Etiket: direniş

  • Flomar Fabrikasında 15. gününde direniş devam ediyor

    Flomar Fabrikasında 15. gününde direniş devam ediyor

    Kocaeli’nin gebze ilçesinde bulunan flomar kozmatik fabrikasında işten çıkarılan işçiler, 15 gündür direnişlerini sürdürüyor. 

    Kocaeli’nin gebze ilçesinde bulunan flomar kozmatik fabrikasında çalışan işçiler, yaşanan ağır koşulları hafifletmek ve maaşlarında düzenleme olması için petrol iş sendikasına üye oldular.

    İşçiler çoğunluğu sağlayarak yetki almasına rağmen patron, OHAL’de grev yasağını olmasını değerlendirerek 118 işçiyi işten çıkardı. İşçiler 15 gündür kapıda direnmeye devam ediyor.

    Patron kapıda direnen işçilerin çalışan işçilerle iletişim kurmasını engellemek için, üç metre branda çektirdi. Çalışan işçiler direnen işçi arkadaşlarına selam verdiği için işten tazminatsız çıkarılıyor. Çıkarılan işçilerde kapıda direnen arkadaşlarının yanında direnmeye başladı. İşçiler “hiç bir makyaj emek sömürüsünü kapatamaz” sloganıyla tüm duyarlı insanları flomarı boykot etmeye çağırıyor.

    DİRENİŞ DAYANIŞMAYLA DEVAM EDİYOR

    Ünlü oyuncu Aslıhan Gürbüz sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, ben işçi çocuğuyum, işten çıkarılmayı da sendikayı da grevi de lokavtı da bilirim. Gerçekten bir haksızlık varsa bir tüketici olarak boykot etmek isterim, bu da benim hakkım dedi.
    Ayrıca işçi gazetesi okurları flomar mağazalarına giderek, içeride alış veriş yapanlara hitaben, flomarda işçiler haklarını istediği için haklarını alamadan işten atıldılar. 118 işçi haklarını alana kadar flomar almayın çağrıları yapıyor.

  • Dedeyazı köylüleri yaşam alanları için direniyor-VİDEO

    Dedeyazı köylüleri yaşam alanları için direniyor-VİDEO

    PİRHA-Malatya Doğanşehir ilçesine bağlı Dedeyazı köyünde yaşayan yurttaşlar, köylerinde bulunan maden ocaklarına karşı yıllardır mücadele ediyorlar. Doğasına ve yaşam alanlarına sahip çıkmak için eylemler yapan köylüler, maden ocağı yetkilileri tarafından tehdit edilmesine ve davalar açılmasına rağmen verdikleri mücadelelerinden geri adım atmayacaklarını belirtiyorlar.

    Malatya Doğanşehir ilçesine bağlı Alevilerin yaşadığı Dedeyazı köyünde bulunan maden ocaklarından dolayı yurttaşlar büyük sıkıntılar yaşıyor. Yüzlerce dönümlük bağları sökülen ve can damarı olan suları elinden alınan köylüler yaptıkları eylemlerle maden ocaklarına karşı yıllardır büyük bir mücadele veriyor.

    Köylülerin, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerin desteği ile 2012 yılında durdurdukları maden ocaklarında çalışmaların yeniden gündeme gelmesi ile birlikte Malatya İdare Mahkemesi’ne dava açıldı. Davada, doğaları ve yaşam alanları tahrip edildiği gerekçesi ile köylüler lehine karar verildi. Köyde yaşayan yurttaşlar yaşadığı süreci PİRHA’ya anlattı.

    “MADEN OCAKLARI İLE KÖYDE BÜYÜK SORUNLAR ORTAYA ÇIKMAYA BAŞLADI”

    Dede yazı köyünde dünyaya gelen 6 çocuk annesi Makbule Akdağ, maden ocaklarından önce köylerinin çok güzel ve yemyeşil bir doğası olduğunu belirterek, “Ekinlerimizi ekiyor, ektiğimiz sebzeleri bu dağdan gelen su ile suluyorduk. Ama maden ocağının işlemesi ile birlikte köyde büyük sıkıntılar yaşadık. Daldaki meyveler tozdan yenilmiyor çürüyüp yere düşüyor” dedi.

     Akdağ, şöyle devam etti:

    “Bu maden ocaklarının işlemesi ile birlikte köyümüzün yaşamı, huzuru ve güzelliği de gitti. Maden yatağının olduğu yerde köyümüzün hem içme suyu hem de sulama suyu vardı. Bununla birlikte bütün suyumuz gitti. Dağdan gelen içme suyu içilemez duruma geldi. Hazır su alıp içiyoruz. Tozdan kapımızın önüne çıkamıyoruz. Köyümüze büyük bir zarar veriyorlar. Köyde yaşayan insanlar çok zor durumda. Madenci doğamızı tahrip edip madenini alacak bizler de burada mağdur olacağız. Buna müsaade etmeyeceğiz. Yetkililer bu köye sahiplik etsin ve köylünün zarar görmemesi için çalışmalar yapsın.”

    “MADEN OCAKLARI SUYUMUZU KURUTUYOR”

    Köy azası olan 2 çocuk babası Mahsuni Atasoy da, “Benim 200 dönüm arazim var. O araziyi bu dağdan gelen su ile suluyoruz. Benim gibi 120 aile var bu durumda olan. Bu ailelerin geçim kaynağı bu suya bağlı. Böyle devam ederse maden ocakları bütün suyumuzu kurutacak, hepimiz aç kalacağız” diye konuştu.

    Atasoy, şunları ekledi:

    “Bir maden şirket sahibinin cebine para girecek diye 120 ailenin rızkı ile oynamak ne kadar doğrudur. Biz buna karşıyız. Köylüler olarak doğamıza sahip çıkacağız. Amacımız olay çıkarıp kavga etmek değil. Biz yasal ve hukuki yollarda tüm hakkımızı kullanıp mücadele edeceğiz. Köyün karşısında kırıcılar çalıştığı zaman gürültüden çocuklar uyuyamıyor, telefonla konuşamıyoruz. Köydeki kadınlar tozdan dolayı dışarıya yıkadığı çamaşırları seremiyor. Bu dağda yüzlerce dönüm bağ vardı. Maden ocakları ile birlikte bütün bağlarımız söküldü. Birkaç tane bağ kaldı. Böyle devam ederse onları da sökecekler.”

    “ŞİRKET YETKİLİLERİ BİZLERİ TEHDİT ETTİ”

    Dedeyazı dayanışma derneği üyesi Recep Çakır ise, “Maden sektörü 2002’de çalışmalara başladı. Mir Martut maden şirketi başlamış ama biz 2008’e kadar bununla ilgili hiçbir belgeye rastlamadık. Kaçak mı çalışmışlar, nasıl çalışmışlar her hangi bir resmi belgeye rastlamadık. 2008 yılında üç ilçeyi kapsayacak bir alan kadar ÇET raporu alıyorlar. Lokal küçük alanlarda çalışmalara başlıyorlar. Biz bu belgeleri inceledikten sonra hak ihlallerinin olduğunu gördük” ifadelerini kullandı.

    Recep Çakır ayrıca şunlara değindi:

    “Yüz metreden daha yakın evlerin olduğu alanlarda ve ÇET raporunun alınmadığı alanlarda çalışmaya başladıkları tespit edildi. Bununla ilgili çevre şehircilik müdürlüğü çalışma yürüten şirkete para cezaları kesti. Bu sürecin ardından 2012 yılında yapılan eylem ve etkinliklerle maden şirketinin çalışmalarını durdurdu. Üç yıl boyunca bir çalışma yapılmadı. 2015 yılından sonra şirket tekrar çalışmak için başvuru yapmış. Bu yıl Eylül ayında maden şirketinin tekrar çalışmalara başlayacağı gündeme geldi. Yaşam alanlarımızı tehdit ettikleri için maden şirketi ile görüşüp çalışmamalarını söyledik. Maden şirketi yetkilileri görüşmeler sırasında yapıcı bir dil kullanmadı sürekli bizi tehdit ettiler. Madene karşı mücadele eden gençlerden şikayetçi oldular. Ama bununla ilgili sonuç alamadılar. Açılan bu davalarda bütün arkadaşlar hakkında takipsizlik kararı alındı. ÇET raporlarına karşı iki dava açtık ve köylünün lehine karar verildi”

    “DOĞAMIZA SAHİP ÇIKMAK İÇİN DERNEK KURDUK”

    Dedeyazı köyü dayanışma derneği yönetim kurulu üyesi Yunus Emre Erkan da,“Maden ocaklarında çalışmaların başlamasının ardından eylemlerimize başladık. Çalışmalar yaşam alanlarımıza kadar inince genç arkadaşlarımızla birlikte maden ocaklarına karşı mücadele etmek için dernek kurma kararı aldık” dedi.

    “2012 yıllında buradaki çalışmaları gençlerin öncülüğünde köylülerle birlikte verdiğimiz mücadele sunucu çalışmaların durdurulmasına sebep olduk” diyen Erkan, şunları kaydetti:

    “Örgütlü bir yapımız yoktu. Bir dernek kurmaya karar verdik. Dedeyazı köyü dayanışma derneğini kurduk. Sonraki süreci dernek üzerinden yürüttük. Yasal yollarda verdiğimiz mücadele sonucu açtığımız davayı kazandık. OHAL sürecinde olduğumuz için tehdit edildik ama buna rağmen mücadelemizden geri adım atmadık. Doğamıza köyümüze ve yaşam alanlarımıza sahip çıkmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

    Mustafa YÜKSEL/Suay ABAK
    MALATYA

  • Köylülerden taş gibi direniş-VİDEO

    Köylülerden taş gibi direniş-VİDEO

    PİRHA – Sivas Kangal İl Özel İdaresi görevlileri, Alevi Köyü Çağlıcaören içinde bulunan taşları almaya geldi ancak köylü taşına, toprağına sahip çıkarak görevlileri geri çevirdi. 

    Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Alevi köylerinden biri olan Çağlıcaören’de kışın 30 hane kalıyor. Baharla birlikte kentlerden köye dönenlerle birlikte bu sayı oldukça artıyor.

    Sivas Kangal’da kaymakamlığın yaptığı bina için Çağlıcaörenli hiçbir köylünün rızası alınmadan köyün merasında bulunan taşları almaya gelen Kangal İl Özel İdare çalışanları, köylülerin tepkisiyle karşılaştı.

