PİRHA- Samandağ’da yerleşim yerine yakın bir yerde ruhsatsız bir şekilde okula ve yaşam alanlarına 200 metre mesafede kurulan beton santralinin kapatılmasını isteyen yurttaşlar, “Zehir solumak istemiyoruz. Yekililer buna bir çare bulsun” dediler.
6 Şubat depremlerinde büyük yıkıma uğrayan Hatay’da, Samandağ ilçesine bağlı Atatürk Mahallesi ve Yeşilada Mahallesi arasında yapımı süren hazır beton üretim santrali, başta bölge halkı olmak üzere kamuoyunda tepkiler sürüyor.
Yerleşim yerine yakın yerde kurulan bu santralin imar planına aykırı yapıldığı için hem yapı ruhsatı hem de işletme ruhsatı olmayan santral, 22 Nisan 2024 tarihinde belediye görevlileri tarafından mühürlenmiş olmasına rağmen kaçak bir şekilde çalışmaya devam etti.
Son olarak mahkeme tarafından keşif yapılırken, beton santralinin kapatılıp kapatılmayacağı veya başka bir alana taşınacağına ilişkin karar verilecek.
Samandağlılar, santralin kapatılması yönünde taleplerini sık sık dile getiriyor.
PİRHA‘ya konuşan yurttaşlar, beton santralinin bir an önce mahalleden kaldırılmasını isterken, santralden çıkan tozdan zehirlendiklerini ifade ettiler.
“YETKİLİLERE SESLENİYORUM; BUNA BİR ÇARE BULSUNLAR”
Çocuğunun beton santraline iki yüz metre mesafede bulunan okulda okuduğunu aktaran Samandağlı yurttaş, “Çocuğumun beton santralinden çıkan zehirli dumanı solumasını ve eğitim görmesini istemiyorum. Burdan yetkililere sesleniyorum; buna bir çare bulsunlar. Bizler beton santraline karşı değiliz. Yaşam alanlarımızın yakınına kurulmasına karşıyız” dedi.
“ZEHİR SAÇIYOR”
Samandağ Atatürk Mahallesi’nde yaşayan bir yurttaş da, öğrencilerin yaşam alanlarını kısıtlayacak şekilde kurulmuş beton santralini istemediğini belirterek, “Zehir saçıyor, öğrencilere ve yaşam alanlarımıza zarar veriyor. Bundan dolayı biz bu santrali istemiyoruz. Bir an önce bu santralin buradan kaldırılmasını talep ediyoruz” diye konuştu.
PİRHA- Erzincan’ın Ergan köyü merasında yapılmak istenen kalker ocağı ve santral projesine karşı köylülerin Erzincan İdare Mahkemesi’nde açtığı davada “ÇED gerekli değildir” kararı iptal edildi.
Türkiye’nin dört bir tarafı madencilik projeleriyle çevrilmiş durumda ve doğa her geçen gün daha fazla tahrip ediliyor.
Erzincan’ın Ergan köyü merasında yapılmak istenen kalker ocağı ve santral projesine karşı köylüler iptal davası açmıştı, Erzincan İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı vermişti. İdare mahkemesi projeyi hukuka aykırı bularak “ÇED gerekli değildir” kararını iptal etti.
PİRHA- Samandağ’da yerleşim yerine yakın bir yerde ruhsatsız bir şekilde kurulan beton santralinin kapatılması için yetkililere çağrı yapan Çiftçi İsmail Zubari ve Ekolojist Çağla Cemali, “Bu beton santrali ile ikinci bir deprem yaşatılıyor bizlere. Yapı ve işletme ruhsatı olmayan bu santral, derhal kapatılmalı” dediler.
6 Şubat depremlerinde büyük yıkıma uğrayan Hatay’da, Samandağ ilçesine bağlı Atatürk Mahallesi ve Yeşilada Mahallesi arasında yapımı süren hazır beton üretim santrali, başta bölge halkı olmak üzere kamuoyunda tepkiler sürüyor.
Yerleşim yerine yakın yerde kurulan bu santralin imar planına aykırı yapıldığı için hem yapı ruhsatı hem de işletme ruhsatı olmayan santral, 22 Nisan 2024 tarihinde belediye görevlileri tarafından mühürlenmiş olmasına rağmen kaçak bir şekilde çalışmaya devam etti.
“SANTRALİN DERHAL KAPATILMASI GEREKİYOR”
Samandağlılar, santralin kapatılması yönünde taleplerini sık sık dile getiriyor.
Çiftçilik yapan İsmail Zubari, “Adeta ikinci bir deprem yaşamaktayız. Çimento tozunun çeşitli kimyasallar içerdiğini, solunması halinde sağlık sorunlarına yol açabileceğini, doğaya zararlı olduğunu herkes biliyor ama buna rağmen hala bu santral çalışmaya devam ediyor” dedi.
Söz konusunu işletmenin hukuka aykırı bir şekilde açıldığını ve faaliyetine devam ettiğini belirten Zubari, yetkililere seslenerek santralin kapatılmasını talep etti.
“DEPREMDE MÜDAHALE ETMEYENLER BUGÜN BETON SANTRALİYLE KARŞIMIZA ÇIKTILAR”
Ekolojist Çağla Cemali de beton santralinin okula, tarım arazilerine ve Asi Nehri’ne yakın bir yerde kurulmasının var olacak tehlikeleri daha da arttırdığına vurgu yaptı.
Yapı ve işletme ruhsatı olmayan bu santralin normal şartlarda hiç kurulmaması gerektiğini söyleyen Cemali, “Mahkeme tarafından bu şirket korundu ve santral faaliyetine devam ediyor. Depremde enkazlara müdahale etmeyenler bugün beton santrali ile karşımıza çıktılar. Herhangi bir ruhsatı olmayan bu işletmenin durdurulması için daha güçlü bir şekilde ses çıkarılmalı ve sonuna kadar mücadele edilmesi şart” diye konuştu.
PİRHA- Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, Dersim’in ağır bir kuşatma altında olduğuna ve ekolojik yıkıma dikkat çekerek, mücadele ve duyarlılık çağrısı yaptı.
Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, Dersim’deki ekolojik yıkıma ve buna karşı Dersimlilerin yeterli tepkiyi göstermediğine bir basın toplantısına dikkat çekti.
Emek Demokrasi Platformu adına KESK binasında yapılan basın açıklamayı Uğur Beycan okudu.
Beycan, “150 civarında olduğu belirtilen maden ruhsatları üzerinden gerçekleşebilecek faaliyetler ise yaşam olanağı bırakmayacağından Dersim’in doğası ve insanları açısından bir bütün olarak felaket anlamına gelmektedir. Tüm bu yıkım ve gelmekte olan açık tehlikeler karşısında Dersimliler bu süreci karşılayabilecek irade ve örgütlülük düzeyinin uzağındadırla” dedi.
Açıklamada şu ifadeler yeraldı:
“Bilindiği üzere Dersim, Osmanlının on altıncı yüzyılın başlarından itibaren geliştirdiği, yüz yılları kapsayan ve cumhuriyet döneminde daha da merkezileştirilerek sürdürülen ağır bir kuşatma altındadır. Yaşam alanlarını ve yaşam hakkını savunma mücadelesi vermekte olan Dersim tüm bu süreçler boyunca ağır bedeller vermiştir. Tüm bu süreçler toplumsal dokuda ağır tahribatlar yarattığı gibi doğamızda da yıkıcı sonuçlara yol açmıştır. Nehirlerimiz barajlarla, ormanlarımız yakmalarla yıkıma uğratılmaktadır. 150 civarında olduğu belirtilen maden ruhsatları üzerinden gerçekleşebilecek faaliyetler ise yaşam olanağı bırakmayacağından Dersim’in doğası ve insanları açısından bir bütün olarak felaket anlamına gelmektedir. Tüm bu yıkım ve gelmekte olan açık tehlikeler karşısında Dersimliler bu süreci karşılayabilecek irade ve örgütlülük düzeyinin uzağındadırlar.
“TARİHİN EN AĞIR VE EN TEHLİKELİ SÜREÇLERİNİ YAŞAMAKTADIR”
Nice badireleri nice bedellerle göğüsleyerek bugünlere ulaşan halk gerçekliğimiz tarihinin en ağır ve en tehlikeli süreçlerini yaşamaktadır. Doğası, toplumsal-kültürel gerçekliği kararlı biçimde hedefe konulmuş ve yıkıma uğratılıyorken yükseltilen itirazlar ve direnişler yetersiz düzeylerde kalmaktadır.
“DİRENİŞİN BÜYÜTÜLMESİNDEN HER BİR DERSİMLİ SORUMLUDUR”
Toplumsal kurumlarımız, örgütlülük biçim ve düzeylerimiz eleştirilebilir, yetersiz bulunabilir olsa da bu direniş ve itiraz cephesinin büyütülmesi ve yürütülebilmesinden her bir Dersimli sorumludur. Toplumsal varlığı ve yaşam alanları tehdit ve saldırı altında olan her onurlu halk, dünyanın neresinde olursa olsun gerekli irade ve direnişleri geliştirerek yaşamını ve yaşam alanlarını savunmaktadır. Barışçı, evrensel, dirençli bir kültürel mirasın ve sayısız direnişin sahibi olan bir halkın günümüzde ki kuşaklarıyız. Ve bizlere dayatılan onursuz bir yok oluş ve diz çökmedir.
“UMUTSUZLUĞA YER YOKTUR”
Dersim gerçeği onursuzluğu ve teslimiyeti red eden, her defasında küllerinden kendini tekrar tekrar var eden bir gelenektir ve umutsuzluğa yer yoktur. Bu sorumluluk ve görev artık günümüz kuşaklarının omuzlarındadır. Sorunlarımız, sorumluluklarımız, ihtiyaçlarımız ve tarihsel mirasımız üzerinden kararlı bir birliğe ulaşmak, toplumsal var oluş biçimimizi yaşatmak, yaşam alanlarımızı korumak için gerekli adımları atabiliriz. Böyle bir çıkış ise halk gerçekliğimizi ötelemeyen, sorun ve ihtiyaçlarımızı önceleyen bütünlüklü bir perspektif, irade ve örgütlülük biçimiyle mümkün olabilecektir.
Dersim nedir ve gelecek tasavvurumuzda ki Dersim nasıl olmalı sorularının cevaplarını tarihsel-toplumsal kökleri bağlamında verebilmeli, bir Dersim ütopyası etrafında buluşmayı başarabilmeliyiz. Yaşam alanlarımızı, toplumsal varlığımızı koruma ve yaşatma mücadelesi sadece Dersim’de kalan ve kuşatma altında olan bir avuç insanımızın sorumluluğunda değildir. Her bir bireyimiz, Dersim’de, metropollerde ya da yurt dışında Dersim adına açılmış her bir kurumumuz doğrudan sorumludur. Yine halkımız içerisinde siyaset yürüten her bir siyasal çevre, duruşu ve sahiplenme, bugüne cevap olma düzeyiyle toplumsal akıbetimizden sorumlu olacaktır. Tüm bunları gören bir yerden, hızlı reaksiyon göstererek olumlu bazı sonuçlar alabileceğimiz ekolojik sorunlarımıza dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz.
“GERİ DÖNÜLEMEZ TAHRİBATLAR YARATILIYOR”
Yakıcı bir güncel mesele olan ve Dersimlinin katkısıyla gittikçe derinleşen ekolojik yıkım kültürel yıkımla da doğrudan ilişkilidir. Kültürel gerçekliğinden uzaklaşan, duygu ve anlam dünyasından koparılan bireylerimiz toplumsal kaygıları öteleyebilmekte, doğamızın tahrip edilmesinde rol alabilmektedirler. Her iki vadimiz ve bu vadilerde yer alan kutsal alanlarımızın ticarileştirilerek gasp edilmesi, halkımızın kutsallarının çiğnenerek anlam dünyasının darbelenmesi, birer çöplüğe ve meyhaneye çevrilmesi gibi acı bir durumla da karşı karşıyayız. Yine özellikle son 10 yılda Dersim’e yönelik valilik ve bazı kurumların turizm çağrısı, alt yapısı oluşturulmamış Dersim’in ekolojik toplumsal yapısına en az barajlar ve madenler kadar zarar verme boyutundadır.
Koruma statüsü düşürülmüş vadilerimiz üzerinde kontrolsüz insan baskısıyla ağır ve geri dönülemez tahribatlar yaratmaktadır. Vadilerimizin koruma statüsünü en üst seviye getirilmesi, uluslar arası kabul kriterlerinin gereği alt yapıların oluşturulması, aksi yaklaşımı tüm kurumlarımızla reddettiğimizi, kimliğimize inancımıza bir yönelim olarak kabul ettiğimizi bilinciyle tarihsel direniş hafızamızla daha güçlü örmeye devam edeceğiz.
