PİRHA- Eğitim Sen, “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu” raporunu açıkladı. Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, “2024/’25 eğitim öğretim yılının birinci yarıyılı, geçmişten günümüzde varlığını sürdüren yapısal sorunlara çözüm üretilmediği bir dönem olmuştur” dedi. Irmak, çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanmadığını da kaydetti.
Eğitim Sen, “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu” raporunu açıklamak üzere, basın toplantısı düzenledi. Sendika genel merkezinde yapılan açıklamayı Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.
“SORUNLARA ÇÖZÜM ÜRETİLMEDİĞİ BİR DÖNEM OLMUŞTUR”
“2024/’25 eğitim öğretim yılının birinci yarıyılı, geçmişten günümüzde varlığını sürdüren yapısal sorunlara çözüm üretilmediği bir dönem olmuştur” Kemal Irmak, “Eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamaları artarak devam etmiştir. 2024/’25 eğitim öğretim yılının ilk yarısında yıllardır çözüm bekleyen okulların fiziki altyapı ve donanım eksiklikleri giderilmemiş, kalabalık sınıflar, ikili öğretim ve taşımalı eğitimden kaynaklı sorunlara çözüm üretmek yerine alınan kararlarla yeni mağduriyetler yaratılmıştır. Özellikle deprem bölgelerinde okul binalarının yeniden inşası ve güçlendirilmesi çalışmaları yetersizdir. Kalabalık sınıflar ve eksik derslikler, öğrencilerin sağlıklı bir eğitim ortamına erişimini zorlaştırmıştır” dedi.
Kız çocukların eğitime erişim hakkının engellendiğine de işaret eden Irmak, “2024/’25 eğitim-öğretim yılı başında ‘tasarruf tedbirleri’ kapsamında taşımalı eğitimden yararlanan bir milyonu aşkın öğrencinin yüzde 30’una denk gelen sayıda öğrenci taşımalı eğitim kapsamından çıkarılmış, bazı bölgelerde servisler tamamen kaldırılmıştır. Bu durum başta kız çocukları olmak üzere, çok sayıda öğrencinin eğitime erişim hakkının bizzat devlet eliyle engellenmesi anlamına gelmiştir. 2024/’25 eğitim öğretim yılının ilk yarısı aynı zamanda bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizliklerin derinleştiği, çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamadığı, eğitime erişimde yaşanan sorunlara çözüm üretilmediği ve anadilinde eğitim gibi en temel sorunların varlığını sürdürdüğü bir dönem olmuştur” diye belirtti.
“EĞİTİM DIŞINA İTİLEN ÇOCUK SAYISI SON ÜÇ YILIN EN YÜKSEK SEVİYESİNDE”
Eğitim dışına itilen çocuk sayısı son üç yılın en yüksek seviyesinde olduğunun altını çizen Irmak, kız çocuklarının eğitim haklarına yönelik müdahalelerin sürmekte olduğunu belirten Irmak şunları söyledi:
“Son yıllarda özellikle eğitime erişim başta olmak üzere çocukların en temel haklarından yararlanma oranlarında keskin bir düşüş gözlemlenmektedir.
Türkiye’de, özellikle kırsal bölgelerde kız çocuklarının okullaşma oranları, erkek çocuklarına kıyasla daha düşüktür. Bu durum, geleneksel toplumsal normların, ekonomik faktörlerin ve ailelerin kız çocuklarını eğitime teşvik etme konusundaki isteksizliklerinin bir sonucudur. Erken yaşta evlilikler, kız çocuklarının eğitimlerini yarıda bırakmalarına neden olan önemli bir toplumsal sorundur. Bu durum, eğitimsiz kadınların yaşam boyu süren sosyoekonomik dezavantajlarla karşılaşmasına yol açmaktadır.”
“OKULLARDA YAŞANAN DİNSELLEŞME UYGULAMALARI SÜRMÜŞTÜR”
2024/’25 eğitim-öğretim yılının ilk yarıyılında eğitimde dinselleşme pratikleri hız kazandığını belirten Irmak, “Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli tarikat ve cemaatlerin ülke çapında, çocukların kişilik ve karakterinin büyük ölçüde şekillendiği 4-6 yaş gurubuna yönelik olarak Kur’an kursları faaliyetlerini artırarak sürdürmektedir. Okul öncesi eğitimde din eğitimi verilmesi hem pedagojik hem de yasal mevzuat bakımından son derece yanlış ve tartışmalı bir uygulamadır” diye konuştu.
“EĞİTİMDE TİCARİLEŞME SONUCUNDA OKUL MASRAFLARI ARTMIŞTIR”
Eğitimin ticarileşmesi sonucunda okul masraflarının arttığını ifade eden Irmak, “2024/’25 eğitim öğretim yılının ilk yarısında bir okul çantasını doldurmanın toplam maliyeti, öğrencinin sınıf seviyesine ve ihtiyaçlarına bağlı olarak değişmiştir. Eğitim masraflarındaki artışlar, özellikle düşük gelirli ailelerin çocuklarının eğitime erişim imkânlarını ciddi anlamda tehdit etmiştir. Birçok aile, yaşanan hayat pahalılığı nedeniyle çocuklarının en temel okul ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmiştir” dedi.
“YENİ MÜFREDAT SORUNLARI BERABERİNDE GETİRMİŞTİR”
“2024/’25 eğitim-öğretim yılı itibarıyla “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında yeni müfredat 1., 5. ve 9. sınıflarda ilk kez kademeli olarak uygulanmaya başlanmıştır” diyen Irmak, açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Müfredatta yapılan değişiklikler incelendiğinde, özellikle bilimsel gerçeklerden uzak, ideolojik eğilimlerle şekillenmiş ve öğrencilerin öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyen bazı yanlış ve yanıltıcı bilgiler karşımıza çıkmaktadır. Yeni müfredatın içeriğinde, milliyetçi ve dini referansların arttığı, bilimsel ve laik eğitim anlayışından uzaklaşıldığı görülmektedir.”
“MESEM’LER ÖĞRENCİLERİN CAN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDİYOR”
Bugüne kadar MESEM kapsamında olan 12 çocuğun iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini hatırlatan Irmak, “Çocukların ucuz iş gücü olarak kullanılarak kamu kaynaklarının sermayedarlara aktarılmasının bir yolu şeklinde tasarlanan MESEM’ler uygulamanın başladığı günden bu yana çocukları çarklarında acımasızca öğüten bir sistem haline gelmiştir. Yaşanan can kayıpları, kazalar ve hastalıklar MESEM programını ve bu program kapsamındaki iş yerlerinin denetlenmesi gerektiğini göstermektedir” diye kaydetti.
“ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ KANUNU (ÖMK) TÜM ELEŞTİRİLERE RAĞMEN YASALAŞMIŞTIR”
Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) düzenlemesinin bütün itirazlara rağmen TBMM’de yasalaşarak yürürlüğe girdiğini belirten Kemal Irmak, “ÖMK’nin en tehlikeli düzenlemelerinden birisi olan Öğretmen Akademisi ile öğretmenlerin iktidarın siyasal çizgisinde yetiştirilmesi ve ideolojik olarak şekillendirilmesi hedeflenmiştir” diye konuştu.
PİRHA –Öğrenci Veli Derneği Başkanı Ömer Yılmaz, eğitimdeki dinci dayatmayı değerlendirdi. Yılmaz, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne yönelik muhalefetin kitlesel ve etkili eylemler yapması gerektiğini belirterek, “iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor” dedi.
Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.
Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.
İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.
Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.
Laik, demokratik, parasız bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.
Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Genel Başkanı Ömer Yılmaz ile konuştuk.
“İKTİDARIN AMAÇLADIĞI ŞEY KARMALIĞA OKULLARDA SON VERMEK”
PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?
ÖMER YILMAZ: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin hayata geçirileceği günün çok çok öncesinde Öğrenci Veli Derneği olarak bizler şerh koymuştuk. Çünkü öncesinde yapılan uygulamalar, yani ÇEDES projesi, zorunlu din dersleri yanında zorunlu seçmeli din derslerinin hayata geçirilmesi, okul öncesi 4-6 yaş çocuklarının Diyanet’in kurumlarında, özellikle de camilerin altında Kur’an kursları adı altında anaokullarında eğitim görmesi vesaire… Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir sürü dinsel uygulamalar yapıldı. MEB aslında 2012-2013 yılında 4+4+4 sistemini hayata geçirdiğinde, okulların imam hatipleştirilmesiyle başlayan ve sonrasında tüm müfredatın daha da dinsel içeriklerle bezenmesini sağlayacak bu değerler eğitimini de kapsayacak şekilde son süreçte Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda olduğu gibi daha muhafazakar, 1000 yıl öncesinin anlayışını bugüne taşıyan, hatta sadece belli bir inancın kolunun çocuklara dayatıldığı bir çaba içerisindeydi. Bunu da müfredatla tüm okullarda çocuklara anlatıp bu anlayışla Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni hayata geçirmek istedi. Ancak biz bunu kabul etmedik ve ‘bu müfredatı yapamazsınız’ dedik. Böyle bir müfredatın okullardaki karmalığa karşı olup, eşitlik anlayışını bozacağını, kamusal alanın bu anlayışa terk edilemeyeceğini belirtmiştik. Dolayısıyla buna rağmen Milli Eğitim Bakanlığı bu müfredatı ‘Ben yaptım, ben bilirim’ şeklinde oldu bittiye getirerek 1, 5 ve 9. sınıflarda bu yıl hayata geçirdi.
‘Değerler eğitimi’ dedikleri değerleri, derslerin içerisine serpiştirerek her bir dersi bir değerle ilişkilendirerek; daha çok dinsel, inançsal değerlerin veya bir ayet ya da sureyi dersin içerisinde konuyla ilişkilendirerek daha dinsel içeriklerle dersi anlatmak… Bugün de bu uygulamaları zaten görebiliyoruz. Matematikte, fizikte dinsel değerlere atıfta bulunuluyor. Şekil, mekan, kişi olarak daha çok dinsel mekanlara, dini önderlere atıfta bulunan bir müfredattaki çalışmaları görüyoruz. Tabii bunlar daha detaylı incelenip ortaya çıktığında söyleyecek başka sözlerimiz de olacak. Dolayısıyla bugünkü biçimi ile de olsun, müfredatın gerek yapılış şekli laik ve bilimsellikten dışarı çıkmış. Bu müfredatın bundan sonraki süreçte de özellikle öğrenci velileri başta olmak üzere karşısında durarak muhalefetimizin uzun soluklu süreceğini ifade etmek isterim.
Bugünkü iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. Belli bir inancın kolunun çocuklara dayatılmasını doğru bulmuyoruz. Bundan sonra da bu süreçle yapılması gereken ne varsa biz Öğrenci Veli Derneği olarak tüm demokratik haklarımızı kullanarak bunun mücadelesini vereceğiz.
“TARİKAT VE CEMAATLER OKULLAR AÇTI, DAHA ÇOK ÖZEL OKULLAR TEŞVİK EDİLDİ”
-Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Eğitimi yalnızca bilim karşıtlığı üzerinden değil, piyasaya açma ve dinselleştime gibi iki boyutu var. Mesela piyasalaştırma konusunda da özel okulların AKP hükümeti süresince uygulanan politikalarla % 2’lerden %25’lere çıktığını görürsünüz. Biz tabii ki kamusal eğitimin niteliğinin ve kamusal okulların arttırılması yönünde taleplerimiz olmasına rağmen, ‘okullar dinselleştirilmesin’ derken daha çok dinselleştirildi. Kamusal eğitimin niteliği açısından okulların daha çok artması gerekirken özel okullar ‘merdiven altı’ dediğimiz, hatta bazı tarikat ve cemaatlerin de okullar açarak daha çok özelin teşvik edildiği bir süreç yaşıyoruz. O yüzden biraz da kapitalizmin ve neoliberal politikaların talepleri doğrultusunda atılmış adımlar olarak da ifade edebiliriz bu durumu. Bu durum tabii hükümetin de işine geliyor.
-Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?
Laik ve bilimsel eğitim talebi aynı zamanda ana dilde eğitimi de kapsayan bir taleptir. Kamusal eğitimin pedagojik ve bilimsel ilkeleri açıktır. Laik, eşit, parasız, bilimsel, erişilebilir, kapsayıcı, ana dilinde olması pedagojik ve bilimsel bir gerçektir.
“MESELENİN BURAYA GELMESİNDE MUHALEFETİN KABAHATİ ÇOK”
-Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?
Öğrenci Veli Derneği olarak tüm çabamız bu durumlarla ilgili. Eğitimin niteliği, kamusal, bilimsel, demokratik, eşit bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi için 2012 yılında 4+4+4 sistemi hayata geçirildikten sonra bunun mücadelesini veriyoruz. Velilerin mücadelesi çok bireyseldi, okulların imam hatipleştirilmesi meselesi ile birlikte daha kolektif bir yapıya büründü. O günden bu yana aslında hemen hemen her ay mutlaka bu konularla ilgili bir farkındalık yaratmaya çalıştık. Bugün geldiğimiz noktada bunu büyütme noktasında aslında bizim kadar daha çok sendikaların, demokratik diğer kitle örgütlerinin de içinde olduğu birleşik bir kolektif mücadeleyi öne almak gerekiyordu. Ama diğer demokratik örgütler olsun, siyasi partiler olsun, öncelikleri çok farklıydı. Özellikle 20. Şura’da, Diyanet İşleri’nin eğitim akademilerini oluşturma sürecinde siyasi partileri çok uyardık ama öncelikler farklı olduğu için buralara kulak bükmediler. Dolayısıyla meselelerin buraya gelmesinde muhalefetin de kabahati çoktur. Belki çok büyük etkileri olan eylemler, farkındalıklar yaratabilirdik ama yaratamadık. Bugünkü noktayı hükümetin yalnızca baskıyla, cebirle bu noktaya getirmesinin dışında bizim gibi muhalif olan insanların yeteri kadar eylem ve etkinlikler yapmamasında da bir kabahat aramak gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin sonuçta misyonu bu ve konuştuklarımızı mutlaka yapacak, politik olarak tercihleri bu yönde. Çok bilinçli ve donanımlı bir şekilde eğitimin bu duruma gelmesini tercih ediyorlar.
“TÜM KURUMLARIN DESTEK VERECEĞİ BİR MÜCADELE OLMALI”
-Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?
Birleşik bir mücadele yani laiklikten, bilimsel eğitimden yana olan tüm toplum kesimlerinin birleşik bir mücadeleyi önüne koyması gerekiyor. Dolayısıyla bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin kararları bile uygulanmıyor. En basit örneği, İstanbul’da imam hatipleştirilmiş İsmail Tarman Ortaokulu var. 4 kere mahkemeye gidildi ve Danıştay’dan dönüldü. Yürürlüğe girmesi gereken mahkeme kararları hayata geçirilmedi. Mahalle sakinleri, veliler, okullarını geri kazandılar ama 4 kez mahkeme kazanılmasına rağmen karar hayata geçirilmedi. Şimdi durum böyleyken aslında biz mahkeme kararlarına bakmadan buradaki taleplerimizi öne çıkaracak, demokratik haklarımızı kullanacak ama mücadeleyi çok öne çıkaracak bir girişimde olmamız lazım. O nedenle bu müfredat döneminde bizler Müfredatı Geri Çekin Platformu’nu kurduk. Örgütler ve siyasi partiler ile beraber harekete geçtik ve sonra Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili çalışma meclise gelince müfredatın geri çekilmesi ile ilgili meseleler arka plana düştü. Önümüzdeki süreçte diğer kademelerde de bu müfredat hazırlandığı için bunu bizler bir fırsat görebiliriz. Bu süreci müfredatın geri çekilmesi için değerlendirebiliriz ama mutlaka tüm kurumların önüne koyup destek vereceği bir mücadeleyi birlikte yapmalıyız.
“DAHA BÜYÜK BİR TEPKİ GEREKİYOR”
-Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?