    ALEVİ KÖYLERİNDEN TAŞLARI TOPLUYORLAR

    Çağlıcaören köylülerinden edindiğimiz bilgilere göre bu tarz keyfi uygulamaların daha çok Alevi köylerine uygulandığı belirtildi. Bir süre önce yine bir Alevi köyü olan Alibeyköy Köyü’ne de gidip köyün taşlarını götürmeye çalışan il özel idare çalışanlarına kadınlar ve erkekler tarafından, ‘Köyümüzün taşlarını vermeyiz’ diye tepki gösterildiği ifade edildi.

    Alibeyköy Köyü’nden sonra bu kez de Kangal’da bulunan Çağlıcaören Köyü’ne yönelen il özel idare çalışanları, iki kamyon ve bir dozerle taşları götürmeye çalıştı. Ancak taşları götürmek için gittiklerini öğrenen köylüler, kamyonların önüne geçerek, ‘siz her tarafı talan ettiniz, bitirdiniz. Sıra bu kadim toprakların taşlarına mı geldi. Biz ölürüz de bu taşlarımızı vermeyiz’ dediler.

    KÖYLÜLERİN DİRENİŞİ KAZANDI

    Köylülerin direnişini gören Kangal İl Özel İdaresi çalışanları, kaymakamın kendilerine emir verdiğini ileri sürdü.

    Kaymakamla görüşen köylüler, kaymakamın kendilerine, ‘Biz almak istiyoruz’ dediğini söylediler. Köylüler ise ‘taşlarımızı kesinlikle vermiyoruz. Gerekirse bütün kamuoyunu ayağa kaldırırız, ama kesinlikle taşlarımızı vermeyeceğiz’ dediler.

    Kaymakam, köylülerin direnişini görünce dozer ve kamyonetleri geri çevirdi. (HABER MERKEZİ)

  • Kamu emekçileri: İşimizi geri alıncaya kadar bir yere gitmeyeceğiz-VİDEO

    Kamu emekçileri: İşimizi geri alıncaya kadar bir yere gitmeyeceğiz-VİDEO

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri kutsal Hızır ayında lokmalarını 20 Şubat 2017’den bu yana 52 haftadır İstanbul’un Bakırköy, Kadıköy ve Kartal meydanlarında ekmek ve onur mücadelesi veren ihraç edilen eğitimciler ile pay etti.

    Haftanın 4 günü işe gider gibi İstanbul Bakırköy, Kadıköy ve Kartal meydanında yerlerini alan KESK’li kamu emekçileri konfederasyonun eylemlerinin birinci yılında destek veren Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Hızır lokması payladı.

    Direnişin birinci yılında İstanbul Kadıköy Boğa’da Aleviler Hızır lokması dağıttı. Ayrıca “Direnişimiz 1 yaşında” temalı fotoğraf sergisi yapıldı.

    Basın açıklamasını ihraç edilen eğitimci ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kartal Şube Başkanı Songül Tunçdemir okudu.

    Buraya ilk geldiklerinde “İşimizi geri alana kadar bir yere gitmeyeceğiz, direneceğiz” dediklerini hatırlatan Tunçdemir, “Ve aradan tam 1 yıl geçti. 4 mevsim, 52 hafta, her haftanın 4 günü, her günün 3 saati burada haklılığımızı haykırmakla geçti.  Gün geldi soğuklarda üşüdük, gün geldi sıcaklarda kavrulduk, gün geldi baskılara uğradık… Ama tüm zorluklara rağmen direnmekten asla vazgeçmedik. Haklı olmanın gururuyla hiçbir zaman yılgınlığa düşmedik ve umutsuzluğa umut olmaya devam ettik” dedi.

    Tunçdemir, darbe ve darbecilerle mücadele adı altında çıkarılan OHAL’in bir buçuk yıldır gerçek anlamda mücadele eden muhaliflere karşı oluşturulduğunu vurguladı.

    “KARANLIĞA TESLİM OLMAYACAĞIZ”

    Tunçdemir sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Herkes biliyor ki bizler tacizci, tecavüzcü, hırsız, katil ya da darbeci değiliz. Ekmeğini onuruyla kazanan, işini alın teriyle, bilgi birikimiyle elde eden; hiç kimseye biat etmeyen, KESK te örgütlü devrimci, demokrat, yurtsever emekçileriz. Bilimsel, demokratik, laik eğitim istedik, güvenceli iş dedik, kadın cinayetlerine karşı çıktık, doğayı kutsayıp koruduk, çocuklarımız için yaşanılası bir dünyanın özlemini çektik, bunlar için mücadele verdik. Hayatımız boyunca savaşa karşı barışı, karanlığa karşı aydınlığı savunduk. Bu yüzdendir ki bizi işimizden ihraç ettiler. Çünkü bizi yönetenler biliyorlar ki karanlığın panzehiri aydınlıktır… Bizleri toplum olarak ortaçağ karanlığına gömmek isteyenler aydınlığı yok etmek istiyorlar. Ama şunu bilmiyorlar ki karanlığın en koyu olduğu an,  ışığa en yakın olan andır. Bizler o ışığı görüyoruz, hissediyoruz. Bu yüzdendir karanlığa teslim olmuyoruz, olmayacağız.”

    “KAZANANLAR HER ZAMAN MÜCADELE EDENLER OLMUŞTUR”

    Tunçdemir işlerini alana kadar da mücadele etmeye devam edeceklerini yineledi:

    “İşimizin zor olduğunu biliyoruz. Hakların kolay alınamayacağını da biliyoruz. Ve karşımızda her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu yapmaktan çekinmeyen bir iktidarın olduğunu da biliyoruz. Bütün bunların yanında çok daha iyi bildiğimiz bir şey var ki ‘mücadele edenler her zaman kazanamaya bilirler ama kazananlar her zaman mücadele edenler olmuştur.

    Bu nedenledir ki 1 yıldır direniyoruz.  Yaşama olan tutkumuz için, onurumuzu kaybetmemek için direniyoruz. Tüm baskılara, göz altılara, tutuklamalara rağmen direniyoruz. Ülkemizin her yanında işini geri almak için direnenler var. Başta bizlerle eş zamanlı direnen Bakırköy deki arkadaşlarımız ve bedenlerini 324 gün açlığa yatıran Nuriye ve Semih olmak üzere tüm direnenleri selamlıyoruz.”

    “DİRENMEYE DEVAM”

    Tunçdemir, ihraç edilen emekçiler olarak iktidara uyardı. OHAL ve KHK rejimine son verilmesini isteyen Tunçdemir, “Bizler, yüzyıllardır süren mücadele ile kazandığımız hak ve özgürlüklerimizi OHAL ve AKP nin tek adam rejimine terk etmeyeceğiz. İşimizi geri almanın yanında demokrasinin, barışın, laik bir düzenin kurulması için omuz omuza olmaya devam edeceğiz. Bizler, işimiz iade edilinceye kadar bir yere gitmiyoruz, alanlardayız, direniyoruz, direnmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    Açıklamanın ardından eylemciler sloganlar ile Khalkedon’a doğru yürüdü. (HABER MERKEZİ)

  • “İşimizi geri istiyoruz” eylemine polis müdahalesi: 7 gözaltı

    “İşimizi geri istiyoruz” eylemine polis müdahalesi: 7 gözaltı

    Ankara Yüksel Caddesindeki ‘İşimizi geri istiyoruz’ eylemine müdahale eden polis 7 kişiyi darbederek gözaltına aldı.

    Ankara Yüksel Caddesi’nde 402 gündür devam eden “İşimizi geri istiyoruz” eylemine bugün de müdahale eden polis, 7 kişiyi darbederek gözaltına aldı.

    Kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile ihraç edildikten sonra işlerine geri dönme talebiyle başlattıkları açlık grevi eylemi 282’nci gününe giren eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek vermek için ihraç edilen kamu emekçilerinin Yüksel Caddesi’nde sürdürdüğü “İşimizi geri istiyoruz” eylemi 402’nci gününde devam etti.

    İnsan Hakları Anıtı önünde açıklama yapmak isteyen Gülmen ve Özakça’nın destekçileri, Konur Sokak’ta bir araya geldi. Sokağı kalkanları ve gözaltı aracı ile kapatan polis, bir kez daha kamu emekçilerinin geçişine izin vermedi. Bunun üzerine polis kalkanları önünde açıklama yapmak isteyen emekçiler, “Açlık grevinin 282. gününde Nuriye Semih işe geri alınsın” pankartı açtı.

    “Nuriye Semih onurumuzdur” sloganı atan emekçilere saldıran polis, megafon ile siren çalarak seslerinin duyulmasını engellemeye çalıştı. Emekçilerin etrafını kalkanları ile kapatan polis, 7 kişiyi darbederek gözaltına aldı.  (HABER MERKEZİ)

  • 2 bin madenci direnişte: Özelleştirmeye karşı yer altından çıkmıyorlar

    2 bin madenci direnişte: Özelleştirmeye karşı yer altından çıkmıyorlar

    Torba Yasa’yla Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait maden sahalarının özelleştirilmesine karşı çıkan Zonguldak maden işçileri kendilerini ocaklara kilitledi. 2 bin madenci ocaktan çıkmama eylemi başlattı.

    AKP iktidarının Türkiye Taşkömürü Kurumu’nu (TTK) özelleştirmesine ilişkin çabasının ardından Genel Maden İşçileri Sendikası’nın (GMİS) Ankara’da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu ile yaptığı görüşmeden istenilen sonuç alınamamıştı.

    TTK’nin tasarıdan çıkarılmasını isteyen maden işçileri eylem başlattı.

    Gece 24.00-08.00 vardiyasında çalışan işçiler, sabah mesaileri bitmesine rağmen yer üstüne çıkmadı. Üzülmez başta olmak üzere Gelik, Karadon, Amasra, Kandilli işletmelerinde çalışan yaklaşık 2 bin işçi yer altından çıkmıyor.

    GMİS Genel Başkanı Ahmet Demirci, sendikanın eylem kararı almadığını, işçilerin kendilerinin örgütlenerek eylem başlattığını söyledi. Sendika olarak acil toplantı yaptıklarını belirten Demirci, toplantının ardından açıklama yapacaklarını kaydetti.

    TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen torba yasa tasarısının, “TTK ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsat sahalarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir” şeklindeki 58’inci maddesi, Zonguldak’ta madenciler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

    Genel Maden İşçileri Sedikası (GMİS), geçtiğimiz cuma günü binlerce madenci ile birlikte, kurumun özelleştirilmesinin önünü açan tasarıya tepki göstermişti.

