PİRHA-Galatasaray Meydanında bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri, 10 gündür gözaltında tutulan sözcüleri Celalettin Can’ın serbest bırakılmasını istedi.
78’liler Girişimi, 10 gündür gözaltında tutulan 78’liler sözcüsü Celalettin Can’ın serbest bırakılmasını istedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclisi üyesi, 78’liler Vakfı Başkanı Celalettin Can, HDP 3. Olağan Kongresi öncesinde, 7 Şubat’ta aralarında HDP yöneticilerinin de bulunduğu 31 kişiyle birlikte gözaltına alınmıştı. Dün, Can’a Emniyet Müdürlüğü sorgusunda “Cumhuriyet gazetesine baskıları protesto etmesi, Diyarbakır için Amed kelimesini kullanması, BBC muhabiriyle telefonda yaptığı görüşmenin” sorulduğu ortaya çıktı.
78’liler Girişimi üyeleri bugün Beyoğlu’nda Galatasaray Meydanı ve Mersin’de yaptıkları basın açıklamasıyla, sözcüleri Celalettin Can’ın serbest bırakılmasını istedi.
Galatasaray Meydanında yapılan ve “Celalettin Can, hiçbir somut suç isnadı olmaksızın gözaltına alınmış ve ayrıca gözaltına ek süre istenerek gözaltı süresi tekrar uzatılmıştır” denilen açıklamada, “İnsan haklarının korunması için, barış mücadelesi yürüten hak savunucuları hapsedilemez. Barış savunucularını serbest bırakın! Celalettin Can serbest bırakılmalıdır!” ifadeleri yer aldı.
Grup adına açıklamayı 78’liler Girişimi İstanbul Sözcüsü Yunus Bircan yaptı.
“ISRARLA BARIŞI SAVUNDU”
Celalettin Can’ın demokrasi ve insan hakları korunmasında ısrarla, vazgeçmeden barışı savunduğunu belirten Bircan, Can’ın hayatı boyunca özgürlüklerin yanında saf tuttuğunu söyledi. Bircan, “Celalettin Can hiçbir somut suç isnadı olmaksızın gözaltına alınmıştır. Can ve tüm muhaliflere yönelik baskı ve susturma politikalarını, yaşam hakkına yönelik tehdit oluşturan yaklaşımları kabul etmiyoruz. Bu uygulamalar halkların barış hakkı ve yurttaşların siyaset yapma hakkının devlet tarafından yargı eliyle engellenmesi demektir. Bizler bu nedenle hukuksuz yere gözaltına alınan, tutuklanan muhaliflerin, barış savunucularının derhal serbest bırakılmalarını talep ediyoruz” dedi.
“ADALETSİZLİĞE SESSİZ KALAMAYIZ”
Özgürlükleri, kişi ve kurumlardan bağımsız, herkes için istemenin en temel insan haklarından olduğunu vurgulayan Bircan, “Türkiye’nin anayasa ve altında imzası bulunan tüm uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan haklara, bir hukuk devleti olarak sorumluluğu ve yükümlülüğü vardır. Ve biz, bunlara dayanarak diyoruz ki; bizlerden bunca adaletsizlik karşısında susan bir toplum bekleniliyor. Haklarının bilincindeki insanlar olarak bunca adaletsizliğe sessiz kalamayız, kalmamalıyız, susmamalıyız” şeklinde konuştu.
Açıklama, salı günü Çağlayan Adliyesi’ne getirilecek olan Celalettin Can ve arkadaşlarının duruşmasına katılım çağrısının ardından son buldu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Cumartesi Anneleri 672. haftada 21 yıl önce gözaltında kaybedilen Fikri Özgen için Galatasaray Meydanı’ndan seslendi: Bir mezarının olması için adli makamları göreve çağırıyoruz.
Haberin Videosu
Cumartesi Anneleri 672. haftada İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya geldi. Eylemde açılan “Failler belli, kayıplar nerede?” pankartının üzerine 21 yıl önce gözaltında katledilen Fikri Özgen’in fotoğrafı, kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbent bırakıldı.
“KİMLİĞİMİZDEN VE DİLİMİZDEN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Eylemde ilk konuşmayı gözaltında kaybedilen Fehim Tosun’un eşi Hanım Tosun yaptı. Tosun, Galatasaray Lisesi önüne kayıplarını unutmamak için bir araya geldiklerini söyledi. Hanım Tosun, “Fikri amca kaybolduktan sonra Dilşah anayla hep beraber meydanlarda beraber olduk” dedi.
Bütün kayıplar için kafalarının her zaman dik olduğunu çünkü onların bir suçlarının olmadığını söyleyen Tosun, “Eşlerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız hiç kötü bir şey yapmadı. Bu ülkede demokrasi, hukuk ve yargı varsa hiç kimse gözaltında kaybedilmeyi hak etmiyor” şeklinde konuştu.
Tosun, “Bu ülkede Kürtlere siyaset yasak, kendi dilini konuşmak yasak. Eğer sadece Kürt olmak suçsa evet biz Kürtüz hiçbir zaman dilimizden ve kimliğimizden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. Fikri amcayı da unutmuyoruz, unutturmayacağız” dedi.
Hanım Tosun, failler bulunana kadar bu meydanlarda mücadele etmeye devam edeceklerini söyledi.
DİLŞAH TEYZENİN YASI BİTMEDİ…
Eylemde Avukat Sezgin Tanrıkulu’nun mektubu okundu. Tanrıkulu’nun mektubunu Kemal Gökhan Gürsen okudu. Mektupta, mücadele çağrısında bulunarak şunlar belirtildi.
“Fikri amca sesiz ama bilge bir insandı. Fikri amcanın dosyasını AHİM’e götürdük ve kazandık ama Dilşah teyzenin yasını bitiremedik. Kayıplar bulunana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.”
“21 YILIN ACISI”
Özgen ailesinin mektubunu Cumartesi insanlarından Taylan Bekin okudu. Özgen ailesi mektubunda, “Çocuklarını öldürüp sana katil dediler. Bir babayı çocuklarıyla vuruyorlardı ve çocukları babalarıyla. 21 yıl geçti aradan acısı her geçen gün artarak devam ediyor” denildi.
21 YILDIR GELMEYEN ADALET
Basın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Cihan Kaplan yaptı.
Kaplan, ‘672 haftadır Galatasaray’ dile getirdiğimiz “Gözaltında Kayıplar” “ Beyaz Toroslar” ve “JİTEM” gibi kavramlar OHAL uygulamalarının, hak ve özgürlük talep edenleri düşmanlaştıran şiddet politikaların bir sonucu olarak karşımız çıktı” dedi.
Kaplan, sorunları, hak ve özgürlükleri askıya alan olağanüstü hal uygulamalarıyla, şiddet yöntemleriyle çözme ısrarının getirdiği acı sonuçları, ağır yıkımları yakından bilenler olarak, 672 haftadır tüm sorunların gerçek çözümünün barışta, adalette, hakikatte ve hakkaniyette olduğunu söyledi.
84 yaşındaki Dilşah Özgen’in Diyarbakır’dan yükselen “21 yıldır eşimi arıyorum, 21 yıldır adalet arıyorum!” diyen sesine Galatasaray’dan ses katmak için buluştuklarını belirtti.
“ONU BEYAZ TOROS’A BİNDİRİP GÖTÜRDÜLER”
Cihan Kaplan, Fikri Özgen’in kaybedilme sürecini anlattı:
“Fikri Özgen Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Yeşilköy’ünün muhtarıydı. Köyde eşi ile birlikte yaşıyordu. Oğullarının politik faaliyetleri nedeniyle yoğun baskı altındaydı.Sık sık gözaltına alınarak sorgulanıyordu.Üç defa evi yakılan Fikri Özgen evinin bombalanması üzerine 1992 yılında, 28 yıl boyunca muhtarlığını yaptığı köyden ayrılarak Diyarbakır’a taşındı.
Fikri Özgen’in üzerindeki asker ve polis baskısı Diyarbakır’da da devam etti. Eşiyle kaldıkları ev güvenlik güçleri tarafından sık sık basılıyor, evde arama yapılıyor ve Fikri Özgen sorgulanıyordu. Kürtçe de konuşan Recep ön isimli polis amiri yapılan ev baskınlarının hepsinde bulunuyordu. 73 yaşındaki Fikri Özgen kronik astım hastasıydı. İlaç desteği olmadan nefes almakta ciddi zorluk yaşıyordu. 27 Şubat 1997 tarihinde saat 10:00 gibi Koşuyolu’ndaki evinden ilaç almak için ayrıldı. Evinden birkaç yüz metre uzaklaşmıştı ki sivil giyimli dört kişi tarafından durduruldu. Ellerinde telsiz bulunan bu kişiler önce Fikri Özgen’in kimliğini kontrol etti. Sonra onu beyaz Toros’a bindirerek götürdü.
Dilşah Özgen savcılığa müracaat ederek gözaltına alınan eşi ile ilgili bilgi istedi. Savcılık başvuruya cevaben 05 Mart 1997 tarihinde Fikri Özgen’in gözaltı kayıtlarında olmadığına dair bilgi verdi. Dilşah Özgen 06.03.1997 tarihinde tekrar şikayet dilekçesi verdi ve Fikri Özgen’i kaçıranların devlet güçleri ile bağlantılı olduğunu belirterek soruşturma açılmasını talep etti.
Aile olaydan bir süre sonra devletle bağlantısı olan kişilerden gayrı-resmi olarak Fikri Özgen’in JİTEM merkezine götürülerek sorgulandığını öğrendi. Ayrıca aynı tarihlerde JİTEM’de sorgulanan kişiler aileye ve avukatlarına sorguda nefes almakta zorlanan bir kişinin sesini duyduklarını söylediler. Ancak Diyarbakır Savcılığı’nın 13.03.1997 tarih ve 1997/1737 sayılı soruşturmasında Jandarma ve Emniyet Müdürlüğü kayıtlarında Fikri Özgen’e ilişkin hiçbir şey çıkmadı. Ailenin, avukatlarının, İnsan Hakları Derneği’nin ve Af Örgütü’nün bütün girişimleri sonuçsuz kaldı, Fikri Özgen’den bir daha haber alınamadı.
Olaydan yıllar sonra JİTEM’de kadrolu olarak çalışan itirafçı Abdulkadir Aygan, gazetelere de yansıyan itiraflarında; Fikri Özgen’in Diyarbakır JİTEM Komutanlığı’nda sorgulandığını ve Diyarbakır Jandarma İstihbarat Tim Komutanı Yüzbaşı Zahit Engin tarafından öldürüldüğünü açıkladı.”
“BİR MEZARIMIZ OLSUN”
21 yıldır, Fikri Özgen’in Diyarbakır Jandarma Komutanlığı ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı arasında bulunan ve Başsavcılık makam odasının birkaç metre uzağındaki Diyarbakır JİTEM Komutanlığı’nda sorgulandığı iddiaları bugüne kadar etkili bir biçimde soruşturulmadığını hatırlatarak, faillerin cezasızlıkla korunduğunu vurguladı.
Fikri Özgen’in gözaltında kaybedilişinin 21. yılında adalet isteyen Kaplan, Özgen ailesinin “Bir mezarımız olsun” talebinin karşılanması için adli makamları göreve çağırdı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Hapishanelerde yaşanan işkence ve kötü muamelelere karşı gerçekleştirilen bu haftaki F oturmasında hasta tutuklu Dicle Bozan için özgürlük istendi.
HABERİN VİDEOSU
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu üyeleri, hasta tutukluların durumuna dikkat çekmek amacıyla her hafta düzenledikleri “F Oturumu”nun 306’ncısı Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirdi.
Eylemde “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın” pankartlarının açıldığı eylemde, “Tedavi haktır engellenemez”, “Tecrit öldürür dayanışma yaşatır” sloganları atıldı. Hasta tutukluların fotoğraflarının taşındığı eyleme çok sayıda kişi destek verdi.
Galatasaray’da düzenlenen 306’ıncı F oturmasında, ağır şartlarda yaşam mücadelesi veren hasta tutsak Dicle Bozan için özgürlük istendi.
Eylemde, “Vazgeçilmez haklarımızdan olan düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, güvenlik adil yargılanma, toplantı ve dernek kurma hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerimizin yok edildiği günlerden geçmekteyiz. Bununla birlikte tıpkı sokaklarda olduğu gibi hapishanelerde de şiddet, kötü muamele ve işkence had safhaya ulaşmış durumdadır. OHAL ile birlikte mahpusların her türlü hak ve özgürlükleri ortadan kaldırılmıştır. Bu duruma tepki gösteren mahpuslar ise psikolojik ve fiziksel şiddet ve işkence ile karşı karşıya kalmaktadır” denildi.
TEK BAŞINA İHTİYAÇLARINI KARŞILAMAYACAK DURUMDA
Basın açıklaması yapan Taylan Bekin, 2017 Nisan ayında yaralı olarak yakalanan Dicle Bozan’ın bacağının kesildiğini, bağırsaklarının dışarıda olduğunu ve 9 aydır tek kişilik hücrede ameliyat edilmeyi beklediğini aktardı. Bekin, Bozan’ın tek başına ihtiyaçlarını karşılayamadığını ve ‘sıra var’ denilerek ameliyat edilmediğini söyledi.
