PİRHA-Alevi Kültür Dernekleri Mezitli Cemevi’nde Hızır lokmaları pay edildi. Lokma paylaşımına çok sayıda yurttaş katılırken, dayanışma mesajı verildi.
Mersin’in Mezitli ilçesinde bulunan Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Mezitli Cemevi’nde Hızır lokması paylaşıldı. Lokma paylaşımına çok sayıda yurttaş katılırken, Hızır’ın Aleviler için önemine dikkat çekildi.
Mezitli Cemevi Kadın Kolları Başkanı Şehriban Üstün, Hızır ayının birlil ve dayanışmaya vesile olmasını isteyerek, zalimlere karşı mazlumların yanında durulmasını istedi.
Mersin Cemevi Başkanı ve Seyit Sabun Ocağı evladı Pir Hasan Kılavuz’da, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara gönderdiği genelgeye tepki göstererek, duyarlılık çağrısında bulundu.
Lokma gulbangının ardından, nefes ve deyişler okundu, lokmalar paylaştırıldı.
PİRHA -Milletvekili Celal Fırat, Mecliste yaptığı konuşmada Alevi inancı üzerindeki devlet baskısını özetledi. Xizir Ayı sebebiyle bir araya gelen kalabalık kitlelerin fotoğrafını gösteren Fırat, “Meydanlara sığmayan bu inancı, sokaklara taşan bu rızalığı, cem meydanına akan bu halk hakikatini siz hâlen neden görmüyorsunuz?Asimilasyonla neden tarif etmek istiyorsunuz?” diye sordu.
DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşmada Alevi toplumu üzerindeki baskılara işaret etti. Fırat, “Artık kardeşliğe, yoldaşlığa uyanmak zorundayız” diyerek Meclisi demokratikleşme konusunda sorumluluk almaya davet etti.
“Hakikat, kişinin gerçeği görüp dinlediği derinliktedir ve bu alemde güç, ne servet ne şan ne şöhrettir. Güç, insanın aklını başına devşirme kudretidir. Gönlümüzü uyutan, aklımızı susturan, meydanı da hükmü de elinde tutamaz. Bizler ilk sözün, ilk nefesin, ilk ateşin yakıldığı Mezopotamya’dayız. Kökü derin, gölgesi şifa zeytin dalındayız. Mazluma yoldaş, başı dik Toroslardayız. Sözü kılıç, manası derin Köroğlu ve pir eşiğindeyiz. Zamanı, acıyı, direnci saklayan hırçın dalgalardayız. Bu sözlerimi Hızır cemimizden, pirin nefesinden, rehberin dilinden, Zakir’in sazından, meydanın rızalığından getirdim. Niyazdan gülbenge, semahtan lokmaya, kulaktan kalbe, kalpten siz değerli vekillerimize sesleniyoruz: Hepimiz bilmeliyiz ki Meclis sadece kanunun yapıldığı bir bina değildir. Bu Meclis Anadolu’nun yüzüdür, itirazıdır, rızasıdır. Burada kurulan her söz yalnız bugüne değil, geçmişin emanetine, geleceğin hakkına değmek zorundadır. Bugün Türkiye’de, adalet duygusunun zedelendiği, eşit yurttaşlık ilkesinin tartışmaya açıldığı, inançların hiyerarşiye tabi tutulduğu bir yerde demokrasiden söz etmek eksik kalmıyor mu? Bu topraklarda Alevilik yüzyıllardır sadece bir inanç değil zulme karşı vicdanın dili olmuştur? Kerbela’dan bugüne uzanan bu hakikat yürüyüşü bize şunu öğretmiştir: Hakikatin yanında durmak çoğunlukta olmakla ilgili değildir. Bazen hakikat sayıca az ama vicdanca büyüktür. Sorumuz şudur: Zulüm karşısında nerede duruyorsun? Bugün bu sorunun muhatabı da bizleriz, bu Meclistir, bu ülkenin siyaset kurumudur.”
“MEYDANLARA SIĞMAYAN BU İNANCI HÂLEN NEDEN GÖRMÜYORSUNUZ?”
DEM Partili Fırat, konuşmasında devletin inançlar arasında taraf olmaması gerektiğini vurgulayarak “Devletin görevi inançları tanımak değil özgür bırakmaktır” dedi. Yeni bir toplumsal rızalığın oluşturulması gerektiğini söyleyen Fırat, inançları tarif etmek yerine özgürleştirmek gerektiğini vurguladı.
“Alevilik yüzyıllar boyunca devletten pay istemedi, inançsal günlerinde ‘Takvimi bize uyarlayın’ demedi, sadece şunu istedi: Eşitlik. Bakın, birkaç tane resim getirdim sevgili dostlar, geçtiğimiz Hızır günlerinde bir hakikate hep birlikte yeniden tanıklık ettik. Hızır cemlerimizde meydanlar doldu, taştı. Hiç kimse, devlet çağrısıyla oraya gelmedi, Aleviler rızalarıyla, inançlarıyla, vicdanlarıyla oradaydılar. Darda olana nefes olmak için, lokmayı bölüşmek, Hızır’ın adaletini niyaz etmek için oradaydılar. Şimdi burada sormak isterim: Meydanlara sığmayan bu inancı, sokaklara taşan bu rızalığı, cem meydanına akan bu halk hakikatini siz hâlen neden görmüyorsunuz? Asimilasyonla neden tarif etmek istiyorsunuz? Cemevlerinin ibadethane sayılmasını istemek bir ayrıcalık değil eşit yurttaşlık talebidir. Vergisini veren, askerliğini yapan, bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonlarca Alevi yurttaşın, inancının tanınmasını istemesi demokrasi sınavıdır. Eğer bir ülkede yurttaşlar birbirine razı değilse, eğer inançlar birbirine güvensizse, eğer adalet duygusu zedelenmişse orada kanun vardır ama huzur yoktur. İşte bu yüzden diyoruz ki: Demokrasi sadece hukuk metni değil bir rıza sözleşmesidir. Bu rıza Türk ile Kürt’ün arasında, Sünni ile Alevi arasında, inanan ile inanmayan arasında, kadın ile erkek arasında eşitlik temelinde kurulmadıkça hiçbir reform kalıcı olmayacaktır. Çünkü barış sadece güvenlik politikasıyla değil adalet politikasıyla vardır.
Diyoruz ki: Hiç kimsenin inancı ötekileştirilmesin, hiç kimsenin kimliği inkâr edilmesin, hiç kimse bu ülkenin sofrasında kendini misafir görmesin. Çünkü rızanın olmadığı yerde adalet eksik kalır, adaletin olmadığı yerde demokrasi eksik kalır, demokrasinin eksik olduğu yerde gelecek eksik kalır. Bu eksikliği tamamlamak da hepimizin omuzlarındadır. İşte, tam burada da bu çatı altında bize düşen, sorumluluklarımızı yerine getirmektir. Hızır hepimizin yardımcısı olsun.”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Adıyaman Şubesi Hızır Cemi yürüttü. Hızır Cemi’ni Uryan Hızır Ocağı’ndan Deniz Büyükşahin yürütürken, çocuklar ve gençler semaha durdu.
PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Kadın Komisyonu üyeleri, Hızır ayı vesilesiyle yaptıkları değerlendirmede, Hızır’ın gittiği yerleri yeşerten, bereket veren; yetime, öksüze ve ihtiyacı olana çağrıldığı yerde hazır ve nazır olan bir Pir olduğunu vurguladı. Kadınların ortak mesajı ise, “Hızır’ın Suriye’deki canlara ve dünyanın her neresinde kim zordaysa, kim dardaysa Boz Atlı Hızır onlara derman olsun” oldu.
Alevi inancında kutsal kabul edilen Hızır ayı başladı. Ocak ayının sonlarından şubat ayı ortalarına kadar süren bu dönemde Hızır oruçları tutuluyor, cem erkânları yürütülüyor, kurbanlar tığlanıyor. Anadolu’nun farklı bölgelerinde tarihleri değişebilen oruçlar, coğrafi koşullara ve pirlerin talipleriyle buluşma takvimine göre farklı günlerde yerine getiriliyor. Hızır ayı; kurtuluşun, bolluk ve bereketin simgesi olarak görülüyor. Bu süreçte lokmalar pay ediliyor, ziyaretler yapılıyor, dilekler dileniyor; darda olana yardım ediliyor.
“HIZIR YOLDAŞIMIZ OLSUN”
Medine Demir, “Bu ay Hızır ayı. Hepimize mübarek olsun. Allah hepimizi korusun, Hızır yoldaşımız olsun. Bugün Hızır orucumuzu tuttuk, inşallah Hakk bir daha kısmet eder” dedi.
“BOZ ATLI HIZIR FIRSATÇILARA FIRSAT VERMESİN”
Yeter Karakuş ise, “Boz Atlı Hızır fırsatçılara fırsat vermesin. Darda, zorda olanlara, hastalara yetişsin. Dünyanın her neresinde kim zordaysa, kim dardaysa Boz Atlı Hızır onlara derman olsun” ifadelerini kullandı.
“ANNEM HIZIR’I GÖRMÜŞ”
Yaklaşık 30 yıldır Antalya’da yaşadığını belirten İnci Nar, “Bütün Hızır orucunu tutanların orucunu Allah kabul etsin. Suriye’deki canlara ve hepimize Allah yardım etsin. Hızır yardımcısı olsun” dedi.
Nar, çocukluk anısını ise şöyle anlattı:
“Ben küçüktüm. Bir yaşlı adam evimize geldi, ‘Ben çok açım’ dedi. Annem sofra serdi. Annem içeri girene kadar adam yemeden kayboldu. Aradık ama bulamadık. O sene evimiz bolluk ve bereket içinde geçti. Allah herkesin evine bolluk ve bereket, hasta olanlara da şifa versin.”
“HAK DARDA OLANA YETİŞSİN”
Hatun Yalçınkaya da, “Allah herkese tekrarını nasip etsin. Ali kılavuzumuz, Hızır yardımcımız olsun. Bütün darda zorda olanlara Hak yardım etsin” diye konuştu.
Fatık Kaplan, “Allah herkese yardım etsin; özellikle darda kalan Suriyelilere de yardım etsin” dedi.
“HER GÖRDÜĞÜMÜZÜ HIZIR BİLMELİYİZ”
Hızır ayının Aleviler için kutsal bir ay olduğunu vurgulayan Fidan Karaçorlu, “Allah herkesin tuttuğu oruçları kabul etsin. Ama ortam çok kötü. İnşallah Hızır gelir, ortalığa bir tertip düzen verir. Dünyadaki bütün bozuk düzenleri düzeltmek için yetişsin” ifadelerini kullandı.
Hızır’ın özellikle Suriye’deki Alevilere yetişmesini arzuladığını belirten Karaçorlu, “Haklılara yetişsin, haksızların da hakkından gelsin. Hepimiz Hızır olabiliriz. Deyişlerimizde ‘Her gördüğünü Hızır bil’ denir. Kapımıza gelenin ne olduğunu bilemeyiz. Her geleni ve her gördüğümüzü Hızır bilmeliyiz” dedi.
Kapılarına geleni boş çevirmediklerini ifade eden Karaçorlu, “Bizim Aleviliğimizin özünde bu var. Her gelen kişi Hızır olabilir diye düşünürüz. Ülkemize ve bütün dünyaya Hızır yetişsin. Ali kılavuzumuz, Hızır yoldaşımız, Celal Abbas yardımcımız olsun” diye konuştu.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Xızır akılının, barış aklı olduğunu vurgulayarak, “Meclis’te yakında bir rapor yayınlanacak. Bu rapordan ortak akıl çıkmalıdır. Halkların, ikrarlı ve rızalı bir şekilde yaşaması, Türkiye’deki bütün farklı kesiminin ihtiyacıdır. Barış sözle olmaz. Barışın toplumsallaşması lazım. Bu yüzden rapor, toplumun hakikatini esas almalı ve somut adımlar atmalıdır” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri(DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Xızır ayından Alevi nefes ve deyişlerinin mafya dizilerinde kullanılmasına, cemevlerinin imar planlarında ‘ibadethane’ olarak tanınmamasından, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair gündemde olan konuları PİRHA için değerlendirdi.
“XIZIR, BİR ÖZGÜRLÜK BİLİNCİ VE ARAYIŞIDIR”
PİRHA: Xızır ayındayız, oruçlar tutuluyor ve Xızır Cemleri bağlanmaya devam ediyor. Bu dönemde Xızır’ın anlam ve önemi nedir?
Zeynel Kete: Xızır ayında olmamızdan kaynaklı, oruç tutan canların oruçları Hakk katında kabul olsun. Genelinde Alevi süreklerinin hepsi için kutsal sayılan Xızır ayı, özelinde de Reya Haq Alevi inancında Xızır en önemli kutsal sembollerden birisidir. Aslında bir nevi Reya Haq Alevi inancının toplumsal hafızasıdır, aklıdır. Xızır inancının bir boyutu iklimle, coğrafyayla ilişkiliyken, diğer bir boyutu da Reya Haq Ocak örgütlemesinin ahlaki, politik, ikrar, dar û didar olma ile bağlantılı, bir bütün olarak toplumun kendisini yeniden inşa etmesinin aklıdır.
Bütün Alevi sürekleri ve ağırlıklı olarak Reya Haq Aleviler, Xızır ayı içerisinde dar û didar olur. Pirler, taliplerinin hanesine giderek niyaz olurlardı. Pirler, talipleriyle niyaz olurken, bireyin bireyle, talibin taliple, bireyin doğayla ve toplumla varsa bir müşkülatı, bu sorunları çözerdi. Bu açıdan Reya Haq inancında birey, toplum ve doğa ilişkisi çok önemlidir. Yani burada bir barış kültüründen bahsediyoruz. Bu haliyle zorda ve darda olana elini uzatmak sadece ve sadece biyolojik varlığını devam ettirme anlamına gelmez, bu yönüyle Xızır sadece zorda ve darda olana yetişen değildir. İnsanın ruhunda, bilincinde, ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak bir özgürlük bilincidir.
Biz bütün hikayelerden Xızır’ın sürekli bir arayış içerisinde olduğunu anlıyoruz. Bir ölümsüzlük arayışı var. Ama buradaki ölümsüzlük sadece biyolojik bir ölümsüzlük arayışı değildir. Bir özgürlük arayışıdır. Öncelikle bize gaflet uykusundan uyanın diyor. İkincisi, toplumsal barış inşa edildiği zaman bir anlam ifade edeceğini belirtiyor. Bu anlamıyla kendi özünü Hakk’ta görmektir. El ele verip, el Hakk’a diyerek kendi özünü Hakk’ta görmektir. Bu Xızır’ın en önemli akıllarından birisidir ve asla başkasına karşı zulüm etmemektir. Ama diğer yandan zalime karşı da direnmektir.
