Etiket: khk

  • Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi’nden AKP’ye: Aldığınız kararlar yok hükmündedir

    Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi’nden AKP’ye: Aldığınız kararlar yok hükmündedir

    PİRHA- Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi yazılı bir açıklama yaparak, cumhurbaşkanının kararnameyle kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı tanımadıklarını belirterek, hükümeti aldığı kararlardan ve yanlışlardan dönmeye çağırdı. Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi ayrıca Alevi kurumlarını da uyararak, “Alevi inanç değerlerini baz alarak asla duruşunuzdan, Yolumuzdan, inancımızdan dönmeyin” dedi. 

    Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi, “Ocaklarımız İnanç Merkezlerimiz, Cemevlerimiz İbadethanemizdir” başlığıyla yazılı bir açıklama yaptı. AKP-MHP iktidarının meclise getirdiği torba yasa tasarısına ve KHK ile Cemevleri Başkanlığı kurulmasına tepki gösteren Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi, “Alevilerin yüzyıllardır inkar, asimilasyon, katliam ve soykırım cenderesinden geçirilerek bugünlere geldiler. Osmanlı‘dan sonra Cumhuriyet döneminde de benzer kaderi paylaştılar. Alevi inanç toplumu bir kez daha kendi inançlarından ve inanç yerlerinden uzaklaştırılarak incitiliyor” dedi.

    “İNANCIMIZI BAŞKASININ TANIMLAMAYA HAKKI YOKTUR”

    Seyyid Kureyş Ocağı İstişare Meclisi’nin açıklamasının tam metni şöyle:

    “Ocaklarımız İnanç Merkezlerimiz, Cemevlerimiz İbadethanemizdir.
    Anadolu topraklarının kadim toplumu olan Alevi İnanç toplumu yüzyıllardır inkar, asimilasyon, katliam ve soykırım cenderesinden geçirilerek bugüne geldiler.
    Maalesef Osmanlı‘dan sonra Cumhuriyet döneminde de benzer kaderi paylaştılar. Bütün yurttaşlardan alınan vergiler devlet tarafından yalnızca bir gruba, bir mezhebe tahsis edilmekte. Verdiğimiz vergiler bize inkar, asimilasyon, zorunlu din dersi, Alevi köylerine zorla cami yapma, dışlanma ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi olarak geri dönmekte. Yüzyıllardır Aleviler üzerindeki baskıların yol açtığı yaraları iyileştirmek, gasp edilen hakları vermek yerine Alevi inanç toplumu bir kez daha kendi inançlarından ve inanç yerlerinden uzaklaştırılarak incitiliyor. KHK ile torba Yasa çıkarılırken Alevilere sorulmuyor, rızası alınmıyor oldu bittilere getirerek “torba” içinde yeni yasalar çıkarılıyor, inancımız kültür olarak tanımlanıyor. Bizim ne olduğumuzu ancak biz tanımlarız, başkasının İnancımızı tanımlanmaya hakkı yoktur. Alevilik bir inançtır, Ocaklarımız da bu inancın temsilcileridir.

    “ALEVİLER BİAT ETMEYECEKLER”

    Bindörtyüz yıldır tüm zulümlere rağmen Alevi toplumu inancı, itikati, imanı, Hakk-Muhammed-Ali aşkı ile Pir-i ile Mürşid-i ile, Ozanı, Aşığı, Ereni, Evliyası ve yolun talibi ile sır vermeden, ser vererek dimdik ayakta durmuş, geleceğin medeniyetin aydınlanması umuduyla inancından, ibadetinden ve inanç ritüellerinden asla vazgeçmemiş. Fakat 21. yüzyılda olmamıza rağmen, insanoğlunun medeniyet dediğimiz olgudan daha çok uzak olduğunu görmekteyiz.
    Bilinmelidirki Aleviler geçmişte Emevi’ye, Abbasi’ye, Selçuklu’ya, hele hele zulümkar Osmanlı’ya ve Yavuz’a biat etmediler, bugün de biat etmeyecekler. Bizlerin parayla, makamla, kirli siyasetle asla işimiz olmaz.

    “ALEVİLERİN RIZASINI ALMADAN ALINAN KARARLAR YOK HÜKMÜNDEDİR”

    İnanç hizmetkarlarımız rızalık almadan Hakk postuna oturmaz, rızalık almadan cem cemaat yapmaz. Her şey rızalıkla olur. Alevilerin rızasını almadan, rızasız alınan kararlar yok hükmündedir. Kureyşan Ocağı olarak inanç hizmetkarlarımız bu hileli sürecin parçası olmayacaklar ve bu haksız oyuna gelmeyecekler. Gelin yol yakınken yaptığınız yanlıştan dönün. Alevi İnanç toplumunun inancını, ve demokratik vatandaşlık haklarına saygı duyarak taleplerimiz konusunda tek bir söylemle en doğru nihayi karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen “Cemevleri İbadethane’dir” kararını uygulayın. Anayasal hakkımız olan din ve vicdan hürriyetimiz engellenemez. Devlet, adaleti tüm toplumlarına eşit şekilde uygulamak zorundadır. Sadece Sunni Müslüman toplumuna hizmet eden bir anlayışın adaletten bahsetme gibi bir hakı yoktur. Yapılmak istenen yasal değişiklik “Din ve Vicdan Hürriyeti“ başlıklı Anayasasının 24. Maddesi “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir“ hükümlerine aykırı olmakla birlikte, insan ve vicdan hukukuna da aykırıdır. Hiç kimse, hiç bir devlet yapısı, hiç bir dini kuruluş başka bir inancın ibadetine, dinî âyin ve törenlerine katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlayamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınayamaz ve suçlayamaz. Hükümet Alevilere karşı gösterdiği tutumda samimi olduğunu göstermek istiyorsa, uluslararası mahkemelerde kazanılmış olan haklarını vermekle olur. Ayrımcılığa son vererek, camilere ve diğer inanç merkezlerine tanınan hakları Cemevlerimize ve onların inanç temsilcileri Ocaklarımıza da verilmeli. ‘Cemevleri ibadethanedir’ demeli ve ibadethane kapsamında gerekli kanuni düzenleme yapılmasını sağlamalı.

    ALEVİ KURUMLARINA ÇAĞRIMIZ: ASLA YOLUMUZDAN, İNANCIMIZDAN DÖNMEYİN!

    Tarihi süreç içerisinde defalarca zulme ve asimilasyonlara maruz kalmasına rağmen, Alevi toplumu Mürşitlerin ve Pirlerinin ışığında bir beden, bir yumruk olup yılmadan yoluna devam etmiştir. O açıdan Alevi kurumlarımıza da çağrımız; Alevi inanç değerlerini baz alarak asla duruşunuzdan, yolumuzdan, inancımızdan dönmeyin, sadece medyada ön plana çıkmak düşüncesi ile kişisel amaç ve siyasi emelleri için birlik ve beraberliğinizi kurban etmeyin. Alevi toplumu içinde değerli kemalet sahibi Pirlerimiz ve Ocakzade aile büyüklerinin, akademik kimliği ile öne çıkmış insanlarımızın fikirleri ile birlikte, İmam Hüseyin’nin duruşunu baz alarak Kureyş Ocağı temsilcileri olarak Hakk ve Hakikatın yanındayız. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Utanç vesikası olan YÖK kaldırılmalı’

    ‘Utanç vesikası olan YÖK kaldırılmalı’

    PİRHA – HDP Eğitim Politikaları Komisyonu Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kuruluş yıldönümü sebebiyle açıklama yaptı. Koçyiğit, darbe ürünü olan YÖK’ün, “günümüzde aynı zihniyetle varlığını sürdürmektedir” eleştirisini yaptı.

    Halkların Demokratik Partisi Muş Milletvekili ve Eğitim Politikaları Komisyonu Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, 1981 Askeri Darbe sonrasında kurulan YÖK sebebiyle açıklama yaptı. Koçyiğit, yazılı açıklamasında “Darbe kurumu YÖK kaldırılmalı, üniversiteler özgürleştirilmelidir” vurgusunu yaptı.

    “UTANÇ VESİKASI YÖK” 

    Milletvekili Koçyiğit, 12 Eylül askeri darbesinin ardından cunta rejiminin, üniversiteleri dizayn etmek ve baskı mekanizmasını hayata geçirmek amacıyla YÖK’ü kurduğunu ifade etti. Koçyiğit, YÖK’ün günümüzde aynı zihniyetle varlığını sürdürdüğünü belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Üniversitelerin özerk, özgür, demokratik olmasının önünde en büyük engel olma niteliği taşıyan bu YÖK, iktidarın politikalarının bir yansıması olarak niteliksiz eğitimi büyüten bir yerde durmaktadır. YÖK, OHAL KHK’leri ile başlatılan akademik tasfiyenin, hukuksuz disiplin soruşturmalarının, cezalandırmaların, üniversitelerin akademik ve bilimsel üretim dahi yapılamaz hale gelmesinin en büyük nedenidir. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL sonrası YÖK eliyle uygulamaya geçirilen KHK rejimi, üniversitelerde yaşanan bilimsel çoraklaşmayı daha da zirveye çıkartmıştır. Özgür ve bilimsel düşüncenin üniversiteler içerisinde yayılmasını istemeyen iktidar, öğrencilerin örgütlenme özgürlüğünü YÖK eliyle gasp etmeye devam etmektedir. Bütün üniversite öğrencilerinin sağlıklı ve nitelikli beslenme ile barınma imkânına sahip olmamasının temel nedeni YÖK’tür.

    Yükseköğretim alanında demokratik, özerk, bilimsel ve anadilinde eğitimin sağlanması için zaman kaybetmeksizin bir utanç vesikası olan YÖK kaldırılmalı, üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayacak, demokratik, katılımcı ve çoğulcu modeller hayata geçirilmeli, üniversitelerin yönetim mekanizmaları hızlıca demokratik ve katılımcı yapıya kavuşturulmalıdır. Üniversiteler, tek bir kişi tarafından atanan rektörlerle değil, üniversite bileşenlerinin ortak iradesiyle seçilen kurullar tarafından yönetilmelidir.

    Halkların Demokratik Partisi olarak bu yapının kurulması, eğitimin her kademesinde olduğu gibi yükseköğretim alanında da demokratik, özerk, bilimsel ve anadilinde eğitimin sağlanması için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevilerin sesi TV10’un kapatılmasının üzerinden 6 yıl geçti

    Alevilerin sesi TV10’un kapatılmasının üzerinden 6 yıl geçti

    PİRHA- Alevilerin sesi TV10’un Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) 28 Eylül 2016’da kapatılıp, 4 Ekim 2016 tarihinde kapısının mühürlenmesinin üzerinden 6 yıl geçti. Hukuksuz bir şekilde TV10’un lisansı, el konulan malzemeleri TMSF’ye devredildi. 

    15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte birçok televizyon, radyo, gazete, ajans ve dergi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı. Televizyon kanallarına yönelik 28 Eylül 2016 günü gerçekleşen ikinci dalga da Hayatın Sesi TV, Jiyan TV, Van TV ile TV10’un da aralarında bulunduğu 12 televizyonun da yayını herhangi bir bildirim yapılmadan kapatıldı.

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Alevilerin sesi TV10, 28 Eylül 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 668 sayılı KHK ile kapatılmış, 04 Ekim 2016 tarihinde mühürlenmiş ve mal varlıkları TMSF tarafından satılmıştı.

    17 Ağustos 2011 yılından kapatılana kadar Alevi toplumunun sorunlarını, ihtiyaçlarını, Yol erkanını, Türkiye’nin her bölgesinden ekranlarına taşıyan Alevilerin sesi TV10’un yayının KHK ile kesilmesi ve kapısının mühürlenmesinin üzerinden 6 yıl geçti. TV10 çalışanları, kapatılan TV10’un geri açılması için 82 hafta boyunca Galatasaray Meydanı’nda eylem yaptı.

    TV10 kapatıldıktan sonra bütün hukuki girişimlerde bulunuldu. En son AİHM’e başvurma kararı alınmıştı. Ancak AHİM ve AYM, mağduriyetleri gidermek için oluşturulan OHAL Komisyonu’nu gösterdi.

    Mal varlıkları TMSF’ye devredilen TV10’un mal varlıklarının ihale yoluyla Eylül 2017’de satışa çıkarılmasının ardından 13 Eylül 2017’de TV10 avukatları ve Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin Ankara’da OHAL Komisyonu’na başvurdu. TV10’nun başvurusunu “KHK listesinde adı yok” gerekçesiyle OHAL Komisyonu reddetti.

    HUKUKİ SÜREÇ

    TV10’un Yönetim Kurulu BaşkanıVeli Büyükşahin, PİRHA‘ya verdiği demeçte, hukuki sürece ilişkin de bilgiler verirken, şunları dile getirdi:

    “TV10’un kapatmasını gerektirecek hiçbir mahkeme kararı yok. Sadece KHK’ya dayanarak kapatıldı. Hukuksuz bir şekilde TV10’un lisansı, el konulan malzemesi vs. bütün bunlar önce TMSF’ye devredildi. TMSF de bunları bir şekilde ihaleyle yandaşlara peşkeş çekti ve sattı. Şu anda KHK kalkmış durumda. Kapatılmamızı gerekçe gösterecek hiçbir yasal mevzu yok ortada. Sadece idarenin keyfi bir yaptırımı söz konusu. Aynı zamanda bu süre içerisinde şirket ortaklarının bütün varlıklarına da icra gelmiş durumda. Hala bir intikam savaşı veriyorlar aslında.”

    PİRHA/ İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    > Veli Büyükşahin: TV10’un açtığı yolda Alevi medya geleneği yürümeye devam ediyor-VİDEO

  • Veli Büyükşahin: TV10’un açtığı yolda Alevi medya geleneği yürümeye devam ediyor-VİDEO

    Veli Büyükşahin: TV10’un açtığı yolda Alevi medya geleneği yürümeye devam ediyor-VİDEO

    PİRHA-15 Temmuz darbe girişiminden sonra KHK ile kapatılan TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, kanalın Alevi medya geleneğinde çığır açtığını belirtirken, “TV10 Alevi toplumunun kendi ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını, beklentilerini ve taleplerini daha görünür kıldı. Mikrofon uzatılmayan, ekrana çıkartılmayan Aleviler daha görünür oldu. Bu da iktidarı elbette ki çok rahatsız etti” dedi.

    15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte birçok televizyon, radyo, gazete, ajans ve dergi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı. Televizyon kanallarına yönelik 28 Eylül 2016 günü gerçekleşen ikinci dalga da Hayatın Sesi TV, Jiyan TV, Van TV ile TV10’un da aralarında bulunduğu 12 televizyonun da yayını herhangi bir bildirim yapılmadan kapatıldı.

    OHAL KHK’leri ile kapatılan en az 28 televizyon kanalının arasında yer alan TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, TV10’un Aleviler için önemini, neden kapatıldığını, kapatılma sürecinde yaşananları, Galatasaray Meydanı’nda 82 hafta sürdürülen eylemleri PİRHA‘ya anlattı.

    “TV10 ALEVİ MEDYA GELENEĞİNDE ÇIĞIR AÇTI”

    Büyükşahin, TV10’un Aleviler için önemini şu sözler ile dile getirdi:

    “Sadece Aleviler değil, bütün toplumsal kesimler kendi talepleri, ihtiyaçları için yeni araçlar yarattılar. Aslında TV10 da Alevilerin bir medya ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştı. Aleviler özellikle kentleşmeyle birlikte bir örgütlenme faaliyeti içine girdiler. Cemevleri kurdular. Kentlerde daha çok görünür olmak istediler. Örgütlendiler, bir araya geldiler. Kendi hakları için mücadele etmeye başladılar. Tabii bir medya ihtiyacı olarak ortaya çıktı. TV 10 da bu ihtiyaçtan aslında açığa çıkan bir yayın kuruluşuydu.

    2011 yılında kurulan TV10 Alevi medya geleneğinde aslında bir çığır açtı. Hakikaten Alevi toplumunun kendi ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını, beklentilerini ve taleplerini daha görünür kıldı. TV10, mikrofon uzatılmayan, ekrana çıkartılmayan Aleviler daha görünür oldu. O yüzden zaten TV10 ve emekçileri, programcıları, çalışanları yüz binlerce kilometre giderek her ay neredeyse Alevi coğrafyanın tümüne kameralarını çevirdiler, mikrofonları uzattılar. Alevilere ses oldular. Bu anlamda TV10 Aleviler açısından hakikaten çığır açan bir yayın kuruluşu oldu. Bugün de belki Alevi medyası TV10’un açmış olduğu yoldan çok büyük tecrübeler edinmiş oldu. Bugün bazı medya Alevi medya kuruluşları varsa ki bunda TV10’un açtığı yolun çok büyük payı var. Hakikaten Türkiye’de ilk defa bir çok şey yaptı TV10.

    “TV10, GEZİ’DEKİ GAZ BULUTLARININ ARASINDA YAYIN YAPTI”

    TV10 hakkında hiçbir davanın açılmadığını belirten Büyükşahin, kanalın neden kapatıldığına ilişkin ise şunları söyledi:

    “TV10’a ilişkin aslında açılmış bir tane bile dava yoktu. Hiçbir mahkemeden bir karar falan da yoktu. Ama bence TV10’un yayınları, işlevi iktidarı elbette ki çok fazla rahatsız etmişti. Hem darbe girişiminde bulunanları hem de mevcut iktidarı çok rahatsız etmişti. Niye? Çünkü Aleviler görünür olmaya başlamışlardı. Çünkü Aleviler kendi çevrelerinde kendi dışında olan, mücadele yürüten, özgürlük talebinde bulunan birçok kesim ile temas etmeye başladılar. TV10 belki de bunun için bir araya gelmenin aracı haline geldi.

    O yüzden Alevi dedeleri, pirleri, kurumları Kobane sınırına gittiğinde TV10 oradaydı. Günlerce canlı yayın yaptı. Ya da Dersim‘de ya da Şırnak’ta ya da Muş’ta ormanlar yakılırken TV10 oradaydı. Ya da Karadeniz’de ya da Ege’de emekçiler haklarını ararken mücadele ederken TV10 oradaydı. Gezi’de ağaçlar, çadırlar yakılırken, Gezi’de milyonlar ayağa kalktığında TV10 o gaz bulutları içerisinde yayın yapmaya devam etti.