Bekin, “Biz insan hakları savunucuları 306 haftadır bu meydanda hasta mahpusların sağlık durumları ve maruz kaldıkları hak ihlallerini duyurmaya çalışıyoruz. Buradan başta devlet yetkilileri olmak üzere ilgili bütün kurumlara ve kamuoyuna sesleniyoruz. Hasta mahpusların tedavileri önündeki engeller kaldırılsın, Dicle Bozan ve ciddi sağlık sorunları yaşayan, hapishane koşullarında iyileşme olanağı olmayan mahpuslar serbest bırakılsın. Başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesine son verilsin” şeklinde konuştu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Ayşenur Şimşek’in ilk gözaltına alınmasının sebebi ‘savaşa hayır’ pankartı taşımaktı. 23 yıl önce gözaltından kaybedilen kızının adalet ve barış mücadelesini sürdüren anne Şerife Şimşek, “Elbette bugünler tarihin sayfalarına geçtiğinde sizler Bedreddin’den bu yana en onurlu yerde olacaksınız” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Cumartesi Anneleri eylemlerinin 671. haftasında 23 yıl önce kaybedilen Eczacı ve Ankara Sağlık-Sen kurucusu Ayşenur Şimşek’i andı faillerin yargılanmasını istedi. 671. buluşmada Cumartesi Anneleri, barış talebinde ısrarcı olacaklarının altını çizdi.
Eylemde açılan “Failler belli kayıplar nerede?” pankartının üzerine kayıpların resimleri ve kırmızı karanfiller konuldu.
“SUÇLULARI KORUMA ZIRHINDAN ÇIKARIN”
İlk sözü alan Hasan Ocak’ın ağabeyi Ali Ocak, 23 yıldır bu meydanda devletin insanlık suçuna karşı çığlık çığlığa adaleti aradıklarını söyledi. Ocak, “Devlette süreklilik esastır. Katillerle ortaklığı da esastır. Bugün de Şerife Anneni adalet çığlığına çığlığımızı katıyoruz. Suçluları koruma zırhından çıkarın” dedi.
Ayşenur Şimşek’in kardeşi Ercan Şimşek, Ayşenur’un ilk gözaltına alınmasının sebebinin elinde ‘savaşa hayır’ pankartı taşımak olduğunu hatırlattı. Şimşek, “Savaşın bir an önce bitirilmesinin terör suçu olduğu bu dönemde Ayşenur’un eylemi o dönemde daha anlamlı oluyor” dedi.
“UTANÇ ONLARIN ACI BİZİM OLSUN”
Şimşek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu acı kutsal bir acıdır. Eğer bugün zalimler tüm güçlerine rağmen elinde silah olmayanlarda korkuyorsa bu közün sonucudur. Onların düşüncesi bizim onurumuzdur. Onları kalleşçe kaybedenlerden hesap sorulacak. Hukuku elinde silah olarak kullananlar. Utanç onların acı bizim korku onların olsun.”
Sağlık sorunları nedeniyle toplantıya katılamayan Ayşenur’un annesi Şerife Şimşek ise mektup gönderdi. Mektubunu Ayşenur’un ablası Fatma Şimşek okudu.
“SENDEN SONRASI OLMADI HİÇ”
Şerife annenin mektubundan satır başları şöyle:
“Nereden başlamalı nasıl anlatmalı bilemiyorum, yokluğunun ardından geçen zamanın ağır yükünü. Senden sonra diye başlayan bir cümle kuramıyorum, senden sonrası olmadı ki hiç. Sen hep yanımdasın, benimlesin. Ben seni kanımdan, canımdan doğurdum. Nereye baksam kalbinin güzelliğinin yansıdığı yüzün aklımda.
23 yıl oldu katillerin seni aramızdan alması. Hep anlatırdın dünyanın adaletsizliğini, insanların hak ettiği biçimde yaşamadığını, kızardım sana ama içimden de haklı olduğunu bilirdim, başına bir şey gelsin istemezdim.
“UMUDUN UMUDUM, DİRENCİN DİRENCİM”
Her anne gibi korumak isterdim seni kızım ama koruyamadım.
Ülkemizde çok şey değişmedi. Karanlık biraz daha koyulaştı sadece. Yine senin gibi sadece insanların mutluluğu için yüreklerini kavgaya atanları öldürmekle kalmayıp zulmün hükümdarlığına güvenerek herkesi öldürmek istiyorlar. Korku bir gölge gibi hep onları takip ediyor.
Elbette bugünler tarihin sayfalarına geçtiğinde sizler Bedreddin’den bu yana en onurlu yerde olacaksınız. Gelecekte yaşayanlar onların daha özgür, daha eşit ve daha güzel bir dünyada yaşamaları için feda ettiğiniz hayatınızı saygıyla okuyacaklardır.
Kızım umudun umudum, direncin direncim olsun.”
“SAVAŞ POLİTİKALARINI ELEŞTİRMEK HAKTIR”
Bu haftaki açıklamayı Cumartesi İnsanlarından Yeter İşler yaptı. İşler, Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyelerinin gözaltına alınmalarına değinerek, “Böylesi bir süreçte biz de bir sağlık çalışanı için adalet istiyoruz. Savaş karşıtlarına yöneltilen soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar üzerine bir kez daha hatırlatıyoruz: Türkiye’de yürürlükte olan hukuk, anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler açısından ‘barış talebi’ haktır. Yine Türkiye’nin de taraf olduğu Kişisel ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ de ‘Savaş propagandası ve düşmanlığı savunma yasağı’ vardır. Kısacası, hukuki açıdan suç olan savaş karşıtı olmak değil, savaş propagandası yapmaktır” dedi. Hükümetin savaş politikalarını eleştirmek, karar vericileri savaşın yıkıcı etkilerine karşı uyarmak ve sorunları demokratik yöntemlerle çözmeye çağırmanın tüm yurttaşların hakkı olduğunu ifade eden,,, herkesin hükümete karşı politik eleştiri yapma özgürlüğü ve siyasal yaşama aktif olarak katılma hakkını engellemenin suç olduğunu belirtti.
“79 GÜN SONRA AYŞENUR’A ULAŞILDI”
27 yaşındaki Ayşenur Şimşek’in 1990’da Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun olduktan sonra eczacı olarak çalışmaya başladığını aktaran İşler, “1991 yılından itibaren de sağlık emekçilerinin örgütlenmesi çalışmalarının içinde yer aldı ve Sağlık Sen Ankara Şubesi Kurucu Başkanı oldu” diye konuştu. Şimşek’in bu çalışmaları sırasında iki kez gözaltına alınıp uzun süre ağır işkence gördüğünü dile getiren İşler, ailesini defalarca telefonla arayan kişilerin “Bu işleri bırakmazsa sonu kötü olur” diyerek tehditlerde bulunduklarını söyledi. İşler,1993’ün Ekim ayında hakkında bir yakalama kararı çıkartılan Ayşenur Şimşek’in polis tarafından arandığı için ailesinin evine gidemediğini ancak haberleşmelerinin 24 Ocak 1995’e kadar düzenli olarak devam ettiğini kaydetti. Bu tarihten sonra Ayşenur Şimşek’ten haber alınamadığını aktaran İşler, “Bunun üzerine emniyete, savcılığa ve İçişleri Bakanlığına başvuran aileye ‘Gözaltına alınmamıştır’ denildi. Tüm yasal girişimleri sonuçsuz kalan aile, 21 Mart 1995 tarihinde yaptıkları basın açıklaması ile arama kampanyası başlattı. Kampanya devam ederken bir gazetede yayımlanan haber üzerine savcılığa başvuran ailesi 79 gün sonra Ayşenur’un izine ulaştı” ifadelerini kullandı.
“KİMSESİZLER MEZARLIĞINA DEFNEDİLDİ”
Şimşek’in otopsi raporuna göre 28 Ocak 1995’da öldürülen Ayşenur Şimşek’in bedeninde işkence izlerinin olduğunu belirten İşler, “Kafasından ve göğsünden ateşli silahla yakın mesafeden vurulan Ayşenur Şimşek 29 Ocak 1995’te Kırıkkale yolunda bulunmuştu. Ailesi devletin tüm kurumlarına başvurmasına rağmen, Ayşenur’un cansız bedeni üç hafta boyunca morgda bekletildikten sonra ‘kimliği meçhul kişi’ olarak Kırıkkale kimsesizler mezarlığına defnedilmişti” dedi.
“23 YILLIK CEZASIZLIK SON BULMALI”
Ayşegül Şimşek’in dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’ın emrindeki Terörle Mücadele Şubesi ekipleri tarafından gözaltına alınıp, işkence görüp kaybedildiğini savunan İşler, ”Tansu Çilleri’in Başbakan, Nahit Menteşe’nin İçişleri Bakanı olduğu 50’nci hükümet, ailenin başvurularına rağmen Ayşenur Şimşek’in gözaltında kaybedilmesini engelleme yükümlülüğünü yerine getirmedi. Ayşenur Şimşek dosyasındaki 23 yıllık cezasızlık son bulmalıdır. Ayşenur Şimşek’in kaybedilmesinde sorumluluğu olan, kaybedilmesini engelleme yükümlülüğünü yerine getirmeyen herkes yargılanmalıdır” şeklinde konuştu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – OHAL’in ardından çıkarılan KHK ile kapatıldıktan sonra TV10 çalışanlarının kanallarını geri almak için başlattığı ve her hafta Cumartesi günü Galatasaray Meydan’ında yaptıkları eylem 70. haftasında da devam edecek.
Haksız hukuksuz bir şekilde KHK ile kapatılan kanallarını geri almak için TV10 çalışanlarının başlatmış olduğu eylem 70. haftasında devam edecek. Bu haftaki eylemde tutuklanıp Silivri Cezaevine konulan TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç ile TV10 kameramanı Kemal Demir’in serbest bırakılması da talep edilecek. Öte yandan Hızır ayı dolayısıyla lokmalar dağıtılacak.
Her hafta Cumartesi günü İstanbul Galatasaray Meydanı’nda saat 14:00’de yapılan eylemde KHK ile kapatılan ve daha sonra TMS’ye devredilip satılan kanalları TV10’u geri verilmesi talep ediliyor. 69. Haftadır devam eden eyleme her hafta sivil toplum örgütleri, TV10 izleyicileri, sanatçılar ve Alevi kurumları destek veriyor. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Cumartesi Anneleri 670. haftada da kayıp yakınlarının akıbetini sormak için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldiler. Anneler, gözaltında kaybedilen Abdurahman Demir’in abisi Mehmet Demir’in hayatını kaybettiği haberini acıyla paylaştı. Bu hafta 1995 yılında gözaltında kaybedilen 17 yaşındaki Mehmet Şirin Maltu’yu kaybedenlerin bulunması talep etti.
Haberin Videosu
Cumartesi Anneleri 670. haftada İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya geldi. Eylemde açılan “Failler belli, kayıplar nerede?” pankartının üzerine 17 yaşında gözaltında kaybedilen Mehmet Şirin Maltu’nun fotoğraflı, hayatını kaybeden Mehmet Demir’in fotoğrafı, kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbent bırakıldı.
“ÇÖZÜM, BARIŞTA, KARDEŞLİKTE VE İNSANLIKTA”
Eylemde ilk konuşmayı Murat Yıldız’ın Annesi Hanife Yıldız yaptı. Yıldız, acılarının ve öfkelerinin daha da büyüdüğünü söyledi. Hayatını kaybeden Mehmet Demir’i unutmayacaklarını ve mücadelesini bu meydanlarda yaşatacaklarını vurgulayan Yıldız, sorunlara çözümün susturma ve katliam olmayacağını belirterek, “Çözüm barışta, kardeşlikte, insanlıktadır” diyerek şunları söyledi:
“Bizim düşmanımız bu ülkeyi yönetenler, zalimlik ve zulüm yapanlardır. Hani diyorlar ya işkence yok bizde. Bundan daha iyi işkence nasıl olabilir. Bir anneye, babaya ve kardeşe bundan daha iyi zulüm bundan iyi işkence mi olur. Sizler yaptıklarınızla mı övüneceksiniz. Bizi daha ne kadar öldüreceksiniz. Bizlere daha ne kadar meydan okuyup bizleri yok edeceksiniz.”
22 yıldır Galatasaray’dan seslendiklerini söyleyen Yıldız, “Zalimlerinizi ortaya çıkarın. Bizim kayıpların akıbetini açıklayın. Bizler bir gün tek tek ayrılacağız ama insanlık bu meydanı unutmayacak” dedi.
“KARDEŞİMİN KEMİKLERİNİ İSTİYORUZ”
Hanife Yıldız’dan sonra 17 yaşında gözaltında kaybedilen Mehmet Şirin Maltu’nun kardeşi Perihan Maltu konuştu. Maltu, “Kardeşimi 17 yaşında devlet evden aldı. Mezarı yok, kemikleri yok. Biz kardeşimin kemiklerini istiyoruz” dedi.
Maltu, bu zamana kadar burada olduklarını bundan sonra da burada olacaklarını söyledi.
“KARDEŞİMİ BULAMADIM, ANNEMİN YÜZÜNE BAKAMIYORUM”
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına basın açıklamasını İkbal Eren okudu.
Eren, 670. haftaya acı bir haberle başladık. 22 yıldır birlikte mücadele yürüttükleri Mehmet Demir’i bu sabah kaybettiklerini söyleyenİkbal Eren,”Kardeşimi bulamadım, annemin yüzüne bakamıyorum’ diyen Mehmet ağabeyimizi, annesi Kesriye Demir’in ardından kaybetmenin derin acısı içindeyiz. Mehmet ağabey; sessiz, sakin ama en zor zamanlarda en direngenimizdi. Galatasaray’ı kaybetmemek için gösterdiğimiz direnişte onun önemli bir payı var. Güle güle Mehmet ağabeyimiz. Gözün arkada kalmasın kardeşin Abdurrahim’in akıbeti artık bize emanet” dedi.
MEHMET VE KESRİYE DEMİR UNUTULMADI
22 yıldır ısrarla sürdürdükleri gözaltında kaybetmelere karşı mücadelede yürüttüklerini söyleyen Eren, “Demir ailesinin yaşadığı belirsizlik ve kesintisiz ıstırabın, maruz kaldıkları işkence ve insanlık dışı muamelenin tanıklarıyız. Mehmet Demir’i ve Kesriye Demir’i mücadelemizde yaşatacağız” ifadelerini kullandı.
