Etiket: ibrahim karakaya

  • Alevilerden statü tepkisi: AKP, Aleviler için böl, parçala, yönet taktiği uyguluyor

    Alevilerden statü tepkisi: AKP, Aleviler için böl, parçala, yönet taktiği uyguluyor

    PİRHA- Aleviler, cemevlerine ‘kültür merkezi’ statüsü verileceği, dedelere maaş ödeneceği iddialarına tepki göstererek; “İktidar para ile Alevileri satın almaya çalışıyor. Kendi sorun ve taleplerimizi güncelleyerek, Türkiye’deki demokrasi güçleriyle bir araya gelmeli ve ortak mücadele yürütülmeliyiz” dedi. Ayrıca iktidarın Alevileri bölüp parçalamayı ve yönetmeyi amaçladığı vurgulandı. 

    Türkiye’nin pek çok yerinde cemevlerini dolaşan AKP hükümetinin görevlendirdiği danışmanların ziyaretlerinin samimi olmadığı ortaya çıktı.

    Hükümete yakınlığıyla bilinen Abdülkadir Selvi, hükümetin üç madde üzerinde bir çalışma yaptığını yazarak, “Cemevlerinin ibadethane sayılması talepleri söz konusu. Ama kabinedeki eğilim cemevlerinin ‘Kültür Merkezi’ statüsüne kavuşturulması yönünde” dedi. Selvi ayrıca, dedelere maaş bağlanması, cemevlerinin elektrik ve su giderlerinin devlet tarafından karşılanmasının düşünüldüğünü de belirtti.

    Selvi’nin bu iddialarına Alevilerden tepki geldi. Avrupa Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, PSAKD eski Genel Sekreteri İbrahim Karakaya ve PSAKD Kartal Şube eski Başkanı Songül Tunçdemir; bu uygulamalarla iktidarın, para karşılığı Alevileri satın almaya çalışarak asimile etmeyi ve kontrol altında tutmayı amaçladığını belirtti.

    “YİNE FARKLI PLANLAR PEŞİNDELER”

    Avrupa Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, bu durumun kabul edilebilir hiçbir yanının olmadığını vurgulayarak şunları aktardı:

    “İktidarın Alevilerin taleplerini bu kadar aşağı seviyeye indirmesinin asla kabul edilir hiçbir yanı olamaz. Cemevleri bizim inanç merkezlerimiz. Cemevlerine inanç merkezi statüsünün verilmesi gerekiyor. Alevilerin ısrarlı bir şekilde eşit yurttaşlık ve cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması yönünde talepleri var. Cemevlerinin ibadethane olması gerekiyor. Cemevleri kültür evleri statüsüne indirilemez. Biz kesinlikle Alevi kurumları olarak, konfederasyon olarak karşı çıkıyoruz bu duruma. Tüm Alevilerin de karşı çıkması gerekir. Yine farklı planlar peşindeler. Zaten hükümetin yanında yer alanlar, bizim için düşkün olan Aleviler. Bunlar da utangaç halleriyle onların yanında duruyorlar. Ben cemevleri ziyaret edildiği zaman izlemiştim. Bizim insanlarımız cemevlerine ibadethane statüsünün verilmesini istediği zaman, eşit yurttaşlık hakkını istediği zaman o giden ziyaretçiler susun diyorlardı. Bunu şimdi konuşmayalım diyorlardı. Bu durumun kabul edilebilir hiçbir yanı yok. Biz konfederasyon temsilcileri olarak bu durumu asla kabul etmiyoruz.”

    “TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİ GÜÇLERİYLE BİR ARAYA GELİNMELİ VE ORTAK MÜCADELE YÜRÜTÜLMELİDİR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) eski Genel Sekreteri İbrahim Karakaya da, iktidarın Aleviler için ‘böl, parçala, yönet’ taktiği uyguladığını ifade ederek şunları dile getirdi:

    “İktidar tarafından cemevlerine gerçekleştirilen ziyaretleri ilk duyduğumda bunun çok tehlikeli bir oyun olduğunu ve bütün Alevi kurumlarının bir araya gelip anında tepki göstermeleri gerektiğini söyledim. Aleviler örgütlü bir toplumdur ve muhatapları vardır. Mesela küçük şehirlerdeki yöneticilerin, cemevlerine gelen valilere, emniyet müdürlerine karşı tepki göstermeleri zor. Ceza almayı göze alarak bir tepki gösterebilirler. Ama büyük şehirlerde de aynı durum söz konusu. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Şahkulu Dergâhı’nda bir araya gelerek, bunun Alevileri ‘böl, parçala, yönet’ noktasında bir oyun olduğu bilinciyle, bir açıklama yaptık. Ortak taleplerimizi dile getiren bir bildiri yayımladık. İktidarın bu çalışmayla, ‘Aleviler arasında bir ayrışma yapabilir miyiz? Bazı cemevlerini yanımıza çekebilir miyiz?’ hesabını yapıyorsa yanılacağını daha önce de söyledik. ‘Yanına alabildikleriniz olursa da hem onlara hem de size karşı mücadelemiz devam edecektir’ dedik. Eşit haklar noktasındaki mücadelemizi kazanımla sonuçlandırana kadar bu devam eder.

    “BU TEHLİKELİ BİR OYUN”

    Cemevlerini ibadethane olarak tanımıyorlar ama gelip, ‘Ne ihtiyacınız var?’ diye soruyorlar. Bu bir çelişki ve aynı zamanda aklımızla alay etmektir. Cemevlerini ziyaret etmek üzere Ali Arif Özzeybek’in seçilmesi de bilinçli bir tercih. Alevilerin sorunlarını ve taleplerini bilen birisi. Böyle bir çalışma muhtemelen belli bölgelerdeki bağımsız cemevleri ile ilişki kurmayı amaçlıyor. Bu tehlikeli bir oyun. Kurumlarımızın basın açıklamaları üzerinden tepki göstermeleri doğal ama yeterli değildir. Anlamlı olan yurt içi ve yurt dışındaki bütün Alevi kurumlarının bir araya gelerek, bütün bölgelerde toplantılar yapmalıdır. Bu konunun ciddiyetini kavratıp, yapılması gerekenleri örgütlemelidir.

    Devletle bu ilişkiyi geliştirecek dedeler var ise; ‘gri pasaportlu dedeler’ olarak tanınanlar var. Bu kişiler de kamuoyuna teşhir edilmeli, kendilerine izin verilmemelidir. Kendi sorun ve taleplerimizi güncelleyerek, Türkiye’deki demokrasi güçleriyle bir araya gelmeli, ortak mücadele yürütülmelidir.”

    “PARA İLE ALEVİLERİ SATIN ALMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kartal Şube eski Başkanı Songül Tunçdemir ise, iktidarı başından bu yana samimi bulmadıklarını söyleyerek, “Böyle bir sonuca gidileceği belliydi. Süleyman Soylu’nun danışmanı cemevlerini gezerken bizim böyle bir öngörümüz vardı aslında. Bunlar cemevlerini gezerken Alevileri nasıl asimile ederiz, nasıl kontrol altına alırız diye gözlem yapmak için geziyorlardı. Aslında bunun çalışmasını yapıyorlardı zaten. Cemevlerimizi resmi ibadethane olarak kabul etmiyorlardı. Gelin camide ibadetinizi yapın diyorlardı. Cemevlerine kültür merkezi diyerek buraları ibadethane olmaktan çıkarmak istiyorlar. Bu talebimizi görmezden geliyorlar. Bir taraftan da para ile Alevileri satın almaya çalışıyorlar. Dedeye maaş bağlamak, faturaları ödemek bu anlama gelir. Böyle yaparak tamamen kendi kontrolleri altına almak istiyorlar Alevileri. Bizim hiçbir zaman böyle taleplerimiz olmadı. Biz eşit yurttaşlık istiyoruz ve cemevlerinin ibadethane sayılmasını, yasal statüsünün verilmesini istiyoruz. Alevilerin ağzına bir parmak bal çalıp istedikleri kıvama getirmeye çalışıyorlar. Alevileri kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar ama asıl olarak da Alevileri satın almak istiyorlar. Böyle bir şeyi gerçekten mücadele veren Alevi kurumları ve Aleviler kesinlikle kabul etmeyecektir” dedi.