    Kadınlara, gençlere, çevrecilere, Kürtlere ve bütün toplumsal kesimlere mikrofon tuttu. Çünkü Aleviler aynı zamanda çevreci aynı zamanda kadın, emekçi, Kürt, Rojovalı, genç aslında. TV10 böyle bir bağ kurdu. Yani Aleviler bunların tümüydü. Dolayısıyla bütün bunların yan yana gelmesi, ekrana taşınması ihtiyacı vardı ki TV10 buna vesile oldu. Bu açıdan iktidarın, güç merkezlerinin çok dikkatini çekti. Böyle olunca müdahalede bundan kaynaklı aslında.

    “ALEVİLERİN LOKMALARIYLA AYAKTA KALDI”

    Çünkü Aleviler tek başına özgürlük mücadelesi yürütmekle, kendi taleplerinin peşinde koşmakla tek başına bir sonuca ulaşamayacağını biliyor. Niye? Çünkü Türkiye’de bunla ilgili talepte bulunan başka toplumsal kesimler, halklar var. Emekçiler, yoksullar, kadınlar, Kürtler ile gücünü bir araya getirdiğinde, birlikte hareket ettiğinde elbette ki daha iyi bir sonuç alabilirsin. Yani tam demokrasinin, özgürlüğün olduğu bir ortamda Aleviler de özgürce yaşayabilirler. O yüzden bunu talep eden kişiler Alevilerle birlikte yürümek zorunda. TV10 bütün bunları ekrana taşıyan bir medya kuruluşu oldu.

    Hiçbir sermaye kesimine, politik güce dayanmadan tümden kendi emeğine ve zaten slogan haline getirdiğimiz “Alevilerin lokmalarıyla” ayakta kaldı. TV 10’un temel sloganı da “Hakkın ve hakikatin sesiydi”. Bu yüzden kapattılar. Temel gerekçesi, hakkı ve hakikati ekranlara taşıması, Alevileri diğer demokrasi güçleri ile bir araya getirme noktasında bir rol üstlendi. Gerçeğin üstüne gitti. Rojava‘ya gitti. Rojava sınırında, Terolar’da, yakılan ormanlarda, Gezi’de, Alevilerin üstü kapatılmak istenen yok edilmek istenen ocaklarını geleneklerini ziyaretleri tekrar açığa çıkardı, onları ekranlara taşıdı.

    Bu ülkede ve dışında yaşayan birçok farklı Alevi toplumsal grupları birbirleri ile tanıştırdı, bağını kurdu. Yani Kırmançki Alevileri, Zazaki Alevileri, Türkmen Alevileri, Hubyarlısı, Çepnicisi, Tahtacısı, Bektaşisi, hakikatçısı, Yaresanlısı bunları yaptı. Aynı zamanda çok dilli bir yayıncılık yaptı. Türkçe, Arapça, Kürtçe hem Zazaki hem de Kurmanci dillerinde yayınlar yaptı. Bu anlamıyla da çok dili bir yayıncılık yaptı. Bu Türkiye’de ilk. Çok büyük ve önemli bir şey. Bu tam da Alevilerin 72 millete aynı nazarla bakma meselesi ile örtüşen bir şey. Bu boyutuyla da önemli bir farkı vardı. Bu elbette ki iktidarı çok rahatsız etti esas kapatma gerekçeleri bunlar.

    “KANAL HİÇBİR MAHKEME KARARI OLMADAN KAPATILDI”

    Büyükşahin, TV10’un kapatılma sürecine dair de şöyle konuştu:

    “28 Eylül’de ekranlarımız karartıldı. Birçok medya kuruluşunun stüdyoları basıldı. Eşyalarına hemen el konuldu. Bizim de aynı şekilde karartıldı ama biz internet üzerinden yayınımıza devam ettik. O yüzden bizim kapatma sürecimiz uzun sürdü yani 4-5 Ekim’e sarktı. O süre içinde hakikaten bütün Alevi toplumu, Alevi kurumları, Alevi dedeleri, Alevi canlar, siyasi partiler, sendikalar, odalar, gençler, kadınlar aslında ekrana taşıdığımız birçok kimse o gün yanımızda oldu. Bizim merkez binamızın olduğu İkitelli’de 3-4 gün gece, gündüz insanlar orada nöbet tuttular. Açlık grevi yaptılar, orada cem tutuldu, deyişler çalındı, şarkılar, türküler söylendi.

    Televizyonunuzun bütün varlıklarına el konuldu. Mühürlendi ve kilitlendi. Tabi çok duygusal anlar yaşandı. Yani özelikle çalışanlarımız, ekranlarında çıkan Alevi canlar bize desteğe gelenler çok zor anlar yaşadık. Lokmalarla büyüttüğünüz, topluma mal ettiğiniz bir yayın organı hiçbir mahkeme kararı olmadan kapatıldı. Tam da 12 imam orucunun olduğu günlerde oldu. Çok değer verdiğim bir dedemiz demişti ki; “Veli dedem burası şu anda bir Kerbela. Biz Kerbela’yı yeniden yaşıyoruz. Sadece oruç tutmakla Kerbelayı anlayamayız. İşte burada yaşadığımız zaten Kerbela‘dır.”

    “82 HAFTA GALATASARAY MEYDANI’NDA EYLEM YAPTIK”

    Ama TV10 süreci de çok şey öğretmişti. Dolayısıyla pes etmemek gerekiyor. Alevi medya geleneğini nasıl dişimiz, tırnağımızla, lokmalarla yarattıysak, biz bunu çok kolay teslim etmemeliydik. O yüzden diğer basın organları ile birlikte çeşitli açıklamalar, eylemler yaptık. Tam 82 hafta Taksim Galatasaray’da kışın soğuğunda kar altında yağmurun altında soğukta, yazın kavurucu sıcağında tam 82 hafta çalışanlarımız, programcılarımız orada kürsümüzü açtık. Orada televizyon açıkmışçasına hem bu konudaki eleştirimizi yaptık. Televizyon hakkımızı istedik ama aynı zamanda Türkiye’nin gündemini orada işledik.

    Mesela aşuremizi orda dağıttık. Hızır lokmasını orda da dağıttık. Ekranlarımıza çıkan kadınlar, çevreciler, farklı etnik gruplar, halklar, gençler, Alevi kurumları her hafta biri gelip orada televizyon adına konuştu. Sanatçılar bizi yalnız bırakmadılar. Orada deyişlerini dinlendirdiler. Semahlarını döndüler. Çünkü bizim kolay kazandığımız bir şey değildi. Kolayda teslim etmek istemiyorduk.

    Orada bizimle birlikte olan Güzel Ana’yı da orada kaybettik. Aynı zamanda bir Cumartesi Annesi’ydi. İlk baştan beri hep bizimle oldu. Şunu söyledi: “Sakın pes etmeyin.” Biz pes etmedik tam 82 hafta. Arkasından tutuklandık. Yine pes etmedik. Hiçbir arkadaşım pes etmedi ama TV10 geleneğinin açtığı çığırda yeni Alevi medyaları, kanalları, ajansları ortaya çıktı. Bence en büyük başarımız budur.

    “ŞÜKRÜ SAMSUNLU TV10’DA ÇALIŞIRKEN YAŞAMINI YİTİRDİ”

    TV10’da çalışırken hayatını kaybeden Şükrü Samsunlu’yu da anan Büyükşahin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Şükrü Samsunlu’yu anmadan edemeyeceğim. Şükrü, Giresunlu güzel bir dostumuzdu. TV10’da çalışırken yaşamını yitirdi. Hakikaten çok büyük zorluklarla arkadaşlarımız sahada çalışmalar yaptılar. İlk defa belki Alevi dünyasında bu kadar farklı sürek bu kadar farklı topluluk farklı coğrafyalardan her şeyi bir şekilde ekranlara taşıdık. Bu da TV10’un büyük başarısı. Ama tabi Alevi kurumlarımızın, Alevi toplumunun desteğiyle bütün bunlar oldu diye düşünüyorum.

    “TV10’UN AÇTIĞI YOLDA ALEVİ MEDYA GELENEĞİ YÜRÜMEYE DEVAM EDİYOR”

    Büyükşahin, hukuki sürece ilişkin de bilgiler verirken, şunları dile getirdi:

    “TV10’un kapatmasını gerektirecek hiçbir mahkeme kararı yok. Sadece KHK’ya dayanarak kapatıldı. Hukuksuz bir şekilde TV10’un lisansı, el konulan malzemesi vs. bütün bunlar önce TMSF’ye devredildi. TMSF de bunları bir şekilde ihaleyle yandaşlara peşkeş çekti ve sattı. Şu anda KHK kalkmış durumda. Kapatılmamızı gerekçe gösterecek hiçbir yasal mevzu yok ortada. Sadece idarenin keyfi bir yaptırımı söz konusu. Aynı zamanda bu süre içerisinde şirket ortaklarının bütün varlıklarına da icra gelmiş durumda. Hala bir intikam savaşı veriyorlar aslında.

    Ama nihayetinde öyle ya da böyle önümüzdeki zaman içerisinde hukuki süreç bizim lehimize sonuçlanacak. Olmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz. Ama en nihayetinde bizim bu işten kazancımız.”

    TV10’un açmış olduğu çığırdan Alevi medya geleneği yürümeye devam ettiğinin altını çizen Büyükşahin, “Aleviler görünür olmaya toplumun farklı kesimlerini ekranlara çıkarmaya, haber olmaya devam ediyor. Yani TV10 hakkın ve hakikatin sesi bir iz bıraktı. Bizi kapatmakla hakikati yok etmek istediler. O yüzden Alevi toplumunun da Türkiye toplumunun da TV10’u hiçbir şekilde unutmaması lazım. Çünkü TV10 hakikatten bu topluma, ülkeye, Alevi toplumuna çok önemli şeyler kazandırdı diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP / Cebrail ARSLAN – İSTANBUL

  • KHK’li emekçilerin Bakırköy’deki direnişi 279. haftasında: Biz kazanacağız-VİDEO

    KHK’li emekçilerin Bakırköy’deki direnişi 279. haftasında: Biz kazanacağız-VİDEO

    PİRHA- KHK ile görevlerinden alınan kamu emekçilerinin Bakırköy’deki direnişleri 279. haftasında da devam etti. Yapılan açıklamada hak ihlallerine dikkat çekilerek, KHK’lerin iptal edilmesi istendi. 

    Bakırköy’de OHAL gerekçesiyle çıkarılan KHK’larla işlerinden atılan kamu emekçilerinin direnişi 279. haftasında devam ediyor. Basın açıklamasını bu kez Ömer Sarsılmaz yaptı. Doğa katliamını anlatan Sarsılmaz, KHK’liler, tutuklular, adalet isteyen herkes için adalet taleplerini yineledi. KHK’lerin iptal edilmesini isteyen Sarsılmaz, “Eninde sonunda, biz kazanacağız” dedi.

    Sarsılmaz açıklamasına şöyle devam etti:

    “Brezilya donanmasına ait gemide 900 ton asbest olduğu ancak Çevre ve Şehircilik bakanlığı 9 ton olduğunu söylüyor. Halkımıza yalan söylemektedirler. Erzincan İliç’te altın madeni halkımızı zehirliyor. Şenyaşar ailesi ve Gülistan Doku ailesi adalet beklemektedirler. Sibel Balaç, Gökhan Yıldırım 200 günü aşmış ölüm orucuna devam etmektedirler. Tek istekleri adil yargılanmaktadır. Hasta tutsaklar ölüm burun burunadır. Devletin onları koruması asli görevidir. Fabrikalardan işçiler bahanelerle işten çıkarılmakta, açlığa mahkum edilmektedirler. Yoksulluğa engel olmalıyız. KHK’la hukuksuzdur.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir’e 5 yıl sonra ‘Göreve dönemezsin’ dedi

    OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir’e 5 yıl sonra ‘Göreve dönemezsin’ dedi

    PİRHA-OHAL İnceleme Komisyonu, KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilen Öğretmen Songül Tunçdemir’in başvurusunu 5 yıl sonra karara bağladı. Hakkında ‘ret’ kararı verilerek göreve dönmesine izin verilmeyen Tunçdemir, “Bu ülkede hak ve hakikat mücadelesi vermek çok zor biliyoruz. Amaçları bizleri yıldırmak, baskı altına almak. Ama pes etmeden hakkımızı elde edene kadar mücadele edeceğiz” dedi.

    15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte yüz binlerce kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi tutuklandı. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile de 204 medya kuruluşu kapatıldı ve 125 binden fazla kamu emekçisi görevinden ihraç edildi. Bu süreci yaşayan birisi de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) önceki dönemler Malatya ve Kartal Şube Başkanı, Alevi Aktivist ve KHK ile mesleğinden ihraç edilen öğretmen Songül Tunçdemir. Aradan geçen 5 yılda OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir‘e “Göreve dönemezsin” dedi.

    Tunçdemir, 5 yıllık süreci ve OHAL İnceleme Komisyonu’nun sonucunu PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “DEMOKRASİ MÜCADELESİ VERDİĞİMİZDEN DOLAYI İHRAÇ EDİLDİK”

    686 No’lu KHK ile kamudaki görevinden ihraç edildiğini hatırlatan Tunçdemir, şöyle konuştu:

    “15 Temmuz sözde darbe girişimini kendilerinin deyimiyle fırsata çevirerek kendi darbesini yaratan siyasal iktidar, bu darbe girişiminden biz sorumluymuşuz gibi oklarını bu ülkenin aydınlarına, Alevilere, Kürtlere, solculara, kısacası demokrasi mücadelesi veren tüm kesimlere yöneltti. Ben de bir Alevi olarak bundan nasibimi aldım ve bir gece yarısı yayınlanan 686 No’lu KHK ile kamudaki görevimden ihraç edildim. Suçumuz hiçbir zaman söylenmedi ama bize gönderdikleri iki satırlık yazıda bizleri terör örgütleri ile irtibatlı olmakla suçluyorlardı.

    Toplamda 125 bin kişinin içinde benim de üyesi olduğum KESK’in 2 bin 400 üyesi de ihraç edilmişti. KESK üyeleri olarak “Biz neden ihraç edildik?” sorusunu kendi kendimize sorduğumuzda hepimizin ortak paydasının “muhalif olmak”, “kadın cinayetleri olmasın” demek, “eşit yurttaşlık istemek”, “barış istemek”, “analar ağlamasın” demek, “eşit işe eşit ücret” istemek, “demokratik, laik, bilimsel eğitim istemek.” Yani yasal çerçevede demokrasi mücadelesi vermek olduğunu gördük.

    “ADİL YARGILANMA HAKKIMIZ GASP EDİLMİŞTİ”

    Biz OHAL ile birlikte gördük ki tüm bunların hepsi suç sayılıyor. Yani insanca yaşayabilme ve çocuklarımıza güvenli bir gelecek inşa etme mücadelesi vermek suçmuş. Üstelik gücümüzü devletin anayasasından ve altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerden aldığımız halde.

    Mesele sadece işten atılmamız değildi aslında, bin bir imkansızlıklar içinde, hakkımızla elimize aldığımız diplomalarımızın iptal edilmesi ve kendi mesleğimizi icra etme yasağının getirilmesi, resmi kuruluşlarda çalışma yasağı, sigortalı işte çalışma yasağı. Sigortasız işçi çalıştırmak yasak zaten. Bu tamamen kendilerinin de söyledikleri gibi ‘ağaç kökü’ yesinler zihniyeti ile uyuşan bir yasak. Ne kadar sosyal güvencemiz varsa hepsine ambargo koydular. Pasaportlarımızı elimizden alarak yurt dışı yasağı getirdiler. Hangi kuruma gitsek sistemdeki adımız kırmızı renkle yazılıydı. Bizi terörist ilan ettiler ya, akrabalarımız, oturduğumuz mahallenin sakinleri, hatta bir çok tanıdık insan bizden çekinir oldu. Ne de olsa fişlenmiştik. Oysa masumiyet karinesi var, suçu ispat edilene kadar her insan masumdur. Adil yargılanma ve kendimizi savunma hakkımız gasp edilmişti.”

    “KİMSENİN SOKAĞA ÇIKAMADIĞI ZAMANLARDA SOKAKLARDAYDIK”

    Tunçdemir, haklarını aramak için OHAL döneminde de sokaklara çıktıklarını vurgularken, “İstanbul da yaşayan KHK’liler ile bir araya gelerek haftanın 4 günü Bakırköy, Kadıköy ve Kartal da direniş başlattık. Kimsenin sokağa çıkamadığı zamanlarda sokağa çıkmaktan başka çaremiz kalmamıştı çünkü. O zamana kadar vermiş olduğumuz mücadeleyi baz alarak KHK direniş alanı oluşturduk. Ve işimizi geri istemekle birlikte OHAL döneminde yaşanan tüm haksızlıklara karşı çıktık. 69 hafta boyunca eylemlerimiz devam etti, 69. haftadan itibaren direniş alanımıza yüzlerce polis yığarak gözaltılar yaptılar ve nihayetinde bizleri hareket edemez hale getirdiler.

    Sayısal olarak az olduğumuzdan bu baskılar karşısında daha fazla direnemedik. O zamana kadar sendikanın dayanışması ve geçici küçük işler sayesinde hayatımızı idame ettiriyorduk fakat artık daha fazla çalışmamız gerekiyordu. 2018 de 70 günlük bir cezaevi sürecim oldu, benim için hazırladıkları iddianamede suçumun demokrasi mücadelesi vermek olduğunu gördüm. 5. duruşmada beraat aldım fakat Malatya Cumhuriyet savcısı yeniden yargılanmam için istinafa başvurdu. İstinaftaki heyet dosyanın kapanmasını öngördü fakat heyet üyelerinden biri şerh koyunca dosya bir üst mahkemeye taşındı. Yani dosyam hala kapanmadı” ifadelerini kullandı.