Toplumun biraz da ruh hali ile ilgili konuşmak lazım. Yılgınlık, geri çekilmişlik, sürekli bir talep ve o taleplerin hayata geçirilmesi konusunda iradeyi o erkten görememe hali yılgınlığı da beraberinde doğuruyor. Yoksa mücadele deneyimi olan kurumlar var zaten. Örneğin ÇEDES’e karşı yapılan İzmir’deki eylemde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu başta olmak üzere bir sürü Alevi kurumları vardı. O eylemde eğitim kurumları da bizler de vardık ve önceliğimiz ÇEDES’ti. Bu meseleler zaman zaman öne çıkıp kimi zaman da geri planda kalıyor ama hiçbir zaman hafızamızdan silinmiş değil. Mesela ekim ayında Öğretmenlik Meslek Kanunu tekrar gündeme gelecek ama burada önemli olan akıldan, bilimden yana olan fikrin, iktidar nezdinde bir karşılık görmemesi, sürekli reddedilmemesidir. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Başka türlü olmaz. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor. Dolayısıyla daha etkili bir şey yapmak lazım, bunu da oturup konuşmak lazım. Tüm kurumlar konuşmaya çok açık ama yapılan açıklamalar çok temsili düzeyde oluyor. Mesela İzmir’de yaptığımız miting gerçekten iyiymiş, yaklaşık 20.000 kişilik bir mitingti ve ardından Kadıköy’de de benzeri bir miting yapıldı. Ancak gittikçe bu mesele alanda da küçülüyor, katılım daralıyor. Ama önümüzdeki süreç birazda siyasal süreçle alakalı bir durum. Bu yılgınlığın ötesine geçip birleşik mücadeleyi öne koyacak daha etkili şeylere bu meseleyi evrilmek lazım. Onun için de konuşmak lazım.
“MUHALEFET, BİZDEKİ KAYGILARI BİREBİR TAŞIMIYOR”
-Parlamentoda da bir yılgınlık hali söz konusu. Önceki dönemlerde zorunlu din dersleri, ana dilinde eğitim konusunda daha çok tepki duyulurdu. Ancak son birkaç yıldır muhalefet de bu söylemde eksik kalıyor. Asıl dinamiğin Meclis olması gerekirken şimdi en sessiz adres orası. Muhalefete bir sözünüz var mı?
Muhalefetin meclisteki tutumu aslında toplumun beklentisini karşılamıyor. Daha sert, daha ciddi, daha çok toplumu anlayabilen bir yerden muhalefet yapılabilir. Bence muhalefet, bizdeki kaygıları da birebir taşımıyor. Görece olarak kaygılara kulak verip dinliyorlar ama meclisteki o sertliği gösteremiyorlar. Dolayısıyla toplum, Meclisi iyi tahlil ettiği için beklentiler de çok fazla meclis üzerinden olmuyor. Aslında bizlerin, demokratik örgütlerin yaptığı bu mücadele biraz onların da önüne geçiyor. Aslında bu doğru bir şey. Demokratik kitle örgütleri ne kadar çok ve etkili olursa toplumdaki duyarlılık da artıyor. Meclisin bir nebze bu anlamda güvenirliğini de aslında millet sorguluyor. Siyaset yapabilme becerisini sorgulamanın ötesinde toplum, taleplerini demokratik kitle örgütleri üzerinden daha rahat ifade edebiliyor. O yüzden bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu ifade etmek gerekiyor. Meclis tabii ki iyi bir muhalefetin yapılabileceği bir yer ama orayı da aslında AKP, başkanlık sistemi ve birçok işle etkisiz hale getirdi. O etkisizliği şu anda toplum da görüyor. Bir an önce meclisin toplumun bir rengi, yansıması olduğunu orada da taleplerin dile getirilebileceği bir yere dönüşmesi gerekiyor. Yani katılımcı, şeffaf, demokratik toplumun bir yansımasını açıkçası mecliste görmek istiyoruz. Bunu göremediğimiz için toplum oraya karşı güvensizlik besliyor.”
PİRHA- Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, eğitimde yaşanan sorunları değerlendirdi. Irmak, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin,bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model olmadığına dikkat çekti. Irmak, sadece müfredat sorunu değil eğitime ulaşamama sorunu da olduğunu söyledi. Alevi çocukların din dersinde yaşadığı zoruluğu da dile getiren Irmak, “Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor” dedi.
Ajansımız PİRHA‘da yeni bir dosya haber dizisi başlatıyoruz. “Türkiye eğitim sistemi nasıl dincileşti?”, “Laik, bilimsel, parasız, ana dilinde eğitim için ne yapılmalı?” sorularına yanıt arayacağız.
Türkiye’de eğitim-öğretim hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.
Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.
İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı.
İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.
Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.
Laik, demokratik, bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler PİRHA’ya değerlendiriyor.
Dosyamızın ilk konuğu Eğitim SenGenel Başkanı Kemal Irmak.
“YENİ MÜFREDAT, BUGÜNÜN TÜRKİYESİNİN VE DÜNYASININ EĞİTİM İHTİYACINI KARŞILAYACAK BİR MODEL DEĞİL”
PİRHA- AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla ile eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?
KEMAL IRMAK: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli yeni bir model olarak sunuldu. Yeni olmasının sebebi bir önceki modelin Türkiye’deki eğitim sistemine cevap vermediği, yaklaşımıyla ama bunlar bir gerekçe olarak öncesinden sunulmadı topluma. Bir öğrenim programı yapılırken teknik olarak gerekçeleri ortaya konur. Analiz, ihtiyaç analizi yapılır. Ama bunlar yapılmadan bir kurguyla bir Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli diye bir model, bir müfredat önümüze hızlı bir şekilde geldi. Henüz modelin önceki modele göre neyi yeni olarak, neyi yenilikçi olarak toplumun ve eğitimin gündemine sokulduğu belli değil ama biz bu modelin üzerinde yaptığımız çalışmalarda, analiz çalışmalarında gördük aslında ismi yeni olmakla beraber hiç de yeni olmayan, eski bir eğitim yaklaşımını, çok eski bir eğitim modelini Türkiye’nin önüne koymuş oldular. Neden eski? Değerler eğitimi üzerine biliyorsunuz biçimlendi. Değer, erdem, eylem şekliyle, bu üç saç ayağı üzerine Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli konuldu. Değerler eğitimi aslında bir medrese eğitimi, değerler eğitimi aslında bir kilise eğitimi ve bunlar çok öncede bırakıldı. Değerlerin öğrenilmesi toplumla beraber, aileyle birlikte yapılabilir. Önceden daha çok ahlak üzerine bir eğitim yaklaşımı vardı. Çünkü toplum henüz bilim ve bilimsel alanda belli bir gelişmişlik sağlamamıştı. Ama daha sonra bilimin gelişmesi, bilimin yol almasıyla birlikte eğitim modelinde daha çocukların bilimi keşfetmek, kendini keşfetmek, kendi becerilerini ve yeteneklerini ortaya koymak ve bu şekilde insanlığa nasıl faydalı olunabileceği şeklinde bir bilimsel eğitim yaklaşımına yöneldi. Ama Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli maalesef bunu tekrar arka plana çekti. Sürdürülebilir mi? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bugünden birçok aksaklığın olduğu ortaya çıktı. Neden sürdürülüp sürdürülemeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Çünkü bununla ilgili bir pilot çalışma yapılmadı. Bir bölgesel, yerel ya da genel bir pilot çalışma yapılmadı. Oysa bu tür büyük müfredat değişikliklerinde bir pilot çalışma yapılır. Pilot çalışmada bu modelin olup olmayacağını, aksaklıkların ne olduğunu gördükten sonra, onları gözlemledikten sonra yeni bir müfredat programına geçilir. Bir eğitim modeli ne olursa olsun, eğitimin niteliği bilimsel dayanaklar üzerine oturmadığı sürece gelişkin bir model olmuyor. Diğer taraftan bir eğitim modelinin gerçek anlamda öğrencilerin ve velilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için eğitim alanına ciddi bir yatırımın yapılması lazım. Bugün maalesef o tür yatırımlardan da yoksun bir şekilde bu Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başladı. Şuna inanıyorum; bugüne kadar birçok model değiştirdi AKP iktidarı. Buna da pilot uygulama yapmadan değişiklik yaptı. En kısa zamanda bu modelin de çöküp, yeni bir model arayışı içine gireceklerinden eminim. Eminim diyorum çünkü bu şekliyle bir yüzyıl öncesinin eğitim yaklaşımı, bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model değil.
“DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİNİ 2 SAATTEN 4 SAATE ÇIKARDILAR, MATEMATİK 5 SAAT”
-Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Aslında 4+4+4 süreciyle eğitimi dinselleştirme süreci başladı. Tabii öncesinden elbette 12 Eylül, 12 Eylül’ün getirdiği herkese zorunlu din derslerini zorunlu kılmak, ardından da AKP iktidarı bunu daha da derinleştirerek devam etti. 2012’de geçilen 4+4+4 modeliyle beraber imam hatip bölümleri, ortaokul bölümleri açıldı. İmam hatipler teşvik edildi, sayıları arttırıldı. Bunlar yapılırken Türkiye’deki Anadolu Liselerinden vazgeçildi. Proje okullarını giderek azalttılar. Okullar düzleminde ciddi bir değişiklik yaptılar ama okullar düzleminde yapılan değişiklik elbette yeterli olmadı. Müfredatta ve programda bir değişiklik yaptılar. Birçok proje yapıldı, dini projeler yapıldı. ÇEDES projesi gibi. ÇEDES projesinin, protokolünün bir parçası Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığıyla beraber okullara vaizler, imamlar girmeye başladı. Hatta bugünlerde gündemde, kendi sınıfından çocukları imama göndermeyen öğretmenlere soruşturmalar açıldı. Bütün bu uygulamalar AKP iktidarının bir tercihi. Oysa Türkiye’de ve dünyanın her yerinde laik, bilimsel, seküler bir eğitim yaklaşımı herkes için olumlu ve doğru olan bir yaklaşım. Çünkü bilimsel ve eleştirel eğitimin olmadığı yerde, eleştirel aklın olmadığı yerde dogmalarla hareket etmek, dogmalarla dünyayı tariflemeye çalışmak, kutsallık üzerinden dünyada olup bitenleri tanımlamak problemli bir şey. Evrimi ortadan kaldırdılar. Diğer taraftan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini o kadar kalın hale getirmişler, sayılarını arttırmışlar ki! Bakın ortaokullarda önceden 2 saat Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vardı, şimdi 4 saate çıkardılar. 5 saat matematik var.
“BİLİMSEL EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ; HERKESİN ANA DİLİNDE EĞİTİM ALMA HAKKI VAR”
-Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?
Bugün bilim insanları; dünyada olup biten, ortaya konulan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişimin, keşiflerin ilhamını nereden almıştır? Kutsaldan mı almıştır? Kuran’dan mı almıştır? İncil’den mi almıştır? Hayır bilimsel çalışmalarla, bilim ışığında yapmıştır. O yüzden bilim ve bilimsel eğitim çok önemli. Dünyayı doğru anlamak, doğru yorumlamak ve dünyadaki diğer ülkelerle yarışabilmek için. Diğer taraftan herkesin ana dilinde eğitim alma hakkı var. Bu bir haktır, bu bir hak olmaktan öteye çocuğun dünyayı daha iyi yorumlaması, okuduklarını doğru anlayabilmesi, anladıklarını paylaşabilmesi açısından da önemli bir veri. Biz 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü’nde ana dil ile ilgili bir video hazırladık. Bu videodaki tüm görüş ve oradaki ifadeleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğrenim programından aldık. Onlar da vurguluyorlar ana dilinde eğitimin önemini, ana dilinde eğitimin çocuklar üzerindeki olumlu gelişimini ama ana dilinde eğitim Türkiye’de sadece bir yapı varmış gibi, bir tek etnik yapı varmış gibi, sadece onun ana dilinde eğitiminin istendiğini anlıyorlar. Bu topraklarda Kürtler de, Araplar da, Türkler de, herkes kendi ana dilinde eğitim alma hakkına sahiptir, olması gerekir, olması gereken de budur.
“SADECE MÜFREDAT SORUNU YOK, EĞİTİME ULAŞAMAMA SORUNU DA VAR”
-Eğitim sistemi okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?
Aslında Türkiye’deki eğitim sorunları çok fazla dillendiriliyor, dile getiriliyor. Türkiye’deki birçok basın kuruluşu da bu sorunların dillendirilmesinde ciddi bir görev üstleniyor, görevlerini yerine getiriyorlar. Ama sorun bu değil, bir sorunu dillendirmek değil. Sorunu sağır sultana söylüyorsanız, o sorunu duymamaya çalışıyor. Belli bir kesim hiç duymuyor. Türkiye’deki eğitim sorunları; eğitim bileşenleriyle birlikte, pedagoglarla, eğitim sendikalarıyla ortaklaşılarak, bu işin mutfağında çalışan öğretmenlerle, akademisyenlerle bir eğitim programı ortaya konulsa çok büyük bir sorun giderilmiş olur. En azından müfredat olarak giderilmiş olur. Ama diğer tarafdan eğitimin sorunu sadece bir müfredat ve kitaplar ve kitaplardaki içerik sorunu değil. Eğitimin sorunu, aynı zamanda birçok sebepten dolayı eğitime ulaşamama sorunu. Yani bu bölgesel farklılıklar, sınıfsal farklılıklar, iller arası farklılıklar, aile yapıları arasındaki farklılıklar bütün bunları gözeten bir eğitim yaklaşımı da yok Türkiye’de.
“KAMUSAL EĞİTİMDEN VAZGEÇİLİYOR”
Diğer taraftan kamusal eğitimden vazgeçiliyor her geçen gün. En çok çocukları vuran, yoksul halk çocuklarını vuran, onların eğitim hakkını ya tamamen ortadan kaldıran ya da eğitim haklarını yarıda bırakmalarına sebep olan mesele kamusal eğitimden vazgeçilmesidir.
Ne demek kamusal eğitim? Kamusal eğitim; bir çocuğun okula başladığında, 12 yıl boyunca -madem zorunlu eğitim 12 yıl ve madem Anayasa’nın 41. Maddesi’nde bu 12 yıl zorunludur ve parasızdır diyor- bütün çocukların eğitime ulaşmasındaki eksikliklerini karşılayan bir yaklaşım olması lazım. Kamusal eğitim; onların ulaşım, okulda yemek yeme, kitaplarının verilmesi, gerekirse yoksul ailelere kırtasiye yardımının yapılması, taşıma hakkının tamamen kamusal bir şekilde yapılması, okullara erişiminin sağlanması, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması, güvenlikçi alınması, okul duvarlarının ona göre biçimlendirilmesi gibi aslında birçok şey içeriyor. Bu sadece Milli Eğitim için değil, yükseköğrenim için de böyle. Hem yükseköğrenimde hem ilköğrenimde çocuklar birçok farklı yurtlara gidiyorlar. Şimdi bir tarikat, bir cemaat bu çocuklara ucuz barınma sağlayabiliyor da devlet niye sağlayamıyor? Bu yüzden çocuklar bu tarikat yurtlarına gidiyorlar. Orada da birçok sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Ya o tarikatın kendi dini ritüellerine uymak koşuluyla orada kalıyorlar ya da Aladağ’da olduğu gibi, Karaman’da olduğu gibi bu çocuklar ya yanıyor ya da istismara uğruyorlar. Bu çocukların; hem ilköğretimde hem yükseköğrenimde barınma ve beslenmelerini devlet sağlamak zorunda.
“EĞİTİM ALANINDA İLK SIRALARDA OLAN ÜLKELERİN TAMAMI KAMUSAL EĞİTİM YAPIYOR”
Dünyanın eğitim alanında ilk sıralarda olan ülkelerin neredeyse tamamı kamusal eğitim yapıyor ve bu ülkelerin neredeyse tamamına yakında asla ve kata özel okul yok. Eğitimi kamusal olmaktan çıkarınca, eğitimin niteliğini bozunca, eğitimin bilimsel olmasından uzaklaşınca veliler kendi paralarıyla gidiyorlar, eğitim alıyorlar. Bilimsel eğitim alıyorlar, kamusal eğitim alıyorlar. Bunların hepsinin devletin görevi olması lazım. Bunun da tek koşulu var; devletin milli eğitime ve yatırımlara çok ciddi bir şekilde bütçe ayırması.