İkbal Eren, 670. haftada şiddet ve çatışma ortamında yaşanan bir insanlığa karşı suçu hatırlatmak ve bir çocuğun bile düşmanlaştırılarak nasıl ortadan kaldırıldığı unutulmasın diye buluştuklarını dile getirdi.
MEHMET ŞİRİN MALTU’NUN ÇIĞLIKLARI
İkbal Eren, 17 yaşındaki Mehmet Şirin Maltu’nun gözaltında kaybedilme sürecini şöyle anlattı:
“Batman’ın Kozluk ilçesine bağlı on beş hanelik Zediya Mezrası’nda yaşıyordu. 31 Ocak 1995 gecesi, aralarında asker, özel tim ve köy korucularının da bulunduğu güvenlik güçleri, panzerler eşliğinde Maltu Ailesi’nin evine baskın yaptı. Kimlik kontrolü yapan askerler Mehmet Şirin Maltu’yu dışarı çıkardılar. Sabah 04.00’e kadar köydeki bütün evlerden, açık alanda işkence gören Mehmet Şirin Maltu’nun çığlıkları duyuldu. Ardından, Şirin’i alıp götürdüler.
Ertesi gün saat 12.00 civarı dört araç eşliğinde Şirin’i elleri, ayakları bağlı ve kafasına çuval geçirilmiş halde köye geri getirdiler. Açık alanda askerler tarafından saatlerce darp edildi. Ailesi ve köylüler; askerlerin ondan kendilerine yer göstermelerini istediğini ama onun sürekli ‘Bilmiyorum!’ dediğini duydu. Askerler işkence sonucu ayakta duramaz hale gelen Mehmet Şirin Maltu’yu taşıyarak araca bindirip götürdüler. Aile baskına katılan Bekirhan ve Kozluk Jandarma Karakolu’na başvurdu ama onlara çocuklarının gözaltında olmadığı söylendi. Aynı tarihlerde Batman Komando Taburu’nda gözaltında tutulan bir kişi serbest bırakılınca Maltu Ailesi’ne, Mehmet Şirin’i taburda gördüğünü ve altı gün boyunca beraber gözaltında tutulduklarını anlattı. Savcılığa başvuran aileye soruşturma başlatmak için aile dışından iki şahit göstermesi istendi ama olaya tanık olanlar ağır baskı ortamında şahitlik yapamadı.
BAŞVURULAR YİNE SONUÇSUZ
Başvuruları sonuçsuz kalan aile Mehmet Şirin Maltu’dan bir daha haber alamadı. 23 yıldır Sabriye Maltu’nun “ Oğluma ne olduğunu bilmek istiyorum. Başında dua edeceğim bir mezarım olsun istiyorum. Onu kaybedenlerin bize yaşattıkları bu zulmün hesabını vermesini istiyorum. Adalet istiyorum. Barış istiyorum. Hiç bir anne evlat acısı yaşamasın istiyorum.” diyen sesi, onun taleplerini yerine getirmekle görevli olanlar tarafından karşılıksız bırakıldı.”
Hakikat ve adalet için 17 yaşındaki Mehmet Şirin Maltu’ya ne olduğunu soran Eren, “Kesriye Annemiz için, Mehmet Ağabeyimiz için sormaya devam edeceğiz: Abdurrahim Demir’e ne oldu?” dedi. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 668. haftasında Güçlükonak katliamında hayatını kaybedenleri ve 12 Ocak 1996 yılında gözaltında kaybedilen Ahmet Kaya’yı anarak adaletin yerini bulması talep etti.
Haberin Videosu
668. haftada Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri üzerinden 22 yıl geçen Güçlükonak katliamında yaşamını yitirenleri ve 12 Ocak 1996 yılında gözaltına kaybedilen Ahmet Kaya’yı andı. Kayıpların resimlerinin taşındığı eylemde açılan “Failler belli kayıplar nerede?” pankartının üzerine kırmızı karanfiller ile barışı temsilen beyaz tülbentler kondu.
“DEVLETİN YAKAYI ELE VERDİĞİ BİR OLAYDI”
Güçlükonak katliamının yaşandığı dönemde Barış İçin Bir Arada grubunda yer alan Şenay Yurdatapan bölgedeki tanıklıklarını anlattı. “Devletin dört dörtlük yakayı ele verdiği bir olaydı” diyen Yurdatapan, katliamın önce PKK yapmış gibi gösterildiğini ancak PKK’nin bunu yalanladığını belirtti. “Derin devlet değil devletin ta kendisini suç işledi” ifadesini kullanan Yurdatapan, “Devlet ne yaparsa yapsın, KHK’ler çıkarsın gerçekleri örtbas edemeyecek” dedi.
“SEVDİKLERİMİZ KÖMÜR OLARAK BİR ÇUVALLA VERİLDİ”
Yurdatapan’ın arkasından söz alan Ahmet Kaya’nın yeğeni Emine Kaya anadilinde seslenerek barış için çabalayacaklarını vurguladı. Emine Kaya şunları kaydetti: “Herksin gözü önünde insanlarımız kül oldu. 22 yıldır aynı acıyı yaşıyoruz. Sevdiklerimiz kömür olarak bir çuvalla bize verildi. Yazık… Damarlarımızdaki son damla kana kadar barışı savunacağız…”
“HASRET KALDIK DEDEME”
Emine Kaya’nın arkasından söz alan Ahmet Kaya’nın torunu Rojin Kaya “Hasret kaldık dedeme… Keşke ölmeseydin canım dedem. Biz dedeme sonuna kadar sahip çıkacağız. Sonuna kadar devletten adalet isteyeceğiz” dedi.
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına açıklamayı cumartesi insanlarından Gülseren Yoleri okudu.
Yoleri, 668 haftadır ‘Şiddet kültürünün egemenliğine son vermek ve demokratik bir gelecek kurmak için, geçmişin suçlarıyla yüzleşmek ve hesaplaşmak gerekir’, ’22 yıldır inkarla, cezasızlıkla üzeri örtülmek istenen Güçlükonak katliamı unutulmasın’ diyerek Galatasaray’da olduklarını hatırlattı.
Yoleri, 15 Ocak 1996 tarihinde Şırnak Güçlükonak’ta yaşanan saldırıya ilişkin bu bilgileri paylaştı:
“İçinde 7 köylü ve 4 korucu bulunan minibüs önce kurşunlandı sonra yakıldı. Olay, Taşkonak Taburu ve Koçyurdu Karakolu arasındaki asker ve korucuların denetimindeki dar bir toprak yolda gerçekleşti.
Genelkurmay Başkanlığı o güne kadar yapmadığı bir uygulamayı ilk kez gerçekleştirdi. 16 Ocak 1996 günü Ankara’dan yerli ve yabancı gazetecileri helikopterle Güçlükonak’a getirdi. Olay yerine götürülen gazetecilere Genelkurmay adına Albay Oğuz Kalelioğlu açıklama yaptı. Albay ”Katliamı PKK’nin gerçekleştirdiğini ve örgütün bir ay önce ilan ettiği ateşkesi bozduğunu’ açıkladı.
“GAZETECİLER AÇIKLAMALARI KUŞKU VERİCİ BULDU”
Olay yerinde yalnızca 20 dakika kalmalarına izin verilen gazetecilerden bazıları resmi açıklamaları çelişkili ve kuşku verici buldu. Bu gazetecilerden biri kuşkularını İHD ve Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu ile paylaştı. Bunun üzerine Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, insan hakları savunucuları ve bilim insanlarından oluşan bir heyetle olay yerine gitti.
“BEDENLERİ TAMAMEN YANMIŞ KÖYLÜLERİN KİMLİKLERİ SAPASAĞLAM”
Heyetin olay yerinde elde ettiği tanıklıklar, bilgi ve bulgular resmi açıklamalar ile tümüyle çelişiyordu. Korucuların olaya müdahale etmesi, köylülerin olay yerine gitmesi askerler tarafından engellenmişti. Arazinin fiziki yapısı katliamı gerçekleştirenlerin olay yerinden rahatça ayrılmasını imkansız kılıyordu. Bedenleri tamamen yanmış köylülerin kimlikleri sapasağlam askerlerin elindeydi. Ayrıca minibüste katledilenler resmi açıklamanın aksine normal bir yolculuk yapmıyorlardı. 10-15 Ocak tarihleri arasında gözaltına alınan ve Taşkonak Jandarma Taburun’da tutulan kişilerdi. Heyet ulaştığı bütün bilgi, bulgu ve belgeler ışığında kamuoyuna: “Bu katliamı PKK değil, devlet güçleri yapmıştır.” açıklamasında bulundu ve raporlarıyla birlikte Diyarbakır DGM, OHAL Valiliği ve Genelkurmay’a başvurdu. Ancak tüm girişimler sonuçsuz kaldı. AİHM’e taşınan davada ise Türkiye etkin soruşturma yapmadığı için mahkûm oldu.”
“JİTEM’İN İŞİYDİ SÖYLEYEMEDİK”
Katliamdan 13 yıl sonra, 2009 yılında dönemin bakanlarından Adnan Ekmen, ‘Olayı araştırınca arkasından devlet çıktı. JİTEM’in işiydi, söyleyemedik’ söylemedik sözlerini hatırlatan Yoleri, sözlerini şöyle sürdürdü:
“2013 yılında Ergenekon yargılamaları sürerken hükümete yakın bir gazete Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın Güçlükonak katliamıyla ilgili yürüttüğü soruşturmada o dönemde bölgede görev yapan pek çok kişinin ifadesinin alındığı, savcının önemli tanıklara ulaştığı ve katliamda şüphelilerin JİTEM’le bağlantılı görevliler olduğu şeklinde bir haber yaptı. ( 3.11.2013 Türkiye Gazetesi)”
“SORUMLULARI BİLİNMESİNE RAĞMEN 22 YILDIR CEZASIZ”
Yoleri, nasıl gerçekleştiği ve sorumluları bilinmesine rağmen Güçlükonak katliamının 22 yıldır cezasız bırakıldığına dikkat çekti.
Yoleri, “Köylüler Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Halit Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan ve Ramazan Oruç ile korucular Hamit Yılmaz, Abdülhalim Yılmaz, Mehmet Öner, Lokman Özdemir ve minibüsün sürücü Ramazan Nas’ın gözaltına alınarak katledilmeleri ve adeta kül olmuş bedenlerinin, ailelerine teslim edilmeden, güvenlik güçlerince toplu halde gömülmeleri insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Herkes için bir mezar, insanlık onurunun gereğidir. Gerçek ortadayken devlet bu katliamda da kendi hukukuna aykırı hareket etti. Adli makamlar da bu hukuksuzluğun ve adaletsizliğin üzerini kapattı. Ama biz hakikat adına, adalet adına Güçlükonak katliamının unutulmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu üyeleri, hasta tutukluların durumuna dikkat çekmek amacıyla her hafta düzenledikleri “F Oturumu”nun 300’üncüsünü Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirdi.
Haberin Videosu
“300 haftadır hasta mahpusların sesiyiz. Sesi olmaya devam edeceğiz”, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın” pankartlarının açıldığı eylemde, “Tedavi haktır engellenemez”, “Tecrit öldürür dayanışma yaşatır” sloganları atıldı. Hasta tutukluların fotoğraflarının taşındığı eyleme çok sayıda kişi destek verdi.
Eylemde ilk olarak konuşan İHD İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, tedavi hakkı ile yaşam hakkının direk bağlantılı olduğunu belirterek, cezaevlerinde çok ağır hak ihlallerinin yaşandığını dile getirdi. Yoleri, Adli Tıp Kurumu’nun hasta tutukluların başvurularına yaklaşımını da eleştirdi.
“HASTA MAHPUS SAYISI BİNİ GEÇTİ”
Bu haftaki açıklamayı okuyan Tuncay Yiğit, 2000’lerin ortasında İHD’nin 50-60 alarak tespit ettiği hasta tutuklu sayısının bugün bini aşmış olduğunu ve yarısının sağlık sorunlarının ciddi ifade etti. Yiğit, 2000 yılında sadece 6 tane olan F tipi cezaevinin ise bugün ülkenin tüm kentlerinde açıldığını söyledi.
OHAL sonrası artan baskı, şiddet ve işkenceye varan uygulamaların hemen hepsinin devlet yöneticileri tarafından bilinip teşvik edildiğinin altını çizen Yiğit, “Çünkü devletin hapishanelere bakış açısı zapturapt altına alma, mevcut hakları ortadan kaldırma, her türlü insanlık dış uygulamayı ‘zor’a başvurarak yapma ve yok etme politikasıdır ve bu politikanın her daim yürürlükte olduğu gerçeği tekrar ve tüm somutluğu ile bir kez daha karşımıza çıkartılmıştır. Cumhurbaşkanının tek tip elbise söylemi çok ciddidir, tek tip elbise ile sadece mahpusların değil toplumun muhalif güçlerinin ve muhalefet unsuru taşıyan herkesin tek tipleştirilmesidir” dedi.
“HASTA TUTUKLULAR SERBEST BIRAKILSIN”
300 haftadır taleplerinin değişmemesinin yaşanan hak ihlallerinin göstergesi olduğunu vurgulayan Yiğit, taleplerini sıraladı:
Türkiye’deki mevzuatın uluslararası insan hakları hukukuna ve özel olarak da mahpus haklarına uygun hale getirilmesi
Tecrit politikalarına son verilerek tüm hapishanelerde insani yaşam standardının oluşturulması
Mahpusların sağlığa erişim haklarının sağlanması ve koruyucu sağlık hizmetlerine önem verilmesi. Hasta olan mahpusların tedavi edilmesi, ağır hastalıkları olanların sağlıklı ortamlarda tedavi edilmesi için derhal serbest bırakılması
Revir ve hastane sevklerinin hızlandırılması, hasta mahpusların ring aracı yerine hasta nakil ya da ambulansla hastaneye götürülmesi
Adli Tıp Kurumu’nun resmi bilirkişi olarak varlığına son verilmesi
5275 sayılı kanunun 16. ve 25. maddelerinin yeniden gözden geçirilip ağır hasta mahpuslar lehine değiştirilerek biran önce serbest bırakılmaları
Sürgünlere son verilerek mahpusların aile ve avukat ziyaretlerinden mahrum bırakılmaması
Hapishanelerdeki başta işkence ve kötü muamele iddiaları olmak üzere hak İhlallerinin etkili bir şekilde soruşturularak sorumluların yargı önüne çıkarılması
Bugüne kadar hapishanelerde yaşamını yitiren hasta mahpuslarla ilgili olarak etkin bir soruşturma yapılması, ihmal ve sorumluluğu olanlar hakkında cezai yaptırımların uygulanması.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA-23 yıl önce gözaltına alındıktan sonra kendisinden bir kez daha haber alınamayan İsmail Bahçeci’nin akıbetini soran kardeşi Umut Bahçeci, “15 yıldır iktidar olan AKP’ye şu soruyu soruyorum: Biz daha burada ne kadar oturacağız? 15 yıldır iktidarsınız” dedi.