    “OHAL İNCELEME KOMİSYONU 5 YIL ARADAN SONRA ‘RET’ KARARINI AÇIKLADI”

    OHAL İnceleme Komisyonu’nun 5 yıl sonra kararını açıkladığını belirten Tunçdemir, görevine iade edilmedi. Tunçdemir, Türkiye’de hak mücadelesi vermenin zor olduğunu kaydederek, şunları söyledi:

    “Normalde OHAL döneminde yaşanan hukuksuz uygulamaların OHAL bitince iptal edilmesi ve haklarımızın tekrar verilmesi gerekiyordu. Ama AKP bu dönemde bu uygulamaları yasallaştırdı. Bir de direkt mahkemeye başvurulması gerekiyorken OHAL İnceleme Komisyonu kuruldu. Sadece 2 yıllık bir görev süresi verildi bu komisyona, yine inceleme bitmedi ve bu süre toplam 7 kez uzatıldı. Üstelik “önce mahkemeye gelin, sonra komisyona başvurun, komisyon karar versin sonra yine mahkeme gelin” denildi. Yani baştan sona bir oyalama süreci başladı. Ben de tam 5 yıldır komisyonun sonucunu bekliyorum. Nihayetinde ret geldi. Bakanlık teftiş kurulunu aradım, tebligatları biriktirip aylık gönderiyorlarmış. Tebligatı bekliyorum ki sendikam Eğitim Sen’in görevlendirdiği avukatlar dava açsın. Hakkımızdaki suçlamalar ile ilgili resmi olarak bilgilendirilmedik. Komisyonun göreve kabul kararları da var fakat ret kararlarında yine açıklayıcı bir bilgi olmuyor.

    “BIKMADAN, PES ETMEDEN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Bir de benim açımdan şöyle bir durum var. Yeni bir düzenleme geldi, KHK ile ihraç edilenlerin mahkeme yoluyla yurt dışı yasağı kaldırılabiliyor. Pasaport almak için girişimlerde bulundum fakat önce dava dosyamın kapanması gerekiyormuş.
    Nedense bizim aleyhimize olan durumlarda siyasi iktidar çok refleksli davranıyor ama lehimize olan durumlarda oyaladıkça oyalıyor. Mesela bir gece yarısı sorgusuz sualsiz, aniden, üstelik sadece bir ihbar üzerine seni işinden atıyor, gözaltına alıp tutuklayabiliyor ama sen hakkını aramaya kalkarsan önüne ne kadar engel varsa çıkartıyor. Binlerce insanın hayatını karartan bu uygulamalar, komisyondan idare mahkemesine kadar hep belirsizliklerle dolu. Bu ülkede hak ve hakikat mücadelesi vermek çok zor biliyoruz. Amaçları bizleri yıldırmak, baskı altına almak. Engeller ile dolu ama bıkmadan, pes etmeden hakkımızı elde edene kadar mücadele edeceğiz.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • KESK İzmir eylemi 213. haftasında: Bedel ödeyenler de, ödetenler de unutulmayacak-VİDEO

    KESK İzmir eylemi 213. haftasında: Bedel ödeyenler de, ödetenler de unutulmayacak-VİDEO

    PİRHA- KESK İzmir Şubeler Platformu, ‘İşimize, ekmeğimize, geleceğimize sahip çıkıyoruz, KHK’lar gidecek biz kalacağız’ şiarıyla 213. kez sokağa çıktı. OHAL komisyonunun cezalandırma aparatı olarak kullanıldığının altı çizilen açıklamada, ret kararlarının hukuksuzluğu perçinleştirdiği ifade edildi.

    İzmir’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işlerine son verilen kamu emekçilerinin, işlerine geri dönmek için başlattığı oturma eylemi 213. haftasında devam etti. Karşıyaka Çarşı’da gerçekleşen eylemde kamu emekçileri sık sık “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” ve “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Direne direne kazanacağız sloganları atıldı. Eylemde, “İhraç Tecrittir, Tecrit İnsan Hakları İhlalidir, Hak İhlallerine Hayır” yazılı pankartlar açıldı.

    Basın açıklamasını okuyan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu şube Başkanı Veysel Beyazadam, OHAL şartlarının kağıt üzerinde kalkmış olsa da hala OHAL kalıntısı olan kanunlarla emekçi kıyımına devam edildiğini vurguladı. Beyazadam, OHAL komisyonunun red kararlarını reddettiklerini söyleyerek, bir an önce bu hukuksuzluktan vazgeçilmesi ve tün ihraçların derhal işlerine iade edilmesi çağrısını yineledi.

    “EN BÜYÜK KAMU EMEKÇİSİ KIYIMI YAŞANDI”

    Beyazadam, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında cumhuriyet tarihinin en büyük kamu emekçisi kıyımı gerçekleştirildiğini ifade ederek, “Öncesi ve sonrasıyla çokça izaha muhtaç olan o süreç, iktidar sahipleri tarafından Allah’ın bir lütfu olarak nitelendirildi. Ülkenin demokrasi geçmişi çoğu zaman sancılı olsa da kapsayıcı bir normalleşme yerine ceberrut bir yönetim anlayışını benimseyen iktidar, devletin zor aygıtlarını kullanarak tam bir totaliter görüntüye yöneldi. Hukukun dizayn edildiği bir yerden adalet beklemek ne denli safdillikse demokrasiyi bir tren olarak görenlerden demokrat tutum beklemek aynı konumdaydı. KHK’lerle 136 bin dolayında kamu emekçisini işlerinden ihraç eden iktidar, darbe girişimini fırsata dönüştürmüş oldu. Kendi bekasını hakim kılmak için onlarca ölüyü ve yüzlerce yaralıyı feda etmekten çekinmeyenler arkadaşlarımızı da hedef tahtasına koydular. Yeni dizayn edilen bu cenderede muhalif tek ses istenmiyordu. Ancak bilinmelidir ki özgürlüğün sesi kısılamaz ve kısılmayacak” dedi.

    “KHK’Lİ ARKADAŞLARIMIZ DİRENMEYE DEVAM EDİYOR, VAZGEÇMEDİLER”

    Devleti yönetenlerin en üst noktadan seslendirdikleri “Ağaç kökü yesinler” söylemi tarihin utanç  sayfalarında yerini aldığını belirten Beyazadam, ihraç edilen birçok kamu emekçisinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiklerini söyleyerek, “Tarihi, sosyolojik, etik, teolojik nereden bakarsanız bakın en temel evrensel bir hak olan savunma hakkı görmezden gelinerek yürütme kendini yargı yerine koymuştu zaten. Adalet bakanının “İdari tasarrufla ihraç ettik” söylemi tarihin utanç sayfalarında yerini aldı. Doğrudan yaşam hakkına saldırı niteliğinde olan bu tutum ve söylemlerle de yetinilmedi. Pasaportlarına el konulan arkadaşlarımıza adeta ne burada ne de başka bir ülkede yaşam hakkı tanımıyoruz denildi. Diplomaları işlevsiz kılındığı için gündelik işlerle evlerine ekmek götürmeye çalışan birçok arkadaşımızı bilmedikleri işlerde çalıştıkları için iş cinayetlerinde kaybettik. Kendileri yetmezmiş gibi yakınları da benzer hak kayıplarına uğratıldı. Kimi bir nefes alabilmek adına ülke dışına giderken boğuldu kimi zindanlarda çürütüldü. Her ne yaptılarsa arkadaşlarımızı yolundan döndüremediler. Ülkenin birçok yerinde uğradıkları haksızlıkları anlatmaya devam eden KHK’li arkadaşlarımız direnmeye devam ediyor. Ne onlar vazgeçti bu yoldan ne de onlara omuz veren arkadaşları” diye konuştu.

    “BEDEL ÖDEYENLER VE BEDEL ÖDETENLER UNUTULMAYACAK”

    OHAL komisyonunun cezalandırma aparatı olarak kullanıldığının altını çizerek, ret kararlarının hukuksuzluğu perçinleştirdiğini dile getiren Beyazadam, “ Mevcut istatistiklere bakıldığında açıkça görülecektir ki Komisyon, arkadaşlarımızın dosyalarını en sona bırakarak görevini yerine getirmektedir. Uyduruk istihbarat adı altındaki raporlar ve evrensel hukukta hiçbir karşılığı olmayan kurum kanaati gibi bir garabet yetmezmiş gibi arkadaşlarımızın dosyalarını inceleyen komisyon bizler için kabul edilemez kararlara da imza atmaktadır. KHK’lerle işlerinden ihraç edilmelerine itiraz eden KESK üyesi arkadaşlarımızın dosyalarını inceleyen komisyon ret kararları vererek hukuksuzluğu perçinleştirmektedir. Bu kararlar bizler için yok hükmündedir. Asıl kendini yargılaması gerekenler arkadaşlarımızı yargılayamazlar. Bir bütün olarak sizleri de kararlarınızı da retlerinizi de reddediyoruz. Bir an önce bu hukuksuzluktan vazgeçilmeli ve tüm arkadaşlarımız derhal işlerine iade edilmelidir. Ülkenin emek ve demokrasi mücadelesini verenleri  ne bu uğurda bedel ödeyenleri ne de bedel ödetenleri unutmayacaktır. Gün gelecek hukuk kazanacak, adalet yerini bulacak ve tüm arkadaşlarımız işlerine dönecektir” ifadelerini kullandı.

    Açıklama, sloganlar ile son buldu.

    PİRHA/İZMİR

     

     

  • KHK ile ihraç edilen Akademisyen Nuriye Gülmen’e 10 yıl hapis cezası

    KHK ile ihraç edilen Akademisyen Nuriye Gülmen’e 10 yıl hapis cezası

    PİRHA-KHK ile görevinden ihraç edilen Akademisyen Nuriye Gülmen’e yargılandığı davada 10 yıl hapis cezası verildi.

    İstanbul’un Okmeydanı semtinde bulunan İdil Kültür Merkezi’ne yönelik polis baskınında gözaltına alındıktan sonra tutuklanan ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevinden ihraç edilen Akademisyen Nuriye Gülmen’in de aralarında bulunduğu 4 kişinin yargılandığı dava İstanbul 28’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

    “Örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılanan Gülmen ile Yasemin Karadağ duruşmada hazır bulundu. Mahkeme, Gülmen’e 10 yıl ve Karadağ’a 12 yıl hapis cezası verdi. Karar sonrasında Gülmen ve Karadağ duruşma salonunda oturma eylemi başlattı.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Bizler akademinin biat etmeyen yanıyız’-VİDEO

    ‘Bizler akademinin biat etmeyen yanıyız’-VİDEO

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nursel Şahin, “Bizler akademinin biat etmeyen yanıyız. Akademik özgürlüklerin ve gerçeğin peşinde olmanın verdiği güçle hareket ediyorduk. Düşünceyi açıklama konusundaki anayasal özgürlüklerimizi kullandık” dedi.

    Türkiye, 15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Anestezi ve Reanimasyon bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalışan Prof. Dr. Nursel Şahin, 2016 yılında 677 Sayılı KHK ile üniversiteden uzaklaştırıldı.  Aynı zamanda Barış Akademisyeni olan Şahin, ihraç edildikten sonra yaşadığı süreci anlattı.

    “CUMHURBAŞKANI TARAFINDAN HEDEF GÖSTERİLDİK”

    KHK’ler ile müthiş bir insan hakları ihlali ve kıyımı yaşandığını söyleyen Şahin, “O dönem yaşanan çatışmalı ortam ve hak ihlallerine karşı sadece çeşitli WhatsApp gruplarından ya da kendi mail gruplarımızdan ya da sosyal medya hesaplarımızdan ses çıkardık. Dolayısıyla barış ortamına, ölümlerin durdurulmasına, bu insanlık dramına bir ses bir aracı olabilir miyiz diye ‘Bu suça ortak olmayacağız’ adlı bildiriyi imzaladık. İmzaladıktan bir süre sonra hala Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterildik. Arkasından ciddi bir cadı avı başladı. Bütün üniversitelerde toplam 1071 imzacıydık. İkinci imzacılarla çok daha sayımız artmıştı ama ikinci imzacılarla çok ilişkisi olmadı iktidarın.

    Bu 1071 imzacıdan yaklaşık 500 kadarı üniversitelerden apar topar çeşitli KHK’ler ile uzaklaştırıldı. En dramatik olanını ise Kocaeli ve Düzce’de gördük. Meslektaşlarımız evlerinden ve okullardaki odalarından gözaltına alındı. Bununla topluma mesaj verilmeye çalışıldı” şeklinde konuştu.

    “BİZLER AKADEMİNİN BİAT ETMEYEN YANIYDIK”

    Dönemin rektörünün kendisi hakkında prosedür gereği Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üzerinden soruşturma açtığını kaydeden Şahin, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu soruşturmalarda neyle suçlandığımızı bile öğrenemeden YÖK, üniversiteden atılmamız konusunda görüş bildirildi. Ardından da KHK listelerine ismimiz eklendi. Üstelikte terör örgütleriyle irtibatlı diye bir kavramla FETÖ torbasına atıldığımızı gördük. Hiç hak etmediğinizi düşündük. Üzücü olan, yanı başımızdaki toplumun demokrasi ve barış taleplerine aracılık ettiğimiz için bunu yapmıştık ve ciddi şekilde ceza soruşturmaları açıldı bizlere. İstanbul’da ceza mahkemeleri kuruldu. Üniversiteden arkadaşlarımızdan çokta ses duymadık, destek almadık. Halbuki bizler akademinin biat etmeyen yanıyız. Akademik özgürlüklerin ve gerçeğin peşinde olmanın verdiği güçle hareket ediyorduk. Düşünceyi açıklama konusundaki anayasal özgürlüklerimizi kullandık.

    Sadece üniversitelerden ayırmakla kalmadı bu durum bizi, öğrencilerimizden ve derslerimizden ayrıldık, aynı zamanda içinde bulunduğumuz çeşitli dergiler, çeşitli oluşumlardan ya da kongrelerdeki konuşmacılıklardan ve görevlerden bütünü ile uzaklaştırıldık. Üstelik pasaportlarımıza da el konulmuştu, yurtdışına çıkmamıza da engel olundu. Bu toplumda bir çeşit sivil ölüm olarak tanımlandı. Bizler belki şanslıydık ama pek çok genç akademisyen arkadaşımız vardı. Henüz doktorasını ya da mastırını tamamlamamış, hayatının başında olan. Tabii en trajik olanı Fatih Tıraş adlı arkadaşımızın intiharı oldu.”

    “BAZI DOSTLARIMIZ BİZİ TELEFONLA ARAMAYA BİLE ÇEKİNDİ”

    Akademisyenler olarak mesleklerini yapamaz hatta sigortalı bir işte çalışamaz hale geldiklerini ifade eden Şahin, “Dayanışmamız emek ve demokrasi güçleriyle oldu. Türk Tabipleri Birliği (TTB), Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) gibi alanda örgütlü demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve meslek odalarından çok ciddi dayanışmalar aldık. Bunlar hem bize örgütsel olarak verilen desteklerdi hem de ekonomik desteklerdi. Yurtdışından da aslında barış akademisyenlerinden bu bildiriye imza atanlarca, ciddi desteklerle karşılaşıldı. Yurt dışına çıkabilen arkadaşlarımız Avrupa’da çeşitli üniversitelerde bazı fonlardan yararlandılar ve kısa süreli de olsa kendilerine yer buldular. Bazı dostlarımız bizi telefonla aramaktan bile çekindiler ya da ziyaretten çekindiler. Bir arada görünmekten çekindiler. Çeşitli dayanışma örnekleri oluşturulmaya çalışıldı. Yurt dışından çok fazla sayıda bildiriyi imzalayan arkadaşımız vardı. Zaman zaman internet üzerinden çeşitli işler yapan arkadaşlarımıza destek olduk. Derslik ve kütüphane gibi çeşitli örnekler kuruldu ya da tarıma yönelen arkadaşlarımız oldu ama yine de barış akademisyenleri toplumdan beklediği desteği alamadı. Maddi ve manevi çok önemli kayıplarla karşılaştık” dedi.

    “5 YILI GEÇTİ HALA HUKUKİ BİR SONUÇ ELDE EDEMEDİK”

    KHK ile görevlerinden uzaklaştırılmalarına rağmen birçok alanda baskı ve mobbinge uğramaya devam ettiklerinin altını çizen Şahin şunları aktardı:

    “Barış akademisyenleri içerisinde çok küçük azınlık dışında kimse sözlerinden geri dönmedi. Dik bir duruşu her zaman göstermeye çalıştık, halen de bunu gösteriyoruz. 5 buçuk yılı aşan bir zaman oldu. Bu dönemde İstanbul’da ağır ceza mahkemelerinde birçok arkadaşımız ve ben yargılandım. Hepimiz beraat ettik. Bu dönemde çeşitli hukuki yolları takip etmeye çalıştık. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurular gibi çoğu yola başvurduk. Fakat bilindiği gibi KHK’ler sadece barış akademisyenleri için değildi. Aslında bu bir sürek avıydı.  AİHM, Türkiye’de iç hukuk yolların tüketilmesi kararı verdi. Bu bizi derinden yaraladı. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nde iktidar bir komisyon oluşturdu. OHAL Komisyonu. Hiçbir hukuki dayanağı yok, çerçevesi yok, sizi kimin neyle değerlendirdiği hakkında hiçbir şey yok. Bizim bekletildiğimiz ve dolayısıyla bu sonucun hem bize hem de topluma bir bedel gibi gösterildiği bir süreç oluştu. Henüz yeni 5 yılın ardından bu komisyonun süresi bir yıl daha uzatıldı. Bu komisyon bizi reddetti. Şimdi idari mahkemelere başvuru yolu açıldı. Oraya başvurduk, bekliyoruz.”

    “İNATLA HAKLARIMIZI ALMAK İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Şahin son olarak şunları dile getirdi:

    “Bu süreçte çok ciddi kayıplar yaşadık. Yıllar içeresinde biriktirdiğim hiçbir değeri şu anda sağlık hizmeti olarak sunamadığım bir konumdayım. Öğrencilerimden ve eğitim hayatından uzak kalışımızın, akademiden uzak kalışımızın, bunca zaman ürettiğimiz, üstüne koyduğumuz bu konumlardan uzak kalışımız bizde tabii ki derin yaralar bıraktı. Öğrenciliğimde 1402 ile atılan hocalarım için haykırmıştım. Üniversitelerden zaman zaman bu tür tasfiyeler ve muhaliflerin uzaklaştırılmaları oluyor. Bu mücadele bitmeyecek, sürecek. Biz de inatla haklarımızı almak için elimizden gelen her şeyi yapacağız.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER

    > ‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    > ‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    > ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’

     

  • 20 ilde yeni vali ataması yapıldı

    20 ilde yeni vali ataması yapıldı

    Cumhurbaşkanlığı kararı ile bazı valilerin görev yerleri değişti. 9 vali görevden alındı.

