Etiket: çilem küçükkeleş

  • ‘Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak’-VİDEO

    ‘Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk. Küçükkeleş, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin “AKP ile barış” şeklinde yorumlanmaması gerektiğini vurgulayarak, “Barış, AKP’nin eline bırakılacak bir şey değil. AKP ile yapılan bir şey de değil. Barış, bir değişim, dönüşüm meselesi, birlikte yaşama kültürüdür ki buna en çok Alevilik davet eder” değerlendirmesinde bulundu.

    Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlanırken, PKK’nin feshi ve silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.

    Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.

    Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınların, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.

    KADIN MÜCADELESİ, SOKAKTA KALMA KONUSUNDA ISRAR ETTİ”

    PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Çilem Küçükkeleş: Aslında ‘süreç’ deyince, böyle her başlayan süreç sanki yeni bir başlangıçmış gibi algılanıyor ama bir süreç vardı ve devam ediyor zaten. Aslında bunu 2013’ten beri almıyorum. Türkiye ile Kürt hareketinin konuşmaya başladığı andan itibaren yürüyen bir süreç var. Bu süreç dönem dönem konuşulabilen ama dönem dönem de konuşulamadığı anda çok büyük çatışmaya dönen bir süreç. Bizim de ömrümüz bu sürece tanıklık etmiş bir ömür.

    AKP hükümetinden bugüne doğru bakarsak 2013’ten bir de 2025’ten biraz bahsetmek isterim. Tam ‘bu aralıkta kadınlar ne yaşadı?’ meselesine bakarsak eğer konuşulduğu dönemler aslında Kürt hareketi ile Türkiye’nin konuşmaya başladığı andan itibaren herkes konuşmaya başladı ve her alan bir konuşma mekanına dönüştü. Her sorun bir müzakere meselesine dönüştü ve çatışmadan çıkan hal, aslında hem ülkeyi hem de kadın mücadelesini büyüten bir yerde durdu. O dönemde iyi hatırlayalım; yine kadınlar, bunu ciddi bir örgütlülük meselesine de dönüştürdü. Kadınlar, İmralı’da yapılan görüşmeye de dahil olmaya çalıştılar. Yani Barış İçin Kadın Hareketi, zaten öncesinden kurulmuştu. Kadınlar, bir şekilde müzakere masasına oturtmak için de ciddi bir mücadele verdiler.

    Bu müzakere etme hali bittiği andan itibaren hiç kalkmayan bir OHAL süreci yaşadık ve ne zaman konuşma bitti, biz kadınlar açısından kazandığımız bütün haklar da, AKP iktidarı tarafından askıya alındı. İşte o beka meselesi, o ‘terörle mücadele’ içindeki mesele, bu ülkede aslında topluma karşı devletin, kendinde en suç işleme hakkı bulduğu yıllar oldu. Çatışmalı, gerilimli, kaoslu dönemler de her zaman sadece devletin değil, erkekliğin de hortladığı dönemlerdir. Ve artık o kadar kaos içerisinde kadına yönelik şiddet görünmez kılınır. Kadına yönelik cinayetler sıradanlaşır. En nihayetinde kadın mücadelesi, zaten sokakta kalma konusunda ısrar etti ama çok da darbelendiği bir süreç geçirildi.

    SİVİL TOPLUMU, BUGÜNE KADAR EN DARBELEMİŞ İKTİDAR

    Toplam sürece bakarsak Türkiye kadın hareketi açısından aslında sokakta kalmakta en ısrar eden ve en olmaz, en ‘eylem yaptırmayız’ denilen yerde eylemini yaptı. Hatta kadınları, toplumun inançlarına karşıymış gibi gösteren bir İçişleri bakanına rağmen, işte ‘ezanı ıslıkladılar, dinlemediler’ vesaire gibi saldırılarına rağmen… Bugün o içişleri bakanı yok ama Türkiye kadın hareketi olduğu yerde duruyor!

    Özelde Aleviler açısından bakarsak eğer bu süreç, sivil toplum kuruluşlarını, demokratik hareketleri de en zayıflatan, neredeyse toplumsuz kılan, başkanı, yönetimi olan kurumlara dönüştürdü. Kurumların çevresinde toplumun çok da toparlanamadığı bir hale getirildi. AKP, Türkiye’de sivil toplumu, bugüne kadar en darbelemiş iktidarlardan biri ve bu darbeleme hali de elbette ki mücadele alanlarını zayıflatan ama aynı zamanda bu kadar suç, bu kadar kirlilik, bu kadar çamurun içerisinde de temiz kalmayı zorlaştıran dönemler oldu.

    Hepimizin tüm hakları askıdaydı bu süreçte. Her an bir kanun hükmünde kararname (KHK) ile elimizden çalınabilen haklara dönüştürdü AKP. İstanbul Sözleşmesi, bu konuda hani kadın mücadelesi açısından en askıda tutulan ve en sonunda bir KHK ile kaldırılan bir yere geldi. Savaşın hali ve ahvali budur diyebilirim.

    “EŞİT BAŞKANLIK İLAN ETMEK ÇOK GÜZEL BİR ŞEY AMA…”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Dünyadaki özgürlük mücadelelerine bakarsak eğer Kürt hareketini diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bizim ‘eşitsizliğin anası’ olarak terimlediğimiz ve en nihayetinde bütün eşitsizliklerin üzerine kurulduğunu düşündüğümüz kadın-erkek eşitsizliği meselesi. Aslında en ana temelden başlayan, bunun üzerine yoğunlaşan bir hareketti. Dünya üzerinde en uzun mücadeleyi yürüttü. Kadınlar da bu mücadele içerisinde çok bedel ödeyen, emek veren hem de kendi özgün mücadelesini de erkek olmadan da dünyada bir kadının ne yapabileceğini kendi başına planladığı, bir akıl yaratabildiği için de bugüne kadar geldiğini ve bugün bu süreci konuşuyor olabildiğimizi düşünüyorum. Bunun Alevi kadınlar açısından önemi şu ki bir kadın örgütlenmesi meselesinde Kürt hareketinin kadın bakışı, kadın örgütlülüğü herkese güç veren bir yerde durdu.

    Mesela Alevi toplumunun da çok eleştirdiği, sürekli erkeklerin başkan olma meselesi… Bu eleştiriler hem Kürt hareketinin hem Türkiye kadın hareketinin, bu ülkeye öğrettikleri diyelim. Ama ‘Alevi hareketinde buna ilişkin bir çıkış yaşandı mı?’ dersek maalesef o çıkışı yakalayamadık. İşte eş başkanlık meselesini bile HDP politikasıymış gibi görüp yanaşmakta, uzak durmakta kararlı durdular.

    Eşit başkanlık ilan etmek çok güzel ama ilanı kolay, inşası çok zor bir şey. İnşa konusunda Alevi hareketinde şöyle bir duygu mevcut; ‘hakkınızı verdik ya daha ne istiyorsunuz?’. Türkiye hareketi açısından ise şu bir kazanımdır; meclis örgütlenmesi esas alındı. Meclis elbette ki Alevilerin aslında en iyi bildiği örgütlenme modeli. İnancın kendisine tarif ettiği şey şu; Meclis olmak, birlikte konuşmak, birlikte karar vermek meselesidir. Ama kadın meclisinin varlığı da Alevi hareketinin demokratikleşmesi konusunda yeterince etkide bulunamadı. İlan etmek, adını koymak elbette ki yeterli çabalar değil. Bunun öyle bir zemini olmalı ki Alevi hareketinde kadınların da en nihayetinde oraların politikalarına, işleyişlerine, şekillenişlerine, mekanlarına etki edebilir bir noktaya gelebilmesi gerekiyor. Biz henüz o etkiden bahsedemiyoruz ama geçirdiğimiz 10 yıl içerisindeki Türkiye’nin kaoslu hali, AKP iktidarının antidemokratik yapılanması, topluma her şeyi suç sayıp, ifadesiz bırakıp, kendinin de her türlü suçu işleme hakkı oluşturması tabii sadece Alevi hareketi değil, tüm demokratik hareketleri de etkileyen bir yerde oldu.

    DEVLETİN KÜÇÜLDÜĞÜ, TOPLUMUN BÜYÜDÜĞÜ BİR SÜREÇ”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Sürecin başarıya ulaşması uzun yıllar alacak bir şey. Başta bunu söylemek lazım. Hani barış deyince toplumda şöyle bir algı var ‘hadi bir an önce barıştık, oldu bitti’ meselesi değil. AKP gerçekten de toplumu çürütüyor. Bu tufana karşı bir Nuh’un gemisine ihtiyaç var! Aslında yeniden inşaya ihtiyaç var. Bu da ciddi anlamda zaman alacak bir şey. Kazanımlar meselesini de elbette ki toplumu şu olursa kazandı sayacağız; barış dediğimiz şey ayrı, demokratik toplum dediğimiz ayrı. Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak. Şu anda devlet, insanların yatak odasına kadar girmiş durumda. Bağını, bahçesini, zeytin ağacını, her şeyini kendi mülkü sayar durumda. Her şeyi belirlemek istiyor. Kaç çocuk yapacağımıza kadar karar almak istiyor ama bu alanda daralır, devlet, kendi alanına çekilir, toplum tam da toplumsallığıyla vicdanıyla, hayatı daha fazla yürütebilir ve toplumun kararlarını sadece uygulayıcı bir noktaya devlet düşerse, biz evet o zaman demokratik toplum meselesi inşa olmuş diyebiliriz.

    AKP, 2013’te de açılımlar yaptı ve bu süreç içerisinde aynı zamanda İmralı’da Sayın Öcalan’la görüşüyordu. O dönem ‘Kürtlere ne hak verilecek, nasıl olacak, anadillerinde konuşabilecekler mi?’ gibi bir pazarlık meselesi vardı. Ama bu kez Kürt hareketi, Sayın Öcalan da bu durumu başka bir noktaya çekti. Yani devletin bize verdiği değil tam tersi bu devletin değişmesi üzerine bir model kurdu.

    AKP yeniden Alevilerle ayrı, Romanlarla ayrı, şunlarla ayrı deyip toplumun hep birlikte demokratik mücadele vermesi yerine herkesin kendi derdine düşmesi ve herkesin AKP’nin kapısından hak dilendiği bir pozisyona çevirmeye çalışıyor. Hani duyduk Alevi hareketinden de çeşitli öneriler alıyor. Ama aynı zamanda kendisi bir Alevi açılımından bahsedip, Aleviler hakkında karar vermek istiyor. Karar verip ‘ibadethanenizi sayarım’ demek istiyor. Bunu yalnız Aleviler değil, hepimiz reddetmeliyiz. Çünkü artık bu devletin verdiğini, bir kaosta yeniden elimizden aldığı bir sistem olduğunu biliyoruz. Doğal olarak da al verin değil, birlikte demokratikleşebileceğimiz; zaten demokratik olunduğunda kimsenin hakkının yenmeyeceği, hiçbir şeyin inkar edilmeyeceği bir düzen kurmak durumundayız.

    Ayrı ayrı masaları her kesim bence reddetmeli. Biz toplumuz, bütünüz. Mesele sadece Kürt’le barışmak değil. Hepimizle savaştı bu devlet, zeytin ağacına kadar. Yani savaş açmadığı hiçbir kesim kalmadı. Savaş dediğimiz şey de sadece elinde silah olma meselesi de değil. Bu kadar şiddet ortamının yeniden şiddetsiz bir yaşama dönüşebilmesi için demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç var. Hepimizin tam da bu talep etrafında toparlanıp ortak mücadele etmemiz gerek.

    BARIŞI SÜREKLİ DİNAMİTLEYEN BİR AKP İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    -Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir? Neler önerirsiniz?

    AKP hepimizi tedirgin ve kaygılı tutmak için her türlü politikayı işliyor. Çünkü barış, en çok AKP’nin işine gelmiyor. İktidarda kalmanın yönteminin kaos olduğunu düşünüyor. Ama aynı zamanda koşullar, onun bunu sürdürmesine de çok müsait değil. Hani o bahsettiğimiz ‘toplum barış istiyor ama AKP’ye güvenilmiyor’ meselesini sürekli körükleyen ve toplumu sürekli güvensiz bir yerde tutmak için tüm politikaların, yani barışı sürekli dinamitleyen bir AKP ile karşı karşıyayız. Barış, AKP’nin eline bırakılacak bir şey değil. AKP ile yapılan bir şey de değil. Barış, bir değişim, dönüşüm meselesi, birlikte yaşama kültürüdür ki buna en çok Alevilik davet eder. ‘Bir olun’ meselesi böyle bir şeydir. Karıncayla da birlikte yaşadığınızı, onun da yaşam hakkını; yani sadece insanın değil, doğadaki tüm canlıların da yaşam hakkını gözeterek birlikte yaşama kültürü meselesi Aleviliğin en büyük çağrısıdır.

    Bizim en büyük temsillerimizden Hacı Bektaş’ın kucağındaki aslanla ceylandır. Aslan devlettir, ceylan halktır değil mi? Aslan avcıdır, ceylan avdır. Doğal olarak biz, toplum olarak kimsenin av, kimsenin avcı olmadığı bir toplum hayalidir. Barışı en iyi tarif edecek, dönemin en çok sözünü kuracak topluluk Alevilerdir. Sadece kadınlar değil, tüm Alevilere bugünlerde hünkarın kucağı olmak düşer. Ama buna ne kadar yakınız dersek, dediğim gibi o tedirgin halden çıkıp dönemin sözünü söylemek konusunda da eksiklikler var. Bu eksikliği Alevi toplumunda değil, Alevi örgütlülüğüne diyorum. Çünkü Türkiye’deki bütün demokrasi hareketlerinin en güçlü katılımcısı Aleviler oldu. Bu ülkede çok hakkımız var. Bu ülke demokratik olsun diye çok bedel ödedik. İşte silah yakma töreni olduğunda da başında bir Alevi kadın vardı. Aleviler her yerde çok güçlü duruyor ve mücadelenin neredeyse bel kemiği halindeler. Ama Alevi örgütlülüğü açısından şunu söylemek isterim. Bir Alevi olarak çok üzgünüm. Bu kadar hayatı değiştirecek olaylar gelişti ama Alevi hareketi o dönemde Alevilerin sözünü söylemek konusunda eksik kaldı. Benim söylemem kişisel bir şeydir ama örgütlü yapı söylerse evet ‘Aleviler de burada durdu’ diye tarihe not düşmek meselesidir.

    Silah yakma töreni beni en heyecanlandıran gelişmelerden biriydi. Bu kadar büyük bir gelişme oluyor, 50 yıllık çatışma sonrası bir örgüt kendini feshediyor; bizim hep önerdiğimiz ‘silahsız, cana kıymayan, ne yaparsak sözle yapalım’ dediğimiz yer hayat buluyor ama buna ilişkin kayda geçen açıklamalar maalesef gelmedi.

    Saraylar, saltanatlar bu coğrafyada çok yıkıldı. Bize karşı çok zalim iktidarlar oldu. Hepsi gitti. Biz kaldık. Niye? Hakikatten yana kalabildiğimiz için. Bu ülkede hiçbir katliama elimiz bulaşmadı. Doğal olarak da öyle bir yerde durduk ki ne iktidara baktık ne başka bir yere. Topluma baktık ve öyle hareket ettik. Şimdi de öyle günlerden geçiyoruz. Türkiye’de büyük bir değişim de olabilir. Ama masaları yıkıp kaosa çevirmek isteyenler de olabilir. Tam da ‘kaosa dönmesin, masalar yıkılmasın’ sözünün gücü çok daha fazla vücut bulsun diye çokça yapacakları ve bu konuda çok deneyimi olan bir topluluğuz. Bunu, tüm topluluklardan esirgememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mesele hepimizi bağlayan bir mesele.”

    “27 ŞUBAT’TAN ÖNCE KADINLAR, BİR HAZIRLIK İÇERİSİNE GİRDİ”

    -Mecliste çalışmaları devam eden komisyon, Alevi kadınlarını ne oranda temsil ediyor?

    Aslında komisyonun ilk toplantısında dinleyeceği kesim Aleviler olmalıydı. Çünkü Kürtler ve Aleviler; yani gördükleri zulüm, ötekileştirme, nefret suçları meselesi açısından en önce dinlenmesi gereken kesimlerdi. Komisyon aslında ilk olarak ‘Kürtlerin beni temsil ediyor’ dediği kişiyle; Sayın Öcalan’la ve Alevi hareketiyle görüşmeliydi. Nüfus büyüklüğü, kapsayıcılık açısından Kürtler ve Aleviler ilk görüşülmesi gereken kesimlerdi.

    Komisyonda kadın sayısı mesela çok az. Bunun önüne geçmek için daha bu komisyon kurulmadan Barış’a İhtiyacım Var İnisiyatifi kuruldu. Dışarıdan da nüksedebilir, değiştirebilirsiniz. Ama komisyon Alevi hareketini henüz dinlemedi. Bu çok geç kalınmış bir şey. Bu konu konuşulduğu andan itibaren 27 Şubat’tan önce kadınlar, bir hazırlık içerisine girdiler. Yani Türkiye bir sürece gidiyor ve ‘biz bunu nasıl karşılayacağız, ne söyleyeceğiz, neresinde duracağız’ diye anında bir toparlanma gerçekleşti. Mesela benzeri Alevi hareketinde de olmalıydı. Türkiye başka bir sürece gidiyor. Hani o çok kullanılan deyimle ‘Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor ve biz Aleviler olarak nerede duracağız?’ diye bir araya gelmeli ve mutlaka bir çalıştay yapmalıydı. Hala süreç yürüyor.

    Saray habire ‘Aleviler gelin, size bir açılım yapacağım’ diyor. Komisyona gidilmesini desteklerim ama Alevilerin saraya gitmesinden çok rahatsız olurum. Meclis, bizim esas alabileceğimiz bir yerdir. Yani meclisle başladı bizim sorunlarımız. Bu meclis, yanlış anayasa yaptığı için biz 100 yıldır yok sayıldık.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı
    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’
    Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?

  • Bahçelievler Cemevi’nde 8 Mart paneli-VİDEO

    Bahçelievler Cemevi’nde 8 Mart paneli-VİDEO

    PİRHA- Bahçelievler Cemevi’nin düzenlediği ‘Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde’ panelinde Alevi inancında kadın erkek eşitliği sorgulanarak, “Hacı Bektaş Veli’ye sahip çıktığımız kadar Kadıncık Ana’ya sahip çıkmalıyız” denildi.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında Bahçelievler Cemevi ‘Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde’ adlı bir panel düzenledi. Nermin Yeter’in moderatör olduğu panelde Prof. Dr. Çiğdem Boz, Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Araştırmacı-Yazar Kıymet Erzincan Kına konuşmacı olarak yer aldı. Panelde Alevi inancında kadının yeri ve rolü, Alevi toplumunda kadın-erkek eşitliğinin ne ölçüde pratiğe dökülebildiği konuşuldu.

    “ALEVİLİKTE KADIN İSİMLERİ UNUTTURULDU”

    Panelde ilk olarak konuşan Kıymet Erzincan Kına, kadın meselesinin yalnızca kadınları ilgilendirmediğini belirterek bunun bir insan hakları meselesi olduğunu ve erkekleri de kapsadığını ifade etti. Kadınların özellikle yazılı tarihte yok sayıldığını ve bir köksüzlük yaratılmak istediğini söyleyen Kına, “Bize özellikle köksüz ve öksüzsünüz diyorlar. Piriniz, ananız, dedeniz yok diyorlar. Kadıncık Ana’yı bu yüzden unutturdular. Hangi yazılı kaynakta Kadıncık Ana var? Kendi içimizde de bu ayrımı yapmışız. Hacı Bektaş Veli’ye sahip çıktığımız kadar Kadıncık Ana’ya sahip çıkmamışız. Bunun yok edilmesine göz yummuşuz” diye konuştu.

    “MÜCADELE ETMELİYİZ”

    Prof. Dr. Çiğdem Boz, konuşmasına Suriye’de yaşanan katliamlara değinerek başladı. Katledilenlerin Alevi kimliklerinden dolayı kıyımdan geçirildiğinin altını çizen Boz, bunun karşısında mücadele etme çağrısı yaptı. Eşitsizliğin binlerce yıldır ezildiğinin altını çizen Boz, “Kadınlar olarak niye herkesin arkasını toplamak zorunda kalıyoruz? Bu alıştırılagelmiş bir durum ve oldukça sorunlu. Bunu kırmalıyız ve bize biçilen rolleri kabul etmemeliyiz” diye belirtti.

