PİRHA-AKP-MHP iktidarının Alevilere yönelik politikasını değerlendiren Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş, geçmişten günümüze iktidarların her zaman Aleviler ile çeşitli ilişkiler kurduğuna, her iktidarın da kendine göre yöntemleri ve muhatapları olduğuna dikkat çekerek, “Güçlü bir demokrasi istiyorsak önce kendi hakikatimizi doğru inşaa etmemiz gerekmez mi?” diye sordu.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’li üst düzey yöneticilerin Alevi kurumlarını ziyaretlerini arttırmalarını yeni bir seçim yatırımı olarak görenler olduğu gibi, iktidarın/devletin asimilasyon politikalarının bir parçası olarak değerlendirenler de var.
İçişleri, Kültür ve Turizm ile Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından finanse edilerek yapılacağı duyurulan Hacıbektaş Gençlik Kampı ve 300 dedenin Kerbela’ya götürülmek istenmesi Alevi toplumu tarafından devletin asimilasyon politikalarının bir parçası olarak tanımlanırken, art arda Alevilere ve kurumlarına yönelik saldırıların da paralel bir şekilde yükselmesi kuşkuları beraberinde getiriyor.
AKP-MHP iktidarının Alevilere yönelik politikasını Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş’e sorduk.
PİRHA-İktidar inancını ve ibadet merkezlerini tanımadığı Alevilere neden bu kadar ilgi gösteriyor?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Bu sorunun elbette birden çok cevabı var. İktidar bugüne kadar yaptıklarında asla tek bir noktaya odaklanmadı, hedef tek gibi görünse de çoklu sonuçlar elde etti. Biz bu sonuçlardan çoğu zaman en can alıcısı ile ilgilendik ama küçük gördüğümüz kimi sonuçlar bazen çok daha büyük etkiler yarattı. Bir süredir Alevi oldukları iddia edilen kimi İçişleri Bakanlığı çalışanı ya da temsilcisi kişiler Türkiye genelinde Alevi kurumlarını ziyaret edip çeşitli çalışmalar yürütüyorlardı. Kurumların ekonomik sıkıntılarını çözmek üzerinden gelişen diyalogların çeşitli amaçları olduğu Alevi kamuoyunda birçok yönü ile tartışıldı. Kimi zaman kurumlarımız ortak açıklamalarla bu ilişkilenme haline eleştirilerini ifade ettiler.
Çatı örgütlerimizi dışında bırakan bu tek tek ilişkilerin amacının büyük resmi parçalayıp Alevi kurumlarını parçalı hale getirmek olduğu hepimizin hemfikir olduğu yerdi ki Hüseyin Gazi Cemevi ziyareti bunun aynası oldu. Aynı kurumun yöneticilerinin bile parçalandığı, mekanın ekonomik destek adı altında nasıl aslından çıkarıldığı esasında iki yıldır yürütülen çalışmanın nereye bağlanacağının da resmi oldu.
Elbette bu ilişkilerin iki yıl öncesi de, bu cesaretin, bu yöntemlerin bir yol göstericisi, bir yol açıcısı vardı. İktidarlar her zaman Aleviler ile çeşitli ilişkiler kurdular, her iktidarın da kendine göre yöntemleri ve muhatapları oldu. Hepsine tek tek değinme fırsatı olmadığından 15 Temmuz sonrası kurulan iktidar koalisyonu ile sınırlı kalırsak bugüne ilişkin bazı cevaplar verebiliriz. Elbette Alevilere dönük politikalar Cumhuriyet’in başından bugüne bir bütünlük arz eder.
Bu süreç içinde Alevi cephesinden iktidar muhatapları hepimizce malumdur. Kurumların kapılarını iktidara açan, İçişleri Bakanını misafir eden, gittiği her kentte ilk valiliği ziyaret edip sosyal medyada paylaşan, iktidardan aldığı güçle kabadayılık yapıp, korumalarla dolaşanları hepimiz tanıyoruz. O günlerde “ben olmasam, bu ilişkileri kurmasam tek bir Alevi kurumu kalmaz hepsi OHAL kararnamesi ile kapatılır” diyenler bugün başka inkar mecralarında rollerini oynamaktalar. Elbette bahsi geçen tek bir kişi değildi, yol arkadaşları, yanında duranları vardı. Alevi hareketi bu süreci doğru tartışabilmiş olsa idi sonraki ilişkilerde çok daha sağlıklı yol alınabilirdi.
Siyasi partiler ile kimse ilişkilenmesin demiyorum. Elbette bu ilişkilerin toplumsal sonuçları olmalı diyorum. Kişisel ilişkiler ancak kişisel sonuçlar doğurur. En büyük sorun da budur. Bir cemevinin tadilatını yaptırmak toplum faydasına değildir. Birçok yönetici buradan savunuyor kendini. Oysa ekonomik ihtiyaçlar temelinde kurulan her ilişki görülüyor ki parçayı bütünden koparan bir hale dönüşüyor. Buna en iyi örnek olarak Isparta Cemevini verebiliriz.
Toparlarsak, Cumhurbaşkanının çok tartışmalı Hüseyin Gazi Cemevi ziyareti bir başlangıç değil, bir süredir adım adım örülen bir sürecin sonucudur. Seçimlerle elbette ilgisi vardır ancak sadece buradan okumak eksik olur. Alevi kurumları ile bir süredir yürütülen tek tek ilişkilenme bütünü parçalayan, toplumu birbirine düşüren, siyaseti, mekanı, zamanı, yolu kirleten bir yere bilinçli ve kasten dönüştürmektir asıl hedef.
İktidarın Alevilere olan ‘ilgisini’ iyi okumak lazım. Özellikle son yüzyıldır sürdürülen kavim kırım politikalarının en kirlisiyle karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Biz burada sadece bir boyutunu değerlendirme imkânı bulduk ama atılan taşın ürkütmeye çalışacağı çok kuş olduğunu düşünüyorum.
“TOPLUMSAL OLMAYAN YOL, YOL DEĞİLDİR”
-Aleviler bu “ilgiye” karşı nasıl bir yol izlemeli?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: İzlenecek çokça yol var elbette ama bu yolların ortak noktası toplumsal olabilmesidir. Toplumsal olmayan yol, yol değildir. Türkiye de özellikle son yıllarda siyasi partilerden, sivil toplum kuruluşlarına, demokratik kitle örgütlerinden, inanç örgütlerine yaşanan en büyük eksiklik toplumsallıklarını kaybetmeleri ya da bazılarının zaten toplumsuz yol yürümeyi tercih etmeleridir. Uzundur muhalefet de (sadece siyasi partiler değil) iktidar gibi dikey örgütlendi. Kimi zaman siyasi konjonktür bu yola zorladı, kimi zaman da bilinçli olarak bu yol tercih edildi. Ama görüldü ki toplumdan kopmak büyük bir yozlaşmaya da yol açtı. Alevi kurumları yönetici kadro bulmakta hiçbir zaman zorlanmadı, hatta bu makamlara gelebilmek için büyük yarışlar yaşandı ancak bu yöneticiler hizmet edecekleri topluma çokta ulaşamadı. Kurumlarımızın cemevleri Alevilerle dolup taşıyor ancak kurum yöneticilerimiz bu toplumla birlikte yeterince yol eyleyemiyor. Aleviler cemevlerinde ya cem izliyor ya da panel dinliyor. Katıldığı cemde semah dahi dönemiyor. Bu izleyici pozisyon, kurumlarımızı dikey ve eril kıldığı gibi toplumu da edilgen kılıyor. Güçlü bir demokrasi istiyorsak önce kendi hakikatimizi doğru inşaa etmemiz gerekmez mi?
Bir diğer konu da dışımızdan bize dayatılan “tek ses olun çok parçalısınız” halini biz niye kendi kendimize dayatıyoruz anlamış değilim. Aleviler de Alevi örgütlülüğü de çoklu yapılardan oluşuyor, bir olmaya çalışabiliriz ancak tek olmayı reddetmeliyiz. Birliğimizi çoğaltacak yol ve yöntemler geliştirmeliyiz. Derin bir kaosun yaşandığı bu ülkede bizler de farklılıklarımızı daha fazla öne çıkaran, ayrıştığımız yerleri daha fazla derinleştiren, çatışmaları güçlendiren bir dönem yaşıyoruz. Bir siyasi partiye oy verme eğilimimiz bile birbirimizin Aleviliğini unutturan, karşı kamplara ayrıştıran bir yere dönüşebiliyor. Oysa siyasi bir tercih elbette önemlidir ama yarın değişebilir ancak Aleviliğimiz bakidir. Belki artık ortaklıklarımızı daha fazla konuşmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Mesela Hüseyin Gazi Cemevinde duvardan kaldırılan her resimde ortaklaşmayabiliriz ama Ali’nin ve Hünkar’ın resminin kaldırılmasına göstereceğimiz tepki duygu dünyamızda ortak yerdedir. Bu ve benzer ortak değerlerimiz etrafında birleşebiliriz.
AL-VER DEĞİL DEMOKRATİK BİR CUMHURİYETİN OLABİLMESİ İÇİN KATKI SUNMAMIZ GEREKİR
Türkiye siyaseti belli ki yeni bir döneme giriyor. Bizim de bu döneme birleştiğimiz yerden bir söz söylememiz gerekiyor. Var olanı böyle kabul etmeyeceğimizi Hüseyin Gazi Cemevine yapılanlar üzerinde iyi ifade ettik, etmeye de devam etmeliyiz. Çıkardığımız sonuçlardan yeni yollar kurmalıyız. Ancak şunu gözden kaçırmamak lazım ilk defa bu iktidarla bu sorunları yaşıyor değiliz. AKP gidecek her şey bitecek ya da CHP gelecek her şey çok güzel olacak da değil. “Cumhuriyetin 200. yılına girerken 100 yıllık bagajlarımızdan kurtulacağız” vaatleri ortada dolaşır, henüz Alevilerin adının geçtiği bir vaat ortada yokken cemevi ziyaretleri üzerinden bu sürecin geçiştirilmesine izin vermemeliyiz. Eskiye talip olmayacağımızı mutlaka ifade etmenin yollarını bulmalıyız. Çünkü eskidir bugünün kurucusu, bugün de eskinin devamcısıdır.
Demokratik bir cumhuriyet olsun istiyorsak inkarcı cumhuriyetten kurtulmak gerekir. Aleviler olarak madde madde sıraladığımız taleplerimizin bize verilmesi bu toprakların demokratikleştiği anlamına gelmez. Verme yetkisi olanın alma yetkisi olduğunu da unutmamak gerekir. Al-ver değil, demokratik bir cumhuriyetin olabilmesi için katkı sunmamız gerekir. Tüm bunları tartışacağımız meydanları kurup bugüne de yarına da sözümüzü kurmak, oy pusulasını bir kâğıt parçası olmaktan çıkarmamız lazım.
İzmir’de ‘Aleviler; Din, Beden, Cinsiyet ; Neşeden Kedere’ sempozyumu bugün başladı. Alevi hareketinin bileşenleri olan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Narlıdere Cemevi öncülüğünde düzenlenen sempozyumun ilk günü yoğun katılımla başladı. Sempozyum, 14-15 Mayıs’ta da devam edecek.
Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyumda üç gün boyunca Alevilik, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği tartışılacak.
Sempozyum, bugün (13 Mayıs) düzenleyici kurumlar ve sempozyum koordinasyonu adına açılış konuşmaları ile başladı. Kurum temsilcileri açılış konuşmalarında İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını eleştirdi.
“KADINLAR OLARAK SUYA TAŞ ATTIK”
3 gün sürecek sempozyumun açılış konuşmasını yapan Alevi aktivist ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevi örgütlerinin ilk defa böyle bir sempozyumda bir araya geldiğini söyledi. Küçükkeleş, Alevi kadınların bu sempozyum ile bir ‘Ne Yapılabilir’e dair adım olduğunu vurgulayarak, “Büyüklerimiz gayret ederek sonuç alabilirsiniz derlerdi. Bugün de bir gayret içerisindeyiz. Daha önce örgütlü güçlerimizin çağrısıyla yapılan bir sempozyum olmadı. Bu sempozyumu diğerlerinden değerli kılan burada konuşmaya başlayarak yeni bir şeyi öreceğiz. Ne yapabiliriz diye somaya yönelik ilk adımı atıyoruz. Suya taş attık ve suyu üzerimize sıçratmaya karar verdik. Bu adım aynı zamanda birleşmeye yönelik bir adım. Bu üç örgütümüzün karar verdiği, yol yürüdüğü bir başlangıçtır” dedi.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİ ERKEKLEŞTİ”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği önceki dönem genel başkanı Gani Kaplan ise Alevi örgütlerinin erkekleştiği eleştirisinde bulunarak, “Alevi örgütlenmesi tarihinde büyük bir iş yapıyor. Birçok kadın cinayetinin olduğu, Alevi örgütlerinin erkekleştiği bir dönemde bu çalışma değerlidir. Bir tek kişinin ağzından çıkan kelime ile İstanbul Sözleşmesi kaldırılıyor. Cezaevindeki insanlar iyi hal indiriminden dışarıya çıkıyor. Alevi erkeklerin iğneyi kendisine batırma zamanı geldi. Örgüt yöneticiliği bizim işimizdir diyoruz. Alevi örgütleri olarak çok erkekleştik. Dini eğitim kıskacı adı altında çocuklarımız namaz kılmaya zorlandı, işkence gördü. Alevilerde aile içi şiddet, kadına şiddet var mı? Var. Bu bizler için de bir gerçektir. Alevi örgütlerinin her geçen gün erkekleştiği bu dönemde böyle bir sempozyum çok önem taşıyor. Böyle bir sempozyumu düzenlerken çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Biz Alevi erkekleri, kürsülerde konuştuğumuz kadar demokrat değiliz. Bunu tespit etmemiz ve değiştirmemiz gerekiyor. Bu sempozyumun dalgası örgütlerimize yansısın istiyoruz” diye konuştu.
AYSEL TUĞLUK’A DİKKAT ÇEKİLDİ
Kaplan’dan sonra sempozyum destekleyicilerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi, Hacı Bektaş Veli’nin sözlerini hatırlatarak kadın-erkek eşitliğine dikkat çekti. Ardından Prof. Dr. Eser Köker, sempozyumun açılış bildirisini sundu. Köker, İstanbul Sözleşmesi’nden Gezi davasındaki cezaları toplumsal bir dehşet sarmalında olduğumuzu vurguladı. Aysel Tuğluk’a cezaevinde yaşatılan şiddeti hatırlatarak, “Yaşayarak direnen kadınların Kürtçe öykülerini çok önemsiyorum. Ancak onları duyabildiğimiz zaman, onlarla beraber düşünebildiğimiz zaman onu kendi tecrübemiz haline getirebilir, yeni kuşaklara bu deneyimi aktarabiliriz” dedi.
Köker, Alevi inancındaki şifalı bilge kadın imgesine de değinerek, “Bu neoliberal dünya düzeninde beden üzerindeki tahakkümü neredeyse pazar haline getiren sağlık sisteminde bizim şifa bulmaya, şifacı kadınlara ihtiyacımız var” dedi ve feminist ütopyalardan bahsetti.
PİRHA-Aysel Tuğluk’un sağlık durumuna dikkat çeken Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş ile Sanatçı Güler Gültekin, hasta tutukluların tedavilerinin yapılabilmesi için tahliye edilmesi gerektiğini ifade etti. Küçükkeleş, Tuğluk’un tahliye edilmemesini “Bu yaklaşımın adı intikamcı bir yaklaşımdır, bir cezalandırma değildir” şeklinde yorumladı. Gültekin ise Tuğluk’a yapılanların vicdana sığmadığını söyledi.
Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş ile Sivas Madımak’ta katledilen Hasret Gültekin’in ablası Güler Gültekin, cezaevi koşullarında sağlık durumunun kötüleştiği duyurulan ve tedavi edilmesi için infaz erteleme başvurusunda bulunulan Aysel Tuğluk’un durumuna ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
“CEZALANDIRMA DEĞİL, İNTİKAMCI BİR YAKLAŞIM”
“Bence çok intikamcı bir yaklaşım var” diyen Küçükkeleş, Aysel Tuğluk’un durumu ile birlikte hasta tutukluların çok daha görünür hale geldiğini söyledi.
Küçükkeleş, “İnsanlar ölüm cezası almadılar, Türkiye de böyle bir ceza yok, kaldırıldı idam. Ama bir şekliyle dört duvar arasında ölmeleri için asıl devlet elinden ne geliyorsa yapıyor, tedavi olmamaları için bu yaklaşımın adı intikamcı bir yaklaşımdır, bir cezalandırma değildir. Bir suçtan dolayı özellikle Aysel Tuğluk’la kamuoyunda çok görünür hale geldi. Ama biz çok daha ağır hastaların da olduğunu, ilaçlarına ulaşamadıklarını, yeteri kadar tedavi göremediklerini çok iyi biliyoruz ki belki bunu en çok galiba Gezi üzerinden teşhis ettik” dedi.
Küçükkeleş şöyle devam etti:
“İçerdeki insanın psikolojisi, ne yaşadığı hayatta kalması gibi bir kavram asla yok ve bugün sokaklarda hani bahsedilen birçok şiddetin en babası diyelim çünkü devlet biraz babadır. Bu şiddetin en babası en uygulayıcısı haline gelmiştir. Oysaki devlet niye vardır? İnsanlar için en çokta belki koruma duygusundan dolayı vardır. Devlet niye vardır? En adil yaklaşsın diye vardır. Devlet niye vardır? İnsanların çözemediği problemleri çözsün diye vardır. Bunun için sağlık kurumları yapar, bunun için çeşitli hizmetler sunar. Tamda bunu yapması gereken bugün bu hizmetleri yapmayarak insanları ölüme terk ediyor.”
“DEVLET, İÇERİDEN ÇIKAN HER CENAZENİN FAİLİDİR”
“Devlet, her içeriden çıkan cenazenin failidir” diyen Küçükkeleş, demokratik kamuoyunun hasta tutuklulara sahip çıkması gerektiğini kaydederek, şunları söyledi:
“‘Hangi suç olursa olsun’ gibi bir cümle hep kurarız. Bu durumlardaki maalesef aslında suçu olmayan, düşünen, düşündüğü için de bu devletle aynı yere düşmeyenlere çok intikamcı bir yaklaşım var tam tersi. Geçtiğimiz yıl hepimizin hep birlikte gördüğü gibi toplumun suç işleyenlerin dışarı çıktığı ama devlete karşı suç işleyenlerin (ki bu suçu tekrar parantez içine almak isterim) devlet gibi düşünmeyenlerin, onun yaptığını doğru bulmayanların, ‘başka bir hayal, başka bir dünya, başka bir hal mümkün’ diyenlerin bugün başına gelenlerdir.
Bunun içinde toplumsal bir refleks gerçekten vermek gerekiyor, sahip çıkmak gerekiyor. Tam da bu devlete bizim öyle bakmadığınızı anlatmak gerekiyor. Hasta tutsaklar için tüm demokratik kamuoyu, tüm demokratik kitle örgütleri, yaşamın her anında herkesin buna sahip çıkması önemli. Çünkü burada hepimize de bir mesaj var. Belki bir çoğumuzun içinden geçen de ‘Allah kimseyi devletin kapısına düşürmesin’ duygusunu, ‘oradan herhangi bir şey beklememe’, tam tersi ‘orayı çok zalim görme’, ‘orayı çok gaddar görme’ ve asla ‘oradan hizmet beklememe’ mesajını hepimize ilettiğini de düşünüyorum. Bu yönüyle hasta tutsakların durumu, tek kişiye ait yaşanmış bir şey değil, tam tersi bütün bir topluma verilen bir ders gibidir.”
“VİCDANA, HUKUKA SIĞMAYACAK BİR DURUM”
Hasret Gültekin’in ablası, sanatçı Güler Gültekin ise düşüncelerini şöyle dile getirdi:
“Yaşadığımız sistemde devlet maalesef bizlere ölümü, yok edilişin her türlüsünü layık gördüğü için cezaevlerinde bu son dönemlerde sıkça aldığımız ölüm haberleri ile de aynı şekilde aynı düşünceyi takip eder bir hal almıştır. En üzücüsü ise bunca yaşanan acılar artık her güne, her tarihe birçok acı sığdırır hale geldiğimiz bu çağda özellikle cezaevlerinde hükümleri verildiği halde ayrıca da keyfi ölümlere terk edilmek, her türlü haktan yoksun, tedavi hakkından yoksun, yakınlarını görmekten yoksun olmak çok acı verici.
Hiçbir vicdana, hiçbir hukuk anlayışına sığmayacak bir durum. Bunun devamında en büyük tedirginliğim bir Alevi kadın, bir Kürt kadını olarak da bu sürecin daha da böyle devam etmesi, daha çok acı haberler almamız, daha çok ölümlerin cezaevinde olması. Bir an önce bu hukuksuzluğa son verilmeli. Hasta olan tutuklular serbest bırakılmalı, her türlü görüş haklarını özgürce kullanabilmeli. Yaşananlar, insanlık onuruna yakışmayan bir durum diye düşünüyorum.”
PİRHA-Beşinci yılını geride bırakan Pir Haber Ajansı’nın kuruluş sürecine ilişkin konuşan gazeteci ve Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş, “Aleviler ölmediği sürece ana akım medyada hiç yer bulmuyor. TV10’da çalışırken “Keşke bir ajansımız olsaydı” diyorduk. Çünkü biliyoruz Alevi toplumu hareketli ve sürekli bir gelişme vardı. Biz sadece ölürken haber olan toplumlar olarak bu kez ne yaşıyorsak haber yapma imkanı bulduk. Süreklilik Alevilikte çok önemlidir. PİRHA pes etmeyenlerdendir” ifadelerini kullandı.
Pir Haber Ajansı (PİRHA) 5’inci yılını geride bıraktı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan TV10 içerisinde emek veren gazeteci ve Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş, PİRHA’nın kuruluş sürecini anlattı.
Çilem Küçükkeleş, “Biz sadece ölürken haber olan toplumlar olarak bu kez ne yaşıyorsak haber yapma imkanı bulduk; aynı zamanda bunu başkasına yorumlatmayı bırakıp, kendimiz üzerine cümle kurduk. Alevi haberciliği bugün geldiği yer açısından çok değerlidir. Süreklilik Alevilikte çok önemlidir. Bir şeyi yapıp, olmadığında da pes edip gittiğiniz zaman hiçbir yere erişemiyorsunuz. PİRHA pes etmeyenlerdendir. Sürekliliğinin devam etmesini, başta kadınlar olmak üzere bu toplumun dilini mikrofonlarına taşımasını diliyorum. Birçok şeyi de başardı. Bundan sonrasını da başaracağını düşünüyorum” dedi.
“ALEVİLER ÖLMEDİĞİ SÜRECE ANA AKIM MEDYADA YER BULMUYOR”
Çilem Küçükkeleş, TV10 sürecine değinirken, “Ajans meselesini anlayabilmek için biraz habercilik yapmak gerekiyor. Ben de TV10’da haber masasında çalışmış biriyim. O dönem haber yapmak için tüm internet sitelerini, görsel basını, Alevi kamuoyunun bilindik, tanındık sosyal medya hesaplarını tarayarak, günde zorla 5-6 haber çıkartabiliyorduk. Çünkü Aleviler ölmediği sürece ana akım medyada hiç yer bulmuyor. Adına demokratik diyebileceğimiz özgün gazetecilik yapan kesimler açısındansa başına bir şey gelmediği sürece ilgi çeken bir alan değildi. Dönem dönem yazı dizileri oluyordu. Fakat onun dışında “Bu toplum ne yapıyor, bir şey sorduğunuzda ne söylemek istiyor?” bu çok eksikti” ifadelerini kullandı.
