PİRHA- Ellerindeki her çizgisinin anlamı ve hikayesi olan Gülşen Uruk’un (82) çıra, is ve anne sütü ile vücuduna yaptırdığı dövme (deq) binlerce yılın izlerini günümüze taşıyor. Gülşen Uruk ay, yıldız, güneş, tarak, ağaç ve halı yapımındaki çeşitli araçlar ile motifleri nakış nakış ellerine işlemiş.
Maraş Elbistan’a bağlı Axtil (Yalıntaş) köyünün Serçekuşu mezrasında yaşayan 82 yaşındaki Gülşen Uruk, 17 yaşında ellerinin belli yerlerine doğanın parçalarından ay, güneş, yıldız, ağaç ve birlikte dokumacılıkta kullandığı motifler ile tarak deqleri (dövmeleri) işlemiş.
Şakağına, dudağına, çenesine, kaş arasına, alnına, burnuna, ayaklarına ve parmaklarına yaptırdıkları güneş, yıldız, kuş, ağaç, bilezik, yarım güneş ve diğer geometrik birçok figürün ne anlama gelindiği fazlaca bilinmese de, dövmelerin büyüden, nazardan koruduğu, taşıyanın gücünü gösterdiği ve güzel görünmeyi sağladığı için yapıldığı belirtiliyor.
KIZ ÇOCUĞU EMZİREN ANNE SÜTÜ KULLANILIYOR
Genellikle kadınların yaptığı dövme için anne sütü, hatta kız çocuğu doğuran lohusa kadının sütünün olması tercih ediliyor. Ateşte uzun süre kalmış kazanın isi veya çıra isi kazınarak, sütle bir karışım elde ediliyor. Elde edilen karışım dikişte kullanılan iğnenin yardımıyla derinin altına mikron mikron itiliyor ve dövülüyor.
MÜREKKEP DERİYE İŞLİYOR VE BİR ÖMÜR KALIYOR
Dövme yapılan yerde derin olmayan bir yara açılıyor, bir iki günde kabuk bağlayarak iyileşiyor ve derinin altına sızan karışım yeşilimsi bir renk alarak, ömür boyu silinmez bir iz olarak kalıyor.
Kız çocuğu sahibi annenin sütünün yarayı daha çabuk iyileştirdiğine, motif rengini daha parlak yaptığına inanılmaktadır. Erkek çocuk emziren anne sütünün dövme yapılan yerde yara bıraktığı, motifi dağıttığı, bu nedenle dövme motifi renginin sönük ve açık olduğu ifade edilmiştir.
“HALI MOTİFLERİ VE TARAK İŞLEDİM”
Elbistan’da yaşayan kadınların ağırlıklı olarak güzelleşmek için tercih ettiği dövme geleneği devam ediyor. Küçüklüğünden bu yana vücudunun çeşitli yerlerine yaptığı deqlerin 82 yaşında olmasına rağmen hala ilk günkü gibi göründüğünü belirten Uruk, dövmelerin (deq) yapılışını ise şöyle anlatıyor:
“Baca isi, çıra ise ve kız çocuğu emziren anne sütü karıştırılarak mürekkep elde ediliyor. Kız çocuğu emziren anne sütü olmazda dövmeler güzel ve belirgin olmuyor. İğneler ile bu mürekkep deri altına batırılarak motifler yapılıyor. Burası kanayarak yara oluyor ve merhem sürülerek temiz bez ile sarılıyor. Eğer kanarsa ölene kadar geçmez. Dövme yapmanın zamanı ve mevsimi olmazdı. Ben genelde halı dokumada işlediğim aletlerin ve motifleri dövme yaptım.”
PİRHA- Elbistan’a bağlı Yalıntaş (Axtil) köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezralarında yaşayan yurttaşlar yıllardır susuz. Belediyenin tankerle getirdiği sınırlı suyun günlük ihtiyaçlarına dahi yetmediğini söyleyen yurttaşlar, ayrıca yolları olmamasından kaynaklı şehre mesafelerinin 70 kilometre uzadığını belirttiler. Köydeki kadınlar, yaşanan sorunlardan en çok kendilerinin etkilendiğini vurguladılar.
Maraş Elbistan’a bağlı Yalıntaş (Axtil) köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezralarında yaşayan yurttaşlar hizmet alamadıklarını belirterek su, yol ve internet sorunlarının hala devam etmesine isyan ettiler.
Elbistan’a bağlı Yalıntaş (Axtil) köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, ilçe merkezine 40 kilometre uzaklıkta. Köyün tarihinde asfalt yol, internet, telefon hattı ve şebeke suyuyla hiç tanışmayan köylüler yaklaşık 1 asıra yakındır sularını eşeklerle getirmiş.
Evlerinde şebeke suyu olmaması sebebiyle çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve güneş enerjisini neredeyse hiç kullanamadıklarını dile getiren köylüler, belediyenin tankerlerle getirdiği suyla günlük ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak noktada olduklarını söyledi. Yollarının toprak ve taş olmasından ötürü şehir merkezine olan mesafenin 70 kilometre arttığını söyleyen köylüler, sorunun çözümü için çağrıda bulundular.
Köylüler yol, su, ve internet sorununu çözmek için topladıkları imzalar ile gitmedikleri kurum bırakmamış. Yerel yönetimler, kaymakamlık ve valilik gibi yetkili kurumlara gönderilen dilekçelere ise hala cevap verilmemiş.
“60 SENEDİR HAYVANLARLA SU ÇEKİYORUZ”
İstanbul’dan dönerek köyüne yerleşen ve 60 yıldır hayvanlarla su taşıdıklarını kaydeden Hüseyin Uruk, “60 sene boyunca suyumuzu hayvanlarla çekiyorduk. Köyümüzde su yok ve belediye tankerle getiriyor. Yolumuz olmadığı için Elbistan’a gidecek vesait yok. Burada vesayeti olmayan yaşamıyor demektir. 40 kilometrelik bir yolu gitmek zorunda kalıyoruz. Oysaki bizi diğer köylere bağlayan 7 kilometrelik bir yolu asfaltlasalar hiçbir sorun kalmayacak. Maaş kartımı arkadaşa veriyorum, maaşımı bile o çekip getiriyor. Belediyenin getirdiği suyu yeme, içme, bulaşık ve çamaşırda kullanıyoruz. Bu su da yetmiyor. İçtiğimiz su temiz su mudur onu bile bilemiyoruz. İkinci sınıf bir vatandaş muamelesi görüyoruz. Yol için sadece kum döktüler. Ondan sonra bir gram bir şey yapmadılar. Bizler de vatandaşız, vergimizi veriyoruz” diye konuştu.
30 SENE SONRA AYNI MANZARAYLA KARŞILAŞTI
Gülşen Uruk da, 30 sene sonra döndüğü köyünde halen su olmadığından yakınarak, “30 yıl sonra İstanbul’dan dönerek köyümüze yerleştik. Tepelerden hayvanlarla, el gücüyle su taşıdık. 30 sene sonra döndük ve köyümüzde yine su yok. Kışın burada kalacağız. Yolumuz yapılır, suyumuz gelirse bizler için iyi olacak” dedi.
“YOL YOK, BELEDİYE İŞ MAKİNESİ GÖNDERMEDİ”
Köy sakinlerinden Ali Bahçıvan, kayısı bahçesi yaptığı tarlasına gidecek yolları olmadığını söyledi. Köyün su kaynakları olmasına rağmen halen bir sondaj vurulmadığı eleştirisinde bulunan Bahçıvan, “Küçüklükten bu yana suyumuzu hep eşeklerle getirirdik ve hala devam ediyor. Yolumuz sözde yapıldı. Altına yumuşak zemin yerine sadece çakıl döküldü. Yumuşak zemin döşenmediği için çökmeler oldu. Kayalar o kadar keskin ki tekerlekleri dahi kesiyor. 4 bin kayısı diktim ama araziye gidebileceğim yol yok. Kendi cebimden vererek yol yapmaya çalıştık onu da beceremediler. Elbistan belediyesinden paletli iş makinesi istedik, belli gerekçelerle göndermediler. Bahçemiz yukarılarda ne yaya, ne de araba ile gidebiliyoruz” ifadelerini kullandı.
TENEKELERDE SU ISITIRAK DUŞ ALINIYOR
Tazyikli suyun ulaşamadığı güneş enerjilerinin çalışmamasından kaynaklı tenekelerde su ısıtarak duş almak zorunda kaldıklarını kaydeden Bahçıvan şöyle konuştu:
“Ayrımcılık olmasaydı bu yol da yapılır, su da getirilirdi. Köyün yukarılarında su kaynakları var ve mühendisler de bunu onayladı. Ama neden bu su çıkartılmıyor? İş makineleri 2 gün çalışsa hem yollar yapılır hem de su çıkartılır. Her gün tarlada çalışıyoruz. İster istemez terliyoruz, toz içinde kalıyoruz. Duş almamız gerekiyor. Sularımız tazyikli akmadığı için güneş enerjisi de kuramıyoruz. Tenekeler ile ateşin üstünde suyu ısıtarak duş almaya çalışıyoruz. Doğru düzgün duş dahi alamıyoruz.”
“HASTENEYE GİDECEK YOL YOK, TELEFON DAHİ ÇEKMİYOR”
Yol ve su sorunun dışında köyde telefon dahi çekmediğini belirten Hatice Bahçıvan, “Ne su var ne de yol. Hasta olursak hastaneye gidecek yol yok. Bu devletin kolu her yere uzanıyor. İstediği zaman bu sorunu çözer. Köyde telefon dahi çekmiyor, çocuklarımızla dahi konuşamıyoruz. Biz de insanız. Eskiden gençtik suları omuzlarda getiriyorduk. Şimdi ise yaşlıyız, gücümüz yok ve yetişemiyoruz. Yeter artık bu sorunu çözsünler” diyerek isyan etti.
“KADINLAR BÜYÜK ZORLUKLAR ÇEKİYOR”
2005 yılında Serçekuyusu mezrasına yerleşen Olcay Ürük de yol, su, internet gibi sorunlarına dair toplayıp gönderdikleri imza ve dilekçelere bir cevap verilmediğini kaydederek, “Suyumuzun olmamasından kaynaklı biz kadınlar çok büyük zorluklar çekiyoruz. Maalesef duyan da ilgilenen de yok. Belediyenin gönderdiği su hiçbir şeye yetmiyor. Su olmadığı için ne bulaşık yıkayabiliriz, ne de çamaşır, Köyde telefon dahi çekmiyor. İnternet yok. Üniversiteye hazırlanan kızım, internet sorunundan kaynaklı sınava hazırlanamıyor. Köylüler olarak imza toplayarak belediyeye, kaymakamlığa ve valiliğe verdiğimiz dilekçelere hale cevap verilmedi” şeklinde konuştu.
“PARA DEĞİL HİZMET İSTİYORUZ”
Uzun yıllar kaldığı İstanbul’dan sonra köyüne yerleşme kararı alan Yusuf Turunç ise, köylerinde yeniden üretmek adına yaptıkları projelerin bu sorunlardan kaynaklı yarım kaldığına vurgu yaparak şunları söyledi:
“Bu sorunun en kısa zamanda çözülmesi lazım. Bu devlet insanlar köyüne dönsün, üretime katılsın diyerek çağrılar yapıyor. Bizler kendi köyümüze dönerek üretime başladık ama hala suyumuz, yolumuz yok. Yapmak istediklerimiz hep böyle yarım bırakılıyor. Para değil, hizmet istiyoruz. Tankerle su getirmekle, yola kum dökmekle hizmet olmuyor.”
“BÜTÜN YÜK BİZ KADINLARIN ÜZERİNDE”
Bir diğer yurttaş Menekşe Turunç ise, yol ve su sorununun bütün yükünün kadınların üzerinde olduğuna değinerek, “Şartlarımız gerçekten zor. Gelen su sağlıklı değil. Erkekler sabah çıkıp gidiyor ve bütün yük bizim üremizde. Sabah 5 gibi kalkıp çamaşır yıkamak zorunda kalıyoruz. 40 sene sonra döndüm ve halen su yok. Köy viran olmuş durumda. Sorunun çözülmesini bekliyoruz” diye konuştu.
PİRHA- 1970’li yılların başında çoğunlukla ekonomik sıkıntılardan kaynaklı topraklarını terk etmek zorunda kalan Elbistan’a bağlı Körücek köylüleri, tekrar köylerine dönerek üretime başladı. Geri dönüşler sonrasında bölgenin ekonomik olarak değer kazandığını söyleyen köylüler, topraklarına sahip çıkarak üretime katılma çağrısında bulundular.
Maraş Elbistan’a bağlı Körücek köyünde yaşayan Hüseyin Kartal, Ali Rıza Tunç ve Mustafa Yüksel yeniden üretim yapabilmek ve kendi kültürünü yaşayabilmek için uzun yıllar sonra köylerinin yolunu tuttular.
Körücek köylüleri siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı 1970’li yıllarda büyükşehirlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmışlar. Uzun yıllar sonra topraklarına dönen Körücek köylüleri yüzlerce dönümlük araziler üzerinde yeniden üretime başlayarak bölgeye yeniden yaşam verdi.
52 YIL SONRA DÖNÜŞ KARARI
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi’nin çağrısıyla 52 yıl boyunca yaşadığı İstanbul’dan köyüne dönerek üretim kararı alan Hüseyin Kartal, “1969 yılında Ankara’ya göç ettik. Ağırlıklı ekonomik sıkıntılar ve 1967 yılında Elbistan olayları sonrasında insanlar burayı terk etmek zorunda kaldı. Dönem dönem gelip gittik. 52 yıl boyunca köyümüze döneceğimizi hiç düşünmedik. Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nin projesiyle buralara döndük. Elbette bu dönüşün ekonomik getirisi de olacak. Topraklarımızı sahipsiz bırakmamak, geleceğimizin bu topraklar üzerinde olacağını düşündüğümüz için yerleşme kararı aldık” dedi.