    “ASIL AMAÇ ALEVİLERİ ASİMİLE ETMEK VE DEVLETİN KONTROLÜ ALTINDA TUTMAKTIR”

    Tunçdemir sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bir taraftan da Cem Vakfı gibi bu durumu kabullenen ve kendini Alevilerin bir kurumu gibi gösteren yapılar var. Onlar bu durumu kabul edeceklerdir. Bu yapılacak olan şeyler onların istediği şeyler, onların talepleri. Ayrıca bu bir seçim yatırımı. Önümüzdeki günlerde yapılacak olan bir seçimde iktidar Alevileri kendi yanına çekmek istiyor ve kontrolü altında tutmak istiyor. Ama sadece seçim yatırımı olarak değerlendirilemez bu durum. Çünkü asıl amaç Alevileri asimile etmek ve devletin kontrolü altında tutmaktır. Alevi kurumlarını içeriden çürütmek istiyorlar. Bizim pirlerimizi, dedelerimizi imamlarla bir tutmak istiyorlar. Bizde rızalık vardır, lokma vardır. O zaman dedelerin imamlardan farkı kalmayacak. Devletin bir memuru olacaklar. Maaş vermeleri ayrıca onları eğitmenleri anlamına da gelir. Bu ritüelleri uygulayacaksınız, bunları bunları yapacaksınız diye dayatmalarda bulunurlar bir süre sonra. Dedeleri tamamen memurlaştırmaya çalışıyorlar. Alevilikte böyle bir şey yok. Bu durum kesinlikle kabul edilemez. Gerçekten mücadele eden Alevi kurumları ve biz Aleviler bu duruma karşı çıkacağız ve asla kabul etmeyeceğiz.

    “ALEVİLER VE OCAKLAR ARASINDA SIKI BAĞ SAĞLANMALI”

    Biliyorsunuz ki Cem Vakfı aracılığı ile Diyanet’e bağlı Alevi İslam Dairesi Başkanlığı kurulmuştu yıllar önce. Bunun üzerinden Aleviler asimile edilmeye çalışılıyor hala. Alevi İslam Dairesi’nin kontrolünde mi olacak bu yapılacak olan çalışmalar? O da Diyanete bağlı olduğu için mekanizma bu şekilde mi işleyecek? Alevilerde iktidardan bağımsız bir yapı vardır. Pirlerimizin eğitimini veren Ocak sistemimiz vardır. Ocaklarla bağın koparılmaması gerekiyor. Bu yapılana karşı sıkı bir bağ sağlanmalı Aleviler ve Ocaklar arasında. Pirlerimiz bu Ocaklardan alınacak ve başka eğitimler verilerek asimile edilmeye çalışılacak.”

    Melis CİDDİOĞLU-Barış KOP/PİRHA

  • ‘Cemevlerini Aleviliğin felsefe ve kültürel boyutunu da anlatan pozisyona getirmeliyiz’

    ‘Cemevlerini Aleviliğin felsefe ve kültürel boyutunu da anlatan pozisyona getirmeliyiz’

    PİRHA-İstanbul PSKAD Kadıköy Şubesi, pandemiyle birlikte ara verdiği kurslara devam edeceğini duyurdu. Şube Başkanı İbrahim Karakaya, “Cemevlerimizde sadece inanca yönelik belirli şeyler yapılıyor. Bunun dışında inancın, felsefi ve kültürel boyutunu da anlatan bir pozisyona getirmemiz gerekiyor. “Gençlerimiz gelmiyor” diye hep şikayet ediyorduk. Uzaklaşmamaları için onlara yönelik bir çalışma yapmamız gerekiyor” dedi. 

    İstanbul Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi ve Cemevi, pandemi sürecinde ara verdikleri kurslara devam edeceğini duyurdu. Semah öğrenmenin yanısıra bağlama, gitar, matematik ve İngilizce kursları için kayıtların açıldığı belirtildi.

    PSAKD Kadıköy Şubesi Başkanı İbrahim Karakaya, kurslara ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “CEMEVİ BÜNYESİNDEKİ KURSLARA İLGİ OLDUKÇA FAZLAYDI”

    Pandemi dolayısıyla kurslara ara verildiğini kaydeden Karakaya, “Pir Sultan Abdal Kadıköy Şubemiz eski bir şubedir. Çok faal olan bir şubeydi. Daha önce de bağlama, semah, tiyatro, semah, matematik, İngilizce kursları veriliyordu. Şimdi tekrar faaliyete geçiriyoruz. Bağlama kursunda cüzi bir ücret alınıyor. Diğerleri ücretsiz. Tiyatro kursu da gündemimizde. Yapmayı planlıyoruz. Kurslara ilgi oldukça fazlaydı” dedi.

    “GÜNCEL SİYASETİ YAPMAKTAN ÇOK ÇEKİNİYORUZ”

    Karakaya, pandemiden kaynaklı birtakım sıkıntıların yaşandığını söyledi. “Cemevleri hizmet noktasında cenaze erkanları ve hayır yemeklerinde aksama olmuyor” diyen Karakaya, şöyle konuştu:

    “İnsan sirkülasyonunun oldukça fazla olduğu hizmetler. Pandemide normalleşmeye bağlı olarak daha iyi işler yapmayı düşünüyoruz. Her hafta paneller, söyleşiler, dinletiler gibi etkinlikler düşünüyoruz. Alevi örgütlenmesinin de yaşadığı bir sorun var. Cemevlerimizde sadece inanca yönelik belirli şeyler yapılıyor. Cem erkanları, cemevi hizmetleri gibi. Cemevlerimizi biraz bunun dışında inancın, felsefi ve kültürel boyutunu da anlatan bir pozisyona getirmemiz gerekiyor. “Gençlerimiz gelmiyor” diye hep şikayet ediyorduk. Uzaklaşmamaları için onlara yönelik bir çalışma yapmamız gerekiyor.

    Alevi örgütlenmemizin bir diğer önemli sorunu da şu. Güncel siyaseti yapmaktan çok çekiniyoruz. Ama yaşamın kendisi siyasettir. Yaşadığınız ülkedeki, ildeki, ilçedeki sorunlara müdahil olmak, bunlara dair söz söylemek zorundasınız. Mesela muhabbet ceminde bunun sohbetini yapmak gerekiyor. Sadece on iki hizmeti yürütmek Aleviliği temsil etmez. Aleviliğin en önemli noktalarından biri muhabbet cemidir. Burada da sorunlar tartışılır. Bilgi alışverişi yapılır.”

    “İNANCIMIZDA KADININ YERİNİ, CAN OLMA DURUMUNU ANLATAMIYORUZ”

    Çevre ve kadın sorunlarına gereken önemin gösterilmediğini vurgulayan Karakaya, önümüzdeki süreçte bu konulara ilişkin çalışmalar yürüteceklerini söyledi. Karakaya bu konuda da şunları kaydetti:

    “Alevilik zaten çevreyi tanrılaştıran bir inançtır. Ama çevre ile ilgili bir sözümüz yok. Sadece “Ziyaretimize dokunma” diyoruz. Günümüzde dünya çapında ekoloji tartışmaları öne çıkıyor. Doğayla barışık yaşayan inanç olarak derin ekoloji konusunda çok fazla bilgilendirmiyoruz. Bir diğer konu ise kadın cinayetleri. İnancımızda kadının yerini, kadın-erkek eşitliğini, can olma durumunu anlatamıyoruz. Özümüze döndüğümüzde eşitsizliğin olmayacağını anlatamıyoruz. Alevi örgütlenmesinde kadın sayısı çok az. Önümüzdeki dönemde bu konulara özen göstermeye çalışacağız.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • ‘Arık Ermeni’ye diğerleri ile birlikte ölüm nasip olmaz!’

    ‘Arık Ermeni’ye diğerleri ile birlikte ölüm nasip olmaz!’

    PİRHA – Eski Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Sekreteri İbrahim Karakaya, hasbelkader soykırımdan ve Rus Osmanlı savaşından kurtulan az sayıdaki Ermeni ailenin Dersim soykırımına kadar uzanan hikayesini yazdı. Dersim soykırımı sürecinde kurşuna dizilen ve ahırlarda yakılan Ermenilerden geriye güneş altında çürüyen, kurda kuşa yem olan bedenleri kalır. Bir de kilise taşları.

    CAN TV programcısı ve Eski Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Genel Sekreteri İbrahim Karakaya Dersim 38’e kadar oradaki Alevi köylerinde kendi büyükleri ile yaşayan fakat Dersim soykırımı sırasında koparılarak götürülen ve katledilen Ermenileri yazdı.