“TV10 MİKROFONUNUN GİRMEDİĞİ KÖY NEREDEYSE KALMADI”
TV10 döneminde bir ajans hayallerinin olduğunu aktaran Çilem Küçükkeleş, şunları söyledi:
“Haber yaparken de en büyük hayallerimizden biri “Keşke bir ajansımız olsaydı.” Çünkü biliyoruz Alevi toplumu hareketli, sürekli bir gelişme vardı ama haberi yapacak muhabirimiz çok yoktu. TV10 mikrofonunun Türkiye’de girmediği köy kalmadı neredeyse. Fakat onun mikrofonu bir köydeyken başka bir köyde başka bir şey oluyordu. Görüntüleme imkanımız olmuyordu. Toplum bize muhabirlik yapabilir mi diye düşündük. Bir alışkanlık oluştu ve belki hala devam ediyor.”
“ALEVİ TOPLUMU NE KADAR ÇOK VE RENKLİ OLDUĞUNU TV10 EKRANLARINDA GÖRDÜ”
“TV10 bir dergah gibiydi. Katkı ile yürüyordu. Topluma hizmet ediyordu” diyen Çilem Küçükkeleş, PİRHA’nın kuruluşuna ilişkin de şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu koşullar içinde haber yapmanın büyük zorluğu vardı. Ajansımız olsaydı o dönem açısından dünyamız değişecekti. Alevi haberciliğini çok önemseyen birisiyim. İlk gelenek oluşuyor. Yeni yapıyorduk. Şu heyecanı da hep yaşadık. Bir şeyin temel taşlarını örüyoruz ve bu titizlikle çalışmak gerekiyor. Aleviler dışında kimi haberini yaparız, sorusunu şöyle cevapladık: Mazlum olanın. Devletin hışmına uğrayan, ötekileştirilen herkese de Aleviler gibi yaklaşmak ve onların sesini mutlaka yansıtmak gerekir diye düşünüyorduk.
PİRHA, habercilik yapanlar için çok kıymetli. Alevi toplumu açısından da çok kıymetli bir yerde duruyor. Bizim de bu dünyaya bir bakışımız, hayatımızın bir akışı vardı. Bununla ilgili olarak birbirimizi haberdar etmek istiyorduk. Bir Alevi kurumu açıklama yaparken, eskiden hiç mikrofon olmazken; önüne birkaç Alevi medyasının mikrofonu dizildi. Alevi toplumu ne kadar çok olduğunu TV10 ekranında fark etti. Herkes bulunduğu yerde kendisini küçük ve az sanıyorken; tam tersi Türkiye’nin her yerinde olduğunu gördü. O ekran bize gösterdi ki; o kadar çok ve renkliyiz ki, hepimiz açısından müthiş bir özgüven gelişti.”
Çilem Küçükkeleş, TV10’nun kapatılmasıyla Alevi toplumunda gelişen özgüvenin önünün kesilmek istendiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Alevi toplumunda gelişen bu özgüvenin önü kesilmek istendi. Mikrofon tutmanın, duyguyu, bakışı dışarı yansıtmanın yolunu bulmak, toplumu tarif etmeye çalışan devlete öyle olmadığını anlattı. Bu da ciddi rahatsızlıklar oluşturdu. Biz sadece ölürken haber olan toplumlar olarak bu kez ne yaşıyorsak haber yapma imkanı bulduk; aynı zamanda bunu başkasına yorumlatmayı bırakıp, kendimiz üzerine cümle kurduk. Alevi haberciliği bugün geldiği yer açısından çok değerlidir. Bu toplumun kadınlarının en çok sesi de PİRHA ve CAN TV gibi daha eşit yaklaşan yerden durduğu için çok daha fazla yansıdı.
“PİRHA PES ETMEYENLERDENDİR”
Dönem dönem dosyalar hazırlanırken; mutlaka bir denge kuruluyor. Kadınlar düşüncelerini aktarıyor. Ne kadar değerli cümleler kurduklarını, bazen erkekleri çok aşan yerde durduğunu açığa çıkarıyor PİRHA. Beşinci yaşını doldurdu. İyi ki de oldu PİRHA. Ömrü uzun olsun. Süreklilik Alevilikte çok önemlidir. Bir şeyi yapıp, olmadığında pes edip gittiğiniz zaman hiçbir yere erişemiyorsunuz. PİRHA pes etmeyenlerdendir. Sürekliliğinin devam etmesini, başta kadınlar olmak üzere bu toplumun dilini mikrofonlarına taşımasını diliyorum. Birçok şeyi de başardı. Bundan sonrasını da başaracağını düşünüyorum.”
PİRHA-Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmesinin 84’üncü yılında İstanbul’da bir panel düzenleyen Demokratik Alevi Dernekleri, Dersim Tertelesi’nde katledilenleri andı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) idam edilişlerinin 84’üncü yılında İstanbul’da gerçekleştirdiği bir panel ile Seyit Rıza ve arkadaşlarını andı.
Gazeteci ve Alevi aktivisti Çilem Küçükkeleş, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Kurucu Genel Başkanı Turgut Öker, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Bülent Bilmez‘in konuşmacı olarak yer aldığı panelin moderatörlüğünü ise DAD Basın Sözcüsü Bülent Felekoğlu yaptı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekilleri Ali Kenanoğlu ile Zeynel Özen de panele katılanlar arasındaydı.
“TERTELE’DEN ÇIKAN HALK KENDİSİNİ NASIL YENİDEN KURDU?”
Dersim halkının yaşadıklarına rağmen kendisini nasıl yeniden kurduğunun üzerinde yeterince tartışılmadığını belirten Çilem Küçükkeleş, “Bu büyük Tertele’den çıkan toplumun kendini nasıl yeniden kurduğu bizim aslında en eksik bıraktığımız meselelerden birisidir. Dersim’de yaşanan Tertele’yi ben hep üç ayak üzerinde gördüm. Birincisi, ciddi bir nüfus kırımı. İkincisi yerinden etme, sürgün meselesidir. Siz bir toplumu mekânsız bıraktığınız zaman onun kolunu kanadını kırmış olursunuz. Mekânda kalmak hafızada kalmaktır. Mekânı terk etmek asimile etmektir” dedi.
“DERSİM’E, KERBELA GİBİ YAKLAŞILMIYORSA SORUMLUSU HALK DEĞİL”
AABK Kurucu Genel Başkanı Turgut Öker ise Seyit Rıza’nın “Ben sizin hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu ama ben de sizin önünüzde boyun eğmedim, bu da size dert olsun” sözüne dikkat çekti. Öker, şöyle konuştu:
“Hileleri boşa çıkarma noktasındaki zaaflarımızı öne çıkarmalıyız. Sonuna kadar direniyoruz evet ama hileleri boşa çıkarma noktasında başarılı olamıyoruz. Alevi toplumunun büyük bir potansiyeli bizim dünyamızdan yaklaşmıyor olaya. Kerbela unutulmuyorsa o güçlü anlatım sayesinde unutulmuyor.
Yakın tarihte yaşadıklarımızı aynı şekilde içselleştiremiyorsak; halkımız Kerbela’ya yaklaştığı gibi Dersim’e yaklaşmıyorsa bunun sorumlusunu halk olarak tanımlamak son derece gerçek dışı bir yaklaşımdır. Bunun muhatabı biziz. Biz neyi eksik bırakıyoruz da toplumumuz Kerbela’yı sahiplendiği kadar Dersim’i sahiplenmiyor. Devletin ciddi bir manipülasyonu ve kanlı tarihini gizleme yaklaşımı var. Ama onun ötesinde kendi tarihimizi kendi perspektifimizden anlatmamız noktasında yaratıcı çıkışlarımız olabilmeli.
PİRHA-Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, cemevlerinin hali hazırdaki durumuna dair “İçine talip olamadığımız bir cemevi gerçekliği ile karşı karşıya kaldık” değerlendirmesinde bulunarak, “Alevi toplumu olarak Düzgün Baba’nın eteğine bile cemevi kurar hale geldik. Orada iki tane cemevi var. Hangi cemevi Düzgün Baba’dan daha büyük?” diye sordu. Küçükkeleş, Alevi hareketinin, toplumun siyasetle ilişkilenmesi üzerine mutlaka bir çalıştay, konferans ya da birçok toplantı yapması çağrısında da bulundu.
Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.
Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.
1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.
Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?
Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.
Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“İÇİNE TALİP OLAMADIĞIMIZ BİR CEMEVİ GERÇEKLİĞİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
PİRHA: Cemevlerinin yapılma fikri nasıl doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Kendi kişisel tarihimle başlayayım. O dönemlerde Alevi kurumlarında görev alan biri değildim. 1989 yılında İstanbul’a ilk taşındığımızda ailelerimiz, herhangi bir yere değil de, aslında İstanbul’daki üç büyük dergâh olan Karacaahmet, Şahkulu ve Garip Dede Dergâhı’nda daha çok ibadete giderler, niyazlarını dağıtırlar ve oraları ziyaret ederlerdi. O zaman için üç dergâhın tarihselliği, kutsallığı gerçekten de Alevi toplumu için büyük değer taşıyordu.
Henüz cemevleri açılmadan önce de cenaze yemeklerine ilişkin köy dernekleri daha çok kullanılıyordu. Daha sonra zamanla cemevlerinin açılması ve neredeyse herkese ulaşılabilecek mesafede cemevinin oluşması ile yavaş yavaş toplumun da cemevlerine alışmasına yol açtı. Artık cenazeleri kaldırma, kırk lokmaları ve onun dışında perşembe günleri gidip cemlere katılma kısmında toplum cemevlerine alışır hale geldi.
Ama benim de çevremde gördüğüm ilk yaklaşım, mutlaka kutsal bir mekân arayışı vardı. O mekanlarda dediğim gibi Karacaahmet, Şahkulu ve Garip Dede Dergâhıydı.
Sonrasında ise şöyle bir şeye evrildi. Sanırım Alevi kurumlarının da biraz konuşup, tartışıp, ortaklaştığı noktalardan biri olan; “Gelecek nesillere nasıl aktaracağız inancımızı?” kaygısı, cemevinde temsili bir Aleviliğin de gelişmesine yol açtı.
Yani daha önce hiç köylerinde görmedikleri bir cem formatı ve toplumun hiç katılmadığı daha çok seyrettiği, orada bulunup dönem dönem duygusunun yoğun olduğu, mesela 12 İmamlar sürecindeki gibi daha sık gidip, oralarda gözyaşı döktüğü, bu kentteki yalnızlığını paylaştığı, toplumunu bulduğu, buluştuğu bir merkeze dönüşmüştü.
Temsili Alevilik meselesi de aslında en çok da cemevleri sürecinde gelişen bir şeydi. Çünkü herkesin kendi dedesini, pirini bulamadığı yani herhangi bir dedenin hizmet verdiği bir yerde talipliğinden aslında ödün vererek gidip cemlere katılan ve o cemleri tutan pirlerin de, katılan herkesin kendi talibi olmadığının bilinciyle de daha çok toplumun sohbet etmediği, topluma bir şeylerin anlatıldığı; on iki hizmetlerin görsel olarak farkındalık yarattığı cemlere dönüştü. Ama vurgulamak istediğim daha çok gerçeğini bulamayan temsili bir Aleviliğin başladığı bir yere dönüştü.
Cemevleri elbette ki çok önemli. Çünkü cemevinin olduğu bir mahallede şunu çok rahatlıkla gözlemliyoruz ki, oradaki Aleviler, Aleviliklerini çok daha net ifade eder hale geldiler. Ama cemevlerinin nasıl olacağı, nasıl evirileceği, toplumdaki karşılığının ne olacağı gibi konular çok fazla tartışılmadığı için herkes kendi hukuku, kendi ihtiyacı ve doğrultusunda kurduğu cemevinde gerek kendi bakış açısıyla kendi bildiği kadarıyla bir Alevilik yürüttü.
Toplamda şu çelişkiye hep beraber düştük sanırım. Alevi hak mücadelesi için kurulan, Alevilerin özellikle talepleri noktasında mücadele etmek üzere kurulan birçok kurumun cemevleri oldu. Çünkü toplumun böyle bir ihtiyacı vardı. Bu arada inanca mı hizmet edecek yoksa hak mücadelesini mi yürütecek gibi çok büyük bir çelişkiyle karşı karşıya kaldık.
Ama genel gözlemim şudur ki; 1989’dan bu yana genel olarak gidilen, ziyaret edilen ama oranın nasıl olması gerektiği konusunda taliplik görevini görmeyen bir Alevi toplumu ile karşı karşıyayız.
Kendini o kurumların yönetimlerine teslim eden, daha çok o kurumların iradesi doğrultusunda cemevlerine dahil olan, sözünü fazla söyleyemeyen bir toplumla karşı karşıyayız. Bunda sadece toplumu suçlamak gibi olmasın ama bu kanalları açmayan cemevi yönetimleri ile de karşı karşıya kaldık. Aynı zamanda ciddi anlamda yabancılaşmış bir Alevi toplumu kentlerde oluştu. “Nasıl bir cemevi?” sorusu hepimizin kafasında yer aldı. Neye hizmet edecek? Toplumun neresinde duracak? Gerçekten bugün en büyük talebimizi dahi tartışır hale geldik.
İbadethane sayılması meselesinde bir kısım Alevi “Zaten burası ibadethanemiz gidiyoruz” ama bir kısım da “Buranın mutlaka bir hukuki güvencesi olması gerekiyor” diyor. Bu konuda henüz hemfikirleşemedik. Bugün hemen hepimizin yakınında bir cemevi bulunuyor. Kentlerde yoğun sayıda cemevi oluşturuldu. Şöyle tabir ediliyor ya, “İçini dolduramadığımız.” Belki de doğru bir tabir değil ama içine talip olamadığımız bir cemevi gerçekliği ile de karşı karşıya kaldık.
“CEMEVLERİNİ NASIL YÜRÜTECEĞİZ, SORUSUNA ORTAK CEVAP VEREMİYORUZ”
-Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?
Alevi hak mücadelesine ilişkin Türkiye’de bir demokratik Alevi hareketi oluştu. Bu hareketin en büyük oluşma gerekçelerinden biri de Cem Vakfı’nın kurduğu çizgiyi doğru bulmama; mütemadiyen devletle ilişkilenerek yol yürüme, devletin çizdiği sınırları içerisinde kalma ve bunun gibi bir çok eleştiriden kaynaklı Türkiye’de bir demokratik Alevi hareketi oluştu.
Ama maalesef bugün geldiğimiz noktada şu soru işareti ile hepimiz karşı karşıyayız. İtiraz ettiğimiz Cem Vakfı’nın, devletle ilişkilenmesinde bugün biz neredeyiz? Biz nasıl ilişkileniyoruz? Bizim ilişkimiz doğru ilişki mi? Bu soruları gerçekten de cevaplayamıyoruz.
Çünkü hepimizin gördüğü bir gerçeklik var. Aleviler daha çok toplumlara söz söyleyen, kendi ihtiyacını kendi gören, aslında devletin bunun dışında kalmasını hep doğru bulan ve kendisini de devletten uzak tutan bir toplumken; bugün yok sayıldığı, adının konulmadığı coğrafyada bir ilişki gelişiyor.
Bu ilişki maalesef ki belediyelerle, iktidarla yapılan ilişkide daha çok maddi meseleler konuşuluyor. Yani maddi olarak yardımlar, cemevlerine tahsis edilen araziler, kum, çimento ve benzeri ilişkilenmeler daha çok gelişti. Burada belki, “Çok sayıda cemevine ihtiyaç vardı ve toplumun bu ihtiyacını gidermek için artık dayanışma yeterli değildi” gibi bir cevap gelebilir. Ama o zaman da şöyle bir soru ortaya çıkar: Bir şekliyle gerçekten de toplum böyle mi düşünüyor? Herkes kendi mahallesine bir cemevi mi istiyor? Yoksa hakikatli, kapısını öptüğü, eşiğine basmadığı gerçekten de kendisini hissettiği cemevi mi istiyor? Bunun için tartışma yürütecek bir mecra da yok maalesef.
Yani durumumuz şöyle: Çok itiraz ettiğimiz iktidar gibi yine kendi iktidarımızı, kendi ısrarımızı istediğimiz, toplumun da buna tabi olduğu bir noktadayız. Belki en büyük sorunumuz olan “Cemevlerini nasıl yürüteceğiz?” sorusuna derli toplu cevap vereceğimiz, ortak tartıştığımız, birlikte söyleştiğimiz bir mesele maalesef gelişmedi.
Herhangi bir ilçedeki bir cemevi karar veriyor ve belediye ile ilişkiye geçiyor. Ondan bir şeyler istiyor. Ama o cemevine gelecek Alevinin talebi mi bu? Bence soru işareti. Bence mesele değil ama ona sorulmuyor zaten. Orada bir yer açılıyor toplum da oraya gidiyor. Belki Isparta’daki örnekteki gibi ilk defa oranın betonunun belediye başkanın attığını öğreniyor. Bütün bunlar konusunda gerçekten demokratik ve toplumsal bir işleyişin olduğunu düşünmüyorum.
Bizde de kararlar dar bir çerçevede veriliyor. Toplumla bunun ilişkisi kurulmuyor. Cemevlerini yaşatacak toplumun talebinin, isteğinin ne olduğu sorulmadan onlar yerine karar verilip bir şeyler yapılıyor. Sorun demokratik olma meselesi.
En çok demokratik olma konusunda Alevi toplumu istekli iken, bu ülkede demokrasi olmadan yaşam hakkının kalmadığını fark ederken, tam tersi kendi içinde bir demokratik ilişki kurulamıyor ve toplum adına karar verilip; Gani Başkan’ın da (Gani Kaplan) söylediği gibi bin yıllık tarihini götürüp kum ve çimentoyla ifade bulma şekline dönüşebiliyor. Bu ilişki doğru bir ilişki değil.
“SİZ YOKSANIZ VERDİĞİ HİÇBİR ŞEY DE YOK DEMEKTİR”
Yani siz yoksanız verdiği hiçbir şey de yok demektir. Alevilik var mıdır, önce herkes bunu kabul etmeli. Aleviliğin bir inanç mı olduğu, bunun ibadethanesinin ne olduğu, kendisini nasıl ifade ettiği ve benzeri soruların bir cevabı hem yerel yönetimlerde hem iktidarlarda olmadığı sürece yaptığımız önerilerin de yarını gerçekten belli değil. Alevi toplumunun da yarını belli değil. Doğru olan ilişkilenme öncelikle var olduğumuzun kabul olması noktasındadır.
“HANGİ CEMEVİ, DÜZGÜN BABA’DAN DAHA BÜYÜK?”
-Belediyeler tarafından yapılan cemevleri henüz açılma aşamasında dahi sorunlar çıkıyor. Belediyeleri yapım aşamasına katmadan, Alevilerin lokmalarıyla mütevazı cemevleri yapılamaz mı? Ayrıca Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine ihtiyacı var mı?
Bahçesi olmayan, gölgesinde oturacağımız bir ağaç olmayan hiçbir yerin Alevilerin ibadethane anlayışına uygun olmadığını düşünüyorum. Bu kadar beton, taş bize göre değil. Öyle yerler var ki; kapıdan içeri girip üç adım atabileceğiniz, boşluk bile kalmayan, o arazinin komple betonla çevrildiği cemevleri bile var.
Bunların Alevi öğretisine, anlatısına, felsefesine uygun olduğunu düşünmüyorum. Biz bir ağacın gölgesinde bile cem tutabilecek, bir evin önünde perdeyi çekip cenaze kaldırabilecek toplumlarız. Elbette ki başka niyetlerimiz de var. Oralarda başka etkinlikler yapmak için çeşitli ihtiyaçlarımız olabilir. Ama bu şekillenme bu ihtiyaçları karşılayan bir noktada olduğunu düşünmüyorum. Bahsettiğim gibi bir dut ağacı yoksa o cemevinin bahçesinde bir yaşlının gelip oturup nefes alacağı bir bahçesi yoksa bunun çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum.
Dünyanın ve doğanın hâkimi sananlara karşı “Hayır, bu doğa da var ve bu doğadaki her şey canlı” diyen bir Alevi toplumunun bu kadar cansız mekanlar oluşturmasını doğru bulan biri değilim.
Cemevine ihtiyaç olup olmadığını asla tartışmıyorum ama böyle bir cemevinin asla ihtiyaç olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim.
Alevi toplumu olarak Düzgün Baba’nın eteğine bile cemevi kurar hale geldik. Orada iki tane cemevi var. Hangi cemevi Düzgün Baba’dan daha büyük? Hakikaten anlamakta zorlanıyorum. Ya da yol erenlerinin mezarlarına gidip gök kubbe dikiyoruz. Betonla kapatıyoruz. Oysa ki gökyüzü onların en büyük yorganıdır. İşte heykel meselesiyle, müze meselesiyle yani bizim dışımızda olan kentleşmeyle öğrendiğimiz kültürlere yönelik bir açılmamız var.
Bu binalaşma ve betonlaşma, yol erenlerinin mezarının yanına bile cemevi dikme, yirmi tane hanenin olduğu köye cemevi yapma halinin toplumu biraz da betona kapatma hali olduğunu düşünüyorum.
“BİR KÖYÜN CEMEVİNE İHTİYACI OLDUĞUNA HİÇ BİR ZAMAN İNANIMIYORUM”
Bir köyün cemevine ihtiyacı olduğuna hiçbir zaman inanmıyorum. O köyün evlerinin hepsinin köyde yaşayan herkese açık olduğunu bildiğim için inanmıyorum. Çok kalabalık köylerin morg ve benzeri ihtiyaçları olabilir. Ama mesela Ağbaba’nın (Ağbaba Türbesi) üzerine beton dökme ihtiyacının olduğunu düşünmüyorum.
Bu noktada bir tutum alınmalı. Bu noktada bir yöntem geliştirilmeli. Türkiye’de daha önce en eski cemevleri araştırıldı. Aleviler ne zaman cemevi yaptılar? Nasıl yaptılar? Bu konuda çeşitli araştırmalar da yapıldı. Emek verenler oldu. Bu bilgilerde dikkate alınmıyor belki. Alevi olmayan bir müteahhite kültür merkezi adı altında büyük binaların projeleri çizdiriliyor.
Büyük binalarla büyüdüğümüze belki inanıyoruz. Tam tersi diktiğimiz her büyük bina bizim de dergâh dediğimiz bu dünyaya artık dergah demediğimiz, kendimize özgün mekanlar yarattığımızın ispatına dönüşüyor. Bunu doğru bulan biri değilim.
“DEVLETTEN DEĞİL, TOPLUMDAN BİR ŞEYLER İSTEMEK GEREK”
-Isparta Cemevinin açılışında yaşanan provokasyonda da görüldüğü üzere Alevilik ve Aleviler belediyeler üzerinden dizayn edilmek isteniyor. Sizce Alevi kurumlarının, cemevlerinin yerel yönetimler ile ilişkilenme boyutu ne durumda ve nasıl olmalıdır? Alevi kurumları, belediyeler ile hangi sorunları yaşıyor?