‘Bizler sürgün edildik ve bu sürgünden kurtulup geri dönmeliyiz’ diyen Kartal, 45 dönümlük bahçeye kayısı dikerek üretime başladığını kaydetti. Teknolojik gelişmeler ile üretimin daha kolay bir hal aldığını söyleyen Kartal, geri dönüş çağrısında bulunarak şunları söyledi:
“45 dönümlük bahçeyi iki bahçe yaptık. Çevre köylerden de bahçe alarak 3 bin kök kayısı diktim. Evlerimizi yapmaya başladık. Bir traktör aldım. Bu proje başarıya ulaşırsa ekonomik olarak toplumumuz çok güçlü olacak. Çok iyi tepkiler aldık. Elbistan’da birçok köyde binlerce ağaç dikimine başlandı. Mutlaka ata topraklarımıza sahip çıkmalıyız. Eskiden teknoloji yoktu, zorluk çekiyorduk. Bahçeleri nasıl kullanacağımızı bilmezdik. Şimdilerde ise bu imkanlarımız var. Bu geri dönüşler sayesinde topraklarımız ekonomik olarak değer kazandı. Bizler sürgün edildik ve bu sürgünden kurtulup geri dönmeliyiz.”
ASPİR BİTKİSİNİN İLK HASADI YAPILDI
Körücek köyü sakinlerinden Ali Rıza Tunç ise destekleme ve ekipman hibeleri ile aspir bitkisi ekmeye başladığını dile getirdi. Bölge topraklarının değerli olduğunu ve farklı bitkiler ile daha çok verim alınacağını kaydeden Tunç, “İstanbul’da tekstil ile uğraşıyorum. Uzun yıllardır gelip gidiyorum. Karar alarak topraklarımı ekip biçmeye başladım. Bu sene aspir ektim ve ilk hasadını aldım. Aspiri destekleme için ektik. Ekipman hibesi ve dönüm başı destek alıyoruz. Aspir, ayçiçek yağına alternatif olarak ekiliyor. Yağı çok değerli. Devlet belli şeyleri destekliyor. 5 yıl aspir ekme zorunluğu getiriliyor. Aspir, kıraç arazi için bulunmayan bir bitkidir. Bölgedeki gençler Avrupa’ya gidiyor. Bizim yaşımızdakiler ise köye geri dönüş sağlıyor. Bu dönüşler teşvikler ile hızlanır. Bizim gidecek bir yerimiz yok. Buralar ata topraklarımız. Köyümüzü de, toprağımızı da seviyoruz” diye konuştu.
“MALİYETLER 10 KAT ARTTI, DEVLET DESTEĞİ YERİNDE SAYIYOR”
150 dönümlük arazi üzerine kayısı eken Mustafa Yüksel de, köyde yeterli bahçe olmadığı için elde ettikleri ürünlerini başka yerlere ucuza satmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Yüksel, her geçen yıl artan maliyetlerine karşılık devletin verdiği desteğin 10 yıl önceki destekle aynı olduğundan dert yanarak şöyle konuştu:
“10 sene önce köye gelerek kayısı ağacı ektim. Buğday ve arpa da ekiyorum. İyi sonuçlar elde ettik. 1970’li yıllarda ekonomik sebeplerden kaynaklı köyden büyükşehirler ve Avrupa’ya göçler başladı. Daha sonra köye dönüşler başladı. 150 dönüm arazi üzerine kayısı ektik. İyi verimler aldık. Yeteri kadar bahçe olmadığı zaman tüccar köye gelip ürünü almıyor. Ancak zorla başka yerlere daha ucuza satıyoruz. Bahçelerimiz artarsa tüccar köye gelip daha yüksek fiyatlara ürünlerimizi alıyor.
Devletin bizlere ciddi bir desteği yok. Bir mazot desteği var o da çok az kalıyor. 10 sene önce dikilen bahçelerin dönümü yüz lira destek verilirken aradan geçen 10 senede verilen destek yine yüz lira. 10 sene altı liraya aldığımız fidan şu an elli lira. Desteğin 10 kat artması gerekirken hala yerinde sayıyor. Ona rağmen üreterek yolumuza devam edeceğiz. Buralar ata topraklarımız, buralara sahip çıksınlar.”
PİRHA- Maraş Katliamı sonrasında terk etmek zorunda kaldığı topraklara 36 yıl sonra ‘Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi’nin çağrısı ile dönen Haydar Şal, yaşadığı bölgeye hayat verdi. Şal, “Dağlara çıkarak 600 köke yakın ağaç aşıladım. 400 kök meşe fidesi diktim ve yine ilkbaharda 400 kök meşe fidesi dağıtacağım. Zor gitmelerin büyük dönüşleri olur. Bu tarihi bir adımdır ve topraklarımıza sahip çıkacağız. Bizim için gerçek olan topraklarımızdır” dedi.
Maraş Katliamı sonrası bölgede yaşayan çok sayıda insan, çeşitli kentlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Katliam sonrası demografik yapısı değişen coğrafya insansızlaştırıldı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi, 5 Ekim 2019’da Maraş’ın Elbistan ilçesinin Yalıntaş (Axtil) Köyü Kocapınar mezrasında kadınların öncülüğünde 5000 badem ağacı dikerek çalışmalarına başladı.
Maraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Sevdilli Mahallesi’nde yaşayan Haydar Şal, siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı 1986 yılında göç etmek zorunda kalıp, İstanbul’a yerleşmiş. Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nin çağrısıyla 36 yıl sonra geri döndüğü köyünde tarım ve arıcılıkla uğraşan Haydar Şal, tarihi bir adım attıklarını ifade ederek yaşamın yeniden inşasının ancak ve ancak kendi toprakları üzerinde olacağını kaydetti.
ZOR OLAN GİDİŞLER VE BÜYÜK GERİ DÖNÜŞ
Katliam sonrası bölgeyi 1986 yılında zorunlu olarak terk ettiklerini söyleyen Şal, ‘zor gidişler’ olarak nitelendirdiği göçlerinin büyük bir dönüşle tersine döndüğünü vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Burası bizim atlarımızın yerleşim yeridir. Bu topraklar bizim için değerliydi. 40 seneye yakın İstanbul’daydım. Ama aklımız da, gönlümüz de hep toprağımızdaydı. Bizler buradan kolay değil zor gittik. İsteyerek topraklarımızı terk etmedik. Buradan giderken de bunun bilincindeydik. Zorla gönderildiğimiz topraklarımız gönlümüzde kaldı. Dönemin ekonomik koşulları ve siyasi konjonktürel yapısı buraları göçe zorladı. Ama buralardan asla vazgeçmedik. Taştır, çetindir, zordur ama bizlerin anıları var. Zor gitmelerin büyük dönüşleri olur. Bizim dönüşümüz de büyüktür ve büyük olacaktır. Bu tarihi bir adımdır ve topraklarımıza sahip çıkacağız.”
YARIM ASIRDIR DEVAM EDEN MARAŞ KATLİAMI
Maraş Katliamı ve devamında 1980 askeri darbesi ile bölgenin insansızlaştırılmasının hedeflendiğini dile getiren Şal, “Buradan göç ettirilmemiz katliamın bir devamıydı. Maraş’ta o dönem siyasi bir yükseliş vardı. Bu da bazı kesimleri rahatsız ediyordu. Bunların yuvaları daralıyordu. Halk haklının kim olduğunu anlıyordu. Bunun bilincinde Maraş Katliamı’nı yaptılar. Bu kıyımdan sonra insanımız artık rahatsız edildi. Bu bir devlet projesiydi. Amaç bölgenin insansızlaştırılmasıydı. Bunu da bir şekilde becerdiler. Bu yarım asırdır devam ediyor. Alevi-Kürt köylerinin hepsi buraları terk etmek zorunda kaldı” diye konuştu.
GERİ DÖNÜŞ KARARI
Şal, Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nin çağrısıyla terk etmek zorunda kaldığı topraklara dönüş hikayesini şöyle anlattı:
“Bu göçten sonra uzunca bir süre buralara gelemedik. Ticaret ile uğraştım. Sonrasında turist gibi gelip gittik. Bizlerin geçmişi bu topraklardaydı. Yaşamın yeniden inşa hareketinin bu çalışaması bizler için bir fırsat oldu. Ne yapabiliriz diye konuştuk ve köye geri dönmeye karar verdik. Toprağa sahip çıkmayanın kökü olmaz. İlk geldiğimde evim yoktu ve bir seneyi çadırda geçirdim. Emek vererek gece gündüz çalıştım. Zor gidiş bizleri buraya büyük bağlamıştı. Sonrasında ise başardım. Bir amaç da bölgenin ekonomisini kalkındırmaktı. Bizler insanlarımızı kapitalizme muhtaç etmemeliyiz. Asıl kazandıran bu topraklardır.”
400 MEŞE AĞACI DİKTİ, 600 AĞAÇ AŞILADI
Başlattıkları ağaçlandırma çalışmaları kapsamında şimdiye dek 400 kök meşe fidanı diken Haydar Şal, bunun devam edeceğini sözlerine ekleyerek, “Buraya geldikten sonra bölgeye değişik bitkiler getirdim. İlk lavanta ektim. Bölgemizde olmayan ağaçları ektim. Dağlara çıkarak 600 köke yakın ağaç aşıladım. 400 kök meşe fidesi diktim ve yine ilkbaharda 400 kök meşe fidesi dağıtacağım. Bölgemizde olmayan çeşit çeşit ağaç diktim. Kim yardım isterse giderim onun ağacını da aşılarım. Domates, elma, kayısı, kuşburnu, kabak gibi birçok şeyin bir senelik kurutmalığını yaptım. Her hafta elde ettiğim ürünleri dostlarıma gönderiyorum” ifadelerini kullandı.
“TARİHİ ADIM ATTIK, GERÇEK OLAN TOPRAKLARIMIZDIR”
‘Bizim attığımız adım tarihidir. Ölümsüz bir iş yapıyoruz’ diyen Şal, tüm Maraşlıları bu çalışmaya emek vererek büyütmeye çağrısında bulunarak şöyle devam etti:
“İnsanlar bu emeklerimizi takdir ettiler. Avrupa’dan insanlar bizlerle görüşmek için geldiler. Emek evlat gibidir. Toprak senin olursa ve üretirsen her attığın taş sırtına değse dahi yorulmazsın, anlamlıdır. Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’ni algılamak lazım. Ben dinledim ve onları algıladım. Bizler bir emek sarf ediyoruz. Burada maddiyat yok, bir gönüllülük var. Bölge insanımız bu çalışmaya katılsın. Emek verenler ölümsüzdür. Bizim attığımız adım tarihidir. Ölümsüz bir iş yapıyoruz. Yaşam yeniden inşa edilecek ise burada yani yerinde inşa edilecektir. Bizim için gerçek olan topraklarımızdır.”
PİRHA- Aleviler, Elbistan’a bağlı Sevdilli köyünde yeni bir cemevine kavuşuyor. Toplumsal dayanışma ile inşa edilen ve yakın zamanda Hakk’a yürüyen Hasan Usta’nın adının verildiği cemevi, çevre köylerin de Hakk’a yürüme hizmetleri gibi birçok ihtiyacını karşılayacak.
Maraş Elbistan’a bağlı Sevdilli köyünde Alevi yurttaşların lokmaları ve toplumsal dayanışma ile inşa edilerek bitme aşamasına gelen ve yakın zamanda Hakk’a yürüyen Hasan Usta’ya atfedilen cemevinin 31 Ağustos 2023 yılında hizmete girmesi hedefleniyor.
Cemevinin inşa edildiği bina kamu kurumu olmasından kaynaklı yapılan görüşmeler ve yazışmalar sonrasında binanın cemevine çevrilmesi için hızlıca çalışmalar yürütülerek tadilat işlemlerine başlanmış.
Uzun zamandır cemevlerinin olmamasından kaynaklı Hakk’a yürüme erkanlarının yanı sıra çok sorun yaşadıklarını kaydeden Sevdilli köylüleri, bu cemevi ile bu sorunlarını aşacaklarını kaydederek, cemevinin çevre köylere de hizmet vereceğini söyledi.
“İHTİYAÇTAN KAYNAKLI CEMEVİ İNŞA EDİLDİ”
Sevdilli köyünden Duran Durmaz, Hakk’a uğurlama gibi hizmetlerin çoğunda sorun yaşadıklarını ve bütün bu ihtiyaçlardan kaynaklı bu cemevinin inşasına başlandığını ifade ederek, “Köyümüzün uzun dönemden beri böyle bir cemevine ihtiyacı vardı. İhtiyaçtan doğan bir talepti. Cenazeler geldiğinde Hakk’a uğurlamada çokça sorun yaşıyorduk. Diğer taraftan burada yaşayanlar sorunlarını konuşup çözüme kavuşturacağı bir alanı yoktu. Köylümüz Hasan Usta’yı kaybedişimizden sonra isminin burada yaşatılması için hepimizin bir talebiydi ve böyle yola çıktık. Köylülerimizin de desteği ve rızası ile bu bina tadilat edilerek bu hale getirildi. Önemli olan bu cemevinin yaşatılmasıdır. Köylülerimiz ve bölge halkı burayı yaşatmak için çaba içerisinde olmalı” diye konuştu.
