PİRHA- İHD Adana Şubesi faşist bir grup tarafından hedef gösterildi. Bunun üzerine yetkililere çağrı yapan İHD genel merkezi, “Geçmişten bugüne İHD birçok kez saldırılara uğrasa da insan hakları savunucuları susmadı, susmayacak. Bu saldırı karşısında devletin ilgili birimlerini ve Adana Valiliği’ni gerekli adli ve idari önlemleri almaya çağırıyoruz” dedi.
“Sansasyonel Turan Birliği” adlı telegram grubunda adı pek çok faili meçhul cinayetle anılan Abdullah Çatlı’nın ismi zikredilerek İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana şubesinin adres ve konumu paylaşılarak, üye ve yöneticiler hedef gösterildi.
Konuya ilişkin yazılı açıklama yapan İHD Genel Merkezi, kuruldukları günden bu yana 23 üye ve yöneticilerini faili meçhul cinayetlerde kaybettiklerini hatırlatarak, şu ifadelere yer verdi:
“İHD kurulduğu günden beri 23 üye ve yöneticisini faili meçhul cinayetlerde kaybetmiştir. İki kez derneğin genel başkanları dernek genel merkezinde silahlı saldırıya uğramıştır. Halen de bu saldırılar devam etmektedir. Halen de bu saldırılar devam etmektedir.
Devletin ilgili birimlerini ve Adana Valiliğini söz konusu telegram grubunu incelemeye, yapılan yazışmaların kimler tarafından yapıldığı ile ilgili gerekli adli ve idari önlemleri almaya, üye ve yöneticilerimizin can güvenliğini sağlamaya ve Adana şubemiz ve çevresinde olası saldırı durumunda tedbir almaya çağırıyoruz.
İnsan Hakları Derneği dün olduğu gibi bugün de insan hakları değerlerini savunmaya devam edecektir. Hiçbir karanlık odak insan haklarını savunmaktan bizi alıkoyamayacaktır.”
PİRHA-İHD Mersin Şubesi ile Emek ve Demokrasi Platformu’nun 1 Eylül Barış Günü sebebiyle yaptığı etkinlikte sürdürülen savaş politikalarına karşı barış vurgusu yapıldı. Denize karanfiller barış dileğiyle bırakıldı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi ile Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, 1 Eylül Dünya Barış Günü sebebiyle etkinlik düzenledi. Özgecan Aslan Meydanında yapılan etkinliğe Akdeniz Belediyesi Eşbaşkanları Nuriye Arslan ile Hoşyar Sarıyıldız, çok sayıda parti ve kurum temsilcileri katıldı.
Etkinlik “Barış hakkı insan hakkıdır” yazılı pankartın açıldığı basın açıklamasıyla başladı. Açıklamayı İHD Mersin Şube yöneticileri Bekir Sıtkı Keçeci ile Şükran Aktaş Kürtçe ve Türkçe okudu.
“SAVAŞ POLİTİKALARI ISRARLA SÜRDÜRÜLÜYOR”
Barış gününün dünyanın birçok yerindeki savaş ve çatışmaların gölgesinde kutlandığına işaret eden Bekir Sıtkı Keçeci; İsrail-Filistin savaşına, Rusya’nın Ukrayna işgali ile devam eden savaşa, Sudan, Myanmar, Burkina Faso, Mali, Libya’da süren savaşlar/çatışmalı ortama ve Suriye iç savaşı ile Rojava’daki çatışmalı ortama değindi.
Türkiye’nin Kürt meselesini aşırı güvenlikçi ve çatışmalı politikalarla çözme ısrarını aradan geçen 40 yıla rağmen devam ettiğine dikkatleri çeken Keçeci, şu ifadelere yer verdi:
“Savaş ve yıkımların neden olduğu zorunlu göçler, yaşadığımız çoklu krizler çağında temel haklara erişim sorunlarına ve ağır yaşam hakkı ihlallerine neden olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu tarihten bu yana başta Kürtler olmak üzere toplumun tüm farklı etnik, dini ve cinsiyet gruplarını dışlayıcı politikalar izlemektedir. Kürt sivil siyasetçiler, insan hakları savunucuları, gazeteciler, sanatçılar birçok insan sadece devletten farklı düşündükleri için hapishanelerde tutulmakta veya iltica etmek zorunda kalmaktadır.Türkiye’de yerleşik otoriter rejimin ayrımcı ve ötekileştirici dili, nefret söylemini beslemektedir. İktidarın kullandığı bu dil, başta kadınlar, LGBTİ+lar, sığınmacılar, çocuklar ve hayvanlar olmak üzere ötekileştirilen gruplara, canlılara şiddet olarak geri dönmektedir.”
“BARIŞ MÜCADELEMİZDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Şükran Aktaş ise Kürtçe okuduğu metinde, “İnsan Hakları Derneği 1 Eylül Dünya Barış gününü de iktidara kez daha haykırıyoruz barışçıl politikalarını geliştirip tekçilik ırkçılık nefret diline son versin ve yine iktidara sesleniyoruz toplumsal barışın önünde engel olan tecrite son versin kamuoyuna duyuruyoruz barış inşa edilene kadar barış mücadelemizi sürdüreceğiz” sözlerini kullandı.
Açıklamadan sonra serbest kürsü etkinliğinde kurum temsilcileri günün anlam ve önemine dair konuşmalar yaptı. Ardından denize karanfiller bırakıldı.
Etkinlik, barış türküleri eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi.
PİRHA- Şırnak Cezaevi’ni ziyaret eden avukat Fadıl Tay, tutukluların telefonda Kürtçe konuşmalarına ve ziyaretler esnasında aile fertlerine sarılmalarına yasak getirildiğini söyledi.
8 Ağustos’ta Şırnak T Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki tutuklularla görüşen Şırnak Barosu İnsan Hakları Komisyonu üyesi avukat Fadıl Tay, cezaevi müdürünün değişmesi sonrası hak ihlallerinin arttığını söyledi.
“İNSANLIK DIŞI UYGULAMALAR”
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre; tutukluların telefon görüşmesinde aileleriyle Kürtçe konuşulması ve açık görüşte aile fertlerinin birbirlerine sarılmaları yasaklandı.
Avukat Tay, “Cezaevi müdürü tutuklulara ‘Uyuduğunuzda koğuştaki ışığı kapatmayacaksınız ki biz görelim ne yapıyorsunuz’ demiş. Bu da kanunları ayaklar altına almaktır. Bununla da sınırlı kalmamışlar ‘Ailelerinizle yaptığınız görüşmelerde sarılmayacaksınız’ denilmiş. Bu insanlık dışı bir uygulama. Görüşe giden avukatlar da hiçbir evrak ve kalemle içeriye giremiyor. Bunların hepsi tamamıyla keyfidir. Ben de bu uygulamayla karşılaştım. Savcılığa başvurdum, ‘böyle bir kanun yok’ dedi” ifadelerini kullandı.
“1990’LI YILLARIN POLİTİKALARI DEVAM ETTİRİLİYOR”
Baronun 13 Ağustos’ta cezaevine giderek detaylı rapor hazırlayacağını dile getiren Tay, “Tutukluların aktarımlarını cezaevi yönetimiyle görüşeceğiz. Gereken yerlere başvurularımızı yapacağız. Bu uygulamalar 1990’lı yılları akıllara getiriyor. O yıllarda tutuklulara, ‘Türkçe konuş çok konuş’ diyorlardı. Şimdi bu uygulamalarda bu politikaların bir devamıdır” sözlerini kullandı.
PİRHA – İHD İstanbul Şubesi, Gazeteci Pexşan Azizi ve aktivist Şerife Muhammed’e idam cezası verilmesine ilişkin yaptığı açıklamada İslam Cumhuriyeti yetkililerine seslenerek “İdam devlet eliyle işlenen bir cinayettir. Pexşan Azizi ve Şerife Muhammed’in hakkında verilmiş idam cezalarını kaldırın” dedi.
İnsan Hakları Derneği(İHD) İstanbul Şubesi, İran’da 4 Ağustos 2023 tarihinde gözaltına alınan, 11 Aralık’ta tutuklandıktan sonra 23 Temmuz’da İran rejimi tarafından idam cezası verilen Gazeteci Pexşan Azizi ve aktivist Şerife Muhammed için Cağaloğlu’nda bulunan İran Konsolosluğu önünde basın açıklaması yaptı.
Açıklamayı İnsan Hakları Derneği(İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin okudu.
“ULUSLARARASI TOPLUM YETERLİ DUYARLILIK GÖSTERMİYOR”
Jina Mahsa Amini’nin katledilmesinin ardından Jin, Jiyan, Azadi sloganları eşliğinde yayılan protesto hareketleriyle beraber, idam yöntemine başvurunun İran rejiminin rutin uygulaması haline geldiğini belirten Keskin, “Ne yazık ki ne Türkiye medyası ne Ortadoğu medyası ne de Avrupa, İran’ın bu sistematik suçlarına karşı yeterince duyarlı davranmamaktadır. Uluslararası toplum da bu suça karşı yeterli duyarlılığı, göstermemektedir. En vahim olanı, Türkiye Cumhuriyeti siyasi iktidarının, bu suçlu rejimin liderlerinden biri kaza sonucu öldüğünde yas ilan ederek, insanlığa karşı işlenen suçların failleriyle, diplomatik ve siyasi dayanışma, sergilemiş olmasıdır” dedi.