    Yayımlanan kararname ile 10 ilin valisi yer değiştirdi, 9 ilin valisi Vali Mülkiye Başmüfettişliği görevine getirilirken, yerlerine yeni vali atandı. Yeni kararname ile yapılan değişiklikler şöyle:

    “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Kübra Güren Yiğitbaşı Afyon Karahisar’a, İller İdaresi Genel Müdürü Hüseyin Kürşat Kırbıyık Edirne’ye, Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdür Vekili Erkan Kılıç Bolu’ya, Teftiş Kurulu Başkanı Turan Ergün Uşak’a, İller İdaresi Genel Müdür Yardımcısı Nurtaç Arslan Bartın’a, Çankaya Kaymakamı Hüdayar Mete Buhara Kırşehir’e, Mülkiye Başmüfettişi Birol Ekici Kırklareli’ye, Kağıthane Kaymakamı Mustafa Koç Niğde’ye, Gaziosmanpaşa Kaymakamı Numan Hatipoğlu Tokat’a vali oldu.”

    Kararname ile vekaleten görev yapan İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanı Savaş Ünlü ve Bilgi Teknolojileri Genel Müdür Volkan Barış Göçmez asaleten atandı.

    Teftiş Kurulu Başkanlığı görevine Kırşehir Valisi İbrahim Akın, İller İdaresi Genel Müdürlüğü görevine ise Mülkiye Müfettişi Selçuk Aslan getirildi.

    AKP’li eski vekil Hüseyin Kocabıyık, sosyal medya hesabından 2019’daki İBB seçimlerine ve Gezi Davası’nda alınan kararlara eleştirilerde bulundu. Açıklamalarının ardından eşi Funda Kocabıyık İçişleri Bakanlığı tarafından merkeze çekildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • KHK ile ihraç edildikten sonra işine dönen engelli yurttaş, şimdi de sürgün edildi!

    KHK ile ihraç edildikten sonra işine dönen engelli yurttaş, şimdi de sürgün edildi!

    PİRHA – KHK ile ihraç edildikten sonra mahkeme kararıyla işine geri dönen Mithat Tokur, şimdi de “sürgün” edildiğini öğrendi. Engelli yurttaş Tokur, “Gözdağı vermek istiyorlar ancak açıkça söyledim; gemileri yaktım. Yasalar ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar direneceğim” diyerek verilen karara tepki gösterdi.

    36 yıl boyunca memurluk yapan Mithat Tokur, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmişti. Tokur, ihraç olmadan önce Türkiye İş Kurumu’nda şef olarak çalışıyordu.

    Tokur, işine geri dönmek adına yıllarca verdiği hukuk mücadelesi sonuç vermiş, 25 Şubat’ta ise yeniden işbaşı yapmıştı. Mithat Tokur, şimdi yeni bir “yıldırma” politikası ile karşı karşıya olduğunu ifade ederek İş-Kur’un, “baskı ve zulüm’de sınır tanımadığını” ifade etti.

    PİRHA’ya konuşan Mithat Tokur, İş-Kur yönetiminin, mahkemeye başvurarak “Emirleri idareden değil, örgütten alıyor” diye suçlamada bulunduğunu aktardı. İlgili mahkemenin, suçlamayı reddettiğini belirten Tokur, şimdi de evinden çok uzak bir semte “sürgün” edildiğini belirtti.

    İŞ-KUR YÖNETİMİ, ISRARLA MEVCUT SENDİKAYI TANIMADI!

    Mithat Tokur, söz konusu kararın ardından yürüme (Ortopedik) engelli olduğuna işaret ederek “Engellilik durumu devam ettiği sürece kurumlarca isteği dışında memurun yeri değiştirilemez” yasasını hatırlattı. İş-Kur yönetiminin, sendikal tercihler konusunda da baskı uyguladığını söyleyen Tokur şunları aktardı:

    “Bordroda sendika aidatı kesilmemişti. Bizler işsizken sendikanın yatırdığı küçük meblağlarla ekmeğimizi aldık. Ben de bordroda sendika aidatını göremeyince hukuk servisine giderek ‘KESK üyesiyim ve istifa etmedim. Mart ayında aidatı ödemeyi atladınız Nisan’da bari bu ödemeyi kesin’ dedim. Bunun üzerine bana yeniden üye kayıt formu verdiler. Ben de ‘Sendikadan istifa etmedim. Mahkeme kararı da açık, eğer tereddüt ediyorsanız hukuka sorun’ dedim. Nisan bordrosunda sendika ödemesinin yine olmadığını gördüm. Bunun üzerine sendika aidatımın kesilmesi, hesaba yatırılması yönünde dilekçe sundum. Verilen olumsuz cevapla birlikte aynı tarihte tayin yazıldı. Yapılanın bir alt görev olduğunu da kendilerine belirttim.”

    “GEMİLERİ YAKTIM, DİRENECEĞİM”

    Mithat Tokur, önceki işyerine tek vasıta ile gidebildiğini ancak yeni görevlendirme yerinin evine çok uzak olduğunu da vurguladı. Tokur, sürgün kararına karşı mücadele yürüteceğini belirterek şunları söyledi:

    “Şimdi iki araç değiştirmem gerekiyor ve çok da zamanımı alıyor. Ayaklarımdaki engelden dolayı bu adrese otobüsle, dolmuşla gidip gelmem sıkıntılı. Bunu bilerek yapıyorlar ve benim üzerimden yeni gelecek olanlara da gözdağı vermek istiyorlar. Engelli bireylerin kendi istekleri dışında tayininin yapılamayacağı yoruma dahi açık olmayan net bir madde ile belirtilmiş, ancak bunu bile bile yaptılar. Beni emekli olmaya zorluyorlar ama açıkça söyledim; gemileri yaktım. Yasalar ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar direneceğimi söyledim.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABER: KHK’li Mithat Tokur’un hukuk mücadelesi sonuç verdi!

  • Kayyım işten attı; maaş bordrolarına rağmen belediyede çalışmadığı iddia edildi-VİDEO

    Kayyım işten attı; maaş bordrolarına rağmen belediyede çalışmadığı iddia edildi-VİDEO

    PİRHA – Silvan Belediyesinde müzik eğitmenliği yaptığı dönemde kayyum kararıyla işten çıkarılan Serdar Baysal, hiçbir özlük hakkını alamadı. 24 arkadaşı ile birlikte işten çıkarılan Baysal, “Altı sene çalıştım. Kaymakam ya da kayyım dediğimiz kişi işten atabiliyorsa haklarım, altı sene çalışmışlığım ne olacak?” diye sordu.

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından binlerce kamu işçisiyle birlikte özel şirket çalışanları da hukuksuzca işlerinden uzaklaştırıldı. İktidar eliyle kapatılan ya da iş sözleşmesi feshedilen kurumlar içerisinde Diyarbakır’ın Silvan ilçe belediyesine iş üreten şirketler de oldu.

    Silvan Belediyesine bağlı Zembilfroş Kültür Merkezinde 6 yıl boyunca müzisyen olarak çalışan ve 20 Temmuz 2016 yılında HDP’li belediyelere atanan kayyumlar sonrası iş akdi iptal edilenlerden biri de Serdar Baysal oldu. 40 yaşındaki Baysal, 25 iş arkadaşı ile nasıl işsiz kaldıklarının detaylarını PİRHA’ya anlattı.

    Baysal, kayyım atanan Silvan Belediyesi avukatının kendilerinin belediyede çalışmadığına dair gerekçe sunduğunu ve ellerinde bulunan tüm maaş bordrolarına rağmen mahkemenin bu hukuksuzluğa yönelik aleyhlerinde karar verdiğini ifade etti.

    bizim orada çalışmadığımıza dair bir gerekçe göstermiş ve buna hâkimler de inanmış ki öyle bir karar vermişler. Çalıştığım yıllara dair maaş bordroları var hepsi de kaşeli. Silvan belediyesi başkanının yazısı var üzerinde. Hiç kimse inkar edemez benim orada çalışmadığımı. Lakin şu an süreç iktidarın güdümünde yürüdüğü için hakimlerin, savcıların tamamı isteğe bağlı hareket ediyorlar.

    “NİÇİN İŞTEN ATILDIĞIMIZ HALEN GEREKÇELENDİRİLMEMİŞ”

    Silvan ilçe belediyesinde kültür ve sanat bölümünde keman dersleri veren Serdar Baysal, iş feshi ardından karşılaştığı zorluklara işaret etti.  Uzun bir süre boşta kaldığını anlatan Baysal, bekar olmasından kaynaklı süreci bir şekilde idare ettiğini ancak evli ve çocuk sahibi arkadaşlarının çok zorlandığını belirtti. “Evine, alacağı maaş dışında başka para girmeyen insanlar vardı. Onlar adeta sudan çıkmış balığa döndüler” diyen Baysal, şunları söyledi:

    “Ben her ne kadar etkilenmediğimi söylesem de sonuçta 6 yıl boyunca düzenli bir işte çalışıp maaş alıyordum. Maaşımın kesildiği an tabi ki ben de çok etkilendim. Sonra ne yapabilirim diye arayışlara girdim. Maalesef hiç kimse bize hiçbir konuda yardımcı olmadı, olamadı.

    İşten atılmamız 20 Temmuz darbesinden sonra yaşandı. İnanın şu anda bile niçin işten atıldığımız gerekçelendirilmemiştir. Çalıştığımız firmanın işini yürütmediğine dair bir gerekçe sunuyorlar. Ben ise o firmayla son 3 ay çalıştım. Firmadan 6 yıl önce işe alınmıştım. 25 arkadaş çalışıyorduk. Neden bu önceden sorun olmuyor da darbeden sonra sorun oluyor?

    Şöylesi bir durum çıkıyor ortaya; Bu tamamıyla siyasi bir mesele. İktidar partisinin onlar gibi düşünmeyen, muhalif olan partilere yönelik saldırısıdır. Nihayetinde kayyumlar, HDP’nin belediyelerine atanmıştı ve bizler de HDP döneminde işe alınmıştık. Dolayısıyla bizim de onlar için HDP’li gibi bir durumumuz söz konusuydu. Evet, direk saldırı bu şekilde olamayacağına göre bir mazeret uydurabilirlerdi. Bu, firmanın işini yürütmediğine dairdi. Mahkemeye gidip bunun doğru olmadığını ve işimizin başında olduğumuzu belirttim. İşimizden atıldığımızda Zembilfroş Kültür Merkezinde 7 dalda sanat eğitimleri veriyorduk. 300’ü aşkın öğrencimiz vardı. Bu 300 öğrencimizin içerisinde güzel sanatlara, devlet konservatuarlarına gidip müzik öğretmenliğini kazanıp, atanan arkadaşlarımız olduğunu da söylemiştik. Yani bizim her şeyimiz ortada iken onların bu denli yaklaşımı tamamen asılsızdır.”

    “KİMSEYE MUHTAÇ OLMADAN İNŞAATLARDA ÇALIŞTIM”

    Serdar Baysal, işsiz kaldıktan sonra yeni iş arayışında yaşadığı zorlu süreç hakkında da bilgi verdi. Baysal 2018 yılında İzmir’e gittiğini belirterek “CHP belediyesinden bir medet umma durumumuz oldu” dedi ve şunları aktardı:

    “Siyasi iktidar nasıl bugün HDP’lileri hedefine almışsa CHP’lileri de hedefine almışlar. HDP’lilerin yerel seçimlerde büyükşehirlerde CHP’yi desteklemesinden ötürü yoğun bir iktidar baskısına onlar da maruz kalmışlardı. Herhalde bizi en çok onlar anlar diye düşünmüştük. Ben de İzmir’de bizatihi belediye başkanının kendisine ‘Biz siyasi bir gerekçeyle işten atıldık. Müzisyenim, müzik yapmak istiyorum. Bu işi İzmir’de de yapabilirim’ diye bir dilekçe sundum ve sonrasında Antalya’ya geldim. 2 ay sonra tekrar aradım, İzmir Büyükşehir Belediye başkanının sekreteriydi telefonu açan. Dilekçenin kaybolduğunu söylediler. Ben bundan şunu çıkardım; sunulan dilekçem kaybolmamıştı, sunduğum gerekçelerde siyasi içerikler vardı ondan dolayı olduğunu düşündüm.

    İki senedir Antalya’da müzikle uğraşıyorum. Geçimimi müzik üzerinden sağlamaya çalışıyorum. İlk geldiğimde çok zorlandım. Burada yaşamak kolay değil. Kiralar, yol ücretleri, pazar, her şey pahalı. Ele güne muhtaç olmadan inşaatlarda çalıştım. Dik durabilmek bunu gerektiriyordu biz de bunun bilinciyle yaşıyoruz. Şu anda çok öyle bir kazancım da yok ama müzisyenlik yaparak geçimini sağlamaya çalışıyorum.”

    “HAKLARIM NE OLACAK?”

    Serdar Baysal, işten çıkarılma gerekçelerinin Kanun Hükmünde Kararnamelere dahil olmadığını belirterek “Böyle bir şey olsa dahi kazanımlarımız, içerideki haklarımız da gasp edildi” dedi. İşe geri dönmek için hukuki mücadele de yürüttüklerini Baysal, şöyle devam etti:

    “Bir sorun olur, siz bunu mahkemelere taşırsınız, mahkeme haklı-haksız ortaya çıkarmak zorundadır. Yani sonuçta eğer bizden de kaynaklı bir sorun var ise ya da örneğin bir örgütle ilişkilenme durumumuz var ise bunun cezai boyutunun da bize yansıması gerekirdi. Nihayetinde bizim üzerimizde hiçbir hüküm yok. Tamamıyla keyfi bir muamele yaptılar. Altı sene çalışmışım, beni sevmek zorunda değil, işten atabilir de sonuçta bu idari yetkili, kaymakam ya da kayyım dediğimiz kişi. O zaman haklarım ne olacak? Altı sene çalışmışlığım ne olacak?

    Sadece ben değil müzik sektöründe çalışan bütün arkadaşlarımız bundan etkilendi. Takip ettiğim kadarıyla 100’ü aşkın meslektaşımız intihar etmiş. İnsanlar kafelerde, barlarda, restoranlarda canlı müzik yapıyor. Pandemi döneminde düşünün mesela başta 24.00 yasağı geldi sonra 22.00 yasağı oldu bir müzisyenin zorlanacağı her şeyi biz yaşadık. Pandemide de özel müzik dersleri veriyordum. Sonuçta kendimi de korumak zorundaydım. Her ne kadar çalışmak zorunda olduğumu söylesem de bu Covid-19’a yakalanma durumundan kaynaklı 3 öğrenciyi bir araya getiremedik. Çünkü onları da düşünmek zorundayız.

    “BİZİM BELEDİYEDE ÇALIŞMADIĞIMIZI GEREKÇELENDİRMİŞLER, MAAŞ BORDROLARIMIZ VAR”

    Kültür ve Sanat alanında 24 arkadaş ve diğer iş kollarında çalışan arkadaşlarımız da işten atıldılar. Belediyenin memur ya da asli işçi kadrosunda çalışanlar hariç 100 üzerinde arkadaş işten atıldı.

    Avukat arkadaşlarımız evvela işe iadelerimizle ilgili başvuruları yaptılar. Sonra tazminatlarımızla ilgili mahkeme süreçlerini başlattılar. Benim bir hafta önce istinaftan kesin ret kararı ile hiçbir hakkımın verilmeyeceğine dair bir karar gelmiş. Son bir şans, tekrar bunu AYM’ye taşıdık. Ne sonuç çıkacak bilmiyorum. Öyle saçmalık ki yani şimdi belediyenin avukatı bizim orada çalışmadığımıza dair bir gerekçe göstermiş ve buna hâkimler de inanmış ki öyle bir karar vermişler. Çalıştığım yıllara dair maaş bordroları var hepsi de kaşeli. Silvan belediyesi başkanının yazısı var üzerinde. Hiç kimse inkar edemez benim orada çalışmadığımı. Lakin şu an süreç iktidarın güdümünde yürüdüğü için hakimlerin, savcıların tamamı isteğe bağlı hareket ediyorlar. Her türlü hukuki yola başvuracağız, geri adım atmayacağız.

    “HİÇBİR AHLAKİ KURALA SIĞMAZ”

    Sanatçı kimliğimizle tanınıyoruz ama ister istemez siyasetten besleniyoruz sonuçta. Ülke gündemi ortada. Bir insanın bağımsız düşünmesi var olma gerekçesidir. Kaldık ki mesela bizim bir siyasi görüşümüz de olabilir, bir partiyi de savunabiliriz. Bunun için bir insanın ekmeğine mani olunmaması gerekir. Türkiye’de şu an 100 binlerce insan benim gibi mağdur edilmiş durumda. Benim gibi düşünmüyor diye işsiz, aç bırakma mantığı çok çok yanlış bir mantıktır. Bu hiçbir ahlaki kurala uymaz.

    Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki sonuç olarak şunu isterdik; bugün muhalif olan sol partiler, gerek kayyımların atanmasında, gerek bu mahkemelerin hukuki olmayan kararları vermesine razı olmadıklarını aleni bir şekilde göstermelerini, bizim yanımızda olmalarını istiyorduk.”

    CEBRAİL ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    5-‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’ 
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    7-‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’
    8-‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

  • Binlerce emekli, talepleri için Ankara’da buluştu: Sorunlarımıza çözüm, insanca bir yaşam istiyoruz-VİDEO

    Binlerce emekli, talepleri için Ankara’da buluştu: Sorunlarımıza çözüm, insanca bir yaşam istiyoruz-VİDEO

    PİRHA – Tüm Emekliler Sendikası ile Emekliler Dayanışma Sendikası, “Aylıklara ek zam ve sendikal hakların tanınması” başta olmak üzere taleplerini duyurmak için Ankara’da miting yaptı.

    Ülkenin birçok ilinden Ankara’ya gelen binlerce emekli, artan hayat pahalılığına “Hayır” demek için Anıtpark’ta buluştu.

    Yakın zamanda yapılan zamlara karşı dövizlerle miting alanına giren Emekliler Dayanışma Sendikası ve Tüm Emekliler Sendikası üyeleri, “Zam, zulüm, işkence işte AKP. Savaşa hayır barış hemen şimdi. Bu zamlarla yaşanmaz zamlar geri alınsın” sloganları atarak iktidarı protesto etti.