“BÜTÜN HİZMETLER BURADA GÖRÜLECEK”
Yakın zamanda Hakk’a yürüyen ve adının cemevine verildiği Hasan Usta’nın kardeşi İbrahim Usta da, cenazelerini Elbistan merkeze götürmek zorunda kaldıklarını dile getirerek, bu cemevinin bu soruna çare olacağını kaydetti. Usta, şunları kaydetti:
“Eskiden okulda yemek veriyorduk. Burası yapıldığında bu sorunlar çözülecek ve ihtiyaç kalmayacak. Eskiden morg olmadığı için cenazelerimiz Elbistan merkeze götürülüyordu. Şimdi ise binanın arka kısmına bir morg yapacağız. Bunun dışında insanlar burada kırk lokmalarını verecek, cenazesini kaldıracak. Bu cemevi ayrıca kültürün yaşatılması ve gençlerimizin inancını öğrenmesi için bir merkez olacak.”
“ÇEVRE KÖYLERİN DE HİZMETİNİ GÖRECEK”
Sevdilli köyünden bir diğer yurttaş Hasan Yıldız ise, cemevinin çevre köylerin de hizmetini göreceğini söyleyerek, “Önceden bu binanın cemevine çevrilmesi için müracaatlar yapıldı. Ama planı uygun değil gibi gerekçelerle hep ertelendi. Hasan Usta’nın Hakk’a yürümesi sonrasında ailesi bu cemevinin inşa edilmesi çok emek harcadı. Binanın cemevine çevrilmesi için emek harcandı. Yazışmalardan sonra ise hemen tadilat sürecine geçildi. Burası tamamlandığında sadece bu köyün değil birçok köyün de hizmetini görecek” ifadelerini kullandı.
Sevdilli Hasan Usta Cemevi, 31 Ağustos 2023 tarihinde kitlesel katılımla hizmete açılacak.
PİRHA- Maraş’ın Elbistan ilçesinin Sewiyan (Kösolar) Köyü’nde, 27-28-29 Temmuz’da Maraş’ta 1. Kösolar Köyü Festivali düzenlendi.
Maraş Katliamı sonrası çok sayıda Alevi yurttaş, çeşitli kentlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Katliam sonrası demografik yapısı değişen coğrafya insansızlaştırıldı.
Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nin çalışmalara başlamasından sonra Elbistan’da bulunan onlarca köyde yüzü aşkın kişi köylerine dönerek, meyve ağacı dikti ve hayvancılık yapmaya başladı. Şu ana kadar hareket kapsamında 3 yılda 150 bin meyve ağacı dikildi.
Maraş’ın Elbistan ilçesinin Sewiyan (Kösolar) Köyü ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı ciddi bir göç yaşadı ve köy viraneye döndü. Köylü tarlasını, evini, geçmişini, dilini ve kültürünü kısaca tüm yaşanmışlıklarını geride bırakmış, köy adeta adı gibi Sewi (Öksüz) kalmıştı.
Maraş’ın Elbistan ilçesinin Sewiyan (Kösolar) Köyü’nde 27-28-29 Temmuz’da Maraş’ta 1. Kösolar Köyü Festivali düzenlendi. Festivale Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi de ayrıca katılım sağladı.
Üç gün süren festivalde, Sinemilli Ocağı Piri Tacim Bakır’ın yürüttüğü cem tutulurken, çeşitli sanatçıların katılımıyla müzik dinletileri yapıldı.
PİRHA- HDP Milletvekili Zeynel Özen, MYK Üyesi Turgut Öker ve PM Üyesi Sultan Özcan, “Alevilere eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası dahilinde Maraş Elbistan’a bağlı Demircilik köyünü ziyaret etti.
Halkların Demokratik Partisi Alevi Masası tarafından hazırlanan “Alevilere eşit yurttaşlık hakkı” kitapçığının içeriği topluma anlatılmaya devam ediliyor. Başlatılan kampanya dahilinde yurttaşlarla bir araya gelen partililerin yeni durağı Elbistan’a bağlı Demircilik köyü oldu.
İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, MYK Üyesi Turgut Öker ve PM Üyesi Sultan Özcan, Maraş Elbistan’a bağlı Demircilik köyüne ziyarette bulundu. Ziyaretlerde HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu-Alevi Masası öncülüğünde yürütülen eşit yurttaşlık hakkı kampanyasını anlatıldı.
PİRHA-Akçadağ-Elbistan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı (AK-EL) tarafından gerçekleştirilen 3. Kültür ve Doğa Festivali, Kürecik Cemevi yerleşkesinde yapıldı. Festivale katılan Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Kürecik, direnişiyle ve özellikle NATO’nun yaptığı gözetleme radarları ile dünyada adından söz ettiren köylerden birisidir” dedi.
Akçadağ-Elbistan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı (AK-EL) tarafından organize edilen 3. Kültür ve Doğa Festivali Kürecik Cemevi yerleşkesinde gerçekleştirildi.
Açılış konuşmalarıyla başlayan festivalde ilk olarak Mustafa İçöz ‘Kürecik Tarihi’ sunumunu gerçekleştirdi. Ardından, Prof. Dr. Osman İnci’nin moderatörlüğünde “İyi tarım-iyi çevre” başlıklı panel düzenlendi. Panele Prof. Dr. Erkan Pehlivanoğlu, Ercüment Sinemillioğlu ile İbrahim Ethem Eyisan konuşmacı olarak katıldı.
“KÜRECİK, DÜNYADA ADINDAN SÖZ ETTİREN KÖYLERDEN BİRİSİ”
Festivale katılanlardan Avukat İbrahimSinemillioğlu, Kürecik’in dünyada bilinen köylerin başında geldiğini belirtirken, şunları söyledi:
“Şu an dünyanın en çok bilinen köylerinden birisindeyiz. Kürecik, direnişiyle ve özellikle NATO’nun yaptığı gözetleme radarları ile dünyada adından söz ettiren köylerden birisidir. Kürecik’in bir başka özelliği ise bu bölgenin en direngen halkına sahip olmasıdır. Kürecik insanı binlerce yıldır kökleri bu topraklarda olan insandır. Kültürleri de binlerce yıldan süzülerek gelmiş; Alevi kültürü ve düşünce yapısının özellikle insanı öne çıkaran, tanrıyı insana indirgeyen bir yapısı olduğu için bu kültür binlerin izini taşımakta. Bu kalabalığın burada olması beni çok mutlu ediyor ama milyon liralık evlerinde olduğu buradaki evler ne yazık ki, senenin sadece 15 günü dolu olmakta; onun dışında boş kalmaktadır. Onun yerine burada tarımı, hayvancılığı, bazı yerel el sanatlarını, zanaatlarını öne çıkarsak halk hem topraklarına sahip çıkar hem de yaşanabilir bir yer haline getirebiliriz.”
Araştırmacı-yazar Mehmet Kömür ise köylere dönüşlerin kendilerini heyecanlandırdığını kaydetti. Kömür, “Bölge çok güçlü ve zengin bir hafızaya sahip. Bölgenin güçlü bir Alevilik damarı var. 12 Eylül’den sonra bu coğrafyada büyük bir boşalma yaşandı. Hem inancımızdan hem de dilimizden koptuk. Fakat gerek köylere dönüşleri gerekse de bu tarz etkinlikleri gördüğümüzde dil ve inanç bakımından eskiye dönüşün emareleri gözüküyor. Bu durum bizi heyecanlandırıyor. “Küllerinden yeniden doğmak” sözüne uygun olarak çeşitli çalışmalar yapılıyor” ifadelerini kullandı.
Sacit Akdemir’in AK-EL Vakfı’nın faaliyetlerini paylaşması ile devam eden festival Mustafa Özarslan’ın konseri ile sona erecek.
PİRHA-DAD ile Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi, 13-14 Temmuz tarihlerinde Maraş’ın Elbistan ilçesi Kantarma Köyü’nde doğa, inanç ve kültür buluşması gerçekleştirecek.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) ile Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi, “Zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir” şiarıyla Maraş’ın Elbistan ilçesi Kantarma Köyü’nde 13-14 Temmuz tarihlerinde doğa, inanç ve kültür buluşması gerçekleştirecek.
13 Temmuz Çarşamba günü Ate Elif, Hemi Tazi ve Ali Quto türbelerinin ziyaretiyle başlayacak olan programda ikinci gün Tacim Baba, Hüseyin Gümüş ile Cengiz Aslan’ın zakirliğinde cem yapılacak. 14 Temmuz günü ayrıca konuşmalarda gerçekleşecek. DAD Eş Başkanı Kadriye Doğan “Kadın, Doğa, Yaşam ve İnanç” başlıklı, DAD Eş Başkanı Musa Kulu “Hakikat Arayışımız ve Hakk Yol Alevilik” başlıklı, Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nden Ahmet Güden “Yaşamı Yeniden İnşa Etmek, Mekanda Rıza Gerçeği” başlıklı, Mehmet Kömür ise “İnanç ve Kültür Gerçekleşmesinde Anadilin Önemi” başlıklı konuşmalarını yapacak.
PİRHA-Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini, topluma yansımasını değerlendiren Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Buna karşı muhalefet kanadı gerçekleri ortaya çıkarmalı ve nefret dilini özellikle reddetmelidir” dedi. Sinemillioğlu, ayrımcı dilin topluma enjekte edildiğini vurguladı.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.
Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yer bulmasını ve topluma yansımasını Avukat İbrahim Sinemillioğlu‘na sorduk.
PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?
İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Tabii Türkiye’de ayrımcı politikalar çok eskiden beri var. Bir kere Osmanlı döneminde Kanuni dönemindeki Ebu Suud’u hatırlamak bile buna yeterli. Osmanlı Devleti kuruluşu itibariyle aslında Alevi ağırlıklı bir devlet olarak kuruldu. Ama Aleviliğin devlet yönetiminde yeterli olmadığı düşüncesine varan yani astığı astık; kestiği kestik mutlak bir idari sistem elbette ki Aleviliğin kul hakkı yememe prensibiyle kesinlikle bağdaşmaz. En başında vergi bile kul hakkı sayılmakta zaman zaman. Osmanlı döneminde özellikle devletin artık bütçesinin zora girdiği dönemlerden itibaren Aleviler çeşitli bölgelerde bazı hak taleplerinde bulunmaya başlayınca Aleviler hakkında müthiş bir ayrımcı yaygara çıktı ve akla hayale gelmez söylemlerle Aleviler kötülenmeye başladı.
Bu ‘mum söndü’ hikayesi falan yeni değil. Ta o dönemden beri yani Kanuni döneminden ve belki daha öncesinden beri yürütülmekte. Biz Aleviler hakkında yapılan dedikoduları, yapılan söylemleri eskiden beri biliriz. Özellikle 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başından itibaren de Osmanlı Devleti’nde boy gösteren Türkçe akımlar bu sefer Türk olmayanlar hakkında bir sürü söylemlerde bulunmaya başladılar. İşte Ermeni kırımı, Süryanilere, Yahudilere karşı yapılanlar ve bunlar zaman içinde sürekli gelmekte.
Ben 1954’ten bu yana gazete okuyan biriyim. Zaman zaman gazetelerde şöyle haberler çıkardı. Bilmem nerede bir tarikat baskını yapılmış. Yani Ege’de olurdu, Orta Anadolu’da olurdu. Bu tarikat baskınlarının hepsinde Alevi cemleri ele alınır ve Alevi cemleri kötülenirdi. Tarikatlar deyince Sünni tarikatlar, Nakşibendilik başta olmak üzere hiçbir zarar görmedi Türkiye’de. Ve bunların hepsi çok rahat bir şekilde faaliyetlerini yürüttüler, medreselerini açık tuttular. Hatta şu anda bile medreseleri var ve onların bir sürü kendilerine göre Kur’an kursları adı altında eğitim verdikleri yerler var. Bu söylemlerin ta o zamandan beri süregelen Alevileri dışlayan, Alevileri hor gören Türk, Sünni olmayanlar hakkında Hristiyanlar ve Museviler için de gavur, kafir sözü çok eskiden beri kullanılmakta. Bu ötekileştirmedir. Atasözlerine girmiştir. Mesela bizim oralarda yaygın bir söz vardır. Hristiyanlarla ilgili kadını aşağılayıcı sözler ‘gavur’ sözüyle kullanılır. Yani o nedenle bu ayrıştırıcı söylemler eskiden beri var.
“TÜRKİYE’DE AYRIMCI DİL YAYGINLAŞMAKTA”
-Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?
Zaten şu anda Türkiye’de siyaset ayrımcılıktan besleniyor. Özellikle sağ siyasi partiler açıkça ayrımcılık yapıyorlar ve müthiş bir aşağılama edebiyatı, bir ayrıma tabi tutma edebiyatı kullanıyorlar. Daha 1967’de Elbistan olayları çıktığında dönemin Maraş Valisi ki sonradan meclis başkanlığına kadar yükseldi Necmettin Karaduman. Bir köyde toplanırlarken tarafları karşı karşıya getirmiş. Olayları çözmeye yönelik diyor ki; “yahu işte sizinkiler de bizimkiler de böyle yapsınlar, engel olmaya çalışsınlar bu gençlere.” Rahmetli ağabeyim de o zamanlar 32 yaşındaydı. Vali bey diyor, “Siz hepimizin valisisiniz. Sizinkiler de bizimkiler de derseniz bu ayrım işini siz yapıyorsunuz.” Bu demokrasi döneminin valisi bunu söylüyor. Ve abimi azarlıyor. Nasıl bana böyle bir toz kondurursun dercesine. Günümüzdeyse en ağır hakaretlere kadar vardırıyorlar. Mezhebini, soyunu, sopunu hesaba katıyorlar. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ile Medeni Kanunu Türkiye’ye getirmekle övünülüyor. Bir yerdeki konuşmasında diyor ki; “Bu ülkede Türk milletinden olmayanların yapabilecekleri bir tek iş vardır. Türk milletine kölelik yapmak, hizmet etmek.” Ve bu adam bizim Türkiye’de ilerici, demokrat dediğimiz baroların hemen hemen büyük bölümü, kütüphanelerine ‘Mahmut Esat Bozkurt’ adını koyuyorlar.