    O ailelerden geriye hiç kimsenin kalmadığını belirten Karakaya “Herkes önce kendi acısına ve kaybına ağlar. Ne yazık ki onların acısına ağlayacak hiç kimseleri de yoktur. Onun için Onları anmak, hatırlamak ve hatırlatmak çok daha büyük bir insani görev ve sorumluluk olarak bizlere düşmektedir. Bana anlatıldığı halde bugüne kadar sizleri anlatamadığım için beni bağışlayın Arık Ermeni, Magar, Agop, Dığa, Dun, Ahse, Varte ve yaşamını yitiren ve adlarını bilmediğim tüm Ermeni Canlar…” diyerek bu gerçeği anlatmada geciktiği için özrünü de belirtiyor.

    2. Munzur Festivali’ne katılan değerli Kürt yazar Mehmet UZUN Munzur kıyısındaki konuşmasında “Her biriniz bildiğiniz, duyduğunuz olayları yazınız. Yazdıklarınız bir araya geldiğinde sizin destanınız ortaya çıkar” demiş.” Bu çok değerli öğüt Karakaya’ya cesaret vermiş ve gereği olarak, yazmayı ertelediği bu tarihsel gerçeği yazmaya karar vermiş.

    YERLEŞİME KAPALI OLAN BİR BÖLGE

    “Bugüne kadar Dersim 38 soykırımı üzerine birçok belge yayınlandı, araştırmalar yapıldı, öyküler yazıldı. Bu çalışmaların her biri çok değerlidir. Sözlü tarih çalışmaları ile tanıkların anlatımlarının kalıcılaştırılması, devlet arşivlerindeki belgelerin derlenmesi, tek tek insan öykülerindeki yaşanmışlıklar bize tarihimizle ilgili önemli veriler sunmaktadır” ifadeleri ile yazısına başlayan Karakaya “Halen yazılmaya ve derlenmeye muhtaç çokça belgenin, öykünün olduğunu biliyoruz. Bu konuda Dersimli araştırmacı, yazar ve kurumlarımızın henüz hiçbir çalışma yapmadığı alanın Dersimin Kalan Bölgesi olarak bilinen, 38’de yasak mıntıka olarak ilan edilen Mercan’dan, Pülümür’ün Danzik Köyüne kadar olan bölgesidir. Bu bölge iki noktada çok önemlidir. Birincisi Seyhhasan ve Seydan aşiretlerinin yurt edinip çoğalarak dağıldıkları bölgedir. İkincisi de 38 Dersim Soykırımının en yoğun yaşandığı ve boşaltılıp yasak bölge ilan edilen yerdir. 1994 yılından bu yana da halen yerleşime kapalıdır” gerçeğine dikkat çekiyor.

    ARAMIZDA UNUTULANLAR VE BİR ÖZÜR BORCU

    Karakaya şöyle devam ediyor “Köyümüz, 38 sonrası yasak mıntıka olarak ilan edilen Kalan/Lertik bölgesinin Müdürik köyüydü. Bizden önceki sahiplerinin Ermeni oldukları hem isminden hem de yıkıntıları üzerinde ev yapılan kilisenin kalıntılarından belliydi. Evlerimizin yanında akşam serinliğinde oturup dinlendiğimiz ve sohbetler ettiğimiz taşın adı da (Kemere kilise) Kilise taşıydı. Dersimin birçok yerinde olduğu gibi bölgemizde de Ermeni yaşanmışlığının kalıntıları mevcuttu.

    Dedem aşiretimiz içinde saygın biriymiş. Xımoğlu ailesinden Sadık Ağa (Sadıke Xımko) olarak biliniyordu. Rus ordusu Erzincan’ı işgal edip Dersim bölgesine girince Dersim Aşiretleri birleşirler. Hozat’ta bulunan Halit Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu ile birlikte Aşiret milis güçleri Erzincan’a girerler ve Rus askerleri ile birlikte Ermenileri geri çekilmek zorunda bırakırlar. Savaşan ve geri çekilen Ermeni gruplar ile birlikte halktan aileler de korkularından bölgeyi terk ederler.”

    “NE UĞRAŞIYORSUN, AYAĞINI KES GİTSİN”

    Yakın akrabalarının tanıklığına dayanarak yazan Karakaya, bu terk etme sırasında Erzincan-Erzurum arasında Sansa Deresi bölgesinde bazı Ermeni grupların kışın en soğuk ayı olan, Şubat ayında esir edildiğini ve bu esir edilen Ermenilerin donmak üzere olduklarını belirtirken şu acı gerçeğin de altını çiziyor:

    “Bizim Dersimliler, Ermenilerin canlarından daha çok onların paralarının var olabileceği ile ilgilenirler. İçlerinden elebaşı olabilecek konumda olan, düzgün giyimli ve dizlerine kadar çizme giymiş birinin üzerini ararlar fakat bir şey bulamazlar. Çizmelerine saklamış olabilir diyerek çıkarmasını söylerler, çizmeleri donmuştur, çıkarmakta zorlanınca bir diğeri “ne uğraşıyorsun, ayağını kes gitsin” deyince Dedem araya girer ve yavaş yavaş ısıtarak çizmeyi çıkartır. Çizmelerin içinden para çıkar, çıkan parayı alırlar. Diğerleri de aynı durumla karşılaşırlar, paralarından olmuşlardır ama canları kurtulmuştu. Yakalanan Ermeni aileleri Pülümür’ün Danzik Köyünün yerleşik aileleridir. Dedem bu Ermenilerden üç aileyi oradan yanına alır ve bizim köye getirir. Bu ailelerden biri Arık Ermeni, Magar Ermeni diğeri de Agop Ermeni’nin aileleridir. Agop Ermeni Boros Ermeni olarak da anılmaktadır. Bizimkiler daha rahat telaffuz etmek için ona Abbas Ermeni adını vermişlerdi. Agop Ermeni keşiş okulunda okumuş, bilgili ve zeki biridir.”

    KALAN AŞİRETİNİN ETRAFINDAKİ ÇEMBER DARALIR

    Karakaya sonraki süreci ve dönemin tanıklarından duyduklarını söyle kaleme alıyor:

    “Bu Ermeni Aileler, dokuma kumaş tezgâhlarını kurmuşlar ve o bölgenin Çuha denilen giyilecek elbise kumaşını onlar üretiyorlarmış. Ayrıca demircilik ve kalaycılık işlerini de yapıyorlarmış. Bizimkilerden zanaatkâr pek çıkmayacağından onların yaptığı işlerin önemi daha da artmaktadır.

    Zaman içinde bu ailelerden yeni katılımlar ve evlenenler ile birlikte nüfus epeyce artmıştır. Arık, Magar, Agop, Dığa, Dun, Ahse, Varte adları Halam ve babamın anlatımlarıyla aklımda kalan isimlerdir.

    Babam henüz bir yaşında iken Dedem Sadık Ağa (1933 yılında) yaşamını yitirir. Halam dedemin ilk çocuğudur, dedem öldüğünde evlilik çağında genç bir kızdır. Alişer Efendi ile Nuri Dersimi dedeme sıkça misafir olurlarmış. Dedem, Nuri Dersimi’den halama okuma yazma öğretmesini istemiş fakat ömrü buna yetmemiştir.  Bir sene sonrasında halam amcasının oğluyla evlendirilir. Nenem de Mansuran (şimdiki adı Yakatarla) köyünden Ağaye Seyd ile evlenmiş ve babamı da yanına almıştı.

    1937 Dersim harekatının birinci döneminde Kalan Bölgesi aşiretleri pek etkilenmemişlerdi. 37 sürecinde Kalan bölgesi, genellikle Haydaran ve Demenan Aşiretlerine lojistik destek sunmakla yetinmişlerdi. Seyit Rıza ve diğer ileri gelenlerin idamı sonrasında Kalan aşiretlerinin etrafındaki çember daralmıştır. Zaten gerek J.U.K. (Jandarma Umum Komutanlığı) Raporlarında gerekse de Fevzi Çakmak’ın raporlarında Erzincan, Gümüşhane ve Sivas bölgesindeki asayiş/soygun olaylarının Kalan aşiretleri tarafından yapıldığı ve mutlaka tedip ve tenkil edilmeleri gerektiği belirtilmektedir.”