Siyasetle ilişkimiz biraz beton, demir, kum, çimento üzerinden ya da arsa üzerinden olunca; “Verdik ya, daha ne istiyorsunuz?” cevabı ile karşı karşıya kalmamız kadar doğal bir şey yok. Bunu normalleştirmiyorum. Asla öyle anlaşılmasın. Ama uzundur böyle bir ilişki var ve bu ilişki bizim o mekanlarda sözümüzü gerçekten daraltan bir noktada. O kurumlara isteyen devlet yetkilisi istediği şekilde gidip; İstanbul’da gördük aşurenin üzerine bayrak bile yaptırabilir hale geldi. Ya da lokmalar dağıtılırken de hep devletten birileri buralara gelir. Şöyle bir şey dayatılıyor Alevilere. İşte çimento, arsa isteyin. Biz de dönem dönem yanınızda gözükürüz. Bu mesele bu kadarla kalsın. Başka bir şey talep etmeyin.
Isparta’nın, aslında gelmekte olanın kendini haykırıp, geldim dediği yer olduğunu düşünüyorum. İlk kez yaşanan, ilk kez deneyimlenmiş bir şey gibi yaklaşılıyor. Ama aslında uzundur hem belli siyasi çevrelerin, hem devlet erkanının neredeyse bizim ritüellerimize kadar katılan; aslında cemevlerine çöken mi diyelim, yeni bir tabirle bir pozisyona evirildiler. Siyasetle böyle ilişkilenilmez diye uzun zamandır itiraz ediyorduk. Bu kadar dağınık da ilişkilenilmez. Yani her şube, her cemevinin gidip kendine göre yerel yöneticilerle ilişkilenebiliyor.
Isparta ile ilgili mücadele etmek istiyorsak hakikaten derhal Alevi kurumları özellikle demokratik Alevi hareketi, toplumun ortak söyleşebileceği bir mekân kurmak zorunda. Yani Alevi toplumu bu ilişkilenmeye ne diyor, nasıl değerlendiriyor, neresinde durmak istiyor ya da siyasetle ilişkilenecekse eğer ilişkilenme konusunda ne öneriyor, mutlaka tartışmak zorunda.
Nereyle, ne şekilde ilişkilenirseniz ilişkilenin ama Alevi olarak ilişkilenelim. Yani ben cemevine kum, çimento istemenin bir müteahhit ilişkilenmesi olduğunu düşünüyorum. Bir Alevi ilişkilenmesi olduğunu düşünmüyorum. Doğal olarak da bu ilişkilenme haline ilişkin mutlaka çalıştaylar, konferanslar yapıp; bu işin tarzını artık ortaya koymaya, bu tarzın dışına çıkana da gerçekten tutum almaya toplumsal olarak çok ihtiyacımız var.
Bir diğeri Gani başkanın (Gani Kaplan) kürsüde söylediği cümleler açısından şunu da çok düşündüm. Yani yeni bir döneme giriyoruz. Türkiye toplumu da fark ediyor. AKP’nin iktidar süreci bitiyor. Türkiye ve dünya açısından aslında yeni yüzyılın şekillendiği günlerden geçiyoruz. Bu şekillenme halinde Alevi toplumunun maalesef mesajı, siyaseti ya da ne demek istediği açık açık meydanda değil. Sürekli cemevi açan Alevi kurumları meydanda.
ALEVİ TOPLUMU MEYDANLARDA SÖZÜNÜ SÖYLEMELİ
Asıl söylenmesi gereken sözü Isparta’da söylediği anda Gani Başkan iktidarın, iktidar çevresinin belki de gelecek dönem iktidar olanların refleksini çok net hep birlikte gördük. Vali beye iletsin diyor Gani Başkan. Vali beye mikrofondan iletilecek çok fazla bir şey yok. Alevi toplumu meydanlarda sözünü söylemeli daha önce söylediği gibi. Bu konuda tecrübesi de büyüktür bu toplumun. Büyük mitingler kurmuş, önemli çalıştaylarını yapmış bir toplumdur. Benzeri yol ve yöntemlerle hem gelecekte olan iktidara hem de geçmişte, şu anda da var olan iktidara toplumun sözünü söylemesi gerekiyor.
Yani bir valiye değil tüm Türkiye kamuoyuna söz söylemek gerekiyor. Özellikle biz Aleviler olarak şunu en iyi bilenlerden biriyiz. Türkiye toplumu ikna olmadığı, toplum kabul etmediği sürece iktidarlar ne bunu gerçekleşebilir ne de bunun için demokratik bir yapı oluşturma halleri olabilir. O yüzden devletten değil toplumlardan bir şeyler istemek gerek.
Toplumlardan isteyeceğimiz şeyi de, kuracağımız meydanlarda, söyleyeceğimiz cümlelerle yapabiliriz. Bizim uzundur sözümüz eksik. Bir de Isparta’da bir anda söyleyince karşı tarafın refleksini hep beraber gördük. Belediye başkanı yapacağını yaptı. Yani savunduğu fikri, iktidar olma halini hep birlikte gördük.
Orada Gani Başkan’ın sözüne sahip çıkmayanlar açısındandır bizim en büyük soru işaretimiz. Ben mesela şunu beklerdim; hangi kurum başkanı varsa, “Kürsüden in” dediği anda o kürsüye birikmesini ve “Bu kürsü, cemevi bizim, cümlemizi burada eksiltemezsiniz” demesini beklerdim.
Bir diğer dikkat çeken nokta ise Gani Başkan’a “Son cümleni kur ve in” diyen Aleviler var. Yani “Bu hepimizin talebidir” deyip; “Nasıl bu talebe karşı çıkarsınız?” değil. “Aman orada bir kargaşa çıkmasın” diyen Alevilerle karşı karşıya kaldık.
Bir diğeri bahsi geçtiği için ifade etmek isterim. “Hem de bir kadın başkan” cümleleri kuruldu. Bunu yapan işte Isparta cemevi başkanının kadın olması üzerinden, “hem de bir kadın” yaptı bunu diyen, aslında sanki ilk defa bir belediyeden bir şey alınmış da ilk kez bir belediye başkanı da böyle sıcak ilişki kurulmuş da bu da kadınmış gibi bir yaklaşım var. Bunu, Alevi kadınlar olarak kabul etmediğimizi ifade etmek isterim. Amerika’da George Floyd öldürüldükten sonra gelişen siyahi eylemlere Donald Trump “Yağmacısınız” demişti. O dönem bir siyah kadın bence yüzyılın sözünü söyledi. “Yağmacıysak sizden öğrendik” diye. Kadınlar bunları yapıyorlarsa en çok erkeklerden öğrendiler.
Çünkü erkeklerin kurduğu sistem böyle bir sistem. Vali, kaymakam ağırlama, belediyelerle ilişki geliştirme hani toplamda kaç cemevi başkanı kadın var ki, bir de kadın cümlesini kurmak sanki kadınlar bu sistemi böyle kurmuş böyle işletiyorlar da, bir genel başkanın yanında durmamış da gibi bir hikâye geliştirmek. Kadınlar bu yol, yöntemleri erkeklerden öğrendiler. Erkek sistemini kadının da uyguladığı hale getirdiğimizi en çok tartışmamız gerekiyor.
“TALEPLERİMİZ GÜNCELLENMELİ”
Taleplerimizi güncelleyerek, yeni inşa olacak iktidara hem şu anda iktidar olana güçlü ifade etmemiz gerekiyor. Bu şekilde artık kabul etmeyeceğimizi bundan sonrasına ilişkin bu yasaklı, yok sayma halini asla kabul etmeyeceğimizi, özgürce inancımızı yaşamak istediğimizi, bu yönlü bir siyasetle ilişkilenmek gerekiyor.
Yani biz toplum olarak bir partinin iktidara gelmesinin sağlayıcısı olamayız. Bir yerde oy biriktirip; o partiyi bu ülkenin birinci partisi yapma sorumluluğuyla ilişkilenmemeliyiz. Tam tersi kim iktidar olacaksa hak ve taleplerimize nasıl cevap verecek; bizim için önemli olanın bu olduğunu göstermemiz gerekiyor. Yeni bir dönem oluşuyor ve yeni dönemde bir kez daha böyle yaşamaya devam edemeyiz. Bunun hem haklı mücadelesini, hem doğru cümlesini, hem de siyasetle böyle ilişkilenerek yeni dönemde toplumsal kazanımlara önem vermek gerektiğini düşünüyorum.
“ASİMİLASYONLA MÜCADELENİN EN ÖNEMLİ YOLLARINDAN BİRİ KADINLARLA BİRLİK OLMAKTIR”
-Kadınların Alevi hareketi, kurumları ve cemevlerindeki yerini nasıl görüyorsunuz? Bu konuda neler söylersiniz?
Bugünkü itiraz ettiğimiz halin genel olarak inşaasını yapanlar gerçekten de erkekler oldular. Kadınlar hem yönetme konusunda çok fazla buralarda bulunmadılar; hem de sözleri, cümleleri, vicdanları, akılları ciddiye alınmadı.
Alevi kadınların olmadığı bir Alevi kurumlaşması yaşanıyor. Her yerde erkekler var ama nerede kadınlar var? Bahsettiğiniz bir hizmette var. Ki bu hizmeti biz erkeklere yapmıyoruz, Hakk yolunda hizmet ediyoruz. Erkekler gelip de karınlarını doyursun diye değil.
Cemlerin hepsinde en çok kadınlar var. İnançta hala bağını ciddi koruyan, hala bu mekanlara en saygılı yaklaşan, değer veren, kıymet veren, bu mekânın hangi işi varsa hiç gocunmadan el atan kadınlar var. Ama buna rağmen bahsettiğimiz gibi bizim de demokratik olmayan yapılaşmamız var. Demokratik olmayan hiçbir alanda kadınların yönetmeye talip olma hali çok fazla gelişemiyor. Buralarda iktidarlarmış yönetimlere bulaşmak yerine sanırım kadınlar hizmeti daha Hakk’a hizmet olarak görüyorlar ve oralardan duruyorlar.
Ama belki bundan sonrası için şuna dikkat etmek gerekiyor. Bu kadar erkekleşme halinin getirdiği iktidara, sisteme benzeme halleri de Alevilik açısından büyük bir tehlikeye yol açar hale geldi. Kadınlar bu tehlikeliyi görmeli.
Cemevlerinde mutlaka inançtan yana cümlelerini kurmalılar ki yol biraz bir olabilsin. Yoksa şu anda Alevilerde birlik kelimesini kullanabilecek durumda değiliz. Ne doğayla, ne yaşlımızla, ne çocuğumuzla, ne de kadınlarımızla birlikteyiz.
BİRLİK YOKSA ALEVİLİK YOK
Büyük bir dağılma var. Birlik yoksa Alevilik yok aslında. Bunu açık ifade etmek gerekiyor. Kadınlar, çocuklar, doğa, birlik yoksa orada Alevilik olduğunu kimse iddia edemez. Ama temsili Alevilik var. Yani temsilen Alevileri anlatan ritüeller var. Bu anlamıyla kadınlar da şu tehlikeyi biraz görmeli. Sonuçta bugün yaşadığımız hiçbir şey sadece bugünden ibaret değil. Bugün hem dünü hem de yarını kurandır. O zaman bugünü iyi kurmak gerek ki, yarın da iyi gidebilirsin.
Asimilasyonla mücadelenin en önemli yollarından biri kadınlarla birlikte olmaktır. Bu toplum en çok bedeli kadınlarla birlikte geçmişte ödedi. Birlikte ibadet ettiği için hakarete uğradı. Birlikte yol yürüdüğü için başka bir yere konulmaya çalışıldı. Fetvalar çıkarıldı. Yakıldı, yıkıldı ve benzeri bir dünya zulüm gördü.
Doğal olarak da bu birliğe, doğru sahip çıkmak; birlikte olmazsak Alevi toplumu çok daha büyük bir asimilasyona karşı karşıya kalacağını görmeli ki; devletten çok belki şu an biz birbirimizi asimile eder hale geldik.
Suçu birine atmak kolay ama “Biz içeride ne yaşadık?” kısmında bizde kendi içimizde bir asimilasyon geliştirdik. Dahası asimilasyonların bir göstergesi de kadına yaklaşımdadır. Bunu ciddiye almak, “Birlikte olmalıyız” diyen erkeklerle aslında yürüyüp birlikte bu işi götürebilmek önemli. Bu sadece kadınların sorunu değil. Kadınlar bu durumdaysa belki en çok sorumluluğu Alevi erkekler üzerine almalı ve bunun böyle olmayacağını çok daha iyi kavramalı.
Gerçekten birlik kelimesi insanlığa da, topluma da, Alevilere de en büyük çağrıdır. Bir olmak tabi ki, tek olmak değil, birlikte olmak, daha fazla birlikte olursak çözebilir, güçlü olabiliriz.
O yüzden de belki bir olma noktasında ciddi emek harcamak gerekiyor. Bir diğeri de Alevi kurumlarına ama özellikle demokratik Alevi hareketine çağrımdır. Isparta’da yaşananı sadece tepki gösterilen, kınanan bir noktada bırakmayıp bir an önce Alevi hareketinin, toplumu siyasetle ilişkilenmesi üzerine mutlaka bir çalıştay, konferans ya da birçok toplantı yapıp artık bu ilişkiyi daha toplumsal kurmak gerektiğinin çağrısını yapayım.
PİRHA- Alevilikte kadının yerini anlatanAlevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, Türkiye’nin 1 Temmuz’da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çekiliyor olmasını eleştirdi. Küçükkeleş, “Erilleşme ve doğadan kopuş asimilasyonun en büyük göstergesidir. Bununla beraber erkanlarda can olmak yerine kadın erkek ayrı durmaya, eşiktekinden beşiktekine bir olmak yerine ayrışmaya başladık. İçinde bulunduğumuz toplumlara benzedik” dedi.
Türkiye bugün itibariyle imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden resmi olarak çekildi. Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevilik inancında kadının yerini anlatarak Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çekiliyor olmasını eleştirdi.
“ERİLLEŞME VE DOĞADAN KOPUŞ ASİMİLASYONUN EN BÜYÜK GÖSTERGESİDİR”
Alevilik inancında kadının yerini sorduğumuz Küçükkeleş şunları dile getirdi:
“Alevilikte kadının yeri biz Alevi kadınlara en çok sorulan soru maalesef. Çünkü cümle canı bir gören inancımıza rağmen kadın ve doğadaki tüm diğer canlılar uzundur görünmez oldular. İçeride ve dışarıda yürütülen asimilasyonun en büyük ve en gözle görülür olduğu yer kurumlarımız ve erkanlarımızdır. Erilleşme ve doğadan kopuş asimilasyonun en büyük göstergesidir. Dünyayı dergâh bilen biz Aleviler ziyaretlerimizden kopup, doğaya hükmetmeye, inancımızı beton duvarlar altında yürütmeye başladık. Bununla beraber erkanlarda can olmak yerine kadın erkek ayrı durmaya eşiktekinden beşiktekine bir olmak yerine ayrışmaya başladık. Elbette ki komşu olduğumuz inançlardan etkilenebiliriz onlar da bizden etkileniyorlar ancak özde bir etkileşim olunca inancın temel direkleri de sarsılıyor. Bugün biz Aleviliği yaşıyor olsa idik siz zaten böyle bir soruyu sorma ihtiyacı duymayacaktınız. Havada ki kuş da, yerdeki karınca da kadın da, erkek de hep birlikte bu yolun talibi olarak hizmete devam edecektik.”
“BİZ DE İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ TOPLUMLARA BENZEDİK”
Alevilik inancında kadına nasıl bakıldığından bahseden Küçükkeleş sözlerine şu şekilde devam etti:
“Alevilik cümle cana bir bakıyor aslında. Aleviliğin birlik çağrısı aslında insanlığın en büyük çağrısıdır. Bugün yaşadığımız kaosun en büyük sebebi bozulan birliktir. İnsanlık önce doğaya sonra kadına hükmetmeye çalıştığından beri rahat yüzü görmedi bu nedenle birliği sağlamadan dünyanın direği doğrulmaz. Aleviliğin bu bozulan birliğe direndiği en güçlü noktalar kadın ve doğa idi. Aleviliğin kendini erkeğe teslim etmemesi, diğer inançlarda ki gibi inancın yürütülmesini erkeklere bırakmaması kadın erkek birlikte erkan yürütmesi en çok bedel ödediği ve ötekileştirildiği noktalar oldu. En çok saldırıya kadınları üzerinden uğradı. Ama ötekileştirilmeye çalışılan kadınlarına en güzel deyişleri de Alevi toplumu yazdı. Ana Fatma bildiği kadınlarını deyişlerinde Güneş’le Ay’la tarif etti. Ama bugün hala öyle midir dersek hepimizin bildiği cevabı ben de söyleyeyim maalesef değil. Çünkü biz de içinde bulunduğumuz toplumlara benzedik. Benzediğimizi de hiç kabul etmeyip kadınlarımızın özgür olduğunu iddia ettik. Aslında gerçek olmayan bu iddiamız çözüm yolumuzu da set ördü. Yaşayamadığımız inancımız varmış gibi davranmak, Aleviliği yaşamak yerine hikaye gibi anlatmak devletten daha büyük asimilasyonu kendi kendimize yapmamıza yol açtı. Sembollerimize sonuna kadar sahip çıkarken o sembollerin nasıl oluştuğunu unuttuk. Oysa Alevilik hakikattir hakikat yoksa Alevilikte yoktur.
Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bugün itibariyle imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çekiliyor olmasını eleştiren Küçükkeleş, “Elbette ki bu doğru bir karar değil. Türkiye Kadın Hareketinin uzun yıllardır verdiği değerli mücadelenin kazanımlarından biri olan İstanbul Sözleşmesi bir kararname ile fes edilmeye çalışılıyor. Aslında kadınlara artık sizi korumayacağız size yönelik şiddeti önlemeyeceğiz diyorlar. Bir süredir besleme medyada yürütülen ailenin bekası kavramı kurulmak istenen teklik rejiminin prototipi gibi. Evdeki reise itaati en büyük reise itaatin garantisi gören tekçi rejim ülkenin bekası adı altında kendi bekasını ailenin bekası adı altında baskıcı rejimini inşa etmeye çalışıyor. Kadının beyan etmediği, suç mahaline dönüşen evlerin içinde çıkamadığı bir sistem yaratmak isteyenler İstanbul Sözleşmesine saldırıyor” dedi.
Küçükkeleş şöyle devam etti:
“Elbette ki sözleşmenin feshi yasal olarak kadınların kazanımlarını ciddi etkileyecek ancak toplumsal kazanımlarını etkileyemeyecek. Türkiye kadın hareketi şiddeti de, tacizi de, tecavüzü de çocuk yaşta evliği de toplumun büyük bir kesiminin vicdanında mahkûm etti. Kadın hareketini marjinalleştirmeye çalışan erkek-devlet sistemi toplumun büyük bir kesimi açısından marjinal bulunmaya başlandı. Mücadele her zaman sonuç almıştır almaya da devam edecektir. Türkiye kadın hareketi bu topraklarda tüm zor uygulamalarına rağmen sokakta kalabilmiş ve sözünü söylemiş bir harekettir. Tüm kazanımlarımızdan vazgeçmediğimiz gibi İstanbul Sözleşmesinden de vazgeçmeyeceğiz. En büyük sözleşme toplumla yapılandır kadın hareketi de bunu büyük oranda başardı başarmaya da devam edecektir.”
PİRHA-Bir grup milliyetçi-ırkçı şahısların Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy ile Dede Hasan Doğan’a karşı organize saldırılarına tepkiler devam ediyor. PİRHA’ya açıklamalarda bulunan Eğitimci-aktivist Aysel Kılavuz ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Alevilik üretip, postnişliğimize bile saldırıyorlar. Başka bir yol kurma cesareti kendinde buluyorlar. Alevi kurumlarının ciddi bir şekilde deklarasyon yazıp inanç kuruluna göndermesi gerek” dedi.
Bazı cemevlerinde Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancından uzaklaşılmasını eleştiren Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy ve Dede Hasan Doğan’ın bazı ırkçı, asimilasyoncu çevrelerin organize saldırılarına Alevilerin tepkisi devam ediyor.
PİRHA’ya konuşan Eğitimci-aktivist Aysel Kılavuz ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş bu tür saldırıların yeni olmadığını, Alevileri asimile etmek için planlı olarak gerçekleştirildiğini belirterek, bu saldırıların karşısında Veliyettin Ulusoy’a ve Hasan Doğan gibi dedelere sahip çıkılması gerektiğini ifade ettiler.
“BİZİM BİRLİK OLUP, GÜÇLÜ OLMAMIZ GEREKİYOR”
Yapılan saldırılara ilişkin ‘Aleviler birlikte hareket etmedikleri ve birbirleriyle uğraştıkları için onlar da bu cesareti buluyor’ diyen Eğitimci-aktivist Aysel Kılavuz şunları dile getirdi:
“Mafya çetesinin yönettiği bir dönemdeyiz ve onlar cesareti bunlardan alıyor. Fakat tüm bunların yanında biz kendimiz bunu birbirimize yapıyoruz. Misal birinin yaptıklarını, davranışlarını, söylemlerini beğenmiyor olabiliriz ama onu edep içinde arayıp konuşmak lazım, medyanın önüne atıp da linç kampanyası açarsan onlar da böyle yapar. Bizim birlik olup, güçlü olmamız gerekiyor. Demokratım, aydınım, ilericiyim, Kürt’üm, kadınım diyen herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Çünkü çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Sanal dünyada troller istediğini yazıyor ve saldırıyorlar. Buna izin vermemek için bütün kurumların bir araya gelmesi gerekiyor. Birbirimizin eksiklerini görebiliriz, yanlışları olabilir tüm bunlara karşı birlikte hareket etmemiz gerekir. Çünkü Alevi inancında birlikte hareket etmediğimiz zaman ne yazık ki bizden çıkan troller de oluyor, dışardan da var, para karşılığında yazanlar var.”
“İNTERNET ÜZERİNDEN ALEVİ KANAAT ÖNDERLERİMİZE SALDIRMAK EN BÜYÜK DÜŞKÜNLÜKTÜR”
Bu tür saldırılarla Alevi kanaat önderlerini kimsenin bitiremeyeceğini ifade eden Kılavuz sözlerine şu şekilde devam etti:
“Biz onlara destur vermişiz seven de var sevmeyen de var. Seven de sevmeyen de kendi içimizde ikrarla çözülmesi gereken bir sorundur ama dışarıda (sosyal platformlarda) çözülmeye çalışılması yanlış. Misal bir adam eşini boşar, bu düşkün değildir, gider pirine görünür, yol açılır. Biri bir hata yapar, bir kusur işler gene gider pirine görünür ama sırrı tasfiye edenler en büyük düşkündür. Şu an internet üzerinden Alevi kanaat önderlerimize saldırmak en büyük düşkünlük, en büyük suçtur. Bunlar affedilmeyecektir. İnancımız şunu diyor; bir kusur işlenmişse gel önce bir görün, kendi kusurunu gel al da görün veya pir bir kusur işlemiş ise pir gidip talibinden hatasını giderir. Veliyettin Ulusoy olsun, kim olursa olsun eksiğiyle kusuruyla o bizim sorunumuzdur. Kimse kimseye troller üzerinden saldırma veya onu küçültme, hakaret etme hakkına asla (ne hukuksal ne anayasal ne de bizim Alevi hukuku olarak) sahip değildir. Veliyettin Ulusoy’un eksiği olabilir, yanlış düşünüyor olabilir yani onlara yanlış gelebilir ama bunu kendi içimizde çözmeliyiz.
Bizim kendi trollerimiz saldırıyor, başkaları değil. Alevi kurumları birlikte hareket ederse bu troller bunu yapamaz, bunlar birbirlerinden fırsat buluyorlar. Biz Aleviler barış, sevgi, huzurdan yanayız. Bizim cennet ve cehennemimiz buradadır. Bizim yolumuz sevgidir, dilimiz sevgidir, sevgiden başka bir şey bilmeyiz biz. Bizim bunlara karşı cevaplarımız da Alevi diliyle olmalı, onların seviyesine inmememiz gerektiğine inanıyorum. Bu doğrultuda bütün Alevi kurumları bu duruma ciddi tavır alırsa bir daha bu cesareti alamazlar.”