Haberin Videosu
Cumartesi Anneleri, kayıpların akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle 665’inci haftasında da ellerinde kayıplarının fotoğrafları ve karanfillerle Galatasaray Meydan’ında bir araya geldi. Eylemde açılan “Failler belli, kayıplar nerede?” pankartının üzerine kırmızı karanfiller ile bu hafta akıbeti sorulan İsmail Bahçeci’nin fotoğrafları, kazağı, şiir defteriyle çizmiş olduğu karikatürleri bırakıldı.
Kayıpların fotoğraflarının taşındığı bu haftaki eylemde 24 Aralık 1994’te gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu öğrencisi ve Türkiye Öğrenci Dernekleri Federasyonu Başkanı İsmail Bahçeci’nin akıbeti soruldu.
“NE KADAR DAHA OTURACAĞIZ”
Eylemde ilk olarak konuşan İsmail Bahçeci’nin kardeşi Umut Bahçeci, devletin bugüne kadar ağabeyinin kaybedilmesini inkar ettiğini dile getirerek, “Bugüne kadar burada bir çok kez eylem yaptık. Hiçbir şekilde ağabeyime ulaşamadık. Devrimci kişiliği ve önderliği vardı. Bize kazağı, karikatürleri ve şiirleri kaldı. 15 yaşında oğlum var. Adını İsmail koydum. Sesimiz sadece burada yükseliyor. 665 haftadır burada oturuyoruz. Buradan 15 yıldır iktidar olan AKP’ye şu soruyu soruyorum: Biz daha burada ne kadar oturacağız? 15 yıldır iktidarsınız. Faili meçhullerin failleri belli. Mehmet Ağar’ı, Tansu Çiller’i ne zaman konuşturacaksınız? Katiller yargı önüne çıkarılana kadar, karda, kışta burada akıbetlerini sormaya devam edeceğiz” dedi.
“İNKARA KARŞI HAKİKATİ TALEBİ”
Bahçeci’nin ardından haftanın açıklamasını okuyan Cumartesi insanlarından Meryem Bas, gözaltına alındıktan sonra varlığı inkar edilen insanların hakikatini yaşatmak için Galatasaray’da olduklarını dile getirdi. Bas, “Galatasaray’dayız çünkü Türkiye’de kamu otoritelerinin eylem ve işlemleri, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygıya dayanmıyor. Devlet, geçmişte yaşanmış ağır insan hakları ihlallerinin yarattığı travmaları, adaletsizlikleri gidermek için Anayasa’dan ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmiyor” diye ifade etti.
İnsan haklarına dayanan demokratik bir rejimin ancak geçmişin suçları ve hakikatleri ile yüzleşip hesaplaşmaktan geçtiğini söyleyen Bas, “Geçmişin hakikatini reddetmek, geçmişin suçlarını cezasız bırakmak bugün de aynı suçları işleme niyetinin ifadesidir. 665 haftadır Galatasaray’da oluşumuz; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti değerlerine dayanan bir siyasal kültür ve sistem talebidir. İnkâra ve cezasızlığa karşı hakikat ve ceza adaleti talebidir” diye konuştu.
BAHÇECİ’NİN HİKAYESİ
Bas, 24 Aralık 1994’te gözaltına alındıktan sonra bir daha akıbeti öğrenilemeyen İsmail Bahçeci’nin hikayesini ve yargı sürecini şu sözlerle anlattı:
“İsmail Bahçeci, Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda öğrenciydi. Türkiye Öğrenci Dernekleri Federasyonu başkanıydı. Politik kimliği nedeniyle defalarca gözaltına alındı, ağır işkenceler gördü. 1993 yılından itibaren polis tarafından aranmaya başladı. Bahçeci ailesinin Avcılar’daki evine polis baskınlar düzenledi. Bu nedenle İsmail evden ayrıldı. Kardeşi İsmail’e acil durumlarda kendisine haber ulaştırması için bir arkadaşının işyeri telefonunu verdi. 24 Aralık 1994 tarihinde Bahçeci ailesini telefonla arayan ve kendisini İsmail’in arkadaşı olarak tanıtan bir kişi, İsmail’in siyasi şube polisleri tarafından gözaltına alındığı haberini verdi. Baba Şehmus Bahçeci hemen Gayrettepe Emniyet Müdürlüğüne ve Devlet Güvenlik Mahkemesi ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. Ancak İsmail’in gözaltına alındığı inkar edildi.
24 Aralık’tan sonra Bahçeci ailesinin evine bir daha polis baskını yapılmadı. Kardeşinin İsmail’e telefonunu verdiği arkadaşının işyeri polis tarafından basıldı. ‘Yakalanan bir örgüt mensubunun üzerinde telefon numaranız çıktı’ denilerek işyeri sahibi gözaltına alındı. Gözaltına alınan M.Y.’nin de içinde olduğu bazı kişiler emniyette sorgudayken ‘Seni de İsmail Bahçeci gibi kaybederiz’ diye tehdit edildiklerini açıkladı.
DEVLETİN HER KADEMESİNDE OĞULLARINI ARADILAR
Fatma ve Şehmus Bahçeci, devletin her kademesinde oğullarını aradı. Başbakan Çiller ve Cumhurbaşkanı Demirel onların randevu talebini kabul etmedi. Görüştükleri İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu, İsmail’in işkence ile öldürülüp bir çukura atılmış olabileceğini söyledi. İçişleri Bakanı Nahit Menteşe de, ‘Dua edin de oğlunuz polislerin elinde olsun. Araştırıp size haber vereceğim’ dedi ama aileyi hiç aramadı.
Milletvekili Mahmut Alınak, 24 Ocak 1995 tarihli oturumda yaptığı konuşmada, ‘İsmail Bahçeci’nin annesi ‘Çocuğumu istiyorum!’ diye feryat ediyor. Bu feryadı ben buraya taşıyorum. Bu insan gözaltında kaybolmuştur, bu insan bulunmalıdır’ diyerek İsmail’in gözaltında kaybedilişini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine getirdi.
İsmail’in arkadaşları, İnsan Hakları Derneği ve Af Örgütü düzenledikleri kampanyalarla konuyu ülke ve dünya kamuoyuna taşıdılar. Ancak İsmail Bahçeci’nin gözaltına alındığı kayıtlara geçirilmedi. Bugüne kadar akıbeti ve nerede olduğu konusunda hiçbir bilgi verilmedi. Onu kaybedenlere suçlarını gizleme ve sorumluluktan kaçma imkanı sağlandı.
SORUMLULAR…
23 yıldır söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz: Dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü Reşat Altay, DGM İstanbul Başsavcısı Ahmet Köksal ve İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu İsmail Bahçeci’nin kaybedilmesinden sorumludur. Başbakanlığını Tansu Çiller, İçişleri Bakanlığını Nahit Menteşe’nin yaptığı 50. DYP-SHP Hükümeti ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel İsmail Bahçeci’nin gözaltında kaybedilmesinden sorumludur.
İsmail Bahçeci’nin akıbeti açıklanıncaya, bu dosyada ceza adaleti sağlanıncaya kadar hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmeyeceğiz. Kaç yıl geçerse geçsin İsmail Bahçeci’yi unutmayacağız!”
CEZAEVİNDEKİ GAZETECİLERİN MEKTUBU OKUNDU
Yapılan açıklamanın ardından ETHA muhabirleri İsminaz Temel ile Havva Cuştan’ın Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevinden gönderdiği mesaj okunmasıyla son buldu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Gözaltına kaybedilen Üzeyir Kurt’un oğlu Faruk Kurt Galatasaray Meydanı’na gönderdiği mektubunda “Benim gibi nice esmer yüzlü çocuklar var. Solmasın gülüşleri ve yarım bırakılmasın hikayeleri istiyorum…” ifadelerini kullandı.
Haberin videosu
Cumartesi Anneleri eylemlerinin 664. haftasında 24 Aralık 1993 yılında gözaltında kaybedilen Üzeyir Kurt’un akıbeti sordu. Ayrıca Üzeyir Kurt’un annesi Koçeri Kurt’un ölümünün 1. yılı olması dolayısıyla mücadelesinin süreceği vurgulandı.
“Failler belli kayıplar nerede?” pankartının açıldığı eylemde pankartın üzerine kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbentler bırakılarak kayıpların fotoğrafları taşındı. Eylemde ilk olarak Üzeyir Kurt’un oğlu Faruk Kurt’un mektubu okundu. Cumartesi insanı Kadir Celep tarafından okunan mektupta şu ifadeler yer aldı:
“DÜŞLERİMİN KAHRAMANI BABAM”
“Babam Üzeyir Kurt 24 Kasım 1993’de Diyarbakır Bismil’de gözaltında kaybedildiğinde ben 4 yaşındaydım.
Bugün Galatasaray’a kilometrelerce uzaktan babama sesleniyorum…
Hasretini ve özlemini içimde yaşadığım, düşlerimin kahramanı Babam.
Çocukluğumu sensiz, hayallerimi seninle birlikte geçirdiğim Babam. Seni kağıda dökmek o kadar zor ki anlatamam, düğümleniyor sözcükler boğazımda gözyaşlarımla ıslanıyor ve tekrar tekrar yazmam gerekiyor. Oysa ki, ilk kez anlatıyorum seni. Ya şu kısacık mektuba sığdırmak çok zor ya da seni hep yüreğimde sakladığım ve gözlerimde yaşattığım için mi bilemiyorum bunu.
YARIM KALMIŞ HİKAYELER…
Kemiklerine bile hasret bırakılan nice yiğitlerin çocuklarından sadece birisiyim. Yarım bırakılan hikayemi çocukken önüme serdiler ve benden eksik bırakılan, kaybedilen bir kahramanla nasıl yaşayacağımı zorla öğretmeye çalıştılar. Bunu başarabilmek bir çocuk için çok ağır bir yüktü. Zaten bu hikayeyi önüme koyan ve bana bunu alıştırmaya çalışanlar belli ki hiç çocuk olmamış gibiydiler. Çünkü bir çocuk babasız büyüyemez. Büyüse de yarım olacağını hiç düşünmemişlerdi.
Benim gibi nice esmer yüzlü çocuklar var. Solmasın gülüşleri ve yarım bırakılmasın hikayeleri istiyorum…”
“BÖYLE ANALAR ÖLÜMSÜZDÜR”
Ardından Koçeri Kurt’un mücadele arkadaşı Hanım Tosun söz aldı. Koçeri Kurt’u 1996 yılında tanıdığını söyleyen Tosun, acılarının aynı olduğunu ve içlerindeki sızıyla Avrupa ülkelerinde beraber dolaştıklarını belirtti. Oğlunu aramaktan hiç vazgeçmediğini ifade eden Tosun, kendi annesini kaybettiğinde bile bu kadar acı hissetmediğini belirterek “Böyle analar ölümsüzdür” dedi.
Gözaltında kayıpların sadece Kürt oldukları ve siyasi bir partide siyaset yaptıkları için kaybedildiklerini söyleyen Tosun, evlatlarıyla ve kardeşleriyle gurur duyduklarını kaydetti.
“İÇ HUKUK YOLLARINDAN MAHRUM BIRAKILDI”
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına basın açıklamasını gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın yeğeni Dilcan Acar yaptı.
Acar , 24 yıl önce kaybedilen Üzeyir Kurt’un dosyasını kamuoyu ile paylaştı:
7 Çocuk babası Üzeyir Kurt Bismil’in Ağıllı (Birike) köyünde yaşıyordu. 24 Kasım günü Yüzbaşı İzzet Cural komutasındaki askerler köye baskın düzenledi. Üzeyir Kurt akrabasının evinden gözaltına alındı. Operasyon devam ettiği için iki gün boyunca askerler tarafından köydeki bir evde tutuldu
25 Kasım 1993 tarihinde anne Koçeri Kurt oğluna çorap ve ceket götürdüğünde Üzeyir Kurt’u tutulduğu evin önünde çok sayıda asker ve korucu arasında gördü. Üzeyir’in yüzünde darp izleri vardı. Bu Koçeri Kurt’un oğlunu son görüşü oldu.
Günlerce oğlundan haber alamayan Koçeri Kurt, 30 Kasım 1993 tarihinde Bismil Cumhuriyet Başsavcısı Rıdvan Yıldırım’a başvurarak oğlunun nerede olduğunun araştırılmasını istedi. Koçeri Kurt aynı gün Jandarma Komutanlığına da başvurdu. Jandarma Komutanlığı başvuru dilekçesine Üzeyir Kurt’un gözaltına alınmadığına ve PKK tarafından kaçırıldığına dair not düştü.
Bismil’de sonuç alamayan Koçeri Kurt 14 Aralık 1993 tarihinde Diyarbakır DGM Savcılığı’na başvurdu. Orada da kendisine Üzeyir Kurt’un gözaltına alındığına dair kayıt bulunmadığı cevabı verildi. 21 Mart 1994 tarihinde Bismil Cumhuriyet Savcısı ‘suçun PKK tarafından islendiği’ iddiasıyla görevsizlik kararı verdi. Kurt ailesi Üzeyir Kurt’un akıbetini aydınlatacak ‘etkin’ bir iç hukuk yolundan mahrum bırakıldı.