“BÜTÇENİN EĞİTİME YARTIRIMI YÜZDE 17’DEN YÜZDE 8-9’A DÜŞMÜŞ”
Bütçenin yatırımlara payı yüzde 17’den yüzde 8-9’a düşmüş, yarı yarıya düşmüş. Yatırım yapılmıyor eğitim alanında. Bina yapmak demek değildir yatırım yapmak. Yatırım çocukların her türlü eğitime erişiminde engel ne varsa onları sağlamak. Mesela işçi çocuklar var. Tarım işçisi olan insanların çocukları var. Günlerce, aylarca gidiyorlar birlikte çalışıyorlar ve o çocuklar eğitime ulaşamıyor. Bir kamusal eğitim yapan ve yeterince bütçe ayrılan bir eğitimde, o çocukların çalıştığı yerlere mutlaka mobil okulların kurulması gerekiyor. Geçici olarak o hizmetlerin verilmesi ve ona göre hem öğretmen istihdamı hem geçici mobil olarak kurulacak, bugün deprem kentlerinde olduğu gibi konteyner okullar kurulup, kaldırılması ve o görevin yerine getirilmesi lazım.
-Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?
Alevi çocuklar, zorunlu din derslerine tabi tutuluyor. Zorunlu din dersi; bütün inançları, bir kültürel yaklaşım içerisinde anlatan bir ders olsa elbette bundan kimse etkilenmez. Çocuklar dünyadaki inançları, beraberinde kendi inançlarını öğrenirler ama Türkiye’de Alevi çocuklara, diğer bütün çocuklara zorunlu kılınan din dersi; Hanifi, Sünni mezhebinin inançlarını, inanç ritüellerini anlatan, onu bütün çocukları kavratmaya çalışan ve onlar üzerinde bu inancı hakim kılmaya çalışan bir yaklaşım. O yüzden bu kabul edilemez. Zorunlu din derslerinin kaldırılması için mücadele ediyoruz. Bizim mücadelemiz yetmiyor ama bu konuda verilmiş hukuki kararlar var. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlar verdi fakat AKP iktidarı bunların hiçbirini uygulamıyor. Uygulaması için ne yapılması lazım? Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa hepsinin toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor. Yoksa bugünkü Hanefi, Sünni mezhebinin yaklaşımını, anlayışını çocuklara dayatan bir eğitim anlayışı ve eğitim yaklaşımıyla bu işin olabilme imkanı ve ihtimali yok.
“TOPLUM SORUNLARI DERİNLEMESİNE ANALİZ EDEMİYOR”
-Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?
Bir, sorunları derinlemesine analiz edemiyor toplum, böyle bir şeyden yoksun. İki, devletin ve devletin kurumlarının çocuklara yanlış yapmayacağını düşünüyor halk. Yanlış yaptığını düşündüğü yerde de maalesef örgütlü bir şekilde buna tutum alamıyor. Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir durum aslında. Ben hep söylüyorum; bugün ülkede yaşanan insanların korkusu, kaygısı, örgütlü bir hale gelememesi 12 Eylül’de atılan tohumlar. Ondan sonra gelen iktidarların da aynı şekilde insanların haklarını arama noktasına geldiğinde despotik, faşizan tutum ve uygulamalarda bulunması. İnsanlar da bunu göze alamıyor aslında. Bu göze alamama meselesinden kaynaklı, bu otoriter, islamcı, gerici, ırkçı rejimlere çocuklarını teslim ediyorlar. Olması gereken bu değil, elbette olması gereken demokratik bir devlette, demokratik yaklaşımlar içerisinde bütün eğitim programı da yapılırken, bileşenlerle birlikte yapmak, uygulamak ve eğitim sorunlarını, eğitimin bileşenleriyle birlikte çözmek, itiraz gelen yerlere kulak vermek, neden itiraz geldiğini anlamaya çalışmak. Ama tek tipçi olunca, gerici, ırkçı bir eğitim yaklaşımı içinde olunca bunları da buna göre dizayn ediyorlar.
“MUHALEFET PARTİLERİ DE GÜÇLÜ SES VERMELİ”
Buna karşı aslında halkın ve aslında daha çok halkın da değil de ana muhalefet partilerinin daha güçlü bir ses vermesi gerekiyor. Bu konuda halkı da motive etmesi gerekiyor. Muhalefet partilerinde de bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de siyaset sadece seçimler üzerinden ve sadece parlamentoda yapılır gibi bir algı var. Hayır, sadece seçimle muhalefet yapılmaz, sokakta da muhalefet yapılır, sokakta da itirazda bulunulur. Bunlar da demokratik bir hakkın kullanımıdır, demokratik ülkelerde bunlar hukuksal güvence altına alınmıştır ama bizde öyle değil. İnsanlarda ciddi bir korku ve kaygı yaratılmış. İnsanlar bence yeterince bundan dolayı muhalefetini güçlendiremiyor.
PİRHA-Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayladığı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”ne Eğitim Sen Adıyaman Şube Başkanı Zeynel Polat, “Eğitim sistemi daha çok ideolojik. İstedikleri bir insan modeli yetiştirme üzerine kurulmuş gibi” dedi. Polat, yeni eğitim modelinin tek mezhebe, tek dile dayandığını ifade ederek, “Bilimsel olmayan, demokratik, laik olmayan bu eğitim sistemini kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, tepki çeken “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” müfredatını onayladı. Eğitim sendikaları ‘dinselleştirmenin’ önünü açacağı ve laik, bilimsel eğitime karşı olduğu için müfredata karşı çıkmıştı.
Adıyaman Eğitim Sen Şube Başkanı Zeynel Polat, yeni eğitim modelinin tek mezhebe, tek dile dayandığını ifade ederek, “Bilimsel olmayan, demokratik, laik olmayan bu eğitim sistemini kabul etmiyoruz” dedi.
“10 YILDIR HAZIRLIK YAPILDIĞI SÖYLENİYOR AMA EĞİTİMCİLERİN HABERİ YOK”
AKP iktidarının ilk olarak 2004 yılında müfredat değişikliği yaptığını, 2018’de de bir eğitim müfredatı değişimine gittiğini söyleyen Polat, “Bu son Türkiye Eğitim Yüzyılı müfredatı ciddi bir köklü değişikliği içeriyor. Bir defa bu hazırlanan müfredat hiçbir yönüyle demokratik değil. Hükümet kendince 10 yıldır hazırlığını yaptığını söylüyor. 10 yıldır hazırlık yapıyorsunuz ama eğitimcilerin, bilim insanlarının, eğitim emekçilerinin görüşlerini almıyorsunuz” diyerek tepki gösterdi.
“MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI KENDİSİNE YAKIN KURUMLARDAN GÖRÜŞ ALMIŞ”
Polat, Milli eğitim Bakanlığı’nın kendisine yakın gördüğü sivil toplum kuruluşlarıyla, derneklerle, tarikatlarla ve cemaatlerle işbirliği yaptığını belirterek şöyle devam etti:
“Eğitimcilerin görüşünü aldık, diyor. Hiçbir eğitim sendikasının bu müfredat hakkında bilgisi yoktu. 1 ay önce tanıtım yapıldı ve çok kısa süre zarfında öğretmenlerden görüş alınması talep edildi. Biz şunun farkındayız: Müfredat uzun soluklu bir çalışma. Müfredat bir bütün olarak tüm ülkede eğitim kademelerinde okutulacak derslerin içeriğini, derslerin amacını belirleyen bir taslak. Bu ülke aslında çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli ve çok renkli bir ülke. Onun için yeni müfredatın da buna göre hazırlanması lazımdı. Yeni eğitim modeli daha çok tek mezhep, tek dil, tek din üzerinden yürüyor. Buna karşı biz Eğitim Sen olarak diyoruz ki ana dilinde çok dilli eğitim. Bu yeni müfredatta farklı inançlara dair hiçbir şey yok.
Bu bahsedilen eğitim sisteminin örtük tarafına bakmak lazım. Gizli tarafı dediğimiz kısmı görmemiz lazım. Burada amaçlanan Türk-İslam sentezine yakın bir kişilik modeli ortaya çıkarmak. Bu eğitim modelinde liyakat yok, sadakat var.”
İdeolojik bir müfredat olduğuna dikkat çeken Polat, “Bu onaylanan eğitim modeli daha çok özel okul sahibi sermayedarların işine geldi. ÇEDES projeleriyle ilgili yaşanan sorunlar hala devam ediyor. Buna dair herhangi bir açıklama yok. Bilimsel olmayan, laik olmayan, demokratik olmayan bu eğitim modelini kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile dün makamında görüşen Alevi çatı kurumların yöneticileri ortak yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Başta Alevi çocukları olmak üzere bu ülkedeki başka inançlardaki çocukların yaşadıkları sıkıntıların altını çizdik. Milli Eğitiminin son yıllarda artarak devam eden eğitimde gericileşme, bilimsellikten ve laiklikten uzaklaşmanın sonuçlarından biri olarak eğitimin medrese eğitimine doğru gitmesinin tehlikelerini anlattık” denildi.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşbaşkanı Nevin Kamil Ağaoğlu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi Kültür Derneği (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, önceki gün Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile görüştü. Kurumlar, yapılan görüşmede Bakan Tekin’e, Alevi kurumlarının kuruluşundan bugüne kadar başta zorunlu din dersleri olmak üzere, çocukların eğitim alanında yaşadığı sıkıntıları, sorunları anlattı.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Alevi Kültür Derneği (AKD) ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV)’nın katıldığı dünkü görüşmenin ardından kurumlar adına ortak bir açıklama yapıldı.
Görüşmenin detaylarının aktarıldığı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla kamuoyu ile paylaşılan projenin, toplumu kutuplaştıracağını, başta Aleviler olmak üzere farklı inançlardaki çocukları ötekileştireceğini vurguladık. Yine bu bağlamda, uzun yıllardır dile getirdiğimiz laik, bilimsel, demokratik eğitim vurgusunun bizim açımızdan ne anlama geldiğini ve ne ifade ettiğini kendisine ayrıntılı olarak anlattık. Yıllardır zorunlu din derslerine karşı verdiğimiz mücadelede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kazandığımız davalara rağmen bu kararların uygulanmadığına vurgu yaptık. Sözde seçmeli din dersi olmasına rağmen fiiliyatta zorunlu olan din dersleri ile ilgili pratikteki uygulamaları anlattık.
“ALEVİ ÇOCUKLARIN YAŞADIĞI ZULMÜ ANLATTIK”
ÇEDES ve benzeri projeler ile Alevi çocuklarının yaşadığı zulmü anlattık. Bu projeleri kabul etmediğimizi, başta Alevi çocukları olmak üzere bu ülkedeki başka inançlardaki çocukların yaşadıkları sıkıntıların altını çizdik. Milli Eğitiminin son yıllarda artarak devam eden eğitimde gericileşme, bilimsellikten ve laiklikten uzaklaşmanın sonuçlarından biri olarak eğitimin medrese eğitimine doğru gitmesinin tehlikelerini anlattık. 2024-2025 eğitim öğretim yılında uygulamayı planladıkları yeni müfredat ile ilgili kaygılarımızı, itirazlarımızı dile getirdik. Çağdaş, bilimsel, laik ve demokratik bir eğitim modeli ve programına ihtiyaç olduğunu ancak bu hazırlanan modelin bu ihtiyacı karşılayamayacağını belirtip, programın geri çekilmesini ve bütün toplumsal muhatapları ile tartışılmasını talep ettik. Bu haliyle müfredatı asla kabul etmeyeceğimizi bununla ilgili bütün demokratik haklarımızı kullanacağımızı, geçmişte olduğu gibi önümüzdeki süreçte de bu yönde mücadelemize devam edeceğimizi ilettik.”
PİRHA- Veli Der Antalya Şube Başkanı Tülin Koç, MHP desteğiyle AKP’nin hazırladığı yeni eğitim müfredatıyla, laikliğin ve medeni kanunun reddedildiğini, zorunlu eğitimin ortadan kaldırılmasının hedeflendiğini açıkladı. Kapalı kapılar ardında hazırlanan müfredatın derhal geri çekilip, şeffaf, bilimsel, çağdaş, evrensel bir müfredat hazırlık sürecinin başlatılması için çağrı yaptı.
Veli Der Antalya Şube Başkanı Tülin Koç, AKP hükümetinin “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla yayınladığı müfredat değişikliğine ilişkin bir basın açıklaması yaptı.
Veli Der Antalya Şube Başkanı Tülin Koç, müfredatın ideolojik bir tercih olduğunu belirterek, “Çocuğun üstün yararını hedeflemesi gereken Milli Eğitim Sistemi temel hak ve özgürlükleri, evrensel ilkeleri ve yeni gelişmeleri esas alarak daha bilimsel, çağdaş ve evrensel kriterler çerçevesinde bir müfredat hazırlaması gerekirken maalesef yıllardır müfredatta ve yönetmeliklerde yapılan değişiklikler, yapılan protokoller, iş birlikleri eğitim ve ders programlarının laik ve bilimsel temeli de adım adım tahrip edilmektedir. Bu tahribatlar çocuklarımızın akademik, psikolojik, bilişsel, moral ve sosyal gelişimlerine telafisi mümkün olmayan büyük zararlar verdiği gençliğimizin güncel umutsuzluğundan anlaşılmaktadır. Ülkemiz gençliğinin durumu buyken MEB’in açıkladığı müfredat taslağı ile zaten çok örselenmiş olan özgürlükçü, eleştirel, eşitlikçi, demokratik, laik, bilimsel, evrensel eğitim boyutları bir kez daha hedef alınmaktadır” dedi.
Tülin Koç, açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Müfredata “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adının verilmesi eğitime siyaset katarak ideolojik bir tercih olduğu anlaşılmaktadır. Eğitimin siyaset üstü olarak ele alınması bir ülke için hayati öneme sahipken tüm itirazlara kulak asmaksızın 2014 tarihinde önce Maarif Müfettişleri Başkanlığı’nın kurulması, Maarif Modeli’ ne uygun müfredat değişimi açıklamalarının ve Maarif söyleşilerinin yaygınlaştırılması ile uzun süredir “eğitimden maarife, öğretmenden muallime, öğrenciden talebeye, bilimden irfana” açıklamaları eşliğinde laik eğitimi hedef alan, maarif, köklerden geleceğe, erdem-değer-eylem vurguları eşliğinde dine dayalı eğitimi esas alan bir öğretim programı amaçlandığı hissedilmektedir.
“MÜFREDATLA ANAYASA’NIN LAİKLİK İLKESİ VE MEDENİ KANUN REDDEDİLİYOR”
Müfredatta kazanımların “ayet ve hadisler ışığında” ele alınması, kadınların çalışma hayatında olmasının, evlilik yaşının yüksekliğinin, kreş ve bakımevlerinin aile için bir tehdit, sorun olarak görülmesine kadar onlarca içerikle açıkça çağdaş, bilimsel eğitim reddedilmekte, hatta daha da ötesi Anayasa’nın laiklik ilkesi ve Medeni Kanunun da reddedildiğini ortaya koymaktadır.
“ZORUNLU EĞİTİMİN KALDIRILMASI HEDEFLENİYOR”
Türkiye Yüzyılı hedefleri çerçevesinde Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “Bütüncül Eğitim: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Öğretim Programları Geliştirme Çalıştayları”nın katılımcılarının, müfredat taslağında “diğer paydaşlar” diye belirtilen isimlerin, STK adı altındaki tarikat yapılarının hazırladıkları raporlar, yazılarda bu müfredatla Tevhid-i Tedrisat’ı değiştirmenin amaçlandığı, karma eğitim hakkının hatta sonrasında zorunlu eğitimin kaldırılmasının hedeflendiği vurgulanmaktadır. Kültür ve medeniyetimize yön veren isimler denilerek müfredatta laiklik, laik, bilimsel, çağdaş eğitim, karma eğitim karşıtı isimler öğretim programlarında referans alınmaktadır.
“MÜFREDAT ÖĞRETMENLERE, VELİLERE RAĞMEN KAPALI KAPILAR ARDINDA HAZIRLANDI”
Müfredat değerler ifadesiyle fıtrat, kader, kanaat vb. ifadeler üzerinden inşa edilirken Cumhuriyet, eşitlik, özgürlük, emek, barış…. evrensel değerler öğretim programında “değer” olarak yer almamaktadır.
Müfredat taslağı öğretmenlere, akademisyenlere, velilere rağmen kapalı kapılar ardında hazırlanmıştır. Öznesinin öğrenci olmadığı bir müfredat taslağıyla karşı karşıyayız. Dokuz günlük görüş verme süresinin akılcı, mantıklı bir karşılığı olduğunu veliler olarak düşünmüyoruz. Bu kadar kısa bir sürede tüm taslağın, ders içeriklerinin biz veliler ve öğretmenler tarafından okunabilmesi, incelenebilmesi bile mümkün değildir. Kaldı ki bu görüşler kamuoyuna açıklanacak mıdır, gelen görüşler değerlendirmeye alınacak mıdır gibi çok sayıda sorunun cevapsız bırakılması da taslağın görüşe açılmasının yalnızca müfredata demokratik bir görüntü verme algısı yaratmaya çalışmak olduğunu da göstermektedir.