    “SİZİN KÜRTLERLE İLİŞKİNİZ YOK GELİN KENDİNİZİ KURTARIN”

    Katliamı gerçekleştirecek olanlar her zaman olduğu gibi yine hileye başvuracak bir yol izlerler. Bu karanlık tuzağı Karakaya şöyle anlatıyor:

    “Dedemin ölümüyle birlikte Ermeni Aileler en büyük güvencelerini kaybetmişlerdir.38 harekatı Kalan Bölgesini kapsayınca tümden çaresiz kalırlar. Hem silahsızdırlar, hem de zorunlu bir katliamın içinde ölümle karşı karşıyadırlar. Pülümür’ün Danzik köyünde ki askeri karakoldan bunlara bir haber iletilir. Bu aileler daha önceleri orada ikamet etmişlerdi. Ermenilere gelen haberde; komutan onlara “Sizin Kürtlerle bir ilişkiniz yok. Gelin teslim olun canınızı kurtarın” demektedir. Gelen habere itimat etmemekle beraber başkada çareleri yoktur. Toparlanmaya başlarlar ve yola koyulurlar. Halam 38 yılında evli ve hamiledir. Arık Ermeni’ye “bende sizinle geleyim” der. Arık Ermeni halama “ Hatun, biz gidiyoruz fakat ne olacağımız belli değil. Bizimle gelip kendini tehlikeye atma, hakkınızı helal edin” der. Halam yine de onları takip ederek gider. Halam Panciras (Çakırkaya) Köyünde akrabaların yanında kalır. Ermeni aileler Danzik Köyüne varmışlardır. Karakol komutanının yanına varırlar. Komutan askerler eşliğinde hepsini Danzik ile Panciras Köyleri arasındaki Xor Mezrası denilen bir yere götürür. Orada çukur bir alanda hepsini kurşuna dizdirir. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı hiçbiri sağ kalmaz.”

    GEÇ KALAN ARIK ERMENİ

    Eski PSAKD Genel Sekreteri İbrahim Karakaya yazdıklarıyla Ermeni toplumuna karşı geliştirilen soykırımın 1914-15 ile sınırlı olmadığını sonraki on yıllara yayıldığını tarihe not düşüyor. Karakaya hafızasında kalanları şöyle bağlıyor:

    “Arık Ermeni yaşlı olduğu için kafileye yetişemez, geç karakola varır. Onu da ,bir samanlık ateşe verilir ve Arık Ermeni samanlık ateşinin içine atılır. Arık Ermeniye diğerleri ile birlikte ölüm nasip olmaz. Halen yaşayan, olaylara tanıklık eden ve o dönemde sürgün edilen kişilerin anlatımlarından, kırk kişinin üzerinde olan o ailelerden kurtulan hiç biri olmamıştır. Cansız bedenleri güneşin altında çürümeye ve kurda kuşa yem olarak bırakılmıştır. Herkes önce kendi acısına ve kaybına ağlar. Ne yazık ki onların acısına ağlayacak hiç kimseleri de yoktur. Onun için Onları anmak, hatırlamak ve hatırlatmak çok daha büyük bir insani görev ve sorumluluk olarak bizlere düşmektedir. Bana anlatıldığı halde bugüne kadar sizleri anlatamadığım için beni bağışlayın Arık Ermeni, Magar, Agop, Dığa, Dun, Ahse, Varte ve yaşamını yitiren ve adlarını bilmediğim tüm Ermeni Canlar…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Karakaya: 12 Eylül ve sonuçlarıyla yüzleşmeden bugün yaşadıklarımızı kavrayamayız!

    Karakaya: 12 Eylül ve sonuçlarıyla yüzleşmeden bugün yaşadıklarımızı kavrayamayız!

    PİRHA- Can TV programcısı İbrahim Karakaya, 12 Eylül’ün yıldönümü nedeniyle geçmiş yıllarda kaleme aldığı ancak hala güncelliğini koruyan 12 Eylül ile ilgili yazısında, “12 Eylül ve onun sonuçlarıyla yüzleşmeden bugün yaşadıklarımızı, toplumun yeniden şekillenmesini kavrayamayız. Kendi açmazlarımızı ve hatalarımızı halka yükleyerek kurtulamayız” dedi. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu kurucularından, Can TV programcısı İbrahim Karakaya, 12 Eylül’ün yıldönümü nedeniyle geçmiş yıllarda kaleme aldığı “12 Eylül Üzerine Bir Anımsama… Bizim Çocuklar” başlıklı yazısında, darbenin faturasının çok ağır olduğunu vurguladı.

    “12 EYLÜL’ÜN FATURASI ÇOK AĞIRDI”

    Karakaya darbenin etkisini şöyle ifade etti:

    “12 Eylül darbesinin faturası çok ağırdı. Tunceli’de etkilenmeyen hiç kimse kalmamıştı. Her birimizin başından geçen ve tanıklık ettiğimiz olaylar bir destan oluşturur. Bu yaşanmışlıkları bütün yönleriyle, değiştirmeden yazmanın ve anımsatmanın siyasal tarihimize karşı bir sorumluluk olarak görmek gerekir.

    12 Eylül öncesi köyde gençler oturup konuşuyorduk. Ev sahibi yaşlı amca sohbete katılıp, 38’de yaşadıklarını, filan aşiretlerle şöyle kavga ettik, askerle şöyle savaştık diye anlatıyordu. Oğlu sözünü kesti “baba çok fazla palavra atma, sen de yiğit biri olsaydın sana da bir kurşun değerdi” deyince babasından küfür yemişti.

    “YAŞAMINI YİTİRENLER BİZDEN DAHA CESURDU”

    Şimdi bütün yaşadıklarımıza ve ödediğimiz bedellere rağmen, yaşamını yitirenler bizden daha cesurlardı. Onun için düne dair bir şeyler söylerken daha dikkatli olmak ve yitirdiklerimize karşı olan saygı ve sorumluluklarımızı daha da bilince çıkarmak gerekmektedir. 12 Eylül ve onun sonuçlarıyla yüzleşmeden bugün yaşadıklarımızı, toplumun yeniden şekillenmesini kavrayamayız. Kendi açmazlarımızı ve hatalarımızı halka yükleyerek kurtulamayız. En azından halkın buradaki kusuru bizimki kadar değildi.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • PSAKD eski Genel Sekreteri Karakaya: Düzgün Baba ve inanç mekanlarına yaklaşımı yazdı

    PSAKD eski Genel Sekreteri Karakaya: Düzgün Baba ve inanç mekanlarına yaklaşımı yazdı

    PİRHA – PSAKD 7. ve 8. Dönem Genel Sekreteri İbrahim Karakaya “Düzgün Baba ve inanç mekanlarımız” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Karakaya, Düzgün Baba merkezli yaşanan heykel tartışmasına ilişkin “Birlikte mücadele etmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde kurumlarımız bir kavganın içine girdiler” ifadelerini kullandı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin 7. ve 8. Dönem Genel Sekreterliğini de yapan İbrahim Karakaya “Düzgün Baba ve inanç mekanlarımız” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Karakaya, Düzgün Baba merkezli yaşanan heykel tartışmasına ilişkin “Birlikte mücadele etmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde kurumlarımız bir kavganın içine girdiler. Hiç hakları yokken Düzgün Baba’nın mekanı üzerinden tasarrufta bulundular, sözler söylediler.” ifadelerini kullandı.

    Dersim Katliamında yaşanan acıları anlatan Düzgün Baba ağıdından bir dörtlükle başlayan “Düzgün Baba ve inanç mekanlarımız” başlıklı yazıyı olduğu gibi veriyoruz.

    “Werva Qısleyde mekan gureto,
    Name Duzgıno, Duzgın Bawao,
    Henike efkâr keno cıra vınetto,
    Name Duzgıno, Duzgın Bawao,”

    Kerametinin ve sırrının açığa çıkması ile Hak ile Hak olan Düzgün Baba mekânı üzerinden yaşanan tartışmalar itikat sahibi herkesi derinden üzmektedir. Düzgün Baba mekânı denilince sadece zirvedeki mekanı akla gelmemelidir. O, Onun kerametine ve sırrına inanların (“Waiyire Hometa xuyo”), dağın, taşın, ağacın, hayvanın ve tüm börtü böceğinde koruyucusudur. Düzgün Baba’ya niyaz edip gitmek isteyenler aylar öncesinden hazırlığını yapar, adak olarak en güzel hayvan seçilir ve kurban edilinceye kadar sevgiyle bakılır. Ziyarete gidenler dağın eteklerine vardıklarında, atlılar atından iner, kimileri çoraplarını da çıkararak yalın ayak dualarla, dileklerle zirveye kadar çıkarlar. Gidenler, Düzgün Baba’ya sırlarını, dileklerini ve isteklerini en içten duygularla açıklar ve hemhal olurlar. Kurban kesilmeden öncede kurban sahipleri kurbanı öper ve helallik isterler. Kurbanlar ve niyazlar pay edilir, rüyalar görülür ve bir arınmışlık içerisinde huzurla evlere geri dönülürdü. Gidenler inançlıydı, Düzgün Baba’da kerametini esirgemiyordu.

