Etiket: insan hakları

  • İstanbul Barosu tarafından 10 Aralık İnsan Hakları Günü Sempozyumu düzenlendi- VİDEO

    İstanbul Barosu tarafından 10 Aralık İnsan Hakları Günü Sempozyumu düzenlendi- VİDEO

    PİRHA – 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle yapılan sempozyumda açılış konuşmasını yapan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, Türkiye’de hak ve özgürlüklerin “paramparça edildiğini” vurguladı. Anayasa profesörü Kaboğlu konuşmasında “Siyasal sorumluluk mekanizmasını işletemediğiniz sürece hukuki sorumluluğu işletmeniz de mümkün olmuyor. Tıpkı bugün olduğu gibi” ifadelerine  yer verdi. 

    İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, 10 Aralık İnsan Hakları Günü kapsamında sempozyum düzenledi.
    İstanbul Barosu Konferans Salonunda yapılan sempozyumun açılış konuşmasını Baro Başkanı Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu yaptı.

    “BİZLERE YAŞAMSAL BİR GÖREV DÜŞMEKTE”

    İnsan hakları konusunda Türkiye’nin geldiği noktayı değerlendiren Kaboğlu, şu konuşmayı yaptı:

    “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin değeri giderek artıyor. Bizde her ne kadar Anayasa, uluslararası bildirgeye gönderme yapmasa da 76 yıl önce yayınlanan iç hukukumuza da bu bildirge dahil edilmiştir. Bugün insan haklarına saygıdan çok ihlaller zincirinin çok daha yaygın olduğunu söylemek daha gerçekçi olur. Özellikle adil yargılanma hakkı, ülkemizde ilk sırada yer alan bir kategoridir.

    21. Yüzyılda uluslararası anayasacılık daha yaygın hal alacaktır. Özellikle iklim krizi, bu yöndeki sinyalleri şimdiden veriyor.
    Kazanılmış insan haklarını yitirmeme, var olana yenilerini nasıl dahil edebiliriz konusunu düşünmeliyiz.
    Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası toplumdan ayrılmayan siyasi bir devlettir. Ama gelin görün ki son yıllarda gelinen noktada hukuksal anlamda onurlu bir ülke olma hali sorgulanır oldu. Ama Türkiye, Dünya milletlerinin onurlu bir üyesi olduğuna göre Türkiye demek ki kendini ve dünyayı düşünmek durumunda. Bu çerçevede savunma ne yapabilir?
    Tekçi sisteme sahip olduğumuzu görüyoruz.
    Savunma, uluslararası belgeleri kullanmalı ve daha çok görünür kılmalıdır. ‘Hukuk devleti’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ kavramlarını savunma sürecinde kullanmak şu bakımdan anlamlı; Avrupa Sözleşmesi ve diğer sözleşmeler, hukukun üstünlüğü kavramını öne çıkarıyor.
    Bizde, Anayasada insan hakları yeterince var. O zaman kırılmış olan yasama, yürütme, yargıda ‘yürütme’ ayağının ortaya çıkardığı sorunları aşmak için bizlere yaşamsal bir görev düşmektedir. Anayasayı bilgi kirliliğinden koruduğumuz sürece anayasaya saygıyı sağlayabiliriz. Siyasal sorumluluk mekanizmasını işletemediğiniz sürece hukuki sorumluluğu işletmeniz de mümkün olmuyor. Tıpkı bugün olduğu gibi.
    Savunma için dayanışma hakkı çerçevesinde İstanbul Barosu, hiçbir baronun üstlenmediği bir görevi üstlenmeli. Çünkü her üç avukattan biri burada. Hukukta birlik ama demokratik çeşitlilik.
    Hak ve özgürlükler bütündür, iktidarlar ayrıdır. Bizde ise tam tersi yapılıyor hak ve özgürlükler paramparça ediliyor. Unutmayalım düşünce evrenseldir. Hepimiz, her şeyden, herkese karşı sorumluyuz ama savunma mesleği, herkesten daha fazla sorumludur.”

    “BİTMEYEN BİR KABUS GİBİ DAVALAR SÜRÜYOR”

    Sempozyumun birinci oturumun konuşmacılarından Av. Emel Ataktürk, “Zor Zamanlarda Avukatlık” başlığını değerlendirdi.

    Avukatlara yönelik açılan davalara vurgu yapan Ataktürk, “Bitmeyen bir kabus gibi davalar sürüyor, hatta baro başkanları öldürülüyor! Hak savunucuları olarak her an her birimizin başına bir şey gelebilir, bu mesajı anlayabiliyoruz. Bizler, hakları ve özgürlükleri ihlal edilenlerin sesi olarak kayıt altına almayı sürdürüyoruz. Bu zor günlerde haklar ve özgürlüklerin genişletilmesi için alternatif bir hakikat mücadelesi veriyoruz” dedi.

    “GAZZE DE SOYKIRIMDAN SONRA DEĞİŞEN BİR DÜNYA VAR”

    Av. Gülden Sönmez ise sunumunda avukatlık mesleğinin önemine değinerek, “İnsan hakları savunuculuğu, bugün dünyanın dört biryanında yegane umudu. Her gün inatla bu mücadeleyi vermeye çalışıyoruz” dedi. Sönmez, konuşmasında “Gazze’de de soykırımdan sonra değişen bir dünya var. Bunu görmezden gelmeyelim. Genç meslektaşlarımızla konuştuğumuzda insan hakları konusunda daha aktif ve hareketli bir dönemin geldiğini görüyorum. Dünyadaki etkileşim bizim gençlerimizi de etkileyecek. Daha saygı isteyen bir jenerasyon geliyor” ifadelerine yer verdi.

    “İSTANBUL ADLİYESİNE GİREMEDİĞİMİZ GÜNLERİ YAŞIYORUZ”

    Av. ilknur Alcan ise konuşmasına katledilen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’yi anarak başladı. Türkiye’de avukatların müvekkilleriyle özdeşleştirilip tutuklandığına işaret eden Alcan, 2011 yılında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tüm avukatlarının gözaltına alındığı operasyonu hatırlattı. Av. Alcan, konuşmasında şunları aktardı:

    “2013 yılında gözaltına alınıp tutuklanan ÇHD’li avukatlar, medya ve iktidar tarafından da hedef gösterilmişti. Bu dosyada meslektaşlarımıza ağır cezalar verildi. Bugünlerde ise İstanbul Adliyesi’ne giremediğimiz günleri yaşıyoruz. Baro yönetim kurulu üyemiz Fırat Epözdemir’in tutuklanmasıyla da gözdağı verilmeye çalışıldı. Baro başkanı ve yönetim kurulumuzun görevden alınması için de dava açıldı. Buradan tüm meslektaşlarımızı görülecek davaları izlemeye de davet ediyorum. Bugün sabah da Av. Naim Eminoğlu’nun da gözaltına alındığını öğrendik. Savunma görevini üstlenen avukatların gözaltına alınması, yargı güvencelerini hiçe saymaktır.”

    “HAKAN TOSUN DAVASININ TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Av. Cemal Yücel katledilen gazeteci Hakan Tosun dosyasına değindi. Tosun’un çevre savunuculuğuna vurgu yapan Yücel, şu sunumu yaptı:

    “Hakan, sadece belgelemiyordu, aynı zamanda aktivistti. 10 Ekim gecesi Hakan, önce bir şahsın saldırısına uğruyor, ardından ise üç kişi gelerek ağır darp ediyor. Planlı bir şekilde bu saldırıyı yaptıkları konusunda şüphelerimiz devam ediyor. Bir azmettirici var mı diye savcılığa başvurduk ancak savcılık bize sanıklar yerine Hakan’ın HTS kayıtlarını getirdi! Sanıkların ikisi tutuklu ancak diğerini tanık olarak görüyorlar. Ama biz bu davanın her zaman takipçisi olacağız. Barolar, hukuk örgütleri çalıştı ancak adliyeler bir milimetre dahi ilerleyemedi. Bu memleketin yargısından bu nedenlerle adalet çıkmıyor.”

    Sempozyumun ikinci oturumunda ise “Demokratik toplumu, düşünce ve ifadeyi savunmak” başlığı ele alındı.

    “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK BASKI VAR”

    Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, ifade özgürlüğü konusunda “Türkiye’nin karnesinin iyi olmadığını” belirterek şunları söyledi:

    “Örneğin gazetecilere yönelik ağır bir baskı ivmesi var. Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu gibi siyasetçilere yönelik de baskı var. Doğrudan ifade özgürlüğüne yönelik ardarda davalar geliyor. İfade özgürlüğü kullanımını başka bir suç çerçevesinde tartışmaya dönüştürme durumu var. Terörle mücadele kanunu üzerinden tutuklamaya yönelik suçlamalar söz konusu. “Halkı yanıltıcı bilgi” suçlaması da çokça kullanılmakta. Doğrudan ifade özgürlüğüne yönelik baskı mevcut.

    Sosyal medya paylaşımları, nasıl oluyor da hükümeti ortadan kaldırmaya dönüşüyor?

    Örneğin Fatih Altaylı’nın söyledikleri tamamen ifade özgürlüğüydü ama tehdit suçu sayıldı. Dolayısıyla bu ivme, bir tipik muhalefete karşı savaş aracı olarak hukukun kullanılmasıdır. Bu aslında uluslararası hukuk terminolojisidir. Bu araçsallaştırma, yargının, siyaset alanını dizayn etmesi, kalıcı bir otoriterleşmenin aracı oluyor.”

    “GAZETECİLİK DELİ İŞİ” 

    Hukukçu ve aynı zamanda Gazeteci Çigdem Toker ise konuşmasında basın çalışanları üzerindeki baskılara değindi. Gazeteciliğin çok daha zor bir hale geldiğini söyleyen Toker, şunları söyledi:

    “Türkiye, hiçbir zaman gül bahçesi değildi. Temel hak ve özgürlükler konusunda bugün gazetecilik üzerinde ağır baskı var. Gazetecilikte niteliksel bir dönüşümün yanı sıra mevcut iktidar da gazetecilik üzerinde baskı kuruyor. Gazetecilik, zorla, para kazanmak için yapılmıyor. Biraz da deli işi gazetecilik. Bazı şeylerin görünmesini istemiyorlar, gazeteciler de deli inadıyla onları gösteriyor. Ancak muazzam bir bilgi kirliliği de var. Bir zamanlar nefes alınan, eğlenilen sosyal medya, şimdi korkutucu bir alana geldi. Dolayısıyla sosyal medyalar artık konuşulamayanların konuşulduğu bir alana dönüştü.”

    Sinema yönetmeni ve Siyaset Bilimci Dr. Emin Alper de sempozyumun konuşmacıları arasındaydı. “Demokratik toplum, neden bu kadar saldırı altında?” sorusuyla konuşmasına başlayan Alper, şu sunumu yaptı:

    “Demokratik gerilemelerde her zaman çok ciddi bir karşı halk kitlesi vardır. Demokrasi konusunda kırılgan olunan dönemlerde ekonomik kriz söz konusudur. Siyasi krizler de halkta bir zayıf rejim algısı oluşturuyor.

    Çoğunluk olmamıza rağmen yeterince iktidar süremiyoruz. Çoğunluk olmamıza rağmen azınlığız. Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘Kendi memleketinde yabancı olmak’ gibi. Demokrasi tehdit altında. Demokrasiyi yozlaştıranlar tiranlık kurar. Aristo’nun fikri böyledir. Günümüzde demokrasinin kırılganlığı meselesi yeni değil. Malesef demokrasiyi her zaman savunmak zorunda kalacağız. Malesef birilerinin hakları, başkalarına tehdit görüldüğü sürece demokraside kırılganlıklar olacaktır. Şu anda silah bırakma sürecinin de uzun vadede bir olumlu sonuç doğuracağını düşünüyorum. Biz sinemacılar da ifade özgürlüğünden ekmeğimizi sağlıyoruz.”

    Sempozyumun devamında kısa süre önce tahliye olan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer‘e söz verildi. Barış sürecinin önemli olduğunun altını çizen Özer, şunları söyledi:

    “Topyekün bir saldırı söz konusu. Bu süreçte toplumsal bir desteğe ihtiyaç var. Devlet, bizzat insan haklarını ihlal ediyor. Eğer bir ülkede adalet zaafa uğrarsa devlet de zaafa uğramış demektir. Halkı bir arada tutan çimento, hukuktur. Eğer hukuk, bir yerde zulme karşı mücadelenin dilimi olmazsa kendisi ne yazık ki bizatihi zulmün aracı haline gelmekten kurtulmaz. Toplumu bir arada, güvencede tutan ve yaşatan hukuktur. Hukuk bozulmuşsa hiçbir şeyi düzeltemezsiniz. Bugün avukatlar da payına düşeni alınıyor, tutuklanıyor. Vatandaş nasıl güvencede olsun? Cezaevinde bazı arkadaşlar ‘gezegene özgürlük’ diye slogan atıyordu, şaşırıyordum!