“KURUMLARIMIZI SAHİPLENELİM, VADİLERİMİZİ VE SULARIMIZI KİRLETMEYELİM”
Bireylerimizin ekonomik kaygı ve ihtiyaçlarının farkında olmakla beraber, kutsal alanlarımız ticari mekanlara çevrilemez ve bu art niyetli, bilinçli politikaya ortak olunamaz, bu alanlar çöplüğe çevrilemez. Toplumsal değerlerini çiğneten, buna ortak olan bir halk çöküşü yaşar ve kendini yaşatamaz. Ayrıca vadilerde piknik ve yüzmeye müsait neredeyse tüm alanları ticari işletmelere dönüştürerek adeta halka kapatmak kabul edilir değildir. Ayrıca bu işletmelerin çöpü ve atık suları hem vadiler de hem de nehirlerimiz de ciddi bir kirliliğe yol açmaktadır. Toplumsal akıbetimiz ve doğamız söz konusuysa bireysel akıbetlerimiz tali planda kalmalı, soruna uygun çözümler geliştirilmelidir. Yine ağır bir problem olarak her iki nehrimiz neredeyse kaynağından başlanarak kirletilmektedir. Gerek Ovacık, gerekse Pülümür ilçelerimizin, vadiler boyunca mevcut olan karakol ve işletmelerin atık suları nehirlerimize deşarj edilmektedir. Yaşam alanlarımız ve kültürel-toplumsal varlığımız bir birinden bağımsız değildir. Korunmaları ve yaşatılmaları boyutu bütünlüklü bir meseledir. Bu ilçe belediyelerimizin bütçesi arıtma tesislerine el vermiyorsa, bir proje dahilinde tüm halkımıza çağrılar yapılarak, çeşitli organizasyonlarla kaynak yaratarak çözüme kavuşturulmalı, başta yerel yönetimlerimiz olmak üzere STÖ’lerimiz de bu konuda insiyatif almalıdır. Dersim adına açılmış tüm kurumlarımız çalışmalarının odağına Dersim’i koymalı, ekolojik ve toplumsal meselelerde duyarlı olmalıdır. Her yıl, başta vadilerimize giderek nimetlerinden faydalanan yüz binlerce Dersimliye ve dostlarımıza çağrıda bulunmak istiyoruz. Öncelikle kurumlarımızı sahiplenelim ve çağrılarına cevap olarak gereğinde alanları dolduralım. Vadilerimizi ve sularımızı kirletmeyelim, buna izin vermeyelim. Bu kadarı en sıradan insani görev ve tutumdur.”
PİRHA – Birçok ülkede telekomünikasyon uzmanlığı yapan Ali Kışlak adlı yurttaş, 75 yaşındayken mesleğini bırakıp meyve ormanı kurma fikrinin peşinden gitti. Muğla’da dikenlerle kaplı bir tarla alarak işe koyulan Kışlak, 10 yılın ardından bölgeyi adeta yeşile büründürdü. Ali Kışlak açıklamasında “Sisteme sırtımızı dayamadan çok mutlu, sağlıklı bir yaşam kurabileceğimizi görmek istiyorum” diye konuştu. Kışlak bir gıda ormanı oluşturmayı planlıyor.
Ali Kışlak, yaklaşık 10 yıl öncesine kadar dünyanın birçok ülkesinde bilgisayar mühendisi olarak çalıştı. “Bir nevi sistemin kölesi olduğumu, kendimi bulmam gerektiğini hissettim” duygusuyla farklı bir yaşam seçtiğini belirten Kışlak, meyve ormanı oluşturmayı amaç edindi.
Tek başına yaşam süren Ali Kışlak, ilk aşamada Seydikemer İlçesi’nin Kayadibi köyünde dikenlerle dolu 150 dönümlük bir arazi satın aldı. 150 dönüm de devletten arazi kiralayan Kışlak, kolları sıvayıp adeta toprak ile canlıların uyumu için bir mücadele içerisine girdi.
Yıllar geçtikçe çevrenin bitki örtüsü sarıdan yeşile döndü. Civarın florasında büyük bir değişim sağlayan Ali Kışlak, şimdi gülerek “Kendi kendime bir hapishane yarattım. Burayı artık terk edemiyorum” sözleriyle duygularını paylaştı.
ÜLKEDE BAŞKA ÖRNEĞİ OLMAYAN PROJE!
Sabah erken saatte uyanıp işe koyulduğunu belirten Ali Kışlak, her gün bitki ve ağaçların su ihtiyacını karşılıyor. Amacının henüz tam anlamıyla karşılık bulmadığını belirten Kışlak, birçok çeşit ağaç ve bitkinin toprağa tutunması için çabasını sürdürüyor.
Ali Kışlak, yürüttüğü projenin birçok kişi tarafından ilgi gördüğünü ancak Türkiye’de henüz benzer bir girişimin olmadığını da belirtiyor. Kimi doğaseverlerin, yardım için yanına geldiğini belirten Kışlak, “Buraya yardıma gelenler, romantik doğaseverler, 10 dakikada enerjileri bitiyor. Bu nedenlerle özellikle sigara kullananları buraya almıyorum. İnsanın sağlıklı olması lazım ki doğa da sağlıklı olabilsin. Pratik içerisinde yaşayabildiğim bir felsefe yaratıyorum. Yabancılar, gelip buradaki pratiği öğrenip gidip benzerlerini yaptılar. Türkiye’den böyle kimse olmadı” diye konuştu.
EROZYONA UĞRAMIŞ BÖLGEDE MEYVE ORMANI YARATTI
Yerleşim alanından uzak 6 köpek ve üç kediyle birlikte yaşam süren Ali Kışlak, bu zamana dek nar, üzüm, Trabzon hurması, Japon kuru üzümü, keçiboynuzu, gumi ağacı, mersin otu, kanser otu, lavanta gibi birçok ağaç ve bitkiyi toprakla buluşturdu.
Bugünlerde asmalardaki meyvelerin olgunlaşmaya başladığını belirten Kışlak, “Üzümleri tül ile örtmesem arılar ve kuşlar anında hepsini bitiriyor. O nedenle bir kısmını sarmadım, arılar ve kuşlara bıraktım. Birazını da kendim için sakladım” diye ekledi.
Ali kışlak, bölgedeki toprak yapısının çok sert olduğunun da altını çizdi. “Kayaları delerek daha çok ilerleyebilen bazı ağaçlara öncelik vermeye çalışıyorum” diyen Kışlak, dut ve incir gibi ağaçların civar bölge için iyi bir tercih olacağına işaret etti.
“ÇEŞİTLİLİK ZENGİNLİKTİR”
Birçok tropik bitkilerin yanı sıra egzotik bitkiler de diken Kışlak, yürüttüğü işe dair şu bilgileri paylaştı:
“Her bitki her yerde yetiştirilebilir, yeter ki o mikro iklimi, doğru ortamı sağlayın. Artık yabani meyve ağaçlarına ağırlık vermeye başladım. Çünkü yabani meyvelerin besin, vitamin, mineral oranları bizim bu kültüre aldığımız meyvelerin kat kat üstünde. Bu nedenle, çevrede oluşan otlar da istediğim bir şey. Çünkü otlar toprağı zenginleştiriyor. Otlar büyüyor, ölüyor ve organik madde olarak toprağın üstünde kalıp haliyle zenginleştiriyor. O da birçok canlıya besin oluyor. Yani bu sürdürülebilir tarımın bir parçası.
Buraya aklınıza gelebilecek çok değişik meyve ağaçlarını getirip dikiyorum ama yerel örtüyü de bozmadan, birlikte var olmaya çalışıyorum. Bu şekilde karmaşık, herkesin karşılıklı dayanışma ilişkisi içerisinde olduğu bir ekosistem kuruyorum. Tabi meyvesi olmayan ağaçlar da dikiyorum. Her bitkinin muhakkak doğaya katkısı olacaktır. Çeşitlilik zenginliktir.”
“SAĞLIKLI BİR EKOSİSTEM YARATMAYA GELDİM”
İnsanların doğayla olan ilişkilerinin zayıfladığına değinen Ali Kışlak, sağlıklı bir ekosistem yaratmak için mücadele yürüttüğüne vurgu yaptı. Kışlak, şöyle devam etti:
“Aslında kendi yaşamımı iki dönem olarak görüyorum. Birinci dönemi bu yaşamdan çok farklı bir yaşam biçimiydi. Onu tamamen bitirip yok ettim ve çok farklı bir yaşam biçimine geldim diyebilirim. Hayatımızı evrenle birlikte oluşturuyoruz. ‘Neden buradasın?’ diye sorarsanız burada sağlıklı bir ekosistem yaratmaya geldim. Daha önceden orman olan 300 küsur dönümlük bir alan, tarım yapmak için yakılmış, yıkılmış, tamamen tahrip edilmiş bir yerde yeniden ormanlaşmayı sağlamak için buraya geldim, getirildim. Bu yaptığım iş çok beğeniliyor, herkes ‘Çok sağlıklı bir ekosistem yaratıyorsun, çok güzel’ diyor ama kimse benim yaptığımı yapmıyor.
Doğal tarımın babası diyebildiğimiz Japon Masanobu Fukuoka ‘Doğal Tarımın Yolu Felsefesi ve Uygulaması’ adlı kitabında bahsediyor, insanlar doğayla birlikte yaşamak istemiyorlar’ diyor. Çünkü tembelleştik. Bu sistem bizi çok tembelleştirdi. Önümüze bir sürü kolaylıklar, rahatlıklar sunuluyor ve bunlardan vazgeçip doğa ile yeniden bağ kurmak hiç işimize gelmiyor. Ama bugün insanlık nerede, insanlık ne kadar mutlu diye bakarsak, çok mutlu olunduğunu söyleyemiyorum. Bunun asıl nedeni de doğayla olan bağlarımızı tamamen koparmış olmamız veya doğa ile hiçbir bağ kuramamış olmamızdan dolayı. Doğa ile bütün bağlarını koparırsan beslenme sistemin, bu yediklerin, tükettiklerin nereden nasıl geliyor, arkasından nasıl bir emek var… Dünyadaki tüm canlılar, herhangi bir şekilde kendi aralarında bir ilişki içerisindedirler. Birbiriyle herhangi bir şekilde ilişki kurmayan hiçbir canlı yoktur. İşte bu bağları bizler koparıp tamamen bağımsız kutuların içerisinde, tamamen sanal ortamlarda yaşar duruma düştük. Onun için biraz mutsuzuz.”
“BU ASLINDA TAM BİR DEVRİMCİLİK, KAPİTALİST DÜZENE BAŞKALDIRI!”
Ali Kışlak, günümüz koşullarında sağlıklı besine ulaşımın zorluklarına da değinerek, “Sağlıklı besin adına burada bir ilişkiler ağı yaratmak istiyorum. Bu benim için çok keyifli bir şey” dedi.
Yaptığı işle kapitalist düzene bir başkaldırı içerisinde olduğunu da söyleyen Kışlak, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Bu aslında tam bir devrimcilik. Perma kültürün babası Bill Mollison’ın bu konuda çok güzel bir sözü var. ‘Sırtını sisteme dayanmış, sistemden beslenen ama sisteme karşı gelen o insanların devrimciliği devrimcilik değildir’ gibi… Eğer sisteme karşıysan o zaman kendi doğru sistemini kur. Bill Mollison, en azından perma kültür, sürdürülebilir yaşam felsefesini kurdu ve dünyanın birçok yerinde artık bilinen bir sistem bu. Ben de kendi çapımda burada başkaldırıyı tırnak içerisinde söyleyelim, sisteme sırtımızı dayamadan çok mutlu, sağlıklı bir yaşam kurabileceğimizi görmek istiyorum. Göstermek demeyelim çünkü öyle bir kaygım yok ama bunun olabilirliğini görmek istiyorum.”
“EVREN, BÖYLE BİR RESİM YAPACAKSIN DEDİ”
Ali Kışlak, 10 yıllık süreçte ne oranda bitki ve fidan diktiği konusunda sayı vermenin zor olduğunu da sözlerine ekledi. “Önemli olan husus, bitkilerin cinsleri ve işlevleri” diyen Kışlak, şöyle devam etti:
“Burası daha önceden yakılmış yıkılmış bir yer. Tarla sürülüp yıllarca arpa, buğday ekilmiş ve erozyona uğramış. Hep sürüldüğü için verimli toprak kaybolmuş. Yani toprağın canlılığı gitmiş. Bunu yeniden oluşturmak çok zaman alıyor ve işte burada hangi bitkiler nasıl dikilir, böyle bir oyun oynuyorum. Ama doğayla uyumlu bir halde çalışırsan eğer bu toprak bu ekosistem, kendi gübresini, azotunu kendisi üretebiliyor. Kısacası bazı bitkiler var, o bitkilerin köklerinde bazı bakteriler var ve onlar havadaki serbest azotu alıp bitkinin kullanabileceği şekle dönüştürüyor. Örneğin yalancı akasya ya da iğde ağacı, havadaki azotu alıp toprağın altındaki bitkilere veriyor.
“GIDA ORMANI OLUŞTURACAĞIM”
Kısaca hedefim, amacım nedir şöyle söyleyeyim: Şimdi burada bir gıda ormanı oluşturacağım. Toprak çok önemli diyoruz. Dünyadaki hızla büyüyen nüfusa göre toprak oranı azaldıkça toprak çok değerleniyor. Burası 300.000 metrekare, binlerce ağaç, bitki, çalı koymamız lazım ki tamamen bu alan kaplansın. Hedef o. Yani binlerce bitkinin buraya dikilmesi gerekiyor. Bunu başlattık ama bir süre sonra kuşların, böceklerin değişik hayvanların ve rüzgarın yardımıyla kendiliğinden bir şeyler de çıkmaya başladı ve başlayacak. Örneğin sincaplar buradaki değişik meyveleri alıp bir yerlere taşıyor. Benim kurmak istediğim o resmi ben tek başıma kurmuş olmayacağım. Evren beni buraya getirip böyle bir resim yapacaksın dedi ve elime çok verimsiz bir toprak verdi.
AVRUPA’DA KARŞILIK BULAN UYGULAMA TÜRKİYE’DE YASAK!
