PİRHA- İstanbul Tuncelililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin kurucularından Selman Yeşilgöz, 1990’lı yıllarda yaşanan baskıları, köy yakmalarını ve Munzur Festivali’nin ortaya çıkış sürecini anlattı. Yıllar sonra kaleme aldığı kitabı için “Keşke bunu daha önce yazsaydım” diyen Yeşilgöz, 1994’te yaşanan köy boşaltmalarını ise “Dersim’in ikinci 38’i” sözleriyle değerlendirdi.
İstanbul Tuncelililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin kurucularından Selman Yeşilgöz, yıllarca biriktirdiği tanıklıkları kitaplaştırdı. 1990 yılında kurulan ve 2000 yılında mahkeme kararıyla kapatılan derneğin hikâyesini anlatan Yeşilgöz, bu çalışmanın yalnızca bir kitap değil, gelecek kuşaklara bırakılmış bir hafıza kaydı olduğunu söyledi.
Kitabı daha önce yazması gerektiğini düşündüğünü belirten Yeşilgöz, “Keşke bunu 26 yıl sonra değil de on yıl önce, yirmi yıl önce yazsaydım. O zaman daha fazla insana ulaşabilirdi. Ama bugün dönüp baktığımda zamanının şimdi olduğunu da düşünüyorum. Bu süreç bana yaşananları daha olgun değerlendirme fırsatı verdi” dedi.
“DERNEĞİMİZİ NEREDEYSE HER AY BASIYORLARDI”
1990’lı yılların yalnızca örgütlenme değil aynı zamanda yoğun baskılar dönemi olduğunu vurgulayan Yeşilgöz, kurdukları derneğin sürekli hedef alındığını anlattı.
“Derneğimiz neredeyse her ay polis tarafından basılıyordu. Aramalar yapılıyor, kapılar mühürleniyor, faaliyetlerimiz durduruluyordu. 1993’te açılan kapatma davasından beraat etmemize rağmen derneğin mührü aylarca kaldırılmadı. Hukuken haklı bulunmamıza rağmen fiilen cezalandırıldık” diye konuştu.
Yeşilgöz, yaşanan baskıların yalnızca bir derneğe yönelik olmadığını, dönemin toplumsal muhalefetini sindirmeyi amaçlayan politikaların parçası olduğunu söyledi.
“İKİNCİ 38 DEMELERİ DOĞRU BİR TESPİTTİR”
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri ise 1994 yılında Dersim’de yaşanan köy boşaltmaları ve yakmalar oldu.
Ovacık’ta onlarca köyün kısa süre içinde boşaltıldığını ve yakıldığını hatırlatan Yeşilgöz, yaşananların halkın hafızasında derin izler bıraktığını ifade etti.
“1994’te yakılan köylerin önemli bir bölümü 1937-38’de de yakılmış ve boşaltılmış köylerdi. Bu nedenle insanların o döneme ‘ikinci 38’ demesi doğru bir tespittir” diyen Yeşilgöz, şöyle devam etti:
“1938’de en azından insanlara sürgün edilecekleri bir yer gösterilmişti. 1994’te ise insanlar kışın ortasında evsiz, yurtsuz bırakıldı. Köyler yakıldı, hayvanlar telef oldu, insanlar bütün yaşamlarını geride bırakmak zorunda kaldı.”
“İKTİDARLAR DEĞİŞTİ AMA POLİTİKALAR DEĞİŞMEDİ”
Dersim’de yaşananların yalnızca geçmişte kalmış olaylar olarak görülmemesi gerektiğini belirten Yeşilgöz, devlet politikalarının sürekliliğine dikkat çekti.
“Türkiye Cumhuriyeti’nde iktidarlar ve yöneticiler değişse de ana politikalar o günden bugüne devam etti” diyen Yeşilgöz, köy boşaltmalarının ve zorunlu göçün tesadüfi uygulamalar olmadığını, tekçi anlayışın sonucu olarak ortaya çıktığını savundu.
Bugün bile Dersim’in bazı köylerine ulaşım konusunda sorunlar yaşandığını belirten Yeşilgöz, geçmişte yaşanan maddi ve manevi kayıpların da telafi edilmediğini söyledi.
“MUNZUR FESTİVALİ BİR DÖNÜŞ ÇAĞRISIYDI”
Yeşilgöz, kitabında Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin ortaya çıkış hikâyesine de geniş yer verdi.
1999 yılında düzenlenen ilk festivalin yalnızca kültürel bir etkinlik olmadığını belirten Yeşilgöz, “Dışarıya göç etmek zorunda kalan Dersimlilere ‘memleketinize dönün, toprağınıza sahip çıkın’ çağrısıydı” dedi.
Festivalin başlamasına iki gün kala yasaklandığını hatırlatan Yeşilgöz, buna rağmen halkın geri adım atmadığını söyledi.
“İlk yıl yaklaşık 30 bin kişi Dersim’e geldi. Bir yıl sonra bu sayı 100 bine ulaştı. O dönem bütün engellemelere rağmen insanlar memleketleriyle bağ kurmak için Dersim’e aktı. Munzur Festivali daha sonra birçok kentte düzenlenen festivallere de örnek oldu” ifadelerini kullandı.
YENİ HEDEF: DERSİM’İN TOPLUMSAL HAFIZASINI KAYIT ALTINA ALMAK
Kitabın ardından yeni bir çalışma hazırlığında olduğunu belirten Yeşilgöz, 1952-2000 yılları arasını kapsayan “Dersimlilerin Demokratik Kitle Hareketleri ve Basın Arşivi” üzerine çalıştığını söyledi.
Bu çalışmayı da bir sorumluluk olarak gördüğünü ifade eden Yeşilgöz, “Mümkün olduğu kadar bu alanda Dersim’e, Dersimlilere hizmet etmek ve katkı sunmak istiyorum. Yaşananların unutulmaması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğine inanıyorum” dedi.
PİRHA- Diyarbakır’da hekim olarak çalışan yazar İnan Palancı, beşinci kitabı Güz Düşleri Bir Zamanlar Dersim ile bu kez okurun karşısına farklı bir türle çıkıyor. Roman ve öykü kitaplarıyla tanınan Palancı, yeni eserinde senaryo formatını tercih ederek hem edebiyat hem de sinema arasında bir köprü kurmayı hedefliyor. Yaklaşık dört yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü olan kitap, yalnızca bir metin değil aynı zamanda ileride çekilmesi planlanan bir filmin de “niyet beyanı” olarak öne çıkıyor.
İlk olarak yazarlık serüvenine dair soruları yanıtlayan Palancı, bu kitabın ilk eseri olduğu yönündeki yanılgıyı düzelterek, “Bu benim beşinci kitabım. Şu an odak noktamda olan çalışma bu,” sözleriyle dikkat çekiyor. Önceki eserlerinin daha çok roman ve öykü türünde olduğunu belirten yazar, bu kitapla birlikte farklı bir kulvara yöneldiğini ifade ediyor.
SENARYO OLARAK DOĞAN BİR FİKİR
Güz Düşleri Bir Zamanlar Dersim’in ortaya çıkış sürecini anlatan Palancı, fikrin yaklaşık dört yıl önce şekillendiğini söylüyor. Dersimli kimliğinin bu süreçte belirleyici olduğunu vurgulayan yazar, “Dersim’le ilgili bir sinema filmi neden yok?” sorusunun kendisini bu projeye yönlendirdiğini belirtiyor.
İlk aşamada eserin roman mı yoksa farklı bir türde mi olacağına karar veremediğini ifade eden Palancı, görsel anlatımın daha güçlü olacağına kanaat getirerek senaryo formatında ilerlemeye karar veriyor. Sinemacı olmadığını ancak bu alanda çalışan arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerin kendisine yol gösterdiğini dile getiren Palancı, “Bir senaryo kitabı yazarsam bu bir niyet beyanı olur, oradan ilerleyebiliriz dedik,” diyor.
DÖRT YILLIK HAZIRLIK: SENARYO DİLİ VE TARİHSEL ARAŞTIRMA
Senaryo türünün kendisi için yeni bir alan olduğunu belirten Palancı, bu nedenle kapsamlı bir hazırlık süreci geçirdiğini anlatıyor. “Ben yazarken uzun cümleler kurarım ama senaryoda daha kısa ve net bir dil gerekiyor. Bu beni zorladı,” diyen Palancı, senaryo yazımına dair temel kitaplar okuduğunu ve farklı senaryolar incelediğini ifade ediyor.
Kitabın tarihsel bir arka plana sahip olması nedeniyle yoğun bir araştırma süreci yürüttüğünü söyleyen Palancı, dönemin askeri raporlarını incelediğini, yazılı kaynakların yanı sıra sözlü tarih çalışmalarına da başvurduğunu aktarıyor. “O dönemi yaşamış kişilerin torunlarıyla uzun uzun konuştuk. Tüm bunların sonucunda güçlü bir tarihsel arka plan oluştu,” diyor.
“RESMİN TAMAMINI GÖRMEK GEREKİYOR”
Palancı’nın kitabındaki en dikkat çekici tercihlerden biri, Dersim anlatılarında sıklıkla odaklanılan 1938 yerine 1900–1925 dönemini ele alması. Bu tercihini şu sözlerle açıklıyor:
“1938 çok büyük bir travma ve doğal olarak herkes oraya odaklanıyor. Ama bu durum bazen insanı paralize edebiliyor. Resmin tamamını göremiyorsunuz. O yüzden ben öncesine bakmayı tercih ettim.”
Palancı’ya göre 1900–1925 arası dönem, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarını hem de Cumhuriyet’in kuruluş sürecini kapsayan son derece yoğun bir tarihsel kesit. II. Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı, 1915 süreci, 1917 Bolşevik Devrimi ve Cumhuriyet’in ilanı gibi büyük kırılmaların aynı zaman diliminde yaşandığını hatırlatan Palancı, bu gelişmelerin Dersim’deki yansımalarını anlatmayı amaçlıyor.
Tarihi bir anlatıyı edebiyatçı bakışıyla ele aldığını belirten Palancı, Dersim tarihini dramatik yapı üzerinden değerlendirdiğini ifade ediyor. Ona göre 1514 Çaldıran’dan başlayan süreç, 1900–1925 döneminde zirveye ulaşıyor ve 1938’de final yapıyor.
“1938’e odaklandığınızda sadece sonu görüyorsunuz. Ama o sona nasıl gelindiğini anlamak için öncesine bakmak gerekiyor,” diyen yazar, bu kitabın tam da bu ihtiyaca yanıt verdiğini savunuyor.
GERÇEK VE KURMACA İÇ İÇE
Kitapta gerçek ve kurmaca karakterlerin birlikte yer aldığını belirten Palancı, bu yöntemi bilinçli olarak tercih ettiğini söylüyor. Bu yaklaşımda Tolstoy’un Savaş ve Barış romanından ilham aldığını ifade eden yazar, tarihsel figürlerle kurgusal karakterleri bir araya getirmenin anlatımı güçlendirdiğini dile getiriyor.
“Gerçek karakterler dönemi temsil ediyor, kurmaca karakterler ise anlatımı daha akıcı ve güçlü hale getiriyor,” diyen Palancı, bu yöntemin hem tarihsel gerçekliği koruduğunu hem de edebi derinlik sağladığını belirtiyor.
KUŞAKLAR BOYU AKTARILAN TRAVMA
Kitabın merkezinde yer alan “suskunluk” teması ise Dersim’in travmatik geçmişine dayanıyor. Kendi ailesinin de bu süreci yaşadığını belirten Palancı, çocukluğunun bu anlatıları dinleyerek geçtiğini söylüyor.