    Bugün 17,5 milyon insanın iradesini temsil eden belediye başkanı tutuklu. Büyük bir demokrasi ayıbı. AİHM kararları halen tanınmıyor! Dolayısıyla bir ses yükseltmeliyiz. Bugün bir barış süreci yürütülüyor ama siyasetçileri tutuklayarak nasıl barış sağlayacağız. Hep birlikte kötülüklere ses çıkartmalıyız. Herkesin üzerine düşen görevi yapması gerekir.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Kalıcı çözüm için siyasal ve hukusal adımlar atılmalı’-VİDEO

    ‘Kalıcı çözüm için siyasal ve hukusal adımlar atılmalı’-VİDEO

    PİRHA- Avukat Gülseren Yoleri, silahların sustuğu, demokratik hakların güvence altında olduğu, huzurlu, konforlu bir hayat içinde yaşamanın herkesin hakkı olduğunu belirterek, “Bu süreçlerin yönetilmesinde mutlaka adım adım ve iyi bir planlamaya ihtiyaç var. Çünkü kalıcı bir takım çözüm üretilebilmesi açısından hem siyasi hem de hukuksal düzenlemelerle yürümesi gerekiyor” diye konuştu.

    GADEV tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen kitap fuarında birçok yazar, okuyucualrıyla bir araya geliyor. “Hakikate Giden Yol Kitapla Başlar” mesajıyla açılışı yapılan fuarda, “Barışa giden yolda amaç-araç tartışması: Türkiye deyimi” başlıklı panel düzenlendi. Panelin moderatörlüğünü Damla Bozyurt yaparken, konuşmacı olarak insan hakları savunucusu Avukat Gülseren Yoleri yer aldı.

    “GARANTÖRLER VAR”

    Avukat Gülseren Yoleri, silahların sustuğu, demokratik hakların güvence altında olduğu, huzurlu, konforlu bir hayat içinde yaşamanın herkesin hakkı olduğunu belirterek, “Amacımız bu. Araçlarımız neler diye baktığımızda orada aslında bütün bu ülke deneyimlerini incelediğimizde her ülkenin, her toplumun kendi özgün yapısına uygun olarak, farklı araçlarla yol yürüdüklerini görüyoruz. Hepsinde mutlaka bir çatışma çözümü anlamında silahların bırakılması ve güvenlikçi politikaların ve güvenlik sisteminin yeniden gözden geçirilmesine dair bir mekanizmanın hayata geçirildiğini görüyoruz. Neredeyse hepsinde yine hakikat ve adalet komisyonlarının olduğunu görüyoruz. Ve özellikle pozitif barışın tesisi anlamında, kültürel barışın sağlanması anlamında yine mekanizmaların oluşturulduğunu ve bu mekanizmaların çalıştıklarını bu süreçte görüyoruz. Yine bu süreçte yine bütün ülke deneyimlerinde gördüğümüz mutlaka garantörler var” dedi.

    “BARIŞ SÜRECİNİN DİZAYN EDİLMESİ GEREKLİ”

    Barış süreçlerinde başarılı olan ülkelerin deneyimlerini incelendiğinde uluslararası ve bağımsız garantörlerin olduğu deneyimlerin daha başarılı sonuçlandığını gördüklerini vurgulayan Yoleri, şunları ifade etti:

    “Bu süreçte siyasi ve hukuki anlamda barış sürecinin dizayn edilmesi gerektiğini görüyoruz. Anayasa tartışmaları var. Türkiye’de de yine bu benzeri bir ihtiyacın olduğunu görüyoruz. Yine başarılı barış süreçleri yaşayan örneklerde örneğin şeffaflık olduğunu görüyorsunuz. Yani şeffaflık ve denetlenebilirlik, hesap verebilirliğin birlikte yaşandığını görüyorsunuz.

    Bugün kurulan komisyon biliyorsunuz işte cumartesi anneleriyle görüştü, barış anneleriyle görüştü, toplumun değişik kesimlerle görüşüyor ama sadece görüşüyor. Yani sadece onları dinliyor. Ama onların sürece aktif katılımı halihazırda söz konusu değil. Yani sadece tarihe not düşmüş oluyorlar bugünkü haliyle. Bu nereye evrilecek? Hani bundan sonra neler olacak? Bunu da tam bilmiyoruz. Şimdi bu süreçte en büyük sorunlardan bir tanesi toplumun hazırlanmaması. Şimdi biz barışın toplumsallaştırılmasından ya da bunun ihtiyacından söz ediyoruz sık sık. Toplumsallaşamıyor. Neden? Çünkü bir yandan döverken bir yandan insanlarda barış umudu üretemezsiniz. Kolay değil. Hükümetin de amacı zaten Bu umudu çok güçlü tutmayayım ki, bu umudu kırayım ki onlar da benim karşıma birlikte güçlü bir şekilde çıkmasınlar. Zaten böyle bir derdi var.

    Bu yüzden de bu amaç araç ilişkisinin doğru kurulması ve dolayısıyla sürecin sağlıklı yürüyebilmesi açısından işte bize ihtiyaç var. Yani hepimize ve hepimizin bu süreci hükümetin ya da devletin ya da bu süreci akamete uğratmak isteyen herkesin tersine olumluya çevirebilmek açısından bir arada olmamıza ve dolayısıyla da güçlü bir şekilde bu sürecin takibini yapmamıza olan ihtiyacı ortaya koyuyor.

    Kafalarımızın içindeki tartışmaların biraz daha güçlü bir şekilde daha yüzeye çıkmaya da ihtiyacı var. Ben biraz onu da yapmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. O yüzden mücadelenin işte bu ortak amacı da oluşturmak ya da hükümete kabul ettirmek noktasında da özel bir perspektifinin olmasının yararlı olduğunu görüyoruz. Bu süreçlerin yönetilmesinde mutlaka adım adım ve iyi bir planlamaya ihtiyaç var ki çünkü kalıcı bir takım çözüm üretilebilmesi açısından hem siyasi hem hukuksal düzenlemelerle yürümesi gerekiyor. Aynı zamanda toplumun ikna edilerek yürütülmesi gerekiyor.

    Barışı sağlamadığınız hiçbir yerde barışın olmadığı hiçbir yerde haklarımızın güvence altına alınabilmesi mümkün değil.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • İHD İstanbul Şube Genel Kurulu tamamlandı-VİDEO

    İHD İstanbul Şube Genel Kurulu tamamlandı-VİDEO

    PİRHA-İHD İstanbul Şubesi, 20. Olağan Genel Kurulu’nu tamamlarken, kongrede Hakk’a yürüyen Sırrı Süreyya Önder unutulmadı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, 20. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. İstanbul Tabip Odası’nda yapılan toplantıya siyasi parti, demokratik kitle örgütü temsilcileri ve yurttaşlar katıldı.

    Saygı duruşuyla başlayan kongrede, şubenin faileyetlerini içeren sinevizyon gösterimi yapıldı.

    İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Temsilcisi Ümit Efe, yaptıkları konuşmalarda, insan hakları mücadelesinin önemine dikkat çekerken, kongrede Hakk’a yürüyen Sırrı Süreyya Önder unutulmadı.

    Tek listeyle gidilen kongre, hatıra fotoğrafının çekilmesiyle sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • İHD Mersin Şube kongresi’nde ‘Barış’ vurgusu!-VİDEO

    İHD Mersin Şube kongresi’nde ‘Barış’ vurgusu!-VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi’nin, 19. Olağan Genel Kurulu’nda ‘Barış’ vurgusu öne çıktı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, 19. Olağan Genel Kurulu, Mersin Kongre Merkezi’nde yapıldı. Kongreye Barış Anneleri, Emek ve Demokrasi Platformu üyelerinin yanı sıra İHD üyeleri katıldı.

    Saygı duruşuyla başlayan kongrede, insan hakları mücadelesinde uzun yıllar yer almış isimlere sertifika verildi. Açılış konuşması yapan İHD Mersin Şube Eş Başkanı Avukat Gazi İnci, barışın sahiplenilmesi çağrısında bulundu.

    “BARIŞIN SORUMLULUĞU ALMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Barışın, hiçbir coğrafyaya kendiliğinden gelmediğine dikkat çeken İnci, “Barış için belki de en büyük acıların çekildiği bizim  coğrafyamızda da barışa dair söylenen her yeni söz, atılan her yeni adım için bir bedeli ödendi, ödenmeyen devam ediyor ve devam edecek. İnsan Hakları Derneği olarak bizler de hakikatin, adaletin ve onurlu barışın inşasını bir adım daha ileriye götürmek için üzerimize düşen sorumluluğu almaya devam edeceğiz. Bugün de hep beraber bu karanlıkta ısrarla insan kalmanın, hakikatin izini sürmenin sorumluluğunu taşıyoruz” dedi.

    Divan kurulunun seçilmesinin ardından faaliyet, mali ve denetleme kurulu raporları okudu.

    Kongrede konuşan İHD MYK üyesi Hakkı Demir, barış sürecinin sonuca ulaşması için insan hakları savunucuları olarak mücadele yürüttüklerini belirterek, “Bir süreç yürütülüyor. Sürece dair bazı endişelerimiz var ancak bizler daha fazla çaba sarf ederek barışın kalıcı hale gelmesi, ülkenin demokratik teamüllerle yönetilmesi, siyasi tutukluların serbest kalması, özgürlük ve adaletin sağlanması için mücadelemizi büyütmeliyiz” diye konuştu.

    Kongreye katılan demokratik kitle örgütü ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin yaptığı konuşmalarda, demokrasi ve barış vurgusu öne çıktı.

    Yapılan konuşmaların ardından oy kullanma işlemi yapıldı.

    PİRHA/MERSİN

  • DEM Parti heyeti, Strasbourg’da diplomatik görüşmeler yaptı!

    DEM Parti heyeti, Strasbourg’da diplomatik görüşmeler yaptı!

    PİRHA – DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ile beraberindeki heyet, Strasbourg’da çeşitli diplomatik görüşmeler gerçekleştirdi. AKPM Sol Grup toplantısına katılan Hatimoğulları, AİHM kararlarının uygulanmamasını gündeme getirdi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Berdan Öztürk, Eş Genel Başkan Yardımcı Özlem Gündüz, Strasbourg Temsilcisi Fayik Yağızay ve Brüksel Temsilcisi Eyyup Doru’dan oluşan heyet 30 Eylül-3 Ekim arasında Strasbourg’da çeşitli diplomatik görüşmeler gerçekleştirdi.

    DEM Parti heyeti ayrıca Avrupa Konseyi (AK) Siyasi ve Dış İlişkiler Genel Direktörü Miroslav Papa, AK İzleme Komitesi Başkanı Zanda Kalnina-Lukas, AK Sosyal Demokrat ve Yeşiller Grubu Başkanı Frank Schwabe, AKPM Başkanı Thedoros Rousopoulos, AK Genel Sekreteri Alain Berset ve AK İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Direktörü Gianluca Esposito ile görüşmeler gerçekleştirdi.

    AİHM KARARLARININ TANINMAMASI SORUNU!

    DEM Parti heyeti Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Sol Grup toplantısına da katıldı. Partinin Eş Genel Başkanı Hatimoğulları, yaptığı konuşmada, AİHM kararlarının uygulanmamasına vurgu yaptı. Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü başlıklarında yaşanan sorunlara değinen Hatimoğulları, İmralı’da uygulanan tecrit konusuna da işaret ederek CPT’nin konuya ilişkin raporları ve Kürt sorununun demokratik çözümü gibi konularda görüş ve önerilerini paylaştı.

    Hatimoğulları ayrıca, Türkiye ve AK üyesi ülkeler arasındaki ilişkilerin şeffaf ve demokratik zeminde yürütülmesi için parti olarak çabalarının devam edeceğinin altını çizdi.

    Tülay Hatimoğulları başkanlığındaki heyet, daha sonra Strasbourg’da DEM Parti seçmenleriyle bir araya gelerek, Türkiye ve bölgede yaşanan güncel gelişmeleri değerlendirdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Türkiye’de Alevilere yapılan ayrımcılık BM İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülecek

    Türkiye’de Alevilere yapılan ayrımcılık BM İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülecek

    PİRHA- Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin 26 Şubat’ta yapacağı 55. dönem toplantıda din dersinin yanında Alevilere yönelik ayrımcı politikalar da görüşülecek. Alevi Düşünce Ocağı, Türkiye’deki duruma ilişkin BM Yüksek Komiserliği’ne bir bilgi raporu gönderdi. Raporda, Türkiye’de Alevi toplumunun eşit vatandaşlık haklarından yararlanamadığı, Türkiye hükümetinin Alevilerin haklarını sağlamakta isteksiz davrandığı vurgulandı. 