BİZİM İNANCIMIZ VE FELSEFEMİZ XIZIR GİBİ DİRENMEKTİR
Dardan geçmeden, adalet olmadan, toplumsal ahlak olmadan, didare erilmez. Bu bakımdan bugün Rojava’da, Kobanê’de veyahut başka bir coğrafyada zulüm altında olanlara hak aşkı ve Xızır gayretiyle el uzatmak, zalimin zulmüne karşı Xızır gibi direnmek bizim inancımızın felsefesidir. Aslında Xızır, Aryenik toplumların ve Ortadoğu’daki diğer toplumların en zor anlarında dahi umutsuzluğu kabul etmemektir. Bu inançla biri uçurumun kenarına geldiğinde, en zor anında dahi ‘Ya Xızır’ deyip, elini gönlüne götürdüğünde ruhsal olarak ikrarlaşır ve potansiyel bir enerjiye sahip olur. Bir bilinç sıçraması meydana gelir, bir enerji oluşur ve kendisini var eder. Bu yönüyle Xızır, Ortadoğu’da yaşanan zulüm deryasına karşı sürekli direniştir; Umutsuzluğu kabul etmemektir; Toplumsal varoluştur; Kendi özü ile birleşmektir.
Rojava’da bugün masum çocuklar ölüyor. Bugün yine bir çocuk hakka yürüdü. Colani ve HTŞ benzeri Emevi-İslam anlayışının yaptığı icraatların İslamiyet ile alakası yok. Bunlar cinsiyetçi, dinci, ırkçı, paramiliterist güçlerdir. Bunlara karşı diyoruz ki, zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir. O zaman sadece Aleviler değil, darda kalan bütün canların, bütün mazlumların ‘Ya Hak Ya Xızır’ deyip, bu yönüyle kuşatılmışlığa karşı dayanışma ruhu içinde olması ibadetimizin en önemli ölçüsüdür. Çünkü dar û didar olmak aynı zamanda bir dayanışmadır. Bundan dolayı Xızır Cemlerini bağlarken, herkesin çerağlarını Kobanê’deki canların özgürlüğü için uyandırması lazım. Hak kelamını Kobanê’deki canlar ve dünyanın başka yerinde zulüm gören mazlum halklar için söylemesi lazım. Buradan oraya bir nefes göndermek lazım. Sadece sözle değil. Eğer bir yardımlaşma ortamı olur ve koridorlar açılırsa bir Xızır’ın lokmasını oraya ulaştırmamız lazım. Bu yönüyle de krize karşı güçlü bir bilinç, zulme karşı dirayetli bir direniş diyorum. Öldürülecek bir şey varsa o da nefsimizdir demek istiyorum.
“SÖZLERİMİZ VE KELAMLARIMIZ TOPLUMSAL HAFIZAMIZDIR”
-Kapitalist Modernite, toplumu yozlaştırarak, kısa yoldan para kazanan, emekten yoksun bir birey yaratmak istiyor. Bunu da özellikle ana akım medyadaki diziler üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Devlet bir taraftan ‘biz çetelerle mücadele ediyoruz’ derken, diğer taraftan da bütün kanallarda mafya dizilerini yayınlayor. Son bir aydır da bu dizilerin neredeyse tamamında, Pir Sultan, Nesimi gibi Alevi ulularının, nefes ve deyişleri kullanılıyor. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Zeynel Kete: Ulus-devletler toplumların fiziki soykırımla üstesinden gelemeyince, bu defa kültürel soykırım devreye giriyor. Kültürel soykırım daha da inceltilerek ortaya konan bir politikadır. Toplum fiziki soykırımda başına gelenlerin farkındayken, kültürel soykırım pek farkında olmuyor. Bu dizi ve filmler de bu çerçevede ortaya konuyor. Özellikle ‘Barış ve Demokratik Toplum’ sürecinin başladığı günden itibaren televizyondaki diziler, aşiret kültünü öne çıkarıyor. Dikkat ederseniz, bu aşiret içerisinde kadın barışı istemiyor. Sürekli çocuklarını, karşı aşiretten birini öldürmeye yönlendiriyor. Böyle bir hakikat yok. İster Reya Haq Alevi süreklerinde olsun, isterse devletleşmemiş ahlaki-politik toplumlarda olsun; kadın bu toplumsallıklarda barışın temsilidir. Daha dün Kobani’de saçlarını ören kadınlar ‘Jın, jiyan, azadi’ diyerek dünyayı titretmiştir. Şimdi bu hakikati ters yüz etmek için toplumun algısıyla oynuyorlar. Ayrıca bir plan dahilinde, dizilerin hepsinde gayri ahlaki ilişkileri öne çıkararak masa başında kültüre soykırım yaratmaya çalışıyorlar.
Alevi toplumsallığında nefes ikrardır. Bir can ana rahmine düştüğünde, ilk vücut bulduğunda, bu verdiği birinci ikrardır. İkinci ikrarda da anneden doğduğunda ses vermek zorundadır. Bakın her çocuk ağlamak zorundadır. Eğer ağlamazsa muhtemelen ölürdür. Mutlaka bir şekilde ağlaması lazım ve bu nefestir. Yani kainata bir nefes vermesi lazım. Nefes varoluştur, deyişlerimiz varoluştur; yaşam bulmadır, ikrarlaşmadır. Alevi nefesleri ve deyişleri, binlerce yıldır, binlerce yıldır yaşanan bu pratiğin içerisinde Ebu Vefa’dan, Nesimi’den, Mansur’dan, Alişer’den, Ana Sakine’den, Ana Zarife’den, Baba İshak’tan, Hacı Bektaş’tan ve günümüze kadar süzülerek gelmiştir. Sözlerimiz ve kelamlarımız bizim toplumsal hafızamızdır. Bütün Alevi nefeslerini bir araya getirdiğinizde, bu bütünsellikte çok rahatlıkla bir toplumu inşa edebilirsiniz.
Şimdi bu yönden baktığımızda, kavramlar bir toplumu özgürleştirebileceği gibi bir toplumu köle de yapabilir. Bundan dolayıdır ki ‘nehaq’ anlayış kendisine muhalif olan toplumsal kesimlerinin nefesleriyle, türküleriyle, deyişleriyle uğraşıyor. Pir nefesi, sözü hak kelamıdır. Nefes yol aldırtır, ayağa kaldırır, diriltir. Zulme karşı mücadele edilirken nefesle gidilmiş. Sazlarımız özgürlük arayışının en büyük aletleridir. Biz nefeslerimizi, deyişlerimizi oturduğumuz yerden, sırça köşklerden iki kelamı bir araya getirmek için yazmadık. Zalimin zulmüne karşı düşündük ve nefesler yazdık.
Alevi deyiş ve nefeslerinin çarpıtılmasına karşı bir araya gelip direniş hattı oluşturulması gerekiyor. Bunların barışın konuşulduğu bir zamanda başlatılması tesadüf değil. Bir merkezden bilinçli ve programlı şekilde oluşturulmuş. Buna karşı bağlamalarımızı alıp hak nefeslerimizi söylememiz gerekiyor. Bu çerçevede hakkı var eden nefes ve deyişlerimizin, sinema-dizi endüstrisine alet edenlere karşı bir bütünen ‘Ya Haq Ya Xızır’ deyip, bu zulme karşı duracağız.
“CEMEVLERİ ALEVİ TOPLUMSAL HAKİKATİNİN İNŞA EDİLDİĞİ MEKANLARDIR”
-Çevre ve Şehircilik, İklim Değişikliği Bakanlığı geçtiğimiz günlerde resmi gazetede bir yönetmelik yayınladı. Bu yönetmeliğe göre cemevlerinin imar planlarındaki statüsü, yaşlı bakım evi, futbol, basketbol gibi sahalarla eş değer kılındı. Buna karşı nasıl bir tutum ortaya koymak lazım?
Zeynel Kete: Kentleşme ile beraber bir sosyolojik değişim de geldi. Bu sadece Alevi toplumunda yaşanmadı. Kentleşmenin artmasıyla beraber birçok toplum bu değişimi yaşadı. Aleviliğin köy mekanında en büyük ev, Cemevi olarak kabul edilirdi. Köylerdeki Cemevleri toplum için hakikatin inşa edildiği yerlerdir. Hem eğitim yerleriydi hem de varoluş yerleriydi. Bu sistem, Ocak sistemini esas alıyordu. Bu toplum sistemi, 60’lı ve 70’li yıllarla başlayan, 80’li ve 90’lı yıllarla devam eden süreçte büyük ölçüde yıkıldı. Asla ve asla rıza göstermediğimiz, kabul etmediğimiz bir şekilde 30-40 yıl devam eden savaş gerçekliği ile köy yakmaları toplumsal dokuları bozdu. Aleviler, inanç mekanlarından, kültürel ortamlarından, mezar taşlarından ayrılmak zorunda bırakılarak kentlere göçertildi. Kentlerde de herkesin kendi kültürel, inançsal olarak aynı dokudan insanlarla bir araya gelmesi bir realitedir. Fakat şu vardır ki sistem Aleviliği tanımıyor. Bir sistem sizi tanımadığı zaman sizin üzerinde tasarrufta bulunma hakkını görür. Yani bir kadavra gibi üzerinde deney yapma hakkını görür. Tabi burada en büyük sorumluluk yine Alevi toplumuna ait oluyor. Eğer Alevi toplumu, devletin bu yaklaşımına karşı duruş sergilemezse altında ezilir. Aleviler, devletten beklenti ve taleplerinin çıtasını çok düşürdü. Bugüne kadar Cemevlerinin elektrik ve su parasını talep ediyorlardı. Şimdi bu talepler bir şekilde karşılanıyor. Sistemin kabul ve ret ölçüleri içerisinde bir talepte bulunduğunuzda, doğal olarak sistem de size böyle bir yaptırım yapar. Bakanlığın böyle bir cümle kurması, böyle bir genelge yayınlaması ya da bir metin yayınlaması aslında başka bir ifadeyle ben Aleviliği kabul etmiyorum demektir.
Cemevleri kendi hakikatiyle ikrarlaştığı zaman orada her talip kendi ocağıyla birleşebilir. Bu şekilde birer akademi haline gelebilirler. Devlet, Cemevi üzerinden toplumun varlığını, birliğini, dirliğini devam ettirdiği cem erkanını kabul etmiyor. Aslında mesele budur. Çünkü cem olmak, Alevi inancında toplumun kendisini yönetmesidir. Toplumun kendi kendisini yönetmesidir. Doğrudan demokrasi kültürüdür. Kendisiyle ilgili bütün kavramları, bütün istemleri o meydanda el ele, el Hakk’a diyerek yürütmesidir. Börtü böceğin, hayvanın, doğanın rızkını ve hakkını da gözeterek, ‘erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, Hakk’ın var ettiği her şey yerli yerinde’ diyerek cinsiyetçi olmayan bir yönetim modelidir. Toplumun öz savunma modelidir.
Bakanlığın bu türden bir söylemi biz, sizin hafızanızı da, toplumsal direniş modelinizi de kabul etmiyoruz demektir. Devlet, evrensel hukuk normlarını esas alarak Aleviliği tanımalıdır. Alevi toplumunun da yapması gereken şudur: Cumhuriyetin demokratik bir çerçeveye kavuşmasıyla beraber, pozitif entegrasyon ve kapsayıcı hukuk normlarını esas alması gerekiyor. Eğer cumhuriyet mevcut tekçilik haliyle devam ederse, demokratikleşmezse, entegrasyon negatif entegrasyon olursa, hukuk tekçilik üzerinde olursa bütün bakanlar Alevilerle ilgili bir tasarrufta bulunabilirler. Çünkü Aleviliği kabul etmeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Alevi toplumunun kendi sorunlarını çözmesi sadece ve sadece dernek hattıyla yeterli olmuyor. Türkiye’de emek, barış, demokrasi müdahalesi veren ve özellikle pozitif hukuku, kapsayıcı hukuku esas alan bir mücadele anlayışıyla hareket edilmelidir. İnancımızla ilgili tasarruf da Alevilere ait olmalıdır. Alevilerin yol uluları vardır, anaları vardır, pirleri vardır. Yıllardır bu inancı bugüne kadar getiren yol uluları vardır. Bizim mekanlarımızla ilgili söz, karar ve yetki yol ulularımızın olmalıdır.
“ALEVİLERİN SORUNLARI DEMOKRATİK TOPLUM PERSPEKTİFİYLE ÇÖZÜLECEKTİR”
-Yakın zamanda Meclis Komisyonu son toplantısını yaparak, sürece dair raporunu yayınlayacak. ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde şu anda yapılması gerekenler nelerdir?
Zeynel Kete: ‘Barış ve Demokratik Toplum’ perspektifi bir taktik değil, bir stratejiydi. Bugüne kadar deniliyordu ki, Kürtler meclise gelsin ve mecliste sorunlarını anlatsınlar. Bundan hareketle silahlar da bırakıldı. Şimdi sıra çözümde. ‘Barış ve Demokratik Toplum’ perspektifi, Türkiye’nin genelinde halklar nezdinde, emekçiler nezdinde, Aleviler nezdinde ciddi bir kabul gördü. Çünkü son birkaç aylık süreç hariç, hiçbir toplumun bu süreçte çıkıp, Barış ve Demokratik Toplum karşıtı cümle kurduğunu görmedik. Bir kesim yürüyüp de “Biz barış istemiyoruz” demedi. Mecliste partisi ve grubu bulunan, bulunmayanlar da sürece karşı çıkmadı. Ama gelin görün ki Rojava’da bir savaş meydana geldi. Rojava’da bir rıza şehiri perspektifi vardı. Orada 72 millet, ikrarlı ve rızalı olarak beraber yaşıyordu. Kadın özgürlükçü bir yapı söz konusuydu. Bu toplumsallığa karşı Paris’te yapılan bir anlaşma devreye sokuldu. Hegemonik güçler Rojava’ya müdahale ederek buradaki devrimi boğmak istedi. Fakat direnişle bu saldırılar boşa çıkarıldı.
Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, Rojava içinde geçerlidir. Mecliste yakında bir rapor yayınlanacak. Bu rapordan ortak akıl çıkmalıdır. Halkların, ikrarlı ve rızalı bir şekilde yaşaması, Türkiye’deki bütün farklı kesiminin ihtiyacıdır. Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, sadece Kürtlerin kendilerine yönelik önerdiği bir perspektifi değildir. Aleviler özellikle ‘cümle can’ kavramını kullanırlar. Kainata bir derya gözüyle bakarlar ve cümle canın hakkını kendi dar ve didarlarında gözetirler. Bu yönüyle Alevilerin özellikle binlerce yıldır çektikleri zulüm ve katliamlara karşı, barış sürecine sahip çıkması gerekiyor. Barış sözle olmaz. Barışın toplumsallaşması lazım. Bu yüzden raporun, toplumun hakikatini esas alarak, bir yol haritasının çıkarılması gerekiyor. Toplumun da beklentilerini göz önüne alarak, netleşmelerin sağlanması, somut adımların atılması, yasaların çıkarılması lazım. Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum inşa edildiğinde, Alevilerin de sorunları çözülecektir.