Öğretim programlarının hazırlık çalışmalarının Temel Eğitim Genel Müdürlüğü ve Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ortak çalışmasıyla yürütülmesi bile başlı başına bu müfredatla amaçlananın ne olduğunu göstermektedir
“YENİ BİR ÖĞRENCİ PROFİLİ HEDEFLENİYOR”
Müfredatla yeni bir “öğrenci profili” hedeflendiği belirtilmektedir.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda, Anayasa’da, tüm mevzuatta eğitimin hedefleri açıkça düzenlenmesine rağmen Anayasa’yı, mevzuatı yok sayan yeni “öğrenci profili” yeni “insan, devlet, toplum tahayyülü” sözleri kabul edilebilir değildir.
Çocuklarımız bu ülkenin geleceğidir. Bir ülkeyi yok etmenin, harap etmenin en kolay yolu Milli Eğitimi niteliksiz hale getirip, kitleleri cahilleştirmek değil midir? Ülkemizi seven, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkması ve güçlenmesi için mücadele eden veliler olarak bu çağdışı müfredat yoluyla çocuklarımızın laik, kamusal, çağdaş eğitim hakkı ellerinden alınmak istendiğini düşünüyoruz.
Bilimi, bilimsel, çağdaş eğitimi reddeden bir müfredat ülkemizin geleceğini de kaybetmemiz anlamına gelecektir. Bu farkındalık ve hissiyatla çocuklarımızın geleceğine ve eğitim haklarına sahip çıkmaya, çocuklarımızın ve memleketimizin geleceğini savunmaya devam edeceğiz.
Bu müfredat derhal geri çekilmeli ve tüm paydaşların hazırlık sürecine dahil edildiği şeffaf, bilimsel, çağdaş, evrensel bir müfredat hazırlık süreci başlatılmalıdır.
PİRHA-Okullarda görevlendirilen imamların ders verme yetisine sahip olmadığını söyleyen Eğitim Sen Adıyaman Şube Başkanı Zeynal Polat, “Çocuklara nasıl yaklaştığını anlamayan, çocuklarla nasıl iletişim kurulacağını bilmeyen kişilerin gelip okullarda çocuklara eğitim vermesi sakıncalıdır” dedi. Laik eğitimin önemini vurgulayan Polat, “Çocuklarının bu derslere girmesini istemeyen aileler var. Bize geliyorlar” diye konuştu.
AKP hükümetinin ÇEDES projesiyle laik eğitim yerine dinsel eğitimi yaygınlaştırması, dinci vakıf ve cemaatlerle işbirliği yapması tepki çekmeye devam ediyor.
Eğitim Sen Adıyaman Şube Başkanı Zeynal Polat, hükümetin ÇEDES projesiyle çocukları dincileştirip tek tip tek anlayışıyla yüz yüze bırakılmak istediğini belirterek, “Yıllardır bu ülkede eğitim tek mezhep ve tek inanç üzerinden yapılıyor. Oysa bu ülkede farklı inançlara, farklı mezheplere sahip birçok yurttaşımız var” dedi.
Polat, eğitim sisteminin bilimsel ve laik bir şekilde verilmesi gerektiğini vurgulayarak, ÇEDES projesinin Millî Eğitim Bakanlığı’nın yıllardır devam ettirmeye çalıştığı, eğitimin dinselleştirildiği son politikalardan bir tanesi olduğunu vurgulayarak, “Amaç bilimsel, laik, demokratik eğitimden uzaklaştırıp dini ön plana çıkarmaya çalışan eğitim sistemidir. Manevi değerleri ön plana çıkarıp öğretmenleri ikinci sınıfa iten bir projedir” diye konuştu.
“FARKLI İNANÇLARA SAHİP İNSANLAR VAR”
Yıllardır bu ülkede eğitimin tek mezhep ve tek inanç üzerinden yapıldığına dikkat çeken Polat, sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Bu ülkede farklı inançlara, farklı mezheplere sahip birçok yurttaşımız var. Ana okul dönemindeki soyut düşünmeyen çocuklara cennet- cehennemi anlatmak ya da çocukları mezarlıklara götürmek pedagojik olarak sıkıntı yaratır. Pedagojik ve formasyon açısından çocuk tabiatına aykırıdır.
Adıyaman’da da Valilik ve Milli Eğitim Müdürlükleriyle birlikte protokoller yürütülüyor. Bazı dernekler çocuklara manevi danışmanlık adı altında dini eğitim veriyor. Biz şunu söylüyoruz: Dersi öğretmenler verir. Manevi danışmanlar adı altında pedagojik formasyonu olmayan, çocuklara nasıl yaklaştığını anlamayan, çocuklarla nasıl iletişim kurulacağını bilmeyen kişilerin gelip okullarda çocuklara bu eğitimi vermesi sakıncalıdır. Zaman zaman ilimizde de buna benzer olaylar oluyor. Biz eğitim sen olarak tavrımızı nettir. Bilimsel, laik, demokratik, kamusal, parasız ana dilde eğitim çabamızı her yerde dile getiriyoruz ve mücadele etmeye devam ediyoruz.”
Adıyaman’da çocuklara dini eğitim verilmesiyle ilgili bazı ailelerin farkında olmadığını belirten Polat, “Bu konuda seçmeli dersler noktasında, ders seçme noktasında zaman zaman okullarda çocuklara dayatılma yapılıyor. Bu yönde şikayetler geldi. Seçmeli dersi öğrenci seçer, veli ya da okul idaresi seçmez. Okul idaresi öğrencinin önüne üç dört dersi seçeceksiniz diye seçenek sunuyor. Bunun nedeni de farklı bir dersi seçerseniz o hocanın dersi yok ya da 12 öğrenci tamamlanmazsa ders açılmaz. 3-4 öğrenci varmış gibi bahaneler ve gerekçelerle çocukları belli derslere yönlendiriyorlar. Bununla ilgili şikayetler duyuyoruz” dedi.
“ÇOCUKLARIN BU DERSLERE GİRMESİNİ İSTEMEYEN AİLELER VAR”
Ailelerin sendikaya şikâyet ve talepleri için geldiğini söyleyen Zeynal Polat, “Çocuklarının bu derslere girmesini istemeyen bir kesim de var. Veliler bizim sendikamıza geliyorlar, talepleri oluyor. Bireysel olarak zaman zaman okul idarecileriyle görüşüyoruz ama genel anlamda bir bütün olarak tek tipleştirmeye, tek mezhep inancının dayatılmasına biz de karşı çıkıyoruz.”
PİRHA- AKP hükümeti tarafından biyoloji ders kitabında evrim teorisinin yerine yaratılış teorisine yer verilmesine tepki gösteren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, “Çocuklarımız bilim üzerinden eğitilmesi gerekirken müfredat değişiklikleriyle ve din ile köleleştirilmeye çalışılıyor” dedi. Erdoğan,müfredat değişikliklerine karşı aileleri duyarlı davranmaya davet etti.
2017-2018 Eğitim Öğretim yılında müfredattan ‘Hayatın Başlangıcı ve Evrim’ ünitesini kaldırıp evrim teorisiyle ilgili bilgileri ders kitaplarından çıkaran iktidar, 2024-2025 Eğitim Öğretim yılında ise biyoloji ders kitabında yaratılış teorisine yer verdi.
ÇEDES projesiyle imamların derslere girmesi, seçmeli din derslerinin zorunlu hale getirilmesi gibi politikalar ile eğitimin dinselleştirilmesi konusunda tartışmalar sürerken, eğitimde gerici bir adım daha atılmış oldu.
Konuya ilişkin, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
AKP döneminde eğitim sisteminde birçok müfredat değişikliği yapıldığını belirten Nurettin Erdoğan, müfredattaki değişikliklerin Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol imzalayan cemaatlerin dayatmasıyla yapıldığını vurguladı.
Erdoğan, “Şeriat anlayışı, şeriat düzeni okullarda anlatılmaktadır. İnsan anatomisini kendi anlayışları üzerinden anlatarak çocuklarımızın beyinlerini yıkıyorlar. Şeri düzenindeki gibi kâğıt maketlerden yaptıkları Kâbe’ye dua etme ve şeytan taşlama gibi ritüellerin uygulandığını görüyoruz” diyerek tepki gösterdi.
“BU YAŞANANLARDAN BİRÇOK AİLENİN HABERİ YOK”
Okullarda kurban maketleri üzerinden çocukların ellerine bıçaklar verildiğini belirten Erdoğan, “Bizim körpe çocuklarımız ilim ve bilim üzerinden eğitilmesi gerekirken, din üzerinden beyinleri köleleştirilmeye çalışılıyor. Bu yaşananlardan birçok velinin haberi yok. Çocuklarını okula gönderiyorlar ama okulda ne gibi eğitimden geçiyorlar, ne gibi bir süreç uygulanıyor, hangi bilgiler çocuklara anlatılıyor? Bunlarla ilgili velilerin okullarda çocuklarının üzerinden araştırma yapmaları gerekiyor” dedi.
“BU TÜR UYGULAMALARA KARŞI ÇIKAN ÖĞRETMENLER CEZALANDIRILIYOR”
Okullarda bazı öğretmenlerin bu tür uygulamalara karşı çıktığı için ceza alma durumu ile karşı karşıya kaldığını belirten Erdoğan, şöyle devam etti:
“O öğretmenlerimiz azınlıkta kaldığı için sesleri çıkmıyor. Onlara destek olmaları için ailelerin daha duyarlı olmaları gerekir. Biz de onlara gereken destekleri vermeye hazırız. Bu konuda bizlere bu tür sorunları iletirlerse kamuoyuyla paylaşırız. En azından engellemeye ya da önlerini kesmeye çalışırız.
Şu süreçte eğitim tamamen ayaklar altına alınmış durumda. Müfredat değişikliği allak bullak olmuş, karmaşık bir hal almış. Kimin ne tür eğitim verdiği belli değil. Buradan mezun olacak çocuklarımız hangi alanda hangi branşlarda başarılı olacak? Ülkenin geleceği için ne tür katkılar verecektir? Bunların hepsi muamma. Çocuklar okullarda temel bir eğitim görmüyor. Bununla ilgili toplumumuzu duyarlılığa davet ediyoruz. Çocukların eğitiminin takipçisi olmalarını velilerimizden rica ediyoruz. Bir ülkenin eğitim seviyesi çok düşükse o ülkenin çökme durumunun da kaçınılmaz olduğunu Orta Doğu’da görmekteyiz.”
PİRHA-Eğitim Sen, 6 şubat deprem raporunu yayınladı. Raporda, “Deprem felaketiyle birlikte sadece binalar değil, ülkenin yönetim rejimi, ekonomisi, doğaya ve bilime meydan okuyan, tamamen ranta dayalı kentleşme politikaları da yerle bir olmuştur. Depremden etkilenen milyonlar kendi kaderleri ile baş başa bırakılmıştır” denildi. Raporda Eğitim sisteminin de enkaz altında kaldığı vurgulandı.
Eğitim Sen 6 şubat deprem raporunu yayınladı. Depremden etkilenen illerde bulunan Eğitim Sen şubelerinin hazırladığı raporda, depremin eğitim alanında etkileri ve 1 yıl geçmesine rağmen bölgede sorunların çözülmemiş olması üzerinde duruldu.
Eğitim Sen’in raporunda, “Deprem felaketiyle birlikte sadece binalar değil, ülkenin yönetim rejimi, ekonomisi, doğaya ve bilime meydan okuyan, tamamen ranta dayalı kentleşme politikaları da yerle bir olmuştur. Böylesine büyük bir yıkımın yaşanmasının asıl nedeninin halkın can ve mal güvenliğini değil, sermayenin ihtiyaçlarını önceleyen rantçı politikaları benimseyen merkezi ve yerel yönetim anlayışı olduğu açıktır. Depremin ilk günlerinden itibaren sorumluluktan kaçmak için öne sürülen ‘asrın felaketi’ algısı ve propagandası kısa süre içinde etkisini yitirmiştir. Deprem bölgesinde yaşam mücadelesi veren depremzedeler başta olmak üzere, depremden etkilenen milyonlar kendi kaderleri ile baş başa bırakılmıştır” denildi.
“DEPREMDE SADECE BİNALAR DEĞİL, EĞİTİM SİSTEMİ DE ENKAZ ALTINDA KALMIŞTIR”
Depremden etkilenen illerde bulunan Eğitim Sen şubelerinin hazırladığı raporda, depremin öğrenciler, veliler, aileler, öğretmenler ve eğitim kurumları üzerinde uzun süreli etkilerini bırakmaya devam ettiği yer alıyor.
Raporda şu ifadelere yer verildi:
“Deprem bölgesinde bulunan öğrencilerin ve öğretmenlerin büyük bir kısmının depremden zarar görmüş, can veya mal kayıpları meydana gelmiştir. Yaşanan depremler sonucunda sadece çürük binalar değil, eğitim sistemimiz de büyük ölçüde enkaz altında kalmıştır.
Deprem bölgesinde toplam 12 bin 550 okulda; 4 milyona yakın öğrenci eğitim görürken, depremler gerçekleştiğinde devlet okullarında görev yapan öğretmen sayısı 210 bindir.
Deprem sonrasında hazırlanan resmi raporlara göre depremden etkilenen bölgede MEB’e bağlı 20 bin 340 eğitim binasından 8 bin 162’si incelenmiştir. İnceleme yapılan binalardan 428 derslikli 72 okulun tamamen yıkıldığı, 3 bin 739 derslikli 504 okulun ağır hasarlı ve acil yıktırılması gereken, 3 bin 693 derslikli 331 okulun orta hasarlı, 30 bin 961 derslikli 2 bin 533 okulun az hasarlı olduğu tespiti yapılmıştır.
Jeoloji Mühendisleri Odası’nın hazırladığı deprem raporuna göre Türkiye genelinde 4 bin 159 okul fay hatları üzerinde yüksek tehlike alanları içinde bulunmaktadır. Depreme dayanıklı olmayan okulların yıkılarak yerlerini dayanıklı yapıların yapılması başta öğrenci, veli ve eğitim emekçileri olmak üzere, toplumun ortak istediğidir. Ancak özellikle büyükşehirlerde arazisi değerli olan kimi okulların depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle başka yere taşınması bahane edilerek, tamamen rant amaçlı kullanılmasının hedeflendiği görülmektedir.
“KIZ ÇOCUKLARININ HANE İÇİNDEKİ EMEK SÖMÜRÜSÜ ARTTI”
Afet dönemleri çocukların nitelikli eğitime ulaşma imkânlarını kısıtlayan ortamlardır. Çocukların eğitim hakkından mahrum kalması çocuklara dönük ihmal, istismar gibi vakaların artmasına sebep olmuştur. Okulların, yurtların barınma alanına dönüşmesi, çocukların ve gençlerin (deprem bölgesinde olmayanlarda dâhil) eğitim hakkına ulaşımını büyük ölçüde engellemiştir. Bu engel kız çocuklarının hane içindeki emek sömürüsünü arttırmış, kadınların yeniden toplumsal üretime kaynak sağlayan emeklerini görünmez kılmıştır.
Öğrenci, öğretmen ve velilere yeterince psikososyal destek verilmediği gibi buna dair somut planlama yapılmamıştır. Büyük bir felaket yaşanmış olmasına rağmen okullar açıldığında her şey normalmiş gibi davranılmıştır.”
“EĞİTİM SEN, EĞİTİM ALANINDA YAŞANAN BAŞLICA SORUNLARI SIRALADI”
6 Şubat depremlerinin birinci yılında eğitim alanında öne çıkan sorunlar şu başlıklar altında sıralandı:
Depremzede eğitim emekçilerinin barınma sorunu devam etmektedir. Özellikle şehre yeni atanan ve göreve başlayan eğitim emekçileri barınma sorunu yaşamaktadır.
Okullarda öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin temiz suya ulaşma sorunu sürmektedir.
Özellikle şehir dışındaki konteyner kentlerde kalan öğrencilerin ulaşım sorunu çözülmemiştir.
