PİRHA – Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin KHK oturma eyleminde konuşan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Sekreteri Cansu Başer, eğitim emekçilerinin baskı ve şiddet politikalarının hedefi olmaya devam ettiğine dikkat çekerek, açlık grevine başlayan eğitim emekçilerinin taleplerinin karşılanması çağrısı yaptı.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işten çıkarılmaları protesto etmek amacıyla her Çarşamba günü düzenlediği oturma eylemi 374’üncü haftasında da Karşıyaka çarşı girişinde devam etti. Açıklamada “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartı açıldı.
Açıklamada sık sık Açıklamada sık sık “KHK’ler gidecek biz kalacağız” ve “KHK’li ihraçlar onurumuzdur” sloganları atıldı. Basın metnini okuyan Metni okuyan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Sekreteri Cansu Başer, OHAL döneminde KHK ile işinden edilen on binlerce kamu emekçisinin yıllar geçmesine rağmen hukuksuzluğun yarattığı mağduriyetlerin devam ettiğinin altını çizdi.
“DENİZ POYRAZ’A BARIŞ SÖZÜ”
OHAL KHK’lerinin muhalif kesimlere yönelik bir tasfiye aracına dönüştürüldüğünü belirten Başer, “Sendikal faaliyet yürütenler, barışı savunanlar, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullananlar, kadın hakları, demokrasi ve eşitlik mücadelesi verenler hedef haline getirilmiştir” dedi.
Ülkede yaşanan kadın cinayetlerine dikkat çeken Başer, her gün en az 5 kadının katledildiğini belirterek, 5 yıl önce İzmir DEM Parti binasında özgürlük mücadelesi verirken katledilen Deniz Poyraz anarak, ona verilecek en büyük söz barıştır dedi.
“HAK ARAMA MÜCADELESİ BASKI VE ŞİDDETLE BASTIRILIYOR”
Eğitim emekçilerinin baskı ve şiddet politikalarının hedefi olmaya devam ettiğine dikkat çeken Cansu Başer, şunları söyledi:
“Öğretmen sendikası ve mülakat mağduru öğretmenler günlerdir Ankara’da haklı ve meşru taleplerini dile getirmek için bulunmaktadır. Ancak öğretmenlerin taleplerine yanıt vermesi gerekenler; diyalogu ve çözümü değil, polis barikatlarını, gözaltıları ve baskıyı karşılarına çıkarmıştır. Ankara’da gerçekleştirilen eylem sırasında çok sayıda öğretmen arkadaşımız gözaltına alınmıştır. Öğretmenler; darp, ters kelepçe, biber gazı ve polis ablukasıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasına, eğitim emekçilerinin güvencesizliğe ve düşük ücretlere mahkûm edilmesine, mülakat adı altında yaratılan adaletsizliğe karşı mücadele etmek suç değildir. Suç olan; anayasal ve demokratik haklarını kullanan öğretmenlerin karşısına polis gücüyle çıkmak, hak arama mücadelesini baskı ve şiddetle bastırmaya çalışmaktır.”
Başer, açlık grevine başlayan eğitim emekçilerinin taleplerinin karşılanması çağrısı yaptı.
Son olarak yerin metrelerce altında çalışan maden işçilerinin hak ara mücadelelerinin baskı ve şiddetle bastırılmak istendiğini kaydeden Cansu Başer, öğretmenlerin, madencilerin ve tüm emekçilerin mücadelesinin ortak olduğunu söyledi.
PİRHA – KESK İzmir Şubesi’nin başlattığı KHK eyleminin 372. haftasında yaptıkları açıklamada, KHK’lerin ağır bir hukuk ve demokrasi sorunu haline dönüştüğünü belirtilerek, “Barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır” denildi.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işten çıkarılmaları protesto etmek amacıyla her çarşamba düzenlediği oturma eylemi 372’inci haftasında da Karşıyaka çarşı girişinde devam etti. Açıklamada “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartı açıldı. Açıklamada sık sık “KHK’ler gidecek biz kalacağız” ve “KHK’li ihraçlar onurumuzdur” sloganları atıldı.
“KHK’LERİN MAĞDURİYETLERİ GİDERİLMEDİ”
Basın metnini Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube Mali Sekreteri Ali Türk okudu. KHK’lerle hukuksuz bir biçimde görevden ihraç edilen kamu emekçilerinin yürüttükleri adalet mücadelesini dile getiren Türk, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra KHK’lerle ihraç edilen kamu emekçilerinin geçen onlarca yıla rağmen mağduriyetlerinin giderilmediğini belirtti.
Türk, KHK’lerin ağır bir hukuk ve demokrasi sorunu haline dönüştüğünü belirtti.
Ülkede derinleşen ekonomik krize de değinen Türk, “Milyonlarca insan geçim mücadelesi verirken, kamu emekçileri ve emekliler yoksulluk sınırının altında yaşamaya zorlanmaktadır. Gençler işsizlik ve geleceksizlikle karşı karşıya bırakılmakta, eğitim hakkı giderek piyasalaştırılmakta, kamusal hizmetler tasfiye edilmektedir” dedi.
“BARIŞ MÜCADELESİ DEVAM EDECEK”
Türk, demokratik hak ve özgürlükler üzerindeki baskıların arttığına dikkat çekerek, “Seçme ve seçilme hakkını zedeleyen, hukuku siyasi hesaplaşmaların aracı haline getiren uygulamalar toplumsal barışa zarar vermektedir” dedi.
Gezi Direnişi’nin 13. yılını hatırlatan Ali Türk, Gezi ruhunun emek, demokrasi ve barış mücadelesiyle devam edeceğini söyledi. İktidarın baskıcı ve kutuplaştırıcı politikalarının toplumun farklı kesimlerini hedef haline getirdiğini kaydeden Türk, demokratik kitle örgütlerinin üzerindeki baskıların arttığını işaret etti.
Türk, talepleri şöyle sıraladı: Tüm KHK’ler iptal edilmeli, ihraç edilen kamu emekçileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmelidir. Hukukun üstünlüğü ve demokratik işleyiş yeniden tesis edilmelidir. Emekçileri yoksulluğa mahkûm eden politikalardan vazgeçilmelidir. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler kamusal bir hak olarak güvence altına alınmalıdır. Barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.”
PİRHA – Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şubesi, KHK ihraçlarına karşı yaptığı eylem 371. haftasında devam etti. Eylemde açıklamayı okuyan Şifa Ada Demirbilek, KHK’leri siyasi bir tasfiye operasyonu olarak nitelendirerek, ihraç edilenlerin görevine iade edilene kadar mücadele edeceklerini belirti.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi’nin, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işten çıkarılmaları protesto etmek amacıyla her çarşamba düzenlediği oturma eylemi 371’inci haftasında da Karşıyaka çarşı girişinde devam etti.
Açıklamada “İhraç tecrittir. Tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır. İşimize geri döneceğiz” pankartı açıldı. Basın metnini Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Eğitim Sekreteri Şifa Ada Demirbilek okudu.
“SİYASİ OPERSYON SON BULSUN”
Hukuksuz KHK ihraçlarına karşı seslerini yükseltmek, adalet talebini yenilemek ve dayanışmayı büyütmek için bir araya geldiklerini kaydeden Demirbilek, OHAL döneminde KHK’lerle işten çıkarılan on binlerce kamu emekçisinin somut delil ortaya konulmadan işlerinden edildiğini hatırlattı. Bu süreci siyasi bir tasfiye operasyonu olarak nitelendiren Demirbilek, KHK’lerin emekçilerin iş güvencesini ortadan kaldırdığını belirterek, “OHAL resmen sona ermiş olsa da KHK rejimi fiilen devam etmektedir” dedi.
İhraç edilen emekçilerin görevlerine iade edilmediğini, yargı süreçlerinin uzatıldığını belirten Şifa Ada Demirbilek, bu durumu “fiili OHAL” uygulaması olarak belirtti. KHK’lerin yaşam hakkına yönelik saldırı olduğunu belirten Demirbilek, ihraçların önemli bir kısmının sendikal faaliyetler gerekçe gösterilerek yapıldığını, bunun örgütlenme hakkına yönelik açık bir saldırı olduğunun altını çizdi.
“MÜLAKAT UYGULAMASIYLA EMEK GASP EDİLİYOR”
Eğitim alanında ve kamuda yaşanan güncel gelişmeler de değinen Demirbilek, eğitim sisteminin bilimsel ve laik temellerden uzaklaştırıldığını ve mülakat uygulamalarıyla emeğin gasp edildiğini kaydetti. Demirbilek, ihraçların göreve iade edilene kadar mücadele edeceklerini belirterek şu çağrıda bulundu;
“KHK’ler derhal ve koşulsuz olarak iptal edilmelidir! İhraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilmelidir! İade süreci tüm özlük ve ekonomik hakları kapsamalıdır! Sendikal faaliyetler üzerindeki baskılara son verilmelidir! Eğitim sistemi bilimsel, laik ve kamusal bir anlayışla yeniden yapılandırılmalıdır!”
PİRHA- KHK Platformu’ndan Münir Korkmaz, barış sürecinde ‘Barış Akademisyenleri’nin göreve iade edilmemesini kabul edilemez doluğunu vurgulayarak, “KHK meselesi çözülmeden kimse bu ülkeye demokrasi geldi falan diyemez. O nedenle KHK meselesinin çözülmesi lazım. Bunun çözümü çok basit; iltisak irtibat kavramını ortadan kaldırılmasıdır” dedi.
2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’de kamu alanında yaşanan tarihi kıyımın üzerinden 10 yıl geçti. KHK Platformu’ndan Münir Korkmaz, Danıştay’ın ‘Barış Akademisyenleri’ hakkında vermiş olduğu kararı değerlendirdi. Münir Korkmaz, bir milyonadan fazla insanı bire bir ilgilendiren bir sorun olduğunu vugulayarak, ihraç edilen akademisyenlerin, öğretmenlerin ve işçilerin görevlerine bir an önce iade edilmesi gerektiğini belirtti.
Benzer süreçlerin 12 Eylül Darbesi sonrası da yaşandığını hatırlatan Korkmaz, “12 Eylül sonrası benzer mesele 5-6 yılda çözülmüştü. 10 yıl geçti. Hala bir ilerleme yok. Barış süreci devam ediyor. Ama barış istedikleri için ihraç edilenler görevlerine iade edilmiyor” dedi.
“KHK SORUNU MUTLAKA ÇÖZÜLMELİDİR”
AYM’nin verdiği hak ihlali kararına dikkat çeken Korkmaz, “AYM diyor ki: “Bu hak ihlalidir”. Ama Danıştay’ın 5. dairesi tanımıyor. Bu çok antidemokratik bir şey. Buna itiraz ediyoruz. Eğitim Sen bununla ilgili dava açacak. ‘Terörle Mücadele Yasası’ değiştirilmeden, terörün tanımı değiştirilmeden, propagandaymış, iltisakmış, iltibat değiştirilmeden demokrasi olmaz. Yani sadece mesela PKK’nin silah bırakıp kendini feshetmesiyle sınırlı bir süreç olursa bu hiç kimseye yaramaz. Bu ülkeye hiç yaramaz. KHK meselesi çözülmeden kimse bu ülkeye demokrasi geldi falan diyemez. O nedenle KHK meselesinin çözülmesi lazım” şeklinde ifade etti.
“İLTİSAK İRTİBAT KAVRAMI ORTADAN KALDIRILMALI”
“Korkunç bir toplumsal travmayla karşı karşıyayız” diyen Münir Korkmaz, şunları dile getirdi:
“Binin üzerinde insan hastalanarak yaşamını kaybetti. 130’un üzerinde insan intihara sürüklendi. Yani yoğun bir hak ihlali ile karşı karşıyayız. Bizim talebimiz bu meselenin Meclis çatısı altında bir an önce çözüme kavuşturulmasıdır.
Çünkü bu çok ciddi bir sorun. Ve bunun çözümü çok basit; iltisak irtibat kavramını ortadan kaldırılmasıdır. Zaten hem Danıştay hem de AYM kararları var. Bunları uyguladığınız zaman KHK’lilerin çok önemli bir bölümü görevlerine iade edilmiş olur. Bu çok önemli bir talep. Bu konuda duyarlılık bekliyoruz. İnsanlar artık dayanacak gücü kalmadı. 10 yıl geçti ve yüzbinlerce insan bu zulümün altında eziliyor.”
PİRHA-Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, 2016 darbesi sonrasında hukuksuz şekilde görevlerinden ihraç edilen 100 bini aşkın kamu çalışanı ve akademisyen için çağrıda bulundu: “Haklarında hiçbir delil yok, şiddet ve soruşturma yok ama hâlâ görevlerine iade edilmiyorlar. Bu zulme artık son verilmeli.”