Hacı Bektaş Veli’nin Postnişinliğinin saygınlığı olduğunu ve ancak talipleri olanların onu yargılayabileceğini vurgulayan Kılavuz şunları aktardı:
“Zaten dedeyi dede yapan, piri pir yapan, mürşidi mürşit yapan taliptir. Bir eksiklik varsa onlar kendi içinde çözer. Kimsenin kimseye hakaret etme haddi yoktur. Alevilik gerçekten bir deryadır, evrensel bir doğa inancıdır. Alevilik, bütün evrene dua eden bir inançtır. Bunu nasıl alıp kör bir inancın içine atarsın? Onların kendi inançlarına bir şey demiyoruz. Biz de 12 imam vardır, 12 havari var diye Hristiyan mıyız? Hayır değiliz. İnançlar birbirinden almış. İslam bizim içimize girmiş, biz girmedik İslam’ın içine. Alevi dede diye geçinen, dede kılıklı gri pasaportlular hala dedeyiz diye ortalıkta geziyorlar. Veliyettin Ulusoy, Hasan Dede, Mehmet Turan Dede gibi birçok insana hakaret etmelerine izin vermememiz gerekiyor. Bir kusurumuz varsa bunu kendi içimizde çözmemiz gerekiyor.
Çok iyi hatırlıyorum. Bizim köyde biri bir hırsızlık yapmıştı. Yıllarca o kişi ceme alınmadı ama pir onu sorguladı. O kişi yıllar sonra ceme girebildi. Şimdi ise bakıyorsun adamlar Alevi inancına, bir sürü küfür edip hakaretler ediyor. Bir de bakıyorsun bu kişiler Alevi kanaat önderleri içinde yer alıyor. Böyle bir durum kabul edilemez. Bu haksızlıklara karşı durmak bir edeptir, bir erkandır. Edep ve erkan da Alevilikte vardır.”
Alevilikte milliyetçiliğin yerinin olmadığının altını çizen Kılavuz son olarak şunları kaydetti.
“Hatta bırakın milliyetçiliği, kadın erkek ayrımı, cins ayrımı yoktur. Herkes candır, canandır. Alevinin yolu birdir. Yol ise sevgidir, barıştır, huzurdur, kadın erkek ayrımı yapmadan bütün halkların barış içinde yaşamasıdır. Pirle, mürşitle hiyerarşi içinde musahibiyle, kirvesiyle yıllarca yaşamış, Alevilik böyle bu güne gelmiştir. Alevilik İslam’la değil İslam’dan çok önce vardır. Birçok kültür ve inanç birbirinden almış ama Alevilik reddiyeci olmuş. İslam döneminde İslam’ın katı kurallarını reddetmiş, asla ben burada yokum demiş. Alevi kurum önderleri, talipler olarak bunu hep birlikte püskürmek gerek. Bazı konularda anlaşılamayabilir ama güzel Alevi diliyle (onların yaptıklarıyla değil), Alevi yol önderlerimiz, pirlerimiz ve mürşitlerimizle çözmeliyiz sorun varsa. Binlerce yıl böyle süre gelmiş bu. Biz pirlerimizin, kanaat önderlerimizin yanındayız. Eksiklerimiz varsa o sizin değil bizim sorunumuzdur, diye bu şekilde tavır alınması lazım. Dışarıdan saldıran trollere de, bütün Alevi kurumları ciddi bir şekilde deklarasyon yazıp inanç kuruluna göndermesi gerek. Kadınlar, gençler, federasyonlar, denekler ciddi bir karar alıp tavır almaları lazım. Sen direnirsen hak kazanırsın. Çünkü hak verilmez alınır.”
“BU TÜR SALDIRILAR HEP OLDU, OLACAK; ÖNEMLİ OLAN BİZ NE YAPACAĞIZ?”
Alevilere yönelik yapılan bu saldırıların Türkiye’de şu an yaşanan koşullarından bağımsız olmadığını aktaran Gazeteci Çilem Küçükkeleş ise yaptığı açıklamada şunları ifade etti:
“Alevilerin kendi içerisinde kurumsallaşmasının yaşadığı sorunları çözme iradesi gösterememesi, yol kuramaması, doğru tartışmalar üretememesinden kaynaklı mütemadiyen dışardan da bir yönelime maruz kaldığını gözlemliyorum. Bir toplum, inanç var ve buraya yönelik her zaman dışarıdan hep müdahale oldu. Bu müdahaleyi yapmak isteyenler de yanına çeşitli kendini Alevi olarak tanımlayan şahısları alarak, bazen kendisini Alevi dedesi, Alevi piri olarak tanımlayan şahısları alarak biraz bu alanları yağmalamak istiyorlar. Siyaset hesaplarını buralarda gerçekleştirmek, bu toplumu kendi siyasi partilerinin bahçesine çevirme girişimleri hep oldu muhtemelen hep olmaya devam edecektir. Müthiş bir asimile edici müdahalelerinin olduğunu hep gördük, hep de devam edecek, bu bir gerçeklik. Sorun şu ki ‘bu tarz müdahalelerde toplum ne diyecek, nasıl anlatacak, nasıl cevaplayacak’ gibi bir soru işaretiyle karşı karşıyayız. Aleviler bugün var olan siyasi partilerin değil sadece, geçmişte de var olan siyasi partilerin elit müdahaleleriyle karşı karşıya kaldılar.
“MHP İLE HAREKET EDİP ALEVİ TOPLUMUNUN VAROLUŞ GEREKÇESİNE SALDIRIAN ORGANİZE BİR HAREKET”
MHP meselesinin şöyle bir farklılığı var. Alevilerin, MHP ile yaşadığı bir Maraş meselesi var. Oradan gelen çözümlenmemiş, helalleşilmemiş buna ilişkin adalet terazisi kurulmamış, doğru mahkemeler yürütülmemiş gibi bir sürü soru işaretleriyle dolu. Helalleşemediği bir süreç var ve çok ilginçtir ki bu siyasi partiyle hareket edip, buradan topluma saldıran, aynı zamanda toplumun varoluş gerekçelerinin neredeyse müdahale eden, kendine göre organize etmeye çalışan bir hareketle de karşı karşıyayız. Tabi ben de tartışmaları şaşkınlıkla izliyorum. Bu tartışmalarda asıl yer alan, kendini Alevi olarak tanımlayanların pozisyonlarını daha büyük şaşkınlıkla izliyorum.”
“DÜNÜ OLMAYAN, TOPLUMLA İLİŞKİSİ OLMAYAN KİŞİLER BUNLAR”
Alevilikte ocakların geçmişten bugüne kadar taşınan, kendini koruma yöntemlerinden biri olduğunu söyleyen Küçükkeleş sözlerine şu şekilde devam etti:
“Bu nasıl bir yöntemdir? Yol yürütücülerinin ocaklarda yetişmesi, burada emek vermesi, topluma nasıl yaklaşacağını bilmesi, inancı nasıl toplumla buluşturacağını öğrenmesini sağlayan bir sistemdir. Bu anlamda o ocakta yetişen kişiler Alevi toplumu açısından çok kıymetlidir. Bunu bir kan bağı gibi okumuyoruz elbette. Bütün pirlerin tüm evlatları Alevilerin yol yürütücüsü değildir. Pir Hakk’a yürümeden önce geriden kimin devam edeceği, kime elverdiği aslında bellidir. Bütün evlatlarına el vermez. Hizmet edene, topluma kendini adayana, bu yolu yürütme kamilliği gösterebilene elverilir. Ama bugün biz Türkiye’de şunu görüyoruz ki bütün dedelerin evlatları sırf o dedenin evladı olmaktan kaynaklı kendilerini bir yere koyuyor.
Yalnız o yere koyma sorunu da değil şöyle bir sorunla da karşılaşıyoruz. Mesela çalışıyorlar, para kazanıyorlar, kendi şahıslarına mal mülk ediniyorlar, emekli oluyorlar. Sonra birden Alevilikleri akıllarına geliyor ve ‘ben ocakzadeyim, bu toplum adına bu inanç adına konuşabilirim’ diyorlar. Oysaki bu evre Alevilik açısından çok önemlidir. Dün ne yaptınız bu gün neredesiniz? Dün de nerede durduğunuz çok önemlidir Aleviler açısından. Dün gittiniz avukatlık, memurluk yaptınız, dün gittiniz kendi hayatınıza, kendi şahsınıza biriktirdiniz; bugün kalkıp toplum adına bir şey söylemeye çalışıyorsunuz. Bu ‘Ocakzadeler Meclisi’nde böyle çok sayıda kişi var. Daha önce toplumun talibine gitmemiş, toplumunu sormamış, tolumu ile hemhal olamamış insanlar şimdi tam da bu toplumun binlerce yıldır bedel ödediği inanç üzerine kendilerinde söz hakkı görüyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Talibine gitmeyen, talibine hizmet etmeyen pirin sadece bir kan bağıyla pir olabileceğini düşünmüyorum ben. Bu kısmı ile ‘ocakzadeler meclisi’ de çok organize edilmiş bir meclis. Yani dünü olmayan, toplumla ilişkisi olamayan ama bugün kalkıp toplum adına söz söylemeye çalışan kişiler.”
“VELİYETTİN ULUSOY SOFRA KURAN BİRİDİR, ‘SOFRA KURUN DA GELİP OTURAYIM’ DEMİYOR”
Açıklamasında Veliyettin Ulusoy ve dedelere yönelik saldırıya ilişkinde değerlendirmelerde bulunan Küçükkeleş şunları dile getirdi:
“Çok değerli bir sözü var, sofra kur diyor. Sofra kurun da gelip oturayım demiyor. Veliyettin Ulusoy sofra kuran biridir. Hala taliplerine giden, hala hizmet eden, bir talip istediği zaman bir telefonla anında ulaşabilen biri. Ki biz bu özelliği çok kaybettik. Çünkü bizde koltuğa oturmak, posta oturmak artık eskisi gibi hizmet eden değil de hizmet görene dönüştüğü için buraya da bir müdahale olduğunu düşünüyorum. Bunu dönüştürmeye, burayı ele geçirmeye, ele geçirdikten sonra buranın üzerinden siyaset yapmaya çalışan kişilerin saldırıları olduğunu düşünüyorum.
Mesela İYİ Parti açısından söyleyecek olursak, Meral Akşener’e birileri gitmiş, kendilerini Hacı Bektaş Dergahı adına ağırlamışlardı, hediyeler vermişlerdi ve kendilerine o siyasi partide dergah üzerinden bir temsiliyet açmaya çalışmışlardı. Ama biz bunu Sayın Veliyettin Ulusoy şahsında hiç görmedik. Yani elbette ki parti ziyaretlerini kabul etmiştir, elbette ki Alevi toplumunun fikirlerini söylemiştir ama kendini buralara peşkeş çekmemiştir ve postun ağırlığını bu anlamda taşımak için önemli bir gayret sarf etmiştir. Ben bunu kıymetli buluyorum. Buraya saldırının aslında dergaha bir saldırı ve dergahı yağmalama, talan etme, siyasete peşkeş çekme girişimi olduğunu düşünüyorum. Özünde ne topluma bir hizmet, ne inanca bir hizmet olduğunu düşünüyorum. Burayı ele geçirip buradan çeşitli siyasi partilerin koltuğuna oturma gayreti olarak görüyorum.”
“TEK DÜZELİKTEN ÇIKMAK GEREKİR”
Hakka uğurlama erkanlarındaki tartışmalara da değinen Küçükkeleş şu şekilde konuştu:
“’Bu okunacak mı, şu okunacak mı?’ tartışmasından ziyade biz bu inancın bin bir süreğinden bahsediyoruz. Her süreğin kendine göre yolu-yöntemi var. Yola giderken kurduğu bir hakikat var ve biz Aleviliği tekleştiremeyiz. Sadece bu var ve sadece böyle erkan yapılır diye tek cümle kuramayız. Mesela Arap Alevilerinin erkanları çok Arabi-İslamidir. Doğal olarak kendileri Arap’tır zaten ama biz Arap Alevilerine diyebilir miyiz erkanlarınızı şöyle kaldırın diye. Aslında ona yol açan şeylerden biri Cem Vakfıyla başlayan sonraki süreçlerde Demokratik Alevi Hareketi’yle devam eden şu girişimler çok oldu: Erkan yazmak ve herkesi tek düze bir erkanla kaldırma yöntemi kurmak. Bu kadar tekleştirirseniz biri de kalkıp size, sizinki doğru değil bizimki doğru diyebilir. Hiç birinin doğruluğu toplumca ispatlanmış inanca bakılıp kanıtlanmış şeyler değil, ben bu tekleştirmeyi doğru bulmuyorum. Pirlikler sorgulandı, erkanlar sorgulandı, sözler sorgulandı biz kendimizi bu kadar sorgulayan bir toplum olamayız. Bu aslında asimilasyonun bir doğal sonucu ama şöyle bakarsak durduğumuz noktanın ne kadar da gerilediğini gösteren bir yer. Bu kadar asimilasyona karşı kayıtsız kalırsak toplamda herhalde tartışacağımız bu olur.
“VELİYETTİN ULUSOY’UN HİZMETİNİ GÖRÜYORUM”
Oysaki toplumun çok başka yaşadıkları sorunları, çok başka dertleri var ama bunlara hiçbir şey söylemeyip, birbirini sorgulayan, birbiriyle kavga eden bu görüntü şunu da yaratıyor; Alevi toplumunun morali çok bozuluyor bu konuda çünkü bu kadar iyiden bahseden bir toplum bu kadar birbirine düşüp, bu kadar sert tartışmalar yapabilir mi? Yapamaz, birbirini anlamıyor olamaz yani. Biz bir ağacın dalındaki meyve bile çiğ ise yaşasın, koparmayalım, olgunlaşsın diye bekleriz. Çünkü evrenin kendini bir tamamlama süreci vardır diye. Ama bugün tam tersi birbirimizi yıkmak, başa düşürmek, kendimize göre bir Alevilik tasvir etmek için çok çatışmalı, çok yıpratan bir tartışmanın içerisine düşüyoruz. Bence bu tartışmayı en iyi bitiren söz gene Hacı Bektaş Vakfı Postnişinliğinde sayın Veliyettin Ulusoy’dan geldi aslında. Bütün bu tartışmaları yürüten pirler, dedeler, kendilerini öyle tanıtanlar buradan çıkmanın yolu, kendi doğruluklarını anlatabilmenin yolu, taliplerine sofralar kursunlar bakalım talipler gelsin. Kimin hizmeti ne kadar? Talip görsün, ölçsün ve buna göre konuşsun ama bu talip ortada yok, birileri bu talibin piriyim diyip ortaya çıkıp, dünya kadar tartışma yürütüyor. Görünen köy kılavuz istemez deriz ya ben Veliyettin Ulusoy’un hizmetini görüyorum, talibi var, o yüzden de cümlelerini de kıymetli buluyorum ama hizmetini görmediğim, talibine gitmeyen ama talip var diye kendine koltuk oluşturanların bu toplumda hiçbir kıymetinin olduğunu düşünmüyorum.”
“PİRHA ASİMİLASYONA KARŞI MÜCADELE EDİYOR, KIYMETLİ BİR HABERCİLİK YAPIYOR”
MHP’ye yakın Milliyetçi-ırkçı grupların PİRHA’yı hedef almasına da tepki gösteren Çilem Küçükkeleş şunları aktardı:
“PİRHA aslında yaptığı haberlerle asimilasyona karşı önemli bir mücadele yürütüyor. Bu toplumun iç sesini dışa veriyor, içerde tutmuyor, dışa vuruyor, tartışıyor, habere dönüştürüyor. Saldıranlar da bu yapılsın istemiyorlar. Niye? Çünkü burada da şöyle bir şey var: Sistemlere benzerseniz ne yaparsınız? Konuşanı susturursunuz, haber yaptırmazsınız, kendinize göre medya oluşsun istersiniz. PİRHA’ya da bu yönde bir baskının sadece bu çevreler açısından değil, birçok çevreler açısından olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Çünkü tıpkı bu iktidar gibi kendi medyasını istiyorlar ama PİRHA’nın durduğu Alevi toplum medyacılığı, bu kadar kendini toplumun önünde gören değil, Alevi toplumunun ne dediğini açığa çıkarması açısından kıymetli bir habercilik yaptığını düşünüyorum. Bundan kaynaklı mutlaka saldırılara uğrayacak. Alevilerin ilk ajansı PİRHA oldu. Toplumda da büyük kabul de gördü. Toplum kendisi muhabiri oldu, haberini gönderdi, kıymet verdi önemli olan bu kıymettir. Diğer saldırılar kendi çapında, kendi çehrelerinde kalır ki o çehrenin dili epeydir çok bozuldu.”
“ALEVİ TOPLUMU BİRLİK OLAMADIĞI İÇİN BU TÜR SALDIRILARA MARUZ KALIYOR”
Aleviliğin yeniden yaratılmaya çalışıldığını ve bundan herkesin vazgeçmesi gerektiğini vurgulayan Küçükkeleş son olarak şunları söyledi:
“En doğru yol bu inancın diline bakmaktır. Bu dil yeni değil gülbengleriyle, deyişleriyle uzundur getiriyor ve anlatıyor. Her biri çok derin felsefedir, her biri çok büyük sözlerdir, yalnız bizim değil birlikte yaşadığımız diğer inançların bile hayranlık duyduğu, kullandığı sözlerdir. Dönüp buraya bakalım birileri Alevilik adına bir şeyler üretiyor ya bu inançta bu var diye ben dönüp çocukluğuma bakıyorum. Çünkü bizim asimilasyonumuz son 50 yıldır çok gelişkin. Son 20 – 30 yılda daha da zirve yaptığını düşünüyorum. Alevilikte hiçbir şey yoktan var olmaz. Gerçek olan her şey Alevidir, Alevi olan her şey gerçektir. Buraya bakarsak çok şey görürüz. Bir diğeri de bizim de örgütlenme modellerimizin, kurumlarımızın iktidarlara benzeyen yönlerinden, yöntemlerinden uzaklaştıkça, demokratikleştikçe aslında Alevileşeceğini de biliyoruz. Bugün Türkiye’de en büyük ihtiyaç temiz eller meselesi diyoruz ya ortaya dökülen devlet mafya, çete ilişkilerine bakınca temiz eller diyoruz. Bizim de biraz özellikle Demokratik Alevi Hareketi açısından bir temizlenme, bir dönüp bugüne kadar ne yaptığımıza bakmaya, yaparken ne kadar Alevi olduğumuzu anlamaya çok ihtiyacımız var. Yeniden dönüp baktığımızda bu sistem temizlensin eyvallah ama bu kirlilik bize ne kadar yansıdı, biz ne kadar bozulduk bu bozulmayla nasıl baş edip yeniden arınabilirizi konuşmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yoksa şu an ki örgütlü yapıyla bunları aşmak gerçekten mümkün değil. Bu saldırıların sebebi de bu kadar açık saldırıya açık bir hale dönüşmemizden kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
Çok açığız ki MHP bile buna cesaret edip kendince Alevilik üretip, postniliğimize bile saldırıyor. Başka pirlere saldırıyor ve başka bir yol kurma cesareti kendinde buluyor. Bu bizim açık kalmamızdan, savunmasız kalmamızdan kaynaklı olduğundan düşünüyorum.”
PİRHA- Gazeteci Çilem Küçükkeleş, İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı kararıyla çıkılmasına dair PİRHA’ya konuştu. Küçükkeleş, İstanbul Sözleşmesi’nin kadın mücadelesinin bir sonucu olduğunu belirterek, “Kadın hareketi bu saldırıya karşı çok güçlü cevap veriyor” dedi.
AKP hükümeti, Avrupa Konseyi temelli kadına şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi amacıyla 2014’te yürürlüğe giren ‘İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı kararnamesiyle çıktı. Kadın örgütleri ise hükümeti protesto etmeyi sürdürüyor.
İstanbul Sözleşmesi Türkiye kadın hareketinin uzun yıllardır verdiği mücadelenin vücut bulmuş hali olduğunu belirten Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Sözleşmeyle sistemin bir cinse yönelik kırımı kabul etmiş ve uygulamaya konmuştur. Aynı zamanda sözleşmeyi kabul edip altına imza atan ülkelerin de yapmaları gerekeni ortaya koyan bir sözleşmedir” dedi.
İstanbul Sözleşmesi’nin üç ayağı olduğunun altını çizen Küçükkeleş, “Birincisi şiddeti önlemeye dönük yanıdır. Şiddetin ortaya çıktığında değil ortaya çıkabileceği koşulları ortadan kaldırmaya yönelik görev vermektedir. İkincisi şiddetin ortaya çıktığı anda kadını korumak ve kamu desteği vermek. Üçüncüsü de, çözüm bulmaya yönelik politikalar oluşturmaktır” diye konuştu.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR’ DEMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Küçükkeleş, kadına yönelik şiddetin daha da artacağını vurgulayarak, şunları dile getirdi:
“İstanbul Sözleşmesi kaldırıldı, erkekler her şeyi yapabilir algısı özellikle yapılmaya çalışılıyor. Sözleşmede en kabul edilmeyen yanı ‘kadın beyanı esastır’ cümlesidir. Çünkü şiddet uygulayanlar şiddetin gizli kalmasını istiyor. Bu beyan kadının konuşması demek. Sözleşmeden çekilmek kadının ağzının kapatılması, susturulması anlamına geliyor. Bu yüzden de Türkiye’deki kadın hareketi bu saldırılara karşı çok güçlü cevap veriyor. Kadınlar olarak ‘İstanbul Sözleşmesi yaşatır’ demeye devam edeceğiz.”
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ALEVİLERİ DE KORUMAKTADIR”
İstanbul Sözleşmesi’nin Aleviler içinde özel bir anlamının olduğuna dikkat çeken Çilem Küçükkeleş, Alevi olmaktan kaynaklı yaşanan bir şiddete karşıda Alevi yurttaşını koruyan bir yanı olduğunu ifade ederek, sahip çıkma çağrısında bulundu.
PİRHA- Alevi kadın aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevilere dönük nefret söyleminden ve suçundan en fazla kadınların etkilendiğini söyledi. Küçükkeleş, “Alevilerin en büyük çağrısı birlik olmadır. Aslında üç beş kişinin bir araya gelmesi ile değil de insanlığın dünyayla, evrenle bir olması çok büyük bir insanlık çağrısıdır. Ama bu çağrıyı öncelikle kendimize söyleyelim” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.
Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.
Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.
PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Tarihi kökenine bakarsak insanlığın doğadan ayrıldığından beridir yaşadığı bir kültür olduğunu düşünüyorum. Bu kadar farklılıklarla çatışma meselesini; eşit bu dünya üzerinde kendini doğanın bir parçası olarak görmekten vazgeçip hükmetmeye, kendine göre şekillendirmeye başladığı anda başlayan bir durum olarak düşünüyorum.