TÜRKİYE AİHM’DE MAHKUM EDİLDİ AMA…
11 Mayıs 1994 tarihinde İHD avukatlarınca AİHM’e taşındı. Üzeyir Kurt’un 25 Kasım 1993 tarihinde güvenlik güçlerince gözaltına alınmış olduğunu tespit eden Mahkeme; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3-5-13 ve 25. Maddelerinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi mahkum etti. 21 Kasım 2014 tarihinde AİHM mahkûmiyetine rağmen Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı Üzeyir Kurt’un gözaltında kaybedilmesine ilişkin yürüttüğü soruşturmada ( 2014/ 754) kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. 16 Mayıs 2015 tarihinde bu karara yapılan itiraz da, Diyarbakır 3. Sulh Ceza Hakimliği tarafından reddedildi.”
GÖZALTINDA KAYBEDENLERE SORUŞTURMA DEĞİL TERFİ
İzzet Cural’ın Bismil Komando Bölük Komutanı olduğu dönemde Bismil’de Üzeyir Kurt, Arap Güven, İsmail Tunç, Musa Koluman, Şehmus Yüksel, Selahattin Akbulut, Turgut Yenisoy, Mehmet Selim Acar gözaltında kaybedildiğini hatırlatan Acar , “Üzeyir Kurt’un kardeşi Abdulkadir Kurt işkence ile öldürüldü. Çok sayıda infaz yaşandı. Ama İzzet Cural hiçbir soruşturmaya uğramadı, aksine terfi etti. Jandarma Genel Komutanlığı’nda Daire Başkanlığına kadar yükseldi” dedi.
“KOÇERİ KURT’UN HAKİKAT TALEBİ BİZİMLE SÜRECEK”
1 yıl önce yaşamını yitiren 89 yaşındaki Üzeyir Kurt’un babası Koçeri Kurt’un son nefesine kadar işkencede öldürülen oğlu Abdulkadir ve gözaltında kaybedilen oğlu Üzeyir Kurt için adalet aradığını hatırlatan Acar, şu ifadeleri kullandı:
“Biz onu direnciyle ve ağıtlarıyla hatırlayacağız. Üzeyir Kurt’un gözaltında kaybedilmesinde adli ve siyasi idare sorumluluklarını yerine getirmedi. Üzeyir Kurt’un akıbeti karanlıkta bırakılıp, kaybedenler cezasızlık zırhıyla korundu. Bu davada hakikat açığa çıkarılıncaya kadar, yerelden ulusala bütün sorumlular yargılanıp hakkaniyete uygun bir biçimde cezalandırılıncaya kadar bu dava bizim için kapanmayacak. Koçeri Kurt’un hakikat ve adalet talebi bizimle sürecek.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA-İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu üyeleri, düzenledikleri “F Oturumu”nun 298’incisinde durumuna dikkat çekmek istedikleri epilepsi hastası Rıdvan Tanış’ın serbest bırakılmasını istedi.
Haberin Videosu
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu üyeleri, hasta tutukluların durumuna dikkat çekmek için her hafta düzenledikleri “F Oturumu”nun 298’inci için bu hafta yine Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. “Tecrit öldürür F Tipi hapishaneler kapatılsın”, “Tecrit öldürür, dayanışma yaşatır” ve “Tedavi haktır, engellenemez” pankartlarını açıldığı eylemde, yine hasta tutukluların fotoğrafları taşınıp, sık sık “OHAL işkencesine son”, “Tecrit öldürür dayanışma yaşatır” ve “Hasta mahpus Rıdvan Tanış serbest bırakılsın” sloganları atıldı.
Bu haftaki eylemde Bolu F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan epilepsi, kalp ve astım hastası Rıdvan Tanış’ın durumuna dikkat çekildi.
“CEZAEVLERİNDEKİ UYGULAMALARA SON VERİLSİN”
İnsan hakları savunucusu Emine Küçükbumin yaptığı açıklamada, öncelikle çıkarılan KHK’ler ve süren OHAL gerekçesiyle cezaevlerinde işkencelerin arttığına dikkat çekti. Anayasa’da belirlenen en temel hakların dahi OHAL ile yasaklandığını vurgulayan Küçükbumin, cezaevlerindeki uygulamalara bir an önce son verilmesini istedi.
“KÜRDÜM DİYE MARAŞ MAHKEMESİ BANA 25 YIL CEZA VERDİ”
Küçükbumin, ardından hasta tutuklu Rıdvan Tanış’ın kamuoyuna gönderdiği mektubu paylaştı. Tanış mektubunda durumuna dair şunları aktardı:
“Şırnak’ta 22 Nisan 2012’de otogarın karşısındaki dayımın marketinin önünde oturmuş dondurma yiyorken, Özel TİM’lerce, ‘kırmızı ceketli ve beyaz pantolonlu yere yat’ denilerek gözaltına alındım. Sabah saatlerine kadar Murat Akançay Polis Şubesi’nde çırılçıplak soyuldum ve dövüldüm. Sonrasında hakaret ve tacize maruz kaldığımızı utanarak da olsa belirtiyorum. Memurların konuşmaları argo ve çirkinceydi. 18 yılımın ilk şokunu orada yaşadım. Daha sonra alındığım yere bırakıldım. Ardından 1 Mayıs 2012’de şafak baskınıyla evden gözaltına alındım ve Cizre Emniyeti’nde tanımadığım bir grup arkadaşın dosyasına eklendim. 4 günlük gözaltından sonra bizi Cizre’de mahkemeye çıkardılar ve bir arkadaş bırakıldı. Bizler tutuklanma talebi ile hakim karşısına çıkarıldık ve tutuklandık. Gerçekten de öyle bir kaosun içinde yaşıyoruz ki, hangi gün bize ne olacağı belirsizdir. Hem diş doktoruna hem revir doktoruna görünmek için dilekçe vermiştim. Hastane sevkimin yapılması için verdiğim dilekçe sonucunda hastaneye götürüldüm. Diş sorunumdan kaynaklı ameliyat olmam gerekiyordu. Yaşadığım sağlık sorunundan dolayı kelepçeli bir şekilde diş ameliyatı olmaktan başka çarem de yoktu. Kollarım kelepçeli olarak yatağa bağlı olduğum halde ameliyat edildim. Ameliyat sırasında epilepsi nöbeti geçirdiğim için, sol bileğim kırıldı. Çünkü elimde kelepçe vardı. Vücudum el, baş ve ayaklarım titriyor. Tam olarak emin değilim ama belirtiler Parkinson hastalığını gösteriyor. Bir de ben kurum psikologu, 1 ve 2. müdürle görüştüm, revire kas gevşemesi için lastik ve 2 kg kum torbası yazdırdım. Ama kendi paramla istememe rağmen tarafıma bilinçli verilmiyor. Sürekli erteleniyor. Heyet raporumu gönderiyorum. Dosyamda somut hiçbir delil olmamasına rağmen, sırf ben Kürdüm diye Maraş Mahkemesi bana 25 yıl ceza verdi.”
Tutuklanma ve cezaevi sürecine dair bu bilgileri paylaşan Tanış, akabinde 17 arkadaşı ile birlikte tutuklu bulundukları Şırnak Cezaevi’nden ‘Sizi hasta mahpus olarak Van M Tipi Hastanesi’ne götürüp, heyet raporunu aldırıp, oradan da direkt ATK kurumuna götürüp bırakacağız’ denilerek 25 Haziran 2015’te Van’a götürüldüklerini kaydetti.
“HİPOKRAT YEMİNİNE TERS DÜŞÜLDÜ”
Tanış, “Van’da bize verilen raporlara baktığımızda Hipokrat yeminine nasıl ters düşüldüğü, Erzurum zindanından aldığımız heyet raporu ile ortaya konuldu” dedi.
Mektubunu okuması sonrası Küçükbumin, Tanış başta olmak üzere tüm hasta tutukluların derhal serbest bırakılmasını ve OHAL’in kaldırılmasını talep etti. Açıklama atılan sloganlarla son buldu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA-Cumartesi Anneleri eyleminin 663. haftasında konuşan kayıp yakını Serpil Taşkaya, devletin öldürdüğü insanların kemiklerinden bile korktuğunu belirtti.
Haberin Videosu Gelecek
Cumartesi Anneleri eylemlerinin 663. haftasında 6 Aralık 1993’te Siverek’te gözaltında kaybedilen Hüseyin Taşkaya ve onu ararken hayatını kaybeden Fatime Taşkaya andı.
Eylemde açılan “Failler belli kayıplar nerede?” pankartının üzerine kayıpların resimleri, Hüseyin Taşkaya’nın cezaevinde çocuklarına yazdığı mektuplar ve kırmızı karanfiller konuldu.
Cumartesi Annesi Asiye Karakoç’un ölümünün 1. yılı nedeniyle ilk sözü oğlu Hasan Karakoç söz aldı. 22-23 yıllık mücadelelerinde bir arpa boyu yol alamadıklarını kaydeden Hasan Karakoç, Türkiye’de 22 yıldır feryat ettiklerini ancak yetkililerin kör, sağır ve dilsizi oynadıklarını belirtti. Dosyaların kozmik odalarda bekletildiğini söyleyen Hasan Karakoç, yıllar önce Berfo Ana’ya verilen sözleri hatırlatarak Türkiye’de adalete ilişkin hiçbir adım atılmadığını vurguladı.
“DEVLET YÜZLEŞMEKTEN KORKUYOR”
Ardından Taşkaya ailesi adına konuşan Serpil Taşkaya, cumartesi eylemlerine küçük bir aile ve insan hakları savunucularıyla başlarken yaşananların sadece kendilerinin başına geldiğini zannettiğini belirterek mücadelelerinin giderek büyüdüğünü ifade etti.
Üzerinde ağlayabileceği bir mezarı olmasını istediklerini söyleyen Serpil Taşkaya, “Oysa devlet öldürdüğü insanların kemikleriyle bile yüzleşmekten korkuyor. Devlet şunu bilsin ki geçmişin hesabı verilmeden özgür ve adil bir gelecek olmaz” şeklinde konuştu.
“VAY O DEVLERİN HALİNE”
Arkasından söz alan Hüseyin Taşkaya’nın oğlu Şerif Taşkaya, babasının sistemin dayattığı asimilasyon politikalarını kabul etmediğini, her hareketiyle bunu insanlara anlattığını kaydetti. 1993 yılında gözaltına alındığı günden beri babasından haber alamadıklarını ifade eden Şerif Taşkaya, o dönemde dilekçe yazacak birini bile bulamadıklarını belirtti. Şerif Taşkaya “Bir memlekette savcı bir JİTEM komutanından bir korucudan emir alıyorsa vay o devlerin haline” dedi.
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına basın açıklamasını gözaltında kaybedilen Hüseyin Taşkaya’nın yeğeni Sürgün Taşkaya okudu.
Taşkaya, “Uluslararası hukukta gözaltında kaybetme insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak nitelendirilir. Bu suçu işleyenlerin kişisel sorumlulukları yanında, suçun gerçekleşmesine izin veren yetkililer ile devletin de sorumlu olduğunu belirtir” dedi.
“KAYBEDENLERE CEZADAN KURTULMA İMKANI VERİLDİ”
Bu yüzden 663 haftadır Galatasaray’dan haykırdıklarını söyleyen Taşkaya, devletin gözaltında kaybetme suçundaki sorumluluğunu kabul etmesini, uluslararası hukuktan ve Anayasa’dan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesini istedi.
Taşkaya, 24 yıl önce gözaltından kaybedilen 42 yaşındaki 4 çocuk babası Hüseyin Taşkaya’nın gözaltına alındığının kayıtlara geçirilmediğini, bugüne kadar akıbeti ve nerede olduğu konusunda hiçbir bilgi verilmediğini söyledi. Taşkaya, kaybedenlere ise suçlarını gizleme, izlerini örtme ve cezadan kurtulma imkanı verildiğini vurguladı.
TÜM BAŞVURULAR SONUÇSUZ KALDI
Sürgün Taşkaya, Hüseyin Taşkaya dosyasına ilişin ise şu bilgileri verdi.
“42 yaşındaki 4 çocuk babası Hüseyin Taşkaya Siverek’te yaşıyor ve müteahhitlik yapıyordu. 90’larda Siverek, devletle ilişkisi Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporunda da belgelenen Bucak Aşireti’nin hâkimiyetindeydi. Söz konusu raporda da belirtildiği gibi güvenlik güçleri yetkilerini adeta Bucak Aşireti’ne devretmişti.
Hüseyin Taşkaya Siverek’teki ağır hak ihlallerini eleştirdiği için güvenlik güçlerinin ve Bucak Aşireti’nin hedefindeydi. Bu nedenle evini İstanbul’a taşıdı. Ailesini yerleştirdikten sonra yarım kalan işlerini tamamlayıp İstanbul’a dönmek üzere Siverek’e geldi ve amcası Mehmet Taşkaya’nın evinde yaşamaya başladı. Kısa bir süre sonra 6 Aralık 1993 tarihinde askerler, polisler ve Bucak aşiretine mensup korucular otuz araçlık konvoyla, Siverek’in Bağlar Mahallesindeki Mehmet Taşkaya’nın evine baskın yaptı. Evde bulunan Hüseyin Taşkaya gözaltına alındı. Gözaltına direnen akrabaları ağır biçimde darp edildi.