2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’de kamu alanında yaşanan tarihi kıyımın üzerinden 10 yıl geçti. Eğitim-Sen Başkanı Kemal Irmak, hukuksuz ihraçların ve adaletsiz sürecin hâlâ devam ettiğini vurgulayarak, ihraç edilen akademisyenlerin ve öğretmenlerin görevlerine bir an önce iade edilmesi gerektiğini belirtti. Irmak, ihraç edilenler arasında Eğitim-Sen’e bağlı 1655 üye ile 410–414 akademisyenin bulunduğunu ve bu akademisyenlerin 320’sinin Eğitim-Sen üyesi olduğunu söyledi. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen birçoğunun görevlerine iade edilmediğini belirten Irmak, “Bu arkadaşların hiçbir suçu yok, hiçbir terör bağlantısı yok ama hâlâ hakları iade edilmedi” diye konuştu.
OHAL KOMİSYONU VE YARGI SÜRECİ
Irmak, OHAL döneminde kurulan uyduruk bir komisyonun mağdurların başvurularını çoğunlukla reddettiğini, reddedilenlerin yargıya başvurmasının da önünün kesildiğini ifade etti. “Ancak bazı arkadaşlarımızın yargı süreçleri olumlu sonuç verdi. 2019’da Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenleri için ‘eleştiri yapmak suç değildir, ifade özgürlüğüdür’ dedi. Buna uygun olarak Danıştay da bazı iade kararları verdi” dedi.
Ancak Danıştay 5. Dairesi’nin son kararı, Irmak’a göre tam bir hukuk garabeti yarattı: “Sadece dilekçeye imza atmak, terörle bağlantılı olmaya yetiyor demişler. Oysa Anayasa Mahkemesi başka karar vermişti. Hukuk devleti böyle işlemez” diye konuştu.
SİYASİ MÜDAHALELER VE TALEPLER
Irmak, siyasi baskının yargının üstünde durduğunu ve ihraçların hukuki değil, siyasi gerekçelerle yapıldığını vurguladı: “Hiçbir istihbari rapor, soruşturma, delil yok. Şiddet olayı yok ama bir gecede insanlar görevlerinden edildi. Artık bu zulüm sona erdirilmeli. Bu ülkenin beyinleri, akademisyenleri, öğretmenleri, geleceği inşa eden insanlar böyle bir belirsizliğe terk edilemez” dedi.
Irmak, parlamentodaki tüm siyasi partilerle görüşüldüğünü belirterek, “Çoğu partinin de bu durumun hukuksuz ve haksız olduğuna dikkat çektiğini gördük. Ama yargının üstündeki baskı kalkmadıkça, insanlar görevlerine iade edilmiyor” diye ekledi.
PİRHA- 2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi üzerinden 10 yıl geçti. Barış Akademisyeni Prof. Dr. Atilla Güney, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenlerin yaşadığı baskıyı anlatırken, “10 yıllık emeğimiz gasp edildi, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim” dedi.
2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi, Türkiye’de akademik özgürlükler ve barış mücadelesi açısından dönüm noktası olmuştu. O dönemde binlerce akademisyen, devletin Kürt politikalarına karşı sessiz kalmayarak imza verdi. Bildirinin ardından bazı akademisyenler KHK’lerle ihraç edildi, sözleşmeleri feshedildi ve yoğun siyasi ve toplumsal baskılarla karşılaştı. Barış imzacısı Prof. Dr. Atilla Güney, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi sonrası başlayan KHK’lerle ihraç sürecine, akademik ve kişisel yaşantısındaki etkilerine ve Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“BARIŞ AKADEMİSYENLİĞİNİN TARİHİ DAHA ESKİYE DAYANIYOR”
PİRHA-Bildirinin üzerinden 10 yıl geçti. Hatırlatma yapmak gerekirse, Türkiye’de barış bildirisi sürecinde neler yaşandı?
ATİLLA GÜNEY- 2013’te başlayan çözüm süreci, hatırlanacağı üzere bugünküne benzer bir atmosferde yürütülüyordu; ancak bugünkü girişimlerden farklı olarak daha somut adımlar içeriyordu. Akil İnsanlar Komisyonu kurulmuş, toplumun farklı kesimlerinden STK’lerle, sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapılmıştı. Bu süreç 2015 Haziran seçimlerine kadar devam etti. O seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu tarihten itibaren ilk kez parlamentoda tek başına çoğunluğu sağlayamadı. Ardından Suruç Katliamı yaşandı; sonrasında Ceylanpınar’da emniyet güçlerine yönelik suikastlar gerçekleşti. Diyarbakır’da, HDP’nin seçim mitinginde bombalı saldırı oldu ve beş kişi hayatını kaybetti. Bunu Ankara Garı Katliamı izledi. Barış söyleminin, çözüm sürecinin ve silahsızlanmaya dair umudun yeşerdiği bir ortamda, Türkiye toplumu bu olaylarla birlikte bir anda altüst oldu. Haziran seçimlerinde iktidar partisinin yaşadığı yenilgi, iktidar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Kürt seçmenlerden olumlu bir oy dönüşü beklendiği varsayılıyordu; ancak bu gerçekleşmedi. Ardından süreç, iktidar tarafından “buzdolabına kaldırıldı”. Sonrasında, çatışmalı süreç yeniden başladı. Diyarbakır, Cizre, Sur, Nusaybin ve Mardin’in birçok ilçesinde yaşanan çatışmalarda, sayılar net olmamakla birlikte binlerce sivil hayatını kaybetti ya da yaralandı. 2016 yılının 11 Ocak tarihinde bir basın bildirisi hazırladık.
Ancak Barış Akademisyenleri ya da sonradan bilinen adıyla Barış Akademisyenliği, bu bildiriyle ortaya çıkmış bir oluşum değildi. Bunun kökeni 2012’ye, çözüm sürecinden önceye dayanıyordu. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden akademisyenler, henüz çözüm süreci başlamadan önce, çözüme davet amacıyla bir araya gelmiş ve kısa bir metin yayımlamıştı. Süreç ilerlerken, Barış Akademisyenleri farklı zamanlarda ve farklı inisiyatiflerle sürece katkı sunmaya çalıştı. 2013 ve 2014 yıllarında Diyarbakır’da, Ankara’dan, İstanbul’dan, Diyarbakır ve Mardin üniversitelerinden gelen akademisyenlerle sık sık basın açıklamaları yaptık; süreci gözlemlemeye ve raporlamaya çalıştık. Dolayısıyla barış akademisyenliği, 11 Ocak 2016’da yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisiyle ortaya çıkan bir durum değildi. 2012’den başlayan ve dört yıllık bir geçmişi olan bir süreçti. Başlangıçta sayı azdı ve katılım yer ve zamana göre değişiyordu. Batı’da yapılan toplantılara o bölgeye yakın üniversitelerden akademisyenler katılırken, Doğu’da Kürdistan bölgesindeki üniversitelerden akademisyenler sürece dahil oluyordu. 11 Ocak 2016’da ilk etapta bin 1128 imzacıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı basın bildirisi yayımlandı ve belirlenen temsilciler tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Ardından iktidar cenahından sert tepkiler, hakaretler ve suçlamalar geldi. Bu tepkiler, imzacı olmayan bazı akademisyenlerin de metne destek vermesine yol açtı ve imza sayısı 2 binin üzerine çıktı. Kamuoyunda “ikinci imzacılar” ya da “destek imzacıları” olarak anılan bu süreçle sayı 2 bin 200’leri aştı.
“VATAN HAİNİ İLAN EDİLDİK”
PİRHA- Bildiriye imza attıktan sonra neler yaşadınız?
ATİLLA GÜNEY- Sert tepkilerin ardından, özellikle Mersin ve Kocaeli üniversitelerinde, henüz KHK’ler yokken ve 15 Temmuz yaşanmamışken, bazı rektörler imzacı akademisyenlerin sözleşmelerini yenilemeyerek fiili ihraç sürecini başlattı. Mersin Üniversitesi bu konuda en erken ve en sert örneklerden biriydi. Akademik koşulları sağlamalarına rağmen, imzacı asistanların, okutmanların ve yardımcı doçentlerin sözleşmeleri yenilenmedi.
Mersin’de yerel televizyonlarda isimlerimiz ve fotoğraflarımız tek tek yayımlandı. Bir sabah programında sunucu, “Mersinliler, Erdemliler, Silifkeliler; bu vatan hainleri sizin vergilerinizle maaş alıyor. Çocuklarınızı bu vatan hainlerine mi emanet edeceksiniz?” şeklinde açık hedef göstermelerde bulundu. Bu süreçte ilk başta bazı arkadaşlar oldukça iyimserdi. Ancak ben iyimser değildim. Bildirinin yayımlanmasının ertesi günü iktidar cenahından gelen tepkileri gördüğüm anda şunu söyledim: Biz bu devlete “suç işliyorsun” dedik ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu affetmez. Bir siyaset bilimci olarak, Türkiye siyasi tarihini okumuş ve bu alanda dersler vermiş biri olarak, bunun affedilmeyecek bir tavır olduğunu biliyordum. Nitekim söylediğim gibi, sürecin ardından önce rektörlerin aldığı kararlarla; senato, bölüm kurulu, fakülte yönetim kurulu ve üniversite yönetim kurulu kararlarıyla sözleşmeli olan arkadaşlarımız üniversitelerden atılmaya başlandı.
Barış bildirisi sonrasında üniversitelerde, rektörlük ve yönetim kurulu kararlarıyla özellikle sözleşmeli akademisyenler görevlerinden uzaklaştırılmaya başlandı. Yapılan görüşmelerde rektörler, imzacıları açıkça “vatan haini” olarak niteledi; sözleşmelerin yenilenmeyeceğini, kadrolu akademisyenlerin ise YÖK üzerinden tasfiye edileceğini ifade etti. Bu tutum, sürecin ne kadar ağır olacağını erkenden gösterdi. 15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’lerle kamudaki Barış Akademisyenlerinin büyük bölümü ihraç edildi; özel üniversitelerde çalışanların sözleşmeleri de hızla feshedildi. Bildiriyle devlet ve topluma barışa dair açık bir söz söylenmiş, iktidara güçlü bir siyasi müdahalede bulunulmuştu ve bu hem Türkiye’de hem uluslararası akademik çevrelerde etkili oldu.
“BU SÜREÇ BURJUVA HAREKETİ OLARAK KALDI”
PİRHA- Geçen 10 yıla baktığınız zaman başlatılan bu hareketin toplumda ne gibi etkiler yarattığını düşünüyorsunuz?
ATİLLA GÜNEY- 10 yıl sonra sosyolojik açıdan bakıldığında, bu hareket tipik bir küçük burjuva aydın hareketi olarak kaldı. İmzacıların önemli bir kısmı yaptıklarının anlamını ancak sonradan kavradı; süreç kolektif ve toplumsal bir mücadeleye dönüştürülemedi. Halktan gelen güçlü dayanışmaya rağmen akademisyenler bu desteğin içine yeterince girmedi.
Zamanla ortak hareket zayıfladı, bireysel çıkış yolları öne çıktı, dayanışma akademileri sınırlı ve geçici kaldı. Dışarıdan örgütlü ve yekpare görünen yapı, içeride dağınık ve parçalıydı. Bu süreçte, aydın refleksi olarak tipik bir davranış sergiledik: Bireysel inisiyatifler geliştirdik, kendi başımıza çözüm yolları aradık. Başlangıçta muazzam bir toplumsal destek vardı; demokratik kentlerde, dayanışma konserleri, basın açıklamaları ve yardımlarla halk bize sahip çıktı. Ama imzacı akademisyenlerin çoğu, bu kitlesel destekten uzak durup kendi başlarının çaresine baktı. Bazıları yurt dışına gitti, burs ve araştırma imkanları buldu.
Aynı zamanda süreç, beklenmedik çatışmaları ve rekabetleri de beraberinde getirdi. Farklı kentlerde benzer akademi ve dayanışma yapıları kuruldu, aralarında sürtüşmeler yaşandı. Bu da tipik olarak küçük burjuva aydın refleksiyle açıklanabilir. Yapılan eylemin toplumsal anlamını, kitlesel boyutunu ve kolektif etkisini yeterince sahiplenememek. Bugün 10 yıl sonra geriye baktığımda, bu hareketin sosyolojik olarak tam da küçük burjuva aydın refleksinin bir yansıması olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan, görevimize dönseydik bile, geçmişteki gibi bir dönemi tekrar yaşayamazdık, zaten öyle bir ihtimal yoktu.
“ÖĞRENCİLERİMDEN UZAK KALMAK İŞİN EN ZOR KISMI OLDU”
PİRHA- Peki bu süreç sizi psikolojik olarak nasıl etkiledi?
ATİLLA GÜNEY- En büyük travmam öğrencilerden ve ders anlatmaktan koparılmak oldu. Şu an 58 yaşındayım, 48 yaşımda üniversiteden atıldım. Gençlerle bir arada olmanın verdiği enerji çok başka bir şey. Ders anlatmanın keyfi, makale ya da kitap yazmakla kıyaslanamayacak kadar güçlü. On yıldır beni en çok üzen şey öğrencilerimden uzak kalmak.