    Sabah vardiyasına gelen işçiler ise maden ocaklarının kapısında direnişe geçti. İşçiler Torba yasada yer alan 58. maddenin geri çekilmesini talep ediyor. Vardiya değişimi gerçekleştirilmiyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • 74 yaşındaki Yüksel direnişçisi Perihan Pulat: Faşizme karşı duruyorum-VİDEO

    74 yaşındaki Yüksel direnişçisi Perihan Pulat: Faşizme karşı duruyorum-VİDEO

    PİRHA- Yüksel Caddesi’nin eylemlerinin sembol isimlerinden biri de 74 yaşındaki Perihan Pulat. Yaşıtları yaşamdan çekilmenin planlarını yaparken, o yaşına inat haksızlığın olduğuna inandığı her yere yetişmenin telaşında. Nuriye ve Semih ve Acun’un “işimi geri istiyorum”un mücadele hikâyesini dinledikten sonra direnişe katıldığını belirten Pulat, “Hitlerin gaz odalarında yaptığını, OHAL rejimi sokakta gazlıyor. Bu faşizmdir. Bu faşizme karşı duruyorum” diye konuştu.  

    Haberin Videosu

    Uzatılan OHAL, çıkarılan KHK’ler, işten atılan insanlar. Tüm bunların haksızlık olduğunu söyleyip sokağa çıkan emekçiler. Ankara’da sokağa çıkanların adresi önceleri İnsan Hakları Anıtı’nın önü oldu. Eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın içinde yer aldığı “işimi geri istiyorum” eylemcileri, kamuoyu tarafından “Yüksel direnişçileri” olarak anılır oldu. Çoğu zaman ana akım medyada yer almasalar da, seslerini duyurmak ve işlerine geri dönmek için Yüksel Caddesi’ndeki eylemlerine devam ediyorlar.

    Yüksel Caddesi’nin eylemlerinin sembol isimlerinden biri de 74 yaşındaki Perihan Pulat. Yaşıtları yaşamdan çekilmenin planlarını yaparken, o yaşına inat haksızlığın olduğuna inandığı her yere yetişmenin telaşında.

    “BEHİCE BORAN EMEK VE SOSYALİZM MÜCADELESİNİ ÖĞRETTİ”

    ‘İşimi geri istiyorum’ eylemlerinden, sosyalizmle nasıl tanıştığına kadar, PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Perihan Pulat, yaşamındaki mücadelenin nasıl şekillendiğini şu sözlerle paylaştı:

    “Genç yaşımda emeğin ve emekçinin ne olduğunu, 2. Dünya savaşının gölgesinde öğrendim. Kendime ilk sorum; Neden biz böyleyiz? oldu. Zamanla Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Behice Boran ile tanıştım. Behice Boran emek ve sosyalizm mücadelesini öğretti. Aynı zamanda tek başına ve isteyerek değil, birlikte mücadele ederek kazanacağımızı da öğretti.”

    “HİTLER’İN GAZ ODALARINDA YAPTIĞINI OHAL REJİMİ SOKAKTA YAPIYOR”

    Perihan Pulat, Nuriye ve Semih ve Acun’un “işimi geri istiyorum”un mücadele hikâyesini dinledikten sonra “benim yerim burası” dedim ve ben de direnişe katıldım” diyerek Yüksel Caddesi’ndeki eylemlere nasıl başladığını şöyle anlattı:

    “Bir yıl boyunca yağmura, soğuk havaya karşın imza topladık. Ancak imzalar okunmadı ve gereği yapılmadı. Kulaklar tamamen tıkalıydı. İşten atmalar da aratarak devam etti. Tüm bu haksızlıkları OHAL diyerek yaptı. Halbuki bir ülke OHAL ile yönetilemez. Bir çok yasayı da torbaya koyarak yapıyorlar. İktidar bunlara karşı çıkan ve yaptıkları eylemler ile insanların dikkatini çeken Nuriye, Semih ve Acun’u hedef olarak seçti. Dünyada görülmemiş bir şey yaparak İnsan Hakları Heykeli’nin etrafına karakol kurdular. Ardından Hitlerin gaz odalarında yaptığını, OHAL rejimi sokakta gazlıyor. Bu faşizmdir. Bu faşizme karşı duruyorum. Dünya halklarına selam olsun.”

    Cebrail ASLAN/ANKARA

  • Yalçın Bürkev ile son kitabı ‘ODTÜ Tarih direniyor’ üzerine konuştuk-VİDEO

    Yalçın Bürkev ile son kitabı ‘ODTÜ Tarih direniyor’ üzerine konuştuk-VİDEO

    PİRHA – Tarihsel dönemi itibariyle ilk kurulduğu dönemlerden günümüze büyük öğrenci eylemlerine ev sahipliği yapan ODTÜ, direngen tarihinin yanı sıra akademik anlamdaki başarılarıyla da ünlü olan köklü bir üniversite. Kendisi de ODTÜ mezunu olan Nota Bene Yayınları’nın editörü Yalçın Bürkev, ODTÜ’lülerin ağzından ODTÜ’nün direngen tarihini anlattı.

     

    Nota Bene Yayınları editörü ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mezunu Yalçın Burkev ile “ODTÜ Tarih Direniyor” kitabı hakkında söyleşi yaptık. Burkev, neden böyle bir kitabı yazmaya ihtiyaç duyduğunu, ODTÜ’nün direngen tarihini ve akademideki başarısını anlattı.

    Bu kitabı yazmak nereden aklınıza geldi?

    Böyle bir kitap benim aklımda hep vardı. 90 başlarında yeniden üniversiteye başlamıştım. Orada fark ettim ki bizim dönemler bir efsane gibi ama aslında içerik pek bilinmiyor. ODTÜ’deki yaşanan tarihin birazcık ortaya çıkması ve bunun derli toplu bir biçimde anlatılması önemliydi. Bugüne kadar ODTÜ ile ilgili yayınlanmış bütün kitaplar ya biraz belgesel gibi ya da film olarak da belgesel ve aynı zamanda da biraz anı kitapları gibi şeylerdi. Oysa biraz daha popüler bir dille bir tarih anlatımı önemliydi. Ben günlük yayıncılıkla ilgilenmeye başladıktan sonra bir gün ODTÜ’lü öğrenciler geldiler. ‘ODTÜ’de birçok önemli olay var bunlarla ilgili bir kitap hazırlayalım’ dediler. Ben de dedim ki kapsamlı bir şey yapılabilir. Çünkü ODTÜ’de yaşanmış tarih hakikaten enteresan ve önemli. Şimdiki kitabın içeriğini sundum onlara. Birlikte başladık. Süreç içerisinde tabi yük daha çok bana binmeye başladı ve arkadaşlar sağ olsun ellerinden geleni yaptılar.

    Neden olayları insanların diliyle anlattınız?

    Birincisi, böyle bir tarih kollektif anlatılmalı fikri bende çok baskındı. Bu bir kişiye ya da birkaç kişiye mal edilecek bir şey değildi. Çok daha adil olurdu böylesi.

    İkincisi, o rahat anlatım içerisinde bir konuşma dili rahat anlaşılabilir şekilde bir belgesel özellik kazanıyor. Yani seçtiğim kişilerde koyduğum kriter şu: Mümkün olduğu kadar her dönemin, her olayın, her sürecin birinci derece aktörleri olması. Öbür türlü kişilerde çok tartışmalı ‘Niye o? Niye ben değil?’ vesaire gibi şeyler olabilirdi. Koyduğum kıstas da büyük ölçüde buydu. Bunu tabi yüzde yüz olmamakla beraber önemli ölçüde de tutturabildiğimi düşünüyorum.

    Burada 1956’dan 2016’ya kadar giden yaklaşık 60 yıllık bir tarih var. Bu 60 yıllık tarihte tabi muazzam ayrıntılar var. O ayrıntılara zaten tek bir kişinin vakıf olması da mümkün değil. Birinci derece aktörlere ses verirken bir tür çoğulculuğu da gözetmiş oldum. Yani hem siyasal çoğulculuk hem akademiden, hem öğrencilerden, hem de çalışanlardan farklı kesitlerden de bakışları içeren bir çoğulculuğu da içermesi benim için önemli oldu.

    Yani şöyle özetleyebilir miyiz kitabın aslında hazırlanışı da dili de anlatılışı da kollektif?

    Evet bu benim için de büyük bir onur oldu. Aslında bakılırsa bunun yazarlığından çok bir hazırlayıcısı gibi olmuş oldum. Biraz orkestra şefliği oldu aslında.

    “ODTÜ’NÜN GENÇLİK MÜCADELESİNDEKİ ÖNEMİ KRİTİKTİR”

    Gençlikle ilgileniyorsanız üniversiteyle falan, başka bir üniversiteyi de seçebilirdiniz. ODTÜ’yü seçmeniz ODTÜ’den mezun olmanızla mı alakalı yoksa başka bir sembolik nedeni mi var?

    Sembolik yanı da var. Birincisi tabi ODTÜ’den yetiştiğim için ODTÜ’yü bütün yönleriyle biliyorum. Bu çok önemli bir şey. Herhangi bir yeri bu kadar kolay yazamazdım. Benim için çok daha zorlu bir şey olurdu. Ben ODTÜ’yü kendi okuduğum 70’li yıllardan ki öncesinde yakın dönemler olduğu için biraz kulak dolgunluğu oluyordu. Sonrasında da 2010’lu yıllara kadar sürekli izleyebilen bir durumdaydım. O nedenle okulda olup bitene dönük ilgim hep sürüyordu. Türkiye’de üniversite mefhumu açısından ele alırsak gerçek anlamda üniversite olmaya aday kurum çok yok. ODTÜ, gerek bilimsel içeriği açısından gerekse de gençlik mücadelesiyle ilgili yönü açısından ve tarihsel konumlanışı itibariyle de hakikaten önemli yer tutan bir kurum. Sol tarih açısından da önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de sol tarihi anlayabilmek için ODTÜ’yü anlamak lazım. ODTÜ’nün ilk oluşum süreçlerinin mayalandığı dönem gençlik hareketi için de en önemli zeminlerden bir tanesi. 70’li yıllarda yaşanan özellikle Öğrenci Temsilcileri Konseyi (ÖTK) deneyimi bugüne kadar gençlik mücadelesinin en zirve noktasıdır. Hala aşılamadığı bir noktadır. Öyle olması nedeniyle de ODTÜ, gençlik mücadelesindeki önemi açısından kritiktir. Aynı zamanda da Türkiye’de demokrasi, demokrasi tarihinin gelişimi, demokratik güçlerin bu tarihteki rolleri açısından da ODTÜ ele alınması gereken kurumların en önemlilerindendir. O açılardan ODTÜ’nün bu tür sembolik ya da nesnel sembolik diyelim bir yönü de var tabi ki. Benim de bunun içinden geliyor olmam önemli oldu.

