Etiket: HDP

  • Yusuf Bozkuş, Hakk’a yürüyüşünün 1. yıl dönümünde mezarı başında anıldı!

    Yusuf Bozkuş, Hakk’a yürüyüşünün 1. yıl dönümünde mezarı başında anıldı!

    PİRHA- Malatya HDP eski İl Eş Başkanı Yusuf Bozkuş, Hakk’a yüüyüşünün 1. yıl dönümünde mezarı başında anıldı.

    Malatya HDP önceki dönem İl Eş Başkanı Yusuf Bozkuş, Hakk’a yüüyüşünün birinci yıl dönümünde mezarı başında anıldı. Anma programı, Akçadağ’ın Ören Mahallesi’nde bulunan Ören Mezarlığı’nda gerçekleştirildi.

    Düzenlenen anmaya DEM Parti Milletvekili Cemal Fırat ile birlikte çok sayıda partili ve Bozkuş’un yakınları katıldı. Programda, Yusuf Bozkuş’un siyasi mücadelesi ve bıraktığı miras üzerine konuşmalar yapıldı; dualar edilerek mezarı başında anma gerçekleştirildi.

    Katılımcılar, Bozkuş’un demokrasi ve barış mücadelesine vurgu yaparak anmayı sonlandırdı.

    Mehmet YALMAN/MALATYA

     

  • Hüda Kaya hakkında tahliye kararı

    Hüda Kaya hakkında tahliye kararı

    PİRHA- HDP eski Milletvekili Hüda Kaya, avukatlarının itirazı üzerine tahliye edildi. 

    Hakkında kesinleşmiş hapis cezası nedeniyle bugün cezaevine giren Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Milletvekili Hüda Kaya, tahliye edildi. Hüda Kaya’nın avukatı Zilan Leventoğlu, yaptıkları itiraz üzerine tahliye kararının verildiğini duyurdu.

    (HABER MERKEZİ)

  • AİHM’in Demirtaş hakkında verdiği ‘ihlal’ kararı kesinleşti!

    AİHM’in Demirtaş hakkında verdiği ‘ihlal’ kararı kesinleşti!

    PİRHA- AİHM Paneli, Türkiye’nin HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkındaki ihlal kararına yaptığı itirazı reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    AİHM Paneli, Türkiye’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararı hakkında AİHM Büyük Daire’de yeniden ele alınması talebiyle geçen ay yaptığı itirazını reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    DEM PARTİ’DEN AÇIKLAMA: ARKADAŞLARIMIZ VAKİT GEÇİRİLMEDEN SERBEST BIRAKILMALIDIR

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), sanal medya hesabından konuya ilişkin olarak açıklama yaptı. Açıklama şu ifadelere yer verildi: “AİHM, Selahattin Demirtaş hakkında bir karar daha verdi. Bilindiği üzere AİHM, Demirtaş’ın Kobanî Davasındaki haksız tutukluluğuyla ilgili 8 Temmuz 2025 tarihli kararında, yargılamadaki tüm haksızlıkları açıkça ortaya koymuş ve Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi saiklerle devam ettirildiğini belirterek tahliye edilmesi gerektiğini yazmıştı. Ancak iktidar, AİHM’in bu kararına 8 Ekim’de itiraz etmişti. AİHM’in bugün yapılan görüşmesinde ise iktidarın bu itirazı ret edildi. Böylece Demirtaş hakkındaki karar kesinleşmiş oldu.

    Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere arkadaşlarımızla ilgili bugüne kadar verilmiş çok sayıda AİHM kararı da dikkate alınarak ve en son AİHM’in 8 Temmuz 2025 tarihli kesinleşen kararı gözetilerek arkadaşlarımız vakit geçirilmeden serbest bırakılmalıdır.”

     

  • Malatya’da iki çocuğun ölümüne neden olan traktör kazasında 3. duruşma görüldü-VİDEO

    Malatya’da iki çocuğun ölümüne neden olan traktör kazasında 3. duruşma görüldü-VİDEO

    PİRHA- Malatya’da 11 yaşındaki bir çocuğun kullandığı traktörün iki kardeşe çarpması sonucu açılan davanın üçüncü duruşmasında tutuklu sanık Basri Ayaz’ın tutukluluk halinin devamına karar verildi. Duruşma sonrası yapılan basın açıklamasında, çocuklara yönelik ihmallere karşı cezai ve eğitici önlemler alınması yönünde çağrı yapıldı.

    24 Temmuz’da Malatya’nın Akçadağ ilçesinde 11 yaşındaki çocuğun kullandığı traktörün 11 yaşındaki Zelal ve 7 yaşındaki Ada Yıldırım kardeşlere çarpması sonucu açılan davanın üçüncü duruşması yapıldı.

    Yıldırım kardeşlerin ölümüne neden olan traktörü süren 11 yaşındaki K.A ile polis olan babası Basri A. ve annesi Pınar A. hakkında “birden fazla kişinin ölümü ve yaralanmasına sebep verecek şekilde taksirle öldürme” suçundan açılan dava duruşması kimlik tespitiyle başladı.

    Duruşmaya, katledilen Zelal ve Ada Yıldırım kardeşlerin ailesi, akrabaları, Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski milletvekili Kemal Bülbül, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Meletî Şubesi ve çok sayıda yurttaş katıldı. Ayrıca tutuklu sanık Basri A. ve sanık avukatları duruşmada hazır edilirken, K.A. ve annesi Pınar A. duruşmaya katılmadı.

    Yıldırım ailesi avukatlarının savunmaları ardından sanık Basri. A.’nın avukatı, ailenin yüzde yüz kusurlu olduğu trafik bilirkişi raporuna itiraz etti.

    Mahkeme heyeti, Basri A.’nın tutukluluğunun devamına karar verirken, bilirkişi raporuna yapılan itirazı da reddetti. Heyet bir sonraki duruşmayı 18 Temmuz’a erteledi.

    Duruşma sonrası yapılan açıklamaya Yıldırım ailesinin yakınları, Eğitim Sen Malatya şube üyeleri, PSAKD Ören Şubesi ve çok sayıda yurttaş destek verdi.

    Yapılan açıklamada, “Henüz 11 yaşında bir çocuğun traktör kullanmasına göz yuman ebeveynler yüzünden bugün eğitim hayatına devam edebilecek 2 yavrumuz hayattan koparılmış, iki yavrumuz ise ağır şekilde yaralanmıştır. Son bilirkişi raporunun gerçeklikten uzak bir şekilde hazırlandığını üzülerek gördük ve bu rapora itiraz ettik. Oyun alanlarında olması gereken çocuklara traktör sürdürülmesi, ellerine ateşli silah verilmesi, atölyelerde ucuz iş gücü olarak çalıştırılmaları suç olarak görülmelidir. Bu gibi olayların bir daha yaşanmaması için bir dizi eğitici ve cezai tedbirler alınmalıdır” denildi.

    PİRHA/ MALATYA

  • Deniz Poyraz Mersin’de anıldı: Sözümüz, onurlu bir barışın tesisi- VİDEO

    Deniz Poyraz Mersin’de anıldı: Sözümüz, onurlu bir barışın tesisi- VİDEO

    PİRHA- HDP İzmir İl Örgütü binasına yönelik saldırıda katledilen Deniz Poyraz, ölümünün 4. yılında Mersin’de anıldı. Anmada, “Deniz Poyraz ve Türkiye halklarına sözümüz; bu topraklarda onurlu bir barışın tesis edilmesidir” mesajı verildi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına 17 Haziran 2021’de Onur Gencer isimli failin gerçekleştirdiği saldırıda katledilen Deniz Poyraz, ölümünün dördüncü yılında Mersin’de anıldı. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İl Örgütü tarafından parti binası önünde yapılan basın açıklamasına DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, Barış Anneleri, Mersin Emek ve Demokrasi Platformu ile çok sayıda yurttaş katıldı.

    “Deniz Poyraz ölümsüzdür” yazılı pankartın açıldığı açıklamada “Jin, jiyan, azadi”, “Deniz Poyraz ölümsüzdür” sloganları atıldı. Basın metnini DEM Parti İl Eş Başkanı Bedriye Kuş okudu.

    “TETİĞİ ÇEKEN EL YALNIZ DEĞİLDİ”

    Deniz Poyraz’ın katledilmesini Kürt kadın mücadelesine ve halkların birlikteliğine yönelik sistematik bir saldırı olarak niteleyen Bedriye Kuş, “Biz biliyoruz ki o tetiği çeken parmak bu düzende yalnız değildi. O el, yıllardır Kürt halkına, kadınlara, muhaliflere ve devrimcilere yöneltilen inkarın, asimilasyonun ve şiddetin uzantısıdır. Deniz’i hedef haline getiren, cezasızlığı teşvik eden, nefret dilini körükleyen, saldırganın sırtını sıvazlayarak büyüten bu rejimdir” dedi.

    Deniz Poyraz’ın katledilmesinin ardından yürütülen yargı sürecinin adaletsiz bir biçimde yürütüldüğünü dile getiren Bedriye Kuş; yalnızca katilin ceza almasının yeterli olmadığını, azmettiricilerin de yargılanması gerektiğinin altını çizdi.

    “POLİTİK BİR CİNAYET”

    Açıklamadan sonra konuşan DEM Parti Milletvekili Perihan Koca, Deniz Poyraz’ın politik bir cinayetle hayattan koparıldığını söyleyerek, “Bu kan ve katliam hukuku ancak halkların güçlü bir barış mücadelesiyle durdurulabilir. Demokratik bir cumhuriyetin inşasıyla yeni bir toplum taçlanabilir. O yüzden bugün Deniz Poyraz yoldaşımıza, Fehime anneye, Barış Anneleri’ne ve Türkiye halklarına sözümüz onurlu bir barışın tesis edilmesi olacaktır” ifadelerini kullandı.

    Açıklama, slogan ve zılgıtlar eşliğinde son buldu.

    PİRHA/ MERSİN

  • Piroğlu: Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenip nasıl yürütüleceğidir!-VİDEO

    Piroğlu: Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenip nasıl yürütüleceğidir!-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti MYK Üyesi Musa Piroğlu, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen süreci değerlendirdi. Piroğlu, “Asıl sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceğidir” diyerek Kürt halkının taleplerinin uluslararası görünürlüğe ulaştığını vurguladı. Musa Piroğlu, “Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır” diye de ekledi.

    1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste yaptığı konuşmada “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış olurken ülkemizde de bu barışı sağlamalıyız” cümlelerini sarf etti. Bahçeli’nin bu konuşması ardından ülke, yeni bir gündeme perde aralamış oldu.

    Cumhuriyet tarihinin en sağcı, en dinci hükümeti olarak ifade edilen AKP-MHP Hükümeti, Kürt sorununun çözümü adına nasıl bir adım atacak; detaylarını Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu üyesi Musa Piroğlu ile konuştuk.

    “DEVLET AKLI, SURİYE’DEKİ GELİŞMELERİ DOĞRU OKUDU”

    Aynı zamanda 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekilliği yapan Musa Piroğlu, “Devlet Bahçeli niye böyle bir çağrı yaptı? Bu çağrı neden Bahçeli tarafından yapıldı?” sorularını irdeleyerek değerlendirmesine şu sözlerle başladı:

    “Bahçeli aynı açıklamada iki tane önemli vurgu yaptı. Bir; ‘sınırının ötesinde çok ciddi gelişmeler oluyor’. İki; ‘Terörsüz Türkiye’de ekonomi canlanacak, maaşlara zam yapılacak’ dedi. Aslında iki vurgunun kendisi bu çağrının neden yapıldığını da göstergesiydi. Kişisel inancım şudur ki aslında Devlet Bahçeli’yi bu sürece itekleyen uluslararası gelişmelerin kendisi oldu. İçeride de bir dizi gelişme var ama savaş ortamının en aza indiği içeride, çatışma ortamının neredeyse uzun süredir hissedilmediği bir dönemde ve onların deyimiyle ‘örgütün bittiğini’ iddia ettikleri süreçte Bahçeli çıktı; hem de en uçtan, ‘Abdullah Öcalan çıksın gelsin bu açıklamayı yapsın’ dedi. Bahçeli’yi buna itekleyen şey aslında onun temsil ettiği devlet kliklerinden birinin, siyaset okumasıdır. Benim iddiam, bu süreçte Devlet Bahçeli ile Erdoğan arasında bir açı farkı oldu. Bu uzunca bir sürede Erdoğan’ın süreçte ayak diremesiyle de çok belirgin hale de geldi. Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği devlet aklı, Suriye’deki gelişmeleri doğru okudu. Ve şunun farkına vardılar ki Esad yıkılacak. Esad’ın yıkılması demek Aslında Suriye’de haritanın yeniden çizilmesiydi. Esad sonrası harita yeniden çiziliyordu ve Suriye’de bir seçenekleri vardı. Ya Kürt halkı ile beraber bu sürece hegemonik olarak dahil olacaklardı ya da topyekün kaybedeceklerdi.”

    “ÖNEMLİ BİR KAVŞAK!”

    DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Musa Piroğlu, sürecin “Demokratik toplum” vurgusuyla ele alınması gerektiğini söyledi. “Kürt halkı özgürleşmeden Türkiye’de demokrasinin gelme şansı yok” diyen Piroğlu, şöyle devam etti:

    “Türkiye’de demokratikleşme mücadelesi ve demokratikleşme sağlanmadan Kürt halkının özgürleşme şansı da söz konusu değil. Bu ikisi iç içe geçmiş, birbirini diyalektik olarak besleyen bir olgudan ibarettir. Bu noktada PKK’nin silah bırakma çağrısı, hamlesi ve bunun üstünden devletle yürütülen görüşmeler eğer bir demokratik barışla sonuçlandığı andan itibaren kaçılmaz olarak Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerin de son bulması anlamına geliyor. Önemli bir kavşaktan geçiyor ülke. Bir yandan bir barış süreci işliyor. Tarihsel bir gelişme, 50 yıllık bir çatışmanın sona ermesi bütün Ortadoğu’yu kapsayan bir olgudan söz ediliyor. Sorun, bu barış sürecinin kim tarafından sahiplenileceği ve nasıl yürütüleceği. Kabul etmek gerek; masaya oturan herkesin kendi planları, ajandaları vardır ve bunu oraya dayatmaya çalışırlar. İki kanadın da ayrı ayrı ajandaları olsa bile ortaklaştıkları ajandalar var.”

    DOĞRU SÜREÇTE SİLAH BIRAKMA KARARI!