    “CEMEVİ OLARAK YAPILAN MEKANLAR GEREKLİ MİYDİ?”

    Peki!.. Şimdi böyle miyiz? İnançla ve itikatla mı ziyaret ediyoruz? Selfiler, videolar, kurbanlıklarla verilen pozlar ve her şeyin seyirlik haline getirildiği ziyaretler inançla ne kadar bağdaşmaktadır? Kendine mekan olarak bir dağın saçağını seçen Düzgün Baba veya bin yıllardır O’na itikatle bağlı olan talipleri O’na farklı bir mekan yapamazlar mıydı? Her iki yönden de gelen ziyaretçileri Düzgün Baba’dan önce karşılayan, CEMEVİ olarak yapılan mekanlar gerekli miydi? Düzgün Baba rüyalarına girip böyle bir talepte mi bulundu? Bütün ziyaret mekanlarında yüzyıllardır hizmet yapan aileler vardır. Bu hizmeti Hak için yaparlar. O mekandaki kurumuş odunu bile yakmak için almazlar.

    “İNANÇ MEKANLARIMIZ SADECE BİNALAR DEĞİLDİR”

    Anadolu’nun bir çok yerinde inanç merkezlerimiz veya mekanlarımız tahrip edilmektedir. İnanç Mekanlarımız sadece binalar değildir. Dağlar, gözeler, göller, ağaçlar da inanç mekanlarımızdır. Bunlara karşı kurumlarımız ve yöre halkımız gerekli mücadeleleri yürütmeye çalışmaktadırlar. Dersimde de bir çok mekanımız bu tehlikelerle karşı karşıyadır. Munzur Baba bunun en açık örneğidir. Biz bu mekanlara yeteri kadar inançsal değeri vermiyoruz, koruyamıyoruz. İnanç yerlerimizin korunmasına yönelik bir projemiz ne yazık ki yoktur. Festivallerde gidip mangal yaktık, içki içtik, sergilerle panayıra çevirdik, kirlettik. Devlette kötü gidişatı düzeltmek adına, inanç mekanlarımızı işgal etmekte, ranta ve turizme kaynak olarak görmektedir.

    “KURUMLARIMIZ BİR KAVGANIN İÇİNE GİRDİLER”

    Bütün bu sorunlar içerisinde birlik olmaya ve birlikte mücadele etmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde kurumlarımız bir kavganın içine girdiler. Hiç hakları yokken Düzgün Baba’nın mekanı üzerinden tasarrufta bulundular, sözler söylediler. Keramet ve sırrın sahibi  Düzgün Baba ile Pir Sultan Abdal aşkına ateşte semaha duran Pir Sultan Yoldaşlarını kurumları için araçsallaştırdılar ve karşı karşıya getirdiler.  Ne yazık ki herkes söylediği sözün esiri durumuna düştü, çözümsüzlükte direndi.

    “DÜZGÜN BABA MEKANINA HEYKEL YAPILMASI DOĞRU DEĞİLDİR”

    Konuyu birkaç açıdan ele almalıyız:

    Birincisi; inanç mekanlarımıza hiçbir kurum, kişi ve güç tarafından müdahale edilmesine, coğrafyasının bozulmasına asla izin verilemez. Binaların yapılması da dahildir. Her inanç mekanının duygusu, mistik özellikleri kendisine özgüdür, bir başka ekleme o duyguyu bozar. Dolayısıyla; Düzgün Baba mekanına hangi duygu ile yapılırsa yapılsın heykel yapılması doğru değildir. Bu heykelin Sivas Şehitlerimizden Hasret Gültekin’e ait olması, Sivas Şehitlerimizi anımsatması yapılanı doğru kılmaz.

    “İNANCIMIZDA ŞEKİLCİLİĞİN YERİ YOKTUR”

    Heykelin yapılmasını sağlayan Canımız Sinan SAMAT’ın bu konulardaki duyarlılığını bilen biri olarak niyetinin asla ve asla olumsuz olmadığını biliyorum. Aslında burada bu iyi niyetle yapılmak istenen davranış, Düzgün Baba’ya zarar vermiştir. Çünkü, inancımızda şekilciliğin yeri yoktur. Düzgün Baba ve diğer inanç mekanlarımızdaki eklenti yapıları kaldırmalıyız. Bu mekanlar, fidan dikilecek, anıt veya heykel dikilecek, bireylerin vicdanlarını rahatlatacakları veya gösteri yapacakları alanlar değildir. O günkü koşullarda bu heykelin yapılmasını isteyen, onay ve rızalık verenler yeteri kadar inançsal yönüyle konuyu algılamadıklarına inanmak istiyorum.

    “HEYKELİN KALDIRILMA YÖNTEMİ DOĞRU OLMAMIŞTIR”

    İkincisi; toplumumuzda herkes açısından önemli bir değeri olan Sivas Şehitlerimize ait olan bu anıt ve heykelin yerinden kaldırılmasının yöntem ve şeklide doğru olmamıştır. Bu çok hassas olan bir konu, kaldırılması da bu hassasiyet içerisinde, inanç önderlerimizin, Alevi Kurumlarımızın ve Sivas Şehit Ailelerinin davet edildiği bir toplantıda rızalıklar alınarak yola uygun olarak yapılmalıydı. Yönetim Kurulunun, bir önceki yönetim kurulunun yaptığı bu yanlışı düzeltme şekli özensiz ve de saygısızca olmuştur.

    “YETER GÜLTEKİN ÜZERİNDEN TAVIR BELİRLENMESİ DOĞRU OLMAMIŞTIR”

    Sivas Şehit Ailelerini yakından tanıyan biri olarak şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Onlar yitirdiği Canlarını anarken, mücadeleye ve kurumsal örgütlenmeye son derece önem verdiler. Kendisi de yangından kurtulan ve kardeşi Murat GÜNDÜZ’ü Pir Sultan’a yoldaş eyleyen Birsen GÜNDÜZ Canımız “Onlarla bizim sadece kan bağımız var, Onlar artık bizden daha çok sizin de kardeşleriniz” demişti. Sivas Davası bugün toplumsal bir dava haline gelmiş ise Ailelerimizin bu konudaki kararlılığı ve örgütlerimize olan bağlılığının eseridir. Heykel konusunun sadece Hasret Gültekin ve değerli Canımız Yeter Gültekin üzerinden konuşulması ve tavır belirlenmesi de doğru olmamıştır.

    “ÇÖZÜM ÜRETMEK YERİNE KUSURLAR YARIŞTIRILDI”

    Üçüncüsü; konunun basına yansıtılma biçimi ve sonrasında yaşanan tartışmalar ve çözümsüzlük tümden yanlış olmuştur. Sivas Şehitlerimiz ve Düzgün Baba kurumlar arasında ve kurum içi sorunlarda araçsallaştırıldı. Kusurlarımızı görmek ve yanlıştan nasıl döneceğimizi, bu iki hassas konuyu toplumumuzda bir kalp kırıklığı bırakmadan nasıl çözüm üretmeliyiz yerine kusurlar birbiriyle yarıştırıldı.

    “PSAKD’NİN KULLANDIĞI DİL VE YÖNTEM DOĞRU DEĞİLDİR”

    Konunun muhatabı olan kurumlarımızın açıklamaları, örgütsel birlikteliğe, Alevi Diline ve üslubuna uymamaktadır. Pir Sultan Abdal Genel Merkezinin açıklaması doğru olmamıştır. Olayı Madımak Yangınıyla ve yakanlarla eşdeğer görmek, kullanılan dil ve yöntem doğru değildir. Pir Sultan Abdal Örgütlenmesinin adabına ve sorunları çözme anlayışıyla da bağdaşmamaktadır.

    “SORUN RIZALIKLA ÇÖZÜLMELİDİR”

    Heykel sorununun nasıl çözülmesi gerektiği kararı Düzgün Baba Cemevi’nin, sadece Dersimdeki Ocakların inisiyatifinde olmamalıdır. Heykelin tekrar oraya veya bir başka alana dikilmesi konularındaki karşılıklı zıtlaşma doğru değildir. Hasret GÜLTEKİN ve Sivas Şehitlerimizi heykellerle anmıyoruz. Karar, Alevi Federasyonları, İnanç önderleri, Ocak zadeler ve Sivas Şehit Ailelerinin içinde olduğu bir toplantıda rızalıkla çözülmelidir. Alınacak karar yolumuza, birliğimize ve inancımıza hizmet etmeli, tüm tarafları bağlamalıdır.