30 Küsur yıl önce Türkiye nüfusunun %70’i kırsalda köylerde yaşarken şimdi Türkiye nüfusunun %70’i kentlerde yaşıyor. Ve şehirlere göç hızla devam ediyor. Çünkü tarım artık işe yaramıyor, kazanım olmuyor ve zor iş. Ayrıca pandemi oldu, doğuda bir deprem yaşandı. Böyle bazı nedenler yüzünden birçok insan da kırsala dönmek istiyor. Ama kent insanı kırsala döndüğü zaman küçük bir arazi alıp ev yapıp yaşıyor, yani kent yaşamının konforunu da köye getiriyor. Bu kişilerin bir şey üretme alışkanlığı, tecrübesi de yok. Ormansızlaşma, orman alanlarını yakıp, yıkıp yeni tarım arazileri açmak sadece bizim ülkemize özgü bir olay değil. Dünyanın birçok yerinde bu durum var. Onun için batı dünyası, tarım alanlarını korumak için devletten çiftçilere çok büyük destekler verilerek ‘eko turizm’ diye bir olgu oluşturdu. Örneğin ilaç, gübre kullanmadan sebze meyve yetiştireceksin ve o ürünlerini ya satacaksın veya insanlar gelip oralarda kalacak. Bu durumda doğa ile bir bağ kurabiliyorsun.
Şimdi maalesef şehirlerde bilmem hangi binanın kaçıncı katında doğup, büyüyüp, hayatında bir tavuk dahi görmeyen, bir patatesin, domatesin nereden geldiğini bilmeyen çocuklar var. Doğa ile bağları zaten tamamen kopuk halde dünyaya geliyorlar. İşte kırsal turizm dediğimiz bir olay var. Avrupa’da yüzbinlerce bu türde çiftlikler kurulmuş durumda ve devletler güzel bir şekilde destekliyor. Türkiye’de ise buna izin verilmiyor. Yapılaşma olacağı için mevzuat, ‘Tarım alanına hiçbir şey yapamazsın. Bir masa, sandalye kuramaz, işletme açamazsın’ diyor. Ben de buraya bir proje yazdım ama ‘yapamazsın’ dediler. Çünkü burası bir tarım alanı. Avrupa bu konuyu aşmış ve muazzam bir şekilde tarım alanlarını koruyor. Keşke biz de Türkiye’de binlerce eko turizm çiftlikleri açabilsek ve şehre göçü bir nebze önleyebilsek.”
PİRHA- Mersin Çevre Platformu, Diyarbakır ve Mardin’de meydana gelen yangınlarda birçok canlının yaşamını yitirmesinde hiçbir önlem almayan yetkililerin sorumluluğu olduğuna dikkat çekerek, “Yangının felakete dönüşmesine neden olan sorumlular hakkında gerekli yasal işlemlerin yapılmalı” dedi.
Mersin Çevre Platformu, Diyarbakır ve Mardin başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında meydana gelen yangınlara ilişkin Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamaya DEM Parti, CHP, TİP İl temsilcileri, emek ve demokrasi güçleri ile çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklamayı platform adına Ünal Şahin okudu.
“YANGINA ZAMANINDA MÜDAHALE EDİLMEDİ”
Ünal Şahin, yetkililerin iklim krizinden kaynaklı hava sıcaklıklarının artması sonucu her yıl tekrarlanan yangınlarla ilgili teknik önlem almadığını kaydetti. Orman yangınları devam ederken yetkililerin, zamanında teknik bakım ve iyileştirme yapmadığı elektrik iletim hatlarından kaynaklı Diyarbakır’ın Çınar, Mardin’in Mazıdağı ilçelerindeki köylerde yangınların meydana geldiğini belirten Ünal, yangına zamanında müdahale edilmediğine işaret etti.
16 kişinin hayatını kaybettiği, yaklaşık 200 kişinin yaralandığı, binlerce hektarlık tarım ve ormanlık alanın yok olduğu ve yaklaşık bin küçükbaş hayvanla birlikte milyarlarca canlının yanarak ölmesine neden olan yangında yetkililerin sorumlu olduğunun altını çizen Ünal, “Diyarbakır’ın Çınar, Mardin’in Mazıdağı kırsalında çıkan yangının felakete dönüşmesine neden olan sorumlular hakkında gerekli yasal işlemlerin yapılmasını, yanan tarım ve ormanlık alanlarımızın derhal iyileştirilmesini ekonomik kayba uğrayan yurttaşlarımızın ekonomik kaybının karşılanmasını ve bölgenin afet bölgesi olarak ilan edilerek halkın mağduriyetinin giderilmesini istiyoruz” dedi.
Ünal, meydana gelen olaylardan yetkililerin ders çıkararak, gerekli önlemlerin alınmasını talep etti.
PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, maden şirketleri aracılığıyla Dersim’de bilinçli bir şekilde ekolojik yıkım politikasının yürütüldüğüne dikkat çekerek, Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın yanıtlaması üzerine soru önergesi verdi. Kordu, “2024 yılı dahil olmak üzere son 10 yılda Dersim’de kaç maden sahası için orman kesimi izni verilmiştir?” diye sordu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, ormanlardaki ağaçların kesilmesine ilişkin Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın yanıtlaması üzerine soru önergesi verdi. Önergede Dersim ormanlarının rant ve kar hırsı uğruna şirketler aracılığıyla talan edildiğini belirten Kordu, talan ve ekokırım politikalarıyla Dersim’in doğasına, kültürüne, diline, inancına yönelik saldırıların devam ettiğine işaret etti.
Kordu, önergede şu ifadelere yer verdi:
“Mevcut maden işletmeleri ile birlikte yüzü aşkın maden projesinin bulunduğu ifade edilen Dersim’de, şimdi de 60 kilometre uzunluğundaki Munzur Dağları’nın neredeyse tamamı maden sahası ilan edilmiş durumdadır. Son olarak maden sahaları nedeniyle Dersim’de Sarı Saltuk ve Ali Boğazı bölgesinde ağaç kesimi yapılarak maden projeleri için hazırlık yapıldığı anlaşılıyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Sarı Saltuk tepesinde bulunan büyük bir alanda orman tıraşlanmış durumda, Ali Boğazı bölgesinde de büyük bir alanda ağaç kesimi yapılmış ve iş makineleri getirilip büyük metal direkler dikilmiştir. Yine gençleştirme adı altında Dersim’in Çiçekli köyü mevkiinde yapılan meşe ormanı kesimi devam etmektedir. Dersim Hozat yolu arasındaki Çiçekli bölgesinde orman müteahhitleri tarafından genç, filiz, meşe ağaçlarının bulunduğu orman arazisi tıraşlanmaktadır.
Bu bağlamda Milletvekili Ayten Kordu, Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı‘ya şu soruları yöneltti:
1- 2024 yılı dahil olmak üzere son 10 yılda Dersim’de kaç maden sahası için orman kesimi izni verilmiştir?
2- 2024 yılı dahil olmak üzere son 10 yılda Dersim’de orman gençleştirme adı altında kaç orman alanında orman kesim izni verilmiştir?
3- Sarı Saltuk tepesinde bulunan büyük bir alanda orman tıraşlandığı, Ali Boğazı bölgesinde de büyük bir alanda ağaç kesimi yapıldığı ve iş makineleri getirilip büyük metal direkler dikildiği iddiaları doğru mudur? Doğru ise halkın onay vermediği bu uygulamanın iptali söz konusu mudur?
4- Dersim Hozat yolu arasındaki Çiçekli bölgesinde orman müteahhitleri tarafından genç, filiz, meşe ağaçlarının bulunduğu orman arazisi tıraşlanma kesimin yapılmaya başlandığı doğru mudur? Doğru ise halkın onay vermediği bu uygulamanın iptali söz konusu mudur?
5- Gençleştirme ve maden sahaların işletilmesi amacıyla orman kesimlerine verilen izinlerin iptal edilmesi söz konusu mudur?”
PİRHA-Bingöl merkeze bağlı Cafran (Dallıtepe) köyündeki ormanda ağaç kıyımı, 1 yıldır devam ediyor. Çekilen görüntülerde ağaç kıyımı gözler önüne serildi.
AKP-MHP iktidarının ağaç katliamı hız kesmeden devam ediyor. Bingöl merkeze bağlı Cafran (Dallıtepe) köyündeki orman kıyımı, 1 yıldır devam ediyor.
50 futbol sahası büyüklüğündeki ağaç kıyımının yapıldığı alan 2023 yılı ağustos ayında köylülere haber verilmeden ihaleye çıkartıldı. Bilirkişi raporuna göre kesimin yapılmaması gereken alanda kıyıma devam ediliyor. Köylüler ağaç kıyımına ilişkin suç duyurusunda bulundu.
PİRHA – Munzur Çevre Derneği, Çernobil Faciası’nın 38. yılında, ‘Çernobil’den İliç’e Doğayı ve Yaşam Alanlarımızı Savunuyoruz!’ etkinliği düzenledi. Derneğin Yönetim Kurulu üyesi Hatun Esen, “Doğanın çektiği zulmü anlatmamız gerekiyor” dedi ve 27 Nisan günü herkesi bu etkinliğe davet ettiklerini söyledi.
Munzur Çevre Derneği, 27 Nisan saat 18.00’de Şişli Cemil Candaş Kültür Merkezi’nde Çernobil Faciası’nın 38. Yılında ‘Çernobil’den İliç’e Doğayı ve Yaşam Alanlarımızı Savunuyoruz!’ Şiarıyla etkinlik düzenleyecek. Etkinliğin detaylarına dair Munzur Çevre Derneği Yönetim Kurulu üyesi Hatun Esen ile konuştuk. Esen, 27 Nisan’da düzenleyecekleri etkinliğe çağrı yaptı.
“ÖRGÜTLENİP CİDDİ BİR DURUŞ SERGİLEMEMİZ LAZIM”
27 Nisan’da yapacakları etkinliğin 8. etkinlikleri olacağını dile getiren Esen, etkinliği niçin düzenlediklerini şöyle anlattı:
“Çernobil’de çok korkunç bir facia yaşanmıştı. Bu facianın etkilerini insanlarımız yıllar sonra da yaşamaya devam ediyor. Ama o dönem çok basite alınmıştı. Belki o dönem önlemler alınsaydı insanlarımızda etkileri bu kadar fazla olmazdı ve insanlarımız ölmezdi. Çernobil’de yaşanan katliamın nükleer santrallerin bir bomba olduğunu, yaşama, çevreye çok büyük zarar verdiğini halka anlatmak için bu etkinliği düzenliyoruz. Herkes İliç Katliamı’nı göz önünde bulundurarak siyanürle altın madenciliğine karşı bir duruş sergilemeli. Çünkü orada madenler açıldığında halk ekmek kapısı olarak gördüğü için çok sevinmişti. Oysa orada cehenneme giden merdivenlerin taşları örülmüştü. İliç’te kuşlar bile ötmüyor. Sularımız kirlenecek. Bir halkı yok edecekseniz o halkın suyunu kirleterek göçe zorlayabilirsiniz. Nasıl ki Çernobil’de yaşanan o büyük faciadan sonra insanlar facianın büyüklüğünün farkında olmadıkları için köylerine geri döneceklerini zannetmişlerdi. Evlerinin kapılarına ‘evlerimize zarar vermeyin, biz geri döneceğiz’ diye notlar bırakmışlardı. Halk sonradan korkunç bir felaketle karşı karşıya olduğunu anladı. Gittikleri yerlerde ötekileştirildiler. O halk sonra ‘Çernobil halkı’ olarak anılmaya başlandı. Ülkemizde de maalesef Mersin’de bir Akkuyu var tamamlanmak üzere. En azından örgütlenip buralara karşı ciddi bir direniş sergilememiz lazım.”
İliç’in diğer tarafının Munzur olduğunu ifade eden Esen, “Oysa biz toprak kutsaldır diyoruz. O toprağın altında bizim ölülerimiz yatıyor. Bizim geçmişimiz, anılarımız var. Biz çok tedirginiz. Munzur’da birçok yer ruhsatlandırılmış durumda. Oraya bir kazma vurulduğu zaman bırakın insanlarımızı bütün canlılara mezar olacak. Birlikte örgütlenip mücadele etmemiz lazım. O iş makinelerinin önüne bedenlerimizi yatırmamız lazım. Direnişten başka bir şansımız yok. Biz 38’de oraları boşalttık geri döndük. Geri döndüğümüzde insanlarımız o toprakları öpe öpe gidip elleriyle kazarak yaşamlarını inşa ettiler. 93-94’te köylerimiz boşaltıldı biz yine geri döndük. Şimdi boşalttığımız zaman dönecek yerimiz yok. İliç’te yaşanan katliamın büyüklüğü yansımıyor. Orada doğanın çektiği zulmü insanlara anlatmamız gerekiyor” diye konuştu.
“BİZİM ÇAĞRIMIZ RENKLERİ VE COĞRAFYALARI BİRLEŞTİRMEKTİR”
Var olan ekoloji örgütlerini de etkinliklerine davet ettiklerini belirten Munzur Çevre Derneği Yönetim Kurulu üyesi Hatun Esen, “Bu mücadele sadece Munzur Çevre Derneği’nin mücadelesi değildir. Örgütlü, ilkeli, bütün ekoloji örgütlerinin yan yana olduğu bir mücadeledir. Bizim bütün halkımıza çağrımız, renkleri ve coğrafyaları birleştirmektir. Tüm halkımızı 27 Nisan günü Şişli Cemil Candaş’ta yapacağımız ‘Çernobil’den İliç’e Yaşam Alanlarımızı Savunuyoruz’ etkinliğimize davet ediyoruz” dedi.