    Musa Piroğlu, PKK’nin kendini feshetme kararını da yorumladı. Kürt halkının çok ağır bedeller ödediğini vurgulayan Piroğlu “Ancak, dili dahi yasak olan bir halk, dilini konuşur hale geldi. Kimliği yok sayılan, ‘kart kurt’ denilen bir halk bir ulusal kimlik haline geldi bu mücadelenin sonunda” diye ekledi.

    Musa Piroğlu, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Bu mücadelenin sonunda örneğin Newroz olgusu bu ülke topraklarında boy verdi, bir bahar bayramından çıkıp bir siyasal duruşa evirildi. Bunların hepsi ağır mücadelelerin sonucunda kazanıldı ve Kürt özgürlük mücadelesi, Kürt halkının talepleri, uluslararası bir görünürlüğe ve uluslararası meşruiyete ulaştı. Örneğin Rojava, bu sürecin ürünü olarak şekillendi. Kürt hareketini sadece Kandil ile sınırlayan, onun etki alanını, Kürt halkının varoluş koşullarını sadece Kandil’de gören ve bu yüzden de ne kazanıldığı tartışmasını yürütenler bir bütün Kürt coğrafyasına bakmadan bunu sağlayamazlar. Örneğin uzun süredir dile getirilen Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanma imkanları ortaya çıktı. O yüzden 47 yıllık mücadele aslında çok büyük kazanımlarla geldiği yere ulaştı ve belki de finali dediğimiz o silah bırakma işini aslında bu kazanımların üstüne inşa etti. Sadece ‘Türkiye yakasında ne kazandılar, ne aldılar devletten’ sorusu üstünden bir tartışma yürütüldüğünde bunun boyutları tam görülemiyor. Dediğim gibi süreci başlatan sadece Türkiye’deki gelişmeler değil de süreci başlatan, belki de esas olarak Rojava’daki gelişmelerdi. Bazen tarihsel alanı unutup anı tartışmaya kalkıyoruz. O anı yaratan tarihsel dokuyu görmezden geldiğimizde hiçbir şeyi de görmez hale geliyoruz. O yüzden bence kazanımlar çok büyük. Tarihini tam çıkaramıyorum ama yine bir ateşkes dönemiydi; yapılan açıklama şuydu: ‘Biz yapacağımızı şimdiye kadar yaptık. Sıra artık demokrasi güçlerinde. Biraz da artık onlar bu işi üstlenmeli. Silahın geldiği yer burası’ denildi. Bugün geldiği yer de biraz bununla tarif etmek zorundayız.”

    “DEMOKRASİNİN OLMADIĞI YERDE BARIŞIN ŞANSI YOK”

    Kürt sorununun çözümünün Türkiye’de başka sorunların çözümüne de eşik olacağını ifade eden Musa Piroğlu, şunları söyledi:

    “Tam da aslında mihenk taşı buradan geçiyor. Barış, Kürtlerin sorunu değil. Barış, sadece Kürt halkının talebi değil. Barış, birebir Türkiye’deki demokrasi güçlerinin, emek güçlerinin de sorunu. Bunun birkaç tane başlığı var. Birinci başlık, ekonomik alan. Milyar dolarlar harcanıyor savaşa. Savaş, sadece bir para ve insan öğütme makinesi olmaktan da çıkmış durumda. Aynı zamanda her çeşit toplumsal kirliliğin kaynağı haline gelmiş durumda. Savaş aynı zamanda batıdaki siyasal baskının da temel aracı hâline gelmiş durumda. Örneğin, Selçuk Kozağaçlı’dan, Can Atalay’a kadar bir sürü insan, terör suçlamasıyla çok rahat tutuklanabiliyor. İşte üniversite öğrencilerine saldırılar buradan kaynaklanıyor. Kayyum sadece Kürt şehirlerindeki belediyelerin sorunu olmaktan çıktı. CHP de bugün onun kavgasını veriyor. CHP’ye de kayyum atanacak deniyor. Bir kayyum devleti haline geldi bu devlet ve bunların hepsi aslında önce Kürt halkına yönelik saldırılar ve bu saldırıların toplumun bütünündeki sessizlikten beslenmesiyle yürüdü ve adım adım buraya geldi. Bu noktada Kürt halkı ile yürütülen barış görüşmesi demokratikleşmeden bağımsız bir şey değil. Zira demokrasinin olmadığı yerde barışın yeşerme şansı yok. Ve aslında bence bunun en farkında olan kişilerden biri de Erdoğan. Yani kafasındaki otoriter rejimi devam ettirmesi sıkıntıya giriyor. Bu yüzden sürekli ayak diretmeye çalışıyor ve belki de hala tedirgin olduğumuz yer bu süreçte Erdoğan’ın bu durumu. Barışın olmadığı bir coğrafyada da demokrasinin inşa edilme şansı kesinlikle yoktur.

    “BUNDAN SONRA SORUNUN NASIL ÇÖZÜLECEĞİNİ KONUŞACAĞIZ”

    Musa Piroğlu, “Bundan sonrasında ne olacak?” sorusunu da cevapladı. Piroğlu ayrıca, devlet tarafından öncelikle yapılması gerekenleri ise şu şekilde sıraladı:

    “Öncelikle hapishanelerle ilgili taleplerimiz var. Bunların başında da siyasi tutuklular ama özellikle de hasta tutukluların derhal serbest bırakılması yatıyor. Bu siyasi tutsakların içinde eş başkanlarımız, üyelerimiz, belediye eş başkanlarımız var. Ama aynı zamanda bunların içinde Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, onlarca gazeteci de var. Bu uygulamaların sona ermesi, infaz ceza yasasında gerekli değişimlerin yapılması gibi bir temel talebimiz var.

    İkinci ve bundan da önce gelen talep, İmralı tecridinin sonlandırılması ve Sayın Öcalan’ın bu süreçte nasıl ki silah bırakma sürecini yönetip, yönlendirdiyse şimdi demokratikleşme sürecinde de toplumla doğrudan temasının sağlanması ya da toplumsal dokuya önderlik eden kişilerle doğrudan temasının sağlanması gibi bir talebimiz var.

    Bugünlerde Kürt Dil bayramı kutlanıyor. Tabii ironik bir durum da var. Kürtçe şarkı söylediği için tutsak olan sanatçıların olduğu bir coğrafyada Kürt dil bayramı kutlanıyor ve barış sürecinden geçiyoruz aynı zamanda güya! O yüzden bunların aşılması gerekiyor. Kürt halkının temel taleplerinin ve özellikle de belediyelerine kayyum atanmasına yol açan o irade gaspının sonlanacağı bir dönemin inşa edilmesi ve aslında bir bütün olarak gerçekten Kürt sorununun çözüleceği bir dönemin başlamasını istiyoruz. Bunların kendisi Kürt sorununun çözülmesi anlamına gelmiyor. Sadece Kürt sorununun tartışılacağı sağlıklı bir zeminin oluşması anlamına gelecek. Bundan sonra Kürt sorununun nasıl çözüleceğini konuşacağız. Çünkü Kürt sorunu sadece dil sorunu değil, sadece ceza yasası sorunu değil. Kürt sorunu bir ulusal sorun ve bütün bu baskı, Kürtler ulusal kimliklerine sahip oldukları için yürütüldü. Ve bunun sonlandırılacağı bir dönemin inşası gerekiyor ve burada da partimiz ısrarla TBMM’nin bu konuda görev almasını, bu sürecin meclis tarafından yönetilmesini istiyor.”

    BİZİM İÇİN BARIŞ DEMOKRATİKLEŞMEDEN BAĞIMSIZ DEĞİL”

    Musa Piroğlu, sürecin olgunlaşması adına yurttaşlara çağrı yaparak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Barış, bu ülkede sadece insanların katledilmesinin sonlanması anlamına gelmiyor. Barış, bu coğrafyada gerçekten eşit, adil bir toplumun kurulması imkanlarının ortaya çıktığı, demokrasi mücadelesinin yükseldiği bir dönemin başlaması anlamına geliyor. Savaşa akıtılan kaynakların içeride halkın ihtiyaçlarına yönelik akıtılması anlamına geliyor barış. Barış, cezaevlerinde fikrini söylediği için insanların hapis yatmaması anlamına geliyor. Barış, hakkını arayan ya da tepkisini gösteren üniversite öğrencilerinin darp edilip tutuklanmaması anlamına geliyor. Barış, iki halkın arasındaki husumetin artık son bulduğu, birbirine kardeş olduğu bir dönem haline geliyor.

    Demokratik kamuoyunun bir kısmında ‘Kürt halkıyla AKP barışacak ve Erdoğan’ın otoriterliği yürüyecek’ şeklinde bir yorum var. Herkes 7 Haziran 2015’i hatırlamak zorunda. O dönem de bir çözüm süreci yönettik ama o günden bugüne AKP ile yan yana yürümedik. Biz demokratikleşmeden yana yürüdük. Şimdi hem uluslararası açıdan, hem içerideki dengeler açısından, hem de ekonomik açıdan başka bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu ülke belki de tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini ve en büyük adaletsizlik dönemini yaşıyor. Barış mücadelesi aslında bu yüzden bunların da aşılabilecek koşulları yaratmadır. Görev bu yüzden büyük oranda bize düşüyor. Erdoğan’ın iki dudağına bakıp, yasaların onlar tarafından çıkarılmasını, tutsakların serbest bırakılmasını, onların adalet sistemi içinden beklersek buradan bir şey kazanma şansımız yok. Ama biz sürece sahip çıkabilirsek bunun arkasından çıkarız. Biz bütün gövdemizle ve inancımızla bu sürecin arkasındayız ve bizim için barış demokratikleşmeden bağımsız değil. O yüzden zaten ‘demokratik toplum’ söylemini ısrarla söylüyoruz ve barışı da bunun için kurmaya çalışıyoruz. Herkesi destek vermeye çağırıyoruz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Almanya’da Sırrı Süreyya Önder için anma yapıldı-VİDEO

    Almanya’da Sırrı Süreyya Önder için anma yapıldı-VİDEO

    PİRHA-Kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede Hakk’a yürüyen TBMM Başkanvekili, DEM Parti İstanbul Milletvekili ve İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder için Almanya’nın Bergisch Gladbach kenti, Saal 2000 Salonu’nda anma düzenlendi.

    Anma programına, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Almanya Eş Sözcüsü Leyla İmret, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HDP) Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Kongreya Netewiya Kürdistan (KNK) Eş Başkanı Ahmet Karamus, Kürt siyasetçi Hatip Dicle, İdris Baluken, KCDK-E Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt ve Süleyman Demirtaş katıldı.

    Sırrı Süreyya Önder için yapılan anma programında ilk olarak sinevizyon gösterimi yapıldı, ardından PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın cezaevinden göndermiş olduğu mesajlar okundu. Programın sonlarında ise Sırrı Süreyya Önder için dengbej dinletisi ve Sırrı Süreyya Önder’in anılarını paylaşmak amacıyla serbest kürsü kuruldu.

    ‘HAKLARIN GERÇEK BİR EVLADIYDI’

    Eski Kürt Siyasetçilerinden Hatip Dicle, konuşmasının başında Sırrı Süreyya Önder’e olan saygısını ve minnettarlığını ifade ederek söz aldı. Dicle, “O Önder Apo’nun deyimiyle halkların gerçek bir evladıydı. Ortak vicdanı gür sesiydi ya da İlahiyatçı İhsan Eliaçık’ın söylediği gibi Allah onu sinema için yaratmıştı” diye ifade etti.

    “YERİNİ DOLDURMAK İMKANSIZ”

    Sırrı Süreyya Önder’in yerinin doldurulamayacağını söyleyen HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü, “Hatta yerini doldurmak imkansız” diyerek şu ifadeleri kaydetti:

    “Her bireyin tek, istisna, yalnızca kendisi olduğunu düşünürsek herkes gibi onun de yerinin doldurulamayacağı ama o yeri dolduramadığımız için uzunca bir dönem belki yoksul hissedeceğiz. Sırrı Süreyya Önder’in aramızdan ayrılması mücadele arkadaşları olan bizlerin değil pek çok toplum kesiminden, pek çok düşünce akımından pek çok meslek kesiminden insanı üzdü. Geleceği için kaygıya düşmesine neden oldu. Bundan şunu anlıyoruz Sırrı Süreyya istisnai bir kişilikti ama apaçık ki hep beraber oluşturduğumuz mücadelenin temsilcisi olduğu için, hep beraber örgütlediğimiz umudun yüksek sesi olduğu için o mücadelenin sonsuz çeşitliliği içerisinde o çeşitliliği kendi içerisinden temsil edebilen istisnai bireylerden birisi olduğu içindi bunca üzüntü, bunca yas…”

    “TÜRKİYE’DE HAKSIZLIĞA KARŞI ONURLU MÜCADELE VEREN AZ SAYIDA KİŞİLERDEN BİR TANESİ”

    (KNK) Eş Başkanı Ahmet Karamus ise Sırrı Süreyya Önder için şu sözleri sarf etti: “Sayın Süreyya Önder’in bir telefon konuşmasında şunu söylüyor. Bunu bilmiyorsun ben Türk, Kürt değilim, ama Kürt halkının onurlu mücadelesinde yerimi aldım. Bu bizim açımızdan Türkiye’de çok az sayıda demokrasiye, haksızlığa, sömürgeciliğe karşı onurlu bir mücadele veren çok az sayıda kişilerden bir tanesidir.

    SIRRI İLE ÖLÜMÜ AYNI YERDE ANMAK

    HDP Eski Milletvekillerinden İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder’in ölümünü hiçbir zaman aklına getirmediklerini, anmada bunun zorluğunu yaşadığını ifade etti. Baluken, Önder hakkında şu açıklamayı yaptı:

    “Gerçekten Sırrı ile ilgili böyle bir anma toplantısında konuşmak benim için son derece zor bir görev. Çok zahmetli bir durum. Çünkü Sırrı ölümle aynı paranteze yakışmayacak. Ölümle hayat arasındaki o çizgi düşünüldüğünde en kalın olarak tasavvur ettiğiniz ve o kalın çizginin hayat tarafında, yaşam tarafında olması gereken oraya yakışan bir yoldaşımızdı. Bireysel olarak kendi ölümümle ilgili defalarca tahayyülde olmuşumdur. Özellikle zindan sürecinde ağırlaştırılmış müebbet ve yüzlerce yıllık hapisle yargılandığımız o dönemlerde kendi halkımıza layık olarak görevimizi nasıl yapabilirim kaygısıyla çok düşünüyorduk. Bir gün o zindan duvarları arasından sağ çıkarsak halkımızın içerisinde başı dik alnı ak bir şekilde geri dönüşün çalışmalarını yürütmek zor değildi. Onları o değerleri orada içimize taşıyarak başaracağımızı biliyorduk. Velev ki bu önemli sınamada bu uzun yolculukta bir gün bu beton duvarlar arasından cenazemiz çıkarsa o cenazenin zindan kapılarından dimdik nasıl çıkabileceğine dair çokça düşündük. O nedenle kendi ölümümüzle ilgili süreçlere yabancı değiliz ama Sırrıyla ilgili, Sırrı’nın ölümü ile ilgili herhangi bir düşünceyi hiçbir zaman aklımıza getirmediğimiz için onunla ölümü aynı yerde anmayı belki de kendi yüreğimize anlatamadığımız için, ifade edemediğimiz için şimdi böylesi bir anmada konuşuyor olmanın güçlüğünü yaşıyorum.”

