olarak bir iki arkadaşıma ‘gelin beraber Alevilik adına bir çalışma yapalım’ demiştim. Bir Alevi terimler, deyimler ansiklopedisi hazırlayalım diye arkadaşlarıma söylemiştim ama maalesef Alevi kurumlarının bu anlamda hiçbir girişimi olmadı. Kurumların maalesef böyle eksik yanları oldu ve hala da devam ediyor.
‘Alevilerin kaynakları yoktur. Tarihsel notları, yazılmış kitapları vesaire yoktur’ diye bir şayia da (yaygın söylenti) maalesef yaygınlaştırıldı. Oysa geçmişe döndüğümüzde 1826 yılında büyük Alevi kıyımı 2. Mahmut döneminde 5.000 tekke, türbe, zaviye yerle bir edildi. Büyük tekke ve dergahlara da Nakşibendi şeyhleri tayin edildi ve Hacı Bektaş dergahının o günkü postnişini olan Hamdullah Çelebi, 11 gün boyunca Kırşehir şeriat mahkemesinde idamla yargılandı. Sonra bir şekilde o idamdan vazgeçildi ve Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgün edildi. O Sürgünde 7 deve yükü kitapla birlikte sürgün edilmişti. Amasya’da Hamdullah Çelebi’ye bir konak tahsis edildi. Maalesef o konak da kitaplarla birlikte yakıldı, yok edildi. Annem, Yalıncak Sultan Tekkesi postnişin kızıdır. İyi biliyorum ve hatta elimde birkaç nüshası da var, kim ‘Alevilere ait herhangi bir el yazması, yazılı belge yoktur’ derse bu kişiler Aleviliğin tarihini bilmiyordur. 12 Eylül döneminde kendi öğrencilik zamanlarımızda da çok sayıda kitabı yok ettik. Her dönemde Alevilere ait bu gibi kaynaklar ne yazık ki korkudan yok edildi vesaire. O nedenle Alevilerin tarihini ancak Aleviler yazabilirdi. Alevilerin o kitapları yok edilmemiş olsaydı bunların bugün açık bir şekilde meydana çıkıp da Alevilerin tarihini ve ansiklopedilerini yazmak gibi bir cesareti olmazdı. Ama onların önüne koyabilecek donelerimizi maalesef yitirdik; daha doğrusu bize kaybettirildi. O nedenle Alevilik tarihini sistem güdümlü başka inançlardan olan şahsiyetler yazdı. Oysa Alevilerin günümüzde yetiştirdiği önemli isimler var. Yavaş yavaş da bu hareketlenmeyi görüyorum. Babadan, dededen, tarihten görüp duyduklarıyla Alevi Yol erkanını bugünlere getiren aydınlıkçı dede ve analarla bir araya gelip, ocakların birikimlerini ortaya koyup, Aleviliğin tarihini Alevilerin kendisinin yazması gerekir. Onun için Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yazdıklarına itibar etmek bizim tarafımızdan makbul bir durum değil.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI ÇEDES’E SES ÇIKARMAZ”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
İzmir Karabağlar’da Uzundere ,isimli bir Alevi köyünde zoraki bir cami yapılıyor. Yanına da Kur’an kursu ve öğrenci yurdu yapılmakta. Birçok bölgede buna benzer girişimler eskiden beri var. Tekke ve türbelerimize cami yaptırmak ve oradaki Alevileri asimile etmek amacıyla sistem güdümünde olan bir takım yapılar, buralarda Alevilerin asimilasyonla ve siyasal İslam’a Doğru evrilmesine yol açabilecek girişimlerde bulunuyorlar.
İkincisi, yakın tarihte gördük, küçücük öğrenciler, sınıfın ortasına tabut getirilerek cenaze nasıl kaldırılır Arapça dua nasıl okunur şeklinde… Okul içerisine kadar sirayet etmiş bir girişim söz konusu. Cemevi Başkanlığı bu yaşananlara asla ses çıkarmıyor çünkü kendisi ve amacı da zaten bu doğrultuda.
Peki bu eğitimde dinselleştirme sürecine biz ne zaman geldik? Esasında 1950’li yıllar itibariyle bu durum başladı. O yıllarda Türkiye, NATO’ya girip Demokrat Parti iktidara geldikten sonra imam hatip liselerinin arttırılması, daha sonra 1960’da kimileri ‘darbe’ der ama o dönem yapılan 27 Mayıs anayasası aydınlıkçı, ilerici bir anayasaydı. O anayasa ile birlikte Türkiye’de sendikal örgütlenmeler başladı ve toplumun örgütlenme süreci de başlamış oldu. Ve dünyadaki devrimci demokrat hareketlerin yükseldiği zamanlarda elbette ki Türkiye’de de bunlar olmaya başladı. Ve o dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın bir sözü vardı, ‘siyasal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak lazım’ gibi bir söz kullanmıştı. Bu bize 12 Mart muhtırasını getirdi. 12 Mart ile 12 Eylül arasında günde 30-40 öğrenci birbirine kırdırıldı. Bu durum 12 Eylül darbesini getirdi. İşte 12 Eylül darbesi ile birlikte daha yukarıya çıkılarak okullara zorunlu din dersleri getirildi. Din dersleri, sadece bir mezhebin dinsel ögelerini dayatan ve başka etnik kimliklerden olan öğrencileri de o kalıba sokarak siyasal İslamcı bir şey doğurmak için yapılan anlayıştı.”
Kurumlar, hak arama ve Alevilerin haklı taleplerine 2008 yılından 2014 yılına kadar nasıl ki meydanlarda miting ve yürüyüşlerle tepkilerini ortaya koyarak dünya kamuoyuna duyurdular, o anlayış ve dinamikle yeniden Alevi kurumlarının bir şekilde bir araya gelerek bunu dillendirmesi gerekiyor. Az önce örneğini verdiğim o tabut konusu aslında ÇEDES’in uygulanmaya konulması sonucu yapılan bir şeydi. Türkiye ve 53 İslam ülkesini göz önüne getirdiğimiz zaman Amerikan ve batı emperyalizminin güdümünde olmayan hiçbir ülkenin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla bu sadece Türkiye’nin kendi projesi değil. Bu anlamda laik demokratik cumhuriyeti öyle ya da böyle, aksak ve eksik yaşatan bir tek Türkiye var. Aslında 13. yüzyıl Alevi ulu erenleriyle birlikte Hacı Bektaş-i Veli pirimizin önderliğinde Alevi ulu erenlerinin Anadolu’da yarattıkları bir aydınlanma hareketini Alevi toplamu, o günlerden bu günlere sürdürüp getiriyor. Bu kadim topraklarda binlerce yıldır süren bir aydınlanma süreci var. Sonra Cumhuriyet ilan edildi ve Alevilerin öteden beri alıp getirdikleri ki bu toprakların %80’i kesin söylüyorum zaten aydınlanmacı ve Alevi coğrafyasıydı ama bu asimilasyonla bugünlerde dile getirilen yüzde 25’lere kadar maalesef gelindi. Şimdi bu kesimi ırkçılık üzerinden Türk İslam sentezine doğru evirmeye çalışan bir kurumla karşı karşıyayız.
“YOL ERKANIMIZDA KUR’AN OLMAZDI”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
“Cemevlerinde Kur’an kursu anlayışı Alevi düşüncesine, Yol erkanına ters düşen bir anlayıştır. Elbette Kur’an saygındır ve bu toprakların kitabıdır. Hiç kimsenin anlayışına müdahale etme gibi bir hakkımız yok. Çocukluğum Yalıncak Tekkesi’nde geçti. Ağuçan Ocak evlatlarındanım ve Yalıncak Köyü için tarihte ‘Aleviliğin Üniversitesi’ derlerdi. Hiçbir cemimizde ve Yol erkanımızda Kur’an ya da Arapça bir söylem olmazdı. Cemlerimizdeki bir takım ritüelleri herhangi bir ayete dayandırmak şeklinde bir ifade de söz konusu değildi.
Aleviler, Yezid halife olduktan sonra İmam Hüseyin, gidişatı görünce ‘İslam’la vedalaşma vakti gelmiştir’ demiş. Bizlerde ‘aşığın sözü Kur’an’ın özü’ derdik. Dolayısıyla hiç anlamadığımız bir dilden bize herhangi bir şey anlatıldığında itibar etmeyiz. Aşıklarımızın, ulu ozanlarımızın deyişleri bizim için referanstır. Ulu ozanlarımızın deyişleri, mersiyeleri, devriyeleri ile çelişen hiçbir şey Aleviliği de ifade etmez. Dolayısıyla cemevlerinde Kur’an kursu yavaş yavaş Alevileri Şiileştirmek üzerine kurgulanmış bir anlayıştır, doğru bulmuyorum.
“YUKARIDAKİ HALİFE HAZRETLERİ NE DERSE O OLUR!”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Yakın zamanda Alevilik o kadar çok tartışılmaya başlandı ki bilen bilmeyen, Aleviliğin içerisinde hiç olmamış birçok kişi Alevilikle ilgili çeşitli yorumlar yapıp kitaplar yazıyor. Alevilerin değer verdiği birçok uluların değerlerini ne yazık ki bugün öteleyerek, hatta hakaret noktasına varacak noktaya kadar gelerek eleştiriyorlar. Sanki babası, dedesi, anneannesi geçmişte hiç bunları yaşamamış, onlar bilerek takiye yapmış, kandırılmışlar vesaire. Onun için öyle olmuş gibi bir anlayış söz konusu. Alevilik neden bu aralar bu denli çok tartışılıyor? Alevilik köyden kente göçten öncesine kadar köy odalarında, tekkelerde, türbelerde, dergahlarda fiili olarak yaşanıyordu zaten. Hemen hemen bütün Aleviler kendilerini oralarda buluyordu. Alevilikle ilgili tartışılacak bir şey yoktu. Alevilik müsahiplik kurumu, görgü, dardan indirme, Hakk’a yürüme erkanı ile canlı olarak yaşanıyordu zaten. Ama bugün yaşanmadığı için maalesef tartışılıyor. Alevilik anlatılmaz, yaşanır. O halde Aleviliği özüne, özgürlüğüne yaraşır, kentlerimizdeki şu cemevlerinin yeniden dergah niteliğine büründürülerek birer eğitim kurumu haline dönüştürülmesi gerekir. Cemevlerinin sadece cenaze kaldırılan, yemeklerin yendiği beton yapılardan çıkarılıp dergaha dönüştürülmesi gerekir. Gönüllü kimler olursa olsun; Edip Harabi Baba Alevi değildi ama Alevilerin Ulu ozanlarından birisi. Mehmet Ali Hilmi Dede Baba Alevi değildi ama bugün saygı ile minnetle gidilip ziyaret edilir. İlla Alevi çocukları değil, aydınlıkçı, ilerici, demokrat, çağdaş hangi inançtan, etnik kimlikten, mezhepten olursa olsun, eğer bu yoldaysa biz onların hepsini kendimizden sayarız. Onun için dergahların, cemevlerinin birer eğitim kurumu haline dönüştürülerek herkese kapısı açık hale gelmesi gerekir.
Alevilerin bir müsahipik kurumu vardır. Alevilik 4 ana temel üzerine kuruludur. Ocaklar ve dedelik-analık sistemi… Aleviliği yok etmek istiyorsanız Öncelikle ocakları ve dedelik-analık kurumunu ortadan kaldırmanız gerekiyor. Ocaklar, Aleviliğin olmazsa olmazıdır. Onun için net bir şekilde söyleyeceğim, sorumluluk duyan, aklı başında ocakzadelerin bu anlayışla ocakların yapısına yeniden bir şekil vermesi ve rızalık içerisinde yeniden yapılanması gerekir.
İkincisi, Aleviliğin görgü ve kul hakkı mekanizması vardı. Her yıl görgüden geçilirdi. Çünkü Aleviliğin ana ütopyası rızalıktır. Herkesten rızalık alınıp niyazlaşılarak bir barış sağlanırdı ve ertesi yıl bir görgü ile yeniden devam ederdi.
Üçüncüsü, müsahiplik kurumu vardı. O kurum sadece kutsiyeti olsun diye yapılan bir şey değildi. 2 çekirdek ailenin çoluk ve çocuğuyla birlikte oto kontrol mekanizması söz konusuydu. Müsahipler birbirlerinin yanlış yapmasına engel oluyordu. Dolayısıyla bir otokontrol sistemiydi bu.
Dördüncü ana temel unsurlardan birisi de ozanlık geleneği, deyişler, şiirler, şatiyeler, mersiyeler, devriyeler… Ne yazık ki şehirlerimizdeki cemevlerinde Alevilik hemen hemen hiç yaşanmıyor. Ama deyişler çalınıp söyleniyor. Peki deyişler üzerine bir tefekkür, yorum yapılıyor mu? Ne anlatmak istediği konusunda bir yorumlama mekanizması var mı? Maalesef yok. Tarihten bu yana dikkat edersek hemen hemen bütün ulu ozanlar ve günümüz ozanlarının çoğu cezaevi görmüş, işkenceden geçmiş, zulüm görmüştür. Pir Sultan’ın, Seyyid Nesimi’nin, Kul Hümmet’in akibetini biliyoruz. Yakın zamanımızda ise Muhlis Akarsu, Feyzullah Çınar, Mahsuni baba, Daimi Baba, hapse atılmış, işkenceler görmüştür. Dolayısıyla sistemler, otoriteler, ozanların deyişlerinden devriyelerinden methiyelerinden her zaman korkmuştur. Çünkü toplumları aydınlatan, bilinçlendiren ve geleceğe hazırlayan birer söylemdir bunlar. Dolayısıyla bu toplumlar aydınlanır, bilinçlenirse kendi beyinlerini kullanabilirler. İşte Emevi İslam, siyasal İslam ve emperyalizmin amaçladığı nedir? Hak arama bilinci yok edilmiş, yukarıdaki halife Hazretleri, Şeyhülislam ne derse o olur! Maksat, kendi akıl ve fikrini kullanamayan bireyler yaratmak. Ama Alevilik bu kalıpların hiçbirisine uymadığı için her zaman otoritelerin hedefi haline getirilmiş ve katledilip, yok edilip zindanlara atılmıştır.
PİRHA- Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, “Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli?” sorularımızı Eski Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Kuzey Bölge 2. Başkanı Atilla Ceylan’a sorduk. Ceylan, “Alevi kurumlarında önce Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız; zira tehlikeli olan dış asimilasyondan ziyade iç asimilasyon” dedi.
Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.
Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli sorularını Eski Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Kuzey Bölge 2. Başkanı Atilla Ceylan‘a sorduk.
PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde bir çok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
ATİLLA CEYLAN: AKP’nin çözüm üretme diye bir gayesi yok, yıllardır Alevilere yönelik katliamların, kıyımların, saldırı ve hakaretlerin, yok saymaların sonuç vermemesi nedeniyle kaleyi içten fethetme eylemi bu. Baktılar ki Alevileri yok edemiyorlar, Aleviliği yok etmeye, İslam inancının içerisinde eritmeye karar kıldılar.