PİRHA- Mersin’de Xızır Cemi için Alevi yurttaşlar cemevini doldurdu. Yürütülen cemde, semahlar barış için dönülürken, Suriye’de süren soykırıma karşı durma çağrısı yapıldı.
Aleviler için kutsal kabul edilen Xızır ayında Xızır cemleri tutulmaya ve lokmalar pay edilmeye devam ediyor. Mersin’de yaşayan Aleviler, tuttukları Xızır Orucunun ardından Xızır Cemi yürüttü.
Mersin Cemevi’nde yürütlen Xızır Cemini; Seyit Sabun Ocağı’ndan Hasan Kılavuz, Baba Mansur Ocağı’ndan Erdoğan Sevin, yürütürken, Zakir Rıza Aydın nefes ve deyişler okudu.
Kadınların ve gençlerin yoğun katılım gösterdiği cemde Pir Hasan Kılavuz, “Alevi İnancının en büyük bayram günleri Xızır günleridir. Xızır Ayında, talipler pirinin yolunu gözler. Pir gelince cem yapar, görgüden geçer. Pir, inançsal hizmeti yürütür. Her Alevi, imkân ve olanaklar doğrultusunda kurban tığlar. Alevi inanç ve ibadetleri Xızır ayında doruk noktasına ulaşır. Uyandırdığımız deliller barışa, huzura vesile olsun” dedi.
Kılavuz, Suriye’de süren soykırıma da dikkat çekerek, “Aleviler yüzyıllar boyunca katliamlarla karşı karşıya kalmıştır. İki yıldırda Suriye’de Alevi toplumuna soykırım uygulanıyor. Mallarına el konulup, sürgün edilirken, kadınlara zulüm uygulanıyor. Buna karşı olmak seslerine ses olmak zorundayız. Xızır cümle canın yardımcısı olsun, darlarına yetişsin” diye belirtti.
Ekonomik koşulların toplumsal dayanışmayı zorlaştırdığına dikkat çeken Kılavuz, buna rağmen birlik ve dayanışmanın güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. Suriye’de Alevilere yönelik saldırılara da değinerek uluslararası alanda farkındalık oluşturmanın önemine işaret etti; geçmişte Maraş ve Çorum’da yaşanan acıların Alevi toplumunun hafızasında derin izler bıraktığını hatırlattı.
Alevi inancının hoşgörü, eşitlik ve tüm inançlara saygı temelinde şekillendiğini vurgulayan Kılavuz, herkesin kendi diliyle ibadet edebilmesinin hak olduğunu, Hak katında tüm dillerin bir olduğunu ifade etti. Yoksul canlara yardım etmenin ibadetin özü olduğunu söyleyen Kılavuz, çocukların iyi eğitim almasının toplumsal sorumluluk olduğunu belirterek sözlerini birlik, dayanışma ve umut mesajıyla tamamladı.
Zakir Rıza Aydın’ın seslendirdiği deyiş, duaz ve nefeslerle birlikte on iki hizmet yerine getirildi, semah dönüldü.
PİRHA- Dersim’in Nazımiye İlçesine bağlı Civrak köylüleri İstanbul’da Xizir Cem’i yürüttü. Ana dilinde yapılan ceme ilgi bir hayli yüksek oldu.
Civrak Köyü Derneği, Eriklibaba Cemevinde Xizir Cemi yürüttü. Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde yapılan ceme ilgi bir hayli yoğun oldu.
Xizir Cemi’ni dedeler Binali Doğan, İsmail Akbaba, Emrah Kılıç yürüttü. Dede Binali Doğan, cemin açılışında yaptığı konuşmada ana dilin önemine dikkat çekerek şu konuşmayı yaptı:
“Bir toplumun kimliği, o toplumun dili, inancı, töresi ve gelenek gibi değer yargılarıyla oluşur. Dil ve inançla toplumun kültürü oluşur. Eğer o toplum dilini, inancını kaybederse o toplumun geleceği olmaz. Nereden geldiğini bilmeyen, nereye gideceğini de bilemez. Onun için inancımızı, kültürümüzü, geleneklerimizi, özellikle ana dilimizi korumalıyız.”
12 hizmetin yürütülmesi ardından lokmalar paylaşıldı.
PİRHA- Kağıthane Dersimliler Derneği düzenlediği Xızır lokma paylaşımı yapıldı.
Alevi toplumu yaşadıkları her coğrafyada Hızır Ayını karşılıyor. İstanbul’un bir çok ilçesinde Xızır Cemi yürütüldü.
Kağıthane Eyüp Göktürklüler Dersimliler Derneği, dernek binasında Xızır lokması paylaştı. Yurttaşların yoğun ilgi gösterdiği lokma paylaşımına DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, DEDEF Başkanı Yaşar Gelincik, Nazımiyeliler Dernek Başkanı Musa Çevik, CHP Eyüp Belediyesi Meclis Üyesi Cafer Parlak ve siyasi parti temsilcileri katıldı.
Lokma paylaşımında konuşan Kağıthane Hacı Bektaş Veli Vakfı/Nurtepe Cemevi Başkanı Zeynel Şahan Xızır’ın yaşamdaki anlamını anlatarak inançsal boyuttaki sorunlara değindi.
Kağıthane Dersimliler Derneği Başkanı Cemal Yücel, birlik ve beraberliğin önemine değindi. Özcan Yakut ve Zeynel Şahan’ın verdiği gulbang sonrası lokmalar paylaşıldı.
PİRHA – Alevi inancının önemli erkânlarından Xızır Cem’i, Bava Duzgın Mekânı’nda yoğun katılımla başladı. “Ya Heq Ya Xızır, Ya Kureyş, Ya Bava Duzgi” niyazlarıyla açılan cem erkânında çerağlar uyandırıldı, gülbanglar verildi, lokmalar pay edildi.
Ocak ayının sonları ile şubat ayının ortalarına denk gelen Hızır Ayı’nda Aleviler üç gün oruç tutuyor, cem erkanları yürütüyor ve lokmalarını pay ediyor. Anadolu ve Mezopotamya’nın farklı bölgelerinde tarihleri değişse de bu ay boyunca “Ya Hızır” niyazı darda olana, yolda kalana, dara düşene yetişme çağrısı olarak yankılanıyor.
XIZIR NİYAZIYLA DAR-DİDAR OLUNDU
Alevi inancının önemli mekanlarından biri olan Bava Duzgın Mekânı’nda Xızır Cem’i yürütüldü. Yüzlerce yurttaşın yanı sıra Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu ve DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu üyesi Yüksel Mutlu, yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Birsen Orhan da katıldı. yoğun yağışa karşın bir araya gelerek cem erkanına katıldı.
Xızır Cemi öncesi Düzgün Bava Cemevi adına konuşan Musa Demirtaş, “Bugün özümüzü dara çekmek, zulmün karşısında ikrar tazelemek ve nerede durduğumuzu ilan etmek için bir aradayız. Düzgün Bava’nın mekânında, Hakk ve hakikat meydanında; sistemin ret, inkâr ve asimilasyon kuşatmasına karşı toplu bir ikrar vermek için buradayız” dedi.
Hakikatin gökten inmediğini vurgulayan Demirtaş, “Hakikat insanın eyleminde vücut bulur. Xızır bir efsane değildir. Xızır, darda olanın yanında duran iradedir. Xızır, zulme karşı susmayan vicdandır. Xızır, rızalıkla kurulan toplumsal adalettir” diye konuştu.
“HAKK VE HAKİKATTEN YANAYIZ”
Musa Demirtaş, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Aleviler yüzyıllardır inkârla, baskıyla, katliamlarla yüz yüze bırakıldı. Devlet aklı bu topraklarda Aleviliği hiçbir zaman eşit bir inanç olarak tanımadı. Bizi ya yok saydı ya da asimile etmeye çalıştı. Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan acı hafızamız hâlâ diridir. Bu acı tesadüf değildir; sistematik bir inkâr politikasının sonucudur.
Bizler, eşit yurttaşlık, inancımızın anayasal güvence altına alınmasını, barış, demokrasi, adalet ve özgürlük istiyoruz. Suriye’de katledilen Alevilerin, Rojava’da yaşamını yitiren canların acısı yüreğimizdedir. On binlerce canın kanı yerdeyken susmak, Xızır’a sırt dönmektir. Bu katliamları yapanları ve destekleyenleri lanetliyoruz. Mazlumun olduğu her yerde bizim safımız bellidir. Biz tarafsız değiliz. Hakk ve hakikatten yanayız. Ezilenden yanayız.”
Konuşmanın ardından çerağlar uyandırıldı, gülbang okundu. Cem erkânını Kureyşan Ocağı’ndan Kazım Açıktepe ve Engin Seyitalidedeoğlu yürütürken; zakirlik hizmetini Hıdır Çelebi ve Çilem Akdoğan üstlendi.
“HIZIR DARA DÜŞENİN YOLDAŞIDIR”
Kazım Açıktepe ve Engin Seyitalidedeoğlu, Xızır inancının; dayanışma, paylaşım ve dara düşene el uzatma geleneğini temsil ettiğine vurgu yaptı. Çerağların uyandırılmasıyla karanlığa karşı ışığın, umutsuzluğa karşı umudun simgesi bir kez daha hatırlatıldı.
Zakirler Hıdır Çelebi ve Çiğdem Akdoğan’ın okuduğu deyiş ve nefesler eşliğinde semahlar dönüldü. Xızır Cemi lokmaların pay edilmesiyle tamamlandı
PİRHA-Bağcılar Cemevi, yeni cem salonunu açılışını yaptı.
Açılışa Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Nuri Aslan, Bakırköy Belediye Başkanı Ayşegül Ovalı, CHP Milletvekilleri Evrim Rızvanoğlu ve Cem Avşar katıldı.
Açılışta konuşan ADFE Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, katkılarından dolayı Ekrem İmamoğlu ve ekibine teşekkür etti.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Nuri Aslan da, yaptığı konuşmada şunları ifade etti:
“Sözlerime başlamadan önce; kalbi burada, aklı burada, ruhu burada ama kendisi Silivri’de tutsak tutulan Büyükşehir Belediye Başkanımız Ekrem İmamoğlu’nun selam ve sevgilerini getirdim size. İnanıyorum ki özgür günler gelecek. Biz ne tutsaklıklar ne hapishaneler gördük. Sonuçta fikri hür, vicdanı hür bir nesilden geliyoruz. Göreceksiniz; en kısa sürede Büyükşehir Belediye Başkanımıza, Ekrem İmamoğlu’na, yol arkadaşımıza, yol erenine kavuşacağız.”
Konuşmaların ardıdan lokmalar pay ediltikten sonra cem salonu açıldı ve Hızır Cemi yürütüldü.
PİRHA- DAD İzmir Şubesi’nin Xızır Cemi’nde, Xızır’ın haneden köye, toplumdan kâinata kadar iç barış olduğuna vurgu yapıldı. Suriye’de Aleviler, Kürtler, Dürziler ve ve etnisitelere yönelik soykırım saldırılarının durdurulması çağrısının yapıldığı cem meydanında, Xızır kültünün yaşatılmasının toplumsal dayanışma ile güçleneceği belirtildi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi, Xızır ayı vesilesiyle Yamanlar Cemevi’nde Xızır Cemi tuttu.
Kureyşan Ocağı’ndan Pir İsmail Alkan, Üryan Hızır Ocağından Ana Sevim Savunmaz ve Yanyatır Ocağından Ana Fatma Kılıç yürüttü.
Erkanın yürütülmesi öncesinde Kırmancki (Zazaca) kısa bir konuşma yapan DAD İzmir Şube Eş Başkanı Fadime Dapaklı, “Suriye’de büyük bir savaş var. Oradaki halklar üzerinde baskı var. Xızır halklarımızın yardımcısı olsun. Xızır darda olanlara yetişsin. Xızır darda olan kadınlara, çocuklara, halklarımıza yardımcı olsun. Biz bugün çerağlarımızı oradaki halklar için yakıyoruz, lokmalarımızı oradaki halklar için dağıtıyoruz” dedi.
“LOKMALARIMIZ ROJAVA’DAKİ CANLARA ULAŞSIN”
DAD İzmir Şube Eş Başkanı Fırat Dikmen ise, “Rojava’da hergün halklar katlediliyor. Rojava ablukaya alınmış, yardımların gitmesi engelleniyor. Sınır kapıları açılsın yardımlar oraya ulaşsın. Xızır buraya getirilen lokmaları oraya ulaştırsın. Biz Aleviler bu süreçte kendimizi tekrardan örgütlemeli ve mücadeleyi büyütmeliyiz” çağrısında bulundu.
ÇERAĞLAR UYANDIRILARAK MEYDAN AÇILDI
Gelen canlardan rızalık alınması, gülbenk verilmesi ve delil uyandırmayla başlayan cemde, ana ve pirler Kırmancki (Zazaki), Kurmanci ve Türkçe Xızır üzerine muhabbet gerçekleştirdi.
Pir İsmail Alkan’ın gülbengi ile açılan cem meydanında, çerağlar uyandırıldı.
“HIZIR BARIŞTIR, BİR OLMAKTIR”
Üryan Hızır Ocağından Ana Sevim Savunmaz, Alevilikte Hızır’ın barış olduğuna değinerek, “Hızır bizim için bilgeliktir. Hızır darda kalanın yanındadır. O barıştır, sevgidir, birleşmektir. Rojava’da çok kötü bir durum var. Birbirimizin Hızır’ı olmak zorundayız. Bizler Hızır olmaya var mıyız. Hızır birbirine el uzakltmaktır. Bunlar bittiği noktada bizler de biteriz. Bu meydanlar bizi var eden yerlerdir. Kadın olmadan yok, inanç olmaz. Analar kendi güçlerince bu meydanlarda kendilerine yer açıyorlar” diye belirtti.
“SEVGİ, BARIŞ DİLİYORUZ”
Yanyatır Ocağından Ana Fatma Kılıç ise, “Hızır ölümsüzlük suyunda yıkanır, yeryüzüne iner denirdi. Bizde lokmalar yapılırdı. Sevgi, barış isterdik. Hıdırellez’e kadar devam eder, evler temizlenirdi. Yola girilmeden yol yürünmez” dedi.
“BİRLİĞİMİZİ VAR EDERSEK HIZIR’I VAR EDERİZ”
Maraş merkezli depremlerin yıldönümünde Hakk’a yürüyen canları anan Pir İsmail Alkan,”Hızır kainatın, doğanın kendisidir. Birliğimizi bir eylersek Hızır’ı var ederiz. Komünal bir yaşamdan geliyoruz. Hak, bitkiye canlılığı, hayvana hareketi, insana aklı yani düşünebilmeyi verdi. Hızır düşüncesi bizde kainatın kendisidir. Bu kültü yaşatmamız lazım” diye konuştu.
