Etiket: insan hakları

  • Dersim’de, ‘İnsan hakları’ paneli düzenlendi-VİDEO

    Dersim’de, ‘İnsan hakları’ paneli düzenlendi-VİDEO

    PİRHA-Dersim Belediyesi konferans salonunda ‘Nasıl bir demokrasi istiyoruz’ ve ‘İnsan hakları’ konulu panel düzenlendi. Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, “Aysel Tuğluk özelinde Türkiye’de cezaevlerinde 1600’ün üzerinde hasta mahpus var ve ne yazık ki değişik mekanizmalarla cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor” dedi.

    Dersim Belediyesi, ‘Nasıl bir demokrasi istiyoruz’ ve ‘İnsan hakları’ konulu panel düzenledi. Panele Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Dersim Baro Başkanı Kenan Çetin ve Munzur Üniversitesi Öğretim Üyesi Doğancan Özsel katıldı. Çok sayıda yurttaşın katıldığı panel Metin Kahraman ve Zeynep Kılıç’ın müzik dinletisiyle sona erdi.

    “BU TOPRAKLARDA HAİNLER MEZARLIĞI KURULDU VE KİMSE SESİNİ ÇIKARMADI”

    Yaşadığımız koşulları genişletebilmek için bu topraklarda mücadele yürüttüklerini belirten TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, “Aysel Tuğluk özelinde Türkiye’de cezaevlerinde 1600’ün üzerinde hasta mahpus var ve ne yazık ki değişik mekanizmalarla cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor. Bu yaklaşım onların yakınları üzerinden topluma verilen tehditle hepimizden öç alma davranışıdır. 2015 darbe sürecinden sonra öç alma davranışını daha çıplak bir biçimde gördük, hainler mezarlığı kuruldu bu topraklarda ve kimse sesini çıkarmadı. Geldiğimiz noktada Garibe’ye cenaze aracı vermeyen bir sistemle yüzleşmek zorunda kalıyoruz” dedi.

    “İNSAN HAKLARINI SAVUNMAK ZORUNDAYIZ”

    İnsan haklarını savunmak zorunda olduklarını belirten Dersim Baro Başkanı Kenan Çetin, “İnsanların en önemli hakkı yaşam hakkıysa Türkiye’de ki hukuk sisteminde de başrolün Anayasadır. Bütün haklarımız anayasa ile güvence altına alınmış ama yerelde 15 günde bir Tunceli Valiliği yasa çıkarır gibi yasak getiriyor. Dersim’de hak ihlallerine uğramış üç binin üzerinde insan göç etti. Binlerce insan cezaevinde ve pandemiyle birlikte kötü koşullar giderek arttı” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

     

     

     

  • Cumartesi Anneleri’nin 3. duruşması yarın; ‘Bu dava hukuka meydan okumaktır’

    Cumartesi Anneleri’nin 3. duruşması yarın; ‘Bu dava hukuka meydan okumaktır’

    PİRHA-Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta buluşmasına yönelik polis müdahalesinin ardından 46 kişi hakkında açılan davanın üçüncü duruşması yarın (24 Kasım) görülecek. Celse öncesi konuşan İHD Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan, “Bu dava hukuka, anayasaya, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere meydan okumaktır. Eğer bir toplumda barışçıl gösteri hakkı yoksa demokrasi de yoktur. Dolayısıyla hem barışçıl gösteri hakkımıza hem de demokrasiye sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi.

    Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 700’üncü hafta buluşmasına yönelik polis müdahalesinin ardından aralarında kayıp yakınlarının da olduğu 46 kişi hakkında “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamasıyla, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet iddiasıyla açılan davanın 3. duruşması 24 Kasım Çarşamba günü görülecek. İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma saat 10.30’da başlayacak.

    “KAYIPLAR BULUNSUN, FAİLLER YARGILANSIN”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan, duruşma öncesi PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu. 700. hafta oturumuna yönelik polis müdahalesini hatırlatan Arcan, “Bilindiği gibi Cumartesi Anneleri 699 hafta Galatasaray Meydanı’nda “Kayıplar bulunsun. Failler yargılansın” diyerek barışçıl toplantı haklarını kullanmışlardı. Fakat bu hakları 700. haftada birden bire ağırı bir polis saldırısına uğrayarak müdahale edildi. Bu hakkın kullanımı aslında hem anayasanın hem de uluslararası hukukun güvencesindedir. Fakat devleti yöneten iktidar bu oturmaları 700. haftada hiçbir haklı neden yokken birden bire yasaklı statüsüne soktu. O tarihten beri Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’na gidemiyor” dedi.

    “BU DAVA, HUKUKA MEYDAN OKUMAKTIR”

    Arcan, Galatasaray Meydan’ının yalnız Cumartesi Anneleri’ne değil, toplumun tamamına kapatıldığını vurguladı. 46 kişiye açılan davaya değinen Arcan, şunları söyledi:

    “Bu dava nedeniyle 3 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Aslında bu dava hukuka, anayasaya, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere meydan okumaktır. Uluslararası insan hakları örgütleri, mahkemeye sundukları görüşlerinde, bu durumu Cumartesi Anneleri’ni görüşleri nedeniyle susturmak, cesaretlerinin kırılması veya cezalandırılmak amacıyla olduğunu söylüyor. Yine mahkemeye birçok saygın kişi ve kurumların hukuki görüşlerini de sunduk. Bu görüşlerde de bu yargılamanın hukuki olarak temelsiz olduğu bir kez daha teyit edildi. Aslında hukuki bir yargılama ile değil siyasi bir yargılama ile karşı karşıyayız.

    “BARIŞÇIL GÖSTERİ HAKKI YOKSA DEMOKRASİ DE YOKTUR”

    Cumartesi Anneleri üzerinden bütün toplum kesimlerine bir gözdağı verilmeye çalışılıyor. “İktidarın politikalarına itiraz etmeyin; başınıza gelecek her şeyi kabullenin” demek istiyor devleti yönetenler. Ama biz söyledik ve söylemeye devam edeceğiz. Eğer bir toplumda barışçıl gösteri hakkı yoksa demokrasi de yoktur. Dolayısıyla hem barışçıl gösteri hakkımıza hem de demokrasiye sahip çıkmaya devam edeceğiz.”

    NE OLMUŞTU?

    27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemi ve basın açıklaması düzenleyerek gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması ve faillerinin yargılanması talebiyle bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 700. Hafta buluşmasına polis müdahale etti.

    25 Ağustos 2018’deki 700’üncü buluşma, Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklanmıştı. Polisin biber gazıyla müdahale ettiği eylemde çok sayıda kayıp yakını gözaltına alındı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu polis müdahalesiyle ilgili, “İzin vermedik çünkü artık bu istismarın ve kandırmacanın son bulmasını istedik. Anneliğin terör örgütünce istismar edilmesine, teröre kılıf yapılmasına göz mü yumsaydık” dedi.

    İçişleri Bakanlığı kararıyla Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelmeleri engellenen Cumartesi Anneleri/İnsanları’na yönelik olarak “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” suçlamasıyla, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçundan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame düzenlendi ve İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde haklarında aynı suçtan yargılanmak üzere dava açıldı.

    Barış KOP / İSTANBUL

     

     

     

  • CİSST, 179 cezaevinden gelen koronavirüs kaynaklı şikayetleri paylaştı

    CİSST, 179 cezaevinden gelen koronavirüs kaynaklı şikayetleri paylaştı

    PİRHA-Hapishanelerden ekim ayı içerisinde gelen koronavirüs kaynaklı şikayetleri raporlaştıran CİSST, cezaevi koşullarını, mahpusların sağlık sorunları, şikayetleri ve taleplerini kamuoyu ile paylaştı.

    Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) ekim ayı içerisinde hapishanelerden gelen koronavirüs kaynaklı şikayetlerin yer aldığı bir rapor yayımladı. 179 farklı hapishaneden, mahpusların bilgileri gizli tutularak alınan şikayet başvurularında risk grubundaki hasta mahpusların sağlık sorunları, şikayetleri ve taleplerine yer verildi.

    “Hapishanelerde Kapasite Sorunu”, “Hapishanelerin Genel Durumu ve Hijyen Önlemleri”, “Mahpusların Hijyeni”, “Beslenme”,  “Sağlık hakkına erişim”, “Karantina Koğuşları” ve “Diğer Şikayetler” başlıkları altında hapishanelerdeki durumun anlatıldığı raporda ayrıca “Vakalar” başlığıyla da farklı hapishanelerden mahpusların genel durumlarına değinildi.

    “CEZAEVLERİNİN DEZENFEKTE EDİLME SIKLIĞI AZALDI”

    CİSST raporunda şu ifadelere yer verdi:

    “Mahpuslar koğuşlarının kalabalık, yatakların birbirlerine yakın mesafede olduğunu, bu yakınlıkta uyumak zorunda kaldıklarını, sosyal mesafe koyamadıklarını, açık hapishanelerde farklı koğuşlarda kalan mahpusların ortak alanlarda ve yemekhanelerde bir araya gelmek zorunda kaldıklarını aktarmışlardır.

    Salgın başlangıcında hapishaneler belli aralıklarla ve düzenli şekilde dezenfekte edilirken son dönemde bu sıklığın azaldığı, bazı hapishanelerde aşı olan infaz koruma memurlarının hijyen önlemlerini azalttığı, maske takmadan koğuşlara girdikleri belirtilmiştir.

    “TUVALET İLE BANYOLAR YETERSİZ VE KİRLİ”

    Birçok hapishanede tuvaletlere temizlik ve hijyen malzemelerinin konulmadığı, banyoların kirli olduğu, kalabalık koğuşlarda banyo kullanımı ve saatlerin kısıtlandığı, tuvalet ve lavabo sayısının az olduğu, bazı açık hapishanelerde koğuşlarda tuvalet ve banyonun olmadığı, ortak tuvalet ve banyonun farklı koğuşlarla beraber kullandırıldığı belirtilmiştir.

    Bazı hapishanelerde verilen yemeklerin kalitesiz olduğu, hijyenik olmadığı ve yemeklerin soğuk verildiği, yemeklerin tüm mahpusların ihtiyacını karşılamada yetersiz olduğu, bazı hapishanelerde hazır işlenmiş veya konserve gıdalar verildiği belirtilmiştir.

    “KANSER HASTASI MAHPUSLARIN BAZI İLAÇLARINDAN ÜCRET İSTENİYOR”

    Hasta, yaşlı ve risk grubuna giren mahpuslar için önlemler alınmadığı, temizlik malzemesinin dağıtılmadığı, mahpusların önlemlerini kendileri aldığı, bazı hapishanelerde doktorun revire gelmediği veya düzenli gelmediği, kanser hastalığı başta olmak üzere düzenli takip edilmesi gereken hastalıkların takibinin yapılmadığı, kanser hastası mahpusların bazı ilaçlarından ücret talep edildiği belirtilmiştir.

    Bazı hapishanelerde havalandırmaların keyfi olarak geç açıldığı ve erken kapatıldığı, havalandırmanın kapatılmasının temiz hava imkanlarını asgariye indirdiği, bazı hapishanelerdeki karantina koğuşlarının hijyenik olmadığı, temizlenmesine yönelik idareye şikayet iletilse de temizlenmediği ve yeterince havalandırılmadığı belirtilmiştir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik 4 yıl içinde 2 bin 779 ihlal yaşandı’

    ‘Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik 4 yıl içinde 2 bin 779 ihlal yaşandı’

    PİRHA- Türkiye İnsan Hakları Vakfı “Eleştiriyi Susturmak” çalışmasını paylaştı. Kamuya verilen bilgilerde, Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik 2 bin 779 ihlal yaşandı. Bu ihlaller sonucu 6 bin 479 kişi gözaltına alındı, 2 bin 801 kişi tutuklandı. 184 medya kurumu kapatıldı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), demokratik yurttaşlık alanının daraltılması konulu araştırma kapsamında hazırlanan bilgi notunda 2015-2019 yılları arasındaki 5 yıllık dönemde ifade ve medya özgürlüğü ihlallerini inceledi. Vakıf, İnceleme sonucunu bir rapor halinde paylaştı.