PİRHA – Polen Ekoloji Kolektifi’nin çalışmaları kapsamında İstanbul Kadıköy’de Polen Ekoloji Enstitüsü açıldı. Açılışta konuşan Polen Ekoloji Derneği Eş Başkanı Çise Yıldız, Marksist bir ekoloji iddiasıyla yola çıktıklarını ve bu iddia doğrultusunda mücadele yürüttüklerini vurguladı. Dernek Eş Başkanı Onur Yılmaz da, “Enstitüyle tüm koşturma, sürüklenme, baskı altında hissetme, kendini güçsüz hissetme duygularını geri itmek, kendiliğinden süren mücadeleleri birleştirmek istiyoruz” dedi.
Polen Ekoloji Kolektifi’nin çalışmalarının bir parçası olarak Polen Ekoloji Enstitüsü açılışını gerçekleşti. Kadıköy’de bulunan enstitünün açılışına Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi(DEM Parti) İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Özlem Gümüştaş başta olmak üzere çok sayıda siyasi parti, demokratik kitle örgütü, ekoloji ve çevre örgütü katıldı.
YILDIZ: MARKSİST BİR EKOLOJİ İDDİASIYLA YOLA ÇIKTIK
Açılışta söz alan Polen Ekoloji Derneği Eş Başkanları Çise Yıldız ve Onur Yılmaz katılanlara teşekkür etti. Çise Yıldız, 4 yıldır ekoloji alanında mücadele yürüttüklerini hatırlattı. Marksist bir ekoloji iddiasıyla yola çıktıklarını ve bu iddia doğrultusunda mücadele yürüttüklerini vurgulayan Yıldız, “Bizim için bu faaliyetlerin tümü mücadele pratiği anlamı taşıyor. Yola çıkarken, mücadele içinden gelen insanlar olarak bir takım eksiklikleri görüyorduk ekoloji mücadelesinde. Yerellerde önemli direnişler söz konusuydu, ama bunların birbiriyle bağını kurmak önem taşıyordu. Ortaya çıkan ekolojik yıkımı protesto etmek yerine bunun nedenlerini görebilmek, bunu yaratanların kimler olduğunu belirlemek ve mücadelede başarı elde etmek çok önemli. Mücadelenin yönünü, hattını belirlemek çok önemli. Aslında Polen Ekoloji’nin dert ettiği meselelerden biri de buydu. Coğrafyamızdaki ekoloji mücadelesini daha da bütüncül, belirli program ve politikayla sürdürmek için örgütlü güce ulaştırmak” dedi.
“ÇALIŞMALARIMIZA MAYIS AYINDA BAŞLIYORUZ”
Marksist ekolojiyi perspektif edindiklerini, emek ve ekoloji alanını birlikte ele alarak mücadele perspektifi oluşturduklarına işaret eden Yıldız, yürüttükleri çalışmalarla ilgili bilgi verdi. Kampanyalar, Glasgow ve Kolombiya’da düzenlenen Yeryüzü Sosyal Konferansı’nda yer aldıklarını ve örgütleyicisi olduklarını söyleyen Yıldız, “Dört yıllık süreçte, bu bilgi üretimini toplumsal ve ekoloji mücadelesinin tespiti için önemsedik. Daha sistemli, programlı hale taşımak için enstitüyü açıyoruz. Bunun ihtiyaç ve gereksinimlerini hissettik” diye konuştu.
Polen Ekoloji Enstitüsü’nün Marksist ekolojiye ilgi duyan, kapasite ve becerilerini geliştirmek, mücadeleye katkı sunmak isteyen herkese açık olduğunun altını çizen Yıldız, “Salt akademik bir çalışma değil, mücadeleyle bağı içinde ilerleyecek” diye vurguladı. Çise Yıldız, çalışmaların mayıs ayında başlayacağı bilgisini verdi.
YILMAZ: KENDİLİĞİNDEN SÜREN MÜCADELELERİ BİRLEŞTİRMEK İSTİYORUZ
Polen Ekoloji Derneği’nin Eş Başkanı OnurYılmaz, Polen Ekoloji Enstitüsü’nün ekoloji mücadelesinin merkezinde durmak, faaliyetleri büyütmek için bir araç olduğunu söyledi. İnsanların emek ve doğa sömürüsüne karşı faşist baskı koşullarında mücadele yürüttüğünü belirten Yılmaz, “Enstitüyle tüm koşturma, sürüklenme, baskı altında hissetme, kendini güçsüz hissetme duygularını geri itmek, kendiliğinden süren mücadeleleri birleştirmek istiyoruz” dedi.
Kapitalizmin var oluşsal kriz içinde olduğuna işaret eden Yılmaz, ekoloji ve emek mücadelesinin birlikte yürütülmesi, aynı zamanda toplumsal mücadeleyle birleştirilmesi gerektiğini vurgulayarak şunları ekledi: “Doğa talanı; madencilik, inşaat, enerji sektörleri üzerinden yürüyor. Coğrafyadaki devrimci mücadele, emekçi sol ekoloji mücadelesiyle birleşmek için son yıllarda yoğunlaştı. Biz de bu yoğunlaşmanın özeleştirel süreciyiz.”
Türkiye’den Avrupa’ya ekoloji ve toplumsal mücadelelerin bir öznesi olduklarını dile getiren Yılmaz, Marksizm konusunda iddialı olduklarının altını çizdi. Yılmaz, 1 Mayıs’a giderken çok sayıda örgütün çeşitli etkinlikler düzenlediğini hatırlattı, Polen Ekoloji Enstitüsü’nün tüm emek ve ekoloji örgütlerine açık olduğunu söyledi.
EKOLOJİ BİRLİĞİ: YEREL MÜCADELELERLE EVRENSEL BİLİM BİR ARAYA GETİRİLMELİ
Ardından Ekoloji Birliği’nin gönderdiği mesaj okundu. Polen Ekoloji Enstitüsü’nün ekoloji mücadelesine önemli katkılar sunacağı belirtildi. Enerji ve maden şirketlerine yeni ruhsat ve izinler verilerek büyük bir talan, sömürü düzeni kurulduğu belirtilen mesajda, “Şirketler karlarına kar katarken, işbirlikçileri nemalanırken, işçiler ve köylüler daha fazla yoksullaşmakta, ormanlar, tarlalarından, yaşam alanları, su varlıkları yok edilmekte ve kirletilmektedir” denildi.
Yerel mücadelelerden elde edilen deneyimlerin ve evrensel bilimsel bilginin bir araya getirilmesinin önemine işaret eden Ekoloji Birliği, “Polen Ekoloji Enstitüsü, bu önemli ihtiyacı giderecek olan önemli bir kurumsal yapı olacaktır. Polen Ekoloji Kolektifi’ni, bin bir emek ve inançla yaşama geçirdiği bu çok kıymetli çalışmasından dolayı kutlar, başarılar dileriz” dedi.
Polen Ekoloji Enstitüsü’nün açılışı serbest sohbetle devam etti.
PİRHA-Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın verilerine göre ocak ayından bu yana 372 farklı maden projesine onay verildi.
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, projelerin bir kısmı Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) oyunları kullanılarak yapıldı. Kıyıma ufak ufak başlayan şirketler, büyüme onayını daha kolay aldı.
Kuzey Ormanları’nda işgal sürerken Ege’ye kıyısı olan illerde de projeler genişledi. İktidar ortaklarına, yandaşlara ve sakıncalı şirketlere onaylar art arda geldi. Bu projelerin bazıları şöyle:
2014’te özelleştirildikten sonra Aydem Holding’e geçen ve kapatma kararı olmasına karşın hâlâ çalışmaya devam eden Muğla’daki Yatağan Termik Santralı’na kömür sağlanması için açılacak olan maden ocağına da onay verildi.
378 farklı Güneş ve Rüzgâr Enerji Santralı (GES ve RES) projesi de onay aldı.
İzin verilen projelerin bazılarının arkasında iktidara yakınlığı ile bilinen şirketler bulunuyor. Mehmet Cengiz’in sahibi olduğu Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır, Ağrı Doğubayazıt’taki tarım arazilerine kurmak istediği GES için aldığı onayla birlikte Yanoba köyünün tarım arazilerine 81 bin 810 adet panel koyacak.
YEO Enerji Yatırımları Anonim Şirketi aldığı onayla Ankara Polatlı’daki tarım ve mera alanına 92 bin 593 adet güneş paneli kuracak. Kıroba Elektrik Üretim Anonim Şirketi ise Aydın Çine’deki orman alanında RES kuracak.
KORUMA BÖLGESİNDE TALANA DEVAM!
Kaz Dağları’nda da kıyıma hazırlanan Bahar Madencilik, İstanbul’un Kuzey Ormanları’nda işlettiği maden ocağını büyütmek için iznini aldı. Bu onayla birlikte 24.9 hektarlık alanda yürütülen çalışmalar 37.13 hektara çıkarılacak. Şirket, kalker, kumtaşı ve mıcır üretimi için Azizpaşa-Fatih muhafaza ormanı ve 1. Derece Doğal Sit Alanı sınırları içerisinde kalan alanda genişleyecek. Söz konusu alan, Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne göre “Kanunlarla Korunan Alanlar” içerisinde kalıyor.
PİRHA – Ardahanlılar Eğitim, Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Dilek Öztürk, Göle’de yapılmak istenen maden projesine tepki gösterdi. Öztürk, “Madene karşıyız ve yapılmaması için elimizden geleni yapacağız” dedi. Göle Çevre Komisyonu Sözcüsü Ali Turan ise maden ocağına karşı itirazların, faaliyet başlamadan önce yapılması gerektiğini belirterek “İlla İliç’teki o faciaya doğru mu gelinsin? ifadelerini kullandı.
Ülkenin en fazla su rezervlerini barındıran ve hayvancılık anlamında ciddi üretimin yapıldığı Kuzey Anadolu Bölgesi, maden faaliyetleri nedeniyle tehdit altında.
Ardahan’ın Göle ilçesinde yapılmak istenen altın madeni projesine karşı bütün yöre halkı ayakta. 4 Köyü kapsayacak maden faaliyeti sebebiyle yöre halkı, hem çevrenin tahrip edileceğine hem de hayvansal üretimin zarar göreceğine dikkat çekiyor.
“MADENE KARŞI ELİMİZDEN GELENİ YAPACAĞIZ”
Ardahanlılar Eğitim, Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Dilek Öztürk, söz konusu projenin tehlikelerine dair PİRHA’ya konuştu. Koza Holding tarafından açılmak istenen madene karşı olduklarını dile getiren Öztürk, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Maden aramalarında gördük ki şu zamana kadar birçok can yitip gitti. Şimdi bu faaliyetin bölgemizde de olması demek öncelikle hayvancılığı, tarımı bitirmek demektir. Daha da önemlisi insanlarımız zarar görecek. Bu aramalar sonucunda doğa kirlendiği için tarım olmayacak. Doğa kirlendiği için tabii ki hayvancılık da olmayacak. Üretim adına hiçbir şey kalmayacak. Hayvancılık zaten şu anda son demlerini yaşıyor. Toprağımızı zehirleyecekler, bu nedenle böyle bir faaliyet istemiyoruz. Madenin bölge halkına hiçbir faydası olmayacaktır. Maden sahipleri ve hükümet, bu işi karlı bir şey görebilirler ama orada yaşayanlar için kesinlikle doğru bir karar değil. Biz de bu nedenle madene karşıyız ve elimizden geleni yapacağız.
“GELİN BU PROJEYİ DURDURALIM!”
Dilek Öztürk, konuşmasının devamında Göle’de yaşayan yurttaşlara da seslenerek duyarlılık çağrısı yaptı. Öztürk, şunları söyledi:
“Sevgili Göleliler, gelin ata topraklarımızı zehirlemelerine izin vermeyelim. Birkaç sene sürecek bir çalışma ortamı yaratmak için geleceğimizi yok etmeyelim. Madenler özellikle siyanür gibi kimyasal maddelerle aranacaktır. Geleceğimizin, tarım ve hayvancılığın bitmemesi için sizlerden ricam buna hayır dememizdir. Gerekirse bütün büyük şehirlerden toplanıp orada bir eylem de yapabiliriz. Madenin olmaması gerektiği kanaatindeyiz. Bu madenlerin zararlarını çokça gördük, işittik. Çok sayıda can kayboldu, bunları nasıl riske ediyorsunuz? Bu sebeple gelin bu projeyi durduralım. Buna hayır demek zorundayız.”
KADIN YURTTAŞLARA ÇAĞRI!
Dilek Öztürk, Ardahan Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin ilk kadın başkanı olduğunu belirterek hemcinslerine de çağrı yaptı. Öztürk, “Bizler de söz hakkına sahibiz. Bizler birleşmeliyiz. Biz kadınlar birleşerek de eylemimizi yapabiliriz. Özellikle kadınlarla projeye karşı eylemleri yönetebiliriz. Bu faaliyetleri durduracağımıza da eminim. Yeter ki gönülden isteyip eyleme geçelim” diye konuştu.
“MÜCADELEMİZDEN ZERRE ÖDÜN VERMEYECEĞİZ”
Göle’deki maden projesine karşı oluşturulan çevre komisyonu sözcüsü Ali Turan da itirazlarını dile getirdi. Projeye dair Göle’ye giderek yöre halkıyla durum değerlendirmesi yaptıklarını belirten Turan, hukuki anlamda tüm girişimlerde bulunduklarını da anlattı. Turan, Enerji Bakanlığı tarafından söz konusu maden ruhsatını iptal etmeleri için girişimde bulunduklarını belirterek şöyle devam etti:
“Göle’deki köylerle alakalı örgütlenmede belli bir mesafe kat edildi. Milletvekillerimiz tarafından verilen sözler vardı. ‘bu işi biz kapatacağız, tasalanmayın, tedirgin olmayın’ denilmişti. 31 Mart seçimleri öncesinde konuya dair açıklama yapacaklarını da söylemişlerdi ancak herhangi bir hareketlilik olmadı. Evet vaatler var ama bizler de kendi mücadelemizden zerre kadar ödün vermeyeceğiz.