Burada esas konu Alevi örgütlenmesinin bu tür iç asimilasyona, içten yıkıma karşı duruşlarıdır. Alevi toplumuna sundukları çözüm önerilerinde ciddi noksanlıklar var. Ekonomik, siyasal, sosyal, inançsal boyutta yetersiz kalınması, Alevi örgütlenmesine bir ivme kazandırılarak karar verme mercilerinde etkin olunamaması, bir Alevi lobisi oluşturulamaması eksikliklerimizdir. Oysa ki, Aleviler sistemin asırlardır ne yaptıklarını iyi biliyor ama kişisel kaprisler, bireysel çıkarlar olunca bazıları kör sağır ve dilsiz olmayı tercih ediyorlar.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİ SİYASETE YÖN VERMELİDİR”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiç bir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Asırlardır yok sayılan Aleviliği tanımamaları normal, zira devlet aklının bugünkü temsilcileri. Burada temel sorun biz Aleviliğin kabulü için ne yaptık ne yapamadık konusunda ciddi bir özeleştiride bulunamadık, kaldı ki Alevi varlığı bile Avrupa örgütlülüğünün ciddi mücadelesi ile gerçekleşti. Elbette Türkiye örgütlenmesinin çabaları var, Yola bütün yüreği ile hizmet verenlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum ama bugün kırk parçayız ve kırk parçasının da bir hükmü yok siyasi erkte. Çıkarlar hasıl olduğunda bütün partiler Alevilerden bahsediyor, seçim bitince tanınmıyor. Tam da burada Alevi örgütlenmeleri atağa geçmeli, geleceği kurmak için. Alevi örgütlenmesi kendini yeniden yapılandırarak, kurumsallaşarak muhalif bir güç olarak siyasete yön vermelidir. Siyaset denince akıllarda nedense bir kaç partinin iktidarlık mücadelesi, algısı var. Oysa siyasetin öznesi halktır, sivil toplum örgütleri de bu bağlamda iktidar politikalarını eleştirerek, denetleyerek siyasete yön vermek durumundadır.
“ÖRGÜTLÜ GÜCÜMÜZE İVME KAZANDIRMALIYIZ”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Alevi ansiklopedisi hazırlama Alevilere rağmen Alevileri yok sayarak yapmak kabul edilecek bir durum değildir. Alevi örgütlenmesi yanına Alevi toplumunu da alarak seri olarak düşünsel ve eylemsel kısa ve uzun vadeli plan ve programlar hazırlayarak stratejik bir yol haritası kendilerine belirlemelidir. İktidar tarafından belirlenen gündeme yönelik, günü birlik ani tepkiler, sadece basın açıklaması ile görevimizi yerine getirdik mantığıyla çözülemeyecek durumdur.
Gerek Avrupa’da gerek Türkiye’de paralel olarak en doğal hakkımız olarak sivil itaatsizlik eylemleri için sokaklara inip “Biz varız, Alevilik vardı, hep de var olacak, Biz yaşadıkça, yaşatacağız” şiarı ile bizi tanımayanı biz de tanımıyoruz diyerek sisteme kendi öz varlığını hissettirmelidir. Bizim bir atımlık barutumuz olmamalı; zira, örgütlü bir gücümüz var, buna ivme kazandırmalıyız.
“AİHM KARARLARI DEĞERSİZLEŞTİRİLİYOR”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler ana okullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Anayasasında laiklik ilkesi olan devletin/devletlerin zorunlu din dersleri dayatması “din ve vicdan özgürlüğü” ilkesi ile kesinlikle uyuşmaz ama bizde maalesef oluyor, zira hukuk devleti anlayışından tamamıyla uzakta bir yerde durmaktayız. Bu konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de görüldü ve Alevilerin lehine bir kararda çıktı, amma velakin birkaç Alevi aile ve örgütlenmeler dışında toplumda ciddi bir uyanış/ duruş yaşanmadı, sistem de bunu bulunmaz bir nimet bularak görmezden geldi ve günümüzde farklı manipülasyonlarla alınan bu karar değersizleştiriliyor.
Burada can alıcı bir konuda örgütlülük içindeki inançsal ritüeli icra eden dedelerin büyük bir çoğunluğu dualarında İslami söylemlerde islam alimlerini aratmayan yaklaşım içindeler ne yazık ki. Bu hem Aleviliğe ihanet hem de İslama. İnancı/inançları çorbaya çevirmek hiç kimsenin hakkı da değil doğrusu.
“ÖNCE NETLEŞMEMİZ LAZIM”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
Alevilik derslerine katılım konusunda, ailelere çocuklarınızı Alevilik dersine dahil edin, aksi takdirde İslam dersine alacaklar diye çağrı yapacaksın sonrada bazı dedelerin İslam versiyonlu inanç söylevlerine ses çıkarmayacaksın. Burada net olmalıyız. Alevilik inancının müfredat konusu şeffaf ve öğretimizin felsefesine ters olmamalıdır. Dedelerde söylemlerinde bunlara dikkat etmelidir.
Biz varlığımızı hissettirebilmemiz için önce netleşmemiz gerek, ikilikten tekliğe geçmeliyiz. Kaldı ki çift inançlı kişilik dünyada yok ama bazı Alevilerde var maalesef. Bu yaklaşımım maalesef bazı insanımızı kızdıracak ama gerçeğimiz bu. Bunu netliğe kavuşturabilmek örgütlülüğümüzün asli görevi diye düşünüyorum.
“ALEVİLİĞİ YAŞAMA VE YAŞATMAYI MERKEZE ALMALIYIZ”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerini ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Aynen katılıyorum birbirimizin kaşını gözünü incelemek yerine akademisyenlerimizin, araştırmacı yazarlarımızın, sosyologlarımızın, yani üreten bütün insanlarımızın düşüncelerinden faydalanmak için yarın geç, hemen bir araya gelmeliyiz. Yoksa sistem oyunlarıyla, tarihin tozlu raflarına kaldırma eyleminde hız kesmeden devam ediyor.
Kendi içinde büyük bir paradoks, Alevi inancı olarak bir çok haksızlık ve hukuksuzluğa maruz kalacaksın, katledileceksin, yakılıp yok edileceksin, fakat bu kadar güçlü bir örgütlenme bünyesinde hukuk birimi oluşturamayacaksın. Alevilik, bilim ve ilim yolu diyeceksin, bir bilim birimi oluşturamayacaksın, doğa merkezli bir inanç diyeceksin, bir iklim krizi masası kuramayacaksın, kadın merkezli bir öğretide toplumsal cinsiyet birimi oluşturamayacaksın. Evet, Alevi kurumlarında önce Aleviliği yaşama ve yaşatmayı merkezimize almalıyız; zira tehlikeli olan dış asimilasyondan ziyade iç asimilasyon.
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi’nin, okullarda uygulanan ÇEDES projesinin sonlandırılması için başlattığı imza kampanyası devam ediyor. Kampanyanın 10 bin imzaya yaklaştığı bilgisini veren ABF Kadından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Elif Keleşo, toplumun tüm kesimlerini bu kampanyaya katılmaya ve imza vermeye davet etti.
Toplumun tepkiyle karşıladığı Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesine yönelik Alevi toplumunun itirazı sürüyor. ÇEDES uygulamanın iptali için Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi de harekete geçmiş ve imza kampanyası başlatmıştı.
“ÇEDES projesi iptal edilsin!” başlığı ile change.orgüzerinden 22 Haziran tarihinde imza kampanyası başlatan Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi’nin çağrısı ile imza verenlerin sayısı 10 bine yaklaştı.
“BU PROJEYE KARŞI ÇIKMAK ADINA ATILAN ÖNEMLİ BİR ADIM”
Alevi Bektaşi Federasyonu Kadından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Elif Keleşo, ÇEDES Projesi’nin iptal edilmesi amacıyla başlattıkları geniş kapsamlı imza kampanyasının devam ettiğini belirterek, “ÇEDES Projesi’nin, toplum üzerinde olumsuz etkiler yaratacağına inanan Kadın Meclisimiz, bu girişimiyle kamuoyunun dikkatini çekmeyi hedefliyor. ÇEDES Projesi’nin uygulanması durumunda Alevi toplumunun inançsal değerlerinin zarar göreceği endişesi taşımaktayız. Bu projeye karşı çıkmak, geleceğimizi korumak adına atılması gereken önemli bir adımdır” dedi.
“TOPLUMUN TÜM KESİMLERİNİ BU KAMPANYAYA KATILMAYA DAVET EDİYORUZ”
Keleşo, daha fazla imza toplanması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç olduğunu ifade ederek, “Kampanyaya destek hızla büyüyor, ancak daha fazla imza toplanması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyuluyor. Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi olarak toplumun tüm kesimlerini bu kampanyaya katılmaya ve imza vermeye davet ediyoruz. İmzanızla siz de bu haklı mücadeleye destek olun ve geleceğimize sahip çıkın” çağrısında bulundu.
İMZA KAMPANYASININ LİNKİ
Kampanyaya destek vermek için change.org adresini ziyaret edebilirsiniz.
PİRHA – Öğretmenlik Mesleği Kanun Teklifi hakkında meclis kürsüsünde konuşma yapan DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, “Biz bu kanun teklifinde kamuda güvencesiz çalıştırma meselesinin çok açık bir şekilde uygulama formülünü görüyoruz” dedi. AKP’nin yeni müfredatını da eleştiren Konukçu, “Din eğitimine 572 sayfa ayrılırken felsefeye sadece 67 sayfa ayrıldığını görüyoruz. Bu müfredat da kesinlikle pedagojik olmayan çok ideolojik olan bir müfredat olarak karşımıza çıkıyor” ifadelerini kullandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi(DEM Parti) İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu,“Öğretmenlik Mesleği Kanun Teklifi” hakkında mecliste konuşma yaptı.
“İKTİDAR, TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ YARATARAK TOPLUMU YENİDEN ŞEKİLLENDİRMEYE ÇALIŞIYOR”
Konukçu, eğitim politikalarında hızla özelleştirmelerin gündeme geldiğini ve gün geçtikçe eğitimde özel okulların sayısının arttığını, piyasacı anlayışla eğitimin yeniden şekillendirildiğini ve toplumu yeniden şekillendirme adına iktidarın kendi istediği yaklaşımlarını gördüklerini dile getirdi.
Konukçu, “Burada karşımıza çıkan en somut şey 2012 yılında uygulanmaya başlanan 4+4+4 olarak ifade edilen bir eğitim sistemiyle birlikte eğitimde tekçi anlayışın dini açıdan da kendini çok somut bir şekilde ortaya koydu. Örneğin, 12 yıllık temel eğitim sisteminin 9 yılında okutulan ve toplam 1086 sayfadan oluşan ders kitaplarında Alevilik ve Bektaşilik toplam 16 sayfa yer bulabilmiş. Buradan anladığımız üzere Milli Eğitim müfredatında çok açık bir şekilde tek din, tek milliyet üzerinden bir şekillendirme görüyoruz” dedi.
“MESEM’LERDE ÇOCUKLAR ÖLÜYOR SAYIN VEKİLLER!”
Milletvekili Konukçu konuşmasına şöyle devam etti:
“Öğretmenlik Mesleği Kanun Teklifide toplumu yeniden şekillendirme anlayışının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bu yeniden şekillendirme anlayışını biz yakın süreçte ÇEDES ve MESEM’lerle gördük. Bu projeyi uygulayabilmek için manevi danışman adı altında din görevlileri kadroya alınarak atanıyor, görevlendiriliyor. Çok istedikleri kindar, dindar, itaatkar bir nesil yetiştirme projesini hayata geçirebilmek için ÇEDES’leri hayata geçirdiler. Ardından hemen yanı sıra MESEM’ler uygulanmaya başlandı. Güzel güzel anlatılıyor MESEM’ler ancak MESEM’lerde çocuklar ölüyor sayın vekiller! 10-12 yaşındaki çocuklar, denetimsiz şekilde uygulanan bu MESEM’lerde hayatını kaybediyorlar.
Hemen arkasından Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli diye bir müfredat geldi. Bütün bunları uygulayabilmek için müfredatı değiştirmek gerekiyordu. Bu müfredata baktığımızda da din eğitimine 572 sayfa ayrılırken felsefeye sadece 67 sayfa ayrıldığını görüyoruz. Tarikatların okullarla ilişiğinin oluşturulabilmesi için çok açık yaklaşımların olduğunu görüyoruz. Bu müfredat da kesinlikle pedagojik olmayan çok ideolojik olan bir müfredat olarak karşımıza çıkıyor.
KAMUDA GÜVENCESİZ ÇALIŞTIRMA VURGUSU
Öğretmenleri de bu projeler kapsamında görevlendirebilmemiz, şekillendirebilmemiz, en başta da eleyebilmemiz gerekiyor diye düşünmüşler anladığımız kadarıyla. Çünkü ‘Öğretmenlik Mesleği Kanun Teklifi’ diye bize sundukları bu teklif de ağırlıklı olarak karşımıza çıkan bir akademi görüyoruz. Akademiye geldiklerinde de iş bitmeyecek akademideyken çalıştıkları okullarda 14 bin lira ile çalışacaklar. Sadece sağlık sigortaları yapılacak. Ve 3 dönem ile 4 dönem arasında bir eğitime tabi tutulacaklar. Akademinin sonunda tekrar yazılı sınav, tekrar mülakat. Zaten mülakatın ne anlama geldiğini biz çok iyi biliyoruz. Mülakat demek benim ideolojime uygun musun değil misin yaklaşımıdır. Biz bu kanun teklifinde kamuda güvencesiz çalıştırma meselesinin çok açık bir şekilde uygulama formülünü görüyoruz.”
PİRHA- “Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” başlıklı dosyamızın bugünkü konuğu Gazeteci Attila Taş. Taş, Alevi örgütlerinin 30 yıla yakındır kurumsallaşmasını tamamlayamadığını ifade ederek, “Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlar. Cemevlerinde kuran okutulması da bu asimilasyonun çabalarından biri ama sadece tek parça değil erkanın başından sonuna kadar asimilasyon işaretleri var, eylemleri var. Bunların önüne geçmediğiniz sürece bu tür şeylerden şikayet etmenin çok da bir anlamı yok” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Gazeteci Attila Taş,PİRHA için yanıtladı.
“BU BAŞKANLIK ALEVİLERİN HAYRINA DEĞİLDİR”
PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
ATTİLA TAŞ: Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında Alevilerin en ihtiyacı olan maddi desteği vererek kendi yönüne çekmeye çalışıyor ama Alevilerin maddi değil manevi talepleri ağırlıkta. En önemlisi mesela dile getirdikleri cemevlerinin ibadethane olarak sayılması ve bunun anayasal güvence altına alınması. İkincisi hem manevi hem maddi bir talep olan zorunlu din derslerinden Alevi çocukların muaf tutulup gerçek anlamda seçmeli ders haline getirilmesi. Bunlara benzer aslında Alevilerin manevi taleplerini tanımlayacak bir başkanlık olması yerine insanların yoksulluğunu kullanarak bir rüşvet gibi görünüyor bu. Bu kurum aslında nasıl bir misyonu olduğunu bize bunlarla gösteriyor. Cemevlerine gidip ‘dedenizin parasını verelim, elektriğini ödeyelim’ diyorlar ama sorun bu değil. Bu iş cemevinin binasının devamlılığını sağlayabilir ama Aleviliğin devamlılığını sağlayamaz. Tam tersine Aleviliği sonlandırmak, noktalamak için atılan bir adımdır.