“Bu sessizliği yazıya dökmek zorlayıcıydı. Çünkü bu sadece tarih değil aynı zamanda kişisel bir hafıza,” diyen yazar, bu nedenle yazım sürecinin hem duygusal hem de düşünsel açıdan yoğun geçtiğini ifade ediyor.
Okuyucuda yaratmak istediği etkiye dair konuşan Palancı, Adorno’nun bir sözünden hareket ettiğini belirtiyor:
“Adorno diyor ki, ‘Şahane mazlumların yüceltilmesi sonuçta onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir’ yani siz mazlumluğu yücelttiğiniz zaman o mazlumluğa neden olan sistemi de meşrulaştırırsınız. Bu benim için önemli bir referans.”
Bu nedenle kitabın yalnızca acı ve travma üzerine kurulu olmadığını vurgulayan Palancı, daha epik ve bütüncül bir anlatı kurmaya çalıştığını ifade ediyor.
SİNEMA HEDEFİ: BU BİR NİYET BEYANI
Palancı’nın nihai hedefi ise kitabı sinemaya uyarlamak. “Bu bir senaryo dosyası ve benim asıl amacım bunu filme dönüştürmek,” diyen yazar, Dersim’e dair güçlü bir sinema filminin eksikliğine dikkat çekiyor.
“Bunca yıl geçti, bu kadar şey yazıldı ama hala güçlü bir film yok. Bu benim için önemli bir eksiklik,” diyen Palancı, bu projeyi bu boşluğu doldurmak için başlattığını belirtiyor.
Okurlara da bir öneride bulunan Palancı, eserin klasik bir roman gibi değil, bir film izler gibi okunmasını tavsiye ediyor. Ayrıca kitabın tarihsel arka planını daha iyi kavrayabilmek için Kazım Karabekir’in Dersim raporunun da okunmasını öneriyor.
“ÇOCUKLARA BİR ZEMİN BIRAKMAK İSTİYORUM”
Yazarlık dışında hekimlik mesleğini sürdüren ve Diyarbakır’da yaşayan Palancı, iki çocuk babası. Son olarak bu projeye giriş motivasyonunu şu sözlerle özetliyor:
“Bu biraz da çocuklarımıza bir zemin bırakma meselesi. Eğer bunu iyi bir sinema filmine dönüştürebilirsem onların kendi tarihlerini sorgulayabilecekleri bir alan açılmış olur.”
Güz Düşleri Bir Zamanlar Dersim, hem tarihsel derinliği hem de sinema hedefiyle yalnızca bir kitap değil; aynı zamanda geçmişle yüzleşme ve geleceğe bir anlatı bırakma çabası olarak dikkat çekiyor.
PİRHA- Yazar Hasan Şahin okuyucularıyla bir araya geldi. Kitaplarına dair bilgiler paylaşan Şahin, edebiyatında toplumsal sorunlara dikkat çektiğini ifade etti.
Yazar Hasan Şahin okuyucularıyla buluştu. Mersin’de bulunan Sokak Kitapevi’ndeki söyleşiye çok sayıda kişi katılırken, söyleşinin moderatörlüğünü Abuzer Kiraz yürüttü.
Kitaplarında, Kürt coğrafyasını ve insanların hikayesinin anlattığını dile getiren Hasan Şahin, edebiyatında toplumsal sorunlara dikkat çektiğini ifade etti.
Söyleşinin ardından Yazar Hasan Şahin kitaplarını imzaladı.
PİRHA- Yıllardır İngiltere’de bir mülteci olarak yaşayan gazeteci-yazar Akın Olgun’un yeni kitabı “Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi” raflardaki yerini aldı.
Akın Olgun’un altıncı, Tekin Yayınevi’nden çıkan üçüncü kitabı olan “Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi” yıllardır yaşadığı İngiltere’den tatil için geldiği Rodos’ta kendini bir anda karanlık suların ortasında ve cezaevinin gri duvarları arasında bulmasıyla başlıyor.
Bu durum yalnızca bir gazetecinin tutuklanma hikâyesi değil; aynı zamanda Ege’nin iki yakası arasında sıkışıp kalmış “ötekilerin” sesini duymamızı sağlayan bir tanıklığa dönüşüyor. Yazar, 1990’larda Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmaların bu kez bambaşka bir trajediyle yeniden canlanışına şahitlik ederken; aynı zamanda Yunanistan’da birer “nefret öznesi” hâline getirilen, onlarca yıl hapis cezasıyla yargılanan ve “Kaptanlar” olarak anılan göçmen kaçakçılığı sanıklarının hikâyelerine de sürüklüyor bizi.
“Dümeni tutanlar ile kalemi tutanların kaderi bazen aynı hücrede kesişir…”
Akın Olgun kimdir?
Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. 1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık 2000 tarihinde 10.000 askerin açlık grevi ve “ölüm oruçları”na son vermek için 48 cezaevine yaptığı, adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu. 2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti ve o zamandan beri İngiltere’de yaşamaktadır. 2009-2015 yılları arasında BirGün gazetesinde düzenli olarak siyaset, insan hak ve özgürlükleri konularında yazılar kaleme aldı. Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak okurlarıyla buluşmaya devam ediyor. Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri ve El Âlem isimli dört kitabı daha bulunmaktadır. Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.
PİRHA- 6 Şubat 2023 yılında yaşanan Maraş merkezli depremlerin Malatya’daki tanıklarından Dr. Ali Yalçın, Malatya depremini ve yaşadıklarını kolektif bir çalışmayla, ‘Depremde Hafızam Kaldı’ adlı çalışmayla kitaplaştırdı. Yaşananları birinci gözden anlatan kitap, yaşananlar bakımından bir hafıza oluşturuyor.
6 Şubat 2023’te saat 04.17’de yaşanan ve “asrın felaketi” olarak adlandırılan büyük deprem, 11 ili etkisi altına almıştı. Bu felaket, Malatya’nın hem fiziki hem de psikolojik dokusunu derinden sarstı. Kentte ticaret merkezleri, iş yerleri ve yaşam alanları yerle bir olurken, 1500’e yakın insan yaşamını yitirdi, 6500’e yakın kişi yaralandı. Deprem sonrası ortaya çıkan büyük travma, Malatya’da toplumsal bir dayanışma ile hafızaya dönüştü ve bu hafıza, Dr. Ali Yalçın ve arkadaşlarının hazırladığı bir kitapta somutlaştı.
“DEPREMLE GÜVEN DUYGUMUZU KAYBETTİK”
PİRHA’ya konuşan Dr. Ali Yalçın, o geceyi ve sonrasındaki toplumsal psikolojiyi şöyle anlattı: “6 Şubat sabahı, hepimiz evlerimizde, kendimizi en güvende hissettiğimiz mekânlarda yakalandık depreme. O an güven duygumuzu yitirdik. İnsan psikolojisi, o muazzam güven hissi kaybolduğunda travma başlamış oluyor. Malatya, hayal edilemeyecek boyutta bir yıkım ve travma yaşadı.”
Dr. Yalçın anlatımının devamında, deprem sonrası Malatya’da Afet Dayanışma Platformunu kurduklarını belirterek, 80’e yakın sivil toplum kuruluşunun bir araya geldiğini, dayanışmanın kısa sürede büyüyerek örnek gösterilecek bir noktaya ulaştığını vurguladı.
“İNSANLAR BULABİLDİKLERİ BOŞ ALANLARDA HAYATA TUTUNDULAR”
Yalçın, deprem sonrası dayanışma alanlarının toplumsal hafıza açısından önemini şu sözlerle aktardı: “Depremin ilk günlerinden itibaren Murat Doğan Çocuk Parkı’nda 90 gün boyunca, birbirini hiç tanımayan insanlar bir araya geldi. Acı, travma ve şokun ortaklığıyla insanlar birbirlerine destek oldular, hayata tutunmaya çalıştılar. O günün görselleri hafızalarımıza kazındı.”
Bu süreçte yalnızca fiziksel enkazın değil, aynı zamanda duygusal yıkımın da paylaşıldığını belirten Yalçın, Malatya halkının yaraları birlikte sarmaya başladığını söyledi.
TRAVMADAN UMUDA: KİTABA DÖNÜŞEN HAFIZA
Deprem sonrası yaşananların kaleme alınmasının, hem toplumsal hem de bireysel iyileşme için kritik olduğunu ifade eden Yalçın, hafıza kitabının ortaya çıkış sürecini şöyle özetledi: “Depremle birlikte hafızamızda bir kırılma yaşadık. Bu kırılmayı onarmanın yollarından biri de yaşadıklarımızı yazıya dökmekti. Malatya’da ve şehir dışında yaşayan arkadaşlarımız, kendi cümleleri ve duygularıyla yazdılar. Bu metinleri topladık, gönüllü Doğan Yol Eğitim ekibi de yazıları kitaba dönüştürdü.”
Kitap, hem depremin acısını hem de toplumun yeniden ayağa kalkma mücadelesini belgelerken, gelecek nesillere de bir hafıza bırakmayı amaçlıyor.
“MALATYA KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞUYOR”
Dr. Yalçın, üç yılın sonunda Malatya’nın toparlanma sürecine dair şu mesajlar verdi: “Bugün şehir yeniden inşa ediliyor. İnsanlar küllerinden doğuyor. O gün annelerine sığınan çocuklar, bugün yeniden tebessüm ediyor. Toplum bu kırılmışlıktan daha güçlü çıkacak. Tıpkı kemik kırıldığında iyileşir ve bir daha aynı yerden kırılmaz deriz ya, toplum da bu felaketten öyle çıkacak.”
Yalçın, deprem sonrası her kesimden insanın birbirine yardım eli uzattığını, enkazlardan hayatlar çıkardığını ve bu dayanışmanın Malatya’nın toplumsal hafızasında unutulmaz bir yer edindiğini vurguladı.
PİRHA-Akademisyen Dr. İsmet Konak ile Sosyalist Kürtler kitabına ilişkin sohbet ettik. Kürtlerin 1917 Devrimi’ne destek verdiğini ifade eden Konak, “Bolşevikler Kürdistan’ın önüne Kızıl sözcüğünü koydular ve Kızıl Kürdistan dediler. Çünkü artık devrim gerçekleşmişti. 16 Temmuz 1923 yılında Kızıl Kürdistan kazası kuruldu” dedi.
Akademisyen Dr. İsmet Konak’ın, Sosyalist Kürtler kitabı 2022 yılında Nûbihar Yayınları’ndan çıktı. İsmet Konak ile ikinci baskısı çıkan kitabına ilişkin sohbet ettik.
“DEVRİME DESTEK VEREN KÜRTLER VARDI”
PİRHA: Sosyalist Kürtler kitabının ikinci baskısı çıktı. Kitapta 1917 Devrimleri ve Kürtlere de değiniyorsunuz. Kürtler, devrime ne şekilde katıldı?
İSMET KONAK: Devrim sözcüğü özellikle Rusya’da artık sembolleşmiş bir sözcük. Tabii Rusya’da 1917 yılında hem Şubat hem de Ekim Devrimi gerçekleşti. Lenin’in dediği gibi devrim ezilenlerin şölenidir. Rusya’da birçok etnik grup vardı ve hepsini etkiledi. 300 yıllık Romanov Hanedanlığı yıkıldı, Çar 2. Nikolay’ın Mutlakiyetçi Rejimi yıkıldı. O açıdan önemliydi. Tabii ki bu Kürtleri de etkiledi. Kürtlerin özellikle yoksul kesimlerini etkiledi.