    “YOL’UN TALİBİ OLARAK BİRLİK İÇİNDE YAŞAMALIYIZ”

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş ise, insanın doğaya hükmettiği zaman eşitsizliğin varoluduğunu vurgulayarak, “Yol’un talibi olarak birlik içinde yaşamalıyız. Aleviler açısından da birlik kavramı önemli. Birlik içinde, cümle canla yan yana olmalıyız. Birlik bozulunca çok büyük bir kaos dünyayı ele geçirdi” ifadelerine yer verdi.

    Suriye’de yüzlerce Alevinin katledildiğinin altını çizen Küçükkeleş, “Esad uçağa binip gittikten sonra ‘Esad artıkları’ deyip Alevileri katlediyorlar. Aleviler Türkiye’de buna tepki göstermek istediğinde her taraf kapatıldı. Bunu kabul etmek mümkün değil” şeklinde konuştu.

    Panel okunan deyişlerle son buldu.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Alevi kadınlar eşitlik mücadelesinde kararlı’-VİDEO

    ‘Alevi kadınlar eşitlik mücadelesinde kararlı’-VİDEO

    PİRHA- Asimilasyonun Aleviliği Sünnileştirmek ve erkekleştirmek istediğini belirten Alevi aktivist Gazeteci Çilem Küçükkeleş, bunun yansımaları olarak Alevi kadınların eşit olmadığını dile getirdi. Küçükkeleş, “Bu devlet bizi asimile etmek istemiyor, aynı zamanda Sünnileştirmek ve erkekleştirmek istiyor. Aleviliğimizi yaşamadığımız sürece eşitliğimizi kaybeden bir yere geldik. Alevi kadınlar eşitlik mücadelesinde olduğundan daha kararlı” diye konuştu.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi Kadın Meclisi, 8 Mart etkinlikleri kapsamında Alevi aktivist Gazeteci Çilem Küçükkeleş’in katılımıyla Çiğli’nin Güzeltepe Mahallesi’nde bulunan Kadın Dayanışma Derneği’nde söyleşi düzenledi. Söyleşide “Kadınlar özgürlüğe yürüyor, özgürlük için örgütleniyor, mücadelemizi yükseltiyoruz. Hak ve hakikat ocağın sahibi kadındır” pankartı asıldı. Döviz olarak ise “Jin jiyan azadi”, “Turna avazıyla direnen kadınlara bin selam olsun”, Hak ve hakikat mücadelesinde pervane olan kadınlara aşk olsun” dövizleri asıldı. Söyleşinin moderatörlüğünü Fadime Dapaklı yaptı. Söyleşiye çok sayıda kadın katıldı.

    Söyleşi öncesinde hak ve hakikat mücadelesinde Hakk’a yürüyen kadınlar için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

    Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi Eş Başkanı Nebat Çelik, Kırmancki yaptığı konuşmasında, “Kadınlar hak be hakikat mücadelesinde çokça mücadele verdi. Tarihimiz, kültürümüz. Yolumuzu bugüne kadar kadın getirmiş, yolu sürmüş. Çocuklarımıza inancımızı öğretmeliyiz. Hakikat kendini kadının yolunda ispat ermiştir.

    “ALEVİLİKTE BİRLİK BOZULDUĞUNDA İKTİDAR, ÇATIŞMA BAŞLAR”

    Aleviliğin en büyük çağrısının birlik olduğunu söyleyen Küçükkeleş, “Biz Aleviliğimizi tek başımıza evimizde yaşayamıyoruz. Kurumlarımızın kentlerde verdiği emek çok değerli. Aleviliğin insanlığa çok büyük bir çağrısı var; buda birlik olmaktır. Alevilik birlikte yaşadığınızı unutmayın der. Bu yaşam hakkının barış içerisinde sürebilmesi içinde barışa ihtiyaç var. Bu birlikte yaşam bozulduğunda çatıştıran, sömüren bir yere götürüyor. Çokça farklı sebeplerden geldiğimiz bu kentlerde Aleviliği yaşamaya çalışıyoruz” dedi.

    “ALEVİ KADINLAR OLARAK EŞİT OLMADIĞIMIZI BİLİYORUZ”

    Alevi kadınların özgür olduğunun en büyük savunucusunun Alevi erkekler olduğu belirlemesinde bulunan Küçükkeleş, “Alevilikte kadın erkek birbiri ile eşit ama bu bunu kentlerde ne kadar yaşıyoruz için buna dair eşitizi söyleyemeyiz. Biz sadece anlatan ve inancımızı hikaye olarak yorumlayan bir noktaya getirdik. Aleviliğimizi yaşamadığımız sürece eşitliğimizi kaybeden bir yere geldik. Erkekler Aleviliği tarif ederken bir kadın-erkek eşitiz deriz. Biz kadınlar biliyoruz ki eşit değiliz. Aleviliği anlatırken en çok kadın üzerinden anlatırlar. Alevi kadınlar ne kadar özgür meselesine gelince en büyük savunma ise Alevi kadınların okuyabiliyor olması. Bu dünyada en büyük iktidar noktalarından biri İngiltere Kraliçesi ve onunda ben özgürüm gibi bir iddiası yoktu. Biz Alevi kadınlar özgür olduğumuzu iddia edemeyiz. Özgürlük ölçütü bunlardan ibaret değil. İnsan olmaktan kaynaklı haklarımızı kullanmayı özgürlük olarak yorumlamalar var” diye konuştu.

    SÜNNİLEŞTİRİLMİŞ VE ERKEKLEŞTİRİLMİŞ ALEVİLİK

    Küçükkeleş, asimilasyon bir diğer yansıması olan Sünnileşme ve erkekleşlemenin Alevilik inancına yansımalarına vurgu yaparak, “Bizde kadın hala eksik etek, söylemesi ve susması gereken yerler var. Dünyada kadınlar nasıl eksik görünüyorsa Alevi kadınlar da eksik görülüyor. Evet bu devlet bizi asimile etmek istemiyor, aynı zamanda Sünnileştirmek ve erkekleştirmek istiyor. Bizde talibiz ve talibin talibi olmaz. Devlet bizi içinde erkek savaşları da olan iktidarlar çıkarmak istiyor. Parmakla arayasınız ki bir Alevi kadın bir cemevinin, derneğin başkanı olsun. Çok nadir görebilirsiniz. Alevi hareketinde de müthiş bir iktidar var. Niye kimse koltuktan kalmak istemiyor. Senden başka kimse yok mu ki orayı yönetebilsin. Asimilasyon tamda Sünnileşme, erkekleşme ve iktidarlaşmadır” diye belirti.

    “ALEVİ KADINLARIN ‘ÖZGÜR OLMADAN’ KAYNAKLI MÜCADELEDEN UZAKLAŞMA YAKLAŞIMI VAR”

    Alevi kadınların kendilerini bu ‘özgür hissetmeden’ kaynaklı kadın mücadelesinden uzaklaşma yaklaşımı olduğunu kaydeden Küçükkeleş, şöyle devam etti:

    “Birlikte ibadet etmeye devam ediyorsak bu çok değerlidir. Biz kendimizi Sünni kadınlara göre değil yolumuz olan Alevilik üzerinden tanımlamalıyız. Bu dünya içerisinde eşitlik imkansız bir şey olarak duruyor. Bu eşitlik melesi bizi mücadele etmekten çok alıkoyan bir yerde. Bizlerde dünya üzerinde yaşanan tüm eşitsizliklere bakarken kısmen kendimizi özgür hissetme ve bu özgür hissetmekten kaynaklı da mücadeleden biraz uzaklaşma yaklaşımlarımız oluyor. Bir kadın bir cemevini yönetmeye dair aday oluyor, bir bakıyorsunuz ki karşısında bütün erkekler bir araya geliyor. Bu dünya değişmeli ve Alevilikte asimilasyona karşı mücadele ediyorlar.

    “ALEVİ KURUMLARI İÇESİNDE İZLEYİCİ DURUMUNDAN ÇIKMALIYIZ”

    Biz uzun zamandır Alevi kurumları içerisinde izleyici durumundayız. Bizim adımıza konuşarak eşit ve özgür tarif ediliyoruz. Biri Ana Fatma’ya laf söylese kıyameti koparırız ama kendimiz için ses çıkarıyoruz. Alevi kadınlar çok fedakarlar, kendilerine ait bir gün yaşadıklarını düşünmüyorlar. İzleyen bir yerden çıkıp harekete geçmemiz gerekiyor. Bu inancı bugüne taşınıp getirenler kadınlardır ve yolu nasıl yaşayacağımızı bizlere annemiz öğretirdi. Buna karşı birlikte olabilirsek, cümle kurabilirsek, örgütlenirsek elbette değiştirme gücümüz olur. Bizde Alevi kadınlar olarak kadın mücadelesinden geri duran bir yerde olamayız. Bunun değişmesi, dönüşmesi için mutlaka mücadele etmek gerekiyor.”

    “BİR ARAYA GELELİM, YOL YÜRÜYELİM”

    Alevi kadınların bir araya gelerek dayanışması ve birlikte yol yürümesinin değerli olduğuna değinen Küçükkeleş, ”Sadece sokağa çıkarak mücadele etmiyoruz, sokağın yansımalarını ile de mücadele ediyoruz. Kadın mücadelesi çok değiştirici ve dönüştürücü bir mücadeledir. Hayatın her tarafı o kadar erkek ki ve aynı derece etkilendiğimizi ve şiddetin sadece kaba dayak olmadığını kavradım. Bu kadar erkek düzen içerisinde kadın olmaktan kaynaklı çok sorunlarımız var. Birinin başına bir iş geldiğinde bir kadın örgütü var. Biz Alevi kadınlar olarak kadrimizi ve kıymetimizi bilelim. Hepimiz Ana Fatma’nın yoldaşıyız. Ona yönelik yaklaşımları nasıl kabul etmiyorsak kendimize karşı da kabul etmeyelim. Böylesi bir kurumlarda bir araya gelsin, dayanışsın ve yol yürüsün” şeklinde konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • Çilem Küçükkeleş: 2025 Alevi örgütlenmesinin büyüyeceği bir yıl olmalı- VİDEO

    Çilem Küçükkeleş: 2025 Alevi örgütlenmesinin büyüyeceği bir yıl olmalı- VİDEO

    PİRHA- Gazeteci Çilem Küçükkeleş, 2024 yılının Aleviler açısından zor geçtiğine, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı faaliyetleriyle asimilasyon, inkar ve imha politikalarının devreye sokulduğu bir yıl olduğuna dikkat çekti. Örgütlenmenin önemine vurgu yapan Küçükkeleş, “2025’te Alevilere yönelik asimilasyon politikalarına karşı neler yapılacağı doğru organize edilirse iyi sonuçlar elde edilebilir” dedi.

    2024 yılı dünyanın birçok yerinde savaşların yoğun bir biçimde sürdüğü, kadınlara ve çocuklara yönelik erkek şiddetinin artış gösterdiği, Alevilere ve azınlık gruplarına yönelik hak ihlallerinin devam ettiği, kayyım politikalarının yeniden devreye sokulduğu bir yıl oldu.

    Öte yandan 2024 yılı, bir önceki yıllar gibi iktidarın Alevilere karşı yürüttüğü kültürel ve inançsal asimilasyon saldırılarına, Alevi toplumu ve kurumlarının da bu saldırılara karşı mücadelesinin sürdüğü bir yıl oldu.

    CAN TV Yayın Kurulu Üyesi ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş, 2024 yılını PİRHA için değerlendirdi.

    “SAVAŞ YENİ KAOSLARA YOL AÇTI”

    Ortadoğu’daki savaşların toplumları çok büyük bir şekilde etkilediğini belirten Küçükkeleş, 2024’ün toplumların hak mücadelesinin terörize edildiği, toplumların rızasının alınmadığı, devletlerin halklara büyük baskılar uyguladığı bir yıl olduğunu söyledi.

    Özellikle İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırım ve yerinden etme savaşıyla başlayan Lübnan’a uzanan ve son olarak Suriye’yi HTŞ’nin ele geçirdiği bir düzenin, yeni kaoslara yol açtığını kaydeden Küçükkeleş, “Bu yıl, sivil halklara en büyük saldırıların yaşandığı bir yıl oldu ve HTŞ’nin Suriye’de yönetimi ele geçirmesi özellikle Aleviler açısından çok kaygı verici. Çünkü bu zihniyet, uzun zamandır toplumların reddettiği, mücadele ettiği akıllardı ama bu akıllar devletler tarafından silahlandırılıp halkların üstüne salındı.İslamiyetin iddia ettiği karşıt mücadeleyi gösteriyormuş gibi gözüken, İslami tüm kimliklerin bundan nemalanmaya çalıştığı yer, eninde sonunda İsrail’e hizmete dönüştü. Arap Baharı toplumların demokrasi talebi üzerinden geliştirdiği bir mücadeleyken devletler toplumların elinden zor gücüyle bu mücadeleyi ellerinden alıp kaos ve trajediye dönüştürdü” diye konuştu.

    Ortadoğu’daki kaosun; devletlerin zor kullanma, yolsuzluk, suç konusunda cesaretlendiren ikili bir hukuka yol açtığını ve Türkiye’de de böyle bir rejimin var olduğunu vurgulayan Küçükkeleş, “Devletlerin çürüdüğü, kirlendiği ve toplumu da çürümeye ittiği rejimler ortaya çıktı. Türkiye’de de bu böyle. Her gün toplum en olmayacak denilen olaylarla karşılaşıyor, korkunç bir yoksulluk var. Maalesef ki toplumun itirazının göründüğü bir yere dönüşemiyor devletin baskı kurması sebebiyle” sözlerini kullandı.

    “ALEVİLER İÇİN ZOR BİR YILDI”

    2024’ü Aleviler açısından da değerlendiren Çilem Küçükkeleş, en büyük sorunlardan birinin Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘nın faaliyetleri olduğuna dikkat çekti.

    Küçükkeleş, şunları dile getirdi:

    “2024 zor bir yıldı Aleviler açısından. Bu başkanlığın ideolojisi hepimizi Türklüğe örgütlemek şeklinde tespitlerde bulundu Alevi camiası, gerçekten de bu başkanlığın 2024’teki eylemleri bu yönde oldu. Bu başkanlık Aleviliğe bir kayyıma dönüştü ve Aleviliği tarif etmek, nasıl bir din olduğunu anlatmak, resmi devlet eliyle bir Alevilik yaratmak istedi. Devlet gücünü kullanıyor bu başkanlık. Ele geçirmek, tabela asmak, sandalye almak gibi küçük köylerdeki cemevlerinin ihtiyaçlarını görme şeklinde çeşitli faaliyetler yürüterek buraları kendine bağlanmaya zorluyor. Damal’da bir muhtar, aynı zamanda bir cemevi başkanı gözaltına alındı ve yerine kayyım atandı. Devletin güçlü olma halini Alevi toplumu üzerinde kullanmak ve mekanlarına el koymak, nasıl Alevilik yaşanacağını tasvir etmek istiyor.

    ALEVİ ÖRGÜTLENMESİ DAHA DA GÜÇLENMELİ

    Öte yandan Alevi kurumları öncelikli hedeflerini bu yapılanmaya aldılar, neye hizmet ettiğini çok net anlattılar ve bu kurumu net bir şekilde reddettiler. Bu duruş çok kıymetliydi. Ancak henüz nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzun pek de farkında değiliz bence. Anayasalarla yok hükmündeyiz hala. Bir plastik sandalyeye, bir tadilata vs. hiç tenezzül etmemek gerek. Tenezzül etmek bu suça bulaşmak demektir. Çünkü devlet sizi de kendisine benzeterek çürütüyor. Bunlara karşı dikkatli olmak ve daha güçlü bir örgütlenme yaratmamız gerekiyor. Sadece sokağa çıkıp eylem yapmakla değil, köy köy gezerek bu tehlikeler anlatılabilir. 2025 yılında Alevi örgütlerinin geçmiş yıllarda yürüttüğü tüm faaliyetler dışında farklı faaliyetler yürütmesine ihtiyaç var. Bu mücadeleye toplumu katarak çok güçlü sonuçlar elde edilebilir. 2025’te Alevilere yönelik asimilasyon politikalarına karşı neler yapılacağı doğru organize edilirse iyi sonuçlar elde edilebilir. Yoksa bugün Diyanet’in ürettiği politikanın yarın bizi beklediğini unutmamak gerekir.”

    Küçükkeleş, 2025 yılının Alevi örgütlenmesinin daha da güçlendiği, Alevi kurumlarına sahip çıkıldığı, farklılıklarla zenginleşilen bir yıl olmasını dileyerek, tüm Alevilerin yeni yılını kutladı.

    Fatoş SARIKAYA-Devrim FINDIK/ İSTANBUL

  • Bursa Alevi Kadın Platformu dönüşümlü aylık toplantısını gerçekleştirdi-VİDEO

    Bursa Alevi Kadın Platformu dönüşümlü aylık toplantısını gerçekleştirdi-VİDEO

    PİRHA-Bursa Alevi Kadın Platformu’nun dönüşümlü aylık toplantısı AKD İnegöl Cemevinde gerçekleşti. Çilem Küçükkeleş konuşmasında, “Devlet bizi sadece Sünnileştirmek istemiyor, devlet bizi aynı zamanda erkekleştirmek de istiyor” dedi.

    Bursa Alevi Kadın Platformu dönüşümlü aylık toplantısını Alevi Kültür Dernekleri (AKD) İnegöl Cemevinde gerçekleştirdi. Lokmaların pay edilmesi ile başlayan buluşmada lokma duasını Ana Bahar Akça verdi. Daha sonra gerçekleştirilen panelde Alevi Kadın Platformu’nun yürütmesi adına Hediye Zengin açılış konuşmasını yaptı ve panelin moderasyonunu yaptı.

    “PLATFORM 7 YIL İÇERİSİNDE ÖNEMLİ BİR YOL KATETTİ”

    Zengin, konuşmasında Bursa Alevi Kadın Platformunun 7 yıl içerisinde önemli bir yol katettiğini belirterek, “ÇEDES karşıtı eylemlere birlikte katıldık. Eşit yurttaşlık mitingini birlikte ördük. Ankara 3 Şubat kadın kurultayını birlikte ördük. Hacı Bektaş Veli Kültür Anmalarını birlikte ördük. Bu anlamda kadın arkadaşınız olarak, kız kardeşiniz olarak ben hepinize canı yürekten teşekkür ediyorum. Biz kadın kadının kurdu değil, kadın kadının yurdudur ilkesini içselleştirerek mevcut her şeyden önce Bursa’da bulunan 14 tane cemevimizin emektar kadınları, görünmeyen emek, yok sayılan sevgili kadınlar mekanlarımıza, cemevlerimize ilkemize, yolumuza sahip çıktığınızdan dolayı, emek verdiğinizden dolayı ben de platform adına, tüm başkanlar kurulu adına da hepinize canı yürekten teşekkür ediyorum” dedi.

    “ALEVİLİK HERKESE BİRLİĞİ TAVSİYE ETTİ”

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Aleviliğin her şeyi talip gördüğü için her şeyi eşit gören bir inanç olduğunu belirterek, “Elbette bizim inancımız çok eşit bir inanç ama böyle insanı da kutsallaştıran değil, karıncanın da bizim kadar hakkı olduğunu bilen bir inanç. Bu dünyada yaşayan her şeyi canlı görüyoruz ve Alevilik her zaman herkese birliği tavsiye etti. Dünyanın en büyük ideolojisidir. Bu dünyada birlikte yaşayabilme kültürü, birbirinin farklılıklarını bilmek ve bu bilgiyle kimsenin ötekileştirilmediği, hiçbir canlının dışında kalmadığı, bu koca dünyayı dergah gören ve bu dergahtaki tek bir karıncanın bile talip olduğunu bilen ve her şeyi talip gördüğü için de her şeyi eşit gören bir inançtır”dedi.

    “ALEVİLİK HİKAYE GİBİ ANLATILDIĞI SÜRECE EŞİTLİK KAVRAMINI DA KAYBETTİĞİMİZ GÜNLERE GELİYORUZ”

    Aleviliğin yaşanılır değil, anlatılır bir inanç haline gelmesinden dolayı eşitlik kavramının da zamanla kaybolduğunu belirten Küçükkeleş, “Aleviliği de bir şekilde yaşanır hale getirmek gibi bir görevimiz var ve o görev de elbette ki şöyle değil Sünni’ler cuma namazına gidiyorlar, ritüelleri belli. Peki biz nasıl yaşayacağız kısmında bizim inancımız parçalı olmayı da kabul etmiyor. Yani ayın bir günü, beş günü, şu günü, bu günü değil hayatın her anında, her mekanında, her zamanında yaşanası bir inançtan bahsediyoruz ve doğal olarak da parçalı, ‘bir görev yerine getirdik, tamam Aleviyiz’ diyebileceğimiz bir inanç değil. Biz zorunu seçtik, zora talip olduk. Yani herkes kul olmayı tercih ederken biz talip olduk.  Alevilik yaşanmaz, anlatılır gibi bir şeye dönüştürdük. Bunun tersine dönmesi için de yöntemlere ihtiyacımız var ve Alevilik hikaye gibi anlatıldığı sürece de o bahsettiğimiz eşitlik kavramını da peyderpey kaybettiğimiz günlere geliyoruz. Biz de bu kapitalist düzen içerisinde yaşıyoruz. Biz de 22 yıldır AKP iktidarıyla yaşıyoruz” diye ekledi.