Semahların tutulması ardından lokmalar pay edildi.
PİRHA- Hızır ayı vesilesiyle, Almanya Federal Parlamentosu’nda bulunan İnançlar Odası’nda, AABF İnanç Kurulu öncülüğünde, hızır lokmaları pay edildi.
Aleviliğe ait kutsal sembollerinin bulunduğu İnanç Odasında düzenlenen etkinliğe aralarında AABF NRW İnanç Kurulu Başkanı Necla Aslan, AABF İnanç Kurulu Başkanı Pir Hasan İçlek ,AABF İnanç kurulu İkinci Başkanı Pir Hasan Doğan, Almanya Federal Meclis SPD milletvekili Hakan Demir’in de bulunduğu, bölge inanç kurulları, Gençlik Birliği, Berlin Cemevi temsilcilerinden oluşan çok sayıda kişi katıldı.
Delillerin uyandırılmasının ardından deyişler okundu.
Ardından hızır lokmaları gelen katılımcılara pay edildi.
PİRHA – Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı ve Yol Yürütücüsü Baba Süleyman Demir, Hızır inancına dair değerlendirmelerde bulunarak, “Hızır denince zorda olanların zoruna, darda olanların darına, hastaların haline şifa olmak gelir. Hızır bir eren, bir pir, bir mürşit, bir rehber ve bir candır” dedi.
“HER CAN BİR HIZIRDIR”
Şubat ayının Hızır ayı olduğuna dikkat çeken Demir, Hızır inancının Alevi yolunda taşıdığı anlamı şu sözlerle ifade etti:
“Hızır denince zorda olanların zoruna, darda olanların darına yetişen; hastalara şifa olandır. Hızır bir erendir, bir pirdir, bir mürşittir, bir rehberdir. En önemlisi her can bir Hızır’dır.”
“ZOR ZAMANLARDA BİRBİRİMİZİN HIZIR’I OLMALIYIZ”
Çocukluğunda köyde yaşadığı Hızır geleneklerini de paylaşan Demir, dayanışma kültürünün altını çizdi:
“Çocukluğumuzda Hızır oruçlarından sonra kömbeler, çörekler pişirilirdi. Bu lokmalar özellikle ihtiyacı olan ailelere götürülürdü. Hızır’ın özü paylaşmaktır, dayanışmadır.”
Pir Sultan Abdal’ın Hızır’a dair dizelerini hatırlatan Demir, Hızır olmanın gündelik yaşamda somutlaştığını vurguladı:
“Pir Sultan’ın dediği gibi; sağımızda, solumuzda, çevremizde ihtiyacı olanlara Hızır olmak çok kıymetlidir. Bir hastaya ilaç parasını yetiştiren kişi, o hastanın Hızır’ıdır. El ele, el Hakk’a diyerek zor zamanlarda birbirimizin Hızır’ı olmalıyız.”
ANTALYA’DA HIZIR CEMİNE ÇAĞRI
Antalya’daki Alevi canlarına da çağrıda bulunan Demir, Hızır Cemi’nde birlik ve beraberliğin güçleneceğini belirtti:
“Hızır cemimizi yapacağız. Cemevimizde Hızır coşkusunu hep birlikte yaşayacağız. Lokmalarımızı paylaşacak, semahlarımızı aşk ile dönecek, sevgi ve muhabbetle gönüllerimizi birleştireceğiz.”
“DİLİ, IRKI, MEZHEBİ NE OLURSA OLSUN HER İNSAN HAKK’TIR”
Türkiye’nin ve bölgenin zor bir süreçten geçtiğine dikkat çeken Demir, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Sadece ülkemizde değil, çevremizdeki coğrafyalarda özellikle İslam ülkeleri tarumar edilmeye çalışılıyor. Bu nedenle birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dili, dini, ırkı, mezhebi, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun her insan Hakk’tır.”
Demir, “Her ayı Hızır ayı bilerek sevgi, muhabbet ve aşkla yaşamayı diliyor, bütün dünyaya barış temenni ediyorum. Hızır Bayramımız kutlu olsun. Aşk ile eyvallah” diyerek sözlerini tamamladı.
PİRHA- Hızır ayı vesilesiyle değerlendirmede bulunan ocak evlatları ve kurum temsilcileri, Hızır’ın sadece mitolojik bir figür değil, bir dayanışma ve vicdan köprüsü olduğunu vurguladı. Ortak mesaj ise net: “Hızır doğadır, Hızır insandır; nerede bir el uzatılıyorsa Hızır oradadır.”
Alevi inancında kutsal kabul edilen Hızır ayı başladı. Ocak ayının sonlarından şubat ayı ortalarına kadar süren bu dönemde Hızır oruçları tutulur, cem erkânları yürütülür, kurbanlar tığlanır. Anadolu’nun farklı bölgelerinde tarihleri değişen oruçlar, coğrafi koşullara ve pirlerin talipleriyle buluşmasına göre farklı günlerde yapılır.
Hızır ayı, kurtuluşun, bolluk ve bereketin simgesi olarak görülür. Kışın zorlu günlerinin geride kaldığına inanılan bu süreçte lokmalar paylaştırılır, ziyaretler yapılır, dilekler dilenir. Dayanışmanın güçlendiği Hızır günlerinde darda olana yardım edilir, pirler talipleriyle bir araya gelir.
Antep’te inanç önderleri ve dernek başkanları, Hızır’ın kadim manasını ve toplumsal yaşamdaki karşılığını PİRHA’ya anlattı.
“HIZIR GÖNLÜ PAK OLANIN CARINA YETİŞİR”
Musa Kazım Ocağı’ndan Nadir Keskin, Hızır’ın Alevi kültüründeki vazgeçilmez yerini “mitolojik bir bütünlük” olarak tanımlarken Hızır’ın ölümsüzlüğüne ve “Ab-ı Hayat” suyu içtiğine değinerek şunları kaydetti:
“Hızır, darda ve zorda kalanın imdadına yetişendir. Ancak bu, gönlü temiz ve yolu pak sürenler için geçerlidir. Dersim bölgesinde daha derin yaşansa da biz Antep’te de bu üç günde gönlümüzü paklar, lokmalarımızı komşularımızla paylaşırız. Bizim inancımızda ‘öldü’ yoktur, ‘don değiştirdi’ vardır. Hızır da bu ölümsüzlüğün, emeğin ve özverinin sembolüdür. Aslında her birimiz kendi içimizde birer Hızır oluşturmalı, darda kalana bizzat el uzatmalıyız.”
“İNSAN İNSANIN HIZIR’IDIR”
PSAKD Antep Şube Başkanı Mehmet Erkek ise Hızır’ın tarihsel ve yöresel değişkenliğine dikkat çekerek bu inancın temelinde “dayanışma” olduğunu belirtti. Erkek, Hızır’ın bir hayal değil, bizzat insan olduğunu vurguladı:
“Hızır, Alevilerin vicdanıdır. İnsan insanın Hızır’ıdır. Kim zorda kaldığında sana el uzatıyorsa, Hızır odur. Eskiden köylerde gençler ev ev gezer, un-şeker toplar ve bunu köyün en yoksul evine götürürlerdi; ‘Bize yemek yapın’ diyerek o aileyi incitmeden dayanışma kurarlardı. Hızır hem doğadır, hem adalettir.”
Erkek, ayrıca güncel siyasal sürece de değinerek, “Hükümet Alevilerin üzerinden elini çekmeli. Demokratik bir cumhuriyet için tüm ötekileştirilen kesimlerle omuz omuza Hızır yoldaşlığında buluşmalıyız” çağrısında bulundu.
DOĞA, BİLİM VE KURTARICI OLARAK HIZIR
Gaziantep Tilkiler Köyü Derneği Başkanı Eren Ovayolu ve Kürecikliler Derneği Kurucusu Cemal Özgül, Hızır’ın evrensel içeriğinin esasında yardımlaşma olduğunu ifade ettiler.
Ovayolu, Hızır’a yüklenen anlama dikkat çekerek, “Hızır, elini tutan, ihtiyaç sahibine merhem olandır. Sembolik anlamı iyilikte vücut bulur” dedi.
Özgül’e göre ise Aleviler için Hızır bir kurtarıcıdır: “Bizler suya, güneşe, toprağa yani doğaya inanan bir toplumuz. Hızır ne yerdedir ne gökte; bir inananın kalbindedir. Bir yoksula sahip çıktığınızda ona Hızır gibi yetişmiş olursunuz.”
Hızır ayının sonuna kadar sürecek olan cem ve lokma paylaşımlarında, Alevi kurumları “Boz Atlı Hızır”ın tüm mazlumların yardımcısı olması dileğiyle lokmalarını pay etmeye devam edecek.
PİRHA – Dede Nihat Saltuk, hızır ayının önemini anlattı. Hızır ritüelini “Ruhun aydınlanması” şeklinde özetleyen Saltuk, bu geleneğin tüm dünyaya anlatılması gerektiğini de söyledi. Nihat Saltuk, Muharrem Ayı gibi Hızır’ın da tüm cemevlerinde karşılanması gerektiği notunu düştü.
Sarısaltuk Ocağına mensup Nihat Saltuk, Hızır inancının, Alevi toplumundaki karşılığını anlattı. Hızır’ın, toplum tarafından “kutsal” görüldüğünü belirten Saltuk, bu geleneğin, Alevi inancının en büyük parçası olduğunun altını çizdi.
Dede Nihat Saltuk, şubat ayıyla birlikte pirlerin, köylere uğradığını belirterek “Pirlerin, talibiyle buluşması ise Hızır’ın gelmesi demekti. Kimin evine pir gitmişse Hızır’ı gelmiştir” dedi.
KUTSAL AYA DÖNÜK HAZIRLIKLAR
Nihat Saltuk dede, Hızır ayı yaklaşırken yapılan hazırlıkları da özetledi. Pirlerin köylere gelmeden önce lokmaların hazırlığına başlandığını anlatan Saltuk, şunları söyledi:
“Cemler olacak, küskünler barışacak, evlerimize bereket, huzur gelecek. Bir köye eğer piri gitmemişse Hızır uğramamıştır. Fakat Alevi inancı Şah-ı Merdan Ali ile Hızır’ı bütünleştirir. Onun için Hızır’ı her yerde hazır ve nazır görmek, Hızır’ın özelliğidir. Onu, gönlümüzde her zaman ‘Bozatlı’ ve ‘Aksakallı pir’ olarak görürüz. Hızır, dondan dona bürünendir. Bir kalıba da sokamayız. Belki kapımıza gelen bir dilencidir. Bazen bir yetimdir. Hızır’ demek, insanın farkında olması, ruhun aydınlanması, karanlığa kalmış gönüllerin aydınlanması demektir.”
“HIZIR, İNSANA GİZLENMİŞTİR”
Dede Nihat Saltuk, Hızır’ın, bir umut kaynağı olduğunu da anlattı. Alevilikte Hızır’ın ölümsüz olduğuna dair bir inanış olduğunu söyleyen Saltuk, bu geleneği şu cümlelerle anlattı:
“Hızır ölmedi diyoruz çünkü ölüm ölür biz ölmeyiz deriz. Hakk’ın cemali de Hızır da zamana, mekana tabi değildir. Güneşin nasıl yeniden doğduğuna inanıyorsak Bozatlı Hızır’ın da carımıza yetişeceğine inanıyoruz. Hızır çaredir, dosttan kesilmeyen umuttur. Hızır, insan ile Tanrı’nın buluşmasıdır. Hızır karşılık beklemeden yardıma koşandır. Hızır, tükenmez umuttur bizim inancımızda. Onun için Hızır, insana gizlenmiştir. Hızır, insanlarla el ele el Hakk’a, hala haldaş, Yol’a yoldaştır. Hızır bizim güneşimiz, ayımız, dolunayımız, bağımız, köşkümüz, orucumuz, sabrımız ve kurbanımızdır. Hızır zahiri değil batınidir. Yani görüneni değil görünmeyeni temsil eder.
Darda olduğumuzda kimi zaman İmam Ali’yi, kimi zaman Hızır’ı çağırırız. Onlara verdiğimiz ikrarımızda sadık kalırız. Zalimin karşısında, mazlumun yanında, haksızlığın karşısında, adaletin yanında, Şah-ı Merdan Ali’nin Yol’unu Yol ederiz. Savaşa karşı barış, kötülüğe karşı iyilik, çaresizliğe karşı yardımlaşma bizim Yol’umuzdur. Sevgi ve umudun Bozatlısı Hızır’ın darda kalanlara yardım etmesini, bütün insanlarda vücut bulmasını diliyoruz. Ali kardeşimiz, Hızır da yoldaşımız olsun.”
“BİR ÜZÜM TANESİNİ 40 KİŞİYE PAY ETTİK!”
Dede Nihat Saltuk, Hızır anlayışının bugün ne oranda yaşatıldığına da değindi. Günümüzde Hızır’a yeterince anlam verilmediğini söyleyen Saltuk, inanç önderlerinin bu konuda eksik kaldığını söyledi. “Bizler anlatamadık. Bizim anlattığımızla halkın anladığı da farklı oldu” diyen Dede Saltuk, şöyle devam etti:
“Kendi ihtiyacın varken yetime, yoksula el uzatabiliyor musun? Hepimiz Hızır gibi insanlara yardım etmeliyiz, darda olanın yardımına koşmalıyız. Haksızlığın karşısında dik durmalıyız. Hazreti Hüseyin ‘Ne aradığını bilmezsen bulduğunda onu tanıyamazsın’ diyor. Biz daha ne aradığımızı bilmiyoruz! Bir lokmayı bölüşmenin önemini bilmeliyiz. O zaman Hızır’ı anlamış olacağız. ‘Kırklar Cemi’nde bir üzüm tanesini 40 kişiye pay ettik’ diye hep anlatırız ama biz dünyayı götürüyoruz hala bir lokmayı pay edemiyoruz! Günümüzde ise bir tek Hızır’da lokma dağıtılıyor. O da cemsiz, cemaatsiz, sadece semah yapıyor. Hızır’ı anlayıp dünyaya da anlatmak lazım. Bizler neden eli kolu bağlı, çaresiz şekilde Hızır’ı bekliyoruz? Bir de sen herkese Hızır ol. Hızır, ruhun aydınlanmasıdır. Ruhun aydınlanmamışsa, ruhun karanlığında kalmışsan kusura bakma, Hızır’ı anlamamışsındır.”
HIZIR RİTÜELİ CEMEVLERİNDE YAŞATILMIYOR!