    Kitabın hazırlanış sürecinde sizi çok şaşırtan ve daha önceden bilmediğiniz bir şeyle karşılaştınız mı?

    Kitaptan önce ben ODTÜ tarihini bir hayli bildiğimi zannederdim. Kitapla beraber ben de çok şey öğrendim. Kendi yaşadığım dönemin bile bir kısım ayrıntılarını bu kitabı oluştururken öğrenmiş oldum. ODTÜ’de herkes kendi dönemini bilir. Sonraki dönemleri de çok sığ bilir doğal olarak. İlk zamanlar benim de biraz öyleydi. Mesela diyelim bir forum oluyor kürsüdekiyle buradan izleyen, başka bir gruptan olup izleyen, tarafsız bir gözle izleyen ya da bunun önünde ya da arkada olan vb. herkes oradan başka bir sonuç, başka bir gözlem oluşturuyor. Dolayısıyla aynı olayı çok başka yerlerden anlatabilirsin ve hepsinde bilinmedik çok ayrıntı vardır. Kürsüdeki arkada olanı bilmez, arkadaki kürsüyle ön tarafın ilişkisini bilmez. Burada itiraz eden biri çıktığından öbürü bu itirazın arka planını bilmez vb. Dolayısıyla aynı olay çok başka yerlerden izlenebilir. Mesela kendi başımdan geçen bir bölüm koydum. “İstiklal marşı olayları vardır ODTÜ’de çok meşhurdur. Onu ben ilk defa anlattım mesela. Orada çok ayrıntılı bir takım şeyler var. Benim dışımda pek bilen olmazdı örneğin. Bu kitap vesilesiyle çıktı ortaya. O açıdan ana olayları o dönem yaşayanlar belki bilirler ama onun arka planının bilinmesi çok o kadar mümkün olmuyor.

    Bir tane örnek verebilir misiniz? Mesela sizin için en şaşırtıcı şey ne oldu? Kafanızda efsaneye dönüşen bir şey yıkıldı mı? 

    Efsaneye dönüşen bir şey yıkılmadı. Ama böyle çok enteresan, bilmediğim, çok yüzeyden bildiğim konular olduğunu gördüm. Mesela ODTÜ’nün kuruluşundaki o ayrıntılar örneğin Amerikalılar geliyor, roller, Demokrat Parti’nin oraya dahil olması, ODTÜ’nün ilk konumlanışı falan. Böyle genel Amerikalıların kurduğu bir üniversitedir deyip geçerdik biz. Oysa orada muazzam ayrıntılar var. Çok ilgi çekicidir Turan Fevzioğlu’nun rektörlüğü döneminde oraya kapatmak için geldiği, 27 Mayıs sonrası ama ODTÜ’yü çok beğendiği ve orada oynadığı kritik roller bunlar mesela benim pek bildiğim şeyler değildi. Daha sonrasında Talat Aydemir vakasında ODTÜ’nün ilk barakaları meclisin yanında olduğu için öğrencilerin de tarandığı. Çünkü Harp Okulundan kaçan öğrenciler orada hepsi aynı bahçeye bakıyorlar falan. Onlar iç içe olurken öğrencilerin bu sahneleri seyretmesi. Mesela Kommer olayının ayrıntıları. Daha sonrasında 68, 69 sürecinde ilk işgallerdeki yaşananlar. 71 5 Mart’ının arka planı. Mesela bizim dönemimizde ÖTK’nın işleyişiyle ilgili ki ben ÖTK’da olduğum halde kimi ayrıntıları bilmiyorum. Mesela o tüzüklerin oluşturulması vb. Sonrasında Ertuğrul Karakaya’nın ölümünün ayrıntıları, çok acı sahneler. 9 aylık direnişin, 6 aylık boykotun nasıl yaşandığına dair ayrıntılar. 12 Eylül sonrasında öğrenci hareketleri bir oturma eylemiyle aslında bir sürü büyük yürüyüşlerin, ilk öğrenci olaylarının tetiklenmesi. Mesela benim için de biraz sürpriz olan 90’lı yıllarda üniversitelerdeki ilk feminist örgütlenme ve aynı zamanda üniversitelerdeki ilk kadın hareketi. Sonrasında LGBTİ hareketinin ilk ODTÜ’de örgütlenmiş olması, onların başlarından geçenler. Muhalefetin, Türkiye’deki muhalefetin akışına göre aslında ODTÜ’nün içinde de bir yapısal dönüşümü olması. Üniversitenin bu liberalleşme sürecinde bundan nasıl etkilendiği ama kendini nasıl korumaya alma çabası. 2000’li yıllarda Tayyip Erdoğan protestoları vb. gibi birçok şey var kitabın içerisinde. Bunların ben ana hatlarını bilmekle beraber bir kısım ayrıntılarına vakıf değildim. Bunlar birçok açıdan hoş ve benim için de tamamlayıcı bilgiler oldu.

    “ODTÜ DİĞER ÜNİVERSİTELERDEN FARKLI OLARAK AMERİKAN EKOLÜYLE KURULMUŞTUR”

    Anlattıklarınızdan anlaşılıyor ki ODTÜ sosyal anlamda da siyasal anlamda da çok hareketli bir üniversite. Buna rağmen bu akademik başarının sırrı ne?

    ODTÜ bilimsel yönünden en kritik zamanlarda bile hiç taviz vermiyor. Bu kritik bir şey. Bu iç kültür öğrenciler açısından da önemli, akademi açısından da önemli. Örneğin hiçbir öğrenci lideri ‘beni sınıfı geçirin’ talebiyle gitmiyor öğretim üyelerine. Keza akademisyenler ‘Çok politik günlerden geçiyoruz. Şu bilimsel uğraşlarımızı bir kenara koyalım. İlgimiz daha bir siyasete yöneldi’ gibi bir değerlendirmeye gitmiyorlar. Öncelikli işleri bilim üretmek. Bunun yanı sıra ülkeye olan ilgileri hep var. Özellikle sosyal alanlarla zaten çok iç içe. ODTÜ’nün oluşumu bu açıdan önemli bir mayalanma süreci. Yani üniversitenin ilk oluşum süreci sonraki bu bilimsel gücün oluşumunu da aslında barındırıyor. ODTÜ’de akademi kurulurken çok özgür bir biçimde kuruluyor. Yani ODTÜ’nün diğer üniversitelerden farkı şudur: Türkiye’deki diğer üniversiteler önce Alman ekolüne göre kurulmuşlardır ve sert bir kürsü sistemi vardır. Bu kürsü sistemi güçlü bir hiyerarşi barındırır içerisinde. ODTÜ Amerikan ekolüyle kurulduğu için Amerikan ekolü kürsü değil bölüm sistemini barındırır. Yani her bir bölümün kendi özerk alanı ve o alanlar içerisinde bir tür eşit ilişkiler temelli kurulmuştur. Amerikan sisteminin daha demokratik özelliğiyle aşağıdan gelen o sol dalga, 68’e doğru giden sürecin demokratik muhtevası, ilerici devrimci bir atmosferle mayalanması ODTÜ’nün baştan itibaren akademi iç ilişkilerinin daha eşitlikçi, daha demokratik, bütün idari kadroların seçimlerle gelmesi son derece özgür yaratıcı bir biçimde her şeyin yapılabilmesi bir anlamda 60’lı yılların oldukça deneysel bir biçimde yaşanması gibi süreçler ODTÜ’nün bilimsel yönünü çok güçlendiriyor. Ne yazık ki günümüzde bu tür bir üniversite atmosferi yok denecek kadar az.

    “ODTÜ DÖNEMİNDE BİR İLK”

    ODTÜ için en çok şu eleştiride bulunuluyor: ‘ODTÜ elitlerin üniversitesi’ Hem akademisyenler açısından hem öğrenciler açısından bu doğru bir söylem mi?

    Doğru bir söylem değil. Benim ODTÜ’de olduğum dönemlerde Türkiye’nin en iyi liselerinden gelmiş öğrenciler vardı. Kolejli öğrenci sayısı ortalamaya vurursak çok yüksek değildi. Ama iyi öğrenci elitlik anlamına gelmez. Elitist deyince yüksek sınıflardan gelen, ayrıcalıklı bir şey anlıyorum ben. Oysa ODTÜ öyle değil. Bayağı halk çocuklarının geldiği bir üniversiteydi. Hala da bu özelliğini bir ölçüde koruyor.

    50’li, 60’lı yıllarda Türkiye’de kampüs üniversitesi yoktu. ODTÜ bu açıdan tarihsel döneminde bir ilkti. O dönemin Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi gibi yerler hep dağınık biçimde, tek bir camiada buluşmayan daha çok fakülte bazlı yerleşim birimleri içeriyordu. Kampüs üniversitesi başka bir şey. Çok önemli bir iç etkileşim yaratıyordu. Öğrenciler farklı içerikleri yurtlarda birbirlerine anlatabiliyorlar. Bu iç tartışma ortamı öğrencilerin kendi iç atmosferlerini, bilgi ve tartışma düzlemlerini çok zenginleştirebiliyor. Aynı zamanda 1960’larda birkaç bin kişinin barındığı yurtların olması üniversiteye şöyle bir özellik kazandırıyor: Yurtlar üniversitenin nabzı oluyor. Yurtlardaki bir tartışma, bir fikir yurtların bir ucundan giriyor öbür ucundan çıkıyor. İç etkileşimin güçlü olmasından kaynaklı çok güçlü bir iç atmosfer oluşuyor. O nedenle de 1960’lı yıllardan bu yana ODTÜ bütün öğrenci eylemlerine hep çok kitlesel gelmiştir. O iç etkileşimin gücünü gösteriyor bu.

    “ODTÜ’DE TARİHSEL BİRİKİM DİRENECEK”

    Kitabın adını neden ‘Tarih Direniyor’ koydunuz? ‘ODTÜ Tarih’ ya da ‘ODTÜ’lüler anlatıyor’, ‘Kendi Dillerinden ODTÜ’lülerin Tarihi’ değil de neden ‘Tarih Direniyor?’