“SİYASETTE AYRIMCI DİL ÇOK KÖTÜ KULLANILIYOR”
Bundan daha ala ayrımcılık olur mu? Şimdi Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olacağı konuşuluyor. Ben kişisel olarak, Kılıçdaroğlu’nun partisinden de değilim. Kişisel olarak tanıdığım biridir. Dürüsttür, namusludur. Ama Kılıçdaroğlu’nu ben mezhebinden, dininden, ırkından, soyundan, sopundan dolayı değil; bu işi yapar mı yapmaz mı? Ona bakarak oyumu kullanacağım. Ama bakıyorum ki, solcu, demokrat, özgürlükçü geçinenler, “efendim Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olamaz, çünkü Alevi’dir” diyor. Yahu ırkçı Amerika’da bir siyah rahatlıkla Cumhurbaşkanı olabiliyor da, Kılıçdaroğlu Türkiye’de niye cumhurbaşkanı olamasın? Olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan gerçek demokrat birinin cumhurbaşkanı olması Türkiye’de. Ama bunu rahatlıkla kullanabiliyorlar. Aleviliğini, Kürt kökenini öne çıkararak “Cumhurbaşkanı olamaz” diyorlar. Şu anda Cumhurbaşkanı adayı olarak Sünni ve Türk biri aranıyor.
Siyasette ayrımcı dil çok kötü kullanılıyor. Ya Kılıçdaroğlu’nun ya da bir Akşener’in ya da Erdoğan’ın kişisel olarak yaptığı hataları sayabilirsiniz. Bunlar ayrı. Ama ne Kılıçdaroğlu, ne Erdoğan ne Akşener’in ne de bir başkasının babasından, annesinden dolayı geçmişinden, soyundan, sopundan dolayı olabilecek bir olumsuzluğu onlara mal etmenin anlamı yok. Kendi yaptıkları neyse onunla konuşun, hatalarını söyleyin. Yanlışları neyse onları söyleyin. Hırsızlık yaptıysa hırsızlığını, yolsuzluk yaptıysa yolsuzluğunu, kayırmacılık yaptıysak kayırmacılığını söyleyin.
Ama Türkiye’de konuşulan ayrımcı dil son derece çirkin ve bu giderek yaygınlaşmakta. Giderek toplumu bölmeye götürmekte. Ben Türkiye’nin geleceğinden son derece kaygılıyım. Türkiye bu gidişle ikiye, belki üçe bölünme noktasına geliyor. Bu çok hoş bir şey değil. Türkiye’nin bütünlüğünü eğer koruyacaksak Alevisi, Sünnisi, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkezi, Arap’ı, Rum’u, Ermeni’si hepsiyle birlikte eşit yurttaşlık temeli içinde herkese aynı saygıyı göstererek bunu yapmak zorundayız. Birilerine ayırırsak bu iş olmaz.
“AYRIMCI DİLİ ORTADAN KALDIRMAK ZORUNDAYIZ”
-Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?
Toplum dünyanın her tarafında böyledir. Dünyanın edebiyat, müzik, resim, heykel gibi sanat alanında ve bilim alanında en ileri halklarından biri olan Almanlar, toplum psikolojisi sonucu Hitler gibi bir caniyi yıllarca başlarında tuttular. Yahudileri fırınlara attılar. Toplumlar bir siyasetçiye gönül verdikten sonra ve o siyasetçinin birçok hatasını görmüyor ve belli noktadan sonra rahatlıkla onun söylemlerine sahip çıkıyor. 2015 öncesi barış sürecinde Türkiye toplumunun yüzde yetmiş beşten fazlası barış sürecinden yanaydı. Kürt sorununun çözümünden yanaydı. Çünkü o toplumun önde gelen siyasetçileri bunu topluma lanse etmişlerdir. Toplum kabul etmişti bunu. Toplumlar böyledir. Yani onları yönlendirmek çok kolaydır. Şimdi siyasetçi çıkıp cumhurbaşkanı ya da parti genel başkanı, bakan, başbakan önemli bir milletvekili, önemli bir kişi çıkıp birine mezhebinden dolayı soyundan sopundan dolayı hakaret ederse çok rahatlıkla o toplum da bunu alkışlar. Berkin Elvan’ın annesi niye yuhalansın? Ne yapmış ki Berkin Elvan’ın annesi? Oğlu suçsuz, sebepsiz yere kör kurşunla ölmüş. Bunun ne kabahati var? Ama o kadın yuhalatılabiliyor. Ankara’da Kılıçdaroğlu’na linç girişimi yapıldı.
Kılıçdaroğlu eğer onların arasına düşseydi o eve içeri girmeseydi. Ölebilirdi. Ya da emniyet müdürü büyük bir basiret gösterip “benim cesedimi çiğnersiniz” demeseydi o evi başına yıkarlardı. Madımak’ta olanlar gibi. ‘Yakın’ diyen kadın serbest dolaşıyor. Evi yakacaklardı içindekilerle birlikte. Madımak’ta nasıl yaktılarsa. Madımak’ta ben seyrederken videoyu itfaiye eri kurtarmak isterken Aziz Nesin’i yumruklayarak çıkarıyor aşağıya doğru çekiyor. Yani böyle bir toplum her yerde maalesef var. Maraş Katliamı’nı günü gününe biliyorum. Çünkü davanın avukatlığını yaptım.
“TOPLUMU SİZ NASIL YÖNLENDİRİRSENİZ ÇOK BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ ÖYLE GİDER”
Maraş Katliamı öncesinde “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen; orada Kürtlere, Alevilere aşiret diyorlar. Kürt ve Alevi lafını kullanmamak için. “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen komşusu, Kürt’ü, Alevi’yi öldürmekten sanık olarak yargılandı. Toplum budur. Toplumu siz nasıl yönlendirirseniz çok büyük bir bölümü öyle gider. Bu Emevi’de de böyle olmuştur. Ama toplumu rahat bırakırsanız, serbest bırakırsanız, topluma her şeyi özgürlükler içinde anlatırsanız, ayrımcı dil kullanmasanız doğru yolu toplum bulur gene. Yani halkın basiretine ben güvenirim. Ama yeter ki halka doğruları anlatabilelim. O nedenle bu ayrımcı dili ortadan kaldırmak zorundayız.
Ermeni kırımında, Süryani kırımında en büyük payı olan ve Osmanlı Devleti’ni savaşa sokarak devletin parçalanmasına yol açan Talat Paşa’nın, Enver Paşa’nın, Cemal Paşa’nın heykellerini dikiyoruz. Adlarını caddelere, yollara, sokaklara, okullara veriyoruz. Sivas’ta Aşık Veysel’in adını taşıyan bir okula hükümet yanlısı Eğitim Bir Sendikası’nı kuran ve AKP’nin militanı olan bir adamın adı veriliyor. Bu ülkenin kültür varlığı, Aşık Veysel’dir, Yunus Emre’dir, Hacı Bektaş’tır, Mahsuni’dir, Neşet Ertaş’tır. Bunlar Alevi diye nasıl bu kültür şehrinin dışına çıkarırsınız? Bunları çıkarsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz. Ama bunlar hakkında en aşağılayıcı sözler kullanılabiliyor.
“AYRIMCILIĞI TOPLUMA ENJEKTE EDİYORLAR”
Yani şimdi Pir Sultan’a küfrediliyor. Sen Pir Sultan’a küfretmekle bana küfrediyorsun. Benim halkıma, inancıma küfrediyorsun. Bunları engellemek lazım. Şu anda Türkiye’de Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Çünkü bütün dünyanın kabul ettiği değerlerdir. Bir Nazım Hikmet’i, bir Yunus’u, Fuzuli’yi, Pir Sultan’ı, Nesimi’yi çıkarırsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz ki. Bunu yapıyorlar ve bunları ayrımcı bir biçimde topluma enjekte ediyorlar.
Ben iktidar kanadından umudum kestim. Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Benim istediğim buna karşı muhalefet kanadının gerçekleri ortaya çıkarması ama bu dili özellikle reddetmesi. Yani bu insanları dışlayıcı, insanları hor gören, hakaret dolu dili terk etmeleri, birbirlerine bunu söylememeleri. Halkımızın da buna prim vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle sizin hitap ettiğiniz Alevi camiasının kendi değerlerini unutmamalarını ve kendi değerlerine göre eline, diline, beline sahip olmalarını en önemli özellikleri de diline sahip olmaktır. Dilini sadece doğruyu söylemek için kullanmasını dilerim.”
PİRHA-23 yıldır cezaevinde olan müebbet hapis hükümlüsü Şair Selver Yıldırım, bir gözü görmeyip diğer gözünde de görme oranı her geçen gün azalmasına karşın tahliye edilmiyor.
Türkiye’de bulunan cezaevlerinde hasta tutuklular tedavi edilmedikleri için yaşamlarını yitiriyorlar. Serbest bırakılıp tedavi edilmesi gereken binlerce tutuklu cezaevinden ancak yaşamını yitirdiği zaman çıkabiliyor. Türkiye hapishanelerinde İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor.
Bu mahpuslardan biri de 51 yaşındaki Selver Yıldırım. 1 Ocak 1971 yılında Maraş’ın Pazarcık ilçesinin Bayramgazi köyünde doğan Yıldırım, 1999 yılında Gürcistan’da gözaltına alınıp Türkiye’ye gönderildikten sonra idam cezasıyla yargılandı ve müebbet hapis cezası verildi.
23 yıldır birçok cezaevinde kalan Selver Yıldırım, Elbistan E Tipi Kapalı Kadın Cezaevi’nde yaşam mücadelesi veriyor.
Cezaevine girmeden bir gözünü kaybeden Selver Yıldırım’ın, diğer gözü de tedavi süreci yaşanmadığı için görme oranı %20’ye düştü ve tek gözünde ödem olduğu için okuma yazma ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Selver Yıldırım aynı zamanda midesinde ağır reflü olmasına rağmen tahliye edilip tedavisine izin verilmiyor.
Yıldırım 2007 yılında ‘Aşksız doğmasın çocuklar’ isimli şiir kitabı çıkardı ama gözündeki ödem ve görme kaybından kaynaklı yeni çalışmalar yapamıyor.
Daha teşekküllü bir hastanede tedavi görmek için sevkinin istenmesine rağmen bu talebi karşılanmıyor. Daha iyi bir hastanede tedavi görmesi için yeniden kurulun toplanmasını bekleyen ve tek gözünde %20 görme görme oranı olan Selver Yıldırım, 6 ay daha cezaevinde zorlu şartlarda yaşamak zorunda bırakıldı.
ŞİİR KİTABI YAZDI
Selver Yıldırım’ın cezaevinde yaşadığı tüm zorluklara rağmen 2007 yılında çıkardığı ‘Aşksız doğmasın çocuklar’ isimli şiir kitabında yazdığı şiir şöyle:
“Bir evet kadar yakınım sana
Bir hayır kadar uzak.
Kim bilecek oysa
Giden bir ömrün toplamıdır iki hece
Kalanın fermanı olsan da olmasan da.
Yine de, suretleri yasamın
Sokup alınır gibi duvardan
Sokulup atılmıyor hafızadan
Ya günlerime akacak cismin
Ya benliğime resmin.
Bir acıları unutma kadar yakınım sana
Bir ihanet tanıklığı kadar uzak
Ben tüm yaşamı doldurmak istiyordum seninle
Sen içindeki canavarı doyurmak istiyordun benimle
Ve sevda
Hep yanlış adreslerden
Hep buruk
Suçlu
Ayrılıyordu dünyamızdan
Düşünsene, kaç milyarıncı versiyonuyuz bu filmin
Şarkılar, şiirler, kitaplar
Bizi anlatır da
Bize öğretmez.
Kırılınca anlıyoruz;
Her insanın başı kendi taşına çarpar
Çarpınca anlıyorum
Aşk bağrında ihaneti saklar da
Saklayacak bağrı yoktur ihanetin aşkı.
Bir otobüs yolculuğu kadar yakınım sana.
Biletsiz yolcu kadar uzak.
Otuzunda kırılıyor fayım
Yıkılıyor bir bir saflıklarım
Bir ‘gerçek’ enkazında
Can çekişiyor niyetlerim
Ben can çekişiyorum.
Çığlığıma yardım değil duyduğum
Tozlu bir aksi seda.
Otuz yaşım miladım oluyor
Milattan önce
Pembe-mavi bir saflık
Tüm dünyayı kucaklıyorum.
Milattan sonra
Siyah-beyaz bir bilinç
Kucağıma sığmıyor yalnızlığım.
Yedi kapı açılması kadar yakınım sana.
Bir gardiyan kilidi kadar uzak.
Yine de kapılar değildir alıkoyan
Kilitler değil
Yüreğin kaç kilometre uzak bana
Hangi tünel
Hangi firar beni ulaştırır sana
Sen politika ile kirlenmiştin
Ben seninle
Senin gözünü hırs köreltmişti
Benimkini sen
Erkil putların vardı
Benim zincirlerim
Köyümüzden, şehrimizden, genlerimizden kalan.
Gözlerinin derinine bakıyordum
Gözlerini kaçırıyordun
Bir gazete yazısı geliyordu aklıma
“Hoşlanmaz erkekler
gözlerinin derinine bakan kadınlardan”
Anlıyordum
Aşksızlıktı çağımıza bakan
Gizlendikçe gözlerinin derininde yalan
Aşkta yalan.
Bir firar kadar yakınım sana
Dur ihtarsız bir ölüm kadar uzak
Tehlike çemberleri örülüyor çevremde
Bir cadıya dönüşüyorum
Her bakış, her yürek bir avcı
Avlanıyorum kansız.