    “BİRKAÇ YANLIŞ ALGIYI DÜZELTMEYE İHTİYAÇ VAR”

    Birkaç yanlış algıyı düzeltmeye de ihtiyaç vardır. Mesut Özcan Canımızın açıklamasında belirttiği Tunceli Cemevi’nin önündeki Pir Sultan Abdal Heykeli Pir Sultan Dernekleri tarafından yapılmamıştır. Heykel Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında kurulan sanat atölyelerinin bir çalışması olarak yapılmıştır. Festival kapsamında bu heykelin yapılması için masraflar Alevi İş insanlarımızdan Haydar Aygören, Sinan Samat ve Yusuf Demir tarafından karşılanmıştır. Açılışı tüm kurumların katılımı ile olmuştur. O dönem Cemevi başkanı Avrupa Alevi Örgütlenmesinden gelen Baba Mansur Ocağından Mahmut DEDE idi. Festival Kapsamında orada da programlar yapılmaktaydı.

    Diğer bir konu da, Sivas Katliamı nedeniyle yapılan yardım ve bağışlarla ilgili değerlendirmedir. Yapılan bağışların toplamı 141.593 Alman Markıdır. Bu para Almanya Federasyon başkanı Ali Rıza GÜLÇİÇEK, Sayman Gülizar CENGİZ, Genel Sekreter Turgut ÖKER ve Derviş TUR Dede tarafından makbuz karşılığı teslim edilmiştir. Pir Sultan Abdal Dergilerinde bunlar yayımlandı. Harcama kalemleri tüm kurumların denetimine sunuldu. Aileler Karşıyaka Mezarlığındaki Anıt Mezar, Dava masrafları dışında kalan parayı paylaşmak yerine Pir Sultan Abdal Genel Merkezinin olduğu daireyi satın aldılar, Salon kısmını yitirdiğimiz Canların özel eşyalarının olduğu bir müze haline getirdiler. Böyle bir konunun Düzgün Baba’daki sorunla dile getirilmesi hiç doğru olmamıştır.
    DÜZGÜN BABA YARDIMCIMIZ OLSUN!

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

  • ‘Cemevine saldırma, otele doldurup yakma’ bir mizah konusu mudur?’

    ‘Cemevine saldırma, otele doldurup yakma’ bir mizah konusu mudur?’

    PİRHA – Eski Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri İbrahim Karakaya, İstanbul’da stand up gösterisi sırasında Aleviler ve Sivas Katliamı ile ilgili söylemleri tepkilere yol açan Pınar Fidan’a ve yaptığı gösteriye ilişkin bir yazı yazdı. Karakaya, “Cemevlerine saldırma, otele doldurup yakma” söylemi, kahkahalarla gülünecek bir mizah konusu mudur?, Kerbela’dan günümüze kadar birçok katliam yaşamış bir toplumun acıları mizah konusu edilebilir mi?” ifadelerine yer verdi. 

    Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yaptığı stand up gösterisinde Alevilere ilişkin söylemlerine tepki gösterilen Pınar Fidan’a ve gösterisine ilişkin bir yazı kaleme alan Eski Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri İbrahim Karakaya, toplumsal mizah anlayışına değindi.

    Karakaya, “Pınar Fidan’ın bu gösterisinde Alevilerin tabularına dokunmak yoktur. Cemevi saldırıları, Madımak’ta yakılmak tabu değildir ki? Bu eylemler insanlık suçudur, zaman aşımı da yoktur. Toplumu düşünmeye sevk edecek bir yol göstericilik de yoktur” dedi.

    “Aydın Selcan ve bazı yazarların belirttiği gibi “ Teşekkür borçlu olduğumuz” bir toplumsal uyanışta söz konusu değildir” diyen Karakaya, “Aydın Selcan’ın, eleştirenleri (hakaret ve tehdit edenleri kast etmiyorum) Charlie Hebdo katliamıyla benzeştirmesini de yersiz ve meseleyi anlamadığını gösteriyor. Alevilerin ve örgütlerinin sistem tarafından ve Sünni inanç tarafından yok sayılmalarına rağmen gerek ülkemizde gerekse de yurt dışında verdiği eşit haklar mücadelesini görememe ve küçümseme hakkına da kimse sahip değildir” ifadelerini kullandı.

    İbrahim Karakaya, Pınar Fidan’ın konuyla ilgili olarak basına yaptığı açıklamada, yaptığı gösteriyi savunduğunu ve uğradığı mağduriyeti anlattığını belirterek, şunu vurguladı:

    “İnsan olarak, özellikle de kadın kimliği ile empati yapıp Madımak’ta çocuklarını yitiren annelerin acılarına, onların hiç de kabuk bağlamayacak yaralarına merhem olmayı deneyebilirdi.”

    İbrahim Karakaya’nın yazısının tamamı şöyle:

    “Pınar Fidan, bir mekanda yaptığı stand-up gösterisinde “mizah” olarak dile getirdiği konular uzun zamandır tartışılmaktadır. Sosyal medya üzerinden yaşanan tartışmalar ve tepkiler toplumsal psikolojimizin geldiği noktayı anlamamız açısından önemlidir. Konu, özünden koparıldı ve başka bağlamda tartışılmaya başlandı. Söylenen sözlerin ve mizaha konu edilen konular üzerinden sağlıklı  bir tartışma yapılamadı. Bu konuda tepki gösteren kimilerinin hakaret içeren paylaşımları konunun önüne geçti. Alevi kurum ve kanaat önderleri konuya, tarihte yaşadığı katliamları ve yakın dönemde yaşadığımız Madımak Katliamı’nı basitleştiren bu yaklaşımı kabul etmeyerek tepkilerini gösterdiler. Yakın dönemde de televizyon programlarında  “Mum söndü” safsatasıyla Alevilere hakaret eden ünlü şovmenler vardı. Hulki Cevizoğlu, Güner Ümit, Mehmet Ali Erbil bunun örnekleriydi. Bunlara karşı da Alevi örgütleri ve Aleviler tepki gösterip yargıya gittiler. O dönemde kimse ‘bunlar mizah yapıyorlar’ diyemedi. Şimdi de Pınar Fidan’ımız bunlara eklendi… Söyledikleri tabuları yıkmıyordu, aksine yaraları kanatıyordu. Bir farkı vardı, diğer üç şovmen erkekti, Pınar Fidan kadındı. Sosyal medyayı kullanmadığım için bilmiyorum, fakat yapılan eleştiriler dışındaki, her türlü hakaret içeren söylemi kınadığımı ve reddettiğimi belirtmek isterim.

    “DÜŞÜNCESİZLİK, CEHALET VE DİLİNE HAKİM OLAMAMA DURUMU”

    “Erkek kadın sorulmaz muhabbetin dilinde,

    Hak’ın yarattığı her şey yerli yerinde,

    Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,

    Noksanlıkta eksiklikte senin görüşlerinde.”

    Hacı Bektaş VELİ

    Söylenen sözlerin sahibinin cinsiyet ve etnik kimliğine bakmadan değerlendirmek gerekir. Pınar Fidan’ın kadın veya Alevi olması ona bir ayrıcalık tanımaz. Dolayısıyla mizah konusu edilen olaylar, “Cemevlerine saldırma, otele doldurup yakma” söylemi (diğer konular, metro ve İmamoğlu’nun sarılması beni ilgilendirmiyor), kahkahalarla gülünecek bir mizah konusu mudur? Kerbela’dan günümüze kadar birçok katliam yaşamış, mum söndüren iftiraları, kestiği yenmez, canı, malı, namusu fetvalarla birlikte yaşadığı Sünni topluma helal kılınmış bir toplumun acıları mizah konusu edile bilinir mi? Aleviler, Madımak’ta yitirdiği canları “yakıldılar” diye tanımlamıyor. Onları “Ateşte semaha durdular ve Pir Sultan’a yoldaş oldular” diye tanımlıyor. Bu anlamda, Pınar Fidan’ın yaptığının “sanat, özgür düşünce, ofansif mizah” olarak kabul edilebilir bir yanı yoktur. Bu bir düşüncesizlik, cehalet ve diline hakim olamama durumudur.

    ‘SÖZ AĞIZDAN ÇIKTIKTAN SONRA SEN ONUN ESİRİSİNDİR’

    “Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirindir, çıktıktan sonra sen onun esirisindir” Hz. Ali, “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” Yunus Emre ve Ozan Emekçi’nin dediği gibi “ Eyvah neler açtın başıma benim, beni ellik ellik gezdiren dilim” öğütleri bunu en iyi anlatan tanımlardır.