Dede Nihat Saltuk, geçmiş yaşanan Hızır ritüellerini de hatırlattı. Şubatın ikinci salısından itibaren Hızır orucunun başladığını belirten Saltuk, kimi bölgelerde ise Pazar günü başladığını aktardı. Bu orucu geçmişte en çok da bekar bireylerin tuttuğunu söyleyen Dede Saltuk, Hızır’a dair şunları anlattı:
“Oruçların son günü gençler biraz daha tuzlu yerler, su içmezlerdi. Oruç sonunda kim su vermişse onunla evlenileceğine inanılırdı. Evimize Hızır gelsin diye buğday kavrulurdu. O kavutları hiç kimsenin değmediği yüksek bir yere koyardık. Eğer ona bir el değmişse ‘Hızır evimize uğramış’ denirdi. Ayrıca aileler, yoksulluklarını göz önünde bulundurmadan kurban keserdi.
Anadolu’ya gittiğiniz zaman kimi köyler bir hafta önce tutar bir diğeri sonra tutar. Çünkü o pir, her hafta bir köydedir. Çünkü perşembe akşamı cem olurdu muhakkak. Hızır orucunun dağınık şekilde tutulmasının nedeni de budur.
Ancak hizmet yürüttüğüm Yunus Emre Cemevi’nde maalesef bu yönlü bir hazırlığımız olmuyor. Cemevleri aslında bu gelenekler için olmalı. Muharrem ayı için hazırlık yapılıyor ancak Hızır için yapılmıyor. 3 Gün Hızır orucu tutuyorsak aynı Muharrem ayı gibi burada birlikte oruçlarımızı açabiliriz. Ancak cemevleri, yöneticilerin himayesinde kaldığı için bu işleri dedelere bırakmıyorlar. Dedeler biraz geriye atıldılar. Aleviliğin yaşadığı sorunlar da dedelerin geriye atılmasından kaynaklı oluyor.”
PİRHA- Hızır ayının en önemli sembollerinden biri de oruç zamanında pişirilen Qavut’tur. Dersim’in bir çok hanesinde Dıstar’dan geçirilen qavut, Hızır aşkıyla pişirilir. Geceden ocağın kenarına bırakına Hızır lokmasının yanında çıla yakılırken, Hızır’ın haneye uğraması beklenir.
Alevi inancının kutsal dönemlerinden biri olan Hızır orucu başladı. Dersim’de Hızır Orucu, Miladi takvime göre Ocak ayının ikinci yarısında başlayıp Şubat ayının ortalarında sona erer ve bir ay boyunca ocak sistemi içinde dönüşümlü tutulan üç günlük oruçla devam eder.
Aslında birçok inançta çeşitli biçimlerde tasvir edilen Hızır, Alevi inancında yerin, göğün her şeyin sahibi olduğuna inanılır. Hızır, insanların en müşkül zamanlarında darda olanın koruyucusu, zorda olanın kurtarıcısıdır. Bu yüzden insanlar dara düştüğünde ‘Yetiş ya Hızır’ diye onu çağırır.
Hızır Orucu, toplamda üç gün sürer. Bu üç gün boyunca oruç tutulur, qavut yapılır, ziyaretlere gidilerek lokmalar pay edilip çılalar yakılır, kurbanlar kesilir. Aynı zamanda Görgü Cemi’nin yapıldığı günlerdir. Pir rayberiyle birlikte köyleri dolaşarak cem tutar, küsleri barıştırır, yurttaşları inançsal olarak yıla hazırlar.
Hızır ayının en önemli sembollerinden biri de oruç zamanında pişirilen Qavut’tur. Kavrulmuş ve öğütülmüş buğdaydan yapılan qavut, hanenin damına yada ocağın önüne konur ve Hızır’ın o evi ziyaret ederek qavuttan lokma alacağına inanılır. Hızır’ın bu gavuttan lokma alması berekettir, bolluktur.
Dersim’in Turuşmek köyünde mihman olduğumuz hanede, Qavut lokmasının yapılma amacını ve yapım sürecine eşlik ettik.
HIZIR AŞKIYLA YAPILAN QAVUT!
“Bu Hızır ın Qavutudur” diyen Hülya Bozkurt, ocağın üzerinde buğdayı karıştırıken, yaşama, doğaya ve topluma dair dileğini ifade ediyor.
Kvrulan buğdayları Dıstar (el değirmeni) ile un haline getirilme aşamasını anlatan Hülya Bozkurt, “Biz kış ayında Hızır ayı başlarken biz buğdayı günler öncesi yıkarız ve kuruduktan sonra sacı ateşe koyar buğdayı kavururuz. Dıstar dediğimiz el değirmeninde öğütürüz. Sonra tekrar ocağa alır pişiririz. Piştikten sonra kolu komşu çağırır lokmamızı paylaşırız.”
Lokmanın Hızır için ayrılan payını ocağın yanına bırkatıklarını da dile getiren Hülya Bozkurt, “Hızır’ın lokmasını bir kaba koyup Hızır’ın işaretlemesi için evin ocağına koyup, çılamızı yakacağız. Sabah kalkarız eğer qavuta Hızır’ın izi varsa o yıl bizim yılımızdır” diye konuştu.
PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, ‘Horasan’ın devamı-bütünü’ olarak tanımladığı Afganistan’da Kızılbaşların tüm baskılara rağmen yolu sürdürmeye yönelik tarihsel hafızasının kendisini koruduğunu söyledi. Tek yaşam şansları olan ‘Kızılbaş olmama’ şartına karşı Afganistan’daki Kızılbaşların hala direndiğini kaydeden Harmancı, mevcut durumu Afganistan Kızılbaşlarının, “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimizle bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız. Gittikçe unutuyoruz” cümleleriyle aktardı.
2017 yılından bu yana İran ve Irak’a giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı’nın son durağı ‘Horasan’ın devamı/bütünü’ olarak ifade ettiği Afganistan oldu.
Konuya sosyolojik pencereden bakıldığında da özellikle aynı coğrafyada yaşayan ancak aralarına resmi devlet sınırları çekilen Alevilerin inanç ritüelleri arasında şaşırtıcı derecede birbirine yakın ‘benzerlikler’ ile ‘farklılıklar’ taşıdığını gördüğünü belirten Harmancı, Afganistan Kızılbaşlarının Taliban baskılarına rağmen yolu sürdürmekte ısrar kıldığını kaydetti.
Yine bununla birlikte Aleviler için tarihsel toplumsal ve inançsal yönden güçlü yaşam alanlarına resmi ideolojinin yeni kimlik kazandırma ve dönüştürme girişimlerinin bir gömleğini de Afganistan’daki Kızılbaşlara giydirme çabasına (Afganistan’da sadece Türkmen Kızılbaşlar olduğu ve onların da Şia kökenli olduğu tezi) da bir cevap olan Hasan Harmancı bölgede özellikle Özbek ve Kürt Kızılbaşların varlığına işaret etti.
Afganistan’daki Kızılbaşların cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ziyaretlerinin Talibam kuşatması altında olduğunu kaydeden Harmancı, Kızılbaşların buna rağmen ziyaretlerini terk etmediğini söyledi.
Afganistan Kızılbaşlarının Çarşamba günü ibadet ettiğine işaret eden Hasan Harmancı, “Öyleyse Aleviler bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda,” Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı. Peki biz hangisiyiz?” sorusunu yöneltti.
Afganistan Kızılbaşları için en önemli günün Newroz olduğu bilgisini paylaşan Harmancı, bu günün ise Hızır’ı karşılama olarak anlam bulduğunu elirterek,, “Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz” ifadelerini kullandı.
Saha araştırmalarını daha öncede, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle tarif eden Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Afganistan’da bulunan Kızılbaşlara (Özbek ve Kürtler) dair temaslarını, izlenimlerini PİRHA’yla paylaştı, sorularımızı yanıtladı.
“AFGANİSTAN, HORASAN’IN BİR BÜTÜNÜ GİBİ”
Türkiye İran sınırına yakın Yaresanları, sonrasında ise Özbekistan, Türkistan ve Afganistan sınırlarında olan Horasan’da alan çalışmaları yaptınız. Afganistan saha çalışması için Horasan’ın devamı yada bütünü diyebilir miyiz?
Evet aslında Horasan’ın bir bütünü tabi ki. İran’dan sonra Afganistan önemli bir bölümdü parçaydı. Biraz zorlansam da Afganistan kısmını da bir kısmını tamamlayabildim. Çünkü Afganistan birbirini takip eden şehirlerden çok birbirini takip eden dağlar var. O dağların arkasına geçmek, doğal koşullara üzerinden atlamak ve aynı zamanda bir de toplum çok dağınık. Bu nedenle biraz zor oldu tamamına ulaşmak ama zaten tamamına ulaşmadım.
Özellikle bu bölgede de Horasan’da Kürt Kızılbaşlarla çalışmaları yürüttüm. Burada da izini sürdüğümde rehberlerimle ancak Özbek olan Kızılbaşlara ulaşmış oldum. Ama Kürt Kızılbaşlar da var bölgede. Gelenekleri hemen hemen birbirine de yakın. Bölgede Özbek Kızılbaşları çalıştığını söyleyebilirim bu seferde.
“SAVAŞ SÜRECİNDE İNANÇLARINI, SOSYAL YAPILARINI DÜŞÜNECEK DURUMDA DEĞİLLER”
45 yıllık bir işgal ve Taliban sonrası Alevilerin durumu nedir? Ülke potansiyelinin kaçına sahipler? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar?
Kendilerini Kızılbaş ifadesi kullanıyorlar. Kızılbaş olmaktan büyük bir onur duyuyorlar. Kendilerini saklamayı hiç istemiyorlar. Onların cumhuriyet dönemi dedikleri bir dönem var. Yani Taliban öncesi. Cumhuriyet döneminde birazcık daha özgürlüklere sahipler. Tabii 45 yıllık bir savaşın içinden geçiyorlar. Bu savaş sürecinde inançlarını, sosyal yapılarını düşünecek durumda değiller.
Sürekli olarak dış güçlerle mücadele etmek ve aynı zamanda içeride de yine farklı kesimler, gruplarla bir çatışma ve iç savaş toplamı var. Bu nedenle Kızılbaşlar da orada kiminle yakın olacaklar, ne yapacaklar? Bu konu hep karıştı. Fakat cumhuriyet dönemini kendileri için parlak bir dönem olarak görüyorlar.
Geri bir dönem olmakla beraber Taliban’ın yönetimi 3-4 kez işgal etmesi ve geri durması söz konusu. Bu süreçte Taliban şimdi ülkenin neredeyse bütünü ele geçirmiş ve Kızılbaşlara kesin ve net yasaklarla gitmiş durumda. Bölgede Kızılbaşlar doğal olarak şimdi çok büyük sorunlar yaşıyorlar. Çünkü Taliban geldiğinde öncelikle dergâhlarına, cemhanelerine, tekkelerine saldırdı. İbadet yerlerine saldırdığı gibi ibadet günlerinde ev toplantılarına dahil olmak üzere haber aldığı an ki takip etti, izledi. Ona bile izin vermedi.
“CEMLERİ BASILARAK TUTUKLANIYORLAR, TEK KOŞUL CEME KATILMAMAK!”
Ve görüştüklerimin bazıları cem sırasında gözaltına alındıklarında tutuklandıklarını ve hiçbir gerekçe olmadan bir yıl, iki yıl, üç yıl gibi cezaevlerinde kaldıklarını, sonra da bir daha ceme katılmamak koşuluyla serbest bırakıldıklarını söylediler. Ama buna rağmen Kızılbaş topluluk bütün baskılarına, farklı irade koymalara ve sindirme çabasına rağmen geleneklerini yürütmeye, inançlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.
Aleviler günümüz Türkiye gibi demokrasiden, laiklikten dem vuran ülkelerde baskı altında iken Irak’ta Ezidiler daha yeni yaşam haklarına yaşam hakkına kavuşmuşken, Suriye’de yaşam hakkı mücadelesi verilirken İran’da da keza durum öyle. Hala tam bir tanınma yok.
Ve Yaresan kesimi özellikle çok büyük çatışmalar ve her an soğuk savaş pozisyonundaymış gibi yaşıyorlar. Horasan bölgesi de öyle. Şiilik adı altında kendini gösteriyor. Ama öbür türlü Alevi gelenekleriyle ibadetlerini yapmaları mümkün değil ve Türkiye’de gerçekte öyle. Türkiye devlet olarak bunu yapıyorum gibi gösterdiği yerde bu sefer biz Avrupa’daki demokrasi anlayışıyla ve Avrupa’daki Alevilerle karşılaştırmak durumunda kalırız.
Ve bu durumda Türkiye’nin de büyük eksiklerinin olduğunu görmüş oluruz ama Afganistan ve günümüzde de Suriye ölçü kabul etmeyecek kadar baskı altında bir toplumsal yaşam sürdürüyor.
“KIZILBAŞ İSMİNİ KULLANMAK YASAK”
Peki nasıl karşılandınız orada?
Burada yaşadığım yerde Afgan olan insanlar vardı. Kendi alanımdan yola çıkarak bunlarla onların sosyal sorunları, mülteci olmaktan sorunları, kimliksiz olmaktan kaynaklı sorunları üzerine aslında çalışıyordum.
Fakat bir yandan da benim asıl çalışma alanım olan Kızılbaşlarla ilgili. Afganistan’da Kızılbaşlara ulaşır mıyım diye bir yandan tabii onlarla bu görüşmeleri yapıyorum. Biraz cesaret oldu. Onlara yani güven vermekle ilgili. Oradaki Kızılbaşları da tanıdıklarını falan söylediler. Sonradan hakikaten çok sevdiğim, değer verdiğim insanlarla tanışmamı ve bana rehberlik etmelerini sağladılar.
Onlarla biraz yolculuk yaptık. Benden önce de onlar hazırlık yaptılar. Hakikaten baskı altındalar. Gerçek anlamda baskı altındalar. Kızılbaş ismini kullanmak mümkün değil. Kızılbaşların bir araya geldiği düşüncesi olursa işler yine karışıyor. Bu kadar baskı altında. Rehberlerim önceden görüşme yaptıkları için onlarla böyle küçük küçük bir araya gelmeleri nasıl yapacağız diye konuştuk ve onlar da cesurlar.
Benim de Kızılbaş, Alevi olduğumu tabii bilmiş olmaları, duymuş olmaları onların ilgilerini çekti. Türkiye’den gidiyor olmak başka bir ilgilerini çekti, Çünkü Türkiye onlar için mülteci olarak geldikleri göç verdikleri bir ülke konumunda. Yani bizim Almanya’mız gibi, Almanya nasıl biz göç ediyoruz, oraya nasıl özeniyoruz ve merak ediyoruz ve gidebilir miyiz diye koşullarımızı zorluyoruz yani. Onlar da buraya Türkiye’ye böyle bakıyorlar.