    Bu kitap hazırlanırken epeyce düşündüm. Biz basitçe bir tarih mi anlatacağız, bu tarih anlatımı ne işe yarayacak? Çünkü özellikle üniversiteli gençler bilirler. Eskilerin hep dönüp dönüp kendi kahramanlık hikayelerini, öykülerini anlatmaları gençleri bıktırır. Hep aynı şeyleri defalarca abartılı biçimde dinlemek haklı olarak bıktırır. Ben de bu içerikte bir kitap olmasını istemedim. İstedim ki bu kitap günümüze dair bir anlam oluştursun, bir şey ifade etsin. Bugünün Türkiye’sinde olay üniversitelerin artık neredeyse üniversite olmaktan çıkartılması, üniversitenin tasfiye edilmesi, daha medrese sistemi gibi bir yere doğru gitmesi. Bunun ikili bir yönü var. Neolibaralizmin üniversiteleri ticarileştirmesi bunun bir yönü, mevcut iktidarın gerici baskıları da bunun diğer yönü. Öyle olduğu için bugüne bir mesaj vermesi çok önemliydi. Ben de böyle bir şeyi gözettim. ODTÜ’nün tarihinin aslında Türkiye’de modernleşmenin tarihini içeren bir yönü var. ODTÜ, Türkiye’deki burjuva modernleşmesinin genel yönelimi dışında bir hat izliyor. Yani sol ile daha iç içe bir yönelimi var ve bundan karşılıklı bir etkileşim var. O açıdan burjuva modernizminin tıkandığı yerde başka bir mecranın açılabilmesine olanak sağlayan bir yönü var. Bunun kritik olduğunu düşündüm. Başlığın ‘ODTÜ Tarih Direniyor’ olması tarih aslında bugün ki gelişmelere karşı direniyor. Yani ODTÜ’nün tarihsel birikimi bugünki baskılar karşısında bugünki üniversitenin sokulduğu cendereye karşı direniş tohumlarının fazlasını bile içeriyor. Tarih orada direnecek. O tarihsel birikim direnecek. Yani ODTÜ’yü kapatmadan ODTÜ’yü dönüştüremezler.

    Kitaba tepkiler nasıl oldu? Yani en çok ODTÜ’lü okurlardan mı tepki geldi veya ODTÜ’lü olmayanlar da eleştirilerini sundular mı?

    Tepkiler çok canlı ve hoş oldu. Çok fazla yorum aldım. Üniversitelerde yurtlara bir kitap girdi mi 30 kişi o kitabı mutlaka okur, karıştırır. ODTÜ’de de büyük ölçüde bu kitap karıştırıldı, okundu ve epeyce bir geri dönüş aldım. Kitabın okurları birkaç kategoride tek bir kategori yok. Birincisi okulun akademisyenleri, ikincisi öğrenciler, üçüncüsü belki de en büyük kitle mezunlar, dördüncü ve en enteresan kitle ODTÜ’lü olmak isteyen ya da ODTÜ’lü olmak isteyip de olamayan insanlar. Her birinden değişik yorumlar aldım. Akademik camiadan çok olumlu referanslar, önemli geri dönüşler aldım. Kitap beğenilmiş her anlamıyla. Tabi ki kimi eksiklikleri belirtiliyor bu da çok doğal. Yani sonuçta büyük bir kitap olmasına rağmen 60 yılın bütün ayrıntılarını yansıtabilme şansı yok.

    Kimi öğrencilerin ‘Biz kendimizi pek bulamadık’ gibi ya da ‘Ben niye yokum? O niye yok?’ gibi yorumları oldu. Bunun da sonu yok. Yani mecburen bir şey seçeceksin.

    İronik bir şekilde Amerikalıların kurduğu, kurduktan sonra yardım ettiği, kitap gönderdiği, para verdiği bir üniversitenin daha sonra en büyük Amerikan karşıtı eylemlerde yer almalarını, hiçbir zaman Amerikancı olmamalarını neye bağlıyorsunuz?

    Koşullar, dönem ve insan malzemesi iç içe geçince ODTÜ’de özgün bir sentez çıkmış ortaya aslında. 1950 sonları 60 başları bütün dünyada büyük bir özgürlük dalgası yükselmeye başlıyor. ODTÜ’deki akademisyenlerin hepsi dersleri yabancı dilde İngilizce anlatmak zorunda oldukları için de mutlaka Avrupa’da, Amerika’da eğitim görüyorlar. Orada yükselmekte olan 68’i içten kokluyorlar. ODTÜ’nün koşulları da o dönemin üniversitelerine göre iyi koşullar. O nedenle tercih edilen bir yere dönüşüyor ve kendi alanında başarılı akademisyenlerin geldiği ve kurumlaştığı ve bunu çok deneysel ve özgürlükçü bir biçimde yaptıkları, üstlerinde karışanın görüşenin fazla olmayıp kendi yaratıcılıklarıyla ortaya çıkardıkları bir düzenekle ODTÜ oluşuyor. Bunun kendisi o dönemin Türkiye 68’ine doğru ilerleyen süreçte önemli bir değişim yaratıyor.

    “AMERİKAN SİSTEMİNDEN KENDİNE ÖZGÜ BİR SENTEZ YARATIYOR”

    ODTÜ ilk kurulduğu yıllarda Amerikan kolejlerinden gelen öğrencilerin oluşturduğu bir yerdir. Elitist denecekse ODTÜ’nün bu ilk dönemleri için söylenebilir. O dönemde bütün üniversiteler Menderes’e karşı ve kendi yanında bir üniversite istiyor Menderes. Mütevelli heyetini bu amaçla oluşturuyor. Amerikalılardan çok Menderes hükümeti sahipleniyor ve ODTÜ’nün önünü açmak için her şeyi yapıyorlar. Bu birkaç yıl böyle sürüyor. Fakat 27 Mayıs’la beraber 27 Mayısçılar ODTÜ’ye müdahale etmek istiyorlar ve bütün üniversite camiası çok öfkeli ODTÜ’ye karşı o dönemde. Fakat ODTÜ’nün bundan hiç haberi yok. o dönemde üniversite daha yeterince kurumlaşmış değil, birkaç barakadan ibaret, daha kuruluş aşamasında. Turan Fevzioğlu rektör olarak böyle bir ön yargıyla geliyor. Hatta ODTÜ’yü kapatmak gibi bir fikri de var. Ama bakıyor ki hiç de öyle bekledikleri gibi bir şey yok. Gerici, demokrat partiye yakın falan öyle bir atmosfer yok. Ne akademisyenlerde öyle bir atmosfer var ne de öğrencilerde. Bunun üzerine Turan Fevzioğlu önemli bir şey yapıyor. Bir tür Türkiyelileştiriyor. Turan Fevzioğlu’nun kritik iki müdahalesi vardır. Bütün yönetmelikleri, tüzükleri ve benzeri her şeyi müfredatı uyumlulaştırıyor. Aynı zamanda yapılan anayasada ODTÜ yasasının ayrı bir kendi başına geçebilecek bir düzenleme yapıyor. Bunun yanı sıra hazırlık okulunun açılmasına vesile oluyor. Bu da Anadolu’nun birçok lisesinden en iyi öğrencilerin oraya gelebilmesine olanak teşkil ediyor. Yoksa İngilizce bilmeyen öğrenci gelemiyor ki Anadolu’daki ya da Türkiye’nin birçok yerindeki normal liselerin gelme şansı yoktu. Buradan itibaren hem çeşitli liselerdeki öğrenciler geliyorlar hem de bu öğrenciler TİP’in kurulmaya başlandığı, yavaş yavaş öğrenci hareketlerinin oluştuğu, sol dalganın yükselmeye başladığı, Türkiye’nin en özgürlükçü dönemi sayılabilecek olan 60’lı yıllarda dahil oluyorlar üniversiteye. Üniversite bu atmosferin içinde biçimleniyor. Dolayısıyla ODTÜ Amerikan sisteminin bir yorumunu yaparak aslında Türkiyelileştiriyor ve kendine özgü bir sentez yaratıyor. Bu açıdan bir tür evrensel değerleri kendince yorumlayan, içselleştiren bir üniversite oluşumu çıkıyor. Türkiye’deki üniversitelerin hemen hiç birinin buna benzer bir tarihi olmadığı için alttan gelen havanın pek yansımadığı, daha yukarıdan aşağı kurulduğu ya bakanlıklar ya da YÖK ve benzeri gibi şeylerle daha bürokratik oluşum süreçleri oluyor. İçinden geçilen dönemler de çok daha muhafazakar, gerici dönemler olduğu için doğal olarak sonraki ya da o dönemde oluşan üniversiteler o derinliği kazanamamış oluyorlar.

    Melih Gökçek arada bir ODTÜ’deki binalarla ilgili yıkım kararı çıkarıyor, arada bir yol yapacağım, tünel yapacağım falan diyor ve ‘ODTÜ’lüler ve biz’ şeklinde bir tarz oluşuyor. Sanki bir şehrin belediye başkanı değil de bir ordunun komutanı, başka bir ordunun komutanına mesaj verirmiş gibi. Bunun bir psikolojik analizini yapmanız mümkün mü?

    Melih Gökçek varlığını 20 yıl içerisinde Ankara’da sürekli kutuplaşmalar yaratarak oluşturmaya çalıştı. Ana politikası buydu. Çünkü bütün sağ kitleyi bir sol karşısında sürekli kutuplaştırabildiği ölçüde orada var olabiliyordu. ODTÜ’de Ankara’daki o kutuplaşmaların simgelerinden biri oldu. ODTÜ oldum olası daha demokratik solda yer alan bir konumdaydı. Onun için de Melih Gökçek kendi sağ kitlesini kutuplaştırmak, mesaj verebilmek açısından ODTÜ ile o tür gerilimleri hep yarattı. Hep o nedenle elitist dediler, hep zengin, şımarık, solcu çocukların okuduğu bir görüntü oluşturmaya çalıştılar. Ama bu çok tutmuyor çünkü insanlar biliyor ODTÜ’yü. Bunun gibi şeylerin ben ODTÜ açısından gelip geçici şeyler olduğunu düşünüyorum.

    “AKADEMİ DEDİĞİNİZ ŞEY BÜYÜK ÖLÇÜDE GELENEKTİR”

    Mevcut iktidar her alanda yavaş yavaş köklü değişikliklere gidiyor. Nihayetinde nereye varacaklar bilmiyoruz ya da niyetleri ne bilmiyoruz. Ama değiştirmek istedikleri kesin. ODTÜ’ye de doğrudan bir müdahale olma olasılığı var mı?