Konteynır kentlerde kalan öğrencilerin ders çalışma olanakları son derece sınırlıdır ve ders çalışma ortamı bulunmamaktadır.
Aynı binada iki okulun eğitim öğretim yapmasının (sabahçı, öğlenci) yarattığı sorunlar kalıcı yaz saati uygulaması nedeniyle öğrenciler sabah karanlığında derse başlamakta veya akşam karanlığında öğrenciler kaldıkları yere gitmek zorunda kalmakta ve güvenlik sıkıntıları yaşanmaktadır.
Aynı binada ikili eğitim öğretim yapan okullarda ders süresinin 30 dakikaya düşürülmesi nedeniyle öğrencilerin diğer bölgelerdeki yaşıtlarına göre eksik ders görmesine neden olması,
Konteyner kentlerde açılan prefabrik okullarda ısınma, ulaşım ve temizlik sorunları sürmektedir.
“TEK ADAM REJİMİ SORGULANMADAN, SORUMLULARDAN GERÇEK ANLAMDA HESAP SORULMUŞ OLMAYACAK”
Eğitim Sen’in deprem raporunun sonuç kısmında ise şu ifadelere yer verildi:
“Deprem gibi büyük bir afet sonrasında ortaya çıkan sonucun ‘asrın felaketi’ olarak tanımlanması, deprem nedeniyle ortaya çıkan yıkımın etkilerinin tür ve boyutları kadar, doğal afete maruz kalanların hangi ülkede yaşandığıyla da doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de doğal bir afetin ranta ve yağmaya dayalı çarpık kentleşme politikaları nedeniyle nasıl büyük bir felakete dönüştüğü 6 Şubat depremleri ile bir kez daha görülmüştür. İktidar, bugüne kadar bırakalım olası deprem riskine karşı somut adımlar atmayı, doğal afetin büyük bir felakete dönüşmesine neden olacak politika ve uygulamaları hayata geçirmekten geri durmamıştır.
Türkiye gibi sürekli doğal afetler yaşanan bir ülkede devletin bütün kurumları planlamaları ve uygulamalarını rantı değil, insan yaşamını önceleyen bir anlayışla ele almak zorundadır. Bugüne kadar bu temel gerçekliği dikkate almayan kuralsız ve denetimsiz yapılaşmaya göz yuman, rant için sağlıksız imar planlarına izin veren, meslek odalarını yapı denetim sürecinin dışında bırakarak böylesine büyük bir yıkıma ortak olan herkesin birinci dereceden ölümle sorumlu oldukları asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır.
Deprem sonrasında gözaltına alınıp tutuklanan müteahhitler, deprem felaketinde sorumluluğu olanlardan oluşan suç zincirinin son halkasıdır. Böylesine büyük bir yıkımın asıl sorumlularının, suç zincirinin bütün halkalarını ilmek ilmek ören siyasi iktidar ve tek adam rejimi olduğu açıktır. İmar affı için Meclis’te el kaldıran vekillerin, yıkılan yapılara inşaat izni veren yerel yönetimlerin, devlet kurumlarının ve yapı denetim firmalarının içinde yer aldığı suç zinciri ve bu zincirin işleyişini kolaylaştıran tek adam rejimi sorgulanmadığı sürece sorumlulardan gerçek anlamda hesap sorulmuş olmayacaktır.”
PİRHA- Milli Eğitim Bakanlığı’nın, dini içerikli konulara ağırlık vereceği müfredatı, aralık ayının başında hayata geçireceği öğrenildi. Müfredat değişikliğiyle ‘ilerlemeci odaklı’, yani bilimsel ve modern eğitim yaklaşımından vazgeçilecek. Eğitimin odağına “fıtrat ve şahsiyet” konuları alınacak.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Sefa Uyar’ın haberine göre, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), dini konulara ve dini içerikli derslere ağırlık vereceği müfredat için geri sayım başladı. Yeni detayların bakanlık kulislerine yansıdığı hazırlıklara göre müfredat değişikliği, ilk olarak 1., 5. ve 9. sınıflar için uygulanacak. Yani yeni müfredat, ilk olarak ilkokul, ortaokul ve lisenin ilk kademelerinde uygulanacak. Böylece bu kademedeki öğrenciler, yeni kademeye yeni müfredatla başlayacak, böyle devam edecek. Öğrencinin araştırmaya yönlendirileceği ve öğretmenin etkinliğinin azaltılacağı kaydedilen yeni müfredat hazırlığında istisna ise ‘değerler eğitimi’ olacak. Tarikat ve cemaatlerin ısrarcı olduğu, usule aykırı şekilde 19. MEB Şûrası’nda kabul edilen ve okulöncesi eğitime kadar yaygınlaştırılan değerler eğitimi hakkındaki yeni hazırlıkların, tüm kademelerde uygulamaya geçirilmesi öngörülüyor.
EĞİTİMDE FITRAT VE ŞAHSİYET VURGUSU DÖNEMİ
Bakanlığın dini eğitim, araştırma ve öğrenci odaklı yeni müfredat çalışmalarında, eğitime bakış açısını da yeniden ele alacağı kaydediliyor. Son dönemde zayıflatılmasına karşın halen uygulanmaya devam edilen bilimsel ve modern eğitim yaklaşımından vazgeçilmesi gündeme geldi. Bakanlığın, “ilerlemeci yaklaşımdan uzaklaşılıp, fıtrat, şahsiyet ve vatan sevgisi gibi değerlerin öne çıktığı anlayışı takip edeceği” belirtiliyor.
MEB’in müfredat değişikliği gündeme gelmeden önce tarikat ve cemaat bağlantılı dernek ve vakıfların düzenlediği sempozyum ve çalıştay gibi çalışmalarda, ‘fıtrat ve şahsiyet’ vurgusunun öne çıktığı biliniyor. İki terim de dini temelli. Sabit, payidar ve değişiklik kabul etmez olarak nitelendirilen fıtrat, insanın yaratılıştan gelen özelliklerine işaret ediyor. Şahsiyet ise fıtratın üzerine eğitimle kazanılan manevi nitelikler olarak nitelendiriliyor. Eğitimciler, iki kavram üzerinden eğitimin, dini referans ve atıfla şekillendirileceğine işaret ediyor.
PİRHA- Eğitim Sen, 16 Haziran’da sona erecek 2022-2023 eğitim-öğretim yılına dair raporunu açıkladı. Eğitimin günden güne niteliksizleştiğini söyleyen Prof. Dr. Nejla Kurul, “Dinselleştirme politikaları yoğunlaşmıştır” dedi. Kurul ayrıca, Öğretmenlik Meslek Kanunu üzerinden eğitim emekçilerine yönelik ayrımcı ve adaletsiz uygulamaların hayata geçirildiğini de kaydetti.
2022-2023 eğitim-öğretim yılı cuma günü sona erecek. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), “2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı Sonunda Eğitimin Durumu” raporunu açıkladı.
“EĞİTİM DİNSELLEŞTİRİLDİ”
Eğitim Sen Genel Merkezi’nde yapılan basın açıklamasında eğitimde yaşanan sorunlar tek tek sıralandı.
17,5 milyon öğrencinin ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakıldığını belirten Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, “Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar, erken çocukluk eğitiminden (okul öncesi) başlayarak çeşitli vakıf ve derneklerle iş birliği halinde hayata geçirilen ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemiştir. Eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamalarının hız kesmeden devam etmektedir. Siyasi iktidar ve MEB’in eğitim kurumlarında laik-bilimsel eğitim anlayışını dışlayarak hayata geçirdiği uygulamalar eğitimin niteliğinde yaşanan gerilemenin öncelikli nedeni olmayı sürdürmektedir” ifadelerini kullandı.
Nejla Kurul, depremle birlikte eğitim sisteminin de çöktüğünü ifade ederek şöyle devam etti:
“Depremle birlikte sadece binalar değil, ülkenin yönetim rejimi, ekonomisi, doğaya ve bilime meydan okuyan, tamamen ranta dayalı kentleşme politikaları da yerle bir olmuştur. Böylesine büyük bir yıkımın yaşanmasının asıl nedeninin halkın can ve mal güvenliğini değil, sermayenin ihtiyaçlarını önceleyen rantçı politikaları benimseyen merkezi ve yerel yönetim anlayışı olduğu açıktır. Deprem bölgesinde bulunan öğrencilerin ve öğretmenlerin büyük bir kısmının depremden zarar görmüş, can veya mal kayıpları meydana gelmiştir. Yaşanan depremler sonucunda eğitim sistemi de büyük ölçüde enkaz altında kalmıştır.
Deprem bölgesinde toplam 12 bin 550 okulda; 4 milyona yakın öğrenci eğitim görürken, sadece devlet okullarında çalışan öğretmen sayısı 210 bindir. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı 56 bin 259 eğitim kurumunun yüzde 21’i, ülkedeki tüm öğrencilerin yüzde 21,4’ü, öğretmenlerin yüzde 19,1’i depremin yaşandığı 11 ilde bulunmaktadır. Resmi verilere göre depremden etkilenen illerde örgün, yaygın eğitim ve barınma hizmetleri dahil 5 bin 24 özel öğretim kurumunda 555 bin 938 öğrenci/kursiyer faydalanmaktadır. Deprem bölgesindeki 16 üniversitede yaklaşık 380 bin öğrenci ile 45 bin akademik ve idari personel eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etmektedir. Bu bölgelerde bulunan mülteci öğrenci sayısı ise 358 bin 376’dır.”
“ÖĞRENCİLERİN BESLENME SORUNU BÜYÜMÜŞTÜR”
Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, öğrencilerin beslenme sorununa da dikkat çekti. Çok sayıda öğrencinin okula kahvaltı yapmadan gitmek zorunda kaldığını belirten Kurul, şöyle devam etti:
“Birçok öğrencinin okulda yemek yemeden günü tamamladığı ve eve döndüğü görülmüştür. Geçtiğimiz dönemde yaşanan yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle yaşanan yoksullaşma süreci ile derinleşen ekonomik kriz, hız kesmeden devam eden zamlar, gerçek enflasyonun üç haneli rakamlara ulaşması ve alım gücünün gün geçtikçe düşmesi mutfaktaki yangını büyütürken artık temel besin gıdalarına dahi ulaşmak zorlaşmıştır. Çocuklar için beslenmenin önemli olduğu koşullarda süt, yumurta, peynir, zeytin vb gibi temel gıda ürünlerinin fiyatı 3-4 kat artmıştır. Bu koşullarda çocuklarına her gün ayrı bir beslenme hazırlamak durumunda kalan aileler eti, sütü, meyveyi, kuruyemişi geçelim yumurtayı, peyniri ve zeytini bile alamaz hale gelmiştir.
Sağlıklı beslenme alışkanlığının çocukların sadece büyüme ve gelişiminde değil, okul başarısı üzerinde de son derece etkilidir. Yetersiz ve dengesiz beslenen öğrencilerin dikkat süreleri kısalmakta, algılamaları azalmakta, zaman zaman öğrenme güçlüğü ve davranış bozuklukları gelişebilmekte ve bu ve benzeri nedenlerden kaynaklı olarak okul başarıları belirgin düzeyde düşebilmektedir.
Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sıradadır. Son dönemde çok hızlı artan yoksullaşma Türkiye’de önce en hassas durumdaki çocukları vurmuştur. Türkiye’de bugün her 5 çocuktan biri derin yoksulluk sorunları ile yüzleşmekte, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşamamaktadır. Bu noktada yapılacak en acil eylem, bir an önce okullarda kamunun öğle yemeği hizmeti sunmasıdır.
Gıda fiyatlarındaki artış sofralardan, çocuklarımızın harçlıklarına kadar yansımış durumdadır. Veliler çocukların beslenme çantalarına hiçbir şey koyamaz, okul harçlığı bile veremez hale gelmiştir. Okullarda bir öğün ücretsiz, sağlıklı yemek hakkı devlet tarafından karşılanmalıdır.”
Türkiye’nin eğitim sistemi en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaştığını söyleyen Nejla Kurul, şunları kaydetti:
“Okullarda dinselleşme hızla artarak kaygı verici boyuta ulaşmıştır. MEB’in geçmişte eğitimin dinselleştirilmesi hedefiyle Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli dini vakıf ve derneklerle ortak yürüttüğü projeler ve imzalanan ‘iş birliği’ protokolleri, okulları çeşitli cemaat, tarikat ve dini grupların etkinlik ve faaliyet alanı haline getirmiştir. Geçtiğimiz yıllar içinde okullarda hayata geçirilen ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleşme süreci hızlandırılmış, doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan uygulamalar hayata geçirilmiştir.
Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ortaokullar ve imam hatip okulları, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı il/ilçe spor müdürlükleri/Gençlik merkezleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri iş birliğinde yürütülmekte olan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi” (ÇEDES) kapsamında 2022/’23 eğitim öğretim yılı içinde ülke çapında çeşitli toplantılar yapılmış ve kararlar alınmıştır.
ÇEDES Projesinin amacı, “Öğrencilerimizin millî, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan, geliştiren ve kendi yaşantılarında inşa eden fertler olmalarına, çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, aklı selim, kalbi selim ve zevki selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlamak” olduğu ifade edilmektedir. Dini ve manevi değerleri merkeze alan ÇEDES Projesi, laik-bilimsel eğitim anlayışına ve pedagoji bilimine aykırı bir içerikte hazırlanmış ve uygulanmaya başlamıştır.
“Öğrencilere milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizin benimsetilmesi amacıyla tüm lise, ortaokul, ilkokul ve anaokulları ile il merkezi ve ilçelerde bulunan tüm cami ve Kur’an kursları”nı kapsayan projenin uygulaması için Milli Eğitim Müdürlükleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı il müftülükleri aracılığıyla okullara öğrencilerin ‘manevi gelişimini desteklemek’ adı altında ‘manevi danışman’ sıfatıyla pedagojik eğitimi bulunmayan vaiz, imam hatip, Kur’an kursu öğreticileri İzmir ve Eskişehir başta olmak üzere, çeşitli illerde görevlendirilmeye başlanmıştır.
Eğitimin bütün kademelerinde eğitimin niteliğini yükseltmek, çocukların özgür ve sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için somut adımlar atılması gerekmektedir. Ancak MEB, bugüne kadar yaptığı gibi, din ve inanç alanı gibi son derece hassas bir konuda “tek din, tek mezhep” yaklaşımıyla hareket ederek okullarda öğrencilere dini ve manevi değerleri aktarmayı kendisine görev edinmiştir. ÇEDES Projesi iktidarın eğitim sistemini siyasal-ideolojik çizgisi ve dini-kültürel ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme hedefinin son örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye’de eğitim politikalarının merkezinde yer alan “tek din, tek mezhep” anlayışının, farklı kimlik ve inançlara karşı önyargıları diri tutan ve milliyetçilik temelinde yükselen resmî ideolojiyi besleyen ‘manevi değerler eğitimi’ uygulamasının okullardan başlayarak ülkede yaratılan kutuplaştırmayı derinleştirmesi kaçınılmazdır. Böylesi bir uygulama hem çocukların sağlıklı gelişiminin hem de eğitim sisteminde eşit, özgür ve bilimsel düşüncenin ilerlemesinin önünde önemli bir engel olmayı sürdürmektedir.
Erkek ve kız öğrencilerin karma eğitimine dinsel ve cinsiyetçi gerekçelerle karşı çıkmak ve tek cinse dayalı eğitimi savunmak, okulların sadece öğrenme değil, aynı zamanda çocuklar ve gençler için sosyalleşme mekânları olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi, öğrencilerin cinsiyetlerine göre ayrıştırılması birbirinden açıkça tecrit edilmesi anlamına gelmektedir.
“SON DERECE SAKINCALI”
Türkiye’de yasal olarak zorunlu din dersi 4. sınıfta başlıyor olsa da İl Milli Eğitim Müdürlüklerinin müftülüklerle protokol imzalayarak bu derslerin seviyesini 4 yaşına kadar indirmesi, eğitim bilimi ve çocukların zihinsel gelişimi açısından son derece sakıncalıdır. Henüz oyun çağında olan ve somut düşünme yetisini tam olarak kazanmamış çocuklara yönelik ‘değerler eğitimi’ ve ‘Kur’an eğitimi’ çalışmalarının yapılması pedagojik olarak son derece sakıncalıdır.