    “KREDİ KARTLARI YAŞAMIMIZI ESİR ALMIŞ DURUMDA”

    Tüm Emekliler Sendikası Genel Başkanı Mahinur Şahbaz, yaptığı konuşmada iktidarın, ekonomik krizi algı karmaşası yaparak gizlemeye çalıştığını ifade etti. Şahbaz, “Yoksulluğu, açlığı, sefaleti, dışlanmışlığı yaşıyoruz” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Dün söylendiği gibi küreselleşmenin, özelleştirmenin ülkenin ve bizim bütün sorunlarımızı çözmediğini çalışıyorken de emekli olduktan sonrada gördük. Bizleri yanıltarak, aldatarak, korkutarak irademizi sakatlayanları da artık fark ediyoruz, biliyoruz.

    Bağımsız, özgür irademizle kolektif akıl ve bilinç yürüttüğümüz birlik olma çalışmalarımızın bugünkü adımı olarak sorunlarımıza çözüm istemek taleplerimizi iletmek için Ankara’dayız.

    7 Haziran 2015 tarihinden bu yana seçme seçilme hakkına kayyumlarla el koyarak, KHK’larla çalışma hakkını engelleyerek, adil yargılanma ve savunma hakkını yok sayarak siyasi iradeleri tutsak eden, sağlıklı çevrede yaşama, barınma hakkına kadar yapılan saldırıların hızı artarak devam ediyor. Gelir adaletsizliğine, eşitsizliğe ayrımcılığa kimliklerin çatıştırılmasına hizmet eden, ülke kaynaklarının yerli ortaklı uluslararası sermaye çevrelerine aktaran, halkı yoksullaştıran, çocuklarımızın torunlarımızın bugününü karartan, geleceğine ipotek koyan politikaların, sınırlarımızın içinde dışında şiddetin ve savaşın tarafı değiliz karşısındayız.

    Biz emekliler, yaşlılar toplumsal yaşamın önemli bir parçasıyız, toplumun vicdanıyız. Eşitlikten, özgürlükten, barıştan, hukuk devletinden adaletten, demokrasiden yanayız.

    Bütçede yok sayılmayı, yoksulluğu, ayrımcılığı eşitsizliği hak etmiyoruz! Bizler birilerini zengin etmek için sözde reformla ekonomik sağlık, sosyal haklarımızı kaybettik muhtaç duruma düşürüldük. Yoksulluk şiddeti, insanlarımızın onurunu kırıyor bunalıma sokuyor içten içe çürütüyor. Demans alzheimer hastalarının sayısında patlama yaşanıyor. Açlık sınırının altındaki aylıklar kiraya faturalara gıda ihtiyacına yetmiyor. Aylığımızın yüzde 42’si vergilere gidiyor. Kredi kartları yaşamımızı esir almış durumda. 4 milyon emekli dul ve yetimin aylığı 2500 lira ve altında. Bununla yaşamaya zorlanırken bir bakan yardımcısı 125 emeklinin aylığını alıyor bir ayda. Buna vicdanınız kurumuş denmez de ne denir?

    İhtiyacımız olan sağlık hizmeti için bugün on dört kalemde ödeme yapıyoruz. Emekli aylığı artışlarının on bir yıldır enflasyon oranına bağlanması, milli gelirden ve ülkenin büyüme hızından pay verilmemesi, emekli aylığının güncellenmemesi, ekonomik güvencemizi yok etti.

    Aynı prim-gün çalışmış işçilerin emekli aylık ve ikramiye hesabını değiştirip ayırım yaparak dünyada benzeri olmayan eşitsizliğe imza atıp yıllardır ‘intibak yasası çıkaracağız bekleyin’ diye çaresizlik üretildi. Kazandığımız emeklilik hakkımızı; hukuk geriye doğru işletildiği için kullanamaz olduk, yaşa takıldık. EYT’li olduk.

    Bizleri görmezden gelen, sorunlarımızı çözmeyen, erteleyen siyasilere sesimizi duyurmak, sorumluluklarını hatırlatmak ve taleplerimizi iletmek için Ankara’dayız. Kamu emekliliği hakkımızdan asla vazgeçmiyoruz, sorunlarımıza çözüm istiyoruz. İnsanca onurlu bir yaşam için Ankara’dayız.

    Emekli aylıklarımızın güncellenmesi için,

    Ücretsiz erişilebilir güvenli sağlık hakkımız için,

    Bayram ikramiyelerimizin, bayram yaptıracak düzeyde olması için,

    Akaryakıt doğalgaz, elektrik ve temel gıda ürünlerine yapılan zamların geri alınması için,

    Sendikal haklarımızın önündeki engellerin kaldırılması için,

    Türkiye’nin her yerinden Ankara’ya geldik.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

    ‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

    PİRHA – 675 No’lu Kanun Hükmünde Kararname ile 29 Ekim 2016’da mesleğinden ihraç edilen Öğretmen Zeynel Kete, KHK’leri “Soykırım” olarak yorumladı. Kete, “Yapılanları bir kültürel ve ekonomik katliam olarak düşünüyorum. Bireyin bir bütünen ruhsal, bedensel dengesinin bozdurulmasına yönelik hamledir bu” diyerek yaşadığı süreci anlattı.

    Olağanüstü Hal (OHAL) sürecinde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile açlığa mahkum edilenler, yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ve KHK’lerin sonuçlarını yaşıyor.

    2016’da yaşanan darbe girişimi sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. 50 yaşındaki Öğretmen Zeynel Kete de bir gece yarısı KHK ile ihraç edilenler arasında yer aldı.

    İhraç edilmeden önce Adana’da öğretmenlik yapan Pir Zeynel Kete, aynı zamanda Adana Eğitim Sen Şubesi’nde de şube sekreterliği görevi yürütüyordu. Yıllarca sendikal mücadele verdiğini belirten Kete, ihraç edildikten sonra sosyal ve ekonomik olarak haklarını alamadığının da altını çizdi.

    “KHK’LERİ SOYKIRIM OLARAK DÜŞÜNÜYORUM”

    “Bizi sivil ölüme mahkûm ettiler” diyen Kete, yaşadığı süreci şu sözlerle anlattı:

    “Zamanın siyasilerinden birisi ağaç kökü yesinler demişti. Amaçları buydu. Bütünen emek, barış, demokrasi mücadelesi veren bireyleri, kurumları etkisiz hale getirmek, toplumu ekonomik, kültürel ve fiziki olarak çarmıha germe anlayışı vardı. Ben bunu bir soykırım olarak düşünüyorum. Bir kültürel ve ekonomik katliam olarak düşünüyorum. Bir bireyin bir bütünen ruhsal, bedensel dengesinin bozdurulmasına yönelik hamledir bu. KHK’larla beraber binlerce arkadaşımız, bir yerden başka bir yere gitmek zorunda kaldı. KHK’nın olduğu bir ortamda, ihraç edilmeyen bireyler de zulüm ve psikolojik baskı altındadır. KHK’lara bu çerçevede de bakmak lazım. Yani olayı sadece ve sadece işinden el çektirme olarak düşünmemek lazım.

    Bu çerçevede ekonomik ve sosyal olarak haklarımız alınmadı çünkü hukuksuzluğun hukuku inşa halindeydi. Şu an herhangi bir özel ya da resmi kurumda çalışmıyorum. Eşim sağlık sektöründe çalışıyor. O da SES’e üye. Şu anda ben de arıcılık yapıyorum. Dersimliyim kendim. KHK’yla ihraç edildiğimde annemin bir kelamı, bir söylemi bana referans oldu. İhraç edildiğimde ilk annemle konuşmuştum. ‘Oğlum’ demişti ‘Biz çok zulüm gördük. Çok katliam gördük. Onlarla kıyasladığımızda sen yaşıyorsun, ayaktasın. Herde Derviş, bu kutsal toprak, kendisine ikrar veren her canı hem korur hem doyurur. Yeter ki bu toprağa yüzünü çevirme. Ailemizdeki ilk devlet memuru sensin. Olmasan da olur. Zaten devlet bugüne kadar bizden memur kabul etmemişti. Farz et ki sen de memnun değilsin’ gibi espriyle karışık tarihi bir hakikati dile getirmişti.

    “23 YILLIK ÖĞRETMEN, ‘TERÖRİST’ DENİLEREK İHRAÇ EDİLDİ!”

    Zeynel Kete, 675 No’lu KHK ile 29 Ekim 2016’da yani Cumhuriyet Bayramı’nda ihraç edildiğinin altını çizdi. “Öğrencilerimizle beraber etkinlik planladığımız bir günde ihraç edildik. Bu bir tesadüf değildir” diyen Kete, aktarımlarını şu cümlelerle sürdürdü:

    “Yani böyle milli ve dini bayramlarda topluma yönelik bu tip zulümlerin yapılması, emek mücadelesi verenlere yönelik böyle günlerde yönelmeleri bir aklın sonucudur. Bunu da belirtmekte fayda vardır. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na itiraz ettiğimizde gelen karar yazısında ‘terör örgütüyle irtibatlı ve iltisaklı olduğu’ şeklinde bir gerekçeyle 23 yıllık bir öğretmen, ihraç edildi. Yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, 23 yıl sonra bunun farkına varmışlar. Yani bir komedi. İhraç edildiğim günden bu yana maddi, manevi ve psikolojik olarak zorluklar elbette ki yaşadık. Dersimli bir kadın, katliam sonrası kendisiyle yapılan bir röportajda yaşadığını şöyle anlatmıştı: Taş olsaydım çatlardım. Toprak oldum, içime attım, demişti soykırım için. Dersim’de Alevi kültüründe ateş su ile söndürülmez. Suyun da bir canı olduğuna ve ateşe dökülünce canının yanacağına inanılır. İşte suyun bile canına hak, hatır gözeten böyle bir kültürel, inanç ve coğrafyanın rengine boyanmış birisi olarak bu beni biraz ayakta tuttu.

    İhraç edildiğimde oğlumuz 6 yaşındaydı. Bahçede 6-7 yaş grubundaki çocuklarla oyun oynarken biri kalkıp diyor ki ‘Senin baban teröristtir, gâvurdur’. Muhtemelen ‘komşu’ diyebileceğimiz birileri ya da işte tabii o siteden birileri benim ihraç edildiğimi evde konuşmuşlar. Pedagojik olarak düşünüldüğünde 6 yaşındaki bir çocuğun zihin dünyasında ‘terörist’ kavramı nedir? Hatta şunu da belirtelim; yani sadece dıştan değil sendikanın içerisinde de farklı oluşumların, unsurların, grupların da direk olmasa da ‘ya işte sizden dolayı bu hale geldik’ anlamına gelecek söylemler oldu. Hani Pir Sultan’ın dediği gibi ‘İlle dostun bir tek gülü yaralar beni’. O beni daha çok üzmüştür.”

    “TOPRAKLA BAĞINIZ GÜÇLÜYSE SORUNLARI ATLATABİLİYORSUNUZ”

    Zeynel Kete, ihracından sonra yaşadığı ekonomik darlık ve iş edinme konusundaki zorlukları da anlattı. Kete, çevresindeki birçok kesimden ciddi oranda destek gördüğünü belirterek şöyle devam etti:

    “Evet sendika sonuna kadar yanımızdaydı. Hala da yanımızda. Bu yönüyle de örgütlü olmanın, KESK’li olmanın gururunu yaşıyorum. Eksiklere gelince, sendikalı olarak böyle bir katliamla, böyle bir krizle, böyle bir kültürel soykırımla karşılaşabileceğimizin öngörüsü olmadı. Çünkü bu bir kültürel soykırımdır. Sendika bu derecede bir zulüm olacağını kestiremedi. Hukuki olarak ilk dönemlerde ‘acabalar’ çok oldu. Bir kaos süreci yaşanıldı. Hatta bazen işte KHK’yla uzaklaştırılan arkadaşlarımızın başka bir işte çalışmamalarını, başka bir yerde özel de olsa sigortalı biriyse girip sigorta primi yatırmamaları gerektiği söylenildi. Daha sonra bundan vazgeçildi. Yani bu sosyal sigortalarla, emekli haklarıyla, idari hukukla ilgili bir dönem ciddi boyutuyla boşluk oldu. Fakat daha sonra yerel ve merkezi hukuk komisyonları, uluslararası çalışmalar boyutunda bir kararlaşma sağlandı. Ve sendika hala maddi olarak da bu desteğini devam ettirmektedir.

    Ben ihraç olduktan sonra özelde, yani herhangi bir kuruma iş talebine başvurmadım. Kendi bildiğim işi de aynı zamanda öğretmenlikle beraber yıllardır da yaptığım arıcılık ve tarımla ilgilendim. Toprakla hiçbir şekilde bağımızı koparmamıştık. Bir de bu tip durumlarda gerçekten de geleneksel kültür ve toprakla bağınız güçlüyse rahat atlatabiliyorsunuz. Direnebiliyorsunuz. Tarım, aynı zamanda özü itibariyle de bir kültürdür. Herhangi bir kuruma başvurmadım. Hala daha arıcılığa devam ediyorum. Dolayısıyla hani bizde derler ‘Sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş’ yaratım zor yaratımın anasıdır. Arı ürünlerinin üretimi çok profesyonelce olmasa da devam ediyorum. Bu bana da yetiyor. Pandemi sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntı bizi ciddi boyutuyla etkiledi. Yaptığımız iş arıcılıktır ve hani olmazsa olmaz değildir. Arı ürünlerini insanlar yemeyebilirler. Ondan daha öncelikli karşılanması gereken ihtiyaçlar vardır. Pandemi sürecinde ciddi boyutuyla o sıkıntıyı hissettik. Hem hareket alanımız daraldı. Yerinde ve zamanında müdahale edemedik. Nihayetinde bu pandemi süreci genelini etkiledi. Özellikle bu süreçten fazlaca etkilenen, emekçi kesim, işçi kesim oldu. Çünkü bu kriz kendi zenginini yarattı. Ama bizler mağdur olduk.”

    “BİZLERİN İHRAÇ EDİLMESİ ASLINDA BİR SOYKIRIMDIR”

    İhraç edildikten sonra hukuki mücadele konusunda da bilgi veren Zeynel Kete, sendikanın merkezi hukuk komisyonları ile hareket ettiğini söyledi. Kete, ihracına ilişkin yakın zamanda idari mahkemeye başvurduğunu belirterek anlatımını şöyle sürdürdü:

    “KESK, DİSK, TMMOB ve diğer örgütler, hep beraber yoğun bir şekilde mevcut savaş ortamının son bulması, barışın tesis edilmesi, emekçilerin haklarının verilmesi, ülkenin demokratik tahammülleri esnek hale getirilmesi konusunda emek harcadık. Gayretimiz sadece iş kolumuzla sınırlı değildi. Bir bütünen veliyle de, çevreyle de demokratik kitle örgütleriyle de bir aradaydık. Özü itibariyle bu bir kültürel direnişti. Çünkü aynı zamanda öğretmenlik mesleğini de tanımlarken bir ‘sanat mesleğidir’ diyoruz. Kültürün de hem rafine alanı sanattır. Bu yönüyle de kanun hükmünde kararnamelerle bizlerin görevimizden ihraç edilmesi aslında kültürel direnişin ve kültürün, yeniden üretiminin engellenmesiydi. Bu yönüyle ben ‘soykırımdır’ diyorum. Çünkü bizim anlattıklarımız, inşa etmeye çalıştığımız, öğrencilerimiz üzerinde yeni yaşanabilir bir ülke, yaşanabilir bir dünyanın inşası; bu kabul görülmüyordu. Biz bir inşa durumuyduk. Yani Eğitim Sen ve bileşenleri, demokrasi güçleri, kurumlar, temel değerlerin nerede gizli olduğunu bilenlerdik. Özü itibariyle yaşamın kendisinden bahsediyorduk. Maddi manevi olarak yaratılan tüm değerlerin pazarlanmasına karşı duruyorduk.

    Yaşananlar konusunda sendikalar, toplum; özellikle sendika, daha önce bin dört yüz ikilik bir süreci görmüş olmasına rağmen hazırlıklı değildi. Yani iktidarın devlet yapılanmasının, emekçilere yönelik bunları yapabileceğini beklemiyordu. Halbuki kentler yerle bir edilmişti. Katliamlar yaşanmıştı. Hapishaneler ağzına kadar doluyken emek alanında bu kadar yönelineceği bilinmiyor. Sistem kendisi gibi düşünmeyen, hatta kendisi gibi içtihatı kendisinin beğendiği gibi olmayanları da ihraç etti. Yani inanç alanında farklı farklı sendikalar da olundu. Dönem dönem iktidarla yıllarca beraber yol yürüyen fakat daha sonra çeşitli çıkar ilişkilerinin pazar paylaşımında yaşanan sorundan kaynaklı olarak birbiriyle çelişen birçok cemaatle de bu sorun yaşandı. Sonuç itibariyle biat etmeyen, kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik böyle bir süreç yaşandı.

    “HİÇ BİR ÖN SORUŞTURMA YOKTU”

    Çeşitli kurumlar, insan hakları dernekleri özellikle idari hukukta yetkin olan hukukçular, konuyla ilgili istişareler, toplantılar yaptılar. Daha önce yaşanmışlıklardan, hareketle ne yapabilinir konusunda Eğitim Sen üzerinden hukuki durumumuz devam ettiriliyordu. Eğitim Sen’in yereldeki hukuk komisyonu hemen toplantılar yaparak yine bu alanda yetkin olan barolar çeşitli kurumlarla bir araya gelerek zamanında müdahale edip çözüm alıcı bir hukuki savunmanın nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili yoğun bir tartışma süreci yaşandı. Bu KHK’lara itiraz ettik ve bunun yasal bir süreç olmadığını, zaten ismi üzerine ‘kanun hükmünde kararname’… Ama devletin yasama yürütme ve yargı erki, KHK’larla ve olağanüstü hal rejimiyle yıllarca bu ülke yönetti. Onların da bu konuyla ilgili bir hafızası vardır. Ülke OHAL rejimiyle yönetildi. Daha önce 80’li dönem sürecinde, sonrasında hemen 1400 kritik yasayla beraber görevinden uzaklaştırılan binlerce öğretmen vardı ama şöyle bir fark vardı; en azından o süreçte şimdiki gibi değildi. Kısmen öğretmenlerin bazı hakları hala saklıydı. Mahkeme süreçleri oldu. Mahkemelere çıkıldı. Hakim yüzü görüldü. Duruşmalar, savunmalar yapıldı. Biz KHK’yla uzaklaştırılanlar en nihayetinde devlet yasasına göre hangi maddenin, hangi bendini, hangi fiil gerçekleşirse bir devlet memuru görevinden uzaklaştırılır… Bütün eleştirilerimize rağmen 657 devlet memurları yasası da uygulanmadı. Çünkü bir devlet memurunun görevinden ihraç edilecek maddeler belli. Bunların hiçbirisinden dolayı ihraç edilmedik. Ne bir ön soruşturma, ne yüksek disiplin kurulu, müfettiş, ne de hakim kararı vardır konuyla ilgili. Ama şunu biliyoruz; Bütün Olağanüstü Hal İnceleme Komisyonu kararına itiraz ettiğimizde elimize ulaşan kararların hepsinde çok esnek bir hüküm hazırlanmış. Hemen hemen bütün eylemler, etkinlikler en demokratik hak arama mücadeleleri bile ilgili bir maddeyle ilişkilendirilmiştir.