Maddi olarak elbette bir kayıp yaşadım. Yaşam standardım düştü ama buna uyum sağlamayı öğrendim. Bu süreç bana parayı yönetmeyi, daha sade yaşamayı öğretti. “Ağaç kabuğu yesinler” diyenlere rağmen, onurlu ve mütevazı bir hayat sürdürdük. Kimse bu şekilde terbiye olmadı. Özel üniversitelere başvurduğumda CV’me bakıp olumlu yaklaştılar, ancak SGK sisteminde KHK kaydını gördükleri anda kapılar kapandı. Bu tür engelleri defalarca yaşadık. Akademik olarak ilk bir–iki yıl sarsıntıyla geçti. Sonrasında üretkenliğim arttı. İhraçtan sonraki akademik CV’m, önceki on yılımın CV’sinden daha güçlü. İki çeviri kitap yayımladım, bir telif kitap yazdım. Belgesel film yapmayı öğrendim, insan hakları alanında gazeteciler ve avukatlara yönelik ihlaller üzerine raporlar ve belgeseller hazırladık. Covid döneminde Almanya’daki iki üniversitede çevrimiçi ders verdim. Uluslararası konferanslara çevrimiçi bildiriler sundum. Şu anda yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Akademik üretimi bırakmadım; başka türlü ayakta kalamazdım.
“HUKUKİ DEĞİL SİYASİ BİR SÜREÇ”
PİRHA- Hukuki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
ATİLLA GÜNEY- Hukuki süreç ise başlı başına bir çıkmaz. OHAL Komisyonu başvuruların yaklaşık yüzde 90’ını reddetti. Sendikalı, demokratik ihraçların neredeyse tamamı onandı. Davalar Ankara’daki Bölge İdare Mahkemelerine taşındı ve yıllardır sürünüyor. Benim dosyamda Bölge İdare Mahkemesi göreve iade kararı verdi ancak üniversite itiraz etti. İstinaf on gün içinde kararı bozdu. Dosyam iki buçuk yıldır Danıştay’da bekliyor. Danıştay ve istinaf sürecinde hukuki değil, tamamen siyasal ve keyfi bir yargılama pratiği işliyor. Dosyaları inceleyen hakimlerin önemli bir kısmı hukuk fakültesi mezunu değil. Geçmişte AKP’den aday olmuş, bakanlık ve müsteşarlık yapmış kişiler var. Bu nedenle yargının tarafsızlığına dair ciddi bir sorun görülüyor. Hakimlerin verdikleri kararları bir tür kariyer basamağı olarak gördükleri hissi oluşuyor.
Danıştay, Barış Akademisyenliği imzasını gerekçe olmaktan fiilen çıkarmış durumda. Ret kararları, barış bildirisine değil; sosyal medya paylaşımlarına, basın açıklamalarına, yürüyüşlere ve hatta ihraçtan sonra yazılan yazı ve yapılan konuşmalara dayandırılıyor. Oysa hukuken ihraçtan sonraki faaliyetlerin dosyaya girmemesi gerekir. Buna rağmen son 10 yıla yayılan tüm siyasal ve toplumsal faaliyetler “irtibat–iltisak” gerekçesiyle kullanılıyor. Bu son derece tehlikeli bir durum. Mahkemeler arasında hiçbir tutarlılık yok. Bir mahkeme göreve iade kararı verirken, istinaf çok kısa sürede bunu bozabiliyor; Danıştay ise önceki kararları yok sayarak bambaşka gerekçelerle ret verebiliyor. Kimi dosyalar 15 günde karara bağlanırken, kimileri 3-4 yıldır bekletiliyor. Bunun nedenini açıklayan hiçbir hukuki ya da ahlaki ölçüt yok. Kısacası süreç bir hukuk yolu değil, bir labirent gibi işliyor. Rasyonel, ilkeli, öngörülebilir bir mekanizma yok. Bu yüzden “süreç nasıl gidiyor?” sorusuna net bir cevap vermek mümkün değil; sadece hangi mahkemede kaç dosyanın beklediğini saymaktan başka söylenecek bir şey kalmıyor.
“BU MÜCADELEYİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİM”
PİRHA- Aradan geçen 10 yıl var. Yeniden akademiye dönme umudunuz var mı?
ATİLLA GÜNEY- Açıkçası hukuki sürece bakınca benim kendi adıma üniversiteye döneceğimize dair çok bir beklentim yok. Çünkü yaşadığımız şey hukuktan çok, bilinçli bir yıpratma süreci. Bu tamamen psikolojik bir savaş. İnsanı belirsizlikle, umutla oynayarak tüketmeye yönelik bir strateji bu. Hakkımda iade kararı çıktığında rektörlüğün hemen itiraz etmesini istemiştim. Öyle de oldu; daha üniversitenin kapısından bile giremeden istinafla tekrar atıldım. Ama bazı arkadaşlar aylarca çalıştıktan sonra atıldı. Açıkçası o duruma düşmek çok daha ağır bir travma. On yıldır yaşattıkları yetmiyormuş gibi hala aynı kinle, aynı intikam duygusuyla devam ediyorlar. Zaten bu saatten sonra dönmek meselesine de çok anlam yüklemiyorum. Dönsen ne olacak? Üniversitelerin hali ortada. Kimlerle çalışacaksın? Destek veren birkaç arkadaş dışında, büyük çoğunluk bu süreci ya sessizce ya da fiilen destekledi. Ben onların yüzüne bakamam; mesele sadece meslek değil, insani bir mesele bu.
Bir de şunu açıkça söylemek lazım: Bizim sorunumuz sadece bugünkü iktidarla değildi. Biz, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devletin temel işleyişiyle sorunlu olan, ilkesel bir yerde duran insanlardık. Barış bildirisi bunun sadece bahanesiydi. Zaten bizi atacaktılar; biz imzayı atarak onlara gerekçe verdik. Akademideki duruşumuz da bunun parçasıydı. Paralı eğitime, ikinci öğretime, uzaktan eğitimin ticari hale gelmesine itiraz ediyorduk. Mesela bizim bölümde biz ihraç edilmeden önce açılmayan program kalmamıştı, biz gittikten sonra her şey serbest bırakıldı.
Bir de akademinin dışına çıktıktan sonra insan ne kadar baskı altında yaşadığını fark ediyor. Şu an çok daha rahat yazıyorum, hiç otosansür yapmıyorum. Son yazdığım metinleri okuyanlar da bunu söylüyor. Geriye dönüp bakınca diyorum ki, biz akademide ne kadar saçma bürokratik kavgalarla enerjimizi tüketmişiz. Şimdi dışarıda hem daha özgürüm hem de daha üretkenim. O yüzden benim için mesele artık dönmek ya da dönmemek değil. Akademi zaten bizi istemiyordu, biz de bu haliyle onu istemiyoruz.
Öte yandan benim 10 yıllık emeğim var hem parasal hem de beşeri sermaye anlamında emeğim gasp edildi. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim. İnatla da olsa, kazanırsak tekrar odamıza dönme niyetim var. Sürecin nereye varacağını bilmiyorum, ama geri dönmemek gibi bir niyetim yok. Muktedirlerin niyeti ne, onu bilemem elbette.
PİRHA-OHAL KHK’leriyle ihraç edilen emekçilerin yaşadığı sorunlar 9 yıl sonra hâlâ çözülmedi. 2016’da Silvan Belediyesi’nde müzik eğitmeni olarak görev yaparken ihraç edilen Serdar Baysal da bu mağduriyetleri yaşayan yüz binlerce insandan biri. Yaşadığı her şeyin ülkedeki savaş politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Baysal, “Zaman zaman siyasal iktidar söylemlerini her ne kadar yumuşatsa da geçmişe dönük yapmış olduğu tahribatları telafi etme noktasında bir adım dahi atmıyor” diyerek tepki dile getirdi.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası yürütülen çalışmalar kapsamında yüz bini aşkın kamu çalışanı ihraç edildi. Çalıştığı Silvan belediyesine kayyum atanması ile birlikte işine son verilen Müzisyen Koro Şefi Serdar Baysal, ‘Biz işimizden atıldık, belediye başkanlarımız ise cezaevine atıldı’ dedi.”
Tüm maaş bordrolarına ve imza sirkülerine rağmen belediyede çalışmadığına dair sahte raporlar hazırlandığını söyleyen Baysal,
“Bizim o belediyelerde çalışmadığımıza dair belgeler sundular ve tabii ki buna inanmak isteyen hâkimler, savcılar da buna onay verdiler.”
Baysal, sürecin yıllardır sürdüğünü belirterek şöyle devam ediyor:
“Bu süre içerisinde tazminatlarımız olmak üzere hiçbir hakkımız verilmedi. Yani düşünün hem mağdursun hem karşında seni yargılayacak adil bir sistem yok. Yani sen diyorsun bakın ben burada çalışmışım, maaş bordrolarım var ama çalışmadın gibi gösteriyorlar ve mahkeme sonuçları bizim aleyhimize işliyor.”
ÜLKEDE YAŞANAN TÜM OLUMSUZLUKLARIN NEDENİ SAVAŞ”
Baysal, tüm bu tabloyu ülkenin savaş politikalarına bağlıyor:
“Bizim gibi 180 bine yakın arkadaşın, yoldaşın bu konuda mağduriyetini biliyoruz. Şimdi zaman zaman iktidar söylemlerini yumuşatsa bile geçmişe dönük yapmış olduğu tahribatları telafi etme konusunda bir adım atmışlığı yoktur.”
Baysal, kendilerini sürekli açıklama yapmaya zorlayan bir sisteme tepki gösteriyor:
“Bizim bir suçumuz yok. Zaten olmuş olsaydı biz muhtemelen şu an ya cezaevinde ya da belki de yurt dışına kaçmış olurduk.”
İhraç sonrası gittiği Antalya’da da baskıların devam ettiğini söyleyen Baysal, yaşadığı olayı şöyle anlatıyor,
“Konyaaltında Kürtçe şarkı okuduğum için CİMER’e ihbar etmişler. CİMER’den valiliğe, valilikten belediyelere talimat verildiğini öğrendim. Sanki bir düşmanı pusuda beklermiş gibi yüzlerce zabıta, polis dahil olmak üzere baskı yaşıyoruz. Ben kendi ülkemde kendi dilimi konuşamıyorum.”
Sadece Antalya’da değil Türkiye’nin her yerinde benzer baskıların yaşandığını söyleyen Baysal, “Antalya’da yaşayanların yüzde 30’u Kürt ama koro olarak sahne alanların benim dışımda hiçbiri Kürtçe şarkı,türkü okumuyor. Sahneye çıkarken sanki milli bir davaya çıkıyormuşuz gibi ‘Niye İstiklal Marşı okutmadınız? Niye saygı duruşu yapmadınız?’ şeklinde tepki gösteriliyor” dedi.
“BU ÜLKEDE ÖZGÜRLÜK VARSA KÜRTLER BUNUN NERESİNDE?
Baysal, “özgürlük” söylemine dair sert bir soru yöneltiyor:
“Kürtler olarak ne kadar mağdur olduğumuzu söylememize gerek yok. Çünkü yaşıyoruz. Yani Kürtler bu ülkede kendi çocuğuna istediği ismi koyamamış ama halen bazı insanlar eşitlikten bahsediyor. Ben Kürt olduğum için okulda öğretmenden, askerde komutandan dayak yemişim. Artık biz bunları anlatırken gerçekten sıkıldık, yorulduk. Madem Kürtleri seviyorsanız, Kürtleri bağrınıza basıyorsanız, ‘Kürdistan doğumluyum, Kürdistanlıyım ben.’ Benim ülkemin ismini değiştirirken bana sordular mı?”
“Avrupa’nın birçok yerinde yöneticimiz var, valimiz var, vekillerimiz var bakanımız var. Belçika’nın başkanı neredeyse bir Dersimli kadın olacaktı. Birkaç oyla kaybetti. Yani istediğimiz yerde her şey olabiliyoruz ama biz kendi ülkemizde Kürt olamıyoruz.”
“BU ÜLKEDE HERKES MAĞDUR”
Cumhuriyet’in tekçi politikalarının tüm halkları mağdur ettiğini belirten Baysal şöyle diyor:
“Cumhuriyet kurulduğundan beri bu ülkede herkes mağdur. Yani sadece Kürtler değil. Laz’ın Çerkez’in dilini yasaklamışsın, Alevi’nin inancını yasaklamışsın.”
Şeyh Said’in yıllarca “terörist” olarak öğretildiğine dikkat çeken Baysal,
“Seyh Said’i terörist sınav sorusu olarak karşımıza çıkarttılar. Bu nasıl insanlık, bu nasıl bir vicdan?”