    Ben yakın dönemde böyle şeyler bekliyorum. Bürokrasiye, bakanlıklara, kamuya kapsamlı müdahaleler bekliyorum. Bunu büyük ölçüde yapacaklar. Belki zamana yayarak belki birkaç büyük hamle içerisinde. Ama bunların üniversitenin o içerdiği mayayı toptan ortadan kaldırabilecek etkiler yaratabileceğini düşünmüyorum. Bu kitabı hazırlarken bizim eski hocalarımızdan Tosun Terzioğlu’yla konuşurken o da benzer bir şey söylemişti. ‘Tarih boyunca bakın bütün üniversitelere hep büyük saldırılar olmuştur. Ama geleneği olan üniversiteler bunları bir şekilde aşmasını bilmiştir.’ Bir şekilde zor zamanlar geçirilir, o olur bu olur ama eninde sonunda bunu alt ederler. Ben ODTÜ açısından da böyle olacağını düşünüyorum. Çünkü akademi dediğiniz şey büyük ölçüde gelenektir. Bir üniversitenin gerçek anlamda oluşup oluşmadığı geleneklerinin oluşup oluşmadığıyla çok doğrudan bağlantılıdır. ODTÜ bunu daha 10. senesinde oluşturmaya başlamıştı ki gerçek anlamda bir üniversite 20, 30 yıldan önce pek oluşmaz. ODTÜ bunu çok erken başarabildi. Dolayısıyla ODTÜ çok güçlü gelenekleri olan bir üniversite. Ben çok kolay bu baskılarla bütün o niteliğin değiştirilebileceği kanısında değilim.

    “GERİCİ RÜZGARIN ETKİSİNDE OLAN KİMİ ÖĞRENCİLER VAR”

    ODTÜ’nün son dönem mezuniyet törenlerinde öğrenciler pankart ve dövizlerle birlikte yürüyorlar. Mesela başörtülü bir kız gayet radikal bir pankartla veya dövizle yürüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    Bu o bilimsel atmosferin içinde yoğrulmaya ilgili. Yani ODTÜ’de mutlaka bu gerici rüzgarın etkisinde olan kimi öğrenciler tabi ki var. Ama bir kısmı açısından inançları var aynı zamanda da bilimsel değerler var. O inançlarıyla o bilimsel değerlere ya da bir kısım yaşanan gerçekliğe tepki göstermek, bu bilimsel değerlere sahip çıkmak çok mümkün olabilir şeyler. Nitekim ODTÜ’de de böyle şeyler yaşanıyor. Yani oraya giren türbanlı bir öğrenci aynı kalamıyor. Bu türbanını çıkarmak gibi bir zorunluluk olmak durumunda değil. İnançlarını taşıyabilir. Ama öbür taraftan yaşanan hayata dair de ona dönük bir takım değer yargılarında değişimler olabilir.

    Suay ABAK/İSTANBUL

  • Kayyum atanan belediyenin kadın emeğine tahammülsüzlüğü: Pazarı yıkıyor

    Kayyum atanan belediyenin kadın emeğine tahammülsüzlüğü: Pazarı yıkıyor

    PİRHA- Akdeniz Belediyesi tarafından kadınların emeğini değerlendirmesi için 2016 yılında açılan “Kadın emeği değerlendirme pazarı”nın, atanan kayyum tarafından yıkılma kararı alındı. Yıkıma karşı direneceklerini belirten kadınlar, belediyenin kararından vazgeçmesini istedi.

    Bir yıl önce, Akdeniz Belediyesi’ne bağlı Kadın Müdürlüğü tarafından 4 yıllık bir çalışmanın ardından açılan “Kadın emeği değerlendirme pazarı”, atanan kayyum sonrası yıkılmayla karşı karşıya.

     “KADIN ARKADAŞLARIMIZDAN BİRİSİ, KANSERİ BURANIN SAYESİNDE YENDİ”

    Kadın emeği değerlendirme pazarında tezgâhı olan Maşallah Nas, kadınların yan yana gelmesine tahammül edilmediğini belirterek şunları ifade etti:

    “Yaklaşık 8 aydır emeğimizi değerlendirmek için Akdeniz belediyesi tarafından açılan pazarda tezgâhımızı açtık. Kayyum atanmasının hemen ardından, zabıta gelip Pazar yerini boşaltmamızı istedi. Burada bulunan kadınlar olarak, birbirimizle dayanışarak emeğimizi değerlendiriyoruz. Aynı zamanda kadınlar, yan yana gelerek sorunlarını gideriyorlar. Kadın arkadaşlarımızdan birisi, kanseri buranın sayesinde yendi.”

    “BİZLER YIKIMA KARŞI DİRENECEĞİZ”  

    “Şimdi ise zabıtalar sözlü olarak gelip, belediyenin yaptığı bir alanı, imara aykırı deyip Pazar alanını boşaltmak istiyor” diyen Maşallah Nas şunları söyledi:

    “Tezgâhlarımızı boşaltmadığımız takdirde, polis zoruyla boşaltacaklar. Pazarda bulunan kadınlar olarak, girişimlerde bulunduk ancak sonuç almadık. Bir hafta önce AKP il binasında konuya ilişkin bir toplantının yapıldığını ve dönemin bakanlarından Zafer Çağlayan’ın da hazır bulunduğu toplantıda, yıkımın olmayacağının söylenmesine rağmen, belediye yıkım kararı çıkardı. Bizler yıkıma karşı direneceğiz.”

    Akdeniz Belediyesi’ne kayyum atanmasının ardından, kadın çalışmalarına dönük bir tahammülsüzlüğün olduğunu belirten Maşallah Nas, “Kadın emeğinin ortaya çıkardığı güzel sonuçları, kadınlara çok gördüler. Polis ve zabıta zoruna karşı, birlik olursak sonuç alabiliriz” dedi.

    Diren KESER/MERSİN

  • Saçılık’tan KESK ve DİSK’e: KHK’ler ekmeğimize göz koymaktır, niçin sokağa çıkmıyorsunuz?-VİDEO

    Saçılık’tan KESK ve DİSK’e: KHK’ler ekmeğimize göz koymaktır, niçin sokağa çıkmıyorsunuz?-VİDEO

    PİRHA – Ankara’da Yüksel Caddesi direnişçilerinden Veli Saçılık, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın cezaevinde devam ettirdikleri açlık grevini ve dışarıda sürdürülen eylemleri PİRHA’ya değerlendirdi. Saçılık, sadece yasalarda yer alan haklarını istediklerini hükümetin de kendilerine gözaltı, sopa ve işkenceyle karşılık verdiğini söyledi. Ayrıca Saçılık, KSK’e, DİSK’e ve  demokratik kitle örgütlerine de OHAL’e karşı çıkmaları için çağrıda bulundu.

    Haberin Videosu

    Yüksel Caddesi direnişçilerinden Veli Saçılık, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda sosyolog olarak çalışırken KHK ile işinden ihraç edildi. Direnişe cezaevinde açlık greviyle devam eden eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile birlikte başlayan Saçılık, sayısız kez gözaltına alındı. Saçılık Yüksel Caddesi’ndeki direnişlerini ve Nuriye ile Semih’in kritik aşamada sürdürdükleri açlık grevini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “NURİYE VE SEMİH’İN SESİ OLACAĞIZ”

    Direnişlerinin açlık greviyle endeksli olduğunu belirten Saçılık, kanun ve yasalarda yer alan haklarını istediklerini, hükümetin de kendilerine gözaltı, sopa ve işkenceyle karşılık verdiğini kaydetti.

    Direnişin bu kadar sürmemesi gerektiğini söyleyen Saçılık, “Bu kadar haklı ve meşru bir direniş toplumda karşılığını bulmalıydı. Aslında bir ölçüde buldu ama kitleselleşme konusunda bazı problemlerimiz oldu” dedi. Hükümetin ‘yiyorlar’ tarzındaki yalanlarına rağmen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın kritik aşamada olduklarını ve şu anda hastanede açlık grevine devam ettiklerini ifade eden Saçılık, Nuriye ve Semih’in sesi olacaklarını, onlar için ve kendi işleri için direneceklerini kaydetti.

    “ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ VE İŞİMİZİ İSTİYORUZ”

    Saçılık, eylemlerinin ne zaman biteceğine ilişkin şunları söyledi:

    “Ne zaman Nuriye ve Semih açlık grevini kendi iradeleriyle bitirirlerse o zaman direnişimiz biter. Ancak bu direnişin burada bitmesi önemli değildir. Neticede ülkede OHAL var, KHK’ler var. Gün be gün herkes yeniden işinden atılıyor. Buna karşı bizim eylemimiz her alanda ve her şekilde sürecektir. Yani bu eylemin şeklen bitmesi gelecekteki eylemlerimizi tamamen bitireceğimiz anlamına gelmez. Biz özgürlük ve demokrasi istiyoruz. İşimizi istiyoruz. Bunu alana kadar da mutlaka eylemlerimiz sürecektir.”

    “KESK TARİHSEL BİR DİRENİŞ SERGİLEYEMEDİ”

    KESK ve DİSK kitle örgütlerinin genel anlamda OHAL ve KHK’ye tepki verme anlamında problemli davrandıklarını söyleyen Saçılık, şunları belirtti:

    “Daha geçen gün 500 KESK’li ve 1000’e yakın DİSK’li işlerinden ihraç edildi. Ama buna karşı ne bir basın açıklaması ne de bir direniş göremedik. Tarihsel bir saldırı var diye tespit etmişti KESK, ama tarihsel bir direniş sergileyemedi. Bu günden sonra sergileyebilir mi bilmiyorum. Ama bunun böyle gitmeyeceği kesin. Çünkü her an yeni KHK’ler çıkacak ve her an yeni arkadaşlarımız işlerinden ihraç edilecekler. Biz bu OHAL terörünü, bu baskıyı, bu şiddeti kabul etmiyoruz.”

    DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRI YAPTI

    Demokratik kitle örgütlerinin de OHAL baskısını ve terörünü kabul etmemeleri gerektiğinin altını çizen Sosyolog Veli Saçılık, “Ben tekrardan KESK’e, DİSK’e, TMMOB’a bütün demokratik kitle örgütlerine çağrı yapıyorum. OHAL hepimize yönlendirilmiş bir saldırıdır. KHK’ler bizim işimize, ekmeğimize göz koymaktır. Buna karşı biz mücadele etmeliyiz. Sadece Yüksel’de değil, Yüksel’e niçin gelmiyorsunuz sorusu değil, ‘Niçin sokağa çıkmıyorsunuz? Niçin bu OHAL’e karşı yaratıcı ve dirençli fiili ve meşru mücadeleyi sergilemiyorsunuz?’ diye soruyorum. Herkes de bunu mutlaka kendisine sormalı.” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘Dersim’i ve Dersim halkını yalnız bırakmayalım’-VİDEO

    ‘Dersim’i ve Dersim halkını yalnız bırakmayalım’-VİDEO

    PİRHA- “Festival halkındır halkın kalacak, OHAL ve Barajlara Hayır” şiarıyla gerçekleştirilmek istenen Munzur Doğa ve Kültür Festivali’ni 17’ncisi Tunceli Valiliği’nin yasaklanmasının ardından, ilçelerde yapılması planlanan etkinlikler de yasaklandı. Yasaklara tepki gösteren Mersin Dersimliler Derneği Başkanı Hasan Tanrıkut ve Pir Kazım Açıktepe, herkesi Dersim’e sahip çıkmaya çağırdı.