    PİRHA/ALMANYA

  • Leverkusen Alevi Kültür Dergahı’nda Dersim Soykırım’ı paneli yapıldı-VİDEO

    Leverkusen Alevi Kültür Dergahı’nda Dersim Soykırım’ı paneli yapıldı-VİDEO

    PİRHA- Almanya’nın Leverkusen şehrinde, Dersim Soykırım’na ilişkin panel düzenlendi. Panelde Anadolu’da tek bir kimlik yaratılmak istendiğine vurgu yapıldı.

    Leverkusen Alevi Kültür Dergahı’nda Dersim Soykırım’ı paneli yapıldı. Çerağ uyandırılması ve saygı duruşunun ardından katılımcılar HDP önceki dönem meclis üyesi Zarife Atik ve Dersim İnşa Kongresi üyesi Hüseyin Çatal konuştu.

    “SÜNNİ İSLAM DEVLETİ DERSİME DÜŞMANDIR”

    Hüseyin Çatal, Dersim’i anlatırken evreleri ayırmak gerektiğini söyleyerek şunları ekledi:

    “Yavuz Sultan Selim’den beri Müslüman, Sünni temsiliyeti Dersime düşmandır. Çaldıran Savaşı’na sefer yapılırken, Şah İsmail ile çatışmaya girilirken Dersimli’ler buna katılamazlar, ‘bu savaş sizin savaşınız’ derler. O gün, bu gündür Sünni İslam devleti, Osmanlı dahil, Türkiye Cumhuriyeti dahil Dersim’e düşmandır. Kürtler direnir, Kürtler Türk olmak istemez. Anadolu’da tek bir kimlik yaratılmak isteniyor.”

    “DERSİME İLİŞKİN İNTİKAMCI DUYGULARI VAR”

    Zarife Atik ise Dersimlilerin 1915’teki katliamda Ermeni’leri sakladığının altını çizerek, “Cumhuriyet’in ve Osmanlı’nın Dersimle bir derdi vardı. Sadece Cumhuriyet Döneminde değil, Osmanlı Döneminde de Dersime dair yazışmalar var. Osmanlı hep şunu söylüyor; “400 senedir giremedik oraya”. Bir intikamcı duyguları var. Osmanlı Balkanlar’a kadar gitmiş, Orta Doğu’ya gitmiş, Asya’ya kadar gitmiş, Hindistan’a dayanmış ama yanı başında Dersim’e girmemiştir” dedi.

    Panel sanatçı Yasin Boyraz’ın mey dinletisi ile sona erdi.

    PİRHA/ALMANYA

  • Selahattin Demirtaş’tan Öcalan’ın çağrısıyla ilgili yazı: Barışın yanında olalım

    Selahattin Demirtaş’tan Öcalan’ın çağrısıyla ilgili yazı: Barışın yanında olalım

    PİRHA- HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına dair, “Hepimiz barışın yanında olalım. Ben barışın yanındayım, başarana kadar” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tarihi çağrısına dair Gazete Duvar’a yazdı. “Barışın yanında olalım” başlıklı yazısında Demirtaş, “Savaş, silah, şiddet, terör, kan, gözyaşı, ölüm ve yıkım bitsin isteniyor kardeşlerim, hepsi bu kadar. Tabii gerekli tüm hukuki ve siyasi alt yapının TBMM zemininde oluşturulması kaydıyla” dedi.

    “KALICI BARIŞA ANCAK TOPLUMUN ÇOĞUNLUĞUNUN GÜVEN DUYACAĞI BİR SÜREÇLE ULAŞILABİLİR”

    Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yayımlanan yazısında şu ifadelere yer verdi:

    “Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan’ın merkezinde oldukları yeni arayış, Ramazan ayına girerken ilk meyvesini verdi. Her biri, temsil ettikleri kesimlerin en güçlü isimleri olan bu liderlere çok güvenen de var, güvenmeyip kaygı duyanlar da.

    Elbette her iki kesimin de haklı gerekçeleri var, bunu kimse inkar edemez. Zaten barışın zorluğu tam da bu noktadadır; kalıcı barışa ancak toplumun çoğunluğunun güven duyacağı, inanacağı ve yürekten destekleyeceği bir süreçle ulaşılabilir. Bir başka zorluk da ulusal, bölgesel ve küresel çıkar gruplarının savaşa endeksli her türlü kazanımını, konforunu ve çıkarını kaybetme telaşıyla yapılacak provokasyonlardır.

    “HERKESİN SORUNLARIN AŞILMASI İÇİN ELİNDEN GELEN GAYRETİ GÖSTERMESİ GEREKİR”

    Bu zorlukları aşmak kolay olmasa da imkansız değil. Öncelikle barışa inanan, barışı isteyen herkesin tüm iyi niyetiyle bu sorunların aşılması için elinden gelen gayreti göstermesi gerekir. Bu noktada, akla haklı bir soru gelebilir: ‘Tamam, elimizden geleni yapalım da ne olduğunu, ne yapılmak istendiğini bilmiyoruz ki.’ Ne yapılmak istendiğini, ben anlatmaya çalışayım.

    Savaş, silah, şiddet, terör, kan, gözyaşı, ölüm ve yıkım bitsin isteniyor kardeşlerim, hepsi bu kadar. BİTSİN İSTENİYOR! Tabii gerekli tüm hukuki ve siyasi alt yapının TBMM zemininde oluşturulması kaydıyla.

    ‘Bu benim için yeterli değil’ diyenlere şunları söyleyeyim:

    * Değerli kardeşim, silahı ellerinde tutanlar artık savaşı bitirmeye karar veriyorsa sen bunun tam olarak neyinden rahatsız oluyorsun?

    * Yola siyasi, sivil mücadeleyle devam edilecekse kendine güvenmiyor musun? PKK veya devletin silahına güvenerek siyaset yapıyorsan elbette savaşın bitmesinden tedirgin olursun. Fakat her savaşın bir sonu vardır, kendini buna hazırlayarak barışı desteklemen en ahlaki, en doğru olanıdır.

    * ‘Ben Kürt’üm, benim haklarım ne olacak?’ diyorsan önce kendine güveneceksin. Deneyimlerine, birikimlerine, örgütlü ve politik halkına güveneceksin. Siyasi mücadele yolunun bir teslimiyet, yenilgi, kayıp olmadığını anlayarak inanarak yola devam edeceksin.

    * ‘Ben Türk’üm, ‘teröre’ taviz verilirse ülkem, devletim bölünmez mi?’ diye korkuyorsan sen de önce kendine ve sonra da bin yıllık kardeşin Kürt’e güveneceksin. Devlet Kürt’ün de devleti olursa adil, eşit, özgür bir yaşam mücadelesini siyasetle, barışçıl yollarla sürdürecek olan Kürt’ün yanında olursan elinden tutarsan bırak bölünmeyi, hep birlikte büyüyeceğimize inanmalısın.

    * ‘Bu iş bu kadar basit mi, altında bir bit yeniği yok mu?’ diye tereddütlüysen sana da şunu söyleyeyim kardeşim: Bu iş bu kadar basittir. Ama bu ‘basit’ şeyi gerçekleştirebilmek çok ciddi bir çalışmayı, çabayı ve planlamayı gerektirir.

    Çözüm basittir ama ciddidir. Ciddidir çünkü burası Orta Doğu’dur, eller halen tetiktedir, halen kan akmaktadır. Ciddidir çünkü ölüm ciddidir ve ölümden daha ciddi tek bir şey varsa o da yaşamdır. Bu iki ciddi şeyden yaşamı egemen kılmaya çalışmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir.

    “BARIŞTAN, BARIŞMAKTAN KORKMA KARDEŞİM”

    Barıştan, barışmaktan korkma kardeşim. Türk, Kürt el ele vermekten, Türkiye’yi büyütmekten korkma. Bölgeyi barışa taşıyacak her adımı desteklemekten korkma. Korkma ki bu defa silahları susturup siyaseti konuşturabilelim. Siyasi mücadeleyle de yoksulluğu, işsizliği, açlığı, adaletsizliği ve eşitsizliği hep birlikte yenelim. Savaşa harcanan milyarlarca doların doğrudan halka harcanmasını sağlayalım. Barışın aynı zamanda ekmek, aş, iş olduğunu unutmayalım.
    Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan… Allah hepsine uzun ve sağlıklı ömür versin ama hayatlarının son dönemecinde Orta Doğu barışı, tarihi Kürt – Türk barışı için inisiyatif almış bu üç liderin başarılı olabilmeleri için ben elimden gelenin fazlasını yapacağım.
    ‘Peki ya seçim?’ diyorsan o da senin işin, senin kararın, senin iradendir canım kardeşim. Sen halksın, son kararı sen verirsin. Kimse bugün senden Erdoğan’a, Bahçeli’ye veya DEM Parti’ye ya da CHP’ye oy vermeni istemiyor, barış ağacına bir damla suyu da senin vermen isteniyor.

    “ TÜRK-KÜRT BİRBİRİMİZE SARILALIM, SONRASI SİYASETÇİLERİN İŞİDİR”

    Ben, Gabar’da nöbetteki asker kardeşimin de Kandil’deki öz kardeşimin de ölmesini istemiyorum. İkisi de birbirine kurşun atmayı bıraksınlar. Önce bin yılın hatırıyla doya doya Türk, Kürt birbirimize sarılalım, sonrası siyasi mücadelenin, siyasetçilerin işidir, bizim işimizdir.
    Bu Ramazan ayı artık kalıcı barış, kardeşlik ve huzur getirsin. Bunun için hepimiz barışın yanında olalım.
    Ben barışın yanındayım, başarana kadar.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • SYKP’den gözaltı operasyonlarına tepki: İşte bu birleşik mücadeleden korkuyorlar!-VİDEO

    SYKP’den gözaltı operasyonlarına tepki: İşte bu birleşik mücadeleden korkuyorlar!-VİDEO

    PİRHA – Sosyalist Yeniden Kurtuluş Partisi’nden (SYKP) İstanbul merkezli yapılan gözaltı operasyonuna tepki geldi. SYKP Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz, yaptığı açıklamada “İktidar, HDK’yi var eden güçlerle hesaplaşmak ve ‘ortak yaşam için ortak mücadele’ çağrısı yapanları cezalandırmak istemektedir” diye konuştu.

    İstanbul merkezli 10 ilde gerçekleşen ev baskınlarıyla gazeteciler Ercüment Akdeniz ile Yıldız Tar, sanatçı Pınar Aydınlar, DBP, DEM Parti, Devrimci Parti, EMEP, ESP, HDK, SYKP, Yeşil Sol Parti üyesi çok sayıda kişi gözaltına alındı.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklamada, Halkların Demokratik Kongresi’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 60 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği, İstanbul merkezli operasyonda 10 ilde en az 52 kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Dosyada gizlilik kararı bulunurken, gözaltındakilerin avukatlarıyla görüşmesinin de 24 saat boyunca kısıtlandığı bilgisi verildi.

    “İKTİDARLARINI KAYBETMEKTEN KORKUYORLAR”

    Sol sosyalist partiler ile gazeteci ve sanatçıların da gözaltına alınmasına ilişkin SYKP Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz, açıklama yaptı. Parti Genel Merkezinde yapılan basın açıklamasında Titiz, ‘Ortak yaşam için ortak mücadele’ çağrısı yapanları cezalandırmak istemekteler” diyerek şu sözlere yer verdi:

    “AKP-MHP faşist bloğu, bu sabah toplumsal muhalefete yönelik saldırılarının yeni bir halkasını gerçekleştirerek aralarında yoldaşlarımızın da bulunduğu onlarca demokratik yaşam savunucusunu gözaltına aldı. Bu saldırılar faşist iktidar bloğunun toplum nezdinde hiçbir meşruiyetinin kalmadığının açık bir göstergesidir. İktidarın, topluma baskı, yoksulluk ve çatışma dışında vaat edeceği hiçbir şey kalmamıştır. İşçiler, emekçiler, farklı inanç ve kimlikler, kadınlar, LGBTİ+’lar ve gençler, bu karanlık iklime karşı itirazlarını yükseltiyor. Türkiye’nin dört bir yanında fabrikalarda ve sokaklarda AKP-MHP faşizminin boyunduruğuna karşı duruyorlar. Bugün emekçilerin özgürleşmesi, demokratik bir toplumun inşası ve eşitlik mücadelesi için toplumun farklı kesimlerinden yükselen sesler ortak bir mücadele anlayışında birleşmektedir. İşte bu birleşik mücadele, faşist bloğun korkularını büyütmektedir. Evet, iktidarlarını kaybetmekten korkuyorlar. Çünkü atadıkları kayyumlar ile halkın iradesini gasp etmekte, hukuku ayaklar altına almaktadırlar. Korkuyorlar, çünkü bugüne kadar emekçi hakların yaşamlarından çalarak ayakta kaldılar. Ve evet korkuyorlar, çünkü eşitsizlik ve geleceksizlik kıskacında sıkışan kesimler yaşamlarını geri istiyor.