Tabii onların da çok soruları oldu. Benim de çok sorularım oldu. Karşılıklı konuşmuş olduk. Onların da öğrenmek istedikleri, sormak istedikleri Türkiye’deki Alevilerle, Kızılbaşlarla ilgili hem de kendileri ile bilgileri karşılıklı böyle bir araya getirmiş olduk. Öyle bir yapı.
KIZILBAŞ VE ZERDÜŞTİ MEZARLAR
Sanal medya hesabınızdan Kızılbaşlara ait olduğu söylenen bir mezarlık görüntüsü paylaştınız? Bir yanında da bir mescit tarzında bir yapı vardı. Gerçekten böyle miydi? Bu mezarlıklarda Alevilere ait olduğunu düşündüğünüz simgeler vs. bulabildiniz mi?
Ben bir alan çalışan biriyim. Kestirmeden gidemem. Toplumların da kendilerine ait gibi gösterdiği şeyin ana kaynağına doğru yolculuk yapmam lazım. Biri bu bize ait dediğinde tamam kabul diyerek bir yere koymam mümkün değil. Bu mezarlık bizim gezi yolumuz üzerindeydi, yani bizim ana yol üzerindeydi. Tamamen tesadüf oldu. Öncesinden gideriz, görürüz ve bakar İlgileniriz diye bir durum yoktu. Alevi ya da Kızılbaş mezarlığı diye söylemedikleri için benim rehberlerim de bunu bilmiyorlardı.
Meraktan indik. Toprak evler vesaire var. Mezarlık kısmı ilgimi çekince ve üzerinde alemler var. Yani bizim bayrak dediğimiz, filama dediğimiz şeyler. Onları görünce o tarafa doğru gittik. Sonra tesadüfen biriyle karşılaştık. Ona çeşitli sorular sorduk. O da, “Burası Kızılbaşların mezarlığı aslında. Burası da Kızılbaş yerleşimi” dedi. Eski bir Alevi yerleşimi. Tabii daha fazla sormalar yapıyoruz. “Emin misiniz?” dedim. “Ben buraya 30-40 yıldır geldim. Bizden önce burada Kızılbaşlar vardı, Aleviler vardı. Benim büyüklerim de böyle söylüyorlar” cevabını verdi. Ben de evlerde simgeler arıyorum doğal olarak. “İleride bir tane cami var, yanında minaresi var” o kişi de “Mescide mi diyorsun? Çok eski değil. Ama Kızılbaş ibadet yeri duruyor, fakat şimdi biz kullanıyoruz” cevabını verdi.
Önce orayı ziyaret ettik. Gezip simge arıyorum bakıyorum falan. Tabii Taliban dönemi olduğu için yasağın da yasağı var. Örneğin Taliban döneminde müzik yasak, müzik aleti yasak. Bu durumda herhangi bir topluma ait bir işaret daha da yasak. Gittiler Budist tapınaklara ve Buda’nın ellerine saldırdılar biliyorsunuz.
Bunun kapatılabileceği şeylerine bakıyorum. Hakikaten küçük böyle şeyler kalmış ama o da Alevilere ya da Kızılbaşlara doğrudan ait simgeler olarak karşılaşmadım. Sonra daha fazla konuştu da ben mezarlık sordum. Ben mezarlığı gördüğümde daha çok hani yerel bir mezarlık ve Zerdüşt bir mezarlık olarak baştan koymuştum. Çünkü tarz biraz uyuşuyor aslında.
Zerdüştler de açıklanan bir mezarı yok ama yakın dönemlerde Zerdüştler yaklaşık 100 yıldır yerel topluluklara, İrani topluluklara uyarak mezar taşı koymaya ve mezar yapmaya başladılar. Normalde orada yakarlar, emikleri götürürler ve sırlarlar. Bu kadar. Böyle bakarlardı. Fakat modern dünyaya uyumla beraber bunu yapmışlar. Öyle düşündüm.
MEZAR TAŞINDA ANA FATMA’NIN ELLERİ
Doğal olarak kullandıkları toprak yapısı da bölgeye uygun toprak yapısı olunca gidip baktığımda ve Kızılbaş mezarlığı deyince “Emin misiniz?” diye soruyorum. “Evet, evet. Bunlar Kızılbaş mezarlığı.” Ve üzerinde simgeler arıyorum. Tabii bir âlem gördüm. Âlem başlıkları gördüm. Ve yanında da Fatma Ana’nın eli olarak beşli iki tane eller görmeye başladım. Sonra mezarların üzerine kadınlar olmak üzere özellikle bileziklerini atmışlar.
Onları görmeye başladım. Kimi bez bağlamış, onları görmeye başladım. Farklı bir benzer bir yapı var. Bu kadarla kaldım aslında. Tabii bütününe baktım. Bazı mezartaşlarını okumaya çalıştık. Farsça olanlar, Afganca olanlar var. Bunların üzerine konuştuk. Biraz birkaç şey daha soralım dedik. Daha fazla soramadık ama yerel kaynağımız bizim buranın Kızılbaş mezarlığı olarak ifade edince bu böyle de kaldı.
Çünkü önceden bir çalışma yapmam olmadı. Sonrasında bu mezar tipini başka yerlerde de gördüm. Belh şehri Kızılbaşlıların yerleşim alanına yakın ve aynı zamanda Hızır makamının olduğu bir yer. Mevlana’nın da makamının orada da olduğu bir yer. Ali olarak yani Hazreti Ali demiyorlar.
Mevlam Ali olarak ifade ettikleri Mezar-ı Şerif bölgesinin eski adını belki. Bu da orada olunca buna kani oldum. Kızılbaşların da böyle bir şehirde bu tarz mezarları kullanabileceğine dair. Yedi basamak sistemi Zerdüştlükte çok önemlidir öbür dünyaya gidiş için. O mezarların tarzında dörtlü, yedili diye görünce yani ortak bir kullanım. Çünkü bölge halkı hem Zerdüşt hem Kızılbaş.
“ALEVİLİKTEKİ ORTAK SİMGELER VE UYGULAMALARI GÖRDÜM”
Ve bu ikisini de birinden ayırıyoruz ama yerel halk açısından bunu ayıramayız. Hani Ezidilerle, Zerdüştler, Ezidilerle, Kızılbaşlar, Ezidilerle işte Müslümanlar ondan sonra Hristiyanlar nasıl bir arada yaşıyorsa orada da yaşama olasılığı olduğu için bu mezarların orada da yaygın olduğunu gördüm.
Ve yakın döneme kadar da ziyaret edildiğini, adaklar adandığını, çocuk olması için çeşitli ip bağlamalar, bez bağlamalar olduğunu gördüm. Aynı zamanda bir araya gelip işte gülbanglar ya da onların deyimiyle dualar okumak ve mezarları sulamalar gerçekleştiğini ve aynı zamanda Alevi geleneğinde mezar ziyareti ya da ziyaretgâhın biçimiyle ortak simgeleri ve uygulamaları görünce bunun da Kızılbaşlara yakın bir uygulama olduğuna kanaat getirdim. Çünkü orada Müslümanlar bunu yapmıyorlar ve bu tür şeylerin tamamen karşısında davranış sergiliyorlar.
Ve doğal olarak yerel etnik topluluklar, inançsal topluluklara ait mezarlar olduğu belli oluyordu.
“TALİBAN, ELLERİNDEKİ BÜTÜN VERİLERİ YAKARAK YOK ETMİŞ”
Alevi olduklarına veya ritüellerine dair ellerinde herhangi bir veri, kaynak var mı? Horasan’daki genel durum Afganistan’da da kendisini gösteriyor mu?
Nasıl Türkiye’de 12 Eylül’de evlerde kitap arayıp herhangi bir broşür varsa onu alıp, kaset varsa onlara dahi el koyuluyorsa aynı durumu Taliban onu orada gerçekleştirmiş. Evlere girmiş, tek tek evleri taramış.
Zaten bölge halkı birbirlerine karşı düşmanlaştırıldığı için Kızılbaş Alevi aşiretler olarak geçen ya da farklı etnik aşiretler geçen her yere doğrudan Taliban saldırıyor ve defalarca bunu yapıyor. Onların elindeki her şeyi ele geçirmiş yakmış, yok etmiş, paramparça etmiş, dağıtmış. Bu nedenle yaklaşık bir 10-15 yıldır ellerinde hiçbir veri yok. Bir araya gelip de erken yürütmek, cem yapmakta zorlandıkları için kendilerine ait verileri bulmakta bile zorlanıyorlar.
KİMLİKLERİNDE KIZILBAŞ OLDUKLARI YAZIYOR
Ancak ezberledikleri şiir, nefeslerin birkaç yerde kayıtlı olduklarını söylüyorlar. Dedelerin elinde bunların zor bela da olsa kayıtlarının olduğunu söylediklerini biliyorum. Ama istediğimde ise bunları bana veremediler. Fakat çok ilginçtir. Afganistan Cumhuriyet döneminden kaldığı halde sonrasında da devam eden bir şey var. Kimliklerde Kızılbaş yazıyor. Bu onların yeterince Kızılbaş olduklarına dair deliller.
Ama kendilerine ait olan mekanlarda Kızılbaşlığa dair hiçbir şey bırakmamışlar. Ellerinde bir belge olmadığı için, benim Fransızcaya çevrilmiş ‘99 soruda Alevilik’ çalışmamı onlara teklifi yaptım. Farsça olacak şekilde. İsterseniz size de böyle bir çeviri yaparız dedim. Bundan çok mutlu oldular. “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimiz de bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı, gözaltına alındığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız, bunu gerçekleştiremiyoruz. Gittikçe unutuyoruz. Bizim buna ihtiyacımız var” diye belirttiler. Ancak sorularla Aleviliği nasıl yaşadıklarını ya da bilgilerinin düzeyini görünce bu beni mutlu etti.
“GENÇLERİN YOLA İLGİSİ SEVİNDİRİCİ”
Peki gençlerin yola ilgisi ne durumda? Yolla ilgili neler biliyorlar?
14-15 yaşındaki gençler dahil ikrar almaya, yola girmeye çaba harcıyorlar. İkrar alanlar da var ve yolu biraz olsun biliyorlar. Dedelerinden, pirlerinden; onlar pir diyorlar. Pirlerinden öğrenmişler. Bu çok ilginçti. Gençle konuştuğumda ön bilgiler, ön nüveler alabilmek için sorular sordum. Bana o genç anlatmaya başladı. “Bizde müsahiplik var ve ben müsahip de olmadım ama bekliyorum ve ben ben ikrarlıyım” dedi. Onlar erkanlarını çarşamba yapıyorlarmış bazen de perşembe.
‘Pirimiz bize orada yolla ilgili şeyler anlatıyor ve biz bir araya geliyoruz’ diyor. Bütün bunları anlatınca genç birisi bu şaşırtıcı ve güzel bir şey. Yani bir kişi bir kişidir çoğu zaman. Hani hiç yok duygusundansa bir kişi bile çok şey ifade edebiliyor bir toplumda. O genç yaşta olmuş olması da beni çok mutlu etti.
Genç yaşta toplumuna ait bilgileri edinme çabasında. Hani yaşlılarla bu bilgi gitmeyecek ya da büyüklerle bilgi gitmeyecek duygusunu edinmek güzel. Çünkü gençler ilgileniyorlar. Yani bu baskı bazen ilgiyi daha da arttırıyor. Hani bizim toplumumuzda, Avrupa toplumunda gençlerin ilgisi düşük değil aslında ama ana beklediğimizden daha düşük. Fakat orada da düşük gibi görünmesine rağmen müthiş bir ilgi var ve çocuklar gizli biçimde ikrarlarını devam ettiriyorlar.
Ve onlardan alıyorum. Hani yol sürüyor. Öyleyse yol Alevilikte sözlü gelenektir zaten. O nedenle sürüyor demek ki. Beklediğimden daha farklı bir toplumsal yapıyla karşılaştım. Önce bunu söylemeliyim.
Belli özel günleri var mı? Varsa nasıl karşılıyorlar?
Horasan’da giderken Horasan’la ilgili çalışmalar yapılmıştı. Horasan’da aşiretler Kürt aşiretleriydi. Örneğin Selim Temo, Faik Bulut gibi alan araştırması yaparak güçlü veriler bize taşıyan araştırmacı arkadaşlarımız çalışma yapmışlardı. Başka çalışmalar da vardı. Ha Horasan’dan bizzat oranın yerellerinden de bilgiye ulaşmak mümkündü. Ama Afganistan’a dair bir çalışmak mümkün olmuyordu. Bu nedenle Afganistan benim için kapalı bir kutuydu. Giderken çeşitli hazırlıklar, çalışmalar yaptım. Ama gerçeğin ne olduğu konusu karışıktı.
Afganistan’da rehberlerim Özbek’ti. Bu nedenle daha çok Özbek toplumuyla haşır neşir oldum. Oradaki Kızılbaşlarla ilgili çalışmaya haşır neşir oldum. Özbekistan’daki topluluğun en önemli günü Newroz. Newroz’a dair çalışmalar, ritüeller ve Newroz’a dair ortak hareket etme var.
Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz.
Ancak Newroz onlar için yeni yıl kutlamalarından daha çok Hızır’a gidiş, Hızır’la hazırlık ve ritüellerini yapmak, cemlerini, erkanlarını yapmak olarak gerçekleşiyor. Üç gün oruç tutuyorlar. Sonra Hızır’ın makamı, Mezarı Şerif bölgesine gidip ziyaret ediyorlar. Orada erkanlarını yürütüyorlar. Cemlerini kurup her pir kendi talipleri bir araya gelip erkanlar yürütülüyor.
Yani Hacı Bektaş Veli’ye gitmek gibi düşünelim. Ya da Munzur’a gitmek gibi düşünelim. Gidiyorlar ve erkanlarını gerçekleştiriyorlar. Bu erkanlarını gerçekleştirirken bir kısmı ikrarını oradan alıyor ya da müsahiplik erkanları yapıyorlar. Cem yürütüyorlar.
Cemleri ve semahları ve bizim sazander yada zakir dediğimiz kişiler de orada bizzat bağlamaları, curalar elinde erkan yürütüyorlar. Ve bu hizmetleri onlar gerçekleştiriyorlar. Onlar için ritüel günü tamamen Hızır’ın makamının olduğu bölgeye gitmek. Ama Hızır makamı yakınında başka büyüklerin makamları da var. Bu da ilginç orada. Hızır dışında başka pirlerin de makamları var. Örneğin Mevlana’yı da kendi pirlerinden biri olarak görüyor. Ama orada bir karışıklık oldu. Onu söylemeliyim. Oradaki Mevlevilerle Kızılbaşlar sanki birbirlerine biraz karışmışlar. İç içe geçmişler gibi. Bu 45 yıllık sürecin 20 yılında baskıların artmasıyla beraber de bu olgunlaşmış olabilir. Böyle de bir yanları var.