Mülk sahipleri biraz uzak durdu. Mesela bunlardan birkaçını söyleyebiliriz. Egip Bey, Sadık Paşa, Cihangir Ağa devrime karşı çıktılar. Fakat diğer kesim yakındı. Özellikle devrime destek veren isimlerden biraz bahsetmek lazım. Bunlardan bir tanesi Erebe Şemo’dur. 1916 yılında Bolşevik fikirlerle tanışıyor. O dönemde Erzurum bir Rus toprağı ve Erzurum’da demiryolu inşaatında tercüman olarak çalışıyor. Bolşevizmle o zaman tanışıyor. 1917 yılında ise Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin üyesi oluyor. Daha sonraki süreçte Sarıkamış’ta devrimci faaliyetler yürüttüğü gerekçesiyle tutuklanıyor. İç savaşta hem Kuzey Kafkasya’da hem de Azerbaycan’da Bolşeviklere desteği var. Sonraki süreçte sosyalizmin inşa döneminde yine Erebe Şemo inisiyatif alıyor. Erebe Şemo’nun, devrime ciddi oranda bir desteği olduğunu görüyoruz.
Devrime destek veren isimlerden bir tanesi de Cengiz Yıldırım’dır. 1916 yılında Petrograd’da metalurji mühendisi olarak mezun oluyor. 1918 yılına kadar Ayvaz isimli bir fabrikada çalışıyor. Bu fabrikada çalışırken Bolşevik fikirlerle tanışıyor. 1917 Ekim Devrimi’ne ciddi bir desteği var. Kışlık Sarayı’na giden kitlenin içerisinde yer alıyor. Rus İç Savaşı’nda ciddi bir desteği var. Müslümanlar arasında örgütlenme sağlıyor. Yıldırımiye isimli bir Müslüman örgüt, bölük kuruyor. Bu bölük Doğu Cephesi’nde Sovyet ordusuna destek veriyor. Sonraki süreçte Cengiz Yıldırım’ı Azerbeycan’da 28 Nisan Devrimi’nde yer aldığını görüyoruz.
Devrime destek veren bir diğer kişi ise Ferik Polatbekov. O da o dönemde Bolşeviklere ciddi oranda destekliyor. Çekoslovak ordusuna karşı savaşıyor. Hem iç savaşta hem devrimde Ferik’in rol oynadığını görüyoruz.
“ASLINDA KIZIL KÜRDİSTAN İSMİ HER ZAMAN KULLANILMIŞTIR”
-Sovyet Kürtleri derken aklımıza gelen konulardan birisi de Kızıl Kürdistan meselesidir. Nasıl kuruldu, biraz bilgi verebilir misiniz?
6 Mayıs 1921 yılında 1. Azerbaycan Sovyetler Kongresi gerçekleşti. Bu kongrede ilk defa Kürdistan meselesi gündeme geliyor. Cengiz Yıldırım da bu kongreye katılıyor. Batıda bir açlık olduğunu söylüyor. Açlığın giderilmesi ve Kürdistan biriminin teşkili gibi konular ilk defa bu kongrede tartışılıyor. Birkaç ay sonra 3 Ekim 1921 yılında Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Yürütme Komitesi’ne Kızıl Kürdistan’dan bir telgraf geliyor. Bu telgrafta biz Kızıl Kürdistan sözcüğünü görüyoruz. Tabii Rusya sahasında Kızıl Kürdistan sözcüğü ilk defa bu süreçte kullanılmıyor. Aslında Kızıl Kürdistan her zaman kullanılmıştır. Daha öncesinden de Kürtlerin yaşamış olduğu o sahaya Kürdistan diyorlar. Mesela İskoç Seyyah John Bell, 1715 ve 1718 yılları arasında Güney Kafkasya’ya gidiyor. Kürtlerin yaşadığı bu sahayı geziyor ve diyor ki: “Farslar bu sahaya Kürdistan diyorlar.” Yani Kürdistan sözcüğü oldukça eski onu belirtmek lazım. Tabi Bolşevikler Kürdistan’ın önüne Kızıl sözcüğünü koydular ve Kızıl Kürdistan dediler. Çünkü artık devrim gerçekleşmişti. Kürtlerin artık sosyalist olduğunu düşünüyorlardı. Kürdistan bakımından baktığımızda bir ay sonra Kızıl Kürdistan sözcüğü Deniz ve Asker İşleri Halk Komiseri Ali Haydar Karayev tarafından bir kez daha kullanılmış.
Yine 14 Kasım 1921’de Azerbaycan Devlet Başkanı Neriman Nerimanov Lenin’e bir telgraf çekiyor, “Volga’da ve Kürdistan’da ciddi bir açlık var. Biz bu açlığı bir şekilde hafifletmeliyiz.” diyor. Azerbaycan Devlet Bankası kuruldu. Oraya 40 milyon ruble bir destekte bulunacağız diyor ve Lenin’i tabii ki çok takdir ediyor. Yani Lenin’in Kürdistan konusunda haberi vardı. Kürdistan’la ilgili tabii tartışmalar sonraki süreçte de bir, iki yıl daha devam etti. En son 16 Temmuz 1923 yılında Kızıl Kürdistan kazası kuruldu.
“KÜRTLER, 16. YY’DAN ÖNCE DE BAZI DEVLETLER KURMUŞTU”
-Son dönemde Kızıl Kürdistan ile ilgili yeni seyahatlere ulaştınız. Bu seyahatlerde neler dikkatinizi çekti?
Kızıl Kürdistan konusunda yaklaşık beş seyahat olduğunu görüyoruz. Bunlardan iki tanesi olan Gurko-Kryajin ve Bukşpan biliniyor fakat diğer üçü bilinmiyordu. Son 2-3 yılda bu seyahatlere ulaştım ve seyahatlerin içeriğini paylaşmıştık. Seyahatlere baktığımızda birinci sırada Çursin geliyor kendisi bir Rus etnograftır. 1924 yılında Kızıl Kürdistan’a gidiyor. Bazı notlar alıyor ve gözlemlerde bulunuyor. Bu gözlemlerde dikkat çeken birinci nokta 1924 yılında Kızıl Kürdistan’da yaklaşık 44 bin nüfus olduğunu bunların 35 binin de Kürt olduğunu söylüyor.
Buradaki Kürtlerin 1589 yılında yaşanan Osmanlı-Safevi Savaşı’nda Osmanlı tarafında savaşan Kürtlerin torunları olduğunu söylüyor. Tabii burası biraz tartışmalı onu söyleyeyim. Yani 16. yüzyıla bakarsak Kürtlerin Güney Kafkasya’daki veya Kızıl Kürdistan’daki varlığı konusunda yanılabiliriz. Çünkü Kürtler 16. yüzyıldan önce de o sahada bazı devletler kurmuşlardı. Mesela Med İmparatorluğu bunlardan biri yine sonraki süreçte Kafkasya Albanyası içindeki Kürtler vardı. Mihrani Kürt devleti kurulmuştu. Deysemiler, Şeddadiler, Revvadiler var. Yani Kürtler o zamanda bazı hanedanlıklar kurmuşlardı, inşa etmişlerdi. Dolayısıyla 16. yüzyıldan başlamak bu açıdan tartışmalı olabilir. Oldukça münakaşalı bir durum.
İkinci seyahat ise Rus arkeolog olan Pçelina tarafından düzenlenmişti. Onun da ciddi analizleri ve gözlemleri var. Pçelina da Kürtlerin nüfusunu yaklaşık 35-40 bin olduğunu söylüyor. Yine o da Çursin gibi Kürtlerin tarihini 1589’a dayandırıyor. Pçelina izlenimlerinde üzerinde durulması gereken bir durum var. O da Ogundar köyü. Ogundar köyünde İlyasov ailesi var. Bu ailenin Diyarbakır’dan gittiğini söylüyor. Burası biraz dikkat çeken bir nokta. Onun altını çizelim. Yani Diyarbakır’dan bir ailenin Kızıl Kürdistan’a göç ettiğini anlayabiliyoruz. Pçelina yine en çok üzerinde durduğu konu Kızıl Kürdistan’da evlerde ocakların olduğu. Diyor ki her evde bir ocak var ve bu ocaklar kutsal. Bir çocuk doğduğunda o ocağın etrafında gezdiriliyor. Bir kadın evlendiğinde o kadın ilk önce kendi babasının evinde ve sonra gittiği damatın evinde o ateşin etrafında gezdiriliyor. Koyun kuzuladığında ocakta uzun bir süre sönmeyecek şekilde bu ateş yakılıyor. Çünkü bu ritüelin bir benzerinin Horasan’da olduğunu da görüyoruz. İngiliz seyyah James Frazer diyor ki, “Horasan’daki bu durum Zerdüştlüğe işaret ediyor.” Yani bu zerdüştlüğün kalan bir motifi olabilir.
Üçüncü seyyah ise Sısoyev. Onun da Kızıl Kürdistan adına ait ciddi izlenimleri ve gözlemleri var. Minkent köyü konusunda bilgi veriyor. Minkent köyünde 200’e yakın hane var. 800 kişi yaşıyor. Bu köyde yetişen Samet Şahsuvarov isimli bir öğretmen var. Bu öğretmen hem Çursin hem Pselina’ya yardım ediyor. Seyahatler genel anlamda böyle.
PİRHA-16-19. YY Osmanlı Arşiv Belgeleriyle Koçgiri Tarihi kitabını konuşmak üzere Koçgirililer, Koçgiri Kültür Derneği’nde bir araya geldi. Koçgiri tarihi denildiğinde akla ilk olarak 1920-1921 tarihinin geldiğini belirten Tarihçi Alişan Akpınar, “Hemen Koçgiri İsyanı’na yoğunlaşırız. Koçgiri tarihi isyan etrafında konuşulan bir tarih oysa Koçgiri tarihinin ondan öncesine uzanan bir tarihi var” diye belirtti.
Gültekin Uçar, Burak Bektaş ve Ali Haydar Bektaş’ın yazdığı 16-19. YY Osmanlı Arşiv Belgeleriyle Koçgiri Tarihi kitabı Dipnot Yayınevi’nden çıkarak okuyucuyla buluştu.
Koçgiri Tarihi kitabını konuşmak üzere Koçgirililer, Koçgiri Kültür Derneği’nde bir araya geldi. Kitabı hazırlayan Gültekin Uçar, Burak Bektaş ve Ali Haydar Bektaş ile Tarihçi Alişan Akpınar, kitaba dair kısa bir sunum gerçekleştirdi.
“KOÇGİRİ, HER ZAMAN ÖNEMLİ BİR YER OLDU”
Açılış konuşmasını yapan Koçgiri Kültür Derneği Başkanı Rıza Kahraman, “Bir dil 5 bin senede oluşuyor bu sebeple dönemsel hiçbir mesele hiçbir ideoloji böylesi kadim mirasların tırnağı edemez. İnancımız Yavuzlar, Timurlar, Topla Osmanlar ve Sakalı Nurettinleri gördü ama kendini bugünlere kadar getirdi. İnancımız, dilimiz ve kültürümüz bize atalarımızın emanetidir. Emaneti yücelterek bizden sonraki kuşaklara aktarmak boynumuzun borcudur. Koçgiri her zaman önemli bir yer oldu. Başkaları Koçgiri’yi tarif etmeye kalktı şimdi elimize ulaşan bu eser Koçgiri’nin kendi evlatlarının kaleme aldıkları bilimsel ve akılcı bir eserdir” dedi.