    Ofansif mizah; “Kutsallara, doğmalara, tabulara karşı yapılan, ağır olmasına karşın düşündürmeyi amaçlayan mizah” olarak tanımlanır. Alevi Bektaşi yaşamı ve edebiyatında mizah önemli bir yere sahiptir. Oldukça zengin örnekleri vardır. Alevi Bektaşiler Tanrı ile yarenlik ederler. Yobazlıklara, tabulara, tanrı korkusuna, cennet- cehennem gibi olgulara karşı yarattığı mizahi yaklaşımlarla Tanrı- doğa ve insan ilişkilerini ortaya koyarlar.

    “Ya Rab senin mekanın yok,

    Yatağın yok, yorganın yok,

    Hem dinin hem imanın yok,

    Her bir şeyden münezzehsin”  Edip HARABİ

     

    “Garip kulun yaratmışsın,

    Derde mihnete katmışsın,

    Onu aleme almışsın,

    Sen çıkmışsın uca Tanrı”. Kaygusuz ABDAL

    “ELEŞTİRİLER AÇIKLAYICI TARZDA OLMALIDIR”

    “Kimden korktun da gizlendin,

    Çok arandın. Çok izlendin,

    Göster yüzün çok nazlandın,

    Yüzün mahrem ferde senin” Aşık VEYSEL

    Bu konuda, beş ciltlik Alevi Bektaşi Şiirler Antolojisi ve Bektaşi Fıkraları kitaplarında sayısız örnekler vardır. Ofansif mizahın en güzel örneği, bir Bektaşi olan Nasrettin Hoca’dır. Ofansif mizah, tüm tabulara karşın, düşündürmelidir. Birçok sohbette de rahatlıkla, Bektaşi’nin biri diye başlarız. “Bektaşi’nin yolu Kahire’ye düşer.  Dönem Kavalalı Mehmet Paşa dönemidir. Sokaklarda şık kıyafetleri ile dolaşan askerleri görünce birine sorar. Bunlar kimdir? Cevap olarak “ Mehmet Ali Paşa’nın kullarıdır” denir. Bektaşi yüzünü yukarı çevirip; “ Ey Allahım, bir Mehmet Ali Paşa’nın kullarına, bir de kendi kullarına bak da utan” der.”

    “CEMEVLERİNE SALDIRI, MADIMAK’TA YAKILMAK TABU DEĞİLDİR”

    Pınar Fidan’ın bu gösterisinde Alevilerin tabularına dokunmak yoktur. Cemevi saldırıları, Madımak’ta yakılmak tabu değildir ki? Bu eylemler insanlık suçudur, zaman aşımı da yoktur. Toplumu düşünmeye sevk edecek bir yol göstericilik de yoktur. Aydın Selcan ve bazı yazarların belirttiği gibi “ Teşekkür borçlu olduğumuz” bir toplumsal uyanış da söz konusu değildir. Aydın Selcan’ın, eleştirenleri (hakaret ve tehdit edenleri kast etmiyorum) Charlie Hebdo katliamıyla benzeştirmesini de yersiz ve meseleyi anlamadığını gösteriyor. Alevilerin ve örgütlerinin sistem tarafından ve Sünni inanç tarafından yok sayılmalarına rağmen gerek ülkemizde gerekse de yurt dışında verdiği eşit haklar mücadelesini görememe ve küçümseme hakkına da kimse sahip değildir.

    Pınar Fidan’ın yaptıklarına katılmasam da, onun düşüncesini belirtmesine sonuna kadar saygı gösteriyorum. Benim de onun düşüncelerine katılmama ve eleştirme hakkımın çok değerli olduğunu biliyorum.

    Bu nedenle, konuya gösterilen tepki ve eleştiriler açıklayıcı tarzda olmak zorundadır. Hakaret, tehdit, özellikle kadın kimliği üzerinden gösterilen tepkiler, özel yaşamının konuyla bağlantılı olarak tartışma konusu yapılması asla ve asla kabul edilemez.

    “AÇIKLAMA VE ÇABA GÖSTEREBİLİRDİ”

    Pınar Fidan’ın konuyla ilgili olarak basına yaptığı açıklamada, yaptığı gösteriyi savunmakta, uğradığı mağduriyeti anlatmaktadır. “İncinen varsa özür dilerim” diyerek tavrını ortaya koymuştur. İnsan olarak, özellikle de kadın kimliği ile empati yapıp Madımak’ta çocuklarını yitiren annelerin acılarına, onların hiç de kabuk bağlamayacak yaralarına merhem olmayı deneyebilirdi. Bu konuda bir açıklama veya çaba gösterebilirdi. Alevi olduğunu söyleyen biri bunun Alevi inancındaki uygulamasını bilirdi. Genç olduğu için bilmiyor olabilir, ailesi eğer bir Ocağa bağlı ise gider Pir’ine niyaz eder, dara durabilir, rızalık isterdi. Hiçbir yargı, insanın kendi vicdan yargısının önüne geçemez. Anlaşılan odur ki, bu olayın reklam boyutu onun daha çok işine gelmiştir.

    Dolayısıyla, benim açımdan, yaptığı yanlışlıktan ve yaptığı yanlışlığı savunmada ısrarcı olduğu için kınadığımı, bu olay nedeniyle uğradığı haksızlığı da kabul etmediğimi belirtmek isterim.

    PİRHA/İSTANBUL

  • İbrahim Kaypakkaya’nın kardeşi İbrahim Karakaya hayatını kaybetti

    İbrahim Kaypakkaya’nın kardeşi İbrahim Karakaya hayatını kaybetti

    İbrahim Kaypakkaya’nın en küçük kardeşi İbrahim Karakaya hayatını kaybetti.

    İbrahim Kaypakkaya’nın en küçük kardeşi İbrahim Karakaya geçirdiği ani kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

    Karakaya’nın cenazesi bugün 12:00’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Cemevi’nden uğurlanarak, Çorum Karakaya köyünde toprağa verileceği bildirildi. (HABER MERKEZİ)

  • PSAKD Ataşehir Şubesi’nde ‘Yolda birlik nasıl olmalı?’ forumu düzenlendi-VİDEO

    PSAKD Ataşehir Şubesi’nde ‘Yolda birlik nasıl olmalı?’ forumu düzenlendi-VİDEO

    PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi bugün “Yolda birlik nasıl olmalı?” forumu düzenledi. Forumda yapılan konuşmalarda Alevilerin sorunları dile getirilirken Alevi hareketinin de bu sorunlara cevap verecek şekilde yenilenmesi gerektiği vurgulandı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi bugün “Yolda birlik nasıl olmalı?” forumu düzenledi. Hak ve hakikat yolunda şehit düşen tüm canlar için bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan forumda açılış konuşmasını PSAKD Kartal Şube önceki dönem başkanı Songül Tunçdemir yaptı.

    “ALEVİ HAREKETİ ÇAĞIN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE YENİLENMELİ”

    İçinde bulunulan sıkıntılı süreci kısaca özetleyen Tunçdemir, tarihin her döneminde toplu katliamlara maruz kalan Alevilerin bu dönemde her zamankinden daha fazla tehlike altında olduğunu belirtti. Aleviliğin her yönden kuşatma altına alınarak asimile edilmeye çalışıldığını ifade eden Tunçdemir, “Siyasi iktidar Aleviliği öldürmek için adeta bütün kurumlarını seferber etmiştir” dedi. Devletin asimilasyon mekanizmasının Alevilerin kutsal mekanlarına, derneklerine, vakıflarına kadar uzandığını dile getiren Tunçdemir, saldırıların arttığı bir süreçte Alevilerin tepkilerini yükseltmesi gerekirken örgüt içindeki itirazların artması nedeniyle iç karışıklıkların ortaya çıktığını söyledi. Alevi hareketinin eski ivmesini kaybettiğini, ihtiyaca cevap vermediğini ve rotasının değiştiğini belirten Tunçdemir, Alevi hareketinin çağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tepeden tırnağa yenilenmesi gerektiğini kaydetti.

    Alevi örgütlenmesi ve Alevilerde birliğin tarihte hiç olmadığından daha çok tartışıldığına vurgu yapan Tunçdemir, Alevilerin göç ve kentleşmeyle birlikte büyük bir değişim yaşadıklarını, geleneksel kurumlarını sürdürmekte büyük sıkıntılar çektiklerini ifade etti. Yaşanan sorunların en önemlisinin çok yönlü yürütülen asimilasyon ve baskılar olduğunu belirten Tunçdemir, bu baskı ve asimilasyon politikalarının daha da katmerleşerek Aleviler eliyle bile yapılmaya başlandığına değindi. Tunçdemir, tüm bunlara karşı bu çalışmayı yaptıklarını ifade etti.