Yeryüzü koca bir sofraydı ama insanlık sadece kendisi yemek istedi ve o gün bugündür de aslında farklılıkları üzerinden renkler, inançlar, cinsiyetler üzerinden büyük ve derin bir çatışma yaşadığını düşünüyorum. Oysa doğanın bir parçası iken doğa çok eşitti ve hepimiz için ekmek, aş ve hepimiz için bu dünya üzerinde doğru bir yaşam vardı. Fakat bu hükmetme kültürü zamanla yanındakine hükmetme, karşı cinse hükmetme, farklı inancı hükmetme, kendini her şeyin üstünde görme bakış açısı doğadaki eşitlik duygusunu da öldüren kendini hakim sanan bakış açısı, hep bir başkası üzerinden kendine biriktiren, ölümsüzmüş gibi kendi cebini doldurmaya çalışan, kendi sofrasını büyütmeye çalışan insanlık anlayışının birbiriyle gerçekte bir anlamı olmayan ama sanki anlamı varmış gibi çatışma süreçlerine yol açtı. Bu durum neredeyse insanlığın sonunu da getiren en çok kanını da döken bir pozisyona evrilmiş durumda.
NEFRET SUÇLARI NORMELLEŞTİRİLDİ VE EN ÇOK KADINLAR ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR
Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevilik de biraz önce bahsettiğimiz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyor. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?
İnançsal farkların en zulüm gördüğü coğrafyalardan biri Ortadoğu. Savaşların en büyük gerekçesi ya da yaşanan büyük insanlığın vicdanını öldüren katliamların da en çok yaşandığı yerlerden biri. Aleviler de farklı olmaktan kaynaklı bu anlamda çok büyük payını aldı. Tüm diğer doğal inançlarla birlikte iktidar var olduğun sürece iktidarın istediği gibi değil kendi yaşam şeklini tariflediğin için çok büyük zulümle karşı karşıya kalmıştır. İktidar ne ise ona göre inanayım ona göre yaşayım diyen değil tam tersi kendi yaşam felsefesini yaşatmaya çalışan bir topluluk olduğu için tüm iktidarların hedefine dönüşmüş. Yarın Türkiye’de iktidar dönüşebilir ama Aleviler açısından çok şeyin değişeceğini düşünenlerden biri değilim. Çünkü iktidarlar tarif etmek ve belirlemek istiyorlar. Neye inanacağımızı, nasıl yaşayacağınıza cinsel tercihinize ve kaç çocuk doğuracağınıza bile karar vermek istiyorlar ve bunun karşısında duran herkes ciddi zulümle karşı karşıya kalıyor. Alevilik bu anlamda iktidar meselesinin en zıddında durduğu için de en büyük bedelleri ödeyenlerden biri. Devlet kurmamış, iktidar kurmamış bir toplum Aleviler ama temennileri de tam da bulundukları yerde kendi iradeleri ile yaşamak meselesi. İşte buna yönelik çok acı, çok büyük, tarif edilemez muameleler gördü. Bunun en önemli noktalarından biri; Aleviler kendilerini çok anlatamadı ve izin de verilmedi.
Genel olarak başkaları tarafından tarif edildiler ve bu tarif edilme şekli bugün bile bize hala çok ağır gelen bir durum. Kadın üzerinden tarif eden, kadın üzerinden ötekileştiren, kadını ahlaksız yapan ve benzeri bir sürü cümle üzerinden dünya kadar nefret suçu ile karşı karşıya kalan bir toplumuz. Bunun en büyük sebebinden biri de kadın erkek ayırmadan yol yürüme kültürü ve inancı olduğu içindir. Çünkü inançları hep erkekler ele geçirdiler ve bir inanç yürüyecekse erkeklerin kontrolünde, onların yürütücülüğünde giderken, Alevilik’te tam tersi kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk ve benzeri hiçbir bileşenini dışında bırakmadan birlikte yürüme kararlılığı, bu dünya üzerinde gerçekten de özellikle kadın üzerinden büyük bir ötekileştirmeye, nefret suçuna, diline maruz kalma ile karşı karşıya bırakmıştır.
Bu nefret suçu kamu önünde yaşanırken bir de bunun dışında olan kayda geçmeyen çok gizli bir nefret suçu var ki burada en çok bu toplumun kadınları maruz kalıyor. Bir Alevi kadın olarak abdest üzerinden, pişirdiği üzerinden, yaşam şekli üzerinden nefret diline maruz kalmamış tek bir Alevi kadın olduğunu düşünmüyorum. Bunu işte yan komşusu yapınca sanki sıradan bir komşu sohbetiymiş gibi kayda geçiyor ama aslında öyle değil. Yani bu toplumun kadınları her gün yaşadığı her alanda hayatı paylaşması gereken komşusuyla ya da yakın arkadaşıyla ya da iş ilişkilerinde bu nefret suçu ile birebir karşı karşıya kalıyor ve bunun ne kaydı tutuluyor ne de bu suç olarak tabir edilmiyor. Herhangi bir doğal sohbetmiş gibi karşılanıyor. Bu hak mıydı? Birbirimize böyle sorular sorma hakkımız var mıdır? Asla yoktur. Hiç kimsenin hiçbir insanın bir diğerine böyle sorular sorma hakkı yoktur ama o kadar normalleştirildi ki bunu çok rahatlıkla yapabileceğiniz bir eyleme dönüştü.
“TOPLUMLAR KENDİ ANAYASALARINI YAZMADIĞI SÜRECE DEMOKRATİK BİR YAPI KURULAMAZ”
Bu dilin kaynağı nedir?
Bu dilin kaynağı devletler ve sistemlerdir. Elbette ki bugün adını koyarsak kapitalizm. Peygamberli ve kitaplı dinler, aynı zamanda iktidar olan dinler. Yani devletlerin resmi kabulüne dayanmış, devletlerin örgütlü bir şekilde yaşamlarını sürdürmesi için ne gerekiyorsa yaptığı inançlar ve bu kimlik burada birleştirme burada tekleştirme hali toplumda bir başkasını görmeme, mutlaka onun da kendisine benzemesi gerektiğine yönelik müthiş bir devletin örgütlü bir yapısı var.
Bu sınırlar bu devletler, bu iktidarlar var olduğu sürece nefret suçu da var olmaya devam edecek. Çünkü çatışmalar karmaşalar, toplumu birbirine düşürmeler antidemokratik iktidarların en büyük yaşam gerekçesi. Çünkü toplum birbirine düşmez, döner iktidara bakarsa aslında ne olduğunu görür ve buna bir itiraz geliştirir. Bu itirazın önüne geçmek için de nefret dilinin ve suçunun özel iktidarlar tarafından pompalanan, desteklenen, yürümesi için gayret gösterilen bir şey olduğunu düşünüyorum. Toplumlar kendi anayasalarını yazmadığı sürece demokratik bir yapının da oluşacağını düşünmüyorum.
“NEFRETE KARŞI EN BÜYÜK GÜVENCE TOPLUMUN VİCDANIDIR”
Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?
Hukuklar kitaplardır. Genellikle topluma bakmak gerektiğini düşünüyorum. Toplumun vicdanı, yaşadığı, biriktirdiği, tecrübe ettiği dünya üzerindeki en büyük güvence odur. Devletlerin yazdıkları hukuk kağıtlardan ibarettir ve en çok kendilerini korumak üzerinedir. Sistem, yöntem değişmeyince körükleme bitmiyor ve bu nefret dili ve suçu işlenmeye devam ediyor. Alevi kurumları hak mücadelesi veriyorlar ve sadece devleti karşısına alıp bir şey talep etmesi bir söz söylemesi buradan anayasaya geçmesi ve benzeri mücadelesinin yeterli görmüyorum. Bu da önemli, bunu da yapalım ama aslında bir Türkiye toplumlarına seslenmek de biraz geri kalıyoruz. Oraya bir şey anlatmada, toplumların vicdanında yer almakta biraz geri kalıyoruz. Çünkü bu 80 darbesinin anayasasını bugün bu coğrafyada yaşanmasına sebep olan Kenan Evren belki Türkiye mahkemelerinde bir ceza bulmadı ama toplum vicdanında önemli bir cezalandırma oldu. Biri suç işlerken anayasaya değil aslında yan komşusuna bakmasını önemseriz. Söylediği sözün kimi kırdığına, bunun devlete göre suç olup olmamasına değil ki Türkiye’de biraz toplum böyle yaşarsa anayasadan çok daha ileri bir şey görebiliriz. Çok daha doğru bir dünya, çok daha doğru bir düzen kurmuş oluruz. Ama hepimiz anayasaya bakarsak insanlığını, farklılığını, tercihlerini anayasadan ölçer de ona göre saygı duyarsak asli duygumuzu kaybederiz.
“DÜNYANIN EN BÜYÜK SORUNUNU ÇÖZECEK ÇAĞRI DA ALEVİLİĞİN ÇAĞRISIDIR”
Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?
Türkiye’de herkes çok dertli ve çok işi var. Aleviler, kadınlar, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve benzeri o kadar çok mesele var ki. Özgünde tek bir meseleye yaklaşımda tabii ki çeşitli eksiklikler oluşuyor. Bir bütün Türkiye’de bazı şeylere çok alışılıyor. Yanımızda Alevilere yönelik nefret dili de çok alışılmış, çok sıradan görülen ve çok üzerine gidilen mesele değil maalesef. Aleviler bu dile maruz kaldığında demokratik kitle örgütlerine yansıtan, birlikte bir iş yapmaya çalışan bir noktada değiliz.
Aslında toplum olarak biz de kanıksadığımız için yaşayıp geçiyoruz. Bunun ne kaydını tutuyoruz ne de buna ilişkin bir diplomasi yürütüyoruz başkaları ile ne yapabiliriz konusunda. Ama şunu söyleyebilirim: Katliamların anmalarında elbette ki Türkiye’deki sol sosyalistler gelirler, yürürler. Ama hem demokratik kitle örgütleri hem de sol sosyalist yapıların ‘Alevlerin meselesi bizim de meselemizdir’ deme konusunda eksiklikleri vardır. O yüzden bir suç varsa hepimizi saran sarmalayan bir şey haline dönüşüyor. Yani ilk Alevinin üzerinde uygulansa da sonra buradaki yeterli refleks verilmediği anda başka toplumlara da mutlaka ulaşan bir şeye dönüşüyor.
“KARŞILIKLI EKSİKLİK VAR”
Sorunlar çok ortak. Şu soruyu da sormak gerekiyor: Biz Alevi hak mücadelesini yürüten kurumlar toplumun diğer kesimleri ile nasıl ortaklaşabiliyoruz? Ben karşılıklı bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Biraz da kendi derdine düşüyor ve karşılıklı birbirinin derdini gören, birleşen bir yerde olamıyor. Sorun aslında tam da burada. Alevilerin en büyük çağrısı birlik olmadır. ‘Bir olmak’ çok derin bir felsefedir. Aslında üç beş kişinin bir araya gelmesi değil de insanlığın dünya ile evrenle ile bir olması çok büyük bir insanlık çağrısıdır. Ama bu çağrıyı öncelikle kendimize söyleyelim. Biz Aleviler bile çok büyük yapamıyoruz, çünkü çok bir olamıyoruz. İlk önce bizim bir olma gibi bir sorumluluğumuz var.
Belli ki dünyanın en büyük sorununu çözecek çağrı da Aleviliğin çağrısıdır. Bir olmak insanın acısını, derdini, sorununu bugüne kadar yaşadığı acıları giderecek bir formülken ve biz bu formülü ‘Büyük insanlık’ çağrısını çok fazla yapamıyoruz.
“KENDİ MEDYAMIZI BÜYÜTTÜKÇE DE NEFRETİ KÖRÜKLEYEN EKRANLARA İHTİYACIMIZ KALMAYACAK”
Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?
Bağımsız medya lafını çok kullanıyoruz. Hem Türkiye’deki hem de dünyadaki büyük medya kuruluşlarının hiçbiri devletin dışında bir şey yapma şansı yoktur. Çünkü o ideoloji o ekonomi var etmiştir ve o ideoloji ve ekonomi hep var olsun diye de medya hep çalışmıştır. Ama medya açısından umut veren şudur: CANTV, PİRHA gibi kurumlar bu gidişatı bozmak için değerli bir mücadele veriyorlar. Bu çalışma çok önemli. Çünkü izlettirilenin dışındayız.
Ana akım medyada yer alanlar topluma ve sorunlarına cevap veren değil, kendilerini var edenlerin sesidirler. Ondan dolayı da bir ekrana, bir mikrofona çok ihtiyaç duyan toplumlardan biri de Alevilerdir ve bu anlamda Alevi medyası çok kıymetli. Ama toplum olarak tam olarak bilmiyoruz, o aşamaya gelmedik.
“ALEVİ MEDYASI ALEVİLERE ÇOK ŞEY KATTI”
Kendi dilimiz, kendimizi tarif edemediğimiz için hep yaşadığımız nefret meselesi ve asimilasyonla da en güçlü mücadele edebileceğimiz nokta Alevi medyasıdır. Alevi medyasının Alevilere çok şey kattığını biliyorum ve bu topluma dayatılan ekranlar dışında yeni bir ekran yarattığını önemli derecede verdiğini biliyorum. O ekranlara o mikrofonlara sahip çıkmanın da bizi ne kadar güçlendireceğini de görüyorum. TV10 tam da böyle bir mesele üzerinden kapatıldı. Herkes bulunduğu yerden küçük dar bir Alevi grup olduğunu sanıyordu sonra TV10 mikrofonu bir girdi, Türkiye coğrafyasının her yerinde yaşadığımızı, ne kadar çok olduğumuzu fark ettik ve devlet bu fark etmeye müdahale etti. Medyanın böyle bir gücü var.
“ANA AKIM MEDYA BİZ YOKMUŞUZ GİBİ YAYIN YAPTI”
Ana akım medya her zaman iktidar kimse onunla birlikte yürüdü ve hep biz yokmuşuz gibi yayın yaptılar. Hiç haber sebebi olmadık. Tam tersi bize yönelik nefret suçunu ve algısını güçlendirecek, Alevi kadınları ötekileştiren çok sayıda cümle ile milyonların önünde canlı yayınlar da yapıldığına şahit olduk ve karşı karşıya kaldık. Oradan bir beklentim yok. İktidarlar yaşadıkça onların medyaları da yaşayacak ve iktidarlar yaşasın diye çaba gösterecekler. Biz de kendi medyamızı kurduk, emek veriyoruz. Büyüttükçe de hiç o ekranlara ihtiyacımız kalmayacak, birbirimize bakacağız birlikte söyleşeceğiz. Bu medyalardan bu şekilde kurtulacağız.
“ALEVİLERİN DE PARTİSİ KAPATILMAYA ÇALIŞILIYOR”
Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?
Aleviler nereye giderlerse, ne söylerlerse mutlaka Alevi kimlikleri ile gitmeli ve söylemeli. Siyasete dahil olurken de mutlaka Alevi kimliği ile dahil olmak gerekiyor. Artık saklanılacak gizlenilecek bir kimlik değil. Tam tersi gurur duyulacak bir kimlik. Bunca zora rağmen ayakta kalmış bir kimlik ve bugün Türkiye toplumları içerisinde en az suça bulaşmış, kendini korumuş, vicdanını hiç elden bırakmamış bir toplumun üyeleriyiz.
Mutlaka yeni bir dil ve siyasete ihtiyaç olduğunu düşünenlerdenim. Bu anlamda HDP Alevilere ilk defa kendi kimlikleriyle siyaset yapma kanalını açan bir parti. Bugün kapatılması konuşulurken herkes ‘Kürtlerin partisi kapanıyor’ diye ifade ediyor. Ben de Alevilerin de partisinin kapatılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Çünkü biz orada ilk defa kimliğimizle siyaset yaptık. Yani adımızı söyledik nereden geldiğimizi ifade etti. Alevi kökenliyiz demedik Aleviyiz dedik. Bu baskılamaya karşı özgür düşünce özgür ifade, kimliğinle varolmayı kapatmaya çalışan bir Türkiye’de mutlaka herkes çok daha güçlü ses çıkarmalıdır.
İLERİSİNİ KURMA KONUSUNDA İDDİA SAHİBİ OLMALIYIZ
Bu ülkenin yüzde 60’ını mütedeyyin kabul edip bunun üzerinden siyaset yapmanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Aleviler olarak azla yetinen değil tam tersi en ilerisini söyleyerek toplumu oraya çeken bir yerde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Yeni siyasi aktörler, yeni sözler Türkiye’de çok fazla duyulmuyor maalesef, söyleyen de ciddi engelleniyor. Aleviler açısından söylersek bugün çok kötü ve bizi geçmişteki daha iyiye razı etmeye çalışıldığını hissediyorum. Biz dünü de yaşadık, bugünü de yaşadık; hiçbiri iyi değildi. Bunu bilen toplumlarız. O yüzden daha ilerisini kurma konusunda iddia sahibi olmalıyız.
PİRHA- HDK Halklar ve İnançlar Meclisi, ‘Tüm yönleriyle Dersim Katliamı’nın anlatılacağı panel düzenledi. Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırıcılığında Mehmet Bayrak sunumunda yapılacak panel, zoom üzerinden saat 20.00’de başlayacak.
HDK Halklar ve İnançlar Meclisi, z00m üzerinden panel düzenledi.
Tüm yönleriyle Dersim Katliamı’nın anlatılacağı panelde, HDK Halklar ve İnançlar Meclisi’nden Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırıcılığında Mehmet Bayrak sunum yapacak. Panel, bu akşam (17 Kasım) saat 20.00’de başlayacak.
PİRHA – Aleviler, 319 gündür ölüm orucunda olan Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’i Direniş Evi’nde ziyaret ettiler. Sağlık önlemleri dolayısıyla evin penceresinden seslenen heyet, “Mücadeleni sahipleniyoruz, birlikte mücadele edeceğiz, birlikte kazanacağız” dedi.
Grup Yorum üyesi Bass Gitarist İbrahim Gökçek, cezaevindeki arkadaşlarının serbest bırakılması, Grup Yorum üzerindeki baskıların kaldırılması için 319 gündür ölüm orucu eyleminde.
Armutlu’daki Direniş Evi’nde eylemini sürdüren Gökçek’in sağlık durumu çok kritik.
30 Nisan Perşembe günü Aleviler İbrahim Gökçek’i ziyaret etti.
Sağlık önlemleri dolayısıyla fiziksel mesafenin korunduğu ziyarette Aleviler adına Çilem Küçükkeleş, Nergiz Güzel, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Sözcüsü Bülent Felekoğlu, Gazi Cemevi Başkanı Hıdır Karataş, Sultangazi Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş ile İmam Balsever katıldılar.
Sultangazi Belediye Meclis üyesi CHP’li Nevzat Altun ve Demokratik İslam Kongresi Şura üyesi Ekrem Baran da Gökçek’i ziyarette bulundu.
319 gündür ölüm orucunu sürdüren Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’i Armutlu’da bulunan direniş evinde ziyaret eden Alevi heyet, Can TV mikrofonundan İbrahim’e seslenerek, “Mücadeleni sahipleniyoruz, birlikte mücadele edeceğiz, birlikte kazanacağız” dediler.
“GÖSTERDİĞİN DİRENCİN ÖNÜNDE EĞİLİYORUZ”
İbrahim Gökçek’in odasının penceresinden İbrahim’e seslenen İmam Balsever, “Gösterdiğiniz direncin önünde saygıyla eğiliyoruz. Önemli bir irade gösterdiniz. Tarih sizin gibilerin haksızlığa karşı geliştirdiği bu gerçeklikle buralara taşıdı. Amacımız her insanın yaşam hakkını savunmaktır. Sizin yaptığınız duruşta adaletsizliğe karşı bir duruştur. Bu göstermiş olduğunuz iradeden dolayı sizleri selamlıyoruz, saygıyla eğiliyoruz” dedi.
“TEK SUÇUNUZ TÜRKÜ SÖYLEMEK”
Gazi Cemevi Başkanı Hıdır Karadaş da İbrahim Gökçek’e “Tabi tek suçunuz türkü söylemek, tek suçunuz şiirlerle bugünki yaşamsallığı bütün hafızalara kazıyıp milyonlara ulaştırmanız. Bu duruşunuzdan dolayı sizlerin önünde saygıyla eğiliyoruz. Bizler de sizin her daim yanınızda olacağız. Dayanışmanın en büyüğünü göstermek için yanınızda olacağız. Gazi’den sizlere selam getirdim, Gazi Cemevinden sizlere selam getirdim. Duruşunuzu alkışlıyoruz” diye konuştu.
“BU MÜCADELE TÜM HALKLARIN TALEBİDİR”
Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş ise İbrahim Gökçek’in direnişini selamladıktan sonra şunları söyledi:
“Bu mücadele bütün ezilen halkların sınıfsal sosyal kendilerini yok sayan bu ülkede halkların kardeşliğinden yana olanların talebidir. Biz vermiş olduğunuz bu onurlu mücadeleyi saygıyla selamlıyoruz. Buradan yetkililere çağrımız şudur: Bu ülkede demokrasi barış ve hoşgörü, insanların yan yana kardeşçe yaşamasını istiyorsanız ayrımcılığı bırakın, ayrıştırıcı dili bırakın. Bizler Aleviler olarak doğayı ve her yaşamı kutsayan inancı benimseyenler olarak herkese vicdanlarını dinlemesi için çağrı yapıyorum, İbrahim’in sesini duyun. İbrahim’in açlığı demokrasiye adalettir.”
Sultangazi Belediye Meclis Üyesi CHP’li Nevzat Altun da heyet ile birlikte İbrahim Gökçek’i ziyaret etti. Altun “Dünyanın en zor işini yapıyorsunuz İbrahim, bedeninizi idealiniz uğruna ölüme yatırıyorsunuz. Elbette ki Grup Yorum halktır. Türkülerinizi dinlemek istiyoruz. Bizim talebimiz sizin talebiniz olarak diyoruz ki İbrahim yaşasın ve talepleri kabul edilsin. Saygıyla selamlıyoruz” dedi.
“SENİ SEVİYORUZ İBRAHİM”
HDP 25. Dönem Mersin Milletvekili, HDK – Halklar ve İnançlar Meclisi’nden Çilem Küçükkeleş ise “İbrahim önce seni sevdiğimizi söyleyelim, canını önümüze attın biz de ona sahip çıkmaya çalışıyoruz. Belki Dersim soykırımı yaklaştığı için de bunu söyleyebilirim o gün o vahşeti yaşayanlar sizleri kılamlarımız ile yendik ey zalimler demişti türkülerde. Şimdi zalimleri yenecek seni saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum” dedi.
“30 YIL EZİLENLERİN TÜRKÜLERİNİ SÖYLEDİNİZ”
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği bir önceki dönem Başkanı Aydın Deniz de şunları kaydetti:
“Grup Yorum son 30 yıldır, ezilenlerin türkülerini söylemekte. Halkla buluşmuş, uluslararası enternasyonel bir seviye kazanmış, dolayısıyla türkülerin susmaması adına verdiğiniz onurlu mücadeleyi selamlıyoruz. Bu anlamda bu direniş türkülerin söylenmesi için değil Türkiye’deki adaleti ve vicdanı sorgulayan bir ses getirmiştir. Mücadelenizin zafere ulaşmasını istiyoruz” dedi.
“DEMOKRATİK İSLAM KONGRESİ ADINA SİZİ SELAMLIYORUZ”
Demokratik İslam Kongresi (DİK) Şura üyesi Ekrem Baran da, Direniş Evi’nde İbrahim Gökçek’i ziyaret etti. Baran “Demokratik İslam Kongresi adına sizi selamlıyoruz. Bu çok onurlu bir davranıştır. Aynı zamanda dünya tarihinden beridir bu sivil itaatsizlik eylemi, onurlu eylem, haklı bir eylem olarak, masumane bir eylem olarak tüm semavi inançların gereği olarak vicdani bir sorumluluğu taşıyoruz, sizin talepleriniz bizim taleplerimizdir. Hepimiz beraber bu zalim ceberrutlara karşı, zafer kazanacağız. Dünya tarihinde belki zalimler kendi iktidarını devam ettirmek isteselerde biz firavunları, nemrutları, Saddamları gördük. Sonunda geldikleri yere gidecekler. Yanınızdayız. Bu onur mücadelenizi selamlıyoruz” diye konuştu.