    Rapora göre 4 yıl içinde 2 bin 779 hak ihlali gerçekleşti. Bu hak ihlalleri içerisinde gazetecilerin uğradıkları şiddet ve saldırılar da yerini aldı. Bin 118 medya çalışanı görevini yerine getirirken gözaltına alındı. Ayrıca aralarında Tv10’un da yer aldığı toplam 170 medya kuruluşu Kanun Hükmünde Kararnameler ile kapatıldı.

    SOSYAL MEDYADA FİKİR PAYLAŞIMI CEZALANDIRILDI

    Raporun içeriğinde sosyal medyada yapılan paylaşımlarıyla gözaltına alınan ve cezalandırılan yurttaşların oranları da mevcut. “Eleştiriyi Susturmak” raporu 4 bin 684 kişinin sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle gözaltına alındığını paylaştı. Gözaltına alınanlar arasından 2 bin 357 kişi tutuklanırken, 727 kişi toplam 27 bin 448 ay ceza aldı.

    (HABER MERKEZİ)

     

    İLGİLİ HABERLER:
    > THİV: Öğrencilere yönelik hak ihallerinde kaygı verici artış söz konusu

  • Av. Gülseren Yoleri: Galatasaray’daki bariyerler kaldırılmasaydı da biz meydana çıkacaktık

    Av. Gülseren Yoleri: Galatasaray’daki bariyerler kaldırılmasaydı da biz meydana çıkacaktık

    PİRHA-160 haftadır yasaklı olan Galatasaray Meydanı’ndaki polis bariyerleri dün gece alandan kaldırıldı. İHD İstanbul Şube Başkanı Av. Gülseren Yoleri konu ile ilgili olarak PİRHA’ya yaptığı açıklamada “Bariyerlerin kaldırılması olayı olmasaydı da biz meydana tekrar çıkacaktık. 25 Ağustos 2018 tarihinden bu yana barışçıl gösteri hakkımız, ifade özgürlüğümüz kısıtlandı; hakikat ve adalet mücadelemiz engellenmeye çalışıldı. Bir yanlıştan dönülüyor. Ertesi hafta tekrardan kapatılsa bile haklarımızı sokakta savunmaya devam edeceğiz” dedi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle 27 Mayıs 1995 tarihinden itibaren her hafta cumartesi günü İstanbul Taksim’deki Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne 25 Ağustos 2018 günü müdahale edilmişti. 700’üncü hafta buluşmasına yönelik polisin biber gazı ve plastik mermilerle gerçekleştirdiği müdahalenin ardından meydan demir bariyerlerle kapatılmıştı.

    160 haftadır yasak olan meydandaki bariyerler dün akşam saatlerinde kaldırılırken, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “BARİYERLER KALDIRILMASAYDI DA GALATASARAY’A ÇIKACAKTIK”

    “‘Gözümle görmeden inanmam’ diyerek sabah alana gittim” diyen Yoleri, “Bariyerlerin kaldırılması olayı olmasaydı da biz meydana tekrar çıkacaktık. Bunu konuştuğumuz bir dönemdeydik. Çünkü hukuka aykırı bir yasak kararı var. Buna karşı başlattığımız hukuk mücadelesi devam ediyor. Bu mücadele devam ederken, bir yandan da hakkımızı meydanda dile getirmek için bir takım faaliyetlerimiz olacaktı. Bariyerlerin kaldırılmış olması, haklarımızı şiddet görmeden kullanabilmemiz açısından yapabileceklerimizin olduğunu gösterdi” diye konuştu.

    “25 EYLÜL CUMARTESİ GÜNÜ BÜYÜK İHTİMALLE MEYDANA ÇIKACAĞIZ”

    Yoleri, 25 Eylül Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’na çıkacaklarını söylerken, “Büyük ihtimalle bu hafta Galatasaray’a çıkarız. Bunun planını meydan kapalı olmasına rağmen zaten yapıyorduk. Üç yılı aşkın bir süreden bahsediyoruz. Hukuka aykırı bir şekilde 25 Ağustos 2018 tarihinde yasak ve müdahale söz konusu olmuştu. O tarihten bu yana bizim hem barışçıl gösteri hakkımız kısıtlandı hem ifade özgürlüğümüz kısıtlandı hem de hakikat ve adalet mücadelemiz engellenmeye çalışıldı. Bütün bunlar yapılırken de devlet hem anayasaya hem de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı hareket etti. Dolayısıyla hak ihlali yaptı” dedi.

    “ERTESİ HAFTA TEKRARDAN KAPATILSA DAHİ HAKLARIMIZI SOKAKTA SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Galatasaray’ın açılması konusunda Ankara’da pek çok görüşmenin gerçekleştiğini belirten Yoleri, “Biz her açıklamamızda ve sürdürdüğümüz mücadelede bütün bu hukuksuzlukların altını çizdik. Hak ihlalinin önlenmesini istedik. Bugün aslında bütün bu girişimlerin bir sonucuyla karşı karşıyayız. Bir yanlıştan dönülüyor. Yanlıştan dönülmesi anlamında olumlu buluyoruz ve umuyoruz ki bu durum kalıcı olacak.

    Ertesi hafta tekrardan kapatılmamasını umuyoruz. Öyle bile olsa biz haklarımızı meydanda, sokakta savunmaya devam edeceğiz. Pandemi bizi bir süre sokaklardan uzak bıraktı ama önümüzdeki süreç hayatın daha olağan devam ettiği bir süreç ve biz de olağan faaliyetlerimize geri döneceğiz” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • İHD Mersin Şubesi, yeni yönetimini belirledi

    İHD Mersin Şubesi, yeni yönetimini belirledi

    PİRHA- İHD Mersin Şubesi, 17’nci Genel Kurulu gerçekleştirerek yeni yönetimini belirledi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, 17’nci Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Mersin Şube binasında gerçekleşen genel kurula, İHD üyelerinin yanı sıra demokratik kitle örgütü ve siyasi parti temsilcileri katıldı.

    Genel kurulda açılış konuşması yapan İHD Mersin Şubesi Başkanı Hakkı Demir, “Varlığımız kimilerini rahatsız etse de biz inatla barış demeye, hak, hakikat ve adalet mücadelesi yürütmeye devam edeceğiz. Yine tecrit, ceza içinde cezadır, gayri hukukidir ve bir insanlık suçudur demeye devam edeceğiz. Çünkü biz; bu ülkeyi onların anlayamayacağı şekilde seviyoruz” diye konuştu.

    Raporların okunmasının ardından gidilen seçimde, İHD yönetimine Hakkı Demir, Zeynep Benli, Basri Görücü, Bedri Kuran, İlhan Kılıç, Battal Gazi İnci ve Zeynep Kaya seçildi.

    PİRHA/MERSİN

  • ‘İnsan Hakları Eylem Planı için İçişleri Bakanlığı’nda değişiklik yapılmalı’-VİDEO

    ‘İnsan Hakları Eylem Planı için İçişleri Bakanlığı’nda değişiklik yapılmalı’-VİDEO

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan’ın gözaltına alınmasına dair İHD Genel Merkezinde basın toplantısı yapıldı. Öztürk Türkdoğan, “Bütün bu yaşananlar demokrasi ve insan hakları mücadelesi verenler bakımından Türkiye’nin kapalı ve açık cezaevi haline getirildiğini göstermektedir” dedi.

    İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan’ın 19 Mart 2021’de gözaltına alınıp serbest bırakılması üzerine açıklama yapıldı. İHD Genel Merkezinde yapılan basın toplantısına MYK üyeleri de katıldı.

    Adli kontrol ve yurt dışı yasağı konulup serbest bırakılan Öztürk Türkdoğan, yönlendirilen tüm suçlamaların asılsız olduğunu söyleyerek faaliyetlerinin insan hakları savunuculuğu kapsamında olduğunu belirtti. Öztürk Türkdoğan, soruşturma kapsamında tespit ettikleri hukuka aykırı hususları da şu şekilde sıraladı:

    Avukat olmama rağmen konunun Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezine iletilmemesi, İHD Genel Başkanı olmam nedeni ile konunun Adalet Bakanlığına intikal ettirilmemesi, soruşturmanın gizli olmasına rağmen polis tarafından gözaltına alındıktan sonra emniyete götürülürken çekilen görüntülerin Demirören Haber Ajansına sızdırılıp yayın yapılması hukuka aykırıdır.

    Soruşturmanın kısıtlamayı gerektirmediği halde keyfi olarak kısıtlama kararlarının alınması, soruşturmanın yapılan basın açıklamalarına dayanması nedeni ile CMK 140’a göre çağrı alma üzerine ifade alma yönteminin uygulanmayıp gözaltı yapılması, tamamen serbest bırakma yerine adli kontrol ve yurt dışı yasağı konulması gibi birçok hukuka aykırılığı belirtebiliriz.

    Bu durum Türkiye’deki siyasi iktidarın yargı yolu ile siyasi ve toplumsal muhalefette bulunan muhalif kişileri baskı altında tutmayı ciddi bir politika haline getirdiğini göstermektedir. Bütün bu yaşananlar demokrasi ve insan hakları mücadelesi verenler bakımından Türkiye’nin kapalı ve açık cezaevi haline getirildiğini göstermektedir.”

    “İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NDA DEĞİŞİKLİK ŞART OLDU” 

    “İçişleri bakanının 16 Şubat 2021 günü TBMM kürsüsünden doğrudan doğruya İHD’ye yönelik ‘canı çıkasıca dernek’ deyimini kullanıp hedef göstermesinden sonra böyle bir operasyonun yapılması göstermektedir ki İnsan Hakları Eylem Planı’nın hayata geçmesi için İçişleri Bakanlığı’nda değişiklik yapılmasının şart olduğudur. Güvenlikçi anlayış değişmeden Türkiye’nin özgürlüklere yönelmesi mümkün değildir.

    Türkiye son yıllarda uluslararası sorumluluklarını sıkça yerine getirmemektedir. Türkiye’nin bu tutumu genel bir alışkanlık halini almış ve uluslararası alanda teşhir olmuştur.

    “BASKI POLİTİKALARINA SON VERİLMELİ”

    Türkiye’nin ülke içinde oluşturduğu insan hakları koruma mekanizmalarının bu süreçteki sessizliği bu mekanizmaların bağımsız ve tarafsız olmadığını, siyasi iktidara bağlı çalıştığını maalesef bir kez daha göstermiştir.

    İHD 35 yıldır, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için çalışmaktadır. İHD Eş Başkanına, insan hakları alanındaki çalışmaları nedeniyle soruşturma açılması, gözaltına alınması, adli kontrole tabi tutulması, yurtdışı yasağı uygulamasına maruz bırakılması Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları belgelerinde yer alan taahhütlerine aykırıdır. İnsan hakları savunucularına yönelik bu baskı ve gözdağı politikası ve uygulamasına son verilmelidir.