    Alevi Düşünce Ocağı (ADO) BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne bir bilgi raporu göndererek, Türkiye’de Alevi toplumunun inançları temelinde eşit vatandaşlık haklarından yararlanamadığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) birçok kararı Alevilerin taleplerini hukuken teyit etse de, Türkiye hükümetinin Alevilerin haklarını sağlamakta isteksiz davrandığını kaydetti.

    ADO’nun raporundaki önemli bölümler şöyle:

    “Özellikle 1960’lardan sonra köktendinci İslam’ın güçlenmesiyle bu isteksizlik giderek nefrete ve hoşgörüsüzlüğe dönüşerek çeşitli çatışmalara ve katliamlara yol açmıştır. Alevi topluluklar, 1993 Madımak- Sivas Katliamı’ndan sonra yüzlerce STK’da örgütlenmeyi seçmiş ve bunların bir kısmı ibadethanelerini (Cemevi) inşa etmiştir. Bundan sonra silahlı çatışmalar sivil itaatsizliğe dönüşmüş, ancak Sünni ve Alevi taraflar arasındaki sürtüşmeler nefret, hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık şeklinde devam etmiştir.
    Bu bağlamda Cemevlerinin (Cemevi) Alevi ibadethanesi olarak tanınması “Cem Vakfı Türkiye’ye Karşı” davasında AİHM önüne taşınmış ve AİHM 2015 yılında Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal ettiğine karar vermiştir. Daha sonra iki davada daha Türkiye zorunlu din eğitimi konusunda AİHM tarafından haksız bulunmuştur. (Hasan ve Eylem Zengin Türkiye’ye karşı, 2007; Mansur Yalçın ve diğerleri Türkiye’ye karşı, 2014). Her iki davada da Mahkeme, Türk eğitim sisteminin tarafsızlık ve çoğulculuk gerekliliklerini karşılamadığı ve Alevi ebeveynlerin inançlarına saygı gösterecek yeterli içeriğin sağlanmadığı sonucuna varmıştır. 26 Nisan 2016 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, “İzzettin Doğan ve Diğerleri Türkiye’ye Karşı” davasında, Alevi inancına mensup kişilerin dini kamu hizmetlerinden yararlanamamasını” dini ayrımcılık” olarak nitelendirerek Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiği sonucuna varmıştır. AİHM’nin Alevilerin taleplerine ilişkin Türkiye aleyhine verdiği birçok karara ve Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi’nin (BK) bunların uygulanmasına yönelik kararlarına rağmen, BK tarafından Haziran 2024 son tarih olarak verilmiş olsa da devlet tarafından bugüne kadar çok yetersiz adımlar atılmıştır.

    NEFRETE, HOŞGÖRÜSÜZLÜĞE VE AYRIMCILIĞA İKİ ÖRNEK: DİN EĞİTİMİ, BÜROKRASİ

    Bu belgede nefret, hoşgörüsüzlük ve doğrudan/dolaylı ayrımcılığın başlıca biçimleri olarak iki örnek gösterilecektir; bunlar din eğitimi ve bürokrasidir.

    Din eğitiminde süregelen ayrımcılığa ek olarak, Haziran 2023’te Millî Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında 2023-24 eğitim-öğretim yılında uygulamaya konulmak üzere yeni bir Protokol (ÇEDES) imzalanmıştır. Eğitimin Diyanet’e teslim edilmesinin önünü açacak gibi görünen proje kapsamında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler ilk ve orta dereceli okullara “manevi danışman” adı altında atanıyor. Projeye göre Diyanet Gençlik Merkezlerinde yürütülecek faaliyetlerde görev alacak personel ve gönüllü öğrenciler il ve ilçe diyanet işleri başkanlıkları tarafından belirlenecek. Okullarda “Değerler Kulübü” adı altında kurulacak kulüpler aracılığıyla herhangi bir pedagojik ya da eğitimsel eğitim almadan Sünni din adamlarının himayesinde birçok etkinlik düzenlenecek. Diyanet, “Merhamet” ve “Yardımseverlik” temalı faaliyetlerin desteklenmesinde aktif rol oynayacak. Programın etkinlik havuzunda “Peygamberimizin hayatından değer örnekleri” gibi etkinlikler de yer alacak. Protokol kapsamında okul dışındaki mekânlarda da etkinlikler düzenlenecek. ÇEDES kapsamındaki kurslar, “İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin uygun görmesi” halinde protokole taraf kurumların sağladığı mekânlarda yapılabilecek.
    Protokol ve uygulama prosedürleri eğitim çalışanları ve aileler tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Eğitim çalışanları tarafından protokolün iptali için çeşitli mahkeme başvuruları yapılmıştır.

    “SÜNNİ MÜSLÜMAN EĞİTİM SİSTEMİ ASİMİLE ETMEYE DAYANMAKTADIR”

    Ülkenin en büyük öğretmen sendikası (Eğitim-Sen) Haziran 2023’te protokolün iptali için Yüksek Adalet Divanı’na (Danıştay) aşağıdaki hususları içeren bir başvuruda bulunmuştur.
    – Protokol, 430 sayılı UNİFİED EĞİTİM Kanunu’num, 657 sayılı Devlet Bürokrasisi Kanunu’nun 36. maddesini, Anayasa Mahkemesi’nin E.1889/1 sayılı kararını, Anayasa’nın 128. maddesini açıkça ihlal etmektedir. “Anayasa “nın 128. maddesi, 1139 sayılı Kanun’un 1139 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 43. ve 47. maddeleri, 652 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 28. maddesi. 652 sayılı “Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun “un 28. maddesine aykırı olarak Talim ve Terbiye Kurulu’nun yetkilerine müdahale etmiştir.

    İptal davası Yüksek Mahkeme’de devam etmesine rağmen, hükümet ilk ve orta dereceli okullara dini personel atamaya başlamış olup, bu durum laik, liberal ve Sünni olmayan nüfus arasında büyük kırgınlıklar ve gerilim yaratmaktadır. Nüfusun %20’sini oluşturan Alevi toplumu 2005 yılından bu yana bu konuya yasal bir çözüm bulunmasını istemekte, ancak hükümet yerel ve uluslararası mahkeme kararlarını uygulamayı ve tanınmış eğitim modellerini kabul etmeyi reddetmeye devam etmektedir. Sünni-Müslüman eğitim sistemi, başta Alevi nüfus olmak üzere Sünni olmayan inançlı veya inançsızların çocuklarını asimile etmeye dayanmaktadır.

    “HÜKÜMET EĞİTİM SİSTEMİNİ SÜNNİ-İSLAM KÖKTENDİNCİ BİR EĞİTİME DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞMAKTADIR”

    Özet olarak, Türk devlet yasaları laik, çoğulcu ve modern eğitim uygulamalarını hedeflemesine rağmen hükümetimiz bu eğitim sistemini Sünni-İslam odaklı köktenci bir eğitime dönüştürmeye çalışmaktadır. Hükümet 2016 yılından bu yana AİHM kararlarını uygulamamakta, Nisan 2022’den bu yana da Anayasa Mahkemesi Kararımızı uygulamamaktadır. Ayrımcılığı, nefret söylemini, kanunların uygulanmasını geciktirmeyi ya da görmezden gelmeyi tetikleyen bu yaklaşım, özellikle 7 Ekim 2023 Hamas-İsrail çatışmasından sonra antisemitik ve azınlık karşıtı açıklamaların ve sokak toplantılarının artmasına neden olmuştur. Üzülerek belirtmek isteriz ki, devletin eğitim politikaları son derece köktendincidir, mahkeme kararlarını görmezden gelmekte ve toplumun bir kısmının ve azınlıkların güçlü direnişine rağmen zaten büyük ölçüde uygulanan Sünni Müslüman köktendinci eğitim sistemini daha da güçlendirmek için çalışmaktadır.

    “DEVLETİN POLİTİKALARI BÜROKRASİDE, YEREL YÖNETİMLERDE, ORDU, POLİS GÜÇLERİNDE AYRIMCI”

    Devletin Sünnîleştirme politikaları eğitim sistemiyle sınırlı kalmamakta, bürokrasi, yerel yönetimler, ordu ve polis güçlerinde de ciddi bir ayrımcı rol oynamaktadır. Bu bağlamda Alevi memurlar, kendilerini istifaya ya da emekliliğe zorlayan nefret ve sistematik ayrımcılık davranışlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.

    “ALEVİ PERSONELİN TERFİLERİ ENGELLENİYOR”

    Alevi personelin terfileri engellenmekte, geciktirilmekte ve hatta asılsız iddialarla rütbeleri düşürülmektedir. Alevi nüfus oranının görece yüksek olduğu Elazığ ve Malatya bölgesinde Posta İdaresi’nde (PTT) çalışan bir grup memur, din ve inanç temelli hoşgörüsüzlük, ayrımcılık ve şiddete örnek teşkil etmektedir. Denetim bağlamında, çok sayıda Alevi personel mesleki yetersizlik, ahlaka aykırı davranışlar ve mevzuat ihlallerini içeren asılsız suçlamalara hedef olmuştur. Hedef alınan personel tarafından davalar açılmış ve mahkemeler tüm davalarda davacılar lehine karar vermiştir; ancak bu kişilere karşı verilen idari ve disiplin cezaları devlet makamları tarafından iptal edilmemiştir.

    İKİ ALEVİ PTT ÇALIŞANININ BAŞINA GELENLER VE MAHKEME KARARLARININ UYGULANMAMASI

    İstanbul Teknik Üniversitesi Matematik Mühendisliği mezunu ve Bilgisayar Mühendisliği yüksek lisans derecesine sahip başarılı bir programcı olan A.K., 2000 yılında PTT A.Ş.’de çalışmaya başlamış ve 2011 yılında yöneticilik sınavını kazanarak kariyerine devam etmiştir. Çeşitli merkez müdürlüğü görevlerinin ardından Malatya Posta İşleme ve Dağıtım Merkezi Müdürü oldu. Bu görevinde gösterdiği performansla ödüllendirildi. Baş postacı B. İ. ise Malatya Posta İşleme ve Dağıtım Merkezi Müdürlüğü’nün en deneyimli personeliydi. Her ikisi de Alevi inancına sahiptir ve haksız ve hukuksuz bir şekilde çok sayıda disiplin cezasına maruz kalmışlardır. Malatya Cumhuriyet Savcısı iddiaları temelsiz bulmuş ve 2020 yılında soruşturmayı iptal etmiştir. Tüm cezaların hiçbir gerekçesi yoktur ve sadece inançları nedeniyle kendilerine yapılan bir baskıdır. A.K. ve Baş Postacı B.İ. PTT AŞ’de 1. Sınıf Merkez Müdürü olarak görev yapmaktaydı. Ancak bir tayin dönemi bile olmadan, açıkça hak etmedikleri halde başka bir ildeki 4. Sınıf Merkez Müdürlüğü’ne nakledildiler. Her ne kadar Malatya 1. İdare Mahkemesi 2021 yılında hukuka aykırı atamanın iptaline karar vermiş olsa da PTT henüz bu kararı uygulamadı. Aksine Alevi personel üzerindeki baskı artırılmıştır. Yeni iddialar üretilmiş ve tüm iddialar Cumhuriyet Savcısı tarafından tekrar reddedilmiştir. Aynı bölgede, denetim bağlamında her Alevi devlet memuruna disiplin cezaları verilmiş ve bu cezaların hepsi mahkemeler veya savcılar tarafından iptal edilmiştir. Bazıları ise evlilik dışı ilişki gibi asılsız suçlamalara maruz kalmış, bu da boşanmalara varan aile içi anlaşmazlıklara yol açmıştır. Dini inançları nedeniyle nefret söylemlerinin yarattığı sosyal ve kültürel şiddete maruz kalan devlet görevlisi ağır psikolojik ve psikososyal etkiler altında kalmıştır.
    Biz sadece ülkenin tek bir bölgesindeki temsili bir vakayı vermek istedik. Diğer birçok sektörde ve yerde devlet çalışanlarına bu veya benzeri baskılar uygulanmaktadır.

    SONUÇ
    Otoriter siyasetin ivme kazandığı bir çağda Türkiye de bir istisna değildir. Ne yazık ki nefret söylemi, hoşgörüsüz davranış ve ayrımcılığın, köktendinci hükümet koalisyonu ortakları ve onların kurumları tarafından da tetiklenen fiziksel ve psikolojik şiddete yol açtığını gözlemliyoruz. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kurumların, demokratik ilkeleri açıkça çiğneyen ve sadece kendi tercihlerini öngören otoriter devlet davranışlarına karşı tedbirler alacaklarını umuyoruz. Nefret, hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığın sadece belirli bir toplumdaki barış ve uyuma zarar vermekle kalmayıp, aynı zamanda SKHyi (Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri) küresel olarak da yaraladığı açıktır. Nefret söylemleri ve bunların etkilerine karşı savunma tedbir ve mekanizmalarının geliştirilmesine her türlü katkıyı sağlamaya hazır olduğumuzu ifade etmek isteriz.