“DİRENİŞE DESTEK VERDİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM”
Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in babası Ahmet Gökçek, gelen heyete teşekkür etti. Baba Gökçek “Geldiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Direnişe destek olduğunuz için teşekkür ediyorum. İbrahim direnişine devam ediyor. Makul ve hukuki taleplerinin yerine getirilmesini istiyor. Hepiniz ses olduğunuz için teşekkür ediyorum” dedi.
PİRHA – HDK Halklar ve İnançlar Üyesi Çilem Küçükkeleş, PSAKD Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım’ın 20 Nisan’da görülecek duruşmasına katılım çağrısı yaptı. Küçükkeleş, “Biz Aleviler o mahkemeleri çok iyi tanıyoruz. O mahkemelerde hiçbir zaman terazi bizden yana adil kurulmadı. O mahkemelerde hakikat yerini de bulmadı” dedi.
24 Temmuz 2018’de İstanbul’daki evinden gözaltına alınıp tutuklanan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım’ın duruşması 20 Nisan’da İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat 10.00’da görülecek.
Zeynep Yıldırım ile bir dayanışma çağrısı da HDK Halklar İnançlar Komisyonu Üyesi Çilem Küçükkeleş‘ten geldi. Yıldırım’ın iki yıla yakın bir süredir tutuklu olduğuna dikkat çeken Küçükkeleş, Yıldırım’ın hiçbir zaman hakikatin peşini bırakmadığını belirtti.
“ALEVİLER O MAHKEMELERİ ÇOK İYİ TANIYOR”
20 Nisan’da Çağlayan Adliye’sinde yapılacak mahkemeye tüm canların ve kadınların dayanışma göstermesi çağrısı yapan Küçükkkeleş, şunları söyledi:
“Zeynep Yıldırım 24 Temmuz 2018’de Armutlu Cemevinden gözaltına alındı. Zeynep Yıldırım o gün bugündür tutuklu. Zeynep Yıldırım 20 ayı aşkın bir süredir tutuklu. Zeynep Yıldırım 7 mevsimdir tutuklu. Ama henüz ortada bir iddianame yok. 20 Nisan’da hakim karşısına çıkacak. Biz Aleviler o mahkemeleri çok iyi tanıyoruz. O mahkemelerde hiçbir zaman terazi bizden yana adil kurulmadı. O mahkemelerde hakikat yerini de bulmadı.
Zeynep Yıldırım’ı neyle yargılayacaklar bilmiyoruz. Ama biz gerçekte neyi yargılamaya çalıştıklarını iyi biliyoruz. Zeynep Yıldırım, yıkılmak istenen Armutlu’da bir cemevi kurarak o mahalleyi yeniden inşa etti. Bütün yıkılma tehditlerine rağmen dişiyle tırnağıyla kazıyarak bir cemevi var etti. O hakikatin peşini bırakmadı. Zeynep Yıldırım Evladı Ana Fatma olmaktan vazgeçmedi. İşte gerçek yargılanma sebebi bu. Biz biliyoruz bu gerçek, o mahkemelerde yerini bulmayacak. Ama hep beraber güçlü bir dayanışma gösterirsek eğer, hakikate ne kadar sahip çıktığımızı Zeynep Yıldırım ile nasıl birlikte olduğumuzu o mahkemelere anlatabiliriz. Zeynep Yıldırım hakikattir, hakikat zindana sığmaz. ”
PİRHA – 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne ilişkin PİRHA’ya konuşan HDK Kadın Meclisi’nden Çilem Küçükkeleş, “8 Mart, bu böyle gitmez diyeceğimiz bir tarih. Kadınlar bu dünyanın direği, direk doğru durursa dünya da doğru duracaktır. Kadınlar da değiştirecektir. Bütün dünyanın can olduğunu, yaşam hakkının kutsallığını Gülistan nezdinde Dersim’de ve tüm dünyada söyleyeceğiz” dedi.
Halkların Demokratik Kongresi Kadın Meclisi, 8 Mart programlarının startının verileceği Dersim’de çalışmalar yürütüyor.
Kayıp üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun ailesi ve yetkili kurumlarla görüşmeler sağlayan HDK Kadın Meclisi temsilcisi Çilem Küçükkeleş, 8 Mart ve Dersim gündemine dair PİRHA’ya konuştu.
“KENTE UYARLANMAYA ÇALIŞILAN FARKLI DURUMLAR VAR”
Küçükkeleş, “Yıllardır Dersim’de çıkmayan haberler çıkıyor. Kente uyarlanmaya çalışan bir durum var. Bu şekilde yansıtılmaya çalışılıyor. En dikkat çekici üniversite ama genel yaklaşımda şunu fark ediyoruz ki Alevilerin en büyük özelliği ahlaki ve politik toplum; ahlak kelimesi asla kadın bedenine sığdırılan bir kelime değil, insanların vicdanının olması gereken bir duygudur. Ahlaklı yaşama gayretinin en bariz kendini gösterdiği kentte çok fazla sayıda haber yaşandı. Eskiden kente gelip gidenlerin en dikkat çektiği kadınların özgür olmasıydı. Bir 20 yıl sonra su savaşları meselesi gerçekleşirse, böyle bir durum olacaksa her taşın altından su kaynayan Dersim’i Dersimlilere bırakmak istemiyorlar demektir. Bu coğrafyaya karşı hedeflerin çok başka bir şey olduğunu 2015 seçimlerinden bu yana fark ediyoruz. Bir savaş yoksa bile bu kentin semalarında helikopterler dolaştırıp savaş etkisi yaratmaya çalıştılar. Evin içerisine dahi giren gözetleme halleri, tutuklamalar, gözaltılar, eylemleri engelleme, bir itiraz varsa onu göstermeme hali var” ifadelerini kullandı.
“HÜKÜMET YAŞANAN İTİRAZI BAŞKA YÖNE ÇEKMEYE ÇALIŞIYOR”
Dersim’de kadına ve çocuğa yönelik cinsel saldırılara değinen Küçükkeleş, şunları kaydetti:
“Dersim’de uzunca bir dönemdir itirazlar yerine maalesef hem çocuklara hem de kadınlara yönelik haberlerle karşı karşıya kalıyoruz.
Üniversiteye gelirsek eğer, bu üniversite açılırken bazı hedefler belliydi. Buraya getirilen hocalar, bölümler buraya giydirilmek istenen gömleğin kollarından biriydi. Üniversiteye batıdan kimse gelmiyordu. Burada okuma isteği, bu coğrafyanın insanlarından gelişiyordu. Buraya gelen öğrenciler, politik olması beklenen, bir itirazı olan, dilinden, kültüründen dolayı söz söyleyenlerdi. Bu itirazı başka bir yöne çekme hali gelişti. AKP hükümetiyle yaşanan toplumsal kaygı yaşamama kısmını üniversite üzerinden işletmeye çalıştılar.
“BU KENTİN ÖĞRENCİLERİ MİHMANDIR, MİHMAN ALİ’DİR”
Dersim halkının çokça çözümlemesi olur. Bizde bir söz var. Mihman Alidir, mihmanın Ali olmasını sağlayacak olan da toplumdur. Her kapıdan giren Ali değildir ama bu toplumun amacı mihmanı Ali etmektir. Bu kentin öğrencileri mihmandır, bu kentin Alisidir.
Şu öz eleştiriye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum; biz mihmanı Ali yapabildik mi? Her şeyimizi paylaşabildik mi? Gülistan’a ilişkin hissettiğimiz sorumluluk da budur. Bu kentin kadınları böyle cesur iken, çok önemli tarihler yazmışken böyle bir durum yaşanmasının başka bir anlamı var.
İnanç açısından da çok üzüntü verici bir yanı var. Munzur suyu baraj yapılmadan önce aktığı her noktadan içen bir toplumuz. 38’de çokça kadın bu suya düştü. Kanı akıtıldı. Katledildiler. Bu suyla helalleşmiş bir toplumuz, kadına yaklaşımla ikrarlaşmış bir toplumuz. Bu kutsal suyun içerisinde bir kadının bir mihmanın aranması acı vericidir.”
“BİR SAKİNLEŞTİRME ALGISI GÖRÜLÜYOR”
5 Ocak’tan bu yana haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’yu arama çalışmalarını yerinde incelediklerini belirten Küçükkeleş, “Bir noktada tutulup bir çalışma varmış gibi gösterilip bir sakinleştirme var. Suyun içinde mi bilmiyoruz. Eylem kararı aldığımız, start verdiğimiz tarih, cemrenin suya düştüğü bir tarih. Cemre tam da suya düşerken Gülistan’dan haber almak gerekiyor. Temenni ediyoruz ki Munzur’un içinde olmasın. Her Munzur’a baktığımız zaman Gülistan yara olarak kalır. Bu kentte herkesin Munzur’la bir psikolojik bağlantısı vardır. Baraj tutulduktan sonra Munzur’un sesini duymamak çok büyük bir etki yaratmıştır. Böyle bir suyun içerisinde gencecik bir bedenin olmamasını temenni ediyoruz” dedi.
Küçükkeleş, şöyle devam etti:
“Çalışmalar Munzur’la ilgili ama yaşadığını düşünmek istiyoruz. Peşine düşmek gerekiyor. Kenarda çekilmiş bir fotoğraf var. Ama suya atladığını gören yok. Suyun içinde bu kadar çalışmaya rağmen Gülistan’a ait bir şey yok.
Eğer ki bir intihar meselesi varsa da çok ciddi bir erkek sorunu olduğunu bilmek gerekiyor. Yoksulluktan ya da kendi dertlerinden değil yaşadığı bir ilişkiden dolayı bir bunalım yaşadığı ortada.”
“KADINLAR İTİRAZ EDİYOR, DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR”
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü de değerlendiren Küçükkeleş, şunları aktardı:
“8 Mart’a giderken sadece ülkede değil tüm dünyada kadınlar çıkış yapmak istiyor. Sol düşünen kadınların ya da feministlerin değil tüm dünya kadınlarının çıkış yapma duygularının olduğu hissediliyor. Kapitalizm o kadar gırtlağa yapıştı ki, kadınlar kapitalizmle hesaplaşmak istiyor. Görülen adaletsizliğe, savaş kültürüne karşı kadınlar itiraz ediyor, değiştirmek istiyor. Kadınlar, değiştirmek istediğinin yerine kurma niyeti de var.
Uzunca bir dönemdir sağdan sola bütün siyasetler adına söyleyelim; kadına yaklaşımda büyük bir gerileme var. Bu itiraz, erkek dünyasına, kapitalizm dünyasına, devlet dünyasına sert bir şekilde çarpıyor. Öyle bir hale geldik ki, eskiden kadın cinayeti olduğunda bir ihtimal de olsa üzerine giden savcı vardı, Gülistan meselesinde gördük ki ifadelerin ihtiyaca göre hal alması. 50 günü aşkın suda aranan bir kadın var, sebebi erkeklerde aranmıyor.
“KADINLAR KAPİTALİZMLE HESAPLAŞMAK İSTİYOR”
8 Mart, Dersim’den başlıyor. Biz de buna omuz vermek adına geldik. Belli ki kadınlar değiştirmek istiyor. Kadınlar kapitalizmle hesaplaşmak istiyor. Kadınlar, erkek devlet sisteminin demokratik hale dönüşmesi için bedel ödüyorlar. Dünyayı değiştirecek çıkış olduğunu düşünüyorum. Bu umudu daha fazla topluma yaymak açısından 8 Mart önemli bir tarih. Dersim’den bugün Gülistan ile başlayan tüm dünya kadınları açısından bu böyle gitmez diyeceğimiz tarih.”
8 MART’IN STARTI VERİLİYOR
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü programının startı bugün Dersim’de veriliyor.
Dersim Kadın Platformu’nun çağrısıyla ülkenin dört bir yanından Dersim’e gelen kadın örgütleri ve yurttaşlar, saat 12.30’da Gülistan Doku’nun arama çalışmalarının devam ettiği Dinar Köprüsü’nde basın açıklaması gerçekleştirecek.
HDK Kadın Meclisi’nden Çilem Küçükkeleş de, açıklamaya “Bütün dünyanın can olduğunu, yaşam hakkının kutsallığını Gülistan nezdinde Dersim’de ve tüm dünyada söyleyeceğiz” diyerek çağrı yaptı.
PİRHA- Alevi kadınlarına tarihsel olarak “Yolda kadına biçilen rol nedir?” ve “Bu rol bugün yerine getirilemiyorsa nedenleri nelerdir? Nasıl aşılabilir?” şeklinde sorular sorduk. Dizi yazımızın bu bölümünde sorularımızı Siyasetçi-Gazeteci Çilem Küçükkeleş yanıtladı. “Alevilikte kurumlaşma kadına yer açmayan pozisyonda” diyen Küçükkeleş, Alevi kurumlarında kadın olmazsa Aleviliğin de olamayacağının altını çizdi.
Haberin Videosu
Cemlerde, sohbetlerde “Yol kadındır, kadın mürşidi kamilullahtır” sözünü çokça duyarız. Yine “Alevilerde kadın erkek eşittir” sözü neredeyse her ortamda övünülerek dile getirilir. “Bizde kadın erkek yoktur herkes candır” sözlerini de çokça duyarız. Çoğunlukla da bu sözleri erkeklerin ağzından duyarız.
Pratik gerçekten öyle midir? Öyleyse Alevi kadınlar neden Alevi örgütlenmeleri içinde belirgin bir noktada değiller? Neden söz ve yetki kademelerinde yer alamıyorlar? Neden renkleri, karakterleri sahaya yansımıyor? Gerçeğe biraz daha yakından bakmak için bu kez mikrofonu Alevi kadınlara bıraktık.
Yazı dizimizin bu bölümünde sorularımızı Siyasetçi-Gazeteci Çilem Küçükkeleş‘e yönelttik.
“ERKEKLERLE BİRLİKTE YOK EDİLMEYE ÇALIŞILDIĞIMIZ BİR TARİHİMİZ VAR”
PİRHA: Tarihsel ve toplumsal olarak Alevilikte kadının yeri nedir ve nasıl bir seyir izledi?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Önce PİRHA’ya teşekkür ederek başlayalım çünkü bir ilki yapıyor arkadaşlarımız. Uzun süredir ilgi duyulmayan, ‘bu toplumun kadınları ne söylüyor, ne düşünüyor?’ diye merak edilmeyen bir ortamda değerli bir çalışma yürüttünüz. Ben de zevkle takip ettim bu süreci. Hassasiyetiniz de hep dikkatimizi çekiyor. Olduğunuz yerde mutlaka bir kadına mikrofon tutmanız da kıymetli. Bu konuda PİRHA’nın çok önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum Alevi kadın mücadelesine ya da Alevi kadının fikrinin, vicdanının yansımasına.
Tarihsel deyince aslında tarihte çok da besleneceğimiz, okuyacağımız bunun üzerine yapılmış bir çalışma yok. Ama ‘Nereden besleniyoruz?’ dersek yani özgün bir kadın çalışması yok. Ama bu inancın deyişlerinden, gülbenglerinden görüyoruz ki aslında Alevi kadınları bu inancın güneşi ve ayı. Nasıl Hakk Muhammed Ali’nin de tasvirlemesi güneş ve aysa Alevi kadının da tasvirlemesi güneş ve ay. Yazılan türkülerde kadınları tasvir ederken ya aya benzetirler ya güneşe. Bu da dehşet bir görsel güzelliktir aynı zamanda. Ama yetmez görsellik aya güneşe benzetmek de. Ay, aynı zamanda aydınlatandır. Gecenin en zifirinde doğan bir ay, karanlığın en son noktasında doğmaya çalışan bir güneş, aynı zamanda toplumların aydınlığı da demektir. Bu anlamda kıymetli benzetmeler üzerinden ve yaşamımızın içerisine yansıyan deyimlerden gidiyoruz. Yani Ana Fatma bereket olarak yansıyor, Zeynep Ana cesaret olarak yansıyor. Tarihte okuduğumuz Zarife, Bese aslında eşit durabilmenin yollarının geçmişte toplumumuzda ne kadar yaygın olduğunu, bir nevi eşiktekinden beşiktekine diye tasvir ettiği şeyin aslında eşitlenebildiğini ve bunu yapmak için de toplumun uzun dönemdir çok bedel ödediğini anlatıyor. Yani aslında sadece; ‘bir cemevimiz olsun’ diye ödedik, ‘Alevi’ dedik diye ödedik, ‘saz çaldık’ diye bedel ödedik değil aslında. Biz bir bütün yaşamı kurduk ve bu yaşamın bedelini ödedik. Bunlar da birer parçalarıydı. En önemli parçalarından biri eşit oturabilmekti. Bunun uzun yıllar bedelini ödedik. Özelde Kürt Alevilerinde diyeyim doğduğunuz andan itibaren Alevisinizdir. Bunun için bir törene, ritüele ihtiyaç yoktur. Bir çocuk dünyaya geldiğinde daha gözünü açmadan annesinin memesini arar. İlk yaşam pınarına, ilk annenin memesine geldiği an süte gelme aynı zamanda yola gelmedir de. Doğal olarak bir kadının koynunda başlar bu yola. Bir ritüelle, bir ziyarete götürerek değil, tabi ki dönemsel kutsamalar vardır ama doğduğunuz andan itibaren bu yola girmişsinizdir, bu yolun parçasısınızdır. Her parçası kadar kıymetlisinizdir. Ama tabi ki herkesin de durduğu yaş, alan, cins itibariyle de özelliklerinin olduğu bir yoldan bahsediyoruz. Okuduğumuz, anlatabileceğimiz çok büyük bir tarih yok kadınlar adına. Ama hissettiğimiz şey şu: Ne yapılmışsa aslında birlikte yapılmış. Bu tarihin en önemli parçalarından biri belki de bizi diğer toplumlardan farklılaştıran parçalarından biri bizim erkeklerimiz hiç bizim için savaşmamış ve ölmemişlerdir. Yani toplumlarda genelde öyledir ve ne yaşanmışsa, nasıl bir mücadele varsa kadınlar da dahil olmuşlar. Bunu çok net gözlemliyoruz ve böyle bir vicdani borcumuz da yok erkeklerimize. Yani ‘bizim için dövüştünüz, öldünüz’ diyebileceğimiz değil tam tersi birlikte öldüğümüz, yakıldığımız, sürgüne gönderildiğimiz, yok edilmeye çalışıldığımız ortak bir tarihimiz var. Bugün belki de en çok bu tarih üzerinden bir mücadele anlayışımız var diyebilirim.
“ERKEKLERLE ASLA EŞİT DEĞİLİZ”
Peki ne oldu da Alevi kadınlar sahneden çekildi. Çünkü Aleviler şöyle der ‘bizde kadın erkek eşittir.’ Gerçekten eşit midir?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Asla eşit değiliz. Böyle bir kabul olduğu için de çok zorlandığımızı ifade edebilirim. Yani eşit gibi görmek, ‘miş’ gibi yapmak aslında Aleviliğin içinde olmayan şeydir. Yani hakikatte ‘miş’ yoktur. Hakikat tektir, gerçektir ve bugün büyük oranda gerçeğin inkarıyla karşı karşıyayız. En gerçeğin peşine düşen toplumlar kendi gerçekliklerini inkar eder hale geldiler. Biz de bu dünyada yaşıyoruz. Çevremizde oluşan hiçbir ideolojiden, hayattan, hiçbir farklılıktan bağımsız değiliz. Evimize kapanmış bir odanın içinde değiliz, koskoca dergah dediğimiz dünyanın içerisinde yaşanan bir sürü şeyin içerisindeyiz. Doğal olarak da kendi içimizde değişimlerimiz dönüşümlerimiz oldu. Bizi de etkileyen, kontrol altına almaya çalışan bu kadar yaygın bir kapitalizm varken herhalde biz sosyalizmi yaşamıyoruz bu dünyada. İçinde yaşıyoruz ve kendimizi koruduğumuz meseleler dışında eşit derecede etkileniyoruz. Bunu söyleyenlerin görmezden geldiği bir nokta daha var; bir Alevi köyünden ibaret değiliz biz, Türkiye’de yaşıyoruz. Kapımızdan çıktığımız andan itibaren bu düzen, toplum nasılsa eşit şeylerde yaşıyoruz. Aynı derecede çalışırken eziliyoruz, kadın olduğumuz için ötekileştiriliyoruz ve üstüne bir de inanç kimliğimiz gelince hem müthiş bir yalnızlık hem de ötekileştirme yaşıyoruz. Doğal olarak da dünya bizim mekanlarımızdan ibaret değil. Koca bir mekanda yaşıyoruz. Bir özgürlük varsa aslında o toplumun özgürleşmesiyle olacak bir şey yani Türkiye özgür mü? Türkiye’de kadınlar eşit mi ki Alevilerde de kadınlar eşit olabilsin. Bu direnç özelinde öyle bir noktaya geliyor ki aslında bir kadın mücadelesinin gelişmesini baştan reddeden, asla kabul etmeyen, bu kadar demokratik ve kendi içinde hakikatçi olanın var olan hakikati baştan reddetmesi pozisyonuna düşüyor ki bizim açımızdan şöyle bir mücadele alanı gelişiyor; Önce kabul ettireceğiz. Daha kabul etmiyor bu toplum bunu. Önce kabul ettireceğiz sonra kabul ettirdiğimiz yer üzerinden yürüyebileceğiz. Bu da kadın mücadelesini çok geriden başlatan bir şeye dönüşüyor. Yani Türkiye’de en sıradan birine mikrofon uzatsanız ‘bu ülkede kadınlar haksızlığa, emek hırsızlığına uğruyor’, ‘kadın olduğu için haksızlığa uğruyor’ der. Ama daha bunu diyemeyen bir Alevi toplumuyla karşı karşıyayız. Bu da hem yanıltıcı yani bu mücadeleyi ‘zaten özgürüz’ deyip geliştirmeyici bir pozisyona düşürüyor hem de aslında yanlış bir özgüvenle Alevi kadınını daha da hırpalayan bir pozisyona dönüşüyor. Ben katledilen Alevi kadınlarında bunun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Özgürce bakıp aslında kendi özgüvenini, öz savunmasını bu toplum içinde yaşarken direncini de müthiş kıran aslında daha güçsüz hale getiren yani bu kadar güçlü Alevi kadınının daha güçsüz, saldırıya açık hale getirdiğini de düşünenlerdenim.