Eğitimde 4+4+4 dayatması ile ‘dindar nesil’ yetiştirmeyi hedefleyen siyasi iktidarın, hedefini daha da büyüterek bilinçli ve programlı bir şekilde daha kolayca ‘şekil verebileceği’ 4-6 yaş gurubuna yönelmesi çocukların sağlıklı gelişimi açısından son derece tehlikelidir. Henüz oyun çağında olan, somut ve soyut düşünce yetileri gelişmemiş olan 4-6 yaş grubu okul öncesi eğitim çağındaki öğrencilere hangi neden ya da gerekçeyle olursa olsun ‘dini eğitim’ verilmesi, Türkiye’nin de altında imzasının bulunduğu çocuk hakları sözleşmesinin ‘çocuğun üstün yararı’ ilkesi ile temelden çelişmektedir.
Devletin bilinçli bir şekilde boşalttığı alanlar, dini vakıf ve cemaatler tarafından okullar, yurtlar, kurslarla doldurulmuş ve iktidar desteği ile büyüyen bu sistem tıpkı bir örümcek ağı gibi bütün bir ülkeyi kuşatmıştır. Çocuklarını okutmak isteyen yoksul aileler, kaçınılmaz olarak bu eğitim kurumlarına yönelmekte, “dindar nesiller” en çok emekçilerin, yoksulların çocuklarından devşirilmektedir.”
EĞİTİMDE TİCARİLEŞTİRME POLİTİKALARI!
Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, eğitim alanının kamusal ve toplumsal işlevlerinden ayrıştırılarak rekabetçi bir mantıkla ekonomik sektöre dönüştürüldüğünü de söyledi. Kurul, şunları ifade etti:
“Eğitimde yaşanan çok yönlü ticarileşme ve eğitim hizmetlerinin adım adım özelleştirilmesi anlamına gelen çok sayıda uygulama, 2022/’23 eğitim öğretim yılında belirgin şekilde artmıştır.
OECD ülkeleri ortalamasında ilköğretim ve ortaöğretim kademelerinde kamu kaynaklarından yapılan harcamalar eğitim harcamalarının yüzde 90’ını, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan harcamalar ise yüzde 10’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise eğitimde yaşanan ticarileşmenin sonucu olarak kamusal eğitim harcamalarının oranı yüzde 72,5, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamalarının oranı yüzde 27,5’tir.
Eğitimde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamaları, kimi zaman açık, ama çoğunlukla gizli olarak yapılmıştır. Bir taraftan eğitimin büyük bir bölümü zamanla birer ‘ticari işletme’ haline getirilen devlet okullarında sürdürülürken, diğer yandan eğitimin kamusal finansmanının tasfiye edilmesi yoluyla yoksul halkın eğitim finansmanı içindeki payı artmıştır. Kamusal eğitim adım adım zayıflatılmış, kamu kaynakları özel okullara aktararak özel öğretimin büyük ölçüde devlet desteği ile güçlendirilmesi politikası izlenmiştir. ”
“ÖMK OKULLARDA AYRIMCILIK VE EŞİTSİZLİK YARATMIŞTIR”
Eğitimcilerin, insanca yaşam ve insan onuruna yakışır ücret taleplerinin yok sayıldığını da söyleyen Nejla Kurul, “Yıllardır ekonomik, sosyal ve özlük haklarımıza yönelik taleplerimiz, insanca yaşam ve insan onuruna yakışır ücret taleplerimiz siyasi iktidar tarafından görmezden gelinmektedir. Siyasi iktidar ve Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) öğretmenlerin, eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin sorunlarına kalıcı çözümler üretmek yerine Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) üzerinden eğitim emekçilerine yönelik ayrımcı ve adaletsiz uygulamaları hayata geçirmiştir.” diye belirtti.
PİRHA – Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) 2 Kasım’da eğitim sendikalarının yapacakları iş bırakma eylemine yönelik desteğini açıkladı. 2 Kasım Çarşamba çocuklarını okullara göndermeyeceklerini açıklayan Veli Der yönetimi “Öğretmenlik Meslek Kanunu geri çekilsin” uyarısında bulundu.
Öğrenci Veli Derneği’nden (Veli-Der), eğitim sendikalarının 2 Kasım’da Öğretmenlik Meslek Kanunu’na karşı yapacakları iş bırakma eylemine destek geldi.
Veli Der Genel Merkezi tarafından yapılan basın açıklamasında, “Çocuklarımızın umutlarına, hayallerine dokunan öğretmenlerimizin yanındayız. 2 Kasım’da çocuklarımızı okullara göndermiyoruz. Öğretmenlik Meslek Kanunu geri çekilsin” ifadeleri kullanıldı.
Veli Der açıklamasında, öğretmenlerin aynı zamanda veli ve öğrenciler için de mücadele yürüttüklerine vurgu yapılarak şu ifadelere yer verildi:
“Her gün eğitimde yaşatılan sorunlara, eğitime ayrılan bütçenin yetersizliğine, imkansızlıklara rağmen çocuklarımızın umutlarına, yaşamlarına dokunmaktan bir an olsun vazgeçmeyen öğretmenlerimizin haklarını, geleceğini etkileyecek Öğretmenlik Meslek Kanunu, öğretmenlere rağmen hayata geçirilerek kariyer basamakları adı altında ayrıştırılmak isteniyor.
Öğretmenlerimizin hakları ve çocuklarımızın eğitim hakkı ile ilgili bir kanunu öğretmenlere rağmen çıkaran, sınavla, kariyer basamakları ile onların emeğini, mesleki itibarını yok sayan Milli Eğitim Bakanlığı’na soruyoruz:
*Öğretmenleri ücretli, sözleşmeli, kadrolu kamuda/özelde güvencesiz çalıştıran eğitim politikalarınızın öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın yaşamında yarattığı tahribatı görmüyor musunuz?
*Bu kanun ile öğretmenlerimizi şimdi de aday öğretmen, uzman öğretmen, başöğretmen diye ayrıştırmanızın sonucunda yaşanılacak sorunların sorumlusu kim olacak?
*Ülkenin en ücra köylerinde bin bir zorlukla çalışan, o okulun boyasını, tamiratını yapan, sobasını yakan bir öğretmenin emeğini hangi şıkka sığdıracaksınız?
*Başta büyük şehirler olmak üzere, o şehirlerin en yoksul mahallelerinde 40-50-60 kişilik sınıflarda çocuklarımızın yaşamına dokunmak için tarifi imkansız emekler veren öğretmenlerimizin emeğini hangi soru ile ölçeceksiniz?
*Okulların, her okulun koridorlarının, sınıflarının aday öğretmen/uzman öğretmen/başöğretmen sınıfları diye ayrıştırılmasının öğretmenlerimizde, çocuklarımızda, biz velilerde yaratacağı kırılmayı düşünmüyor musunuz?
*Eğitimin, öğretmenlerimizin, öğrencilerimizin sorunlarını; nasıl bir kanuna ihtiyacı olduğuna hayatında bir kez bile sınıfa girmemiş, bir çocuğun gözlerinin içine bakmamış kişiler nasıl karar verebilir?
*Bu kanunla 1 milyonun üzerinde kamuda, 300.000’e yakın özelde çalışan öğretmenlerimizi yok sayarak, öğretmenlerin görüşleri alınmadan nasıl uygulanabilir?”
“ÖĞRETMENLİK MESLEK KANUNU GERİ ÇEKİLMELİDİR!”
“Aslolan öğretmenlik mesleğinin güçlendirilmesi, eşit işe eşit ücretin, eşit hakların tüm öğretmenlerin kadrolu ve güvenceli istihdamının sağlanmasıdır.
Öğretmenlerimizin ekonomik ve mesleki açıdan desteklendiği bir çalışma ortamı tüm çocuklarımız için kamusal, laik, bilimsel eğitim hakkının kullanılabilir bir hak olmasını sağlayacaktır.
Binbir emekle mesleklerine, okullarına, öğrencilerine kavuşan öğretmenlerimizin her biri uzmandır.
Öğretmenlerimizin liyakatine sonsuz güveniyoruz.
2 Kasım’da (yarın) çocuklarımızı okullara göndermiyoruz! 2 Kasım’da öğretmenlerimiz hepimizin ortak talebi olan okullarda her gün ücretsiz okul yemeği için, okullara çocuklarımızın parasız ulaşım hakkı için, parasız barınma hakkı için de iş bırakıyor!
Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) olarak tüm velileri ,öğretmenlerimizin hakları, çocuklarımızın eğitim hakkı için 2 Kasım’da öğretmenlerimizin, çocuklarımızın sesine ses olmaya çağırıyoruz!
Öğretmenlerimizin eşit ve özgür yarın mücadelesi öğrencilerimizin geleceği hepimizin ortak geleceği içindir. Öğretmenlerimiz kaybederse çocuklarımız kaybeder, öğretmenlerimiz kaybederse geleceğimiz kaybeder!”
PİRHA – Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun geri çekilmesi için 2 Kasım’da yapacakları iş bırakma eylemine ilişkin konuştu. Kurul, “Okul içerisinde çalışma barışını bozan bir meslek kanunu ile karşı karşıyayız. Öğrencilerimize, öğretmenlere, diğer eğitim çalışanları ve velilerimize doğrudan olumsuz etkileri söz konusu” dedi.
3 Şubat 2022’de Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) Yasası çıktı. 13 maddeden oluşan bu yasa, eğitim alanındaki emekçilere zarar vereceği gerekçesi ile tepkiyle karşılandı.
Tüm muhalif partilerin itirazlarına rağmen yasa Meclis’ten geçti. Söz konusu yasanın, ayrımcılığın önünü açacağını ifade eden Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) liyakat dışı atamalara yol açılacağı, öğretmenleri kendi içinde ‘ücretli, sözleşmeli ve kadrolu öğretmenler’ diye 3 parçaya ayıracağını vurguladı.
“ÇALIŞMA BARIŞIMIZ İÇİN ÖMK İPTAL EDİLSİN”
Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) Yasası’nın ciddi sorunlar barındırdığını belirterek, “Bir yasanın, öğretmenlerin ekonomik, demokratik ve özlük haklarını ilerletmesi lazım. Ancak eğitim tarihine baktığımızda öğretmenlere ilk kez bir yasa bu kadar ayrımcı bir biçimde uygulama alanı açmış oluyor” uyarısında bulundu. Prof. Dr. Nejla Kurul, 19 Kasım’da yapılacak sınava da işaret ederek yasanın detayları hakkında şu bildileri verdi:
“Öğretmenlerimize kendi içinde kadrolu ve güvenceli olmaksızın aynı zamanda ücretli ve sözleşmeli öğretmenleri düşündüğümüzde kadrolu ve güvenceli olması gereken öğretmenleri de bir sınav yaparak, maaş artışını sınava bağlayan, yıllarca emek vermiş öğretmenlerimizi bir sınavla ‘yeterli olanlar’ ve ‘yeterli olmayanlar’ olarak ayrıştırıp yeterli olanlara ‘Uzmanlık’ ve ‘Başöğretmen’ unvanı vererek maaş artışı getiren bir yasa ile karşı karşıyayız.
19 Kasım’da sınav yapılacak bu sınavın da aynı zamanda öğretmenleri bölen, parçalayan ve maaş artışını bu sınavın sonucuna göre değerlendiren bir düzenleme olduğu fark edildi. Öğretmenler, tek ses olarak ÖMK’ya karşı itirazlarını açık biçimde ortaya koydu. Eğitim Sen olarak alanlarda 81 ilin hemen hemen her birinde, yazın sıcağında açıklamalar yaptık. Milli Eğitim Bakanlığı önünde basın açıklaması yapmak istedik ancak genel merkezimiz abluka altına alındı ve sözümüzü bakanlığın kıyısında söylememiz dahi engellendi.
Kamu vicdanını yaralayan, eğitim emekçilerinin geçinememe sorununu çözmeyen bu yasa karşısında konuşmak istiyoruz. Ancak izin vermiyorlar. Alanlardan sesleniyoruz bunu dinlemiyorlar.
15 Ekim’de binlerce öğretmenin katıldığı bir miting gerçekleştirdik ve o gün dedik ki ‘Emeğimiz, onurumuz ve çalışma barışımız için Öğretmenlik Meslek Kanunu iptal edilsin. Yeni bir yasal düzenleme için katılımcı bir anlayışla hazırlanacak bir süreç başlatalım’ dedik. Fakat buna da ses soluk olunmadı.”
“ÖĞRETMENLERİMİZ, MÜLAKAT VE KEYFİ UYGULAMALARLA KARŞILAŞACAK”
Nejla Kurul, ÖMK Yasasının iptal edilmesi için tüm eğitim sendikalarına çağrılar yaptıklarını ve birlikte yol aldıklarını da belirtti. Elliye yakın eğitim sendikası içerisinde 14 sendika olarak 15 Ekim’de Ankara’da yapılan miting öncesi ortak bir karar tutanağına imza atıldığını söyleyen Kurul, şöyle devam etti:
“O imzamızda ‘ÖMK iptal edilsin’ vardı. Tutanakta aynı zamanda, yüksek bir enflasyon yaşıyoruz, eşit işe eşit ücret anlayışını dikkate alarak tüm emekçilerin yoksulluk sınırı üzerinde ücret almaları için eğitim öğretime hazırlık ödeneğinin yılda bir kez bir maaş tutarında ödenmesi için taleplerimizi ifade ettik. Ayrıca öğretmenlerin ‘Ücretli, Sözleşmeli’ olarak ayrıştırılmaması gerektiğini, kariyer basamaklarının bu yasanın çekilmesi ile birlikte ortadan kaldırılması gerektiğini belirten, öğretmenlerimizin tamamı için kadrolu, güvenceli bir istihdamın kesinlikle gerekli olduğunun altını çizdik.
Bu yasa ile birlikte illerde İl Değerlendirme Kurulları’nı oluşturdular. Genç öğretmenlerimiz, mülakat ve keyfi uygulamalarla karşılaşacak. O yüzden dedik ki mülakatlar ortadan kalksın.”
“EĞİTİM TARİHİNDE ÖĞRETMENLERİNE AYRIMCILIK YAPAN TEK YASA”
Eğitim Sen Genel Başkanı Kurul, Enflasyon artışı nedeniyle eğitim emekçilerinin barınmadan birçok ihtiyaca kadar güçlük çektiğini vurgulayarak, “İstanbul’da kiralar 5.000’den başlıyor 15.000’e kadar çıkıyor. Ama öğretmenlerimizin maaşı artık neredeyse 3’te ikisini karşılayabiliyor. Peki yaklaşan kış var. Öğretmenlerimiz bu yüksek doğalgaz fiyatları karşısında nasıl ısınacaklar? Bu yüzden ÖMK’ya karşı itirazlarımız bu bağlamda gelişti. Şunu açıkça ifade edebilirim ki eğitim tarihinde öğretmenlerine ayrımcılık yapan, eşitsizlik üreten, tahakküm yaratan tek yasa bu yasadır. Öğretmenleri ‘Düz öğretmen, Uzman öğretmen ve Başöğretmen’ olarak hiyerarşiye tabi tutmak, onlar arasında maaşta eşitsizliğe yol açmak öğretmenlik mesleğini değersizleştiren, öğretmenin onurunu inciten bir konu.”
ÖMK YASASI SADECE ÖĞRETMENLERİ ETKİLEMİYOR!
Nejla Kurul, söz konusu yasanın sadece öğretmenleri etkilemeyeceğini de söyleyerek şöyle devam etti:
“Öğrenci ve veliler arasında da ayrımcılığa yol açacak bir yasadır. Örneğin çocuğunuzu bir sınıfa kaydetmeye gittiniz. 3 öğretmenle karşılaştınız. Diyeceksiniz ki ‘Bakanlık diyor ki başöğretmen daha yeterliymiş’. Müdür ise şunu demek zorunda kalacak ‘Hayır bütün öğretmenlerimiz nitelikli’. Ama veli şunu sormak zorunda kalacak ‘Ama başöğretmenin yeterli olduğunu söylüyor ve yüksek ücret ödüyorsunuz.’
Bu bağlamda çocuklarını başöğretmende okutmak isteme durumu ortaya çıkacak ve Okul Aile Birliklerini devreye sokma gibi eğitimi ticarileştiren bir sürecin de önünü açacağı için sorunlu bir yasa.