    İnsan hakları savunucularının mücadelesi kesintisiz bir şekilde kararlılıkla sürecektir.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO

    ‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO

    PİRHA- Yazar- Eski Hakim Mehmet Tural, Alevilere dönük nefret suçunu değerlendirdi. Tural, iktidarın kendisi gibi inanan ve düşünen kişileri konsolide etmek ve farklı düşünen toplum ve kişileri de o konsolidasyonun hedefini göstermek suretiyle, düşmanlaştırarak nefret duygularını yükselttiğine dikkat çekti. Alevi örgütlerinin evrensel hukuk, demokrasi ve eşitlik başlıkları altında demokrasi güçleriyle güçlü bir işbirliği yapması gerektiğini belirtti.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Hukukçu Mehmet Tural, sorularımızı yanıtladı.

    “TOPLUMUN GELECEĞİ AÇISINDAN ÇOK SAKINCALI VE TEHLİKELİ BİR SÜREÇ YAŞANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?  

    MEHMET TURAL: Dünyada insanlar kendilerini ki yasalar ve hukuk o kadar çaresiz ve korumasız hissettiler ki küçük küçük kümeler oluşturmaya başladılar ve o küçük kümelerin içerisinde kendilerini ifade etmenin yollarını aradılar. Öyle olunca da her küme bir başka kümeyi kendisine düşman olarak görmeye başladı. Bunun sonucu olarak da aşağılama, dışlama şeklinde karşımıza çıkıyor. Ama tabi insan sevgisi yani eşitlik ve kardeşliği bir tarafa bıraktığınız zaman, çıkar ön plana geldiği zaman yani herkes kendi gemisini kurtarmanın çabasına girdiği zaman bu nefret suçlarının olması gayet ‘doğal’. Niye? Çünkü kendi bulunduğunuz hücrede ya da sığındığınız o küçük grupta kendinizi nasıl ifade ediyorsanız, bu grubun içinden ayrılmamanın, bu grup içinde çok daha güçlü bir şekilde birlikteliği sağlayabilmenin yolu, karşınıza başka birisini koymak olacaktır. O karşı bazen etnik açıdan olur, bazen dinsel açıdan olur, bazen memleket açısından olur. Herkes bir diğerini aşağılayarak, horlayarak, kendisinin karşısındakine nefret uyandırmak suretiyle o kendi bulunduğu alanı güçlendirmeye çalışıyor. O bakımdan da ben toplumun geleceği açısından çok sakıncalı ve tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum.

    İKTİDAR TOPLUMU AYRIŞTIRIP KUTUPLAŞTIRIYOR

    Türkiye’ye baktığınız zaman bunu en büyük ölçüde iktidar yapıyor. Bugün ülkede Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden bir cumhurbaşkanının diğer siyasi partilere karşı neler söylediğini hepimiz görüyoruz, biliyoruz. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanına ‘cibiliyetsiz’ sözünü geçtiğimiz günlerde söyledi. ‘Cibiliyetsiz’ kelimesinin anlamına baktığımız zaman soyu sopu belli olmayandır. Bunu belki toplum nazarında açıkça Alevi olduğunu söylemekten ziyade bu şekilde kamufle ediyor. Ya da hiç olmamış vakaları olmuş gibi ifade etmek suretiyle toplumun diğer katmanlarını sanki o olayları yaratmışlar onun müsebbibi olmuşlar gibi birtakım söylemlere giriyor. Dolayısıyla bunlar toplumu ayrıştırıp kutuplaştırdığı gibi toplumun bir kesiminin hedef gösterilen kesime karşı nefret duygularını körüklüyor. Bu bilinçli bir amaçla yapılıyor. Kendisi gibi inanan ve düşünen kişileri konsolide etmek farklı düşünen kişileri de o konsolidasyonun hedefini göstermek suretiyle, düşmanlaştırmak nefret duygularını yükseltiyorlar. Ben bunun ne dünya toplumu ne de Türkiye’deki toplumu bir yere getirebileceğini düşünmüyorum.

    “ALEVİLERE ŞİİLİK VE SÜNNİLİK DAYATILIYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye’de tek bir sistem tek bir yapılanma anlayışı hakim. Türkiye Cumhuriyeti2nin kuruluşundan bu yana bu felsefe gelişmiş durumda. İnanç olarak her ne kadar resmi kayıtlarda devlet dini olarak geçmiyor ise de pratikte fiilen uygulanan Sünnilik egemen. Türkiye’de eğer Sünni İslam inancının dışında bir inanç tarzını bir yaşam tarzını bir felsefeyi ve düşünceyi savunuyorsanız veya inanıyorsanız siz bu toplumun dışındasınız. Nitekim Aleviler ibadet yeri olarak kendine cemevini seçmişlerdir. Ama yıllardır bu ülkeyi yönetenler hiçbir şekilde cemevlerini bir ibadet yeri olarak resmen kabul edip tanımadılar.

    Osmanlı’da, Selçuklu’da fetvalarla çıkarılarak zındık, öldürülmesi gerekenler, ‘çocuklarının katli vaciptir, malı mülkü helaldir’ şeklinde insanlıkla, ahlakla bağdaşmayan, bugünkü bu sistem ile hiç bağdaşmayan bir takım şeyler olmuş. Şimdi bunlar geçmişte açık açık resmi fetvalarla yapılıyordu ama bugün çok açıktan bu resmi fetvalarla yapmamakla birlikte farklı yöntemlerle yapılıyor. Aleviler şuna zorlanıyor; kardeşim ya geleceksin bizim inandığımız gibi Şii ya da Sünni inanç tarzını benimseyeceksin, ya da bunun dışındasın. Dolayısıyla ‘din dışısın, ahlaksızsın,’ gibi bir sürü şeyler söyleniyor.

    “ALEVİ KURUMLARI OTURUP ORTAK BİR STRATEJİ ÇİZMELİLER”

    Peki Aleviler bu konuda yeterli mücadele veriyor mu?

    Alevilerin yeterli mücadele ettikleri kanısında değilim. Yani Alevi örgütleri yapılan bu zulme karşı ortak bir tavır takınmıyor. Kendi toplumunda bir eğitim çalışması yok. Bugün çocuklarımızı götürüp de Aleviliğin temel felsefesi ve inancı konusunda bir eğitim vermiyor. Alevi üst kurumlarının oturup bu konuda ortak bir strateji çizmeleri lazım. Bu konuda devletin ya da devleti yönettiğini iddia eden kişilerin yürütmekte oldukları bu haksız ayrımcı politikalara karşı nasıl bir tavır takılacağını belirlemeliler.

    Bu sadece Alevi meselesi de değil, Sünnilerin, Arapların ve Kürtlerin de meselesidir. Dolayısıyla bizim bu konuda çok ciddi çalışma yapıp, demokrasiye, eşitliğe ve kardeşliğe inanan tüm sivil toplum kurumları ile siyasi yapılarla bir arada ortak mücadele vermemiz lazım.

    Devletler durup dururken kendi siyasal düşünceleri dışına çıkan kitlelere ‘ Ne istiyorsanız yapın’ diyecek bir mantaliteye sahip değiller. Bizim bu hak mücadelesini vermemiz lazım. O bakımdan bizim örgütlerimize bu konuda çok ciddi sorumluluklar çok ciddi çalışmalar düştüğünü düşünüyorum.

    Alevilerin belli kesimlerinin, asimilasyona direniş göstermemekle, örgütlenmemekle kendi inançlarını kendi soylarını ileri götürüp çocuklara öğretmek konusundaki eksikliklerinden dolayı ciddi katkıları olduğunu da düşünüyorum.

    ‘ANAYASAYI BEN TANIMIYORUM, UYGULAMIYORUM’ DİYEN BİR ANLAYIŞ VAR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Ülkenin cumhurbaşkanı çıkıp ‘anayasayı ben tanımıyorum, uygulamıyorum’ diyebiliyor, ya da Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan yerel mahkemeler var. Oysa Anayasanın 90. ve 104. maddeleri çok açık ve net bir biçimde diyor ki Anayasa mahkemesinin kararları devleti, yargıyı, kişileri yani herkesi bağlar. Aslında yapması gereken şu; Anayasa Mahkemesi, anayasanın emredici bu kuralına uymayan o yerel mahkeme üyeleriyle ilgili mutlaka bir soruşturma ya da görevi kötüye kullanma suçundan dolayı yargılanmaları lazımdı. En azından bir disiplin soruşturmaları gerekiyordu. Bunların hiçbirisi olmadı ve hatta siyasi iktidar bunun arkasında durdu. En tepedeki insanlar ya da kurumlar bu kurallara uyumadıktan sonra yereller de uygulamaz. Çorum, Sivas, Gazi gibi davalarda bir sonuç olmadı, insanlık suçu olmasına ve zamanaşımı söz konusu olmamasına rağmen. Devletin en tepe noktasındaki kişi Sivas Katliamı’ndaki kesin mahkumiyet giymiş kişilerden birini tutup affederse aşağıdakiler de ona göre karar verecektir.

    “HAKLARIMIZI DAYATMAMIZ LAZIM”

    Ben bunu Alevilerin kendi inancına, kültürüne ve hakkına sahip çıkmaması noktasına bağlıyorum. Yani bunu başkalarının lütfuna bıraktığınız zaman, ‘bugün bu kadarını veririm, yarın hiç vermem ve öbür gün hiç tanımam’ der. Dolayısıyla bizim haklarımızı dayatmamız lazım. Gerekirse sokak eylemlerine geçmemiz lazım. Gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmemiz lazım. Bu ancak demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe inanan toplumların birlikte hareket etmeleri ve tavır almalarıyla mümkün olacaktır.

    “EVRENSEL İNSAN HAKLARI, EŞİTLİK VE KARDEŞLİK KONUSUNDA BİRLİKTELİK SAĞLAMALIYIZ”

    Alevi örgütleriyle, demokratik kurumları yeterli ilişki ortaya koyuyor mu?

    Bence yapılmıyor. Demokratik kitle örgütleri ile yola çıkarken biz sadece ‘Gelin kardeşim Alevilerin hakları yeniyor’ dersek yanlış yaparız ve kimseyi yanımızda bulamayız. Bizim evrensel insan hakları, eşitlik ve kardeşlik konusunda hangi inançtan, mezhepten, ırktan, coğrafi yapıdan olursa olsun haksızlık gördüğümüz zaman hep beraber buna karşı çıkmamız lazım. Böyle yaptığımız zaman toplumun geneli yanımızda olacaktır. O zaman da hiçbir siyasi güç bunun karşısında duramaz. Bunu hep beraber bir eylem birliği içinde yürütemediğimiz sürece herkesi tek tek alıp avlayacaklardır. Herkesin hakları elinden gidecek ve hiç kimsede başarıya ulaşamayacaktır.

    ALEVİ ÖRGÜTLERİ ARTIK CİDDİ BOYUTTA EĞİTİME BAŞLAMALI

    Alevilere yönelik nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Alevi örgütlenmesinin kendine bir çeki düzen vermesi lazım. Eğer siz ya da ben bir örgütün yönetimine talip isek biz oradan kendimize dair bir beklenti olmayıp, yola, topluma nasıl hizmet sunacağımızı düşünmemiz gerekiyor. Demokrasi, insan hakları, özgürlük ve eşitlik konusunda tavizsiz oraya gelen insanlarımızı eğitmenimiz lazım. Sivil toplum, demokratik kitle örgütleriyle çok iyi bir diyalog ve temas kurmalıyız. Alevi örgütleri artık ciddi boyutta eğitime başlamalı. Çocuklarımızı sıfırdan alıp eğitmeliyiz. Bugün Alevi kurumlarının hiçbirisinde bir kreş, bir çocuk eğitim merkezi ve yaşlılarının gidip oturup, kalkacakları bir yerleri yok. Bunlar kusurumuz değil mi? Alevi inancında yer alan muhabbet cemlerine ağırlık vermeliyiz.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Bu akşam saat 20.00’de #SivilToplumDiyorKi Yasayı Geri Çekin!” eylemi var

    Bu akşam saat 20.00’de #SivilToplumDiyorKi Yasayı Geri Çekin!” eylemi var

    PİRHA- İnsan hakları, kadın ve inanç kurumlarının aralarında bulunduğu kurumlar bu akşam saat 20.00’de sosyal medya üzerinden, sivil toplum örgütlerine kayyumun yolunu açacak yasaya karşı eylem yapacak.

    Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Ancak dernek ve sivil toplum örgütleri, yasanın geri çekilmesi için itirazlarını sürdürüyor.

    Bu akşam saat 20.00’de sosyal medya üzerinden, yasallaşan kanuna tepki gösterecek olan kadın, çocuk, mülteci, lgbti+, insan hakları, kültür ve sanat, inanç ve köy derneklerinin içinde bulunduğu kurumlar “#SivilToplumDiyorKi Yasayı Geri Çekin!” diyecek.

    (HABER MERKEZİ)

  • TİHV Sekreteri Bakkalcı: 55 bin tutuklu sayısı dört yılda 291 bine çıktı-VİDEO

    TİHV Sekreteri Bakkalcı: 55 bin tutuklu sayısı dört yılda 291 bine çıktı-VİDEO

    PİRHA-TİHV Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, iktidarın, güvenlik politikalarını bir tür retoriğe dönüştürdüğünü söyleyerek, “İnsan haklarının tümü ortadan kaldırılmak isteniyor” dedi. Bakkalcı, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin sayısının arttığına dikkat çekti. 

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, İnsan Hakları Haftası sebebiyle Türkiye’nin son 10 yıllık sürecini değerlendirdi. Cumhuriyet tarihinin ilk yarısına tekabül eden 43 yılının olağandışı rejimlerle yönetildiğini söyleyen Bakkalcı, sonraki yılların da yine baskıcı sistemlerin idaresinde olduğunu anlattı.

    Metin Bakkalcı, 2016 yılında yapılan askeri darbe girişiminin ardından ülkenin daimi olağanüstü hal (OHAL) ortamı yaşadığını ifade etti. Bakkalcı, OHAL dönemine özgü düzenlemelerin yasalaşmasıyla birlikte “fiili bir olağandışı rejimin” de hayata geçirildiğini söyledi.

    “TOPLUMUMUZ TOPLUM OLMA VASFINI YİTİRİYOR”

    Bakkalcı, iktidarın, güvenlikçi yöntemleri öncelik haline getirdiğini de vurgulayarak şunları aktardı:

    “Gerek Kürt meselesini gerekse uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşın tek yöntem haline getirilmesi toplum içinde de militarizm ve şiddet eylemlerinin yaygınlaşmasına yol açmakta. Denetlenemeyen, yargılanmayan, siyasal gücü elinde tutanların görmezden gelindiği sistematik bir şiddetin dalga dalga tüm topluma yayıldı bir durumda ne yazık ki toplumumuz toplum olma vasfını da yitiriyor.

    Son dönemde tüm konular bir güvenlik sorunu, tehdidi olarak tarif ediliyor. İçinde yaşadığımız pandemi salgını ile mücadeleyi bile bir önleme ve koruma sorunu olarak değil de bir militarist zihniyetle, güvenlik sorunu haline getiriyorlar. Siyasal iktidar bu süreci de erkini daha da merkezileştirme ve toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü daha da arttırmanın bir fırsatı haline getirerek tüm temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesine yol açmıştır.

    “İNSAN HAKLARI ORTADAN KALDIRILMAK İSTENİYOR”

    Artık öyle bir ortamdayız ki toplumun çok geniş bir kesimi bu ihlallere doğrudan maruz kalmakta. Artık ihlaller bir kural haline dönüştü. Daha da önemlisi bu Covid-19 salgını da vesile edilerek insan haklarını sistematik ihlalinden öte ılgasına yönelme eğilimlerinin derinleştiği bir ortamı yaşamaktayız. İnsan, haklarıyla bir insandır. Hak taşıyıcı bir öznedir. İnsanı eğer özne olmaktan çıkartmaya çalışırsanız esas olarak hak temelli bir rejim fikrini de terk ediyor olursunuz.”

    Bakkalcı, gelinen süreçte bir tür insan hakları krizinden bahsetmenin mümkün olduğunu da söyleyerek şöyle devam etti:

    “Esas olarak devletin, insan hakları ihlallerinin önlenmesi konusunda yükümlülüğü vardır. Ama burada bir paradoks karşımıza çıkıyor. Bir taraftan olası ihtilalci bir devlet, diğer tarafta koruyucu devlet çelişkisi var. Bu çelişkiyi aşabilmenin yegane yolu toplumun etkin olarak bu sürece tanık olarak değil özne olarak müdahil olabilmesini gerekli kılıyor.

    CEZAEVİ NÜFUSUNDA REKOR ARTIŞ

    Metin Bakkalcı’nın dikkat çektiği bir diğer konu ise cezaevlerindeki yoğunluk oldu. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2005 yılında 55 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısının 31 Aralık 2019’da 291 bine çıktığını aktaran Bakkalcı, şöyle devam etti:

    “Cezaevlerindeki oran neredeyse 6 misli artmış. Cezaevindeki nüfusun bu kadar yoğun artması Türkiye tarihinde hiç olmadı. Bu durum tek başına bir şey açıklamaz ama bazı konulara da açıklık getirir.”

    “VAN’DA HER TÜRLÜ TOPLANTI ARALIKSIZ YASAKALNIYOR”

    Metin Bakkalcı, pandemi süreciyle birlikte birçok temel hak ve özgürlüğün kısıtlandığının da altını çizdi. Covid-19 gerekçesiyle keyfi engellemelerin olduğunu söyleyen Bakkalcı, “Örneğin Van ilimizde Kasım 2016’dan bu yana çok çeşitli gerekçelerle her türlü toplantı ve gösteri aralıksız yasaklanıyor” dedi.

    “ ‘GÜVENLİK ESASTIR’ SÖYLEMİ RETORİĞE DÖNÜŞTÜ”

    Cezasızlık konusu da Bakkalcı’nın üzerinde durduğu bir diğer başlık oldu. “Şikayete gerek olmadan her düzey işkence olayıyla karşılaştığınızda resmen bir süreç başlatılmalı” diyen TİHV Sekreteri Metin Bakkalcı, sözlerine şu cümlelerle son verdi:

    “Bırakalım resen soruşturma süreçlerini, ilgili arkadaşlarımızın yaptıkları başvurular önemli ölçüde takipsizlikle sonuçlanıyor. Olur da soruşturmadan kovuşturma aşamasına geçildiğinde önemli ölçüde bu meselelerin üstü örtülmeye çalışılıyor. ‘Güvenlik esastır’ söylemi siyasi iktidar tarafından bir retoriğe dönüştürmüş durumda. Sürekli bir tehdit algısı, sürekli bir düşman kavgası… Dolayısıyla sivil ortamın bir bütün olarak dağıtıldığını söylemek mümkün.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır’

    ‘Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır’

    PİRHA- 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle bir açıklama yapan İHD Mersin Şubesi, İnsan haklarıyla insandır. Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır” dedi. 

    Haberin videosu;

    İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle bir açıklama yaptı.

    Açıklamada, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 72. yılındayız” denilerek İnsan hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın Başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildiği hatırlatıldı.

    Türkiye’nin, Evrensel Bildirge’yi, 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koyduğunu belirten dernek, şunları kaydetti:

    “Küresel salgının daha da derinleştirdiği kriz hali, maalesef Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu durum/süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ilkesinin terk edilmesine, böylece hem hukukun hem de kurumların baskıcı rejimin birer “aracı” haline getirilerek keyfiyetin ve bilhassa da belirsizliğin kamusal alana hakim kılınmasına yol açmıştır. Rejim, salgının olağanüstü niteliği ile OHAL’i birbiriyle ilişkilendirerek erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmaya çalışmaktadır.

    “MİLYONLARCA İNSAN AÇLIĞA MAHKUM EDİLDİ”

    OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2020 yılında da sürmüştür. Türkiye’de ifade özgürlüğünün kullanımı siyasi, sanatsal, ticari, akademik, dini ve ahlaki hemen her ifade biçimi bakımından sorunlu olmakla birlikte kısıtlama ve ihlaller asli olarak siyasal nitelikli eleştirilere yöneliktir.

    Türkiye, son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Covid-19 salgını ile birlikte bu tablo daha vahim bir görünüm kazanmıştır. Bugün ülkede hem biyolojik hem de sosyal yaşamını sürdürülebilmesi için salgın koşullarında çalışmak zorunda olan milyonlarca insan bulunmaktadır. Yıl içinde yaşanan iş cinayetlerinin toplam sayısı içinde, tüm tespit zorluklarına karşın, Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren işçilerin sayısı azımsanmayacak bir orandadır. Getirilen yasaklar ile milyonlarca insan evlerinde açlığa mahkum edilmiştir. İşsizlik ve yoksulluk en çok kadınları, çocukları ve mültecileri etkilemiştir.

    “MÜLTECİLER NEFRET SÖYLEMLERİNE MARUZ KALIYOR”

    Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen mülteciler, her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye maruz kalıyorlar. 2020 yılında da yine kolluk güçlerinin yanı sıra sivil insanların da ırkçı ve nefret içerikli şiddetine maruz kalan mülteciler yaşamlarını yitirdiler. İnsan kaçakçıları tarafından para uğruna kandırılıp ölüme sürüklendiler. Salgının fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarını en ağır bir şekilde yaşayan mülteciler, ne yazık ki toplumumuz açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

    “COVİD-19 MESLEK HASTALIĞI OLARAK KABUL EDİLMELİ”

    Bugün, burada en başından beri salgını kontrol altına almak ve halkın sağlığını korumak için olağanüstü bir çaba harcayan ve gerekli önlemlerin yeterince alınmaması sonucu yaşamını yitiren sağlık çalışanlarını özellikle anmak isteriz. Sağlık çalışanlarının Covid-19’un iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesi talebi derhal kabul edilip yasalaşmalıdır. 

    Devletlerin ve hükümetlerin insan haklarına yönelik saygısının doğrudan belirleyici göstergesi hapishanelerdir. Yani bir ülkenin insan haklarının gelişmişliğinin doğrudan ölçütü ve mukayese aracı hapishaneleridir. Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku, bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanması sonucunda maalesef hapishaneler tıka basa dolu durumdadır. Hapishaneler yaşam hakkı ihlalinden işkenceye ve sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Covid-19 salgını açısından en riskli yerlerin başında hapishaneler gelmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak yeni bir “normal” yaratılmak istenmektedir. Salgının ulaştığı boyut göz önüne alındığında yeni kayıplar ve hak ihlalleri yaşanmadan derhal söz konusu otoritelerin uyarı ve çağrılarına uygun yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

    “ÜLKENİN TAMAMI İŞKENCEHANE HALİNE GELDİ”

    Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukuk normlarına göre işkence mutlak olarak yasaklanmış ve insanlığa karşı bir suç olarak vasıflandırılmıştır. Bu doğrultuda T.C. Anayasası ve yasalarında işkence ve kötü muamele yasağı güvence altına alınmasına rağmen işkence olgusu 2020 yılında da Türkiye’nin başat insan hakları sorunu olmuştur. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde ülkenin tamamı işkencehane haline gelmiştir.
    Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakaları OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden artmaya başlamıştır. İnsanları kaçırma/kaybetme vakalarının, sonuna doğru geldiğimiz 2020’de hala devam ediyor olmasını son derece endişe verici buluyoruz.