“TALİBAN BASKISI ÇOK YOĞUN; ZİYARETLERİNE PİKNİĞE GİDER GİBİ GİDİYORLAR”
Güncelde bu ritüeller uygulanabiliyor mu bu mekanlarda?
Maalesef. Ancak şöyle bir şey söylediler. Bu çok acı. Oraya piknik yapmak için zaten eskiden de biz giderdik günlerce kal alırdık. Doğal olarak yeme içmemizi orada gerçekleştirirdik. Ama şimdi kurban orada adakları oluyor ve kurban tığlıyorlar. Şimdi belli zamanlarda orada hafta sonları tatile gider gibi, piknik yapar gibi gidiyorlar.
Yani ritüel gerçekleştirmeden sadece muhabbet olarak bir araya giriyor. Çünkü ellerinde silahı olan bizzat Taliban mensupları dolaşıyor. Öyle tahmin ettiği bir grubu orada bırakabileceğini, barındırabileceğini düşünmüyorum. Ama o bölge yerel halkın çok yüksek oranda gidip piknik yaptığı da bir bölge. Onlar da Hızır’a denk gelen dönemde gidiyorlar.
Ancak Taliban’ın baskısını hissettiklerinde o gün değil de sonraki günlerde gitmek biçiminde yine de ibadetlerini, yine de ritüellerini, yine de ziyaretlerini ikrarı tamamlamak için, niyaz etmek için gidiyorlar.
“EN ZOR BASKI ANLARINDA DAHİ YOLU SÜRDÜRÜYORLAR”
Afganistan göründüğünden daha keskin bir inançsal forma sahip. Örneğin pirlerinin geldiğini söylüyorlar. Şu anda pirleri başka şehirden geliyor pirleri. Bunu Taliban anladığında sorun çıkarıyor. Baskı uyguluyor, yasaklıyor ve bir araya gelmelerini engelliyor. Ama geçmiş dönemlerde yani cumhuriyet döneminden bahsediyorlar. Taliban öncesi dönem.
Yaklaşık 20-25 yıl önce kadınlarla beraber kadın erkek bir arada erken yürüttüklerini söylüyorlar. Ve çok daha eski olmamak üzere kadın pirlerinin olduğunu da söylüyorlar. Bakın Afganistan gibi zorlu bir yerde kadın ve erkek bir arada yine erkanı yürütmek için mücadele ediyorlar. Böyle bir toplumsal yapı. Hafızamız var. Bu hafıza en zor baskı anlarında dahi sürdürülebiliyor ve sürdürülüyor. Hakikaten ben çalışmayı genişlettikçe şaşırıyorum gittikçe. Afganistan bu şaşırtmanın daha da çapraşık bir hale gitmesine neden oldu.
“NEWROZ’DA 3, MUHARREM’DE 6 GÜN ORUÇ TUTUYORLAR”
Belli oruçları var mıdır?
Afganistan’da oruç günlerini sorduğumda Newroz’da 3 gün oruç tutuyorlar. Hızır bizim Türkiye’de Anadolu’da ya da genel olarak Mezopotamya’da Hızır Orucu biçiminde tuttuğumuz oruca benzer bir orucu Newroz’da tutuyorlar. 3 günlük bir oruç bu bir kere. Ve orucu Hızır makamı üzerinden tutuyorlar.
Hızır orucu olarak tutuyorlar ve o makamın olduğu yere gidip niyaz ediyorlar. Erkanlarını, cemlerini gerçekleştiriyorlar. İkinci bir oruçta bizim Muharrem dediğimiz onların da aşure dediğimiz dedikleri bir oruç. Muharrem orucunu 6 gün tutuyorlar. Böyle gerçekleştiriyorlar. Bu Muharrem orucunun aşure kısmında ise yedi çeşit yiyecek katıyorlar. Ve buna da heşte olarak söylüyorlar. Çorbanın adını öyle veriyorlar.
“12 İMAM ORUCU DİYE BİR ORUÇLARI YOK”
Onların söylediği ifade yani aşurenin dahi 10 olmayacağını farklı bir yiyecek adıyla ifade ediyorlar. Aşura diyerek 10 adını kullanıyoruz ama 12’ye çevirmişiz. Yakında belki ona başka bir isim takmak zorundayız. Çünkü aşura adıyla 12 ürün uymuyor, oraya katılan katık olarak. Burada Muharrem’de 6 gün oruç tuttuklarını öğrenmek şaşırtıcıydı. Çünkü 12 imamlar adına tutulduğunu söyleyen bir toplumsal yapı ile karşılaşıyoruz, özellikle de Türkiye’de. Ama Afganistan’da 12 imam oruçları diye bir oruç adı yok.
Orada 6 imam olarak da geçmiyor. Başka bir şey olarak da geçmiyor ve orucun adı orada 6 gün olarak geçiyor. 6 günlük bir oruç. Böyleyse Alevi toplumunun sıkı sıkı işte ‘bu 12 imamlara atfedilen bir oruçtur. Muharrem’e ait bir oruçtur’ demeleri biraz işi karıştırıyor. Bu toplumsal durumu biraz sorgulamamız gerekiyor. Her toplumumuz farklı bölgelerde birbirine başka şeyler taşıyabilir.
SEMAHA RAKS DİYORLAR
Alevi toplumunun kendini bu anlamda bulmasında Afgan toplumunun bu 6 günlük orucu ve 7 ürün kullanması tartışmalı ve önüne daha fazla seçenek olarak koymalı. Neden 7? Bizde neden 10, neden 12 diye bunu sorgulamalıyız. Raksa semah diyorlar bunlar mesela. Biz sadece semah diyoruz. ‘Semah dansı demeyin buna’ denir ya bizde. Bu mesela bir tartışmalı. Raksa semah diyorlar. Farsça raks, raks-ı semah.
Ve pirlerin huzurunda ateş başında dönüyorlar. Hani ateşin etrafında semah dönmek olarak yani. Bu Newroz’da gerçekleşen dansın semah olarak gerçekleşmesi oluyor. Örneğin eskiden düğünlerinde de semah dönüyorlarmış. Fakat sonra bunu durdurmuşlar. Sanırım hani bu Taliban’ın gelmesiyle ilgili daha çok.
Kadın erkek katılımları ayrı onlarda şimdi. Belki bu da engel olmuş olabilir. Kadın erkek sabah dönmüyorsak o zaman semah dönülmemeli diye bakıyorlar. Çünkü onlar semahnın bir bütün olduğunu düşünüyorlar.
BİLİNEN KIZILBAŞ PİRLERİNİN İSİMLERİ
Bilinen pirlerinin isimleri nelerdir?
Pirleri ise Pir Seyit Cafer Nadiri, Pir Seyit Mensur Nadiri, Pir Seyit Giylan Nadiri, Piri Piran Seyidi Keyhan.Pir Seyit Nasir, Pir Seyda Nazar, Pir Hacı Abdullah ve bu pirlerin Hepsi Seyit Keyhan’a bağlı. Bizim Hacı Bektaş kimse Seyit Keyhan da aynı kimlik. Motifler aynı, isimler ve sıfatlar değişiyor. Burada dikkatimi çeken şey şu. Başlarında yine seyit var ama biz seyit değiliz diyorlar. Hiç öyle bir şeyimiz yok.
Kendilerini Özbek olarak görüyorlar. Ve Nadir Şah’a da çok atıfta bulunuyor. Nadir Şah onlara o bölgede yer verdiği, desteklediği, güvenli alanlara taşıdığı için Kızılbaşlığın başladığını da ifade ediyorlar. Ve örneğin Mensur yani Mansur adını kullanmaları güzel. Seyit Giylan bu Geylani’den geliyor. Geylani’nin Kızılbaşlarla ilgisi yok ama Kürtlükle ilgisi var. Fakat Özbeklerle ne ilgisi var? Bunu merak ediyorum. Ben bu isimlerin olması tartışmanın derinlerini bize gösteriyor. Piri Piran kavramını kullanmaları çok önemli. Yani bölgede farklı olması gerekiyor. Yine Seyda Nazar, Seyit Nazar pazar yani bunu kullanıyor. Seyit olarak kullanıyor. Fakat böyle şeyleri var.
“İBADETLERİ ÇARŞAMBA GÜNÜ; PEKİ NEDEN BİZLER PERŞEMBE DAYATMASINDA BULUNUYORUZ”
Erkanlarını Çarşamba günleri gerçekleştirdiklerini söylediniz. Çarşamba gününün özelliği nedir?
Kadınlar dışarı çıktıkları çarşamba günleri gidip kendi ziyaret yerlerini, tekkelerinin etrafında bulunan niyaz veya makamlara ediyorlar. Çarşamba günleri gidiyorlar. Öyleyse Alevilerde perşembe gidilir. Başka bir gün gidilmez. Bizim ibadet günümüz perşembedir diye, ya da cuma akşamıdır diye. İşte bunlar hepsi tartışmalı şeyler. Bölge bölge, topluluk topluluk ya da birbirlerine sınırlar ayrıldıkça bu karışıyor. Acaba işin aslında hangi gündü? Biz Müslümanlara uyup Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece mi ibadet etmeye başladık?
Ezidiler gibi onlar da Çarşamba günü ibadet ediyor. Birbirinden binlerce kilometre uzakta ve bağlantıları dil açısından neredeyse ulaşılamaz durumda olan Ezidiler ve Afganistan’daki Özbek Kızılbaş birinin birbirlerini anlamaları düşük olasılık. Biri Özbekçe konuşuyor, birisi Kürtçe konuşuyor. İki topluluk Çarşamba günleri ibadet yapmayı tercih ediyor. Biz hangisiyiz? Aleviler bütün bunu kendi çeperinde bunu tartışmalılar. Bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda ‘bu ibadette yok, kadimde bu yok. Bunu nasıl yapabiliriz? Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı.
“NEWROZ ASLINDA BİR HIZIR KUTLAMASI”
Newroz’da özel bir oruçları olduğunu ifade ettiniz? Neye atfediliyor bu oruç?
Alevilik toplumsal yapısı buna farklı farklı boyutlar katıyor. Bu nedenle Alevilikte bu bizim için hakikaten birbirimizi, farklı toplumsal yapımızı anlamak açısından çok önemli. Bir motif farklılık ve ritüel değişimi yaratacaktır. Mesela Newroz ateşi orucunu kadimden beri tuttuklarını söylüyorlar ve 15 gün önceden başlıyorlar oruç tutmaya. 3 gün tutuluyor bu oruç. Ondan dolayı Newroz günü tutmuyorlar bunu mesela. Tutan da var ama Newroz’dan önce başlıyorlar. Ve Newroz’da toplamda 6 gün oruç tutanlar da var.
Hani 3 öncesinde, 3 sonrasında böyle tamamlıyor. 6 gün yine tutuyor. Ve aynı zamanda Muharrem’de de 6 gün ayrı bir oruç tutuyor. Yani bu daha çok pirlerin uyguladığı bir şey. Muhtemelen böyle bir yol var ve yeni yıl başladığında bütün Alevi Kızılbaş topluluklarında olduğu gibi yine kutlama yapıyorlar ama bu Hızır kutlaması. Newroz kutlaması değil. Bu işin farklı bir boyutu.
Ve bu kutlamada kadın erkek bir arada olmaya çok özen gösteriyorlar. Şimdi ‘biz kadınlar bir tarafa gidelim, erkekler bir tarafa gidelim. Yada kadın pir olmaz, erkek pir olmaz, o olmaz, bu olmaz ya da oluru böyleyi’ çok fazla tartışıyorlar. Ve cemde mesela onlar zakirlik yapana dumbaracı diyorlar. Dumbara diye bir alet var. O da dumbaracı oluyor. Bizim curaya yakın bağlama ile cura arası aleti çalan kişiye dumbaracı ismini vermişler.
KIZILBAŞLARIN İBADET GİYSİLERİ
Afganistan deyince Arap geleneğine uyan giysiler giyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bu ama epeydir böyle. Fakat Kızılbaşların farklı bir takke tarzları var. Onu takıyorlar. Ve aynı zamanda giysileri de erkâna giderken farklı olabildiğince. Bir kızılbaş giysi kültürü var orada. Ancak onu görme şansım olmadı. İstedim de, sonraki bir zamanda bunu gerçekleştiririz diyorlar. Çünkü o elbiseleri saklı giyiyorlar. Saklıyorlar aynı zamanda. Bu onlar için bir farklı bir boyut.
“2 EVLİLİK YAPANLAR HALA CEME ALINMIYOR”
Örneğin bir kişiyle konuştum. Dedim ki ‘erkanları yürütüyor musun, ceme giriyor musun’ diye. İki kişi yan yana. Biri giriyor, erkan yürütüyor, cemi yürütüyor. Ve ikrarlı ikisi de aslında. Birisi, ‘cemlere girmiyorum artık’ dedi. Ben de birincisine sorularımı tamamladıktan sonra ona sordum. ‘Neden girmiyorsun?’ dedim. ‘Çünkü ben ikinci bir eş aldım kendime. O nedenle beni ceme sokmuyorlar. Ben de ceme giremiyorum’ dedi. Peki neden? Düşünün toplumsal hafıza tek eşliliği sürdürmek üzerine büyük bir direnç gösteriyor. Afganistan’da bu artık geleneksel çok kolay bir durum. Kaç eş aldığına kimse bakmıyor. Ama Alevi geleneği buna izin vermiyor. İkrar aldıktan sonra bu gerçekleşmiyor daha.
AŞUREYE 7 ÇEŞİT MEYVE KOYUYORLAR”
Biz ne diyoruz? Aşura. 10. günden kaynaklı. Acaba bu bize aşure dediğimiz bu çorbayı, bu ritüel yiyeceğini tartışmaya gerek getiriyor mu getirmiyor mu? Bunu sorgulamak lazım. Yani yedi ‘hefte’ meyve diyor ve meyve olarak koyuyor bunu. Yedili meyve ve bunları da hatta söylüyorlar. Bir kere badem kullanıyorlar, bölgede yaygın. Antep fıstığı koyuyorlar. Zerdali ya da kayısı dediğimiz şeyi koyuyorlar. Sincit dedikleri bir meyve çeşidi var, onu koyuyorlar. Kişmiş ya da üzüm dedikleri bir şey koyuyorlar. Bir de glas vealu. Alu bu alıç olabilir bilmiyorum. Böyle koyuyorlar ve bunlarla yapıyorlar. Bir de puder dedikleri bir şey var. Yani çok daha fazla bir arada kalamadığımız için bazı soruları daha fazla derinleştiremedim kavramları da. Ama bir sonraki süreçte olur ve bir araya gelebiliriz.