“KOÇGİRİ TARİHİ, İSYAN ETRAFINDA KONUŞULAN BİR TARİH ANCAK ONDAN ÖNCESİ DE VAR”
Koçgiri tarihi denildiğinde akla ilk olarak 1920-1921 tarihinin geldiğini belirten Tarihçi Alişan Akpınar, “Hemen Koçgiri İsyanı’na yoğunlaşırız. Koçgiri tarihi isyan etrafında konuşulan bir tarih oysa Koçgiri tarihinin ondan öncesine uzanan bir tarihi var. Aslında bu kitap bu sorulara bir yerde cevap verme çabası” diye belirtti.
“KİTAPTA, KOÇGİRİ TARİHİYLE İLGİLİ BELGELER VAR”
Kitapta Koçgiri’nin tarihiyle ilgili belgeler olduğunu ifade eden Burak Bektaş, “Osmanlı arşivinde bulunan belgeler sonuçta o dönemdeki muktedirlerin yazdığı bilgiler. Burada kendi sesimizi bulabilir miyiz konusunu açığa çıkartmak istedik. Muktedirlerden daha çok sessizde kalanların sesi olmaya çalıştık. Kitapta Koçgirililerin tarafında olmayanların sözünü bulamayacaksınız” diye konuştu.
PİRHA-Yazar Nesrin Akgül’ün ‘İnançlar tarihinde Alevilik’ kitabı çıktı. Yazar Nesrin Akgül, Alevi inanç tarih yazımında çok fazla pozitivist tarih anlayışıyla hareket edildiğinin altını çizerek, “Çok fazla köşeli bir, çok fazla mutlak, indirgemeci, özcü bir tarih anlayışı var. Bütünlüğü yok. Bu nedenle kitabımda yöntem eleştirisi yapmak istedim” dedi.
Yazar Nesrin Akgül’ün ‘İnançlar tarihinde Alevilik’ kitabı Jingeh Yayınları’ndan çıktı. Nesrin Akgül ile ‘İnançlar Tarihinde Alevilik’ kitabına ilişkin konuştuk.
“KİMLİĞİN KENDİSİNİ UYANDIRMA HALİ”
PİRHA: İnançlar tarihinde Alevilik kitabını çıkardınız. Alevilik üzerine çalışma fikri nasıl başladı?
Nesrin Akgül: İnançlar Tarihinde Alevilik kitabı, yazımsal süreç itibarıyla benim cezaevinde olduğum ve tahliye olduğum süreç aralığında yazıldı.Tekrar basımı ikinci defa tutuklanmamla birlikte girdi. Tabii kitabın yazım süreci biraz daha zindan süreciydi. O süreçte yazıldı. Tabii bunu tetikleyen bir arka plan var. Bu kişisel tarihle ilgili, içinde bulunan toplumsal gerçeklik, o coğrafyanın sahip olduğum kimlikler üzerindeki etkisiyle ilgili. Aslında bir nevi kimliğin kendisini uyandırma hali, hakikatin uyandırma haliydi.
İlk uyanış, aslında bir Alevi olarak daha çocuklukta başlayan bir uyanış. Ancak çok anlamlandırılan, çok tanımlanan bir süreç değil. Daha çok duygusal tepkilerle şekillendi. Sivas Katliamı’yla başlayan, peşi sıra Gazi olaylarıyla gelen bu süreçler aslında Alevi kimliğinin direniş eksenini daha farklı bir boyutta ortaya çıkartması, kendi kimliğini şekillendirmesi ve bunun üzerinden yediği müdahalelerle gelişen yeni katliam süreçleri daha çocukluk evresinde beni de etkiledi.
Bu bir uyanış süreci ama duygusal bir uyanıştı dediğim gibi. Peyderpey bu uyanış bir yerden sonra yaşamı tanımlama noktasında yüksek bir motivasyona dönüştü. Sürekli seni felsefik olarak da, içgüdüsel olarak da yaşamı anlamaya, tanımlamaya, durduğun yerin ne olduğunu anlamaya iten bir felsefesi var. Çünkü yaşam koşullarımız sürekli seni öteki olmaya, kimliği saklamaya iten bir yaşam koşulu. Bu bir yerden sonra ‘sen kimsin?’ sorusunu sana sordurtuyor. Kısaca çocukluk süreci biraz buna evre oldu. Bir uyanış, duygusal bir uyanış yarattı. Daha sonrasında Kürt kimliğinin uyanışı, kadın kimliğine dair bir uyanışla daha siyasal özgürlük mücadelesine kayış bir kimlik arayışına yol açtı ve bu kimlik arayışı içerisinde zamanla Kürt Alevi olduğuna dair bende yeni bir tanım uyandırdı.
Bu daha siyasal bir boyut oluyor. Mücadele bir yerden sonra aslında bir Kürt Alevi olduğuna, Alevilik kimliğinin bu noktada sende bir aidiyet ve sahiplenme yarattığına dair bir bilinç oluşturuyor. Bu bilinç vardı, Kürt Alevi olduğumuza dair siyasal bilinç oluştu. Ancak temel eksik kalan boyut ki ben özellikle mücadele, siyasal mücadele tarihim içerisinde bu kimliğe dair bir sahiplenme oluştursam da eksik kalan boyut bu kimliğin ne olduğu, nasıl tanımlanması gerektiğine dairdi. Arayış biraz buradan gelişti. Alevisin ama nesin? Hangi inanç var? Çünkü kendi kendine de bir otoasimilasyona uğradı Alevilik kimliği. Daha çok siyasal mecrada bir mücadele eksenine dönüştü. Ancak inancın ibadeti, inancın siyasal tarihi, inancın tarihsel hafızası çok fazla yok. Bu bizde çok eksik kalan bir boyut. Bilinç noktası, kendine ait kimlik bilincini oluşturma noktasında eksik bir boyuttu bu.
Diyebilirim ki, bu bir hakikat uyanışına dönüştürdü ve küçük de olsa, küçük emarelerle de olsa biraz bu noktada kimliği tanımlama, kimliği anlamlandırmaya dair bir süreçle gelişti bu. Diyebilirim ki kimlik biraz kendisini haykırdı ister olarak. Kendini bil dedi yani. O bilmeler belli bir seviyeye eriştikçe aslında bir kadın olarak, bir Kürt olarak, içinde yaşadığım coğrafya olarak aslında çok iç içe geçen, çok birbirini yoğuran, çok fazla kendini harmanlayan bir kimlik.
Bir de şöyle bir sorun var. Yani Alevilikte çok fazla etnik milliyetçilik yapılıyor ve Kürt Alevi kimliği evrensel olarak çok fazla yok sayılıyor. Özellikle Rea Haq kimliği çok fazla yok sayılan, üzerinde çok fazla dejenerasyona maruz bıraktırılan bir kimlik. Bu nedenle de bu kimliği bir de Kürt Alevi kimliğiyle sahiplenme, bunu tarihsel arka planını oluşturma arayışı buna vesile oldu diyelim. Kişisel arayışlar ve bunun içinde bulunduğu toplumsal şekillenişler ve siyasal ortam, bu kitabın yazılmasına vesile oldu diyebilirim.
“BİR YAZILI TARİH VE HAFIZA OLUŞTURMA UYANIŞI VAR”
-Alevilik yazım dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aleviliğe dair çok fazla araştırma var. Özellikle doksanlı yıllardan itibaren kimliği kendisini tanımaya dönük çok fazla araştırma şekilleniyor. Aslında bu süreçler Alevi kimliğinin ilk defa diyebiliriz. Daha küresel ölçekte ya da daha komple bir şekilde yazılı sürece kendisini yazılı bir hafızaya dönüştürdüğü süreç. Her cepheden buna dair bir yazış var. Güçlü bir envanter oluştu. Bu önemli. Alevi hafızasını yazılı hafızaya dönüştürmek, buna dair saha araştırmaları yürütmek çok değerli. Buna dair verili olan yok olmak üzere. Çünkü Alevi tarihi daha çok sözlü bir hafıza. Kendisini sözlü olarak aktarmış ki bu zaten Kürt tarihinde de biz bunu görüyoruz. Hep sözlü bir aktarım var, sözlü bir hafıza var. Böyle bir aktarım var.
Doksanlardan itibaren bu yazılı tarih sürecine çok daha geniş yelpazeden bir katılım var. Bir uyanış var, yazılı tarih uyanışı ve hafıza oluşturma uyanışı var. Buna katılımla ilgili çok fazla yazılı envanter oluşturdu, çok güçlü yazarlar var bu noktada.
Bunu en başta Cemşid Bender, Mehmet Bayrak, bunların hepsi çok güçlü. O dönem açısından güçlü hafıza oluşturan araştırmalar da bulunuyorlar. Alevi toplumu, Kürt Alevi toplumu, Rea Haq inancı açısından da çok güçlü araştırmalara vesile olmuş tarih yazıcıları bunlar. Tabii bunların okumasını çok fazla yaptım. Çok fazla araştırma yaptım diyebilirim ki bu zindan koşullarında gelişti, yeterlikleri tartışma konusu olabilir ama çok da parçalı buldum. Yani kendi tarihimize ait çok fazla bütünleştiren, bu tarih okumasını doğru bir şekilde başlatan, bunu tarihsel sosyolojide buluşturan bütünsellikteki yazılımlar parçalı ve daha çok bu Türk Alevi ekseninde yazılmış. Rea Haq inancı ekseninde yazılı tarih araştırmaları daha sınırlı. Bunlar okunduktan sonra bende şöyle bir düşünce oluştu. Yani biz inanç olarak inanç tarihine bakış açımızda hangi yöntemi ele almalıyız? Bu bir soru işareti oluşturdu. Bu noktada öne çıkan husus şu, pozitivist tarih anlayışıyla biz inanç tarihini ele alıyoruz. Alevi inanç tarihi de çok fazla pozitivist tarih anlayışıyla yöntem olarak ele alınıyor. Bu nedir? Çok fazla köşeli bir, çok fazla mutlak, sınırları çok fazla çerçevelenmiş bir tarih anlayışı. Çok fazla indirgemeci, çok fazla özcü bir tarih anlayışı ve tarihsel sosyoloji oluşturmuyor. Çok sınırlı kalıyor ve çok etnik kalıyor. Bütünlüğü yok. Bu nedenle biraz daha yöntem eleştirisi yapmak istedim. Kitapta da biraz ön plana çıkan bu.
Biz dinler tarihine nasıl yaklaşacağız sorusu ekseninde din nedir, kimlik nedir, biz dinleri hangi tarih anlayışıyla ele alacağız, biraz bu noktada cevap oluşturmaya çalıştım. Biraz buradan bakabiliriz.
Burada ne ön plana çıktı? Özgürlük sosyolojisi bakış açısında toplumlar tarihini tarih sosyolojisiyle ele alma, bu da yapısal sosyoloji kavramının etrafında evrensel tarihle tikel tarihi buluşturma. Yani nedir? Bir toplumsal hafıza var. Bu toplumsal hafıza içerisinde her toplumun da kendine özgün farklılığıyla yer ettiği bir hafıza var. Ve bu çok canlı bir hafıza. Kendisini sürekli yenileyen, etkileyen ve etkileştiren bir tarih. Canlılık var çünkü tarihin kendi canlılığı var.
Pozitivizm, bu tarihi ölü bir tarih olarak ele aldırıyor. Yazılı tarihi esas alıyor. Sözlü hafızayı aslında çok tarihsel belge olarak ele almıyor ve çok özcü yaklaşıyor. Buna alternatif olarak mekan ve zamanı buluşturan bir tarih anlayışı ortaya koyuyorum.