Aleviler cemevinin varlığından değil Aleviliğin varlığından yana bir tutum beklemektedirler. Gerçekten örgütlenmiş Alevi kurumlarının bu ilişkilerin dışında daha çok ötekileştirilerek ‘Ali’siz Aleviler bunlar, şuradan fonlanıyorlar’ gibi bir takım karalamalarla aslında Alevi toplumunun içinde olmadığını da gösteren bir kurum aslında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı. Hem Alevi kurumları arasında bir ikilik yaratarak Aleviliği kendi düzleminden çıkarmak istiyorlar hem de Aleviliğin içeriğine müdahale etme durumları var. Tam anlamıyla Aleviliğin süreğini değiştirme, asimile etme ile yüzyıllarca devam eden devlet aklıyla Aleviliği devletin istediği bir çizgiye getirmek gibi bir izlenim veriyor. Attıkları adımlar da devlet aklının pratikte çok yanlış işlediğini de gösteriyor bize. Bu saatten sonra kör topal ilerler. Bir süre sonra da şu ortaya çıkar: Alevi kurumları aslında bu noktada bu başkanlığı tanımıyorlar ama Kültür Bakanlığı içerisindeki çalışmalara destek veriyorlar bu da ayrı bir sorun. Alevi kurumlarının kendi içerisindeki çelişkiyi öne çıkaran bir durum ama Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı çok sakat doğmuştur ve ilerlemesi bu noktada mümkün değildir. Aslında ilerlemesi de Alevilerin hayrına değildir.
“ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI BAŞTAN SAKAT DOĞDU”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Bu kurum bir çözüm kurumu olmaktan uzaklaştı. Çünkü siz bir çözüm niyetindeyseniz öncelikli olarak bu sorunu muhataplarıyla çözmelisiniz. Alevi Çalıştayı’nı sorunları çözmek için bir çalıştay olarak değerlendirdiler. Buraya imam çağırdılar, Diyanet’ten çağırdılar, eski Maraş Katliamı sanığı aynı zamanda eski milletvekili Ökkeş Şendiller’i dahi Alevileri katletmiş bir adamı dahi davet ettiler. Gerici sendika başkanları dahi katıldı. Konudan bağımsız tamamen ideolojik yaklaşan, toplumsal yapıyı temsil eden insanları dahil davet ettiler. Aleviler neredeyse hariç. Biz burada aslında devletin sorun çözme mantığını buradan anlıyoruz. Bütün Alevi kurumları o çalıştayda 6-7 maddelik talepleri dile getirdiler. Bunlar içerisinde zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanet’in kaldırılması, laikliğin savunulması, beraberinde Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması, cemevlerinin ibadethane sayılması gibi bütün Alevi kurumlarının ortaklaştığı bir şey var. Devlet ‘bir araya gelin ki biz sizin sorununuza çözüm bulalım’ dedi, bir araya geldiler hiçbir şey olmadı. Bu noktada iktidarın Aleviliğe yaklaşımı rengini belli etti. Kürtler olmadan Kürt sorununu, kadın olmadan kadın sorununu tartışırsanız orada zaten bir çözümsüzlük noktasında ısrar ettiğiniz anlaşılır. Burada da bu olmuştur. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında Alevileri muhatap almadan Alevilikle ilgili sorunları çözmeye çalışıyor. Yani Alevilerin içerisinde olmadığı Alevilikle alakalı bir sorunu çözmeye çalışıyor. Baştan sakat doğmuş bir başkanlık bu. Ben bunun açıkçası uzun süre devam edeceğini düşünmüyorum. Bu kurum belki bir süre sonra tasfiye edilir ama iktidarın, devletin bu mantığı yeni kurumlarla, projelerle devam eder diye düşünüyorum.
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Alevi kurumları ne yazık ki gündem belirleyemiyor. Devletin attığı adımlara karşı kendileri bir çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu yanlış bir şey yani gündemi belirleyip o gündem etrafında bir kamuoyu oluşturmaktan ziyade AKP’nin attığı adımlara bir itiraz siyaseti güdüyorlar. Bu yanlış bir durum. Ve buna maalesef bir çözüm de bulamıyor Alevi kurumları. İtiraz ediyorlar fakat sonrasında ne olacağının cevabı yok. Şu an Alevi kurumları, gündem oluşturabilecek bir siyaset, bir vizyon, bir sağlıklı proje üretemiyor. Alevi Ansiklopedisini 30 yıllık Alevi kurumları hiç düşünemedi mi? Almanya’da Rıza Akademisi bir Alevi Ansiklopedisi çalışması başlattı. Alevi toplumunun kendi yapması gereken çalışmaları Alevi kurumları yapmadığı için devletin attığı maksadı belli adımları da bu sefer devletin bir noktada elini güçlendiriyor. Alevi kurumlarının da bu noktada vizyon anlamında bir güç olmadığını da maalesef görüyoruz. Alevi kurumlarının eylemlilikte bir devamlılık eksiği var. Eylemlilikleri 365 güne yayamıyorlar ve o eylemliliklerin sonuna kadar gitmeleri lazım. Eylem 3-5 ay sürüyor. Sonra iktidar, başka bir gündem belirliyor. Hemen o gündeme kayıyoruz. O yüzden kendi gündemlerine sadık kalmalılar. Burada da aslında Alevi kurumlarının devletin attığı adımlara göre siyaset ürettiğini, kendi siyasetlerini ortaya çıkaramadıklarını da söylemek mümkün.
“DEVAMSIZLIK HALİ ALEVİ TOLUMUNUN KURUMLARLA OLAN İLİŞKİSİNİ ZEDELİYOR”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Bundan birkaç yıl önce Alevi çocuklarını okula göndermeyeceğiz, dedik bir de propaganda yaptık. Şimdi kimse onunla ilgili bir veri açıklamak istemiyor, çünkü buna dair bir veri yok. Kurum temsilcilerinden birkaç kişi göndermediğini açıkladı ama bunu tabana yayamadık. Yaptığımız eylemlerin devamı gelmiyor. Yaptık o sene, 1 yıl sonra çocuklar hiçbir şey olmadan tıpış tıpış okula gitti. Burada özellikle topluma liderlik edenlerin bu işi kendi davaları olarak benimsedikleri bu işi, öncelikle kendileri hayata sokmalılar. Böyle bir şeye tanık olmadık maalesef. Bu devamsızlık Alevi toplumunun kurumlarla olan arasındaki ilişkiyi de biraz zedeliyor. Alevi kurumlarının bu noktada atamadığı o güvence adımlarını karşısında görmeyen toplum da bu noktada bu eylemlere müdahil olamıyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Anadolu’da bu kadar büyümesinin tek nedeni gerçek anlamda tabandan bir örgütlenme olmadığıdır.
Bir federasyon nerede bir cemevi varsa orada örgütlenecek, nerede bir Alevi köyü varsa orada örgütlenmesi gerekiyor ama böyle bir durum yok. Haberlerde hep ‘Alevi köyüne yol, su gitmiyor’ diye duyuyoruz. Şimdi orada bir örgütlenme olsa, Alevi kurumları oraya el atmış olsa böyle bir sorunla karşılaşabilir miyiz? Ses yükseltilir, kamuoyuna yayılır böyle bir şey yok. Sen orada örgütlüysen Türkiye’deki insanları harekete geçirerek sen o köye kendi yolunu, suyunu götürebilirsin. Devlet ısrarla görmek istemiyorsa bile. Örgütlenme böyle olur. Sizin gidip festivale katılmanız bir örgütlenme değil, sorun yaşandığı zaman oradaki sorunlara müdahale edip gelmek bir örgütlenme değil. İnsanların yaşamdaki sıkıntılarına müdahale etmektir örgütlenme. Suyu yoksa su getirmektir, okulu yoksa okulu yapmaktır. Devletin ısrarla yapmadığı şeyleri sizin yapmanız gerekir.
“ASİMİLASYONLA MÜCADELE İLK OLARAK DEVLETLE DEĞİL CEMEVLERİNDE BAŞLAR”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
Bu sorun aslında çok da önemli bir sorun değil. Bir zincirin halkası aslında bu. Alevi kurumlarına, cemevlerine bakarsak tek sorun bu değil, bundan daha kötü sorunlar var. Bazı cemevleri, cumada cuma namazı kıldırmaya başlamış, cemevlerinde kadınlar erkekler ayrı oturtulup kadınlara zorla başörtüsü dağıtıyorlar, Arapça’dan geçilmiyor, Ramazan’da neredeyse cemevlerini kapatıp yemek vermiyorlar, ‘Ramazan cemi’ diye bir şey uydurulmuş, bunda tabi hepsinin suçu var. Hakk’a uğurlama erkanlarının da camiden, imamdan farkı yok. Bunlara bakınca gerçekten Alevileri devlet mi asimile ediyor sorusu aklımıza geliyor. Tam tersi Alevileri Alevi kurumları, cemevleri asimile ediyor. Ondan sonra dedeleri sıraya koyabilirsiniz, sonra belki devlet gelir. Yönetim nasıl istiyorsa ben öyle cem yürüteyim diyen dedelerle karşılaştım. Böyle cem yapan dedelerin olduğu bir yerde asimilasyonun önüne geçemezsiniz. Bu noktada buna müsaade eden Alevi kurumlarının yöneticileri olduğu sürece siz bu asimilasyonun önüne geçemezsiniz. Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlar. Cemevlerinde kuran okutulması da bu asimilasyonun çabalarından biri ama dediğim gibi sadece tek parça değil erkanın başından sonuna kadar asimilasyon işaretleri var, eylemleri var. Bunların önüne geçmediğiniz sürece bu tür şeylerden şikayet etmenin çok da bir anlamı yok.
“ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ HER KONUDA KENDİNİ GÜNCELLEMELİ”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Alevi toplumu aslında çok şey bekliyor biraz beklentilerini düşük tutsunlar. Beklenti ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o kadar derin oluyor. Alevi kurumlarının ciddi anlamda bir kurumsallaşma sorunu var. Aleviler bir örgüt ama bir kurum değiller. Kurumsal değiller, yani bir yönetim gittiği zaman gelen bir yönetim kaldığı yerden devam edemiyor. 30 yıldır var olan ama bir kurumsallaşmayı tamamlayamamış bir yapı var. Komisyonları olmayan, alt komisyonları, basın komisyonları, hukuk komisyonları, çevre komisyonu, kadın haklarıyla ilgili komisyonu olmayan bir yapı var. Bizler her şeyi biliyoruz bu ülkeyi yönetenlerin 300-500 tane danışmanı var. Ama Alevi kurumlarının bir danışmanı yok. Bu komisyonların gerçek anlamda özgür çalışması lazım. Bu komisyonlar yok Alevi kurumlarında. En önemli şey ‘kalkınma planları’ yok. 1 yıl sonra 5 yıl sonra ne yapmayı planladıklarına dair bir açıklama görmedim. Bizim bir kere örgütleme uygulamamız güncel değil. Bunu güncellememiz lazım. 30-40 yıl önceki pratiklerle siz örgütlenmeye gidemezsiniz. Şu an Alevi kurumları apolitik durumda çünkü kendini güncelleyemiyorlar. Açıklamalarında ‘soracağız, edeceğiz’den öteye geçmeyen içinde bir empati duygusu oluşturmayan, okuyanların ‘ya ne güzel bir açıklama yapmışlar’ diyemediğimiz açıklamalardan yola çıkıyoruz. Toplumun diğer katmanlarında farkındalık oluşturabileceği bir dil oluşturmamız lazım öncelikle. En önemlisi de Alevi kurumlarının yöneticilerinin birer hizmet eri olduklarını unutmamaları lazım. Alevi örgütlülüğü kendini diliyle, tavrıyla her konuda güncellemesi lazım.
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, ÇEDES projesinin sonlandırılması için imza kampanyası başlattı.
Toplumun tepkiyle karşıladığı Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesine yönelik Alevi yurttaşların itirazı sürüyor. Söz konusu uygulamanın iptali için Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi de harekete geçti.
“KİNDAR VE BİAT EDEN BİR NESİL AMAÇLAMAKTA”
“ÇEDES projesi iptal edilsin!” başlığı ile change.org üzerinden imza kampanyası başlatan Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, şu açıklamayı da not düştü:
“Bu kampanya neden önemli?
Eğitimde şeriatçı uygulamalara karşı laik ve bilimsel eğitim talep ediyoruz!
Son zamanlarda eğitimde şeriatçı uygulamalar hızla artarken, Ordu’nun Perşembe İlçesi’nde ÇEDES projesi adı altında bir devlet okulunda ilkokul öğrencilerine okulun mescidinde takke ve başörtüsü taktırıldığına şahit olduk. Bu uygulamalar, Aleviler başta olmak üzere diğer inanç topluluklarına yönelik bir asimilasyon ve yok etme politikasıdır. Bu politikanın derhal iptal edilmesini talep ediyoruz.
ÇEDES projesi altında okullarda yürütülen dinci, faşist eğitim modeli, çocuklarımızın geleceğine ve aydınlık yarınlarımıza yönelik bir saldırıdır. Bu proje, ülkemizin yoksul çocuklarını din eğitimi altında kindar ve biat eden bir nesle dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Çocuklarımızın geleceğini karanlık zihinlere teslim etmeyeceğiz!
Biz, Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi olarak, ÇEDES projesinin kaldırılması için bir imza kampanyası başlatıyoruz. Laik ve bilimsel bir eğitim talep ediyoruz. Çocuklarımızın geleceği için bu mücadelede siz değerli canları imza kampanyamıza destek olmaya davet ediyoruz.
Laik ve bilimsel bir eğitim için birlik olalım!
İmza kampanyamıza destek vererek, çocuklarımızın aydınlık yarınları için katkıda bulunabilirsiniz. Hep birlikte sesimizi yükseltelim ve bu asimilasyon politikalarına karşı duralım.”
PİRHA- Eğitimde laiklik karşıtı dinci uygulamalar her geçen gün artıyor. Bu kez Ordu’nun Perşembe İlçesi’nde ÇEDES projesi adı altında bir devlet okulunda ilkokul öğrencilerine okulun mescidinde takke ve başörtüsü taktırıldı.
Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birlikte hayata geçirdiği “Çevreme Duyarlıyım ve Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamındaki skandallara bir yenisi daha eklendi.
BirGün’den Onur Durmuş’un haberine göre, Ordu’nun Perşembe ilçesinde 22 Mayıs 2024’te Kırlı Mahallesi’deki Kırlı İlkokulu’nun yıl sonu etkinliğinde mescit içerisinde 9-10 yaşlarındaki kız çocuklarına başörtüsü, erkek çocuklara ise takke taktırıldı.
Kırlı İlkokulu’nda yıl sonu etkinliğinde öğrenciler çeşitli koreografiler ve gösteriler düzenledi.
Ordu Valisi Muammer Erol, Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Hilmi Güler, Perşembe Kaymakamı Fatma Turhan Keser, Ordu İl Milli Eğitim Müdürü Mehmet Fatih Vargeloğlu, İlçe Jandarna Konutanı ve İlçe Emniyet Müdürü de protokolde yerini aldı.
Okul içerisinde bulunan mescitte öğrenciler önlerinde rahle ve Kuran, başlarında başörtü ve takkeyle protokolü karşılamak için hazır bekletildi.
Daha sonra ise protokol, mescitte bulunan öğrencileri ziyaret etti.
Okulun internet sitesinde söz konusu yıl sonu etkinliğinin görüntüleri paylaşıldı. Paylaşılan fotoğraflarda öğrencilere takke ve başörtüsü taktırılmasına ait görüntüler yer almadı.