    “HAMAS-İSRAİL KRİZİNDEN SONRA TÜRKİYE’DE NEFRET SÖYLEMLERİ HIZLA ARTTI”

    Öte yandan, özellikle 7 Ekim 2023 Hamas-İsrail krizinden sonra Türkiye’de nefret söylemi ve hoşgörüsüzlük hızla artmakta, bazı sokak protestoları devam etmektedir, 27 Ekim 2023 tarihinde İZMİR/Türkiye Etz Hatim Sinagogu saldırıya uğramıştır. Nefret söylemi ve hoşgörüsüzlüğün fiziksel olarak daha yıkıcı boyutlara ulaşmasından endişe duyuyor ve BM’nin barış ortamının sağlanması için gerekli tedbirleri almasını bekliyoruz.
    Sayın İnsan Hakları Konseyi Yüksek Komiseri’nin son başvuru tarihi 29 Ekim 2023 olan “Din veya İnanca Dayalı Nefrete karşı Savunulma- Dönüştürücü Yanıtlar” başlıklı çağrısına yanıt vermekten onur duyuyoruz.

    ADO’NUN BİLDİRİMİ, BM DİN VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ ÖZEL RAPORTÖR RAPORLARINDA YER ALDI

    Alevi Düşünce Ocağı’nın (ADO) Ağustos 2023’te ‘Nefret söylemi’ ile ilgili bildirimi, Birleşmiş Milletler (BM) Din veya İnanç Özgürlüğü Özel Raportör raporlarında yer aldı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin 55. dönem toplantısı 26 Şubat’ta başlayacak.

    BM İNSAN HAKLARI KONSEYİ 55. DÖNEM TOPLANTISI 26 ŞUBAT’TA BAŞLAYACAK

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin, 26 Şubat ‘ta başlayacak İnsan Hakları Konseyi 55. dönem toplantısına sunacağı raporun 45. maddesi şöyle:

    “Alevi Düşünce Ocağı, Haziran 2023’te Avrupa Konseyi Bakan Yardımcılarının yetkilileri, Türk eğitim sisteminin Devletin çeşitli din, mezhep ve inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya güçlü bir şekilde teşvik ettiğini kaydetmiştir, çoğulculuk ve objektiflik ilkelerine saygı göstererek, Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmuştur.”

    Nilgün METE/İSTANBUL

    İLGİLİ HABER

    BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubattaki toplantısında zorunlu din dersleri de görüşülecek

     

     

  • İHD İskenderun Şube Eş Başkanı Kılınç: Bizi ayakta tutan dayanışma- VİDEO

    İHD İskenderun Şube Eş Başkanı Kılınç: Bizi ayakta tutan dayanışma- VİDEO

    PİRHA-İHD İskenderun Şube Eş Başkanı Ayten Kılınç, 6 Şubat depremlerinin üzerinden bir yıl geçmesine karşın yaşam, sağlık ve eğitim hakkı başta olmak üzere bir çok hakkın ihlal edildiğine dikkat çekerek, dayanışmayla ayakta kaldıklarının altını çizdi.

    Maraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde meydana gelen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler, resmi açıklamalara göre en az 53 bin kişinin ölümüne 100 binden fazla kişinin yaralanmasına neden olurken, kamuoyunda ölü sayısının 100 bini, yaralı sayısının 200 binin üzerinde olduğu ifade ediliyor.

    6 Şubat’ta Maraş merkezli meydana gelen ve büyük yıkıma neden olan depremlerin birinci yıl dönümünde yaşamını kaybedenler anılırken, sorumluların cezalandırılması talebi yükseliyor. “Unutmayacağız, affetmeyeceğiz, hesabını soracağız” diyerek deprem felaketinin yaşandığı kentlerde meydanları dolduran yurttaşlar, barınmadan, sağlığa, eğitimden beslenmeye kadar bir çok sorunla baş başa.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İskenderun Şube Eş Başkanı Ayten Kılınç, 6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen bir yılı PİRHA’ya değerlendirdi.

    “İNSAN HAKLARI İHLALLERİ ARTTI”

    6 Şubat depremlerinin ardından İskenderun’da insan hakları ihlallerinin arttığına dikkat çeken Ayten Kılınç, “Özellikle insanların barınma hakkı konusunda çok ciddi sıkıntılar var. 5-6 metrekarelik ev dedikleri konteynerlerin içerisine dört, beş çocuklu aileler yerleştiriliyor. Orada yaşatmaya çalışıyorlar. Bu da birçok sorun yarattı” dedi.

    “DEPREMİN YÜKÜNÜ KADINLAR ÇEKİYOR”

    Kadınların sorunlarının deprem sonrası daha da arttığının altını çizen Ayten Kılınç, kadınların bütün yükü taşımak zorunda kaldığını söyledi.

    “İNSANLARIN İÇLER ACISI BİR DURUMU VAR”

    İskenderun’da depremde zemin çökmesinden kaynaklı konteynerleri devamlı su bastığını ifade eden Ayten Kılınç, şunları dile getirdi:

    “Sabah kalkıyorlar ki suyun içindeler. Elektrik çarpmalarını görebiliyoruz. Bu şekilde ölen çocuklar da oldu. Bir düzelme var mı? Hayır yok. Yani bir yıldır da böyle bir düzelme yok. Bunun yanında evi yıkılan, evi ağır hasarlı olan, ne yapılacağına dair en ufak kimsenin bir fikri yok. Benim evim ağır hasarlı ve bana şu ana kadar senin şöyle bir hakkın var ve senin evin şöyle olacak, sana şunu yapacağız diyen de, sorabileceğiniz bir merci de, gidebileceğiniz bir yer de yok. İnsanlar gerçekten burada yarınını göremiyor. Yarın kim ne yapabilir? Çocuğu için yarın ne yapabilir? Ailesi için ne yapabilir? Daha iyi nasıl yaşatabilir? Bunların derdine girdiler ama bu insanlar gerçekten içler acısı bir durumda yaşıyor.
    Şimdi havalar soğuk, onun eziyetini, yağmurun eziyetini çekiyorlar. Yarın havaları ısınacak. Onun eziyetini çekecekler. Yani bir an önce barınma sorununun mutlaka ortadan kaldırılması gerekiyor.”

    “BİZİ AYAKTA TUTAN TEK ŞEY DAYANIŞMA”

    Depremin ilk gününden itibaren deprem bölgesini ayakta tutanın dayanışma olduğunu vurgulayan Ayten Kılınç, “Depremin ilk gününden beri burada gelen yardımlarla, dışarıdan gelen dostların dayanışmasıyla ayakta durmaya çalışıyoruz. O acıyı bizimle paylaşan dostlarımız olmasaydı biz yıkılırdık. Çünkü çok ağır acılar var. Çok ağır travmalar var burada. O travmalarla biz bir yıldır yaşamaya çalışıyoruz. Ama dışarıdan gelen dostlarımızla gerçekten bu dayanışmayı büyütüyoruz. İyi ki varlar, iyi ki dayanışmayı büyüttüler, iyi ki yanımızdalar.”

    Fatoş SARIKAYA-Diren KESER/İSKENDERUN

  • 2022 yılı insan hakları raporu açıklandı: Savaş politikaları soframızdaki ekmeği çalıyor-VİDEO

    2022 yılı insan hakları raporu açıklandı: Savaş politikaları soframızdaki ekmeği çalıyor-VİDEO

    PİRHA- 2022 yılı Türkiye’deki insan hakları ihlalleri raporu ve bilançosu açıklandı. İHD tarafından açıklanan raporda, yargıdaki zaman aşımı politikasının bir gelenek haline geldiği belirtilerek, Madımak Katliamı davasında verilen zaman aşımı kararı eleştirildi. Raporda “Savaş politikaları soframızdaki ekmeği çalmakta” diye belirtildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD), 2022 yılında Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri raporunu açıkladı.
    İHD Genel Merkezinde yapılan basın açıklamasında konuşan Eş Genel Başkan Eren Keskin, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uymadığının altını çizdi. Keskin, “Şiddet ve ihlaller devam ediyor. Kadına, LGBT bireylere, çocuklara dönük şiddet sürüyor. Kürt sorunundaki güvenlikçi tutum nedeniyle de ihlaller devam ediyor.
    İnsan Hakları Derneği, biatsızlık üzerine kuruldu ve sivil itaatsizliğimize devam ediyoruz” diye konuştu.

    “MADIMAK KATLİAMI’NDA DA ZAMAN AŞIMI TERCİH EDİLDİ”

    İHD Genel Sekreteri Hüseyin Balaban da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler başta olmak üzere, kendi iç hukukunu da uygulamadığını vurguladı. Balaban, Anayasanın 90. maddesi ile uluslararası sözleşmelerin iç hukukun da üstünde kabul edildiğini söyleyerek şu açıklamayı yaptı:

    “İnsan hakları savunucuları olarak, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet güçleri tarafından işlenen suçlarda büyük bir cezasızlık olduğunu çok yakından biliyoruz. Bu cezasızlık politikasının aynen devam ettiğini görmek, adeta zaman aşımı müessesesinin devlet suçlarını koruyan bir mekanizma haline geldiğini görmek, son derece üzücü bir durum. En son 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydın ve sanatçının yakılarak hayatını kaybettiği katliama ilişkin davanın son duruşmasında da zamanaşımı yoluyla cezasızlık politikası tercih edilmiştir.
    Coğrafyamızda çok yakıcı bir sorun olan -gözaltında kaybetme- sorunu, failler açıklanmadığı sürece bizce devam etmektedir. Yakınlarını gözaltında kaybeden insanlarımızın başlattığı Cumartesi Anneleri eylemine yönelik hukuksuz yasaklamalar halen varlıklarını devam ettirmektedir. Bu nedenle özellikle 90’larda kaybetme politikasının sürdüğünü söylemek, çok doğru olacaktır.

    “ATK SİYASİ İRADEYE BAĞLI KILINMIŞTIR”

    İşkence, maalesef ki devam etmektedir. Uluslararası sözleşmeler ve iç hukukla yasak bir yöntem olmasına rağmen işkencenin devam ettiğini görmek son derece üzücüdür. İşkencenin belgelenmesi de ayrı bir sorun oluşturmaktadır çünkü Türk yargısı sadece Adli Tıp Kurumu’nun raporlarını delil olarak kabul etmektedir yani işkencenin ancak bir resmi bilirkişi kurumu ile belgelenmesi gerekmektedir oysaki Adli Tıp Kurumu bir devlet kuruluşudur.
    Adli Tıp Kurumu hekimleri, tümüyle siyasi iradeye bağımlı kılınmışlardır bu nedenle işkencenin belgelenmesi de çok önemli bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir.

    İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ALANINDAKİ İHLALLER

    İfade ve örgütlenme özgürlüğü, hiç olmadığı kadar ağır bir baskı altındadır. Kişiler, yazdıkları yazılar, yaptıkları konuşmalar, attıkları tweetler nedeniyle sorgusuz sualsiz tutuklanmakta özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9 ve 10. maddeleri sürekli ihlal edilmektedir. Şu anda düşünceleri nedeniyle cezaevinde bulunan birçok aydın, yazar, sanatçı, politikacı tamamen altına imza atılan uluslararası sözleşmelere aykırı bir biçimde cezaevinde mahpus olarak tutulmaktadırlar.
    Cezaevinde, ölümcül hastalıkları olan birçok hasta mahpus bulunmaktadır. Bu hasta mahpusların tahliyeleri de yine resmi bilirkişi kurumu olan Adli Tıp Kurumu’nun verdiği cezaevinde kalabilir raporları ile devam ettirilmekte birçok hasta mahpus cezaevlerinde yaşamlarını yitirmektedir

    NEFRET SUÇLARINDAKİ ARTIŞ!

    Kadına yönelik şiddet var gücüyle devam etmektedir. Maalesef ki devletin kullandığı ayrıştırıcı, şiddet içeren nefret dili, kadınlara ve çocuklara şiddet olarak geri dönmektedir. Bu nedenledir ki biz daima insan hakları savunucuları olarak -kadına yönelik şiddet, politiktir- demekteyiz. Çünkü devletin uyguladığı şiddet politikalarını, kadına yönelik şiddetten bağımsız tartışmak mümkün değildir.
    LGBTİ+’lara yönelik büyük bir nefret örgütlenmektedir ve bu nefretin örgütleyicisi de bizzat devleti yönetenlerdir. Yaşamın tüm alanlarında maalesef ki bu nefret örgütlenmekte ve LGBTİ+ insanlarımız coğrafyamızda ölüm tehlikesiyle yaşamaya devam etmektedirler.
    Ekonomik sorunlar, coğrafyada yaşayan tüm insanları, özellikle de emeği ile geçinen insanlarımızı çok yoğun şekilde etkilemektedir. Birçok alanda işten çıkarmalar yoğun olarak yaşanmakta, sendikaların örgütlenmeleri ve kendilerini ifade etmelerine yönelik baskılar devam etmektedir.