    “ALEVİ KADINLARI DA ÇEŞİTLİ EŞİTSİZLİKLER YAŞIYOR”

    Alevi kadınlarında çeşitlik eşitsizlikler yaşadığını belirten Çilem Küçükkeleş şunları söyledi:

    “Bu dünya, bu devlet bu kadar erkekler için kurulmuşken doğal olarak da Alevi kadınlar da çeşitli eşitsizlikler yaşıyorlar. İnsan olmaktan kaynaklı bazı haklarımızı tüm diğer komşu inanç ve kültürlere göre daha fazla gerçekleştirebilenleriz ama bunlar bizim eşit ve özgür olduğumuzu ispatlayacak şeyler değil. Hani diyorlar ya bizde kadınlar özgürdür, biz de kadınla erkek eşittir bu aslında bizim insan olmaktan kaynaklı kullandığımız insan haklarımız. Devletin bir amacı var, bu ülkenin kuruluş anayasası biraz böyle. Kuruluş anayasasına göre Türk, erkek ve Sünni olan bu ülkenin asli vatandaşı. Devlet bizi sadece Sünnileştirmek istemiyor, devlet bizi aynı zamanda erkekleştirmek de istiyor. Devlet bizi aynı zamanda iktidarlaştırmak istiyor.”

    PİRHA/BURSA

     

     

  • DEDEF Kadın Meclisi İstanbul’da toplandı; birçok eylem ve etkinlik kararı alındı!-VİDEO

    DEDEF Kadın Meclisi İstanbul’da toplandı; birçok eylem ve etkinlik kararı alındı!-VİDEO

    PİRHA – Dersim Dernekler Federasyonu (DEDEF) Kadın Meclisi, İstanbul’da bir araya geldi. DEDEF’li kadınlar, ‘Kadın dayanışma ağı ve cinsiyet eşitliği’ üzerine tartışmalar yürütürken, gelecek aylara ilişkin eylem ve etkinlik takvimi de açıklandı.

    Dersim Dernekler Federasyonu Kadın Meclisi, ‘Kadın dayanışma ağı ve cinsiyet eşitliği’ başlıklı panel düzenledi.

    Anadolu Yakası Dersimliler Dayanışma ve Kültür Derneği’nde yapılan panelin konuğu Gazeteci Çilem Küçükkeleş oldu.

    Saygı duruşu ile başlayan panelde ilk olarak DEDEF Kadın Meclisi adına Hediye Zengi konuşma gerçekleştirdi. Zengi, kadın meclisinin amacını ve faaliyetlerini anlattı.

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş ise panelde ‘Alevi toplumunda cinsiyet eşitsizliği’ üzerine sunum yaptı.

    EYLEM VE ETKİNLİKLERE DAİR DUYURU!

    DEDEF Kadın Meclisi’nin buluşmasında gelecek döneme dair yapılacaklar da tartışmaya açıldı. İstanbul’da 14 Aralık’ta düzenlenmesi planlanan ‘Dersim Günleri’nin kadınlar öncülüğünde örgütleneceği bilgisi paylaşıldı. Söz konusu etkinlik kapsamında ‘1938’den günümüze Dersim kadınları’ konulu bir panelin yanı sıra DEDEF Kadın Meclisi’nin tiyatro ve koro gruplarının da performans sergileyeceği bilgisi aktarıldı.

    DEDEF Kadın Meclisi buluşmasında, 1-5 Mayıs 2025 arasında Dersim’de olmaya karar verildi. 3 Mayıs’ta Dersim’de kadın çalıştayı yapma kararı da aktarılan bilgiler arasında yer aldı.

    Dersimli kadınların toplantısı Şair Çiğdem Keleş’in seslendirdiği şiirler ve sonrasında hep birlikte seslendirilen ezgilerle sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş, devlet şiddetinin, toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri olduğunu ve OHAL sürecinin hem devlette hem de toplumda bir çürüme yarattığını ifade etti. Küçükkeleş, erkekleşen toplumun, İŞİD’leşen erkekliği ortaya çıkardığına vurgu yaparak “Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefetin AKP’ye benzeyen tüm yönlerinden arınması gerekiyor. Biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.

    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Gazeteci Çilem Küçükkeleş sorularımızı yanıtladı.

    “DEVLET ŞİDDETİ, TOPLUMDAKİ ŞİDDETİN EN BÜYÜK KAYNAĞI” 

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Şiddet deyince genelde sadece kaba şiddet akla geliyor. Dayak, zor ve öldürme gibi şeyler akla geliyor ama şiddet öyle bir şey değil. Şiddet çok zincirleme ve hayatın her alanında var. Dünya üzerinde ‘şiddet görmedim’ diyebilecek tek bir kadın yok mesela. Erkeğin ya tacizi üzerinden ya güç üzerinden ya düşünce üzerinden ya sosyal medyadan ya ekonomik anlamda mutlaka bir erkek şiddetine tüm kadınlar uğramışlardır. Ve dediğim gibi şiddet, zincirleme ve hayatın her alanında var ama elbette ki en büyük ilişkisi iktidarla var.

    Özellikle Türkiye açısından konuşursak son 22 yıllık AKP iktidarı sürecinde şiddet arttı mı, görünür mü kıldı meselesi çok tartışılan şeylerden biri. Görünür kıldı evet ama aynı zamanda arttı da. Şiddet, iktidarla o kadar ilişkili ki bugün son günlerde yaşadığımız şey tam da aslında OHAL sürecinden beri OHAL’den çıkmayan Türkiye’nin geldiği nokta diyebiliriz. Devlet nasıl bir yönetim şekli uygularsa toplumlar da biraz oradan kendilerini şekillendirirler ve Türkiye’de bir oligarşik tek adam rejiminden bahsediyoruz. Tek adam, hepimizin patronu, hepimizin hakimi, savcısı, her şeyin sahibi gibi davranıyor ve elbette ki Türkiye’de erkekler açısından rol model de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a dönüyor. Hakkı, hukuku, hiçbir şeyi yokken bile sokakta başka kadına erkek, ‘hamilesin niye parkta yürüyorsun?’ müdahalesini yapabilecek alana geliyor. Niye geliyor? Çünkü güç elde ettiği yer orası. Her hak erkeğin kadına ilişkin çok özel alanını daraltan, aileye hapsetmeye çalışan, görünmez kılmaya çalışan bir yaklaşım var ve bu yaklaşım elbette sadece İslami bir bakış açısıyla ilgili değil. Aynı zamanda vahşi kapitalist bir bakış açısıyla da ilgili. Türkiye’de şiddetin bugün en çok feyz aldığı, en çok güçlendiği ve alanının açıldığı yer elbette iktidar diyebiliriz. Devlet şiddeti, bugün toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri.

    “OHAL SÜRECİNDEN BU YANA DEVLET DE TOPLUM DA ÇÜRÜDÜ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    OHAL’i biraz açmak isterim. Türkiye’de OHAL süreci çok uzun sürdü ve uzun süre sonra kaldırıldığı iddia edildi ama bence hala bir OHAL sürecinde yaşıyoruz. OHAL devleti de çürüten, toplumu da çürüten bir rejim şeklidir. Doğal olarak da bu OHAL süreci aynı zamanda vahşi kapitalizmin tüm kurallarını doğaya, kadına, topluma uygulamaya devam ettiği için de şiddet elbette ki çok büyük bir oranda arttı. O kadar çok haber duyuyoruz ki, hemen bir diğerini unutup yeni bir haberle karşı karşıya kalıyoruz. Dehşet yolsuzluklar, devletin içini boşaltma, ekonominin bu boşalttığı yeri devletin kendi çabasıyla değil, toplumdan yeniden alıp kasasını doldurup ve onu bir yerlere peşkeş çekme hali öyle bir noktaya geldi ki toplumun bahçesindeki ağacı bile hiç topluma sormadan kesebileceği bir yere geldi. Mesela siz de haberini yaptınız; Antakya’da yol geçecek diye bir kadının zeytin bahçesine girip, kesip atıyorlar. Haberi yok, kamulaştırma yok, hiçbir şey yok. Aslında hiçbir kural yok yani. Doğal olarak da bu kuralsızlık içerisinde şöyle bir rejim çıktı ortaya; düşüneni asla affetmeyen ama her türlü adli vakayı tekrar tekrar sokağa salan… Mesela hep birlikte gördük, son kadın cinayetlerindeki katillerden bir tanesi 26 kez gözaltına alınmış biriydi, en azı 5 kez işlem görmüştü. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenen suçlardır. İktidar topluma karşı işlenen suçlara cezasızlık veriyor ve bu cezasızlık sokakta öyle bir hale geliyor ki, kendi kolluk gücünü bile öldürebilecek pozisyona geliyor. Kolluk gücü bile güvende değilse, kim kendini güvende hissedebilir? Şu an bütün kadınların duygusu “sokakta hangi suçlularla beraberiz” ve “bu suçlular her an, hangimizin canına kıyabilir?” pozisyonuna geldi. Özellikle İstanbul’da vahşice işlenen iki kadın cinayeti Türkiye’deki kadınlar açısından “sokağa çıkmayın güvenli değil”, “evinize kapanın”, “Bakın erkekler bu kadar vahşi ve biz sizi bunlardan korumayacağız” mesajını verdi ve tüm kadınlar da bu mesajı aldılar.

    Çok yakın bir zamanda bir arkadaşım anlattı. Metrobüste genç bir kadının bağırarak “bu ülkede kendimi güvende hissetmiyorum, nerede yaşayacağım” dediğini söyledi. Bu duygu şu anda hepimizde var. Niye? Çünkü toplumsal bütün suçlar cezasız. Özellikle kadın ve çocuğa yönelik suçlar. Ve aynı zamanda bu ülkede düşünmek ve buna itiraz etmek çok büyük bir suç. Çürüme dediğimiz şey biraz böyle aslında. Dediğim gibi, toplumun birbirine saygı duyduğu, birlikte yaşamı güçlendirdiği, dönüp birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuğumuzu, hepimizin kendimizi devlete karşı sorumlu hissettiğimizi devlet suç saymıyorsa onu suç bilmeyip toplumdan utanmadan tekrar topluma karışma meselesi. Eskiden şu daha güçlüydü; birini öldürmüşseniz, toplum sizi kınardı, kaldığınız yerden devam edemezdiniz. Ama şimdi çok suç var, bu suça bulaşma meselesinin OHAL’le çok ilgisi var. OHAL rejimi her kirliliğini elbette tek başına, bir kişiyle yapmadı. Kara para aklamaya bile on bin insanı bulaştırdılar. Topluma bulaşarak işlenen suçlar toplumu büyük oranda çürümeye getirdi.

    “BU REJİM KENDİNİ ZOR KULLANARAK AYAKTA TUTMAK İSTİYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu rejim kendini zor kullanarak ayakta tutmak istiyor. Bunun hiçbir kısmını toplumla konuşarak, anlaşarak, yol bularak değil, tamamen kolluk gücünün zoruyla topluma çok yoğun şiddet uyguluyor. Doğal olarak da bu şiddetin kaynağı buradan gelişince artık içerdeki şiddet de sıradanlaşıyor. Devlet suç işlerse toplumun suç işlemesi sıradanlaşıyor ve doğal olarak da ayakta kalabilmesi için toplumu suçuna bulaştırması gerekiyor. Bir diğeri, sermayeyi arkasında tutabilmesi için bu toplumu sermayeye peşkeş çekmesi gerekiyor. Bir diğeri, o kadar para üzerine kurulmuş ve yolsuzluk üzerine kurulmuş bir iktidar ki, gitmeden dağı taşı, ormanı, uçan kuşu bile satmak istiyor. Ama aynı zamanda sadece bugünün değil, yaptığı projelerle Türkiye’nin 50 yılını da satmış olmak istiyor. Şimdi bu da şiddet dışında başka hiçbir şeyle ayakta duramaz. Bir şiddet ortamı olmasa biz mesela Gezi’yi biliyoruz değil mi? Toplum Taksim’deki ağaçlar için aylarca bir mücadele sürdürdü. Şimdi aynı toplum dünya kadar, kıyamet kadar suç var ortada ama refleks o kadar güçlü gelişmeyebiliyor. O yüzden de bu gergin ortam toplumu daha sessiz kılan, kaygılı kılan ama en nihayetinde toplumun da biriktirdiği, bu birikimi de mutlaka bir şekilde dışa vuracağı bir döneme geliyor. Dediğim gibi özelde doğaya, toplumun bütün doğal kaynaklarına, kadına, çocuğa özgün şiddetle aslında biraz erkekliği de yanına alıyor. Orada beslediği erkeklik de geri dönüp bir şekilde şiddete dönüşüyor. Mesela Türkiye’nin daha önce polisle karşı karşıya gelinmemiş yerlerde mücadeleler gelişti ve o mücadele eden insanlar karşısında jandarmayı, polisi görünce çok şaşırdılar. Çünkü “benim” diyordu. Ama bir anda karşısına dikildi çok haklı mücadelesinde. Demek ki mesele hak olduğu zaman bu gerçekleşiyor kısmında bence Türkiye toplumunun zihni açıldı diye düşünüyorum. “Benim devletim, uğruna ölürüm” dediği devlet, zeytin ağacına kadar geldi, onu bile elinden almak istiyor. Toplumsal açıdan daha birlikte mücadele etme konusunda biraz daha zihinler açıldı. Ben çok önemsiyorum. Şu an da Türkiye’nin her alanında mücadeleler var. Ama bu mücadelelerin birleşeceği bir zemin bulmakta zorlanıyoruz. Tıpkı depremdeki gibi. Çürüme diyoruz ama aynı zamanda çok hızlı bir toplumsal refleks gelişti deprem için ama bu refleksi geliştiren toplum, ortak bir zemine gelmeyince herkes geri dönüp evinde oturur oldu. Şu an da Türkiye’deki eksik zemin bence bu mücadeleleri birleştirecek zeminin olmaması.

    “MUHALEFETTE ZİHİNSEL DEĞİŞİME İHTİYAÇ VAR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet bu iktidardan şikayetçiyse önce kendi modelini kendisinin oluşturması gerekiyor. Belki ilk şuradan başlamak gerekiyor. AKP’ye benzeyen bütün yönlerimizden kurtulmamız gerekiyor. Bizim de benzer örgütlenmeler, benzer iktidarlar, benzer koltuklar, benzer yandaşçı meselesinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ve bir diğeri de bu kadar şiddet üreten bir iktidara karşı gelişen her muhalefetin kendini şiddetten arındıran bir muhalefet olması gerekiyor. Ama biz bile mesela kendine ‘sosyalistim’ diyenin bağıra bağıra topluma parmak salladığı bir siyasetle karşı karşıya kalıyoruz. Şiddetin, şiddeti beslediği, çoğalttığı, yaydığı bir yerde önce şiddetten arınmak gibi çeşitli programların muhalefette olması gerekiyor. Muhalefetin de, siyasi partilerin de, sivil toplum kuruluşlarının da cinsiyet eşitliği dersleri alması gerekiyor. Önce kendi zihinlerinin birlikte yaşam, eşit yaşam, ortak yaşam kısmında berraklaşması gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni savunan vekil, evde eşine şiddet uyguluyorsa bu gerçek bir siyaset olmuyor, sözde bir siyaset oluyor. Çünkü burada iyiliği dağıtmıyor, paylaşmıyorsunuzdur; iyi var olsun diyorsunuzdur ama iyiyi var etmeye çalışmıyorsunuz demektir. O nedenle zihinsel bir değişimin muhalefette ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Siz karşınızdaki kadının da kendiniz kadar bu yaşamı yaşamaya geldiğini kabul etmediğiniz sürece onu sizi var etmeye, size kendini feda etmeye gelmiş gibi görürseniz sizin gerçekçi bir kadına yönelik şiddetle mücadeleniz olamaz. Ben bugün mecliste muhalefette olan çok sayıda vekilin de ne kadar erkek kürsü kullandığını, şiddeti o kürsülerden yaydığını, toplumun birlikte yaşam kültürüne hizmet eden dilin ne kadar az olduğunu bir gazeteci olarak çok kez görüyorum. O yüzden de AKP’ye ‘kadınları korumuyorsunuz’ diyenlerin daha güçlü mücadele vermiş olması gerekiyor ki onu atfetmesi gerekiyor. Ne yazık ki DEM Parti dışında eşit temsil yok. O yüzden daha gerçekçi daha mücadele veren bir yerde olunması gerekiyor. Mücadele, kürsüde; bir pankartın arkasında fotoğraf çekilerek, ‘kadınlar eylem yaptığında yanında duruyoruz’ diyerek maalesef gerçekleşmiyor.

    “AKP’YE BENZEYEN YÖNLERİMİZDEN ARINALIM, KENDİ YOL VE YÖNTEMLERİMİZİ KURALIM”

    Ben son işlenen iki kadın arkadaşın cinayetinde bu hayatın durması ve bundan sonra başka hiçbir şeyin konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü İŞİD’leşen bir erkeklik gördük biz. Kafa kesiyor bu erkekler. Bu aşamaya geldiler. O zaman buna karşı da bu hayatı durdurmuyorsanız böyle akmasına izin vermeyecek bir mücadele geliştirmeniz de gerekiyor. Toplumumuza da en büyük çağrım birincisi hepimiz AKP’ye benzeyen yönlerimizden arınalım, ikincisi de biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO
    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

  • Hacıbektaş’ta düzenlenen panelde kadınlar eşitsizliği konuştu-VİDEO

    Hacıbektaş’ta düzenlenen panelde kadınlar eşitsizliği konuştu-VİDEO

    PİRHA- Kadınlar, Hacıbektaş’ta “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde” isimli panelde buluştu. Aleviliği anlatmayı çok sevdiklerini ama Aleviliği yaşamak konusunda pek iyi olmadıklarını söyleyen Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Bugün biz Aleviliğimizi gerçekten yaşıyor muyuz ki kadın eşitliğinden bahsedebilelim. Yaşadığımız komşu inançların kadınlara yaklaşımı ile mukayese ediliyoruz. O kadar eşitsizlikler içerisindeler ki biz Alevi kadınlar eşit gibi gözüküyoruz” dedi.

    Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri kapsamında “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde” isimli panel düzenlenerek Alevilikte kadın konusu konuşuldu. Panele konuşmacı olarak; 25. Dönem Milletvekili, Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Prof. Dr. Çiğdem Boz, Araştırmacı Yazar Kıymet Erzincan Kına katıldı.

    Panele çok sayıda Alevi katılırken polis barikatları nedeniyle izleyicilerin panele katılmaları büyük ölçüde engellendi.

    “BU KADAR KADIN NEDEN ÖLÜYOR?”

    Çiğdem Boz, “Kadıncık anayı neden Hacı Bektaş Veli kadar anmıyoruz diye düşünüyorum. Solcular, sosyalistler, ülkücüler, İslamcılar, Atatürkçüler hepsi kadına çok değer verdiklerini söylüyor ama akla tek bir soru geliyor o zaman bu kadar kadın neden ölüyor? Erkek akıl, kadın duygu erkek kamusal alan kadın özel alan gibi ikilikler var. Bizim ihtiyacımız olan etik anlayış, yaptıklarımızın sorumluluğunda olacak bence Alevi duruş budur. Kadının birikimi, kadının deneyimli önemlidir. Kerametler, mistik şeyler ötesinde gözümüzün önünde olan bitenden sorumluyuz” dedi.