    “İDARE MAHKEMESİNE BAŞVURDUK, SONUCU BEKLİYORUZ”

    Sendika üzerinden bana tebliğ edilen karar 17 Mart 2022’de elime ulaşmıştı. Sendikanın avukatları üzerinden itirazda bulunmuştum. İtirazda ise daha sonra bu ‘valiliğin lüzumu, valilik ihraç kanaati’ ile ilgili bir bilgi edindirme yasasından hareketle ilgili bilginin, dosyanın tarafıma verilmesini istemiştim. ‘Konuyla ilgili tarafınıza bir bilgi verilmeyeceği ancak idari yargıda açılan davalar nedeniyle yargı organlarınca talep edilmesi halinde kamu görevinden çıkarılanlar hakkında bakanlığımızın kayıtlarındaki tüm bilgi ve belgeler yargılamanın yapıldığı mahkemelere gönderilecektir’ denildi. Ve bu kararla da benim bilgi edinme, ilgili yasaya ulaşmam reddedildi. Bilgi edinme hakkım ihlal edildi. Biz de idari mahkemeye başvurduk. Sonucu bekliyoruz.

    Kısacası şunu söyleyeyim; emek alanında, hakikat ve özgürlük alanında, sendikaların Türkiye’deki mevcut sorunlara müdahil olma, demokrasi bilimsel, laik, ana dilinde eğitimi dile getirme, Türkiye’de kronikleşen başta Kürt sorunu ve diğer emekçilerin ve Alevilerin sorununu bu makbul vatandaş tanımlaması yapılarak bütün müfredat programının tekçi zihniyete göre dizayn edilmesine karşı geldik. Bizler muteber vatandaş değildik.”

    “TARİHE İZ BIRAKANLAR, GEÇMİŞİ GELECEKTE YAŞATANLAR OLACAĞIZ”

    Zeynel Kete, KHK’ler ile ihraç edilenlerin büyük bir kesiminin Kürt etnik yapısına ait olduğuna işaret ederek, inanç olarak da çoğunluğunun Alevi olduğunu söyledi. Kete, söz konusu ihraçla ilgili iktidarın neyi amaçladığını ise şu sözlerle anlattı:

    “İktidar en açık şekilde hissettirildi. Egemen ulusun kültürü, yaşam tarzı, muteber vatandaşın kültür kodlarına göre yaşamadığınızda başınıza neler gelebileceği anlatıldı. Bundan sonra emek, sendikal alanda mücadele edileceklere yönelik ‘Bakın, bir model var. Bunlar gibi olursunuz’ denildi. Teslimiyet dayatıldı. İnsanlar açlığa mahkum edilerek ekonomik olarak çökertilerek direniş kültürleri ele geçirilmeye çalışıldı. Bu yönüyle düşünüldüğünde yaşananın ciddi boyutuyla bir asimilasyon, bir kültür kırımı olduğunu belirtmekte fayda vardır. Toplumun, emekçilerin, sendikalı mücadele verenlerin bu tip daha derinlikli kaoslara karşı hazırlıklı olmaları için ciddi bir örgütlenme, iyi bir mali disiplin, organizasyon içerisine girmeleri de çok önemlidir.

    “YÜZLERCE ÖĞRETMEN, AKADEMİSYEN ÜLKEYİ TERKTTİ”

    Ayrıca KHK’larla beraber yüzlerce öğretmen, akademisyen, değişik iş kollarında çalışanlar, ülkeyi terk etti. Yani bu ülkede düşünen, yaşamın öznesi olanlar, ya ihraç edilir ya kontrol denetim altına alınır. Bir şekilde bir kısmı da yurt dışına gitmek zorunda bırakılır. Alanda bir boşalma meydana geldi. Bu alanları kim dolduracak? Aslında istenen biraz da buydu. Düşünen, araştıran, inceleyen, ‘farklı bir yaşam mevcuttur’ diyen zihinlerin olmaması kendilerinin işine gelmiştir.

    Yine özellikle de bu alanda etkin kadın canlarımıza yönelik yaptırımların, ihraçların olması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Kadın özgürlük hareketine de bu yönüyle de ciddi boyutuyla bir yönelme oldu. Çünkü ilk öğretmen, ana kadındır. Bu öğretici, ana doğadan öğrendiklerini ilk elden çocuklara aktarır. Böylece de toplumdaki pedagojik evrelerde başlayıp yaşam sürdüğü sürece devam eden bir kutsal faaliyeti vardır. Eğitim öğretimin bir bütünen akademi ve diğer alanlarda olmak üzere aktif olan kadınların ihraç edilmesi biraz da buna yönelik oldu.

    “HAKLARIMIZ ELLERİMİZDEN ALINDI; BU SİSTEMİ LANETLE KINIYORUM”

    Ama asla ve asla umutsuzluğa kapılmadım. Dönem dönem hani yurt dışına gitme konusu tartışıldı konuşuldu ama ben artık belli bir yaşa gelmişim, demokratik, yasal çerçevedeki mücadelemin çoğunu buralarda vermişim. Ayak izlerim var. Bunu düşünmedim. Şu anda da ciddi boyutuyla bir üretim içerisine girdim. Emek alanında, inanç alanında kültür uygarlık alanında yazıyorum. Bu yasal haklarımla ilgili sadece ihraç edilmekle kalınmadı. Aynı zamanda vatandaş olarak haklarımız; pasaportlarımız da elimizden alındı. Yurt dışı yasağı getirildi. Seçme seçilme hakkımız elimizden alındı. Ben 2019 yılında Halkların Demokratik Partisi Adana Milletvekili adayıydım. Yüksek Seçim Kurulu, benim haklarımı iptal etti. Seçim başvurumu kabul etmedi. Yani sadece iş koluyla ilgili değil. Kendimize ait bir iş yeri açamıyoruz. Diplomamızla ilgili bir iş yapamıyoruz. Bir bütünen hani ‘ağaç kökü yesinler’ demişti zamanın bakanlarından biri. Böyle bir süreçle de karşı karşıya kalındı. Sendikal yasal mücadelemize devam ediyoruz. Biz biliyoruz ki haklıyız. Velilerimiz, öğrencilerimiz yanımızda oldular. Ben onu çok iyi hissettim. Beni öğrencilerimden, velilerimden ayrı bırakan bu yasa, bu zihniyeti lanetle kınıyorum. Onlar gidecek biz kalacağız. Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız. Bu yönüyle de bundan sonra da bu alanda emek üreten, özellikle sendikalı alanda mücadele edecek arkadaşlara, canlara da burada başarılar dileriz, yanlarındayız. Aşk ile selamlıyorum.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/PİRHA 

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    5-‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’ 
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    7-‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

  • ‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

    ‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilen emekçiler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Barış Bildirisi imzacılarından Akademisyen Gözde Özdikmenli de ihraç edildikten sonra yaşadığı zorlu süreci aktararak; “OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla yıllarca idari mahkemelere başvurma ve iç hukuk yollarını deneme hakkımız ihlal edildi. Türkiye’deki bağımlı yargıdan da adaletli bir sonuç çıkabileceğine kesinlikle inanmıyorum” dedi.

    Türkiye, 15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Barış Bildirisi imzacılarından Akademisyen Gözde Özdikmenli de ihraç edildikten sonraki süreci aktararak, maddi ve manevi olarak zorluklar yaşadıklarını belirtti. Özdikmenli, OHAL Komisyonu’na başvurduğunu ancak ret cevabı aldığını da dile getirerek idari mahkemelere başvurduğunu ancak yargı bağımlı olduğu için adaletli bir sonuç çıkacağını düşünmediğini söyledi.

    “SENDİKANIN DAYANIŞMA DESTEĞİ VE AİLELERİMİZİN MADDİ DESTEKLERİ İLE GEÇİNİYORUZ”

    Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden ihraç edildiğini ve Barış Bildirisi imzacılarından olduğunu belirterek sözlerine başlayan Özdikmenli, “29 Nisan 2017’de 689 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile memuriyetten ihraç edildim. İhraç edileli 5 yıl oldu. Bu süre zarfında boşandım. Bir özel kurumda üç yıl kadar psikolog olarak çalıştım. Son iki yıldır ise herhangi bir işte çalışmıyorum. Kendim gibi ihraç edilmiş bir öğretmen ile birlikte yeni bir aile kurduk. 9 yaşındaki oğlumuz ve üniversitede okuyan bir kızımız var. Üyesi olduğumuz sendikanın (Eğitim-Sen) dayanışma desteği ve ailelerimizin maddi destekleri ile geçiniyoruz” ifadelerini kullandı.

    “OHAL KOMİSYONU ADLI UYDURMA BİR KURUM ARACILIĞIYLA YILLARCA BİZİ OYALADILAR”

    İhraç edildikten sonra akademik çalışmalardan neredeyse tamamen koptuğunu söyleyen Özdikmenli sözlerine şöyle devam etti:

    “Yeni ve bambaşka uğraşlarla dolu bir hayata başladım. Psikolojik danışma hizmeti sunabilmek için psikoloji ile ilgili pek çok eğitim aldım. KHK’li insanlara dışlamacı yaklaşılmayan bir özel kurumda psikolog olarak çalışma fırsatım oldu. Bu kurumda 3 yıl kadar keyifle çalıştım ancak pandemi başlayınca işten ayrılmak zorunda kaldım. Son 2 yıldır ise ailecek Muğla merkeze yakın bir köyde yaşıyoruz. 140 bine yakın insan AKP hükümeti döneminde kamudaki görevlerinden ihraç edildi. Bu yapılanın ‘hukuksuz’ bir şey olduğunu artık tüm toplum biliyor ve kabul ediyor. OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla yıllarca idari mahkemelere başvurma ve iç hukuk yollarını deneme hakkımız ihlal edildi. Ben de diğer Barış Bildirisi imzacıları gibi daha geçen aylarda ret kararı alarak OHAL komisyonundan kurtulabildim. Şu an dosyam idari mahkemede ancak Türkiye’deki bağımlı yargıdan adaletli bir sonuç çıkabileceğine kesinlikle inanmıyorum.”

    “FIRSATINI BULAN HERKES ERDOĞAN REJİMİNDEN KAÇMAYA ÇALIŞIYOR”

    AKP-MHP hükümetinin sorumsuz ekonomi politikaları sebebiyle ülke olarak ciddi bir ekonomik krizden geçmekte olduğumuzu dile getiren Özdikmenli, “Bu durum açlık sınırının altında bir gelirle yaşamak zorunda kalan ya da geliri olmayan çoğunlukları öncelikli olarak etkiliyor. İntiharlar, toplumsal şiddet ve özellikle de kadına yönelik şiddet çok arttı ve daha da artacağa benziyor. Doktorlar, gençler ve fırsatını bulan herkes Erdoğan rejiminden kaçmaya çalışıyor. Dolandırıcılık, mafya düzeni, yolsuzlukların bulunduğu bir toplum doğal olarak hayata yeni atılmakta olan insanlara olumlu bir gelecek vadetmiyor.

    “YAŞADIĞIM KÖYDE, GENÇLERE YÖNELİK PSİKOLOJİ İLE İLGİLİ BİR ROMAN YAZIYORUM”

    Biz de ihraç edilmiş iki ebeveyn olarak çocuklarımıza destek olmak ve gençlere güzel şeyler bırakabilmek için çaba sarf ediyoruz. Ben şu sıralar yaşadığım köyde, gençlere yönelik psikoloji ile ilgili bir roman yazıyorum. Kitaptaki karakterlerden her birinin ortak arzusu ise sosyo-kültürel empatinin var olduğu, dayanışmacı ve özgür bir toplumu yaratabilmek. Bu istekle psikoloji tarihinde zevkli bir yolculuğa çıkıyorlar. Çıktıkları bu yolculukta ise öncelikle kendileri değişip gelişirken diğer yandan da duyarlı, sanatsal ve insani bir yaşam tarzının tohumlarını atıyorlar. Dilerim bahsettiğim bu kitabı en kısa zamanda tamamlayıp sizlerle paylaşabilirim” diye konuştu.

    “BU ZORLU ZAMANLARI EN SAĞLIKLI BİÇİMDE ATLATABİLMEYİ UMUYORUM”

    Ülkemizde siyasi iktidarın, kendine muhalif gördüğü tüm kesimler üzerinde baskı ve şiddetini her geçen gün attırdığını belirten Özdikmenli son olarak şunları kaydetti:

    “Baskı, otoriteryanizm ve basına yönelik sansürlerin artarak devam ettiği günlerdeyiz. Pir Haber Ajansı gibi ezilenlerin sesi olabilen, özgür bir yayın organlarına erişimin yargı yoluyla engellenmiş olması bunun en bariz kanıtıdır. Sizler gibi gerçek gazeteciler olmasa eminim biz KHK ihraçlarının durumu çok daha kötü olurdu. PİRHA’ya yönelik erişim engeli bir an önce kaldırılmalıdır. Umut, dayanışma ve direnişin insanlık var olduğu sürece devam etmesi ve bu zorlu zamanları en sağlıklı biçimde atlatabilmek dileğiyle.”

    Melis CİDDİOĞLU – Eren GÜVEN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    5-‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’ 
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    8-‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

     

  • İstanbul KHK’lılar Platformu: Yaşadıklarımız sizlerin de yaşayacaklarının garantisidir!-VİDEO

    İstanbul KHK’lılar Platformu: Yaşadıklarımız sizlerin de yaşayacaklarının garantisidir!-VİDEO

    PİRHA- İstanbul KHK’lılar Platformu, düzenlenen dayanışma kahvaltısında bir araya geldi. İstanbul KHK’lılar Platformu adına açıklama yapan Filiz Uzal Soylu, “Trajikomik bir film izliyoruz. Toplum ellerini ovuşturarak, sıradakinin boşalttığı göreve yerleşebilmek için sürüler halinde birbirini ezen, yağmanın gırla gittiği bir film” diyerek mücadele vurgusu yaptı.

    İstanbul KHK’lılar Platformu, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Büyükkent Şubesi’nde düzenlenen etkinlikte bir araya geldi.

    15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerinden ihraç edilenlerin yaşadıklarını paylaştığı dayanışma buluşmasına birçok siyasi parti temsilcisi ve insan hakları savunucuları da katıldı.

    “KİMSE KENDİSİNİ GÜVENDE HİSSETMESİN”

    İstanbul KHK’lılar Platformu adına açıklama yapan Filiz Uzal Soylu, “Ya bu giyotini beraber parçalayacağız ya da bu giyotin hepimizi parçalayacak” dedi. Soylu, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Bugün bizleri bir araya getiren bir çocuğun doğum sevinci, bir evliliğin şenliği, bir bayram yerinin şöleni değil maalesef!

    Bizleri bir araya getiren bu kahvaltı sofrası, ekmeğimizi paylaşır gibi acılarımızı, sayısı 2 milyonu geçen başı giyotinde sırasını bekleyen topluluğun nasıl kurtarılacağının çözümünü aramak, yaralarımızı paylaşmaktır.

    Evet kelle giyotinde sıradayız. Biz sıradakiler bütün çığlığımızla ‘susma sustukça sıra sana gelecek’ diyoruz. Yana yakıla anlatmaya çalışıyoruz. Anlatmaya da, çoğalmaya da devam ediyoruz. Bütün haykırışımız sizlerin de sıraya girmesini istediğimizden değil kesinlikle, sizleri de sırada görmek istemeyişimizdendir. Fakat sizleri de sıraya girmekten kurtaracak tek bir çıkış yolu var; sıradakileri o giyotinin altından çekip çıkarmak, daha da önemlisi, giyotini parçalamak için bizlere elvermenizdir.

    Yaşanılan zulüm öyle devasa öyle pervasızcadır ki kimi nerede, nasıl bulacağını kimse kestirememektedir. Penceresinden bile bakmayanı gelip bulabilmektedir. Kimse kendisini güvende hissetmesin, yaşadıklarım, yaşadıklarımız sizlerin de yaşayacaklarının garantisidir.

    Farklı farklı nedenlerle itiraz etmeyi tercih etmeyen, ağzımın tadını kimse bozmadıkça beni ilgilendirmez diyen büyük bir toplumun içindeyiz. Topluluk bir kurt sürüsü de olabilir, bir koyun sürüsü de, çoğaltabiliriz örneklerini. Ama isterdik ki içinde yaşadığımız topluluk insan olsun.

    Evet biliyoruz; günümüzde insan olmanın çok ağır bedeli var. Ya parçası olacaksın alçaklığın ya da seni parçalarlar!

    Oysa insan olmak çoğalabilmektir başkalarıyla!

    ‘İnsansın, birinin canı yanarken senin de canın yanıyorsa’ diyor Ataol Behramoğlu.

    Sıradakilerin tek haykırışı insan olabilmek, insan kalabilmektir. Bizler giyotinde sıramızı beklerken, çocuklarımızı ise değirmende öğütebilmek için sıraya koydular.

    Ne yazık ki böyle giderse bu cadı avı, bu sıra hiç ama hiç bitmeyecek.

    Almanların çok iyi hicvettikleri bir konu vardır. Derler ki; ‘Bir Nazi ile aynı masada oturup ona karşı tek laf etmeyen on Alman varsa masada aslında 11 Nazi vardır’.