    “SAVAŞ POLİTİKALARI SOFRAMIZDAKİ EKMEĞİ ÇALMAKTA”

    İnsan hakları savunucuları olarak, yıllarca, varoluşumuzdan itibaren özellikle Kürt sorununa yönelik barış çağrılarını devam ettirmekteyiz. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki uygulanan savaş politikası soframızdaki ekmeği çalmaktadır. Savaş ve çatışmalı ortam on binlerce can kaybı yanısıra toplumsal barışı ve halkların bir arada yaşama arzusuna da zarar vermektedir. Ret, inkâr ve asimilasyona dayalı güvenlikçi politikalar terk edilerek barışçıl politikalar yoluyla toplumsal barışa olanak sağlanmalıdır.
    Savaşa harcanan bütçenin barışçıl politikalara, eğitime, sağlığa, ekonomiye ayrılması son derece önemli olacaktır ve bütün coğrafyayı rahatlatacaktır.
    90’larda dahi ki 90’lar insan hakları ihlallerinin çok yoğun yaşandığı bir dönemdi o dönemde bile uygulanmayan kanun hükmünde kararnamelerle işten çıkarmalar birçok aileyi son derece zor durumda bırakmıştır. Binlerce kamu emekçisi ve çalışan, sadece düşünceleri nedeniyle hukukta yeri olmayan iltisak vb. ithamlarla sorgusuz sualsiz hiçbir yargı kararı olmadan, işlerinden atılmış, aileleriyle birlikte adeta ölüme mahkûm edilmiştir.

    SIĞINMACILARA YÖNELİK NEFRET SUÇLARI

    2022 yılı insan hakları ihlalleri raporumuzda son derece açık biçimde görüleceği üzere, sığınmacılara yönelik devlet politikası da son derece ayrımcı ve ötekileştiricidir. Maalesef ki Türkiye Cumhuriyeti devleti Birleşmiş Milletler Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama getirmiş ve sadece Avrupa’dan gelen insanlara mülteci statüsü verebileceği yönünde bir imza atmıştır. Ancak coğrafyamıza özellikle Afrika ve Ortadoğu’dan sığınmacılar gelmekte ve statüsüz bir şekilde son derece kötü koşullarda yaşamaya devam etmektedirler ve maalesef ki bu sığınmacılara yönelik son derece ırkçı ve nefret içeren yaklaşımlarda bulunan siyasi partiler, dernekler bulunmaktadır. Toplum, sığınmacılara karşı maalesef ki nefret örgütlenmesine maruz bırakılmaktadır.

    “İNFAZ POLİTİKASI AYRIMCIDIR”

    Cezaevlerinde çok yoğun hak ihlalleri gerçekleşmektedir. Özellikle ceza infaz politikasının son derece ayrımcı olduğunu yıllardır çok yakından izliyor ve kamuoyuna da anlatmaya çalışıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısının infaz politikası, ayrımcıdır. Siyasi mahpuslar, maalesef ki adli mahpuslara göre cezalarının çok daha fazla bir oranını yatmaktadırlar.
    İnfazdaki bu ayrımcı politika, maalesef ki bütün dünyayı saran covid salgını sırasında son derece açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Adli mahpusların çok büyük bir bölümüne sağlanan denetimli serbestlik hakkı maalesef ki siyasi mahpuslara sağlanmamıştır.

    Coğrafyamızda bu kadar büyük ayrımcı, ötekileştirici, nefret örgütleyici bir politika izlenirken maalesef ki kendilerini muhalefet olarak tanımlayan siyasi partilerin çok büyük bir bölümü de bu haksızlıklara karşı ses çıkarmamaktadırlar. Sürekli dile getirdiğimiz gibi iktidar ve muhalefetin aynı kaynaktan beslendiği bir coğrafyada, insan hakları mücadelesinin ne kadar zor olduğunu her an gözlemlemekteyiz.
    Bizler insan hakları savunucuları olarak ‘2022 hak ihlalleri raporumuzu açıklarken bir kez daha insan hakları mücadelesinde ne kadar kararlı olduğumuzu biatsız bir mücadeleye devam edecek olduğumuzu tüm kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Dersim’de Cumartesi Anneleri için basın açıklaması; Kayıplarımızı unutmayacağız-VİDEO

    Dersim’de Cumartesi Anneleri için basın açıklaması; Kayıplarımızı unutmayacağız-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri eyleminin 963. haftasında, İHD Dersim Şubesi Seyit Rıza Meydanı’nda bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada “Devletin güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınarak kaybedilen sevdiklerimizi aramaktan vazgeçmeyeceğiz” denildi.

    İHD Dersim Şubesi, Cumartesi Anneleri eyleminin 963. haftasında Seyit Rıza Meydanı’nda bir basın açıklaması yaptı. Cumartesi Anneleri, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon ve İHD Dersim Şubesi ortak imzasıyla yapılan ‘Kenan Bilgin’i ve tüm kayıplarımızı unutmayacağız’ başlıklı açıklamayı, İHD Dersim Şubesi yöneticilerinden Nilüfer Aktağ okudu.

    “CUMARTESİ ANNELERİNİN ENGELLENMESİ HAK İHLALİDİR”

    Demokratik bir devletin varlığının vurgulanabilmesi için, bireylerin toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma hakkına sahip olmalarının temel bir gereklilik olduğunu vurgulayan Aktağ, “Anayasa Mahkemesi, içtihatlarında bu hayati ilkenin altını çizerek ‘toplantı özgürlüğü, demokrasi ile sıkı bir bağ içerisindedir’ tespitinde bulunmaktadır. Demokratik sistemler içerisinde, vatandaşlar devlet tarafından saygı gören ve korunan temel haklara sahiptirler; bu haklardan biri de toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme hakkıdır. Bu hakkın kullanımı halkın aydınlatılması ve kamusal farkındalığın artırılması için etkili bir yoldur” dedi.

    Türkiye’de demokratik ilkelerin ihlalinin endişe verici bir şekilde devam ettiğini, Anayasa ve yasal haklarını kullanarak sevdiklerinin gözaltına alındığı olayları açığa çıkarmak ve kamusal bilincin artırılmasına katkı sağlamak istediklerinde sistemli bir şekilde engellendiklerini belirten Aktağ, “Her cumartesi, işkence ve kötü muamele yasağını ihlal eden koşullarda gözaltına alınmaktayız. Oysa gözaltına alma kararı, kişinin suç işlediğini gösteren güçlü deliller olduğunda verilebilir. Anayasa Mahkemesi dahil yargı organları, Cumartesi Anneleri’nin engellenmesinin hak ihlali olduğunu ve buluşmalarında suç unsurunun oluşmadığını belirtmektedir” diye konuştu.

    “SEVDİKLERİMİZİ ARAMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Anayasa, hukuk, adalet tanımayan, keyfi uygulamalarla toplumu germeyi amaçlayan bu anlayışa boyun eğmeyeceklerini ve devleti yönetenlere hukuka bağlı kalma yükümlülüklerini hatırlatmaya devam edeceklerini ifade eden Aktağ, “Devletin güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınarak kaybedilen sevdiklerimizi aramaktan vazgeçmeyeceğiz. Kayıplarımıza ve adalete ulaşmak için hukukun bütün imkanlarını kullanmakta ısrar edeceğiz.12 Eylül 1994 tarihinde Ankara’da gözaltına alınarak kaybedilen AİHM’in oybirliği ile Türkiye’yi mahkum etmesine rağmen iç hukukta dava aşamasına gelmeden dosyası kapatılan Kenan Bilgin’i ve tüm kayıplarımızı unutmayacağız” ifadelerine yer verdi.

    Açıklama oturma eylemiyle son buldu.

    PİRHA/DERSİM

  • AB İnsan Hakları Film Günleri Ödülleri sahiplerini buldu

    AB İnsan Hakları Film Günleri Ödülleri sahiplerini buldu

    PİRHA- İnsan hakları dalında üç ödül için yarışan 10 film arasından, birincilik ödülünü ‘Eve Dönüş’ filmiyle Dilan Engin aldı.

    Avrupa Birliği 12’nci İnsan Hakları Film Günleri ödül töreni 9 Aralık’ta Ankara’da gerçekleşti.

    Akademi, medya ve sinema dünyasından pek çok ismin katıldığı törende 25 film dört kategoride ödül için yarıştı.

    İnsan hakları haftası kapsamında 2011’den bu yana gerçekleştirilen film günlerine bu yıl amatör ve profesyonel dalda 170 film başvurdu. Geçmiş yıllardan farklı olarak bu yıl Avrupa’da gençlik yılı olması sebebiyle gençlik hakları kategorisinde de filmler yer aldı. 25 filmin finale kaldığı yarışmada gençlik hakları, iklim eylem, cinsiyet eşitliği ve insan hakları olmak üzere dört grupta filmler yarıştı.

    ‘EVE DÖNÜŞ’ İNSAN HAKLARI FİLM KATEGORİSİNİN BİRİNCİSİ OLDU

    Dört kategoride 25 filmin yarıştığı film günlerinde, İnsan Hakları Film kategorisi haricindeki diğer üç kategoride 5 finalist yarışırken, insan hakları alanında üç ödül için 10 film yarıştı.

    İnsan Hakları Kısa Film Ödülü’nü birincilik ödülünü ‘Eve Dönüş’ filmiyle Dilan Engin aldı. İkinciliği ‘Karıncanın Ayak İzleri’ filmiyle Ümit Güç, üçüncülüğü ise Yasin Serindere ve Özgür Cihan Uçar’ın yönettiği ‘Tozkoparan Bizimdir’ filmi kazandı.

    CİNSİYET EŞİTLİĞİ DALINDA ‘ZARYAM’ FİLMİ BİRİNCİ OLDU

    Cinsiyet Eşitliği dalında ödülü, ‘Zaryam’ filmiyle Selin Kara almaya hak kazandı. Bu dalda jüri üyeleri ‘Bizim Köy’ adlı filmiyle Sevda Tunç’a mansiyon ödülü verdi.

    İklim Krizi kategorisinde ödüle layık görülen yapıt ise Ebubekir Sefa Akbulut’un ‘İkilem’ filmi oldu.

    Bu yıl eklenen bir kategori olan Gençlik Hakları kategorisinden iki film ödülle buluştu. Mansiyon ödülünü ‘Sessiz Ol’ filmiyle Nihat Eren Keskin alırken, birincilik ödülünü ‘Yetersiz’ ile Beyza Yıldır kazandı.

    Sinema severler ve insan hakları alanına ilgi duyan sinema izleyicileri, 8-1 1 Aralık arasında filmleri Büyülü Fener Kızılay sinemasında ücretsiz izleyebilecek. Filmler aynı zamanda 9-18 Aralık arasında Festival Scope adresinden ücretsiz olarak izlenebilecek.

    HABER MERKEZİ

  • ‘İktidar, Alevi Bektaşi inancını devletleştirmeye yönelik adım atmıştır’

    ‘İktidar, Alevi Bektaşi inancını devletleştirmeye yönelik adım atmıştır’

    PİRHA- İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmasını eleştirerek, “Alevi toplumu kendilerinin tanımladığı gibi inançlarının tanınmasını istiyor ve inanç merkezlerinin de ibadethane sayılmasını istiyor. Burada hükümetin yapması gereken bu talepleri kabul etmek ve yasalaştırmaktır” dedi.

    Cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanması yönündeki karar tepkileri büyütüyor. 8 Kasım’da ilgili yasaya karşı Meclis önünde eylem yapan Alevi yurttaşlara, sivil toplum örgütlerinden de destek gelmeye devam ediyor.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da, Alevilerin sorunlarının torba yasayla çözülemeyeceğini belirterek, iktidarın din ve vicdan özgürlüğüne saygılı bir yaklaşım sergilemediğini söyledi.

    “ALEVİLER İNANÇLARININ SADECE BİR KÜLTÜR OLARAK GÖRÜLMESİNİ İSTEMİYORLAR”

    Bir inançla ilgili bir düzenleme yapılacağı zaman o inancın gerekleri neyse ona uygun hareket edilmesi ve aynı zamanda o inancı temsil eden kurumların ya da kanaat önderlerinin fikrinin alınması gerektiğini kaydeden Türkdoğan, şunları aktardı:

    “Çünkü siz devlet olarak bir inancı kendinize göre tanımlayamazsınız. Her inanç kendisini nasıl görüyorsa, nasıl tanımlıyorsa siz devlet olarak onu o şekilde kabul etmek zorundasınız. Aleviler inançlarının sadece bir kültür olarak görülmesini istemiyorlar. Bunun dini yanı, inanç yanı vardır. Bu kısım hükümet tarafından dikkate alınmıyor.”