    “ÖZDEKİ ANALARI, BACILARI HATIRLARSAK ÇOK ÖNEMLİ KILAVUZLARIMIZ VAR”

    Kıymet Erzincan Kına ise konuşmasında şunları söyledi:

    “Panelin isimi, İnancımızın özündeki can kavramına da çok güzel gönderme yapıyor. Kadınlar; ötekilerin ötekisi olarak daha çok baskıyı hissediyorlar. En okumuş kadınımız bile içinde günahkâr, aciz, değersiz hissediyor. Alevilik açısından baktığımız zaman özdeki anaları, bacılarımızı hatırlarsak çok önemli kılavuzlarımız var. Ama ne yazık ki tarihimizi hatırlamıyoruz. Söylenceler, hikayeleri sembolik anlamda çözmeye çalışırsak kadın vurgusunu göreceğiz. Kadın sözcüğü muhtemelen kadıncık ananın isminde saklı. Bir makam adı kadıncık anayı ululaşmış ama gerçek adını unutarak tarihini yok etmişiz. Kadıncık Ananın bacıların başı olduğu son zamanlarda çok konuşuluyor. Bize öğrenilmiş çaresiz halindeyiz. Sadece erkekleri suçlamamak lazım. Sorumluluk almak istemeyince özgürleşemiyoruz da. Tarihimizi hatırlamak zorundayız. Analarımızı hatırlamak zorundayız, kendimize güçlü olduğumuzu hatırlatmak için.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NIN EN BÜYÜK HEDEFİ KADINLAR”

    Çilem Küçükkeleş, polis ablukasını kınayarak konuşmasına başlayarak şunları belirtti.

    “’Erkek dişi olmaz muhabbetin dilinde’ Çok sevdiğim ama çok yanlış anlaşılan söz. Alevi toplumundaki eşitsizliği anlatırken bir erkek muhakkak karşı çıkar. Hünkârın bu sözü örtü değil. Hünkarın ve Kadıncık ananın yaşadığı bir Alevilik yaşamıyoruz. Şimdi de bir formül arıyoruz. Biz Aleviliği anlatmayı çok seviyoruz ama yaşamak konusunda pek iyi değiliz. İnsanlık hakikati aramaya devam ediyor o yüzden hakikatimize bakmamız gerekiyor. Bugün biz Aleviliğimizi gerçekten yaşıyor muyuz ki kadın eşitliğinden bahsedebilelim. Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz ve bu kapitalist düzen tamamen bir eşitsizlik üzerine. Yaşadığımız komşu inançların kadınlara yaklaşımı ile mukayese ediliyoruz. O kadar eşitsizlikler içerisindeler ki biz Alevi kadınlar eşit gibi gözüküyoruz. Eşitlik bu kadar parçalı bir şey değil. Eşitlik demi derya bir kavramdır. Tüm diğer toplumlardan farkımız bu diyoruz ama her şeyin üzerini çok örtüyoruz. Alevilik ile ilgili en büyük eleştiriyi birlikte ibadet ettiğimizden dolayı alıyoruz. Böyle bir saldırı altındayken dönüp kendi içimizde olan şeyleri örtmek istiyoruz. Toplumsallık kurmaya ihtiyacımız var. Bugün kadınlar bir kenarda dursunlar biz Aleviliği en iyi biliyoruz diyebilirler mi erkekler. O zaman toplumsallıktan bahsedilemez. Kadıncık ana için çok uzakta olan biri değil aslında olmamız gereken biri olarak görüyoruz. Kadın mücadelesi son yıllarda başladığını düşünüyoruz ama annelerimizin bile evlerinde ettikleri mücadeleler vardı. Geçmişte de bir mücadele vardı. Tekleşen ve erkekleşen bir toplum olmaya başlıyoruz. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın en büyük hedefinin kadınlar olduğunu düşünüyorum. Bir süre sonra ’kadınlar buraya geliyorlar neden cemde kafalarını örtmüyorlar’ diyecekler. Yarın cemimizi tutacaklar, semahımızı dönecekler. Cemi tutacak pire sesleniyorum, yapmasın.”

    Panel, soru cevabın ardından konuşmacılara verilen hediyeler ile sona erdi.

    PİRHA/HACIBEKTAŞ

  • ‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO

    ‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO

    PİRHA – Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” başlıklı dosyamızın bugünkü konuğu Gazeteci Çilem Küçükkeleş. Küçükkeleş, Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacını olduğunu belirterek, “Bunu çözmenin yönteminin de biraz bu yapıların daha demokratikleşmesi, daha gençleşmesi ve daha kadınsallaşmasıyla olabileceğini düşünüyorum” dedi. “Şimdi savunma meselesi bitti,  kurucu bir yapıya ihtiyaç var” diyen Küçükkeleş ekledi: Bu konuda yeniden inşa etmeye kalkışırlarsa Alevi toplumunun bununla baş edeceğini, toplumun kendi önleminin ve kendi öz savunmasının olduğunu biliyoruz.

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş sorularımızı yanıtladı.

    “BU BAŞKANLIĞA ALEVİ TOPLUMU TARAFINDAN KAYYIM İSMİYLE HİTAP EDİLDİ”

    PİRHA: AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Biliyorsunuz AKP 2007 yılında Çalıştaylarla Alevilerin sorunlarını çözme konusunda bir iddiada bulundu. Sonuç itibariyle o çalıştaya ilişkin bir rapor yazıldı ve aslında Alevilerin ne kadar parçalı olduğu, kendi içerisinde sol-sosyalist, Kürt hareketine yakın kesimleri tasfiye etmelerini ve bu meselenin bir güvenlik sorunu olduğuna dair bir sonuç çıktı o raporda. O rapor, topluma bakış açısından bir rezaletti. AKP tam da o çalıştaylardan çıkardığı sonuçlarla orada gördüğü Alevi yapılanmasına ilişkin tam da güvenlik dediği nasıl politikalar üretebileceğini kurgulamak için bir çalıştay yapmıştı aslında, toplumun sorunlarını çözmek için değil. O kadar çok görüşme yapıp ondan sonra öyle bir rapor yazmak doğal olarak da toplumu çözüp baskıcı bir şey üzerinde kurmak üzerineymiş. Biz bunu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile anladık. Bu başkanlık tam da o çalıştayda AKP’nin çıkardığı sonuçlar üzerine kuruldu. Elbette AKP hiçbir şeyi toplumsal eylemediği gibi bunu da toplumsal eylemedi. Tam da bu başkanlık Alevi toplumu tarafından kayyım ismiyle hitap edildi çünkü toplumun kendi kendini yönetmesinin önüne geçmek ve bunu bir devlet eliyle yönetmeye kalkışmak tam da toplum dışılıktır ve kayyım hareketidir.

    Kayyım aslında belediyelere atanırken çokça konuşulmuştu ‘bu mesele belediyelerden ibaret kalmaz’ diye. Belediyedeki adı kayyım başka yerde başka bir şeydi ama toplamda hepsi kayyımdı ve kayyımların bugün Türkiye belediyelerinde geldiği yere bakarsak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın da başka bir sonuç elde etme ihtimali yok. Bu başkanlıktan ne çıkar? Devlet eli, iktidarı, gücü ve imkanlarıyla Alevilerin kendi imkanlarıyla kurduğu kurumları ele geçirmek, bunun yöntemi de toplumun talep ettiği hak talepleri değil, elektrik, su, çalışan gibi iktidar ve ekonomik güçle bir şekilde bu kurumları denetim altına almaya kalkışmaktır. Doğal olarak da böyle bir başkanlığa karşı koymak da toplamda sadece Alevilerin açısından değil Türkiye demokratik hayatı açısından da çok önemlidir. Alevilerle eyleyen herkes açısından da buna bir söz söylemek gerekir. Çünkü dediğim gibi kayyım politikası her yerde devam ediyor ve bu politikayı reddetmek toplumsallığı kabul etmektir. Bu politikaya dahil olmak, bir toplum yoktur, artık bir devlet vardır ve her şeyle devlete teslim olup tam da bu bildiğimiz kirli, iktidarcı devletin bütün kirliliklerine bulaşmak demektir.

    “CUMHURİYETİ ZORLAMAMIZ VE DEMOKRATİKLEŞTİRMEMİZ GEREKİYOR”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Elektrik faturası ödemek demek, Alevilik vardır demek değildir. Toplumun sorunlarını nasıl çözer kısmında tüm örgütlerimizin iddiası ‘Alevilik vardır, Alevilik haktır’ sloganının gereği yerine getirilsin ki daha sonra var olduğunu kabul ettiği topluma devlet hizmet etmeye çalışsın. Ama hizmet etmeye çalışırken de mutlaka o toplumun örgütlü gücüyle diyalog halinde olsun. Bu örgütlerimiz tam da bu hak mücadelesinin muhatabı olmak üzere, bu hak mücadelesini derleyip toplayıp devleti buraya çekmek üzere varlar. Ve bunca yıllık Alevi hareketinin -en bilineni 30 yıl ama- hem 100 yıllık Cumhuriyet boyunca hem Osmanlı’dan beri varlığını reddetmediği için baskı gören, kendinden vazgeçmediği için baskı gören bir toplumuz ve kendimizden vazgeçtiğimiz andan itibaren mezarlarımız bile kendimizin inkar etmesi anlamına gelir. O yüzden öncelikle devlet şunu anlamalı ne yaparsa yapsın belli ki toplumlar kendinden vazgeçmiyorlar. Türkiye’de bu çok açık bir şekilde görünüyor. Kadınlar kendinden vazgeçmiyor, Kürtler kendinden vazgeçmiyor, Aleviler kendinden vazgeçmiyor bunca kırım, bunca asimilasyon politikalarına rağmen. Doğal olarak da bu toplumun örgütlü gücünü, bu toplumun varlığını kabul etmeden yapılan her şey aslında o toplumun çok büyük bir inkarının da politik bir göstergesidir. Bu yok sayma politikasına karşı Türkiye demokrasisinin gelişebilmesi için gerçekten bu ülkenin demokratik bir ülke olmasını istiyorsak meseleyi sadece Alevilerin yaşadığı sorun, Kürtlerin yaşadığı sorun olmaktan çıkarmak ve farklılıklarıyla bir arada yaşama kültürünü bu Cumhuriyet’e anlatmak gerekiyor. Bu Cumhuriyet’in ilk Anayasası olan 1921 Anayasası kurulurken hepimizin varlığı üzerine, birlikteliğimizin mayası üzerine kuruldu ama öyle bir yere gitti ki hepimizi yok sayan bir hale geldi. Şimdi belki hepimizin yeniden o mayaya dönmek üzere Cumhuriyet’i zorlamamız ve demokratikleştirmemiz gerekiyor.

    “ALEVİ ÖRGÜTLENMESİNİN YENİDEN İNŞAYA İHTİYACI VAR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Sadece ÇEDES ve sadece Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kapsamında değerlendiremeyiz bunu. Belli ki örgütsel eksiklerimiz var ki biz bunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Doğal olarak da aslında bu kadar demokratik ol çağrısında bulunduğumuz ve devlete atfettiğimiz belki kendimize atfetmediğimiz meseleyi önce dönüp biz ne kadar demokratiğiz üzerinden bir tartmaya ihtiyaç var. Alevilerin, Alevi örgütlerine sel gibi coşkuyla aktığı dönemlerde biraz Alevi örgütleri bu enerjiyi boşa harcadılar ve yerli yerine oturtmadılar. Ama şimdi bir şeyler yapmak isteyen kurumlarımız var fakat aynı toplumsal ilgiyi görmüyorlar. Çünkü toplum yoruldu. Sonuç almak kısmında, zamanında tepki vermek, gerekirse gövdesini ortaya koymak kısmında Alevi örgütlerinin eksiklikleri oldu. 30 yıllık deneyim var, elbette ki çokça kazanım var ama Aleviler açısından bakarsak eğer birbiriyle ilişkilenme sorunu var. Doğal olarak da önce bunu çözmeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bunu çözmenin yönteminin de biraz bu yapıların daha demokratikleşmesi, daha gençleşmesi ve daha kadınsallaşmasıyla olabileceğini düşünüyorum. Önce dönüp kendimize bir bakmalıyız zaten. Bu her zaman desturumuzdur. Önce kendini sorgulayan tarza ihtiyaç var. Ve ben Alevi örgütlenmesinin yeniden bir inşaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede çok şey değişiyor, biz aynı kalamayız. Bu ülkede bir OHAL süreci yaşandı ve bu konuda da Alevi örgütlerinin çeşitli yıpranmaları oldu. Birçok sivil toplum kuruluşu ciddi zedelendi ve AKP en çok buraları dağıtmak istedi. Tam da bunun farkındalığıyla ‘biz ne yapabiliriz?’ Sorusunu sormaya ihtiyaç var. ‘Bir şey çıksın reddedelim’ çok gelişiyor. Ama bizde bir üretim sorunu var. Ne istiyoruz’u daha açık ifade etmemiz gerekiyor yani Alevi çalıştaylarındaki taleplerimizle duramayız artık. Ve istediğimiz şeyin mutlaka toplumsal bağını kurmaya ihtiyaç var. Sadece biz Alevilerin hakkını verse bu ülke asla demokratik olmaz. Çünkü vermeyi hak bilen almayı da hak bilir, doğal olarak da bunu örgütlemeye ihtiyaç var. Ve bu örgütleme süreci aslında en zor olan işlerden biridir.

    “DERNEKLER YASASINDAN ARTIK KESİNLİKLE ÇIKMAK GEREKİYOR”

    İddia etmek kolaydır, devrim yapmak zordur. Ama devrimi inşa etmek devrim yapmaktan daha da büyük bir zorluk taşır. Dolayısıyla ben yeniden bir inşaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Alevi toplumunu kurumlara çekecek, güvenilir yani kendine, Alevilere benzeyen bir yönetim tarzı, dernekler yasasından artık kesinlikle çıkmak gerekir. O kanunsal bir şey ama bizim bir uygulama pratiğimiz mutlaka olmalıdır ve doğal olarak da Alevi örgütlerindeki demokratikleşme, değişim, gençleşme, kadınlaşma meselesi başlarsa ben Alevi toplumunun buraya ilgi duyacağına çok inanıyorum. Çünkü bu kimlik hala çok canlı ve çok diri yaşıyor. Bu kimlik hala bu ülkede çok kez ötekileştirmeyle karşı karşıya kalıyor ki ve son 10 yıldır artık memur bile olamıyor. Doğal olarak da buna ilişkin mutlaka Alevi örgütlerine kurucu bir görev düşüyor. AKP şimdiye kadar sivil toplum kuruluşlarını hep savunmada tuttu. Alevi hareketi de savunmadaydı. Şimdi savunma meselesi bitti, kurucu bir yapıya ihtiyaç var. Bu konuda yeniden inşa etmeye kalkışırlarsa Alevi toplumunun bununla baş edeceğini, buna yönelik toplumun kendi önleminin olduğunu, kendi öz savunmasının olduğunu biliyoruz. Bunun örgütlü güçle buluşması konusunda eksikliklerinin olduğunu düşünüyorum. Benim annem babam hiçbir Alevi kurumu olmasa da Aleviliği konusunda direnmeye devam eder. Ama tam da o direneni kurumla buluşturduğumuz andan itibaren örgütlü gücümüz artar ve bize rağmen gelişemez bazı şeyler. Şimdi muhtemelen hükümet ‘kaç kişi üye ki’ diye düşünüyor. Tıpkı eskiden olduğu gibi bin yılın türküsü denilince binlerin aktığı bir topluma dönüşürse sadece AKP açısından değil Türkiye muhalefeti açısından da çok daha sözü etkili bir güce dönüşür ki o söz etkili bir yere dönüşmediği sürece söylemek de çok anlamlı olmayabiliyor.

    “BU ANSİKLOPEDİ ASLA ÇIKMAMALI”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Bunun kesinlikle önünde durmak gerekiyor. Bu ansiklopedi asla çıkmamalı. Bununla mücadele ederken mutlaka bir yazım eksikliği varsa bunu da Aleviler tamamlamalı ve bildiğim kadarıyla DAKME’de (Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi) Rıza Şehri bir Alevi ansiklopedisi çalışması yapıyor. Bu çalışmayı ben çok önemsiyorum içinde akademisyenler var, içinde düşünürler var, bu konuda yazan çizenler var ve bir şekliyle oradan başlaması kıymetli. Çünkü oradaki olanaklar bazen Türkiye’de çok gelişemeyebiliyor. Toplumun dayanışmasıyla devletin reddettiği her şeyi aşabilip kendi bilgisini üretebileceğini gösterdiği Madımak Hafıza Müzesi gibi ansiklopedi de benzer bir şekilde örgütlenmeli ve asla onlar tarihe kayıt düşmeden biz Aleviler tarihe kayıt düşmeliyiz. Bunu bir grup akademisyen bile bir araya gelip çok rahatlıkla yapabilir ve o ansiklopediden önce daha genel herkesin açıp bakıp faydalanabileceği, daha derli toplu, dijital olabilir bu baskılı da olmayabilir, çok dilli olabilir asgari bilgi edinebileceği bir şeyi kesinlikle biz oluşturmalıyız. Belki bunun için örgütleri beklemek değil bir bütün akademideki Alevilerin de sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

    “CEMEVLERİNİN TOPLUMSALLAŞMASI GEREKİYOR”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Her şeyi çözebilecek bir potansiyeli beklemenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Kurumların da gücü bir yere kadar. Bu kurumları toplum güçlü sahiplenirse içinde avukatı da öğretmeni de doktoru da olur. Bir araya geldiklerinde birbirinin sorunlarını da çözerler. Biz cemevlerinde sadece cenazelerde bir araya gelip ve sadece lokma verdiğimizde yemeğimizi yiyip evimize gittiğimizde işte orası sosyalleşebildiğimiz bir yere dönüşemiyor. Oysaki Alevilik çok sosyal bir inançtır. Birbirinin derdini çözmek üzere vardır, musahiplik bu yüzden vardır. Bu kısmı olmayınca o zaman cemevleri hepsini yapsın diyoruz ve hepsini de cemevlerinin yapma imkanı maalesef yok. Bizim toplum olarak kentleşmeden kaynaklı, kentlerin yoruculuğundan kaynaklı bir araya gelme sorunlarımız var ki, kent bizi öyle bir hale getiriyor ki misafirlerimizi evimizde ağırlamak yerine dışarıda yemeğe gidip daha kısıtlı ve daha zorlayıcı olmayan işler yapmaya çalışıyoruz. Şimdi bu kadar kentleşince sosyalliğimiz de ciddi oranda azalıyor. Ve yorgun topluluklara dönüşüyoruz. Bu mekanlar biraz daha toplumsallaşırsa mesela cemevinde avukat tanırız, bir ev işçisi kadını tanırız. Ve toplumsal olarak birbirimizin sorununu çözebiliriz.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1- ‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO

    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO

  • Çilem Küçükkeleş: Xızır anlayışındaki figür dahi erkekleştiriliyor!

    Çilem Küçükkeleş: Xızır anlayışındaki figür dahi erkekleştiriliyor!

    PİRHA – Mülkiyeliler Birliğinde yapılan Çarşamba Söyleşilerinin bu haftaki konusu ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet/Neşeden Kedere’ kitabı üzerinden yürütüldü. Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, LGBTİ bireyleri ile Alevi toplumuna yönelik bakışı değerlendirerek “Sadece Alevi ve LGBTİ+’ların bedeni kirli görünür. Ermeni ve Kürdün bir dini var görünür ama Alevi için böyle düşünülmez” diye belirtti. Gazeteci Çilem Küçükkeleş ise “Erilleşen Alevilik” başlığını değerlendirerek “Alevilerde de şiddetin üstü örtülmeye çalışılmakta” dedi.

    Mülkiyeliler Birliği tarafından düzenlenen Çarşamba Söyleşileri programının bu haftaki konukları ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet/Neşeden Kedere’ kitabını derleyen Çilem Küçükkeleş ve Ayhan Yalçınkaya ile Remzi Altunpolat oldu.

    Mülkiye Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşinin açılış konuşmasını kolaylaştırıcı olarak Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya yaptı. Bedenler üzerinde konuşulması gerektiğini belirten Yalçınkaya,  LGBT+’ların yaşadığı cinsiyet ayrımına dikkat çekti.

    Yalçınkaya, konuşmasında şu konulara değindi:

    “Bedeni kontrol eden, dünyayı kontrol eder. Bedenimiz üzerine konuşmak zorundayız. Kimse trans ve LGBTİ+ bireylerin düşüncesini önemsemiyor. Kitabımız da bu noktadan başlıyor.

    LGBTİ+ bedenleri ile Alevi bedenleri üzerinde benzerlik vardır. Sadece Alevi ve LGBTİ+’ların bedeni kirli görünür. Ermeninin, Kürdün bir dini var görünür ama Alevi için böyle düşünülmez. Alevilik de tıpkı LGBTİ bireyleri gibi ‘pis, hastalıklı’ görünür. Hatun Tuğluk bu anlamda iyi bir örnektir. Gömülmüş bir insan topraktan çıkarıldı!

    Bugün cemevlerimizi açtık ve ensest bir durum olmadığı görüldü. Ama Murat Belge dahi Aleviliği ‘Ensest’ olarak çevirebiliyor. Bu ülkenin aydını denilen biri dahi böyle çeviri yapıp ve halen çıkıp bir özür bile dilemedi.”

    “SAĞLIKLI BEDENİ BOZABİLECEK UNSURLAR!”