PİRHA- Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye, asimilasyona karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bugünkü dosyamızın konuşmacısı Sosyal Bilim İnsanı Haydar Gencer. “Aleviler alınları ak, yalınayak eşit vatandaşlık mücadelesini örgütlemelidirler” diyen Gencer ekledi: AKP-MHP ceberrut iktidarının insanların yaşam alanına, etnik ve dini inançlarına müdehalesini boşa çıkarmak üzere, hayatın her alanında, sokakta, hukuksal alanda mücadele etmelidirler ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri de kesin bir dille reddediyor. Ayrıca AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, cemaatlerin, dinci vakıfların etkili olması!
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye, asimilasyona karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?
Sosyal Bilim İnsanı Haydar Gencer, sorularımızı yanıtladı.
“ALEVİ İNANCI VE FELSEFESİ SİNSİ OSMANLI ENTRİKASIYLA YOK SAYILMAKTADIR”
PİRHA- -AKP hükümeti, 9 Kasım 2022’de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
HAYDAR GENCER: AKP’nin ‘Kültür ve Turizim Bakanlığı’ bünyesinde ‘Alevi Bektaşi ve Cemevi Başkanlığı’nı kurması geçmişten günümüze kadar Türkiye’deki hakim gücün-inancın, devlet eliyle Apartheid (ayrılık) sistemin sürdürülmesine çok açık ve somut bir emsaldir. Alevi inancı ve felsefesi bu girişimle kültürel/folklorik bir değere indirgenerek, sinsi Osmanlı entrikası ile yok sayılmaktadır.
Anadolu’da Nizam-i Mülk’den günümüze kadar Aleviler katledilme, Sünnileştirilme, Şiileştirilme, yok edilme politikaları ile karşı karşıya kalmışlardır ve bu süreç hale devam etmektedir. Bu bağlamda ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ 21. yüzyılda sinsi yeni bir osmanlı tuzağıdır. Ne yazık ki sözde Aleviler ve onların sözde inanç önderlerinin de bu sinsi tuzağa alet olduklarını gözlemliyoruz. Bu girişimle AKP-Devleti bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemektedir. İlk olarak oluşturduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Aleviliği yok saymakta ve oluşturduğu kültür dairesi ile ince bir asimilasyon ve misyoner politika mühendisliği yapmaktadır. Bu şekilde Alevilerin gerçek talepleri olana ‘Eşit vatandaşlık talebi’ni etkisizleştirmek istemekte, bu süreçte de yandaş Aleviler ile de kendi Alevisini yaratarak, Allah’ın ipiyle Alevileri Sünni-İslama bağlamak istemektedir.
Alevilerin esas taleplerini ‘sağır sultan’ dahi duymuş olmasına rağmen, Sünni- İslam- Türklük temeli üzerine inşa edilen TC. Devleti ve bunun günümüzdeki en katı savunucusu olan ceberrur AKP-hükümeti halen Alevileri zındık, inançsız, folklorik-kültürel bir değer olarak gördüğünden, ayrımcı, ötekileştirici, dinci, apartheid sistemini ayakta tutmak, Türk-İslam sentezi temelinde toplumsal bütünlüğü sağlamak ve korumak, despotik-faşizan yönetimini meşrulaştırmak için var gücü ile çalışmaktadır. Bu nedenle bu Türkçü- İslamcı zihniyet Alevilerin demokratik eşit yurttaşlık talebini karşılamaz. Zira Alevilerin demokratik, eşit yurttaşlık talebi AKP-MHP zihniyetinin fıtratına aykırıdır!
“ALEVİ ÖZ KURUMLARI VE KURULUŞLARI ŞEYTANLAŞTIRILIYOR, İTİBARSIZLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
AKP-MHP Türk-İslam Cephesi hiç bir zaman Alevilerin öz kurumlarını, ocaklarını, inanç önderlerini muhatap almadı. Sözde, Alevi Çözüm Kurultayı’nda da bunu yaşadık. Şimdi de yaşıyoruz. Alevi öz örgütleri hem Türkiye’de, hem de Avrupa’da birer sivil toplum kuruluşları, muhalif guruplardır. Hiç bir güce sırtını dayamamışlardır.Kendi öz güçleriyle ayakta duran kurumlardır. En önemlisi bu kurumların demokratik bir yapısı vardır. Alevi öz kurumları, Alevi-Kızılbaş Ocakları inançları gereği, AKP-MHP tekçi zihniyetine, misyonerlik çalışmalarına, anti demokratik yönetimine, baskıya, zulme, ırkçılık, milliyetçilik, narsist ulusalcılığa karşı mazlumdan yana tavır takınarak eskiden olduğu gibi, günümüzde de karşı durmaktadır. Bu nedenle Alevi öz kurum ve kuruluşları egemen olan AKP-MHP tekçi zihniyet tarafından dezenformasyon ve algı operasyonu, kriminalleştirme pratikleri ile dışlanmakta, şeytanlaştırılmakta, yok sayılmakta, itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunu sadece kendileri yapmamakta, Alevi yandaşları ile Alevilerin içine yapay tartışmalar sokarak, Alevileri kutuplaştırarak, husumet yaratarak, birbirlerine düşürmeye çalışmaktadırlar. Buna en somut örnek: ‘İnançsız Aleviler’, Alisiz Aleviler’, ‘Müslüman Aleviler’ vs. tartışmalardır.
Bu nedenle, yaşanan sorunun en büyük kaynağı olan AKP-MHP zihniyetinin Alevilerin sorunlarını çözmesi mümkün degildir. Alevilerin Türkiye’deki sorunlarının çözümü toplumun demokratikleşmesi ile mümkündür. AKP-MHP zihniyetinin fıtratında ‘Demokrasi, ‘Toplumun Demokratikleşmesi’ mevcut değildir. İslam Faşizmi ile demokrasi birbiriyle uyuşmaz, İslamo-Faşizim’den demokrasi çıkmaz. Bunu özellikle son 23 yıldır yaşayarak gördük. Alevilerin önünde iki büyük tuzak mevcuttur. 1. MHP Faşizan anlayışı, Alevilerin hakiki Türk oğlu Türk olduğu propagandası ile Alevilerden kendilerine şovenist, Pantürkçü ve faşist kitle tabanını oluşturmaya çalışıyor, Anadolu’daki Kürt, Arap Alevilerini de yok sayıyorlar. 2. Misyoner Caferileri, Şiileri, Sünni İmamları alana sürerek ‘Aleviler Müslümandır’ dezenformasyonu ile Alevileri Şiileştirmeye, Sünnileştirmeye, asimile etmeye çalışıyor. Bu nedenlerle AKP-MHP Alevilerin sorunlarının çözüm adresi olamaz. Bu konuda CHP de Alevilerin ‘Eşit Vatandaşlık’ talebini ciddiye almalıdır ve AKP-MHP çizgisine kaymamak için dikkatli olmalıdır. CHP, sivil-öz Alevi kurumları ile aynı göz hizasında dialog halinde olmalıdır.
“ALEVİ DERSİNİN OKULLARDA VERİLMESİ SAĞLANMALI”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
AKP’nin ‘Kültür ve Turizim Bakanlığı’ bünyesindeki ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ bundan sonra her alana el atacaktır. Kendi yazarlarına sözde bilimsel araştırmalar yaptıracak, konferanslar düzenliyecekler, kitaplar yayınlayacaklar. Bunu beklemekteyiz. Kendilerinin görmek istediği Aleviliği topluma sunacak, Alevilere Müslüman-Sünni- Şeriatcı, Irkçı- Şoven, gömleği giydirmek için çalışacaklardır. Bunu da tarihsel-bilimsel etikten yoksun İslamcı din tacirleri, sözde akademisyenlerle yapacaklardır.
Alevi Bektaşi ve Cemevi Başkanlığı’na Alevilerin vereceği yanıt, kendi inançlarını kendilerinin tanımlamaları ve özgüvenle kalıcı, yazılı bilimsel çalışmaları çoğaltmalı ve bu bilgileri Alevilerle buluşturmalıdır. Aleviler kendi öz örgütlenmeleri, ocaklar, dergah, cemevleri, vakıflar, federasyonlar, konfederasyon bünyesinde koordineli bir eğitim programı gerçekleştirmelidirler. Türkiye’de Avrupa’da ve dünyanın değişik yerlerindeki Alevi mekanları Alevi inanç ve felsefesinin öğretildiği okullar, akademiler olmalıdır. Yüksek okullarda kürsüler açılmalıdır, Alevilik dersinin okullarda verilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda Avrupa’daki kazanımlar Türkiye’deki Alevi kurumları tarafından incelenmelidir. Önemli bir konuda Alevi kurum ve kuruluşları, ocakları, dergahları sol ve demokrasi güçleriyle sıkı ilişki içinde olmalıdırlar. Çünkü Alevilerin tek başlarına Türkiye’de demokrasiyi kurması ve Alevi inancını özgürleştirmesi olanaklı ve gerçekçi değildir.
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
“Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi AKP hükümetinin ”kindar-dindar” nesil yetiştirme projesinin hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. İçerik olarak Türk-İslam sentezidir. Ayrıca “TC. Devleti laiktir” ifadesinin, savının insanları aldatmaktan başka bir şey olmadığı ve toplumun Sünni- İslamlaştırılmasının hangi boyuta ulaştığını gösteren somut bir gelişmedir.
ÇEDES uygulaması laiklikle bağdaşmaz. Bu anti-laik, anti-seküler bir uygulamadır. Buna ne yazık ki toplumun büyük bir kısmı sesini çıkarmamaktadır ve bu dinci uygulamayı kabüllenmiş görünüyorlar.
ÇEDES masum çocuklar için bir zulümdür. Din üzerinden ayrımcılığın, tekçiliğin, nefretin gelecek nesillere aşılanmasıdır. Pedagojik içerikten yoksun, çocukların ruh sağlığı ile oynanmak isteyen ÇEDES projesi, kindar, dindar, saldırgan ve kişiliksiz, edilgen, gerici, kaderci, kişiliği bozuk, itaatçi vb. bir nesil yetiştirme projesidir. Bu proje dinin, dilinin, aklın, ilmin, evinin, kininin, kalbinin, davacısı bir gençlik, “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek’ isteyen AKP projesidir. Bu proje ile mollalar İslam dinini, devletle daha da fazla bütünleştirerek yukarıdan aşağıya itaatçi, otoriteye biat eden, anti-demokratik dinci bir toplum inşasını, kendi inancına, kendi yaşam tarzına uygun bir toplum yaratmayı hedeflenmektedir. Bunun için AKP-MHP cephesi okulları ideolojik propaganda merkezlerine dönüştürme gayreti içindedirler.
ÇEDES projesi din istismarıdır, çocukların geleceğini karartan bir projedir. Milliyetçi, İslamcı, cinsiyetçi, eril kodlar üzerinden kurulu ÇEDES uygulaması bu nedenle tüm çocuklar, özellikle de kız çocukları açıcından vahimdir. ÇEDES ile İslam inancından olmayan, inançsız çocuklar akranlarının stigmasyonuna, zorbalıklarına maruz kalacaklardır. Bu proje ile çocukların yaşam alanına müdahale edilerek, gelecekleri karartılmak istenmektedir.
Aleviler bu programa uymamalı, sivil itaatsizlik göstererek dersleri, okulları boykot etmelidirler. Bu konuda ‘Amerika’da, Güney Afrika’da zencilerin Irkçılığa karşı verdiği mücadeleler ve sivil itaatsizlik mücadeleleri incelenmeli ve Anadolu’da da yeni bir itaatsizlik kültürü geliştirilmelidir. Anadolu’da “Cumhuriyetin çimentosu, garantisi Alevilerdir”, ”Aleviler laiktir, demokratiktir” diye anılırken, bu insanlara karşı yürütülen katliamlar, asimilasyon ve misyoner baskılar sonucu, nedense AKP-MHP zihniyetine hiç bir şey olmuyor, TC’nin temeli sarsılmıyor, insanlar tepkilerini göstermiyor. Başörtüsü yasağı nedeniyle ise yer yerinden oynuyor.
Türkiye’de yüz yıllardır sürdürülen ve II. Murat döneminde 1826’da kurulan Şeyhu-İslam, Cumhuriyet döneminde bu kuruluşun devamı olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, imam hatip okulları, İlahiyat Fakülteleri, Kuran kursları, Türkiye Diyanet Vakfı, Maarif Vakfı, Bilimi Yayma Dernekleri, cami kurma dernekleri vs. bir çok kurum ve kuruluşlar bir ruhban sınıfı oluşturmak için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Bu kurumlar tarafından Türkiye halkları tarikatlar, şeriatçılar, mollalar tarafından kıskaca alınmışlardır.
“EŞİT VATANDAŞLIK MÜCADELESİ ALEVİ TOPLUMU VE DİĞER TOPLUMLARCA İÇSELLEŞTİRİLMEDİ”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Alevilerin Türkiye’deki ‘Eşit vatandaşlık’ talebi hukuksal alanda karşılık görmesine rağmen, yasa uyguluyacıları tarafından hukukun yok sayılması ve halkın bu uygulamalara tepkisiz kalması toplumun halen demokratikleşmediğini gösteriyor.
Alevilerin öz örgütleri tarafından yürütülen eşit vatandaşlık mücadelesi ne yazık ki halen Alevi toplumu ve diğer toplumlar tarafından özümsenmemiş ve içselleştirilmemiştir. Kerbela’da Yezit tarafından katledilenler için ağıtlar yakan, her sene orucunu tutan Alevi toplumunun ciddi bir kısmı günümüz sorunları ile yüzleşmemektedir. İmam Hüseyin’in zalime karşı durduğu, Yezit’e biat etmediği için katledildiğine inanan ciddi bir Alevi topluluğu, günümüzde Alevilerin zorunlu- Sünni-Hanefi-İslam inancı ile Alevi köylerine zorunlu cami yaparak buralara Sünni-Hanefi-Müslüman İmam atayıp, misyonerlik yaparak, başka bir inanca biata zorlanmasına, Alevi kutsal mekanlarının gasp edilmesine ya da müze olarak işgal edilmesine ses çıkmamaktadır. Bu yetmez gibi cemevlerinde gönüllü Kuran kursları açılmakta, buralarda namaz kılınmaktadır.
Ekonominin, kültürün, ahlakın, hukukun, eğitimin, aile planlamasının din ve milliyetçilik normlarıyla değerlendirildiği sürecin engellenmesi; tabanda itaatsizliği örgütlemekten, asimilasyonu ve milliyetçiliği kabul etmemekten, bunları içselleştirmemekten geçmektedir. Asimilasyonun en vahim trajedisi egemen gücün bakış açıcısını kabüllenmek ve sosyo-kültürel-inançsal yaşamı buna göre düzenlemektir. Aleviler ‘Alınları ak, yalınayak’ eşit vatandaşlık mücadelesini örgütlemelidirler. AKP-MHP ceberrut iktidarının insanların yaşam alanına, etnik ve dini inançlarına müdahalesini boşa çıkarmak üzere, hayatın her alanında, sokakta, hukuksal alanda, mücadele etmelidirler ve sivil itaatsizliği örgütlenmelidir.
PİRHA – Pir Sultan Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, Madımak Katliamı’nın yıldönümü olan 2 Temmuz’da Sivas’ta olacaklarını vurguladı. Erçe, yaptığı açıklamada “Sivas Madımak Katliamı İnsanlığa Karşı işlenmiş bir Suçtur ve bu dava insanlık davasıdır. Davamıza sahip çıkmak için Sivas’ta olacağız” diye belirtti.