Alevi toplumu dediğimizde bizim mekan ve zaman olarak başlangıç noktamız ne olmalı? Tek başına bir tarih değil ama yok sayılacak bir tarih de değil. Örneğin hep şöyle bir algı var. Yanılgılı bir algı. Alevilik, İslamiyet’in bir mezhebi. Bu Kürt hareketi içerisinde de aslında çok fazla eleştirilen ya da Kürt toplumu içerisinde de çok fazla tanımını bulmayan, henüz çok fazla Alevilik dediğimizde nasıl bir kimlik ortaya çıkıyor dediğimizde net bir cevabını kuramadığımız bir husus. Çünkü Alevilik çok fazla İslamiyet’in hamuruyla yoğrulmuş, adeta İslamiyet’in mezhebi olarak tanımlıyor. Bu, aslında karşıtlaştıran ve bir öteki karşısında Alevi kimliğini tanımlayan bir yaklaşım. Nedir? İslamiyet esas ana akım inançtır, Alevilik de bunun karşısında tanımlanmalıdır şeklinde bir yaklaşım var. Oysa ben de şunu esas olarak, yöntem olarak belirledim. Elbette Alevilik birçok inançtan besleniyor ve birçok inancı da besliyor. Çünkü inanç tarihi çok katmanlı, çok iç içe geçmiş bir inanç tarihi. Tarih dediğimiz olgu biraz burada inanç tarihinde. Bu kadar çok katmanlı, çok iç içe geçmiş sarmal bir sistemde biz özcü yaklaşamayız. Ne İslamiyet içerisinde ne onun karşısında yorumlayabiliriz.
Etkileşimler sorgulanabilir. Nereden etkilenmiş? Nasıl etkilenmiş? Ama Alevilik kendi başına bir inançtır. Peki bu inanç nereden beslenmiş, nasıl beslenmiş? Biraz daha bu sorulara cevap oluşturmaya çalışıyorum ama kitapta ilk etapta ön plana çıkardığım hangi yöntemle biz bunu ele alabiliriz? Pozitivizmin eleştirisi ve buna alternatif olarak da özgürlük sosyolojisinin tarihe yaklaşım yöntemine dayalı olarak tarihsel, evrensel tarih bünyesinde Mezopotamya’dan hangi inançlar nasıl çıktı, biz bu inançlardan nasıl besleniriz şeklinde bir bakış açısı, bir tarihsel düzlem oluşturduk. Burada simgesel düşünce dediğimiz husus ön plana çıkıyor. Çünkü Alevi tarihi ki Kürt toplumunda ve bu coğrafyada yaşayan bütün etnik topluluk ve inançlarda bu çok hakimdir yazılı tarihi geçene kadar. Simgesel düşünce çok baskın bir düşünce tarzı. Simgesel düşüncedeki metaforlar, simgesel düşüncesindeki simgeler beraberinde bizi Göbeklitepe’ye götürüyor.
Örneğin işte kadın, yılan, güneş, ay, taş, kaya. Bunların hepsi örneğin Alevi inanç düşünce tarihinde çok güçlü simgeler. Halen da mesela biz Dersim coğrafyasındayız ve hak inancının düşünce merkezidir. Bugün halen ziyaretlerde, bugün halen toplumda her ne kadar yoğun asimilasyonu uygulasa da yirmi birinci yüzyılda da halen bu semboller bir hafıza olarak bize yer alıyor. Biz bu hafızadan izlek oluşturuyoruz. Bu nedenle ben biraz yöntem olarak inançlar tarihine giderken simgesel düşüncenin izlerinden, Alevi toplum tarihinin geçmişini, nereden beslendiğini biraz ortaya koymaya çalıştım. Bizler için bunlar önemli. Tarihsel hafıza nereden oluşturulur ve hangi yöntemlerle, hangi izlerle geçmişimize gidebiliriz? Çünkü bunlar hep bir hurafe olarak ele alındı.
Bunlar materyalist düşünce tarzının yanıldığı dogmatik yaklaşımıyla yok sayıldı, bir hurafe sayıldı. Bunun bir tarihsel bellek olduğu toplumsal hafızanın, bu inanç tarihiyle kendisini bugüne taşırdığı ve bir kimlik oluşturulduğu yok sayıldı. Biz bunu aşıyoruz aslında. Daha metafizik bir varlık insan, metafizik farlığında düşünce yapısını ve hafızasını, tarihsel hafızasını oluşturuyor ve Alevi tarihi bugün gerçekten bu simgesel düşünce tarihiyle, ziyaretleriyle, halen kendi inancını zor da olsa yürütme şekliyle aslında insanlık açısından çok kadim bir toplumsal hafızadır. Saha araştırmasını bu noktada çok güçlü yaparsak biz bu coğrafyada insanlık tarihi açısından ne kadar güçlü bir tarihsel hafızanın canlı olduğunu görürüz. Bu noktada bence çok önemli bir tarih. Bu yöntemleri denedim. Bu yöntemler içerisinde simgesel hafızayı yoklamak da aslında ele aldığım yöntemlerden biri oldu.
“ALEVİLİK İNANÇ TARİHİNDE FELSEFİ OLARAK YARATMA YOKTUR, DOĞURMA VARDIR”
– Kadının Alevi inancındaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alevilik inanç sistemi daha çok dişil bir düşünceye sahip, dişil bir felsefeye sahip her şeyden önce. Bu, onun ritüellerine giriyor. Bu onun yaşam şekline girmiş. Bu onun mitolojisine girmiş. Bu noktada dişil bir düşünce tarzı var.
Dişil düşünce dediğimiz olay belki çokça da ortaya koyduğumuz tanrıçalık dediğimiz bir ideoloji var. Biz buna artık kadın kurtuluş ideolojisinde temel bir nirengi noktası olarak alıyoruz. Tanrıçalık düşüncesi, Tanrıçalık ideolojisi. Yani bu çok ajitatif bir yaklaşım değil. Ya da çok fazla tarihten ajitatif unsurlar çıkartarak kadını yücelten bir yaklaşım değil.
Aslında nesnel olarak da yaşanmış bir tarihin ideolojik olarak tanımlanmasıdır bu. Bu noktada bizim Kürt kadın hareketi olarak ortaya koyduğumuz jineoloji, bir kadın bilimi olarak bütün dinlere, bütün tarihe bir de kadın bakış açısı oluşturuyor. Bu kadın biliminin tarihe yaklaşımında salt kadını arama ve araştırma değil, kadın bakış açısıyla tarihi yorumlama, kadın bakış açısıyla direnen toplum gerçeğini demokratik uygarlık değerlerini ortaya çıkarma yaklaşımını ortaya koyuyor. Yani toplumsal tarihi sosyolojik olarak ele alma yaklaşımıdır. Çünkü tarih eril ve dişil tarih olarak ya da devlet odaklı tarih, iktidar odaklı tarih ve demokratik uygarlık tarihi olarak bir çatallaşmayı yaşamış.
Günümüze kadar da böyle gelmiş. Jineoloji bu noktada ezilen demokratik toplum değerlerini tarih içerisinde canlı bir hafıza olarak ortaya çıkartır. Bu bakış açısı tarihsel bellekte dişil öğeler dediğimiz, dişil düşünce tarzı dediğimiz felsefik yaklaşımı da ortaya koyuyor. Şimdi Alevilik bu noktada çok besliyor. Alevi düşünce tarzı da bunu çok fazla benimsiyor.
Elbette bu noktada çok fazla yücelten, gerçekliğinden kopartan bir yaklaşım içerisinde de değiliz. Çünkü Alevilik de İslamiyet’le temas ettikçe ya da eril düşünce tarzı hakim kılındıkça kendi içindeki o dişil ögeleri bastırmış ya da bastırılmış bu noktada. Ama nüvesinde bu var, felsefesinde bu var. Biraz bu felsefeyi araştırmak gerekiyor. Bu felsefede ne var? Bu felsefe her şeyden önce beslendiği kaynak olarak bu coğrafyadan çıkmış bir inançtır bu. Rea haq inancı dediğimiz inanç bu coğrafyadan çıkmış. Bu coğrafya aynı zamanda inançlar tarihi ekseninde Tanrıçalık kültürünü ideolojik olarak da kendisini yükseltmiş, yüceltmiş ve bunu bir yaşam tarzı, bir direniş geleneği haline getirmiş bir coğrafya. Alevilik buradan çok beslenmiş bu coğrafyada. Bu dişil öğeler nasıl kendisini ortaya çıkartmış felsefesinde çok önemli bir örnek vermek isterim.
Mesela Alevilik inanç tarihinde felsefi olarak yaratma yoktur, doğurma vardır. Semavi dinlerde Tanrı vardır, tanrısallık vardır ve bu eril bir ideolojidir. Burada yaratır, Tanrı yaratır ve onun karşısında insan onun kuludur. Ama Alevilik felsefesinde, mitolojisine de baktığımızda doğuş vardır. Doğuş da bu noktada kadından bir doğuştur. O doğuş var olmanın ispatıdır. Varlığının ispatıdır. Bu noktada güruh-u Naciye derler. Yani biz güruh-u Naciye’den geldik derler. Mitolojisini de bunun üzerinden inşa eder. Yani buradan bile, yani kendisinin doğuş felsefesi, Alevilik Doğuş felsefesinden bile ele alsak aslında bir karşı çıkış var. Semavi dinlerdeki eril ideolojiye karşı çıkışı doğuş felsefesiyle ortaya koyar. Burada bile bir dişilik görüyoruz.
Yani belki kitap bunu çok yoğun işlemedi. Daha çok Aleviliğin hem Alevi inancına yaklaşım yöntemini, nasıl olması gerektiğini koyuyor. Artı siyasal tarihini biraz daha ele alıyor. Ama bunun içerisinde belirli aralıklarla şu da işlenmiş. Alevilik aslında felsefik olarak dişil bir inançtır. Beslendiği kaynaklar coğrafya olarak dişil coğrafyanın ya da dişil düşünce tarzının şekillendiği bir coğrafyada mekan ve zaman olarak şekillenmiştir. Bunu biraz daha ortaya çıkartmak gerekir. Bunlara bir vurgu da var kendi içerisinde. Buradan beslenerek biraz hangi simgesel olarak, inanç felsefesi olarak, mitos olarak nereden beslenmiş? Bunun içindeki dişil öğeler de nedir? Jineolojinin bu noktada buna yaklaşımı nedir? Biraz daha buradan da naçizane bir şekilde dokunuşlar yapıyor.
“ALEVİLİK TARİHİNİ BELİRLİ KESİTLERİ KOYARAK ORTAYA KOYMAYA ÇALIŞTIM”
-Söylediklerinizden kitabın devamının geleceğini mi anlamalıyız?
Yani ilk kitap tabii kendi içinde yetersizlikleri var. Çünkü çok ciddi araştırmalar yapan, doğrudan saha araştırmasıyla Alevilik tarihine, Alevilik yazınsal çalışmasına çok güçlü hafızalar oluşturan yazarlar var. Bunlardan hepsinden beslendim. Bu konuda bu araştırmaların çok desteği oldu.
Bu kitap Jingef’ten çıktı. Özellikle kadın yazarlığının ve kadının tarihe bakış açısını da ortaya koyarak, kadının tarihe, kadının inançlara bakış açısını koymak açısından özellikle tercih edilen bir boyuttu.
Buradan bir eser ortaya çıkartmaya çalıştık. Bu süreçte Alevilik tarihini belirli kesitleri koyarak ortaya koymaya çalıştım. Çünkü Aleviliğin siyasal tarihini biraz daha ortaya koyduk. Aleviliğin siyasal tarihi belirli kesitlerde ele alınır. Yani belirli kavşaklar vardır.