Kansız olmuyor sana gelişim
En çokta kanarken özlüyorum
Kimse görmüyor
Ruhun kanaması renksiz
Kimse duymuyor
Ruhun çığlığı sessiz
Ve şairlik güçsüzlükmüş aslında
Onuru kalkan
Giremediği kapılardan
Kendine dönüş yapan
Bir imza kadar yakınım sana
Bir karar kadar uzak
Hep tersini yaptığım kararlar alıyorum
Kararı ebedi yasanın ne, bilmiyorum.
Tanrısal iğfali ruhun diyorum
İncir yapraklarını yetiştiremiyorum.
Yenilgi kokuyor bu kibir, bu gurur
Dervişleri kıskanıyorum.
Yenilgilerden zaferler yüreklerinde
Kederlerle örselenmez mutluluklar
Ve ben artık düşü okyanus bir ırmak değilim
Okyanusum, düşleri kıyılarla boğulan
Sınırları vuruyor öfkelerim
Kırıyorum
Yıkıyorum
Duruluyorum
Bir sevda gömülüyor içime
Ben gömülüyorum kendime.
Barış kadar yakınım sana
Müebbet kadar uzak
Bir bomba patlayacak sanıyorum
Bir uçak bombalar yağdıracak her an
Hep çatışmadayım rüyalarımda
Kolları, bacakları kopmuş insanları kurtarıyorum
Hep tutukluk yapıyor silahım
Ölecekken uyanıyorum.
Bilgi, sanat, söz değil
Son bir umutla rüya satmak istiyorum
Biliyorum
Doygunluk noktası savaşın
Kana bulanmasıdır rüyaların.
Bir an kadar yakınım sana
Sonsuzluk kadar uzak
Kendi düşlerimin tanrısıyım
Savaşları kaldırıyorum önce
Bilcümle eşitsizlikleri sonra
Zıtlar gerçekten birlik oluyor
Uzaylılara yenilmiyoruz.
Varoluş bir muamma değil
Saklanmıyor bizden ilahlar
Bilen yok, masal ne, düş ne
Ölüm, lisansüstü bir yaşam.
Olmayacak düşleri dişliyorum
Takılı kalıyor bir mayından arta kalan protezlerim
Dişsiz, düşsüz olmuyor
Bir dişçiye gidiyorum
Bir düşçüye gidemiyorum.
Özel bir fahişe kadar yakınım sana
Bir azize kadar uzak.
Bitmeyecek bu araf
Bu mahşeri sorgu bitmeyecek
Ne cennete yetecek sevaplarım
Ne cehenneme günahlarım
Hep seni isteyecek baştan çıkmış yanım
Hep seni itecek vicdanım
Duymayacak ne çağ, ne tanrı
Kendime kalacak isyanım.
İçimde yönsüz öfkeler
İkilemsiz yaşamları özleyeceğim
Savaşsız- barışsız
Şeytansız- meleksiz
Vicdansız,
Namussuz,
Tabusuz
İhanete ihanet edilmiş
Kehanete aşk ekilmiş.
Kendim kadar yakınım sana
Sen kadar uzak
“Kavuşmak ölümüdür aşkın” diyorlar
Yani aşksız doğuyor tüm çocuklar
Düşün, bir yüzyıla kaç savaş sığar
Kaş yüzyıla bir peygamber
Kaç bin yıldır ihanette
Doğuran rahme erkekler
Ve kaç bin yıldır kadın
Gayri resmi müebbetlik çeker
Bilmezsin belki
Maldan, mülkten, silahtan önce
Çobansızda yaşadı sürüler
Bir av kanıydı damarlardan akan
Birde aybaşı kanı
Belki de bu yüzden kadın
bütün kanamalardan nefret eder
belki de bu yüzden
Ölümü değil, yaşamı besler
Belki de bu yüzden
Şimdilik HOŞÇA KAL
Aşksız doğmasın çocuklar.” (Aralık 2001 Erzurum cezaevi)
PİRHA-Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nin panelinde konuşan Sinemilli Ocağı’ndan Pir Süleyman Deprem, “Aleviyim demekle Alevi olamıyoruz. Alevice yaşamakla Alevi olabiliriz. Aleviliğin temel kurallarından birisi dört kapı kırk makamı özveriyle, rızalıkla ve ikrarla sahiplenebilmektir” dedi.
Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi, Kahramanmaraş Elbistan’a bağlı Sevdilli ve Çevre Köyleri Yardımlaşma ve Kültür Derneği‘nin İstanbul Bahçelievler’de bulunan binasında “Bölgemizde yeni bir yaşamı inşa etmek mümkündür” başlıklı bir panel düzenledi.
Araştırmacı, yazar Mehmet Kömür‘ün moderatörlüğünde gerçekleşen panelde Sinemilli Ocağı‘ndan Pir Süleyman Deprem, Yaşamı Yeniden İnşa Sözcüsü Ahmet Güden ile maden mühendisi ve iş insanı Hasan Berkpınar konuşmacı olarak yer aldı. Panel kapsamında, insanların köylerine dönerek, ekolojik yaşamı ve üretimi yeniden yaratması tartışıldı.
“SÜRGÜN EDEREK ALEVİLERİ YOK EDİYORLARDI, ŞİMDİ ALEVİLİĞİ YOK EDİYORLAR”
Gülbeng ile konuşmasına başlayan Süleyman Deprem, Alevilerin köylerinden sürgün edilmesi ile inançlarına yönelik gerçekleştirilen saldırılara dikkat çekti. Deprem, şunları söyledi:
“Her şeyin başı anadır. Yaşam, iki ananın var ettiğidir. Birisi kadın ana, insanlığın anası; birisi ise yaşamın anası, toprak anadır. Bu iki ananın varlığıdır cümle alemi, doğayı, canlıyı var eden. Alevilikte pirlik, emir-komuta makamı değildir. Pirlik, hizmet makamıdır. Pir, talibin hizmetkârıdır. Öğretmenidir, eğitmenidir, yol gösterenidir. Ama pir, talibin komutanı, emredeni değildir. Bu anlamda Alevilikte pirliğin yerini iyice öğrenmemiz gerekiyor. Dayanışma, rızalık esasına dayalı ortak yaşam toplumu olan Aleviliğin temel felsefesidir.
İki soruyu kendimize sormamız gerekiyor. Biz Alevi miyiz? Neden Aleviyiz? Beş vakit namazımızı kılarız. AKP’ye de gider boyun bükeriz. Dolandırıcılık, hırsızlık da yaparız. Günümüzü gün ederiz. Zor bir şey mi? Ama biz niye Aleviyiz? Aleviyim demekle Alevi olamıyoruz. Alevice yaşamakla Alevi olabiliriz. Aleviliğin temel kurallarından birisi dört kapı kırk makamı özveriyle, rızalıkla ve ikrarla sahiplenebilmektir. Ama kendi topraklarımızdan savrulduk, sürgün edildik. Hiçbirimiz keyfimiz için İstanbul’a, Almanya’ya taşınmadık. Hepimiz saçma sürgünüyüz. Biz sürgün edildik.
12 Eylül’de özellikle bu sürgün politikası kendi topraklarında yaşayan Alevilere gücü yetmeyen ve gelecekte yetmeyecek olan sistem, Alevileri kendi topraklarından sürgün ederek, önce Alevileri yok ediyorlardı sürgün ederek; şimdi Şiiler kanalıyla, IŞİD kanalıyla ve diğer gerici anlayışlarla Aleviliği yok etmeye başlıyorlar. Geçmiş yıllardan çok iyi biliyoruz ki; Şiiler dedi ki, “Ya siz Alevileri Sünnileştirin; ya da bize verin biz Şiileştirelim. Alevi olarak kalırlarsa eğer sömürmemize, ahlaksızlığımıza müsaade etmezler. Ortak dayanışma içerisinde insanlığı koruyarak, savunarak bizim insanlık üzerinden sömürü geliştirmemize müsaade etmezler. Özü bu.”
“ALEVİLİĞİN YAŞAM FELSEFESİNDE SÖMÜRÜ, SEVGİSİZLİK, RIZASIZLIK YOKTUR”
Deprem, özel mülkiyet kavramına da değinirken, “Özel mülkiyet insanlık toplumunda ortaya çıktığı gün dinlerle beraber devlet denilen baskıcı, ceberut sistemi oluşturdular. O güne kadar Alevice yaşayan toplumlar, ikrar ve ortak paylaşım doğrultusunda doğada su, hava, ateş ve toprak denilen çar anasını esas alarak, yaşam felsefesini oluşturmuşlardır. Bu çar anasına bağlı varoluş felsefesinde sömürü, sevgisizlik, izinsiz, rızasız lokma yemek yoktur. Eğer sömürü yoksa devlet olmaz. Savaş yoksa bir devlet ayakta durmaz” ifadelerini kullandı.
“BU ÜLKE ERMENİLERİN, KÜRTLERİN, ALEVİLERİN MAL VARLIĞI ÜZERİNE KURULDU”
“Bu ülke Ermenilerin, Kürtlerin, Süryanilerin ve Alevilerin mal varlığı üzerine kurulmuştur” diyen Deprem, “Herkes kendi malına sahip çıktığı zaman bu sömürü sistemi de ortadan kalkacaktır. Ama buna meydan vermemek için sürgün edecek, öldürecek, hapsedecek, yetmedi aramıza nifak sokacak, bizi birbirimizden uzaklaştıracak” şeklinde konuştu.
“BİZ DOĞAYI ESAS ALIRIZ”
“Topraklarımızla buluşmak zorundayız” diyen Deprem, son olarak şunları söyledi:
“Biz doğayı, güneşi, toprağı, havayı, suyu esas alıyoruz. Bizde Hak vardır. Hacı Bektaş diyor ki; “Hararet nardadır sacda değil, keramet baştadır tacda değil, her ne arar isen kendinde ara, Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değil”. Eğer biz bu yolu takip ediyorsak; hala “İslam’ın özüyüz” diye ortada dolaşıp, birbirimizi izzetullaha havale ediyorsak; “Cami de bizim cemevi de” diyerek kendimizi kandırıyorsak, oturalım bir aynaya bakalım. Aynaya baktığında Ali’yi görüyorsan, aynada gördüğün sensin. Felsefemiz batıni bir anlayışla çözümlediğiniz zaman siz gerçeği görürsünüz. Her din bir inançtır ama her inanç bir din değildir. Marksizim de, Alevilik de, Ezidilik de bir inançtır, din değildir. Din de inanç da birer toplumsal projedir.”
Yaşamı Yeniden İnşa Sözcüsü Ahmet Güden konuşmasını anadili olan Kürtçe olarak yaptı. Hasan Berkpınar ise bölgenin coğrafik önemine dikkat çekerek, topraklara dönüş çağrısında bulundu.
PİRHA- Gazeteci Şükrü Yıldız’ın Babası Ali Yıldız Hakk’a yürüdü. Yıldız, bugün (13 Ağustos) Elbistan’ın Sevdilli köyünde sırlanacak.
Gazeteci Şükrü Yıldız’ın Babası Ali Yıldız Hakk’a yürüdü. Maraş Elbistan’ın Sevdilli köyünde yaşayan Ali Yıldız bir süredir tedavi görüyordu. Yıldız (12 Ağustos) akşam saatlerinde Hakk’a yürüdü.
Sevdilli köyünde Hakk’a yürüme erkanı yapılarak yine aynı köyde toprağa sırlanacak.
Çok sayıda Alevi televizyon kanalının kurucusu da olan Gazeteci Şükrü Yıldız, “Gülüşünü de aldı gitti” dediği babası Ali Yıldız için şu satırları yazdı:
“Adam ol adamlığını bil derdi,
Bir ömre sığdırdığı gülüşü
susmuş, yorulmuş.
Derin bir uykunun içinde
bedenini dinlensin diye yatağına bırakmış.
Dedesinin, babasının ocağının tüttüğü yerde,
bir çocuk masumiyetiyle uyuyormuş.
Seni seviyoruz baba…”
PİRHA-ÇAN-DER Yayla Festivali 6-7 Ağustos’ta yapılacak. ÇAN-DER Cemevi Başkanı Veysel Yıldız, Gelenekselleşmiş yayla festivalimizi bu yıl yine Koç Dağı’nda yapacağız. Bu yılki festivale çok sayıda sanatçı katılacak” dedi.
6. ÇAN-DER Yayla Festivali 6-7 Ağustos’ta yapılacak. ÇAN-DER Cemevi Başkanı Veysel Yıldız, 6. ÇAN-DER Yayla Festivali’nin detaylarını anlattı. Festivalin Çiftlik, Ambar ve Nergele köyleri tarafından organize edildiğini anlatan Yıldız, bu yıl yapılacak festivalde kültürel değerlerin daha çok ön plana çıkarılacağına işaret etti.
PİRHA’ya bilgi veren Veysel Yıldız, festivale ilişkin şunları söyledi:
“Bu festivalimiz gelenekselleşmiş bir festival. 2014 yılından beri devam ediyor. Bir önceki festivalimiz görkemli ve kalabalıktı. Geçen dönem ise koronavirüs sebebiyle festivalimiz yapılamadı. Gelenekselleşmiş yayla festivalimizi bu yıl yine Koç Dağı’nda yapacağız. Bu yılki festivale çok sayıda sanatçı katılacak. Genellikle de yöre sanatçıları bizlerle olacak. Hem sanatçılarımızın gücünü alıyoruz hem de onlara güç veriyoruz. Ayrıca bu festivalimiz biraz daha kültürel alan ağırlıklı olacak. Önceki dönemlerde genellikle türkü söyleme hakimdi. Bu festivalimizin de biraz daha kültürel bir festival olacağını söylüyoruz. Afişlerimiz çıktı. Bu vesileyle gelecek olan tüm konuklarımıza teşekkür ederiz.”