    Tüm bu mücadeleleri ortak bir çatı altında yürütmek için 2011 yılında Türkiye’de sosyalistler, demokratlar, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Araplar, kadınlar, gençler ve LGBTİ+’lar hep birlikte Halkların Demokratik Kongresi’ni kurdu. Bugünkü operasyon ve gözaltılar açıkça göstermektedir ki iktidar, HDK’yi var eden güçlerle hesaplaşmak ve ‘ortak yaşam için ortak mücadele’ çağrısı yapanları cezalandırmak istemektedir. Ortaya atılan suçlamalar düzmece ve mesnetsizdir. Bu AKP-MHP faşist bloğunun toplumsal mücadele güçlerine yönelik ilk komplosu değildir. Ancak geçmişteki komplo davalarında nasıl boyun eğmediysek bu kumpası da ortak mücadele ile boşa düşüreceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Sera Kadıgil: Devlet, kayyımlarla Kürtlerin seçme ve seçilme hakkı yok diyor- VİDEO

    Sera Kadıgil: Devlet, kayyımlarla Kürtlerin seçme ve seçilme hakkı yok diyor- VİDEO

    PİRHA- Akdeniz Belediyesi önünde yapılan kayyım protestosunda konuşan TİP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, kayyım atanmalarına tepki göstererek, “Kentte o kadar belediye varken kayyumlar neden Kürt halkının seçtiği belediyelere atanıyor? Devlet; ‘Kürtlerin seçme ve seçilme hakkı bu ülkede yok’ diyor” diye belirtti.

    Mersin’in Akdeniz Belediyesi’ne 14 Ocak’ta kayyım atanmasına karşı başlayan protestolar, polis ablukasında olan belediye binası önünde sürüyor. Nöbet eyleme HDP Eş Genel Başkanı Sultan Özcan, TİP Milletvekili Sera Kadıgil, DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, Barış Anneleri, Mersin Emek ve Demokrasi Platformu ile çok sayıda kişi katıldı. Kitle, sık sık “Direne direne kazanacağız”, “Baskılar bizi yıldıramaz” ve “Hırsız kayyum Akdeniz’den defol” sloganları atıldı.

    “BU ÜLKEDE DEM KAZANMASIN İSTİYORLAR”

    Eylemde konuşan TİP Milletvekili Sera Kadıgil, ablukaya alınan Akdeniz Belediyesi’ni işaret ederek buranın işgal edildiğini söyledi. İktidarın, Kürtlerin seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırmaya çalıştığını belirten Kadıgil, “Devlet; ‘Kürtlerin seçme ve seçilme bu ülkede yok’ dedi. Burada bu kadar belediye var değil mi? Büyükşehir belediyesi var, ilçe belediyeleri var, neden ama yoğunluklar olarak sormak gerekir bu kayyumlar neden Kürt halkının yoğunlukta yaşadığı yerlere atanıyor. Sormak gerekir bunu açık açık” dedi.

    Esenyurt Belediyesi Başkanı Ahmet Özer’in Kürt olmasından ötürü tutuklandığını ifade eden Sera Kadıgil, “Bu ülkede Kürtlerin seçme ve seçilme hakkı yok bu ülkede. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan öyle istiyor” diye belirtti. Akdeniz Belediyesi kayyımın nasıl bir yüz ve vicdanla o koltukta oturduğunu soran Sera Kadıgil, “Akdeniz’de 200 bine yakın seçmen var. 200 bin insan, beğenirsin beğenmezsin. Birisi gitmiş DEM’e basmış oyunu, kimisi gitmiş AKP’ye basmış, kimisi gitmiş MHP’ye, kimisi gitmiş TİP’e basmış oyunu. Ne olmuş, DEM kazanmış. Peki sonuç, ‘hayır, yasak’. Bu ülkede DEM’in belediye kazanması yasak. Bu ülkede DEM’in siyaset yapması yasak. Bu ülkede DEM’in anadilini konuşması yasak. Bu ülkede istiyorlar ki; DEM de olmasın Kürtler de olmasın. Bu istiyorlar, bunu hayal ediyor, bunu umut ediyorlar. Resmen bir tek tipçinin peşindeler. Ve bizde tam olarak buna karşı durmak için dayanışma göstermek için bugün buradayız” şeklinde konuştu.

    “KADINLARIN İNADINDAN KORKUN”

    Ardından konuşan HDP Eş Genel Başkanı Sultan Özcan da, kadınların iktidarın bu uygulamalarına ve iktidara son vereceğini vurguladı. Sultan Özcan, iktidarın kayyımı bir rejim haline getirdiğini belirtip, iktidarın Kürt için hukuku askıya aldığına dikkat çekti. Özcan son olarak ortak mücadeleyi yükseltme çağrısında bulundu.

    PİRHA/ MERSİN

     

  • HDK Eş Sözcüsü Kenanoğlu: Alevi örgütlerini HDK’yi sahiplenmeye davet ediyorum

    HDK Eş Sözcüsü Kenanoğlu: Alevi örgütlerini HDK’yi sahiplenmeye davet ediyorum

    PİRHA – HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, yeni göreve gelmesinin ardından Alevi kurumlarına çağrı yaptı. Kenanoğlu, “Barışın, yeni anayasa tartışmalarının konuşulduğu bu süreçte doğrudan müdahale etmek, söz söylemek adına Alevi kurumlarının da HDK ile ilişkilenmesi önemli olacaktır. Alevi örgütlerini bu anlamıyla da HDK’yi sahiplenmeye davet ediyorum” dedi.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK), 13. Genel Kurulu tamamlandı. DEM Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş ile Ali Kenanoğlu, kongrenin yeni eş sözcüleri oldu.

    Ali Kenanoğlu, göreve gelmesinin ardından ilk röportajını PİRHA’ya verdi. Kenanoğlu, HDK’nin 2011 yılından kurulduğunu ve ilk örgütlenme sürecinde de oluşum içerisinde yer aldığını söyledi.

    “TOPLUMSAL TALEBİ ARTTIRMAMIZ GEREKİYOR”

    Ali Kenanoğlu, HDK’nin Alevi toplumu için ne anlam ifade ettiğine dikkat çekerek şunları söyledi:

    “HDK, 2011 yılında kuruldu ve ben HDK’nin ilk kuruluş sürecinde yer almış birisiyim. HDK’nin kuruluş sürecinde bir Alevi kurum başkanı; Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği başkanı olarak yer almıştım. Bunda da Alevi kurumlarının ortak kararı söz konusuydu. Taksim Makina Mühendisleri Odası’nda Alevi kurumlarıyla o zamanki kongreyi örgütleyen vekil arkadaşlarla ortak bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda Alevilerin çatı örgütleri diyebileceğimiz Hacıbektaş Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu gibi kurumlar vardı. Bu toplantıda Alevi örgütlülüğü, HDK’yi doğru bir örgütlenme, doğru bir mücadele yöntemi olarak kabul edip, benim de orada temsilci olarak yer almama karar verdiler. Ben de onun üzerine 2011’de Alevi kurumlarını temsilen HDK örgütlenmesinde yer aldım. Daha sonra HDK’nin genel meclisinde ve çeşitli kademelerinde de görev yaptım. Bunu neden söylediğimi şöyle açıklayayım; HDK’nin Aleviler açısından önemli bir mücadele örgütü olduğuna Alevi örgütleri 2011 yılında zaten karar verdiler. Tabi o günden günümüze Türkiye’de gelişen çeşitli siyasi koşullar nedeniyle bağlar koptu ya da HDK’nin kurmuş olduğu HDP ile ilişkiler geliştirildi ve HDK biraz da partinin öne çıkmasıyla birlikte sönümlendi. Fakat toplumsal alan örgütlenmesini önemseyen ve bu konudaki bir platform şeklinde de hareket eden kongre, esasında Alevi kurumlarının kendilerini çok rahat bulabilecekleri bir nokta. Yani biz, Türkiye’de Alevilerin sorunlarını Türkiye devletinin demokratik bir cumhuriyet olmayışından kaynaklı olduğunu ifade ediyoruz, tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi. Öyleyse Türkiye’nin demokratikleşmesi için, cumhuriyetin ikinci yüzyılında demokratik bir cumhuriyete evrilmesi için toplumsal mücadeleyi ve toplumsal talebi arttırmamız gerekiyor. Bu da bir platform; yani ortak bir zeminde aynı düşünen, aynı kaygıları gören kesimlerin, örgütlerin bir arada yer almasıyla mümkün olacaktır. Bunun zemini de çok rahatlıkla söylenebilir ki HDK’dir.”

    “ALEVİ KURUMLARININ HDK İLE İLİŞKİLENMESİ ÖNEMLİ”

    Ali Kenanoğlu, Alevi örgütlerine HDK’ye katılmaları konusunda çağrı da yaparak şöyle devam etti:

    “Alevi kurumlarının başlangıçta doğru bir şekilde kurumsal düzeyde HDK ile geliştirdikleri ilişkiyi günümüzde artık bu yeni süreçte hele hele barışın konuşulduğu hele hele yeni anayasa tartışmalarının yapılmaya çalışıldığı bir süreçte bu olaylara doğrudan müdahale etmek, söz söylemek adına Alevi kurumlarının da HDK ile ilişkilenmesi önemli olacaktır. Umarız ki benim bu göreve gelmemle birlikte Celal Fırat arkadaşın da yürütmede olması, genel mecliste diğer Alevi arkadaşların da aktif görev almasıyla birlikte bu ilişki daha kolay sağlanabilir düşüncesindeyim. Alevi örgütlerine bu anlamıyla da HDK’yi sahiplenmeye davet ediyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Ali Kenanoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürüttüğünü söyledi. Kenanoğlu, devlet kurumları içerisinde Diyanet’in zirve noktaya ulaştığını söyleyerek dünya genelindeki faaliyetlerine dikkat çekti. “AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti” diyen Kenanoğlu, “Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyanet’i bu amacıyla kullandı” dedi.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini 25. ve 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ile konuştuk.

    “MAKBUL VATANDAŞIN DİNİ KURUMUDUR”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ KENANOĞLU: Genel tanımı itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), dini açıdan kontrol altına almak için kuruldu. Diyanet’in kuruluş sürecinde Mustafa Kemal’in bir hikayesi anlatılır. İstanbul’da bir yerde otururlarken ezan okunmaya başlar. Mustafa Kemal’in yanındakiler, ‘Paşam bu hocaları ne yapacağız?’ diye sorar. Mustafa Kemal’in de ‘Merak etmeyin, onları da kontrol altına alacağız’ diye cevapladığı siyasi bir dedikodu olarak anlatılır. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanları kontrol altına almak, onları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin makbul vatandaşı tanımı içerisine uydurmak için oluşturulmuş bir kurum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin makbul vatandaşı mümkünse Müslüman ama diğer taraftan Müslümanlığın tasavvufuyla ilgilenmeyen bir Müslüman… Yani camiye gidecek, namazını kılacak, Ramazan’da orucunu tutacak ama mümkünse bunu kültürelmiş gibi yapıp çok içselleştirmeyecek ve tasavvuf boyutuyla ilgilenmeyecek, bunu bir kimlik olarak üzerinde tutacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslam’ın tasavvuf boyutu ile ilgilenenleri de sevmiyor. Dolayısıyla onları makbul bir vatandaş olarak görmüyor. O nedenle daima samimi Müslümanların bu rejimden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurmuş olduğu bu çakma laiklikten mağdur edildiğini hep konuşuyoruz.

    Diyanet, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşturmaya çalıştığı makbul vatandaşın dini kurumudur. İnsanları dini açıdan kontrol eden, onlara yön ve şekil veren ve sürekli politik hamleler içerisinde olan bir kurumdur. DİB, baktığınız zaman sadece dinle ilgilenmemiş, ülkenin siyasi atmosferine, süreçlere ilişkin rol almıştır.

    “ALEVİLERE YÖNELİK MİSYONERLİK FAALİYETİ YÜRÜTÜYOR”

    -Tarihsel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Bugün kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı konuşurken ‘Alevi Diyaneti’ tabirini kullanıyorum. İnsanlar ise ‘böyle bir şeyle kıyaslanamaz’ diyor. Bugün açısından kıyaslanamaz! DİB’in kuruluşu da böyledir. Diyanet de küçük bir başkanlık olarak kurulmuş ve o zamanlar çok az sayıda camiyi kontrol eden ve imam, müezzin gönderen, dar bir bütçesi olan noktadaymış. Tıpkı bugünkü Cemevi Başkanlığı gibi bir pozisyondaymış. Zamanla bu alana, insanların dini açıdan kontrol edilmesine daha çok ihtiyaç duyuluyor. Çünkü devlet, Sovyetler Birliği’nin kurulması süreçlerini de ele aldığın zaman bir taraftan komünizme karşı örgütlenirken diğer taraftan dini desteklemeye başlıyor. Ama dini desteklerken de işte tam da bu iki arada kalıyor. İslam dinini destekliyor ama tasavvufa; tarikat ve cemaatlere de katılsın istemiyor. O anlamıyla devletin, insanları dine sevk etme isteği bu kurumun da güçlenmesine vesile oluyor. Akabinde Diyanet’in bütçesi, etki alanı artıyor. Şu an sadece Türkiye’de de değil çok sayıda cami Diyanet eliyle kontrol altında. Özellikle Avrupa’da da Diyanet, misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Diyanet, Türkiye’de de Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürütüyor.

    Nedir bu misyonerlik faaliyeti? İslam’a göre tebliğcilik yani. Bunda devlet eliyle DİB, bizzat aktif rol oynuyor. Netice itibarıyla DİB eskiden bakanlığa bağlıydı şu anda geldiği nokta itibariyle bir tık daha kademe yükseltildi ve Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Şöyle düşünün 12 Eylül ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri bakanlıktan alınıp Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Şimdi ise DİB, bakanların da üzerinde Cumhurbaşkanlığına bağlı ve protokoldeki yeri de ona göre yükselmiş durumda. Yani AKP iktidarı ile birlikte gelinen noktada DİB, tarihinin en zirve noktasında bir politik konuma sahip.

    “DİYANET, AKP İLE BİRLİKTE ZİRVE YAPAN NOKTADA”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Kesinlikle. Önceden sadece ‘İslam dinine hizmet’ olarak tanımladıkları, camilerin bakım, onarım, temizlik ya da görevli atanması gibi basit işlerle ilgilenirken; hatta her caminin bir derneği vardır, bakım onarım işlerini o dernek yapar DİB ise sadece oraya müezzin gönderip, inanç işlerini yerine getirirdi. Şimdi gelinen noktada böyle değil. Tarihsel süreç içerisinde, iktidarlara göre değişen zaman dilimi içerisinde ve AKP ile birlikte zirve yapan noktada artık Milli Eğitim Bakanlığı’na da Savunma Bakanlığı’na da personel veren bir konuma geldi ve ona göre de bütçesi son derece yükseltildi.