Zaten yapısal sosyoloji dediğimiz olay o öznenin, tarihsel özne dediğimiz ki biz buna Alevilik dedik, Rea Haq inancı dedik daha çok, Rea Haq inancının şekillenmesini etkileyen iç ve dış faktörlerdir. Temel kesitlerdir. Tarihsel kesitler oluşturdum. Bu ilk kesit olarak on üçüncü yüzyıla kadar ki süreç bu İslamiyet’in Mezopotamya Kürdistan coğrafyasına yayılmasıyla birlikte Kürt toplumunun kendi yerel inançlarıyla hakim İslamiyet ideolojolojisi siyasal İslam karşısındaki direnişini nasıl tamamladı?
İkinci kesit on beşinci yüzyıl sürecidir. On beş ve on altıncı yüzyıllar Safevilerin aslında ortaya çıktığı, artık Kürdistan’da Osmanlı ve Safeviler arasında iktidar kavgasının yürütüldüğü, bu imparatorlukların kendi içerisindeki iktidar kavgasında inançları nasıl siyasallaştırılarak toplumsal kavgalara, toplumsal çatışmalara yol açtığı bir süreç ve bu dönemde çok yoğun, Alevilik düşünce tarzına ve yaşam şekline bir müdahale var. Safevilerden doğru da var, Osmanlı’dan doğru da var ve bir katliamlar süreci aynı zamanda.
Bu, kimliğe ciddi bir müdahale ve kimliğin yeniden şekillenmesi açısından bir ikinci kesit oluşturuyor aslında. Bu kesitte çok yoğun göçler var. Mobilize olmuş coğrafya çünkü. Çok yoğun göçler, kimliğin yeniden şekillenmesi, kimliğin İslamiyet’te yeniden şekillendirilmeye çalışması, onun nüvelerine, onun nüvelerinin artık Alevi kimliğine nüfuz etmesi var. Üçüncü kesit olarak da ortaya koyduğum süreç, ki ikinci kitapta bunu koydum.
O kitap henüz yayımlanma aşamasında. Orada da on sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar ki süreçtir. Bu dönemde daha çok Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa sürecidir. Osmanlı’nın yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa sürecidir. Bu dönemde de aslında çok yoğun olarak kimliğe, devlet iktidarının çok yoğun bir müdahalesi var.
Kimliğin yeniden kendisini şekillendiği, bir direniş olgusu olarak kendisini şekillendirdiği bir süreç. Alevi kimliğinin tarihsel perspektifini bu üç kavşakta ele alıyorum.
PİRHA-Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan’ın yeni kitabı ‘Dersim/Tunceli’nin Yüzyılı’ kitabı çıktı. Dersim’in yüzyılını önemli bir ölçüde anlatan bir kitap olduğunu söyleyen Mesut Özcan, “Kitabın içerisinde Dersim’in yüzyılıyla ilgili makalelerdeki fotoğraflar hariç Dersim’in 1900 ile 2000 yılları arasındaki süreçle ilgili 592 tane fotoğraf ve belge kullandım. Kitap içerisinde tarih, kültürel yaşam, eğitim, yerel basın, inanç gibi bölümler ve bunlara ait albüm var” dedi.
Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan’ın, yeni kitabı ‘Dersim/Tunceli’nin Yüzyılı (1900-2000)’ Oroji Yayınevi’nden çıktı. Dersim’in 1900 ile 2000 yılların ışık tutan kitapta 592 tane fotoğraf ve belge bulunuyor. Kitabın içerisinde tarih, kültürel yaşam, eğitim, yerel basın, inanç gibi bölümler yer alıyor.
Kitabın Dersim’in yüzyılını önemli bir ölçüde anlatan bir kitap olduğunu söyleyen Mesut Özcan, “Kitabın içerisinde Dersim’in yüzyılıyla ilgili makalelerdeki fotoğraflar hariç Dersim’in 1900 ile 2000 yılları arasındaki süreçle ilgili 592 tane fotoğraf ve belge kullandım. Yine kitap içerisinde 50’ye yakın konunun uzmanı akademisyen ve araştırmacıların bu yüzyılı ele aldıkları makaleler var. Gelecek kuşakları bırakalım günümüze dair bile geçmişimize dair çok bir şey yok ama bu kitapta somut belgesi var. Kitapta siyasi tarihle ilgili bulunan fotoğrafların çoğu asker ailelerinin arşivlerinden alındı. Kitapta kullanılan 592 fotoğrafın 540-550 fotoğraf ve belgenin orijinali benim arşivimde. Dolayısıyla derli toplu bir çalışma oldu. Kitap içerisinde tarih, kültürel yaşam, eğitim, yerel basın, inanç gibi bölümler ve bunlara ait albüm var. Kitabın ikinci bölümünde de bütün yaşanan süreçle ilgili makaleler yer alıyor” dedi.
DERSİM’DE CEMAATLERİN KÖK SALMASI…
30 yıldır yayın dünyasının içerisinde olduğunu ifade eden Özcan, şunları ifade etti:
“İlk kitabım 1992 yılında çıktı ve o tarihten bugüne kadar Dersim’le ilgili araştırmalar, derlemeler, çalışmalar yapıyoruz. Dersim’in yüzyılı kitabı uzun bir çalışma süreci oldu. Kitapta ilginç olan birkaç nokta var benim açımdan. 1900’lü yıllarda Amerika’ya giden Dersimliler ile ilgili çok fazla belge ve fotoğrafa ulaşamayacağımızı düşünüyorduk ama elimize çok fazla materyal ulaştı. Demokrat Parti’nin kurulması ve Dersim’de örgütlenmesi çok ilginç. 1951-1952 tarihinde resmi tarihin Alevilik ve Bektaşilik adına önemli referanslarından birisi olarak kabul edilen Mehmet Fuat Köprülü’nün Elazığ’a gelip Dersimlilerle toplantı yapması da oldukça ilginç bir durum. Ayrıca Demokrat Parti’nin Dersim’de çok sayıda gazete çıkarması… Dersim’in aslında bugünkü durumu 1980’li yıllardan gelen bir durum. Cemaatlerin, dinci yapıların bugün Dersim’de kök salmasının nedeni 1978-1979 yılları ve 12 Eylül darbesiyle birlikte başlayan bir süreç. Tunceli Cemevi’nin durumu ve burada bir üniversitenin kurulma ihtiyacı Dersim’de siyaseten ve kültürel olarak yerleşmeyi amaç edinen çalışmalar.”
PİRHA-Alevilerin Türk olduğunu iddia etmenin Alevilere haksızlık ve iftara olduğunu söyleyen Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü, “Seyit Kekil Dersimli bir Pirdir, Reya Heq inancı üzerine bir kitap yazmıştır. Seyit Kekil’in anlatımına göre Ehlibeyt soyu, Arap Yarımadası’nda üzerinde baskı olunca zulümden kaçıp Fırat’ın doğusuna, Adıyaman’a yerleşmişlerdir. Adıyaman Alevi inancının yayılması açısından önemli bir yere sahip. Kureyşan Ocağı burada doğmuş ardından Moğol saldırılarından dolayı Dersim’e göç etmiş, saldırıların durmasıyla birlikte Antep’e ve Adıyaman’a geri dönmüşlerdir” dedi.
40 yıldır Kürt sözlü edebiyatı alanında derleme çalışmaları yapan Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü, roman, hikaye, şiir, bilmece, atasözü ve araştırma alanında yazıları var.
Ele aldığı yazılarda Alevilerin, farklı inançta yer alan kişilerin sosyal-politik yaşamlarını yazıya döken Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü, Adıyaman’da Selçuklular döneminde Baba İshak ayaklanmasını da yer vermiştir. Aleviler için önemli bir yere sahip olan Adıyaman’da Ehlibeyt soyunun buraya yerleştiği ve Alevi inancında önemli bir figürü olan Hacı Bektaş Veli’nin bu kentte eğitim aldığı, eğitiminin ardından Alevi inancını yaydığını ifade etti.
Öncü, Alevilerin önemli ocaklarından olan Kureyşan Ocağı’nın Adıyaman’dan geldiğini Moğol saldırılarıyla birlikte Dersim’e yerleştiğini söyledi. Öncü, Moğol istilasının sona ermesiyle birlikte Kureyşan Ocağı’nın tekrardan Adıyaman’a ve Antep’e gelerek ikamet ettiğini belirtti.
Kürtçe derlediği kelimeler nedeniyle polisler tarafından şiddete maruz kaldığını söyleyen Mehmet Öncü, “Adıyaman’da eskiden sokağa çıktığınızda konuşulan tek dil Kürtçeydi. Konuşurken kibar bir dil kullanırlardı. Osmanlı döneminde toplumun yüzde 90’ı Kürtçe konuşurdu. Kalan yüzde 10’luk kesimini de Ermeniler, Süryaniler oluşturuyordu. 17 yaşındayken çevremdeki büyüklerimden öğrendiğim Kürtçe kelimeleri kağıda yazıyordum. Bir gün annemin yanında oturup konuştuğu kelimeleri kağıda aktarıyordum. O dönemde polisler sık sık aramalar yapıyordu. Benim yazdığım kelimeler polisin eline geçince beni karakola götürdüler. O süreçte insanları falakaya yatırıyorlardı. Karakol komutanı bana bu yazı nedir diye sordu? Ben de annemden öğrendiğim Kürtçe kelimeleri unutulmaması için kağıda yazdığımı söyledim. Bana büyük baskı uyguladılar. Ben de çıktığımda yazdığım 19 kelimeyi 19 bin sayıya çıkaracağım diye kendi kendime söz verdim. Zamanla yaptığım çalışmalarla birlikte bu sayı 50 bine ulaştı ve kitabımı yazdım” dedi.
“RESMİ İDEOLOJİ GERÇEĞİ YANSITMIYOR”
Kürtlerin derin bir kültürünün olduğunu belirten Mehmet Öncü, “Sadece Diyarbakır’daki yemek kültürü İspanya ile eş değer. Ne yazık ki bu çalışmaları araştıracak, yazacak kişi sayısı az. Hem teknik yönden hem yetişecek insan olmadığı için her şey yerinde duruyor ve ilerletilemiyor. Eğer bu çalışmalar üzerine yoğunluk gösterilirse çok şey ortaya çıkar. Adıyaman hakkında yazılan tarih gerçeği yansıtmıyor. Adıyaman’ın tarihsel geçmişinde yer alan birçok inancın kültürün resmi ideoloji de yer almıyor. Adıyaman hakkında çok belge biriktirdim. Şimdiye kadar yazılanlar gerçeği yansıtmıyordu. Ben de ‘Başka bir gözden’ yazmaya karar verdim. Çünkü şimdiye kadar genelde sistemler kendilerine göre yazılar yazdı. Bende daha önce burada yaşayan sistemin karşısında duran Ermenilerin, Alevilerin, Süryanilerin ve Ezidilerin olduğu açıdan kaleme aldım” diye ifade etti.