PİRHA- Maraş Elbistan’a bağlı Soğucak (Socax) Köyü’nde yaşayan Fatma Polat’ın 49 yıllık taş duvar evindeki geçmişe ait eşyalar ve dokuma halılar odaları süslüyor. Polat, ‘Eskiden yaşam güzeldi. Yoksulluk vardı ama her şey daha samimi, güzel ve anlamlıydı’ diyerek geçmişe olan özlemini dile getiriyor.
Elbistan’da yaşayan Fatma Polat gelin olarak geldiği Soğucak köyündeki evinde geçmişe ait çok sayıda eşyayı manevi değer biçerek saklıyor. Polat, ‘eskiler unutulmasın’ diyerek evini adeta müzeye çevirdi. Polat, unutulmaya yüz tutmuş eski hatıraları canlandırıp, özlem gidermek için eskiye ait eşyaları ve aletleri oluşturduğu odada korumaya aldı.
Fatma Polat ayrıca tavanı ardıç ağacından yapılı odaları el emeği ile yapmış olduğu kök halılar ve süslemeler görenleri büyülüyor.
Koyun kırklığından kar küreğine, el dokuma halılardan taş silindire, oyma ceviz sandıktan işlemeli süslemelere kadar birçok eşyayı saklayan Fatma Polat, ‘Eskiden yaşam güzeldi. Yoksulluk vardı ama her şey daha samimi, güzel ve anlamlıydı’ diyerek geçmişe olan özlemini dile getiriyor.
‘Eski insanlar kalmadı ama eski eşyalar kaldı’ diyen Fatma Polat kayınpederi, kayınvalidesi ve onların anne-babalarından kalan eşyaları bir o kadar manevi değeri olan 49 yıllık taş evde saklıyor. 49 yıllık taş duvar ve ağaç tavanlı evinde eski eşyalar kadar anıları biriktiren Fatma Polat, böylece hem anıları hem de hafızayı taze tutuyor.
PİRHA- Bir süredir tedavi gördüğü kanser hastalığı nedeniyle Hakk’a yürüyen Elbistanlı Halk Müziği Sanatçısı Haydar İspir, deyişler eşliğinde toprağa sırlandı.
Maraş Elbistanlı ozan Haydar İspir, yakınları, sevenleri, sanatçılar, ve çok sayıda Alevi yurttaşın da katıldığı Hakk’a yürüme erkanı ile köyü olan Yoğunsöğüt’te toprağa sırlandı.
Sinemilli Ocağı’ndan Tacım Bakır tarafından yürütülen Hakk’a uğurlama erkanında Haydar İspir için rızalık alındı. Daha sonra İspir’in sanatçı dostları, onun vasiyeti üzerine deyişler okudu.
Yürütülen Hakk’a uğurlama erkanı sonrası Haydar İspir toprağa sırlandı.
12 YAŞINDA BAĞLAMA ÇALMAYA BAŞLADI
Haydar İspir, Yazar İsmail Güner’in yaptığı bir röportajda, müziğe 12 yaşında başladığını belirterek şöyle devam ediyor:
“Bağlama ailesinden cura ile başladım. Daha sonrasında çöğür dediğimiz kısa sap bağlamayla devam ettim. Ailem ile İstanbul’a yerleştik ve İstanbul’da çeşitli müzik evlerinden nota, şan, icra dersleri aldım ve bağlamamı geliştirdim. 94 yılından beri bağlama ve şan dersleri vermekteyim. 27 tane halk müziği yönetmenliği yaptım. Yüzlerce albüme bağlama icra ettim. Bildiğiniz üzere 2 Albümüm var… Tamamı kendi ürettiğim eserlerden oluşuyor. Bağlamayı sevmem ve halk müziğine gönül vermem; doğuştan var olduğuna inandığım duyarlı donanımım halktan ve haktan yana olmamdır.
İcra ettiğim enstrümantal (sazlar) bağlama branşım olmakla beraber ustalık derecesinde olmasa da lavta, ud, cümbüş, keman klasik gitar, bas gitar, tambur, yaylı tambur klasik kemençe.
Ozanlarımızdan en çok etkilendiğim Mahzuni Şerif’tir. O, bir derya idi. Aşık Daimî, Hüdai, Melüli, Aşık Veysel, Muhlis Akarsu’dur. Sanatçılarımızdan en çok dinlediğim ve esinlendiğim Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram, Hasret Gültekin, onlar birer ekoldür benim için.
Kürt müziğinin duayeni olarak da Şivan Perveri görüyorum. Şivan Perwer, Kürt müziğinde bir ekoldür.”
PİRHA- Aleviler, Elbistan Soğucak Köyü’nde yeni bir cemevine kavuştu. Cemevinin toplumsal dayanışma ile inşa edildiğini söyleyen Soğucak Cemevi Başkanı Ali Armut, “İnsanlarımızın imece usulü dayanışması ile 2019 yılında kültür ve cemevimizin inşaatına başladık. Devletin bir katkısı olmadı. Tamamen köylülerimizin desteği ile oldu. Herkes bir yerinden tuttu” diye konuştu.
Maraş Elbistan’ bağlı Soğucak (Socax) Köyü’nde Alevi yurttaşların lokmaları ile inşa edilen ve bitme aşamasına gelen cemevinin 2021 yılı içerisinde hizmete girmesi hedefleniyor.
Aleviler Elbistan’da toplumsal dayanışma ve kolektif emekle bir kültür ve cemevi inşa etti.
Soğucak Kültür Ve Cemevi Başkanı Ali Armut büyük zorluklar ve maddi sıkıntılar sonrasında toplumsal dayanışma ile inşa edilen cemevinin her tuğlasında Alevilerin lokmalarının bulunduğunu söyledi.
“DEVLETİN KATKISI OLMADI, TAMAMEN KÖYLÜLERİMİZ YAPTI”
Hasan Armut, köylerinin yurtdışına ve kentlere büyük bir göç verdiğini verdiğini kaydetti. İnanç ve hizmetlerini yürütebilecek bir mekan ihtiyacı doğrultusuna 2015 yılında adım attıklarını söyleyen Hasan Armut, “2015 yılında bir cemevi yapılması kararı alındı. Cemevimizin inşası için 15 kişilik bir komite kurduk. İnancımızı ve erkanlarımızı yürüteceğimiz bir mekan yoktu. 2015 yılında bir cemevi yapılması kararı alındı. İnsanlarımızın imece usulü dayanışması ile 2019 yılında kültür ve cemevimizin inşaatına başladık. Yurtdışındaki köylülerimiz ile diyalog kurduk. Çalışmalarımız devam ediyor. Devletin bir katkısı olmadı. Tamamen köylülerimizin desteği ile oldu. Herkes bir yerinden tuttu” dedi.
“GENÇLERİMİZ YOLUNU DEVAM ETTİRSİN İSTİYORUZ”
Köylerinde neredeyse yaşlıların kaldığını belirten Hasan Armut, gençlerin köyleri ile birlikte inançlarına sahip çıkmaları çağrısında bulunarak, “1950’lerden sonra insanlarımız gurbete gitmeye başladı. Gidenlerin büyük kısmı dönmedi tabi. Köyde yaşlılar kaldı. Gençlerimizin yolumuzu devam ettirsin istiyoruz. İnsanlar kendi kültürü, inancı ile var olmadıktan sonra ezilmeye mahkum oluyor” ifadelerini kullandı.
“YÖNETİMİN YARISI KADINLARDAN OLUŞACAK”
Pandemi şartlarının yumuşaması sonrasında açılış yapacaklarını dile getiren Hasan Armut, ayrıca yönetimin yarısının kadınlardan oluşacağına dikkat çekerek, şöyle devam etti:
“Pandemi şartları el verir ise bir açılış yapacağız ve yen bir yönetim belirleyeceğiz. Yönetimin yarısı kadınlardan oluşacak. Kadınlar olmadan bir şeyi başaramayız. Kadınlar da bu işe el atmalı. Onlar el verdiği zaman ardı da gelecektir. Eskiden dedelerimiz vardı. Yakın zamanda Hakk’a yürüdüler. Kantarma’da dedelerimiz yetişiyordu. Dedelerimiz Doğanşehir’den geliyorlardı. Şimdi ise yol yürüten neredeyse yok denecek kadar.”
PİRHA- Maraş Elbistan’a bağlı Soğucak (Socax) köyünde yaşayan Durna ve Hüseyin Çakal, eski cemlere olan özlemlerini dile getiriyorlar. Nüfusun çoğunun yurtdışına göç ettiğini söyleyen Çakal çifti, “İnancımız güzeldi. Köylüler bir araya gelip ibadetlerini yapıyordu. Pirlerimiz Adıyaman’dan, Malatya’dan geliyordu. Bugün bunların hiçbiri kalmadı” diyerek geçmişe ve inançlarının geriye düşmesine derin bir ah çekiyorlar.
Durna ve Hüseyin Çakal iki can yoldaşı. İkisi de 70 yaşını devirmiş. Elbistan merkeze 22 km uzaklıkta bulunan Soğucak (Socax) köyünde yaşayan Çakal çifti, köylerinin göç vermesinden ve dedeleri olmadığından kaynaklı inançlarının geriye düşmesinden şikayetçi.
Adıyaman ve Malatya’dan gelen pirlerinin yürüttüğü cemi o günkü heyecan ile anlatan Durna ve Hüseyin Çakal, köyde gençlerin kalmaması ile birlikte zayıflayan toplumsal bağlardan kaynaklı artık cem yürütemediklerini dile getiriyor.
Durna Çakal köyünde ‘Durna Nene’ diye biliniyor. Durna Çakal, köyde gücünün yettiği kadar bostan işleri ile uğraşıyor. Önceden hayvancılık yaptıklarını söyleyen Çakal, şimdi ise kimse olmadığı için hayvancılık yapamadıklarını, güçlerinin yetmediğini de eklemeden edemiyor.
Hüseyin Çakal’ın ise Kürtçe ve Türkçe seslendirdiği şiirler bir hayli ilgi çekiyor.
“GENÇLER YURTDIŞINA GİDİYOR, KÖYLERİMİZ BİTİYOR”
Köylerinde geçmişte yapılan hayvancılığın şimdilerde ise köyde gençlerin kalmamasından kaynaklı yapılmadığını söyleyen Hüseyin Çakal, “Önceden hayvanlarımız vardı, yaylalara gidiyorduk. Geçimimizi bununla sağlıyorduk. Şimdi ise gençler kalmadı, büyük çoğunluğu yurtdışına gitti. Köyde yaşlılar kalmış durumda. Eskiden gönül hatırı vardı; insanlar birbirine yardım ediyordu, gelip gidiyorlardı. Şimdi bunlar bitmiş durumda. Gençler işleri, gelirleri olmadığı için yurtdışına gitmeye devam ediyor. Gençler olmazsa köylerimiz de bitiyor” diye konuştu.
“İNANCIMIZ GÜZEL CEMLERİMİZ KALABALIKTI, ŞİMDİ HİÇBİRİ KALMADI”
Hüseyin Çakal, pirlerinin Adıyaman ve Malatya’dan geldiğini hatırlatarak eski cemlerin çok kalabalık geçtiğini sözlerine ekledi. Çakal, inançlarının giderek zayıfladığından yakınarak, “İnancımız güzeldi. Köylüler bir araya gelip ibadetlerini yapıyordu. Pirlerimiz Adıyaman’dan, Malatya’dan geliyordu. Cemlerimizi, kurbanlarımızı yapıyorduk. Cemler kalabalık geçiyordu. İnsanlar birbirine çok bağlıydı. Herkes lokmasını getirir, pirin duası paylaşılırdı. Herkes musahip tutuyordu, hepsi kardeş sayılıyordu. Bugün bunların hiçbiri kalmadı. Birbirimizi unuttuk, gençler birbirini tanımıyor. İnancımız giderek kayboluyor. Evlerimiz yıkılmış, kilit vurulmuş” dedi.
“ESKİ ZAMANLAR, CEMLER ÇOK DAHA İYİYDİ; HERKES BİR YERE SAVRULDU”
Durna Çakal ise karşıda görünen Nurhak Dağları’na derin derin bakıp bu dağlarda yaylacılık yaptığını bir an anımsayarak, ömrünün büyük kısmının bu işlerle geçtiğini dile getiriyor. Küçüklüğünden beri cemlere girdiği anılarının kendisi için en değerli anılar olduğunu ifade eden Durna Çakal, şimdi ise herkesin bir yere savrulduğunu elinden gelmeyen bir çaresizlikle şöyle anlatıyor:
“Bu dağlarda çok dolaştık, yaylacılık yaptık. Çobanlık da yaptık, koyun da sağdık. Önümüzdeki arsada eskiden dedemizin evi vardı. Ben küçükken burada cem bağlanıyordu. Kurbanlar kesilirdi, lokmalar paylaştırıldı. Biz bunları gördük. Şimdi ise bunlar yok, gençler de bilmiyor. Eski zamanlarımız daha iyiydi. Herkes gurbette, şimdi ise hasretlik var. Herkes bir yere savrulmuş.”
PİRHA- 11-13 Haziran 1967 yılında onlarca kişinin yaralandığı, katliam girişimine maruz bırakıldığı Elbistan saldırıları lanetleniyor. 12 Haziran sabahı Alevi esnaflarının dükkanlarına yönelen faşistler, birçok farklı işletmeyi yağmalayarak tahrip etti, yaktı. Saldırılar sonucunda 3’ü ağır olmak üzere 60’ın üzerinde insan yaralandı, bir kişi yaşamını yitirdi. Yaklaşık 18 iş yeri kullanılamaz hale geldi. O dönemin tanıklarından Kemal Dağlı ve Hacı Cırık, böylesi bir saldırının devlet eliyle planlanarak organize edildiğini belirterek, Elbistan’da başarılamayan katliam girişiminin daha örgütlü bir biçimde Maraş’ta uygulamaya konulduğuna işaret ettiler.