Okul içerisinde çalışma barışını bozan bir meslek kanunu ile karşı karşıyayız. Öğrencilerimize, öğretmenlere, diğer eğitim çalışanları ve velilerimize doğrudan olumsuz etkileri söz konusu. Bu yüzden ÖMK’nın geri çekilmesini talep ediyoruz.”
YASA YARGIYA TAŞINDI!
Prof. Dr. Nejla Kurul, söz konusu yasa sebebiyle hukuk sürecinin de işletildiğini belirterek şöyle devam etti:
“Bu süreç ayrıca şu an yargıda. Cumhuriyet Halk Partisi, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ama daha karara bağlanmadı. Ancak Anayasa Mahkemesi ‘esastan görüşme’ kararı aldı. Yanı sıra bizler de Danıştay’a başvurduk ancak Danıştay bunu henüz bir karara bağlamadı. Ama yürütme organı olan Eğitim Bakanlığı çok hızlı biçimde bu yasanın hayata geçirmesini sağlayacak düzenlemeleri başlattı.
Önümüzde bir gün var. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ciddi bir adım atmasını bekliyoruz. Somut bir adım atılmazsa 2 Kasım’da eğitim hizmetini üretmeyeceğiz. Ve derdimizi bu kez daha güçlü bir biçimde hem velilerimize hem bu sürece katılmayan eğitim emekçilerine hem de tüm kamu emekçilerine daha yüksek sesle anlatacağız. Bu eylemin ardından ne yapacağımız konusunda yeniden buluşup, sonraki süreçte nasıl bir mücadeleyi yürüteceğimize de ortak biçimde karar vereceğiz.”
İş bırakma konusunda eğitimcilerin kaygı ve korku içerisinde olmamaları gerektiğine de vurgu yapan Necla Kurul şu cümlelerle sözlerine son verdi:
“Öğretmenlerimiz öncelikle iş bırakmanın yasal ve meşru bir hak olduğunu bilmeliler. Çünkü çok net biçimde söz, söylem kurduk, alanlardan sesimizi duyurduk ama sesimizi duymuyorlar! O yüzden iş bırakma bizim en temel haklarımızdan birisi. Ayrıca da yasal. Bir yandan İLO sözleşmeleri bu hakkı bize veriyor. Anayasamıza göre İLO sözleşmelerindeki maddelerle Türkiye’nin imzaladığı sözleşmelerdeki maddeler, iç hukuk çelişkiye düştüğünde uluslararası sözleşme geçerlidir. Buradan okul yöneticilerini, il ve ilçe milli eğitim müdürlerini de uyarıyoruz; bu bizim yasal ve meşru hakkımız. Kaygılanmaya, korkmaya gerek yok. Ağlamayana meme yok. Okullarımızda öğretmenlerimizin çekinmesini gerektirecek bir durum yok.”
PİRHA- Okullar açılmadan önce yazılı bir açıklama yapan Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Türkiye’de ideolojik ve politik teoriler ve uygulamalarla içi boşaltılan bir eğitim sistemi olduğuna işaret ederek, gerici müfredatlar hazırlandığını hatırlattı. ADFE, “Çocuklarımızın geleceğini size armağan etmeyeceğiz” dedi.
Yeni eğitim-öğretim yılı açılırken, yazılı bir açıklama yapan Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), eğitimin içinin boşaltıldığını, tepeden inme eğitim sistemi içinde, aslında cemaatlerin finanse edilmesinin amaçlandığını belirterek uyarılarda bulundu.
Türkiye’de ideolojik ve politik teoriler ve uygulamalarla içi boşaltılan bir eğitim sistemi olduğunu belirten ADFE, şu soruları sordu:
“Yaygın eğitim seviyesinin sürekli iyileştirilmesi ve eğitim sisteminin sürekli teoriye göre değiştirilmesiyle (arka planda hedeflenen dini uygulamalar) sanki eğitimde reform yapılıyormuş havası yaratılmakta, eğitimin temel amacının “Erdem” ve “Zeka” olduğu bilinçli bir şekilde yok edilmektedir.
Bizler, birkaç soruyla eğitim sistemini sorguladığımızda gerçeği net görebiliyoruz.
– Çocuklarımıza okulda ne öğretiliyor?
– Öğrendiklerinin gerçek yaşamda yeri var mı?
– Alınan eğitimin, bilim, akıl ve sürdürdüğümüz hayat ile bir bağlantısı var mı?
– Çocuklarımız uygulama farkındalıklarını artırabiliyorlar mı?
– Aldığı teorik dersleri pratiğe dahil etme becerisine sahip olabiliyorlar mı?
– Öğretilen bilgiler eğitim teknolojileri açısından öğrenme başarısını etkin kılıyor mu?
– Öğretmenlere verilen kalıplaşmış soyut müfredat bilgileri neye yöneliktir?
“İşte bu bir kaç soruyu kendimize sorduğumuzda, yanıtlarını bulamıyorsak ya da cevaplayamıyorsak, çocuklarımızın gelecekte anlamlı bir hayat sürdürebileceklerine dair net bir yaşam tablosu kafamızda oluşamıyor” diyen ADFE, “Tüm dünyada, başta bilgi teknolojileri, çağdaş ve modern bilim sürekli gelişirken, ülkemizde, içeriği her yıl gericilik zihniyeti ile zenginleştirilmiş, dindarlığın daha verimli olması ve çocuklarımızın gericiliğe uyumu için teşvik müfredatları yapılmaktadır” ifadelerini kullandı.
“CEMAATLERİN FİNANSE EDİLMESİ AMAÇLANIYOR”
Açıklamaya şöyle devam edildi:
Tepeden inme eğitim sistemi içinde, aslında cemaatlerin finanse edilmesi amaçlanmaktadır.
Çünkü açılan okulların adı İmam-Hatip Lisesi, hepsi toplumun din ihtiyacını karşılıyormuş anlamı altında açılıyor ya da aileler çocuklarını İmam-Hatip liselerine göndermek için can atıyor gibi bir algıyla halka kabul ettiriliyor. Yani gericilik eğitimini, İmam Hatip Okulları yoluyla liselere yerleştiren AKP, önce okulları tek tipleştirmiş sonrasında, sorgulamayan, düşünemeyen biat eden bir gençlik hedeflemiştir.
Ve ne yazık ki geldiğimiz nokta itibariyle muhafazakâr eğitim, dayatılan Ortaçağ uygulamaları çocuklarımızın geleceğini karartmıştır.
“BU ZİHNİYETE DUR DEMEK GEREKİR”
Bu eğitim sistemi içindeki İmam-Hatip okulları mesleki, ya da yüksek eğitimin eş değeri değildir. Bugün yaşadığımız sorunlar ve karmaşa bilimin gericilik eğitimi ile karıştırılmasıdır.
Artık toplumun inançlarını kullanıp, bunu bahane ederek kendisi için ayrıcalık talep eden bu zihniyete dur demek gerekir.
Bu eğitim sistemi baştan aşağıya yanlıştır. İmam Hatip Lisesi okuyan, bu zihniyetle meslek sahibi olan çocuklarımızın gelecekte ayrımcılık yapması doğaldır çünkü bu sistem, özgür kadına, özgür erkeğe ve özgür topluma karşı gericilik eğitimini referans almaktadır ve toplumu sınıf mücadelesinden koparmak isteyen, burjuva ideolojisi buna ses çıkartmamaktadır. Toplumu bölmek, bir birbirine düşman etmek için her zaman bir tarafı galeyana getirerek köle haline getirilen her toplum bireyi, bu suskunluğun sonucudur.
Sömürücü, soyguncu, hortumcu olan burjuvanın demokrasisi bugüne kadar sadece sistemi korudu.
Bizler; inancımız gereği bireysel inanç özgürlüğü kişisel bir tercihtir diyoruz, devlet dinden elini çekmeli, eğitim sisteminde laiklik hakim kılınmalı ve demokrasinin daha iyi anlaşılması için, devlet; hak, hukuk ve adaletle toplumu yönetmelidir. Ve çocuklarımızın geleceği hükümetlerin siyasi ve politik geleceklerinin teminatı değildir.”
PİRHA-Eski Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, eğitimin dinselleşmesine dikkat çekerek, AKP hükümetinin eğitim politikalarına tepki gösterdi. Dinçer, AKP’nin kendi ideolojisine uygun sistem yarattığını belirterek, Alevilerin din dersinden muaf olma taleplerinin de bir an önce yerine getirilmesini istedi. AKP’nin freni patlamış kamyon gibi hareket ettiğini belirten Dinçer, birlikte mücadeleye vurgu yaptı.
Haberin videosu
Eski Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, mevcut eğitim sistemini PİRHA‘ya değerlendirdi.
Dinçer, okul öncesine kadar dini eğitimin yaygın hale gelmesine tepki göstererek, “Bu hükümetten ya da böyle bir islamcı partiden, bu politikaları yapmasının dışında ne beklenebilir ki” diye sordu. Hükümetin toplumun farklı kesimlerinin taleplerini görmezden geldiğini belirten Dinçer, Alevilerin din öğretiminin zorunlu olmaktan çıkarılmasını istediğini hatırlattı ve bu talebin bir an önce yerine getirilmesini istedi.
Dinçer, “AİHM kararları var ama AKP hükümeti bir türlü Anayasada bir değişiklik yaparak Alevilerin bu taleplerini yerine getirmiyor. Başka talepleri olan kesimler de var. Örneğin ana dilinde eğitim talebi olan bir kesim var. Hükümet bunları da görmezden geliyor, yok sayıyor. Ancak kendi ideolojisine uygun olarak, çocuklarımızın beyinlerini yıkamaya, bu doğrultuda çocuklarımızı yönlendirmeye, aileleri, velileri ikna etmeye çalışarak yoluna devam ediyor” diye konuştu.
“BİRLİKTE MÜCADELE OLMAZSA AKP, FRENİ PATLAMIŞ KAMYON GİBİ POLİTİKALARI SÜRDÜRECEK”
Bilimsel, laik, demokratik, özgürlükçü eğitim talebinin her daim gündem olduğunu ifade eden Dinçer, şöyle devam etti:
“Cinsiyetçi, erkek egemen bu eril eğitimin değişmesini istiyoruz. Erkek egemen eğitim olunca tamamen ona özgü kadrolar, yöneticiler oluyor, her alan bunlarla bağlantılı. Müfredat da böyle. Ders kitaplarındaki resimler, şekiller hep böyle. Rehber öğretmenlere yönelik hazırlanan kılavuzda türbanlı öğretmenler ya da türbanlı anneler sevecen, başı açık anneler sert mizaçlı olarak yansıtılıyor. Benzer örnekleri çoğaltmak o kadar mümkün ki. Buna karşı özellikle demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve siyasal yapıların ciddi bir şekilde bir araya gelip beraber mücadele etmesi gerekiyor. Yoksa AKP, freni patlamış kamyon misali veya başka bir ifade ile züccaciye dükkanına girmiş fil misali bu politikalarını aymaz bir biçimde, fütursuzca uygulamaya devam edecektir. Özellikle topluma büyük bir korku salarak bunu yapmayı sürdürecektir.”
PİRHA – Eğitim-Sen İzmir 2 No’lu Şubesi’nde yapılan açıklamada, kimi cemaat ve tarikatlara eğitimin bir çok alanında taşeron görevi verilerek eğitim öğretim aşamaları içerisinde faaliyet yürütmelerine izin verilmekte olduğu belirtilerek, Elazığ depreminden sonra Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na para aklatılmasına tepki göstererek, “Elazığ depreminin acısına Kızılay yolsuzluğunun acısı eklenmiştir” dedi.
Haberin Videosu
Eğitim-Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç, HBVAKV İzmir Şube Başkanı Hüseyin Han, Kureyşan Ocağı Dedesi Hamza Takmaz ve Sinemilli Ocağından Süleyman Deprem bir araya gelerek eğitim sisteminin yozlaştırılması ve Kızılay’da toplanan paraların Ensar Vakfı’na transfer edilmesine tepki gösterdi.
“CEMAAT VE TARİKATLARA TAŞERON GÖREVİ VERİLİYOR”
Eğitim-Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Kılıç, zorunlu din derslerinin ilkokul ve orta öğretimin bütün sınıflarında artarak devam ettiğini belirterek, cemaat ve tarikat örgütlenmelerinin de desteklendiğini söyledi.
4+4+4 yasası sonrası seçmeli adı altında yer alan din derslerinin de fiili uygulamalar sonucunda zorunlu hale getirildiğini kaydeden Kılıç, öte yandan cemaat ve tarikat örgütlenmesinin de önünün açıldığını vurguladı. Kılıç, “Kimi cemaat ve tarikatlara eğitimin bir çok alanında taşeron görevi verilerek eğitim öğretim aşamaları içerisinde faaliyet yürütmelerine izin verilmektedir” dedi.
“İZMİR’DE ÖZEL BİR ÇALIŞMA SÜRDÜRÜLÜYOR”
İzmir’de özel bir çabanın sürdürüldüğünün altını çizen Kılıç, şöyle konuştu;
“İzmir ilinde yaşananları yer yer basınla paylaşmamıza rağmen faaliyetlerinin durdurulmasını beklerken artış göstererek devam etmesi bizleri kaygılandırmaktadır. Foça ilçesinde İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından velilerin talepleri olmamasına rağmen kuran kursu açılması, Berga İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından öğretmenlerin seminer çalışmaları kapsamında camiye çağırarak kuran dinletmesi, Çiğli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı Akiş Öğütçü Orta okulunda, okul müdürünün organizesinde dışarıdan hangi cemaat ve tarikata bağlı olduğu bilinmeyen bir kişi tarafından henüz 12 yaşlarında olan öğrencilere ‘’Secadem beni özler mi? Konulu konferansı organize etmesi, Menemen İlçe MEM tarafından ‘’ Haydi çocuklar camiye projesi’’ kapsamında çocukların camiye zorlanması laiklik tartışmalarını tekrar gündeme getirmektedir.”
“HALKIN VERGİLER CEMAAT VE TARİKATLARA AKTARILIYOR”
Hasan Ali Kılıç, Elazığ depremi sonrası gündeme gelen Kızılay’da Ensar Vakfı’na para aktarıldığı iddialarına da tepki gösterdi. “Elazığ depreminin acısına Kızılay yolsuzluğunun acısı eklenmiştir” diyen Kılıç, devletin yaşananlara sessiz kaldığını belirterek, “Cemaat ve tarikatlara halkın vergileriyle elde edilen kazançların aktarılması, devlet yetkilileri tarafından görülmemesi toplumsal bir çok kesimi ciddi bir şekilde kaygılandırmıştır” dedi.
Gazeteci Celal Eren Çelik’in Elazığ’da yaşanan deprem sonrasında Kızılay’ın, para aktarmaya nasıl alet edildiğini kanıtlayan belgeyi yayınladığını ifade eden Hasan Ali Kılıç, “‘Belgeye göre; Başkentgaz, 2017’de Kızılay’a 8 milyon dolarlık bağış yaptı. Ancak bu cömert bağışın ilginç bir şartı vardı. Paranın 75 bin dolarını Kızılay alacak, kalan 7 milyon 925 bin dolarını da Ensar Vakfı’na yurt inşaatı yapılması için transfer edecekti” dedi. Kılıç şu soruları sordu;
Özel bir şirket, dinci bir vakfa yardım yaparken, esasında gönüllülük üzerine çalışması gereken bir kamu kurumunu ‘yasal payanda’ olarak niye kullanır?
Parayı doğrudan aktarma hakkı varken, Kızılay’a neden ‘vergi cenneti’ muamelesi yapılır?
Deprem gecesi SMS ile 10 TL isteyen Kızılay, ne için böyle bir ilişkinin içine sürüklenir?
“MADIMAK ALEVİLERİN KIRMIZI ÇİZGİSİDİR”
Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sivas Katliamı’nın hükümlüsünü serbest bırakmasına da tepki gösteren Eğitim-Sen İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Kılıç, devletin 27 yıllık adaletsizliğe devam ettiğini söyledi. Kılıç, “Madımak acımız katilin afıyla birkaç kat daha da artmıştır. Madımak katliamını affetmek hiç bir vicdana sığmaz. Madımak milyonlarca Alevinin kırmızı çizgisidir. Bir devletin yapması gereken, adaleti sağlamaktır. Madımak, Cumhuriyet tarihinde yapılan en ağır katliamdır. Bu karar ile birlikte 27 yıldır sönmeyen ateş dahada büyütülmüştür” dedi.