    İşte sırayı büyüten, sıra sıra çocuklarımızı da öğüten asıl gerçeklik, muhalif görünüp tek bir risk göze almayan, rahatlarını kaçıracak tek bir sözcük sarf etmeyen itibar dilencilerinden. Ömrünü başını derde sokmama üzerine yaşayan ama başı derde sokulanları, yanı sıradakileri merdiven olarak kullanan muhalifler ordusudur!

    Trajikomik bir film izliyoruz. Toplum ellerini ovuşturarak, sıradakinin boşalttığı göreve yerleşebilmek için sürüler halinde birbirini ezen, yağmanın gırla gittiği bir film. Bugün bu filmin figüranları belki bizler olarak görülebiliriz yalnız biliyoruz ki çok değil birkaç yıl sonra sağ kalanlar ve yitirdiklerimiz bu filmin başrol oyuncuları olacaklar. Mahallelerin uyanık evlatları, sıradakileri yanına alıp, kendilerini de konu ve konuk ettikleri hikayelerimizi paylaşmak için birbirleriyle yarışacaklar. O giyotini elverenlerle parçalayıp dağıttığımızda arsızca ‘oradaydık’ diyecekler.

    Sümerlerin yazıyı icadıyla artık bu şarlatanların işi zor. İnternet çağında daha da zor diyebiliriz. Herkes her şeyi not ediyor. Hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir

    huyu da var hani!”

    “YENİ HAKSIZLIKLARIN YAŞANACAĞINI HER ZAMAN SÖYLEDİK”

    İHD İstanbul Şube Başkanı Av. Gülseren Yoleri ise KHK’ler sorasında büyük acıların yaşanmaya devam ettiğini belirterek “Ne zaman acı yaşadık; o zaman hakkın, hukukun farkına varıyoruz. Sonra kendi derdimize düşüyoruz. Ondan sonra bu ülkede yeni haksızlıklar olmaya devam ediyor. Cezasızlık ortadan kalkmadığı sürece yeni haksızlıkların yaşanacağını her zaman söyledik. Toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelerek, sistematik hak ihlallerini tartışıyor olmak, mücadeleyi büyütecek en önemli unsurlardır. Mağduriyetleri yürekten hissediyor, çözümü için çaba harcıyoruz. Bütün adaletsizlikler ile ön yargıları bir kenara bırakarak mücadele etmeyi önemsiyoruz” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’

    ‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Bir gece yarısı KHK’si ile ihraç edilen 45 yaşındaki Filiz Uzal Soylu, yaşanan ihraçların iş ve çalışma güvenliğine büyük bir saldırı olduğunu belirterek, “136 haktan mahrum bırakıldık. Vatandaşlık, sağlık, ulaşım, çalışma gibi birçok alanda haklarımız ellerimizden alındı. Yaşama dair ne varsa her anlamda kısıtlanmış durumdayız. Tam anlamıyla sivil ölüme terk edildik” dedi. Uzal Soylu, ihraç listelerini hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyor. 

    15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçları ağır oldu.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Evli ve iki çocuk annesi 45 yaşındaki Filiz Uzal Soylu, 7 Şubat 2017 yılında 686 No’lu KHK ile ihraç edildi.

    Biyoloji öğretmeni olan Filiz Uzal Soylu, KHK’lere karşı yeterince güçlü bir tepki ortaya konulamadığını vurgulayarak devlete yeterince baskı oluşturulamadığını söyledi. İhraç edildikten sonra çeşitli işlere başvurduğunu ancak KHK’li olduğu için reddedildiğini de anlatan Uzal Soylu, kendileri hakkında ki ihraç listelerini hazırlayan amirlerin, müdürlerin yargılanmalarını istediğini aktardı.

    “KHK’LİLER 136 HAKTAN MAHRUM BIRAKILARAK İŞLERİNDEN İHRAÇ EDİLİYORLAR”

    KHK ile ihraç edildikleri için herhangi bir ekonomik ve sosyal hak talep edemediklerini ifade eden Uzal Soylu, haklarını alamadıkları gibi kendilerine iş verilmesinin de yasak olduğunu söyledi.

    Kod 36 ile işten çıkarıldıklarını ve bu durumun sicillerine işlendiğini aktaran Uzal Soylu, “Sicilimize KHK’li olduğumuz işlendiği için SGK verilerinde görünüyor. İşverenler bundan kaynaklı bize iş vermiyorlar. Çalıştığım okulun İlçe Eğitim Müdürlüğü beni çağırarak, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı herhangi bir okulda -resmi ya da özel- çalışamayacağımı söyledi ve sakıncalı olduğuma dair bir belge de verdi. Belgede öğretmen olarak çalışamaz yazıyor. KHK’liler 136 haktan mahrum bırakılarak işlerinden ihraç ediliyorlar. Vatandaşlık, sağlık, ulaşım, çalışma gibi birçok alanda haklarımız ellerimizden alındı. Yaşama dair ne varsa her anlamda kısıtlanmış durumdayız. Tam anlamıyla sivil ölüme terk edildik” şeklinde konuştu.

    “İHRAÇ EDİLDİKTEN SONRA BİRÇOK İŞE BAŞVURDUM ANCAK KHK’Lİ OLDUĞUM İÇİN REDDEDİLDİM”

    İhraç edildikten sonra hayata sıfırdan başladığını kaydeden Uzal Soylu, sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Sendika ve sivil toplum örgütlerinden yeteri kadar destek göremedik. Toplumun KHK meselesini tam olarak kavrayabildiğini de düşünmüyorum. İş ve çalışma güvenliğine büyük bir saldırıydı. Büyük bir tırpanlamaydı. İhraç edilmemden sonraki süreçte ailemin bana yaklaşımda herhangi bir değişim olmadı. Annem, babam her zaman yanımdaydı. Ama akraba çevrem ve diğer sosyal çevrem tamamen sıfırlandı diyebilirim. İnsanlar ‘bizim de başımıza bir iş gelir mi’, diye korktular ve benimle iletişimlerini kestiler. Eşimden de olumsuz bir tavır görmedim bu süreç içerisinde. Ama tabii ki aile hayatımız darmaduman oldu. Ekonomik olarak alt üst olduk. İhraç edildikten sonra çeşitli işlere başvurdum ancak KHK’li olduğum için reddedildim. ‘Sizin çalıştırılma yasağınız var’, denilerek geri çevrildim hep. Şu an için herhangi bir işte çalışmıyorum. Eşim genel geçer işlerde çalışıyor. Sendika bize her ay düzenli olarak 1500 TL civarı bir yardım veriyor. Hayat standartlarımıza bakıldığında ortada bir standart kalmadı. Standartlar belli bir geliri olana göre vardır. Bizlerin gelirleri yok. Mesela kiramı babam ödüyor. Çevremden de maddi anlamda bazı destekler alıyorum.”

    “AMİRLERİN MADDİ ÇIKARLARINA TERS DÜŞTÜĞÜM İÇİN BENİ DE LİSTEYE EKLEDİLER”

    İhraç edildikten sonra OHAL Komisyonu’na başvurduğu ve 5 yıl geçmesine rağmen hala bir sonuç çıkmadığı bilgisini de veren Uzal Soylu, “Bununla beraber ihraç edilenlerin listesini kurumlar hazırladığı için kurum amirlerini dava ettim. Ancak kurum amirlerinin ve bu listeleri hazırlayanların OHAL kapsamında yapıldığı için KHK’lerden dolayı yargılanamayacakları söylendi. Davamız reddedildi. Bir kurumda ihraç edilecek kişilerin isimleri kurum amirlerinin iki dudağı arasında. Amirlerle ters düşen, onlara yakın olmayan kişiler bu ihraç listelerine yazıldı. Çalıştığım okul bir ticarethaneye dönüşmüş durumdaydı. O ticarethanede amirlerin maddi çıkarlarına ters düştüğüm için beni de listeye eklediler” ifadelerini kullandı.

    “TOPLUMUN VE KENDİ MAHALLEMİZİN SESSİZLİĞİ BU SÜRECİ BÜYÜTTÜ”

    İhraçların bu kadar fütursuzca yapılmasının tek nedeninin toplumun KHK’lere sessiz kalması olduğunu belirten Uzal Soylu, şunları dile getirdi:

    “Toplumun yarısı, ihraç edilen 200 bin kişinin yerine kendi çocuklarının geleceği umudunu taşıdı. Bu kadrolara kendi yakınlarını yerleştirilebileceklerini düşündüler. Bir iş imkanı olarak gördüler. Bu pragmatist davranış sonucunda bu konuda bir şey yapılamadı. Ben sadece hükümeti suçlamıyorum. Diğer KHK’li arkadaşlarımdan farklı düşünüyorum bu konuda. Toplumun sessizliği ve bununla birlikte özellikle de kendi mahallemizin sessizliği bu süreci büyüttü ve bu sürecin dayanılmaz noktaya gelmesine neden oldu. Çünkü biz bir buçuk yıl boyunca Bakırköy Meydanı’nda direndik, Kadıköy Meydanı’nda direndik, Kartal Meydanı’nda direndik. Bu direnişler bizi moral motivasyon konusunda ayakta tutuyordu ama direnişlerin arkasında yeterince durulmayınca, devlete yeterince baskı oluşturulmadı.

    “SENDİKALAR VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ, VAR OLAN RAHATLARININ BOZULMASINI İSTEMEDİLER”

    Gerek sendikalar, gerek sivil toplum örgütleri KHK mevzusunun ne kadar önemli olduğunun farkındaydılar. O günkü baskı süreci ve korku iklimi bu tür kurumları da etkiledi. Sendikalar KHK’ler konusunda yetersiz kaldılar ve devlete yeterince baskı yapamadılar, muhalefet oluşturamadılar. Ama bu durumu sadece korkuyla da açıklamak mümkün değil. Sendikalar, sivil toplum örgütleri biraz da var olan rahatlarının bozulmasını istemediler. O yüzden de çok ileriye gitmediler. Baktığınız zaman daha yeni bir Migros direnişi yaşandı ve kazandılar. Ortaya bayağı güçlü bir tepki konuldu ve o tepkinin sonucu patronlar geri adım atmak zorunda kaldılar. KHK konusu işçilerinkinden daha derindi. Çünkü kamuda bu yolla bir kıyım yapıldı, muhalif görülen, kendilerine ters düştüklerini düşündükleri herkesi bu yolla sistemin dışına attılar. Bireysel olarak insanlar korktukları için KHK’lere destek verememiş olabilir çünkü herkesin bir hayatı, bir işi var. Bunları kaybetmeyi kimse göze alamaz. Bunu normal karşılarım ancak koca koca laflar eden sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin yeterli tepki göstermemesini anlayamam. Çünkü onlar bu tür durumlar için var.”

    “İKİ ÇOCUĞUM VAR VE BEN UMUT ETMEK, YAŞAMAK ZORUNDAYIM”

    KHK’lerin bedelini asıl olarak toplumun ödediğini ve önümüzdeki dönemlerde ödemeye devam edeceğini vurgulayan Uzal Soylu; “Çünkü artık herkes okullarda iyi öğretmen arıyor, hastaneye gittiğinde iyi bir doktor arıyor ama bulamıyor. Çünkü yetişmiş, nitelikli insanlar ihraç edildiler. Sistemin dışına itildiler. Gelecekten umutlu muyum bilemiyorum. Çünkü geleceği göremiyorum. Hiç bir öngörüm yok. Yarın ne olacağını bile bilemiyorum. Ben hiçbir zaman hükümetin dün ya da bugün ne yaptığına bakmadım. Her zaman yapılanlar karşısında bizim mahallenin ne yaptığına baktım. Sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve dostlarımızın sessizliği bu süreçte bizi en çok dağıtan, yaralayan durum oldu. Dönüp baktığın zaman beni en çok bu durum etkilemiştir diyebilirim. Benim iki çocuğum var ve ben umut etmek, yaşamak zorundayım” dedi.

    “BU LİSTELERİ HAZIRLAYANLARIN YARGILANMASINI İSTİYORUM”

    Tek isteğinin adaletin yerini bulması olduğunu söyleyen Uzal Soylu, haklarında ihraç listeleri hazırlayanların yargıda hesap vermesini istediğini belirtti.

    Uzal Soylu, son olarak şunları kaydetti:

    “Çünkü bu kadar rahat olmamalı. Bir insanın hayatı bir kişinin iki dudağı arasına bırakılmamalı. Sırf makam, mevki ve cepleri için insanların hayatlarını bu kadar kolay harcamamaları gerekir. Birkaç gün önce Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu kurum amirlerinin hazırladığı fişleme listesini gösterdi. Bu listelerden çok var. Bu listeleri hazırlayan amirlere, müdürlere ‘size bir şey olmayacak, bunlar ortaya çıkmayacak, gizli kalacak’ denilerek güvence verildi. Ancak bugün birçok liste ve o listede imzası olanlar ortaya çıkıyor. Yarın daha fazlası da ortaya çıkacaktır. Tek isteğim bu insanların hukuk önünde hesap vermeleri. Ben bugün sadece çocuklarım için umudumu koruyorum ve yaşıyorum. Onlar varken ben düşemem.

    “KHK’Lİ BİR KADIN OLMAK BAŞLI BAŞINA BİR SORUN”

    Ayrıca KHK’li bir kadın olmak başlı başına bir sorun. Ben marangozluk yapmayı öğrendim. Bir kadın olarak yapamazsın denilenleri yapmaya çalıştım. Yıllarca okudum. Bu sadece benim emeğim değil, ailemin de emeği. Hepimizin emeğini bir çırpıda silip çöpe attılar. Ailem bana maddi ve manevi bu yaşıma kadar her türlü emeği verdi. Asıl haksızlık onlara yapıldı. KHK’lerle ekonomik özgürlüğünüzle birlikte birey olma özgürlüğünüz de elinizden alınıyor. Özellikle kadınlara daha farklı bir gözle bakılıyor. İhraç oldun artık evinde otur, deniliyor. Söz söyleme hakkını, birey olma hakkını elinden alıyorlar.”

    Melis CİDDİOĞLU-Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    7-‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’
    8-‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

     

  • KHK’li Mithat Tokur’un hukuk mücadelesi sonuç verdi!

    KHK’li Mithat Tokur’un hukuk mücadelesi sonuç verdi!

    PİRHA- KHK ile görev yaptığı İŞKUR’dan ihraç edilen Mithat Tokur, mahkeme kararının ardından 25 Şubat’ta yeniden işbaşı yapacak.

    Mithat Tokur, Türkiye Sakatlar Derneği Ankara Şube Başkanı iken 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile “Milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu” iddiasıyla kamudan ihraç edilmişti. Tokur, beş yılın ardından işine geri dönüyor.

    36 yıl devlet memurluğu yapan Mithat Tokur, ihraç olmadan önce Türkiye İş Kurumu’nda şef olarak çalışmaktaydı. Tokur’un, işine geri dönmek adına yaptığı hukuk mücadelesi sonuç verdi. Ankara 24. İdare Mahkemesi “… dava konusu işlemin iptaline, davacının kamu görevinden çıkarılması nedeniyle yoksun kaldığı parasal ve özlük haklarının hakkediş tarihinden itibaren dönemsel olarak işleyecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine…” diyerek kararını açıkladı.

    OHAL Komisyonu tarafından 2019 yılında işe iadesi kabul görmeyen Mithat Tokur, 25 Şubat’ta yeniden işbaşı yapacak. Tokur ayrıca tüm mali ve sosyal haklarını da geri kazanmış olacak.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’-VİDEO

    ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’-VİDEO

    PİRHA- KHK ile işinden ihraç edilen Doçent Doktor Asuman Doğan, yaşadığı zorlukları anlatarak “İyi ki de artık devlet memuru değilim” dedi. Benzer yönde mağduriyet yaşayan kadınlara seslenen Doğan, “Kadınların daha güçlü olmaları gerekiyor. Eğer ben o dönemde güçlü olmasaydım ailem daha farklı olabilirdi. Evet işten atıldım ama bu her işin sonu değil. Ekmeğimizi kazanabilir, mücadelemize devam ederiz” dedi.

    15 Temmuz 2016’da düzenlenen darbe girişiminin ardından soruşturmalar, binlerce tutuklama, kapatılan dernek, vakıf, medya kuruluşları, kurumlar ve kamudaki görevlerinden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmiş en az 134 bin kişi kaldı. KHK zulmü, kamuda çalışanların haricinde özel sektör çalışanı binlerce kişinin de ekmeğini elinden aldı.

    Özel okular başta olmak üzere kapatılan kurumlarda görev yapan çok sayıda çalışan, işinden oldu. Aynı zaman diliminde ihraç olan binlerce kişinin mağduriyeti, bundan sonraki süreçte benzer acılar ve zorlukları da beraberinde getirdi. Toplumun adeta “ötekisi” haline gelen bu geniş halk topluluğu, ne güvenceli bir iş edinebildi ne de ihraç edildiği kurumalardan haklarını alamadı.

    KHK ile kamudan ihraç olan isimlerden biri de Doçent Doktor Asuman Doğan oldu. Yaklaşık 25 yıllık emeğinin yok sayıldığını ifade eden Doğan, 29 Nisan 2017’de 689 Nolu KHK ile işinden uzaklaştırıldı. “Mesleğimi çok seviyordum, zaten hep çocukluk hayalimdi” diyen Asuman Doğan, ihraç olmadan önce Ankara Fizik Tedavi Rehabilitasyon Merkezi’nde görev yaptığını anlattı. “Doktor olup halkıma hizmet etmek çocukluk hayalimdi” diyen Doğan, yaşadığı sürece dair şunları anlattı:

    “Orta direk bir aileden geliyoruz. Babam memur, Annem de okuma yazması olmayan bir kadındır. Hep bu ortamdan çıkıp insanlara yardımcı olup kendimi bir kadın olarak geliştireceğim, ayaklarım üzerinde duracağım yönünde ideallerim vardı. Ve hayalime kavuştum.
    15 Temmuz darbe girişiminden sonra ihraçlar başlamıştı ve biz kendimizden o kadar eminiz ki, çünkü bu cemaatlerle hiçbir zaman aynı yöne bakamayız. Ne olduklarını biliyoruz, kime hizmet ettiklerini; emperyalist, dinci, gerici güçlerle aynı tarafta olmamız mümkün değil. Tam tersine onlara karşı mücadele eden bir taraftaydık. Bize bir şey olmayacağını ve bunlardan kurtulacağımızı düşünüyorduk ama bir gün poliklinikteydim ve başhekimlikten arandım. Acil çağrıldığımı söylediler ve gittim. Elime açığa alınma kağıdı verildi. ‘Ne oluyoruz?’ dedim. Çünkü neden açığa alındığımı bilmiyorum. 15 Temmuz ve FETÖ ile bağlantım olmadığından o kadar eminim ki ‘Bu nereden çıktı?’ diye sordum. Devamında ne söyleyeceğimi bilemedim gözlerim doldu ve hızla odadan çıktım. Ama dik durmam gerekiyordu, onların yanında boyun eğmediğimi göstermek için. Kağıdı aldım, dışarı çıktım, bir nefes aldım ve ne yapmak istediklerini zaten biliyordum. Bizimle birlikte çalışmak istemediklerini, yıllardır Sağlık Bakanlığı’nda her türlü mobbinge maruz kalmıştık.