    “TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ DEVLET KURUMUNA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP öncesinde de Diyanet son derece önemli bir kurumdu ve devletin dini kurumu olarak başvuru kaynağıydı. Bu durumu birçok olaydan, davadan da biliriz. Dini konuda bir mahkeme varsa bilirkişi heyetine başvurulmaz, doğrudan Diyanet’e sorulur ki bu durum Alevilikle ilgili de böyleydi. Cemevi davasını hatırlıyoruz, bilirkişi atanmadan Diyanet’e ‘bu konuda ne diyorsunuz?’ diye soruluyordu. Şimdi AKP, bütün kurumları kendi amacına göre dizayn ettiği gibi DİB’i de amacına uygun biçimde dizayn etti. AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti. İslam’da bir fetih ruhu vardır ya, işgal yoktur ama fetih vardır. Birilerinin topraklarına girip bütün kurumları ele geçirirsin ama bunun adı fetihtir, İslami bir kavramdır yani. AKP, yayılmacı politikasında gerek içeride gerekse dışarıda bu fetih kavramına ihtiyaç duyuyordu. Çünkü işgalin meşrulaşması lazım. İslam tarihi boyunca da işgaller böyle meşrulaştırılmıştır. Dolayısıyla AKP bu yayılmacı politikalarını Diyanet’i bu anlamıyla organize edip fetihçi rolü üstlenen noktada tuttu. Diyanet İşleri Başkanının, elinde kılıçla sahnelere, camide minberlere çıkması tesadüfen değil. Bu durum, iktidarın politik hattının onlara biçtiği misyonla ilgili bir şeydir. Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyaneti bu amacıyla kullandı.

    Diğer taraftan AKP iktidarı süresi boyunca bizler hep DİB’in bütçesini konuşuyoruz ya hani esasında bir de Diyanet Vakfı var ve bu hiç tartışılmaz. Bu vakfın başkanı da yine DİB başkanıdır. Dolayısıyla bütçesi de Diyanet’in bütçesidir. Diyanet Vakfı’nın bütçesi DİB’in bütçesinin kat kat üstündedir. Dünyanın birçok ülkesine Diyanet aracılığıyla din insanları gönderilmeye başlandı. Biliyorsunuz bir ara DİB, Almanya’daki Alevilere de dede göndermeye başlamıştı, tabii ters tepti bu ayrı bir konu ama DİB, yurt dışında da bu fetih anlayışını; oradaki fetih toprak kazanmak üzerine kurulu değil ama insan fethetme, insanları devşirme, misyonerlik faaliyeti yürütme üzerinden kurulu bir siyaset güttüler. Önceleri bu işleri Fethullah Cemaatine bırakmışlardı. Afrika ve özellikle de Türki cumhuriyetlerinde Fethullah Cemaati bu işi yürütüyordu. 15 Temmuz’dan sonra bu işe doğrudan Diyanet üzerinden yönelmeye başladılar. Dolayısıyla artık Diyanet çok başka bir şey oldu. Yani Diyanet, Türkiye’nin en önemli devlet kurumu haline dönüştü.”

    “DİYANETİN GİRMEDİĞİ ALAN KALMADI”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Şu an Diyanet’in bu fetihçi mantıkla yürüttüğü ‘Hizmet alanı’ o kadar çok genişledi ki buna bütçe dayanması mümkün değil. Özellikle yurt dışı faaliyetleri, oradaki birimleri; yurt dışı deyince aklımıza hep Almanya falan gelir ama buradaki durum Almanya’nın dışında. Afrika kıtası Türki cumhuriyetleri, Avrupa’nın her tarafı, Amerika kıtası da dahil olmak üzere dünyanın her tarafında faaliyet yürüten bir DİB var. Türkiye’de ise Diyanet’in girmediği alan kalmadı. Bu cümleden kastım şu; eskiden Sünni köylerde bile insanlar, aralarında para toplayıp imamı, müezzini istihdam ediyordu ama şimdi böyle bir şey yok.

    Örneğin DİB’in kaldırılması tartışılmaya başlandığı zaman birçok insan çekimser yerde duruyor. İnsanlar eleştirmeye var, güvenilir kabul etmiyor fakat bedava inanmaya alışmış bir toplumuz. Bu durumun altını çizmek lazım, bedava inanmak ve ibadet etmek… Diyaneti kabul eden toplumlar açısından bedavacılığı o alanda da seviyoruz! Dolayısıyla insanlar ‘Diyanet ortadan kalkarsa ben ne yapacağım?’ diyor. Diyanet’in yürüttüğü işlere o kadar çok alıştırılmışlar ki cenazesini dahi nasıl kaldıracağını artık bilmiyor. Oysa biz Aleviler, kendi pratiğimizden biliyoruz, hiç de öyle değil. Diyanet gibi bir kuruma ihtiyaç duymadan inançsal ritüeller yerine getirilebilir.

    Geçmiş yıllarda İstanbul Sarıyer’de çalışırken Zekeriyaköy Camisi’nin hocasıyla bir kahvede sohbet etmiştik. Bir ara devlet şöyle bir politika geliştirmişti; camilere elektrik, su faturaları gelmiyordu, sonra hükümet ‘artık fatura yazılacak ama parasını Diyanet ödeyecek’ demişti. O geçiş sürecinde camilere bir fatura gelmişti. O cami hocası ‘Faturayı ödemek için milletten para istiyorum ancak kimse vermiyor’ demişti.

    ‘Din elden gidiyor, ben ne yaparım? Cenazem yerde kalır, başıma bir iş geldiğinde kime soracağım?’ diyerek, bir de bu cemaat-tarikatlar siyasetin içerisine kötü bir şekilde sokuldu ki onlardan hizmet almak istemeyen çok sayıda Sünni insan var. Fethullahçı cemaat bertaraf edildikten sonra bir tarikatın dikkat çekici açıklaması vardı; ‘ Yarın bizi de aynı şekilde suçlamayın, çünkü gelip bizlerden polis personeli istiyorsunuz’ denilmişti!

    DİN İLE BİLİM YAN YANA GELMEZ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Okullar bilim yuvasıdır. Okullar, ülke nüfusunun bilimsel bir bakış açısına kavuşmasını sağlayan eğitim yuvalarıdır. Din ile bilim yan yana gelmez. Çünkü din ve inançlarda kabul etmek, inanmak vardır. İnanmak bilime aykırıdır. Bilim, şüphecilik üzerine kurulur. İnançta ise şüphe olmaz. Dolayısıyla bilimle inanç yan yana gelmez ama bu iktidar, okulları bilim yuvası olmaktan öte inanç yuvasına dönüştürmeye çalışıyor. Çok ilginç bir şekilde Eski Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkanı ‘Ne bilimi? Sonuçta bunlar inancı, ibadeti, itaati öğrenecekler. Devletini, milletini sevmeyi öğrenecek, bunlar için yetişecekler’ dedi. Diğerleri bunu dile getirmese de bu bakış açısı tüm iktidarda hakim. O yüzden de başvurdukları kaynak DİB. Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çok yoğun çalışıyor, okullara din görevlileri gönderiyor. Bunun haricinde DİB’in protokol olduğu çok başka bakanlıklar da var. Yani birçok bakanlığa hizmet veriyorlar. Yani bir taraftan da hizmet satıyorlar. Aslında görünen o bütçenin haricinde bir de böyle bir bütçesi var. Örneğin Kültür Bakanlığı ile bir protokol imzalıyor, o hizmet karşılığında Kültür Bakanlığı, Diyanet’e para ödüyor. İşte bu da bir başka ilave bütçe. Hele bir de Diyanet Vakfı’nın bütçesini de ele aldığınız zaman belki de Türkiye’deki bütün bakanlıkların üzerinde bir bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı ile karşı karşıya kalıyoruz.

    TÜRK TİPİ LAİKLİK!

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu mümkün değil. Bu konuyu ilginç bir şekilde hükümetin Alevi Çalıştayı’nda çok tartıştık. O çalıştayların ben de katılımcısıydım ve böyle bir laikliğin olmayacağını söylemiştim. Laiklikte Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir devlet kurumu, imam hatip, ilahiyat fakültesi gibi dini okullar olmaz. Bunun üzerinden bir takım tartışmalar yürütmüştük ve ‘Bu bize özgü bir Türk laikliği’ cevabını vermişlerdi. Laiklik, demokrasi gibi kavramlar evrenseldir. Bu tanımlara ya uyarsanız ya da uymazsınız ‘Türk laikliği’ diye bir laiklik olmaz. Ama kendilerine göre bir laiklik anlayışı belirleyip bunun üzerinden DİB’in varlığını bir yere oturtmaya çalışıyorlardı. İşte böyle olunca onun adı laiklik olmuyor. Devlete doğrudan müdahale eden devletin bu kurumu, kamuoyunda en çok güvenilmeyen kurumların başında geliyor. Kaldı ki DİB, inançsal olarak da tüm yurttaşlar tarafından kabul görmüş bir kurum değil. Örneğin Aleviler asla ve katiyen DİB’ten hizmet almıyor. İstediği kadar hizmeti bedava sağlasın, üstüne para da verse Aleviler oradan bir hizmet almıyor. Dolayısıyla bütün bunlar laiklikle bağdaşır şeyler değil ama çok ilginçtir ‘DİB kaldırılsın’ diye HDP çıkış yaptığında ben milletvekili adayıydım ve sahada çalışma yürütürken kendisini sosyal demokrat ve laik tanımlayan kesimlerle çok ciddi tartışmalar yaşadık. O kesim DİB’in kaldırılmasına karşı çıkıyordu ve bu kişiler Aleviydi. ‘Neden karşı çıkıyorsunuz?’ dediğimiz zaman öğretilmiş ezberler üzerinden ‘Diyanet giderse IŞİD ya da benzeri cemaatler gelir’ diyorlardı. Sanki bugün cemaat ve tarikatlar yükselişte değilmiş gibi. Devlet bütün olanaklarını zaten onlar için harcıyor. Toplumun belirli bir kesimi, öğretilmiş bir çaresizlik içerisindeydi. Hem ‘laiklik’ diyor hem ‘Diyanet İşleri Başkanlığı olsun’ diyor. Okullarda din dersine karşı çıkmıyor ‘Ne olacak çocuğumuz bir fatiha öğreniyor, mezarımızın başında iki dua okur falan’ deniliyor. Böyle çelişkilerle dolu bir toplum içerisinde yaşıyoruz maalesef.

    Şüphesiz ki Diyanet o günden bugüne çok değişti. 2015 yılından bu tarafa Diyanet çok farklı konumlanma içerisinde bulundu. İktidarın önemli bir aygıtı haline dönüştü. Özellikle 2016 askeri darbe girişiminden sonra iktidarın siyasi bir aygıtı haline dönüştü. Şundan eminim ki o gün bizimle tartışan insanlar, bugün belki bizden daha fazla ‘Diyanet kapatılsın’ diyordur.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • Demirtaş’tan TUSAŞ saldırısı açıklaması

    Demirtaş’tan TUSAŞ saldırısı açıklaması

    PİRHA – HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, TUSAŞ’a yönelik saldırıya dair açıklama yaptı.

    Halkların Demokratik Partisi eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankara’daki saldırıya dair açıklama yaptı.

    Demirtaş, sanal medyadan yaptığı paylaşımda, “Ankara’daki saldırıyı kınıyoruz, hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Yaralılara da geçmiş olsun dileklerimizle birlikte acil şifalar temenni ediyoruz. Sorunlarımızın konuşarak, diyalogla, siyaset yoluyla çözülmesi arayışlarını kanla kesmeye çalışan anlayış bilmeli ki eğer Öcalan bir inisiyatif alır ve siyasetin önünü açmak isterse tüm gücümüzle arkasında olacağız. Demokratik siyaseti ve barış arayışlarını itibarsızlaştırmaya, iradesiz kılmaya yönelik hiçbir yaklaşımı kabul etmeyeceğiz. Herkes hesabını kitabını buna göre yapmalıdır. Barış isteyenlerin sesinin, kimden gelirse gelsin bu defa bastırılmasına asla izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Demirtaş’tan, Özgür Özel ile görüşmesi hakkında açıklama: Siyaset kanalları açılmalı

    Demirtaş’tan, Özgür Özel ile görüşmesi hakkında açıklama: Siyaset kanalları açılmalı

    PİRHA- Özgür Özel ile görüşmesine dair açıklama yapan Selahattin Demirtaş, Türkiye’de siyaset kanalları uzun yıllardır tıkalı durumda olduğunu, Anayasa’ya aykırı uygulamaların keyfi şekilde sürdürüldüğüne dikkat çekerek, “Seçim hesaplarına girmeden, ittifak yarışlarıyla tartışmanın önünü kesmeden, barış için herkesin katkısının önemine değindim” dedi.

    Edirne Cezaevi’nde tutuklu olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile görüşmesine dair sanal medya hesabından açıklama yaptı.

    Demirtaş’ın açıklaması şöyle:

    “Bugün, CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel ile görüştük. Sayın Özel’e, ziyareti nedeniyle teşekkürlerimi sunuyorum. Toplumsal birliğe, güçlü beraberliğe, adalete ve barışa susamış, ekonomik krizin yol açtığı yoksullukla boğuşan halkımızın yararına olduğuna inandığımız tüm konuları samimiyetle tartışma fırsatımız oldu.

    Türkiye’de siyaset kanalları uzun yıllardır tıkalı durumdadır. Devlet işleyişi oldu bittilerle, Anayasa’ya aykırı uygulamalarla keyfi şekilde sürdürülmektedir. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘normalleşme, yumuşama’ diye ifade ettiği sürecin ayaklarının yere basması, ete kemiğe bürünmesi isteniyorsa yapılması gereken ilk şey, hukukun üstünlüğüne her alanda saygı duymaktır. Bu olmadan siyaset kanalları da açılmaz, normalleşme zemini de oluşmaz.

    Türkiye’deki sorunların çözüm yolu siyaset, çözüm kurumu da TBMM’dir. Sayın Özel’in ziyareti vesilesiyle bu konularda görüş alışverişinde bulunma fırsatını yakalamış olduk. Gelir adaletsizliğinden demokrasiye, dış politikadan Kürt sorununa, doğa haklarından emeklilerin, gençlerin, çocukların ve özellikle kadınların sorunlarına kadar birçok konuda verimli bir tartışma yürüttük, son günlerde açığa çıkan bebek katliamını ve sağlık sistemini ele aldık.

    Ayrıca Türkiye’nin temel sorunlarının çözümünde siyasetin rol üstlenmesinin, diyaloğun ve iş birliğinin öneminin altını çizerek el sıkışma seremonisinin devamının gelmesi için siyasete şans tanınması gerektiğini ifade ettim. Bu aşamada, seçim hesaplarına girmeden, ittifak yarışlarıyla tartışmanın önünü kesmeden, barış için herkesin katkısının önemine değindim.