Alınan karar devletin Madımak davasındaki tutumunu ortaya koyduğunu belirten Kılıç, adaletsiz, haksız ve hukuksuz kararı kınadı.
“DEVLETİN İNSANLARA KILIK BİÇMEYE HAKKI YOK”
Kureyşan Ocağı Dedesi Hamza Takmaz da Alevi çocuklarına yönelik asimilasyon politikalarının devam ettiğini söyledi. Takmaz, devletin tüm insanların inançlarına, öğretilerine kılık biçmeye hakkının olmadığını belirterek, devletin İzmir’de özel bir çaba harcadığını söyledi.
Türkiye’nin birçok yerinde bu politikaların hayat geçirilmeye çalışıldığını kaydeden Takmaz, Kars’da Alevi Köyü’ne yapılan camiye de değinerek, devletin bu politikalardan vazgeçmeye çağırdı.
Takmaz, Alevi kurumlarının ve eğitimcilerin çocukları bu okullardan geri çekerek İnsan Hakları Mahkemeleri’ne başvuruda bulunarak çocukların din istismarcılarının elinden kurtarılması gerektiğini vurguladı. PİRHA/İZMİR
Kaynak yetersizliği gerekçesiyle ikili eğitim sorununu bir türlü çözemeyen iktidar, 2002 yılından bugüne kadar yalnızca 5 bin 565 yeni lise inşa edebildi. Buna karşın 11 bin 809 Kuran kursu hizmete açıldı.
AKP iktidarı döneminde Kuran kursu ve ortaöğretim kurumu sayısındaki değişim, iktidarın siyasi tercihlerini bir kez daha gözler önüne serdi. AKP iktidarının birinci yılında 6 bin 210 olan lise sayısı, 2019 yılında 12 bin 506’ya yükselirken aynı dönemde Kuran kursu sayısı 3 bin 984’ten 15 bin 796’ya fırladı. Türkiye’deki Kuran kurslarının sayısı 2002 yılına göre 2019’da yüzde 296 arttı.
BirGün’ün haberine göre; Eğitimin giderek derinleşen sorunlarından biri olan ikili eğitimi kaynak yetersizliği gerekçesiyle bir türlü çözmeyen iktidar, 2002 yılından 2019 yılına kadar yalnızca 5 bin 565 lise inşa edebildi. Aynı dönemde inşa edilen Kuran kursu sayısı ise 11 bin 809 oldu.
2013’TE 10 BİN LİSE
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında, Türkiye’de 6 bin 210 ortaöğretim kurumu bulunuyordu. Ortaokuldan ortaöğretime geçen öğrenci sayısının artması ile birlikte yeni okul inşaatı da zorunlu hale geldi. Bu kapsamda, 2012-2013 eğitim öğretim yılının sonuna kadar 4 bin 208 yeni lise eğitime kazandırıldı. 2013 yılında 10 bin 198 olan lise sayısına karşın ortaöğretimdeki öğrenci sayısı açık öğretim lisesindeki öğrenciler de dahil 4 milyon 420 bine ulaştı.
LİSELERDE YIĞILMA
Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim sendikalarının ve velilerin tüm tepkilerine karşın 2013 yılında zorunlu eğitime, “4+4+4” sistemini getirdi. Yeni sistem ile birlikte ortaöğretimdeki öğrenci sayısında yığılma yaşandı. Mevcut okulların kapasitesi, örgün eğitimdeki lise öğrenci sayısını karşılamayınca, uzun yıllardır var olan ikili eğitim sorunu daha da derinleşti.
İKİLİ EĞİTİM SORUNU
Uzman görüşü alınmaksızın getirilen, “4+4+4” sisteminin ilk yılında Türkiye’deki lise sayısı 10 bin 955 iken bu sayı 2018-2019 eğitim öğretim yılında 12 bin 506’ya çıktı. Böylelikle, 2014 yılından 2019 yılına kadar geçen beş yılda inşa edilen okul sayısı bin 551’de kaldı. Ortaöğretimdeki öğrenci sayısının ise 5 milyon 594 bin olduğu bildirildi. Birçok okul, kapasite yetersizliği nedeniyle ikili eğitime geçmek zorunda bırakıldı.
BİR YILDA 5 BİN KURAN KURSU
Türkiye’deki Kuran kursu sayısındaki en çarpıcı artış 2010-2011 ile 2011-2012 eğitim öğretim dönemlerinde yaşandı. 2010-2011’de 9 bin 485 olan Kuran kursu sayısı, bir yılda yüzde 54 artırılarak 14 bin 676’ya ulaştı.
YATIRIM DİN EĞİTİMİNE
İktidarının ilk yılından 2018 yılı sonuna kadar yalnızca 5 bin 565 lise inşa eden AKP, kamu kaynaklarının büyük bölümünü din eğitimine ayırdı. 2002 yılında 3 bin 984 olan Kuran kursu sayısı şöyle arttı:
2007: 7 bin 230
2012: 14 bin 676
2017: 15 bin 796’ya çıktı.
YATIRIMLARDA KESİNTİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği, “Eğitime ayrılan payı artırdık” söylemi de 2019 yılında MEB bütçesinden eğitim yatırımları için ayrılan payda karşılık bulmadı. 2019 yılında 113,8 milyar TL olan MEB bütçesinde eğitim yatırımlarının payı 5,6 milyar TL oldu. Eğitim yatırımları bütçesi 2018 yılına göre 2019 yılında 2,2 milyar TL azaltıldı.
PİRHA- Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Karşıyaka Şube Başkanı Turgut Aydın, mevcut eğitim sisteminin tamamen çöpe atılarak, yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması gerektiğini söyledi. Aydın, “AKP iktidarı kendi ideolojisi doğrultusunda bir toplum yaratmak için eğitimi araç olarak kullanıyor” dedi.
Haberin videosu
17 yıl boyunca birbiri ardına yapılan değişikliklerle yapboz tahtasına dönen eğitim sistemine dair konuşan Veli-Der İzmir Karşıyaka Şube Başkanı Turgut Aydın, mevcut iktidar döneminde gözle görülür biçimde eğitimin dinselleştirilerek gericileştiği ve ticarileştirildiği eleştirisinde bulundu.
İktidarın kendi ideolojisi doğrultusunda yaratmak istediği toplum modeline göre eğitimi bir araç olarak kullandığının altını çizen Aydın, bu kapsamda eğitimin cemaat ve tarikatlara devredildiğine dikkat çekti.
“EĞİTİM GERİLEŞTİRİLİYOR, TİCARİLEŞTİRİLİYOR”
“AKP’nin iktidar olmasından bu yana gözle görülür biçimde laiklikten uzaklaşılarak çağdışı bir eğitim sistemine geçiliyor” diyen Aydın, 4+4’e geçiş sonrası giderek müfredatın değiştirilmesi, sınav sisteminde yapılan değişiklikler ve yoksul aile çocuklarının imam hatiplere zorlanması ile son aşamaya gelindiğine vurgu yaptı.
“SİYASAL İSLAMLA NEOLİBERALİZM İTTİFAK HALİNDE”
Aydın, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bunu sadece eğitimin dinselleştirilmesi olarak ele almamak gerekiyor. Eğitimin ticarileştirilmesi boyutu var. Bu ikisi birbiriyle paralel olarak gidiyor. Eğitimin ticarileştirilmesi için din bir araç olarak kullanılıyor. AKP iktidarı, kendi ideolojisi doğrultusunda bir toplum yaratmak için eğitimi araç olarak kullanıyor. Bir toplum mühendisliği uyguluyor. Dolayısıyla siyasal islam ile neoliberalizmin ittifakı söz konusu. Olayı ekonomik-politik yönü ile ele alırsak doğru tespitler yapabiliriz. Doğru tespit yaparsak buna karşı doğru mücadele yöntemleri geliştirebiliriz.”
“AKP TABANINDA BİLE RAHATSIZLIĞA NEDEN OLUYOR”
Devletin, asli görevi olan eğitimi tarikat ve cemaatlare devrettiğini söyleyen Aydın, bu tarikatlar ile yapılan protokollerin gün geçtikçe arttığını ifade etti. Alanlarda yürüttükleri çalışmalardaki gözlemlerinde eğitimin dinselleştirilmesinin sadece Aleviler değil toplumun diğer kesimleri ve hatta AKP’nin kendi tabanında da rahatsızlığa neden olduğunu dile getiren Aydın, sözlerine şöyle devam etti:
“Eğitim aslında 60 milyonu ilgilendiren bir konu. Hedef kitlemiz bu olmalı. Eğitimin diğer bileşenleri olan eğitim emekçileri, demokratik kitle örgütleri ile birlikte ortak mücadele hattı oluşturmak gerekiyor. Biz Veli-Der olarak özellikle cemaatlerin ve tarikatların yuvalandığı bölgelerde çalışma yürütüyoruz. Özellikle yoksul bölgelerdeki okullarda sorunlar daha fazla görünüyor.
“MÜFREDATLAR HURAFELERLE DOLU”
Devlet, zaten okullarını gözden çıkarıp, başkalarına devretmiş durumda. Bunun en açık örneği de cemaat ve tarikatlarla yapılan protokoller. Milli Eğitim’in asli görevi eğitim öğretim faaliyetlerini yürütmek. Bu görevini devredemez. 2002 yılında Milli Eğitim’e genel bütçeden yüzde 17-18 pay ayrılırken bugün ise yüzde 5 ayrılıyor. Yığınla sorun var. Müfredatların içeriği boşaltıldı, hurafeler ile dolduruldu. İktidar bunu bir araç olarak kullanıyor ve her şeyi yapıyor. Eğitimin dinselleştirilmesi sadece Alevileri değil toplumun diğer kesimlerini de AKP’nin kendi tabanını dahi rahatsız ediyor. Alanda çalıştığımız için buna birebir şahit oluyoruz. İmam hatiplerin üniversite sınavındaki başarısı yüzde 17 idi, bu sene yüzde 15’lere düştü. Temel bilimsel bilgiler verilmiyor. Gericileştirilmiş bir müfredatla eğitim var.”
“VAR OLAN EĞİTİM SİSTEMİ RAFLARA KALDIRILMALI”
Alevi çocuklarının imam hatibe kayıt ettirilmeye çalışılmasını bir asimilasyon politikası olarak değerlendiren Aydın, tüm farklı inançların bundan payını aldığını ifade etti. Sorunun çözümünün ise eğitim sisteminin tümden rafa kaldırılıp, yeni baştan eğitimin bileşenleri olan veliler, öğretmenler ve eğitim bilimcilerle ile birlikte laik, bilimsel, parasız ve ulaşılabilir bir eğitim sisteminin oluşturulması ile çözüleceği tespitinde bulunan Aydın, son olarak şunlara dikkat çekti:
“Tabi ki Aleviler bu sorunu daha fazlası ile yaşıyor. Farklı inandığı için buna tepki gösteriyor. Onur Mahallesi’nde bir ortaokulun imam hatibe dönüştürülmesi için bir yürütülen bir çalışma var. Veliler tepkili. Tepki gösteren aileler içerisinde dindar aileler bile var. Bu kadar da kararlılar. AKP’nin tabanından dahi böyle tepki var. Ama elbette Alevi çocuklarını daha fazla vuruyor. 35 yıl öğretmenlik yaptım. Öğretmenlik yaşamımdan bu yana eğitimin sorunları hep vardı. O dönem ki eğitime de laik eğitim denilemezdi. 12 Eylül 1980 darbesi ile anayasa içerisine din dersinin zorunlu olarak yerleştirilmesi bunu tamamen bitirmişti. Ama AKP iktidarı döneminde toplumsal dönüşümü sağlamak için eğitim kullanılıyor. Müfredatın içi boşaltılarak, kırıntısı olan bilimsellik kaldırılarak eğitim tamamen gericileştirilmeye ve piyasalaştırılmaya çalışılıyor. Buna karşı yapılacak tek bir şey var. Eğitim sistemini komple çöpe atıp yeni baştan laik, bilimsel, parasız ve ulaşılabilir kamusal eğitim sistemini oluşturmamız gerekiyor. Çünkü bu eğitim sisteminin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Eğitimin planlamasından uygulamaya konmasına kadar eğitimin tüm bileşenleri veliler, öğretmenler, demokratik kitle örgütleri ve eğitim bilimcilerle birlikte çağdaş bir eğitim sistemi oluşturulabilir.”
PİRHA- Günümüz eğitim sistemini değerlendiren Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz, Alevi kurumlarının bu sistemi mitingler ve eylemlerle değiştiremeyeceğini belirtti.
Haberin Videosu
İstanbul Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz, günümüzdeki gerici eğitim sistemine ve Alevi çocukların imam hatiplere gönderilmesine ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Neredeyse tüm okulların imam hatiplere dönüştürüldüğüne vurgu yapan Yılmaz, derslerde Alevilere hakaret eden ve ayrıştıran öğretmenleri hatırlattı.
Alevi çocuklarının imam hatiplere gönderilmesine de tepki gösteren Yılmaz, kendilerine ulaşan ailelerin Alevi kurumlarının onlara sahip çıkmadığı yönünde sitemler ettiklerini söyledi.
Cemevlerindeki dedelerin, başkanların Alevi toplumuna sahip çıkması gerektiğinin altını çizen Yılmaz, “Kuşatılmış bir durumdayız. Acımasız bir şekilde Milli Eğitim bizi Diyanet’le birlikte harman gibi eziyor” dedi. Yılmaz, dedelere ve kurum başkanlarına şu çağrıda bulundu:
“Cemevleri sadece cenaze ve kutsal günlerde hizmet veren kurumların dışına çıkmalı. Herkes bölgesinde toplumuna sahip çıkmalı.”
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, kaleme aldığı yazıda Alevi asimilasyonunu işledi ve “Alevilerin kendi içindeki asimilasyoncuları nereye koyacağız?” dedi.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Asimilasyona karşısınız değil mi?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısında eğitimin tamamen bilimsellikten uzak siyasi İslamın boyunduruğu altında olduğuna vurgu yapan Öztürk, “Böyle bir eğitim sisteminde bilimin, sanatın, kültürün üretilmesi neredeyse imkansız gibidir. Tekçi bir anlayışı -onu da yalan yanlış ve eksik- dayatan sistem her türden inancı yok sayıyor” dedi.
Bu olumsuz sistemden en çok Alevilerin etkilendiğine değinen Öztürk, devletin tekçi, dayatmacı ve katliamlara dayalı politikalarıyla eksik noksan mücadele etmeyi öğrendiklerini kaydetti.
“ALEVİLİĞİ HİÇ ANLAMAMIŞLAR”
Yazısında Alevilerin kendi içindeki asimilasyon konusunu da irdeleyen Öztürk, “Alevilerin kendi içindeki asimilasyoncuları nereye koyacağız? Kime dokunsanız, kiminle konuşsanız asimilasyona şiddetle karşı. Kimse mangalda kül bırakmıyor, herkes Şiaya karşı, İslamlaşmaya karşı. Şialaşmaya karşı olanlar eleştirdiğinin ta kendisi, İslamlaşmaya karşı olanların durumu daha ironik, cemevlerinde camiden fazla Arapça dua okunuyor. Özü itibarıyla karşı olanlar ya da yandaş olanlar sadece şekli tartışmalar yapıyorlar. Üzülerek söylüyorum, Aleviliği hiç mi hiç anlamamışlar” diye belirtti.
“Alevilerde Hakk meydanı vardır, rızalık meydanı vardır, dar meydanı vardır en önemlisi Alevilik ikrarlı bir inançtır” diyen Öztürk, yazısının devamında şunları yazdı:
“On iki hizmeti anlayamamış ve derinliğini kavrayamamış olanların Alevice düşünmesi ve Alevice üretim yapması imkansıza yakındır. Dünyevi kimliklerinden arınamayanların ‘can’ olmayı içselleştirmeleri mümkün değildir.
Can, vahdeti mevcudun en eşitlikçi dilidir. Evren bir bütündür, herkes bu bütünün içindedir. Alevliği bir coğrafyada, bir soyda veya ırkta, cinsiyette beyhude aramayın, sizde; yüreğinizde yoksa asla ve asla başka yerlerde bulamazsınız, sadece laf kalabalığı olur o kadar. Asimilasyona karşı olmak Alevilikte ikrarlı olmaktır.” (HABER MERKEZİ)