Keskin, açıklamanın devamında şunlara yer verdi:
“İran’da en son 23 Temmuz 2024 tarihinde Pexşan Azizi ve Şerife Muhammed isimli Kürt kadınlara hakkında idam cezası verilmiştir. Bu idam cezalarının gerekçesi asıl olarak söz konusu kadınların Kürt siyasi hareketine mensup oluşlarıdır.
Şu anda cezaevinde olan ve idam kararının uygulanmasını bekleyen Pexşan Azizi’nin kamuoyuna duyarlılık çağrısı yaptığı mektubunda şöyle söylediğini öğrendik: “Şerife Muhammed ve ben idam sırasında bekleyen diğer kadınlar, sadece özgür ve onurlu yaşam arayışı nedeniyle mahkum edilen ilk ve son kadınlar değiliz, olmayacağız. Ancak can verilmeden özgürlük de gerçekleşmez. Özgürlüğün bedeli ağırdır. Suçumuz Jin, Jiyan, Azadiyi birleştirmektir.”
“İDAM CEZALARINI KALDIRIN”
Pexşan Azizi’nin de mektubunda belirttiği gibi ifade özgürlükleri engellenerek yargılanan ve idama mahkum edilen bu kadınların, idam cezasının durdurulması gerekmektedir. Bizler insan hakları savunucuları olarak, Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin, bu idamların engellenmesi yönünde diplomatik kanalları kullanmaları gerektiğini düşünüyoruz. Aynı şekilde tüm dünya insan hakları savunucularını bu konuda tavır almaya çağırıyoruz. İran İslam Cumhuriyeti yetkililerine sesleniyoruz, idam devlet eliyle işlenen bir cinayettir. İdam cezalarına son verin. Pekşan Azizi ve Şerife Muhammed’in hakkında verilmiş idam cezalarını kaldırın.”
PİRHA- AKP’li milletvekillerinin DEM Parti Milletvekilli Ali Bozan’a Meclis’te fiziki saldırıda bulunmasına tepki gösteren İHD MYK Üyesi Hakkı Demir, Bozan’ın gerçekleri ifade ettiği için iktidarı rahatsız ettiğini dile getirdi. Demir, “Bu saldırıdan görüyoruz ki, AKP iktidarı Ali Bozan’a bilenmiş. Bu kabul edilemez saldırıyı gerçekleştirenler hakkında gerekli hukuki süreçlerin başlatılması gerekiyor” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Ali Bozan, meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada AKP’nin yaptığı usulsüzlük ve yolsuzlukları eleştirdiği sırada Eski Ulaştırma Bakanı ve AKP Trabzon Milletvekili Adil Karaismailoğlu kendisine yumrukla saldırmıştı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Hakkı Demir, Bozan’a yönelik yapılan saldırıyı İHD olarak kınadıklarını belirtti.
“MECLİS’TEKİ LİNÇ GİRİŞİMİ KABUL EDİLEMEZ”
Yapılan saldırının linç boyutunda olduğuna dikkat çeken Hakkı Demir, halkın vekiline yapılmış saldırının kabul edilemez olduğunu dile getirerek, “Tam bir sokak kabadayısı düzeyinde görüntülere şahit olduk. Vekil yere düşüyor ve yerde iken tekmelerle vurmaya devam ediyorlar. Oysa bütün toplumların geleneğinde yere düşen insana vurulmaz, düşen kaldırılır. O da yetmiyormuş daha sonra saldırmaya ve vurmaya devam etme çabalarına da tanık olduk” sözlerini kullandı.
İktidarın yolsuzluklarına, topluma yaşatılan zorluklara, haksızlıklara işaret ettiği ve Kürt sorunu üzerinde durduğu için AKP’nin Bozan’a bilendiğini ifade eden Demir, saldırının bu sebeplerden kaynaklandığına vurgu yaptı.
“GEREKLİ SORUŞTURMA BAŞLATILMALI”
Ali Bozan’ın aynı zamanda İHD üyesi olduğunu hatırlatan Demir, söz konusu saldırıyı yapanlar hakkında gerekli işlemlerin başlatılması için yetkililere şu çağrıda bulundu:
“Biz İHD olarak Meclis’te bu konuda gerekli soruşturmanın yapılarak, bu saldırıya bulaşan her kimse gerekli işlemlerin yapılmasını talep ediyoruz. Bu saldırıyı kınıyoruz. Görevlileri de bu çirkin saldırıyı yapanları belirleme, onları teşhir etme ve gereken cezayı uygulamaya davet ediyoruz. Bir daha Meclis’te böyle bir şey yaşanmaması için gerekli önlemleri alınması gerekiyor.”
PİRHA- ÖHD, İHD ve ÇHD Mersin Şubeleri, Avukat Şüheda Ronahi Çiftçi’nin tutuklanmasına tepki göstermek için Mersin Adliyesi’nde basın açıklaması yaptı. Açıklamada Çiftçi hakkında hukuksuz bir süreç yürütüldüğüne dikkat çekilerek, “Meslektaşımız hakkındaki iddianame derhal hazırlanmalı ve meslektaşımız Şüheda Ronahi Çiftçi serbest bırakılmalıdır” denildi.
Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla yürüttüğü soruşturma kapsamında Antalya’da 20 Şubat’ta yapılan ev baskınında gözaltına alınan Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi Şüheda Ronahi Çiftçi’nin, tutuklanmasına ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Mersin Şubeleri adliye bahçesinde basın açıklaması yaptı.
Kürtçe ve Türkçe ‘Savunma Biat Etmeyecek’ pankartının açıldığı eylemde basın açıklamasını ÖHD Mersin Şubesi Eş Başkanı İbrahim Kaya okudu.
“MESLEKTAŞIMIZ VE KURUMLAR HEDEF GÖSTERİLDİ”
İbrahim Kaya, Şüheda Ronahi Çiftçi’nin 8 Kasım tarihinde yaptığı bir hapishane ziyaretinden sonra hapishanede yaşanan bir olayla ilgili soruşturmaya dahil edildiğini ve varsayımlar üzerine gözaltına alındığını söyledi.
3,5 aylık bir soruşturma geçmişi olması ve delillerin toplanmış olması sebebi ile Çiftçi’nin ifadeye çağrılması ve tutuksuz yargılanması gerekirken gözaltına alınması ve tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu belirten Kaya, “Avukatlarının hala kısıtlılık kararı nedeniyle inceleyemediği dosya içeriğindeki bilgi ve belgeler çarpıtılarak, yalan ve iftira ile yoğrularak, manipüle edilerek 11 Mart tarihinde, hükümete yakın medya kuruluşları tarafından servis edilmiştir. Meslektaşımızı hedef gösteren bir dille haberler yapılmış ve bu haberler internet ortamında onlarca sitede paylaşılmıştır. Manipülatif haberler nedeniyle meslektaşımız ile birlikte ailesi de zarar görmüştür. Devam eden günlerde aynı odaklarca İHD ve ÇHD’yi de hedef gösteren haberler yapılmıştır” dedi.
HEDEF GÖSTERMELERE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ KILIFI
Soruşturmanın gizliliğini ve Şüheda Ronahi Çiftçi’nin kişilik haklarını zedelediği için haberler hakkında yapılan erişim engeli başvurusunun, Manavgat Sulh Ceza Hakimliği tarafından, basın özgürlüğü gerekçe gösterilerek reddedildiğine dikkat çeken Kaya, bu haberleri yapan kurumlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın takipsizlik kararı verdiğini de ekledi.
Soruşturmanın başından bu yana hukuksuz bir süreç yürütüldüğünü belirten Kaya, şu ifadeleri kullandı:
“Meslektaşımızın 8 Kasım tarihinde gerçekleşmiş bir olayla ilgili olarak gözaltına alınması ve tutuklanması, aylarca mahkeme önüne çıkarılmaması yeterince büyük bir hak ihlali iken, daha önce örneği görülmemiş bir şekilde, tutuklulukla ilgili itiraz merciinin vermiş olduğu kesin kararın kaldırtılarak, meslektaşımızın tekrar tutuklanması, özgürlük ve güvenlik hakkının ve hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesinin ihlalidir.
Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı gizliliği açıkça ihlal edilen ve delilleri çarpıtılarak ortalığa saçılan soruşturma dosyasında kısıtlama kararını acilen kaldırmalıdır. Dosya savunma avukatlarına açılmalı ve soruşturma, dosyayı kişiselleştirdiği açık olan ve görevini kötüye kullanan dosya savcısından alınmalıdır. Meslektaşımız hakkındaki iddianame derhal hazırlanmalı ve meslektaşımız Şüheda Ronahi Çiftçi serbest bırakılmalıdır.”