    Konuşmacılardan LGBTİ aktivisti Remzi Altunpolat ise “Yası tutulmayan bedenler” başlığını ele alarak İslam’da trans bireylere yönelik bakışa dikkat çekti. Altunpolat, İslam’da erkeğe ve kadına benzeyen bireyler hakkında hükümlerin yer aldığını belirterek “LGBTİ bireyler, muhafazakar ve İslamcı düşüncede sağlıklı bedeni bozabilecek unsurlardır. Aslında eşcinsellik sanki bir tür bulaşıcı hastalık olarak değerlendirilir. Neden heteroseksüellik yayılmıyor da eşcinsellik yayılabiliyor?” diye konuştu.

    “YAS TUTMA ŞEKİLLERİNE DAHİ MÜDAHALE VAR”

    Günümüzde nekrosiyasete izin verildiğine vurgu yapan Altunpolat, yürütülen ‘beden siyasetine’ dair şunları söyledi:

    “Aysel Tuğluk’un cenazesine yapılanları ya da Kürt gerillaların ölülerine yönelimi hatırlayalım. LGBTİ+ların bedenleri de ‘bir yabancı beden’ olarak değerlendirilir. Ayrıca LGBTİ+ların bedenlerine bir tür ‘cinsellik taşıyormuş’ gibi de bakılır. Trans bireylere bakış hep bu yöndedir. Peki öldüklerinde ya da öldürüldüklerinde ne oluyor? Örneğin Hatun Tuğluk’un gömülmesine izin verilmemesi kötülük olarak yorumlanmadı. Bir LGBTİ bireyin öldürülmesinde de aynı yaklaşım söz konusu.

    Kürt, Alevi ya da Ermeni… Yaşamları değerli görülmeyen, milli kimlik içinde görülmeyen grupların elbetteki yas tutma şekillerine bir müdahale var. Bir Alevi öldüğünde cemaat, en azından kamusal matemini tutabilir ama bir LGBTİ birey öldürüldüğünde onun kamusal matemi tutulabiliyor mu?”

    “ALEVİLERDE ŞİDDETİN ÜSTÜ ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILMAKTA”

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş ise ‘Alevilikte erilleşme’ konusunu değerlendirerek konuşmasına başladı. Aleviliğin, günümüzde yaşanılan bir inanç olmaktan uzaklaşıp erilleştiğini söyleyen Küçükkeleş, şu konuşmayı yaptı:

    “Aleviliği diğer inançlardan ayıran en büyük özellik, kadın ve erkeklerin birlikte ibadet etmesidir. Ancak günümüz kadınları, o çokça söylenen ‘Bizde kadın erkek eşittir’ söylemini ve erilleşmeyi yeterince sorgulayamadı. Alevilerde de şiddetin üstü örtülmeye çalışılmakta. Bizim inancımızda tene işkence etmek suçtur ama günümüzde karşılığı öyle değil. Devlet, bugün Aleviliği asimile edip bizi kendisine benzetmeye çabalıyor. Xızır anlayışındaki figür dahi erkekleştiriliyor. Şu anda sadece tek bir Alevi kurumunun başkanı kadın. Doğal olarak artık her kadın gibi Alevi kadınlarının da bir mekana ihtiyacı var. Maalesef halen Türkiye kadın hareketiyle buluşabilen bir Alevi kadın hareketi de yok.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Hem kadın kimliğimizle hem de Alevi kimliğimizle yok sayılıyoruz’-VİDEO

    ‘Hem kadın kimliğimizle hem de Alevi kimliğimizle yok sayılıyoruz’-VİDEO

    PİRHA-PSAKD İstanbul Şubeleri Kadın Meclisi, PSAKD Ataşehir Cemevi’nde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ilişkin panel düzenledi. Kadın mücadelesinin 8 Mart ile başlamadığını vurgulayan Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Önce insanlığın doğaya daha sonra da erkeğin kadına hükmü ile başlayan eşitsiz sistemden beri kadınlar mücadele etmeye devam ettiler ve bugün de mücadele etmeye devam ediyorlar” dedi.

    Kadınlar, nafaka hakkının tartışmaya açılması, Medeni Yasa’da değişiklik, cezasızlık politikaları, kadın cinayetleri ve artan erkek şiddeti gündemleriyle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne hazırlanıyor.

    PSAKD İstanbul Şubeleri Kadın Meclisi, PSAKD Ataşehir Cemevi’nde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ilişkin panel düzenledi. Panele konuşmacı olarak PSAKD Genel Merkez Kadın Sekreteri Rukiye Ercan Kara ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş katıldı.

    Cemevine, ‘Tacize, tecavüze, istismara ve katliamlara karşı yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ pankartı asıldı.

    “KADINLARIN BİRLİKTE ÖRGÜTLENMEYE İHTİYACI VAR”

    Kadın mücadelesinin 8 Mart ile başlamadığını vurgulayan Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Önce insanlığın doğaya, daha sonra da erkeğin kadına hükmü ile başlayan eşitsiz sistemden beri kadınlar mücadele etmeye devam ettiler ve bugün de mücadele etmeye devam ediyorlar. Biz, mücadeleyi sokağa çıkmakta ve pankart açmakta görüyoruz ama hayat öyle değil, mücadele hayatın her alanında. Kadınlar eşitsizliğin olduğu ilk günden itibaren mücadele ediyor. İnancımız herkesin eşit bir şekilde yaşadığı bir düzeni kurmayı önerir, ben bu düşünceyi dünyanın en büyük ideolojik öğretisi olarak görüyorum. Hangi inançtan olursak olalım bu sistemde en tehlikede olanlar kadınlardır. Bizim güçlü olmaya ve birlikte örgütlenmeye ihtiyacımız var” dedi.

    “BİRLİK OLMAYA İHTİYACIMIZ VAR”

    PSAKD Genel Merkez Kadın Sekreteri Rukiye Ercan Kara ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Biz hem kadın kimliğimizle hem de Alevi kimliğimizle yok sayılıyoruz. O yüzden bizim daha fazla güçlü olmaya ve bütün kadınlarla birlik olmaya ihtiyacımız var. Eğer biz yalnız kalırsak düzen bizi ezer. Bugün AKP iktidarının kadınlarla savaşı da bu yüzden. Çünkü kadınları sindiremediler, tekleştiremediler. Kadınlar olarak her alanda bir araya gelmeye çalışıyoruz. Bu ülkeyi şeriata teslim etmeyecek ve geleceğini aydınlık bir çizgide götürecek kadınlar var.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Cemevi Başkanlığı; Alevi örgütlerine, pirlerine, yoluna atanmaya çalışan bir kayyumdur’- VİDEO

    ‘Cemevi Başkanlığı; Alevi örgütlerine, pirlerine, yoluna atanmaya çalışan bir kayyumdur’- VİDEO

    PİRHA- Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve başına da ülkücü Ali Rıza Özdemir’in atanmasına tepki göstererek, “Bunun, 80 darbesi sonrası Alevi köylerine cami yapan zihniyetin, cemevlerini camiye çevirme projesi olduğunu biliyoruz. Bu kurum, içinde Alevi’nin olmadığı bir Alevilik yaratmak istiyor. Bir bütün bu kurumu reddediyoruz” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gece yarısı kararnamesiyle Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun eski danışmanı Ali Arif Özzeybek’in başkanı olduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ülkücü olarak bilinen Ali Rıza Özdemir’i atadı.
    MHP destekli AKP hükümeti tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Alevi toplumu açısından tartışmalı bir isim olan ülkücü Ali Rıza Özdemir’in getirilmesi tepkileri iyice alevlendirdi.

    CAN TV Yayın Kurulu üyesi/Gazeteci Çilem Küçükkeleş, AKP iktidarının Aleviler üzerindeki asimilasyon araçlarından biri olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı ve başkanlığa da ülkücü Ali Rıza Özdemir’in atanmasını PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “BİZİM TOPLUMUMUZUN İÇİNDEN BİR KANAAT ÖNDERİNİ ÇIKARIP O KURUMUN BAŞINA GETİREMEDİLER”

     Çilem Küçükkeleş Alevi örgülenmesinin  Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na her zaman karşı çıktığının altını çizerek, “Bu daire başkanlığı kurulduğundan beri Alevilerin kanaat önderlerinden bir başkan bulamadılar. Çünkü Alevi örgütleri bunu daha Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkacağı gün Meclisin önünde boşa düşürdü. Toplumsal olarak bir karşılığının olmayacağını orada ilan ettiler. Polis şiddetiyle karşı karşıya kaldılar ama toplum, “örgütlerime böyle yaklaşanın benim için yapacak çok bir şeyi yoktur” diye düşündü. Bir Alevi olarak gurur duyuyorum. Bizim toplumumuzun içinden bir kanaat önderini çıkarıp o kurumun başına getiremediler” dedi.

    “MHP’NİN ALEVİLER AÇISINDAN HATIRLATTIĞI ŞEY MARAŞ KATLİAMI’DIR”

    Kimsesiz kalınca Süleyman Soylu’nun danışmanı Arif Özzeybek’ in Cemevi Başkanlığı’nın başına getirildiğini söyleyen Küçükkeleş  “Arif Özzeybek bir Türk Alevisi’ydi. Genel itibariyle daha çok Bektaşi Aleviler ve Balkanlar’dan ilişkiler kurdular. Ama Türkiye’nin hemen hemen tüm cemevlerine girip çıktılar. Şimdi gelen isim Alevilerin daha çok tanıdığı bir isim. Alevilerin hiçbir hayır görmeyeceğini bildiği bir isim. Ali Rıza Özdemir, Kürt Alevi kökenli biri ama MHP siyasetinden gelen, hayata öyle bakan biri. MHP’in Aleviler açısından hatırlattığı şey Maraş Katliamı’dır. Üç hilal hiçbirimizin gözünün önünden gitmez. Dönemin MHP liderinin de sahiplendiği, yaptığıyla gurur duyduğu bir katliamdır. Bizim, eline kanımız bulaşmış siyasetlerle bir araya gelme şansımız yok. Karşılıklı helalleşmeye ihtiyacımız var. O siyaset ve o siyasetin devamcısı olduğunu söyleyen herkes Alevilerle iş tutmadan önce Maraş’ın bir katliam olduğunu kabul etmeli. Böyle bir kabul zaten yok. Kişinin genel siyaseti de ‘Hepimiz Türküz, asıl Alevilik Türklüktür’ gibi 1900’lerin başından ortalarına kadar gelen ve zamanla böyle olmadığının kabul gördüğü zamanda biz Fuat Köprülü sürecine dönüyoruz” dedi.

    “BU KURUM, İÇİNDE ALEVİ’NİN OLMADIĞI BİR ALEVİLİK YARATMAK İSTİYOR.”

    “Aleviler çok kimlikli olduklarını biliyorlar. 72 millet kavramı içerisinde kendilerini ayrı bir millet olarak görmüyorlar” diyen Küçükkeleş sözlerine şöyle devam etti:

    “Kimliklerimiz var ama biz hakikatte buluşan bir topluluğuz. Bu tekçi zihniyet Aleviler açısından cevap bulacak bir politika değil. En can alıcı noktalardan biri, bunu bir devlet faaliyeti olarak görüp vatandaşlık hizmeti şeklinde algılanmaması olmalı. Sosyal medyada görüyoruz çeşitli kesimler ziyaretlere gitmişler bile. Bu kişiler daha önce bizim kurumlarımızdaydı, bu toplumun ekmeğini yediler, suyunu içtiler, koltuklarına oturdular. Bu, toplumun emeğine saygısızlıktır. Kim ziyaret ederse etsin bizim açımızdan normalleşecek bir yer değildir. Atamaların özgünlükleri var ama biz toplamda böyle bir kurumun varlığını reddeden bir yerdeyiz. Bunun 80 darbesi sonrası Alevi köylerine cami yapan zihniyetin cemevlerini camiye çevirme projesi olduğunu biliyoruz. Bu kurum içinde Alevi’nin olmadığı bir Alevilik yaratmak istiyor. Bir bütün bu kurumu reddediyoruz. Devletin bu işlere girmemesini öneren, Diyanet eliyle girdiği için buradan çıkmasını öneren ve Diyaneti kapatması gerektiğini düşünen kesimiz. Yeni bir inanç birimli devlet değil tam tersi devletin bu işlerden komple elini çekmesini istiyoruz.”

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI, İNANCIMIZA ATANAN BİR KAYYUMDUR”

    “Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Başkanlığı’nın Alevi örgütlerine, pirlerine, yoluna atanmaya çalışan bir kayyum olduğunu düşünüyorum. AKP kendince kayyum atayabilir ama politik olarak cevap bulamaz. Ama bu inanca atanan bir kayyumdur. O yüzden kayyum ne yapar biliyoruz. Türkiye’de pratikleri var. Sadece belediyelerin üzerinden görüyoruz ama aslında AKP hayatın her alanına kayyum atıyor. Bize de kayyum atayarak kendi hakikatimizden çıkarmak AKP’nin hakikatini bize dayatmak istiyor. Biz AKP’de bir hakikat görmeyen toplumlardanız. Tam tersi toplum düşmanı, toplumun iyi güzel neyi varsa onu talan eden bir siyaset yürütüyor. Ben bir gazeteci olarak hiçbir Alevi’nin AKP’yle bir bardak su bile içmek istemediğini biliyorum. Bu kurumun varlığını Diyanetin varlığını reddettiğimiz gibi reddetmek, atamalarla yaptığı çalışmaların önüne geçmek gerekiyor. Atamadaki ana hedefin Alevilik-Türklük bağı kurmak üzere yapıldığını düşünüyorum.”

    Dilan ŞİMŞEK/ İSTANBUL 

    İLGİLİ HABERLER

    >Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Ali Rıza Özdemir getirildi

    > ‘Özdemir, ülkücü faşist bir gelenekten geliyor; Alevilere vereceği bir şey yok’

    >‘Aleviler olarak ne kadar büyük bir tehlikenin içerisindeyiz, hatırlatıyorum!’

    >“Resmi kurumlar inancımızı temsil edemez; yeni Balım Sultanlar kabulümüz değildir”

  • CAN TV’de Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunumuyla ‘Yol’un Yüzyılı’ başladı-VİDEO

    CAN TV’de Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunumuyla ‘Yol’un Yüzyılı’ başladı-VİDEO

    PİRHA-CAN TV’de yayınlanan Yol’un Yüzyılı programı Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunumuyla izleyiciyle buluştu. Programda hakikatin bulunmaya çalışılacağı vurgulandı. 

    Cumhuriyet’in yüzyılını geride bırakırken, Alevilerin son yüzyılda yaşadıklarını tarihsel, sosyal ve kültürel açıdan değerlendiren Yol’un Yüzyılı programı CAN TV‘de ilk bölümü yayınlanarak izleyiciyle buluştu.

    Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunumunda yapılan programın ilk bölümüne Tarihçi-Yazar Alişan Akpınar, Doç. Dr. Cemal Salman, Araştırmacı-Yazar Gültekin Uçar, CAN TV Yayın Kurulu üyeleri Çilem Küçükkeleş ve Veli Büyükşahin katıldı.

    “SEYİRCİYLE BULUŞMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ BİR PROGRAMA DÖNÜŞTÜ”

    Programda ilk olarak konuşan CAN TV Yayın Kurulu üyesi Çilem Küçükkeleş, “Aslında tam da 100. yaşı tamamlarken birçok şeyi konuşmuş olmak istiyorduk. Türkiye’nin tarihi denilen tarihi seçim, büyük seçim aslında hepimizin kaderini belirleyen gibi çok abartılı yaklaştığımız ama gerçekte öyle bir abartının olmadığını hep birlikte deneyimlediğimiz, o deneyimin de bize bu programı getirdiğini daha da güçlendirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü biz Aleviler, Cumhuriyet’in o kadar kolay değişmediğini, öyle sandıkla bir demokrasi gelmeyeceği meselesini demokrasinin tam da toplumsal bir mesele olduğunu biraz deneyimlediğimiz bir süreç oldu. Ve yeni yayın döneminde mutlaka seyirciyle buluşması gerektiğini düşündüğümüz bir programa dönüştü. Seyircimiz tarih programı gibi elbette algılanmasın. Çünkü biz bir yüzyıla, bir şekilde Cumhuriyet’te ne yaşadığımıza gideceğiz. Ama bir de geri döneceğiz biz bu yüzyılda neler yaptık diyeceğiz” dedi.

    “ALEVİLİKLE İLGİLİ HANGİ SORULARI CEVAPLAYABİLDİK?”

    Tarihçi-Yazar Alişan Akpınar ise programın amacına dair konuşarak, “Amacımız, son 30-35 yılda Alevilikle ilgili yapılan çalışmaları, bu çalışmaları yapan akademisyenleri davet etmek. Bu çalışmalarda Alevilikle ilgili biz hangi soruları cevaplayabildik? Hala hangi soruları soruyoruz? Biraz programın amacı da bu. Son 30-35 yılda Alevilikle ilgili yapılan çalışmaların sayısı epeyce arttı. Bu çok önemli” dedi.

    “GELECEK YÜZYILI DOĞRU KURMAMIZ LAZIM”

    Araştırmacı-Yazar Gültekin Uçar, programda nelere değineceklerini şöyle ifade etti:

    “Yaşananlara, itirazlara, alternatif önerilere, anayasa kısmında Koçgiri’ye de değineceğiz. Muhtemelen sonrasında da Dersim. Bunların hepsi kuruluşun problemleridir. Koçgiri, siyasal birliğin kurulması konusunda önerileriyle bir anahtar. Eğer o öneriler kabul edilseydi bugün bambaşka bir Türkiye’den söz ediyor olacaktık. Gelecek yüzyılı doğru kurmamız lazım. Bunun bir anlamı da bu, programın katabileceği belki.”

    “BURADA YAPILACAK ŞEY BİLGİ AKTARIMI VE HAFIZA TAZELEME OLACAK”

    Doç. Dr. Cemal Salman da, bilgi aktarımı ve hafıza tazelemeye dikkat çekerek, “Temelde ister adını tarih koyalım, ister sosyal bilimler koyalım. Burada yapılacak şey, bir tür bilgi aktarımı ve hafıza tazeleme olacak aslında. Çünkü Alevi tarihi hem sözlü hem yazılı kaynak olarak yüzyıllara uzanan bir geniş, derin bilgi hazinesini içeriyor” ifadelerini kullandı.

    “BU PROGRAMDA HAKİKATİ BULMAYA ÇALIŞACAĞIZ”

    CAN TV Yayın Kurulu üyesi Veli Büyükşahin ise programın bir ciddi karşılığının olabileceğini düşündüğünü söyleyerek, “Bu programda hakikati bulmaya çalışacağız” dedi.

    Programın linkine buradan ulaşabilirsiniz.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

     

  • Gazeteci Küçükkeleş: İnsan yakanlar daha neler yapmaz ki?- VİDEO

    Gazeteci Küçükkeleş: İnsan yakanlar daha neler yapmaz ki?- VİDEO

    PİRHA- CANTV Yayın Kurulu Üyesi Çilem Küçükkeleş, Sivas Katliamı davasının ‘zaman aşımı’ gerekçesiyle düşürülmesinin ardından PİRHA mikrofonuna konuştu. Küçükkeleş, “Toplum, vicdanında nasıl ölçtü, kimi katil ilan etti asıl sonuç budur. Bu devletin polisinden, karakolundan, mahkemesinden birileri kendini kurtarmış olabilir ama vicdanımızdan asla kendilerini kurtamayacaklar” dedi.

    2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a giden sanatçı, yazar ve aydın 33 canın katledilmesinin üzerinden 30 yıl geçti. Sivas Katliamı davası 30 yıl boyunca devam etti. Geçtiğimiz dün davanın görülen son duruşmasında insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olmaması gerekliliği hiçe sayılarak skandal bir karara imza atıldı. Dava zaman aşımına uğratıldı. Katliam davasında yargılanan firari üç sanık bu sebeple beraat etmiş oldu. Bu kararın ardından CANTV Yayın Kurulu Üyesi gazeteci Çilem Küçükkeleş PİRHA’ya konuştu.

    “HUKUKSUZLUK HERKESİ YAKIYOR”

    Çilem Küçükkeleş, “Biz Aleviler, Madımak Katliamı’nı yaşamamız açısından büyük bir dönüm olarak kabul ederiz. Madımak öncesi de Aleviler, bu coğrafyada çokça kırım politikalarıyla karşı karşıya kaldılar ama 21. yüzyılın katliamı olarak işin içine ateş girme meselesi hepimiz açısından çok başka oldu.” dedi.