1950-70’ler ile beraber Maraş özelinde solun ve Alevilerin toplumsal ve kültürel gücünün yükselişi açısından önemli ve giderek hegemonik bir gelişme yaşandı. Maraş Eğitim Enstitüsü sağın elindeyken inisiyatif yavaş yavaş sola doğru geçmeye başlamıştı. Öğretmenlerin devrimci eğilimleri yükselirken okullardaki etki de her geçen gün artıyordu. Genel yaşam alanlarında devrimcilik adına önemli adımlardı bunlar. Sosyal anlamda da devrimciler ve Aleviler adına yenilikçi gelişmeler yaşanıyordu. Örneğin Aleviler gündelik yaşamda görünür olmuşlardı. Yeni işyerleri Aleviler ve devrimciler tarafından açılıyordu.
Maraş’ın ekonomik, toplumsal ve kültürel merkezi giderek değişiyordu. Bu durum Maraş’ın geleneksel muhafazakar-sağ merkezli toplumsal yaşamı açısından yeni gelişmelere işaret ediyordu. Alevilerin geçmişte yoğun olduğu Afşin, Elbistan gibi ilçeler Malatya ile iletişim kuruyorlardı. Bir diğer ilçesi olan Pazarcık ise Antep ile bağlantı halinde yaşamını sürdürüyordu. Diğer ilçeler ise sağ bir kültür içinde, kendi içine kapalı bir hayat sürdürüyorlardı. Dışarıdan ve farklı hayat tarzlarının olmadığı, daha doğrusu pek hissedilmediği 1940-50’li yıllardan sonra Alevilik ve solun Maraş merkezde tüm alanlarda yükselişe geçmesi içeride bir kültürel gerilim potansiyeli de doğurmuş oldu. Muhafazakar tedirginlik ve rahatsızlık dışarıdan artık fark edilebilir durumdaydı. Dışarıdan gelen Alevilerin güçlenişi rahatsızlığı artırdı.
Devrimci hareketlerin rüzgarı sadece Aleviler ve Kürtleri değil diğer tüm toplumsal kesimleri de etkisi altına alıyor ve Maraş’ta da bu kendisini oldukça hissettiriyordu. Ve bu atmosferde sistemin yönelimi ile Elbistan’da katliam girişiminin ayak sesleri duyuluyordu…
Aşık Mahsuni Şerif, Osman Dağlı (Maksudi), Kul Ahmet, Aşık Ferrahi, Rıza Aslandoğan, İhsani Baba gibi ozanların 11 Haziran 1967’de Maraş’ın Elbistan ilçesinde yer aldığı konserde Alevi deyişleri söylenince, dışarıdan örgütlenen faşist bir grup sloganlar ve tekbirler eşliğinde alanda provakasyon yaratmaya çalışır. Yuh çekmeye başlayan grubun içerisinde konser alanındaki protokolde yer alan dönemin savcısı, emniyet müdürü ve devlet erkanı da yer alıyordu.
Konser öncesi Aşık Mahzuni ve Osman Dağlı’nın (Maksudi), ‘Konsere saldırı olabilir, provakasyona gelmeden alanı terk edin’ uyarılarına uyan kitle alanı terk ederek olayların büyümesini önlemiştir. Asıl hedefte olan ozanlar ise Alevi köylerine sığınarak saklanır, etraflarında etten duvar oluşmuştur.
Ertesi gün Elbistan’ın pazarına ürünlerini satmaya gelen Alevilerin yolları farklı gruplar tarafından kesilmişti. ‘Allahu Ekber’, ‘Alevilere ölüm’ sloganları atarak sopalarla gelen faşistler, Alevilerin saçlarını ve sakallarını kesmiş, karşı koyanlara ise sopalarla saldırmıştı.
12 Haziran sabahı Alevi esnaflarının dükkanlarına yönelen saldırganlar aralarında kahvehane, eczane, otel, muayenehane, lokanta gibi birçok farklı işletmeyi yağmalayarak tahrip etti, yaktı. Saldırılar sonucunda 3’ü ağır olmak üzere 60’ın üzerinde insan yaralandı, bir kişi yaşamını yitirdi. Yaklaşık 18 iş yeri kullanılamaz hale geldi. Elbistan’daki ticari pazarı elinde bulunduran Alevilerin belli bir bölümü dükkanlarını terk etmeye başlamıştı.
SALDIRGANLAR HAKKINDA HİÇ BİR SORUŞTURMA AÇILMADI
Elbistan olaylarına karışan saldırganların hakkında şu ana kadar hiçbir soruşturma açılmadı. Olaylar sonrasında birçok Alevi yurttaş Elbistan’dan başka yerlere göç etti. Elbistan’daki katliam girişimi daha sonra Maraş’a taşındı.
Çoğu kaynakta bilinmese de saldırının ana hedefinde Mahzuni Şerif ve Osman Dağlı (Maksudi) vardır. Afê Ana ile tanışması ile içerisinde önemli bir yere sahip olduğu Nakşibendi tarikatından sert bir kopuş yaşayan Osman Dağlı bu sefer hakikatçi Aleviliğe yönelir. Afê Ana onun için artık bir dönüm noktasıdır.
Osman Dağlı yani meşhur ismi ile Maksudi küçük yaşlarda din eğitimi alması için verildiği tarikatlarda gözde isimler içinde yerini alır. Hatta o kadar gözde bir kişiliktir ki cami inşaatının son taşı olan kabe taşını yani şerefeyi koymaya Osman Dağlı layık görülür.
Ayrıca faşistler de suikast, fetva gibi şeylerle boş durmazlar. Osman Dağlı’yı öldürmek cennete gitmek ile eş tutulur. Hatta hocanın birisi torununun ismini Muaviye koyacak kadar ileriye gider. Fikir çatışması o dönem Binboğa Dağları’nın iklim koşulları gibi çok soğuk ve serttir.. Hoparlörden, ‘Osman Dağlı’yı öldüren cennete gider’ fetvaları Elbistan ve Afşin sokaklarında yankılanmaktadır. Osman Dağlı’nın Mahzuni Şerif gibi bir ozanla hakkındaki ölüm fetvaları sonucu terk etmek zorunda bırakıldığı Elbistan’a dönerek konser vermesi tarikatların da hedefindedir.
VERİMLİ TOPRAKLAR VE TİCARET PAZARI ALEVİLERİN ELİNDEN ALINMAK İSTENDİ
54. yılına giren Elbistan olaylarının canlı tanıkları olan Osman Dağlı’nın oğlu Kemal Dağlı ve Aşık Mahzuni Şerif’in amcası Cırık Baba’nın oğlu Hacı Cırık devletin bölgenin verimli topraklarını ve ticaret pazarının Alevilerin ellerinden alınmasını ve demografik yapının değiştirilmesi için önceden hazırladığı kırım ve sürgün planını faşist unsurları örgütleyerek devreye koyduğunu belirttiler.
“ELBİSTAN’DA TİCARET PAZARI ALEVİLERİN ELİNDEYDİ”
Elbistan’daki katliam girişiminde 20’li yaşlarda olan Hacı Cırık, Kürt ve Alevi nüfusunun yoğunlukta olduğu Elbistan’da 1950’lerde yerleşik duruma geçmeleri, ticarete başlamaları, ekonomik anlamda güçlenmelerinin sistemi rahatsız ettiğine ifade ederek, “Elbistan ve Maraş olaylarının esas nedeni ekonomik gelişmedir. Köylü, kendi yetiştirdiği buğdayını, hayvanını pazara getirerek birçok ticaret alanında yer almaları diğer kesimi alanlarını daraltmış durumdaydı. Birinci nedeni buydu. Afşin ve Elbistan’da dini duygular çok ağır basıyordu. Ramazan ayında birinin su içmesi, yemek yemesi hazmedilecek bir şey değildi. Bunun en ağır darbesini de görenler öğrenciler oluyordu. Okulda karnımızı doyurmak mümkün değildi, cebimizde ekmek götürerek kimsenin görmediği yerde yemek zorundaydık. Başka şekilde düşünmek ve inanmak mümkün değildi. Bu iki önemli mesele belli bir patlamayı meydana getirdi” dedi.
“SÜNNİLER İLE ARAMIZDA BARIŞIK BİR HAVA VARDI, TARİKATLAR RAHATSIZDI”
Hacı Cırık, Mahzuni Şerif ve Osman Dağlı’nın bölgedeki toplumsal çelişkilerin bir çoğunu kırarak büyük bir değer kazandıklarını aktararak, toplumsal çelişkilerin zayıflaması ile birlikte Alevi-Sünni geriliminin de yavaştan ortadan kalktığını sözlerine ekledi.
Cırık, şöyle devam etti:
“Mahzuni Şerif, Aleviler içerisinde sazıyla, sözüyle belli bir seviyeye, bilince geldi. Yine Osman Dağlı (Maksudi) o dönem Nakşibendi tarikatı içerisindeki en üst düzeydeki sevilen kişiliklerdendi. Mahsuni’nin Osman Dağlı ile tanışması, kardeş olmaları ve birlikte ceme gitmeleri iki şey beraberinde getirdi. Birincisi; dindarları-tarikatları çok kızdırdı, diğer taraftan biz öğrencileri ise çok sevindirdi. Bu sayede Sünni arkadaşlarımız ve diğer Alevi-Kürt köylerindeki öğrenciler bir araya geldik. Artık birbirimizin evlerine gitmeye, yemek yemeye başlamıştık. Büyük bir barışık hava esiyordu. Artık ortaklaşa lokmamızı paylaşabiliyorduk, rahatlamıştık. Bu durum o dönemki tarikatları çok kızdırmıştı. Ciddi şekilde provokasyon yaratmak istiyorlardı. Buda Osman Dağlı (Maksudi) tarafından önlendi.”
“OSMAN DAĞLI VE MAHZUNİ SAKLANIYOR, SABAHA KADAR NÖBET TUTULUYORDU”
1960’lardan sonra ülke çapında tanınan en önemli halk ozanlarından biri Mahzuni Şerif ve Osman Dağlı’nın (Maksudi) Elbistan’da konser verme haberinin çevrede büyük bir heyecan yarattığını söyleyen Hacı Cırık, konser gecesi örgütlü bir grubun konser alanına saldırıya geçtiğini belirtti. Cırık şunları aktardı:
“Elbistan’da o dönem bir konser organize edilmişti. Ben 20’li yaşlardaydım. Konserden bir hafta önce köyleri geziyor, konseri haber veriyorduk. Büyük bir katılım vardı. Karşı tarafta bunu görüyordu. Bu saldırı daha önceden planlanmış, örgütlenmişti. Olaylar çok daha fazla ilerleyebilirdi. Ama Alevilerin, konsere katılanların soğuk kanlı davranmaları ve provokasyona gelinmemesi olayları durdurmuştu. Böylesi bir saldırının olabileceği biliniyordu ama bu kadar örgütlendiklerini bilmiyorduk. Konser biraz daha fazla sürmüş olsaydı daha güçlenmiş hale geleceklerdi.
Konserin konuşmacısı Osman Dağlı (Maksudi) idi. Gelen kitle sahneyi pür dikkat dinliyordu. Dışarıdan gelen kitle ise kendisini protesto etmeye, yuh çekmeye başladı. Ortalık bir anda karışmıştı. Başarılı olmadılar. Bizler sakin kalıyorduk. Olay büyümeden kitleyi dağıtmaya başlamıştık. Osman Dağlı (Maksudi) ve Mahzuni Şerif ise takibe alınmıştı. Onlar hemen orada çıkarıldı. Artık kısa mesafelerde yerlerini değiştiriyorlar, saklanıyorlardı. Gittikleri yeri kimseye söylemiyorlardı. O yerlerde insanlar etraflarını sarıyor, sabaha kadar bir şey olmasın diye nöbet tutuyorlardı.”
Hacı Cırık, 12 Haziran sabahı Alevi pazarcıların ve esnaflarının dükkanlarına yönelen saldırganların aralarında kahvehane, eczane, otel, muayenehane, lokanta gibi birçok farklı işletmeyi yağmalayarak yaktığını belirterek, birçok kişinin yaralandığını dile getirdi. Cırık, o günü şöyle anlatıyor:
“Pazartesi sabahı aşiretlerin mallarını getirip sattıkları bir alan vardı. Bu saldırgan grup ise köylülerin geldiği yollarda grup olarak toplanmışlardı. Ben ve Mahzuni’nin amcası ise olaylar büyümeden oradan çıktık. Saldırganlar, yakaladıkları köylülerin bıyıklarını, saçlarını keserek karşılık verenleri dövüyorlardı. Kiminin ise malları dağıtılarak, fırsattan istifade dükkanları yağmalandı. Ağır yaralanan bir kişi sonradan hastanede öldü.”
“DEVRİMCİLER SADECE ALEVİ-KÜRT DEĞİLDİ, SÜNNİ KESİMDEN CİDDİ DEVRİMCİLER YETİŞTİ”
Devrimci hareketlerin Maraş bölgesinde büyük bir etki alanına ulaştığını kaydeden Hacı Cırık, Aleviler-Kürtler dışında Sünni kesimden hatırı sayılır devrimci gençlerin yetiştiğine dikkat çekerek, artık şehirlere daha güvende gittiklerini dile getirdi. Hacı Cırık şöyle konuştu:
“Alevilerde imece ön plandaydı. Babamın gönül kardeşi vardı. Kendisi Perişan Ali’nin babası Kamil’di. Perişan Ali ilkokulu 5 yıl boyunca bizimle okudu. Perişan Ali’nin babası Kamil amca Kaşanlı ve Ören köylerinden 40-50 civarında orak biçen genç getirirdi. Ekinlerimiz 2 güne biterdi. Bu insanlar her gittiği yerde kültür yayıyorlardı. Kardeşlik siyaseti ön plandaydı. Köyümüzde yapılan ceme Sünniler de katılırdı. Toplumsal bir bilinçlenme vardı ve bu da yayılıyordu. Devrimci gençler sadece Aleviler, Kürtler değildi. Sünni kesimden ciddi bir demokrat, devrimci gençler yetişti. Onların desteği ile o dönem şehirlere daha huzurlu gidiyorduk.”