    “ALEVİLER KENDİ İNANÇ VE DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMALI”

    Tunçdemir’in ardından söz alan araştırmacı yazar Süleyman Zaman, Aleviliğin insanları kurtaracak bir ütopya olduğunu dile getirdi. Zaman, “Eğer biz inancın değerlerini tüm insanlığa vermezsek Alevilik kendi kendine asimle olacaktır. Farklılıklarımızı zenginlik olarak görmezsek Alevilik başka güçler tarafından kendine çekilir ve yok olur. Aleviler kendi inanç ve değerlerine sahip çıkmalı” dedi.

    “YERELLER MERKEZİ BİR KONFEDERASYON OLUŞMASINI SAĞLAYABİLİR”

    Zaman’ın arkasından Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz söz aldı. Alevilerin sorunlarından bir tanesinin örgütlülüğün henüz bir sonuca varmaması olduğuna dikkat çeken Deniz, merkezi örgütlülüğün Alevi mücadelesini durdurabildiğini belirtti. Sistem tıkandığı için yerel örgütlenmelerin ortaya çıktığını ifade eden Deniz, yerellerin kendi örgütlülüklerini hallettikten sonra merkezi bir konfederasyon oluşmasını sağlayabileceklerini söyledi. Ayrıca Deniz, eğitimdeki asimilasyon politikalarına da değindi.

    Deniz’in arkasından Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma eski genel müdürü Kemal Soyer söz aldı. Soyer, Aleviliğin derin tarihine değindi. Birkaç tarihi örek vererek “Aleviler Anadolu topraklarının asıl sahipleridir. Aleviler geçmişten günümüze türlü baskı politikalarına maruz kalmıştır” dedi.

    “EŞİT HAKLAR MÜCADELESİ İÇİN ÖRGÜTLÜLÜK SAĞLANMALI”

    PSAKD eski genel sekreteri İbrahim Karakaya da emperyal güçlerin tüm halklar ve inançlar için uluslararası örgütlülük çalışmaları yaparken Aleviler için böyle bir çalışmanın yapılmadığını kaydetti. Yolda birliğin değerli olduğuna dikkat çeken Karakaya, “İki şey için, eşit haklar için mücadele yol ve inanç özgürlüğü için mücadele. Biz kendi üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Yol birdir, talipler olarak eşit haklar mücadelesi için örgütlülüğün sağlanması gerekir.

    “BİREYSEL ÇIKARLAR KAZANÇ GETİRMEZ”

    HDP’nin Alevi milletvekili Ali Kenanoğlu ise “Cemevleri bugünkü anlamda nasıl konumlanacak” sorusunun cevaplanması gerektiğini kaydetti. Cemevlerinde inançsal faaliyetlerin olmadığını dile getiren Kenanoğlu, kurumların işleyişinin nasıl olduğuna ve nasıl olması gerektiğine işaret etti. Kenanoğlu, “Vakıflar ve dernekler inançları yönetmek için yokturlar. İnsanların ve inançların sorunlarına çözüm üretmek için vardırlar.” şeklinde konuştu. Bireysel çıkarların biz kazanç getirmediğine ve örgütlülüğün önemine vurgu yapan Kenanoğlu, “Kimse kendi menfaat ve çıkarları için bu yolu kullanamaz” dedi.

    “KADINDAN UZAKLAŞTIKÇA YOLUN GERÇEKLİĞİNDEN UZAKLAŞILIYOR”

    HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş de kurumlar kurulurken gelinen yol ve mücadelenin unutulmaması gerektiğine ama unutulduğuna dikkat çekti. Aleviliğin hakikatin yolu olduğunu dile getiren Küçükkeleş, sistemin Alevileri kendine benzeterek eritmeye çalıştığını ve Alevilerin de buna karşı mücadele ettiklerini hatırlattı. Alevi yolundaki kadının önemine vurgu yapan Küçükkeleş, “Ne zaman ki kadınlarla ayağa kalkabilirsek o zaman başarabiliriz. Artık bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Kadından uzaklaştıkça yolun gerçekliğinden de uzaklaşılıyor. Tüm farklılıklarımıza rağmen biz hakikatte birleşebiliriz. Önce bu toplumun kadınıyla ve doğasıyla barışması gerekir. Kadınıyla, çocuğuyla, genciyle ne kadar oturup tartışabilmiş bunun sorgulanması gerekiyor. Biz bu inancı yaşayacağız. Nerede olursak olalım mücadeleye uygun bir yol süreceğiz.”

    “ALTERNATİF ARAÇLAR BULUNMALI”

    Son olarak konuşan PSAKD Ataşehir Şube Başkanı Hasan Gülüm de derneklerin yönetilme ve yönetici meseleleri ile inanç meselesinin sorunlu durumda olduğundan bahsetti. Gülüm konuşmasını şöyle sürdürdü:

    1990’larda kurulan hareketin ihtiyaçları o dönem diyordu ki, esas olarak 4-5 tane temel mesele var. Eşit yurttaşlık, cemevlerinin kabul edilmesi problemleri vardı. Bunlar yerine geldi, bu birinci aşamaydı. Şimdi 2020’li yıllara geldik, bu ihtiyaçlar yerli yerine oturduktan sonra dedelerimiz cemevlerinde başkan ve 20 yıldır duruyor, yönetici 20 yıldır duruyor. Üye, yöneticinin ihtiyacına göre olabiliyorsunuz, yoksa asla üye olamazsınız. Vakıf oluyor yanından geçemiyorsunuz. Alevilerin tartışması gereken noktalar bunlar.

    Alevi inancında ‘başkan’ nerede duruyor? Modelimiz Kırklar Cemi’ndeki esaslıksa neden ‘başkan’? Peki bu başkanlık neyin modeli? Kim bize bunu dayattı? Dernekler yasası dayattı. Dernekler yasası bunu neden yaptı? Aslında Alevileri kendisine göre yeniden yaratmak için istediği bir modeldi. Bu modeli reddetmezseniz ya da bu modele alternatif araçlar bulamazsanız bugün Alevi hareketinin içinde bulunduğu sıkıntıları yaşamış oluruz. Orada herkes milletvekili olmak ister.

    “ALEVİ HAREKETİNDE BÜROKRATİK YAN OLUŞTU”

    Sendika başkanlarımız bir dönem sonra milletvekili oluyorlardı 1980 sonrası 1990’lı yıllarda. Alevi örgütlerimizde de buna benzer bir sonuç yok mu? Çünkü model aynı. Sendikalarımızın da demokratik yanı güçlüydü daha sonra bürokratik yan gelişti. Alevi hareketinde de kurulduklarında demokratik yan çok güçlüydü sonra bürokratik yan oluştu. Bunların tamamı Alevi inancına dayanmadığı için. İnancın kendisini söylüyor ama inancın dışında hareket ve yol alınıyor. Bunun kendisini bizim reddetmemiz lazım. Soylu’yla görüşüyor ‘çok normaldir’ diyoruz. 850 bin tl cemevine geliyor ‘çok normaldir’ diyoruz. Bizi öldürenler cemevlerimizin kapıları pencerelerini yapıyor, ‘çok normaldir’ diyoruz.

    Kadın ve gençlik yanını hiç söylemek istemiyorum. Zaten böyle bir şey yok cemevlerimizde. Cemevlerine giderseniz kadınlar bir tarafta oturuyor, en arka tarafta; cenazelerde en çok ağlayan onlardır. Bunlar oluşturulmuş modeller. 1990’larda oluşturulan model ihtiyaçlara cevap verirken bir yanı eksik kaldı. İnanç yanı eksikti. İnanç yanını da Cem Vakfı doldurdu.

    Bu kadar değerli bir inancın kapısından içeri soysuz giriyor, Sedat Peker giriyor, biz bunu tartışmıyor ve tutum almıyoruz.
    Kendi bulunduğumuz yerlerimizi almalıyız. Pir Sultan derneğimizin genel merkezi Ankara değil Pir Sultan’ın olduğu yer olmalıdır. Hacı Bektaş’ınki Hacı Bektaş’ta olmalıdır. Örneğin Alevi Bektaşi Federasyonu’nun merkezi Dersim olmalıdır. Buraları tutabilirsek Dersim’de cemevine giren herkes böyle giremez.

    PİRHA/İSTANBUL