    Küçükkeleş, Hasret Gültekin’in sözlerini hatırlatarak şunları söyledi:

    “Hiç unutmayacağımız bir sözü var katliam öncesi kentte dağıtılan broşürlerde yazılanları okuyunca “Ne yapacaklar? Bizi yakacak halleri yok ya” demişti. Tam da bir gün sonra yakıldı toplum. Bu kadar öngörememiştik işte. Aynı bildiriyi okusak aynı cevabı verebilirdik ve tam da aklımıza gelmeyenin başımıza geldiği bir yerdi. Bu davanın 30 yıl sürdürülmesi de aklımıza gelmeyenin başımıza geldiği durumlardan biriydi. Kameraların önünde kimin perdeyi ateşe verdiği, kimin yürüdüğü bu kadar açıkken koca bir güruhtan küçücük bir suçlu yarattılar. Kimi zaman bu suçlular cumhurbaşkanı tarafından dışarı salındı, kimi zaman da davaları zaman aşımına uğratarak katilleri affettiler. O kadar büyük bir kayıtsızlık vardı ki aynı kentte yaşamaya devam edenler nikahlarını kıydırdı, ehliyetlerini aldı ‘kırmızı bültenle’ aranırken yakalanmadılar. Türkiye toplumuna şunu söylemek lazım biz hepimiz zincirleme olarak birbirimize bağlıyız. Hiçbirimizin başına gelen bir diğerimizden bağımsız değil. Birimizi yakan diğerimize karşı başka bir suç işleme devam ediyor. Bir hukuksuzluk varsa herkesi yakıyor.”

    “BU ÜLKENİN VATANDAŞI OLMAKTAN UTANDIM”

    Madımak Katliamı’nda Türkiye toplumunun bunu tam kavrayıp ortak ses çıkarma konusunda sorunlar yaşadığını ifade eden Küçükkeleş, “Toplum, ‘insan yakanlar daha neler yapmaz ki?’ sorusunu cevaplamadı. Tam da bir daha insanlar yakılmasın diye Alevi toplumunun, (Madımak Oteli) ‘utanç müzesi olsun’ mücadelesine yeteri katkıyı sunmadı. Bu davanın salonları Alevilerle tıklım tıklım doldurulsaydı, bu konuda ne kadar ısrarcı olduğumuzu gösterseydik hem bu davanın 30 yıl süreceğini, hem de bu sonuca ulaşacağını düşünmüyorum. Bu ülkenin çok önemli hukuk mücadelesi yürüten kurumları vardı ama Madımak davasına baktığımızda o kadar da güçlü bir hukuksal sahiplenmeyi göremedik. Bir şekliyle görevimizi yeterince yerine getiremediğimiz için bu ülkenin vatandaşı olmaktan utandım” dedi.

    “MADIMAK, SİYASAL İSLAM ZİHNİYETLİ PARTİLERİN KURULUŞ GEREKÇESİDİR”

    Küçükkeleş, Alevi toplumunun örgütlenme ihtiyacını vurgulayarak “Madımak, siyasal İslam zihniyetli partilerin kuruluş gerekçesidir. Kendini var etme, bu ülkede güce dönüşme ve bu güce karşın devletin kendini buraya teslim etmesidir. Yargılamayan, peşine düşmeyen, davasını görmeyen, toplumu mahkeme koridorlarına mahkum etmeye çalışan akıl buradan doğmuştu. 80 darbesinden beridir bu devletin hedeflediği, bu siyaseti güçlendirmek için kendini bir katliam üstüne kurduğu, davanın avukatlarının günümüz siyasetçilerine dönüştüğü bir dönemi yaşıyoruz. Hiçbir şey günde olmuyor elbette. Uzun bir tarihi süreç belli sonuçlar doğuruyor. İnsanlığa karşı işlenen bir suçta avukatlık yapanlar döndü bu ülkenin siyasetçileri oldu. İşte böyle bir dönemde konuşuyoruz tüm bu olanları. Alevi toplumunun Madımak’ta gördüğü örgütlenme ihtiyacını çok daha büyütmek zorunda olduğu günlerden geçiyoruz” diye konuştu.

    “ALEVİLERİN ÇOK DAHA BÜYÜK BİR ÖRGÜTLÜLÜKLE CEVAP VERMESİ GEREKİYOR”

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş sözlerini şöyle noktaladı:

    “Ben mayıs seçimlerinde siyasi partilerden umudunu kesenlerden biriydim. Bu ülkeye demokrasi, adalet, düzgün bir hukuk sistemi gelecekse özellikle de AKP yeni bir anayasayı tartışırken toplumun değiştirme kabiliyetiyle gelecek. Toplum kendini sandığa değil, kendi siyasetine kitlediği anda gelecek. Alevilerin durup, düşünüp çok daha büyük bir örgütlülükle bu sürece cevap vermesi gerekiyor. Adalet mülkün temelidir dediği yerde mülkü koruyup toplumu korumayan adalet sisteminin verdiği sonuç kesin ve toplumsal bir sonuç değildir. Toplum vicdanında nasıl ölçtü, kimi katil ilan etti asıl sonuç budur. Bu devletin polisinden, karakolundan, mahkemesinden kimileri kendini kurtarmış olabilir ama vicdanımızdan asla kendilerini kurtamayacaklarını belirtmek isterim.”

    Dilan ŞİMŞEK / PİRHA

  • Küçükkeleş: Başarmak, sandıkta yenmek, yenişmek meselesi değildir-VİDEO

    Küçükkeleş: Başarmak, sandıkta yenmek, yenişmek meselesi değildir-VİDEO

    PİRHA – Can Tv Yayın Kurulu Üyesi Çilem Küçükkeleş, seçim sürecindeki birlikteliklerin değerli olduğunu belirterek, bir motivasyona ihtiyaç olduğuna işaret etti. Herkesin aynı AKP’yi görmediğini, partinin devletleşmesine, devletin de partileşmesini hatırlatan Küçükkeleş, “Sandığın aslında bir demokratik çözüme doğru bu ülkeyi götüremeyeceğini gözden kaçırdık” dedi.

    28 Mayıs Cumhurbaşkanı Seçimi’nin ikinci turunda sonuçlar açıklandı. Recep Tayyip Erdoğan oyların yüzde 52,16’sını; Kemal Kılıçdaroğlu ise yüzde 47,84’ünü aldı. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da kesin sonuçlar neticesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçildiğini ilan etti.

    Can Tv Yayın Kurulu Üyesi Çilem Küçükkeleş, seçim sonuçlarına ilişkin ve bundan sonraki süreçte ne yapılması gerektiğine dair PİRHA‘ya bir değerlendirme yaptı.

    Bu ülkede son süreçte yaşananlar üzerinden bir seçim sonucu beklemenin büyük hatalardan biri olduğunu söyleyen Küçükkeleş, seçim sonuçlarının 4 yıldır siyaseti eyleyiş halinin bir sonucuyla karşı karşıya kalındığını söyledi.

    Türkiye’nin çok önemli bir kesiminin bir araya geldiğini, bunun değerli olduğunu belirten Küçükkeleş, “Bu kesimi artık bundan sonra bir arada tutmaya, güçlü tutmaya ve yeni döneme ilişkin bir moral ve motivasyona ihtiyaç var” dedi.

    “Başarmak, sandıkta yenmek, yenişmek meselesi değil. Başarmak, seçmek ve seçilmek meselesi de değil” diyen Küçükkeleş, Alevi kurumlarına bundan sonrası için büyük görev düştüğünü söyledi.

    “Aleviler olarak büyük bir deneyimimiz var” diye konuşan Küçükkeleş, “Biz gördük ki kaleler yıkıldı ama insanlık hep hayatta kaldı. Doğal olarak da kalmaya devam edecek” dedi.

    “HEPİMİZ AYNI AKP’yi GÖRMEDİK”

    Küçükkeleş, herkesin aynı AKP’yi görmediğini, partinin devletleşmesine, devletin de partileşmesine vurgu yaparak şunları dile getirdi:

    “Gördüğümüz şey, ortaya çıkan tablo, kuzeyi ve ortası sapsarı, doğusu ve kısmen güneyi kıpkırmızı bir Türkiye haritasına getirdi bizi. Belli ki hepimiz aynı şeyi hissetmedik, belli ki hepimiz aynı AKP’yi görmedik. Belli ki siyasete bakış ve eyleyiş tarzımızda büyük farklılıklar var ve gerçekten çok kutuplaşmış bir topluma doğru dönüşmüşüz. Şunu gözden kaçırdık. Aslında bu siyasi partiler arasında bir yarış değil, devletleşmiş AKP. Bunu tekrar söyleyeyim. Bu cümleyi çok kurduk ama anlamını yeterince ifade edemedik. Yani bir partinin devletleşmesi, devletin bir partileşme meselesinde sandığın aslında bir demokratik çözüme doğru bu ülkeyi götüremeyeceğini gözden kaçırdık. Ama ikinci tura giderken Türkiye toplumlarının temel ihtiyacının militarizm olduğu, en büyük rahatsızlığının göçmen politikaları olduğu üzerinden bir siyasetle ikinci tura gidildi ki belki buradan şaşmamak önemliydi. Ama sonuçta ne olursa olsun nasıl bir dil kurulursa kurulsun Türkiye’nin çok önemli bir kesimi bir araya geldi, bu değerli ve kıymetli. Bu kesimi artık bundan sonra bir arada tutmak, güçlü tutmak ve yeni döneme ilişkin bir moral ve motivasyon ihtiyacı var.”

    “ALEVİ KURUMLARINA BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR”

    Sandıkla bir şey başarılamayacağını belirterek, örgütlü gücün önemine dikkat çeken Çilem Küçükkeleş, Alevi kurumlarına bu konuda büyük görev düştüğünü de söyleyerek, “Başarmak, sandıkta yenmek yenilmek meselesi değil. Başarmak, seçmek ve seçilmek meselesi de değil. Ki bunu mesela en iyi biz Aleviler biliriz. Hiçbir şey komple simsiyah değildir. Hiçbir şey sadece şer değildir. Her şerrin hayrı, her siyahın beyazı beraberindedir. Doğal olarak da şimdi tam da beyaz olandan hayır olandan doğru siyaset eyleme zamanıdır. Belli ki birlikte hareket etme, daha demokratik bir halk hareketine bugünlerde çok ihtiyaç var. Burada Alevi kurumlarına da büyük görev düşüyor. Bizim Aleviler olarak bundan sonrasına ilişkin bu ülkede yaşama gerekçemizi, birlikte durma gerekçemizi en güçlendirecek kurumlar Alevi kurumlardır. Bunlar bizim örgütlü gücümüzdür ve örgütlü gücümüzün bu sürece öncülük etmesine ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

    “BU MOTİVASYONU, BU BİRLİKTELİĞİMİZİ HİÇ UNUTMAYALIM”

    “Sistemin bütün kirliliğine rağmen bu dünyada temiz kalmayı başarabildik” diyen Küçükkeleş, şöyle devam etti:

    “Bu sistemin 20 yılıyla önemli derecede mücadele ettik. Bu sistemin bütün kirliliğine rağmen bu dünyada temiz kalmayı başarabildik. Bütün bu kaos ortamında insanlığı savunmaya devam ettik. Bu toplumda bu hala var ve bize en çok kendini depremde gösterdi. Bu iyilerin birliği diyelim. Belki hiçbir gücü olmayan, cebindeki üç kuruşuyla bile toplum birbirine yetişti ve derman olmaya çalıştı. Bu motivasyonu, bu birlikteliğimizi hiç unutmayalım.”

    “KALELER YIKILDI AMA İNSANLIK HEP HAYATTA KALDI”

    Aleviler olarak büyük bir deneyim yaşadıklarını belirten Küçükkeleş, “Belli ki hepimizin yenilenmesi gereken yeni bir süreç var. Bu yenilenme her şeyi bir kenara atan, deneyimden faydalanmayan değil tam tersi bu deneyimi güçlendiren, değiştiren, dönüştüren ve dünya döndüğü için bunun da dönüp kendini yenilemesi gerektiğini unutmadan bir yol katetmeye ihtiyaç var, diye düşünüyorum. Biz Aleviler bu dünya üzerinde Hızır’a inandığımız sürece yaşam devam eder biliriz. Hızır’ın ayağının değdiği her yer yeşilse hep hayat vardır biliriz. Hayat var, yeşermeye devam ediyor. Biz de yaşamaya devam ediyoruz. Aleviler olarak büyük bir deneyimimiz var. Biz gördük ki kaleler yıkıldı ama insanlık hep hayatta kaldı. Doğal olarak da kalmaya devam edecek. Bunun pozitifini tutmak, yakalamak, dil olarak çoğaltmak, bu yenilmişlik duygusundan toplumu çıkarmak gibi Aleviler olarak bir görevimiz olduğunu düşünüyorum” dedi.

    Devrim FINDIK / İSTANBUL

  • Küçükkeleş: Bir yüz yıl daha asla yok sayılmayı kabul etmeyelim-VİDEO

    Küçükkeleş: Bir yüz yıl daha asla yok sayılmayı kabul etmeyelim-VİDEO

    PİRHA-Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Altılı Masa tarafından paylaşılan Ortak Politikalar Mutabakat Metni’ni PİRHA’ya değerlendirdi. Küçükkeleş, “Altı ayrı siyasi partinin bir araya gelip asgaride buluştuklarını topluma açıklaması değerli ve kıymetli ama bir yüz yıl daha asla yok saymayı kabul etmeyelim” dedi. 

    Millet İttifakı’nı oluşturan altı siyasi parti geçen hafta “demokrasi ve özgürlük manifestosu” olarak nitelendirdikleri Ortak Politikalar Mutabakat Metni’ni kamuoyu ile paylaştı. Metin duyurulduğu andan itibaren tartışılmaya devam ederken, Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Metin Türkiye’nin temel sorunlarına çözüm olur mu?”, “Altılı Masa’nın dediği gibi demokrasi ve özgürlük manifestosu mu?”, “Kılıçdaroğlu’nun dönem dönem yaptığı çıkışların metinde yer almaması masanın kamuoyunca bilinen hassasiyetinden mi kaynaklı?” sorularını PİRHA‘ya yanıtladı.

    “SAĞIN HASSASİYETİYLE ŞEKİLLENEN YÜZ YILLIK BİR CUMHURİYET SİYASETİ”

    İttifak bileşeni parti temsilcilerinin “krizden kurtuluş reçetesi” olarak tanımladıkları metne ilişkin ilk olarak “Altı ayrı siyasi partinin bir araya gelip asgaride buluştuklarını topluma açıklaması değerli ve kıymetli” yorumunda bulunan Küçükkeleş, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ama bizim dikkatimizi çeken genelde bu tarz buluşmalarda soldan çok sağın hassasiyetinin daha çok karar alıcı ve sonuç alıcı olduğu ve mütemadiyen Türkiye toplumunun sağdan bir toplum şekillenmesi olarak tariflenip oranın hassasiyetiyle neredeyse yüz yıllık bir cumhuriyet siyasetiyle karşı karşıyayız. Mesela bugün toplum belki en çok bunu sormalı. Yani bu hassasiyetler bize nasıl bir sistem getirdi? Bu hassasiyetleri dikkate alarak Türkiye ne kadar demokratikleşebildi? Bu siyasetler aslında hala hassasiyet bildiren değil tam tersi topluma öz eleştiri veren yerde olmalılar. Hassasiyetleri öyle bir noktaya getirdi ki bugün AKP hükümeti şahsında Türkiye siyasetinin geldiği yeri değerlendirirsek aslında toplumun can çekiştiği, bu hassasiyetler dikkate alınarak toplumu çoktan tartışıp açtığı en geri taleplerin yeniden topluma yedirilmeye çalışıldığı, işçinin, emekçinin, kadının, hakkın, hukukunun olmadığı ama bununla beraber yüz yıldır aslında toplamda hiç kimseyle barışmayan bir sistemin inşa edildiği çok açık ortada.

    Bugün Türkiye’de belki savaş derken herkesin aklına çatışmalı bölgeler gelebilir ama bence bu devlet uzun yıllardır kadınıyla, inancıyla, emeğiyle, işçisiyle, köylüsüyle bir bütün savaşan bir topluma dönüşmüş durumda. Ve bu savaş hali bir şekilde barışa evrilmezse oradan bir demokrasinin çıkma şansı da gerçekten yok. O yüzden bu metnin ana konusunun tam da yüz yıldır cumhuriyet kiminle savaşıyorsa onun üzerine cümle kurmasıyla bir demokratikleşme gelişebilirdi. Ama bu beyanda gördüğümüz “Devlet nasıl yaşar? Devlet nasıl ayakta tutulur? Devlet nasıl yeniden güçlü hale getirir?” mantığını çok net kuran ama bu devletin toplumu nasıl yaşadığı, ne yaşadığı, bugüne nasıl geldi meselesini hiç görmeyen bir yerden inşa edilmiş durumda. İtiraz büyük oranda buna ve en güçlü aslında itirazın temsil ettiği yer de şurası; İstanbul Sözleşmesi orada olmayınca en başta şunu konuştu toplum; yüzde ellinin hem toplumsal sözleşmesi, hem can güvenliği, şiddete, tacize, tecavüze uğramamasının önündeki en büyük engele dönüşebilecek ve toplumsal bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’ne bile bir sahip çıkma, metinde güçlü savunma yoksa “Peki bu metin kimi savunacak?” sorusu aslında en açık ele veren yerdi.”

    “AKP GİDECEK DİYE HER ŞEYE RAZI DEĞİLİZ”

    Küçükkeleş, Alevilerin, Kürtlerin, kadınların metinde açıkça yer almamasını eleştirirken, şöyle konuştu:

    “Türkiye toplumlarını şöyle değerlendirebiliriz aslında; büyük oranda acil servisin önünde yaralı bir toplum diyebiliriz yani. Mütedeyyin hassasiyet acile gelmiş başı ağrıyan birini, Aleviler, Kürtler, kadınlar sedyede ölümle can çekişeni temsil eder. Siz öleceğe ilk yardım müdahalesi yapmayıp başı ağrıyana ilaç arama peşine düşerseniz işte o zaman bir toplumsal sağlık çıkmaz ve bir topluma yeni dönem için de yeni baştan acilin önünde “Sedyede yaşayabiliyorsan yaşa, yaşayamıyorsan da yapacağın bir şey yok” demek yani. Metaforu anlatmak için buradan kurdum.

    Doğal olarak biz şu hakkı ve hukuku en başta hak edenleriz. Niye? En çok biz dert gördüysek, en çok biz yaralandıysak, en çok bizim başımıza bu coğrafyada işler geldiyse o zaman ilk ilaç hakkı da bizim hakkımız ve büyük bir öz eleştiriyle verilmesi gereken bir hak. Bırakalım adımızın geçmemesini yani orada şöyle de geçmeliydi yani. “Ey toplum yüz yıldır Alevileri yasakladık. Yüz yıldır Alevileri yok saydık, yüz yıldır inançlarını inanç değilmiş, kültürel bir meseleymiş gibi gördük. Yüz yıldır katliam gördüler, yandılar, yakıldılar. Bin bir bela başlarına geldi. Belki en önce onlara buradan öz eleştiri vererek başlarsak, gerçekten demokratik bir cumhuriyet olabilir” cümlesini hani koyması gerekirken, bunu çok rahat topluma anlatabilecekken maalesef tam tersi gene görmezden gelen, gene adsız bırakan bir durum var.

    Biz Aleviler olarak bir şeye ad koymuyorsak onu yok saymışız demektir yani. Adı varsa vardır ve sizin adınız o bildirgede yoksa eğer o bildiri nihayetinde sizi yok saymıştır. İtirazımız en çok buna. Hani şu anda Türkiye siyasetinde “AKP gitsin de ne olursa olsun” meselesi çok gelişkin. Aynı zamanda AKP’yi götürebilmek için sanki hepimizin her şeye razı olması gereken bir politik süreçmiş gibi değerlendiriyor. Ben tam tersini iddia edenlerdenim. AKP gidecekse eğer yeniden yeni bir şey inşa edilecek ve o inşa edilecek şey eğer cesur olmazsa biz bir yüzyıl daha aynı mücadeleyi, aynı yolu, aynı yöntemi kabul edeceksek bugünden aslında yarının ölümünü kabul etmiş oluruz. O ölmektir başka hiçbir şey değil. Toplumumuz gördü, yaşadı, tecrübe etti. Bunun mücadele alanlarını kurdu. Buna “Hadi bir yüzyıl daha bekle” demek gerçekten de çok büyük bir haksızlıktır. Aynı mesele Kürtler, kadınlar, işçi, emekçiler için de geçerlidir.”