    “BU ADIMLAR AİHM KARARLARINI YERİNE GETİREN UYGULAMALAR DEĞİL”

    Türkiye’de hala resmi bir devlet ideolojisi olduğunu söyleyen Türkdoğan, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu resmi devlet ideolojisi Sünni Müslümanlığa dayanıyor. Devlet buradan bir geri adım atarsa ancak o zaman Alevi Bektaşi toplumunun taleplerini karşılayabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) vermiş olduğu kararlar var. Cemevleri ibadethane olarak sayılmalı. Çünkü Aleviler ibadet ettikleri mekanın ibadethane olarak tanınmasını istiyorlar. Mahkeme kararı da bunun böyle tanınmasını istiyor ancak hükümet bu kararın gerekliliklerini yerine getirmiyor. Bu mahkeme kararları Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin izlemesi altında. Bakanlar Komitesi gelecek yılın Mart ayında bu konuda yeniden bir değerlendirme yapacak. Anladığım kadarıyla hükümet yaptığı bu yasa değişikliklerini bu komiteye bildirecektir. Bizler de İnsan Hakları Derneği olarak bu yaşananları raporlaştıracağız ve bu komiteye ileteceğiz. Bu adımlar AİHM kararlarını yerine getiren uygulamalar değil. Tamamen hükümetin tek yanlı olarak belirlediği uygulamalar.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ İNANCINI KÜLTÜR BAKANLIĞI BÜNYESİNDE DEVLETLEŞTİRMEYE YÖNELİK ADIM ATILMIŞTIR”

    Alevi kurumlarının Meclis’e gelerek taleplerini, yasaya dair düşüncelerini dile getirmek istediğini ancak bunun karşılığında bir polis müdahalesine maruz kaldığını da hatırlatan Türkdoğan, “Aleviler en temel haklarını kullanmak istediler. İktidar bunu da engelledi. Engellemekle kalmadı sert bir müdahalede bulundu. Buna rağmen Alevi toplumu Meclis önüne kadar gelerek kendi taleplerini dile getirdi. Bu uygulama bile iktidarın bir inanç toplumunu ilgilendiren bir konuda ne kadar tek yanlı hareket ettiğini gösterir. Bu da anti demokratik bir uygulamadır. Alevi toplumu kendilerinin tanımladığı gibi inançlarının tanınmasını ve inanç merkezlerinin de ibadethane sayılmasını istiyor. Burada hükümetin yapması gereken bu talepleri kabul etmekti ve yasalaştırmaktı. Hükümet nasıl Sünni Müslümanlığı devletleştirdiyse bunu da Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yaptıysa, Alevi Bektaşi inancını da Kültür Bakanlığı bünyesinde bir nevi devletleştirmeye yönelik adım atmıştır” dedi.

    “DEVLET HER ŞEYE KARIŞTIĞI GİBİ İNANÇLARA DA KARIŞIYOR”

    Tarihsel olarak bakıldığında Osmanlı’da izlenen siyasetin farklı bir versiyonu ile bugün karşı karşıya olduğunu ifade eden Türkdoğan, son olarak şunları dile getirdi:

    “Osmanlı, Alevi Bektaşi dergahlarını kapatıp Nakşibendilere devretmişti. Cumhuriyet döneminin başlarında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile Alevilerin dergahları kapatılmıştı. Bugün ise hükümet, Alevi Bektaşi inancını sizin tanımladığınız gibi değil ben nasıl belirlersem öyle tanıyacağım diyor. Bunlar tamamen anti demokratik anlayışlardır. Alevi Bektaşi toplumu buna karşı mücadelesini sürdürecektir. Devlet her şeye karıştığı gibi inançlara da karışıyor. İnsanların inançlarını istediği gibi belirleyebileceğini düşünüyor. Bu yanlış bir anlayış. Türkiye’deki diğer inançlara mensup olan gruplar da bu durumdan mustarip aslında.

    “DEVLET OLARAK BİR İNANCA MÜDAHALE ETMENİZ, O İNANCI ÖZÜNDEN KOPARMANIZ ANLAMINA GELİR”

    Devlet Alevi Bektaşi inancını tırnak içerisinde tanımış oldu. Ancak ben istediğim gibi tanırım yaklaşımı getiriyor. Devlet istediği gibi değil, Alevi Bektaşi inancının mensuplarının istediği gibi tanınmalıydı. Cemevlerinin statüsünün verilmesi gerekiyordu. Yasalarda iki kelimelik bir değişiklik yapılması yeterliydi bunun için. Camiler, kiliseler, havralar, sinagoglar ibadethane olarak sayılıyor. Bunlara cemevi de eklenebilirdi. Bu iyi bir başlangıç için yeterli olacaktı. Devlet olarak bir inanca müdahale etmeniz, o inancı özünden koparmanız anlamına gelir. Alevi Bektaşi yurttaşlarımız inançlarını öz olarak yaşamak için yeni bir mücadele dönemine girecekler.”

    Melis CİDDİOĞLU/PİRHA

  • CHP 3 maddelik başörtüsü kanun teklifini Meclis’e sundu!

    CHP 3 maddelik başörtüsü kanun teklifini Meclis’e sundu!

    PİRHA – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun duyurusunu yaptığı ‘kıyafetle ilgili kanun teklifi’ için adım atıldı. Kılıçdaroğlu’nun ilk imzacısı olduğu 3 maddelik kanun teklifi TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 3 Ekim Pazartesi akşamı duyurduğu ve “Saray’ın samimiyet turnusolu olacak” dediği ‘kıyafetle ilgili kanun teklifi’ TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

    Kılıçdaroğlu’nun ilk imzacısı olduğu Kadınların Yürüttükleri Mesleğin İcrası Kapsamındaki Kılık ve Kıyafeti Giymek Dışında Herhangi Bir Zorlamaya Tabi Tutulamaması Hakkında Kanun Teklifi’ni, CHP Grup Başkanvekilleri Engin Altay, Özgür Özel ve Engin Özkoç ile birlikte toplam 132 CHP milletvekili imzaladı.

    Toplamda 3 maddelik kanun teklifinin birinci maddesinde şu hüküm yer aldı:

    “Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”

    “LAİKLİK, DİN HÜRRİYETİNİ ENGELLEYECEK BİÇİMDE YORUMLANAMAZ”

    Kanun teklifinin gerekçesi ise şu şekilde açıklandı:

    “Türkiye’nin imzacısı olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi insanlık ailesinin bütün üyelerinin eşit ve devredilemez haklara sahip olduğunu açıkça belirtmiştir. Anayasa’nın 2. kısmı, “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir” ifadesiyle temel hak ve özgürlükleri güvence altına almıştır.

    Demokratik, laik hukuk devletlerinde bireylerin sahip olduğu dini inanç ve kanaat hürriyeti hiçbir sınırlamaya tabi tutulamaz. Laiklik, din ve vicdan hürriyetini engelleyecek biçimde yorumlanamaz; aksine laiklik din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasının teminatıdır. Dini konulardaki bireysel tercihler ve bireylerin yaşam tarzı devletin müdahalesi dışında olduğu gibi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesiyle teminat altına alınan ifade özgürlüğü, kıyafetini seçme özgürlüğünü de kapsamaktadır.”

    “KADININ KIYAFETİ SİYASETİN KONUSU OLMAMALIDIR”

    “Kadının kıyafeti başta; bireylerin yaşam tarzı, inancı ve etnik aidiyeti siyasetin konusu olmamalıdır. Geçmişte yaşanmış bazı baskıcı uygulamalar toplumsal hafızamızda olumsuz izler bırakmış, ayrıca siyaseten istismar aracı olagelmiştir. Yakın geçmişimizde üniversite öğrencilerinin başörtüsüyle eğitim hakkı engellenmiş, kamuda kadınların başörtülü çalışmasına izin verilmemiştir. Benzer engellemelerin ve yasaklamaların bir daha yaşanmaması için her türlü önlemi almak Parlamentonun ve kamu idaresinin görevidir. Genelge, talimat, yönetmelik ya da diğer idari düzenlemeler ve hiyerarşik amirlerinin emirleriyle kadının ne giyeceğine ya da giymeyeceğine yönelik yapılmış zorlamalara son vermek ve kadının kıyafet seçme özgürlüğünü kanuni güvence altına almak için bu teklif hazırlanmıştır. Teklif ile kadınlarımızın Anayasa ile güvence altına alınan kişisel ve mesleki kıyafet özgürlüklerinin korunması öngörülmektedir.”

    “Bu kapsamda teklif ile;

    Kamu hizmetlerinin yürütülmesinde görev alan ve her statüde istihdam edilen kadınların, Anayasanın 135. maddesine göre kurulan meslek örgütlerine bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınların, yürüttükleri kamu hizmeti veya mesleki faaliyetlerin gereği olan mesleki kıyafet, cübbe, önlük veya üniforma giymek dışında, herhangi bir zorlamaya tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmaktadır. Böylece, kadın çalışanların kıyafetlerinden dolayı bir ayrımcılığa tabi tutulamamaları amaçlanmaktadır.”

    PİRHA/ANKARA

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP TBMM Grup toplantısında gündemi değerlendirdi.
  • İHD Mersin Şubesi: Türkiye’nin geçmişi ile yüzleşmesi gerekmektedir

    İHD Mersin Şubesi: Türkiye’nin geçmişi ile yüzleşmesi gerekmektedir

    PİRHA-İHD Mersin Şubesi, İHD’nin 36’ncı kuruluş yıldönümüne ilişkin yaptığı açıklamada, Türkiye’deki sorunların çözümü için diyalog kanallarının her zaman açık olması gerektiğini belirterek, “İHD’nin bu mücadelesi Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün oluşmasına önemli katkılar sunmuş ve sunmaya devam etmektedir” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, İHD’nin 36’ncı kuruluş yıldönümüne ilişkin dernek binasında açıklama yaptı. Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenlerinin destek verdiği açıklamayı İHD Mersin Şubesi Eşbaşkanları Hakkı Demir ve Zeynep Benli okudu.

    Demir, derneğin kuruluş amacının insan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak olduğunu vurgulayarak, “Kurucular arasında mahpus anneleri ve yakınları, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, yayıncılar, akademisyenler, avukatlar, hekimler, mimar ve mühendisler, öğretmenler vardı. Kurucularımızdan yaşamını yitirenleri sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz. İHD, kurulduğu 17 Temmuz 1986 tarihinden beri Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunu olduğunu ifade etmekte ve bu sorunun giderilmesine katkı sunmak için mücadelesini ısrarla, inatla ve umutla sürdürmektedir. İHD’nin bu mücadelesi Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün oluşmasına önemli katkılar sunmuş ve sunmaya devam etmektedir. Bu nedenle diyoruz ki, iyi ki İHD var” dedi.

    İHD Eşbaşkanı Zeynep Benli de, Türkiye’nin en önemli sorunu olan gördükleri Kürt sorununun çözülememesinin yarattığı ağır tahribatlar devam ettiğine işaret ederek, “Silahlı çatışma ve savaşın coğrafi alanı Türkiye’nin yanı sıra Suriye ve Irak’ın kuzeyinde de bütün şiddeti ile sürmektedir. Ağır yaşam hakkı ihlalleri gerçekleşmektedir. Bununla birlikte ağır ekonomik krizin devam eden silahlı çatışma halinin sonuçları ile bağlantılı olduğu açıktır. Türkiye’nin demokratikleşebilmesi bakımından Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yollarla çözmesinin zorunlu olduğunu her zaman olduğu gibi bir kez daha hatırlatmak isteriz” diye konuştu.

    Benli, sorunların çözümü için ise şu talepleri sıraladı:

    “-Türkiye’nin demokratikleşebilmesi için demokrasi ve insan hakları sorunlarını gerçek bir çatışma çözüm süreci ile çözmesi ve geçmişi ile yüzleşmesi gerekmektedir.

    -Türkiye’nin gerçek bir çatışma çözümü ile birlikte yeni ve demokratik bir Anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır.

    -İfade özgürlüğü olmadan demokrasi olmaz. İfade özgürlüğü demokrasinin temelidir. Demokrasiye giden yolun açılabilmesi için ifade özgürlüğünün mutlaka sağlanması gerekir.

    -Başta toplumsal cinsiyet eşitliği alanında yaşanan ihlaller olmak üzere diğer ayrımcılık türlerinin yol açtığı ihlallerin ve her türlü ayrımcılığa yol açan politikaların, pratiklerin ortadan kaldırılmasının son derece önemli olduğunu vurgulamak isteriz.

    -Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde önemli bir kazanım olan ve toplumsal cinsiyet rollerini tanıyan Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması mücadelemiz devam edecektir.

    -Avrupa Birliği’nin Kopenhag siyasi kriterleri olan demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık hakları değerleri yerine otoriteliği getiren Ankara kriterlerine karşı olduğumuzu, AB sürecinin demokratikleşme süreci olması nedeni ile desteklediğimizi ve AB ile Hükümete bu hususu bir kez daha hatırlatmak isteriz.