Baysal, barış sürecine dair de net bir mesaj veriyor:
“Bugün her kim barış için adım atıyorsa çok önemli çok anlamlıdır. Biz gerçekten demokrasi istiyoruz. Evrensel insan hakları çerçevesinde demokratik ve özgürlüklerin olduğu yerlerde insanlar var olan haklarıyla nasıl yaşıyorlarsa biz de öyle yaşamak istiyoruz.”
Baysal, konuşmasının sonunda ise çözümü şöyle özetliyor:
“İnsani bir çözüm, demokratik bir çözüm. Başka hiçbir şey değil. Siz iyi bir şey yapıyorsunuz, insanlığa ve tarihe not düşeceksiniz. Türkiye’de yaşayan bütün halklar adına gerçekten çok önem arz ediyor.”
PİRHA- Sosyalist örgütler tarafından Barış ve Demokrasi için Buluşuyoruz Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz” başlığı ile Ankara’da yapılan Çalıştay’ın sonuç bildirgesi açıklanırken, “Özgürlükler için mücadeleyi büyütmede kararlıyız” denildi.
Hakların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ve Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) “Barış ve Demokrasi için Buluşuyoruz Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz” başlığı ile Ankara’da çalıştay gerçekleştirdi.
Makina Mühendisleri Odası’nda iki gün süren Çalıştay’ın sonuç bildirgesinin okunması ile sona erdi.
DEM Parti Örgütlenmeden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Özlem Gündüz‘ün okuduğu sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:
“DEM Parti, EHP, EMEP, SMF, TİP ve TÖP olarak düzenlediğimiz ‘Demokrasi ve Barış İçin Buluşuyoruz, Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz’ başlıklı çalıştayımızı 1-2 Kasım tarihlerinde gerçekleştirdik. Çalıştayda, Türkiye’de anayasal düzenin bugünkü durumu, hak ve özgürlüklerin geleceği, yerel yönetimlerden parti kongrelerine uzanan kayyum uygulamaları, otoriterleşme ve temsil krizinin boyutları, Türkiye’deki yönetim deneyimleri ve yeni dönemde barış arayışlarının imkanları üzerine kapsamlı tartışmalar yürüttük. Yapılan değerlendirmeler sonucunda çalıştayın sonuç metni aşağıdaki gibi şekillenmiştir.
Bugün anayasal bir düzenin varlığından söz edilemeyen Türkiye, KHK’ler ve torba yasalarla yönetilen bir hukuksuzluk rejimine sürüklenmektedir. Siyasal iktidarın hukuk tanımaz tutumu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını uygulamaması, yargı üzerinde kurduğu fiili denetim, adalet duygusunu bütünüyle zedelemektedir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu gibi siyasi tutsakların özgürlüklerinin gasp edilmesi ve devam eden gözaltı-tutuklamalar, grevlerin yasaklanması, toplu sözleşme hakkının fiilen ortadan kaldırılması, hasta tutsaklara yönelik ihlaller, umut hakkından söz edilmemesi ve yaşam hakkını tehdit eden uygulamalar, bu düzenin adaletsizliğini her gün gözler önüne sermektedir.
Kayyum uygulamaları halkın seçme ve seçilme hakkının açık ihlalidir. İktidarın seçimle kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak el koyması, halkın iradesinin gaspıdır. Bu gasp ve beraberinde gelen tutuklamalar, HDP / DEM Parti’nin kazandığı yerel yönetimlerden başlamış; CHP’nin kazandığı yerel yönetimlere kadar genişleyerek devam etmiştir. Kayyum atamaları, yerelin sosyal ve kültürel dokusunu yok saymakta, halkı kendi kentine yabancılaştırmaktadır. Aynı anlayışla basın özgürlüğüne yönelen saldırılar, Tele1 örneğinde olduğu gibi medya kurumlarının kayyuma devredilmesi, düşünce ve ifade özgürlüğünün açık biçimde ortadan kaldırıldığını göstermektedir.
Siyasal iktidar son yıllarda çıkardığı yasalar, eğitimin müfredatı yanında tüm boyutlarına ve düzeylerine yönelik müdahaleler ve 11. Yargı Paketi gibi hazırlığı yapılan yargı paketleri ile tek merkezli, hukuk dışı, cinsiyetçi ve keyfiyete bağlı bir yönetim inşa etmektedir. ‘Hukuk arkadan gelir’ anlayışıyla yürütülen bu fiili yönetim biçimi, toplumsal hakları gasp eden ve doğayı, emeği, halkı hedef alan politikaları kalıcılaştırmaktadır. Ekolojik yıkıma, köylülerin ve emekçilerin mülksüzleştirilmesine ve sermaye ile işbirliğine dayanan bu düzenin otoriter ve faşizan karakteri gün geçtikçe güçlenmektedir.
Ekonomik alanda ise 12’inci Kalkınma Planı, OVP (orta vadeli program) ve bütçe politikalarıyla işçilerin, üretici köylülerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin, küçük esnafın ve yoksul halkın yaşam koşulları daha da ağırlaşmaktadır. İşsizlik, yoksulluk, güvencesiz çalışma ve sefaletin derinleştiği bu günlerde, biliyoruz ki ekmek ve adalet mücadelesi, barış mücadelesinden ayrı değildir. Emek, adalet, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinin birbirinden ayrılamayacağı apaçıktır.
Bugün içinde bulunduğumuz ağır siyasal ve ekonomik koşullarda, Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisiyle iktidarın hala “barış” olarak adlandıramadığı bir süreci yaşıyoruz. Elbette silahların devreden çıkması, toplumsal ve siyasi olarak çözüm olanaklarının geliştirilmesi için zeminin oluşması önemlidir. Ancak baskıcı, yasakçı, sansürcü ve keyfi politikalarıyla malul siyasi iktidarın, siyasi haklar, cezaevleri ve siyasi tutsaklar bakımından adım atmaması, Kürt halkının anadilinin kullanımı dahil Kürt sorununun demokratik, eşit haklara dayalı barışçı çözümü için gerekliliklerin gündeme bile gelmemesi bu sürecin, demokratikleşmeye değil, demokrasisiz bir barışa doğru evriltilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Bizler biliyoruz ki; sahici barış, hukukun ve adaletin tesis edilmesi ve demokrasi mücadelesinin birlikte yürütülmesi ile mümkündür. Kayyum kararlarının geri çekilmesi, hasta tutsakların serbest bırakılması, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması için hiçbir yasal engel yoktur; yalnızca siyasi irade eksiktir. Bizler, Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümünü ve ülkenin demokratikleşmesini temel alan bir barış hattını önemsiyoruz. Emek, demokrasi ve barış güçleri olarak bugün bu hattı birlikte örmek, demokratik hakları ve siyasal özgürlükleri kazanmak bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.
İktidarın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzeyde uyguladığı politikaların tekabül ettiği hattın ve bir bütün olarak muhalefeti dağıtmaya ve daraltmaya yönelik politikalarının farkındalığıyla; ekonomik, demokratik haklar, siyasal özgürlükler için mücadeleyi büyütmekte kararlıyız. Emperyalist güçlerin bölgedeki savaş politikalarına ve halkların kendi kendilerini yönetmesine saygı duymayan, kadın düşmanı, doğa ve çocuk düşmanı, halk sağlığını görmezden gelen, tek mezhep ve inancı hâkim kılmaya çalışan anlayışlara karşı; bölgede ve ülkede halkların kardeşliğini, eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi esas alan bir barış hattını güçlendirmeye devam edeceğiz.
Barış ve demokrasi mücadelesi, iktidardan beklentiyle ve bekleyerek değil; ancak halkın kendi özgücüyle, birleşik mücadelesiyle kazanılabilir. Demokrasinin güçlenmesi yerelden yükselen bir örgütlenme ve halkın bizzat kendi kendini yönettiği, denetim yetkisine sahip olduğu bir yerel demokrasi anlayışı ile mümkün olabilir. Bu nedenle barış ve demokrasi mücadelemizi, yerel talepler ve yerelin mücadele güçleriyle birlikte büyütmekte kararlıyız. Kürt sorununun eşit haklara dayalı barışçı çözümü, bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Emek ve demokrasi güçleri olarak; partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik inisiyatiflerinin, inanç örgütlerinin, ekoloji ve köylü hareketlerinin, doğasını, suyunu, toprağını ve varlığını savunan tüm halk örgütleri ile demokrasi ve barışı esas alan siyasi yapıların özgünlükleriyle dahil olduğu ortak-birleşik bir mücadele hattında buluşması gerekliliği her zamankinden daha açıktır. Bugün değiştirici ve dönüştürücü gücü açığa çıkaracak olan, halkın örgütlülüğü ve birleşik mücadelesidir.
Bu inançla, çağrımız; barışın, demokrasinin ve özgürlüğün ortak mücadele imkanının güçlendirilmesi ve büyütülmesi için bu sorumluluğu duyan tüm toplumsal ve siyasal kesimlere; tarihin, an’ın ve geleceğin dönüştürücü gücünedir.”
PİRHA-KHK ile kamu görevlerinden ihraç edilenlerin görevlerine dönmesi talebiyle Ankara’ya yürüyen KESK üyelerinin Meclis’e yürümesine izin verilmezken, KESK’liler Madenci Parkı’nda oturma eylemi başlattı.
Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kamu görevinden ihraç edilenlerin işlerine iadesi için Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) tarafından 14 Ekim’de Diyarbakır’dan Ankara’ya başlatılan yürüyüş dün tamamlandı. Ankara’ya ulaşan KESK’liler, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Merkezi’nin önünde toplanarak Meclis’e yürümek istedi. KESK’liler, polis tarafından abluka altına alındı.
“MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Ablukaya ve gazetecilerin görüntü almasına tepki gösteren ve kendisi de ablukada kalan KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, “15 Temmuz 2016 yılında OHAL’de KHK’yle ihraç edilen kamu emekçileri, aradan 9 yıl geçmesine rağmen hala görevlerine iadesi edilmediler. Neden iade edilmediklerini ise arkadaşlarımız hala bilmiyor. Son arkadaşımız görevine dönünceye kadar bu mücadeleye devam edeceğiz” dedi. Yapılan görüşmelerin ardından abluka kaldırıldı.
“NİYE İHRAÇ EDİLDİLER?”
KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, darbe girişimi sonrası bu ülkede 125 bin kamu emekçisi ihraç edildiğini hatırlatarak, şunları dile getirdi:
“Hiçbir darbe döneminde, darbelerini başarılı olduğu dönemlerde dahi bu kadar kamu emekçisi ihraç edilmemişti. Darbe süreçlerinde kimse bu kadar etkilenmemişti. Hiçbir darbe süreci 10 sene boyunca kurumların kapatılmasıyla devam etmemişti. 125 bin kamu emekçisi ihraç edildi. Niye ihraç edildiler? İhraç sebepleri, bu ülkede emekçinin hakkını almak için yapmış olduğumuz eylemlere katılmaktı. Bu ülkede barışın tesis edilmesini talep etmekti. 8 Mart’larda kadına yönelik şiddetin son bulmasını talep etmekti. Nitelikli anadilde eğitim talebiydi.
Barışın inşa edilmesi, o ülkede yaşayan halkların, emekçilerin ortak yaşamı ve gönüllü birlikteliğiyle kurgulanabilir. Bunun için demokratik uygulamaların tekrar tesis edilmesini gerekir. KHK ihraçları dönemi sonrasında bu ülkede seçilmiş belediyelere kayyumlar atandı. KHK ihraçlarıyla başlayan hukuksuzluk kayyumla da durmadı. Dergiler, gazeteler televizyonlar kapatıldı. Haber alma hakkımız ortadan kaldırıldı. Torba yasalarla emeklilik haklarımız elimizden alındı. Bugün emekli olamayışımız tesadüf değil. Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılarak kadına yönelik şiddet meşrutiyet kazandı.”
Açıklamanın ardından oturma eylemine geçen kitle, eylemlerini saat 17.00’a kadar sürdürecek.
PİRHA-KESK Dersim Şubeler Platformu, ihraç edilen üyelerinin işlerine geri dönmesi talebiyle basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, “Bir taraftan Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüleceğini söyleyip bir taraftan barış ve demokrasi mücadelesi verdiği için ihraç ettiğiniz KESK’lilerin görevlerine iadesini engelleyemezsiniz. Dolayısıyla iktidarı tutarlı ve samimi olmaya davet ediyoruz” denildi.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Dersim Şubeler Platformu, ihraç edilen üyelerinin işlerine geri dönmesi talebiyle Sanat Sokağı’nda basın açıklaması yaptı.
Açıklamada, ‘İşimizi geri alacağız, hukuksuzluğa karşı alanlardayız’ pankartı açıldı. Açıklamayı platform adına Eğitim Sen Dersim Şube Yöneticisi Nebi Toylak okudu.