    “FESTİVAL İLE İNSANLAR KÜLTÜRÜNE, İNANCINA VE DOĞASINA SAHİP ÇIKIYOR”

    Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nin 17’ncisi Tunceli Valiliği OHAL gerekçe gösterilerek yasaklandı. Yasaklamaya tepki gösteren Mersin Dersimliler Derneği Başkanı Hasan Tanrıkut, “Tunceli Valiliği festivali yasaklayarak Dersim halkını baskı altına alma, sindirme ve “terbiye etmek” istiyor diyerek şunları ifade etti:

    “Munzur Doğa ve Kültür Festivali Dersim halkı için çok önemli. 90’lı yıllarda köylerin boşaltılması, yakılması, bir bütün Dersim coğrafyasının insansızlaştırılmasına karşı bir ihtiyaç olarak gündeme geldi. Festival, bölgenin tekrar hareketlendirilmesi, insanların kültürüne, inancına ve doğasına sahip çıkması amacıyla gerçekleştirildi. Devlet bundan rahatsız oldu ve OHAL’i bahane ederek yasakladı.”

    Yasaklara karşı insanların Dersim’e gideceklerini, kültürüne, doğasına sahip çıkacaklarını belirten Tanrıkut, “Bizler Mersin Dersimliler Derneği ve Dersim dostları olarak Dersim’de olacağız ve Tunceli Valiliği’nin keyfi uygulamasını boşa çıkaracağız. Dersim’i ve Dersim halkını yalnız bırakmayalım” dedi.

    “İNSANLAR DERSİM’E KARDEŞLİK TÜRKÜLERİYLE, SAZLARIYLA, SÖZLERİYLE, GİDİYORLAR”

    Pir Kazım Açıktepe ise, 16 yılı geride bırakan festival boyunca herhangi bir sorun yaşanmadığını belirterek şunları kaydetti:

    “İnsanlar Dersim’e giderken kardeşlik türküleriyle, sazları, sözleriyle, birliği, dayanışmayı, kardeşliği dile getirmek için gidiyorlardı. Devletin festivali yasaklamasını anlamak mümkün değil. Alevilerin yoğun yaşadığı bir kent olan Dersim yüzyıllardır asimilasyonla karşı karşıya ve bugün de bu asimilasyoncu politikalar devam ediyor. Çünkü deyişlere, saza, söze tahammülleri yok.

    “Dersimliler olarak yüzyıllardır bu zihniyete boyun eğmedik bundan sonrada eğmeyeceğiz” diyen Pir Açıktepe “Belki eski kalabalıklar olmayabilir. Ancak, bizler bu festivali kutlayacağız. Çünkü bu festivalle, ziyaretlerimizle dar-didar olup çıralarımızı yakıyorduk. Devlet artık bu zihniyetinden vazgeçmesi ve insanları insan olarak görmesi gerekiyor” dedi.

    Diren Keser/MERSİN

  • ‘Çorum Generali’ Bayram Ardık’ın gözünden Çorum katliamı ve direnişi!-VİDEO

    ‘Çorum Generali’ Bayram Ardık’ın gözünden Çorum katliamı ve direnişi!-VİDEO

    PİRHA-Çorum Katliamı’nın canlı tanığı olan ve tehlikeyi görerek ailesini kurtarmaya giden Bayram Ardık, o dönem yaşanan çatışmaları ve saldırılar karşısındaki direnişi PİRHA’ya anlattı. “Çorum anti-faşist halk direnişidir” diyen Ardık, katliama karşı direnişin zorunluydu, yoksa ölürdük” ifadesini kullanıyor. Çorum Katliamı sırasında direnişe katılarak halkı savunduğunu söyleyen Ardık, onlarca insanın üzerine benzin dökülerek ve fırınlarda yakıldığını, hastaneler basılarak yaralıların katledildini hatırlatıyor. 

    Haberin Videosu

    28 Mayıs 1980 günü ırkçı-faşist saldırılarda “Kana Kan İntikam” haykırışlarıyla başlayan Çorum Katliamı 10 Temmuz 1980’e kadar yaklaşık 1.5 ay devam etti. Saldırılarda 57 Alevi yurttaş katledilirken, 300’e yakın yurttaş yaralandı. Çatışmalardan dolayı ev ve işyerleri tahrip edilen Aleviler şehri terk etmek zorunda kaldı. Dönemin kanalı TRT ise “Çorum’da Alaaddin Cami’sine patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı” asılsız haberi ile Alevileri işaret ederek, katliamı meşrulaştırmaya çalışmıştı.

    Çorum Katliamı’nın canlı tanığı olan ve tehlikeyi görerek ailesini kurtarmaya gelen Bayram Ardık, o dönem yaşanan çatışmaları ve saldırılar karşısındaki direnişi PİRHA‘ya anlattı.

    Bayram Ardık katliamda askerdir. Haberlerden yaşanan çatışmaları duyar ve yönünü Çorum’a çevirir. Saldırıların ilk başından beri ailesi ve mahallesini korumaktan hiç çekinmez. Saldırıların artacağını ve katliamla yüzyüze kalacaklarını farkettiklerinde tek kurtuluşun direnmek olduğunu görür ve barikat kurulur. Saldırılar, tekbirler, hunharca katledilenler, yakılan ev ve işyerleri. Katliamcıların püskürtülmesinde direnen Ardık, halkın da dediği gibi artık “Çorum Generali”dir.

    İşte Bayram Ardık’ın gözünden Çorum Katliamı ve direniş.

    ÇORUM ANTİ-FAŞİST HALK DİRENİŞİDİR

    Bayram Ardık öncelikle katliam öncesindeki Çorum’un siyasal dengelerini, o günün Türkiye’sini ve yaşatılmak istenen katliama karşı adım adım gelişen direnişe değiniyor.

    Çorum katliam girişimi ve olayları olarak lanse edilen sorunun ana tespiti ve en doğru bakışı antifaşist halk direnişidir. Bunu söylememizin en önemli nedeni Maraş ve diğer illerdeki katliam girişimlerine karşılık devrimcilerin Çorum’un demografik yapısından kaynaklı böyle bir katliam girişiminin olabileceğinin tespitini düşünerek hazırlık yapmış olması katliam girişimine karşı direnişi doğuran ana meseledir. Çorum kısmen Karadeniz ve İç Anadolu’da yer alan biri ildir. Alevi nüfusunun Sünni nufusuna göre yoğunluğunun yüzde 35 olmasından dolayı dikkat çeker. Kürtler, Çerkesler ve değişik halkların yaşadığı bir yerdir. Yavuz Sultan döneminde de büyük tesikat ve mecburi iskanlar yapılmıştır. Aleviler Çorum’da Kale mahallesi, Milönü ve Bahçelievler çevresinde yoğunlaşmıştır. Alevilerin ekonomide de şu veya bu şekilde söz sahibi olmaları katliam için bir işarettir. Devrimci geleneğin köklü olduğu bir geleneğe dayanması da ayrıca bir gerekçedir. Devrimciler orada halkın sorunları ile ilgili önemli eylemler yapmışlardır. Bende 1969 yılında ortaokul öğrencisi iken Çorum Devrimci Kültür Derneği üyesiydim. Haşhaş mitingi diye bilinen ve Çorum’da halkın ve köylülerin yoğun katılımı ile gerçekleştiği bu miting önemli şeyler doğurmuştu. Alpagut olayları diye bilinen kamu kuruluşu Alpagut Dodurga Kömür İşletmesi’nde toplu iş sözleşmesinin tıkanmasına karşılık işçilerin işletmeye el koyup kendilerinin çalıştırmasıyla kâra geçildiğini ispatlamışlardır. Üretim ve yönetimde de söz sahibi oldukları zaman paylaşımcı sonuçların çıkabileceğini ispat ettikleri önemli bir olaydır. Bir Paris Komünü deneyi gibi üretim ve yönetime sahip olunması canlılığın yaşandığı bir ildir Çorum. Bütün bunları biraraya getirince demografik yapısında da Alevi nüfusunun yüzde 35’lik oranının aydın, eğitimli yanlarının da dikkate alınması saldırı gerekçesine dönüşmüştür

    “ALEVİ MAHALLELERİ, FAŞİSTLER TARAFINDAN SERİ ATEŞ ALTINDAYDI”

    Katliama karşı direnişin zorunluluğuna değinen Ardık “Direniş mecburdu yoksa ölürdük” diyerek şu ifadeleri kullanıyor.

    Maraş’taki o katliamda savunmasız durumda yakalanan insanların yaşadığı o vahşete karşılık Kürt Hareketinde yaygın olan bir söz vardır. Denir ki; Birileri isot tarlanıza girmiş ise onlara karşı mücadele etme direnme ruhu da ortaya çıkar! O ruh ki bütün kazanımların sağlanmasına ışık tutmuş bir ruhtur. Maraş örneğindeki bir katliamı yaşamak istemeyen ve bundan ders çıkaran insanlar mal, can ve namuslarını korumak için ellerinde olan silah ve değişik savunma araçlarıyla barikat kurarak faşistlerin ve devletin saldırılarını püskürtüler. Maraş benzeri bir katliamın olmasını önlediler. Çorum’da ölenlerin çoğu faşist ve gericilerdir. Halkı kışkırtan ve camilerde Kızılbaşların propagandası yapan gerici çetelerdir. Bizzat silahlarıyla Alevilerin ve demokratların yaşadığı mahallelere saldıran faşişt grupların yaşadığı kayıplardır. Barikatlarda yapılan savunma saldıranların kayıp vermesine yol açtı. Onun dışında Aleviler içinde iki devrimci vardır. Diğer öldürülenler masum, kendi halinde ve faşistlerin yoğun olduğu yerlerde gezerken tanınıp katledilmişlerdir. İyi bir savunma, iyi bir antifaşist taktikleri yaşanmıştır. Benim o dönemde Sosyalist Gençlik Birliği üyesi olan yeğenim Selahattin Ardık köyüne giderken faşistler tarafından araçtan indirilip öldürülmüştür. Yine tıp fakültesi öğrencisi Süleyman Atlas polis aracıyla yaralanmış, panzer içerisinde öldürülmüştür. Bunlar dışındakiler halktan kadın, erkek ve 6o yaş üstü insanlardır. Ki bunlarda vücutlarına da tecavüz edilip fırında yakılarak vahşetle katledilmiştir” diye belirtti.