    -Siyasi ve toplumsal muhalefetin en geniş tabanda demokrasi ve insan hakları ilkesinde birleşik mücadele yürütmesi halinde verilecek mücadele ile Türkiye’nin demokratikleşmesi sağlanabilir.

    -Kuvvetler ayrılığı ilkesinin önemi kendisini bağımsız ve tarafsız yargıda gösterir. Hukukun üstünlüğü ilkesine uygun bir yargı yapılanması olmadan adaletin yerini bulması mümkün değildir.

    -Rusya’nın, Ukrayna işgali ve devam eden savaş ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlallerinin yaşandığını göstermektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini düzenleyen BM Roma Statüsü, Türkiye dahil tüm ülkelerce derhal onaylanmalı ve işletilmelidir. Cezasızlıkla mücadele için adalet şarttır.

    -Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi devlet içi çete yapılanmalarının tasfiye edilmemiş olmasıdır. Cezasızlık politikası ve kültürüne son verilerek, suç işleyen devlet görevlilerinin korunmasından vazgeçilmeli, OHAL döneminde çıkarılan özel yasalar geri alınmalıdır.

    -Otoriterleşme ile birlikte ekonomik ve sosyal haklardaki gerileme artarak devam etmektedir. Covid-19 salgını nedeni ile işsizlik ve yoksulluk daha da artmıştır. İşçi ve emekçilerin haklarının verilmemesi için de otoriterleşmede ısrar edilmekte, temel ekonomik istatistikler üzerinde maniplasyon yapılarak ağır hak kayıplarının yaşanmasına neden olunmaktadır. Ekonomik krizin giderek büyüyeceği belli iken daha fazla ekonomik ve sosyal hak mücadelesi verilmelidir.

    -İHD 36 yıl önce çocukları hapishanelerde işkenceye ve kötü muameleye uğrayan annelerin çabaları ile kurulmuştur. Cezaevi koşulları düzeltilmeli, ağır hasta tutuklular serbest bırakılmalıdır.

    -OHAL’in etkilerinin silinmesi için başta OHAL ihraçları olmak üzere tüm haksız ve hukuksuz uygulamaların geri alınması ve mevzuatın gözden geçirilerek normalleşmeye geçilmelidir.

    -OHAL sonrası dönemde örgütlenme, toplantı ve gösteri haklarına ilişkin yasaklamalar ve bu haklarını kullanmak isteyenlere yönelik ihlallerde maalesef artış devam etmektedir. Bu ihlaller sağlık emekçilerinin ekonomik ve mesleki hakları ile sağlığa şiddete karşı gerçekleştirdikleri eylem ve etkinliklerinde, işini geri isteyen kamu emekçilerinin eylemlerinde, işinden edilen işçilerin hak arama eylemlerinde, kadın aktivistlerin protesto etkinliklerinde, HDP’nin düzenlediği eylem ve etkinliklerde, Cumartesi Annelerinin 900. Haftada yapmak istedikleri açıklamaya müdahalede, tutuklanan gazetecilerle dayanışma eylemlerinde daha belirgin olarak görülmüştür. Ayrıca, LGBTİ+ bireylerin örgütlenme ve gösteri hakkına yönelik baskı politikaları ve uygulamaları da iktidar zihniyetinin yansıması olarak devam etmektedir.

    -İnsan hakları savunucuları olarak ekonomik ve sosyal haklar başta olmak üzere, ekolojik çevrede yaşama hakkının yaşama hakkı kadar önemli olduğu bilinci ile savunuculuk yapılması gerektiğini ortaya koymuştur.

    -Küresel iklim krizinin sebep olduğu ekolojik yıkıma ek olarak, Türkiye’deki plansız kentleşme, doğal çevrenin maden sahalarına açılması, HES ve baraj yapımı, insan eliyle gerçekleştirildiği izlenimi veren orman yangınları nedeniyle doğanın tahrip edilmesine devam edilmektedir. İHD olarak, doğanın korunmasının temel bir insan hakkı olduğunu bir kez daha belirtmek isteriz.

    -Türkiye’de insan hakları bilinci ve kültürünün gelişmesine oldukça önemli katkıları olan İHD’nin ve insan hakları savunucularının insan haklarını savunma hakkı kabul edilmelidir. İnsan hakları savunucuları üzerindeki yargı yolu ile baskı politikasına son verilmelidir. İçişleri bakanlığının dernekler üzerindeki faaliyet denetimine son verilmeli, dernekler kanunu değişikliği ile kişilerin fişlenmesi yönündeki askeri darbe dönemi uygulamalarından vazgeçilmeli, terörün finansmanını önlenmesi adı altında dernek ve vakıfların faaliyetlerinin kısıtlanıp tam denetim altına alınması ve kolayca kayyım atanması uygulamalarına son verilmelidir.”

    PİRHA/MERSİN

  • İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    PİRHA – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), 26 Haziran BM İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yayınladı. Hak savunucuları, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgusunu yaptı.

    İHD ve TİHV, 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle yaptıkları açıklamada, sokak ve açık alanlarda işkence ve kötü muamelenin görülmemiş boyuta ulaştığına dikkat çekti.

    Birleşmiş Milletler (BM), “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”nin yürürlüğe girdiği 26 Haziran gününü, 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etti. Gün dolayısıyla İHD ve TİHV ortak açıklama yayınladı.

    EN BAŞAT İNSAN HAKLARI SORUNU OLAN ÜLKE!

    Türkiye’nin de altına imza attığı BM İşkenceye Karşı Sözleşme’nin insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasakladığına dikkat çekilen açıklamada, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgulandı.

    Açıklanan bilgi notuna göre, 2021 yılında 984, 2022 yılının ilk 5 ayında ise 380 kişi, işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle TİHV’e başvurdu.

    İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre, geçtiğimiz yıl resmi gözaltı yerlerinde 531 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin tespitlerine göre 2021 yılında resmi gözaltı yerlerinde en az 142 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı.

    2021 yılında İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre 2 kişi gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitirdi, 1 kişi yaralandı.

    İŞKENCENİN ARTMASINDAKİ NEDEN CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ!

    Açıklamada, sokak ve açık alanlarda, resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü uygulamaların önceki yıllara kıyasla arttığı vurgusu da yapıldı.

    İşkenceyi önleme ve durdurma yükümlülüğünün öncelikle devletlere ait olduğu belirtilen açıklamada, şu konularda hızla adım atılması çağrısı yapıldı:

    “İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

    Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.

    Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

    Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.

    Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun tümüyle bağımsız yeni bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.

    Kolluk Gözetim Komisyonu tarafsız ve bağımsız hale getirilmelidir.

    İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.

    İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

    Hapishaneler insan hakları ve hukuk örgütlerinin denetimine açılmalıdır.

    CPT raporlarının tümü açıklanmalı ve tüm tavsiyelere uyulmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Cumartesi Anneleri’nin adalet mücadelesi 27. yılında

    Cumartesi Anneleri’nin adalet mücadelesi 27. yılında

    PİRHA-Cumartesi Anneleri’nin gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, sorumluların cezalandırılması amacıyla 27 Mayıs 1995 günü Galatasaray Meydanı’nda başlattıkları oturma eyleminin üzerinden 27 yıl geçti. Yıl dönümüne ilişkin bir paylaşım yapan Cumartesi Anneleri ” İlk günkü kararlılığımızla taleplerimizi haykırmaya ve devletin gözaltında kaybetme politikasını teşhir etmeye devam ediyoruz” ifadelerini kullandı.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların yargılanması talebiyle 27 Mayıs 1995 tarihinden itibaren her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemi düzenleyen Cumartesi Anneleri, adalet mücadelelerinin 27. yılını geride bıraktı. Cumartesi Anneleri’ne ait sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda “Bugün “Kayıplarımızı istiyoruz” diyerek Galatasaray’a çıkışımızın 27. yılı! 27 yıldır, ilk günkü kararlılığımızla taleplerimizi haykırmaya ve devletin gözaltında kaybetme politikasını teşhir etmeye devam ediyoruz. Unutmayacağız! Vazgeçmeyeceğiz!” ifadelerine yer verildi.

    700. HAFTA BULUŞMASINA POLİS SALDIRISI GERÇEKLEŞMİŞTİ

    Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen 700. hafta buluşması, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklamıştı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, eylemin başlama saatinden önce biber gazı ve plastik mermiler ile müdahalede bulunmuş, 34 kişiyi gözaltına almıştı. O tarihten itibaren kapatılan Galatasaray Meydanı’nda polis ablukası ise devam ediyor. Cumartesi Anneleri daha sonra eylemlerini İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin bulunduğu sokağa taşımıştı. Covid-19 pandemisi ile birlikte basın açıklamaları internet üzerinden paylaşılmaya devam ediyor.

    PİRHA / İSTANBUL

  • İstanbul’da Adalet Nöbeti, Aysel Tuğluk ve tüm hasta tutuklular için tutuldu-VİDEO

    İstanbul’da Adalet Nöbeti, Aysel Tuğluk ve tüm hasta tutuklular için tutuldu-VİDEO

    PİRHA-İstanbul Adalet Sarayı önündeki 102’inci Adalet Nöbeti, Avukat Aysel Tuğluk ile tüm hasta tutukluların durumuna dikkat çekmek amacıyla tutuldu. AİHM kararlarının uygulanması talebiyle yapılan açıklamada konuşan Av. Mebuse Tekay, “Bugün görüyoruz ki hekimler ve hakimler ya politik husumetle ya da aldıkları talimatla davranıyorlar. Bunların ikisi de suç oluşturuyor” dedi.

    Avukatlar tarafından İstanbul Adalet Sarayı önünde tutulan ‘Adalet Nöbeti’nin 102’inci buluşması Av. Aysel Tuğluk ile tüm hasta tutuklular için gerçekleştirildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması talebiyle yapılan açıklamada, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Av. Mebuse Tekay ile Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkan Yardımcısı Av. Gürkan Altun söz aldı.

    “POLİTİK HUSUMET YA DA TALİMATLA DAVRANIYORLAR”

    Sözlerine Rusya ile Ukrayna arasında başlayan çatışmalara değinerek başlayan Av. Mebuse Tekay, “Umuyorum ki barışla son bulur” dedi. AİHM kararlarının uygulanmamasını eleştiren Tekay şunları söyledi:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına rağmen Selahattin Demirtaş ile Osman Kavala hala tutuklu bulunuyor. Bu yüzden kaygılı ve kuşkuluyuz. Bugün iki odak noktamız var. Biri hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılmasına karar vermeyen hekimler, diğeri de AİHM kararlarını uygulamayan hakimler. Her iki kesim de aslında tarafsız ve bağımsız karar vermek zorunda olan, muayene ettiği hastayı ya da yargıladığı kişiyi siyasi görüşlerine veya etnik kimliğine göre etkilenmemesi gerekir. Bugün görüyoruz ki hekimler ve hakimler ya politik husumetle ya da aldıkları talimatla davranıyorlar. Bunların ikisi de suç oluşturuyor.”

    “TÜRKİYE’DE BİR ADLİ TIP SORUNU VARDIR”

    TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise Türkiye’de bir Adli Tıp sorunu olduğunu belirtti. Fincancı, “Savaşların halk sağlığı sorunu olduğunu bir kez daha hatırlatalım. İnsanlığa karşı suçların ötesinde bir halk sağlığı sorunudur ve bunun ne anlama geldiğini çok yakından bu topraklarda da gözlüyor ve yaşıyoruz. Biz bu topraklarda pek çok acıyı yaşıyoruz. Bunlardan biri de özgürlüğünden alıkonulmuş olanların bunun ötesinde cezalandırılmaya, bir intikam alma sürecine dahil edilmeleridir. Devlet neredeyse yirmi yıldır ölüm cezasını yasalarından çıkartmış olabilir ama fiilen ölüm cezasını uygulamaktadır. Nasıl? Hasta mahpuslar üzerinden onları görmeyerek, tek başında dahi kalamayacak hücrelerde kalmasına göz yumarak uygulamaktadırlar. Tutuklular sağlık hakkına erişmede çok ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Türkiye’nin bir Adli Tıp sorunu vardır” ifadelerini kullandı.