“İHRAÇLAR KONUSU, MİLYONLARIN SORUNUDUR”
AKP iktidarının yeni bir rejimin inşası için 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirdiğini belirten Nebi Toylak, “Açlığa ve sefalete mahkûm edilen bu kamu emekçilerinin ise pasaport ve seyahat özgürlükleri ellerinden alınmış, özel sektörde dahi çalışmaları engellenmiş, sosyal ölüme terk edilmek istenmiştir. Nitekim ihraç edilen yüzlerce ihraç kamu görevlisi maruz bırakıldıkları yoğun stres ve sosyal güvenlik haklarının ellerinden alınması nedeniyle ağır hastalıklara yakalanmış, kimileri bu hastalıklar nedeniyle yaşamını kaybetmiştir. İntiharlar yaşanmış, aile bütünlükleri bozulmuş, işçi cinayetlerinde onlarcası yaşamını yitirmiştir. Barışa dair en çok sözün kurulduğu bugünlerde dahi Barış Akademisyenlerinin büyük çoğunluğunun hala görevlerine iade edilmemiş olması iktidarın sürece dair samimiyetsizliğinin bir başka göstergesidir. 9 yılı aşkındır arkadaşlarımızın görevlerine iadesi için kesintisiz bir mücadele yürütüyoruz. İhraçlar konusu aileleriyle birlikte milyonların sorunudur” dedi.
“ARKADAŞLARIMIZ GÖREVLERİNE İADE EDİLMELİDİR”
İhraçlar konusunun rejimin karakterinin değişip değişmeyeceğinin göstergelerinden biri olduğunu vurgulayan Toylak, “Bir taraftan siyasallaşan yargı eliyle ihraçların işe iadesini engellerken diğer taraftan demokrasi vaat ederek toplumu kandıramazsınız. Bir taraftan Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüleceğini söyleyip bir taraftan barış ve demokrasi mücadelesi verdiği için ihraç ettiğiniz KESK’lilerin görevlerine iadesini engelleyemezsiniz. Dolayısıyla iktidarı tutarlı ve samimi olmaya davet ediyoruz. Toplumsal barışı sağlamanın ve demokratik standartları yükseltmenin asgari gereklerinden biri olarak görevlerine iade edilmeyen, hukuksuzca ihraç edilen tüm kamu emekçilerinin geriye dönük haklarıyla birlikte görevlerine derhal iade edilmesidir. Bir gün dahi gecikmeksizin gereği yapılarak arkadaşlarımız görevlerine iade edilmelidir. KESK olarak tüm arkadaşlarımız görevlerine dönünceye kadar mücadele etmeye ve savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı, tekçiliğe karşı çoğulculuğu, karanlığa karşı aydınlığı savunmaya devam edeceğiz” diye konuştu.
Açıklama ‘KESK’li ihraçlar onurumuzdur’ sloganlarıyla sona erdi.
PİRHA- KESK Mersin Şubeler Platformu, OHAL KHK’leriyle görevlerinden ihraç edilen tüm kamu emekçilerinin haklarıyla birlikte görevlerine iade edilmesi gerektiğini vurguladı.
KESK Mersin Şubeler Platformu, OHAL KHK’leriyle görevinden ihraç edilen emekçilerin göreve iade edilmesi talebiyle Pozcu GMK Bulvarı’nda basın açıklaması yaptı. “KHK’ler gidecek biz kalacağız” pankartının açıldığı açıklamada “İşimizi geri istiyoruz”, “İşimizi geri istiyoruz”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganları atıldı. Basın metni platform dönem sözcüsü Mahmut Sümbül tarafından okundu.
“KHK’LER BARIŞA YAPILAN BİR BASTIRMA GİRİŞİMİDİR”
Mahmut Sümbül, yeni bir barış ve çözüm sürecinin konuşulduğu şu günlerde OHAL KHK’leriyle işinden edilen emekçilerin görevlerine iade edilmesinin önemine vurgu yaptı. Sümbül, OHAL sonrası yapılan ihraçların bir baskı politikası olarak uygulandığını vurgulayarak, “KESK olarak, askeri ya da sivil her türlü darbeye karşı durduk, antidemokratik uygulamaların ve toplum karşıtı politikaların karşısında olduk. Ancak, barışı, demokrasiyi ve emek mücadelesini savunan KESK üyelerinin de görevden alınması, sadece emek, demokrasi ve barış talebine karşı yapılan bir bastırma girişimidir. Bu adaletsizliğe bir son verilmelidir” dedi.
Mahmut Sümbül, üniversitelerden sadece barış talep ettikleri için uzaklaştırılan akademisyenlere de değindi. “Barış istemek suç değildir. Tam tersine, bu ülkenin en temel ihtiyacıdır” diyen Sümbül, “‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza atan akademisyenler, toplumun ve akademinin vicdanı olmuşlardır. Ancak yıllardır iktidar tarafından bu vicdani ses bastırılmış, üniversiteler susturulmuş, bilimsel özerklik yok edilmiştir. Mahkemeler, anayasa mahkemesinin kararlarına bile kulak tıkamıştır. Beraat eden akademisyenler dahi görevlerine geri başlatılmamıştır” ifadelerini kullandı.
“BARIŞ ORTAMI SAĞLANMALI”
Sümbül, toplumsal barış için hukuksuzlukların sona erdirilmesi gerektiğini belirterek, “Eğer bugün barış ve demokrasi iddiasında bulunuyorsak, bunun gereği de yapılmalıdır. Sendikal faaliyetleri nedeniyle, kadın mücadelesine destek verdikleri, ifade özgürlüğünü kullandıkları için ihraç edilen tüm emekçiler görevlerine iade edilmelidir. Bu iade sadece göreve dönüş değil, aynı zamanda toplumun ve kamu vicdanının onarılması anlamına gelecektir” dedi.
Son olarak Sümbül, toplumsal kaosun iyileştirilmesi için yeniden hukuk zemininin tesis edilmesi gerektiğini ve barış ortamının sağlanması gerektiğini söyledi.
PİRHA- KHK’lerle yapılan ihraçlara tepki gösteren KESK Dersim Şubeler Platformu, “Tüm ihraçlar, hiçbir ayrıma uğramaksızın görevlerine iade edilmeli; uğradıkları maddi ve manevi kayıplar eksiksiz biçimde telafi edilmelidir. Bu büyük hukuksuzluğu planlayanlar, uygulayanlar ve sessiz kalarak sürdürenler adalet önünde hesap vermelidir” diye belirtti.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Dersim Şubeler Platformu, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ve ihraçların hala yürürlükte olmasına ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi.
Seyit Rıza Meydanı’nda düzenlenen açıklamaya Emek Partisi (EMEP) Dêrsim İl Örgütü, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi( DEM Parti) Dersim İl Örgütü, yerine kayyım atandıktan sonra grevden alınan Dersim Belediye Eşbaşkanı Cevdet Konak, İnsan Hakları Derneği ( İHD) Dersim Şube Yöneticileri ve çok sayıda kişi katıldı. Açıklamada “Adil ve onurlu bir gelecek, KHK’ler ve ihraçlarla yaratılan kötülükle yüzleşerek gelecektir” pankartı açıldı. Açıklamayı Eğitim Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın okudu.
Aşkın, OHAL’in, yalnızca geçici bir önlem değil, hukukun askıya alındığı, keyfiliğin kural hâline getirildiği kalıcı bir rejimin başlangıcı olduğunu ifade etti. Aradan geçen 9 yıla rağmen kararnamelerin yol açtığı yıkımın hala sürdüğünü vurgulayan Aşkın, “Bu tabloyu derinleştiren bir diğer gerçeklik ise, iktidarın KHK’li ihraçları nasıl meşrulaştırmaya çalıştığıdır. KHK’li ihraçlar, iktidarın söyleminde bir ‘güvenlik tedbiri’ olarak sunulsa da, gerçekte iktidar eliyle yürütülen bir cezalandırma ve toplumsal dizayn projesidir. Bu uygulamalar, hukuka değil, siyasi sadakate dayanmaktadır. Muhalif olanı susturmayı, eleştireni tasfiye etmeyi hedefleyen bu kararlar kamusal vicdanın da derin biçimde zedelenmesine yol açmıştır. Bu şiddetin toplumsal ve bireysel düzeyde yarattığı tahribatın boyutları ise her geçen gün daha görünür hâle gelmektedir. Dokuz yıl boyunca ihraç edilenlerin yaşadıkları, yalnızca bir meslekten değil; hayattan, güvenceden ve gelecekten ihraç edilmenin ağır hikâyesidir. İşsiz bırakılan, çevresinden dışlanan, sosyal ölümle baş başa kalan on binlerce insan; yalnızlaştırılmakla kalmamış, adeta bir suçlu gibi sürekli damgalanmıştır. Kimi ekonomik yıkımla boğuşmuş, kimi çocuklarına ekmek götürememiş, kimi ise yıllar boyunca kendini savunma şansı bile bulamamıştır” diye konuştu.
“BİR DAHA BÖYLESİ BİR UTANÇLA SINANMAMALI”
“Bugün mahkemelerden çıkan iade kararlarının dahi uygulanmaması, bu rejimin hukuk tanımazlığını ve yargıyı tamamen etkisizleştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır” diye belirten Aşkın, “KHK’ler derhal ve koşulsuz olarak iptal edilmelidir. Tüm ihraçlar, hiçbir ayrıma uğramaksızın görevlerine iade edilmeli; uğradıkları maddi ve manevi kayıplar eksiksiz biçimde telafi edilmelidir. Bu büyük hukuksuzluğu planlayanlar, uygulayanlar ve sessiz kalarak sürdürenler adalet önünde hesap vermelidir. KHK’ler bir daha asla uygulanmamalı; bu ülke bir daha böylesi bir kötülükle, böylesi bir utançla sınanmamalıdır” dedi.
PİRHA-KHK ile Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen Barış Akademisyeni Dr. Cenk Yiğiter, evinin önünde silahlı saldırıya uğradı.
Barış Akademisyeni Dr. Cenk Yiğiter, evinin önünde silahlı saldırıya uğradı. Saldırıyı kendi sosyal medya hesabından duyuran Yiğiter’in hayati tehlikesi bulunmuyor, hastanede tedavi altında.
Ankara Üniversitesi Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Dr. Cenk Yiğiter, 686 sayılı KHK’yla ihraç edilmişti.
Yiğiter, saldıraya uğradığını sosyal medya hesabından “Hayati tehlikem yok, ambulans bekliyorum” diyerek duyurdu.
Saldırının ardından Barış Akademisyenleri sosyal medya hesabından açıklama yayınladı. Barış Akademisyenleri, “Barış imzacısı hocamız Cenk Yiğiter’e yönelik silahlı saldırıyı en ağır şekilde lanetliyoruz. Saldırganların derhal yakalanmasını talep ediyoruz. Tedavisi süren hocamıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Meclis önünde bir araya gelen Ekmek ve Adalet Çalışma Grubu, cezaevinde tutuklu bulunanların ve 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri, insan hakları savunucuları, KHK’liler ve Barış Akademisyenleri, adalet talep ederek, “Mücadelemiz adalet yerini bulana kadar sürecek” dedi.
Ekmek ve Adalet Çalışma Grubu, cezaevinde tutuklu bulunanların ve 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri, insan hakları savunucuları, KHK’liler ve Barış Akademisyenlerinin de aralarında bulunduğu bir grup, Meclis Çankaya Kapısı önünde basın açıklaması yaptı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekillerinin de destek verdiği açıklamada çok sayıda siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi yer aldı.
“MÜCADELEMİZ SÜRECEK”
Eylemde ilk olarak konuşan Barış Akademisyeni Yasemin Özgün, 2016 yılından itibaren çok sayıda akademisyenin işsizliğe ve açlığa mahkûm bırakıldığını vurgulayarak, şunları ifade etti:
“Kendimizi uzun yıllar süren bir mücadelenin içinde bulduk. Hala pek çok arkadaşımız mahkeme kararıyla dönmeyi bekliyor. Pek çok arkadaşımız bu hukuksuzluklara mücadelesini sürdürüyor. Adalet arayışımız hala devam ediyor. 2016’dan bu yana yaklaşık 89 ay geçti ve bu haksızlık, hukuksuzluk tüm boyutlarıyla devam etmekte pek çok arkadaşımız tam zamanlı işlerde çalışamıyorlar. Var olan sistem içerisinde kendilerine yer bulamıyorlar ve öğrencilerinden, akademiden ve barış mücadelesinden uzaklaştırılmaya çalışıldılar ama bütün arkadaşlarımız dönene kadar mücadelemiz sürecek.”
“BU KADAR DÜŞMAN HUKUKU OLAMAZ”
Sonrasında KHK’liler Platformu adına söz alan Emin Korkmaz da, kendilerine karşı ‘düşman hukuku’ uygulandığını belirterek, “Sadece barış istedikleri için sadece sendikal eylemlere katıldıkları için sadece çocuğunu dershaneye gönderdiği veya sendika üyesi olduğu için ceza alanlar da adil bir şekilde yeniden yargılanacaklar. Bu kadar düşman hukuku olamaz. Ben 12 Eylül’ü de yaşadım. 12 Eylül’de sadece 4 yıl süren bir süreç vardı. O dönem ki mahkemeler dahi buradan daha adaletliydi” şeklinde ifade etti.