PİRHA-İHD Dersim Şubesi, kuruluşunun 38. yılı sebebiyle özgürlük anıtı önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 38 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi ısrarla sürdürülecektir” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, İHD’nin kuruluşunun 38. yılı nedeniyle Dersim’de Özgürlük Anıtı önünde basın açıklaması yaptı. Açıklama metnini İHD Dersim Şubesi Eş Başkanı Avukat Gürbüz Solmaz okudu. Açıklamada, ‘İnsan hakları savunucuları susmadı, susmayacak’ pankartı açıldı.
“İHD, ISRARLA VE İNATLA MÜCADELESİNİ SÜRDÜRÜYOR”
Kurulduğu günden bugüne İHD’nin üye ve yöneticilerinin yargısal tacize maruz kaldığını belirten Gürbüz Solmaz, “Tüm bu baskılar İHD’yi insan hak ve özgürlüklerini savunma kararlılığından alıkoymadı. İnsan Hakları Derneği, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunu olduğunu ifade etmekte ve bu sorunun giderilmesine katkı sunmak için mücadelesini ısrarla, inatla ve umutla sürdürmektedir. İHD’nin bu mücadelesi Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün oluşmasına önemli katkılar sunmuş ve sunmaya devam etmektedir. Bu nedenle diyoruz ki, iyi ki İHD var. Ne yazık ki, Türkiye’nin insan hakları karnesi halen ihlallerle dolu. Bu husustaki önerilerimizi ana başlıkları ile her yıl güncelleyerek tekrarlamaktayız. İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 38 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi ısrarla sürdürülecektir” dedi.
Açıklama, anıtın önüne karanfil bırakılmasıyla sona erdi.
PİRHA- TİHV, TTB İnsan Hakları Kolu ile İHD İstanbul, Mersin ve Dersim şubeleri 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’ne ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada devletlere işkenceyi sonlandırma yükümlülüğü hatırlatılarak “Siyasal iktidar işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli; uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda, işkence uygulamalarını kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır” ifadelerine yer verildi.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Türk Tabipleri Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul, Mersin ve Dersim Şubeleri 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü dolayısıyla şube binalarında basın açıklaması yaptı.
MERSİN
İHD Mersin Şube binasında yapılan açıklamayı İHD MYK Üyesi Hakkı Demir okudu. Birleşmiş Milletler (BM) ‘İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme’nin 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girdiğini hatırlatan Hakkı Demir, Türkiye’nin de bu sözleşmeye imza attığını belirtti. Ancak, buna rağmen dünyanın birçok ülkesinde devletlerin toplumu sindirmek amacıyla işkence yöntemlerine başvurduğuna işaret etti.
KAYYIM POLİTİKALARINA DİKKAT ÇEKİLDİ
Hakkı Demir, Türkiye’nin yakın tarihinde çok ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığını ve toplumun bazı kesimlerinin işkenceye maruz bırakıldığını söyledi. Demir, “Özellikle son dönemde Kürtlerin yoğun yaşadığı il ve ilçelerin belediyelerine çeşitli gerekçelerle, seçmen iradesinin gaspına dayalı, insan hakları ve demokrasi değerlerine aykırı bir şekilde kayyum atanmasını barışçıl toplantı ve gösteriler yaparak protesto etmek isteyen çok sayıda kişi, kolluk güçlerinin müdahalesi sonucu işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alındılar hatta yaralandılar. Zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir. Türkiye’de hapishaneler, her dönem işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının yoğun olarak yaşandığı mekânlar olmuştur. Özelliklede 2015 Temmuz’unda Türkiye’nin yeniden çatışma ortamına girmesiyle başlayan, ardından OHAL ilan edilmesiyle devam ederek günümüze varan süreçte hapishanelerde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında ileri düzeyde artışlar yaşanmaktadır” dedi.
DERSİM
Dersim’deki açıklamayı okuyan Hıdır Alparslan, işkencenin önlenmesinin devlet yükümlülüğünde olduğunu dile getirerek, iktidara şu taleplerde bulundu:
“-İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni, işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.
– Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli; uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda, işkence uygulamalarını kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.
– Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
– Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.
– Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun, tümüyle bağımsız yeni bir Ulusal Önleme Mekanizması (UÖM) oluşturulmalıdır.
– İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.
– İşkenceye ilişkin iddialar İstanbul Protokolü ışığında hızlı, etkin ve tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.
-Hapishaneler insan hakları, sağlık ve hukuk örgütlerinin bağımsız denetimine açılmalıdır.
-CPT raporlarının tümü açıklanmalı ve tüm tavsiyelere uyulmalıdır.
– Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları’nı yürütmeye doğrudan bağımlı kılan, bu kurulların adeta bir mahkeme gibi hareket ederek yargı yetkisi kullanmasına yol açan tüm düzenlemeler iptal edilmelidir.”
Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki; insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için, işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.”
İSTANBUL
İnsan Hakları Derneği(İHD) İstanbul Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü dolayısıyla yaptığı ortak açıklamada mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğuna dikkat çekti.
Ortak açıklamayı okuyan TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, işkencesiz bir ülke için mücadele edeceklerinin altını çizerek, “İşkencesiz bir Türkiye ve dünyaya ulaşmayı amaçlayan kurumlar olarak, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, yüksek sesle haykırabilmeleri için işkence görenlerin her koşulda yanında olmaya; maruz kaldıkları işkenceyi belgeleyip raporlamaya; fiziksel ve ruhsal onarım süreçlerine destek vermeye; adalete erişimlerine yardımcı olmaya; yaşadıkları acıların bir daha asla tekrarlanmaması için cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, hasta tutuklu Mehmet Edip Taşar’ın yaşadığı sorunları dile getirdi. Yapılan açıklamada, “ Ağır ve kronik hastalıklarından kaynaklı olarak 3 defa Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiş ancak infaz erteleme talepleri karşılanmamıştır. Tahliye edilmediği her dakika yaşam hakkı ihlalidir“ denildi.
Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, 511. Hafta basın açıklamasında hapishanelerde hasta mahpusların yaşamış olduğu sorunları gündeme getirdi.
İHD Ankara Şube önünde yapılan açıklamada “Tedavi haktır engellenemez. Hasta mahpuslar serbest bırakılsın” pankartı açıldı.
Yapılan açıklamada hapishanelerde 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpusun olduğu bilgisi verildi. Açıklama metnini İHD MYK üyesi Nuray Çevirmen okudu.
Açıklamada, Şırnak T Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Yıldırım Han’ın, kanser hastalığı nedeniyle 2 hafta önce tedavi için Ankara’ya gönderildiğinin ve bu hafta yaşamını kaybettiğinin de bilgisi verilerek, “Ağır hastalıklarına rağmen mahpusları hapishanede tutan bu anlayış, mahpusların yaşam hakkını ortadan kaldırıyor ve bütün yaşam hakkı ihlallerine rağmen ne koşullar düzeltiliyor ne mahpuslara tedavi olanakları sağlanıyor ne de ağır hastalar tahliye ediliyor” denildi.
“68 YAŞINDA OLAN TAŞAR ‘IN AĞIR SAĞLIK SORUNLARI BULUNMAKTA”
Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, bu hafta Marmara 5 Nolu L Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan ağır hasta mahpuslardan Mehmet Edip Taşar’ın yaşadığı sağlık sorunlarını dile getirdi. Nuray Çevirmen açıklamada, “ 03 Haziran 2024 tarihinde kurumuza yazdığı mektupla yaşadığı sağlık sorunlarını aktarmıştır.
1956 doğumlu ve 68 yaşında olan Mehmet Edip Taşar’ın hapislik koşulları ve yaşından kaynaklı da pek çok ve ağır sağlık sorunları bulunmaktadır. Kalp yetmezliği bulunmakta ve 17 kez anjiyo olmuştur. Nabız %30 civarında atmaktadır. Ayrıca kalp hastalığından kaynaklı olarak 6 stent takılmış olup, kalp ritim bozukluğu da bulunmaktadır. Kronik şeker hastasıdır ve bazı dönemlerde şeker yüksekliği 600’ü bulmaktadır. Bu durum sağlık raporlarında da yer almaktadır” dedi.
“Bireysel ihtiyaçlarını gideremiyor ve arkadaşlarının yardımıyla yaşama tutunmaya çalışmaktadır. Bazen günlerce yataktan çıkamadığı durumlar yaşamakta, arkadaşlarının desteği ile ancak ayağa kaldırılıp 10 dakika dolaştırılmaktadır.
Ani krizler yaşamakta olan hasta şu ana kadar da iki defada kalp krizi geçirmiştir. Sağlık sorunlarından dolayı geceleri neredeyse sabaha kadar uyumakta zorlandığını aktarmıştır. Ağır ve kronik hastalıklarından kaynaklı olarak 3 defa Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiş ancak infaz erteleme talepleri karşılanmamıştır. Siyasi mahpus olmasından kaynaklı olarak tahliye edilmediğine dair durumunu pekiştiren konuşmalara bu sevkler esnasında şahit olmuştur.”