Ailesi Hüseyin Taşkaya’yı sormak için jandarmaya, emniyete, savcılığa, valiliğe başvurdu. Askeri yetkililer gözaltından kısa bir süre sonra Taşkaya’nın polisler tarafından götürüldüğünü söyledi. Emniyet ve valilik ‘Sedat Bucak’a sorun’ dedi. DYP milletvekili, aşiret reisi- korucubaşı Sedat Bucak ‘Bizim ekip almış fakat devlete teslim etmiş; bundan sonra haberimiz yoktur, devlet biliyor’ dedi. Ailenin tüm başvurular sonuçsuz kaldı. Hüseyin Taşkaya’dan bir daha haber alınamadı.”
KORUCUBAŞINDAN DÖNEMİN CUMHURBAŞKANI’NA KADAR
Taşkaya, “Hüseyin Taşkaya’nın gözaltında kaybedilmesinden korucubaşı Sedat Bucak ile bazı korucular, Siverek Jandarma Karakol Komutanı Üstteğmen Ahmet Şentürk, Siverek kaymakamı Celalettin Yüksel, Urfa Jandarma Alay Komutanı Seral Saral, Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Korgeneral Hasan Kundakçı, Urfa Emniyet Müdürü Mehmet Cebe, Urfa Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube Müdürü Mustafa Tekin, Urfa Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Fidanboy, Urfa Valisi Tevfik Ziyaeddin Akbulut, OHAL Valisi Ünal Erkan, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Genel Kurmay Başkanı Doğan Güneş, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, Başbakanı Tansu Çiller, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel sorumludur” dedi.
Taşkaya, Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini sorma ve onun kaybedilmesinde sorumluluğu olan herkesin yargılanmasını talep etmeye devam edeceklerini vurguladı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA-Cumartesi Anneleri eyleminin 662. haftasında 1991 yılında gözaltından kaybedilen Agit Akipa ve İbrahim Demir’in akıbetini sorarken onların avukatı olan Tahir Elçi’yi de ölümünün 2. yılında andı.
Haberin Videosu
Cumartesi Anneleri, kayıp yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması için 662. kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Üzerine kırmızı karanfillerin bırakıldığı “Failler belli kayıplar nerede” pankartı açılan eylemde, kayıpların fotoğraflarının bulunduğu dövizler taşındı.
Bu haftaki eylemde 1991 yılında Şırnak’ta gözaltında kaybedilen Agit Akipa ve İbrahim Demir’in akıbeti soruldu. Katledilişinin 2. yılında kayıpların avukatı Tahir Elçi de unutulmadı. Eyleme Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi, Diyarbakır Barosu Başkanı Ahmet Özmen, CHP Milletvekili Mahmut Tanal, HDP Milletvekilleri Garo Paylan, Filiz Kerestecioğlu, HDP eski milletvekili Hasip Kaplan, Cumartesi İnsanları avukatlarından Kemal Aytaç, Emek Partisi MYK Üyesi Levent Tüzel, kayıp yakınları ve çok sayıda yurttaş katıldı.
İlk sözü 1980’de gözaltında kaybeilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren aldı. Eren, “Tahir Elçi faili meçhul cinayetlerin peşinde koşarken, barış isterken, bu coğrafyada silahlar gömülsün dediğinde katledildi. 2 yıldır failleri bulunamadı, sözüm ona onca polisin içinde, faili bulunamadı” diye konuştu.
Eren, “Elçi ailesinin bizden tek farkı çiçek koyacak bir mezarları var ama bunun dışında bir fark yok. Tahir Elçi’nin de bizim gibi dosyası açılmadı ve faili meçhul durumda” dedi.
“BARIŞ KAZANACAK”
İkbal Eren’in ardından söz alan Agit Akipa’nın oğlu Fehmi Akipa, “26 yıldır adalet arayışımız devam ediyor. Tahir Elçi boyunca 24 yıldır adalet arayışında bulundu. İki yıl önce Tahir Elçi’yi de katlettiler. Adalet ararken Barış elçimizi katlettiler. Adalet ararken mezarlarımızı yıktılar, harap ettiler. Adaletin olmadığı bir ülkede adalet arayışındayız. Biliyoruz barış kazanacak” şeklinde belirtti.
“FAİLLERİ BELLİ CİNAYETLER”
Akipa’nın konuşmasının ardından Demir ailesinin gönderdiği mektup okundu. “Biz o zaman daha çocuktuk büyüdük ve şuan çocuklarımız var” denilen mektupta şunlar söylendi: “Ölüm, hayatın bir gerçekliğidir ama bizim yaşadığımız ölümler, kayıplar bir gerçeklik değil bir zalimlik, bir acımasızlık ve vicdansızlıktır. Öldürülen, kaybedilen, sevdiklerimizin katledildikleri yetmiyormuş gibi adeta alay eder gibi kayıtlara ‘faili meçhul’ olarak geçirilmesi bizler açısından ayrı bir yara, ayrı bir acıdır. Bunlar faili meçhul cinayetler değil failleri belli cinayetlerdir. Yatağında ölmek bu coğrafyada az görülen bir olay, Azrail’in keyfine diyecek yok doğrusu, görevini eli kanlı cellâtlara devretmiş, daha iki yıl önce Tahir Elçi de olduğu gibi. Barışın elçisi ve bu davanın avukatı olan Tahir Elçi yine aynı oyunla katledildi. Tahir Elçi, babamın davasının da avukatıydı. Onun kaderi de babama benzedi. İkisi aynı kaderi paylaştılar. İkisinin de faili ayni. Daha önceki cellatları korudukları gibi Tahir Elçi’nin de cellatlarını koruyorlar.”
“BABAMIN KATİLİ BELLİ”
Eylemde söz alan İbrahim Demir’in kızı Deniz Demir ise şunları ifade etti: “Henüz babamın katillerini ortaya çıkarmış değiller. ‘Katil belli değil’ diyorlar. Babamın katili belli. Devlettir. Faili ortaya çıkarmadığı için. Katilleri unutmayacağız, unutturmayacağız. Ne biz ne çocuklarımız unutturmayacak.”
Ardından Demir ailesinden torunları adına Zilan Demir söz aldı. Demir, Agit Akipa ve Tahir Elçi için adalet istediğini söyledi.
Son olarak basın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Maside Ocak okudu.
Tahir Elçi katledildiğinde dönemin Başbakanı ve Adalet Bakanı’nın “Failler bulunacak” dediğini hatırlatan Ocak, “Bugüne kadar yürütülen adli ve idari soruşturmalarda somut hiçbir bir ilerleme kaydedilmedi. Yaşanan süreç, ömrünü cezasızlıkla mücadeleye adamış avukatımızın infazının da cezasız bırakılmak istendiğine dair kuşkularımızı destekler nitelikte” diye belirtti.
İBRAHİM DEMİR VE AGİT AKİPA’NIN AKIBETİ SORULDU
Ardından İbrahim Demir ve Agit Akipa’nın hikayelerini anlatan Ocak, “36 yaşındaki İbrahim Demir ve 39 yaşındaki Agit Akipa, Şırnak’ın İdil ilçesine bağlı Çukurlu (Xenduk) Köyü’nde yaşıyordu. Agit Akipa aynı zamanda köyün muhtarıydı. Köylüler üzerinde ağır bir koruculaştırma baskısı vardı. Köye giriş ve çıkışlar asker kontrolü altındaydı. Köy okulu karakol haline getirilmiş, bazı köylülerin evlerine el konmuş ve askerler yerleştirilmişti. Bu ortamda İbrahim Demir ve Agit Akipa defalarca gözaltına alındı, ağır işkence gördü. 12 Aralık 1991 tarihinde İbrahim Demir ve Agit Akipa İdil’den köye dönmek için diğer köylülerle birlikte traktöre bindiler. Traktör yolda askerler tarafından durduruldu. İbrahim Demir ve Agit Akipa traktörden indirildi. Dargeçit Anıtlı Tabur Komutanlığına bağlı Ağaçlı mezrasında bulunan Piyade Bölük Komutanı ve askerleri tarafından gözaltına alındılar” diye konuştu.
CENZAZELER MAĞARADA BULUNDU
Ocak, sözlerini şöyle sürdürdü; “Traktördeki diğer kişiler köye ulaşınca durumu ailelere anlattılar. Jandarma karakoluna giden ailelere, Karakol Komutanı ‘Onları hiç görmedik’ dedi. Bir asker gizlice aileleri ‘mağaralara gidin’ diye yönlendirdi. Bölgeyi köylülerle birlikte karış karış arayan aileler, 13 Aralık 1991 günü girişi taşla örülerek kapatılmış bir mağarada kayıpların cansız bedenlerine ulaştı. Gözleri ve elleri bağlanmış halde bulunan İbrahim Demir işkence edilerek, Agit Akipa da başından silahla vurularak öldürülmüştü.”
İbrahim Demir ve Agit Akipa dosyasının kaybedilmek istendiğini söyleyen Ocak, “26 yıldır yürütülen soruşturmalardan bugüne kadar bir sonuç alınmadı. Dava ailelerin avukatı Tahir Elçi tarafından 2012 yılında AİHM’e taşındı” dedi. Ocak, kayıpların yerel sorumlularını saydıktan sonra “İbrahim Demir ve Agit Akipa’nın kaybedilmesinden Süleyman Demirel’in Başbakan, İsmet Sezgin’in İçişleri Bakanı olduğu 49. hükümet ve dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş sorumludur” sözlerini kaydetti. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – İdamının 80. yılında İstanbul’da Galatasaray Meydanı’nda yapılan Seyit Rıza anmasında arşivlerin açılarak Dersim isminin iade edilmesi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması, Dersim halkından özür dilenmesi ve Kızılbaş Alevi inancına özgürlük tanınması talep edildi.
Haberin Videosu
15 Kasım 1937 yılında Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları Dersim Dernekler Federasyonu (DEDEF) ve Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu (ADEF) öncülüğünde İstanbul Galatasaray Meydanı’nda anıldı. Mumlar yakılıp, ağıtların ve şiirlerin okunduğu anmada Dersim katliamında yaşamlarını kaybedenlerin anısına 2 dakikalık oturma eylemi gerçekleştirildi.
“TARTIŞMASIZ BİR SOYKIRIM UYGULANMIŞTIR”
Anmada tüm kurumlar DEDEF Yönetim Kurulu Üyesi Ali Rıza Bilir’in okuduğu açıklamada “Dersim kimliğinin ve kültürünün temel taşıyıcısı konumundaki -başta Seyit Rıza olmak üzere-halk önderlerinin hileyle katledildikten sonra başsız ve çaresiz kalan Dersim halkına karşı eşine az rastlanılır bir saldırganlıkla, tartışmasız bir soykırım uygulamıştır” denildi.
Dersim katliamında yaşananlara değinilen açıklamada şunlar ifade edildi:
“Ele geçirilenler göçertilmiş ve topraklarına dönüşleri yine kanunla yasaklanmıştır. Çocuklar, bilhassa da kız çocukları ailelerden kopartılarak başta subay olmak üzere çeşitli ailelere ataerkil, ganimetçi Türk geleneklerine uygun olarak pay edilmişlerdir. Mağaralara sığınan kadın ve çocukların zehirli gazlarla katledilmesinin yanı sıra, köylerinden toplanan masum insanlar ayırımsız kurşuna dizilmiş veya uçurumlardan atılmışlardır.”
“YÜZLEŞME İDDİALARINA İNANMIYORUZ”
Dersim soykırımının sorumlusu ırkçı ideolojinin günümüzdeki temsilcisi olan siyasi iktidarın yüzleşme iddialarına inanmadıklarının vurgulandığı açıklamada, “Zira 1930’lu yıllardaki faşist ırkçı geçmişi göz önüne alınmadan, Yahudi soykırımı ile Dersim soykırımı arasındaki zamana ve uygulamaya ait paralellik aydınlatılmadan Dersim 1938’in derinliği anlaşılamaz. Kaldı ki sistemin siyasal temsilcileri ve suç ortakları Dersim halkının nazarında zaten mahkum olduklarından, bunların yüzleşme adı altındaki politik oyunları olsa olsa YÜZSÜZLEŞME olarak adlandırılabilir. Bugün AKP o günlerden aldığı mirası bir çok araç (baraj ve Hes’ler,madenler, köy boşaltmalar ) ile devam ettirmektedir” ifadeleri kullanıldı.
Dersim halkına yönelik asimilasyon politikalarının 1937-38’de toptan imhaya dönüştüğünün altı çizilerek;
“Arşivler Açılsın Dersim ismi iade edilsin.
-Dersim halkından özür dilensin.
-Sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesi açıklansın.
-Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın.
-Dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın.
-Munzur’daki baraj projeleri iptal edilsin” talepleri yinelendi.
Ağıtlar ve şiirlerle devam eden anma niyazların dağıtılmasıyla son buldu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, iki bacağı kesilmek üzere olan ve mide rahatsızlıkları bulunan ağır hasta tutuklu İzzettin Tekman’ın serbest bırakılmasını istedi.
HABERİN VİDEOSU
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, hasta tutukluların durumuna dikkat çekmek amacıyla her hafta düzenlediği “F Oturumu”nun 294’üncüsü için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Doktoru tarafından iki bacağı kesilmesi gerektiği belirtilen ve mide rahatsızlıkları bulunan Bandırma F Tipi Cezaevi’nde tutuklu İzzettin Tekman’ın durumuna dikkat çekildi. Eylemde, “Tedavi haktır engellenemez”, “Tecrit öldürür dayanışma yaşatır” pankartları açılıp, hasta tutukluların fotoğrafları da taşındı. Eylemde sık sık, “OHAL işkencesine son”, “Hasta mahpuslar serbest bırakılsın”, “Kelepçe işkencesine son” ve “İzzettin Tekman serbest bırakılsın” sloganları atıldı.