Kurisyer Teğmen olan çocuklarının adil yargılanmadığını dile getiren Semiha Çakır, “Anayasa Mahkemesi’nde devam eden sürece siyasi partiler müdahil olsun. Adalet talep ediyorum” diye konuştu.
“HASTA TUTUKLULARI SERBEST BIRAKIN”
Korkmaz’ın ardından konuşan Akdeniz Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği’nden (AATUHAY-DER) Refika Akın ise, hasta tutuklu kız kardeşi Gulazer Akın’ın 28 yıldır cezaevinde olduğunu söyleyerek, hasta tutukluların serbest bırakılmasını istedi.
DEM Parti Hukuk Komisyonu Üyesi Şırnak Milletvekili Newroz Uysal Aslan, cezaevlerinde insan hakları ihlallerinin arttığına işaret ederek, “Adalet adına tek bir adım yok. Mücadele yürütülerek, adalet, barış, özgürlük gelecektir” diye konuştu.
PİRHA-Tedavi hakkı engellendiği için Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı dört mektup hakkında el koyma kararı verildiğini dile getiren tutuklu akademisyen Nuriye Gülmen, “Benim için meseleyi tedavi hakkından çıkarıp ifade özgürlüğüne dönüştürdüler. Uğradığım muamele, tedavinin engellenmesi, rahatsızlığımın kötü huylu bir hastalıktan kaynaklanma ihtimali, teşhisin ve tedavinin gecikmesi. Bunların hiçbirinin önemi yok. Yaşananlar dışarı “sızmasın” yeter” dedi.
11 Ağustos 2020 tarihinde ‘terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla tutuklanan ve 10 yıl hapis cezası verilen KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen, tedavi hakkının engellenmesine ilişkin Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) yazdığı mektuplarına el koyulmasına ilişkin 4 yıldır tutuklu bulunduğu Silivri Hapishanesi’nden yazdı.
“MEKTUP ENGELLEMELERİ BİRDEN BİRE ÇOK FAZLA ARTTI”
Yazdıkları mektuplar hakkında verilen çizme ve el koyma kararlarının kendileri için çok can yakıcı bir hal aldığını belirterek sözlerine başlayan Nuriye Gülmen, “Tahmin edersiniz, burada pek çok hak gaspıyla karşılaşıyoruz. Gücümüz yettiğine hepsine cevap üretmeye, haklarımızı korumaya çalışıyoruz. Hukuki başvurular yapıyor, dilekçeler yazıyor, idareyle tartışmalar yürütüyor, fiilli eylemler yapıyoruz. En net sonucu eylemlerimizle alıyoruz. Hukuki başvurularla sonuç almak mucize mertebesine yükseldi. Ülkenin hukuki vasatını düşünün, burada durum o vasatın da altında. Hapishane müdürleri kendi cumhuriyetlerini ilan etmişler, her biri Cumhurbaşkanının karikatürü. İnfaz Hakimlikleri hapishaneye bağlı idari birimler gibi iş görüyorlar. Hiçbir başvurumuzdan olumlu sonuç alamıyoruz. Hakkımızda açılan soruşturmalar hızla cezaya dönüşüyor. Mektuplarımızla ilgili alınan kararlar da böyle. Mektup engellemeleri birdenbire çok fazla arttı. Başına yazdığımız hemen her mektup engelleniyor. Hapishanedeki uygulamaları anlattığımız her satırımız çiziliyor” dedi.
“4 AY İÇERİSİNDE 9 TANE MEKTUBUM ENGELLENDİ”
Bu yıl içerisinde Haziran-Ekim ayları arasında dokuz tane mektubunun engellendiğini ifade eden Nuriye Gülmen, “Arkadaşlarım açısından da durum aşağı yukarı aynı. Engellemeler, “Yeni açılan hapishanelerle” ilgili yazdığımız mektupların hepsine çizerek gönderme kararı verilmeye başlamasıyla birdenbire arttı. Biz bu mektupları yaklaşık iki yıldır yazıyoruz. Fakat birden düğmeye basılmış gibi engelleme kararları gelmeye başladı. “Kurumda muhafaza” mektuba el koyulduğunun başka bir ifadesi. Çizerek gönderme kararında ise güya “sakıncalı” kısımlar çiziliyor. AYM çizerek gönderme uygulamasını haberleşme hürriyetini bütünüyle engellemeden sakıncayı bertaraf etmenin bir yolu olarak öneriyor fakat çizme kararları amacını aşarak mektup içeriğini anlamlı bir bütün olmaktan çıkarıyor. Çizilen mektuplarımın hepsinde içeriğin yarıdan fazlası, hatta dörtte üçü çıkarılmış oluyor” diye belirtti.
“TEDAVİ HAKKIM ENGELLENDİĞİ İÇİN YAZDIĞIM 4 TANE MEKTUBUMA EL KOYULDU”
Tedavi hakkı engellendiği için Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı dört mektup hakkında el koyma kararı verildiğini söyleyen Gülmen, “Bu yılın ağustos ayında, yaklaşık altı aydır devam eden rahatsızlığımla ilgili Çam ve Sakura Hastanesi’ne gittim. İlk muayenede sorun yaşamadım. Asker dışarıda bekledi, kadın doğum polikliniğinde muayene oldum. Biyopsi yapılmasına karar verildi. Fakat sonra dört kez aynı işlem için gitmeme rağmen işlemi yaptıramadım. (Bu hastanede daha önce rahimden ameliyat olmuş ve defalarca kontrole, muayeneye gitmiştim. Askerin içeri girmesi sorununu hiç yaşamadım.) 2, 16, 23 ve 27 Ağustos tarihlerinde sevkten sorumlu askerlerin hepsi söz birliği etmişçesine aynı şeyi söylediler. “Doktor çık derse de çıkmayacağım”. Tartışmalar… Tartışmalar. Nasıl bir irade ve sinir savaşı verdiğimi anlatmam zor. İşin bu kısmı için sayfalarca yazmak gerekir. Sonuç olarak biyopsi yaptıramadım. İkinci gidişimden sonra yaşadıklarımı ilgili kurumlara yazmayı, suç duyuruları yapmaya, bir çözüm bulmak için yollar aramaya başladım. Yazdığım kurumlardan biri de bu dernekti. Daha önce benzer sorunlar yaşayan bir arkadaşım bu derneğin yazışmalar yaptıklarını, hastaneyle iletişime geçtiklerini, bilgilendirici broşürler gönderdiklerini filan anlatmıştı. Ben de hastanede yaşadığım sorunu ayrıntılarıyla anlattım. Hangi doktorun odasına saat kaçta muayene olmak için girdim, nasıl tartışmalar yaşandı, askerin tavrı nasıldı, doktor ne dedi vs. Hepsini yazdım. Bu mektubum kişileri hedef gösterdiğim, kişi ve kuruluşları paniğe sevk etme ve gündem yaratma amacı güttüğüm gerekçesiyle engellendi” diye ifade etti.
Daha önce de mektuplarının engellendiğini ama hiçbirinde Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı mektupla ilgili kararı aldığında hissettiği gibi hissetmediğini vurgulayan Gülmen, yazısının devamında şunları dile getirdi:
“Herhangi bir duyguyla, kelimeyle tarif edemiyorum. Karar geldikten sonra aynı derneğe kendilerine yazdığım mektubun engellendiğini haber veren bir mektup daha yazdım. Bu mektubum da engellendi. Bu kez, hiçbir şey yazmadan disiplin kurulunun kararını ve benim karara ilişkin İnfaz Hakimliği’ne yaptığım itirazı gönderdim, bu da engellendi. İşin “trajikomik” yani kendi kararlarının gönderilmesinin kişi ve kurumlarda panik yaratma potansiyeline sahip olduğunu kabul etmeleri. Kararı göndermemi de bu gerekçeyle engellediler. Benim için meseleyi tedavi hakkından çıkarıp ifade özgürlüğüne dönüştürdüler. Uğradığım muamele, tedavinin engellenmesi, rahatsızlığımın kötü huylu bir hastalıktan kaynaklanma ihtimali, teşhisin ve tedavinin gecikmesi. Bunların hiçbirinin önemi yok. Yaşananlar dışarı “sızmasın” yeter. Ben de bu yaptıklarının teşhir olması için elimden geleni yapıyorum. Somut mektuba ilişkin tek içeriğe, bilgiye, ifadeye yer verilmiyor. Neden sakıncalı bulunduğu açıklanmıyor, hangi ifadenin sakıncalı olduğu belirtilmiyor. Tam bir “ben yaptım oldu” anlayışı. İnfaz Hakimlikleri onayıp geçiyor. Şimdiye kadar hiçbir itirazımdan sonuç alamadım.”
PİRHA- Dersim Barosu, belediyelere atanan kayyımlar konusunda açıklama yaparak, Belediye Kanunu’na 2016 yılında eklenen düzenlemenin değiştirilmesi gerektiğini vurguladı. Yapılan açıklamada “İçişleri Bakanlığı, verdiği karardan derhal vazgeçerek belediye başkanlarımız Cevdet Konak’ı ve Mustafa Sarıgül’ü görevine iade etmeli” denildi.
Kayyım uygulamalarına hukuk örgütlerinden de tepkiler yükseliyor. Dersim ve Ovacık Belediyelerine atanan kayyımlar ardından Dersim Barosu da tepkisini dile getirdi. Konuya ilişkin yazılı açıklama paylaşan Dersim Barosu, “seçme ve seçilme hakkına aykırı” gördüğü kayyım kararını kınadı.
“HUKUKA AYKIRI MÜDAHALE”
Dersim Barosu, kayyım politikalarıyla “takdir yetkisinin” ortadan kaldırıldığının altını çizdi. Açıklamada, Belediye Kanunu’na 2016 yılında eklenen maddenin değiştirilmesi gerektiği vurgulanarak şöyle devam edildi:
“31 Mart 2024 Mahalli İdareler Seçimleri sonrasında başlatılan kayyım uygulaması, Dersim Belediye Başkanı Cevdet Konak’ın ve Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün görevden alınmalarıyla Anayasa’ya, seçme ve seçilme hakkına, demokratik toplumun gereklerine aykırı ve ölçüsüz müdahaleye dönüşmüş ve ağırlığını giderek artıran bir düzeye ulaşmıştır.
Söz konusu kayyım uygulamasının dayanağı olarak sunulan Anayasa’nın 127. maddesinin dördüncü fıkrasının son cümlesi ‘görevle ilgili bir suç sebebi ile’ İçişleri Bakanı kararıyla geçici görevden uzaklaştırmayı düzenlemektedir. Nitekim 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47. maddesinde de paralel bir düzenleme yer almaktadır.
Ne var ki, Belediye Kanunu’na ilk olarak darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl döneminde 674 sayılı KHK ile eklenen, ardından 6758 sayılı Kanun’la yasalaşan 45. maddenin ikinci maddesinde yer alan ‘…terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçları sebebiyle görevden uzaklaştırılması’ hallerinde İçişleri Bakanlığı tarafından belediye başkanı görevlendirilebileceği düzenlemesinin anayasal temeli bulunmamaktadır.
Anayasa Mahkemesi merkezî yönetimin vesayet yetkisini 127. maddenin beşinci fıkrasının sınırladığı durumların dışına çıkarmanın yerel yönetim ve yerinden yönetim ilkelerini yadsımak anlamına geldiğini, görevden uzaklaştırılan kişilerin yerine merkezî yönetimin siyasal kimlikli organları tarafından atama yapılmasının Anayasa’ya aykırı olduğunu belirtmektedir. Atama yetkisinin merkezî yönetimin siyasal kimlikli organlarına verilmiş olması, salt bu hedefi sağlamaya yönelik soruşturma ve kovuşturma açtırma ve bu nedenlerle görevden uzaklaştırma olanağı her zaman bulunduğundan ‘geçici’ atama, ‘sürekli’ atamaya da dönüşerek, hukuka aykırı bir müdahale oluşturmaktadır (AYM, E.1987/22, K.1988/19, 13/06/1988).
Nitekim, görevden alınan başkan yerine görevlendirilecek kişi için kanun yalnızca belediye başkanı seçilme yeterliğine sahip olması koşulunu düzenlemiş olmasına rağmen, son kayyım atamalarında, herhangi bir belediye meclisi üyesinin değil valilerin ve kaymakamların atanması, takdir yetkisinin, seçmenin iradesi gözetilmeden kullanıldığının açık bir göstergesidir.
İçişleri Bakanlığı verdiği karardan derhal vazgeçerek belediye başkanlarımız Cevdet Konak’ı ve Mustafa Sarıgül’ü görevine iade etmeli; Belediye Kanunu’na 2016 yılında eklenen düzenleme değiştirilmeli, seçme ve seçilme hakkına müdahale anlamına gelecek tek bir uygulama daha gerçekleştirilmemelidir.”