    “HUKUK GÜVENLİĞİ ORTADAN KALKMIŞTIR”

    TBB Başkan Yardımcısı Gürkan Altun da şöyle konuştu:

    “Ülkemizde hukuk güvenliği ortadan kalkmıştır. OHAL’in olağanlaştığı bir süreçte gazetecilere, akademisyenlere, siyasilere ve biz avukatlara toplumun bütün muhalif kesimlerine yönelik haksız ve hukuksuz uygulamalar, hukuka aykırı gözaltı ve tutuklama gibi birçok uygulama bugünkü mevcut yargı pratiği, mahkemelerin ve yargı sisteminin siyasal etki ve baskı altında olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Avukat Aysel Tuğluk ve yaşadıkları ağır sağlık sorunları nedeniyle cezaevlerinde tedavileri mümkün olmayan tüm tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması gerekmektedir. Yurttaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin güvencesi, koruyucusu ve kollayıcısı olan avukatlar olarak adalet talebimizi bir kez daha yüksek sesle haykırıyoruz. Hukuksuzluğa karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi ifade ediyoruz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • İHD’den mülteci ölümlerine ve Diyarbakır şube baskınına tepki!-VİDEO

    İHD’den mülteci ölümlerine ve Diyarbakır şube baskınına tepki!-VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şube Eş Başkanı Zeynep Benli, mültecilerin Edirne İpsala’da donarak yaşamını yitirmesine ve İHD Diyarbakır Şube’nin polislerce basılmasına ilişkin açıklama yaptı. Yargı mensuplarının, siyasal iktidarın yargı aracı olmaması çağrısında bulunan Benli, mültecilere yönelik ulusal ve uluslararası hukukun işletilmesini istedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaparak İHD Diyarbakır Şubesi binasına 3 Şubat’ta yapılan polis baskını ile birlikte Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Ferhat Berkpınar’ın gözaltına alınmasına ve Edirne’nin İpsala ilçesinde yaşanan mülteci ölümlerine tepki gösterdi.

    Açıklamada konuşan İHD Mersin Şube Eşbaşkanı Zeynep Benli, Edirne İpsala’da 19 mültecinin donarak yaşamını yitirmesinin devletlerin mültecilere uyguladığı politikaların sonucu olduğuna dikkat çekti. Benli ayrıca mültecilerin ölümünden tüm devletler ve siyasi partilerin sorumlu olduğunu belirterek, mültecilere yönelik ulusal ve uluslararası hukukun işletilmesini istedi.

    Zeynep Benli, mültecilerin dünyanın her yerinde insanca yaşama hakları olduğunu vurgulayarak İspala’da yaşananlara ilişkin “Yunanistan’ın ‘geri itme’ uygulaması önlensin, sınırlardaki mülteci ölümleri durdurulsun, Edirne’de donarak yaşamını yitiren mülteciler için ceza adaleti sağlansın” talebinde bulundu.

    İHD Diyarbakır Şubesi binasına yapılan baskına tepki gösteren Benli, “Ancak bütün bu işlemleri yapan kolluk birimleri ile yargı mensuplarına hatırlatmak isteriz ki, bu yöntemler bir dönem Türkiye’de sıkça uygulandı ve bunu uygulayanlar şimdi yargı önünde hesap vermektedirler. Özellikle yargı mensuplarının, siyasal iktidarın yargı yolu ile baskı politikalarına araç olmamalarını ve evrensel insan hakları norm ve ilkelerini hatırlamalarını tavsiye ederiz. Gözaltına alınan arkadaşımız Ferhat Berkpınar’ın bir an önce serbest bırakılmasını ve her türlü hukuki hakkının korunmasını talep ederiz” dedi.

    PİRHA/MERSİN

  • Adalet Bakanlığı’na yürümek isteyen tutuklu ailelerine polis müdahale etti-VİDEO

    Adalet Bakanlığı’na yürümek isteyen tutuklu ailelerine polis müdahale etti-VİDEO

    PİRHA-Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) haftalık grup toplantısına katıldıktan sonra Adalet Bakanlığı’na yürümek isteyen tutuklu aileleri, polisin müdahalesi ile karşılaştı. 

    Hasta ve infazı yakılan tutukluların aileleri, yakınlarının tedavileri için tahliye edilmeleri talebiyle görüşmeler için Ankara’ya geldi. Batman, Çukurova, Diyarbakır, İstanbul, Mardin, Siirt, Van ve Yüksekova’dan Ankara’ya gelen aileler, HDP grup toplantısına katıldı.

    Toplantının ardından TBMM Dikmen kapısı önünden Adalet Bakanlığı’na yürümek isteyen aileler, gazetecilere açıklama yaptığı sırada polisin müdahalesine uğradı. Darp edilen aileler, zorla polis araçlarına bindirilerek gözaltına alındı.

    PİRHA/ANKARA

  • DİB: Tuğluk’un hapiste tutulması cezaevlerindeki hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor

    DİB: Tuğluk’un hapiste tutulması cezaevlerindeki hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor

    PİRHA-Aysel Tuğluk ile diğer hasta tutuklulara dair bir açıklama yayımlayan Demokrasi İçin Birlik, infaz erteleme kararlarında hastane raporlarının esas alınması gerektiğini belirtti. Açıklamada ayrıca Türkiye’deki cezaevlerinde yaşamlarını tek başlarına idame ettiremeyecek ağır hasta tutukluların olduğu kaydedildi. 

    Demokrasi İçin Birlik (DİB), Aysel Tuğluk ile diğer hasta tutukluların durumuna dikkat çeken bir açıklama yayımlayarak, tedavi edilmelerinin önündeki engellemelerin kaldırılması çağrısında bulunarak, sağlık nedeniyle infaz erteleme kararlarında hastaneler tarafından verilen raporların esas alınması gerektiği kaydedildi.

    DİB açıklamasında “Kronik ve ilerleyen hafıza kaybı teşhisi konulan, hapishanede tedavisinin mümkün olmadığı hastane raporuyla saptanan Aysel Tuğluk’un hapiste tutulması, cezaevlerinde ölüme terk edilen yüzlerce hasta mahpusun maruz bırakıldığı eziyet ve hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor” ifadelerini kullandı.

    “ADLİ TIP KURUMU TIBBİ ETİKTEN YOKSUN TUTUMLA CEZALARI ERTELEMİYOR”

    Açıklamada, Tuğluk’un hapishane koşullarında tedavi edilemeyeceği yönünde Kocaeli Tıp Fakültesi tarafından verilen rapor hatırlatılırken; “2016 yılından beri Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı, Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk sekiz ay boyunca Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ndaki dokuz uzman doktor tarafından muayene edildi. Aysel Tuğluk’un hafıza kaybının kronik ve ilerleyen bir özellik gösterdiği, hapishane koşullarında hayatını sürdüremeyeceği bu nedenle cezasının infazının ertelenmesi tespiti yapıldı. Ancak raporun gönderildiği İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda rencide edici sözlerin de eşlik ettiği çok kısa bir muayene sonucunda Tuğluk’un cezaevinde kalabileceğine karar verildi. 

    Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tıbbi etikten tamamen yoksun bir tutumla siyasi mahpusların cezalarını ertelemiyor. Tam teşekküllü hastanelerin vermiş oldukları raporlar Adli Tıp Kurumu tarafından kabul görmüyor. Devlete tutuklu ve hükümlülerin sağlığı ve yaşam hakkı ile ilgili yükümlülük getiren bütün uluslararası sözleşmelere rağmen hastalık iktidar tarafından cezalandırma aracına dönüştürülüyor” denildi.

    AĞIR HASTA MAHPUSLARIN HAYATLARI CEZAEVİNDE SON BULUYOR

    Türkiye’deki cezaevlerinde yaşamlarını tek başlarına idame ettiremeyecek ağır hasta tutukluların olduğu belirtilen DİB açıklamasında, şu ifadelere yer verildi:

    “İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun 2020 yılında hazırladığı güncel hasta mahpus listesine göre cezaevlerinde 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor. Yine aynı rapora göre Türkiye cezaevlerinde yaşamını tek başına idame ettiremeyecek ağır hasta mahpuslar var. Tedavileri gerektiği gibi yapılmayan mahpuslar hapishanelerde yaşamını yitiriyor. Ağır hasta mahpuslar, hastalıklarının son dönemlerine gelmelerine rağmen tahliye edilmiyor cezaevinde hayatları son buluyor. 

    2013 yılında İnfaz Yasası’nda, ağır hastaların tahliye edilmeleriyle ilgili maddeye “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı” koşulunun eklenmesiyle siyasi mahkûmlar ağır hastalıkların pençesinde ölüme terk ediliyor. Alaattin Çakıcı gibi muhalefeti açıktan tehdit eden faşist mafya babaları ise toplum için güvenlik tehdidi oluşturmadığından serbest.”

    “İNFAZ ERTELEME KARARLARINDA HASTANE RAPORLARI ESAS ALINSIN”

    DİB ayrıca sağlık nedeniyle infaz erteleme kararlarında hastaneler tarafından verilen raporların esas alınması gerektiğini vurguladı. Açıklamada şunlara yer verildi:

    “Adli Tıp Kurumu, sağlık sebebiyle infazın ertelenmesi raporlarında son ve tek merci olmaktan çıkarılmalıdır. Sağlık nedeniyle infazın ertelenmesi kararlarında hastane raporları esas alınmalıdır. Hasta mahpusların infaz ertelemesini engelleyen “toplum güvenliği bakımından tehlike” kriteri insan haklarına aykırıdır, yasada yer almamalıdır. Aysel Tuğluk ve hapishane koşullarında tedavisi yapılamayan hasta mahpuslar derhal tahliye edilmelidir.

    Demokrasi İçin Birlik olarak Aysel Tuğluk ve hasta mahpusların uğradıkları yaşam ve sağlık hakkı ihlallerine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.”

    HASTA TUTUKLULAR İÇİN TOPLU TELGRAF GÖNDERME EYLEMİ

    DİB, Aysel Tuğluk’un serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na toplu telgraf gönderme eylemi yapacağını da duyurarak; “30 Aralık Perşembe günü, saat 11.00’de Sirkeci Postanesi önünde Aysel Tuğluk’un serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na toplu telgraf gönderme eylemi yapacağız. Demokrasiden insan haklarından yana herkesi telgraf eylemine katılmaya, Aysel Tuğluk ve hasta mahpuslar için yürütülen mücadeleyi büyütmeye davet ediyoruz” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:

    1-68 kadın örgütünden Aysel Tuğluk için tahliye çağrısı!
    2-DEDEF Kadın Meclisi: Aysel Tuğluk ve tüm hasta mahpuslar serbest bırakılsın
    3-Aysel Tuğluk’un abisi Aladdin Tuğluk: Tek talebimiz doğru bir teşhis ile tedavi edilmesi
    4-‘Aysel Tuğluk’un tahliye edilmemesi intikamcı bir yaklaşımdır’

     

  • Mersin’de ‘2022’ye girerken insan hakları’ konulu panel düzenlendi-VİDEO

    Mersin’de ‘2022’ye girerken insan hakları’ konulu panel düzenlendi-VİDEO

    PİRHA- ‘2022’ye girerken insan hakları’ konulu panelde konuşan İHD Onursal Başkanı Akın Birdal, “Kriz, Kürt sorununun çözümsüzlüğü ile doğrudan ilgilidir. Silaha ayrılan pay Türkiye’nin nerede olduğunu ve neyi öncelediğini ortaya koyuyor. Savaş varsa ekmek küçülür” dedi. Avukat Tuba Torun da, kadınların birlikte güçlü olduğunun altını çizerek,  ‘İstanbul Sözleşmesi’ni geri getireceğiz” diye belirtti.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi ve 7 Renk Derneği, İHD Onursal Başkanı Akın Birdal ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi Avukat Tuba Torun’un katılımıyla ‘2022’ye girerken insan hakları’ konulu panel düzenledi.

    Siyasi parti, sivil toplum örgütü ve onlarca yurttaşın katıldığı panelde ilk olarak söz alan İHD Onursal Başkanı Akın Birdal, geçmişten günümüze Türkiye’de insan hakları sorununun yaşandığının altını çizerek, “İnsan haklarının olmamasının en temel nedeni ‘Kürt Sorunu’nun çözümsüzlüğünden kaynaklı. Bugün cezaevlerinde son bir haftada 4 insan yaşamını yitirdi. İnsanlar ekmek kuyruklarında saatlerce bekleyip bir ekmek almaya çalışıyor. Kriz, Kürt sorununun çözümsüzlüğü ile doğrudan ilgilidir. Silaha ayrılan pay Türkiye’nin nerede olduğunu ve neyi öncelediğini ortaya koyuyor. Savaş varsa ekmek küçülür. Bunu görüp barış, eşitlik ve demokrasi mücadelesini sürdürmeliyiz” diye konuştu.

    Ardından CHP) Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi Avukat Tuba Torun yaptığı değerlendirmede, ‘Farklıyız, birlikte güçlüyüz’ başlığına dikkat çekerek, kadın mücadelesinin İstanbul Sözleşmesi’nde ısrar ettiğini ve tüm Türkiye’ye anlattığını ifade etti. Ekonomik krizi de değine Tuba Torun, geleceğe dair umutlu olduğunu belirterek, “Yan yana gelerek, çoğalarak, bir arada olarak başarabiliriz” dedi.

    İHD Mersin Şube Başkanı Hakkı Demir de, şubelerine yapılan başvurulara ve cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekerek, sorunların çözümü için daha fazla bir araya gelinmesi gerektiğini vurguladı.

    Panel, soru- cevap ile sona erdi.

    Diren KESER/MERSİN