    Sayın Özgür Özel ile yaptığımız bu anlamlı ve değerli görüşmenin absürt bir yönü vardı, o da görüşmeyi cezaevinde yapmış olmamızdı. Umarım Kobani ve Gezi kumpas davaları rehineleri başta olmak üzere, Sayın Selçuk Mızraklı ve Sayın Bekir Kaya dahil tüm siyasi tutsakların hakları bir an önce iade edilir ve özgürlüklerine kavuşurlar, bu zalimce adaletsizlik son bulur. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın İmamoğlu’na yönelik siyasi yasak girişimleri gibi yargısal operasyonlardan da artık vazgeçilir.

    Bizler her şart ve koşulda demokratik siyasette ısrarcı olacağız ve demokrasinin, toplumsal barışımızın sağlanması için üzerimize düşen sorumluluğun gereklerini yerine getireceğiz.

    Ayrıca, kurumsal işleyişimize uygun bir şekilde, görüşmenin içeriğini avukatlarım aracılığıyla DEM Parti Genel Merkezi’ne aktaracağım.

    Sayın Özel’e bu anlamlı ziyareti nedeniyle bir kez daha teşekkürlerimi sunarken kendisine başarılar diliyor, şahsında tüm Cumhuriyet Halk Partililere içten selam, sevgilerimi gönderiyorum. Saygılarımla…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Hüda Kaya hakkında tahliye kararı verildi

    Hüda Kaya hakkında tahliye kararı verildi

    PİRHA- Kobané Davası kapsamında 8 aydır tutuklu olan HDP eski milletvekili Hüda Kaya hakkında tahliye kararı verildi.
    Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski milletvekilleri Hüda Kaya, Garo Paylan, Fatma Kurtulan, Serpil Kemalbay ve Pero Dündar hakkında açılan Kobané davasının ilk duruşması görüldü.
    8 aydır tutuklu bulunan siyasetçi Hüda Kaya hakkında mütalaasını sunan iddia makamı, Kaya’nın tutukluluğunun devamına karar verilmesini talep etti.
    Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, Kaya’nın ayda bir kez imza atma yükümlülüğü ve yurt dışı çıkış yasağıyla birlikte tahliyesine karar verdi.
    (HABER MERKEZİ)
  • Bülbül: Kobane Davası’ndaki cezalar siyaset yapma hakkına verilmiştir-VİDEO

    Bülbül: Kobane Davası’ndaki cezalar siyaset yapma hakkına verilmiştir-VİDEO

    PİRHA- Kobane Davası’nda siyasetçilere verilen hapis cezalarına tepki gösteren 27. Dönem HDP Milletvekili Kemal Bülbül, “Bu ceza siyaset yapma hakkına verilmiştir. Kürt sorununda inkar, şiddet ve nefret tutumunda ısrar edileceği görülüyor. Daha fazla dayanışma, cesaret, siyaset, demokratik bilinç ve mücadele gerekiyor” dedi. Bülbül ekledi: Kürtlerin, dostlarının, devrimcilerin ve sosyalistlerin siyaset yapma hakkına müdahale eden gayri hukuki bir AKP zihniyeti söz konusu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında olduğu 18’i tutuklu 108 siyasetçi hakkında verilen cezalara tepkiler gelmeye devam ediyor.

    27. Dönem HDP Milletvekili Kemal Bülbül, 2014 yılında Kürt halkına yönelik başlatılan çökertme planının devamında böyle bir davanın üretildiğini belirterek; Kürtlerin, devrimcilerin ve sosyalistlerin siyaset yapma hakkına AKP eliyle müdahale edildiğini söyledi.

    “BU DAVA HUKUKİ OLMAYAN BİR SUÇ SÜRECİDİR”

    Kobane Davası’nın kendi başına bir suç süreci olduğunu ifade eden Bülbül, “Kobane kumpas davası, ‘Türkiye’de barışçıl, demokratik yönden Kürt sorunu çözülsün, hapishaneler boşaltılsın ve demokratik bir Türkiye olsun’ diyen Kürt siyasi aktivistlere dönük hukuki olmayan bir suç sürecidir. 2014 yılında Kürt halkına ve HDP’ye yönelik başlatılan çökertme planının içerisinde böyle bir dava üretildi. Böyle gayri hukuki bir dava dünya tarihinde görülmemiştir. Bu cezaları verenler, hukuki, ahlaki, insani ve siyasi yaşama kast eden bir zihniyet içerisindeler. Kürtlerin, dostlarının, devrimci ve sosyalistlerin siyaset yapma hakkına müdahale eden gayri hukuki bir AKP zihniyeti söz konusu” diye konuştu.

    “SİYASET YAPMA HAKKINA CEZA VERİLDİ”

    Bülbül, siyaset yapma hakkına karşı suç işlenerek cezaların verildiğini sözlerine ekleyerek, şöyle devam etti:

    “Bu cezanın kendisi insan hak ve özgürlüklerine ve siyaset hakkına karşı suçtur. Seçimin ardından bir yumuşamadan, karşılıklı görüşmeden, yeni anayasa ve eğitim programından bahsediliyordu. Görüldü ki bunlar kimilerinin uydurduğu bazı fantezilerin ilerisine geçmeyen bir yerde. Kürt sorununda inkar, şiddet ve nefret tutumunda ısrar edileceği görülüyor. Bir Alevi aktivist olarak bu cezaları kınıyorum ve hukuki olmadığını ifade ediyorum. Mücadelemiz meşru ve demokratik zeminde adalet ve özgürlükler için devam edecek. Ceza verilen ve rehin olarak tutulan arkadaşlarımıza sevgilerimizi ve dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Görülüyor ki daha fazla dayanışma, cesaret, siyaset, demokratik bilinç ve mücadele gerekiyor.

    “MEYDANLARDA BİRLEŞMELİYİZ”

    Yezit zihniyeti AKP tarafından cezalandırılsak da suçsuz olduğumuzu tüm Türkiye halkları biliyor. Bu ceza aklımıza, bilincimize, kültürümüze, siyaset yapma hakkımıza ve dayanışma duygumuza verildi. Bunların esaretinden kurtulup sokaklarda, meydanlarda birleşmeli ve mücadele etmeliyiz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kobani Davası: Duruşmaya ara verildi

    Kobani Davası: Duruşmaya ara verildi

    PİRHA – Kobani Davası’nın karar duruşması başladı. Tutuklu siyasetçilerden 16’sı duruşmaya katılmadı. 

    IŞİD’in Kobani’ye dönük saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gelişen protesto eylemleri gerekçe gösterilerek Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında olduğu 18’i tutuklu 108 siyasetçi hakkında açılan davanın karar duruşması başladı.

    Duruşma salonunda avukatlara ayrılan sıralar tamamen doldu.

    TUTUKLU SİYASETÇİLER DURUŞMAYA KATILMADI

    Kimlik tespitinin ardından dosyaya eklenen evraklar okundu. Tutuklu siyasetçiler Alp Altınörs ve İsmail Şengül duruşmaya katıldı. Ali Ürküt, Günay Kubilay, Nazmi Gür, Bülent Parmaksız, Sebahat Tuncel, Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Aynur Aşan, Ayşe Yağcı, Ayla Akat Ata, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Meryem Adıbelli, Figen Yüksekdağ, Gültan Kışanak ve Selahattin Demirtaş duruşmaya katılmadı.

    İlk olarak beyanda bulunan avukat Sevda Çelik Özbingöl, “Bugüne kadar dosyada yargılanan bütün arkadaşlarımız adına bir kaç açıklamayı yapmak zorunda hissediyoruz” dedi. Bu sırada mahkeme başkanı müdahale ederek, duruşmanın seyrine dair söz verildiğini belirtti. Özbingöl, “Bu duruşmada müvekkillerimiz burada değil. Hem burada olmayışları hem de bugün verilecek ya da verilmeyecek karara dair söylenecek sözlerimiz olacak. Müvekkillerimiz tutuklu yargılanıyorlar bizi dinleme konusunda nezaket bekliyorum. Bunu talep etme hakkına sahibiz” dedi.

    YARGILAMAYA DAİR SAVUNMA

    Avukat Sevda Çelik Özbingöl, esasa dair savunma yaptı. Özbingöl, şunları söyledi:

    “Dosyamızda çok sözler kuruldu kapsamlı savunmalar yapıldı. Son söz yerine geçmemekle beraber bu kadar aşama katetmiş olan dosyamızla ilgili bütün yargılananların hepsi için geçerli olacak bir kaç hatırlatma yapmak da bir zorunluluktur.

    Mahkemeniz Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2021/6 E. No ile kayıtlı olan söz konusu mevcut yargılama, aralarında Halkların Demokratik Partisi Eski Eş Başkanları, Halkların Demokratik Partisi Eski MYK üyeleri ve siyasetçilerinin olduğu 108 kişinin yargılandığı iş bu dava soruşturma aşaması ve kovuşturma aşamasında seri kanuna aykırılıklarla devam ediyor ve hem mahkemenizce hem de siyasi etki ve baskılarla bu gün itibarı ile nihayet karar ve hüküm aşamasına yargılama görüntüsü altında çok özel bir çaba ile  getirilmiş bulunmakta.

    Yargılamanın en başından beri ceza yargılaması ilke ve mevzuatını yok sayan, savunma hakkı ve  adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği, ve çelişmeli yargılanma ilkeleri de dahil olmak  tüm ceza yargılaması ilkeleri açıkça ihlal edilmiş ve devamla edilmektedir. Müvekkiller ve müdafileri olarak aşamalardaki tüm itirazlarımız, taleplerimiz ve izahatlarımıza rağmen kül halinde açıkça istikrarlı redci bir tutumla mahkemenizce tüm aşamalarda ret edildi.

    Duruşma periyotları ve celse süreleri, yargılananlar ve müdafilerinin savunmalarına dahi süre sınırlaması getirerek yargılamanın en başından itibaren adil yargılanma hakkını ağır şekilde ihlal etti mahkemeniz.

    Ceza yargılamasının temel amacı olan maddi gerçeğe ulaşmada savunma hakkı mahkemenizce de bilindiği üzere önemli bir yer teşkil etmektedir. Teoride bir hukuk devletinde maddi gerçeğe ancak adil bir yargılama ile ulaşılabilecektir. Savunma hakkı, adil yargılanma hakkı kapsamında tanınmış insan haklarından olmakla birlikte ulusal ve uluslararası düzeyde koruma altına alınmış önemli temel haklardandır. Savunma hakkı ve savunma hakkını oluşturan temel ilkeler AİHS, Anayasa ve CMK’ da düzenlenmiştir. Mahkemeniz tabelalarında  6-8 Ekim Kobane  Davası olarak,  kamuoyunda da Kobane Kumpas Davası  olarak bilindiği haliyle yapılan yargılamada tüm yasal öncelikler ve kurallar açıkça mahkeme eliyle ihlal edildi.

    Yargılamanın en başından beri:

    * Sadece dosyamız yargılaması ile görevlendirilmiş ve hazırlık aşaması da Ankara merkezli bir organizasyon eli ile oluşturulduğu açık olan bir mahkeme oluşturularak, kamu düzenine dair tüm  yetki ve görev kuralları yok sayılarak özel yetkili bir görevlendirme ile donatıldıkları gözlerden de saklanmadan yasal tüm düzenlemekler yok sayılarak atanmış olarak mahkemenizce bir yargılama yapılmaktadır. Özel yetkili bir mahkeme oluşturulup yargı siyasi bir amaca hizmet etmeye seri hukuksuz ve kanuna aykırılıklarla zorlanmaktadır. Farkında olduğumuz ve sizin de mahkeme olarak farkında olduğunuz, ve mahkemeniz eliyle gerçekleştirilen bu mevcut durumdan ve hukuksuzlardan, kanuna aykırılıklardan mahkemenizin sorumluluğunu yok saymayarak bu siyasi baskı unsuru yanında dahil olunan boyutunu da dillendirmemiz ve kayda geçmemiz de bir zorunluluk. Yargılama sürecinde suç bağlantısı tespit edilmekle Heyetler değişse de bu tutumun hiç değişmemiş olması dosyamızın özel bir yargılamayla sürdürüldüğü gerçeğini  açıkça ortaya koymaktadır.

    * Yargılamaya başlarken duruşma periyodları,  yargılananların savunma yapma ve hazırlamalarına olanak tanınmayacak şekilde düzenlenmiş ve tüm haklı itirazlara rağmen ısrarla gerekçelendirilmeden tüm itirazlar ret edilmiştir.

    * Benim de dahil olduğum ve her biri il dışından gelen savunma avukatlarının da dosyalara etkin katılımı engellenerek adil yargılanma hakkı ihlali sürdürülmüştür.  İlerleyen süreçte 6 Şubat Maraş Depremi dolayısı ile hem müvekkillerin hem de dosya avukatları olarak yaşadığımız mağduriyet bile mahkemece açık hukuki ve insani tüm mağduriyetlerimiz yok sayılarak bir yargılama süreci olarak yine önümüze sunulmuştur. Savunma hakkı ve adil yargılanma hakkı vs tüm lehe ulusal ve uluslararası mevzuat ile güvence altına alınan haklar  ve tüm yasal mevzuat yok sayılarak bir süreç işletilmiş ve aşamalarda da kesintisiz duruşma yapılarak  bu keyfiyet sürdürülmeye devam edilmiştir. Adli tatil içerisinde yasal mevzuatın açık amir hükümlerine rağmen yine yargılama yapılmış, duruşmalara kesintisiz şekilde devam edilmiş ve mahkeme kendi kurguladığı süreci işletmeye devam etmiştir.

    * Mahkemenin mevcut dökümansal boyutu onbini geçen segbis sayfa çözümü, duruşma zabıtları, yüzlerce sayfa gelen evrak ile yüzlerce klasörü bulan dosyamızda UYAP sistemince öngörülen makul yargılama süreci dahi bu takvime, mahkeme tarafından hazırlanmadığını gördüğümüz üzere siyasi süreçlere hizmete dönüşen bir takvimle yargılama yapılıyor olduğu önemsiz bir ayrıntı gibi algılanmıştır.

    * Usul ve esasa dair tüm talep ve itirazlar yargılamanın usulü güvenliğini açıkça ihlal edecek şekilde sistematik olarak reddedilmiştir.

    * Dosyanın siyasi bir sürece hizmet ettiği, görünür olacak şekilde usulü öncelikler ve yargılama ilke ve esasları yerle bir edilmiş yeni bir usul yasası ihdas edilmiştir.