Bazı çevrelerde ‘bakın firma daha faaliyete başlamamış’ gibi bir algı uyandırılıyor. Bu da toplum açısından sanki çok uzun vadede geleceklermiş gibi algılanıyor. Aslında hiçbir zaman mücadelede erken değildir demek istiyoruz. Evet biz haberi erken aldık ve zaman kaybedilmeden bu duyum yayıldı. ‘Firma çok güçlü, gelip madeni yapabilirler’ gibi söylemler var ama öyle değil; halkımız her zaman umudu yeşerten bir halktır.”
“KADININ YERİ FARKLIDIR”
Altın, gümüş ve bakır çıkartmak amacıyla açık ocak şeklinde faaliyet yürütüleceği belirtilen maden sebebiyle Büyük Altunbulak, Koyunlu (Gundik), Kuytuca (Şeki) ve Durucasu (Gırdamal) köylerinin arazileri tehlike altında bulunuyor. Ali Turan, yöre halkının tümüyle tepki gösterdiğini belirterek “Kadınlar da artık seslerini yükseltiyor. Erkekler olarak çok konuşur, mücadele ederiz ama kadının yeri farklıdır. Kadınların da mücadeleye katılması, gücümüzü daha da arttıracaktır. Bölgedeki kadınlarla da örgütlenmeye gideceğiz” dedi.
“MÜSAADE ETMEMEK LAZIM”
Koza Holding’in 2017 yılında maden projesine dair ruhsat aldığını belirten Ali Turan, İliç’te yaşanan faciayı da hatırlatarak şunları söyledi:
“Evet henüz bir faaliyet yok ama itiraz için erken de değil. Keşke 2017 yılında haberdar olsaydık. Halihazırda bir komisyon şeklinde çalışıyoruz. Sivil toplum kuruluşları da destek gösteriyor ama bunlar henüz yeterli değil. Geçtiğimiz aylarda Göle’de bir basın açıklaması girişimimiz olmuştu ancak mülki amiri, çeşitli gerekçelerle buna dahi izin vermedi. Fiziki eylemlilik Koza Holding araziye girdikten sonra doğal olarak yapılacaktır. Karşı tarafın bölgemize gelişi bir tür zehir demek. O anlamda vatandaşın fiziki eylemi, annelerinin ak sütü gibi hakkıdır. ‘Neden daha bir şey yokken eylem yapıyorsunuz?’ söylemi bu nedenlerle olmaması gerekir. ‘Şimdilik bekleyelim’ deniliyor olabilir ama neyi bekleyelim? Toplum uzun bir süredir zaten sindirildi ve hep susuyoruz. Şimdi illa İliç’teki o faciaya doğru mu gelinsin. Buna müsaade etmemek lazım.”
PİRHA – Akademisyen Fikret Başkaya, ülke genelinde süre giden maden faaliyetlerine tepki gösterdi. İliç’te 9 kişinin yaşamını yitirdiği kazaya işaret eden Başkaya, “İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür. Ama burada unutuldu, insanlar yerin altında kaldı. İnsanlarda galiba utanma duygusu azalmış” dedi. Başkaya, Göle’de açılmak istenen maden ocağına da değinerek “Aklımızı başımıza almamız gereken bir zamandayız” uyarısını yaptı.
“Büyüme ve kalkınma” iddiasıyla ülke genelinde yıldan yıla maden faaliyetlerinde artış yaşanıyor. AKP hükümeti döneminde sayıları ciddi oranda yükselen madenler nedeniyle çevresel tahribatla birlikte iş cinayetlerinde de gözle görünür artış söz konusu.
Söz konusu maden faaliyetleri gerçek anlamda ekonomiye ne oranda katkı sağlıyor; bunu ve daha fazlasını Yazar/Akademisyen Fikret Başkaya ile konuştuk. Madencilik ve doğa talanındaki büyük artışın nedenlerine dikkat çeken Başkaya, “Kapitalist dünya sistemi, kendini üretmekte zorlanıyor, geleneksel sektörlerde yeteri kadar değer yaratamıyor ve çareyi doğayı yağma ve talanında görüyor” dedi.
“YAĞMA VE TALAN VAR!”
Maden faaliyetlerinin dünya genelinde artış gösterdiğini söyleyen Fikret Başkaya, konuya dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Türkiye’de AKP’nin niteliğinden dolayı iş zıvanadan çıkmış durumda. Doğaya verilen bu aşırı zarar, bu ekolojik yıkım, tamamen sermayenin değerlenmesiyle ilgili bir mesele. Örneğin kamuya ait olan müşterekler tanımına giren şeyler gasp ediliyor. Fakat Türkiye’de ikili bir yağma ve talan var. Bir tanesi bütçenin, hazinenin yağmalanıp talan edilmesi, bir tanesi de doğanın yağma ve talanı… Mesela bir adam geliyor, kredi alıyor, sonra gidiyor bir yerde maden çıkartıyor, bir sürü kolaylık sağlanıyor. Yani beş para harcamadan herkesin olana sahip oluyor. Yeraltı ve yerüstü kaynakları, müşterekler tanımına giren şeyler. Herkesin olan, herkesin kullanımına sunulması gereken varlık ve zenginlikler, bunlar böyle bir amaç için yağmalanıyor.
“HERKESİN OLANA EL KONULUYOR”
Madenlerin bu kadar çok olmasının bir nedeni daha var. Emperyalist ülkelere doğal kaynağın transfer edilmesi gerekiyor! Altın falan bu açıdan çok önemli değil, çünkü bir sürü kritik maden var. Yeni teknolojiler için mesela kullanılan lityum gibi… Bunlar Türkiye’den, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, Latin Amerika’dan o tarafa doğru götürülüyor. Ama şöyle; mesela İngiltere’de, Amerika’da elektrikli araba üretiyor ama bataryayı üretmek için buralardaki madenleri çıkartıp oraya taşıması gerekiyor. Yani Türkiye’deki ekonomik model, değer üretemiyor ve doğayı yağmalayarak herkesin olana bu vurguncu kapitalistler tarafından el konularak bir sermaye birikimini sağlıyorlar.
“ÖZELLEŞTİRİLMEYEN HİÇBİR ŞEY KALMADI”
Onun için sorun kapitalizmin içinde bulunduğu durum ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu durum. Şimdi ne yaptılar? Mesela özelleştirilmeyen hiçbir şey kalmadı. Özel sektöre devredersek daha verimli çalışacak, yük olmaktan çıkacak, enflasyon düşecek deniliyordu. Bunların hiçbir karşılığı yok, saçma. Sermaye değerlenmek için bunlara el koyması gerekiyor Bir de tabii bunların bir değeri de yok, mesela Türk Telekom’un bir fiyatı mı var? Böylece bir yağma olayı var. Şimdi bu yağma müştereklere doğru, yani herkesin ihtiyacına sunulması gerekenlere yönelik bir yağma. Bunları peşkeş çekiyorlar. İşte bu doğa ve yağma talanı böyle bir mantığın sonucu.”
Yazar/Akademisyen Fikret Başkaya, yabancı şirketlerin Türkiye’de uyguladıkları maden faaliyetlerini kendi ülkelerinde bu denli yoğun hayata geçiremediklerinin de altını çizdi. Başkaya, “Bu talanı Fransa’da, İngiltere’de yapamazsın. Oralarda da bizdeki gibi hamleler var tabii ama ekolojik hareket buraya göre çok daha güçlü ve bu şirketler püskürtülebiliyor. Netice itibarıyla ‘yeryüzünün lanetlilerinin’ yaşadığı yerlerde bu tahribat, sömürü, yağma, talan yapılıyor. Bidayetten itibaren batının zenginliği, dünyanın geri kalanını sömürü ve yağma talanı ile mümkün oldu. Yani buralardaki doğal ve beşeri zenginlikler emperyalist merkezlere taşınıyor. Bu da gerektiği gibi tartışılıp anlaşılmıyor ve gündeme gelmiyor” diye konuştu.
“KAPİTALİSTLER, İŞÇİYİ İNSAN OLARAK GÖRMEZ”
Akademisyen Fikret Başkaya, madenlerde yaşanan kazaların her sene artacağına da dikkat çekti. İşçi sınıfının örgütsüz ve bilinçsiz olması nedeniyle ölümlerin de çoğalacağına vurgu yapan Başkaya “Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bu dalgayı şu an itibarıyla kıracak bir örgütlü bilinç yok” diye konuştu.
Başkaya, iş güvenliği konusunun neden önemsenmediğine de değinerek şunları söyledi:
“1980 yılından sonra dünyaya ‘neoliberal’ denilen politikalar hakim oldu. Neoliberal politikanın 3 sloganı vardı. Bunlardan biri ‘liberalleşme’ yani sermayenin hareketini engelleyen ne varsa ortadan kaldırmak. Yani bütün dünya sermayenin korunmuş gül bahçesi olacak demek.
İkincisi; ‘özelleştirme’. Kamuya ait kurumların özel sermayeye peşkeş çekilmesi.
Üçüncüsü de ‘kuralsızlaştırma’. O da ezilen sınıfların, işçi sınıfının lehine kazanımları tasfiye etmektir. Böyle üçlü bir saldırının sonucudur şu andaki manzara.
Mesela 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla işçi hareketi sürekli örgütlendi ve sendikalar güç kazandı. İşçi sınıfı, sistem içinde önemli mevziler kazanmıştı. 1980’deki neoliberal saldırı ile işçi sınıfının kazanımlarına da saldırı oldu. Bir şey daha oldu; 1990’da Sovyet sisteminin çökmesi ile sosyalist ütopyada zaafa uğradı. Bu ikisinin diyalektiği, yani küresel işçi sınıfının mücadele ve pazarlık gücünü zayıflattı. Örgütsüzlük daha yaygınlaştı. Türkiye’de 1980 öncesinde sendikalar gayet güçlüydü. Mesela bir işçi, memurdan çok daha yüksek ücret alıyordu.
“SÜRECE MÜDAHALE ETMEK LAZIM, GEÇ KALMAMAK LAZIM”
Yani sendikalar anlamında alan tamamen boşalmış durumda. Sermayenin saldırısına açık bir alan var. Bir de tabii işçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece, bu patron için bulunmaz bir nimet. Sermaye sahibi için işçi de o üretime dahil olan araçlardan biri, yani onu insan olarak görmez. Görse zaten insanca muamele eder. Yani yapılması gereken, global olarak bir bilinç devrimine ihtiyaç var. İnsanlık ve uygarlık kritik bir kavşağa gelmiş bulunuyor Hiçbir şey eskisi gibi değil. O zaman iki şık var, ya insanlık aklını başına alacak, bu sürece bilinçli bir müdahalede bulunacak ya da bu iş karakolda bitecek! Yani uygarlık paradigmasının değiştirilmesi gereken bir zaman geldi çattı. Çünkü ikili bir sorun var. Bir; sosyal sorunlar; bütçe derinleşiyor. Bunlar işsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet, aşağılanma… Bir taraftan da ekolojik yıkım var; canlı türleri hızla yok oluyor. Bir taraftan iklim krizi var ve atmosfer ısınıyor, bunu yaşayarak da görüyoruz. Dolayısıyla şu anda insanlık ve uygarlık, kritik bir kavşakta. Bir, sürece müdahale etmek lazım. İki, geç kalmamak lazım.”
“RADİKAL BİR KARŞI DURUŞ ÖRGÜTLEMEK GEREK”
Fikret Başkaya, Koza Holding tarafından Ardahan’ın Göle ilçesinde yapılması planlanan maden faaliyetlerini de yorumladı. Sürece müdahil olunması gerektiğini söyleyen Başkaya, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu yıkım vakitlice durdurulamazsa bunun ekolojik tahribatı akılalmaz boyutlara ulaşacak. Orada yaşamı yok eden bir süreç olacaktır ve bu göz göre göre yapılan bir şey. Mesela şimdi burada yapılanı kaç kişi biliyor? Dolayısıyla burada çok radikal bir karşı duruş örgütlemek gerekiyor. Mesela bir yere saldırı oluyor, oradaki insanlar buna haklı olarak tepki gösteriyor ama ufak bir tepkiye karşı dahi jandarma, polis ile karşılaşılıyor. Yani bu akıl almaz bir vahşet. Dayanılır gibi bir şey değil. O cennet yöreyi bir kapitalistin çıkarı için talan edecekler. O işi yapan kapitalistin ortakları, kamusal zenginliği yağmalayarak oraları yaşanmaz hale getirecekler. Bir de artık İliç’te yaşananlardan sonra bu yönlü duyarlılığın artmış olması gerekiyor. Mesela bu İliç’teki olay ortalama vasat bir ülkede olsa hükümeti götürür. Ama burada unutuldu, insanlar yerin altında kaldı. Aslında global olarak insanlarda galiba utanma duygusu azalmış. Mesela böyle bir duruma tepki bu kadarcık mı olması gerekirdi? Oradaki vahşet nedeniyle insan gece uyuyamaz. Çünkü doğa yok ediliyor. Bir kere bu yapılanların geri dönüşü yok. Bu ataletten kurtulmak lazım. Sürece müdahale etmek lazım. Aklımızı başımıza almamız gereken bir zamandayız.”