“TAHLİYE EDİLİP, SAĞLIKLI KOŞULLARDA TEDAVİLERİNİN SAĞLANMASINI TALEP EDİYORUZ”
Mehmet Edip Taşar’ın tahliye edilmediği her dakikanın yaşam hakkı ihlali olduğunun altını çizen Çevirmen, “Ağır hasta olan, haftanın 3 günü hastanede kalan, tekerlekli sandalye ile götürülüp getirilen ve yaşamını tek başına devam ettiremeyen Mehmet Edip Taşar’ın hapishanede kalabilmesi olanaksızdır. Bu nedenle acilen tahliye edilip ailesinin yanında daha sağlıklı koşullarda tedavilerinin sağlanmasını talep ediyoruz. Tahliye edilmediği her dakika yaşam hakkı ihlalidir” diye belirtti.
PİRHA- İHD Mersin Şubesi, Çerkeslerin uğradığı soykırım ve sürgünün yıldönümü sebebiyle başta Türkiye olmak üzere tüm dünya ülkelerinin iktidarlarına seslenerek, Çerkes soykırımının tanınmasını talep etti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, 21 Mayıs 1864’te Çerkeslerin uğradığı soykırım ve sürgünün yıldönümü sebebiyle şube binasında basın açıklaması yaptı.
Açıklamadan önce konuşma yapan İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci, Çerkeslerin yaşadığı soykırımın ve sürgünün modern Avrupa tarihinde yaşanan ilk etnik soykırım olduğuna ve Çerkes soykırımdan sonra bu zihniyetin kendini geliştirerek, ideoloji oluşturarak farklı etnik soykırımlar gerçekleştirmeye devam ettiğine dikkat çekti.
Ardından Şube Sekreteri Bekir Sıtkı Keçeci, basın metnini okuyarak katliamın tarihçesine değindi.
ASİMİLASYON VE SÜRGÜN EDİLME DAYATILDI
Keçeci, Kafkasya Bölgesinin yerli halkı olan Çerkesler Çarlık Rusya’sının topraklarını işgal girişimlerine karşı 300 yıla yakın bir direniş sergilediğini, sonunda 21 Mayıs 1864 tarihinde Çarlık Rusya’sının direnişçilerin tamamını katlettiğini belirtti.
Sonraki yıllarda soykırım suçunun zorunlu sürgünle devam ettiğini söyleyen Keçeci, “Tarihi kayıtlara göre 2 milyona yakın Çerkes nüfus anayurtları olan Kuzey Kafkasya’dan zorunlu sürgüne tabi tutulmuşlardır. Yerlerinde kalmak isteyenlere dil, kültür ve inançlarını değiştirme; asimilasyon ve Çarlık toprakları içerisinde sürgün edilme dayatılmıştır” dedi.
Keçeci, sonraki yıllarda yaşanan Ermeni, Kürt ve Yahudi soykırımlarında Çerkes soykırımı ve sürgününün izlerinin görüldüğünü ifade etti.
İKTİDARLARA ‘SOYKIRIMI TANIYIN’ ÇAĞRISI
İHD olarak, Çerkes halkına yönelik yapılan soykırımın tanınması için dünya iktidarlarına çağrıda bulunduklarını dile getiren Keçeci, sözlerini şu ifadelerle sonlandırdı:
“Türkiye ve diğer devletler tarafından ‘Çerkes Soykırım ve Sürgünü’ tanınmalıdır. Çerkes halkının soykırım nedeniyle yaşadıkları kayıpları tazmin edilmelidir. Toplumsal barışın inşası için Türkiye’de yaşayan tüm farklı kimliklerle beraber Çerkeslerin de dillerini, kültürlerini, kimliklerini yaşatabilmesi adına tüm kolektif hakları tanınmalı ve var olan yasal engeller kaldırılmalıdır. Engellerin kaldırılmasına ek olarak, Çerkes dili ve kültürünün gelişmesi için özel önlemler alınmalıdır.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 999.haftasında gözaltında kaybedilen Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan akıbetini sormak için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
Cumartesi Anneleri, 1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor.
Cumartesi Anneleri eyleminin 999. haftasında yapılan açıklamayı İnsan Hakları Derneği (İHD) Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına Gülseren Yoleri okudu. Yoleri’nin okuduğu açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“ADALET, SİYASALLAŞAN YARGININ GÖLGESİNDE”
“999. haftamızda bir kez daha hakikat ve adalet talebiyle Galatasaray’dayız.
Buradayız çünkü: hakikat inkârın, adalet ise siyasallaşan yargının gölgesinde kalmaya devam ediyor. Devletin tüm organ ve kurumları siyasi iktidarın etkisi altında faaliyet gösterdiği için, yurttaş olarak kendilerinden beklediğimiz görevlerini yerine getirmiyorlar. Adalet ve etik değerlerin kaybına neden olan bu durum, adalet ile hak ve özgürlükler ile demokrasi ile aramıza kapanmaz mesafeler koyuyor.
999. haftamızda her yolu, her yöntemi kullandığımız halde hakikat ve adaletle aramıza açılan uçurumda asılı kalan kayıplarımızdan; Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhandosyasını kamuoyu ile paylaşıyoruz. 20 Nisan 1994 tarihinde Bolu Komando Tugayı’na bağlı askeri birlik Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Çağlayan köyü civarında kamp kurdu. Bölgede operasyonlar yapan birliğe bağlı askerler,24 Mayıs 1994 tarihinde Deveboynu mezrasına geldi. O sırada köyde bulunan 46 yaşındaki Mehmet Selim, 40 yaşındaki Hasan ve 17 yaşındaki Cezayir Örhan’ı yanlarında götürdüler. Ailelerinin “Onları nereye götürüyorsunuz?” sorusuna “ Yolda bize rehberlik edecekler, sonra bırakacağız, merak etmeyin” cevabını verdiler.
“DOSYA ZAMANAŞIMI GEREKÇESİYLE KAPATILDI”
Salih Örhan, ertesi gün Zeyrek Jandarma Komutanlığına giderek kardeşleri Selim ve Hasan ile yeğeni Cezayir’i sordu. Zeyrek Jandarma Komutanı Ahmet Potaş, onların Kulp’a götürüldüğünü söyledi. Örhan bu sefer Kulp Jandarma Komutanı Ali Ergülmez ile görüştü. Ali Ergülmez ise konuya ilişkin bilgisi olmadığını belirtti.Bölgedeki karakollardan cevap alamayan Salih Örhan, Kulp Başsavcılığına, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına, OHAL Valiliğine, Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı’na ve Adalet ile İçişleri Bakanlıklarına resmi başvurular yaptı. Salih Örhan, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görevli savcı Mustafa Atagün’e ifade verdi. Salih Örhan’ın anlattıkları karşısında savcı “Devletin insanların kaybolmalarına neden olduğunu nasıl iddia edebilirsin?” diyerek onu azarladı. Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın gözaltına alındığına, önce Serik karakoluna ardından Lice jandarma karakoluna son olarak da bir kısmı işkencehaneye çevrilen Lice Yatılı Okulu’na götürüldüğüne tanıklık edenler vardı. Ancak Kulp Başsavcılığı’nın, 8 Haziran 1994 tarihinde başlattığı soruşturmada, gözaltı kayıtlarında Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın adlarının yer almadığı gerekçesiyle soruşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Sonrasında da dosya zamanaşımı gerekçe gösterilerek kapatıldı.
“KEMİKLERİ AİLEYE TESLİM EDİLMEDİ”
Oysa AİHM, 6 Kasım 2002 tarihli kararında, “Mahkeme, Örhanların güvenlik güçleri tarafından teyit edilmemiş bir şekilde tutuklanmalarından sonra ölmüş olduklarının varsayılması gerektiği görüşündedir. Bunun sonucunda davalı Devlet’in onların ölümü konusundaki sorumluluğu söz konusudur.” tespitinde bulundu ve Türkiye’yi Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın gözaltında kaybedilmesinden sorumlu tutarak mahkûm etti. (Başvuru No. 25656/94 )
Ailenin ve İHD’nin ısrarlı arayışı sonunda 2003 yılında Mehmet Selim ve Hasan Örhan’a ait kemikler Kulp’a bağlı Bağcılar köyü yakınlarında bir toplu mezarda bulundu. Ancak kimliklendirme işlemleri sonrasında aileye teslim edilmedi. Cezayir Örhan’a ise hala ulaşılamadı. 999. haftamızda, bir kez daha Örhanların başına gelenlerin açığa çıkartılmasını, AİHM kayıtlarında da isimleri geçen sorumlular hakkında derhal etkin adli süreçlerin yürütülmesini ve adaletin sağlanmasını talep ediyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Açıklamanın ardından konuşan kayıp yakını İkbal Eren şunları ifade etti:
“Fatma da bende burada ikinci kuşağı temsil ediyorduk. Bize şunu gösteriyor. Sıra ikinci kuşağa geldi. Çünkü ilk kez buradan bir kardeşi uğurladık biz. İkinci kuşak da olsa üçüncü kuşak da olsa bu mücadele devam edecek. Biz buradan Fatma kardeşimize sesleniyoruz. Cemil için verdiğin mücadele bizim de mücadelemiz. Verdiğin mücadele kaldığı yerden devam edecek. Gözün arkada kalmasın. Berfo Anneye verdiğimiz sözü Fatma’ya da veriyoruz. İsyanın hep yükselecek. Onu unutmadık unutturmayacağız. Aynı kayıplarımız gibi.”