    * Müvekkillerin savunmaları bitmeden müşteki ve tanık beyanları alınmış, henüz hiç sorgusuna geçilmemiş veya kısmen sorgusu yapılmış ondan fazla yargılanan bulunmasına rağmen mahkeme heyeti ısrarla delil değerlendirme işlemine başlamış tanık ve müşteki dinlemeye geçerek 5271 sayılı Yasanın amir hükümlerine 216 ilgili diğer hükümlerine aykırı hareket etmiştir.

    * Yargılama devam ederken dosya heyeti başkanı  Bahtiyar Çolak’ın nin yasa dışı bir örgüt üyesi olduğu ve haklarında açılan dava içeriğinden de bir kısım siyasetçilerle iktidar ortakları ve bakanları ile ilişkileri ve bağlantıları dosyaları iddianamelerine yansımış ve dosyamızda mahkemeniz devam heyeti ile konu yargılama sürecinde gizlenmeye çalışılarak, izinli olduğu Covit 19 sebebi ile duruşmada olmadığı şeklinde gerçek dışı beyanlar ve izahatlar yapılarak gizlenmeye çalışılmış ancak vehameti sebebi ile basına ve kamuoyuna yansıyan  dosya içeriği ile haberdar olduğumuz  bu süreçten sonra görevden alınmıştır.

    * Suç bağlantısı olan yargıçların da içerisinde olduğu heyetçe kabul edilen iddianameye ve işlemlere karşı yapılan itirazlar da yeni atanan heyetinizce ret edilmiş, dosya aynı şekli ile devralınıp kaldığı yerden aynı tutumla sürdürülmektedir. Suç bağlantıları ortada olan  bir yargıcın dahil olduğu ve güvenilirliği açıkça müvekkiller lehine değişen dosya durumu ve yeni süreci katiyetle dikkate alınmamış ve yargılama, üzerindeki bu açık şaibelerle kaldığı yerden mahkemenizce itirazlarımıza rağmen sürdürülmüştür. Bu konuda bir değerlendirme dahi yapılmamış yine bu itirazlar da ret edilmiştir.

    * Dosyanın en başından beri dosyanın tüm müdahil kesimleri,  istek ve iradeleri dışında oluşturulan bir dosyaya dahil edildiklerini ayrı ayrı  her dinlenen müşteki tarafından tek tek izah edilmiştir. Dosyamızla müvekkillerle hiçbir hukuki bağlantı ve irtibat kurulamayacağı halde dosyamızla irtibatlı dosyalar ve müştekiler olarak rızaları ve bilgileri dışında bir kurgu ve senaryo kapsamında müşteki olarak dosyamıza dahil edilmişlerdir. Hiç biri dosyamız sanıkları olan müvekkilleri müştekisi oldukları dosyalarda sorumlu olarak izah ve tarif etmemişler ve şikayetçi de olmamışlardır.

    * Dosyaya mağdur olarak dosyaya dahil edilen ve beyanı dinlenenlerden hiç biri yargılanan siyasetçilerden doğrudan şikayetçi olmadıklarını beyan etmişlerdir.

    * Devletin tüm dava ehliyeti bulunan kurumları dosyamıza müdahil kurum olarak dahil edilmişlerdir. Dosyamız yargılama süreci içerisinde Diyanet işleri başkanlığı tarafından mahkemenize sunulan hukuki ve ahlaki olarak sorgulanacak tanım ve izahatlarla açıkça tarafgirlik duygusu ile kötücül ayrımcı, ırkçı, açıkça görevi kötüye kullanma, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama ile nefret ve ayrımcılık içeren söylemlerle bu sürece dahiliyet amaçlarını pekiştirmişlerdir. Bu söylemler bu yargılama eliyle oluşturulan tablonun ve siyasi yargılama yapmanın açık sonuçlarından sadece bir tanesidir. Yargılamanın güvenilirliğini açıkça tehdit eden bu dahiliyetler mahkemenizce müdahil olabilmek için zarar gören olma gerçeklikleri dahi araştırılmadan bu konuda hiçbir değerlendirme yapılmadan kabul edilmiştir. Devletin tüm tüzel kişiliğe sahip olan kurum ve kuruluşları ile Cumhuriyetin 2. Yüzyılına başlangıç olan ve ülkemizin demokratik eşitlikçi legal siyasi mücadelesini ve kürt siyasetçileri  hedef alan bir yargılamaya doğru evrilmiştir.

    * Davanın selahiyeti ile ilgili olarak mahkemenin etkin ve tarafsız bir kovuşturma yapmasını sağlamakla görevli olan ve bağımsız ve tarafsız mahkemelerin yardımcı birimlerinden olan kolluk birimlerinin amiri konumundaki İçişleri Bakanlığı da dosyanın müşteki müdahil kurumları arasında yerini almıştır.

    * Yargılamanın bu aşamasından sonra en başından kurgunun oluşturulduğu gizli tanıklarla bir sonuca ulaşılmaya çalışılmış ve mahkeme huzurunda dinlenen gizli ve açık  tanıklar avukatlar tarafından da sorular sorulmak sureti ile beyanları alındığında çelişkili ve gerçekdışı beyanlarının varlığı kayıtlara geçmekle dosyanın hukuki olmayan yasal tüm gereklilikleri yok sayan yönünü gözler önüne sermiştir.

    * Tanık olarak dosyada ismi geçen kişiler ile ilgili açıkça vaadlerde bulunulduğu ve kendilerini kurtarma çabası içerisinde olağan hayatın tüm gerçekliğine aykırı bir fotoğraf da dosya içerisinde yargılamanın asıl delili olarak önümüze mahkemenizce sunulmuştur. Hazırlık aşamasındaki bu usulsüzlük de elbette daha sonradan dosyayı devralan heyetinizce görmezden gelinmiş ve kanunda açıkça tarifi yapılan teşhis yöntem ve usulleri yok sayılmış, yüzleri zoomlanarak, kıyafet renkleri belirtilerek  teşhis yaptırılıyormuş görüntüsü içerisinde tanıklara teşhis değil, teşhir edilmeleri gözlerimiz önünde tüm yasal ve usulü itirazlarımıza rağmen mahkemenizce yaptırılmış ve mütalaada da söz konusu isnatlara ve her aşamada tutukluluk devamlarına dayanak yapılmıştır.

    * Usulsüzlüğün gizlenemez olduğu bu aşamadan sonra zaten gizli olan tanıklar mahkeme tarafından ayrıca savunma avukatlarının olmadığı bir zamanda soru sorma olanak ve imkanı ile beyanlarının doğruluğu denetlenmeden beyanları mahkemece gizli bir şekilde alınmakla hükme asas deliller oluşturulmaya çalışılmış ve tüm itirazlarımıza rağmen mahkeme bu tutumundan da vazgeçmemiştir. Tanıklara soru sorma hakkımız dahi mahkemece engellenmiştir.

    * Mahkemenin bu tutumuna rağmen her bir gizli tanığın beyanı da birbirinden farklı ve gerçek dışı kurgulanmış beyanlar oldukları sabit olmasına rağmen tutukluluk devamı gerekçesi yapılmaya devam edilmiştir.

    * Yargılanan siyasetçilerin farklı illerde yargılandıkları dosyalar beraat ile sonuçlananlar dahi dosya içerisine getirtilmiş ve tutukluluk devamı gerekçesi yapılmaya da halen devam edilmektedir.   Bu şekilde lehe olan yargılama sonuçları dahi mahkemece aleyhe bir sunumla ve oluşturulan aleyhe algı görseline hizmet edecek şekilde dosya içerisine alınmıştır.

    * Savunma avukatlarına bize karşı yargılama süreci içerisinde kolluk marifetiyle defaten savunma hakkını engelleyici müdahaleler gerçekleştirilmiştir. Dosyamız tutuklu sanığı demans hastası Aysel Tuğluk’un savunmasının alınmasının imkansızlığı gözle görülür şekilde bariz olmasına rağmen ısrarla savunması alınmaya çalışılmıştır. Hukuki öncelikler yanında insani öncelikler de yok sayılmıştır. Ciddi sağlık sorunları yaşayan Ali Ürküt’ün tahliyesi yönündeki talepler de gerekçe dahi sunulmadan ret edilmiştir.

    * Bu kadar usulsüzlük karşısında yapılan  tüm reddi hakim talepleri de hiçbir gerekçe olmaksızın mahkemenizce ret edilmiştir. Mahkeme heyeti olarak biz müdafilerin müdafilik faaliyetlerini yapma imkânını ortadan kaldıracak uygulamalar yaratan ve yargılananların savunma hakkını kısıtlayan Mahkeme Başkanı ve heyeti hakkında yapılan hiçbir şikayet ve reddi hakim kapsamındaki beyan ve talepleri bu aşamaya kadar hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Sanki bu iş ve işlemleri yapanlar başka bir mahkeme imiş gibi açıkça görmezden gelinmiştir.

    * Yargılanan müvekkillerin onlarca klasörü aşmış ve her duruşmada yüzlerce sayfa eklenerek artan talimat evrakı, ekler ve zabıtlarla hacimlenen dosyaya günde 3 saatlik bir sürede çalışmaları ve gelinen aşamada duruşmaların uzun bir süre 2 hafta sürmesi ve duruşma aralarında yalnızca 2 hafta olması nedeniyle, müvekkiller tüm günlerini adliye nezareti ve duruşma salonunda geçirmiş, cezaevine dönüşte ise pandemi koşullarından devam eden ve kalıcılaşan haklarından mahrum  bırakılmış, ayrıca yine duruşma trafikleri nedeniyle spor, sosyal alan ve aile görüşü gibi önemli insani ihtiyaçlardan da tüm periyotlarda yararlanamamışlardır. Yargılama süreci tutuklu yargılananlar için bir işkenceye dönüşmüş, cezaevi geliş- gidiş ve aralarda meydana gelen uygulamalar kötü muamele halini almış ve savunma hazırlama şansları için olanaklar oluşturulmamıştır. Süreç bu şekli ile bile çok vahimken  müvekkiller açısından sorguları yapılmaksızın dosya  mütalaya sevkedilerek dönemsel olarak bir siyasi grubun çıkarına hizmet edecek şekilde, seçim meydanlarına malzeme yetiştirme çabası ile bir mütala hazırlanmıştır.

    * Kapsamı bu kadar geniş olan ve nerdeyse tüm ceza kanunu sevk maddelerini ve onlarca şehirde olduğu iddia edilen olay ve vakayı yıllara yayılan tüm siyasi faaliyetleri, söz, söylem eylemleri bir araya getirip, 108 sanıktan oluşan bir dosyada sağlıklı bir yargılama yapılması adına savunma açısından olduğu kadar mahkeme için de daha geniş sürelere ihtiyaç duyulmaktadır. Aksi bir ihtimal, göstermelik ve gerçeğe ulaşma dışındaki amaçlarla, sonucu öncesinden belli olan bir yargılama yapıldığı ve adaletin tesisi dışında bir amaca yönelindiği iddiasını doğrulayacaktır. Mahkemenin tarafsız ve bağımsızlığının zorunluluğu yargılamanın en başından beri bir çok pratiğiyle bu şekilde gözler önüne serilmiştir. Mahkeme aşamalarında mahkemenin ve hakimlerin tarafsızlık ve bağımsızlıkları ile ilgili beyanda bulunmuş olmakla ve tekrara girmemek adına bu hususa sadece değinmek gerekliliği duyuyoruz.

    * Müvekkiller, 5237 sayılı Yasada bulunan en ağır suç isnatları ile ve binlerce yıl hapis istemiyle yargılanmaktadır. Bu suçların yargılamasının yapıldığı sahnede; devlet mekanizmasının, kolluk ve kamu gücünün tüm imkânlarından katılan profiline de yansıdığı üzere istifade eden iddia makamının karşısında elinde hiçbir imkan bulunmayan müvekkiller bulunmaktadır. Silahların eşitliği ilkesi açıkça ihlal edilmektedir.

    * Çelişmeli yargılama ilkesi ceza yargılaması bakımından, tanıklar ve diğer delillerin sanığın hazır bulunduğu duruşmada tartışılmasını da kapsamaktadır. Dosyanın tamamına hâkim olmak ve bunlar hakkında yorum yapmak, mahkeme heyetinin duruşmalardaki tutum ve davranışıyla birlikte fiziki olarak da imkânsız kılınmıştır. Savunma hazırlama olanakları dahi defalarca engellenmiştir.

    * Sanığın gerekli kolaylıklara sahip olma hakkı AİHM tarafından; sanığa isnat edilen suç hakkında savunmasını uygun bir biçimde hazırlama ve savunmasında kullandığı delil ve dayanakları bir sınırlamaya uğramaksızın mahkeme önünde sunma imkânı tanınması olarak ifade edilmektedir. Hiçbir mahkemenin insafına bırakılamayacak bir hak kullanımı iken mahkemeniz keyfiyeti yine en başından beri karşımıza çıkarılmıştır.

    * Duruşma sırasında hızlıca tefhim edilen tutukluluk devam gerekçelerini inceleyebilmesi mümkün olmayan müvekkiller  ve müdafiler açısından 7 günlük itiraz süresinde duruşma tutanağı da tebliğ edilmediğinden itiraz haklarını kullanamaz hale getirilmişlerdir. Mahkemenin bir çok iş ve işlemi gibi bir çok hak kullanımı ve yasal zorunluluk için sadece şekli olarak yasaya uygunluk görüntüsü oluşturulmaya çalışılmış, İtirazlar fiili olarak şekli olmaktan öteye geçmeyen bir formaliteye dönüştürülmüştür.

    * Kanunda öngörülen üst tutukluluk süreleri keyfiyet ötesi bir surette aşılmış ve müvekkiller için cezalandırma amacına dönüşmüştür tutuklamalar. Buna rağmen yasal sınırları açıkça belirtilmiş olan azami tutukluluk süresi hususundaki itirazımız cümlemiz dahi bitmeden mikrofonumuz mahkemenizce kapatılmak sureti ile dosyamıza özgü özel bir hak ihlali örneği daha sergilendi.

    * Kişi hürriyeti ve güvenliği, Anayasamızda güvence altına alınmıştır. Buna göre herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Anayasa’nın 19/1.?maddesine bu husus genel bir ilke olarak konulmuştur. Kişi hürriyetinin sınırlandırılabileceği durumlar ise sınırlı olarak sayılmıştır. Sınırlı olarak sayılan durumlardan bir tanesi de tutuklama tedbiridir. Ancak bu istisnai durumun aksine mahkemenizce sergilenen keyfiyet en başından beri dosyamızda her tutukluluk değerlendirmede  karşımıza çıkmıştır.