Alevi örgütleri, Sivas Katliamı’nın 31. yıldönümü sebebiyle 2 Temmuz’da birçok ilde anma yapacak. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği de (PSAKD) “Faşist ve Şeriatçı Kuşatmaya Karşı, Laik-Demokratik Cumhuriyet İçin 2 Temmuz’da Meydanlardayız” duyurusunu yaptı.
“DAVAMIZA SAHİP ÇIKMAK İÇİN SİVAS’TA OLACAĞIZ”
PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, 2 Temmuz’da Sivas’ta neden olunması gerektiğini 10 madde ile sıralayarak şu açıklamayı paylaştı:
“Değerli Canlar!
2 Temmuz’da Sivas’tayız…
2 Temmuz’da Sivas’ta olacağız, çünkü;
2 Temmuz’da Sivas’ta katledilen 33 canımıza sözümüz var ve biz sözümüzün arkasındayız. Sivas’ın Işığını söndürmeyeceğiz ve bu katliamın hesabını soracağız. Madımak Oteli’ni utanç müzesi yapacağız.
Madımak Katliamı davası ile ilgili verilen zaman aşımı kararını tanımadığımızı haykırmak için Sivas’ta olacağız.
Biz biliyoruz ki, bugünkü iktidarın yolunu açan bir katliamdır 2 Temmuz Madımak Katliamı. Bu bilinçle hareket etmek zorundayız. Bugün yaşanan ve yaşanacak olan her kötülüğün bir nevi kaynağıdır Sivas Madımak Katliamı. O nedenle bizler 33 canımızı yakan, katleden siyasi, ideolojik anlayışın, Maraş, Çorum, Gazi, Gezi, Suruç, Soma, Amasra, Roboski, Ankara Gar, Güven Park ve daha yüzlerce katliamı gerçekleştiren ve ülkemizi karanlığa sürükleyen siyasi, ideolojik anlayıştan farklı olmadığını biliyoruz. İşte Sivas’ta olmamızı gerektiren en önemli sebeplerden biridir bu gerçeklik…
‘Sivas için adalet, herkes için adalet!’ demek için Sivas’ta olacağız… Her türlü anti demokratik uygulamanın karşısındayız. Halkın iradesine karşı kayyum siyasetine ‘hayır’ demek için, 1 Mayıs tutuklularına özgürlük için, gözaltı ve tutuklama terörüne dur demek için, haksız ve hukuksuz bir şekilde içeride tutulan cümle tutsaklar için Sivas’ta olacağız.
Katledilen kadın canlarımız, tahrip edilen doğamız, yakılan ormanlarımız, kurutulan derelerimiz, maden ocaklarında katledilen emekçilerimiz için Sivas’ta olacağız.
‘Faşist ve Şeriatçı Kuşatmaya Karşı Laik ve Demokratik Cumhuriyet’ talebi için Sivas’ta olacağız. Müfredat, ÇEDES ve benzeri protokolleri geri çekin demek için Sivas’ta olacağız… Alevileri katlediyorsunuz yetmiyor, şimdi de Aleviliği katletmeye cüret ediyorsunuz. Buna izin vermeyeceğiz. Asimilasyon politikalarınızın yeni merkezi haline gelen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını lav edin, dağıtın, tanımıyoruz demek için Sivas’ta olacağız.
Ağır krizler altında inim inim inleyen halkımız, ülkeyi terk eden ve etmeye hazırlanan çocuklarımız için Sivas’ta olacağız.
Geleceği çalınan bir neslin hakları için Sivas’ta olacağız.
33’lerin hayallerini gerçek kılmak ve onları sonsuza kadar yaşatmak için Sivas’ta olacağız.
Başta Yeter Ana, Kamber abi, Mahmut amca olmak üzere Hakk’a yürüyen ve hala bu mücadelenin en önemli bileşeni olan ailelerin mücadele bayrağını yere düşürmemek için Sivas’ta olacağız.
Sivas Madımak Katliamı İnsanlığa Karşı işlenmiş bir Suçtur ve bu dava insanlık davasıdır.
Davamıza sahip çıkmak için Sivas’ta olacağız.
Faşist ve Şeriatçı Kuşatmaya Karşı Laik ve Demokratik Cumhuriyet İçin; Gelin Canlar Bir Olalım. Sivas’ın Işığını Söndürmeyelim.
PİRHA – Öğrenci Veli Derneği (Veli-der) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)’nin Kartal Meydanı’nda yaptığı ortak açıklamada, laik eğitim hakkı için mücadeleye devam edileceği vurgulandı. Veli-Der Genel Başkanı Ömer Yılmaz hükümete seslenerek, “Çocuklarımızdan, laik, kamusal eğitim haklarından, hayallerinden, umutlarından elinizi çekin” dedi.
Öğrenci Veli Derneği(Veli-der) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD) “Çocuklarımız için bilimsel, laik, kamusal ve parasız eğitim istiyoruz!” diyerek Kartal Meydanı’nda ortak basın açıklaması yaptı.
BENGÜ BOZKURT: NE OLURSA OLSUN MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ
Açıklama öncesi İsmail Terman Ortaokulu velilerinden Bengü Bozkurt Doğan söz alarak, “8 yıl önce bizim okulumuzu bir gecede kendi aldıkları kararla İmam Hatip’e çevirdiler. 8 yıldır davalar açtık bu okulun normal ortaokula dönüştürülmesi için. 4 tane mahkeme kararımız var. Fakat hala okulumuz İmam Hatip olarak eğitime devam ediyor. Biz 8 yıldır veliler olarak okulumuzun önünde her türlü mücadelemize devam ediyoruz. Aslında bütun eğitimi ‘İmam Hatipleştiriyoruz’ diyorlar. Bundan kendileri de çok pişman olacaklar. Şuan ki İmam Hatiplerin başarı durumu vb. Hepsi ortada. Bunu tepeden gelme bir kararla inatla yapıyorlar. Biz ne olursa olsun mücadeleye devam edeceğiz. Çünkü eğitimle alakalı her sorun bütün Türkiye’nin sorunudur” diye konuştu.
Ortak basın metnini Veli-Der Genel Başkanı Ömer Yılmaz okudu.
Her eğitim öğretim yılında sorunlarının katlanarak arttığını, müfredat değişikliklerinden sınav sistemlerinde yapılan değişikliğe, eğitimin kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp metaya dönüştürülmesine, yasa yönetmelik değişikliklerinden protokollere, işbirliklerine eşit, laik, parasız, kamusal eğitimin kalan son kırıntılarının da yok edildiğini vurgulayan Yılmaz, “Bizim ülkemiz biz velilerin çocuklarının eğitim hakkı için mücadele etmek zorunda bırakılan veliler ülkesi haline getirildi” diye belirtti.
“EĞİTİM YERİNE MAARİF KELİMESİNİN KULLANILMASI İDEOLOJİK BİR TERCİH”
Müfredatta eğitim yerine maarif kelimesinin kullanılmasının siyasi, ideolojik bir tercih olduğuna değinen Yılmaz, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:
“Tüm derslerin bir değerle o değerlerin de dini kavramlarla eşleştirildiği fizikten matematiğe bütün derslerin din derslerine dönüştürüldüğü bir öğretim programı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Maarif kelimesinde olduğu gibi müfredatın isminde Türkiye Yüzyılı kelimelerinin kullanılması da siyasi bir tercihtir. Bir partinin sloganı müfredata isim olarak verilmiştir. Hem içerik hem müfredatın ismiyle bu program çocukların üstün yararını esas alan bir öğretim programı değil bir partinin yararını, çıkarını esas alan bir parti programıdır.
“SORUŞTURMA SÜRECİNİN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”
Mezuniyet törenleri yıl sonu etkinlikleri çocuklarımızın yaşamı boyunca unutamayacakları en özel günleri iken okul idaresi nedeniyle kıyafetleri gerekçe gösterilerek Gebze’de Alaettin Kurt Anadolu Lisesi’nde öğrenciler okula, mezuniyet törenlerine alınmadı.
Valilik tarafından sorumlular hakkında soruşturma başlatıldığı açıklandı. Bugüne kadar karma eğitim karşıtı uygulamalar başta olmak üzere kamuoyunun tepkisi sonucu soruşturma başlatmak zorunda kalanlar bu soruşturmaların sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmadı. Hatta soruşturma geçiren kişiler sonrasında ödüllendirildi. Soruşturma sürecinin takipçisi olacağız.
Çocuklarımızdan, laik, kamusal eğitim haklarından, hayallerinden, umutlarından elinizi çekin.”
“MESEMLER KAPATILMALIDIR”
Halkın vergileri, emeği, alın teri ile emekçilerin çocuklarının sermaye için bedava iş gücü haline getirildiğine dikkat çeken Yılmaz, MESEM’lerin kapatılması gerektiğine dikkat çekerek şunları kaydetti:
“MESEM’lerde 9.10.11 sınıfta çocuklara verilen ve patronlardan değil kamu kaynaklarınca, vergilerimizden karşılanan asgari ücretin üçte biri, 12. Sınıfta asgari ücretin yarısı olarak verilen ücret öğrencilere burs olarak verilmeli, çocukların okullara dönüşü sağlanmalı, MESEM’ler kapatılmalıdır.”
“ÇEDES BAŞTA OLMAK ÜZERE TÜM PROTOKOL VE İŞBİRLİKLERE SON VERİLMELİ”
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Öğrenci Veli Derneği olarak herkesi Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu’na ses vermeye çağırdıklarını da ifade eden Yılmaz, devamında şunları dile getirdi:
“Tek bir çocuğumuzun dahi okula aç gitmek zorunda kalmadığı bir ülke için ücretsiz okul yemeği uygulaması okul öncesinden itibaren tüm çocuklar için hayata geçirilmelidir.
MEB’in sermaye gruplarına ne isterseniz vereceğiz diyerek açıkladığı kaynak aktarımları ve protokollerle de çocuklarımız ucuz hatta bedava iş gücü haline getirilmekte, okullarla bağı koparılmakta bu durum da okul terkine neden olmakta, çocuklarımızın kamusal eğitim hakkı ihlal edilmektedir.
ÇEDES başta olmak üzere tüm protokol ve iş birliklerine son verilmelidir.
Bu yıl da bize veliler için çocuklarımızın eğitim hakkı mücadelesi ile geçen bir yıl oldu. Çığ gibi büyüyen sorunlarımıza rağmen tüm çocuklarımızın hayalleri, umutları gerçek olsun diye çocuklarımızın laik, kamusal eğitim hakkı için mücadeleye devam edeceğiz.”
PİRHA- Yazar Ali Yıldırım, bir Alevi ruhu, duygusu, duruşu inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Yıldırım, “Alevi bilincinin her şeyin üstünde olduğunu düşünüyorum. Alevi toplumunun, kendi varlığını korumak açısından Alevi değerlerine, esas olarak örgütlerin bunun üzerinde yoğunlaşması gerektiğine inanıyorum” dedi. Yıldırım, Cemevi Başkanlığı bünyesinde yapılmak istenenleri de “Devletin, Alevilikten muradı Şiilik sosuna batırılmış bir İslam” şeklinde yorumladı.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Buna karşılık Alevi toplumu, temel insan hakları konusunda taleplerini dile getirmeyi sürdürüyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi başlıkları, toplumun öncelikli talepleri arasında bulunuyor.
Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor. Tüm bunlarla birlikte AKP-MHP Hükümeti, 9 Kasım 2022’de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip olmakla birlikte hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
‘Alevi Diyaneti’ olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ise son süreçte Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan bir kadro kurdu.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda dinci yapıların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?
Sorularımızı Yazar Ali Yıldırım‘a yönelttik.
“ALEVİLERE YÖNELİK DEVLETİN BİR AŞKI VAR!”
PİRHA: AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
ALİ YILDIRIM: Şimdi bu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini bir ‘AKP Projesi’ olarak anlamak eksik olur. Bence bu devlet aklının bir işi. AKP projesi olsa, düğün değil bayram değil bu ilişki niye gelişti? Tayyip Erdoğan’ın, Alevilere derin bir aşkından söz etmek herhalde mümkün olmasa gerek. Yani burada Alevilere yönelik devletin bir aşkı var! Çünkü projenin mimarı, İçişleri Bakanıydı. İçişleri Bakanlığının o görevlilerinin ‘özel görevli’ olduklarını düşünüyorum. Yüzlerce cemevi ziyaret edip, köy gezdiklerini açıklayıp bunu da bir rapor halinde yayınladılar zaten. Öteden beri devletin Alevi politikasını biliyoruz; ret, inkar, asimilasyon üzerine kurulu bir Alevi politikası var. Peki bu politikayı değiştiren ne oldu? Şunu görmemiz lazım; Aleviler 1993 Sivas Katliamı’ndan beri ciddi bir örgütlenme sürecine girdi. 2000’li yıllarda ciddi bir Alevi aktivitesi ve taleplerin güncellenmesi söz konusu oldu. Büyük mitingler ve hareketlilik yaşandı. ‘Alevi’ adıyla örgütlenmeler ilk kez 2000’li yılların başında ‘Alevi-Bektaşi’ kuruluşları adıyla gerçekleşti. Buna yönelik yasaklamalar oldu ve bir yargı süreci işledi. Tüm bunlar sonrasında 2002 yılında Alevi Bektaşi Federasyonu kuruldu. Yani Alevi adıyla dernek kurmanın yasak olduğu bir zamandan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı diye bir yere geldik. 2000’li yıllarda ciddi bir Alevi toplumsal muhalefeti söz konusuydu. Alevi muhalefetinin temel sloganı bugün de birçok yapının sahiplendiği ‘Eşit yurttaşlık’ hakkı olmuştu. Bu çok anlamlı bir slogandı. Bu eşit yurttaşlık hakkı meselesinde, gölge etme; yani devletten bir şey beklemek değil, yani ‘devlet bizim için şunu da yapsın’ diye artıdan bir talep değil, eşit yurttaşlık hakkı. Ayrımcılık yapma, yani ‘inancımdan, dinimden, öğretimden, felsefemden, kimliğimden, cinsiyetimden, etnik kökenimden dolayı ayrımcı davranma’ talebiydi bu. Yoksa bazı arkadaşların yanlış anladığı gibi ‘ona veriyorsan bana da ver’ değil.
Alevilerin talepleri dine imana dair talepler değil. Yani bu talepler Alevilere özel talepler de değil. Bu talepler demokratik talepler ve Türkiye’de yaşayan her demokratın, hatta her liberalin sahiplenmesi gereken taleplerdir. Laiklik, Diyanet sorunu, din dersleri meselesi neden yalnızca Alevilerin meselesi olsun ki? Zorunlu din dersi yalnızca Alevilere uygulanan bir şey değil ki, bütün çocuklara yönelik uygulanan bir tahribat. Gencecik beyinlerin tahrip edilmesi meselesi… Şimdi o anlamda ‘yanımızdaki dostlarımız bizi anlamıyor’ demeyeceğim; bilinçli olarak öyle bir tavır geliştiriyorlar ama bizim yanımızda olan, bizimle birlikte yürümesi gereken dostlarımız, kuruluşlar, siyasi yapılar da Alevilerin bu taleplerini anlayamadılar. Yani bu bir din iman talebi değil ki. Maalesef 2010’dan beri Aleviler, demokratik siyasi arenanın biraz dışına çıkıp kendi dertleriyle uğraşmaya başlayınca bu talepler de yavaş yavaş unutulmaya başlandı. Hatta Alevilerin de gündeminden çıktı.