“BAŞKANLIK ALEVİLİĞE ÇOK TERS BİR TERİM”
Alevi kurumlarında, örgütlerinde kadın neden yer almalı?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Bir defa en karşı olduğumuz şey yıkmak için olmalı. Biz iktidar meselesine karşı toplumlarız. Yani devletleşmemiş, iktidar olmamış ama kendi içinde de birlikte yaşamayı tasvir eden toplumlarız. Doğal olarak da bugün bizim kurumlarımızda iktidarlar, koltuklar, başkanlar oluştu. Başkanlık terimi bir defa Aleviliğe çok ters bir terim. Bizde hiç baş yok. Biz eşit oturup, eşit konuşmaya, halka olmaya çalışan toplumlarız. Doğal olarak da bu kurumlaşmamız da bizim hukukumuzla kurulmadığı için kendi içinde baştan kadına yer açmayan bir pozisyonda. Doğal olarak da bugünkü pozisyonda Alevi kurumlarının tüzüğe havale ettiği, tüzükte olmadığı için yapmadığı bütün her şey aslında Aleviliği de asimile eden bir pozisyona dönüşüyor. Doğal olarak da Alevi kurumlarında kadın olması aslında tek başına bir çözüm değil ama en reddettiği yerden itiraz ediyoruz ki ‘buralarda kadın da olmalı’ bunu söylerken ‘iktidar kadın olsun’ demiyoruz. Bu büyük bir yanılgı, çelişki olur. Birlikte olalım, birlikte yürüyelim, varsa yönetilecek bir durum birlikte helalleşelim, rızalaşalım. Doğal olarak da Alevi kurumlarında kadın bu çizgiyi çekmek için olmak ister. Yani buraya dönüştürmek için ister. Yoksa biz de başkan olalım, yönetelim, tek adamlığa tek kadın olarak oynayalım değil kast ettiğimiz şey. Kadınlar oldukça ben bu kurumların çok daha demokratikleşeceğini, insanlığın binlerce yıldır getirmiş olduğu kültürün adı vicdandır bence, çok daha vicdani hale geleceğini düşünenlerdeniz. O yüzden Alevi kurumlarında kadın olmadığı sürece asla bir demokratikleşme demeyelim Alevilik olmaz. Yani demokratikleşme derken belki demokrasi dünkü çocuk kalır Aleviliğin yanında. Yani çok değerlidir bir sistem olarak, bizim de birçok mücadele hak alanlarımız denk düşer ama bizde çok daha eski kökleri olan şeyi yaşatmamış oluruz. Doğal olarak da Alevi olamayız aslında.
“YOLDA BİRLİKTEN BAHSEDECEKSEK ÖNCE KADINLARLA BİRLEŞİLMELİ”
Peki Alevi kadınların özgün bir örgütlenme modeli yaratarak mücadele etmesi gerektiğinin ihtiyaç olduğuna inanıyor musunuz? Nasıl bir model öneriniz olabilir?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Dünyada aslında birçok örgütlülüğün şöyle bir handikapı olduğunu düşünüyorum; kadını kadına havale eden, sadece oranın çözmesi gereken aslında yalnızlaştıran, yalnızlaştırırken Alevi kurumlarında bölücü bir hareketmiş gibi bir tutuma dönüştürülen bir hal var. Yani bir kadın mücadelesinden bahsediyorsanız aslında bölüyorsunuz gibi, bir kadın mücadelesinden bahsediyorsanız feminist bir tarzmış gibi algılanan, aslında onu da baştan mahkum etmeye çalışan bir hal var. Hem yalnızlaştırma hem de yöntem, tarz, ideolojik açıdan da tekleştirmeye çalışan bir hal var. Doğal olarak şuradan bakamayız; Alevilerin ayrıca mutlaka bir özgün kadın örgütlenmesi olmalı. Ama bu örgütlenmenin olabilmesi için belki kadınlardan çok erkeklerin mücadele etmesi, alan açması, anlaması, algılaması gerekiyor. Şöyle bir şey değil; biz feminist değiliz, içimizde tabi ki feminizm ideolojisine inanan kadın arkadaşlarımız var. Başka şeylere inanan kadın arkadaşlarımız var ama Alevi kadın mücadelesinin doğru anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Yani bütün diğer kadın ideolojileri musahibimizdir. Ama bizim kendi tarz, yol ve yöntemimizin de kaynağı Aleviliktir. Doğal olarak da aslında burada yaptığımız her şey aynı zamanda inanca hizmete dönüşür. Her kadının kendini ifade edebilmesi aynı zamanda Aleviliği ifade edebilmesi, Alevilikle ilgili mücadele verebilmesi, güçlenmesi anlamına gelir. Buna da en çok ihtiyacı olan bence erkekler. ‘Bitmesin bu inanç, yaşatalım mutlaka’ diyorlarsa eğer tarlası burası. Buraya ürün ekilirse gerçekten bir şey çıkar. Şunu gözardı etmemek gerekiyor; bu inanç en çok kadınından müdahale gördü. Üzerine en çok konuşulanı kadınıydı, ahlaksız ilan edildi, kirli ilan edildi. Bir toplum onun üzerinden ötekileştirildi. O zaman en darbe yediği yerden ayağa kalkabilir. Darbe buradansa buradan ayağa kalkabilir. O yüzden de bunun için herkesin çok özel çaba göstermesi gerekiyor. Yani Alevi kadın mücadelesi öyle sadece Alevi kadınların üzerine atılacak ‘ne haliniz varsa görün’ diyecek ya da ‘tutun koparabiliyorsanız’ diyebileceği bir şeye asla dönüşmemeli. Yani bu ayrılıkçı değil tam tersi yolda birliğin en özcesidir bence. Yolda birlikten bahsedeceksek eğer önce kadınlarla birleşilecek. Yoksa yolda birlik iki, üç, beş, on kurumun bir araya gelip protokol imzalaması değil. Yolda birlik toplumun kendisiyle bir olmadır. Bir olmanın önündeki en büyük engel kadınla bir olmamadır zaten. Doğal olarak da buradan kurulup yürütülmeli ve Alevi kadınının güçlenmesi, ifade edebilmesi, vicdanıyla katılabilmesi demek aslında Aleviliğin de bu coğrafyada yaşayabilmesi anlamına gelir.
“ERKEKLER ÇOK SEVDİ MEZAR BEKÇİLİĞİNİ”
Tarihten bahsettik başında mesela Bese, Zarife bizim için çok örnek kişilerdir. Ama üzerine ekleyebildiğimiz var mı yeni dönemde yok, aynı koşullar yok yani. Alevilik bir toprak gibi sürekli eşeliyoruz, deyiş çıkarıyoruz içinden, geçmişte ne yaşamışsak çıkarıyoruz. Bu son nesil biz çok eşeledik toprağı. Bir şey bırakmadık neredeyse her şeyi tükettik. Öyle bir noktaya geldi ki ben adını biraz mezar bekçiliği olarak adlandırıyorum. Biz sadece mezarlara bekçilik yaptık. Peki ‘biz ne bırakıyoruz bu toprağa? Ardıllarımız neyi eşeleyecek, neyin üzerinden yürüyecek?’ kısmında son 20-30 yıldır büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Ben Mahsuni Şerif öldüğünde çok üzülmüştüm. Yani ürettiği şey aslında sondu. Son üretenlerdendi. Mutlaka bir yerlerde tek tek hala üretenler var ama derli toplu Aleviliğin manası kaybolmadan hala söyleyebilen ozanlardan biriydi. Çok isterdim bin yıl yaşasın hep söylemeye devam etsin. Bizim de son dönemlerde bırakabildiğimiz bir şey yok yani. Pir Sultan Abdal var olan şiirlerinin hepsini kendisi yazmadı biz biliyoruz. Ama yazan da o manayı hiç bozmadı. Sanırsınız tek kalemden çıkmıştır ama binlerce kalemden çıktı o deyişler. Fakat mana hiç bozulmadı. Biz şimdi o manayı bozmayan, bu toprağa ektiğimiz bir şey var mı yok belki. Erkekler çok sevdi bu mezar bekçiliğini. Kadınlar olarak da en çok tartışacağımız şey bu. Biz mezar bekçiliği mi yapacağız yoksa bizim mezarımıza da sahip çıkacak ardıllar mı bırakacağız? Önümüzdeki en büyük soru işaretlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum.
Alevi kadın meclisleri tartışmaları var, kurumlarda eş başkanlık tartışmaları var. Bu konularda ne söyleyebilirsiniz?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Ben eş başkanlığı kıymetli buluyorum. Şu son dönemde yaşadığımız şeytanlaştırılmaya, terörize edilmeye çalışılan haline çok sahip çıkmak gerekiyor. Ama ‘biz böyle bir sistem istiyor muyuz?’ sorusunu tartışmaya ihtiyacımız var. Meclis daha demokratik bir alandır her alanın meclisi olmalı bence. Ama eş bakanlık meselesinden ziyade benim kişisel olarak fikrim şudur: ‘Hak divanıyla yürüyebilir mi bizim kurumlarımız’. Aslında iki kişinin de değil daha çok sayıda kişinin birlikte söyleştiği, kararlaştığı, bunu da toplumla mutlaka paylaştığı helalleştiği, razılaştığı bir noktaya gidebilir mi? Türkiye Alevi hareketi çevresindeki diğer ideolojik hareketlerden çok etkilendi. Oysaki temennimiz şuydu ki tam tersi o ideolojik hareketleri de güçlendiren, yeni bir kanal açan, yeni bir sözle buluşturan bir pozisyona gelsindi. Türkiye sol hareketleri açısından da şöyle bir pozisyon vardı: Dünyanın en uzak köşesindeki iyi, güzel bir şeyin lafını ettiler ama bu coğrafyanın, bu toprakların doğurduğu Alevilikten yeterince beslenemediler, yeterince dikkatleri orada olmadı. Yani kendinden olanı görmeyip daha batıya bakan bir pozisyona dönüştüler. Doğal olarak da geçen sürenin iyi değerlendirmesini yapıp aslında öyle bir şey gelişmeli ki Alevi hareketinde tüm diğer yapılara, partilere, ideolojilere de örnek olacak bir pozisyonda olmalı. Bu toplum böyle ileriydi çünkü. 150 yıl önce felsefe yapıyordu cemlerinde. Doğal olarak da taklitten ziyade kendi formülünü üreten bir yere mutlaka oturmalı diye düşünüyorum. Ama kadın mücadelesinin kazandığı her alana da çok sahip çıkmak gerekiyor. Bunu feministler açısından da sosyalist hareketler açısından da Kürt kadın hareketi açısından da kazandığı, başardığı her şey aslında kadının başarısıdır zaten. Bugün bir belediye başkanı sadece başkan değil eş başkanı ve bir kadın varsa bundan ben de kadın olarak müthiş derecede hem mutluluk duyarım hem de o alanda kendi yaşamıma uygun bir sürü şey bulurum. Erkekten çıkmıştır çünkü artık orası kadının da var olduğu bir yerdir. Ama dediğim gibi kendi modelini bulma, kurma noktasında bir şey gelişmeli ki Türkiye’de gelişen Alevi kadın hareketi olmadı. Bu çok acı bir şey. Bir defa bir araya gelip söyleşmekte bile çok kez eksik kaldı. Çok az çalıştay, toplantı kısmında oldu ama bunu bir örgütlülüğe çevirmedi. Ben özgün örgütlülüğe çok inanıyorum; bizim farklılıklarımız var erkeklerden. Yani fiziksel, beyinsel, vicdansal bir sürü alanda farklılıklarımız var. Birbirimizle konuşacağımız, birbirimizi güçlendireceğimiz alanlara çok ihtiyacımız var. Ama bu kopup gidip ayrılıkçı bir hareket meselesi de değil. Tam da buradan güçlenip de kendi yapısını güçlendiren bir pozisyona dönüşmeli. O yüzden de dediğim gibi özgün yapılara, meclislere çok ihtiyaç var ama bunu henüz söyleşmesini bile başaramamış haldeyiz. Avrupa’da bir Alevi kadın hareketi var. Çok kıymetli ama ona da yaklaşımda şunu çok hissediyor insan; ayrılıkçı bir hareket, ‘hadi kadınlar başarabiliyorsanız bakın başınızın çaresine’ diyen, çok büyük ekonomiler içerisinde çok küçük bütçelerle iş yapmaya çalışan, yeterince de alan açılmayan bir pozisyonda olduğunu ama Türkiye’yi de etkileyecek ciddi bir mücadelenin orada geliştiğini görüyorum ben. İletişimde olmak Türkiye ile de bağını kurmak, Türkiye’nin de Avrupa’yla bağını kurmak, bunu bir Alevi kadın meclisine dönüştürmek hepimizin hayalidir, ihtiyacıdır. Bir araya geldikçe güçlenebiliriz, yoksa erkekler hepimizi tek tek avlamaya devam ediyorlar.
PİRHA- Geçirdiği kalp krizi nedeniyle Hakk’a yürüyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ataşehir Şubesi eski Yönetim Kurulu Üyesi Teyfik Yıldız, PSAKD Ataşehir Cemevi’nde Hakka uğurlandı.
Dün hayatını kaybeden PSAKD’nin Ataşehir Şubesi eski Yönetim Kurulu Üyesi Teyfik Yıldız bugün saat 13:30’da PSAKD Ataşehir Cemevi’nde düzenlenen cenaze erkanı ile hakka uğurlandı.
Teyfik Yıldız’ın cenaze erkanına PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, PSAKD Kartal Şubesi bir önceki dönem başkanı Songül Tunçdemir, PSAKD Ataşehir Şubesi ve Cemevi Başkanı Hasan Gülüm, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Basın Genel Sekreteri Bülent Felekoğlu, HDP 25. Dönem Mersin Milletvekili Çilem Küçükkeleş, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği bir önceki dönem başkanı Aydın Deniz, PSAKD Kartal Şube BaşkanıKenan Özdemir, PSAKD Kadıköy Şube Başkanı İsmail Ay, PSAKD Zeytinburnu Şube Başkanı hakan Rakip, PSAKD Sultangazi Şubesi Gazi Şehitleri Cemevi Başkanı Göksel Fidan, PSAKD Genel Merkez Basın Yayın Sekreteri Deniz Kıyafet, PSAKD GYK’dan Ersin Demir, PSAKD Sarıgazi Sancaktepe Şubesi Başkanı Erdal Aksoy, ailesi ve çok sayıda yurttaş katıldı.
Cenaze erkanında kısa bir konuşma yapan PSAKD İstanbul Ataşehir Şubesi ve Cemevi Başkanı Hasan Gülüm,”Cemevinin çocuğunu yitirdik. Yaşamının önemli bir dönemi demokratik Alevi hareketine hizmet ederek geçirdi. Çocukluğundan beri cemevinde faaliyet yürüten yoldaşımızı yitirmenin üzüntüsü içerisindeyiz. Uzun yıllar semah dönen ve gençlerin semah öğrenmesinde önemli katkısı ve çalışması olan bir genç üyemizdi” dedi.
Gülüm’ün konuşmasının ardından Ali Erdem Dede cenaze erkanı gerçekleştirdi. Daha sonra PSAKD Ataşehir Şubesi eski Yönetim Kurulu Üyesi Teyfik Yıldız deyişlerle hakka uğurlandı.
PİRHA- HDP Balıkesir Büyükşehir Belediye Eş Başkan Adayları Yurdanur Güven ve Ali Kenanoğlu Altınoluk’ta Alevi kurumları ile kahvaltıda bir araya geldi. Adaylar, “Sizin yaşadığınız coğrafyada bir iç huzur yoksa, kapı komşunuzla merhabalaşıp aynı sokakta, aynı mahallede birlikte yol yürüyemiyor, kahvede birlikte oturup çay içemiyorsanız bu ülkede Alevi olmuşsunuz, Sünni olmuşsunuz hiçbir kıymeti yok” dedi.
Yerel seçimlere sayılı günler kala belediye başkan adaylarının seçim çalışmaları devam ediyor. Adaylar halkla buluşup onların sorunlarını dinliyor ve çözüm önerilerini sunuyorlar. Alevi nüfusunun yoğun yaşadığı Balıkesir’de Halkların Demokratik Partisi Belediye Eş Başkan adayları Yurdanur Güven ile Ali Kenanoğlu’nun da seçim çalışmaları ve halkla buluşmaları sürüyor.
HDP Balıkesir Belediye Eş Başkan Adayları Yurdanur Güven ile Ali Kenanoğlu, Edremit Altınoluk’ta Alevi kurumları ile kahvaltıda buluştu. Kahvaltıya Yurdanur Güven ile Ali Kenanoğlu, PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, HDP Haklar ve İnançlar komisyonu üyesi Çilem Küçükkeleş ve bölgedeki Alevi kurum başkanları katıldı.
“CİDDİ ANLAMDA İNSANLIK MÜCADELESİ VERİYORUZ”
Açılış konuşmasını yapan HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu üyesi Çilem Küçükkeleş, “AKP bu topraklarda siyaset yapmaması gereken bir siyasi partiye dönüştü. Bu siyasi parti hak hukuk talepleri dışında öyle bir noktaya geldi ki insanın belki en insani hakkı olan gömülme hakkını bile elinden alabilecek pozisyona düşürdü. insanlar cenazesini bir mezarlığa götürüp defnedemez hale getirildi. 15 Temmuz darbe girişiminde fetöcü olduğu iddia edilen ve öldürülen insanlar aileleri tarafından bahçelerine gömülmek zorunda kaldı. Ciddi anlamda bir insanlık mücadelesi veriyoruz, insan olma mücadelesi veriyoruz. Biz Alevilerin en iyi bildiği şeylerden biri kafa kesenlere karşı insanlık adına dimdik ayakta direnmeye çalışmamızdır. Bugün böyle bir süreç var ama biz Alevilerin çok ciddi bir tecrübesi var. Çok ceberut, çok zalimler geldi geçti. Ama biz hep olduğumuz yerde durmaya devam ettik” diye konuştu.
“İÇ BARIŞIN OLMADIĞI BİR ÜLKEDE ALEVİ VE SÜNNİ OLMANIN BİR KIYMETİ YOK”
İç barışın olmadığı bir ülkede Alevi olmanın da, Sünni olmanın da, Hristiyan olmanın da bir kıymeti olmadığını dile getiren PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, “Ülkenin iç huzura iç barışa ihtiyacı var. 7 Haziran’dan sonra ülkenin bir tarafı kan gölüne dönmüş, binlerce insan bodrum katlarında ölüyor , Sivas Katliamı’nın bir benzeri Cizre’de yaşanmış, insanlar orada bombalarda boğularak öldürülmüş. Başbakan da Türkiye’nin dört bir tarafında bize ‘Cemevi yapacağım cemevi yapacağım’ diyor. Ben de başbakana Türkiye’de ilk önce bir iç huzur ve iç barış olmadığı sürece siz bu ülkenin her tarafını cemevi yapsanız ne yazar. Ve Suriye’de iç savaş çıkmadan önce ibadet problemi var mıydı, dedim. Başbakan da bana ‘yoktu’ dedi. Adam çoluk çocuk camisiz ülkelere sığınıyor. Demek ki bir ülkede iç barış olmadığı müddetçe o ülkedeki yaşayan halkların kimliği inancı nereden geldiği çok önemli değil. Önce ülkede bir ortak vatan oluşturmayı hedeflememiz ve ortak vatan içerisinde ortak yaşamı savunmak lazım” şeklinde konuştu.
Alevilerin en önde gelen taleplerinden birinin eşit bir şekilde bu ülkede yaşamak olduğunu kaydeden Kaplan “Cemevinin ibadethane olup olmaması artık Aleviler açısından çok önemli değil. Alevi kurum başkanları cemevlerinin elektrik, su faturalarını devlet ödesin diye gidip müracaat etmemelidirler. Çünkü Alevi kurumlarını Diyanet’e yönlendiriyorlar ve oraya bağlamaya çalışıyorlar. Biz kendi öz gücümüzü biliyoruz. Cemevlerimizi kendi dişimizle, tırnağımızla yaparız” dedi.
“HDP’NİN SEÇİM STRATEJİSİNİ AYNEN KABUL ETTİK”
Bu ülkenin kaderini değiştirmek istiyorsak gerçekten Alevilere ihtiyaç var. Ve Aleviler’de artık eski Aleviler değil. Aleviler artık körü körüne oy vermiyor siyasi partilere. Gerçekten artık iyi tartıyorlar ve iyi analiz ediyorlar ona göre oy kullanıyorlar” diyen Kaplan sözlerini şöyle tamamladı:
“Bir seçim dönemine girdik. Kapı kapı gezerek şu adaya bu adaya oy veriyoruz noktasında değiliz. Biz örgüt olarak HDP’nin seçim stratejisini aynen kabul ettik ve onu uyguluyoruz. Kayyum atanan yerlerde HDP adayları Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin de adaylarıdır. Batı bölgelerinde CHP’nin gösterdiği adaylar da Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin adaylarıdır. Ülkenin geleceği, ülkenin geldiği nokta Gani Kaplan’ın şahsı ile ilgili değil artık. Çünkü artık ülkeyi çok ciddi bir süreç bekliyor.”
Kadınların siyasette olmasının önemli olduğunu belirten HDP Balıkesir Eş Başkan Adayı Yurdanur Güven ise “Türkiye’de hangi kuruma giderseniz gidin avukata bakın, savcıya bakın yönetim kademesinde kadın yok. Ama işçilikte kadın çok. Örneğin AKP’de kadınlar yönetim kademelerinde yok. Ancak çantaları elinde ev ev dolaşan en çok kadınlar. Yönetim kademelerine kadınların gelmesi ve kadının gücünde yararlanılması önemli” dedi.
“ALEVİ KÖYLERİNDE SIKINTI ÇOK”
Alevi kurumlarına bakıldığında siyasetin yapılmadığını ifade eden Güven, cemevlerinde neden siyaset olmasın, neden konuşulmasın? Çünkü yaşamımız siyasetsiz olmuyor. Oturduğumuz yerde hiç kimse bizim önümüzü açmaz. Bir şekilde fikrimizi birbirimize anlatmamız kurumlarımızı doğru bir şekilde kullanmamız lazım. Bir araya geldiğimiz mekanlarda derdimizi anlatabilmemiz gerekiyor. Ve sıkıntılarımızı paylaşmazsak çözüm de bulamayız” diyen Güven sözlerini şöyle tamamladı:
“Burada bir çok Alevi kurumu var ama Alevi köylerinde sıkıntı çok. Alevi köylerine gittiğimizde çevresi Sünni köyleri ile çevrili neredeyse bize gelmeyin diyecekler. Neden çocuklarını asker yapıyorlar polis yapıyorlar. Kanıma dokunuyor. Neden sadece Alevi çocuklarına seçenek olarak asker ve polis olmak sunuluyor. Niye Alevi çocukları en önde askere gitsin, niye zenginlerin çocukları gitmiyor da bizim çocuklarımıza tek seçenek askerlik kalıyor. Siyaset yapılsa bence bu şekilde olmaz. Cemevlerindeki insanlar ve Alevi kurumlarındaki arkadaşlar bu köylerde daha çok siyasetten bahsetmeliler. Bu kadar kapalı olmaz diye düşünüyorum.”
Bu seçim sürecinde siyasetin dışında her şeyin konuşulduğunu ifade eden HDP Balıkesir Eş Başkan adayı Ali Kenanoğlu da muhalefet kanadı halkın sorunlarını dile getirmek istiyor, bunlara nasıl çözüm buluruz bunu konuşmak istiyor. Ama iktidar kanadı işi din tüccarlığına, işi vatan, millet, bayrak edebiyatına dökmüş durumda. Ve bu vatan, millet, bayrak edebiyatını tamamen kendi kirliliklerini, yolsuzluklarını, hırsızlıklarını, çeteci yanlarını örtmek için kullanıyorlar. Sizin yaşadığınız coğrafyada bir iç huzur yoksa, kapı komşunuzla siz merhabalaşıp aynı sokakta, aynı mahallede birlikte yol yürüyemiyor, kahvede birlikte oturup çay içemiyorsanız bu ülkede Alevi olmuşsunuz, Sünni olmuşsunuz ya da hangi etnik inançsal kültürel yapıda olmuşsunuz hiçbir kıymeti yok. Hiçbir getirisi de yok. Bu anlamda ben bu ülkede AKP’li, MHP’li Sünni Türkler’in de mutlu olduğunu düşünmüyorum” şeklinde konuştu.