“ALEVİLERİN TÜRK OLDUĞUNU SÖYLEMEK HAKSIZLIK OLUR, İFTİRA OLUR”
Alevilerin Türk olduğunu iddia etmenin Alevilere haksızlık ve iftara olduğunu söyleyen Öncü, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Yaresan Alevilerinin geçmişi Kürt’tür ve bu şekliyle Aleviler Kürtlerden oluşmaktadır. Daha sonradan başka aşiretler bu inancı kabul etmiştir. Alevilerin Piri Ebu Vefa’dır ve Kürt’tür. Dilin asimilasyonunun önüne geçmek zor. Çünkü bir dilin unutulmaması, asimilasyona uğramaması için ana dilde eğitim şarttır. Bir diğer husus da dilin toplumda yani sokakta konuşulması gerekiyor. Üçüncü olarak da dilin korunması ve korumaya alınması gerekiyor. Maalesef Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Kürtçe dili üzerinde çok baskı uygulandığı ve yasaklandığı için Kürtçenin konuşulması azaldı. Hala da dil üzerindeki baskılar devam ediyor ve hala bir çözüm üretilemiyor. Dil ne kadar evde konuşulursa da konuşulsun unutulmasının önüne geçemeyiz. Bunun önüne geçmenin koşulu eğitim dili olmasından geçiyor” dedi.
“ADIYAMAN ALEVİ İNANCININ YAYILMASINDA ÖNEMLİ BİR YER”
Kürtçe’nin unutulmasının mümkün olmadığına dikkat çeken Öncü, “Kimse dilin yok olacağını düşünmesin, bu dilin geçmişi çok eskilere kadar dayanıyor. Öyle ki eski Kürtçe de belge olduğu kadar diğer dillerde bu o kadar değildir. Tarihe bakarsanız Kürtler taşların üzerine bile yazı yazmışlardır. Seyit Kekil Dersimli bir Pirdir, Reya Heq inancı üzerine bir kitap yazmıştır. Seyit Kekil’in anlatımına göre Ehlibeyt soyu, Arap Yarımadası’nda üzerinde baskı olunca zulümden kaçıp Fırat’ın doğusuna, Adıyaman’a yerleşmişlerdir. Bunların içinde yüzlerce alim bulunuyor. Bunların bir kısmı buradan İslahiye’ye geçiyor. Bunlardan Hacı Bektaş Veli’nin atası ise İslahiye’ye yerleşip tekke açıyor. Hacı Bektaş ve Menteşe Bey tekrardan Adıyaman’a yerleşip eğitim alıyorlar. Seyit Kekil’in anlatımına göre o zamanlarda Adıyaman’da çok önemli ve düzenli eğitim alıyorlarmış. Buradan aldıkları eğitimin ardından Elbistan’a yerleşip tekke açıyorlar. Bunu Baba İshak’ın tarihinde de bunu görebiliyoruz. Bu şekilde baktığımızda Adıyaman Alevi inancının yayılması açısından önemli bir yere sahip. Kureyşan Ocağı burada doğmuş ardından Moğol saldırılarından dolayı Dersim’e göç etmiş, saldırıların durmasıyla birlikte Antep’e ve Adıyaman’a geri dönmüşlerdir” diye konuştu.
PİRHA- Halkların Köprüsü Derneği’nin etkinliğinde ‘Hey Allah’ın Zalımları’ kitabına dair konuşan Araştırmacı-Yazar Cemal Taş, “Dünyada rastlanır değildir ama ilk defa bir ile özel kanun çıkarılıyor ve raporlarda Dersimlilerin tamamen imha edilmesi belirtiliyor” dedi.
İzmir’de çalışmalarını yürüten Halkların Köprüsü Derneği, Güzel Çarşamba Buluşmaları kapsamında bu hafta Dersim üzerine çalışmalar yürüten Araştırmacı-Yazar Cemal Taş’ ı konuk etti.
Taş’ın, Dersim Soykırımını doğrudan tanıklıklarla ortaya koyduğu, ‘Hey Allah’ın Zalımları’ kitap çalışması ilişkin Alsancak’taki dernek binasında düzenlenen buluşmaya çok sayıda kişi katıldı.
Moderatörlüğünü Nermin Biter’in yaptığı buluşmada 1938 sürecinde Dersim’de yaşananları gerek içerden gerek dışardan doğrudan öznelerin anlatılarıyla ele alan ‘Hey Allah’ın Zalımları’ kitabı konuşuldu.
Taş, tanıklarla yaptığı görüşmeler, fotoğraflar ve mekanlar üzerinden sunumunu gerçekleştirdi.
“DERSİM DEVLET SIRRI OLARAK KALMAYA DEVAM EDİYOR”
Dersim’in bir ‘devlet sırrı’ olarak kalmaya devam ettiğini söyleyen Taş, “Herkes Dersim’de ne olduğunu biliyor, ama bu bir devlet sırrı olarak kalıyor. Osmanlı döneminde Dersim’e ait bir sınır var. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde Dersim ismi Tunceli olarak değiştirildi. Dersim’de Emeniler, Kirmanclar vardı. Alevilikte etnik kimlik esas alınmaz, her etnisiteden Aleviler vardır. Bunların musahiplik, kirvelik gibi sosyal kurumları var. Bu kurumlarda pirler ve rayberler vardır. Osmanlı ve Dersim’in yapısı asla birbiri ile uyuşmadı. Dağlık alanı olan Dersim’e o dönem çok sefer düzenleniyor ve sonuç alamıyorlar. Cumhuriyet’e geldiğimizde 1920’de Dersim’den 6 mebus istiyorlar ve bunlar meclise gidiyor” dedi.
OSMANLI-DERSİM İLİŞKİLERİ
Osmanlı-Dersim ilişkilerine de değinen Taş, “Osmanlı, Ruslara karşı savaşa ikna etmek için Cemalettin Çelebi’yi Erzincan’a gönderip Dersim aşiretleriyle bir toplantı alıyor. Sonrasında 2 sene boyunca Ruslara karşı direniyorlar. İlk defa böyle bir ittifak gelişiyor. 1920’ye geldiğimizde meclise 6 vekil verdiklerini biliyoruz. Öncesinde Koçgiri hareketi var ve Dersimliler o dönem yeterli destek sunamıyor. Alevi oldukları için kısmi bir destek gönderiyorlar. Ki Dersim’de o dönem ulus bilinci çok gelişmemiş. Yine Şeyh Sait İsyanında Şafi oldukları için kendilerine destek vermiyorlar. 1907 yılında Koçuşağı isyanına yine destek vermiyorlar, hatta devlet yanında olan kimi aşiretler var” diye belirtti.
“DERSİM RAPORLARI; İMHA EDİLMELERİ GEREKİYOR”
Taş, Dersim’e askeri hareket öncesi hazırlanan istihbarat raporlarından örnekler vererek, ” 1930-1935 yıları arasında Dersim’e yönelik 6 rapor var. Raporun birinde canlı olarak bırakmamak ve Dersim’i bitirme gayesi var. Başka bir raporda ise Dersimlilerin tamamının sürgün olarak götürülebileceği bir yer olmamasından kaynaklı imha edilmeleri gerektiği belirtiliyor. Esas önemli olan İsmet İnönü’nün raporudur. Yeni bir il kurma önerisi var. İsmet İnönü Dersim hareketinin bittiğine dair bir söylemde bulunuyor. Dönemin Başbakanı olan İsmet İnönü görevden alınıyor. Tunceli Valisi olarak Abdullah Alpdoğan meclis yetkisiyle donatılıyor ve kendisine istediğini asıp, keseceği yetki veriliyor” şeklinde konuştu.
Dersim’de inanç ocaklarına mensup kişiler, aşiretler, aileler ve köylerin tespit edilerek katliamın gerçekleştirildiğini ifade eden Taş, “1930-1937 arasında devlet Dersimli ocakları, aşiretleri, köyleri çok iyi çalışıyor ve istihbarat topluyor. Nüfusu, kaç hayvanın ve kaç silahı olduğu resmi kayıtlarla tutuluyor. Bu dönemde isimleri olan kimler varsa ellerine geçtiği gibi katletmişler. Bunların nerede öldürüldüğünü ve mezarlarını biliyoruz. Dünyada rastlanır değildir ama ilk defa bir ile özel kanun çıkarılıyor. 1937’de Bakanlar Kurulu ile Dersim’e askeri operasyon kararı çıkarılıyor. İsyan ettiler denilen tüm kişiler Abdullah Alpdoğan’ın çağırmasıyla Elazığ toplantıya gidiyor ve gözaltına alınıyorlar. Bu mahkemelerde 72 kişi yargılandı ve 7 kişi idam edildi. İdam edilenlerin dışındakilerin tamamı farklı cezaevlerine gönderildi. O günden bugüne hiçbiri sağ olarak dönmedi ve hala mezarları yok” diye vurguladı.
PİRHA- Mersin Yenişehir Belediyesi ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası(MTSO) iş birliğiyle düzenlenen Mersin CNR Kitap Fuarı başladı. Bu yıl ‘oku’ temasıyla düzenlenen festivali, 150 binin üzerinde kitap tutkununun ziyaret etmesi bekleniyor.
Bu yıl Yenişehir Belediyesi ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) iş birliğiyle 9’uncusu düzenlenen Mersin CNR Kitap Fuarı başladı. 12-20 Ekim tarihleri arasında Yenişehir Fuar Merkezi’nde yapılacak etkinliğin mottosu ‘oku’ olarak belirlendi. 100’den fazla yayınevinin stant açtığı fuarı 150 binin üzerinde yurttaşın ziyaret edilmesi bekleniyor.
Konusu ne olursa olsun her türlü kitabın okunmasını teşvik etme amacını taşıyan fuarda en çok okunan ilk 10 kitabın yazarı adına Mersin köylerinden biri belirlenerek CNR Kütüphanesi yapılacak. İmza günleri, söyleşiler, sohbetler ve yarışmaların yapılacağı fuarda Mersin yöresi ile ilgili gezi programları da yapılacak.
PİRHA- Maraş Alevi Katliamı’nda babası öldürülen, annesi yaralanan ve kendisi de saldırıya maruz kalan Birgül Sarıkaya, katliamda yaşananları kitaplaştırdı. Sarıkaya, ‘Maraş’taki Çocuk’ ismiyle yazdığı kitabın faillerin vicdanlarını kanatarak, af dilemelerine sebep olmasını istedi.
19 Aralık 1978’de Maraş’ta Alevilere yönelik günlerce süren büyük bir saldırı yapıldı ve katliama evrildi. Resmi kayıtlara göre katliamda 111 kişi öldürüldü, 100’ün üzerinde kişi yaralandı, 200’ün üzerinde ev, 70’e yakın iş yeri yakıldı, yağmalandı. Katliamın failleri hala ortaya çıkarılmadı.
Katliamı yaşayanlar yıllardır gerçek adaletin sağlanmasını talep ediyor. Onlardan biri olan Birgül Sarıkaya, saldırılar sırasında 14 yaşındaydı. Aslen Sivaslı olan Sarıkaya, katliamda babası ilköğretim müfettişi Süleyman Metin’i kaybetti. Annesinin üzerine ise benzin dökülerek yakılmak istendi, gözü yaralandı. Kız kardeşleriyle birlikte saldırganlardan kaçmaya çalışırken tacize uğradılar, darp edildiler.
Tüm bu yaşananların travmalarını ve acılarını 45 yıldan fazladır içinde taşıyan Sarıkaya, yaşatılanların unutulmaması için yıllardır mücadele ediyor. Bu mücadelesini yazdığı kitapla sürdürüyor.
Birgül Sarıkaya, katliamda yaşananları ve kitabı yazma sürecini PİRHA’ya anlattı:
“KURTULUŞUMUZ MUCİZEYDİ”
12 Eylül sürecinin yarattığı korku imparatorluğunun etkisiyle katliam konusunda herkesin sustuğunu söyleyen Birgül Sarıkaya, “Herkes içine konuştu ve sustu. Ben bunu hiçbir zaman için hazmedemedim” diyerek kitap yazma ihtiyacını anlattı.