Bugün geldiğimiz noktada Alevilerin, örgütlerin bu talepleri yüksek sesle seslendirdiğine maalesef tanık olmuyoruz. O nedenle devlet aklının bu süreçte devreye girdiğini düşünüyorum. Devlet ‘biz bu Alevileri kendi haline bırakırsak’ ki Aleviler içerisinde çok ciddi bir akım Aleviliğin kadim, antik tarihinden yola çıkarak Aleviliğin özgünlüğüne vurgu yapmaya başladı. Yani 90’ların başında Nejat Birdoğan ‘Aleviliğin İslam’la bir ilgisi yok. Alevilik kendine özgü bir inançtır’ dediği zaman ortalığı birbirine katan insanların çocukları bugün ‘Alevilik kendine özgüdür, Aleviliğin İslam’la ya da başka bir inançla ilgisi yoktur’ noktasına geldi. Büyük çoğunluk bu noktada fikir söylerken Alevi çocuklarının büyük bir bölümü de hızlı biçimde Aleviliğin bu boyutunu görürken bir taraftan da Alevi çocukları hızla ateistleşip, deistleşmeye başladı. Alevi çocuklar Müslüman, Hristiyan olacaklarına ateist olsunlar, çok daha anlamlı bir yerde hayatlarını taşıyabilirler.
Şimdi burada devlet diyor ki ‘Ya kardeşim bu Aleviler hızlı ateistleşiyor’. İran mollası Şeriat Medari 90’lı yılların başında Diyanet İşleri Başkanlığı görevlisi Süleyman Ateş ile bir toplantıda buluşuyor. Şeriat Medari o zamanlar şu tespiti yapmıştı ve biz de bunu Pir Sultan dergisinde gündeme getirmiştik. Diyor ki ‘bu Aleviler hızla ateistleşiyor. Ya siz bunları Sünni’leştirin ya da bize bırakın Şiileştirelim’. Devletin 2010’lu yılların ortalarına kadar politikası ‘Alevilik diye bir şey yok’ şeklindeydi. Diyanet İşleri de ‘Alevilik diye bir inanç söz konusu değil. Cemevi diye bir ibadethane söz konusu olamaz’ diyordu. Açtığımız davalarda mahkemeler Diyanetin görüşüne başvuruyordu ve Diyanet de bize ‘Alevilik diye bir şey yok, ibadethanesi de söz konusu olamaz. Aleviler de Müslümandır. Aleviler de ibadet yapacaksa buyursunlar camimize gelsinler’ diyordu. Yani devletin resmi politikası, İçişleri Bakanlığı’nın özel görevlileri sahaya sürüp onlardan istihbarat toplayarak oluşturduğu konsepte kadar ‘Aleviler Müslümandır, camiye gelmeliler’ yönündeydi. Şimdi devlet bu konuda Diyaneti bir tarafa bıraktı, görüşlerini muhtemelen taşımaya devam ediyor ama bunun hayatta bir karşılık bulmadığını fark etti. Yani ‘ne kadar çağırırsan çağır bizden sana gelen olmaz’ durumu…
Bir Alevi köylüsü ilçeye gitmiş, günün ortasında camiden hoca ezan okuyor, yanındakine ‘ne diyor?’ diye sormuş. O da ‘namaza çağırıyor’ demiş. Alevi de ‘ne kadar çağırırsan çağır bizden sana gelen olmaz’ demiş. Ve bu sözü söylediği için Osmanlı engizisyonu zulmüne uğramış. Yani adamın hakkında ‘katli vacip’ fetvası verilmiş… Şimdi Diyanet’in bu yaklaşımı bir tarafa bırakıldı ve yeni bir konsept oluşturulmaya çalışılıyor.
Şimdi devlet diyor ki ‘baktık bu Alevileri Sünnileştiremiyoruz, zaten Aleviler Şiilik aracılığıyla asimile olup Müslümanlaşıyorlar. Biz buna illa da niye Sünnilik dayatalım? ‘Devlet Aleviliği inşa edelim, var olanı koruma altına alalım’ diye düşünüldü. Devlet diyor ki ‘Biz bırakırsak bunlar zaten özgün Aleviliğe, Aleviliğin kendi başına bir inanç olduğu noktasına gidecekler ve ateistleşecekler. O zaman buna meydan vermememiz lazım, elimizin altında bir devlet Aleviliğinin bulunması lazım. Yani ihtiyaç anında kullanabileceğimiz bir yerde bir devlet Aleviliği inşa edelim, içine üç aşağı beş yukarı Şiilik de bırakalım. Zaten asimilasyona da gönüllü olarak koşuyorlar’.
Şimdi bir de bakanlık görevlilerinin köylere nasıl gittikleri konusu var. İçişleri Bakanlığı aracılığıyla valiye gidiliyor, vali ise kaymakama yönlendiriyor. Gariban köylü de ne yapsın, gelen çocuklar da sözde ‘Alevi’… Onlara dertlerini anlatıp ‘şöyle eksiğimiz var’ diyor ve onlar da raporlarında 1500 sayfalık bir kitap oluşturdu. Bu raporun içeriğinden ise ne Alevi örgütlerinin ne Alevi aydınlarının haberi var!”
“DEVLETİN ALEVİLİKTEN MURADI ŞİİLİK SOSUNA BATIRILMIŞ BİR İSLAM”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Zaten dertleri sorun çözmek değil ki. ‘Alevilerin sorunu’ diye alt alta neyi koyuyoruz? Bunu konuşmadan hangi sorunu çözecek? 2000’li yıllardaki sorunları söyledik ve o sorunlar burada duruyor. Veya o sorunlar yalnız Alevilerin sorunu da değil. Yani ‘Çözümü beklenen nedir?’ diye sormak gerek. Yani devlet, Aleviliği yedeklemek, elinin altında tutmak istiyor. Peki bu nasıl bir Alevilik? Devletin, Alevilikten muradı Şiilik sosuna batırılmış bir İslam… Çünkü din sonuçta bu coğrafyada devletin vazgeçemediği bir araç. Din, egemen sınıfların iktidarlarını, egemenlik sistemini sürdürme noktasında çok önemli bir ideolojik iş görüyor. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığına o kadar bütçeyi dini çok sevdiği için mi ayırıyor? Yaşantılarına bakarsan dinle bu kadar aşklarının olmadığını fark edersin. Bir taraftan egemen sınıflar, bir taraftan da devletin bizatihi kendisi itaat eden, aklını esir aldırmış bir kitleyi hem yönetmek hem de sömürmek çok daha kolay. Düşünsenize, 20 yıldır sınıfsal konumuna, yoksulluğuna bakmaksızın yalnızca dini gerekçelerle itaat eden bir toplum var.
Dinin ideolojik bir işlevi var. O yüzden de ‘Aleviliği bir dinsel niteliğe büründürürsek o Aleviliğin tarihsel muhalefetini, itiraz unsurlarını ortadan kaldırır, içine boşaltırsak bize artı bir yedek güç daha olacak’ diye düşünüyorlar. Belki Tayyip Erdoğan için yedek bir güç olmayabilir ama egemen sınıflar ya da başka iktidar sahipleri ve devlet açısından bir yedek güç olacak. Çünkü Aleviler kadar kafası resmi ideolojiyle bulanmış, kendi bilincinden yoksun, devlet bilinci olmayan bir topluluk daha yok. Alevi toplumu, resmi ideolojinin ders kitaplarına yazdığı tarihi kendi tarihi sanıyor ve onu ezbere söylüyor. Sokaktan çevirdiğimiz ilk Aleviye, ‘tarihini anlat’ diyelim, sana resmi ders kitaplarında yazan tarihi anlatacaktır. Devletin tarihsel olarak 1923 yılından bu yana yaptığı bütün operasyonları için ‘haklıdır, meşrudur’ diyecektir. Cumhuriyetçilerden daha fazla bir cumhuriyet savunmasında bulunacaktır. Maalesef Alevinin kendi aklı yok. Yani İslamcı çevrelerin en azından bir zamana kadar kendi bulunduğu yerden sisteme yönelik itirazları vardı ama Alevi toplumu, bütün tarihi kendi tarihi sanıyor ve böyle sarılıveriyor. O yüzden de Alevi toplumunun devlete bakışı maalesef İslamcılardan daha sevgi dolu. Halbuki sistemin hukuksal ve pratik anlamda onlara yaptıkları orta yerde duruyor.
“ALEVİLERİN SİSTEMLE İLİŞKİSİ SON DERECE BELİRSİZ”
Şimdi Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı kuruldu. Orada yüzden fazla ‘Cemevi uzmanı’ çalışıyor. Buraya girmek için bir sürü yerden de referanslar buldular. O kuruma girmek için benden bile referans isteme utanmazlığını gösterenler oldu. ‘galiba beni tanımıyorsunuz ya da yanlış bir Ali Yıldırım olduğu söylenmiş’ diye cevapladım. Şimdi bu kurum Turizm Bakanlığı’nın bütçesini, örtülü ödenek kullanıyor. Sonuçta Diyanet bütçesi ile karşılaştırdığınız zaman bu kurumun kullandığı bütçe komik kalır. Ama biz Alevilerin devletle ilişkisine kurgulamadığı için devlet ilişkisinde bir perspektif geliştiremedikleri için, diyelim ki 10 torba çimento, 2 kamyon kum, bilmem kaç tane kiremit… Sanki ihtiyacı varmış ve onlar olmadan cemevi ya da hayat devam etmeyecekmiş gibi bir ruh hali içerisindeler. ‘Devlet onlara veriyor, bize de versin’ sözü son derece yanlış. Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili olarak ‘yediğiniz lokma haram lokmadır’ diyorduk. Çünkü ‘Diyanet’in bütçesinde bütün insanların payı var’ diyorduk. Şimdi Diyanet o parayı yerken haram olan lokma bize verildiğinde nasıl helal hale geldi? Alevilerin talepleri noktasında Devlet bir imar ve belediye yasasında değişiklik yaptı, cemevlerinin imar planına işlenmesini imar planında cemevlerine yer ayrılmasını sağladı. Sonrasında cemevlerinin yapımını bakım ve giderlerini belediyelere verdi, su parasını çözdü ve en son ‘cemevlerinin elektriğini de ben vereceğim’ dedi. Yani bizim çerağımızı devlet uyandıracak. Peki, devletten aldığın suyla pişirdiğin lokma helal lokma olur mu olmaz mı?
Bu noktada Alevilerin sistemle ilişkisi son derece belirsiz. Bir taraftan ‘biz de alalımcılar’ var ki şöyle bir durum var; örneğin Cem Vakfı, dava açarak ‘elektrik su parasını ödemeyeceğiz, devlet ödesin’ demişti. Bizim örgütlerimiz; AKD, Pir Sultan Abdal Derneği’nin şubeleri de ‘elektrik su parası ödemeyeceğiz’ diye dava açmışlardı. Kardeşim sen dava açmışsın benim faturalarımı devlet ödesin demişsin. Peki şimdi bu ne?
“DEVLET KUURMLARLA MUHATAP OLMAK YERİNE EN ZAYIF HALKAYA GİDİYOR”
Şimdi birkaç Alevilik türü ortaya çıkmış durumda. Bunlardan bir tanesi ‘Devlet Aleviliği.’ Bunu konuştuk. Devlet, kurumlarla muhatap olmak yerine en zayıf halkaya gidiyor. Merkez örgütlerinin elektrik, su, çimento gibi ihtiyacı yok ki ama şubenin var. Örneğin bir köyde cemevi inşaatı yarım kalmış ya da damı akıyor falan. İşte bunu biliyor ve Cemevi Başkanlığı oradan yürüyor. Şimdi merkezde niye muhatap olsun ki sonuçta altını boşalttığı zaman amacına ulaşacak. Muhtemelen şimdi elektrik su için de birçoğu gidip başvuracak ve ‘elektrik parası ödetmekle onların adamı mı olacağız?’ diyecekler.
İki; ‘Belediye Aleviliği’ var. Yani belediyelerin bir anlamda organize edip şekillendirdiği bir Alevilik tarzı var. Yani belediyeler ‘Anahtar teslimi cemevleri’ yapıyor. Kocaman binalar yapıp sanki bir şirket merkezi yaratıyorlar. Camlarla falan kaplayıp sanki bir AVM gibi inşa ediyorlar. Aleviliğin hiçbir kadim değerini yansıtmayan mimariler bunlar. Şimdi artık bunun bir de hukuki zemini var. Belediye yasası diyor ki ‘Cemevi yapacaksın’. Şimdi karşımıza 31 Mart’tan sonra yeni bir alanda açıldı, cemevlerinin coğrafyası daha da genişledi. Şimdi birçok ilde belediyeler cemevi yapacaktır. Bundan sonra belediye başkanı Cemevinde protokolde oturacaktır. Örneğin Muharrem ayında oruç açılacaktır, herkes oturmuştur, en son o belediye başkanı gelir ve herkes kenara açılır. Ya da bir cemde belediye başkanını saat kaçta gelirse gelsin dedenin yanına oturturlar falan… Cemevi yapıldıktan sonra faturalarını da ‘sen karşıla’ denilip iyice bağımlı hale geliniyor. Kendi potansiyelinle o cemevini inşa etmediğin için cemevleri kimsesiz, içleri bomboş kalıyor. Orada bir bina var ve binadaki görevliler ölü ve 40 yemeği bekliyor. 365 günün diyelim ki bir ayında Muharrem’de, Hızır’da oluyorsa tabii cem yapılıyor ve insanlar bir araya geliyorsa onun dışında kocaman bina çın çın çınlıyor. Çünkü oradaki insanların kendi emeğiyle oluşturdukları bir mekan olmadığı için bize bu yerler asimilasyon merkezi olarak dönüyor. Cemevlerinin dizaynına, mimarisine ve içine bakın, tamamen Şii, ne idüğü belirsiz resimlerle doldurulmuş. İlginç taraf, İran’da da resim yasak. Humeyni darbesine kadar Ali resimleri vardı şimdi İran’a gidin bir tane bile Ali resmi bulamazsınız. Bizimkiler, bu konuda onlardan çok daha mahirler. Kardeşim bu 12 imamların resmini nereden buldun? Böyle bir resim hiçbir yerde yok çünkü. O 12 imamlardan Naki’nin altını kapat ve sor, kimse bilemez. Peki bu İmam Naki, Alevilik’te ne yapmış, hangi işlevi görmüş? Sorsan bir gök tanrının kulu çıkıp ‘bu arkadaş Alevilik için şunu yapmış’ diyemez, çünkü yok. Şimdi bizdeki bu ruhsal bozulmayı, ideolojik çarpılmayı görüyor musunuz? Tam da devletin dediği gibi; Şiilik de İslam’ın esaslarından bir tanesi. Şiilik ile Sünniliğin arasında ne fark var? Şiilik, kendi siyasetini meşrulaştırmak için İslam’dan bir takım olayları kendi anlayışına göre yorumlayarak meşruluk zemini arayan bir anlayış.