    “DEVLET OLMAKSIZIN HİÇBİR FAŞİST SALDIRI GERÇEKLEŞMEZ”

    Ardık yaşadığı tecrübeden ve devletin ana karakterinden çıkardığı sonuçlardan hareketle Alevi toplumunun bu katliamlardan doğru sonuçlar çıkarması gerektiğini belirtiyor. “Bu önümüzdeki süreç için Çorum’daki antifaşist halk direnişi bize şöyle bir ders vermeli. Bu ülke demokratik bir hale getirilinceye kadar ırkçı, Müslüman ve Sünni karakterli devlet yapısı ve onların destekleyeceği faşist güruhların her an bir katliam yapma karakterleri vardır” ifadelerinde sonra “Bunu düşünerek her zaman tetikte olmak lazım. Bu şöyle anlaşılmamalıdır; bu mezhep, inanç düşmanlığından kaynaklı bir hoşgörüsüzlük değildir. Devletin göz yumması, desteklemesi ya da toleransı olmayan hiçbir faşist saldırının olması mümkün değildir. Bu da devletin örgütlenme sisteminden kaynaklıdır. Onun için Türkiye’de devletin bu katliamlardan beslendiği unutulmamalıdır. Bunun için düşüncede de olsa hazırlıklı olmak ve mücadele edilmesi dersini çıkarmak zorundayız” değerlendirmesinde bulundu.

    “DİRENİŞE KATILDIM, HALKIMI SAVUNDUM”

    Çorum katliamında saldırıların dozunun en yüksek olduğu dönemde direnişe katılan ve yaşananlara birebir tanık olan Ardık, “Ben Çorum olaylarına son 10 gün ve o büyük Cuma saldırısında katıldım. O zaman Çorum’da değildim. Orada mücadele arkadaşlarım ve ailem vardı. Televizyonlardan, haberlerden katliam girişimlerini ve barikatların olduğunu duyunca artık Çorum’dan uzak kalamazdım. O zaman askerdeydim ve bir biçimde fırsat bularak ailemin, arkadaşlarımın ve doğduğum şehrin ne durumda olduğunu görmek için gittim. Son 10 günlük yöresel çatışmaların, faşistlerin ve polislerin panzerlerle barikatlara kadar gelmeleri, sokağa çıkma yasağının ilan edilmesi ile demokratların tutuklanması ve faşist çetelere saldırı alanının açılması planlı, programlıydı” ifadesinde bulundu.

    “CUMA NAMAZINDAN SONRA BÜYÜK SALDIRI BAŞLADI”

    Katliam ve çatışmalar öncesi yaşanan gelişmelerin aslında bir nevi kendisini adım adım hissettirdiğini ve bunun da farkında olduklarını dile getiren Ardık, “Olaylar başlamadan önce Çorum Emniyet Müdürü Rafet Üçerli’nin vali olarak atanması, emniyette değişikler yapılması ve polis teşkilatında faşistlerin kurduğu POL 1 örgütünün yoğun olarak çatışma bölgelerinde olması tesadüf değildi. Bu çatışmalarda bu örgütlenmeden polislerin öldürüldüğü söyleniyordu. Bu açıkça gösteriyor ki faşistler ve devlet kurumları birlikte planlayarak katliam girişimini yaşattılar. Ben Cuma saldırısı da dahil olmak üzere son 10 günde bulundum. Son 10 günde çatışmanın en yoğun olduğu Köpeklik Bağları ve Aşıklar Tepesi faşistlerin yoğun olarak bulunduğu mahalle hattıydı. Ondan sonra oraya Yeşil Hat denmeye başladı. O hat sigorta hastanesinin olduğu bir bölgedir. O bölgede son Cuma günü 7-8 yerde binalar üzerinden uzun namlulu silahlarla Aleviler ve demokratların yaşadığı mahallelere korkunç seri ateşler edilmeye başlandı. Bir önceki çatışmalar yerlerinde Alevilerin boşaltmak zorunda kaldığı evleri ve dükkanları yağmalayıp yaktıkları bilinen şeylerdi. Son Cuma günü uzun namlulu silahlarla büyük bir saldırı başlatıldı. Ateş edilen bahçe ve binaların çevresinde yüzlerce insanın kafaları gözüküyordu. Eğer halkın, devrimciler ve demokratların direniş ve silahlı karşı koyuşu olmasaydı faşistler topluca Kale, Milönü ve Bahçelievler mahallelerine girip sokakta yakaladıkları insanlara Maraş örneğindeki gibi vahşetleri yapmaları mümkündü. Fakat 1.5 saat süren ve çatışmada barikatları aşamayacaklarını anladıklarında araya asker girdi. Silahlı çeteler ve güruhlar anında kayboldu” diye belirtti.

    “YEŞİL HAT İLE HEDEFLEDİKLERİ ALEVİLERİ ORTADAN KALDIRMAKTI”

    Yeşil Hat adı ile anılan hattın esas olarak Alevilerin tümden katledilecek olan yerleşim yerleri olduğunu belirten Ardık;
    O büyük karşı koyuştan sonra bir daha Çorum’da saldırı gerçekleşemedi. Yavaş yavaş sönümlendi gitti. Cuma çatışmasının yaşandığı Yeşil Hat denilen yerde bulunan Aleviler evlerini satarak daha gerilere gitmek zorunda kaldı. Kısmen yıllarca halk arasında bir şey olabilir tedirginliği sürdü. Sünnilerin ağırlıkta olduğu bölgelerdeki aileler katliama uğramamak için ne bulduysa Kale, Milönü ve Bahçelievler mahallelerine sığınmak zorunda kaldı. Evlerine dönemediler ve ucuza sattılar. Ucuza da ev kapatmak isteyen emlakçılar büyük vurgunlar yaptı” dedi.

    “EVLER YAKILIYOR, HALK BODRUMDA VE DİRENİŞ BÜYÜYOR”

    Cuma günü camilerden çağrı yapıldıktan sonra saldırıların yoğunlaştığını ve kesin olarak katliamın başarıya ulaşması için tüm silahlı güçlerin Alevi mahallelerine yöneldiğini söyleyen Ardık, “Cuma saldırısından önceki gece ve gündüz bazı yörelerde kısmen silah sesleri geliyordu. Sabah 11 civarında yoğun silah atışları başlamıştı. Bende hemen oraya Aşıklar Tepesi’ne doğru koştum. Faşistler yukarıda konumlanmışlardı. Elime bir silah geçti, siper aldım ve gördüklerime ateş ettim. İleride Alevilere ait olan bir ev ve arabayı benzin dökerek yakmaya çalışıyorlardı ve benim ateş etmemle kaçıp vazgeçtiler. 1.5 saatlik çatışmadan sonra faşistlerdeki silah sesi kesilmişti. Arkama baktığımda askerler boydan boya tek sıra Alevi mahallerini sarmıştı. Ben sakin bir şekilde döndüm ve askerlerin arasından sıyrıldım. Geri dönünce halkın büyük bölümü içerilere kaçmıştı. Evlerinin bodrum katına giren insanlar, askerleri ve beni görünce dışarı çıktılar. Bizlere sarılıp kucaklayanlar ve ağlayanlar oldu. Artık saldırının olup olmayacağını bilmiyorduk ama saldırı artık püskürtülmüştü. Oradaki çatışmalar ve direnişi insanlar birbirine anlatarak kısa zamanda bütün şehre yayılmıştı. Direniş gösterilmiş olması insanların belleklerine yerleşmişti” diye vurguladı.

    “FAŞİSTLER HASTANEDE KAN ŞİŞESİNİ KIRIYOR VE ALEVİ GENCİ KATLEDİLİYOR”
    Ardık, onlarca insan üzerine benzin dökülerek ve fırınlarda yakılarak katledildi, hastaneler basılarak yaralılar katledildi cümlelerini kullanıyor.

    Ardık, “Benim de yeğenim olan Selahattin Ardık kamyon ile köyüne giderken köylüler tarafından durduruluyor. ‘Bu Kürt ve Alevi, bunlardan biri ölmeyecek mi’ denilerek vuruluyor. Fakat ölmüyor ve tekrardan kamyona binerek hastaneye gidiyor. Hastane o dönem faşistlerin karargahı olarak işliyor ve abluka altında tutuluyor. Haber veriliyor babası geliyor. Doktor acil kan bulunması gerektiğini yoksa öleceğini söylüyor. Babası kanı bulup hastaneye getirirken faşistler tarafından tanınıyor ve ‘Bu Kürt Cemal. Bunun oğlu yaralı’ denilerek elindeki kan şişesini alıp kırıyorlar. 18 yaşındaki o genç kan kaybıyla ölüyor. Böyle bir vahşet yaşandı” dedi.

    KATLİAM KARŞISINDA DİRENİŞİ ÖRGÜTLEYELİM
    Katliamların Alevi toplumunda artık güçlü bir örgütlülüğe çevrilmesi gerektiği ve bu tehlikenin her şekilde var olacağını söylen Ardık son olarak Alevi toplumuna çağrıda bulunarak, şunları kaydetti:

    Bütün muhaliflere yani; devletin Türk ırkçılığı, Müslümanlığı, Sünniliği hatta zaman zaman siyasi iktidarların değişikliğine göre tarikatları kullanmakta olan bir devletle karşı karşıyayız. Bunlar devletin her imkanından yararlanıyorlar. Bunun getirdiği Alevilerin ekonomiden pay almasını önleme, ötekileştirme, yok sayma ve ideolojik-politik hattının kaynağı da budur. Her zaman böyle bir tehlikeyle karşı karşıyalar. Bu topraklar Aleviler, Kürtler, Çerkesler ve ötekileştirilen herkesin vatanıdır. Bu ülkeyi demokratikleştirme için de mücadele etmeleri gerekir. Irkçılıktan, mezhepçi yaklaşım ve nefretten uzak durmalılar. Kendi inanç özgürlüğüne devletin de dahil olmak üzere kimsenin müdahaleci ve engelleyici olmayacağı bir ülke için mücadele etmeleri gerekir. Çorum, Maraş gibi direnişlerin, mücadelelerin güçlü bir örgütlenmeye kanalize edebilmek en önemli görevdir.”

    Ersin ÖZGÜL/ANTALYA