999.hafta eyleminde karanfillerin, bırakılmasının ardından eylem son buldu.
PİRHA- 15 Mayıs Kürt Dili Bayramı sebebiyle ÖHD, ÇHD ve İHD Mersin Şubelerinin yaptığı basın açıklamasında Kürtçenin tanınması ve resmi dil olarak kabul edilmesi çağrısı yapıldı.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Mersin Şubeleri, 15 Mayıs Kürt Dili Bayramı sebebiyle Mersin Adliyesi bahçesinde ortak basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını ÖHD yönetiminden Şilan Türk okudu.
Yapılan açıklamada ana dilde eğitim hakkı ve yeni anayasada Kürtçe’nin statü kazanmasına dönük çağrı yapıldı.
“KÜRTLERE ÖNELİK İNKAR POLİTİKALARI DEVAM EDİYOR”
Şilan Türk, ana dilde eğitim hakkı ve başka birçok kültürel haklar uluslararası anlaşmalarda kararlaştırılmış olsa da Türkiye’nin inkar politikalarıyla Kürt halkının bu haklardan faydalanmasına izin vermediğini belirtti.
Kürt diline yönelik yasaklara dikkat çeken Türk, “Türkiye Anayasası’nın 42. maddesine göre Türkçeden başka bir dilde eğitim yasaktır. Eğitim Bakanlığının açıklamasına göre 20 bin öğretmen tayininde Kürtçe’ye sadece 10 kişilik kontenjan açılmıştır. Milyonlarca Kürt çocuğu okullarda Kürtçe eğitim görememektedirler. Tiyatro, konser, film ve daha birçok türde Kürtçe şölen ve etkinlikler hala yasaklanmaktadır. Resmi kurumlarda Kürtçe tanınmıyor. Adliyelerde Kürt dilinde savunma için para isteniyor ve birçok kez ana dilde savunma hakkı çiğneniyor” dedi.
“KÜRTÇE RESMİ DİL OLMALI”
Türk, Kürtçe’nin önündeki engellerin kaldırılması ve yeni anayasada Kürtçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi gerektiğinin altını çizerek, “Bizler Kürt ve özgürlükçü avukatlar olarak Meclis’e ve devlet görevlilerine sesleniyoruz; asimilasyon politikalarını bırakın, Kürtleri ve Kürtçeyi tanıyın. Kürt dili, eğitim dili ve resmi dil olmalıdır” ifadelerini kullandı.
PİRHA- İHD Mersin Şubesi, Barış Nöbeti’nde mayıs katliamlarına ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, Türkiye’deki katliamlarla yüzleşilmesi gerektiğinin altı çizilerek, toplumsal barışın tesisi için devletin gerekli adımları atması gerektiği vurgulandı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, “Toplumsal barış ve halk iradesine saygı” talebiyle Barış Nöbeti eylemini bu ay dernek binasında düzenledi. Eyleme kentte bulunan çok insan hakları savunucusu katıldı. Açıklamayı İHD Mersin Şube Sekreteri Bekir Sıtkı Keçeci yaptı.
“ÇÖZÜMSÜZ BIRAKILAN SORUNLAR KANGRENLEŞİYOR”
İHD olarak 20 aydır sürdürdükleri Barış Nöbeti eylemine rağmen iktidarların bu sese hiçbir şekilde kulak vermediğini kaydeden Keçeci, “Türkiye’de acil çözüm bekleyen meseleler, demokrasi ve insan hakları konusunda coğrafyamızın içinde bulunduğu vahim tablo; hak ve barış savunucularının yükünün gittikçe ağırlaştığını gözler önüne sermektedir. Ülkedeki hukuk dışı uygulamalar Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’de çözümsüz bırakılan tüm meselelerin muhatapsız bırakılarak kangrenleşmesine neden olmaktadır” dedi.
MAYIS AYI KATLİAMLARINA DİKKAT ÇEKİLDİ
Keçeci, mayıs ayında yapılan katliamlara dikkat çekerek şunları söyledi:
“1 Mayıs 1977’de İstanbul’da gerçekleşen emekçi katliamı, Mayıs 1980 Çorum Katliamı ve 11 Mayıs 2013 Reyhanlı’da gerçekleşen ve hala faillerinin bulunmadığı ve yargılanmadığı katliamlar belleklerimizdedir. 6 Mayıs 1972 yılında gerçekleşen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam, hala kanayan bir toplumsal yaradır. 1 Mayıs gösterisinde polis kurşunuyla öldürülen Mehmet Akif Dalcı, işkencede katledilen İbrahim Kaypakkaya, Nurhaklar’da katledilen üç devrimci ve Diyarbakır zindanında vahşet boyutundaki işkencelere karşı bedenlerini ateşe veren dört Kürt yurtseveri mayıs ayında toprağa düşenlerdir.”
Türkiye toplumunun, yaşadığı toplumsal travmalardan kurtulmasının yegane yolunun, geçmişle yüzleşme olduğunu ve barışarak bu travmaları atlatabileceğini ifade eden Keçeci, demokratik bir devlet ve toplum yaratmanın imkansız olmadığını sözlerine ekledi.
PİRHA- Hafıza Merkezi, “Kuşaklararası Buluşmalar” devam ediyor: Kayıplar Mücadelesinin Geleceğe Mirası şiarıyla Türkiye’de zorla kaybetme suçuna karşı mücadele yürütenlerle bir araya geldi.
Hafıza Merkezi, “Kuşaklararası Buluşmalar” başlığında düzenlediği etkinliğin üçüncüsünde İstos’ta gerçekleştirdi. Kayıplar Mücadelesinin Geleceğe Mirası konu başlığıyla gerçekleşen etkinlikte Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı mücadele yürüten Nimet Tanrıkulu, kayıp yakını ve aktivist Besna Tosun, Hafıza Merkezi kurucularından Murat Çelikhan, Dargeçit filmi yönetmeni Berke Baş konuşmacı olarak yer alırken moderatörlüğü Hazal Özvarış üstlendi.
“MÜCADELEMİZDE TEMEL OLAN VAZGEÇMEME VE DİRENİŞ KÜLTÜRÜ”
İlk sözü ömrünün kırk yıldan uzun bir zamanını insan hakları mücadelesine adayan Nimet Tanrıkulu aldı. Tanrıkulu, mücadele deneyimlerini şöyle aktardı: “Türkiye’de gözaltında zorla kaybetme meselesi yeni bir olgu değil. Cumartesi Anneleri özelinde baktığımızda tarih 1980lere dayanıyor. Bizler de 12 Eylül de gözaltına alınanlar arasındaydık. Gözaltında kayıpların olduğunu biliyorduk. İnsan Hakları Derneği (İHD) kurulduğunda bu meseleyi görünür kılamadık. Bir süre sonra gözaltında kayıplar gerçeği konuşulmaya başlandı. Türkiye’de Cumartesi Anneleri’nin başlangıcını Hasan Ocak’la belirlemek mümkün. Hasan Ocak iki kez gözaltına alındı. İlkinde serbest bırakıldı ama ikincisinde 58 gün boyunca kayıptı. O dönemde Arkadaşıma Dokunma grubuyla kadınlar mücadelelerini yürütüyordu. Hasan’ın kaynı üzerine, Çoğunluğu Arkadaşıma dokunma kampanyasından kadınların oluşturduğu ekiple sessizce Galatasaray Meydanı’nda oturmaya karar verdik. Mücadelemizde en temel olan şey vazgeçmeme ve direniş kültürüydü.
“CUMARTESİ ANNELERİ BİZİM DAYANIŞMAMIZIN ADI”
Tanrıkulu, Galatasaray Meydanı’nda geçen ilk 200 haftalık süreçte kayıpları fiziksel olarak da bir aradıklarını ise şu sözlerle anlattı:
“Bizim bir kaybı aramak kendimize tanıdığımız süre üç gündü. Bir kayıp haberi geldiğinde kaybedilme olgusuna sadece devlet perspektifinden bakamıyoruz. Üzerindeki giysileri tanımlıyorduk. Çevredeki insanlarla konuşarak araştırma yapıyorduk. Kimi zaman o mezarların içine girdik, mezarlık defterlerine bakmaya çalışıyorduk. Kaybedilen kişilerin mezardan üstündeki kıyafetlerle, ellerinde mühürlerle çıkarıldığına şahit olduk. Cumartesi Anneleri bizim kendi aramızdaki dayanışmamızın adıydı.”
“BU SUÇUN HEM MAĞDURU HEM TANIĞIYIM”
Galatasaray Meydanı’nı annesinden devralan, “Bu suçun hem mağduru hem tanığıyım. Babam benim yanımda kaçırıldı. Babam evimizin önünden kaçılırken failleri ile göz göze gelip onlara gülümsemiştim” diyen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun yaşadığı acının nasıl insan hakları mücadelesine dönüştüğünü anlattı:
“Babamı arama süreci başladığında annemle hep yan yanaydım. Annem İHD’ye babam için başvuru yapıp döndükten sonra “Basın toplantısı kararı alındı. Seni götüreceğim gördüklerini anlatacaksın” dedi. O süreci birlikte yaşayarak aramızda bir deneyim aktarımı gerçekleşti.