Şimdi bu sebeplerle insanlar cemevlerine gitmiyorlar. Zaten gidip ne yapacaklar? Gençler gidip de o cemevinde ne yapacak? Şimdi Alevilik adına gençlere, insanlığa sunacak neyimiz var? ‘Neden Alevilik yaşamalı, var olmalı?’ sorusunun cevabını verilebiliyor mu? Örneğin yapay zeka Aleviye sorsak; ‘Sen bu dünyada neden var olacaksın? Doğaya, topluma katkın nedir, biz senin varlığını neden savunalım? Anlat bize’ diye sorsak ne anlatabilir? Ben zaman zaman yapay zekaya soruyorum ve cevap olarak Şiiliği anlatıyor. Çünkü bilgi dünyasında Alevilik, Şiilik olarak depolanmış. Kendin üretip zamana, koşullarına göre ortaya koyabiliyor musun? Hayır. Bir ütopyan var mı? Rıza Şehri güzel bir ütopya ama bilmem nerede kalmış. Kapitalizm koşullarında Rıza Şehri’ni yeni baştan düşünüp bütün insanlık için kılavuz olacak hale getirebildik mi? Gelebilir mi o da ayrı bir soru ama bunlar da düşünülmedi.
‘Alevilik bir felsefedir’ diye söze başlanıyor ama sorarım, Alevilik nasıl bir felsefe? Bizim yapay zekaya ‘Alevi felsefesinden ne anlıyorsun?’ diye sorsak, cevap yok.
3. Alevilik türü de bizatihi ‘Canların Aleviliği.’ İnsanların yaşadığı, var ettiği, yaşatmaya çalıştığı, bizim düşündüğümüz, savunduğumuz Alevilik diyelim.”
“BİR TANE ALEVİ KÜTÜPHANESİ, AKADEMİSİ YOK!”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Devlet bir ansiklopedi yazıyor, Kültür Bakanlığı ise 2019’da bin sayfalık bir Ansiklopedik Alevi-Bektaşi Terimleri Sözlüğü yayınlamış ama kimsenin haberi yok. Yazan kişi fena biri değil. Yazdıklarının bir takımı anlamlı olabilir ama genel olarak Aleviliğin içinden gelmeyen insanların Alevilik üstüne yazıp çizdiklerinin sorunlu olabileceğini düşünüyorum.
Şimdi diyelim ki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bir ansiklopedi yayınlayacak, bir karşılığı yok. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da Alevi Klasikleri yayınlama projesi vardı. 10 tane özel kağıda basılı kitap yayınladılar ama Alevi toplumunda bu kitapların bir karşılığı olmadı ve hiçbir anlam ifade etmedi. Asimilasyon önemli bir şey, karşısında duruş sergilemek de önemli ama bugün artık dünyanın bir numaralı ansiklopedisi Britanica olarak gösteriliyor ama ben onu kütüphaneme koymuyorum. Çünkü ansiklopedinin artık bir anlamı, değeri yok. Kimsenin ne ansiklopediye ne de kitaba baktığı var. Bütün her şey sanal dünyada gerçekleşiyor. Tabii ki yazıp orada bırakmayacaklar bunu sanal dünyaya da taşıyacaklardır. Burada asıl mesele, başkasının yaptığından çok sen ne yapıyorsun? Şimdi biz de Alevilik ansiklopedisi yazalım, ancak sen hangi Alevilik zemininde konuşuyorsun? Senin henüz bir tane akademik dergin dahi yok. Türkiye ve Avrupa’daki bütün örgütlerinin bir tane Alevi kütüphanesi yok. Diyelim ki üniversiteden bir öğrenci geldi ve Alevilik üzerine master tezi hazırlayacak, şimdi bu çocukları yönlendireceğin bir kütüphane yok. Ben birkaç yerde de söyledim; sahip olduğum kitapların tamamını bir Alevi kütüphanesine bağışlamaya hazırım. Evimde çuval çuval belge var. İnsanları Alevilik konusunda bilgilendirecek, fikir verecek bir akademimiz yok. Şimdi bugün Alevi toplumu ve örgütler, cem yöneten dede ve analardan mucize bekliyorlar. Bugün 60 yaşında olan bir dedenin, ananın Alevilik bilgisi olamaz. Çünkü 1970 yılında 10 yaşındaydı ve o yılların nasıl geçtiğini biliyoruz. 1980’li yıllar ise toplumsal olaylarla geçti, zaten Alevilerin büyük bir bölümü köyden şehre gelmişti ve bu insanlar cem, görgü, sorgu görmediler. Yani bugün dedelik yapan insanların büyük bir bölümü bu Alevi eğitiminden, ocak, talip ilişkisinden geçmemiş insanlar maalesef. Şimdi bu insanlardan vahiy, mucize bekleniyor! Şimdi bu insanlar nasıl ve nereden bilecekler? Adam bir gülbeng okuyacak, önüne kağıda yazmış. Çünkü pratiğin içerisinden gelmiyor, yaşamamış. Örneğin Pir Sultan’dan bir deyiş okuyacak önündeki klasörden okuyor. Bir de cemlerde önlerine rahle koyuyorlar, rezaleti düşünebiliyor musunuz? Yürekte ve bilinçte olmayınca rahle de şart olur. İnsanların doktor, avukat, mühendis, öğretmen olması Alevilik konusunda bilgi sahibi olacağı anlamına gelmez. Kendisini bu alanda iyi yetiştirmiş dede ve anaları bir tarafa bırakıyorum tabii, toptancı bir anlayışla biçip geçmeyelim ama genel olarak bu sorun var. Örneğin Muharrem ayı geldiğinde bazı cemevlerinde görüyorum; her gün bir imamı konuşuyorlar. Şu bilinç çarpıklığını düşünebiliyor musunuz? Şuraya varmak istiyorum, sana yönelik asimilasyoncu, eşit olmayan, hukuksuz, red ve inkar politikalarına karşı bir duruş üretebilmen için hem siyaseten hem de bilgi ile donanmış olman lazım. Yani felsefe, tarih, teoloji, arkeoloji, insanlık tarihi bilmeden, herkes bu konularda uzman olsun değil tabii ama en azından konunun ihtiyacı kadar konuşabilecek bilgi sahibi olmadan toplumun önüne çıkmamak lazım. Bilmem kaç zaman öncesinin mitolojik öyküleriyle bugün Aleviliği var edemezsin!
“ALEVİPEDİA DİYE BİR SİTE AÇALIM”
Felsefe, esas olarak mitolojiden akla geçmektir. Peki Alevilik mitolojiden ne zaman akla geçecek? Siz mitoloji anlatıyorsunuz. Tamam mitoloji güzel ve insanların yüreğini ısıtır ama bunun bir mitoloji olduğunu söylemezsen onunla yol alabilir misin? Diyelim ki kadim Yunan’ın tanrıları Zeus, Poseidon bilmem ne o zaman için bir dindi, insanların tapındığı tanrılardı bunlar ama bugün herkes biliyor ki bunlar bir mitoloji. Aleviler açısından da şimdi bir Hz. Ali mitolojisi var. Hz Ali’yi sen kendi dünyanda yeniden yaratmışsın ve ona kendi tarihselliğinin dışında, zerre kadar tarihselliği ile uyuşmayan sıfatlar, güçler, fikirler yüklemişsin. Aynı yapay zeka gibi bir ‘Mitolojik Ali’ yaratmışsın. Nerede iyi, güzel bir şey varsa Ali’ye yüklemişsin. Tarihsel Ali ile hiçbir ilgisi olmayan… Sonra da diyorsun ki ‘bu Ali gerçek’. Şimdi bunun mitoloji olduğunu kabul etsen bir mesele yok. Bunu inanç meselesi haline getirirsen gene sorun yok. Kimse sana ‘Hayır kardeşim o Ali’ye inanılır mı?’ diyemez. Ama sen bunu tarihsel bir şahsiyet olarak sunduğun zaman orada gülünç duruma düşersin. Şimdi Ali’li Alevilik mi Alisiz Alevilik mi diye tartışmalar da oluyor. Eğer mitolojik olarak kendi yarattığımız Ali diyorsan bunu neden Alevilikten çıkaralım? Ama 4. halife olan ve Hayber’e gidip Yahudilerin kellesini kesen Ali’den söz ediyorsan bunun Alevilikte nasıl bir yeri olsun? 13 kadınla evlenmiş ve 33 çocuğu olan bir Ali’den söz ediyorsan şimdi bu Ali’yi Alevilik’te nereye koyacaksın? Sen şimdi bizim Alevi’ye, ‘Ali, Osman ile bacanaktı. Kızını da Ömer’e verdi’ desen hiçbir Alevi bunu kabul etmez.
“ALEVİ DEDELERİ İSLAM TARİHİNİ BİLMİYOR”
Bizim Alevi dedeleri bir imam hatip mezunu kadar İslam tarihini bilmiyor. Herkesin tarihçi olmasını elbette ki bekleyemezsiniz ama en azından söylediğiniz alanda bilgi sahibi olmanız lazım. O nedenle diyelim ki bir ansiklopedi hazırlayacağız; peki sen bu konuların hangisinde görüş birliğine vardın da ansiklopedi hazırlayacaksın? Şimdi diyelim ki ‘Ekşi Sözlük’ ya da ‘Wikipedia’ gibi bir ‘Alevipedia’ yapalım. Bu ansiklopedi sonuçta bir birikim işidir. Didero bir ansiklopedi yazmış; Fransız ansiklopedileri bu işin piri ama yazanlara, yayın kuruluna bakıyorsun her biri alanının öncü insanları. O saate kadar hep çalışmış ve o alanlarda hep üretmiş. Hadi biz arkadaşları çağıralım ve imece usulü bir iş yapalım, sonu olabilecek bir şey değil ama en azından şuna vesile olabilir; kardeşim bu konuları gelin tartışalım, konuşalım ve yazalım. Alevipedia diye bir site açalım ve oradan yazmaya başlayalım gibi bir şeye umarım vesile olur.
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Zorunlu din derslerinde olduğu gibi bu mesele yalnızca Alevilerin sorunu değil. Alevi çocukları şöyle bir avantaja da sahip; diyelim ki imam geldi anlattı ne anlatırsa anlatsın sonuçta çocuk eve geliyor ve ‘Anne, baba, böyle saçma sapan anlamsız şeyler konuştular’ diyor. Eğer o anne baba da biraz duyarlılık sahibi ise çocuğu o söyledikleriyle bırakmayıp açıklamalarla işi biraz kurtarabilir. En azından ben lise çağındaki bizim çocuklardan biliyorum, din derslerine karşı acayip bir refleks var. Çünkü evde din iman konusunda hiçbir şey konuşulmasa bile evin ruhuyla besleniyor. Evin bir köşesinde saz diğer tarafta kitap var. Evin içinde ne Allah ne de peygamber var! Evde yaşanırken işte ‘Allah şöyle yapar, cehenneme gidersin, şeytan çarpar gibi’ laflar da edilmediği için; yani bilerek ya da bilmeyerek gardını almış. Şimdi bu ÇEDES projesi niye yalnızca Alevilerin sorunu olsun? Türkiye’de demokratlar, liberaller, Atatürkçüler, siyasi partiler neden harekete geçmiyor? Çünkü bu sonuçta bir laiklik meselesi. Zorunlu din dersleri meselesinde olduğu gibi bu mesele de Alevilere ihale edilmek isteniyor. Bu konunun doğrudan ilk muhatabı anlamında Aleviler elbette buna itiraz etmeliler ama burada şunu düşünüyorum; laiklik meselesi yalnızca Alevilere ihale edilmemeli. Bu anlamda Aleviler belki diğer güçleri harekete geçirici, tahrik edici bir noktada durabilirler ama işin sahibi Aleviler olamaz diye düşünüyorum.”
“CEMEVİNDE KUR’AN KURSU AÇMAK CEHALET VE İHANETTİR”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
“Bu cehalet ve ihanettir. Cehalet şundan dolayı; kardeşim senin hayatında Kur’an’ın ne yeri var? Sen Kur’an’ın içerisinde ne olduğunu, tarihsel olarak Kur’an’ın nasıl bir ürün olduğunu bilmezsen bunlar olur. Kur’an öğretilmesi gereken bir şey mi? Bilgi sahibi değilsin ve Aleviliğin tarihsel olarak gerek Kur’an’a gerekse de diğer kitaplarla hiçbir irtibatının olmadığı, tarihsel bir referans kaynağı olmadığını bilmiyorsan cahilsin. Biliyorsan eğer ihanet içerisindesin. Oraya gelen Alevi çocuklarını asimile etmek, onların aklını esir almaya hizmet etmek istiyorsun. Bu tamamen bir ihanet projesidir. Benim nazarımda bunun cehaletten olduğunu sanmıyorum, çünkü bu kadar söylenen söz var ve ona rağmen cemevlerinde Kur’an kursu olacaksa bu tamamen bir ihanet içinde olunduğu demektir. Ben bu işleri yapanların Kur’an konusunda hiçbir bilgi sahibi olmadığını düşünüyorum. Yani açıp Kur’an’ı baştan aşağı okumuş olduklarına dair ihtimal vermiyorum. Öyle olsaydı 600’lü yılların Arap toplumuna hitap eden, Arap toplumunun geleneğine, örfünü, hukukunu düzenleyen, tamamen o coğrafyada ve üstelik de yalnızca Kureyş kabilesine, Araplar için oluşturulmuş bir kitabın evrenselliğini düşünüp bugün 2024’te bizim insanımıza hitap edecek içeriğinin olduğunu düşünmek kadar akıl dışı bir şey olamaz. Yarım da olsa ilahiyat bitirmiş biriyim. İslam tarihine, kelama, fıkaha, sünnete ilişkin az buçuk giriş babında da olsa 2 yılda bir sürü şey okudum. Sonuçta geldiğim nokta şudur; İslam’ın Alevilikle ya da İslam’ın kitabının Alevilikle ya da İslam’ın peygamberinin, halifelerinin Alevilikle zerre kadar bir ilişkisi söz konusu değildir. İslam, Arap yarımadasına hitap eden, onların ihtiyaçlarını gören ve onların ihtiyaçları için şekillenmiş bir kitaptır. Hiçbir tarihselliği de söz konusu değildir. Bana sorarsan evrenselliği de söz konusu değildir.
Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi bir şahıs şöyle bir açıklama yaptı: ‘Biz, imam hatip okullarına Türkçe Kur’an gönderdik, gönderdiğimize de pişman olduk. Çünkü çocuklar ateist, deist oldular’. Diyanet itiraf ederek diyor ki ‘Ben İmam Hatip Lisesi’ne bu kitabı gönderdim, çocuklar bunu okudu ve deist oldu. Deist, ‘Tamam kardeşim ben bir tanrıya inanıyorum ama bu dine, bu kitaba ihtiyaç yok’ demek. Bir Alevinin şimdi gönüllü bir şekilde Kur’an kursu açması cehalet ve artı ihanet demektir.”