    “ALEVİLER BİR KEZ DAHA YOK SAYILMAYI KABUL ETMEMELİ”

    Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Alevilerin bir kez daha yok sayılmayı kabul etmemesi gerektiğini vurgulayan Küçükkeleş, “Toplumun birlikte yaşama ve barışı inşa etme konusunda çok ciddi gayreti gözle görülürken hala barışa ilişkin bir inşanın gelişmemesi, buraya kör olmak demek “AKP’yi götürün, bizi getirin ama bize de razı olun” demektir. Biz tam da öyle bir sistem inşa etmeliyiz ki yarın bir daha AKP gibi bir siyaset bu coğrafyada doğmasın, yeni baştan bu kadar ağır süreçler bu ülkede olmasın. Toplumun çok daha güçlü, özgürlükçü, çok daha birbirini gören ve birlikte yaşamı inşa eden bir yerde çabası var. Ama bu çabayı masanızda yüzde bire bile tekabül etmeyen bir siyasi partiyle ortaklaşmak adına zayi ediyorsanız eğer bu toplumda sizi zayi eder diye düşünüyorum yani.

    Bir yüzyıl daha asla yok saymayı kabul etmeyelim. Yeni bir yüzyılın inşasından bahsediliyorsa, bunu siyasetçilere bırakan bir yerde de olmayalım. Ben Alevilerin yeni bir yüzyılı kurma, inşa etme sözünü kurma konusunda yeterli tecrübe, birikime sahip olduğunu düşünüyorum. O yüzden de bir yeni yüzyılı bizim kuracağımız bir yıl olması konusunda gayret sarf etmemiz gerektiğini düşünüyorum” dedi.

    “BAŞKANLIĞA ÖZZEYBEK DEĞİL SOYLU ATANDI”

    AKP tarafından Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Süleyman Soylu’nun danışmanının atanmasına da değinen Küçükkeleş, şunları söyledi:

    “Bildirgede Alevilere ilişkin sadece bir cemevi yeri tahsisi geçtiği ifade edildi. Buradaki bakış açısı aslında bugünkü AKP’nin kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığına çok benzeyen bir bakış açısı. Çünkü AKP de Alevilerin taleplerine “Neyse parası veririz” meselesi olarak bakıyor. Millet İttifakı’ndan da Alevilere çıkan öneri “Varsa arsa ihtiyacınız bunu biz size veririz” ile sınırlı. Aynı bakış açısı. Bunu bir defa kafadan reddediyoruz. Yani bi şimdiye kadar hiç kimsenin kapısına gidip bize verdikleri arsalar üzerine var olmuş bir toplum değiliz. Evimizdeki halımızı getirip, serip cemevi kurmuş, orada cem tutmuş bir toplumuz.

    Mesele tam da “var mıyız, yok muyuz” meselesi. Süleyman Soylu’nun danışmanı AKP’nin Kültür Bakanlığına bağlı Alevi Bektaşi Başkanlığına atandı. Ben bunu Ali Arif Özzeybek’in atanması olarak değil tam da Süleyman Soylu’nun atanması olarak görüyorum. En nihayetinde Alevileri teslim ettiği yer çok açık ve nettir. İşte tam da bu bakış açısı dışında bir şey bu bildirgeden çıkmalı. Diyanete ilişkin en azından mutlaka “Siyasete dahil edilmek yerine sadece toplumun inançla ilgili hizmetini vereceği sınırlarına çekeceğiz” cümlesi kurulabilirdi. Bir diğeri laiklik meselesi önemliydi. Bildirgede hiç vurgu görmedi.

    Kadınların, Alevilerin, Kürtlerin buraya ilişkin hem önerileri hem de tespit ettikleri eksikler var. Eğer niyet iyiyse, eğer bu kadar devletten değil, toplumdan yeni bir inşadan yanalarsa temenni ediyoruz ki bu sesleri duyarlar. Direkt adımızla yer alırsak evet biz bir umut edebiliriz. Ama ismimiz geçmediği andan itibaren dikkat çekmek isterim ki yok hükmündesinizdir ve bir yüzyıl daha yok olmamalıyız.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Medyada Aleviler ve Alevi Medya’ konferansı gerçekleştirildi

    ‘Medyada Aleviler ve Alevi Medya’ konferansı gerçekleştirildi

    PİRHA – “Medyada Aleviler ve Alevi Medya” konferansında konuşan Prof. Dr. Bedriye Poyraz, “Alevilerin bütün mücadelesini aslında kamusal alana çıkış mücadelesi olarak okuyabiliriz. Hiçbir zaman Aleviler Türkiye’nin medyasında gerçek anlamda temsil edilmediler. Alevi toplumu, medya aracılığıyla hem birbirini gördü, tanıdı hem de Aleviliği öğrendi” dedi.

    “Medyada Aleviler ve Alevi Medya” başlıklı konferans İstanbul Küçükçekmece’deki Garip Dede Cemevi’nde başladı. Konferansın açılış konuşmalarını Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevilerin Sesi Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Erdal Kılıçkaya ile gazeteci, yazar Ümit Kıvanç yaptı.

    “ALEVİLERİN TALEPLERİNİN TARTIŞILMASI MAYINLI BİR TARLA GİBİ”

    İlk olarak söz alan AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu şunları söyledi:

    “Alevi medyasının konuşulup, tartışılması çok önemli. Basın, medya olmazsa demokrasiden söz edilemez. Türkiye’ye baktığımızda çok karanlık bir tablo ile karşı karşıyayız. Dışarıdan baktığımızda medyanın üzerinde büyük baskının olduğu, adaletin, hukukun olmadığı bir ülke görüyoruz. Gazeteci tutukluluğu sıralamasında Türkiye ilk sıralarda yer alıyor. Alevilerin laiklik, eşit yurttaşlık ve insan hakları gibi bir derdi var. Türkiye medyası Aleviler söz konusu olduğunda şaş bakıyor. Alevilerin taleplerinin medyada tartışılması sanki mayınlı bir tarla gibi. Bunun giderilmesi gerekiyor.”

    “ALEVİ MEDYASI, KURUMLARI ARASINDAKİ DAYANIŞMAYI GÜÇLENDİRMEK İSTİYORUZ”

    Alevilerin Sesi Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Erdal Kılıçkaya ise “Özellikle Alevilik ve medya üzerine çalışmış akademisyenleri bugün bir araya getirmek istedik. İlk kez böyle bir buluşma gerçekleştiriyoruz. Bu çalışmalar harmanlanarak devam edecek.  Hedefimiz Alevi medyası kurumları arasındaki dayanışmayı güçlendirmektir.” ifadelerini kullandı.

    “GAZETECİLİK DERİN BİR İTİBAR KAYBI YAŞIYOR”

    Gazeteci, yazar Ümit Kıvanç konuşmasında şunlara değindi:

    “Azınlık basınından söz ediyoruz burada. Talihsiz bir dönemdeyiz. ‘Kirli bir havuz içerisinde temiz bir havuz nasıl yaratabiliriz’ diye konuşuyoruz. Gazetecilik derin bir itibar kaybı yaşıyor. Bu hayati bir mesele. Toplumla güven ilişkisi olmadan yapılamayacak bir iş. Demokrasiden vazgeçme süreci hızla ilerliyor. Gazetecilik, demokrasinin olmadığı bir yerde çok anlamsız bir hale gelir. Şimdi talimatla çalışan bir propaganda aygıtı olarak gazetecilik neredeyse ortadan kalkıyor. Bizi bağlayan hakikat mi yoksa kendi çıkarımız mı? Hakikati iyilerin sahiplenmesi gerekiyor.”

    “ALEVİLER BELLİ DÖNEMDE HATIRLANAN BİR TOPLUM”

    Konferansın “Medyada ötekiler ve Aleviler” başlıklı ilk oturumu Prof. Dr. Şükrü Aslan moderatörlüğünde, Prof. Dr. Nilüfer Timisi Nalçaoğlu, Prof. Dr. Bedriye Poyraz ve Doç. Dr. Nihal Kocabay Şener‘in katılımıyla yapıldı. Oturumu yöneten Prof. Dr. Şükrü Aslan “Böyle bir konferans bildiğim kadarıyla ilk kez yapılıyor. Alevi kurumları bir tür akademi gibidir aslında” dedi.

    Prof. Dr. Nilüfer Timisi Nalçaoğlu, “Hatırla(ma)mak: Alevi kimliğinin medyada kurgulanışı” başlıklı konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Cemevleri sadece bir ibadet merkezi değil aynı zamanda kamusallığın merkezi, bir eğitim alanı ve geleneğin, törenin, inancın kuşaklar arasında aktarılmasının bir mekanı. Böyle bir etkinliğin burada yapılması çok anlamlı. Medya dediğimizde gerçek, hakikat en önemli mesele. Medya gerçeğin sesi olarak ortaya çıktı. Gazeteciliğin yaşadığı kriz yeni bir şey değil. Kürtler, Aleviler 1980’den itibaren hakikat meselesiyle ilgilenmeye başladı. Alevilerin medyada görünürlüğü kendi sesinin peşinden koştuğu 1980’lerin ikinci yarısından itibaren söz konusu olduğu söylenebilir. Kendi medyaları, kendi dilleri içerisinden medyada görünür olmaya başladılar. Aleviler belli dönemlerde öne çıkarılan, hatırlanan ve sonra unutulan bir toplum.”

    “MEDYA, MODERN ZAMANIN EN BÜYÜK KAMUSAL ALANI”

    Prof. Dr. Bedriye Poyraz‘ın, “Alevi medyasının kamusal alana dahil olma mücadelesi” başlıklı konuşmasından öne çıkan satır başları ise şöyle:

    “Kentleşmeyle birlikte kamusal alanın tanımı, boyutu medyaya dönüştü. Medya modern zamanın en büyük kamusal alanı. Orada görünüyorsanız varsınız, görünmüyorsanız yoksunuz. Alevilerin bütün mücadelesini aslında kamusal alana çıkış mücadelesi olarak okuyabiliriz. Hiçbir zaman Aleviler Türkiye’nin medyasında gerçek anlamda temsil edilmediler. Alevi hakikati hiçbir zaman hak ettiği biçimde orada temsil edilemedi. Aleviler de bir süre sonra kendi medyasını kurmaya başladılar.

    Ana akım medyadan söz ettiğimizde Alevi ozanların TRT’ye girmesi çok önemli bir dönem. Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Turhan Engin, Yavuz Top, Musa Eroğlu, Arif Sağ TRT’de deyişler seslendiriyorlar. Ama orada ‘Alevi’ demiyorlar, ‘dost’ diyorlar. Aleviler ayrıca katliamlar ile medyada görünür oluyor. 1975-80 sürecinde medyada ‘Alevi’ kelimesi hiçbir şekilde geçmiyor. 1985-90 sürecinde ilk defa Hacı Bektaş Veli törenlerini Kültür Bakanlığı desteklemeye başlıyor. Türk-İslam sentezi anlayışıyla destekliyor. 1995-2000 sürecinde devlet hem radikal İslam meselesi hem de Kürt sorunu meselesi nedeniyle Hacı Bektaş Veli üzerinden Aleviler ile temas kurmaya çalışıyor.

    Alevi toplumu, medya aracılığıyla hem birbirini gördü, tanıdı hem de Aleviliği öğrendi. Aleviler kente geldikten sonra tutunmak için Aleviliği unutmak zorunda kaldılar. Ama Sivas Katliamında çok net gördük ki devlet Alevileri unutmuyor.”

    “ALEVİLER BİR BAŞKASININ AÇIKLAMASI ÜZERİNE GÖRÜNÜR OLUYOR”

    Son olarak sunumunu yapan Doç. Dr. Nihal Kocabay Şener ise “Medyada Alevilerin temsili” başlıklı konuşmasında “Hükümetin konuyu gündeme getirdiği dönemlerde Alevilere yönelik haberlerin, yazıların kısmen yoğunlaştığını görüyoruz. Aleviler bir başkasının açıklaması üzerine görünüyor.” ifadelerini kullandı.

    “MEDYANIN DİLİ HIZIR’IN DİLİ OLMALIDIR”

    Doç. Dr. Nalan Ova ile Dr. Kumru Berfin Emre‘nin konuşmacı olarak katıldığı konferansın ikinci oturumu Doç. Dr. Veli Polat‘ın moderatörlüğünde gerçekleştirilirken, programa katılamayan Dr. Gülistan Elmacıoğlu‘nun gönderdiği bildiri de okundu.

    Konferansın “Alevi medyası deneyimleri” başlıklı son oturumunda ise Necdet Saraç, Ali Kenanoğlu, Çilem Küçükkeleş, Özkan Lafatan, Recai Aksu ile Vedat Kara sunumlarını yaptı.

    “Alevi medyasında kadın” başlıklı konuşmasını yapan Çilem Küçükkeleş, deneyimlerini anlatırken, “Dilimiz iyiyi, güzelliği çoğaltan bir dil olmak zorundadır. Medyanın dili Hızır’ın dili olursa kadının da dili olur. Alevi hareketine kadınları gösterme konusunda PİRHA, Can TV, Yol TV’nin katkısı büyüktür” dedi. Konferansın son konuşmacısı olarak söz alan Vedat Kara ise “Biryol Gazetesi deneyimi var. Yeni mecraları zorlamak, yapmak zorundayız. Gençlere de kadınlara da yer veren yapılanmaları oluşturmalıyız” ifadelerini kullandı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Gazeteci Çilem Küçükkeleş: Bir yüzyıl daha Aleviler yoktur diyemezsiniz-VİDEO

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş: Bir yüzyıl daha Aleviler yoktur diyemezsiniz-VİDEO

    PİRHA-Gazeteci Çilem Küçükkeleş, 2022 yılının Aleviler açısından nasıl geçtiğini PİRHA’ya değerlendirdi. Çilem Küçükkeleş, 2022 yılının değişimin açığa çıktığı bir yıl olduğuna dikkat çekerek, “Umut ediyorum ki yeni bir yüzyılın cumhuriyeti kurulurken tıpkı kurultayda adı konulduğu gibi “demokratik bir cumhuriyet” aynı zamanda bu cumhuriyetin en büyük paydaşlarından birinin Aleviler olacağı bir yüzyıla doğru yol yürüyeceğiz” dedi.

    Alevilerin eşit yurttaşlık talebiyle yıllardır sürdürdüğü mücadele 2022 senesinde kendisini daha da görünür kıldı. Zorunlu din derslerine ilişkin açılan davalar, Alevilere yönelik sonu gelmeyen nefret söylemleri, demokratik Alevi hareketindeki kongreler, devletin Aleviler ve cemevlerine dönük çalışmaları, AKP’li cumhurbaşkanının kararıyla kurulan ve çok tartışılan Alevi, Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile seçimlere yaklaşınca hatırlanan Aleviler geride bıraktığımız yıl içerisinde konuşulan konu başlıkları oldu.

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş de geride kalan 2022 yılının Aleviler açısından nasıl geçtiğini PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “KONGRELER YENİLENME AÇISINDAN ÖNEMLİDİR”

    Sözlerine “Her yıl gibi elbette ki 2022 de zor bir yıldı. Ama Aleviler açısından çeşitli değişimlerin olduğu bir yıldı” diyerek başlayan Küçükkeleş, dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinden kaynaklı olumsuzluklara da değinerek, şunları söyledi:

    “Pandemi gibi çok ağır bir hastalık süreci geçirildi. Toplumsal bağların zayıfladığı, bir araya gelinemediği, bulaşıcı hastalıktan kaynaklı yan yana durulamayan ve büyük bir kısmı böyle geçen bir yıldı. Bir diğer önemli nokta ise 2015’ten beridir ağır bir atmosfer var Türkiye’de. Daha önce de ağırdı ama aslında adına ‘OHAL’ denilen, çok uzun süren, kaldırıldığı ifade edilen ama koşullarının Türkiye’de hala çok canlı yaşadığı bir yıl oldu 2022 de. Fakat şu tarz değişimler oldu. Pandemi süreci sonrası Türkiye’de çeşitli toplumsal hareketler başladı. Aleviler açısından da başladı ve uzundur kongre yapamayan Alevi hareketi bir kongre yapma imkanı buldu ki kongreler önemlidir. Yenilenme açısından, süreci tartışma, yeni dönemi kurma konusunda kongreler önemlidir. Bu kongreleri gerçekleştirebilme, pandemi sürecinin o ağır atmosferinin hafiflemesi, bir şekilde Türkiye’de siyaseten değişimin arzusunun her tarafa yansıması gibi Alevi kurumlarına da yansıdı ve çok hareketli bir baharla başladı.”

    “DEVLETİ MUTLAKA ZORLAMAK GEREKİYOR”

    Küçükkeleş, Mayıs ayında “Aleviler din, beden, cinsiyet, neşeden, kedere” başlığıyla İzmir’de yapılan sempozyumu da hatırlatırken, şöyle konuştu:

    “Kongrelerden hemen sonra üç büyük kurumun ortaklığıyla Mayıs ayında çok önemsediğim bir sempozyum gerçekleşti. “Aleviler din, beden, cinsiyet, neşeden, kedere” ismiyle kadınlarla, LGBTİ’lerle, farklılıklarla ilişkisi bir daha tartışıldı. Aynı zamanda bu sempozyumla beraber Türkiye’de, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasıyla ortaya çıkan boşlukta, her sorumluluğu devlete atan değil aynı zamanda kendi sorumluluğumuzu da yerine getirmemiz gerekir aklıyla, “Peki İstanbul Sözleşmesi yok. Biz bunu kendi içimizde nasıl işletir hale edeceğiz? Yani genelde “Devlet ne yapar?” diye uzundur bakıyordu tüm hak mücadeleleri yöntemleri. Ama biz anladık ki, devleti mutlaka zorlamak gerekiyor. Mutlaka talep etmek gerekiyor ama bununla beraber hem kendi iç demokrasimiz konusunda bir şeyler söylemek, aynaya bakmak hem de kendi yaşadığımız mekanlarda yaşatmak konusunda bir yol güzergahı çizmek gerekiyor. Alevi kurumları çok önemli bir sempozyumu gerçekleştirdiler. Buradan çıkan ve kamuoyuna yansıyan önemli kararlardan biri de cenazelerimizdi.

    Ortada kalan, çeşitli inanç merkezlerine alınmayan, hakaret edilen cenazelerle ilgili de şunu söyledi kurumlarımız: Kim olursa olsun kapımıza gelen her cenazeyi kendi istediği ritüelle biz Hakk’a uğurlayacağız kararı o sempozyumdan çıktı. Diğer önemli çıkan kararlardan biri de şuydu: Sempozyum yapıp bırakmayacağız. Buradan Alevi hareketi olarak kadın meselesine yönelik bir tutum belgesi inşa edeceğiz ve tutumumuzu tüm kamuoyuyla paylaşacağız. Bunlar önemli sonuçlardı. Çünkü çalıştaylar, sempozyumlar elbette ki gerçekleşirken çok değerli katkılar sunuyorlar ama orada bırakıp gitmek doğru değil. Bütün o tartışmalardan çıkan sonuçla önemli adımlar atmak gerekiyor.”

    “FESTİVALLER ALEVİ HAREKETİNİN TOPLUMSALLAŞMASINA YOL AÇTI”

    Yaz aylarında Türkiye’nin birçok yerinde gerçekleşen festivallere de değinen Küçükkeleş, bu tarz etkinliklerin topluma sağladığı katkıları şöyle aktardı:

    “Haziran, Temmuz ayları başladığında festivaller başladı. Aslında toplum bir araya gelerek o moral bozukluğunu, kederini biraz neşeye evrilten bir yol izledi. Değerli festivaller oldu. Dersim festivali valilik tarafından iptal edilse de toplum kendine göre kendi festivalini gerçekleştirdi. Varto’da yine çok değerli bir festival oldu. Öyle göründü ki Alevi kurumlarının yönetici kısmı açısından bir gün bile genel merkezlerinde oturamaz hale geldiler. Mütemadiyen hareket halindelerdi. Bu hareket hali önemli bir şeyi gerçekleştirdi. Alevi hareketinin toplumsallaşmasına yol açtı. İkincisi de Alevi hareketinin toplumla buluşması, toplumun da ilgisini yeniden demokratik Alevi hareketinin üzerine çekti. Bütün bu söylediklerim demokratik Alevi hareketi üzerine. Çünkü geri kalanının zaten böyle bir alanı, böyle bir mecrası, böyle bir niyeti de yok. Yani bir hak mücadelesi alanında değiller. Onlar sadece inancın nasıl yürüyeceği konusunda hizmet vermek istiyorlar. O yüzden de demokratik Alevi hareketinden hani bahsediyorum.”