    “ERKEK ŞİDDETİ ARTARAK DEVAM ETTİ”

    2020 yılında kadına yönelik erkek şiddeti de maalesef artarak devam etti. Buna karşın siyasal iktidar, “Türk aile yapısını bozduğu”, “eşcinselliğe yasal zemin hazırladığı” vb. gerekçeler ile kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen İstanbul Sözleşmesi’ni hedef haline getirdi.
    Türkiye’de yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip eyleyemedikleri ve düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve kamusal alana örgütlü olarak katılamamaktadır. 2020 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin, özellikle HDP’nin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Belediye eşbaşkanları, belediye meclis üyeleri görevden alınmış, yerlerine kayyım atanmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri tutuklanmış, siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin binalarına saldırılar olmuştur.

    KÜRT SORUNU

    Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden biri olarak varlığını korumaktadır. Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır.

    “TECRİT SONA ERMELİ”

    Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklarından da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda yeni barış sürecinin inşası için Selahattin Demirtaş şahsında seçilmiş Kürt siyasetçilerin siyasi rehine durumuna son verilmeli, siyasi mahpusların derhal tahliye edilmesi sağlanmalı, İmralı hapishanesi üzerindeki tecrit sona erdirilmelidir.

    2020’nin son çeyreği biterken siyasi iktidarın ortaya attığı insan hakları ve yargı alanında reform söylemleri ise bu tablo altında gerçekleşebilecek bir vaat olarak görülmemektedir. Gerçekten bir reform yapılmak isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı yeni ve demokratik bir anayasanın yapılması ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak gerçek bir çatışma çözüm sürecine girilmesi bir zorunluluktur. Bu adımlar atılmadan yapılacak şey reform değil, ancak uluslararası taleplere cevaben yapılan bir vitrin düzenlemesi olur.

    “İNSAN HAKLARIYLA İNSANDIR”

    Son söz olarak; var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan İHD 34 ve TİHV 30 yaşındadır. Kardeş kuruluşlar olarak bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğiz.
    İHD 34 yıldır, TİHV 30 yıldır ateşin düştüğü yerde…
    Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz…
    İnsan haklarıyla insandır…
    Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır.”

    PİRHA/ MERSİN

     

     

  • TİHV raporu: 8 ayda 1346 kişiye işkenceli gözaltı

    TİHV raporu: 8 ayda 1346 kişiye işkenceli gözaltı

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın sekiz aya ilişkin ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri ihlal raporu açıklandı. Rapora göre En az 637 barışçıl toplantı ve gösteriye kolluk güçlerinin müdahalesi sonucunda 1346 kişi işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde uygulamalara maruz kalarak gözaltına alındı.

    TİHV Dokümantasyon Merkezi tarafından hazırlanan, 1 Ocak -31 Ağustos 2020 Tarihleri Arasında İfade, Toplanma ve Örgütlenme Özgürlükleri İhlal Raporu yayımlandı.

    “Türkiye’nin mevcut koşullarında giderek ağırlaşan insan hakları sorunumuzun aynı zamanda bir demokrasi sorunu olduğunu gösteriyor” denilen raporda 2020 yılının ilk sekiz ayındaki ihlal tespitleri şöyle:

    17 GAZETECİ TUTUKLANDI
    38 gazeteci ve 1 yazar gözaltına alındı. 17 gazeteci tutuklanırken 9 gazeteci adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    53 habere, 75 internet sitesine, 2 internet sayfasına ve 5 sosyal medya hesabına, 59 internet içeriğine ve 143 internet adresine erişim mahkeme kararlarıyla engellendi. Ayrıca henüz basılmamış olan bir kitap ile bir gazete sayısı da mahkeme kararıyla yasaklandı.

    “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla en az 24 kişi gözaltına alındı, 3 kişi tutuklandı, 1 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. 1 kişi ise hakkında bu gerekçeyle açılan davada Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu düzenleyen 299. madde uyarınca değil, hakaret suçunu düzenleyen 125. madde uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırıldı.

    18 sanatçı hakkında “örgüt propagandasını yapmak”, “Cumhurbaşkanına hakaret” vb. gerekçeler ile açılmış olan davaların görülmesine devam edildi, 2 sanatçı hakkında hazırlanan iddianame mahkeme tarafından kabul edildi.

    En az 637 barışçıl toplantı ve gösteriye kolluk güçlerinin müdahalesi sonucunda 1346 kişi işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde uygulamalara maruz kalarak gözaltına alındı, 54 kişi yaralandı ve 1’i çocuk olmak üzere 9 kişi de tutuklandı.

    YEREL YÖNETİMLERE SEÇİLMİŞ 16 KİŞİ TUTUKLANDI

    Valilikler tarafından 33 ilde en kısası 2, en uzunu 30 gün olmak üzere 89 kez tüm eylem ve etkinlikler yasaklandı. Valilik ve kaymakamlıklar tarafından en az 24 etkinlik yasaklandı.

    Belediye eş başkanı, belediye meclisi üyesi ve muhtarlardan oluşan yerel yönetimlere seçilmiş 79 kişi gözaltına alındı. Yerel yönetimlere seçilmiş 16 kişi tutuklandı.

    73 PARTİ ÜYESİ TUTUKLANDI

    284’ü HDP, 7’si DBP, 2’si EMEP, 10’u ESP, 5’i Gelecek Partisi, 1’i CHP, 4’ü EHP, 1’i SYKP üye ve yöneticisi olan en az 314 kişi gözaltına alındı. 69’u HDP’nin, 2’si DBP’nin, 1’i CHP’nin, 1’i SYKP’nin üye ve yöneticisi olan en az 73 kişi tutuklandı.

    Dernek, vakıf, sendika ve meslek örgütlerinin üye ve yöneticisi olan en az 160 kişi gözaltına alındı, 70 kişi tutuklandı, 73 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    “Örgüte yardım ve yataklık etmek”, “örgüt propagandası yapmak” ve “örgüt üyesi olmak” gibi gerekçeler ile en az 675 kişi gözaltına alındı, 72 kişi tutuklandı, 117 kişi adli kontrol şartıyla, 19 kişi ise ev hapsi şartıyla serbest bırakıldı.

    2’si il, 11’i ilçe ve 2’si belde olmak üzere toplam 14 belediyenin başkanı İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınarak yerine kayyım atandı. 1 il belediye başkanı İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırıldı, 1 ilçe belediye başkanın da mazbatası Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından, hakkında kesinleşmiş hapis cezası hükmü olduğu gerekçesiyle iptal edildi.

    Haklarındaki kesinleşmiş mahkeme kararlarına dayanarak vekillikleri düşürülen 3 milletvekili tutuklandı.

  • Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri: Cezaevleri tedbir amaçlı boşaltılsın

    Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri: Cezaevleri tedbir amaçlı boşaltılsın

    PİRHA- Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri, yaptıkları ortak açıklamayla koronavirüs salgınının oluşturduğu risk dolayısıyla cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin adli kontrol şartıyla serbest bırakılmalarını, oluşturulmasını planladıkları bağımsız bir heyetin önümüzdeki günlerde cezaevlerine gönderilmesine Adalet Bakanlığı’nca izin verilmesini istedi.

    Dünya geneli ile birlikte Türkiye’de giderek yayılan koronavirüs (Kovid-19) salgınında risk oluşturan mekanların başında gelen cezaevlerinde alınması gereken önlemler konusunda Ceza İnfaz Sistemleri Sivil Toplum Derneği (CİSST), İnsan Hakları Derneği ( İHD),  Diş Hekimleri Odası, İstanbul Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Hak İnisiyatifi Derneği yöneticileri ve temsilcileri İHD İstanbul Şube binasında basın toplantısında düzenledi.

    MA’da yer alan habere göre, hazırlanan basın metnini kurumlar adına İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Murat Ekmez okudu.

    Açıklamada, hapishanelerde çevresel ve kişisel hijyenin sağlanması için gerekli önlemleri almanın hastalığın yaygınlaşmasını önlemek için azami özen göstermenin hapishane idarelerinin ve devletin temel sorumluğu olduğuna vurgu yaptı.

    Kovid-19 salgınına ilişkin cezaevlerinde alınması gereken önlemlerin önemine dikkat çeken Ekmez, şu önerilerde bulundu:

    “* Koronavirüs (Kovıd-19) ile ilgili bütün kaynaklarda virüsün yayılmasını engellemek için kişisel hijyeni sağlamanın önemine dikkat çekilmektedir. Hapishanelerde mahpusların sağlıklarının korunabilmesi, bulundukları alan ve kendi kişisel temizliklerini sağlayabilmeleri için, acilen temizlik malzemelerinin kendilerine ücretsiz verilmesi sağlanarak parası olmayan mahpusların da temizlik ürünlerine erişimi sağlanmalıdır. Hapishanelerde de çevresel ve kişisel hijyenin sağlanması için gerekli önlemleri almak hastalığın yaygınlaşmasını önlemek için azami özen göstermek hapishane idarelerinin ve devletin temel sorumluğudur.

    * Hapishanelerdeki banyo, tuvalet gibi ortak alanların her gün dezenfekte edilmesi,

    * Mahpusların yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesinin sağlanması, vitamin takviyesi yapılması,

    * Risk grubunda ve kişisel hijyenlerini sağlamakta yetersiz olan kronik hasta, engelli, yaşlı, çocuklu, hamile mahpusların adli kontrol yoluyla cezalarının ertelenmesi gündeme alınmalı aksi takdirde bu mahpusların kalabalık koğuşlar yerine kapasitesi ve hijyen koşulları uygun ortamlarda tutulmasının sağlanması,

    *  İnfaz kanunun 16. Maddesi uyarınca sağlık sebebiyle infaz ertelemeye başvurmuş olan hasta mahpusların dosyalarının hızla incelenmesi ve acilen hapishane dışında tedavi olanaklarının sağlanması,

    * Sağlık Bakanlığı ve Türk Tabipleri Birliği’nin önerileri ve uyarıları dikkate alınarak hapishanelerde görev yapan tüm personelin bilgilendirilmesi, atılması gerekli olan adımların ve uyulması gerekli olan kuralların belirlenmesi, mahpusların iletişim araçlarına erişimlerindeki kısıt dikkate alınarak ilgili personel tarafından bu bilgilerin paylaşılması,

    * Hapishane içine girecek kişilerin salgını önlemek için uyması gereken hijyen kuralları ve alması gereken önlemler konusunda bilgilendirilmesi, mahpuslarla temasın söz konusu olduğu durumlarda bu önlemlerin yanı sıra uygun ortam ve koruyucu malzemeler sağlanması,

    * Sağlık çalışanları başta olmak üzere mahpuslarla temas eden tüm çalışanlara koruyucu giysi ve malzeme temin edilmesi, özellikle risk grubunda olan çalışanlar başta olmak üzere tüm hapishane çalışanları için çalışma koşullarını da kapsayacak şekilde gerekli önlemlerin alınması,

    * Kurumda düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması),

    * Tüm mahpus, hapishane çalışanı ve mahpus yakınlarından olası belirtiler gösteren kişilerin testlerinin hızlı ve güvenilir şekilde yapılabilmesi için gerekli önlemlerin alınması,

    * Görüşlerin yapıldığı alanlarda mahpusların görüş haklarını ihlal etmeyecek şekilde hızla önlemlerin artırılması ve alanların sıklıkla dezenfekte edilmesi, mahpusların yakınlarıyla haberleşebilmesi için imkanların arttırılması,

    * Hapishanelere yakın yerlerde bulunan hastanelerde ve mahpuslara sağlık hizmeti verilen sağlık kurumlarında uygun-yeterli sağlık hizmeti verilebilmesi için gerekli önlemlerin alınması,

    * Mahpusların sağlık kurumlarına ve hastanelere ring araçlarıyla değil; daha hijyenik ve sağlığa uygun araçlarla taşınması,

    * Sağlık gerekçesiyle alınacak önlemlerin mahpusların temel haklarını ihlal etmeyecek şekilde uygulanmasına özen gösterilmesi,

    * Hapishanelerde koronavirüs salgını ile ilgili alınan ve alınacak önlemler ile alınacak sonuçlar konusunda başta mahpusların aile ve avukatları olmak üzere kamuoyunun düzenli olarak bilgilendirilmesi,

    * Biz aşağıda imzası bulunan sivil toplum kuruluşları ve sağlık meslek odaları olarak, hapishanelerdeki kapasite aşımının hak ve ihtiyaçlara erişmek konusunda mahpuslar üzerindeki negatif etkilerini pek çok defa ifade ettik. Ancak, bu kapasite aşımı sorununun virüsün yayılmasını ne kadar hızlandıracağını tekrar hatırlatarak, yetkilileri gerekli önlemleri almaları konusunda uyarmak isteriz.”