“UYGULAMALARDAN VAZGEÇİLSİN”
İnsan hakları savunucuları adına basın metnini okuyan Tuncay Yiğit, cezaevlerinde yaşanan tek tip elbise dayatmalarının aşamalı ve zamana dayalı uygulanmaya çalışıldığını söyledi. Yiğit, “Sincan F Tipi hapishanesinde adli ve iç hizmetlerde çalışan mahpuslara tek tip elbise giydirilmiştir. Mahkeme ve idareye çıkarken giyilecek gibi kabul ettirmeye dönük bir meşruluk yaratılarak tüm hapishanelerde yaygınlaştırılmak istenmektedir” diye konuştu. İktidarların her kriz döneminde “önce hapishaneden başlamak” düşüncesinin yeni olmadığını belirten Yiğit, ezilen kitlelerin ve toplumsal dinamiklerin en bilinçli ve kararlı kesiminin cezaevlerine doldurulduğunun bilindiği için teslim alma politikalarının sürdüğünü söyledi. Yiğit, yaşanan bu uygulamalara derhal son verilmesini, bunların insan, hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu hatırlattı.
“ACI ÇEKMESİNİ İSTEMİYORUZ”
Yiğit, cezaevlerinde yaşanan baskılara dikkat çektikten sonra, Badırma F Tipi Cezaevinde bulunan mide rahatsızlıklarının yanı sıra doktoru tarafından iki bacağı kesilmesi gerektiği tespit edilen ağır hasta İzzettin Tekman’ın durumunu aktardı. Tekman’ın gözaltına alındığında iki bacağına sıkılan 6 kurşun nedeniyle diz kapaklarının işlevsiz hale geldiği ve doktorların “ayağı kesilmesi gerektiğini” belirten Yiğit, tecrit koşulları nedeni ile hastanede ayağının kesilmesinin imkanı olmadığını söyledi. Yiğit, şunları söyledi: “Yapılacak ameliyatın tam teşekküllü bir hastanede ve ailesinin refakatçiliği ile yapılmalıdır. Diz kapaklarındaki sorunun yanı sıra hemoroit ve yüksek tansiyon hastası ve mide hastasıdır. Tekman ağır hastadır ve daha fazla acı çekmesini, zülüm görmesini istemiyoruz. Tekman bir an önce serbest bırakılsın.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Cumartesi Anneleri 659. haftada Yüksekova kayıplarından Abdulselam Şahin için bir araya gelerek adalet taleplerini yenilediler.
VİDEO GELECEK…
Kayıplarının akıbetini sormak ve adalet aramak için her hafta Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri 659. haftada yine Galatasaray Meydanı’ndaydı. ‘Failler belli kayıplar nerede’ pankartının üzerine Abdulselam Şahin’in fotoğrafları, kırmızı karanfiller bırakıldı. Eyleme bu hafta Gezi Aileleri, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP İstanbul Milletvekili Pervin Buldan destek verdi.
Cumartesi Anneleri 659. haftasına giren eylemlerinde, 27 Kasım 1993 tarihinde Yükselova kayıplarından Abdulselam Şahin’in akıbetinin açıklanması ve faillerinin yargılanmasını istedi.
“HER GÜN YARGININ YENİ UYGULAMALARIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ”
Eylemde ilk olarak söz alan CHP Milletvekili Sezgin Tarıkulu, her gün yargının kahreden yeni uygulamalarıyla karşı karşıya kalındığını belirterek, “Tahir Elçi dostumuza yönelik Diyarbakır Cumhuriyet savcısının birinin yaptığı paylaşımına ne diyeceğimi bilmiyorum. ‘Teröristin cenazesi’ demiş. Ben de ona terörist diyenler, onun katillerinin ta kendisidir. CNN Türk’te hedef gösterenlerin ta kendisidir. Katilleri biliyoruz. Onlardan hesap sorana kadar bu meydanda olacağız” ifadelerini kullandı.
“KÖR, SAĞIR OLAN ADALETTEN ADALET BEKLENMEZ”
Daha sonra TBMM Başkanvekili Pervin Buldan ise, 22 yıldır Galatasaray Meydanı’nda adalet aradıklarını hatırlatarak, ”Ancak kör, sağır, vicdanı olmayan bir adaletten adalet beklemek doğru değildir” dedi. Kaybedilen insanların terörist olarak ilan edildiğini bir coğrafyada yaşadıklarını ifade eden Buldan, “Kürtleri katledip, terörist diyenler unutmasınlar, o katledilenler barışı savundular. Bu ülkeyi yönetenler insanlık suçundan vazgeçmedi. Tecrit uygulayanlar insanlık suçu işliyor. Burada adalet ve vicdan sağlanana kadar, kayıplarımızın faillerini bulana kadar mücadele edeceğiz” dedi.
“İKTİDAR BELGELERİ KARARTMAK İÇİN ÇALIŞIYOR”
Buldan’dan sonra Hasan Ocak’ın abisi Ali Ocak söz aldı. Ocak, hukukun az çok işlediği ülkelerde bir belge, bir ipucu ortaya çıktığı vakit iktidarların onu araştırdığını belirterek, “Maalesef bu iktidar belgeleri karartmak için çalışıyor. Geçen hafta savcı kendi kafasına göre Murat Yıldız’ın dosyasında gaiplik davası açtı. Devlet bunda da aynı şeyi yapıyor. Sevdiklerimize ulaşıncaya kadar devletin kirli yüzünü ortaya çıkaracağız” diye konuştu.
“TEK TALEBİMİZ KAYIPLARIN FAİLLERİ YARGILANSIN”
Kenan Bilgin’in abisi İrfan Bilgin de, her Cumartesi, Galatasaray Meydanı’nda aynı şeyleri dile getirdiklerini hatırlatarak, artık diyecek bir şeyin kalmadığını söyledi. Tek taleplerinin kayıplarının faillerinin yargılanması olduğunu dile getiren Bilgin, “ Bu meydan iktidarın yüz karasıdır. Devlet yetkilileri dönüp buraya bakmadı hiç. Bu insanlar sorgusuz sualsiz kaybedildi. Yetkililerin tek yaptıkları, 20 yıl sonra dosyaların kapatılması için ailelere haber vermektir. Biz katliamları yapanları teşhir etmeye devam edeceğiz” dedi.
Eyleme katılamayan Abdulselam Şahin’in oğlu Ferdi Şahin ise yazılı bir mesaj gönderdi.
“ETKİN BİR SORUŞTURMA YAPILMADI”
24 yıldır akıbeti açıklanmayan ve dosyasında hukukun işletilmediği Abduselam Şahin’in akıbetini sormak için toplandıkları dile getiren Yoleri, Şahin’in kaybedilmesini şöyle ifade etti:
“43 yaşındaki 6 çocuk babası Abduselam Şahin Yüksekova / Çukurca’da 9 yıl kamu personeli kadrosunda imam olarak görev yaptı. Bu sırada askerler tarafından gözaltına alınarak Yüksekova Jandarma Taburuna götürüldü ve ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı. Daha sonra ailesi ile birlikte Yüksekova/ Mune (Yılmazlar) köyüne taşındı ve burada imamlık yapmaya başladı. 27 Kasım 1993 tarihinde Yüksekova’dan birkaç ay önce taşındığı köyüne gitmek üzere A.Ö.’ye ait Toyota marka araca bindi. Araçta Şahin ve sürücü dışında 3 kişi daha vardı. Köye doğru yol alan araç arama noktasında özel harekât timleri tarafından durduruldu. Yapılan kimlik kontrolü sonrasında, Abduselam Çelik gözaltına alındı. Araçta bulunan diğer kişiler Şahin Ailesi’ni durumdan haberdar etti. Abduselam Şahin’in nerede olduğunu öğrenmeye çalışan ailesi onun F.D.’ye ait kırmızı renkli Toros marka arca bindirilerek Yüksekova Komando Taburuna götürüldüğüne dair bilgiye ulaştı. Ancak kendisinden haber alamadı. Saadet Şahin, Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak bu bilgileri verdi ve eşinin akıbetinin araştırılmasını talep etti. Abduselam Şahin’in yolda gözaltına alındığına tanık olan dört kişi de savcılığa giderek ifade verdi. Ancak bugüne kadar etkin bir soruşturma yapılmadı. Abduselam Şahin’in akıbeti açıklanmadı, onu kaybedenler yargı önüne çıkartılmadı.”
Ailenin iç hukuktan sonuç almadığını ve ailenin 2012 yılında davayı AİHM’e taşıdığını dile getiren Yoleri, “AHİM, 14 Eylül 2017 tarihli tek yargıçlı oturumda “şikayette bulunulan olayların gerçekleştiği 1993 yılıyla, mahkemeye başvurunun sunulduğu 2012 yılı arasındaki ciddi zaman farkı dikkate alınarak” gerekçesi ile başvuruyu kaybetme suçunun süreğenliğine aykırı biçimde kabul etmedi” dedi.
“Şahin Ailesi’nin 24 yıldır yaşadığı belirsizlik işkencesinin sonlandırılması adaletin gereğidir” diyen Yoleri, “Abduselam Şahin’in akıbetinin açıklanması ve faillerinin yargılanması talebimizin karşılanması hukukun gereğidir. Artık yeter! Gözaltında kayıp davalarında adli makamları ve AİHM’i hukukun üstünlüğüne bağlı kalmaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)
HDP, bir yıl önce yapılan ev baskınlarıyla gözaltına alınıp tutuklanan eş genel başkanları ve milletvekilleri için açıklama yaptı. Açıklamada demokrasi ve hukuk mücadelesine devam edileceği belirtildi.
Haberin Videosu
Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekillerine yönelik 4 Kasım 2016’da düzenlenen operasyonunun birinci yılında HDP İstanbul İl Örgütü, Galatasaray Meydanı’nda açıklama yaptı. Açıklamaya TBMM Başkanvekili Pervin Buldan, HDP milletvekili Hüda Kaya, HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Besime Konca, HDP İstanbul il ve ilçe yöneticileri ile çok sayıda sivil toplum kuruluşunun destek verdi.
“ON BİN GÖZALTI, 3 BİNİ AŞKIN TUTUKLAMA”
Açıklamayı yapan HDP İstanbul İl Yöneticisi Hevin Kınay, HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte 11 milletvekilinin gece operasyonu ile gözaltına alınıp tutuklanmasının Türkiye siyasi tarihine “4 Kasım darbesi” olarak geçtiğini söyledi.
Temmuz 2015’ten bu yana yapılan operasyonlarda çoğunluğu HDP ve bileşeni partilerin yönetici ve üyeleri olmak üzere 10 binden fazla kişinin gözaltına alındığını, 3 bini aşkın kişinin de tutuklandığını belirten Kınay, HDP’li milletvekilleri hakkında da çok sayıda fezleke düzenlenip TBMM Başkanlığı’na gönderildiğini söyledi.
MÜCADELE VURGUSU
Hukuksuzlukları asla kabul etmeyeceklerini vurgulayan Kınay, “Çok değil yakın bir zaman sonra bütün sonuçları ile daha iyi anlaşılacak olan bu hukuksuzluklara karşı demokrasi ve hukuk mücadelemize devam edeceğiz. Bizler, Türkiye halklarını on yıllar sürecek bir cendereye sıkıştırmak, ‘tek adam yönetimi’ne mahkum etmek isteyenlere karşı dün olduğu gibi bugün de en güçlü duruşu ortaya koyacağız. Demokratik siyasetin tasfiyesine yönelik bu hamleleri boşa çıkaracak örgütsel ve siyasal mücadelemizi sürdüreceğiz. Faşizmi kurumsallaştırmaya çalışan iktidar karşısında en geniş demokrasi mücadelesinin verilmesi için elimizden geleni yapacağız” şeklinde konuştu.
“HUKUKSUZLUĞA SON VERİN”
Kınay’ın ardından konuşan TBMM Başkanvekili ve HDP İstanbul Milletvekili Pervin Buldan ise 4 Kasım operasyonunun hukuki değil, siyasi bir karar olduğunu dile getirerek, “Yapılan açık bir rehin almadır. Türkiye’de 6 milyonun oy verdiği bir partinin 9 milletvekili şu anda bile rehin tutuluyor” dedi. Hukuksuzlukların bir an önce son bulması gerektiğini kaydeden Buldan, tutuklu seçilmişlerin derhal serbest bırakılması çağrısı yaptı. Hükümete seslenen Buldan, “Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyorsanız bu hukuksuzluklara derhal son verin. Kendi iktidarınızı ayakta tutmak adına bizim siyasetçilerimizi rehin tutamazsınız. Bu ülkeyi bu duruma getirenler iyi bilmeliler ki Türkiye’de barışın, demokrasinin panzehri içeride tutulan milletvekillerimizdir. Çok geç değil. Bu ülkenin toplumsal barışa ihtiyacı var. Bunun için de yürüttüğünüz hukuksuzluklara bir an önce son verin” diye konuştu.
‘O GEMİ LİMANA VARACAK’
Tutuklu seçilmişleri selamlayan Buldan, “Eş genel Başkanlarımız Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’a söz veriyoruz: Mutlaka kazanacağız. Sayın Demirtaş’ın dediği gibi, o gemi limana varacak. Biz o gemiyi o limana ulaştıracağız” dedi. (HABER MERKEZİ)
İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu bu hafta 78 yaşındaki akciğer, yüksek tansiyon, kalp ve kadın hastalıkları olan Sise Bingöl’ün durumuna dikkat çekti. Açıklamada, ağır tecrit koşulları altında işkenceye tabi tutula Sise Nine’nin bir an önce serbest bırakılması talep edildi.
Haberin Videosu
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, hasta tutukluların durumuna dikkat çekmek amacıyla her hafta yaptıkları “F Oturumu”nun 293’üncüsü için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Eylemde, “Tedavi haktır engellenemez”, “Tecrit öldürür dayanışma yaşatır” pankartları açılarak, hasta tutukluların fotoğrafları taşındı. Sık sık, “OHAL işkencesine son”, “Hasta mahpuslar serbest bırakılsın” ve Sise Bingöl serbest bırakılsın” sloganları atıldı.
Bu hafta 78 yaşındaki akciğer, yüksek tansiyon, kalp ve kadın hastalıkları olan Sise Bingöl’ün durumuna dikkat çekti.