    “HEDEFLERİ PARÇALI, BİRBİRİNİ GÖRMEYEN, BİRLİKTE DURMAYAN ALEVİ HAREKETİ”

    Küçükkeleş, AKP’nin birkaç yıldır Alevilere dönük geliştirdiği çalışmaların bu yıl somutlaştığı kararlara ilişkin ise şunları kaydetti:

    “Bu süreç içerisinde aynı zamanda Alevilere yönelik gelişen bir AKP hareketi de vardı. Bir dönem çok fazla Alevilere müdahale etmeyen, belki daha inisiyatifli davranan, karşısına almamaya çalışan AKP’nin aynı zamanda yürüttüğü bir çalışma vardı. Aslında bir araya gelen, toplumsallaşmaya çalışan Alevi hareketini biraz içeriden bölmek, parçalamak, tekleştirmek ki mesela gittikleri, ziyaret ettikleri cemevlerine de “Genel merkezinizden ayrılırsanız sizinle çok daha ilişki kurabilir; size çok daha rahat yardım edebiliriz” telkinlerinde bulundular. Anlaşıldı ki hedef parçalı, birbirini görmeyen, birlikte durmayan bir Alevi hareketine doğru yol izlemekmiş. Bunu niye yapıyorlar diye çok konuşuldu, tartışıldı. Niye yaptıkları konusu aslında döndü dolaştı bir torba yasa ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi meselesiyle ortaya çıktı. Alevilerin ziyaret ettikleri yerlerde çeşitli kurumsal eksikliklere yaptıkları yardımlar Alevilerin talepleri olarak topluma yansıtılmaya çalışıldı. Bu talepleri karşıladıklarını ifade ettiler. Toplamda karşısındakini yok sayan ama konu, çimento veriyorsa oradan bir talep sanki varmış gibi bir politika izlendi. Bu politika elbette ki Alevi toplumu tarafından çok büyük bir tepki ile karşılaştı. Cumhurbaşkanı’nın cemevi ziyaretleri yoğun eleştirildi. Bu cemevi ziyaretlerindeki görsel değişiklikler, mekana müdahaleler, oraya gitme hali, beraberinde gittiği heyeti vs. yoğun tartışmalara yol açtı. Oralardan, müjdelenen, torba yasa da Alevi kurumları açısından büyük bir itiraza neden oldu.”

    “TOPLUM HALA DEMOKRATİK BİR MECLİSİ İŞARET EDİYOR”

    AKP’nin adımlarına Alevilerin verdiği yanıt ise birçok ilde basın açıklamaları ve eylemler oldu. 8 Kasım günü ise eylem Ankara’ya TBMM önüne taşındı. Yapılan eylemleri “değerli” olarak niteleyen Küçükkeleş, şöyle konuştu:

    “Meclis önünde çok değerli bir eylem konuldu. Bu eylemin meclis önünde kurulmasının şöyle bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Türkiye toplumları hala demokratik bir meclisi işaret ediyorlar. Hala orayı muhatap almak istiyorlar ve itirazlarını orada dile getirmek istiyorlar. Bunu yaparken de sadece hani biz Alevilere bunu yapma anlamında değil yani. “Bu meclis işlesin” mesajı da bu eylemin içeriğinde vardı aynı zamanda. Cumhurbaşkanlığı kararnamesine itiraz da yine meclis önünden yapıldı. Aleviler sert bir müdahale gördüler o meclis önünde. Ama o sert müdahaleyle beraber çıkarılmak istenen torba yasayı, cumhurbaşkanlığı kararnamesini de yine aynı meclis önünde çöpe çevirdiler. Çünkü rızalık olmadan bir topluma herhangi bir faaliyetinizi dayatmanız mümkün değil. Bir şekliyle kendi medyasında çok büyük müjde gibi yansıttığı meselenin aslında Aleviler için hiçbir müjde olmadığını çok net bir şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önünde ifşa ettiler.

    Bu önemli ve kıymetliydi, uzundur en hareketli eylemiydi Alevi hareketinin de aynı zamanda. Bu hareketin çevresinde toplum toparlandı. Burada birlikte durma gayreti çok gelişti. Bu eylemden sonra yerelde çok sayıda toplantı yapıldı. Toplumla buluşuldu ve en nihayetinde burada konuşulanlar da bir kurultaya evrilerek bu çok yakın tarihe taşındı. Birlikte takip ettik. Değerli bir kurultay gerçekleşti 25 Aralık’ta. Gerçekleşen kurultayla beraber aslında Türkiye siyasetinde uzundur varlığını kabul ettiremeyen Aleviler, “Siz böyle kentlerin çeperlerinde olun, siz hele bir yerde durun, biz size haklarınızı zaten veririz” siyasetini reddettiğini, aslında kentin merkezine, göbeğine ve siyasetin kalbine doğru artık Alevilerin de cümle kurmak istediğini çok net ifade ettiği, benim açımdan kurultayın en önemli konularından biriydi.”

    “BİR YÜZYIL DAHA BİZSİZ BİR CUMHURİYET KURAMAZSINIZ”

    Küçükkeleş, 25 Aralık günü İstanbul’da gerçekleştirilen ‘Büyük Alevi Kurultayı’na da değinirken; “Bir geçmiş yüzyılın şeyi çok iyi tartışıldı. Aleviler neler yaşadılar geçmiş yüzyılda? Kurultaya gelen tüm seyirciler açısından da çok açıklayıcı ve ön açıcı oldu. Ama bir daha böyle bir şeyi bir yeni yüzyılda yaşamayacaklarını ifade ettikleri yer de oldu. Bununla ilgili yine takip ettiğimiz Hacıbektaş’ta da önemli bir toplantı gerçekleşmişti. Pirler, analarla da Ankara’da bir toplantı gerçekleşmişti. Toplumun toplamda ifade ettiği ve kurultaya gelen şey şuydu ki; “Bir yüzyıl daha Aleviler yoktur diyemezsiniz. Bir yüzyıl daha bize katliamlar yüzyılı çizemezsiniz. Bir yüzyıl daha bizsiz yeni bir cumhuriyet kuramazsınız” mesajı çıktı aslında toplamda” ifadelerini kullandı.

    “MADIMAK KATLİAMI SONRASI KİMİNLE YÜRÜDÜYSEK ONLARLA BİR ARADAYIZ”

    Alevi hareketinin 2023’e çok daha güçlü gireceğini söyleyen Küçükkeleş, Alevilerin kendi gündemlerini yaratmalarının öneminden de bahsetti. Küçükkeleş sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Demokratik siyaset ve demokrasi mücadelesi cephesinden 2015’te beraber hızla uzaklaşan Alevi hareketi 2022’de tam tersi hızla buraya doğru bir yol çizdi. Çevresini, dostlarını genişleten bir çaba ve gayret çok gözle görülür hale geldi. Yalnızlaşan, kendini tartışan, kendi içinde mütemadiyen iktidar ve muhalefet hegemonyası yaşayan Alevi hareketi bir anda bütün bunların dışına çıkan, kendi kendiyle değil tam tersi kendisine bunu yaşatan sistemle bir mücadeleyle karşı karşıya geldi ki önemli. İşte burada dostları da çoğaldı. Burada birliktelikler de attı. Aslında nereye döndük dersek, Madımak katliamı sonrasında kiminle birlikte yürüdüysek bugün o yol arkadaşlarımızla yeni baştan bir araya gelmeye başladık. Bu değerli ve kıymetli. 2021, 2020 öncesi süreçlerde yaşanan gergin Türkiye atmosferinde aslında tartışamaz, konuşamaz, sürece dahil olamaz, kendi gündemini tutamaz haldeyken bir anda Türkiye gündemi daha büyük bir sıklıkla değişse de Aleviler gündemini ayakta tuttular. Kendi gündeminizi korumanızın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettiler, hem de fark ettirdiler. Türkiye gündemi çok sık değişse de Aleviler kendi gündeminde kaldılar ve buradaki bileşkeyi çoğaltmak, daha fazla sayıda birleşerek hareket etmek konusunda da bir yol çizdiler.

    Toplumda uzundur bunu öneriyor aslında. Hem tüm demokratik kitle örgütlerine, hem siyasi partilere hem de aslında toplumun her kesimine böyle bir kaostan çıkmanın yolu, yöntemi, birlikte olmak olduğunu tarif ettiler. Eskiden birlik deyince birbirine benzemeyi anlaşılır ve hiç bir araya gelinmez gibi gözükürken şimdi hiç birbirimize benzemesek de bir arada durmayı bilmeliyiz formülü hem Türkiye siyasetinin hem Alevi hareketini büyük oranda etkilediğini düşünüyorum. Bu dönüşüm, bu yol, yöntem bu kadar toplumsallaşan Alevi hareketi inanıyorum ki 2023’e çok daha büyük bir güçle girecek. 2023 açısından Türkiye siyasetine çok daha büyük dahil olacak. Umut ediyorum ki yeni bir yüzyılın cumhuriyeti kurulurken tıpkı kurultayda adı konulduğu gibi “demokratik bir cumhuriyet” aynı zamanda bu cumhuriyetin en büyük paydaşlarından birinin Aleviler olacağı bir yüzyıla doğru yol yürüyeceğiz. Her dönemden çok daha güçlü Türkiye siyasetine de, toplumuna da kendini hissettirdi diyebilirim.”

    “TÜM SİYASİ PARTİLERİN ALEVİ POLİTİKASI OLMAK ZORUNDA”

    Küçükkeleş son olarak seçim sürecine giren Türkiye’de, tüm siyasi partilerin bir Alevi politikası olması gerektiğini belirtirken, “Yani bu 25 Aralık kurultayı siyasi partiler açısından da çok büyük bir mesaj. Çünkü bu kurultaydan sonra Alevilerin söyledikleri sözlerden kaynaklı başka bir siyaset üretmek zorundalar. Hani eskiden “Siz yerinizde durun biz sizin için yaparız. İhtiyacınız neyse gideririz.” bir şekliyle en ilerisindeydi; HDP’nin “Verin temsilcilerinizi gelsinler, siyaset yapsınlar” meselesinin artık sona erdiğini düşünüyorum. Meselenin temsilci olduğu değil bundan sonra Türkiye’deki tüm siyasi partilerin artık bir Alevi politikası olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. O kurultaya cevap olamayan siyasi partiler açısından da Türkiye’deki yalnız Alevi hareketinin değil Alevilerin artık başka bir yerden başka bir cevap vereceğini düşünüyorum” dedi.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Kenanoğlu: ‘Devlete vergi veriyoruz, bize de yardım yapılsın’ dedik, şimdi bizi vuruyor-VİDEO

    Kenanoğlu: ‘Devlete vergi veriyoruz, bize de yardım yapılsın’ dedik, şimdi bizi vuruyor-VİDEO

    PİRHA- CAN TV’de yayınlanan CAN’DAN BAKIŞ programında konuşan HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, öz eleştiride bulundu. Kenanoğlu, “Devlete vergi veriyoruz, bize de camiye nasıl yardım yapılıyorsa yapılsın gibi cümleleri kuruyorduk. Bu söylemler döndü geldi, şimdi bizi vuruyor. Niye bizi vuruyor? Yanlış argümanlarla siyaset yapmanın sonucudur” dedi. Gazeteci Çilem Küçükkeleş de, Alevi kurum başkanlarını Alevilerin coğrafyasında görmenin Alevi toplumunu daha da güçlendireceğini söyledi.

    CAN TV’de yayınlanan ve Veli Haydar Güleç’in hazırlayıp sunduğu CAN’DAN BAKIŞ‘ta bu hafta Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ve gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevi kurumlarının bölgelerde yürüttüğü toplantılara ve meclisten geçen torba yasaya dair değerlendirmede bulundu.

    “SAVUNMAMIZ GEREKEN, DEVLETİN HİÇBİR DİNİ FİNANSE ETMEDİĞİ BİR DİN DEVLET İLİŞKİSİDİR”

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, gelinen süreçte öz eleştiri verilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Devlete vergi veriyoruz, bize de camiye nasıl yardım yapılıyorsa yapılsın gibi cümleleri kuruyorduk. Bu söylemler döndü geldi, şimdi bizi vuruyor. Niye bizi vuruyor? Yanlış argümanlarla siyaset yapmanın sonucudur. Çünkü bizim savunmamız gereken, başından beri söylememiz gerekenin, devletin hiçbir dini finanse etmediği bir din devlet ilişkisidir. Dedelere maaş meselesi gündeme geldiği zaman hayır diyenlerdendik, ama cemevlerine para aktarılmasını, yardım edilmesini, elektriğinin, suyunun faturasının karşılanması konusunda da bu argümanları hep kullananlar olduk. Bütün Alevi kurumları ve Alevi kurumlarında yöneticilik yapan hepimiz açısından yapmış olduğum bir öz eleştiridir” dedi.

    “TOPLATILAR KÖYLERE KADAR GENİŞLETİLMELİ

    Alevilik kurumlarının bölge ziyaretlerini değerlendiren Kenanoğlu, “Alevi kurumları bölgeleri dolaşıyor, bölge toplantıları yapıyor. Bu yasa sonrasında bir dizi çalışma içerisine girmesi son derece önemli. Çünkü toplumda geçmişten gelen bir kafa karışıklığı mevcut. Alevi toplumu, halk ne olacağını bilmiyor. Peki diyor bu yasa çıktı. Şimdi ne olacak? diye soruyor. Alevi kurumlarının bunları cevaplandıracak şekilde ve bunun Alevi toplumu açısından nasıl bir tehlike arz edeceğini anlatacak şekilde bölge toplantıları yapmaları ve bölgelerde de görevlendirmeler yaparak köyleri dolaşmaları gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

    Toplumu bilinçlendirmek ve bu yasayı işlevsiz hale getirecek mekanizmaları oluşturmanın gerekliliğine işaret eden Kenanoğlu, toplatıların köylere kadar genişletilmesi önerisinde bulundu.

    “BİRLİKTE OLMA DUYGUSU TOPLUMU GÜÇLÜ KILAR”

    Gazeteci ve Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş de, Türkiye gündeminin sık sık değiştiğini, buna karşın Alevi kurumlarının gündemi sıcak tutmasının ve bölgelerde toplantılar yapmasının önemli olduğunun altını çizerek, “Birlikte olunduğu duygusunun bu toplatılar vesilesiyle topluma ulaşması çok önemli. Bu, toplumu güçlü kılar” diye belirtti.

    “BÜTÜN BAŞKANLARIN ALEVİLERİN COĞRAFYASINDA OLMASI TOPLUMA GÜÇ KATIYOR”

    Alevilerin gündemi var ve bu gündemin hala çok sıcak olduğunu vurgulayan Çilem Küçükkeleş, şunları dile getirdi:

    “Alevi kurumları en parlak dönemlerini yaşıyorlar. Alevilerin kurumlarımızı en çok gözlediği, eylediği ve dinlediği günlerden geçiyorlar. O yüzden de kendilerini en güçlendirebilecekleri de bir dönem yaşadıklarını ve bunu çok iyi bir fırsata dönüştürmeleri gerektiğini düşünüyorum. AKP’ye karşı toplumun çok net bir tutumu var. O yüzden  de toplum izliyor, eyliyor ve bir yerde durmak istiyor. O durmak istediği yeri de kurmak gerekiyor. Bu da kurumlara düşüyor. Ben bütün başkanları Dersim’de, Sivas’ta, Alevilerin coğrafyasında görmekten çok mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Çünkü coğrafyamıza sahip çıkılıyor. Bu hissi yaşadık. Sürmesi de bir o kadar önemlidir.”

    Diren KESER/PİRHA

  • Kenanoğlu’ndan CAN TV’de çağrı: Alevi kurumları Kobani davasını takip etmeli

    Kenanoğlu’ndan CAN TV’de çağrı: Alevi kurumları Kobani davasını takip etmeli

    PİRHA- Kürt siyasetçilerin yargılandığı Kobani davasının duruşması devam ederken, HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, CAN TV’de, Kobani davasını takip etmeleri için Alevi kurumlarına çağrıda bulundu. Kenanoğlu, “Örneğin Alevi kurumlarının bir haftayı Kobani haftası yapıp, IŞİD’i lanetlemeleri, IŞİD’e karşı mücadele edenleri, IŞİD’i yenilgiye uğratanları desteklediği için yargılanan insanlara destek olmaları çok anlamlı olur” dedi. 

    IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırıları üzerine 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen protesto eylemleri gerekçe gösterilerek aralarında Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski eş genel başkanları, Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de bulunduğu 20’si tutuklu 108 ismin yargılandığı Kobani Davası’nın 17’nci duruşma periyodu, 5’inci oturumuyla Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görüldü.

    Sincan Cezaevi’nde tutulan siyasetçiler duruşma salonunda hazır bulunurken, farklı cezaevlerinde bulunan siyasetçiler ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla duruşmaya bağlandı.

    Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen davanın duruşmasına HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar, parlamento grubunun tamamı ile katıldı.

    Gizli tanık Atlas’ın kendisi hakkında beyanlarda bulunduğunu hatırlatan siyasetçi Mesut Bağcık, “Diyarbakır’da 20 Ekim 2008’de gözaltında kaldım ve tutuklandım. Aralıksız 14 Aralık 2010 tarihine kadar tutukluydum. Aynı anda hem cezaevinde, hem de dışarıda olmak eşyanın tabiatına aykırı” dedi.

    Bağcık’ın savunmasının ardından duruşmaya yarın saat 10.00’da devam edilmek üzere ara verildi.

    Kobani duruşmasının da konuşulduğu CAN TV’de her hafta pazartesi günü Veli Haydar Güleç, Çilem Küçükkeleş ve Ali Kenanoğlu’nun katılımıyla yapılan ‘CAN’DAN BAKIŞ’  programında önemli mesajlar verildi.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN DUYARLILIK GÖSTERMELERİNİ ARZU EDERİM”

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Alevi kurumlarının Kobani davasını takip etmeleri çağrısında bulundu.

    “IŞİD’in Türkiye’deki önemli hedeflerinden bir tanesi de Alevi kurumları olduğunu biliyoruz” diyen Kenanoğlu, “IŞİD’în listesinde Alevi inanç kurumlarına yönelik saldırı planları olduğunu daha önce kamuoyunda konuşmuştuk. Kobani davasına Alevi kurumlarının ilgisizliğini ifade etmek isterim. Avrupa’dan heyetler, uluslarası temsilcilikler, parlamenterler, büyükelçiliklerden katılımcılar oldu. Türkiye’den kısmen demokratik kitle örgütlerinin takibi zaman zaman oldu. Şöyle bir şeyi arzu ederim. Örneğin Alevi kurumlarının bir haftayı Kobani haftası yapıp, 4 gün süren dava (duruşma) var. IŞİD’i lanetlemeleri, IŞİD’e karşı mücadele edenleri, IŞİD’i yenilgiye uğratanları desteklediği için ya da buna karşı protesto oluşturduğu için yargılanan insanlara destek olmalarını, davayı izlemek açısından yapmalarını beklerim. Çok anlamlı olur. Çünkü IŞİD’in tehdit ettiği toplumların başında da hem yaşamsal hem de inançsal anlamda Alevi toplumu geliyor. Alevi örgütlerinin böyle bir duyarlılık göstermesini arzu ederim” dedi.

    GÜLEÇ: SINIRDA LOKMA DAĞITAN ALEVİLERE HATIRLATMAK LAZIM 

    Programda Veli Haydar Güleç de Kenanoğlu’nun Alevi kurumlarına yaptığı bu çağrının önemli olduğunu vurgulayarak, “Alevi kamuoyuna, kurumlarına önemli bir mesaj. Bugüne kadar sessiz kalındı. Dileriz duymuşlardır. Bugüne kadar sessiz kalmaları kabul edilebilir bir şey değil. Tabi demokratik kamuoyuna, Türkiye sol hareketine de aynı şeyi söylemek lazım. Kobani düşseydi IŞİD sizin komşunuz olacaktı. Bu ülkenin komşusu olacaktı. Belki de o coğrafyada çok geniş bir alanı tutmuş olacaktı. O alan belki de hala ellerinde kalmış olacaktı. IŞİD’in sınırdan elini kolunu sallayarak nasıl gelip geçtiklerine defalarca tanık olundu.
    Özellikle geçmişte sınırda lokma dağıtan Alevilere bir kez daha hatırlatmak lazım. Evet o gün doğru bir şey yaptınız. Gelip o sınırda insanlık için lokma dağıttınız. İnsanlığın kazanması içindi. Çünkü orada barbarlık olacaktı. Barbarlığa karşı insanlığın mücadelesiydi. Bugün de Alevilerin aynı şeyi yapmaları çok doğru olur.

    KÜÇÜKKELEŞ: KOBANİ DAVASINI SAHİPLENMEK GEREKİR

    Çilem Küçükkeleş ise “IŞİD’in yenilmesi halkların murat ettiği bir şeydi. Kobani davasını daha görünür kılmak, daha fazla cümlesini kurmak gerekir. Nasıl ki Gezi için nöbet tuttuysa halk, Kobani davası için de nöbet tutmak, daha yaygın sahiplenmek gerekir” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ İSTANBUL