    “HEYET İNCELEMESİNE İZİN VERİLSİN”

    Açıklama sonrası basın mensuplarının sorularını cevaplandıran kurum temsilcileri, oluşturulmasını planladıkları bağımsız bir heyetin önümüzdeki günlerde cezaevlerine gönderilmesine izin verilmesini istedi. Kurum temsilcileri, bununla birlikte özellikle kapasite fazlası olan cezaevlerindeki tutsakların mutlaka adli kontrol şartıyla serbest bırakılması gerektiğini yineledi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri 10 Aralık’ta başlıyor

    10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri 10 Aralık’ta başlıyor

    PİRHA – Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) düzenlediği 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri 10-11 Aralık tarihlerinde yapılacak. İki ayrı salonda ülke içinden ve dışından 36 seçme belgesel film izlenecek.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri Fransız Kültür Merkezi ve İzmir Mimarlık Merkezi’nde olmak üzere iki ayrı salonda İzmir’de sinemaseverler ve insan hakları savunucuları ile buluşuyor.

    Türkiye’de ve dünyada insan hakları açısından yaşanan çok farklı sorunlara yönelik olarak izleyenlerde bir farkındalık ve duyarlılık oluşturmayı hedefleyen İnsan Hakları Belgesel Film Günlerinin bu yıl ki teması ‘düşünce, ifade ve basın özgürlüğü.’

    İletişim Çalışmaları Topluluğu, Fransız Kültür Merkezi, HeinrichBöllStiftung Derneği Türkiye Temsilciliği, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, İzmir Mimarlar Odası, İzmir Barosu ve İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi tarafından desteklenen TİHV 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günlerinde, dört gün boyunca iki ayrı salonda ülke içinden ve dışından 36 seçme belgesel film izlenecek.

    Bu yıl belgesel film günleri kapsamında ‘düşünce, ifade ve basın özgürlüğü’ temalı, ülke çapında katılıma açık bir afiş yarışması gerçekleştirildi. 331 tasarımcının 571 eser ile katıldığı bu yarışmanın birincisi seçilen eser 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nin afişi oldu. Ayrıca yarışmaya katılan eserlerden en beğenilen 26’sı, 9 – 15 Aralık 2019 tarihleri arasında gösterimlerin yapıldığı Mimarlık Merkezi’nin sergi salonunda sergilenecek.

    Her yıl olduğu gibi bu yıl da gösterilen filmlerden bazılarının yönetmenleri filmlerine dair izleyicilerle söyleşi yapacak.

    10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri için: https://tihvbelgeselfilm.org/category/10-insanhaklaribfg/

    (HABER MERKEZİ)

  • Yasakların gölgesinde Dersim Katliamı tartışıldı- VİDEO

    Yasakların gölgesinde Dersim Katliamı tartışıldı- VİDEO

    PİRHA- 19’uncusu düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali çerçevesinde yoğun polis ablukası altında ‘Hukuk, İnsan Hakları ve Dersim’ konulu panel gerçekleşti.

    Panele İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Avukat Meral Hanbayat, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, ve İnsan Hakları aktivisti Araştırmacı Yazar Cafer Demir konuşmacı olarak katıldı.
    Moderatörlüğünü Tunceli Baro Başkanı Kenan Çetin’in yaptığı panele siyasi parti, kurum temsilcileri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Cafer Demir, Dersim Katliamı’na ilişkin yaptığı araştırmalar hakkında bilgi verdi. 1900’lerin başından Dersim 38 Katliamı’na kadar olan zamanda yaşananları aktaran Demir, siyasal ve hukuksal gelişmeler hakkında aktarımlarda bulundu.

    SAVAŞ POLİTİKALARI VE GÖZALTILAR

    İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, resmi ideolojileri ve kurumların ideolojilerine dair bilgiler aktardı. Yaşanan katliamlar ve soykırımlarda etkin olan ideolojiler hakkında aktarım yapan Keskin, Türkiye’deki katliam ve soykırım davalarına da değindi. Avukat Meral Hanbayat ise Dersim’in her an direnişte olduğunu belirterek yaşanan olaylar hakkında bilgiler verdi. 1994 yılında yaşananlar ve şu anki sürece dair aktarımlarda bulunan Hanbayat, inanç, kültür, doğa üzerinde yürütülen politikalara değinerek yapılanların yasa dışı olduğunu belirtti. Hanbayat, savaş politikaları ve gözaltı tutuklama furyasına ilişkin birçok noktada bilgi vererek sözlerini tamamladı.

    Avukat Gülseren Yoleri, Ayaz ve Nupelda şahsında tüm yiten çocukları anarak başladığı konuşmasında OHAL’in demokrasiye ve topluma verdiği zararlara ilişkin paylaşımlarda bulundu. Hak ihlallerinde devletin rolüne değinen Yoleri, bu ihlalleri iyi tespit ederek sonuca ulaşılacağını belirtti. polisin yoğun ablukasında geçen panel, soru cevap şeklinde paylaşımlarda bulunularak sona erdi.

    DERSİM/PİRHA

  • ‘Alevilerin hakları ihlal ediliyor; Devlet Alevilik tanımı yapamaz’-VİDEO

    ‘Alevilerin hakları ihlal ediliyor; Devlet Alevilik tanımı yapamaz’-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi yöneticisi Ahmet Çiçek, 2018’de Türkiye’nin insan hakları karnesinin eğitim, inanç, ekonomik ve özellikle de hukuksal anlamda zayıf olduğunun altını çizdi ve “Aleviler bu ülkede haklarını kullanamıyor, hakları ihlal ediliyor” dedi. Çiçek, insan hakları mahkemelerinin de hukuksal zeminde  işlevini yerine getiremediğini kaydetti.

    10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. Türkiye’nin de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne imza atmasının 70. yılı. Türkiye’de birçok sivil toplum örgütü, siyasi parti temsilcisi Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini hatırlatıp, yapılan haksız ve hukuksuzluğun sona erdirilmesi çağrısında bulunuyor.

    Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi Yöneticisi Ahmet Çiçek PİRHA‘ya değerlendirdi. Çiçek, Türkiye’nin insan hakları karnesinin 2018’den değil de çok çok öncesinden zayıflarla dolu olduğunu vurguladı.

    2018’de OHAL’in  kaldırıldığını kaydeden Çiçek, 2018’de seçimin de OHAL gölgesinde yapıldığını hatırlattı. Çiçek, “Yapılan seçimlerin hukuksuzlukları, haksızlıkları uygulamadaki yanlışlıkları hepsi ayyuka çıktı. Bizim de gözlemlerimiz oldu, oy kullanılan yerler, cezaevinde oy kullanma boyutları, engellilerin oy kullanması ve yaşlıların oy kullanma yerleri hakikaten de çok sıkıntılı bir dönemdi. Bu sadece insan haklarını insanlardan, insanların konumundan kaynaklı hak ihlallerinden bahsediyorum. Fakat bir de hak kavramına geldiğimiz zaman insanlar eğer bir şeyi yerine getiremiyorlarsa o hakkı kullanamıyorlardır demektir.”

    “HER İNSANIN ANA DİLİYLE EĞİTİM GÖRME HAKKI VARDIR” 

    Hak kavramının eylemekle ilgili olduğunu belirten Çiçek, “Bir insan etnik kökeni farklıdır, ana diliyle eğitim görme hakkı vardır eğer göremiyorsa bu hak ona yok demektir. Bir insanın dini, mezhepsel farklılığı vardır. O mezhepsel farklılığından kaynaklı olarak ihtiyaçlarını ve yapması gereken şeyleri  kültürel ve dinsel anlamda yapamıyorsa o hak onda yok demektir” dedi.

    “ALEVİLERİN HAKLARI İHLAL EDİLİYOR” 

    Alevilerin haklarını kullanamadıklarını belirten Ahmet Çiçek, cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olduğunu, çünkü onların bunu böyle ifade ettiklerini, devletin de bunu böyle kabul etmesi gerektiğini kaydetti.

    Devlet yetkililerine seslenen Çiçek, “Sen kendi kendine bir ibadet tanımı yapamazsın ve onun içine başka bir şey sokamazsın” dedi. Çiçek, Alevilerin haklarının ihlal edildiğini ve Aleviler haklarını kullanamadıklarının altını çizdi.

    “KÜRTLER VE DİĞER ETNİK GRUPLARIN ANAYASAL HAKLARI İHLAL EDİLİYOR”

    Ötekileştirilmiş diğer bir grup olan Kürtlerin de kendi kültürlerini yeri getiremediğini ve ana dilleriyle eğitim alamadıklarını belirten Çiçek, Kürtler ve diğer etnik grupların da haklarının ihlal edildiğini kaydetti.

    Türkiye’nin mülteciler konusunda da karnesinin zayıf olduğunu vurgulayan Ahmet Çiçek, cezaevlerindeki durumun iç açıcı olmadığını OHAL nedeniyle hak ihlallerinin olduğunu ve OHAL döneminden sonra da rutinleştirilmiş aynı uygulamaların devam ettiğini belirtti.

    Çiçek, Türkiye’nin, cezaevlerinde yapılan uygulamalarda karnesinin tedaviye ulaşım ve insan onuruna uygun davranışlarda sıfır olduğunu kaydetti.

    “TÜRKİYE’NİN EĞİTİM KARNESİ DE SIFIR”

    Eğitim açısından da yapılan hak ihlallerini değerlendiren Çiçek, “Bizim ülkemizde bir sürü ihraç oldu ve hala devam ediyor. Belli bir dönem KHK ile sonra ise Cumhurbaşkanı Kararnameleri ile yapıldı” dedi.

    Barış isteme hakkının olduğunu fakat insanların barış istediği için ihraç edildiğini belirten Çiçek, 4+4+4 eğitim sisteminin getirildiğini ve oluşan düzensizlikte eğitim hakkının başarılı bir şekilde yerine getirilmediğini belirtti ve eğitim karnesinin sıfır olduğunu vurguladı.