PİRHA – Eğitim Sen, 6 Kasım 1980’de kurulan Yüksek Öğretim Kurulu’nun 43. yıldönümünde açıklama yaptı. YÖK’ün antidemokratik faaliyetlerine dikkat çeken Eğitim Sen, KHK’lerle üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim görevlilerini de hatırlatıp, günümüz akademisinin nitelik kaybına uğradığına vurgu yaptı.
12 Eylül 1980 Askeri Darbe sonrasında kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), tam 43 yıldır eleştirilerin odağında yer alıyor.
Üniversitelerin özerkliğine ters bir anlayış olarak yorumlanan YÖK, adeta tüm akademi için bir tür baskı aracı rolünü yürütüyor. Yükseköğretim sistemini planlamak, ayrıca eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile idari hizmetler süreçlerini düzenlemek, değerlendirmek ve denetlemek YÖK’ün görevleri arasında.
“ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİNE YAPILAN BİR DARBE”
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) kuruluş yıldönümünde YÖK’ün faaliyetlerine dikkat çekti. “YÖK, üniversiteler üzerinde müdahale aracı olma görevine 43 yıldır devam ediyor!” başlıklı açıklama yapan Eğitim Sen, şu ifadelere yer verdi:
“6 Kasım 1981’den bugüne YÖK, üniversitelerin toplumsal sorunlara mesafeli duracak şekilde konumlandırılması görevini üstlenmiş; hiyerarşik, baskıcı ve otoriter yapısıyla siyasi iktidarların üniversiteler üzerindeki kontrolü için kullanışlı bir araç olmuştur. YÖK’ün kuruluşu, doğası gereği özgür olması gereken üniversitelerin özerkliğine yapılan bir darbe olarak önümüzde durmaktadır.
Neoliberalizm ile Türkiye’de devlet ve devlet kurumları yeniden yapılandırılırken YÖK, üniversitenin piyasaların ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesinin aparatı olmuştur. Küresel ölçekte artan rekabet koşullarına göre “üniversitelerin yeniden yapılandırılması” hükümet ve sermaye çevreleri için önemi artan bir ihtiyaç haline geldi. YÖK bu süreçte üniversitelerde piyasa odaklı dönüşümün yukarıdan müdahaleler ile hızlandırılmasında önemli rol oynadı. Rekabet kavramı etrafında akademik ölçütlerin yerine ekonomik ölçütler ikame edilirken, bilgi üretimi ekonomik bir tarife büründürülerek toplumsal yarar rafa kaldırılmıştır.
2006 YÖK Strateji Raporu’nda üniversiteleşme oranının düşük olması sorunsalı, iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi. “Her şehre bir üniversite” mantığıyla üniversitelerin sayısı artarken ortaya çıkan nitelik problemleri göz ardı edildi. Üniversiteler iktidarın kontrol mekanizmalarına dönüştürülerek; üniversiteyi üniversite yapan değerlere yapılan saldırılarla, kadrolaşma ve yozlaşmanın önü açıldı. Gitgide otoriterleşen iktidar, etki alanını artırarak bu süreçten kazançlı çıktı.”
AKADEMİNİN NİTELİK KAYBI!
Eğitim Sen açıklamasında, üniversitelerin demokratik yapıya dönüştürülmesi gerektiğine vurgu yaparak şöyle devam etti:
“11 Ocak 2016 tarihinde 1128 akademisyenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığıyla imzalamış oldukları bildiriye karşı, iktidar, cadı avıyla cevap verdi. 2 yıl süren OHAL dönemi ve KHK rejimi üniversitelerin yıllardır kurgulanan yeniden yapılandırılması için bulunmaz fırsattı. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL sürecinde 32 KHK çıkarılarak çoğunluğu Barış İçin Akademisyenler olmak üzere 5904 akademisyen, 1408 idari personel üniversiteden ihraç edildi. Geçen 8 yılda Barış Akademisyenleri türlü hukuksuzluk ve eziyetle mücadele ederken, mahkemeler Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığı için görevlerine dönmeleri hala engellenmektedir.
29 Ekim 2016 tarihinde 676 sayılı KHK ile rektörlük seçimleri kaldırılarak rektörleri atama yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verildi. Rektörler artık üniversite bileşenlerine, akademik ve bilimsel özgürlüğe ya da kamuya karşı bir sorumluluk taşımıyor, tek yükümlülükleri ‘Ankara’ ile aralarını sıkı tutmak ve Cumhurbaşkanına sadık bir personel olmaktan ibaret.
“TEK BAŞINA YÖK’ÜN KALDIRILMASI YETERSİZ”
Belirtmek isteriz ki artık tek başına YÖK’ün kaldırılması yetersizdir. Onun bugüne kadar yerleştirdiği bu düzenin köklerinden sökülüp atılması gerekmektedir. Ancak, üniversitelerin yeniden özgürlüklerine kavuşabilmelerinin ve insan, toplum, doğa yararına faaliyet gösterebilmelerinin yolu, tam da bugüne kadar uygulanan politikaların terk edilmesiyle mümkün olabilecektir.”
PİRHA- KHK ile Görevinden İhraç Edilen KESK’liler, Adalet Bakanlığı önünde açıklama yaptı. Açıklamada konuşan KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, “Son KHK’lı üyemiz de tüm haklarını alarak işine dönene kadar mücadelemizi yürüteceğiz. Ne bu hukuksuzluğa, adaletsizliğe, çürüyen düzene alışacağız. Ne de zulmün efendileri önünde boyun eğeceğiz” dedi.
Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile Görevinden İhraç Edilen KESK’liler, çalışma hakkının gaspına karşı tüm haklarıyla işlerine geri dönmek için Adalet Bakanlığı önünde basın açıklaması yaptı.
CHP milletvekilleri Yüksel Taşkın ve Okan Konuralp ile DEM Parti milletvekilleri Özgül Saki, Keziban Konukçu, Ömer Faruk Hülakü, İbrahim Akın ve Zeki İrmez KESK’lilere destek verdi.
Basın açıklaması metnini KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz okudu. Karagöz, OHAL’in üzerinden 8 yıldan fazla bir zaman geçtiğini anımsatarak, “Ama OHAL KHK’leri ile işinden ekmeğinden edilen 2 bin 521 KESK’li hala görevine iade edilmedi. En başından beri göz göre göre maruz bırakıldığımız hukuksuzluğa, keyfiliğe karşı adalet arayışımız sürüyor” dedi.
Ülkede adaletin tesisinden sorumlu bakanlıktan, Sayın Adalet Bakanı’ndan haftalar öncesinde randevu talebinde bulunduklarını, ancak cevap almadıklarını aktaran Karagöz, “Bu nedenle 8 yıldır bıkmadan, usanmadan, kararlılıkla sürdürdüğümüz adalet arayışımızın bugünkü durağı Adalet Bakanlığı. 8 yıldır yaşadığımız mağduriyeti bir kez daha dile getirmek, elimizden hukuksuz bir şekilde alınan işimizi, haklarımızı geri verin demek için buradayız” diye belirtti.
“ÜLKEDE DEMOKRASİ, BARIŞ, ADALET TESİS EDİLMELİ”
Türkiye tarihinin darbeler tarihi olduğunu aktaran Karagöz, şunları ifade etti:
“OHAL, işte o rejime giden yolda engel olarak görülen kim varsa onu susturmak, kuşatmak, etkisiz hale getirmek için fırsat çevrilmiştir. 15 Temmuz darbe girişimi bu yüzden en yetkili ağız tarafından “Allah’ın bir lütfu” olarak nitelendirilmiştir. 2 yıl süren OHAL demokrasinden, emekten, barıştan yana olan, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi verenler nezdinde tüm toplumu baskı altına almanın, susturmanın bir fırsatı olarak kullanılmıştır.
İşte bunun için KESK ve üye sendikaları KESK’liler OHAL döneminde hedef tahtasına konulmuştur. Yoksa tüm kamuoyu gibi 4.259 KESK’liyi işinden ihraç edenler de KESK’in nerden gelirse gelsin darbelerin, darbecilerin karşısında olduğunu en başından beri biliyorlardı. Yıllarca “Beraber yürüdük biz bu yollarda. Beraber ıslandık yağan yağmurda” nakaratını tutturdukları yapı ile KESK’in hiçbir dönem uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını, olamayacağını biliyorlardı. Yıllarca “Sadece hayırsever, kendini eğitime adamış bir cemaat” dedikleri yapının en başından beri KESK’e diş bilediğini biliyorlardı. O yapının KESK’i düşman ilan ettiğini, bu yüzden savcılarının, hâkimlerinin, polislerinin gece yarısı operasyonlarıyla, baskınlarla, hukuktan yoksun davalarla KESK’i hedef seçtiğini biliyorlardı.
Tüm bunlara rağmen FETÖ adı verilen yapıya karşı ilan edildiği söylenen OHAL’de 4 bin 259 KESK’li KHK ihraç listelerine eklenmiştir. Çünkü KESK’in bu ülkede emek ve demokrasi mücadelesi arasında köprüler kuran bir konfederasyon olduğunu da biliyorlardı. KESK’in emeğin haklarını korumanın, kazanımlarını kalıcı hale getirmenin tek yolunun o ülkede demokrasinin, barışın, adaletin, hukukun, laikliğin üstünlüğünün tesis edilmesinden geçtiği bilinci ile mücadele eden bir konfederasyon olduğunu biliyorlardı. Emekçileri bölmek için iktidarların gölgesinde büyütülen sarı sendikalara, Truva atlarına karşı en başından beri mücadele edenlerin KESK’liler olduğunu biliyorlardı.”
“ÇOK ZULÜM GÖRDÜK!”
Karagöz, iktidarın, KESK’in kurulduğu günden beri, iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak, kamu emekçilerinin haklarını ve çıkarlarını korumak görev ve sorumluluğu ile çalışma hayatındaki anti demokratik düzenlemelere karşı mücadele eden bir konfederasyon olduğunu bildiğini vurguladı.
Karagöz, şöyle devam etti:
“İşte bunun için 4 bin 259 KESK’li OHAL-KHK’leri ile işinden, ekmeğinden edilmiştir. Bir çok gerekçe sunuldu. En acısı, bir üyemizin ihraç gerekçesi olarak, 104 canımızı bizden koparan 10 Ekim “Ankara Gar Katliamı’nın yaşandığı mitinge katılanalar arasında yer almak” gösterildi. Geçtiğimiz sekiz yılda yaşamadığımız acı kalmadı. Bu süreçte en az 52 kamu emekçisi ihraç sonrası yaşadığı ağır sorunlar nedeniyle içine girdiği çıkmazdan kurtulamayarak intihar etti. İhraç edilenler arasında geçimini sağlamak için inşaat vb. işlerde çalışırken iş kazaları nedeniyle yaşamını yitiren arkadaşlarımız oldu. 11 Ocak 2016 tarihinde “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı barış bildirisini imzalayan üyelerimiz 26 Temmuz 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nde açtıkları davayı kazandı. Buna rağmen ihraç edilen Barış Akademisyenlerinin görevlerine dönmesi hala engellenmektedir.”
“YETER ARTIK!”
“Yeter artık! Bu hukuksuzluğa, bu zulüm son verin. Elimizden alınan işimizi, ekmeğimizi, haklarımızı geri verin” diye seslenen Karagöz, “KESK olarak bundan sonraki süreçte de KHK’lı üyelerimizin sesi olmaya devam edeceğiz. KHK’lı üyelerimizin işlerine bir an önce dönebilmesi için TBMM, bakanlıklar, siyasi partiler vb. kurumlarla çalışmalarımızı sürdüreceğiz. KHK’lı üyelerimizin durumunu uluslararası sendikal hareketin de gündeminde tutmaya devam edeceğiz. Üyesi olduğumuz Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ile Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) başta olmak üzere birlikte mücadele yürüttüğümüz tüm uluslararası sendikalara tekrar tekrar ileteceğiz. Ayrıca, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Avrupa Konseyi vb. ilgili uluslararası kurumlara da raporlarımızı sunmaya, çözüm taleplerimizi iletmeye devam edeceğiz. Son KHK’lı üyemiz de tüm haklarını alarak işine dönene kadar mücadelemizi yürüteceğiz. Ne bu hukuksuzluğa, adaletsizliğe, çürüyen düzene alışacağız. Ne de zulmün efendileri önünde boyun eğeceğiz” ifadelerine yer verdi.
PİRHA- Anayasa Mahkemesi, KHK ile ihraç edilerek işlerinden olan ancak itiraz üzerine kamu görevlerine geri dönenlerin tazminat alamayacağına yönelik kararı iptal etti.
Anayasa Mahkemesi (AYM) Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen kamu görevlileriyle ilgili kararını verdi.