“HAK İHLALLERİ OHAL’DEN SONRA ARTTI”
İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu Üyesi Muharrem Kurşun, yaptığı konuşmalarda tutukluların sevk durumuna dikkat çekti. Tutukluların hastaneye götürülmemesine ilişkin de konuşan Kurşun, ölseniz de sizi hastaneye götürmeyiz’ deniliyor. Bu şekilde tedavi hakları engelleniyor. Hasta tutsakların sesi olmalıyız. Sesimizi yükseltmeliyiz” dedi.
Bu haftaki açıklamayı İnsan Hakları Savunucusu İbrahim Demirel okudu. OHAL’den sonra cezaevlerinde hak ihlallerinin artış gösterdiğini kaydeden Demirel, “Hak ihlalleri’ ifadesini kullanıyoruz ama bu ifade yaşananlar karşısında masum niteliğinde görünüyor. Çünkü yapılan saldırıları gerçekte ifade edebilecek bir sözcük var. İşkence! Buna dair örnekler de çok” dedi.
“YAŞAM HAKKI GASP EDİLİYOR”
Her gün sevklerin yaşandığını dile geren Demirel, “Tek tip elbise saldırısı henüz yaşama geçilmedi ama tek kişilik ring araçları yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Politik mahpuslar tek kişilik ring araçları ile hastane ve mahkemeye götürülüyor. Tecridi daha da derinleştirdiği için politik mahpuslar bu araçlarla hastane ve mahkemeye gitmek istiyorlar” diye belirti. Tekirdağ Cezaevinde kalan Menderes Leyla’nın 15 günlük fiziki tedavisinin 8’inci gününde kafes tipi ring aracı ile götürülmek istendiğini belirten Demirel, “Daha önce gittiği araç ile gitmek istediği için tedavisi tamamlanmadan ‘kendi rızası ile tedaviye son verildi’ yazısı ile konu kapatılmıştır. Özcesi mahpusların savunma, tedavi olma ve hatta yaşama hakları gasp ediliyor” dedi.
BİR HAFTA BOYUNCA AİLEYE HABER VERİLMEDİ
Bingöl’ün kızı Haspike Kaymaz’ın belirttiğine göre 2016 yılında Muş’un Varto ilçesine bağlı Badan köyünde evinde gözaltına alınarak tutuklandığını dile getiren Demirel, “Örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek suçlaması ile dava açılan Sise Bingöl 2 buçuk ay sonra çıkarıldığı ilk mahkemede sağlık sorunları gerekçesi ile tahliye oldu. Mahkemenin verdiği 4 yıl 2 ay hapis cezası Erzurum İstinaf Mahkemesi tarafından onaylanmasının ardından yeniden tutuklanarak önce Muş E Tipi Kapalı Hapishanesi’ne götürüldü. Kısa süre sonra ise açıldığı günden itibaren işkenceyle anılan Tarsus Kadın Hapishanesi’ne sürgün edildi” dedi. Bingöl’ün tutuklandıktan kısa bir süre sonra kalp krizi geçirdiğini ve sağlık durumunun kötüye gittiğini dile getiren Demirel, Tarsus’a gittikten sonra bir hafta boyunca ailesine haber verilmediğini belirtti. Demirel, “Yakınlarının araması sonucu Sise Bingöl, yakınlarına ring aracı ile 3 gün kaldığını ve ayaklarının şiştiğini ve rahatsızlandığını söyledi” diye kaydetti.
SİSE NİNE’NİN SERBEST BIRAKILMASI TALEP EDİLDİ
Bingöl’ün ailesinden uzak bir yerde olmasının sağlık sorunları noktasındaki ihtiyaçlarının karşılanmasında zorluk çekildiğini kaydeden Demirel, bunun aileye de ayrıca bir işkence yöntemi olduğunu söyledi. Demirel, “Sisê Bingöl dışarıdayken akciğer, yüksek tansiyon, kalp ve kadın hastalıkları nedeni ile kontrol altında tutuluyordu. Şimdi ise ağır tecrit koşulları altında işkenceye tabi tutulmaktadır” dedi. Demirel 78 yaşındaki Bingöl’ün bir an önce serbest bırakılmasını istedi. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Cumartesi Anneleri eyleminin 658. haftasında Dargeçit Jitem davasında hukukun işletilmesi ve sorumluların cezalandırılması talep edildi.
Haberin Videosu
https://youtu.be/ljeh3x7VteY
Cumartesi Anneleri 658. haftasına giren eylemlerinde, 1995 yılında Mardin Dargeçit’te kaybedilenleri anarak katillerin cezalandırılmasını istedi. Galatasaray Meydanı’ndaki eylemde ilk olarak kayıp yakınlarının avukatı, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu konuştu. “Ölüm kuyularından Cizre’deki ölüm bodrumlarına geldiğimiz günlerdeyiz” diyen Tanrıkulu, gözaltında kayıp davalarının dosyalarının başka illere gönderildiğini ve katillerin beraatle ödüllendirildiğini söyledi.
“ZULÜM AYNI”
1995 yılında gözaltına kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız, oğlunun kayıplardan düşürülerek “gaiplik” kararı verilmesine tepki gösterdi. “Adaletiniz olmadığını zaten biliyoruz” diyen Yıldız “Hükümetler değişti ama zulümler, adaletsizlikler bizim için değişmedi” dedi. Yıldız konuşmasını “Ben devletten davacıyım. Diğer aileler gibi gözüm açık gitmek istemiyorum” diyerek sonlandırdı.
Eylemde İnsan Hakları Derneği (İHD) Mardin Şubesi’nin, Dargeçit davasına ilişkin bilgiler verilen mektubu da okundu.
Mektubun ardından İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına basın açıklamasını Maside Ocak okudu.
Cumartesi İnsanlarından Maside Ocak, zorla kaybetmenin insanlığın tüm değerlerine saldıran bir suç olduğunu vurgulayarak, zorla kaybetmenin cezasızlık sisteminin varlığında gerçekleştiğini belirtti.
29 Ekim 1995 tarihinde Mardin/Dargeçit’te yaşanan olaya dikkat çeken Ocak olayı şöyle anlattı: 29 Ekim 1995 tarihinde Mardin/Dargeçit’te ağır silahlı askerler yaptıkları ev baskınlarında üçü çocuk, ikisi lise öğrencisi 7 kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınan 12 yaşındaki Davut Altunkaynak, 13 yaşındaki Seyhan Doğan, 16 yaşındaki Nedim Akyön, 19 yaşındaki Mehmet Emin Aslan, 20 yaşındaki Abdurrahman Olcay, 21 yaşındaki Abdurrahman Coşkun, 57 yaşındaki Süleyman Seyhan Dargeçit Jandarma Taburuna götürüldü. Aynı operasyon kapsamında gözaltına alınan Davut’un annesi Hayat Altunkaynak, Süleyman Seyhan’ın kızı Fehime ve Seyhan’ın 11 yaşındaki kardeşi Hazni, 3 gün boyunca ağır işkence gördükten sonra serbest bırakıldı. Serbest bırakılanlar gözaltında tutulan yakınlarının ağır işkence gördüklerini açıkladı.
“SORGU SONRASI SERBEST BIRAKILDILAR, DAĞA GİTMİŞLERDİR”
Gözaltında tutulanları arayan ailelerin yaptıkları tüm başvuruların sonuçsuz kaldığını söyleyen Ocak başvurulara “Sorgu sonrası serbest bırakıldılar, dağa gitmişler” cevabı verildiğini, ailelerin kayıplarını aramaktan vazgeçmeleri için tehdit edildiklerini, gözaltına alınarak işkence gördüklerini ve yapılan suç duyurularının soruşturulmadan takipsizlikle sonuçlandığını kaydetti.
“KAFASI OLMAYAN YAKILMIŞ BEDENİ KUYUDA BULUNDU”
6 Mart 1996 tarihinde Süleyman Seyhan’ın kafası olmayan yakılmış bedeninin bir kuyuda bulunduğunu belirten Ocak, Süleyman Seyhan’ın atıldığı kuyuyu gösteren uzman çavuş Bilal Batırır’ın da Dargeçit Jandarma Taburu’nda kaybedildiğini ifade etti.
“GÖZALTINDA ÖLDÜRÜLEREK KUYUYA GÖMÜLDÜĞÜ ORTAYA ÇIKTI”
İHD’nin 29 Mayıs 2009 tarihli başvurusu ve İHD Mardin Şubesi’nin çabaları sonucunda Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığının dosyayı yeniden açtığını ve soruşturma başlattığını söyleyen Ocak, “Savcılığın yürüttüğü soruşturma kapsamında Dargeçit kayıplarının gözaltında öldürülerek kuyulara gömüldüğü gerçeği ortaya çıktı. 2012 – 2013 ve 2015 tarihleri arasında yapılan kazılar sonucunda, gözaltına alınan kişilerin ağır işkence izleri taşıyan kemiklerine ulaşıldı” dedi.
“JİTEM DAVASIYLA BİRLEŞTİRİLDİ”
Mardin Jandarma Komutanı Hurşit İmren ve Dargeçit Jandarma Komutanı Mehmet Tire’nin de içinde olduğu 18 kişi hakkında, “birden fazla kişiyi taammüden öldürme” suçlamasıyla dava açıldığını kaydeden Ocak, dava dosyasının güvenlik gerekçesiyle Midyat’tan Adıyaman’a sevk edildiğini, 13 Mart 2017’de Adıyaman’da görülen yedinci duruşmada karar aşamasına gelen davanın Ankara’ya nakledilerek Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Kızıltepe JİTEM davasıyla birleştirildiğini ifade etti.
“DAVAYI ŞEHİRDEN ŞEHRE DOLAŞTIRDILAR”
“‘Davaya bakma yetkisi, suçun işlendiği yer mahkemesine aittir’ ilkesinin ihlaliyle başlayan Dargeçit JİTEM davasında ceza vermekten çekinen mahkeme heyeti çareyi davayı şehirden şehre dolaştırmakta buldu” diyen Ocak, “Dargeçit davasının uzaması ve davanın cezasızlıkla sonuçlanması riskini de beraberinde getiren bu birleştirme kararı mahkemenin insanlığa karşı işlenmiş bu ağır suçun faillerini hakkaniyete uygun bicimde cezalandıracak istek ve iradede olmadığı yönündeki kaygılarımızı güçlendirdi” şeklinde konuştu. (HABER MERKEZİ)
PİRHA – OHAL ile kapatılan TV10’un geri alınması eyleminin 56. Haftasında gazetecilerin tutuklanmasına ve basın yayın organlarını haksız, hukuksuz yere kapatılmasına değinen Büyükşahin, “Türkiye hukuksuzlukta ve antidemokratik uygulamalarda ilk sırada yer alıyor. Bir ülkede gazeteciler tutukluysa o ülkede ifade özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil. Her gün uyduruk gerekçelerle gazeteciler tutuklanıyor” dedi.
HABERİN VİDEOSU
56 haftadır Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen TV10 emekçileri “Alevilerin sesi TV10 susturulamaz” pankartını açtı. Eylemde sık sık “Özgür basın susturulamaz” “Alevilerin sesi susturulmaz” “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları atıldı. Eylemi bu hafta desteklemeye Munzur Çevre Derneği, Cumartesi İnsanları, Hasta Tutsak Yakınları ve TV10 izleyicileri geldi.
TV10 eyleminin 56. hafta konuşmasını TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin yaptı. Büyükşahin “56 haftadır buradayız. Hakkın ve hakikatin sesi, TV10’u sevenler, TV10 çalışanları, basın özgürlüğünden yana olanlar, OHAL’e karşı olanlar, bu ülkede hak, hukuk, adalet, vicdan, demokrasi ve özgürlük diyenler bugün burada” dedi.
“BU ÜLKEDE HER ŞEY GERİYE GİDİYOR”
31 Ekim’de Özgür Gündem ve Cumhuriyet Gazetesinin duruşması olduğunu hatırlatan Büyükşahin, Çok kısa önce burada haber takip eden ETHA Muhabiri Havva Cuştan ve ETHA Editörü İsminaz Temel’inde tutuklanmalarına tepki göstererek her şeyin bu ülkede geriye gittiğini söyledi.
Dünyada tutuklu gazetecilerin en fazla olduğu ülkeler arasında Türkiye yer aldığını belirten Büyükşahin, “Türkiye hukuksuzlukta ve antidemokratik uygulamalarda ilk sırada yer alıyor. Bir ülkede gazeteciler tutukluysa o ülkede ifade özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil. Her gün uyduruk gerekçelerle gazeteciler tutuklanıyor. İran’dan sonra en çok gazetecilerin tutuklu olduğu ülke Türkiye’dir” dedi.
“MİNAREYİ ÇALAN KILIFINI HAZIRLAR”
TMSF’de satışa sunulan basın yayın organlarına dikkat çeken Büyükşahin, “Ne bizim televizyonumuz hakkında, ne de TMSF’de şimdiye kadar satılan, peşkeş çekilen basın yayın kuruluşları hakkında hala hukukta, yargıda sonuçlanmış bir karardan söz etmek mümkün değil. Minareyi çalan kılıfını hazırlar. Tüm bu basın yayın organlarını kapatıp satanlar aslından bunun hazırlığını önceden yapmış” şeklinde konuştu.
Yaşanan hak ihlalleri kapatmalar ve tutuklamalara değinen Büyükşahin, “Bunlar olurken, bu ülkede demokrasi var diyordunuz. Bu ülkenin demokratik, özgür bir ülke olması için bütün yaşanan hak ihlallerinin giderilmesi gerekir” diye konuştu. Ezilen, haksızlığa uğrayan bütün kesimlere seslenen Büyükşahin, “Biz gücümüzü birleştiremezsek ve birlikte mücadele edemezsek sonuç alamayız. Onun için el ele vermemiz lazım. Bu ülkede herkes zulüm görüyor. Onun için el ele vererek bu ülkeyi kurtaralım” diye belirtti. (HABER MERKEZİ)