    Türkiye’de basına yönelik hak ihlallerinin yapıldığını ve bir çok gazetecinin cezaevinde olduğunu kaydeden Ahmet Çiçek, “Havuz medya dışında kalan gazetelere baskılar var. Geçmişte gazeteciler öldürülüyordu şu anda tutuklanıyor” dedi.

    “HUKUK DA İNSAN HAKLARINA UYGUN ÇALIŞMIYOR” 

    Türkiye’de yaşanan haksız ve hukuksuzlukların hukuki anlamda bir karşılığının olmadığını ve AHİM kuruluşlarının da bu konuda biraz ürkek davrandığının altını çizen Ahmet Çiçek, “Bence de devletin belirlemiş olduğu doğrultuda hareket ediyor. HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş için verilen kararın da çok uygulamaya layık bir tavır olduğunu düşünmüyorum. AHİM’in ve insan hakları mahkemelerinin de hukuksal alanda işlevini yerine getiremediğini düşünüyorum. Bence hukuk da insan haklarına uygun çalışmıyor diye düşünüyorum” dedi.

    “EGE BÖLGESİNDE MÜLTECİLERE YÖNELİK HAK İHLALLERİ VAR”

    2018’de Ege bölgesinde yaşanan hak ihlallerini de değerlendiren Ahmet Çiçek, kendilerine ulaşan verileri şöyle açıkladı:

    “154 gözaltı, 44 tutuklama, adli kontrol 11, ev baskını 7, gözaltında tehdit 1, ajanlık teklifi 5.”

    En fazla hak ihlallerinin mültecilerin yaşadığını kaydeden Çiçek, “6681 mülteci yakalanmış. 25 tane ölümden 3’ü çocuk. Bir de haber alınamayan mülteciler var” diye konuştu.

    Kadına ve çocuklara taciz de de yaşanan hak ihlallerinin olduğunu belirten Çiçek, son zamanlarda huzur adı altında Kürt çocuklara GBT kontrollerinin yapıldığını kaydetti. Çiçek,  GBT kontrolü yapılırken cep telefonlarına bakıldığını ve böyle haklarının olmadığını kaydetti.

    Çiçek, son olarak Türkiye’nin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne imza atmasının 70. yılında olunduğunu hatırlatarak, insanların kendi haklarının olduğunun farkına varmaları çağrısında bulundu.

    Semra ACAR/İZMİR 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • İHD Dersim Şubesi’nden İnsan hakları savunucusu Av. Suna Bilgin açıklaması

    İHD Dersim Şubesi’nden İnsan hakları savunucusu Av. Suna Bilgin açıklaması

     PİRHA –  İnsan Hakları Derneği  (İHD) Dersim Şubesi , İnsan hakları savunucusu ve  İHD Dersim Şube sekreteri Av. Suna Bilgin’ne örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 Ay hapis cezası verilmesine yönelik basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Suna Bilgin her zaman, her koşulda temel hak ve özgürlüklerin korunması ve insan haklarına saygının büyütülmesi için fedakarca uğraş vermiştir” denildi.

    İnsan hakları savunucusu ve Dersim İHD Şube Sekreteri Av. Suna Bilgin’in 11 Nisan 2018 tarihinde görülen davasında örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 Ay hapis cezası verilmesine ilişkin İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi basın açıklaması yaptı.

    “SİYASAL İKTİDAR GİBİ DÜŞÜNMEYEN HERKESE CEZA”

    Av. Suna Bilgi’in her zaman ve her koşulda temel hak ve özgürlüklerin korunması ve insan haklarına saygının büyütülmesi için fedakarca uğraş verdiği belirtilen açıklamada, “Elbette sadece Av. Suna Bilgin’e ceza verilmiyor. Akademisyenlere, aydın ve yazarlara, insan hakları savunucularına, milletvekillerine ve seçilmiş diğer siyasetçilere, toplumsal muhalefet görevi yürüten grupların temsilcilerine ve bireylere; esasen siyasal iktidar gibi düşünmeyen herkese ceza veriliyor. Çünkü Türkiye’de ifade özgürlüğü (düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü) baskı altındadır” denildi.

    “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ TOPLUMSAL VAROLUŞUN TEMELİDİR”

    Açıklamada, “Oysa demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü toplumsal varoluşun temelidir. Çünkü ifade özgürlüğü kişinin kanaatini diğerlerine bildirme, düşüncesini dışa vurma, kendisi dışındakilerle iletişime girebilme potansiyelinin gerçekleştirilmesidir. Özgür bir biçimde düşüncenin oluşumuna, yaşanmasına, açıklanmasına izin verilmeyen bir toplumda ise yurttaşlardan değil, ancak tek tip ve iktidarların istediği gibi programlanmış biat eden bireylerden söz edilebilecektir. Bu da hem demokrasinin hem de toplum olma halinin yok edilmesinden başka bir şey değildir” ifadeleri yer aldı.

    “TÜRKİYE’DE TERÖR TANIMI ALABİLDİĞİNE GENİŞ TUTULMUŞTUR”

    Bugün Türkiye’de anayasal ve siyasal ciddi yapısal sorunlar bulunmaktadır” denilen açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Türkiye’de terör tanımı alabildiğine geniş tutulmuştur. Hukukun üstünlüğü ilkesi uygulanmamakta ve bunun sonucunda AİHM içtihatları yok sayılmaktadır. OHAL nedeniyle yargı, tamamen siyasal iktidarın baskısı altındadır; bağımsız ve tarafsızlığını koruyamamaktadır. Siyasal iktidar otoriterleşerek demokrasiden tümüyle uzaklaşmış ve böylece ifade özgürlüğünü baskı altına almış, adeta yok etmiştir.”

    “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN OLMADIĞI YERDE DEMOKRASİDEN  SÖZ EDİLMEZ”

    İnsan hakları savunucusu ve Dersim İHD Şube Sekreteri Av. Suna Bilgi’ne örgüt üyeliğinden verilen 6 yıl 3 ay hapsi cezası nedeniyle İHD Dersim Şubesinde yapılan basın açıklamasında son olarak şunlar kaydedildi:

    “İfade özgürlüğünün olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez! Bu nedenle Türkiye için acilen ifade özgürlüğü (düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü) istiyoruz. İnsan hakları savunucuları üzerindeki baskılara son verilmesini ve Av. Suna BİLGİN’e verilen cezayı kabul edilemez olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyoruz.” (HABER MERKEZİ)

                                                                                               

  • Eski İHD Genel Başkanı Öndül: 2017 yılı sürekli ve sistemli ihlallerle geçti-VİDEO

    Eski İHD Genel Başkanı Öndül: 2017 yılı sürekli ve sistemli ihlallerle geçti-VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği’nin Eski Genel Başkanı Hüsnü Öndül, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası dolayısıyla PİRHA’ya açıklamalarda bulundu. Öndül, “Türkiye’nin asıl sorunu insan hakları ve demokrasi sorunudur ve bu sorunun da en önemli halkası Kürt sorunudur” dedi. Öndül, özgürlükler açısından 2017 yılının sürekli sistemli ihlallerle geçtiğini vurguladı. 

    Haberin Videosu

    Eski İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı, hukukçu Hüsnü Öndül, 2017’de Türkiye’nin insan hakları karnesini  PİRHA’ya değerlendirdi.

    2017 yılının Olağanüstü Hal rejimi altında geçtiğini belirten Öndül, “1 yıl önceki ihlaller 2017 yılında da devam etti. Yaşam hakkı, işkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü gibi konularla, savaş hukukunun ilgi alanına giren güneydoğudaki silahlı çatışmalar devam etti” dedi.

    “TÜRKİYE’NİN ASIL SORUNU İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ SORUNU”

    “Son 2 yılda 3 binden fazla insan, -asker, polis, militan, işçi, işsiz, hiç önemli değil- Türk Kürt yaşamlarını yitirdiler” diyen Hüsnü Öndül, şöyle konuştu:

    ” Türkiye’nin asıl sorunu insan hakları ve demokrasi sorunudur ve bu sorunun da en önemli halkası Kürt sorunudur. Bu bağlamda biz Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünü istiyoruz. Ama genel olarak özgürlükler açısından 2017 yılı sürekli sistemli ihlallerle geçti. Hem işkenceler yaşandı, hem gözaltında kayıp iddiaları gündeme geldi ve özellikle halkın iradesi ile seçilmiş olan belediye başkanları veya milletvekillerinin özgürlüklerinden yoksun bırakıldığı bir yıl oldu.”

    İnsan hakları savunucuları olarak çalıştıklarını ifade eden Hüsnü Öndül, “Umarım bu dönem sona erer ve  Türkiye barış ve demokrasi yolunda ilerler ve yüksek standartlara sahip demokratik bir ülke haline gelir” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Veli Saçılık: Ben de annem de Türkiye’de insan haklarının olmadığına kanıtız-VİDEO

    Veli Saçılık: Ben de annem de Türkiye’de insan haklarının olmadığına kanıtız-VİDEO

    PİRHA- KHK ile bir gece yarısı işinden atılan Sosyolog Veli Saçılık Ankara Yüksel Caddesi’nde 1 yıldır yapılan direnişin adeta sembolü oldu. Hemen her gün polis şiddetine maruz kaldı. Oğlunun direnişini sahiplenen Anne Kezban Saçılık da polis şiddetini hep yaşadı, yerlerde sürüklendi. 10 Aralık İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Veli Saçılık ve anne Kezban Saçılık’a mikrofon uzattık. 

    Haberin Videosu

    Bugün 10 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası. Biz de işinden OHAL kararnamesiyle atıldıktan sonra Ankara Yüksel Caddesi’nde direnen ve hemen her gün polis şiddetine uğrayan ve gözaltına alınan  Sosyolog Veli Saçılık ve oğlunun bu direnişine destek olan Anne Kezban Saçılık ile konuştuk.

    Sosyolog Veli Saçılık bir gece yarısı KHK ile işinden ihraç edildi ve tam 395 gündür Kızılay Yüksel Caddesi’nde arkadaşlarıyla direniyor.

    PİRHA mikrofonunu uzattığımız Veli Saçılık, “Bugün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü ve Haftası. Ben kendimi söyle tanımlıyorum: İnsan haklarının Türkiye’de olmadığına kanıt olarak Türkiye’de yaşıyorum” dedi.

    Veli Saçılık bunun nedenlerini şöyle açıklıyor:

    “Neden denirse, bir ülkenin cezaevlerinde boş yere uzun süre kaldım, kolum koparıldı. Sonrasında bana bir sürü dava açıldı. Hiçbir sorumlu cezalandırılmadı. Ardından AHİM’in “Türkiye Cumhuriyetinin savcısı ve hakimleri işkenceyi kapatmak istemektedir” diyerek karar vermesiyle ancak bir sonuç alabildim.
    Bugün işten ihraç edilmiş durumdayım diğer arkadaşlarımla birlikte. Ve burada tam 395 gündür bir mücadele veriyoruz.”

    “İNSAN HAKLARI KARAKOLU DİYORUZ”

    Yüksel direnişi nedeniyle İnsan Hakları Anıtı’nın bir bariyer içerisinde alındığını vurgulayan Veli Saçılık, “O görüntü zaten Türkiye’de insan haklarının olmadığının iyi bir kanıtı. Polis hemen o anıtın yanına bir de karakol kurdu. Biz onun adına  insan hakları karakolu diyoruz. Biliyorsunuz Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde insan hakları merkezini de kapattılar artık. Öyle bir merkez kalmadı. İnsan hakları savunucularının neredeyse tamamı cezaevinde” diye konuştu.