    * Dolayısıyla Anayasa’nın 19. Maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ancak yine Anayasa kapsamında (madde 13 ve madde 19) kısıtlanabilir. BU temelde AİHM 20 Kasım 2018 ve 22 Aralık 2020 tarihli Büyük Daire Demirtaş ve Yüksekdağ kararları dahi mahkemenizce dikkate alınmamış ve sekiz yıla yaklaşan tutuklulukla kobane kumpas davası olan bu dava tarihte kanunun yok sayıldığı bir utanç dosyası olarak yerini alacaktır.

    * Yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlıkları yok sayılmış ve müvekkillerin yürüttükleri hem siyasi hem de yasama faaliyetleri suç olarak tarif edilmiştir.

    * Dosya içerisinde unutulan kumpas belgelerinde hukukun araçsallaştırılarak, hakikatin nasıl tersyüz edilerek, bir siyasi sürece ve siyasi zümreye hizmete zorlandığının kanıtları ile bir yargılama yapıldığına inanmamız bekleniyor. Siyasetçilerin seçim meydanlarında kurdukları sözlerden hiç bahsetmiyorum bile. Karar elbetteki siyasi bir karar olacak ve bu karar ile bir rant devşirmeye çalışan bir güruhun varlığını da elbette ki bilmekteyiz.”

    Özbingöl, daha sonra müvekkili Sebahat Tuncel’in mahkemede okunmasını istediği mesajı okudu.

    Tuncel tarafından kaleme alınan mesajda şunlar belirtildi:

    “Demokratik hukuk düzeninde yeri olmayan ve özel bir hukuk uygulanan İmralı F Tipi cezaevinde Sayın Abdullah Öcalan ve arkadaşlarının tüm anayasal ve yasal hakları gasp edilmiştir. Mutlak tecrit ve izolasyon politikası sistematik bir uygulama haline gelmiştir. Bu uygulamanın hem hukuki hem de ahlak tanımı işkencedir, Bu işkence sistemine karşı bugüne kadar Kürt halkı ve Kürt halkının dostlarının, hukukçuların itirazları görmezden gelinmiştir. İmralı cezaevindeki bu işkence sistemi sadece hak ve özgürlüklerin gaspı anlamına gelmemekte, aynı zamanda Kürt sorunun çözümsüz bırakılmasına, çatışma zemininde tutulmasına, Türkiye’de demokrasi ve barışın eşit ve özgür yurttaşlık temelinde bir arada yaşamı engellemektedir. İmralı’da Sayın Öcalan şahsında uygulanan tecrit aynı zamanda barışın, toplumsal barış ve demokrasinin tecrit edilmesidir. Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokratik hukuk düzeninin sağlanmasının yolu İmralı Ada Cezaevi’ndeki mutlak tecrit ve izolasyona son verilmesidir. Kürt halk önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması için bugün mahkemenizde görülecek olan duruşmaya katılmayacağım.”

    TAHLİYE TALEBİ 
    Avukat Faik Özgür Erol, eksik evrakların incelenmesi için bugün esasa dair karar verilmemesini ve müvekkillerinin tahliyesine karar verilmesini talep etti. Erol, “Maktullerin gerçek faillerinin kimler olduğunu emniyet de iddia makamı da yapmadı. Bunu biz yaptık. Getirip önünüze koyduk. Siz de aynı gün kurduğunuz ara kararla ‘dava dışı kişilerle ilgili talepleri kabul etmiyoruz’ dediniz. Kobane olaylarının paramiliter güçler olduğunu gösterdik. Dargeçit ve Diyarbakır’da Hizbullahçıların, Adana’da DAİŞ’lilerin işlediği cinayetleri gösterdik. Ancak bu yargılama kendi hakikatini üretme kabiliyetinden dahi yoksundur. Hakikat o kadar basit değildir, her zaman bir bedeli vardır. Bu davanın tamamı içerisinde hakikate en yakın olanlar yargılanan arkadaşlarımızdır” dedi.
    SÜRE TALEBİNE RET
    Ayla Akat Ata’nın avukatı, dosyaya eklenen evraklara dair beyanda bulunmak için süre verilmesi yönünde talepte bulundu. Mahkeme heyeti, talebi reddetti. Mahkeme, tahliye talebine dair kararın ise hükümle birlikte verileceğini kaydetti.
    ALTINÖRS: SOKAĞA ÇAĞRI DEMOKRATİK BİR HAKTIR 
    Tutsak siyasetçi Alp Altınörs, şunları söyledi: “Türkiye siyasetinin köşe taşları bugün bu davada çıkacak kararla belirlenecek. Bizler DAİŞ’in soykırım yapamamış olmasının bedelini ödüyoruz. Bugün bir hüküm açıklanacak. Bizler medya gücü altında peşinen suçlu ilan edildiğimiz ve yalnızlaştırıldığımız zorlu bir kumpas sürecini yaşadık. Bu denli çok dostumuzu yanımızda görmek bizim için bir mutluluk. Bizim etrafımızda siyasi iktidar tarafından buzdan bir duvar örüldü. Bu dava lanetli bir dava muamelesi gördü. Adeta nefesimizle topluma, kamuoyuna burada uğradığımız zulmü ve haksızlığı anlatmaya çalıştık. Bir tweet bizim 4 yılımızı hapsolarak geçirmemize neden oldu. Bu tweet soykırıma karşı atılmış bir tweetti. Mahkeme salonunu dolduran sizler bugün çıkacak kararı kamuoyuna taşıyacaksınız.
    Bugün karar açıklanacak ancak bu karar açıklanırken akılda kalması için beş temel hususu dile getirmek istiyorum;
    * Bu bir tweet davasıdır. Sanıklara atfedilen yeganen fiil DAİŞ’e karşı çağrı yapmaktır. Bir tweetten müebbet hapis çıkarmaya çalışan kumpas davasıdır.
    * Suçlanan tweetin hiç bir suç unsuru içermediğine dair iki ayrı AİHM kararı vardır; Demirtaş kararı ve Figen Yüksekdağ kararı.
    * Bizlerin her birimizin bu dosyada sanık olma sebebi; HDP MYK üyesi olmak MYK adına açıklama yayınlamak gibi yasal ve siyasi faaliyetlerimizdir. Bu HDP’nin ve faaliyetlerinin suç gösterildiği bir kumpas davasıdır.
    * Sokağa çağrı yapmak demokratik bir haktır.
    * Dava HDP kapatma davasının alt yapısını hazırlamak için bir yargı tacizidir ve bunun böyle olduğu AİHM tarafından tescil edilmiştir.
    “SÖZÜMÜZDEN, ÇAĞRIMIZDAN DÖNMEYİZ”
    Kobane kumpas davasında son sözümdür. Sözdür söylenmiştir. Tarihin önündedir, çağrıdır söylenmiştir. Sözümüzden çağrımızdan dönmeyiz. Kalemle yazılanı balta ile kesemezsiniz. Halkların dayanışmasını yargılayamazsınız. Milyonların yazdığı bir tarihi mahkeme salonlarında yalancı tanıklar ve kumpas davalarla tersine çeviremezsiniz. Bizim çağrımız sivildir ve  demokratik soykırımı önlemek amaçlıdır. AİHM’in iki ayrı kararıyla bunlar tescil edilmiştir. Size düşen bu davayı düşürmenizdir.
    Demokratik bir şekilde sokağa çağrı yapmak suç değildir. HDP’ye üye olmak MYK toplantılarına katılmak da suç değildir. Bunların tümü Anayasa güvencesi altında olan haklardır. Ortada suç yoktur ama ortada yatılan 4 yıllık hapis vardır. Bizler haklarımızın nezdinden çoktan beraat ettik sizden de beraatimizi talep ediyoruz.”
    “ŞİDDET ÇAĞRISI YOKTU”
    SEGBİS ile duruşmaya katılan Altan Tan ise atılı suçlamaları kabul etmezken, hakkındaki adli kontrol tedbirinin kaldırılmasını istedi. Tan, “6 Ekim günü HDP Ankara’da toplandı. Hem PM hem MYK üyesiydim. IŞİD’in Kobanê’ye saldırmasının halkımız tarafından demokratik yollarla protesto etmesi hepimizin ortak görüşüydü. Bu ortak görüşte şiddet yoktu. Bu konuda hiçbir çağrı olmadı” dedi.
    Tutsak siyasetçi Günay Kubilay, “3 yıl boyunca MYK’nın yaptığı 3 satırlık tweet için 300 sayfalık savunma yaptım. Ben bunun yeterli olduğunu düşünüyorum. Salondaki herkese teşekkür ediyorum” dedi.
    “HİÇBİR SUÇ BİZE AİT DEĞİLDİR”
    Kobane Davası’nın Kürt sorununun demokratik çözümünün ortadan kaldırılmasına dönük bir dava olduğunu belirten tutuksuz yargılanan Beyza Üstün, “Savunmalarımızı teslim ettik. Bütün hususların ne kadar geçersiz olduğunu size sunduk. Bu dava insanlığın bütün normlarına aykırıdır. Hiçbir suç bize ait değildir. Bu siyasi bir müdahaledir. Bu müdahaleye adalet de ortak edilmeye çalışılmaktadır. Tüm arkadaşlarımız adına beratımızı talep ediyorum” diye konuştu.
    “Bu muazzam dayanışma ülkenin üzerindeki karanlığı dağıtmak için bizlere umut veriyor” diyen tutsak siyasetçi İsmail Şengül, “Burada bulunmamızın en önemli nedeni HDP MYK’sinde bir dönem görev almamış olmamızdır. İddianamenin her satırında HDP’li olmak HDP MYK üyesi olmak bir suç isnadı olarak gösterilmiştir. Türkiye’de bir siyasi partide görev almanın suçlama konusu yapılması Türkiye tarihinde bu kadar rahat suçlama yapıldığına tanıklık yapmadık. Bu davada verilecek karar önemli bir karar. Aynı zamanda Türkiye uluslararası ilişkilerine de yön tayin edecek bir karar olacak. Yine Türkiye’nin bundan sonraki gidişatını da belirleyecek. Tweet şiddet içermiyor. Başından sonuna bu davada siyasi saiklerle bir yargılama yürütülmüştür. Benim de temel yargılama nedenim siyasi çerçeveye oturtulan siyasi isnatlarla ilgilidir. AİHM suçlama konusu yapılan konuların düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna karar vermiştir. Mahkemeniz bu kararlara uymadığı taktirde süreç başka bir yere gidecektir” ifadelerini kullandı.
    Mahkeme heyeti duruşmaya 14.30’a kadar ara verdi.

     

    (HABER MERKEZİ)

  • Adıyaman’da ‘Kobane Kumpası Davası’ paneli düzenlendi-VİDEO

    Adıyaman’da ‘Kobane Kumpası Davası’ paneli düzenlendi-VİDEO

    PİRHA-DEM Parti Adıyaman İl Örgütü, Kobani Kumpas Davası paneli düzenledi. Kobani davasının siyasi bir dava olduğunu belirten HDP Eş Genel Başkanı Cahit Kırkazak, “Kobani davası sürecinde iktidar, HDP’yi bilinçli bir şekilde hedef gösterdi” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Adıyaman İl Örgütü, Kobani Kumpas Davası paneli düzenledi. Panele Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Cahit Kırkazak ve çok sayıda kişi katıldı. 

    Panelden önce 6-7 Ekim olaylarını anlatan bir sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi.

    “KÜRT SİYASETİNİ DİZAYN ETME ÇABASI”

    3 bin 500 sayfalık bir iddianamenin 7 gün içerisinde heyetçe değerlendirilip kabul edilmesinin hukuka aykırı bir durum olduğunu ifade eden Adıyaman DEM Parti İl Eş Başkanı Hüseyin Çoşkun, “En başından beri bu davanın hukuk süreci içinde yürümeyeceğini biliyorduk. 10 yıldır sadece Kürt siyasetini dizayn etme çabası içerisinde yürütülen bir süreç oldu” dedi.

    “AHMET DAVUTOĞLU ŞANTAJ YAPTI”

    Kobani davasının siyasi bir dava olduğunu belirten HDP Eş Genel Başkanı Cahit Kırkazak, “Kobani davası sürecinde iktidar, HDP’yi bilinçli bir şekilde hedef gösterdi. Kobani eylemlerinin yeni başladığı dönemlerde Selahattin Demirtaş Ahmet Davutoğlu’nu arayarak olaylara engel olmak istedi. Ahmet Davutoğlu, ‘Ya bizimle beraber Özgür Suriye Ordusu’na dahil olup Beşer Esad’a karşı savaşırsınız ya da sizi İŞİD’le baş başa bırakırız. Ya bizim dediğimizi yaparsınız ya da kaderinizle baş başa kalırsınız şeklinde şantaj yaptı. Eylül ayının başından başlayıp 7 Ekim 14.30’a kadar tek bir şiddet eylemi yoktu. Erdoğan’ın ‘Kobani düştü düşüyor’ sözü aynı zamanda paramiliter güçlere bir mesajdı. Erdoğan’ın bu açıklamasından sonra Muş’un Varto ilçesinde bir vatandaş polis kurşunuyla yaşamını yitirdi. Aslında 7-8 Ekim olayları Kürtlerin şiddet olayları değil. Kürtlerin hak arama mücadelesini gerekçe göstererek Kürtleri provoke edip Kürtlere saldırmaktı” diye konuştu.

    PİRHA/ADIYAMAN

     

  • DEM Parti Eş Genel Başkanları, CHP Genel Başkanı Özel ile bir araya geldi – VİDEO

    DEM Parti Eş Genel Başkanları, CHP Genel Başkanı Özel ile bir araya geldi – VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile bir araya geldi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan ile STK ve Siyasi Partilerle İlişkiler Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Özlem Gündüz, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile bir araya geldi.

    CHP Genel Merkezinde yapılan görüşme yarım saat gecikmeyle 12:30’da başladı. DEM Parti heyetini, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşçıer karşıladı.

    Özgür Özel, 2 Mayıs’ta AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelerek yaklaşık 2 saatlik görüşme yapmıştı. AKP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş da yeni anayasa hazırlıkları kapsamında DEM Parti eş genel başkanlarıyla görüşmüştü.
    DEM Parti ile CHP arasındaki görüşme ardından ortak basın toplantısı yapılması bekleniyor.

    PİRHA/ANKARA