“TEBERİK GELENEĞİ ÇOK YAYGIN”
Örneğin onlarda teberek (ziyaretten alınan toprak, taş) geleneği çok yaygın. Niyaz ettikleri mezarlarına gidip oradan veya o mezarlık alanlarında toprak alıyorlar. Ve o toprak evlerine götürüyorlar. Çaylarına koyuyorlar. Belli dönemlerde hastalık zamanında da onu kullanıyorlar. Çocuklarına yediriyorlar. Ve çocuğu olmayan kadınlar da onun bereketi, onun gücü, niyaz gücüyle onu kullanıyorlar örneğin.
Örneğin bazı bölgelerde, korularda bazı ağaçlardan hiçbir şekilde dal koparılmaz yada meyve. Orada da bir ağaç gördüm. Fıstık ağacıydı. Ondan hiçbir şekilde meyvesini yemiyorlar. Dalına hiçbir şekilde dokunmuyorlar. Sadece pirleri o o daldan meyve alıyor. Ve toplu o ağacın dallarına da dokunan pir. Yani bu hem bize yakın hem de sorgulanması gereken konular arasında bizim için. Bunlar hakikaten tartışmalı bölümler ve Aleviliğin de bunun üzerine kendini yeniden sorgulaması gerekiyor. Alevilik sadece bu deyip geçemeyiz.
“ALEVİLİK SADECE BUDUR DİYEMEYİZ”
Alevilik sadece bunun üzerine kurulur demek yerine bu toplumsal farklılıkları ‘sürek bir yol bin bir’ görüşümüzü daha geniş, daha anlaşılır biçimde bunu ortaya koymamız gerek. Örneğin Hakk’a yürüme erkanlarını damburayla yaptıklarını söylediler. Fakat bizde Hakk’a yürüme erkanını bazı insanlar tartışıyorlar. Şu anda çok değişti bu. Toplum bunu bilinç, hafıza olarak tekrarlıyor ve diyor ki niye bu doğru bir şey diyor. Ve damburayı kullanıyorlar erkanlarında ve mezarlıklarında. Örneğin Tahtacılar gider ve erkanların orada gerçekleştir cem yürütürler ya öyle. Onlar da bazı perşembeler gidip erkanlarını dambura olmak üzere, pirlerle bir araya gelip mezarlarında yapıyorlar. Çünkü onların mezarları, ataları onlar için önemli ve saygı duyulan kimlikler ve atalarla beraber o erkanları yürütüyorlar. Ataları, ruhları orada diye bakıyorlar. O canlılık, o bir toprakla bütünleşmişlik orada gerçekleşiyor onlarla. Böyle bir yanları var.
“MUSAHİPE ‘TAAHHÜT’ DİYORLAR”
Peki Kızılbaşlarda şehirleşme var mı? Varsa bunun genel yansımaları nedir? Kendilerini saklıyorlar mı?
Bu Özbek topluluktan bahsediyorum. Pirler özellikle Bedehşan şehrindeler. Oradan kışın olmak üzere geliyorlar. Bunlar hep tanıdık değil mi? Kışın pirleri geliyor, evleri ya dolaşıyor ya da bazı evlerde ortak erkanlar, cemler yürütüyorlar. Bu tarzda bir araya geliyor ve yine bu dönemde oruç tuttukları da olabiliyor.
Onlar musahipe ‘taahhüt’ diyorlar. Anlaşma diyoruz ya öyle. Anlaştığım, anlaşma yaptığım kişi olarak ikrar aldığım anlamda müsahibe taahhüt oluyor. Onlarla bir araya geliyorlar. Ve şimdi gittikçe bu azalıyor doğal olarak.
Çünkü Taliban dönemi onlar için zor ve Kızılbaşların önemli bir kısmı Mezar-ı Şerif ve diğer büyük şehirlere taşınmış durumdalar. Maalesef bu döneminde Kızılbaş köylere de baskı çok yüksek olduğu için Kızılbaşlar şehre taşınmayı tercih ediyorlar ve Kızılbaş görüntü vermeme çabasında davranıyorlar. Ancak bazılarının kimliğinde artık ortadalar.
Kimliklerinde Kızılbaş yazdığı için de, buda ibadet yapmamak koşuluyla bir sorun değil. Kızılbaş ibadeti yapmayacaksın, camiye gideceksin, namaz kılacaksın. Hakikaten de bunu gerçekleştiriyor, çünkü yüksek oranda kontroller var. Birbirlerini şikayet var. Halk sanki bu doğal bir şeymiş gibi namaz kılmaya devam ediyor. Böyle bir toplumsal yapıyla karşı karşıyayız.
PİRHA-Bugün dünyanın en eski inanışlarından biri olan Hıdırellez. Hıdırellez gecesinde karaların ermişi Hızır ile denizlerin ermişi İlyas’ın buluşacağına, bu buluşma anının ise gökte iki yıldızın birleşmesiyle olacağına inanılır. İnanışa göre bu buluşmayı görenlerin dilekleri kabul olacaktır.
Hıdırellez ve Nebî (Hızır-Nebî) bayramı… Hıdırellez, büyük bir çoğunlukla Anadolu ve Balkanlarda yaşamakta olan Aleviler arasında biliniyor. Eskiden Roze Xızır’de (Hızır günü) denilen Hıdırellez, halk arasındaki yaygın inanca göre, Hızır ile İlyas’ın bir araya geldikleri ya da buluştukları gündür. Hızır ile İlyas’ın buluştukları günün anısına iki ismin birleşmesinden doğan Hıdırellez kavramı da böyle ortaya çıkmıştır.
Hıdırellez 6 Mayıs günü kutlanmaktadır. Anadolu’da 6 Mayıs’ta yaz mevsiminin başlaması olarak kabul edilir. Halk arasındaki inanca göre 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar süren 186 gün Hızır günleri, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadarı ise Kasım günleri yani kış günleri olarak kabul görmektedir. Yine 6 Mayıs’ta bülbülün güle kavuştuğuna inanılır. Çoğu yerde bundan dolayı dilekler kağıtlara yazılarak 6 Mayıs sabahı gül ağaçlarının dallarına bağlanır. Sabah olduğunda ise dilekler gül ağaçlarından alınarak suya bırakılır. Bazıları da dileklerinin gerçekleşmesi için gül ağaçlarının altına dileklerini simgeleyen resimler çizerler.
HIDIRELLEZ ÇOK ESKİ BİR GELENEK
Hıdırellez çok eski bir gelenektir. Bu geleneğe ait törenler baharın gelmesiyle başlar ve bahar mevsimi içerisinde devam eder. Geçmişte Hıdırellez günü insanlar kadın, erkek, büyük, küçük her kesimden insanlar tercihen beyaz giysiler giyerek eğlenceye çıkarlardı. Çünkü inanç ve geleneğe göre Hızır da beyaz elbiseler giymiştir. Hızır’ın gezdiği kabul edilen yeşil yerlerde dolaşarak, her derde deva olarak bilinen 41 çeşit çiçekler toplanır, salıncaklar kurulur, türküler söylenir, oyunlar oynanırdı.
Asur, Sümer, Hitit gibi birçok uygarlıklardan süzülerek gelen bu törenlerin ve geleneklerin inançsal sebepleri şöyle sıralanır; Sağlık ve şifa, yeşillik ve bahar, bereket ve bolluk, uğur ve şans, mucize ve keramet, talih ve kısmet.
PİRHA – “Toplumsal dayanışmada Hızır’ın önemi” başlıklı sohbette konuşan ADFE Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, “Hızır inancı biraz ticari ilişkiye dönüştü. Biz hep talep eden taraf olduk. Oysa Hızır, vermekle olunur” diye belirtti. DEM Parti Milletvekili Celal Fırat ise toplumun dayanışma içerisinde olması gerektiğinin altını çizerek “Gönüllerimizi pak ettiğimizde Hızır’ı da göreceğimizden emin olalım” diye konuştu.
Türkiye Alevi Federasyonu, “Toplumsal dayanışmada Hızır’ın önemi” başlıklı muhabbet düzenledi.
Bahçelievler Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Derneği’nde yapılan programa çok sayıda yurttaş ilgi gösterdi.
Zakir Murat Yaman’ın seslendirdiği nefesler ardından sohbete geçildi.
Türkiye Alevi Federasyonu Genel Sekreteri Ufuk Emre Bektaş, açılış konuşmasını yaparak, Hızır geleneğine dair aktarımda bulundu. Bektaş ayrıca, yakın zaman öncesinde Hakk’a yürüyen Yazar Turan Eser’in, “Alevilikte Hızır, peki Hızır kim?” başlıklı yazısını da gelenlerle paylaştı. Bektaş, Turan Eser’den şu mısraları aktardı:
“Sen Hızır olup yetişirsen Hızır var olacak. Hızır’ınız kabul ve daim olsun. Her ay Hızır ola, her gün darda olana koşa. Bozatlı Hızır yar ve yardımcınız olsun. Hızır Enel Aşk, Hızır Enel Hakk. Hızır olup yola koyulanların heybesinde iyiliğin kerameti, kalbinde sevginin bereketi taşa eksilmeye. Hızır akla, kalbe ve ruha bir dokunuşla uyanmaya hazır olandır. Şimdi ona dokun… Gerçeklerin demine ‘Hü Dost’ ‘Hü Hızır’ ola.”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat da konuşmacılar arasında yer aldı. Fırat, “Yeryüzü var oldukça Alevi inancı da bir yerlerde yer bulacaktır” diyerek söze başladı. Fırat, Hızır geleneğine ilişkin şunları söyledi:
“Geçmişte sadakatimiz daha çoktu ama metropollere gelince gönül inciten bir konuma da geldik. Büyüklerim, ailem Malatya Pütürge’de Şubat’ın 20’sine kadar oruç tutardı. Dogmatik olmayan, insana dair bir inanç, geleneğimiz vardı. Hızır günlerinde köylerimizde Hızır yatağı, hatta atının yeri de hazırlanırdı. Hızır için börek pişirilir, atı için de yemek hazırlanırdı.
Birbirimizin elinden tutarsak birbirimizin Hızır’ı da oluruz. Bugün Suriye’deki Alevilerin, Hızır’ın eline ihtiyacı var. Onların elinden tutabilirsek Hızır olabileceğiz. Emevi Camii’nde namaz kılmak için yarışa giren bir zihniyetle de karşı karşıyayız. Orası, kiliseden camiye çevrilmiş bir yer. Bugün ise orayı bir güç gösterme yeri olarak kullanmak utanç vericidir. Onun için bu davranış, bu topraklara adaletsizlik getirir.
Geçmişinden ders almayan topluluklar yok olmaya yüz tutar. Aleviler olarak geçmişten bu yana acılar yaşadık. Eğer biz, birbirimizin Hızır’ı olmazsak yok oluruz. Onun için mücadele etmemiz lazım. Şu an halklar acı yaşıyor. On binlerce insan cezaevinde, sürgünde. Bir yerde adalet yoksa hukuksuzluk olur.
“GÖNÜLLERİMİZİ PAK ETTİĞİMİZDE HIZIR’I GÖRECEĞİZ”
Hızır günlerindeyiz, gönül isterdi ki bu ülkenin cumhurbaşkanı, Hızır orucuna dair bir şeyler söyleseydi. Ama insanın vicdanına ağır gelen kelamlar dillendiriliyor. Hukuksal anlamda vatandaşlık görevimizi yerine getiriyoruz ancak bizler yok sayılıyoruz. Bu kadar ötekileştirmenin mantığı nedir? Yunus’un dediği gibi ‘Bizim dinimiz sevgidir’. Bu ülkede Kürtlere, Alevilere zulüm ediyorlar. Bizim de artık birbirimize sahip çıkmamız lazım. Biz herkesin hakkına, hukukuna saygı gösteren bir topluluğuz. Cemevlerimizi Alevi toplumunun gözbebeği olarak görmemiz lazım. Ocaklarımıza sahip çıkmalıyız. Gönüllerimizi pak ettiğimizde Hızır’ı da göreceğimizden emin olalım.”
“HIZIR İNANCI TİCARİ İLİŞKİYE DÖNÜŞTÜ”
Türkiye Alevi Federasyonu Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ise konuşmasında Hızır inancının “İyi insan olabilmekten geçtiği” vurgusunu yaptı. Hızır’ın “Talep etmekten çok taleplere cevap olabilmek” olduğunu söyleyen Zeynel Abidin Koç, şöyle devam etti:
“Hızır inancı biraz ticari ilişkiye dönüştü. Biz hep talep eden taraf olduk. Oysa Hızır, vermekle olunur. Her sene Hacıbektaş’a giderken insanlarımıza neden gittiklerini soruyorum. Kızına, hayırlı bir damat, iş, araba ya da başka talepler sebebiyle gittiklerini söylüyorlar. Ancak birine yardımcı olma anlayışı yok. Demek ki bizim olduğumuz ortamda Hızır’ı görmek mümkün değil. Ama benim atalarımdan gördüğüm; Alevilik inancında Hızır, bir bayramdır. Menfaat karşılığında iyilik yapmak bizim inancımızda yoktur. ‘İyilik yapayım ama bana dua et’ beklentisi var. Yani Hızır anlayışı farklı yerlere gitti. İyi insandan kötü insana geldik.
Anne, oğlunu kızından üstün tutuyor. Şimdi oraya Hızır gelir mi? Yani önce insani sıfatları yerine getirmek gerekir. Yani iyi insan olmak lazım. Hızır’ı anlatmak bizim haddimize değil çünkü Hızır’ı yaşayandan dinlemek gerekir. Bakın Türkiye’de 250 bin Süryani, çok az sayıda Ermeni kalmış. Yani biz Hızır olamamışız. İnsanlar artık buraları terk etmek zorunda kalıyor.”
PİRHA- Silifke Cemevi’nde de Hızır Cemi yürütüldü. Kadınların ve gençlerin yoğun katılım gösterdiği cemde uyandırılan delillerin ülkeyi ve dünyayı barışa, huzura kavuşturmasına vesile olması istendi.
Hızır ayı sebebiyle tutulan oruçlar ardından Hızır Cemleri yapılmaya devam ediliyor. Silifke Cemevi’nde de Hızır Cemi yürütüldü. Hızır lokmasıının pay edildiği Silifke Cemevi’ndeki lokma paylaşımına Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut da katıldı.
Lokmaların paylaşılmasının ardından Hızır Cemi’ne geçildi. Hızır Cemi’ni Aysel Kılavuz Ana ile Halis Çelik ve Mehmet Ali Akpınar Dede yürütürken, Zakir Rıza Aydın nefes ve deyişler okudu.
Kadınların ve gençlerin yoğun katılım gösterdiği cemi yürüten Aysel Kılavuz ana, Alevi inanç ve ibadetleri hızır ayında doruk noktasına ulaştığını belirterek, uyandırılan deliller ülkeyi ve dünyayı barışa, huzura kavuştursun dedi.
Zakir Rıza Aydın’ın seslendirdiği deyiş, duaz ve nefeslerle birlikte on iki hizmet yerine getirildi, semah dönüldü.