    “BEN FAŞİZMİ YAŞIYORUM, İNSANA DAİR BİR ŞEY YAŞAMIYORUM”

    Yüksel direnişi sırasında uzun süredir dayak yediklerini belirten Sosyolog Veli Saçılık, şunları kaydediyor:

    “Nuriye ve Semih’in açlık grevi 275 gününde bir saç teli kadar vücutları kalmış durumda. Anayasa’da yazan hakkımız olan basın açıklaması yapmak istiyoruz ama bunun karşısında hakkımızda dava açılıyor, sopa yiyoruz bir de üstüne paramızla dayak atıyorlar bize. Çünkü 227 lira her gün ceza kesiyorlar. Bunları topladığımızda  Türkiye’de insan hakları yok. Ne var denirse? Bence ben faşizmi yaşıyorum. İnsan haklarına dair insana dair bir şey yaşamıyorum bu ülkede ve olması için mücadele ediyorum ama.”

    “KENDİMİ İNSAN HAKLARININ OLMADIĞINA KANIT OLARAK ORTAYA KOYUYORUM”

    “Kendimi insan haklarının olmadığına bir kanıt olarak ortaya koyuyorum” diyen Saçılık, “Çünkü ben onlarca davayla uğraştım. Üstüne kolumu koparttıkları duvarın parasını bile benden isteyen bir zihniyetle karşı karşıya kaldım ama Türkiye’de elbette insan hakları mücadelesi verilecek ve biz de bunun bir parçası olacağız. Bende bir parçası olacağım.” ifadelerini kullandı.

    “ENİNDE SONUNDA TÜRKİYE’DE ÖZGÜRLÜKLER OLACAK”

    Sosyolog Veli Saçılık, eninde sonunda Türkiye’de özgürlüklerin olacağını, eninde sonunda insan hakları mücadelesinin kazanacağını ve bu zulümün böyle gitmeyeceğini belirterek, “Pir Sultan’dan bu yana bu direniş sürüyor. Direnenler mutlaka olacak, zulmedenler de zulümleriyle abat olamayacaklar. Bu kesindir” dedi.

    “İNSAN HAKLARI OLMADIĞINI HER GÜN SOKAKTA GÖRÜYORUZ”

    “İnsan hakları olmadığını biz her gün bu sokakta, Yüksel Caddesi’nde görüyoruz” ifadesini kullanan Saçılık şunları söylüyor:

    “Anayasanın bütün kurallarına aykırı olarak bizi işten attılar. İşimizi alabilmek için ne zulümler yaşadık biz burada. Ve ne yazık ki bu koşullar altında insan hakları haftasını kutlamak zorunda oluyoruz ve bununla ilgili söylemlerde bulunuyoruz ve insan hakları savunucuları Türkiye’de artık ajan diyerek otelleri basılarak, evleri basılarak gözaltına alınıyor. Çok yaygın bir biçimde insan hakları savunucuları baskı alında. Ve bu baskı altında daha ne kadar gidebilir daha ne kadar gidilebilinir onu bilmiyorum. Ama bizim yapabileceğimiz şeyler var. En azından şu anıtı insan hakları anıtının etrafındaki bariyerlerin kaldırılması için bugün toplumun bu mücadeleye katılması lazım. Bu bariyer kalktığında belki sembolik olarak biz kazanmış olacağız.”

    “MUTLAKA KAZANACAĞIZ”

    İnsan hakları haftası deyince tutuklu gazetecileri, Tutuklu milletvekillerini ve bütün sivil toplum kuruluşu temsilcilerini, parti liderlerini unutmadıklarını söyleyen Saçılık, “Bunlar şu anda rehin alınmış durumda. Bu rehinlik içerisinde toplum da bir esir ve bu esarete karşı biz insan hakları mücadelesini yükselteceğiz. Mutlaka biz kazanacağız diyorum.” ifadelerini kullanıyor.

    “ANNEM DE ÇOK ZULÜM GÖRDÜ, HAK İHLALİNE ANNEM DE KANITTIR”

    Sosyolog Veli Saçılık, İnsan hakları alanında aslında annesi Kezban Saçılık’ın da çok daha kanıt taşıdığını ve cezaevi önünde çok zulüm gördüğünü hatırlatıyor. Saçılık annesinin bugün yüksel caddesinde de zulüm gördüğünü ve bu zulümlerin devam ettiğine işaret ediyor.

    Bu kez Anne Kezban Saçılık’a mikrofon tutuyoruz. Anne Saçılık, oğluna destek olmak için gittiği Yüksel Caddesi’nde polisler tarafından yerlerde sürüklenmişti. Ve bu duruma tüm kamuoyu tanık olmuştu.

    Saçılık, oğlu Veli Saçılık’ın elinden ekmeğini aldıklarını söyleyerek konuşmasına başlıyor.

    “OĞLUM HAKLI; DEVLETİN ELİNDEN ALDIĞI EKMEĞİNİ İSTİYOR”

    “İnsan haklarına da tuzak kurdular” diyen Kezban Saçılık, oğlunun direnişinde haklı olduğunu vurguluyor:

    “1 seneyi aşkındır benim çocuğum ve arkadaşları burada işkence görüyor, zulüm görüyor. Biz bir şey istemiyoruz, benim oğlum bir şey istemiyor. Elinden aldıkları ekmeğini istiyor. Eğer işi olsaydı ve oğlum her gün buraya gelseydi haksızdı niye gidiyorsun yavrum derdim, ve gelmezdim. Ama şimdi ise dişi ile tırnağı ile kazandığı ekmeğini elinden aldılar. Benim oğlum haklı, buraya gelmek zorunda işini, ekmeğini alana kadar. Devletin elinden aldığı ekmeğini istiyor. Her zaman oğlumun arkasındayım. Her zaman da gelirim.”

    “BİZ ASLA BU DÜZENİ KABUL ETMİYORUZ”

    Anne Kezban Saçılık, “Türkiye’de aklı yeten insanları cezaevine koyuyorlar. Bir de cezaevleriyle övünüyorlar. Okullarla övünsünler, yaptıkları kültürle övünsünler. Cezaevlerinde hep aydın insanlarımız içeride. Aklı yetmeyenleri burada koyup aklı yetenlere hep zulüm yapıyor. Kendine benzemeyen, kendi gibi olmayan, kendine uymayan insanlar cezaevinde hep. Biz asla onun düzenini kabul etmiyoruz” diyor.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ‘Bizi ekranlarına taşıyan TV10’a yaşam hakkı tanınmadı’-VİDEO

    ‘Bizi ekranlarına taşıyan TV10’a yaşam hakkı tanınmadı’-VİDEO

    PİRHA- KHK ile kapatılan TV10’un 62. haftasındaki eylemde konuşan insan hakları aktivisti Maside Ocak, “Bizim taleplerimizi ekranlarına taşıyan televizyon ve radyolara yaşam hakkı tanınmadı. Biz biliyoruz ki hak ihlalleri ancak ve ancak kamuoyuna yansırsa tepki çekiyor” dedi. 

    Haberin Videosu

    OHAL kararnamesi ile kapatılan TV10’un emekçileri, 62. kez kanallarının açılması talebiyle buluştu. “Alevilerin sesi TV10 susturulamaz” şiarıyla Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen basın emekçilerinin eylemine bu hafta kayıp yakınları insan hakları aktivistleri, hasta tutuklu yakınları, TV10 izleyicileri ve Munzur ve Çevre Derneği Başkanı Ali Yıldız katıldı.

    “FARKLI İNANÇLAR ÜZERİNDEKİ BASKILAR DEVAM EDİYOR”

    Bu haftanın ilk konuşmasını yapan TV10 yönetim kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, “Karartılan ekranlarımızın yeniden açılması, OHAL’in kaldırılması için buradayız. İnsan hakları haftasına girdiğimiz bu günlerde maalesef insan hakları ihlallerinde her gün daha da geriye gidiyoruz. Tutuklamalar, gözaltılar, basın yayın organları üzerindeki baskılar artarak devam ediyor” dedi.

    İnançlar üzerindeki baskılara değinen Büyükşahin sözlerine şöyle devam etti:

    “15-20 gün önce Malatya’da Alevilerin yaşadıkları evler işaretlenmişti. Daha sonra Hristiyanların bir derneğine taşlı sopalı saldırı düzenlenmişti. Biz hükümetten saldırganları ortaya çıkarın etkin bir soruşturma gerçekleştirin istedik. Etkin bir soruşturma yapılmadığı ve failler yargılanmadığı için bu olaylar devam ediyor. Hak ihlalleri artarak devam ediyor.”

    “TV10 EMEKÇİSİ KEMAL DEMİR HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE TUTUKLANDI”

    TV10 kameramanı ve emekçisi Kemal Demir’in haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanarak Silivri Cezaevine götürüldüğünü de hatırlatan Büyükşahin, “Bu ülkede inanç, ifade özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil. Örgütlenme özgürlüğünden, basın yayın özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil. İktidarın devletin denetiminde olan Sünni ve Hanifi inanç özgürlüğü var sadece. Aleviler, demokratlar, Hristiyanlar, Ermeniler, kadınlar, akademisyenler hiç özgür değil” diye konuştu.

    “DEMOKRASİ İSTEYEN HERKESE KIRBAÇ SALLIYORLAR”

    HDP’nin birçok milletvekilinin tutuklandığını ve çok sayıda belediyesine kayyum atandığını hatırlatan TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, “Sıra CHP’ye geldi. Bir mahkeme kararı olmadan bu ülkede yaşayan demokrasi isteyen herkesi üzerine bir kırbaç sallıyorlar. Bu nedenle OHAL rejimi bir an önce son bulmalıdır” ifadelerini kullandı.

    “KAPATILAN KANALLARIN BİR AN ÖNCE AÇILMASINI İSTİYORUZ”

    Büyükşahin’den sonra söz alan insan hakları aktivisti ve gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak ise, “663 haftadır bu meydanda adalet talebimiz kamuoyuna yansıyor. OHAL gerekçesiyle bizi ekranlarına, sayfalarına taşıyan kanallar, radyolar, gazeteler tek tek kapatıldı. Gazeteciler tutuklandı. Bizim taleplerimizi ekranlarına taşıyan TV10, Hayatın Sesi, İMC TV, Özgür Radyolar gibi televizyon ve radyolara yaşam hakkı tanınmadı. Biz biliyoruz ki hak ihlalleri ancak ve ancak kamuoyuna yansırsa tepki çekiyor. Bu kanalların bir an önce açılmasını istiyoruz” dedi

    “DERSİM KATLİAMINI ANDIĞIM İÇİN İFADEYE ÇAĞRILDIM”

    Ocak’tan sonra söz alan Munzur Çevre Derneği Başkan Yardımcısı Ali Yıldız ise “4 Aralık 2017’te ifadeye çağrıldım. Dersim katliamı ile ilgili yapılan basın açıklamasında yaptığım bir konuşma gerekçe gösterildi. İfadeye çağırmalarına gerekçe gösterdikleri konuşmam ise talan ve yağmaya yönelik yaptığım konuşma, Dersim katliamında hayatını kaybeden Seyit Rıza ve arkadaşlarını anmamdır” dedi

    Yıldız, “OHAL’e karşıyız, bu antidemokratik uygulamalara karşıyız. Çevre örgütü olarak bu yağmaya, talana dur demeliyiz. Bu çevre katliamına ve antidemokratik uygulamalara sesimizi çıkaracağız” diye konuştu. (HABER MERKEZİ)