“YAŞADIĞIMIZ COĞRAFYADA ARTIK NEFES ALAMAZ HALE GELDİK”
Yaşayacak bir toprak, nefes alacak temiz bir hava, içecek temiz bir su bulamadıktan sonra Türklüğün, Kürtlüğün, Aleviliğin Sünniliğin bir kıymetinin olmadığını dile getiren Kenanoğlu, “Birincisi iç huzur gitmiş, ikincisi doğayı katlediyorlar. Her tarafı ile yaşadığımız coğrafyada artık nefes alamaz hale geldik. Kaz Dağları, Madra Dağları başta olmak üzere bütün bu körfezdeki deniz de dahil olmak üzere tahrip ediliyor. Çevrenin kirli atıkları, kanalizasyonları arıtılmadan denize gönderiliyor. 10 yıl sonra burada bırakın denize girmeyi İzmir Körfezi gibi ve İstanbul’daki Haliç gibi kokudan durulmayacak” dedi.
PİRHA- HDP Balıkesir Büyükşehir Belediye Eş Başkan adayları Yurdanur Güven ve Ali Kenanoğlu, yerel seçim çalışmaları kapsamında esnaf ve köy ziyaretlerine devam ediyor. Çevre Koruma Derneği ile temaslarda bulunan eş başkan adayları ilçe merkezleri ile Manyas, Kalebayır ve Balya köylerini ziyaret etti. Eş başkan adayı Kenanoğlu, “Kayyımların el koyduğu belediyeleri geri alıp AKP-MHP faşizmini gerileteceğiz” diye konuştu.
Yerel seçimlere kısa bir zaman kala belediye başkan adaylarının seçim çalışmaları devam ediyor. Adaylar halk ile buluşup seçmenin sorunlarını dinliyor, çözüm önerilerini sunuyor. Alevi nüfusunun yoğun yaşadığı Balıkesir’de HDP’nin Balıkesir Büyüşehir Belediyesi Eş Başkan adayları Yurdanur Güven ve Ali Kenanoğlu’nun seçim çalışmaları ve halkla temasları sürüyor.
Balıkesir’de ilçeleri gezip esnafları ziyaret eden ve köy köy dolaşan eş başkan adayları halkın sıkıntılarını dinleyip sorularını yanıtladı.
Demokratik olmayan yol ve yöntemlerle halkın iradesinin gasp edildiğinin altını çizen Kenanoğlu, “Kayyımların el koyduğu belediyelerimizi geri alıp AKP-MHP zihniyetini geriletmek üzere bir siyaset belirledik” dedi. AKP hükümetinin ekonomik kriz, işsizlik gibi sorunları çözmeye dair iradesi ve niyetinin olmadığını dile getiren Kenanoğlu şöyle konuştu:
“AKP-MHP ZİHNİYETİNİ GERİLETECEĞİZ”
“31 Mart yerel seçimleri konusunda partimizin iki ana temel stratejisi var. Bunlardan bir tanesi kayyımların el koyduğu belediyelerimizi geri almak bir diğeri ise AKP-MHP zihniyetini batıda geriletmektir. Bizim konuşmalarımızı, bizim söylediklerimizi maalesef televizyon ve gazeteler vermiyor. Bundan kaynaklı olarak da herkes bizim için her şeyi söylüyor ancak biz kendimizi anlatma imkanına sahip olamıyoruz. Belediyelerimiz ile ilgili 7 gün 24 saat 365 gün müfettiş görevlendirdiler bütün belediyelerimizi didik didik geceli gündüzlü aradılar. Hiçbir şekilde yolsuzluk hırsızlık gibi hiçbir bilgi ve belgeye ulaşamadılar. Eğer ulaşmış olsaydılar bunu davulla zurnayla kendi televizyonlarında günlerce yayınlarlardı.”
“EŞ BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE KADIN SİYASETE ORTAK OLDU”
“Kürt siyasi hareketinin başarısı kadını siyasete sokmaktır” diye konuşan eş başkan adayı Yurdanur Güven, eş başkanlık sistemi ile kadının siyasete yarı yarıya ortak olduğunun altını çizdi. Kadının her alanda olmakta birlikte özellikle seçim süreci boyunca kapı kapı dolaşarak çalışma yürüttüğünü ancak siyasi partilerin bir çoğunun yönetim kademesinde yer alamadı ifade eden Güven, “Bu doğuda çok iyi bir şekilde idare ediliyor ve hayata geçiriliyor. Ama batıda bir ayağı ne yazık ki boş durumda. Yüzde 50 kota ve eş başkanlık sistemi ile kadınlar her yerde siyasete yarı yarıya ortak oluyor. Başka partilerde bu oran çok düşük. Kadın toplumun birçok yerinde görünmüyor. Kadına ev işlerinde, öğretmenlikte ve hemşirelikte görev veriliyor ama diğer alanlarda yok sayılıyor. Kadınlar broşürleri alıp kapı kapı dolaşıyor. Birçok erkekten daha çok ev çalışması yapıyorlar. Yönetim kademesinde ise yer verilmiyor” diye belirtti.
“HDP ALEVİLERE KENDİNİ İFADE ETME KANALI AÇTI”
Çeşitli siyaset ve zihniyetlerin suçlamaları ile yüz yüze kalan Alevi toplumunun kendini ifade etmeye ihtiyaç duyduğunu ve HDP’nin de bu ihtiyaca kanal açan partilerden bir olduğunu söyleyen HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu Üyesi Çilem Küçükkeleş ise insanların coğrafyalarında insanca yaşamak istediklerini ifade etti. AKP hükümetinin insan yaşamı, kültürü ve inancını değersiz kıldıran bir siyasetinin olduğunu vurgulayan Küçükkeleş şunları söyledi:
“Bu toplumun en çok kadınları ezildi. Kadınlarına çok hakaret yapıldı. Biz de mecliste şunu göstermek istedik; bir Alevi kadını nasıl olur, ne söyler, nasıl davranır ve hayata nasıl bakar. Bu kadar ahlaksızlık ile suçlanan ama bu toplumun en ahlaklı insanları olarak bir şekilde kendimizi anlatmaya ihtiyacımız vardı. HDP’de bunun kanallarını açan partilerden biri. Son 4 yıldır AKP’ye kafa tuttuğumuz için anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Direndik ve şunu söyledik; ‘bu coğrafyada insanlar yaşayacak ama insanca yaşayacak.’ Mesele Türk, Kürt, Alevi, Sünni meselesi değil. İnsanlığımızı bizden alıyorlar. Bizi hırsızlığa, yolsuzluğa ve düşmanlığa maruz bırakıyor. İnsan yaşamının en değersiz olduğu günlerden geçiyoruz. AKP süreci insanın yaşamını, kültürünü ve inancını değersiz kılan bir siyaset. Bu toplumun elbet bir siyaseti var ama devletlere de bazen bir mesaj vermek lazım. HDP’ye oy vermesinin en büyük mesajı şudur; insanız, insanca yaşayacağız ve insanca yaşamakta kararlıyız.”
PİRHA- Geçtiğimiz günlerde gözaltına alınıp tutuklanan Alevi hareketi içinde aktif rol oynayan eski Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kartal Şube Başkanı Songül Tunçdemir için HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Başkanı Çilem Küçükkeleş bir yazı kaleme aldı.
Halkların Demokratik Partisi Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Başkanı Çilem Küçükkeleş, Tunçdemir’in Alevi hareketi içindeki mücadelesini anlatarak, Alevi kadınlarının Tunçdemir ve Yıldırım’a sahip çıkma zamanı olduğunu kaydetti.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınıp tutuklanan Songül Tunçdemir için Çilem Küçükkeleş bir yazı kaleme aldı.
Karşı Mahalle haber sitesinde yer alan yazısında Tunçdemir’in mücadelesini anlatarak kadınların bir öz eleştiri verme niyeti var ise, Alevi hareketi kadınlarına ne kadar sahip çıkıp çıkmadığını gösterme zamanı olduğunu belirtti.
“Zeynep Yıldırım ve Songül Tunçdemir’i zulmünün soğuk duvarlarına mı bırakacağız, yoksa çekip alacak mıyız, kararını verme zamanı.” diyen Çilem Küçükkeleş, Songül Tunçdemir’in Xızır ayında evine yapılan polis baskını ile gözaltına alındığını hatırlattı.
Tunçdemir’in sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındığını ve önce serbest bırakıldığını savcının itirazı ile yeniden yargılandığını, 1980 faşist anayasasına göre bile suç olmayanın suç olduğu iddiasıyla tutuklandığını kaydeden Çilem Küçükkeleş, “Hepimizin yüreğine dokunan elleri kelepçeli fotoğrafı yandaş medyada terörist yakalandı haber başlığı ile yayınlandı” dedi.
“AKP’DEN TORPİL ARAMA YERİNE SENDİKAL MÜCADELEYE DEVAM ETTİ”
Küçükkeleş, Songül Tunçdemir’in direnen bir Alevi kadını olduğunu belirtiği yazısı şöyle:
Biz Songül’ün elleri kelepçeli fotoğrafına bakınca direnen bir Alevi kadınını gördük. Hayatının önemli ve değerli bir bölümünü Alevi kurumlarında emek etmiş bir kadını gördük. KHK ile ihraç edilince AKP kapılarında torpil aramak yerine sendikal mücadele ile alanlarda olmuş bir kadını gördük. Onun resmine bakıp da terörist görenlerden çok başka şeyler gördük biz o resimde. O nedenle yüreğimizden bir çığlık koptu kelepçeli ellerine.
Tam da baktığından ayrı şeyler gören bir toplum olarak karpuz gibi ikiye çatladık. Bir yanımız seyreden diğer yanımız ağır bedeller ödeyen oldu. Ülkenin bir yarısı yarı açık cezaevi ile kapalı cezaevi arasında gidip gelirken, diğer yarının da geleceği için bedel öderken, diğer yarı seyretmeye, sesiz kalmaya devam etti. Bir kez daha hakikatin takipçisi olmanın ne değerli bir şey olduğunu Xızır’ı karşıladığımız günlerde Songül’ün kelepçeli ellerinde test ettik.
Bu hepimizin itiraz ettiği sistemin Songül’e yaklaşımı idi. Bir de Songül’ün emek verdiği Alevi hareketinde fotoğraf karelerine yansımayan, görünmeyen kelepçeleri vardı. Bu kadar erkekleşmiş demokratik Alevi hareketine itirazlarımızı söylerken kadınlardan onay, erkeklerden yoğun ve sert tepkiler aldık. Şimdi o tepki veren, bizde eşitlik var, Alevi kadınları özgürdür diyen erkeklere Songül’ün yaşadıklarına bir bakmalarını öneririm. Şimdilik buraya yazamayacağım ama bir gün mutlaka yazacaklarımı bir kenara bırakarak Songül’ü biraz anlatmak isterim;
Songül 4 dönem Malatya PSAKD, bir dönem genel merkez GYK ve 1 dönem de Kartal PSAKD şube başkanlığı yaptı. İnsan hayatı açısından uzun ve değerli bir süre. Bir yerde sabretmenin, ikrarlı olmanın göstergesi. Normal koşullarda bu kadar uzun emek ettiğiniz bir yerde sadece bu sabra hürmeten bile temel taşı olursunuz. Maalesef Songül bu hürmeti bazı yol arkadaşlarından hiç görmedi. Ama pes edip evinde oturmayı da seçmedi.
“HAKİKATİ SEÇTİĞİ İÇİN ÇOK KEZ HEDEFE DÖNÜŞTÜ”
Görev yaptığı süre içerisinde onu erkek yöneticilerden ayıran, kadın yöneticiliğine önemli tecrübeler ekleyen çok sayıda işler gerçekleştirdi. En önemli farklılığı şuydu Songül’ün: toplumunu hiçbir siyasetçinin eşiğine, hiçbir belediyenin kapısına götürmedi. Kendi eşiğinde bir cemevinin nasıl dayanışma ile ilmek ilmek örüleceğini gösterdi.
Bir koltuğa oturup tek adamlığa özenenlere karşı koltuksuz birlikte yürümenin, ortak karar almanın, yol’daş olmanın yolunu seçti. Hakikati savunduğu için çok kez hedefe dönüştü Songül. Kadına vurmanın kolaylığı birçok kişinin özenle seçtiği yönteme dönüştü.
Daha dün kurumlara gelen emeksizlerin, kurumları belediyelere peşkeş çekmek isteyenlerin, AKP’den maaş alanların, kongre kazanmak isteyenlerin, bazen aynı kadere bir gün mutlaka maruz kalacağını bilmeyen kadınların hedefine dönüştü. Kirli olanın bir tek AKP olmadığını bilen Songül, AKP’ye karşı mücadele ediyormuş gibi görünüp AKP yol ve yöntemlerini uygulayan, hakikatten uzaklaşanların taktıkları kelepçelere de maruz kaldı.
Songül kendini dünden bugüne öyle kolay getirmedi. Yaşadığı tüm mağduriyetlerden çoğalarak çıktı. İçerideki kelepçeyi de, dışarıdaki kelepçeyi de koparıp atacak kamilliğe ve direngenliğe sahip bir kadın. Hepimiz yaşadığımız sürece bir hayat hikayesi yazıyoruz. Songül de hakikatin ışığında hikayesine kara düşürmeden yazmaya devam ediyor. Dönen dönüyor ama Songül dimdik yürümeye devam ediyor bu yolda.”
Songül Tunçdemir’e yoldaş olma zamanı olduğu çağrısında bulunan Çilem Küçükkeleş, Tunçdemir’e ne kadar çabuk sahip çıkılırsa o kadar erken döneceğini belirtti. (HABER MERKEZİ)
PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi bugün “Yolda birlik nasıl olmalı?” forumu düzenledi. Forumda yapılan konuşmalarda Alevilerin sorunları dile getirilirken Alevi hareketinin de bu sorunlara cevap verecek şekilde yenilenmesi gerektiği vurgulandı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi bugün “Yolda birlik nasıl olmalı?” forumu düzenledi. Hak ve hakikat yolunda şehit düşen tüm canlar için bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan forumda açılış konuşmasını PSAKD Kartal Şube önceki dönem başkanı Songül Tunçdemir yaptı.
“ALEVİ HAREKETİ ÇAĞIN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE YENİLENMELİ”
İçinde bulunulan sıkıntılı süreci kısaca özetleyen Tunçdemir, tarihin her döneminde toplu katliamlara maruz kalan Alevilerin bu dönemde her zamankinden daha fazla tehlike altında olduğunu belirtti. Aleviliğin her yönden kuşatma altına alınarak asimile edilmeye çalışıldığını ifade eden Tunçdemir, “Siyasi iktidar Aleviliği öldürmek için adeta bütün kurumlarını seferber etmiştir” dedi. Devletin asimilasyon mekanizmasının Alevilerin kutsal mekanlarına, derneklerine, vakıflarına kadar uzandığını dile getiren Tunçdemir, saldırıların arttığı bir süreçte Alevilerin tepkilerini yükseltmesi gerekirken örgüt içindeki itirazların artması nedeniyle iç karışıklıkların ortaya çıktığını söyledi. Alevi hareketinin eski ivmesini kaybettiğini, ihtiyaca cevap vermediğini ve rotasının değiştiğini belirten Tunçdemir, Alevi hareketinin çağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tepeden tırnağa yenilenmesi gerektiğini kaydetti.
Alevi örgütlenmesi ve Alevilerde birliğin tarihte hiç olmadığından daha çok tartışıldığına vurgu yapan Tunçdemir, Alevilerin göç ve kentleşmeyle birlikte büyük bir değişim yaşadıklarını, geleneksel kurumlarını sürdürmekte büyük sıkıntılar çektiklerini ifade etti. Yaşanan sorunların en önemlisinin çok yönlü yürütülen asimilasyon ve baskılar olduğunu belirten Tunçdemir, bu baskı ve asimilasyon politikalarının daha da katmerleşerek Aleviler eliyle bile yapılmaya başlandığına değindi. Tunçdemir, tüm bunlara karşı bu çalışmayı yaptıklarını ifade etti.
“ALEVİLER KENDİ İNANÇ VE DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMALI”
Tunçdemir’in ardından söz alan araştırmacı yazar Süleyman Zaman, Aleviliğin insanları kurtaracak bir ütopya olduğunu dile getirdi. Zaman, “Eğer biz inancın değerlerini tüm insanlığa vermezsek Alevilik kendi kendine asimle olacaktır. Farklılıklarımızı zenginlik olarak görmezsek Alevilik başka güçler tarafından kendine çekilir ve yok olur. Aleviler kendi inanç ve değerlerine sahip çıkmalı” dedi.
“YERELLER MERKEZİ BİR KONFEDERASYON OLUŞMASINI SAĞLAYABİLİR”
Zaman’ın arkasından Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz söz aldı. Alevilerin sorunlarından bir tanesinin örgütlülüğün henüz bir sonuca varmaması olduğuna dikkat çeken Deniz, merkezi örgütlülüğün Alevi mücadelesini durdurabildiğini belirtti. Sistem tıkandığı için yerel örgütlenmelerin ortaya çıktığını ifade eden Deniz, yerellerin kendi örgütlülüklerini hallettikten sonra merkezi bir konfederasyon oluşmasını sağlayabileceklerini söyledi. Ayrıca Deniz, eğitimdeki asimilasyon politikalarına da değindi.
Deniz’in arkasından Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma eski genel müdürü Kemal Soyer söz aldı. Soyer, Aleviliğin derin tarihine değindi. Birkaç tarihi örek vererek “Aleviler Anadolu topraklarının asıl sahipleridir. Aleviler geçmişten günümüze türlü baskı politikalarına maruz kalmıştır” dedi.
PSAKD eski genel sekreteri İbrahim Karakaya da emperyal güçlerin tüm halklar ve inançlar için uluslararası örgütlülük çalışmaları yaparken Aleviler için böyle bir çalışmanın yapılmadığını kaydetti. Yolda birliğin değerli olduğuna dikkat çeken Karakaya, “İki şey için, eşit haklar için mücadele yol ve inanç özgürlüğü için mücadele. Biz kendi üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Yol birdir, talipler olarak eşit haklar mücadelesi için örgütlülüğün sağlanması gerekir.
“BİREYSEL ÇIKARLAR KAZANÇ GETİRMEZ”
HDP’nin Alevi milletvekili Ali Kenanoğlu ise “Cemevleri bugünkü anlamda nasıl konumlanacak” sorusunun cevaplanması gerektiğini kaydetti. Cemevlerinde inançsal faaliyetlerin olmadığını dile getiren Kenanoğlu, kurumların işleyişinin nasıl olduğuna ve nasıl olması gerektiğine işaret etti. Kenanoğlu, “Vakıflar ve dernekler inançları yönetmek için yokturlar. İnsanların ve inançların sorunlarına çözüm üretmek için vardırlar.” şeklinde konuştu. Bireysel çıkarların biz kazanç getirmediğine ve örgütlülüğün önemine vurgu yapan Kenanoğlu, “Kimse kendi menfaat ve çıkarları için bu yolu kullanamaz” dedi.
HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş de kurumlar kurulurken gelinen yol ve mücadelenin unutulmaması gerektiğine ama unutulduğuna dikkat çekti. Aleviliğin hakikatin yolu olduğunu dile getiren Küçükkeleş, sistemin Alevileri kendine benzeterek eritmeye çalıştığını ve Alevilerin de buna karşı mücadele ettiklerini hatırlattı. Alevi yolundaki kadının önemine vurgu yapan Küçükkeleş, “Ne zaman ki kadınlarla ayağa kalkabilirsek o zaman başarabiliriz. Artık bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Kadından uzaklaştıkça yolun gerçekliğinden de uzaklaşılıyor. Tüm farklılıklarımıza rağmen biz hakikatte birleşebiliriz. Önce bu toplumun kadınıyla ve doğasıyla barışması gerekir. Kadınıyla, çocuğuyla, genciyle ne kadar oturup tartışabilmiş bunun sorgulanması gerekiyor. Biz bu inancı yaşayacağız. Nerede olursak olalım mücadeleye uygun bir yol süreceğiz.”
“ALTERNATİF ARAÇLAR BULUNMALI”
Son olarak konuşan PSAKD Ataşehir Şube Başkanı Hasan Gülüm de derneklerin yönetilme ve yönetici meseleleri ile inanç meselesinin sorunlu durumda olduğundan bahsetti. Gülüm konuşmasını şöyle sürdürdü:
1990’larda kurulan hareketin ihtiyaçları o dönem diyordu ki, esas olarak 4-5 tane temel mesele var. Eşit yurttaşlık, cemevlerinin kabul edilmesi problemleri vardı. Bunlar yerine geldi, bu birinci aşamaydı. Şimdi 2020’li yıllara geldik, bu ihtiyaçlar yerli yerine oturduktan sonra dedelerimiz cemevlerinde başkan ve 20 yıldır duruyor, yönetici 20 yıldır duruyor. Üye, yöneticinin ihtiyacına göre olabiliyorsunuz, yoksa asla üye olamazsınız. Vakıf oluyor yanından geçemiyorsunuz. Alevilerin tartışması gereken noktalar bunlar.
Alevi inancında ‘başkan’ nerede duruyor? Modelimiz Kırklar Cemi’ndeki esaslıksa neden ‘başkan’? Peki bu başkanlık neyin modeli? Kim bize bunu dayattı? Dernekler yasası dayattı. Dernekler yasası bunu neden yaptı? Aslında Alevileri kendisine göre yeniden yaratmak için istediği bir modeldi. Bu modeli reddetmezseniz ya da bu modele alternatif araçlar bulamazsanız bugün Alevi hareketinin içinde bulunduğu sıkıntıları yaşamış oluruz. Orada herkes milletvekili olmak ister.
“ALEVİ HAREKETİNDE BÜROKRATİK YAN OLUŞTU”
Sendika başkanlarımız bir dönem sonra milletvekili oluyorlardı 1980 sonrası 1990’lı yıllarda. Alevi örgütlerimizde de buna benzer bir sonuç yok mu? Çünkü model aynı. Sendikalarımızın da demokratik yanı güçlüydü daha sonra bürokratik yan gelişti. Alevi hareketinde de kurulduklarında demokratik yan çok güçlüydü sonra bürokratik yan oluştu. Bunların tamamı Alevi inancına dayanmadığı için. İnancın kendisini söylüyor ama inancın dışında hareket ve yol alınıyor. Bunun kendisini bizim reddetmemiz lazım. Soylu’yla görüşüyor ‘çok normaldir’ diyoruz. 850 bin tl cemevine geliyor ‘çok normaldir’ diyoruz. Bizi öldürenler cemevlerimizin kapıları pencerelerini yapıyor, ‘çok normaldir’ diyoruz.
Kadın ve gençlik yanını hiç söylemek istemiyorum. Zaten böyle bir şey yok cemevlerimizde. Cemevlerine giderseniz kadınlar bir tarafta oturuyor, en arka tarafta; cenazelerde en çok ağlayan onlardır. Bunlar oluşturulmuş modeller. 1990’larda oluşturulan model ihtiyaçlara cevap verirken bir yanı eksik kaldı. İnanç yanı eksikti. İnanç yanını da Cem Vakfı doldurdu.
Bu kadar değerli bir inancın kapısından içeri soysuz giriyor, Sedat Peker giriyor, biz bunu tartışmıyor ve tutum almıyoruz.
Kendi bulunduğumuz yerlerimizi almalıyız. Pir Sultan derneğimizin genel merkezi Ankara değil Pir Sultan’ın olduğu yer olmalıdır. Hacı Bektaş’ınki Hacı Bektaş’ta olmalıdır. Örneğin Alevi Bektaşi Federasyonu’nun merkezi Dersim olmalıdır. Buraları tutabilirsek Dersim’de cemevine giren herkes böyle giremez.