Danıştay 5’inci Dairesi’nin iptal başvurusu üzerine verilen kararda, AYM, itirazı haklı bularak ‘göreve iade edilen kamu personellerine tazminat verilmez” hükmünü oy birliği ile kaldırdı.
AYM kararı Resmi Gazete‘de yayınlanırken, kararda hükmün Anayasa’ya aykırı olduğu belirtildi.
PİRHA-Adalet Dayanışması, 10 Ekim Ankara Tren Garı anma etkinlikleri kapsamında “Adalet Kürsüsü” etkinliği yaptı. Konuşmalarda, adalet arayışında birlikte mücadele etmenin önemine vurgu yapıldı.
Her kesimden adalet talebinde bulunan isimlerin bir araya gelerek oluşturduğu Adalet Dayanışması, 10 Ekim Ankara Tren Garı anma etkinlikleri kapsamında “Adalet Kürsüsü” etkinliği yaptı.
Etkinlik, Ankara’daki Mülkiyeliler Birliği binasındaki Prof. Dr. Oral Sander Konferans Salonu’nda yapıldı.
“10 EKİM KATLİAMINI UNUTMAMAK İÇİN SÖZ VERDİK”
Barış Derneği adına selamlamayı Can Ateş yaptı. Ateş, “Katliamın üzerinden 9 yıl geçti. İlk günden itibaren katliamı unutmamak adına söz verdik ve bu programları devam ettireceğiz. Umarım bu coğrafyaya adalet ve barış gelir” diye konuştu.
“TEMEL DERDİMİZ ADALET”
Aydın Şimşek, Adalet Dayanışması hakkında bilgi vererek, “Bugün burada adalet için birleşen herkese selam olsun. Tepeden görmeye alışık olanlar adalet arayan bizleri görmüyorlar. Farklılıkları zulüm ile cezalandırıyorlar. Zaman, adalet arayanların kalplerini birleştirme zamanıdır. İstediğimiz adalet, hakikatin yanında yer almaktır. Hz. Ali ‘bir zulme engel olamıyorsanız, onu cümle aleme duyurun’ demiştir. Haksız ve adaletsiz uygulamalarla cehenneme dönen hayatlarımız var. Ekmeğimiz zalimler tarafından gasp edilmiş durumda. Oksijen alamaz durumdayız. Adalet bir oksijen gibi bir insanın ihtiyacı. Adaletsizlik her alana sirayet etmiş durumda. Adalet Dayanışması’nın tek bir muradı var; mazlumların kalplerine sesleneceğiz, birlik olacağız. Bütün mazlumlar birleşelim” dedi.
“ADALET KAVRAMINI KENDİ ÇIKARI İÇİN KULLANAN ANLAYIŞ!”
Hak ve adalet mücadelesi kapsamında konuşan DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, “Bu çok önemli bir buluşma. Herkes için adalet diyerek bir araya gelinmiş durumda. Hiçbir zaman eşit yurttaşlık çevresinde bir anayasa yapamadık. İktidar olma meselesi değil, adaleti sağlama fikrine sahip olmaktır önemli olan. Adalet kavramını kendi çıkarı için kullanan bir anlayış şu an iktidar olmuş durumda. Ortak adalet mücadelesi çok önemli. Bu ülkede özgürlük yok. Yeni anayasa yapılmak isteniyor ancak mevcut anayasayı bile yok sayıyorlar. Bu ülkede adaletsizlik çok yaygın şekilde yaşanıyor. Bu ülkede ayrımcılık çok üst düzeyde. Kol kola mücadelemizi büyütebiliriz” ifadelerini kullandı.
“SARAYLAR DEĞİL, ADALETLİ YARGILAMA YAPAN MAHKEMELER!”
Etkinlikte, depremzedelerin adalet mücadelesini aktaran Döne Kaya şunları söyledi:
“Ailemin cenazesini 6. gün kendi imkanlarımızla çıkardık. Söyledikleri sayı 53 bin denilse de biliyoruz ki bu sayı daha fazla. ‘Bu ülkenin adalete ihtiyacı var’ diye haykırmamız gerekiyormuş. Bu deprem birkaç kişinin üzerine yıkılamaz. Kamu görevlilerinin bu yargılamaya dahil edilmemesi bir sorun. 53 bin için gösterdiğimiz dayanışmayı yargılama sürecinde de göstermeliyiz. Bizler saraylar değil adaletli yargılamaların yapıldığı mahkeme salonları istiyoruz. Ülkenin sadece 6 Şubat depremlerinde değil bütün katliamlarda adalete ihtiyacı var.”
“6 ŞUBAT DEPREMLERİ BİR KATLİAMDIR”
Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun da depremzedelerin adalet mücadelesi hakkında konuştu. Torun, “16. Saat çıkarılabildim ancak tüm ailem içerideydi. Dışarıda ayaklarınız çıplak, 5 gün bekliyorsunuz ve kızınız, aileniz içeride. İlk gün hiçbir yardım gelmedi. Orada gelip Kur’an dağıttılar, bizlerin Kur’an’a ihtiyacı yoktu. 2. Gün sosyalistler, siyasi partiler, milletvekilleri oraya geldiler ve onların çalışmaları engellendi. Bize facia yaşattılar. Bizim ciğerimizi yaktılar. Valilik kararı ile vinçlerin girmesine izin verilmedi. Bu bir katliamdır, bunun diğer katliamlardan bir farkı yoktur. Bizi katlettiler. Ailemden 48 kişiyi verdim. Biz ne zaman adalete kavuşacağız? Bizi katleden, kapitalist sistemi savunan iktidarı yok ederek adalete kavuşacağız. Hatay, 6 Şubat tarihinden daha kötü durumda şu an. Adalet aramaya devam edeceğiz. Gidenlere borcumuz var. Rant çeteleri orada hakim olmaya devam ediyor. Bizden canlarımızı, anılarımızı çaldılar. Ölümüzü bulduğumuza sevinir hale getirdiler bizi. Mücadele edeceğiz, yılmayacağız” dedi.
“ADALET ARAYIŞINDA DİNİN, DİLİN, IRKIN BİR ÖNEMİ YOK”
10 Ekim Katliamı’nda hayatını kaybeden Korkmaz Tedik’in annesi Zöhre Tedik ise 10 Ekim Katliamı sonrası adalet mücadelesini anlatarak, “Adalet arayışında din, dil, ırkın bir önemi yoktur. 10 Ekim 2015’te ‘bu ülkede savaş olmasın, katliam olmasın, ülkede barış olsun’ diye bir miting düzenlendi. O mitingde benim oğlum öldürüldü. IŞİD’e yol verdiler. Herkes biliyordu orada miting yapılacağını. Bu devlet bilerek bir katliamı örgütledi. Geldi mi barış? Gelmedi. Ama mutlaka barış gelecek diyorum. Devlet bile bile bizim üzerimize bomba attı. 16 kişi yargılandı ama biz bu katliama yön verenleri, kamu görevlilerinin yargılanmasını da talep ettik. Adalet isterken bir araya gelmezsek, örgütlenmezsek adalet arayışı devam edemez. Korkmayacağız, unutmayacağız” dedi.
“ADİL BİR YARGILAMA İSTİYORUZ, GÖSTERMELİK BİR DAVA VAR”
Emine Şenyaşar’ın adalet mücadelesini anlatan DEM Parti Şanlıurfa Milletvekili Ferit Şenyaşar ise şöyle konuştu:
“22 yıldır ülkeyi yöneten bir iktidar var. Son 10 yıldır kan ile iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Bir insan, devlet hastanesine adım attığı zaman devletin koruması altına girmesi gerekiyor. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıyoruz. İkinci bir saldırı hastanenin içinde devam ediyor. Babam çocuklarının durumunu öğrenmek için hastaneye gidiyor. Babam linç edilerek hastanenin önünde annemin gözü önünde öldürülüyor. Bu katliamı yapanlar iktidardan güç olarak yapıyor. Orada yüzlerce polis var. Bu katliam 1 saat sürüyor, devletin kolluk kuvvetleri bu katliamı izliyor. 6 yıldır bu dava devam ediyor. Ağır yaralı kurtulan kardeşime 37 yıl ceza veriliyor. Yapılan yargılama, bilimsel raporları dikkate almadı. Yargı taraflı davrandı. Görüntüler ortada, bu görüntülere ‘meşru müdafaa’ demek için hukukçu olmak gerekmiyor. Tüm bu hukuksuz sürece karşı annemle birlikte Urfa Adliyesi’nin önünde nöbet tuttuk. Bunun hakkında devlet, annem hakkında 31 dava açtı. Defalarca gözaltına alındık. Bir sonuç alamayınca eylemimizi Ankara’ya, Adalet Bakanlığı önüne taşıdık. Adalet Bakanı bizimle 3 görüşme yaptı, gizli kalmasını istedi. Sorunun çözüleceğini söyledi ancak gördük ki Adalet Bakanı da aciz. Göstermelik bir yargılama var. Erdoğan, annemden helallik istesin, adil bir yargılanma yapılsın. Örgütlü bir halkın karşısında hiçbir güç duramaz.”
“ORTAK BİR ADALET ARAYIŞINI İÇSELLEŞTİRMEMİZ GEREKİYOR”
KHK’lıların hak ve adalet mücadelesine ilişkin konuşan KESK MYK üyesi Erdal Karakuş ise şunları söyledi:
“126 bin 600 kişinin durumundan bahsedeceğim. 15 Temmuz darbesinden sonra bir kararname yayınlandı. Emekçilerin ihraç edildiklerini öğrendik. Konfederasyon olarak bu ihraçlar ile mücadele etme kararı aldık.
İhraç meselesi iktidar tarafından kendisine direnç göstermeyecek kişiler ile doldurmak olduğu için önemli bir durum haline geldi. Tüm davalarımızı AİHM’e taşıdık. Bir insanın önce ne ile suçlandığını bilmesi gerekir, arkadaşlarımız ne ile suçlandığını bilmeden savunma yapmak zorunda kaldılar. Arkadaşlarımızın özel sektörde çalışması engellendi, yurt dışı yasakları uygulandı. KESK katliamların doğrudan muhatabıdır. Ortak adalet arayışının mutlak bir sonuçta birleşmesini ifade etmemiz gerekiyor. Ortak bir çizgide, ortak bir adalet arayışını içselleştirmemiz gerekiyor.”
“SUÇ YOK, CEZA VAR”
Kursiyer Teğmenler ve askeri öğrencilerin adalet mücadelesini etkinliğe taşıyan Kezban Kalın ise konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Gençlerimiz, emirleri yerine getirdiği için cezaevindeler. Askeri hiyerarşinin en alt katındalar ama kendilerine verilen emirleri yerine getirdikleri için ömür boyu ceza aldılar. Bu gençler darbe girişiminden sorumlu tutulamaz. Gece saatlerine kadar olayı idrak edememişlerdir. Suç yok, ceza var. Hiyerarşinin tabanında olmasına rağmen darbe girişiminin asıl muhatapları gibi en yüksek cezaları almışlardır. Bu çocuklar haksız yerde hayatlarının en güzel yıllarını cezaevinde geçiriyorlar.”
Engellilerin adalet mücadelesini aktaran Hatice Kabadayı ise konuşmasında “Dünya genelinde 1 milyar engellinin olduğu varsayılmaktadır. Erişebilirlik haktır. Ülkeler, kentleri kurarken engellilerin de o kentlerde yaşadığını hesaba katmak zorunda. Ekonomik krizden etkilenen engelli aylıklarının güncellenmesi gerekiyor. Engellilerin önemsenmesini istiyoruz. Engelliler için konaklama ve bakım evleri yapılması gerekiyor. Birleşmiş Milletlerin engelliler için koydukları kriterlere uyulmuyor ülkede. Evlenecek çiftlerin genetik testlerinin yapılmasını istiyoruz. Bütün adalet isteyenler kucak dolusun adalet diyorum. Adalet olmayan ülkede. Adalet diyoruz” dedi.
“TÜM DİNLERDE BİR ORTAK DEĞER VARDIR, O DA ADALETTİR”
Adalet, inanç ve hak mücadelesi başlığı ile konuşma yapan Mehmet Tombak, konuşmasında şunları kaydetti:
“Diyanet’ten ihraç olmuş bir imamım. Ankara KHK Platformundayım. 2018 yılında mahkemelerde beraat ettim. Ama göreve tekrar getirilmedim. Burada bir hukuk mücadelesi verilmesi gerekiyordu. Bütün başımıza gelenler, adaletsizlik yüzden geldi. Ülkemizde yanlış uygulanınca tehlikeli kelimelerden biri dindir. İsmini bildiğimiz din adamları iktidarlara hiç yanaşmamıştır. Tüm dinlerde bir ortak değer vardır o da adalettir. Kadınlarımızın, çocuklarımızın, sokaktaki canlarımızın yanında olmaktan vazgeçmeyeceğiz”
Kürsü konuşmalarının ardından etkinliğe katılanlar söz alarak değerlendirmelerde bulundu.