    Kendime geldikten sonra avukatımı aradım ve o da ‘Bir bekleyelim’ dedi. O gün görevimi yaptım. Tarih 20 Şubat’tı ve arkasından beklemeye başladık. Avukatım, şimdiye kadar hakkımda herhangi bir soruşturma olmadığını, hiçbir ihtar dahi almadığımı belirterek ‘Neden böyle oldu?’ diye araştırmaya girdi. Yani iyi bir devlet memuruydum. İşine zamanında gelen, hastaları memnun eden… Ama ne olduğunu anlamadım, çünkü FETÖ’yle hiçbir şekilde bağ göremiyoruz. Devamında referandum oldu ve ben kesinlikle artık ihraç olacağım’ dedim.”

    “İMZAMI GERİ ÇEKMEMLE BİRLİKTE DAVA KAPANDI DİYE BİLİYORDUM”

    Doç. Dr. Asuman Doğan da ihraç edilen binlerce muhalif gibi “Benim başıma böylesi bir şey geleceğini hiç düşünmezdim” sözleriyle başından geçenleri anlattı. İhraç olmadan önce birçok saygın kurumda görev alan Doğan, Kürt illerinde yaşanan çatışmalar nedeniyle takındığı duruş sebebiyle de iktidarın hedefinde olduğunu ifade etti. Doğan, savaşa karşı barışı savunan akademisyenler arasında da yer aldığını belirterek şunları söyledi:

    “Ben belli bir duruşu olan insanım. Ankara Tabip Odası’nda yöneticilik yaptım, yine ayrıca SES üyesiydim. Zaman zaman birim temsilcisi de oldum. Aynı zamanda Tabip Odası’nın da hastane birim temsilcisiydim. Yani siyasi bir duruşu, politik bir yanı olan bir insanım. Barış İmzacıları meselesinden kaynaklı mı diye de düşünmüştüm.

    Hendek olayları meselesinde herkesin gözü önünde inanılmaz şeyler yaşandı. O dönem Tabip Odası’nda olmamız nedeniyle çok sayıda başvuru aldık. İnsanlar sokak ortasında ölüyor, tedaviye ulaşamıyorlardı. O dönem doçentlik kadrom verilmemişti. Özlük haklarına sahip değildim ama ünvan olarak kullanıyordum. O dönem zaten çok canımız yanmıştı ve açıkçası imza metnini de tam okumamıştım. Can havli ile imzalanmış bir metindi fakat daha sonra Sağlık Bakanlığı’nda metini imzalayan tek kişi olduğumu öğrendim. Ve bununla ilgili hastanede tahkikat başladı. Müfettiş gelmiş bir odaya konuşlanmış ve 20 gün boyunca benim hakkımda tahkikat yapmış.
    En sonunda beni çağırdı ve  ‘Neden imzaladın?’ dedi. Ben de tamamen insani saiklerle imzaladığımı, bir hekim ve anne olduğumu söyledim. Olayın siyasi kısmı beni zaten ilgilendirmez ama burada bir insan hakları ihlali var ve bizim muhatabımız da devlettir. Çağrımız da devletedir, çünkü insanların bir an önce temel sağlık hizmetlerine, gıdaya, suya kavuşması için yapmış olduğum imza…
    Müfettişle birkaç kez görüşmemiz oldu ve anladım ki orada olay başka bir alana çekiliyor. Yani devlet bunu başka bir şekilde yönlendiriyor. Sonrasında imzamı geri çektim. Müfettişle de konuştuk ve ‘Doktor hanım, tamam bundan sonra sizi hiç kimse bu konuda rahatsız etmeyecek’ dedi. Hatta o müfettiş bana dedi ki bunu FETÖ grubu yapmış gibi ‘Kimden haber aldınız? Dilekçeyi geri çekme metninize bunu da yazın’. Ben de hiç alakası yok dedim. ‘Bu benim tamamen bireysel olarak yapmış olduğum bir davranıştı’ dedim. İmzamı geri çekmemle birlikte bu dava kapandı diye biliyorum. Sonra ihraç oldum ve eşyalarımı alıp geldim. İnanılmaz duygular yaşıyorsunuz o anda. O kadar zor koşullarda okumuşsunuz ve devamında çalışmışsınız, mecburi hizmet derken tam akademik ünvanı almışsınız, rahat edeceğiniz bir dönemde diyorlar ki ‘Siz bu işi yapamazsınız’. Ne hissedeceğimi bilemedim yani uykularım kaçtı. Ama bir taraftan da ailem, çocuklarım var. Onlara yansıtmamam gerekiyor. Kendi kendime kalınca ‘Bu insanlar seninle mücadele edecek. Seni bu alanda istemeyip kamusal alandan uzaklaştırmak istiyorlar’ dedim. FETÖ ile hiçbir alakamın olmadığını herkes biliyor ama ispat edemiyorsunuz. Normalde suçlanırsınız, yargı süreci işler, suçunuz sabit olur ve işinizden ihraç olursunuz ama ben ihraç oldum ve ne ile suçlandığımı bilmiyordum. Avukatım da dosyamda hiçbir gizli ibarenin olmadığını söyleyip neden ihraç olduğuma şaşırmıştı.”

    “ÜYESİ OLDUĞUM DERNEKLERDEN DE ÇIKARILDIM”

    Asuman Doğan, ihraç sürecinin ardından ailece yaşadıkları psikolojik duruma dikkat çekti. O dönemde oğlunun üniversite sınavına hazırlandığını belirten Doğan “Hepimiz birden bocalama süreci yaşadık. Çünkü inandığımız değerler üzerinden olsa daha dirençli olurduk ama burada bir yalan ve iftira var. Buna karşı kendimizi nasıl savunacağımızı bilmiyoruz” ifadelerini kullandı. Asuman Doğan, ihracından sonra yaklaşık üç ay kadar işsiz kaldığını belirterek sonraki sürece dair şunları aktardı:

    “Hızlı bir şekilde iş görüşmeleri yaptım ama görüşmeye gittiğimde ihraç olduğumu söylediğimde tabii ki bakış açıları değişiyordu. İşveren geri duruyordu ve “Neden ihraç oldun?” diye soruyorlardı. Çok düşük ücretlere çalıştırmak istiyorlardı. Çünkü sizin pazarlık yapacak gücünüz yok. Ben de ilk başta ‘Tamam’ dedim. Çünkü evden uzaklaşmam, kafamı dağıtmam gerekiyordu. 2 yıl kadar çalıştıktan sonra halen uykularım bozuk, psikolojim de iyi değildi. Hatta üyesi olduğum derneklerden de çıkartılmıştım. Kimse açıktan ‘’Asuman hadi sen bu dernek yönetiminden çık’ demedi ama sürekli derneklere tamim geliyor ve ‘Üyelerinizin güvenlik soruşturmasını tamamlayın’ deniyordu.

    Düşünün, o dönem makale yazacaksınız, dergilere gönderiyorsunuz ama yazdıklarınız kabul olmuyor. Bu dönem Türk Pediatri Derneği yönetim kurulundaydım. En çok da ona üzüldüm. Arkadaşlar sağlam durdular, kalmamı istediler ama ben derneğe zarar gelsin istemedim. Böylelikle pek çok dernekten otomatikman çıkarılmış olduk. Dernekten istifamı istediğimde gözyaşlarıma hakim olamamıştım. Sürekli dik durmak zorundasınız. Çünkü bu düzenin neye hizmet ettiğini biliyorsunuz. Herkese ‘Biz iyiyiz, bir sorunumuz yok’ dedik. Ayakta durmaya çalıştık, birbirimizle çok dayanıştık. Çünkü bizler örgütlü insanız. Daha fazla üzülmeyi kendime de yakıştıramadım. İnsanlar bu dönemde canını, ekmeğini kaybetti. Onların yanında benim mağdur edebiyatı yapmam olmazdı.”

    “KİMLİĞİMİZ SAKLAMA GEREĞİ DUYULACAK BİR ŞEY DEĞİLDİ”

    İhracına sebep olarak Alevi kimliğinin de etkili olabileceğini ifade eden Dr. Asuman Doğan, “Farklı bir kimliğimizin olmasının ihraçlara etkili olduğunu düşünüyorum” dedi. Doğan, mecburi hizmete başladığında eşinin ise Ankara-Çankaya Belediyesi’nde 657’ye tabi olduğunu ve eş durumu tayini hakkına sahip olduklarını anlattı. “Bize o dönem bu hakkımız olan işlemi yapmadılar” diyen Doğan şöyle devam etti:

    “Sonrasında tayin yaptılar ama Ankara’nın dışına verdiler. Mesela süt izninde vardiyaya yazıldım. Yine süt izninde geçici görevlere çıkarıldım. Yani her türlü mobinge maruz kaldık. Hastanede de inanılmaz angaryalara tabi tutuluyordum. Çalıştığım hastanede 50’ye yakın doktor vardı ama sürekli bana iş dayatılıyordu. Evet herkesin bir siyasi kimliği olduğu gibi etnik kimliği de var. Örneğin Ramazan ayında yemeğimi kimseyi rahatsız etmeden yiyor, inancım doğrultusunda yaşıyordum. Kimsenin inancına karşı değildik tabi. Hastanede benim kimliğimin bilinmesine rağmen herkes hastasını bana getirirdi. Dinciler, MHP’liler de hastalarını getirirlerdi. Çünkü biz iyi hekimdik ve işimizi iyi yapıyorduk. O nedenle kimliğimiz saklama gereği duyulacak bir şey değildi. Neysek oydum. Hiçbir zaman eğilmedik, bükülmedik ama bunun cezasını çok çektiğimi düşünüyorum. Açıktan ‘Sizi etnik kimliğinizden dolayı ihraç ettik’ demeyeceklerdir, mutlaka bir şey bulacaklardır ki bunu da buldular. Ben 2012 yılında doçentliğimi aldım ancak 4 yıl boyunca kadro vermediler. Doçent işi yaptırıp uzman maaşı verdiler.”

    “EVET İŞTEN ATILDIM AMA BU HER İŞİN SONU DEĞİL”

    Artık memur olarak çalışmamaktan ötürü memnuniyet duyduğunu ifade eden Doğan “İyi ki artık devlette değilim. Haklarımı aldıktan sonra da devlete dönmeyi düşünmüyorum” dedi. Doğan, yaşanan mağduriyetlere karşı mücadele etmek gerektiğini de vurgulayarak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Zaten son dönemlerde o kadar çok kaos vardı ki hastanede, 50 doktor varken işi yapan 20 kişidir. Siz hep birilerinin işini yaparsınız. Ben inanılmaz yoğun çalışıyordum ama bakıyorsunuz ki diğer insanlar oturuyor, kahve içiyor, hastası yok. Sonra bir de performans diye bir şey çıkarttılar. Onda da ciddi bir adaletsizlik vardı Biz uzman olarak çalışırdık hocalar bizim üzerimizden performans alırdı. Bunun çalışma barışına aykırı olduğunu hep söylerdik.
    İhraçtan sonraki süreç hiç kolay olmadı. Ben halen antidepresan kullanıyorum. O dönemde sürekli evlere baskınlar yapılıyordu. Bizim evimize de baskın yapıldı. 4 gün gözaltına alındım. Hep bir şekilde geleceklerini hissediyordum. Bir gece sabaha karşı evimize geldiler ve ben o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum. Galiba onun bir baskısıydı. Gözaltı sürecinden sonra o gece anksiyetesi kayboldu.

    Bence kadınların daha güçlü olmaları gerekiyor. Eğer ben o dönemde güçlü olmasaydım ailem daha farklı olabilirdi. Evet işten atıldım ama bu her işin sonu değil. Ekmeğimizi kazanabilir, mücadelemize devam ederiz.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’

  • ‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?

    ‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilenler, yaşadıkları sorunları PİRHA’ya anlatmayı sürdürüyorlar. 22 yıllık sınıf öğretmeniyken 2016 yılında ihraç edilen Hülya Bayar, yaşadığı hukuksuzlukları anlatarak, “Hakkımızda herhangi bir idari, adli soruşturma dahi açılmadı, başlatılmadı. Suçluysak neden yargılanmadık? Suçsuzsak neden ihraç edildik? Bu sorular hala cevapsız” dedi. İhraç edildikten sonra yeniden kanser hastalığına yakalanan Bayar, temizlik işlerine giderek geçimini sağlamaya çalışıyor. 

    Türkiye, 15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. 22 yıllık sınıf öğretmeniyken 2016 yılında ihraç edilen Hülya Bayar, yaşadığı hukuksuzlukları ve maddi, manevi zorlukları anlattı.

    “TEMİZLİK İŞLERİNE GİDEREK GEÇİMİMİ SAĞLAMAYA ÇALIŞIYORUM”

    Hülya Bayar, 49 yaşında. Bekar ve üniversitede okuyan bir kızı var. Kız kardeşiyle birlikte yaşayan Bayar, sınıf öğretmeni olduğunu ve ihraç edildiğinde meslekte 22 yılını bitirdiğini aktararak; “İhraçla birlikte sosyal, ekonomik bütün haklarımızı kaybettik. Yaklaşık 5 buçuk yıldır ihracım. İhraç olduğum için her iş yerinde çalışamıyorum. Bodrum’da yaşıyorum, burada temizlik işlerine gidiyorum yani evlerde çalışıyorum. Bazen de ders veriyorum. Çoğunlukla temizlik işlerine gidiyorum ama ve geçimimi böyle sağlamaya çalışıyorum” şeklinde konuştu.

    “HAKKIMIZDA HİÇBİR İŞLEM YAPILMADI, SUÇLUYSAK NEDEN YARGILANMADIK?”

    29 Ekim 2016’da yayınlanan 675 sayılı KHK ile ihraç edildiğini kaydeden Bayar, sorgusuz sualsiz, gerekçesiz bir şekilde ihraç edildiğini söyledi. Yayınlanan KHK listesinde adını gördüğünü ve o gece devletin var olan bütün sistemlerinden çıkarıldığını dile getiren Bayar sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bu ülkenin bir vatandaşı değilmişiz muamelesini aleni yaşadım. İhraç edilen tüm emekçiler aynı durumu yaşadılar. İhraç etmekle, hayatımın 5 buçuk yılını çöpe attılar. Güvencesiz bıraktılar, adil yargılanmadık. Hatta hakkımızda herhangi bir idari, adli soruşturma dahi açılmadı, başlatılmadı. Suçluysak neden yargılanmadık? Suçsuzsak neden ihraç edildik? Bu sorular cevapsız. İhraçla birlikte yeniden kansere yakalandım (Kemik iliği ve kemik kanseri). Tedavim beş yıl sürdü. Biz ihraç edilenler sivil ölümlere terk edildik. Hukuksuzluğu sonuna kadar yaşadık. Kendi adıma söylüyorum bu süreç içinde sürekli kendimde ihraç edilmeme gerekçe olacak suç aradım.”

    “KİMLİK NUMARALARIMIZIN ÖNÜNDEKİ KODLA BİZİ FİŞLEDİLER”

    Mesleğinin en verimli dönemini başka işler yaparak geçirdiğini de ifade eden Bayar; “İhraç süresi boyunca ailem, arkadaşlarım, üyesi olduğum Eğitim-Sen yanımdaydı. Görüşmeyen, ilişkisini kesenlerde oldu. Bu korku iklimi öyle yayıldı ki, insanlar ya çok az ya da hiç görüşmek istemediler. Bu ülkede işini kaybetmek korkunç bir durum. Kendime her gün öğretmen olduğumu tekrar tekrar hatırlatıyorum yoksa onu da unutturacaklar. İhraç edildikten sonra iş bulamadım tabii. Çünkü TC kimlik numaralarımızın önündeki kodla bizi fişlediler. ‘Sizinle çalışamayız’ dediler. ‘Neden?’ diye sorduğumuzda cevap, ‘Sakıncalısınız’ oldu” şeklinde konuştu.

    “SALGINLA BİRLİKTE YAPTIĞIM İŞLERİ DE YAPAMAZ OLDUM”

    Pandemi ile birlikte derinleşen ekonomik krizden çok fazla etkilendiğini anlatan Bayar şunları söyledi:

    “Salgınla birlikte yaptığım işleri de yapamaz oldum. Var olan ekonomik sıkıntılar derinleştikçe derinleşti. Her şey daha zorlaştı. Beş yıl boyunca hukuki hiçbir başvuru yapamadım. Çünkü OHAL İnceleme Komisyonu’ndan bir karar çıkması gerekiyordu. Nihayet 6 Kasım 2021 günü ‘ret’ kararını gördüm. Bu karardan sonra İdare Mahkemesi’ne dava açabildim. Şu anda bekliyorum. Ne olacağını bilmiyorum.”

    “ÖLDÜKTEN SONRA GELEN ADALET, ADALET DEĞİLDİR”

    ‘KHK’lerle yaşatılan bu korkunç durum son bulsun istiyorum’ diyen Bayar, son olarak; “Bu kadar acı öfke içime sığmıyor. Özgür olmak istiyorum. Bizi haksız yere işimizden edenlerin hukuk önünde yargılanmasını görmek istiyorum. Özgür, eşit, barış içinde yaşayacağımız günlerimiz olsun diliyorum. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızın ruhu dinlensin istiyorum. Öldükten sonra gelen adalet, adalet değildir. KHK’ler gidecek biz kalacağız. Bütün arkadaşlarımız dönene kadar mücadelemizden, inandıklarımızdan, barışa olan inancımızdan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’–VİDEO