PİRHA – Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin, Göle ilçesindeki 4 köyü kapsayan maden projesine tepkiler sürüyor. Yöre halkı, oluşacak çevresel felaketle birlikte hayvancılık ve tarımın yok olacağına vurgu yapıyor. Yurttaşlar, söz konusu girişim nedeniyle kutsal mekanların da tehlike altında olduğunu belirterek “Doğamıza ve ziyaretlerimize sahip çıkacağız” diye belirttiler.
Koza Altın İşletmeleri A.Ş. tarafından Ardahan’ın Göle İlçesinde yapılmak istenen altın, gümüş ve bakır madeni projesine tepkiler sürüyor.
Söz konusu projenin tüm detayları kamuoyu ile paylaşıldı ancak, şirketin maden çıkarmak için Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvurusuna henüz olumlu cevap verilmedi.
Projeye olumlu cevap verilmesi halinde Büyük Altunbulak Köyü başta olmak üzere Koyunlu (Gundik), Kuytuca (Şeki) ve Durucasu (Gırdamal) köy arazileri de maden sahası kapsamında değerlendirilecek.
YÖRE HALKININ TEPKİSİ ARTIYOR!
Maden projesine karşı duran yöre halkı, itirazlarını sürdürüyor. Mahkeme yoluna da başvuran Göleli yurttaşlar, projenin başlatılması durumunda oluşacak çevre felaketine bir kez daha dikkat çekti.
Koyunlu (Gundik) köyünden Hüsniye Aydar, maden faaliyetlerinin yöre halkına hiçbir getiri sağlamayacağının altını çizdi. “Aksine madenin bizden götürüsü çok olacaktır” diyen Aydar, şunları söyledi:
“Bizler mera hayvancılığı yaparak geçim kaynağımızı sağlıyoruz. Sütçülük, peynircilik, kazcılık, arıcılık yapmaktayız. Siyanürlü bir maden çalışması demek, su kaynaklarımızın, doğamızın zehirlenmesi demektir. Bitki çeşitliliğinin bitmesi, çoluğumuzun çocuğumuzun geleceğinin elinden alınması demektir. Yer altındaki bütün sular damar şeklinde birbirine bağlıdır. Söz konusu alan hayvancılık ve tarım bölgesidir. Bu maden, tarımı da bitirme noktasına getirir. Gençlerimiz zaten işsiz. Bir kesim hayvancılıkla uğraşıyor. Biz kadınların ekmeği, aşı hayvancılıktadır. Kimseye muhtaç olmak istemiyoruz. Maden demek doğamızın bitmesi demektir. Bölgemizde böyle bir maden çalışması istemiyoruz.”
“MÜSAADE ETMEYECEĞİZ”
“İkinci bir İliç yaşansın istemiyoruz” diyen Hüsniye Aydar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hayvanlarımız bizler için çok önemli. Bir inek, bir fabrika demektir. Elimizden ekmeğimizin alınması, insanların yokluğa mahkum edilmesini istemiyoruz. Bir şirketin gelip Göle’nin köylerine hükmetmesini istemiyoruz. Buna müsaade etmeyeceğiz. Topraklarımız geçim kaynağımızdır. Eğer bir şeyler yapılmasını istiyorlarsa dağlarımızın ağaçlandırılmasını, yollarımızın yapılmasını sağlasınlar. Doğamız, bir maden şirketine kurban verilmemeli. Geleceğimiz yokluğa mahkum edilmemeli. Yani bu madenin bize bir faydası yok. İsmi üstünde; ‘Yeşil Göle’… Bölgemizin çöl olmasını istemiyoruz.
Siyanür buharlaşma usulüyle havaya karışacak. Bütün bitkilerimizin böylelikle üstüne çökecek, hayvanlarımız da bu otları tüketecek. Hayvanlarımızdan elde etmiş olduğumuz yağ, peynir, süt ve eti biz insanlar tüketiyoruz. Sağlığımızı tehdit edecek faaliyetleri memleketimizde istemiyoruz. Türkiye’nin en büyük oranda peynir ihtiyacını karşılayan bölgesi Ardahan’ın Göle ilçesi, Kars ve civarıdır. Kimsenin elimizdeki ekmeği almaya hakkı yoktur.”
KUTSAL MEKANLARA SALDIRI!
Hüsniye Aydar, köylerindeki kutsal mekanları da işaret ederek, maden projesi ile inançlarının da hedef alındığını belirtti. Aydar “Köyümüzün etrafında manevi değerlerimiz olan ziyaret mekanlarımız da var. Ziyaretlerimize kimseyi dokundurtmayız. O yerler bizim için çok önemli. Biz Alevi köyüyüz ve inançlarımıza bağlıyız. Bu nedenlerle topraklarımızı, geleceğimizi kimseye vermiyoruz. Devlet bize destek sunacaksa eğer hayvancılık konusunda destek olsun. Maden çalışmaları ile gelip topraklarımızı kazıyacaklar ve bölge belli bir zaman sonra çöle dönüşecek” diye konuştu.
“DOĞAMIZA VE ZİYARETGAHIMIZA SAHİP ÇIKACAĞIZ”
Gundik köyünden Kenan Akın da maden projesine tepki gösteren bir diğer isim oldu. Erzincan’ın İliç ilçesinde yaşanan maden faciasında halen 9 kişinin cenazesine ulaşılmadığını söyleyen Akın, “Hükümet, sanki hiçbir şey olmamış gibi seçim gündemiyle beraber meseleyi öteledi. Yaşananları adeta halka unutturdu” dedi.
Kenan Akın, köylerindeki ziyaretgahların halk nezdinde büyük öneme sahip olduğunu vurgulayıp şunları söyledi:
“Kendi ülkelerinde yasaklanan, maden arama izni alamayan yabancı şirketler, ülkemizdeki işbirlikçi sermayedarları ile devletten aldıkları peşkeş usulü ihalelerle bölgemize yönelmekte. İnancımız gereği ortak yaşama ikrar verdiğimiz cümle canlı, cansızın doğasına göz dikmiş durumdalar. Girmek istedikleri alanlarda o bölgede yaşayan biz Alevilerin inanç yerleri ve ziyaretgahları mevcuttur. Böyle bir durum karşısında bizlerin ve bütün Alevilerin rızalığı alınmadan kutsallarımıza ve doğamıza dokundurtmayacağız. Bununla birlikte tüm yasal ve meşru haklarımızı kullanarak doğamıza ve ziyaretlerimize sahip çıkacağız. Bu gibi yöntemlerle inanç yerlerimizi belleklerimizden silmeye çalışanların karşısında olacağız. Ayrıca bütün demokratik çevreleri ve Alevi kamuoyunu, yapılmak istenen bu durum karşısında sahiplenmeye davet ediyoruz.”
PİRHA- Türkiye’nin en önemli 100 jeolojik mirası ve anahtar jeolojik alanları belirlendi. Yok olduğunda bir daha asla yerine konulamayan doğal zenginlikler olarak tarif edilen jeolojik miras listesine, Munzur Vadisi de Türkiye’nin en önemli 39. jeolojik mirası olarak katıldı.
14 Mart 2024 tarihinde gerçekleştirilen ‘Ulusal ve Uluslararası Görünürlük İçin Türkiye’nin En Önemli 100 Jeolojik Mirası ve Anahtar Jeolojik Alanlarının Belirlenmesi Çalıştayı’nın sonuç bildirgesi yayınlandı. Türkiye’nin en önemli jeolojik mirası ve anahtar jeolojik alanlarının belirlendiği sonuç bildirgesine göre, Munzur Vadisi de 39. sıradan Türkiye’nin ilk 100 jeolojik miras alanı içine alındı.
JEOÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASI VE GELECEK NESİLLERE AKTARILMASI İÇİN YAPILIYOR
2021 yılında UNESCO tarafından alınan karar çerçevesinde dünyanın sahip olduğu jeoçeşitliliğin korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla başlatılan ve ilki Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliğin (IUGS) öncülüğünde 2022 yılında açıklanan ‘Dünyanın En İyi 100 Jeolojik Miras Alanı’ seçiminden sonra, bu yıl da ikinci 100 en iyi jeolojik miras alanı ile anahtar jeolojik alanlar, Ağustos-2024 tarihinde Güney Kore’de gerçekleştirilecek olan Dünya Jeoloji Kongresinde belirlenecek.
Bu kongrenin öncesinde, UNESCO Türk Milli Komisyonu, MTA Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Jeolojik Mirası Koruma Derneği (JEMİRCO) ile Jeoloji Mühendisleri Odası tarafından, 14 Mart 2024 tarihinde ortaklaşa, ‘Ulusal ve Uluslararası Görünürlük İçin Türkiye’nin En Önemli 100 Jeolojik Mirası Ve Anahtar Jeolojik Alanlarının Belirlenmesi Çalıştayı’ düzenlendi.
ÇALIŞTAYIN AMACI DÜNYA LİSTELERİNE TÜRKİYE’DEN YENİ YERLER EKLEMEK
Doğaseverlerin de büyük ilgi gösterdiği çalıştaya, üniversite, kamu, özel sektörden başta jeoloji mühendisleri olmak üzere harita mühendisleri, coğrafyacılar, mimarlar, şehir plancıları, peyzaj mimarları, öğretmenler, maden mühendisleri ve profesyonel turist rehberleri katıldı.
Çalıştayda amaç Uluslararası Yer Bilimleri Birliği’nin (IUGS) yapmış olduğu listelere Türkiye’den yeni yerler eklemekti. 2022 yılında Türkiye’den 2 bölge dünyanın 100 jeolojik mirası listesine girdi. Birincisi Kapadokya, ikincisi Pamukkale oldu. Gelecek dönemde de bu listeye girmesi muhtemel olan yerler Nemrut Dağı ve Salda Gölü.
JEOLOJİK MİRAS: YOK OLDUĞUNDA YERİNE KONULAMAYAN DOĞAL ZENGİNLİK
Çalıştayın sonuç bildirgesinde şu hususlar vurgulandı:
“Jeolojik miras, yok olduğunda bir daha asla yerine konulamayan doğal zenginliklerdir. Yerkürenin geçmişini ortaya koymasının yanında doğal afetleri tanıma, iklim değişikliğine uyum gibi küresel sorunlara cevaplar taşımakta, bu yüzden UNESCO ve diğer uluslararası kurumlar tarafından desteklenmektedir. Uluslararası Yerbilimleri Birliği (IUGS) “Dünyanın En Önemli 100 Jeositi Listesi” projesini başlatmış, Kapadokya ve Pamukkale’nin içinde olduğu birinci grubu 2022’de ilan etmiş, ikinci yüzlük liste bu yıl Ağustos ayında açıklanacaktır.
Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN), “Uluslararası Anahtar Jeolojik Alanlar”ı seçmek ve ortaya çıkacak yerleri dünyaya tanıtmak için başvuru ölçütlerini tamamlanmak üzeredir. Türkiye adı geçen uluslararası projelere uzak kalamayacağını bu çalıştay ile göstermiştir. Çabalar ve varılmak istenen sonuç, dünyanın bu önemli projelerinin parçası olmaktır. Çalıştayda ülkemizin önde gelen jeolojik zenginlikleri, “jeolojik miras” ve “anahtar jeolojik alan” olarak seçilmiş ve tercih sırasına konulmuştur. Listelerde yer alma şartı uluslararası yayınlara ve tezlere konu olmalarıdır. Anahtar Jeolojik Alanlar ile Jeolojik Miraslar birbirlerinin alternatifi değil, farklı projelere adaylık şartları gözetilerek belirlenmiştir. Yeni alanların listeye eklenmesi için çalışmalar sürdürülmelidir.
“DOĞA KORUNDUKÇA GELECEĞE GÜVENİMİZ ARTACAKTIR”
Çalıştayda listelerin ortaya çıkışını takiben yapılan değerlendirmeler iki husus üzerinde yoğunlaşmış olup ilgililere çağrı nitelindedir. Birincisi dar alanlardan başlayarak, kasaba, ilçe, il ve ülke düzeyinde jeolojik miras envanterlerinin ilgili kamu kuruluşları, meslek örgütleri ve sivil toplum desteği ile güvenilir şekilde ortaya çıkarılmasıdır. İkincisi ve önceki kadar değerli olan jeolojik mirasların tescili ve korunması için yerel yönetimlerin katkıları ile gerekli önlemlerin alınması ve bu konuda gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Doğa, tek tek fertlerin ve ilgili bütün tarafların katkıları ile korunur, korundukça da geleceğe güvenimiz artacaktır.”
PİRHA – DEM Parti Ankara Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan Adayı Öztürk Türkdoğan, AKP siyasetinin Türkiye’deki hak kavramını “inayet” kavramına dönüştürdüğünü söyledi. Türkdoğan yurttaşların, birçok hakkı konusunda bilgi sahibi olmadıklarını belirterek, “Hiç kimse, halkın yönetime katılımı, talepleri ve beklentileri doğrultusunda kenti yönetmekle ilgili bir şey anlatmıyor. Bunu sadece biz anlatıyoruz” dedi.
Uzun yıllar İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanlığı yapan Öztürk Türkdoğan, şimdi ise Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Eş Başkan Adayı olarak çalışmalarına başladı. Tutuklu siyasetçi Gültan Kışanak ile birlikte ABB başkanlığına aday olan Türkdoğan, nasıl bir projeyle seçmene ulaştıklarını anlattı.
“TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNUNU/KÜRT SORUNUNU HATIRLATACAĞIZ”
Geçmişte Akil İnsanlar Heyetinde de yer alan Öztürk Türkdoğan, Kürt Siyasetçi Gülten Kışanak ile Ankara için mücadele vermenin önemini şu sözlerle açıkladı:
“Ankara Büyükşehir Belediye başkan adaylığı için Gülten Kışanak sorumluluk alıp eş başkan adayı olduğunu açıklayınca ben de onunla birlikte bu kampanyayı yürütmekten gerçekten onur duydum. Kürt kadın hareketi içerisinde kadın özgürlük mücadelesi yürüten çok değerli bir arkadaşımız, Kürt halkının bir değeridir Gülten Kışanak. Aynı zamanda bir basın emekçisidir Kışanak. Bununla birlikte bizim yerel yönetim anlayışımızı Amed’te bir dönem hayata geçiren kişidir. Kayyum atanması ile birlikte tutuklanan ve 8 yıldır siyasi rehin olarak tutulan bir arkadaşımız Gültan Kışanak. Toplumsal barış, kadın özgürlüğü ve elbette ki siyasal sorumluluğu gereği böyle bir görevi kabul ettiğini de kendisi belirtti.
Ankara’daki seçim kampanyamızın önemli bir kısmında tabii ki ‘Yerel demokrasi için özgür kentlere’ sloganı ile açıkladığımız seçim bildirgemizi anlatacağız. Ama başkentte Türkiye’nin en önemli sorununu, yani Kürt sorununu ve bu sorunun barış siyaseti ile çözüm yöntemini herkese hatırlatacağız. Çünkü bu sorun çözülmeden Türkiye’de hiçbir şeyi düzeltemezsiniz. Nitekim de düzelmiyor zaten. Şu anda ağır bir ekonomik kriz olmasının en büyük sebebi budur; savaş harcamalarıdır.”
“Yerel Demokrasi ile Özgür Kentlere” bildirgesinin özgün bir fikir olduğunu belirten Öztürk Türkdoğan, yönetim modellerine dair şunları anlattı:
“Özellikle DEM Parti’nin 3. yol siyasetini, yerel yönetim anlayışını göstermesi bakımından bu bildirge çok özgün önermelere sahip. Bir kere biz, yerel yönetimlerin idari, mali ve siyasi açıdan özerkliğini savunuyoruz. Buna çok basit bir örnek vereceğim; depremin yıl dönümünü yaşadık, hem Türkiye’nin siyasi iktidarı hem de oranın yerel yönetimleri enkazın altında kaldı. On binlerce insanımızı kaybettik. O yerel yönetimlerin hiç yetkisi var mıydı? Yoktu. Bütün yetki AFAD’a verilmişti. AFAD neredeydi? 3 gün ortada yoktu. Peki bizim yerel yönetim anlayışımız kabul görseydi ve bizim yerel yönetim anlayışımıza göre oralar yönetilseydi ne olacaktı biliyor musunuz? Hem halk hızla arama kurtarma çalışmalarında organize olacaktı hem de yerel yönetimler gerekli örgütlenmeyi sağlayacak ve on binlerce insanımızın hayatını kurtaracaklardı. Eğer bir kentin yerel yönetimi o kentin başına bir felaket geldiğinde o felaketi giderecek yetki, ekipman, teçhizat, örgütlenmeye sahip değilse siz ona nasıl ‘yerel yönetim’ diyeceksiniz? Bu vesayetçi bir anlayıştır. Türkiye’deki şu anda yerel yönetim anlayışı vesayetçi, yani merkezi idarenin yerel yönetim üzerindeki vesayetinden başka bir şey değil. Bakın Ankara’da hem mevcut belediye başkanı hem de aday olanlar ne vaat ediyor? Hükümetin yapması gerekenleri vaat ediyorlar. Sosyal yardım vaat ediyorlar. Başka bir vaatleri var mı? Onun dışında standart belediyeciliği anlatıyorlar, başka da bir şey yok. Bir özgünlük yok. Şimdi burada bir tuhaflık yok mu sizce?”
“PEKİ BELEDİYECİLİĞİ HANGİ ARA YAPACAKSINIZ?”
Öztürk Türkdoğan, DEM Partili kadınların, 2 Mart’ta Ankara Kuğulu Park’ta Gülten Kışanak için özgün bir çalışma başlatacaklarını da söyledi. ABB Eş Başkan adayı Türkdoğan, “Bu kenti Ankaralılarla birlikte yöneteceğiz” dedi.
Türkdoğan şöyle devam etti:
“Mahalle meclislerinden başlayarak halkın yönetime katılması önündeki engelleri kaldıracağız. Örneğin bir mahalleye hizmet mi söz konusu, o mahallede yaşayan insanlara soracağız. Onlar ne talep ediyor öğreneceğiz. Dikkat ederseniz hiç kimse, halkın yönetime katılımı, talepleri ve beklentileri doğrultusunda kenti yönetmekle ilgili bir şey anlatmıyor. Bunu sadece biz anlatıyoruz. Onlar hep sonuç kısmıyla ilgileniyor. İşte ‘şu kadar metro yapacağım, şu kadar sosyal yardım yapacağım, şu kadar et, şu kadar mazot desteği vereceğim, emeklilere şunu yapacağım…’ İyi de bir zahmet o insanlara ihtiyaçları nedir diye bir sorsanıza. Yani kent hakları diye bir kavram var. Bunu diğerlerinden duymuyoruz. Kenti birlikte yönetelim, ihtiyaçları birlikte belirleyelim ve çözümleri birlikte üretelim. Çünkü bu kentin ekonomik kaynağı bu kenti yönetmek için yeterlidir ama halkın katılımını sağlayıcı bir mekanizma kurarsanız ancak bunu yapabilirsiniz.
“HÜKÜMET PARALARI FAİZCİLERE VE SAVAŞA HARCIYOR”
Bugün Ankara’da birisi ihaleyi gizli, diğeri ise açık yapıyor! Birisi ne kadar et yardımı yaptığı ile övünüyor öbürü ise ne kadar mazot yardımı yaptığıyla. Bu sosyal devletin görevi değil mi? Peki bu hükümet ne iş yapıyor? Hükümet ise paraları faizcilere ve savaşa harcıyor. Peki siz belediyeler olarak hükümetin bu politikasını eleştirmek, önlemek yerine hükümetin yapması gereken sosyal yardımları yapıp peki belediyeciliği hangi ara yapacaksınız?
“ÖĞRENCİLER NEDEN TARİKATLARIN YURTLARINA MAHKUM EDİLİYOR?”
Ankara halkı daha ucuz bir ulaşımı hak etmiyor mu? Öğrenciler ücretsiz ulaşımı hak etmiyor mu? Üniversite öğrencilerinin ücretsiz barınma sorunu neden hala çözülmedi? Üniversite öğrencileri çeşitli vakıf, dernek, tarikatların yurtlarına niye mahkum ediliyor? Kent hakları kapsamında üniversite öğrencilerinin barınma hakkını ücretsiz şekilde sağlayacak ekonomik kaynağa sahipsiniz. Ankara öğrenci ve aynı zamanda emekçi kentidir. İhracatta 3. sırada yer alıyor Ankara ve aynı zamanda bu şehir bir işçi kentidir. Bu işçi arkadaşlarımız şu an yüksek kira nedeniyle çok ciddi sıkıntılar çekiyorlar. Peki siz işçilerin, kamu görevlilerinin daha uygun koşullarda ki benim siyasal anlayışıma göre bunun da ücretsiz temin edilecek ekonomik koşulları vardır, hiç değilse ücretsiz arsayı niye üretmiyorsunuz? Belediye değil misiniz? Hazine arazilerini alın, insanlara arsa temin edin ve maliyetine ev sahibi olunsun. Bunları anlatmıyorlar ama ne anlatıyorlar? Örneğin kentsel dönüşümü anlatıyorlar.
Ekoloji konusunda da anlatabileceğimiz çok şey var. Örneğin öncelikle su hakkı diye bir şey var. Musluğumuzdan akan suyu içebilmemiz gerekiyor. 15 metreküpe kadar da hiç kimseden su parası alınmaması gerekiyor. 15 metreküpten sonra da katlamalı değil, onu da özellikle söyleyeyim. Çünkü bazıları özellikle öyle yapıyor. Yani bu kadar ekonomik kaynak varken biz musluktan akan suyu neden içemiyoruz?”
“AKP, HAK KAVRAMINI İNAYET KAVRAMINA DÖNÜŞTÜRMÜŞ”
Öztürk Türkdoğan, projelerini sokaktaki vatandaşa nasıl anlattıkları konusuna da değindi. Türkdoğan, yerel yönetim konusunda anlatımlarına karşılık yurttaşın tepkisini ise şu sözlerle paylaştı:
“DEM Parti’nin Türkiye’nin 3. büyük partisi ve 3. yol siyaseti olduğunu, barış siyaseti izlediğini, Türkiye’deki mevcut iktidar ve ona muhalif olan ana muhalefet yapılarının aslında yeni bir şey vaat etmediklerini, tamamen toplumcu, katılımcı, demokratik bir yönetim anlayışına sahip olduğumuzu anlatıyoruz. Yani yönetim zihniyet yapısını anlatmaz ve bu zihniyete değişim ve dönüşüm gerektiğini ortaya koymazsanız söyleyeceklerinizin ayakları havada kalabilir. Bu bir zihniyet değişimi konusudur aynı zamanda. Cumhuriyetin demokratikleşmesine ve barışa inanan insanlar ancak sizi anlayabilirler. Çünkü özellikle AKP iktidarı Türkiye’deki hak kavramını inayet kavramına dönüştürmüştür. İnsanlar, birçok şeyin hakları olduğunu bilmiyor. Bu bakımdan da biz aynı zamanda bir hak siyaseti izliyoruz. Örneğin bugün Türkiye’de milyonlarca emekli var. 16 milyon emeklinin neredeyse 10 milyondan fazlasına ‘aylık 10 bin lira ile geçin’ diyorsunuz, böyle bir şey olabilir mi? Sonra da diyorlar ki ‘gidin belediyeler size sosyal yardım’ yapsın. Bu korkunç bir şey değil mi. Dolayısıyla sokağa bu kavramları anlatıyoruz ve bunun üzerinden aslında farkımızı ortaya koyuyoruz. Bu fark ortaya konduğunda halk bizi daha iyi anlıyor. O nedenle aslında biz Ankaralılara ‘Bakın iki seçenek arasında kalmayın, burada 3. ve doğru bir seçenek var. Hakikaten kentleri özgürleştirecek bir demokratik seçenek var. Dolayısıyla bu seçenek noktasında tercihinizi yapın’ diyoruz.”
PİRHA-Ordu’nun Fatsa ilçesinde kapatıldığı’ duyurulan altın madeni faaliyete devam ediyor. Halk yıllardır altın madenine karşı mücadele veriyor.
Anagold Madencilik firmasının yürütücü olduğu Erzincan’ın İliç ilçesindeki Çöpler Altın Maden İşletmesi’nde 13 Şubat’ta yaşanan facianın yankıları sürerken, Ordu’nun Fatsa ve Ünye ilçeleri arasında siyanürle altın madenciliği yapan Altıntepe Madencilik’in faaliyetleri Fatsa Doğa ve Çevre Derneğinin açtığı davanın ardından durduruldu.
Maden faaliyetinin durdurulduğu bölgeye giden yaşam savunucularının incelemelerine göre Fatsa’da ‘kapatıldığı’ duyurulan altın madeni faaliyete devam ediyor.
PİRHA- Edremit Demokrasi Platformu İliç’teki maden faciasını protesto ederek, “Facianın sorumlusu ÇED olumlu kararları veren, vergi indirimleri yapan, yaşanan sızıntılara göz yuman siyasi iktidardır” diyerek, AKP iktidarının halka hesap vermesini istedi.
Edremit Demokrasi Platformu Erzincan İliç’te altın madeninde yaşanan göçük ve altında kalan işçilerle ilgili Altınoluk Cumhuriyet Meydanında basın açıklaması yaptı.
Yapılan basın açıklamasında, madende daha önceden de sızıntıların yaşandığına dikkat çekilerek, “Yaşanan siyanür sızıntılarına rağmen geçici kapatmalar ve para cezaları dışında ciddi bir yaptırımda bulunulmadı. Siyasi iktidar ÇED olumlu kararları, kapasite artışının kabulü, milyonlarca dolar vergi indirimleriyle vahşi madenciliğin sürdürülmesine göz yumdu” denildi.
“ULUSLARARASI SULAR TEHDİT ALTINDA”
Yaşanan facianın halktan gizlendiği belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Açtığımız davalarla engellemeye çalıştığımız ve savrulan tüm tehditlere rağmen vazgeçmediğimiz mücadele ne yazık ki göçük altında kalan canları kurtarmaya yetmedi. Zehirli kimyasallar içeren milyonlarca ton atığın çökmesi sonucu çalışan işçiler göçük altında kaldı. Kaç canın göçük altında olduğunu, ne kadar alanın zehirlendiğini bilmiyoruz. Siyanür ve toksik kimyasallarla koca bir Fırat havzası ve Fırat’ın ulaştığı tüm uluslararası sular tehdit altında. Ekokırıma yol açan facianın sonuçları, kamu yararı gözetmesi gereken kurum ve temsilcilerince ısrarla halktan gizleniyor.”
“BU SUÇU UNUTTURMAYACAĞIZ”
Yaşanılan tartışmasız ekokırım olup doğaya, tüm canlılara ve insanlığa karşı kasıtlı olarak işlenmiş bir suçtur. Çöpler Altın Madeni ve Anagold şirketi acilen kapatılmalıdır. Suça ortak olan tüm kamu görevlileri ve şirket yetkilileri hakkında soruşturma açılmalı ve yurtdışına çıkış yasağı getirilmelidir. Siyanür liçli madencilik yasaklanmalıdır.