Galatasaray Meydanı’na ilk çıktığımda 12 yaşındaydım. Eyleme müdahale başladığında gözleri ne yaşlıları ne çocukları görüyordu. Annelerimiz gözaltına alındığında Nimet Erdoğan, Leman Yurtsever işten, dernekten çıkıp koşa koşa bize yemek yapmaya gelirlerdi. Çiğdem Mater o zamanlar 18 yaşındaydı bizle İHD’de oyunlar oynuyordu. Annelerimiz müdahaleden dolayı artık bizi meydana götürmemeye başlamıştı. Dolayısıyla 12.00de televizyon karşısına geçip haberleri tedirgin bir şekilde izliyorduk. Leman’ın eve gelişinde anlıyorduk ki o gece annem eve gelmeyecek”
“BU COĞRAFYA GEÇMİŞ YÜKÜNÜN ÇOK AĞIR OLDUĞU BİR COĞRAFYA”
Zorla kaybetme suçuna karşı mücadele yürüten ve hafıza merkezinin kurucularından olan Murat Çelikkan ise “12 Eylül darbesiyle kesilen toplumun örgütlenme ve direnme gücünü bu döneme taşıyan, insan hakları mücadelesinin ağırlığını üstlenen kadınlar oldu. Kayıpları arama mücadelesinin ağırlığını da kadınlar oluşturdu. 1990 yılına kadar İHD’nin gündeminde mücadele alanlarının hepsi olmasına rağmen kaybedilenler mücadelesi yoktu. Dernek gücünü toplumla olan bağından alır. En başta hikayeleri anlamıyorduk. Buna bir isim koyamıyorduk ama çok kısa zamanda bu dernek içerisinde oluştu ve kadınlar cumartesi eylemlerini başlattılar. Bu coğrafya geçmiş yükünün çok ağır olduğu bir coğrafya. Ve devletin bununla yüzleşmesi gerek. İktidarlar değişiyor ve yeni gelen iktidarın bunu yargılaması gerek. Bunu Arjantin örneğinde görebiliyoruz. Bu hafızayı oluşturmak, belgeleri korumak için ‘Hafıza Merkezi’ni kurduk. Çünkü biliyoruz bir gün o yargılamalar yapılacak” diye konuştu.
“MÜCADELEYE TANIK OLAN FİLM”
Dargeçit Jitem dosyası olarak bilinen gözaltına kayıpların ailelerine ulaşarak altı buçuk yıl süren bir çalışma sonucunda ‘Dargeçit’ isimli belgeselin yönetmeni Berke Baş bu davanın 17 celsesini takip ederek hazırladıkları belgeselle ilgili şunları söyledi:
“Biz bu filmi yaparken Hafıza Merkezi’nin arşivlerine daldık. O arşivden onlarca film çıkabilir ama biz bugünkü mücadeleye tanık olan ve eşlik eden bir film olsun istiyorduk. Dev bir cezasızlık yumağı içerisinde bu filmle bir yol aradık. Bu film aileler duruşma salonundan çıktıktan sonra başlayacak, bu karar olumlu bir karar olmayacaktı ve bizim hikayemiz o zaman anlamını bulacaktı.”
Etkinlik dinleyicilerin sorularının cevaplanmasının ardından son buldu.
PİRHA- İHD İstanbul Şubesi ve Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Platformu, CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın mültecilere dönük ayrımcı söylemleri nedeniyle Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı. İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, Tanju Özcan’ın suç işlediğini belirterek, CHP’yi sorumlu davranmaya, Cumhuriyet savcılarını da göreve çağırdı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Platformu CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın mültecilere dönük ayrımcı söylemlerine dair dernek binasında açıklama yaptı.
Açıklamada, İHD İstanbul Şubesi ve Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Platformu, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın, söylemleri ve belediye başkanı olarak tutum ve uygulamaları ile “ayrımcılık suçu”, “ halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçu” ile “Ayrımcılık Yasağı”nı ihlal ettiği belirtilerek, Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundukları kaydedildi.
“TANJU ÖZCAN 2019 YILINDAN BU YANA AYRIMCI POLİTİKALARINI UYGULAMAYA KOYMUŞTUR”
Basın açıklamasını İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri okudu. Açıklamanın tamamında şu ifadelere yer verildi:
“Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan göreve başladığı 2019 yılından bu yana, görevi ile ilgili açıklamalarında göçmen/sığınmacı yerleşimciler için ve son olarak yabancı ülke vatandaşı öğrenciler için de ayrımcı, ötekileştirici bir dil kullanmış, anayasanın eşitlik ilkesini dahi gözardı ederek yerel hizmetlerde ayrımcı politikalarını uygulamaya koymuştur. Tanju Özcan, toplumsal barışı tehdit eden bu tutumu ile sığınmacılarda topluma ve idareye olan güveni sarsmakla kalmamış, aynı zamanda toplumda yabancı düşmanlığını körüklemiştir. Daha önce de Bolu’da yaşayan sığınmacı/mülteciler hakkında ayrımcı söylemleri ve uygulamaları ile gündem olan Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, üç gün önce basına yansıyan paylaşımlarında yine Bolu’yu Karabük yaptırmam diyerek Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde okuyan yabancı öğrencileri rencide edici açıklamalarda bulunmuş, hedef göstermiş ve ulaşım ücretlerine astronomik bir zam yapılacağını duyurmuştur.
“TANJU ÖZCAN HALKI YABANCILARA KARŞI KIŞKIRTMAKTADIR”
Özcan 16 Nisan tarihli açıklamasında “Şu anda Bolu’da bizim tespitlerimize göre 102 ülkeden öğrenci var. Bu öğrencilerin kendi ülkelerinde hangi okul mezunu dahi olduğunu bilmiyoruz. Ajanslar türedi. Bu ajansa Somali’den başvuruyor. Ajans buna diyor ki ‘Şu üniversiteye senin kaydını yaptırırsak 18 bin liraya mâl olur’ diyor. Kendi komisyonu hariç. Üniversite bunlardan 3-5 kuruş para alıyor ama üniversiteye maliyeti çok daha fazla. Belediye olarak bizim yetkilerimiz sınırlı. Bu şekilde gelmiş olan öğrencilerin otobüs biletlerine astronomik bir zam yapacağız. Onun dışında neler yapabileceğimizi kendi aramızda tartışıyoruz. Bunlar öğrenci mi değil mi belli değil? Orada suça karışıp karışmadıkları belli değil, kim oldukları belli değil” diyerek öğrencileri rencide etmesi ve hedef göstermesinin ardından bugün yaptığımız suç duyurusunda da belirttiğimiz üzere yaşadıkları coğrafyada çatışmalı ortamlardan kaçarak burada “sığınmacı” olarak yaşayan, ya da eğitim veya çalışmak amacıyla ve resmi izin ve onay alarak gelen ve ülkelerindeki olumsuzlukları bu yollarla aşmak gayretinde olan insanlara yönelik her türlü ayrımcılığın önlenmesi gerekirken, belediye başkanı Tanju Özcan tarafından yapılan açıklamalar ve işaret edilen uygulamalar açıkça “ayrımcılık” oluşturmakta, yabancıları hedef haline getirmekte, halkı yabancılara karşı kışkırtmaktadır.
AYRIMCI, ÖTEKİLEŞTİRİCİ YAKLAŞIMLARIN YARATTIĞI OLAYLAR HATIRLATILDI
Kaldı ki, temsili görev yapan ve kamu gücünü elinde bulunduran kişilerin toplum üzerindeki etkileri düşünüldüğünde, ayrımcı ötekileştirici yaklaşımların ve söylemlerin toplumsal bir “nefreti” körüklediği, bu nefretin toplumsal ya da bireysel düzeyde mültecilere yönelik nefret saldırılarına dönüştüğü bilinmektedir. 10 Ağustos 2021 günü Ankara Altındağ’da, 10 Ocak 2022 günü İstanbul Esenyurt’ta yaşanan sığınmacılara yönelik saldırılar, 16 Kasım 2021 günü İzmir Güzelbahçe’de üç Suriyeli sığınmacının yakılarak öldürülmesi, 26 Mart 2023 günü Gabonlu üniversite öğrencisi Dina’nın öldürülmesi olayı ve daha onlarca acı örneğin yaşandığı coğrafyamızda, ayrımcılığın, ırkçılığın ve nefret saldırılarının önlenmesi için acil önlemler alınması, suç faillerinin cezalandırılması gerektiği ortadadır.
“TANJU ÖZCAN AYRIMCILIK SUÇU İŞLEMEKTEDİR!”