“CEMEVLERİNİ SOSYAL MERKEZE DÖNÜŞTÜRMEK GEREK”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Alevilere yönelik ret, inkar, asimilasyon ya da fiili saldırılar noktasında nasıl bir tutum almamız gerekir, bu Alevi bilinci ile ve Alevilikten ne anladığımızla ilgili bir şeydir. Yani hangi tehlike Alevilik için esas tehlike oluşturuyor? Birtakım meczuplar, bir takım işler yapabilirler ama ‘Bunun arkasında bir şey var mı acaba?’ diye bakmak gerekir. Ben hep şöyle söylerim, bize her havlayan köpeğe taş atsak bize taş ocakları dayanmaz. Alevi toplumu bu tür saldırılarla yüz yüze ama bugün geldiğimiz noktada Alevi varlığı kendisini nasıl korumalı; bu fiili bir barikatla olabilecek bir şey değil. Bir Alevi ruhu, duygusu, duruşu inşa etmekle olur. Yani en geçerli barikat Alevi duruşuyla sağlanabilir. Alevi bilincinin her şeyin üstünde olduğunu düşünüyorum. Alevi toplumunun, kendi varlığını korumak açısından Alevi değerlerine, esas olarak örgütlerin bunun üzerinde yoğunlaşması gerektiğine inanıyorum. Bir Alevi ütopyası inşa etmeden Alevi duruşu sağlamamız mümkün değil. Yani biz işi cenaze kaldırmaya, Alevi cemevlerini yalnızca böyle bir fonksiyonla yükümlendirmeye razı olduğumuz takdirde bir duruş üretmemiz de mümkün değil. O yüzden de burada cemevlerini bir sosyal merkeze dönüştürmek; yalnızca Alevilerin değil içinde bulunduğu bütün mahallenin ihtiyaçlarına cevap verecek bir mekanizmaya, sosyal merkeze dönüştürmek ve bizim dışımızdakilere de Aleviliği sunacak bir merkeze dönüştürmek… Yani bir ibadethaneden çok ibadetin de edildiği ama esas olarak bir sosyal merkez, bir kültür evine dönüştürmek gibi iş yapmak gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar her türlü toplantılarını, her türlü eğlencesini orada yapsın. Yani Aleviliği bu anlamda sosyalleştirmemiz, insanların hayatına dokunur bir hale getirmemiz lazım.
Bunun için gerek kendimize, gerek topluma değecek bir sosyal bilgi organizasyonuna ve akademik çalışmaya acilen ihtiyacımız var. Yoksa bu Alevilik giderek şekilsel hale geliyor.
Eğer Aleviliğin hayattan çekilen yanlarını yeniden yükleyemez, Aleviliği yeni koşullara uygun olarak yeniden fabrika ayarlarına döndüremezsen Aleviliğin sorunlarını çözemeyeceğin gibi devlet mekanizması ile harekete geçen bir güç karşısında da başarılı olamazsın. Bu da yalnızca örgütlerin işi değil, haksızlık da yapmayalım, Alevi aydınlarının, dedelerinin, siyasetçilerinin de işi bu. Burada belki de çuvaldızı aydın olarak öncelikle kendime batırmam gerekir diye düşünüyorum.”
PİRHA-Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, “2023-2024 Eğitim Öğretim Yılı Sonunda Eğitimin Durumu” hakkında hazırlanan raporu açıkladı. Raporda, “İktidar destekli kişi ve kurumların son dönemde laik eğitim ve laik yaşama yönelik tahammülsüzlüğünün sözlü ve fiziki saldırı boyutuna taşınmış olması endişe vericidir. İktidardan güç ve destek alan gerici güçlerin tüm tehdit ve provokasyon girişimlerine rağmen laik eğitim ve laik yaşam mücadelemiz kesintisiz sürecektir” denildi.
Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak ve yönetim kurulu, 2023-2024 Eğitim Öğretim Yılı Sonunda Eğitimin Durumu” raporunu açıkladı. Rapor, Eğitim Sen Genel Merkezinde yapılan basın açıklaması ile kamuoyuna sunuldu. Raporu, Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.
“ÇEDES VE MESEM PROJELERİNİ EĞİTİMİN SİYAM İKİZLERİ OLARAK TANIMLAMAK MÜMKÜNDÜR”
Kemal Irmak eğitimde yaşanan sorunların artmaya devam ettiğinin altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli vakıf ve derneklerle iş birliği halinde hayata geçirilen ÇEDES benzeri proje ve protokoller, başta öğrencilerimiz olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemiş, özellikle okullarda ve okul dışında yürütülen dini içerikli ÇEDES faaliyetleri (cami ziyaretleri, mezarlık temizliği, sınıfların içinde Kâbe ve mezar maketleri ile yapılan dini ritüeller) belirgin şekilde artmıştır. MESEM projesi ile öğrenciler ‘stajyer emeği’ ve ‘beceri eğitimi’ adı altında patronlara ucuz işgücü olarak pazarlanmaktadır. ÇEDES ve MESEM projelerini eğitimin siyam ikizleri olarak tanımlamak mümkündür” dedi.
“442 BİN 643 ÖĞRENCİ SİSTEMİN DIŞINDADIR”
Irmak şunları ifade etti:
“Resmi verilere göre Türkiye’de resmi ve özel okullarda zorunlu örgün eğitim sisteminde kayıtlı 17 milyon 558 bin 25 öğrenciden, 442 bin 643’ü sistemin dışındadır. Eğitimin bütün kademelerinde, özellikle ortaöğretimde okullaşma oranında bölgesel farklılıklar bulunmaktadır. Kız çocuklarının okullaşma oranında görece artış olmasına rağmen, bu artışın mezuniyet oranlarına birer bir yansıdığını söylemek mümkün değildir. MEB’in açıkladığı veriler, okul terki ve devamsızlık konusunda en sıkıntılı kurumların ortaöğretim kurumları olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra okullarda kayıt parası istenmesi, beslenme ve servis sorunları, kırtasiye, üniforma fiyatlarının iki üç kat artması okul devamsızlığı arttırıcı rol oynamaktadır.”
“ÇOCUKLAR VE HAKLARINA YÖNELİK TEHDİTLER SÜRÜYOR, BESLENME SORUNU ACİL ÇÖZÜM BEKLİYOR “
“Çocuklar sağlıklı gıdaya, suya, eğitime erişememekte, çocuk yaşta evlendirilmekte, istismara uğramakta ve tutuklanmaktadır” diyen Irmak, “Son yıllarda çocukların eğitime erişim hakkı başta olmak üzere, en temel haklardan faydalanması ciddi oranda azalmıştır. Türkiye’de son 22 yılda 17 yaşın altında doğum yapan çocuk sayısı 577 bin 49; 15 yaşın altında doğum yapan çocuk sayısı ise 21 bindir. 2023’24 eğitim öğretim yılında öne çıkan sorunlardan birisi de öğrencilerin beslenme sorununa ilişkin olmuştur. Türkiye’de çok sayıda öğrenci okula kahvaltı yapmadan gitmekte, yine birçok öğrencinin okulda yemek yemeden günü tamamladığı ve eve döndüğü görülmektedir. Türkiye’de bugün her 5 çocuktan biri derin yoksulluk sorunları ile yüzleşmekte, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşamamaktadır” diye belirtti.
“İKTİDARIN SİYASAL HEDEFLERİNE GÖRE HAZIRLANAN YENİ MÜFREDATI REDDEDİYORUZ”
AKP iktidarını yeni müfredat düzenlemesini reddettiklerini ve bunun için mücadeleye devam edeceklerini belirten Kemal Irmak, şöyle devam etti:
“Müfredat değişiklikleri okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lisede işlenecek derslerin içeriği ve bunlarla ilgili önemli ve tüm toplumu ilgilendiren düzenlemelerdir. Müfredat değişikliklerinde laik ve bilimsel eğitim geri plana itilirken, bütün ders kitaplarında ‘milli ve manevi değerler ’in merkeze alındığı görülmektedir. MEB’in ‘yeni müfredatı’, düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, itiraz etmeyen nesiller yetiştirmek amacıyla hazırlanmıştır. Müfredat değişikliklerini sadece pedagojik açıdan eleştirerek, ders kitaplarında yapılan değişiklikleri eğitim biliminin temel ilkeleri üzerinden ele alarak değerlendirme yapmanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Bugün karşımızda eğitim programlarında yapılan teknik değişikliklerden çok, iktidarın siyasal programına paralel olarak hazırlanmış bir eğitim müfredatı bulunmaktadır
Laik eğitimde müfredat/öğretim programları, dini kural ve referanslara göre değil, bilimsel bilgiler üzerine kurulmak zorundadır. Laik bir ülkede devlet, bütün dinler, inançlar ve inançsızlar karşısında tarafsız olmak, bütün yurttaşlara eşit mesafede durmak zorundadır.”
“ANADİLİNDE EĞİTİM SORUNU HALA ÇÖZÜM BEKLİYOR”
Kemal Irmak, ana dilde eğitimin temel bir insan hakkı olduğunun dünya çapında kabul gördüğünü hatırlatarak, “Anadilinde eğitim, çocukların zihinsel gelişimlerinin, öğrenme yeteneklerinin ve sağlıklı bir kimlik edinmelerinin olmazsa olmaz koşullarındandır ve eğitim biliminin en temel ilkesidir. Bireylerin kendi anadillerini eğitim ve öğretimde kullanmalarının ve diğer kültürlerin özgürce gelişmesi için gerekli ortamın bir an önce yaratılması gerekmektedir” diye ekledi.
Irmak, laik eğitim ve laik yaşam mücadelelerinin kesintisiz süreceğinin altını çizerek şu ifadeler ile açıklamayı sonlandırdı:
“İktidar destekli kişi ve kurumların son dönemde laik eğitim ve laik yaşama yönelik tahammülsüzlüğünün sözlü ve fiziki saldırı boyutuna taşınmış olması endişe vericidir. İktidardan güç ve destek alan gerici güçlerin tüm tehdit ve provokasyon girişimlerine rağmen laik eğitim ve laik yaşam mücadelemiz kesintisiz sürecektir.”
PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, zorunlu din dersleri ve ÇEDES projesi nedeniyle ciddi bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarını söyledi. Arslan, “Ne yazık ki yürütmüş olduğumuz tüm çalışmalara rağmen bugüne kadar bir aile dahi çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için müracaatta bulunmadı” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, zorunlu din dersleriyle yürütülen asimilasyon politikasına ilişkin PİRHA’ya konuştu.
Zorunlu din dersleri ile ilgili ciddi bir mücadele yürüttüklerini belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, “Genel merkezin (PSAKD) ‘zorunlu din derslerini istemiyoruz’ biçiminde hazırladığı formlar vardı. ‘Ben çocuğumun din derslerinden muaf tutulmasını istiyorum’ içerikli o formları veliler doldurup okula vermesi gerekiyor. Okul 15 gün içerisinde ya kabul edecek ya da reddedecek. Okul, ‘Çocuğunuz zorunlu din dersleri görmek zorunda’ dediği zaman da dava açılması gerekiyor” dedi.
“CANLARIMIZA 30 ADET FORM DAĞITTIK BİR TANESİNDE GERİ DÖNÜŞ OLMADI”
Geçen yıl 30 tane form dağıttıklarını ancak bir tane bile geri dönüş olmadığını vurgulayan Arslan, “Sonrasında aradık dedik ki canlar ciddi bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıyayız. Sonradan zaten ÇEDES getirildi. ÇEDES zaten başlı başına bir bela” diye belirtti.
“7-8 YAŞINDAKİ ÇOCUKLARIMIZA ZORLA NAMAZ KILMAYI ÖĞRETİYORLAR”
7-8 yaşındaki çocuklara okulda önce namazı öğrettiklerini belirten Arslan, şunları kaydetti:
“Temsili maketten tabutlar konup cenaze namazı kılınıyor. Çocuklarımızın kafalarını karıştırıyorlar. Biz bununla mücadele etmek zorundayız. Ne yazık ki kimse formu doldurup getirmedi. Hatta şunu da söyledik: Ne çocuğunuz ne de siz deşifre olacaksınız dava sürecinde. Avukatlar sağ olsunlar bize gereken bilgileri verdiler, bize yol gösterdiler. Ama bu konuda bizim canlarımız hiçbir girişimde bulunmadı sonra ÇEDES olayı çıktı.
Genç bir avukat arkadaşımız ne gerekiyorsa yaparız, dedi. O toplantıdan sonra tekrar bizim şubemizde bir toplantı gerçekleştirdik. Tekrar anlattık, birkaç canımız ‘tamam’ benim torunum var getireyim dedi. Daha sonrasında sorduğumuzda annesi izin vermiyor onun için bir şey yapamıyoruz dediler. Adeta ülkede bir korku imparatorluğu yaratılmış durumda. Benim torunum olsa, çocuğum olsa gözümü hiç kırpmadan o formu verirdim. İsterse çocuğumu okuldan atsınlar. Biz bunu bir türlü anlatamadık.
Geçen hafta burada bir danışma kurulu yaptık, yine gündeme getirdik. Biz bunu gündeme getirince, ‘bunlara girmeyelim, çocuklar okula gidiyor, deşifre olur. Bu bizim için çok büyük bir sıkıntı, dediler.”
“BİZİM İÇİN BÜYÜK TEHLİKE”
Zorunlu dersi din derslerini, ÇEDES projesini kabul etmediklerini belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, “Bu bizim için büyük bir tehlike, büyük bir asimilasyon projesi ama bununla ilgili tekrar anlatacağız, tekrar konuşacağız, canlarımızla bir araya gelmeye çalışacağız ve var gücümüzle uğraşacağız. Çünkü bu bizim için büyük bir tehlike. Benim çocuğum bir başkası gibi yetişmek zorunda değil” diye konuştu.
PİRHA-Alevilerin son yıllarda ciddi bir asimilasyon tehdidiyle karşı karşıya kaldığını dile getiren Adıyaman Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adıyaman Şubesi Eş Başkanı Melek Ruşen, Alevi Dedelerinin maaşa bağlanmasının Alevi inancında yerinin olmadığını ifade etti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Alevileri kendisine bağlamak için kurmuş olduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na tepki gösteren Demokratik Alevi Dernekleri Adıyaman Şubesi Eş Başkanı Melek Ruşen, “Alevilikte maaş verme yoktur, çeralığ vardır.” şeklinde konuştu.
“AMAÇ ALEVİLERİ ÖZÜNDEN KOPARMAKTIR”
Ruşen, Aleviler üzerinde uygulanan politikalar hakkında şu ifadelerde bulundu:
“Son dönemlerde Aleviler üzerinde ciddi bir asimilasyon politikası var. Özellikle ÇEDES projesi ondan önce çıkarılan torba yasası, Alevi-Bektaşi Başkanlığı’nın kurulması ve Alevi Dedelerine maaş bağlanması gibi birçok çalışma var.
Bu kadar çok projenin çıkarılmasındaki amaç Alevileri doğasından, özünden koparmaktır. Kendi inançlarından, değerlerinden koparılmaya çalışılıyor. Burada ciddi bir asimilasyon uygulanıyor Aleviler üzerinde.”
“ALEVİLİK İNANCI BİR TORBA YASAYA SIĞDIRILAMAZ”
Dedelerin bugüne kadar maaş almadığına da vurgu yapan Ruşen, “Dedelik halktan alıp halka vermiştir. Aleviler semahlarıyla, deyişleriyle, gülbenkleriyle ve ritüelleriyle Hakk’a olan inancını ve bütünlüğünü dile getirmiştir. Alevi inancı bir torbaya, yasaya sığdırılacak inanç, folklor değildir. Buna karşı Alevi Dedelerimizin de maaşı red etmesi gerekiyor. Halkımız Aleviliğin çerağıyla ayakta durmuşlardır. Biz de çeralığ vardır” şeklinde konuştu.