Ekokırım alanı, bağımsız gözlemcilerin denetimine açılmalı, delillerin karartılmasının önüne geçilmeli, süreç kamuoyuna açık biçimde yürütülmelidir. İnceleme heyetlerimizle suç mahallinde olacak ve bu süreci yakından takip ederek sorumlularının kanun önünde hesap vermelerini sağlayacağız. Ülke genelindeki eylemlerimizle bu suçu unutturmayacağız.”
PİRHA – Türk Tabipleri Birliği, Hatay’da yaşam alanlarına moloz dökülmesine karşı açılan davada 8 aydır yürütmeyi durdurmadığı ve hukuki yolları etkisizleştirdiği gerekçesiyle hakimleri Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayet etti.
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) de aralarında olduğu emek-meslek ve çevre örgütleri, Hatay’da yerleşim alanlarının, hastanelerin, ibadet yerlerinin, zeytinlik bölgelerinin ve sulak alanların moloz döküm alanı olarak kullanılmaması için 19 Nisan 2023’te Hatay 2. İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı. Dava dilekçesinde moloz döküm işlemlerinin yarattığı sağlık sorunlarına dikkat çekilerek, bu yöndeki idari işlemlerin idare savunması alınmaksızın derhal durdurulması ve iptali talep edilmişti.
HSK’YE ŞİKAYETTE BULUNULDU
TTB Hukuk Bürosu avukatları, davanın açılmasının üzerinden 8 ay geçmesine ve dava konusunun telafisi mümkün olmayan zararlar doğurmasına karşın mahkemenin yürütmeyi durdurmaması ve süreci bilinçli olarak uzatması üzerine Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayet başvurusunda bulundu.
Şikayet dilekçesinde, 28 Nisan 2023 tarihli ara karar ile idareden dava konusu işlemlere ilişkin bilgi ve belgelerin 10 gün içinde teslim edilmesinin istendiği, idarenin bu zaman zarfında yükümlülüğünü yerine getirmediği, buna karşın mahkemenin herhangi bir tekitte bulunmadığı ve yürütmenin durdurulması talebini değerlendirmediği belirtildi.
İdarenin haziran ve temmuz aylarında ancak verdiği yanıtlara karşın yürütmenin durdurulması talebinin yine değerlendirilmediğine dikkat çekilen dilekçede, yanıtlara karşı sunulan beyanlara da yer verildi. Buna göre; Devlet Su İşleri’nin (DSİ) olumsuz kurum görüşü sunduğu parsellere izin verildiği, şartlı kurum görüşü sunduğu parseller için ise şartların yerine getirilmediği, bazı parsellerin ise valilik izni olmaksızın fiili olarak kullanıldığı belirtildi. Ayrıca tümü yerleşim yerlerinin içinde olan döküm ve depolama alanlarında yeterli güvenlik önlemi olmadığı, sulama yapılmadığı, sulama aracı görülmediği, yoğun tozlanma yaşandığı, rahatsız edici görüntü ve kokular olduğu, kamyonların ise tartıya tabip tutulmadığı kaydedildi.
TTB’nin beyanları sonrası mahkemenin idareye 30 gün daha süre verip bu ara kararını 13 gün sonra tebligata çıkardığı, gelen yanıtlar sonrası yeni bilgi ve belgelerin talep edildiği bir başka ara kararın ise tam bir ay sonra tebligata çıkardığı aktarılan dilekçede “Sonuç olarak 8 aydır yürütmenin durdurulmasına ilişkin bir karar verilmesi beklenmektedir” denildi.
Şikayet dilekçesinde şu ifadelere yer verildi:
“Bilindiği üzere yürütmenin durdurulması kararı, açılan idari davada, idari işlemin hukuka uygunluk karinesini askıya alarak, uygulamasını en geç dava sonuçlanıncaya kadar erteleyen idare hukukuna özgü bir yargı kararıdır. Ve işlem ve eylemin bu kapsamda hızlıca değerlendirilmesi gerekir, çünkü zaten işlemin veya eylemin iptalinin gecikmesinde sakınca bulunması halinde yürütmenin durdurulmasına ilişkin talepte bulunulur.
Aynı durum dosyamız için de söz konusu olup hukuki bir yolun etkisizleştirildiği, hakim eliyle yürütmenin durdurulmasına ilişkin müessesenin imkanlarının ortadan kaldırıldığı ve işlevsizleştirildiği görülmektedir.”
PİRHA- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na göre sadece 8 Ocak’ta 21 maden şirketinin faaliyetleri için ÇED süreci başlatıldı. 3 maden için “ÇED gerekli değil” kararı verildi.
MHP destekli AKP hükümeti yaşam alanlarını enerji ve maden şirketlerine peşkeş çekmeye devam ediyor. 1923 ile 2002 arasında toplam bin 186 maden ruhsatı verilirken, AKP iktidara geldikten sonra sadece 15 yılda (2008-2023) 386 bin maden için ruhsat verildi. Bu ruhsatların verildiği alanlar Akbelen ve Kaz Dağları gibi genel olarak ormanlık alanları kapsadı.
Mezopotamya Ajansı’ndan Tolga Güney’in haberine göre, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na göre, sadece 8 Ocak’ta 21 maden ocağı için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci başlattı. 3 maden için ise, “ÇED gerekli değil” kararı verildi.
ÇED sürecinin başlatıldığı yerler şöyle:
Adıyaman’ın Çelikhan ilçesi Karagöl ve Mutlu köyleri sınırları içinde Favori Metal Madencilik isimli şirket tarafından işletilmek istenen demir madeni için ÇED süreci başlatıldı. Belirlenen alanın büyük bölümü orman ve tarım arazisi niteliğinde.
Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi Karabahşili mahallesinde 24,70 hektarlık alanda Öz Baykuş Madencilik şirketi tarafından açılmak istenen “Kalsit Ocağı, Kırma-Eleme ve Mikronize Öğütme Tesisi” projesi için ÇED süreci başlatıldı. Bölge, orman arazisi içerisinde kalıyor.
Adıyaman merkeze bağlı İndere köyünde Emlak Planlama isimli Şirket tarafından kurulmak istenen kalker ocağı ve kırma-eleme tesisi için ÇED süreci başlatıldı. Kurulmak istenen kalker ocağının 300 metre uzağında İndere mahallesine ait konutlar bulunuyor.
Adıyaman’ın Sincik ilcesi Karaköse köyünde Favoru Metal Madencilik tarafından açılmak istenen manganez ocağı için ise “ÇED Gerekli Değildir” kararı verildi.
Kayseri’nin Develi ilçesi Yenimahalle Mahallesi’nde Doğanlar Nakliyat, Madencilik Limited Şirketi isimli firma tarafından açılmak istenen pomza ocağı ve eleme tesisi için “ÇED gerekli değil” kararı verildi. Bölge, tarla ve mera alanı olarak kullanılıyor.
Kayseri’nin Yahyalı ilçesi Burhaniye ve Balcıçakırı mahalleleri ile Adana Kozan ilçesi Yukarıgeçili Mahallesi sınırları içerisinde bulunan alana Bozefe Maden isimli şirket tarafından açılması planlanan “Açık Ocak Krom İşletmesi Kapasite Artışı ve Alan Revizyonu, Yeraltı Ocağı, Kırma Eleme Tesisi, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi” projesi için ÇED süreci başlatıldı. Bölge ormanlık alan statüsünde.
Kayseri’nin Talas ilçesi Koçcağız Mahallasinde 24,96 hektarlık alanda Adaca Doğaltaş Madencilik tarafından işletilmek istenen “İgnimbirit Ocağı” projesi için ÇED süreci başlatıldı. Maden sahasına 810 metre mesafede evler bulunurken, alan “tarım alanı” olarak görünüyor.
Kütahya’nın Emet ilçesi sınırlarında yer alan 98,96 hektarlık maden işletme ruhsatı bulunan alanın 16,28 hektarlık bölümünde Granit Ocağı açmak isteyen Sermak Madencilik şirketi için ÇED süreci başlatıldı. Bölgenin tamamı orman arazisinden oluşuyor.
Kütahya’nın Şaphane ilçesi Kızılkoltuk Mahallesi’nde NG Madecilik isimli şirket tarafından 951,12 hektarlık ruhsat sahasının 14,01 hektarlık kısımda “Feldispat Ocağı” projesi için de ÇED süreci başlatıldı. Bölge, orman arazisi içerisinde kalıyor.
Osmaniye’ye bağlı Issızca köyünde Özcesur Kardeşler Madencilik’in krom madeni için ÇED süreci başlatıldı. Aynı bölge için daha önce “ÇED Gerekli Değildir” kararı alınmıştı. Şirket projeye yenilenmeye giderek, yıllık 66 bin ton olan rezervi yıllık 100 bin tona çıkardı. Maden sahasının tamamı orman alanları ile kaplı durumda.
Mersin’in Anamur ilçeside Tekbir Madencilik isimli firmanın Boksit Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi için ÇED süreci başlatıldı. Bölgede orman arazileri bulunuyor.
Mersin Toroslar’a bağlı Bekiralanı Mahallesi’nde Çukurovataş Hazır Beton Madencilik şirketi tarafından işletilen mermer ve kalker ocağının kapasite artışı için ÇED süreci başlatıldı. Bölge, orman alanı içerisinde yer alıyor.
Bilecik’in Çukurören köyünde Safi Çimento Üretim şirketi tarafından kurulmak istenen kalker ocağı için ÇED süreci başlatıldı. Bölge, orman alanı sınırları içerisinde.
Hakkari’nin Çukurca ilçesine bağlı Üzümlü köyünde MİR-SAN İnşaat isimli şirket tarafından açılmak istenen Kompleks Cevher (altın, gümüş, bakır, çinko, kurşun) madeni için ÇED süreci başlatıldı. Bölge, tarım ve ormanlık arazilerden oluşuyor.
Bursa Büyükorhan ilçesi Kınık Mahallesi’nde, Kromtaş Madencilik tarafından işletilen krom madeninin 21,28 hektardan 24,89 hektara çıkarılması için ÇED süreci başlatıldı. Maden sahası olan 24,89 hektarlık alanın tamamı ormanlık alanlardan oluşuyor.
Yozgat’ın Yenifakılı ilçesi Fehimli köyünde “Yerköy-Kayseri Yüksek Hızlı Tren Projesi Yapım İşi”nde dolgu malzemesi olarak kullanılmak üzere taş ocağı kurulması için ÇED süreci başlatıldı. Bölge, mera nitelikli alan olup, proje alanlarında tarım arazisi ve orman arazisi de bulunuyor.
Afyon’un Sinanpaşa ilçesi Elvanpaşa köyünde Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü tarafından Ankara-İzmir Yüksek Hızlı Tren Hattı Yapım Projesi kapsamında dolgu malzemesi olarak kullanılmak üzere kurulan taş ocağının kapasite artışı için ÇED süreci başlatıldı. Bölgenin büyük kısmı mera alanı olarak işaretli.
Sakarya’nın Söğütlü ilçesi Mağara Mahallesi’nde Sakarya Özay İnşaat isimli şirket tarafından işletilen kalker ocağının kapasite artışı için ÇED süreci başlatıldı. Bölgede tarım alanları bulunuyor.
Aydın’ın Didim ilçesi Akbük Mahallesi’nde Gz Madencilik şirketi tarafından açılmak istenen Mermer Ocağı için ÇED süreci başladı. Bölge, orman alanı içerisinde yer alıyor.
Eskişehir’in Odunpazarı ilçesi Kireçköy Mahallesi’nde Atıcı Mıcır şirketi tarafından kurulmak istenen kalter ocağı, kırma eleme, tesisi, asfalt plent ve hatır beton santrali için ÇED süreci başlatıldı. Bölge, orman ve mera alanlarından oluşuyor.
Konya’nın Halkapınar ilçesi Delimahmutlu, Yassıkaya ve Dedeli mahalleleri sınırları içerisinde 2 kil, 2 kum-çakıl, 1 kaya ocağı ile kırma-eleme ve yıkama tesisi kurulması için ÇED süreci başlatıldı. Bölgede tarım arazileri de bulunuyor. Ocağa çok yakın bir bölgede 1 ve 3’üncü Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak tescil edilen Anaru Antik Kenti bulunuyor. Sahanın 250 metre uzağından ise Aksu ve Delimahmutlu içmesuyu isale hatları geçiyor.
Balıkesir’in Sındırgı ilçesi Karagür Mahallesi’nde Meta Mimari Maden Enerji isimli şirket tarafından açılmak istenen mermer ocağı için ÇED süreci başlatıldı. Alan içinde tarım arazileri bulunurken, saha orman arazileri üzerinde yer alıyor.
Muğla’nın Kavaklıdere ilçesi Kurucaova Mahallesi’nde Teknomaden Madencilik isimli şirket tarafından Feldspat Ocağı, Kırma Yıkama Eleme ve Zenginleştirme Tesisi Kapasite Artırımı için ÇED süreci başlatıldı. Şirketin bölgede bin 411,81 hektar büyüklüğünde işletme ruhsatı bulunurken ikinci kere kapasite artışına gitmek istiyor.
Ankara’nın Yenimahalle ilçesi Yuvaköy Mahallesi’nde Erişsan Beton şirketi tarafından toplam 15,58 hektarlık alanda kurulmak istenen “Kumtaşı Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi” için “ÇED gerekli değil” kararı verildi. Ocağa en yakın konut 300 metre uzaklıkta bulunurken, alanın çevresinden Ankara Çayı’nı besleyen kollar geçmektedir.