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan söylemleri ve belediye başkanı olarak tutum ve uygulamaları ile TCK 122. Maddede tanımlanan “ayrımcılık suçu”, TCK 216. Maddede tanımlanan“ halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçu” ile AİHS 14. Maddede tanımlanan “ Ayrımcılık Yasağı” nı ihlal etmektedir. Hakkında çeşitli defalar suç duyurusu yapılan, söylemleri ve uygulamaları nedeniyle tepki çeken Özcan hakkında üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi tarafından yapılan 2021 tarihi bir açıklamada, söylemlerini eleştirdikleri belirtilmiş ancak belediye başkanı olarak suç oluşturan söylem ve eylemlerinin bireysel olduğu belirtilerek “kendisini bağlar” denilmekle yetinilmiştir. Tanju Özcan ise cevabında “söylediklerimin tamamen arkasındayım “ diyerek bu konudaki ısrarını sürdürdüğünü ortaya koymuştur.
CHP DUYARLILIĞA CUMHURİYET SAVCILARI İSE GÖREVE ÇAĞIRILDI
Tanju Özcan, 31 Mart seçimleri öncesi yine sığınmacı karşıtı vaadlerde bulunmuş ve yeniden CHP’den belediye başkanı seçilmiştir. Hemen ardından da aynı ayrımcı söylem ve politikaları ile gündem olmuştur. Yaptığımız suç duyurusu kapsamında cumhuriyet savcılarını göreve çağırırken, Cumhuriyet Halk Partisi’ni sorumlu davranmaya, sığınmacı/yabancı düşmanı politikalara geçit veren tutumundan vazgeçmeye, parti politikası ile örtüşmediği söylenen yabancı düşmanı söylem ve uygulamalarını ve bu noktadaki ısrarını gözeterek Tanju Özcan hakkında gerekli disiplin işlemlerini yapmaya ve gelişmeleri kamuoyu ile paylaşmaya çağırıyoruz.”
“SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDUK”
Açıklama sonrası Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Platformu adına Ersin Tek, şunları ifade etti:
“Göçmenlerle ilgili nefret söylemleri sistemli bir şekilde devam eden bir hal aldı. Bunun en son halkası Tanju Özcan oldu. Yabancı öğrencileri hedef aldı. Zaten birkaç yıldır sistemli olarak göçmenlerin ve mültecilerin Türk vatandaşı olmayanların hayatları tehdit hale gelmiş. Saldırılar oldukça güçlü hale gelmiştir. Bu anlamda bugün nefreti kışkırtan söylemler üzerinden Tanju Özcan hakkında suç duyurusunda bulunduk.”
PİRHA- İHD, ÖHD ve ÇHD Mersin Şubeleri, Mart aylarındaki katliamlarda yaşamını yitirenler anılarak, katliamların unutturulmayacağı vurgulandı. Anmada konuşan İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci, “Mart aylarında katledilen Kürtler, Aleviler, devrimci öğrenciler, çocuklar, kadınlar bu coğrafyanın birer unsuruydular. Ne katledilenleri ne de katliamları unutturmayacağız” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) Mersin Şubeleri, Mart aylarındaki katliamları anmak için Özgür Çocuk Parkında bir araya geldi. Anmada Gazi Mahallesi, Halepçe, Newroz, Gezi ve Kızıldere katliamlarında yaşamını yitirenler anıldı.
“Mart ayı katliamlarını unutmadık, unutturmayacağız” pankartının açıldığı anmada ortak basın açıklamasını İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci okudu.
“MART AYI KATLİAMLAR TARİHİ”
Gazi İnci, 16 Mart’ta Saddam Hüseyin rejiminin Irak Kürdistanı’nda başta Halepçe olmak üzere Kürt şehirlerinde gerçekleştirdiği soykırımda yüz binden fazla Kürdün katledildiğini hatırlattı.
1995’te İstanbul’da Alevi vatandaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehaneye yapılan silahlı saldırıya değinen İnci, “Olayların ardından çok sayıda Alevi vatandaş, Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Yaşanan tüm olaylar sonunda 22 kişi yaşamını yitirdi ve yargılanan polislerin hepsi de ya ceza almadılar ya da düşük cezalar aldılar ve cezaları ertelendi. Bu olaylar sebebi ile gözaltına alınan Hasan Ocak’ın daha sonradan cesedi bulunduktan sonra diğer tüm kayıp yakınlarının Cumartesi Anneleri eylemlerini başlattığını da bir kez daha hatırlatalım” dedi.
“KATLİAMLARDA ÖNLEM ALINMADI”
16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde bombalı ve silahlı saldırıda 7 öğrencinin yaşamını yitirdiği, 41 öğrencinin yaralandığı bombalı ve silahlı saldırıda olayla ilgili daha öncesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bilgi verilmesine rağmen herhangi bir önlem alınmadığına dikkat çeken İnci, “Yargılamalar sırasındaki itiraflarda bombayı Abdullah Çatlı’nın temin ettiği yer aldı. Hem Abdullah Çatlı hem de ihmal sebebi ile yargılana polisler, cezasızlık politikasının sonucu olarak beraat etti” diye aktardı.
21 Mart 1992’de Şırnak’ın Cizre ilçesinde Newroz bayramını kutlayanların katledildiğine de değinen İnci, “Katliamda onlarca insan öldü, yüzlercesi yaralandı. Beyaz bayrak taşıyan gazetecilerin üzerine bile ateş açıldı, bir gazeteci öldürüldü” diyerek diğer katliamlara ilişkin şunları söyledi:
“30 Mart 1972’de Türkiye devrimci gençlik hareketinin liderlerinden Mahir Çayan ve arkadaşları Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Saffet Alp bundan tam 52 yıl önce Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için çıktıkları yolda Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere Köyü’nde devletin güvenlik güçlerince katledildiler.
BERKİN ELVAN
11 Mart 2014’te Gezi Parkı protestoları sırasında kafasına gaz kapsülü gelmesi sebebi ile uzun süre yoğun bakımda kalan 13 yaşındaki Berkin Elvan yaşamını yitirdi. Bu dosyada yargılanan polis ise her türlü ceza indirimden faydalanarak cezasızlık zırhı ile korundu. Maalesef bu coğrafyada çocuklar devlet koruması altında değil, devlet tehlikesi altında.
KEMAL KURKUT
21 Mart 2017’da Diyarbakır Newroz kutlamalarında polis tarafından üzerine ateş açılan Kemal Kurkut yaşamını yitirdi. Emniyetin Kemal hakkındaki ilk açıklamasında canlı bomba olduğu ile ilgili yalan bir algı yaratılmıştı. Daha sonra Dicle Haber Ajansı muhabiri Abdurrahman Gök’ün çektiği fotoğrafları paylaşmasıyla olayın gerçek yüzü ortaya çıktı, Kemal hiçbir neden yokken katledilmişti. Fail polis memuru cezasılıkla korundu. Bu görüntüleri paylaşan muhabir Abdurrahman Gök hakkında ise örgüt üyeliği ve propaganda suçlarından kovuşturma başlatıldı, propaganda suçundan ceza verildi.”
Tekçi ideolojinin azınlık gruplara katliam olarak geri döndüğünü ifade eden İnci, toplumsal barış için coğrafyadaki tüm değerleri benimseyen toplum sözleşmesi inşa edilmesi gerektiğinin altını çizdi.
PİRHA- Kürt sorununa demokratik çözüm ve siyasi tutuklular üzerindeki tecridin son bulması için başlatılan açlık grevlerine destek amaçlı tutulan Adalet Nöbeti’nin 100’üncü gününde Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulunuldu. Çağrıda, “Adalet Bakanlığı bu konuda bir heyet oluşturmalı, açlık grevindeki herkesle tek tek görüşerek bu soruna çözüm bulmalıdır” denildi.
Çukurova Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle ile Yardımlaşma Derneği(TUHAY-DER) öncülüğünde hapishanelerdeki tutukluların üzerindeki tecritin sona erdirilmesi talebiyle başlatılan açlık grevlerine destek vermek için başlatılan Adalet Nöbeti’nin 100’üncü gününde basın açıklaması yapıldı. Çukurova TUHAY-DER, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Mersin Şubelerinin ortak yaptığı basın açıklamasını ÖHD Mersin Cezaevi Komisyonu Eş Sözcüsü Lokman Şaman okudu.
Program, dengbej ve müzik dinletisiyle başladı. Ardından konuşma yapan Barış Annesi Meryem, çocuklarının zulme karşı başlattığı açlık grevlerine karşı herkesi ses olmaya çağırdı.
EN AZ 150 MAHPUS AÇLIK GREVİNDE
Lokman Şaman, Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmemesi ve siyasi tutukluların üzerindeki baskılara ilişkin Türkiye’de 29 farklı baroya kayıtlı 775 avukatın Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na ve İmralı Cezaevi İdaresi’ne başvurarak avukat ziyaretlerinin bir an önce gerçekleştirilmesine yönelik talepte bulunduğunu aktardı.
İçlerinde baro başkanlarının da bulunduğu yüzlerce avukatın bu başvurusuna herhangi bir yanıt verilmediğini belirten Şaman, “Devam eden tecrit uygulamalarının son bulması ve Kürt sorununa demokratik çözüm talebiyle birçok mahpus tarafından dönüşümlü açlık grevi eylemleri başlatıldı. Halihazırda en az yüz elli mahpusun 10-15 günlük dönüşümlü açlık grevinde olduğu biliniyor. Bu sayı her dönüşüm süresinde artıyor ve mahpusların sağlıkları olumsuz yönde etkileniyor. Mahpusların açlık grevlerine destek vermek amacıyla Barış Anneleri öncülüğünde bugün 100. gününü geride bırakan Adalet Nöbeti eylemleri devam etmektedir” dedi.