“ALEVİLER ELBİSTAN’DAN MARAŞ MERKEZE GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI”
Alevilere yönelik bu saldırının da planlanarak uygulamaya konulduğuna işaret eden Hacı Cırık, tarikatların güç kaybetmeye başladığının altını çizerek, “Bu kendiliğinden gelişen bir olay değildi. Nakşibendi tarikatının ciddi anlamda kitlesini kaybetme durumu söz konusuydu. Gençler artık uzaklaşıyordu. Hatta Sünni kesiminden de büyük bir çoğunluk bu tarikatın yaptıklarından sonra onlardan uzaklaştı” diye belirtti.
Katliam girişimi ile birlikte Alevilerin bir bölümünün Maraş merkeze göç etmek zorunda kaldığına vurguda bulunan Hacı Cırık, “Elbistan olaylarından sonra nüfusun belli bir kesimi Maraş merkeze göç etti. Pazar ekonomisi orada da Alevilerin elindeydi. Pamuk ve çırçır fabrikalarını artık Aleviler işletiyordu. Tarımda gelişiyor, pazar Alevilere açılmıştı. Bunu gören Maraşlılar ise Elbistan olaylarının devamını orada uygulamaya koydular. Elbistan’da başaramadıklarını daha örgütlü bir biçimde Maraş’ta başardılar” diyerek sözlerini sonlandırdı.
“ELBİSTAN OLAYLARI DEVLET ORGANİZOSYONUNDA GERÇEKLEŞTİ”
Elbistan’daki katliam girişiminin bir diğer tanığı Osman Dağlı’nın (Maksudi) oğlu Kemal Dağlı konsere saldırı gecesini şöyle anlattı:
“Saldırının olduğu gece ben küçük bir çocuktum. O geceki konsere beni de götürdüler. Gece sonrasında provakasyon boşa çıkmış, diğer sabah bu anti propagandası yapılmıştı. Eczaneler, işyerleri taşlanıyor, işyerleri yağmalanıyordu. Babam Osman Dağlı (Maksudi) ve Mahzuni kardeşler o zaman aranıyor. Babamın eskiden tarikattan tanıdığı bir arkadaşı kendilerini çağırarak otelinde saklıyor. Orası hiç şüphe çekmiyor. Bu tür olayları tasvip etmeyen vicdanlı bir insandı. Bunları kara çarşaf giydirip çadırlı bir kamyonla oradan Ağçaşar köyüne, sonrasında Kamalak’a gönderiyorlar. Ben burada gericiliğin kendi başına bu işi yaptığını düşünmüyorum. Konserin olduğu gece savcı, devlet erkanı ve protokol ayağa kalkarak ilk protestoya başlayanlardı. Elbistan olayları organize olarak yayılmıştı.”
“ALEVİ KÖYLERİ ELBİSTAN ESNAFINDAN 1 YIL ALIŞVERİŞ YAPMADI”
Konsere saldırı girişimi sonrasında Elbistan, Göksun ve Sarız’daki Alevi köylerin silahlandığını ancak Mahzuni Şerif ve babası Osman Dağlı’nın (Maksudi) buna karşı çıktığını belirten Kemal Dağlı, Alevi köylerinin ekonomik bir ambargo biçimi olarak örgütlü bir biçimde Elbistan esnafından 1 yıl boyunca alışverişi kestiğini ifade etti.
Alevi köylerinin bu ekonomik ambargosu sonrasında Elbistan esnafının köyleri dolaşarak özür dilediğini söyleyen Kemal Dağlı, “Bu olay böyle kalmadı. Alevi köylerinden gelen birçok insan bunun intikamını almak için silahlanarak toplanıyorlar. Kayseri Kırkısrak’tan Afşin’e, Elbistan köylerine kadar insanlar haber yolluyor, geliyorlardı. Babama ve Mahzuni amcam bunu tasvip etmiyorlar. Şiddetin daha çok şiddet doğuracağını söylüyorlar. Çok ilginçtir ki başka bir eylem biçimi geliştiriyorlar. Alevi köyleri 1 yıla yakın süre Elbistan esnafından alışverişi kesiyorlar. Bunu bir protesto yöntemi olarak yapıyorlar. Hatta Elbistan’daki Alevi esnaftan dahi alışveriş yapılmadı. Alışverişlerin tümü Malatya, Göksun ve Sarız’dan yapılıyordu. Oralar artık doğal bir pazara dönüşmüştü. Elbistan esnafı müthiş bir ticari kayba uğruyor. Pek bilinmese de bu protesto yöntemi ortak davranmayı örgütlüyor ve büyük ses getiriyor. Elbistan esnafı bu boykottan sonra tek tek köylere giderek özür dilemek zorunda kalıyor. Köylüler, ‘Sen benim sakalımı, bıyığımı kesersen bende senden alışveriş yapmam’ diyor. Bu boykot o dönem yaygın bir şekilde uygulanıyor” şeklinde konuştu.
“ELBİSTAN, MARAŞ, ÇORUM VE SİVAS’TAKİ ARGÜMANLAR BENZER”
Elbistan, Maraş, Çorum ve Sivas katliam girişimlerindeki argümanların benzer olduğuna dikkat çeken Kemal Dağlı, “Bu olaylar hazırlıksız değildi. İki insanın protestosunu bilen devlet aklı, yüzlerce insanın sakalını kesenleri bilmez mi? Devletin bilgisi dışında bu olaylar gelişemez. Bu gericiliği harekete geçirmek için mutlaka bir bahane bulunuyor. Elbistan olaylarında Osman Dağlı, Sivas olaylarında Aziz Nesin seçilmiş. Katliamlarda kullanılan argümanlar da aynı. Devlet bu kişileri kukla gibi kullanıyor. İstediği zaman ipini çekiyor veya bırakıyor. Bu olaylar istenir ise anında önlenebilecek şeyler. Buradan da bir sonuç çıkarmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Kemal Dağlı, 1968 öncesi Maraş’ta tüm toplumsal kesimlerde devrimci hareketlerin geliştiğini ve katliam girişimi ile bu kitleselliğin dağıtılmak istendiğine vurguda bulundu. Katliam girişimlerine karşı toplumsal tepkinin eksik olduğu ve diğer katliamların önüne geçemediği eleştirisini yönelten Kemal Dağlı, “Elbistan olaylarının o dönem böyle kolay es geçilmesi belki ters bir etkiyi getirecekti. 68 devrimci hareketinin her yerde toprak işgallerine başladığı, mitingler düzenlediği bir döneme denk geliyor. Elbistan’da böylesi bir katliam gelişmiş olsaydı bu onlara karşı tersine de dönmüş olabilirdi. Amaç sadece bir boyutlu değildi. Katliam ile korkutmak, sindirmek istediler. Maraş’ta toplumsal devrimci bir hareket gelişiyordu. Devrimciler, Aleviler beraber oturup kalkıyorlar ve o kitleselliğin dağıtılması gerekiyordu. Buna uygun şartlar ve zemin istenildiği zaman yaratılabiliyor. Elbistan ve Maraş’ta toplumsal tepki yeterli olsaydı daha sonraki provakasyonlar engellenebilirdi. Bu konuda tutum ve duruş çok önemli. Elbistan olayları unutuldu gitti. Üstüne Maraş Katliamı geldi, üstüne Sivas, Çorum katliamları geldi. Gündemden düştüler ve sadece o gün hatırlanıyor” dedi.
PİRHA- Maraş Elbistan’a bağlı Soğucak (Socax) Köyü’nde yaşayan Beser Altun oğlunun koronavirüse yakalanması ile birlikte gördüğü rüyadan sonra lokmasını (klor) pişirmeye karar vererek pay etti. Sinemilli Ocağı’ndan Qal Cimik (Yaşlı Cımık) ziyaretinde Beser Altun’un lokması için bir araya gelen köylüler el birliği ile lokmalarını paylaşıp, ziyaretle dertleşti.
Elbistan’a 22 km uzaklıkta bulunan Alevi köyü Soğucak’ta (Socax) yaşayan Beser Altun’un İngiltere’de yaşayan oğlu koronavirüse yakalanır ve uzun süre tedavi görür. Hastalığı atlatmasının ardından annesi Beser Altun bir gece yarısı gördüğü rüya sonrasından ilk iş olarak sıcak lokmasını paylaştırmayı niyaz eder.
7’den 70’e büyük bir itikat ile köy halkı Beser’in rüyasına ve lokmasına olan saygıdan kaynaklı o gün Qal Cimik (Yaşlı Cımık) ziyaretinde bir araya gelerek lokmalarını paylaşır.
GÖRDÜĞÜ RÜYA SONRASI LOKMASINI PAYLAŞMAYI NİYAZ EDİYOR
Köyde bir koşuşturma ile herkesin bir tarafa gittiğini görüyoruz. Yakın bir mesafede yükselen dumanlar ilgiyi bir anda kendisine çekiyor. Nereye gittiklerini sorduğumuz köylüler ise, ‘Beser’in kloru pişiyor, lokmasını dağıtacak’ diyerek bizlerin de ilgisini dumanın olduğu yöne çeviriyor.
Beser Altun’un evinin önündeki boş arsaya yönelmemiz ile birlikte geleneksel lokma kültürü olan klorun (içi et veya patates ile dolu olan lokma) büyük saclar içerisinde köz ateşinde piştiğini görüyoruz. Beser Altun ateş başında beklerken diğer köylüler ise bir yandan sıcak lokmaları bölüştürmekle uğraşıyor.
Ve klorun (lokmanın) Qal Cimik ziyaretine yolculuğu başlıyor…
KADINLAR ZİYARETTE BULUŞUYOR
Alevilerde sofra, ocak, yemek ya da lokma kavramları kutsallığa büründürülmüş ve tarihten günümüze yaşamımızın her aşamasında yerini alıyor. Bu kavramlar kültürümüze geleneksel yöntemlerle; edebiyatımıza, geleneğimize, törenlerimize, inanç ibadetimize ritüel olarak girmiş ve halen de yaşıyor.
Beser Altun’un pişirdiği lokma el birliği ile hazırlanarak Qal Cimik ziyaretine çıkıyor. Köyün dört bir yanından ziyarete gelen kadınlar birbirleri ile selamlaşırken, pişirdikleri lokmalarda alanda yerini alıyor.
Lokmada amaç kimin ne getirdiğine bakılmaksızın, her canın getirdiğinin ortaklaşa paylaştırılmasıdır. Burada rızalık esastır. Çünkü Alevi toplumu bir rızalık toplumudur. Herkesten olanağına göre alır ve herkese ihtiyacına göre yeniden dağıtır. Lokma bu kültürün vazgeçilmez yapı taşlarındandır. Kurdun, kuşun, masumu pakların, gencin, kadının, erkeğin…
Köydeki genç nüfusun çok düşük olduğu göze çarpıyor. Nüfusun büyük bir kısmı Avrupa’ya göçmüş. Senelik izinlerinde köyde olan gurbetçiler koronadan kaynaklı bu sefer köyde olamamış. Büyük çoğunluğu siyah giyinen kadınlar lokmalar pay edilmeden önce dertleşiyor. Yaylalarına, hayvanlarına, biçtiği ota, cemlerine özlem duyan yaşlılar gençlerin köye döneceğinden umutsuz olarak dert yanıyor.
Kimi çocuğunu, kimi eşini, kimi ise yakınını kaybetmiş, Hakk’a uğurlamış. Öyle ye onları en iyi anlayacak ziyaretidir, elbet onunla konuşacak, içini dökecek, güç arayacak. Selamlaşma bir anda yerine ağıtlara ağlamaya bırakıyor. Tek birinin acısını orada olan herkes yaşıyor gibi.
KOCA ÇINAR XUÇÊ HÛSNA ZİYARETE GELİYOR
Bunlar olurken karşıdan Xuçê Hûsna (Hüsniye Bacı- köydeki herkes kendisine bu şekilde hitap ediyor) beliriyor. 100 yaşına merdiven dayamış bu koca çınar Kürecik’ten Elbistan’a gelin gelmiş. Sırtındaki kamburu dünya yükünü kaldırmış olmasına rağmen evinden çıkarak ziyarete geliyor. Ne büyük itikat değil mi? Ne olursa olsun Xuçê Hûsna o ziyarete varıp niyaz olacak, lokmasını paylaştıracak. Bu koca çınara olan büyük şaşkınlığımız ve saygıyla birlikte lokmalar hazırlamaya başlanıyor.
Mikrofon uzattığımız Xuçê Hûsna, geçmişe olan büyük özlemini derin bir ‘ah’ çekerek dile getiriyor.
LOKMALAR PAYLAŞTIRILIYOR
Köyün pirleri Sinemilli Ocağı’ndan. Hakk’a yürüyen dedelerinin ardından köylerine Adıyaman’dan pirler gelmeye başlamış. Pirlerinin bulunmamasından kaynaklı lokma duasını köylülerinden biri veriyor. El birliği ile lokmalar paylaştırılıyor. Kurdun, kuşun, börtü böceğin hakkı olan ile bir kenara bırakılıyor.
Köylüler ve yaşlılar bir diğer seferki ziyarette buluşmak üzere Qal Cimik ziyaretinden ayrılıyor….