ADALET BAKANLIĞI’NA ÇAĞRI
Geçmişte denenen açlık grevlerinde tutukluların yaşamını yitirdiğine dikkat çeken Şaman, mahpusların sağlıklarına dönük her türlü önlemin alınması gerektiğini dile getirdi.
Şaman, Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulunarak şunları kaydetti:
“Kalıcı çözüm için mahpusların taleplerinin devlet ve iktidar yetkilileri tarafından dikkate alınarak; İmralı ve diğer tüm hapishanelerdeki tecrit ihlallerine derhal son verilmeli, aile ve avukatlarının görüş talepleri, geçmişte yaşanan acı tablolar ortaya çıkmadan, derhal kabul edilmelidir. Adalet Bakanlığı bu konuda bir heyet oluşturmalı, açlık grevindeki herkesle tek tek görüşerek bu soruna çözüm bulmalıdır.”
PİRHA- İHD Mersin Şubesi Kadın Komisyonu, kadınların tüm ifade eve özgürlüklerinin baskı altına alındığı bir dönemde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü karşıladıklarını belirterek, “ Size olarak size inat her yerdeyiz” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi Kadın Komisyonu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla dernek binasında basın açıklaması yaptı. Açıklamayı İHD Kadın Komisyonu üyesi Helin Ergen yaptı.
Ergen, sözlerine her yıl olduğu gibi bu yılda da 8 Mart’ı kadına yönelik şiddettin arttığı bir ortamda karşıladıklarını belirterek, “Erkek egemen ve militarist devlet politikaları maalesef ki kadınlara savaşı dayatıyor. Savaşın en büyük mağdurları da kadınlar oluyor. Bugün dünyanın birçok bölgesinde Rojova’da, Filistin’de, İsrail’de, Libya’da, Suriye’de, Ukrayna’da kadınlar, savaş mağduru oluyorlar. Coğrafyamızda da yerleşik devlet politikası erkek egemen şiddeti ve feodal değer yargılarını kadınlara dayatmaya devam ediyor” dedi.
“DEVLETİN ŞİDDET DİLİ TOPLUMA YAYILIYOR”
Söz konusu kadına yönelik şiddet olunca her türlü yasanın ihlal edildiğini ve tüm iç ve dış hukuk kurallarının görmezden gelindiğine dikkat çeken Ergen, tüm bu yaklaşımlarla ise kadın kazanımlarının bir bir yok edilmeye çalışıldığını da belirtti.
Ergen, tüm bunların nedeninin iktidarın kadına yaklaşımından kaynaklandığını ifade ederek, “Devletin kullandığı şiddet dili maalesef ki topluma yayılıyor. Bu şiddet dilinin toplumsallaşması sonucunda kadın cinayetlerinde büyük bir artış var. Son bir ayda 36 kadın, erkekler tarafından katledildi, 17 kadın da şüpheli bir biçimde yaşamını yitirdi” diye konuştu.
“SİZE İNAT HER YERDEYİZ”
Gelinen süreçte kadınların, ifade ve örgütlenme özgürlükleri konusunda büyük bir baskı altında olduğunu aktaran İHD Kadın Komisyonu üyesiHelin Ergen şöyle devam etti:
“Bütün bu baskı ortamına rağmen büyük ekonomik çöküntüye, savaşçı politikalara, yaşanan şiddet ortamına rağmen kadın mücadelesi devam ediyor. Bu yıl da 8 Mart’ta bir kez daha kadın kurtuluş mücadelesinin gücünü hatırlıyoruz ve insan hakları savunucuları olarak size inat her yerdeyiz.”
PİRHA- İHD Mersin Şubesi Hapishane Komisyonu, “Terörün Finansmanı Yasası” kapsamında cezaevindeki yakınlarına para gönderenler üzerinde yaratılan baskıya tepki gösterdi. İHD Şube Sekreteri Bekir Sıtkı Keçeci, “Hapishanelerde bulunan mahpusların hesabına para yatırılması suç değildir. Aileleri, yakınları ve avukatları üzerinde oluşturulan yargı baskısına son verilmeli ve yasa iptal edilmelidir” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi Hapishane Komisyonu, ‘Terörün Finansmanı Yasası’ kapsamında cezaevindeki yakınlarına para gönderenler üzerinde yaratılan baskıya ilişkin şube binasında basın açıklaması yaptı.
Açıklama öncesi konuşan İHD MYK üyesi Hakkı Demir, cezaevine para gönderen kişilerin terör örgütüne yardım ve yataklıkla suçlandıklarına dikkat çekerek, bu tür hak ihlalleriyle mücadele edilmedikçe yeni suç türlerinin türetileceğini belirtti.
Basın açıklamasını okuyan İHD Şube Sekreteri Bekir Sıtkı Keçeci, uzun süredir cezaevlerindeki mahpuslara para yatıran ailelere, vasilere, avukatlara ve yakınlarına ‘Terörün Finansmanı Yasası’ iddiasıyla davalar açılarak tutuklandığını kaydetti. Keçeci, mahpusların yakınlarının gönderdikleri paraların yasalara ve cezaevi yönetmeliğine uygun olduğunu ifade ederek, kişileri tutuklamalara kadar götüren sürecin hukuksuz olduğunu vurguladı.
Mahpus yakınlarının gönderdikleri paralarla yaşamsal ihtiyaçlarını karşıladıklarını bunu da cezaevi yetkilileri ve görevlileri aracılığıyla yaptıklarını dile getiren Keçeci, “Hapishanelerde neredeyse para olmazsa yaşam mümkün değildir. Dolayısıyla mahpuslar, ailelerinin yakınlarının, arkadaşlarının, vasilerinin, avukatlarının yatırmış oldukları paraya ihtiyaç duymaktadırlar. Hapishanelerde mahpusların neredeyse tamamının ailesi düşük gelirli olduğundan derin bir yoksulluk da hakimdir. Özellikle son yıllarda cezaevlerindeki uygulamalardan kaynaklı mahpuslar arasında dayanışma ortadan kaldırılmış ve mahpusları daha da yoksullaştırılmıştır. Mahpuslar, ihtiyaçları olan maddi destekten de tamamen mahrum kalmış durumdadırlar” diye konuştu.
“YARGI BASKISINA SON VERİLMELİ”
Hapishanelerde derinleşen yoksulluktan kaynaklı mahpusların kendilerinden ve ailelerinden maddi destek talepli başvurular ulaştığını da sözlerine ekleyen Keçeci şunları söyledi:
“Mahpusların aileleri ve yakınları üzerinde oluşturulan yargı baskısı ile mahpuslara para yatırmanın suç olarak değerlendirilmesi sonucunda mahpuslar hiçbir ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelmekte, bu da hem fiziksel hem de ruhsal sorunları, ihlalleri beraberinde getirecektir. Yargı baskısına uğrayan kişilerin de gözaltına alınması, davalar açılması ve tutuklanması da ayrıca yakınları üzerinde telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açmakta, işlerinden olmakta, özgürlüklerinden mahrum bırakılmakta ve sosyal olarak da zarara uğramaktadırlar. Hapishanelerde bulunan mahpusların hesabına para yatırılması suç değildir. Aileleri, yakınları ve avukatları üzerinde oluşturulan yargı baskısına son verilmeli ve yasa iptal edilmelidir.”
PİRHA- Mersin Kadın Platformu ve İnsan Hakları Derneği, cezaevindeki kadınlara dayanışma kartı yazdı. Burada yapılan açıklamada kadın dayanışmasının duvarları ve sınırları aştığı vurgulandı.
İnsan Hakları Derneği(İHD) Mersin Şubesi ve Mersin Kadın Platformu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında cezaevlerinde bulunan kadınlarla dayanışmak amacıyla kart gönderdi.
Etkinliğe Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Perihan Koca, DEM Parti Akdeniz Belediyesi Eş Başkan adayı Nuriye Arslan ve çok sayıda insan hakları savunucusu kadın katıldı. Kadınlar, gönderdikleri kartlarda mücadele vurgusu yaptı.
Kart yazımından sonra konuya dair açıklama yapan İHD Kadın Komisyonu üyesi Zeynep Kaya, kadın ve insanlık mücadelesi veren tüm kadınların iktidar tarafından cezaevlerine gönderilerek her türlü şiddete maruz kaldığını ifade etti.
Tüm saldırılara rağmen kadınların mücadeleden geri atmadığını aktaran Kaya, şunları ifade etti:
“Bazen fiili direnişler bazen de açlık grevlerinde yer alan kadınlar, mücadeleden asla vazgeçmiyorlar. Devletin cezasızlık politikalarına karşı biz kadınlar, öz savunmadan asla vazgeçmeyeceğiz. Biz dışarıdaki kadınlar olarak, kendileriyle ortak mücadele içinde olduğumuzu belirtiyoruz.”
Açıklamadan sonra kadınlar, postaneye giderek kartları cezaevlerine gönderdi.