Saldırılar olduğu sırada ailesiyle birlikte evde olan Sarıkaya, yaşananları şöyle anlattı:
“Beklenmedik bir şekilde etrafımız sarıldı, evimiz ateşe verildi, babamız gözümüzün önünde öldürüldü, bizler kaçırıldık, sokaklarda mağdur edilerek büyük bir can pazarı yaşadık. Bizi döverek, sürükleyerek türlü hakaretlerle bilmediğimiz bir mahallede bir eve götürüp kapattılar. O evden kaçtık. Peşimize düştüler, bizi kovaladılar. Ablamın bir arkadaşının evine sığındık. Maraş’ın yerlisi tutucu bir aileydi. Evin hanımı bizi korudu, vermek istemedi ama kocası evi yakarlar diye korkuyordu, bizi onlara vermek istiyordu. Sonunda kadın hükümet konağına haber göndermiş. Askerler geldiler. Bizi bir askeri araca bindirdiler. Etrafımızda asker varken bile bize vuruyor, hakaret ediyorlardı. Üç kız kardeş, hükümet konağına götürüldük. Annemiz geldi yanımıza, vücudunun çeşitli yerlerinden ve yüzünden yaralı halde, bir gözünü kaybetmiş olarak. Üzerine gaz döküp yakmaya çalışmışlar üstelik. 7 yaşındaki kız kardeşimizin kayıp olduğunu o an fark ettik. 15 gün sonra bulabildik onu.
O gece kurtulmamız tam anlamıyla bir mucizeydi. Çünkü arkamızdan bizi kovalayan güruh, bizi bir şekilde köşeye sıkıştıracağını düşünüyordu, bizim bir yere sığınabileceğimizi beklemiyorlardı. Biz de sonumuzun bu şekilde olacağını düşünmüyorduk. Kaçıyorduk ama yakalanıp öldürüleceğimizi sanıyorduk.”
“UMARIM BU KİTAP MAĞDURLARIN DİLİ OLUR”
10 sene önce kitabı yazmaya başlayan Sarıkaya, yaşananların ağırlığını kaldıramadığı için ara verdiğini belirterek, “Yıllardır yazmaya çalışıyorum. İlk yazmaya çalıştığımda bıraktım çünkü yüreğim kaldırmadı. 5 yıl sonra yeniden başladım yazmaya ama hep bırakmak zorunda kaldım yaşananların ağırlığı sebebiyle. Ama bu kış ‘artık bitirmem gerekiyor’ diyerek 6 ay boyunca kendimi eve kapattım. Yazma süreci oldukça sancılı geçti. Yerlerde sürünerek, o acıları tekrar tekrar yaşayarak tamamlamış oldum” dedi.
YÜREKTEN DÜNYAYA FIRLATILAN KELİMELER
Maraş’taki Çocuk’un, katliam mağdurlarının dili olmasını uman Sarıkaya, kitabın vicdanlara dokunmasını dileyerek şu ifadeleri kullandı:
“Bu kitap umarım gerçekten bir çok kişiye ulaşır ve benim gibi mağdur olan birçok kişinin dili olur. Özellikle katliamı yapanlar neler yaşattıklarını, neler hissettirdiklerini görmüş olurlar. Vicdanlarında bir kanama olsun istiyorum. Umarım onlardan birkaç kişi de olsa bu kitabı okur ve vicdanlarını kanatır. Böylelikle af diliyoruz diyebilirler belki. Bu benim için çok kıymetli olur. O af benim acımı dindirmeyecek fakat onun bir insan yüzünü görebilmek, insanlık adına bir umut olarak yansıyacak. Yayınevi kitabım için ‘Bu kitap ne edebiyat dünyasına ne de politikaya sığar. Yürekten dünyaya fırlatılan kelimeler bunlar’ şeklinde yorum yaptı. Umarım dedikleri şekilde hiçbir yere sığmayan bir kitap olur ve insanlarda iz bırakır. Barış anlamında iz bıraksın istiyorum. Yolculuğu barış ve sevgi olsun istiyorum.”
PİRHA-22’nci Munzur Kültür ve Doğa Festivali, 25-26-27-28 Temmuz’da yapılacak. Festival kapsamında Dersim’e gelerek stantlarını kuran yayınevleri okuyucularını bekliyor.
22’nci Munzur Kültür ve Doğa Festivali, 25-26-27-28 Temmuz’da ‘’Doğamızın ve İrademizin Gaspına İzin Vermeyeceğiz’’ şiarı ile Dersim merkez ve Ovacık ile Hozat ilçelerinde yapılacak.
Yayınevleri, festival kapsamında Dersim’e gelerek Seyit Rıza Meydanı’nda stantlarını kurdu. Yayınevleri festival bitimine kadar Dersim’de kitaplarını okuyucularla buluşturacak.
Yayınevlerinin üç yıl önce kurulduğunu söyleyen Sidar Yayınevi’nden Kemal Babaoğlu, “150’nin üzerinde kitap basıp, yayınladık. Genelde tarih, edebiyat, felsefe, roman ve öykü türlerinde kitaplarımız var. Bu tür etkinliklerle kitaplarımızı okurlara ulaştırmak istiyoruz. Kağıt fiyatlarındaki artışla beraber her geçen gün artan maliyetlerle karşı karşıyayız. Ekmek ne kadar ihtiyaçsa kitap da o kadar ihtiyaçtır. Herkesi kitap okumaya davet ediyoruz” dedi.
Ağırlıklı olarak Kürtçe yayınlarının olduğunu ifade eden Sîtar Yayınevi’nden Servet Özkan, “Yaklaşık 15 yıllık bir yayıneviyiz. Araştırma, tarihi, şiir ve roman kitaplarımız var. İnsanların stantlara bakması bile bizim için sevindirici. Umarım kitaplarımızı bitirip öyle gideceğiz” diye belirtti.
“BU TÜR ETKİNLİKLERDE DERSİM’DE OLMAK İSTİYORUZ”
2020 yılında Zilan Akademi Yayınları’nı kurduklarını belirten Zilan Yayınevi’nden Fahrettin Elitaş, “Kürt tarihi ve dili üzerine akademik kitaplar yayınlıyoruz. Bu konuda yaklaşık 100 tane kitap yayınladık” diye ifade etti.
Kitaplarını satmak ve kendilerini tanıtmak için Dersim’e geldiklerini söyleyen İsmail Beşikçi Vakfı’ndan Öztekin Çaçan, “Buraya genelde İsmail Beşikçi ile ilgili kitaplar ve Kürt Tarihi Dergisi’nin Dersim ile ilgili sayılarını getirdik. Ama bu tür etkinlikler oldukça Dersim’de bulunmak için kararlıyız” diye konuştu.
“DERSİM HALKINI STANTIMIZA DAVET EDİYORUZ”
1997 yılından itibaren yayın faaliyetlerini sürdürmeye çalıştıklarını belirten Aram Yayınevi’nden Delil Zengeralp, “Biz Munzur Festivali kapsamında belediyenin davetiyle gelip stantımızı açtık ve 150 kitap getirdik. Dersim okur-yazar oranının yüksek olduğu bir yer ama 1-2 gündür durgun geçiyor. Dersim halkını stantımıza davet ediyoruz” dedi.
Vate Yayınevi’nden Deniz Gündüz, ise “Vate Yayınevi 2003 yılında İstanbul’da kuruldu. Daha çok Zazaca üzerine çalışıyoruz. Stantımızda derleme, masal, modern edebiyat ve Kürt sorunu üzerine kitaplarımız var. Okuyucuları bekliyoruz” diye konuştu.
PİRHA- Siyasetçi Ziya Halis’in, Prof Dr. Şükrü Aslan ile beraber kaleme aldığı kitabın imza günü ve tanıtımı İstanbul’da Taksim Hill Otel’de yapıldı.
Siyasetçi Ziya Halis’in, Prof Dr. Şükrü Aslan ile beraber yazdığı ‘Mücadele Dolu Yıllarım’ isimli kitabı Taksim Hill Otel’de gerçekleşen imza günüyle okurlarla buluştu.
“HATIRALAR BAZEN BİNLERCE SAYFA RESMİ BELGEDEN DAHA KIYMETLİ DETAYLAR İÇEREBİLİR”
Kitap tanıtım etkinliğinde konuşan Prof Dr.Şükrü Aslan, şunları dile getirdi:
“Benim en çok ilgi duyduğum kitaplar anı kitapları. Bu çalışmaları çok kıymetli buluyorum. Aslında çoğu kez resmi metinlerde göremediğimiz detayları hatırlarda görebiliyoruz. Bilhassa yakın tarihle ilgilenen, çeşitli kimlik gruplarının tarihleri ile ilgilenenler için hatıralar muazzam bir araştırma kaynağı. Son yıllarda akademik çalışmalarda da çok önemli araştırma malzemeleri haline geldi. Okuduğum hatırdaki bir ifade beni çok etkilemişti. O ifadeyi hiçbir resmi belgede bulamadım. Ahmet Cemil Akıncı diye bir subay Dersim’de görev yapmış hatıralarını yazmış. Bu hatıraların bir kısmı da Dersim’de yaptığı görevle ilgiliydi. Diyor ki subay “Ben birliğimle birlikte Merzifon‘dan Dersim denilen bölgeye gönderildim. Dağ, taş, tepe operasyonlar yaptık. Oluk oluk kan aktı” diyor. Bu ifade tamamen ona ait. “Oluk oluk kan aktı. Çok şükür ki birliğimdeki hiçbir askerin burnu bile kanamadan biz tekrar Merzifon‘a döndük.” diyor. Bu öyle çarpıcı bir cümleydi ki beni altüst etmişti. Hatıralar bazen binlerce sayfa resmi belgeden bile daha kıymetli detaylar içerebilir. Ziya Halis’in bu kitabı her şeyden önce bu açıdan çok değerli. Ben Madımak Hafıza Merkezi Projesi’nin sözlü tarih kısmında görev yaptım. Bu koordinasyon kapsamında 93’e tanıklık edenleri dinleme fırsatım oldu. ziya bey de onlardan birisi oldu sağ olsun. Bu dinlemelerden sonra Madımak’ı yeterince bilmediğimi fark ettim. Bazen okumalar o yüzden yeterli olmuyor. Hatıratın kendisi ya da sözlü anlatımın kendisi muazzam bir bilgilendirme işlevi görebiliyor.”
“TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMEYE İHTİYACI VAR”
Etkinliğin devamında Ziya Halis, anılarına ve siyasi hayatına dair şu paylaşımlarda bulundu:
“Yaşadıklarımı yazmadan bu dünyayı terk etmeyi bir eksiklik olarak değerlendirdim. Ben tarihe bir not bırakmak, gelecek kuşakların bunu eğer isterlerse okumalarını görmelerini ve değerlendirmelerini sağlamak için bu kitabı ortaya çıkardım. Çocukluğumdan başlayarak aklım yettiğinden itibaren doğdum, yaşadığım köyden başlayarak bir yolculuğa çıktım. İleriki yıllarda Teknik Elemanlar Derneği başkanlığı gibi toplumun ve demokratik kitle örgütlerinin sorunlarıyla ilgilenen bir sürecin içinde oldum. 12 Eylül Darbesi olduğunda milliyetçi cephe hükümetlerinde Sivas’ta çok büyük bir terör havası esiyordu. Özellikle ötekileştirilmiş toplum kesimlerine dönük bu milliyetçi cephe hükümetlerinin geniş baskısını yaşadık. Biz Türkiye’deki demokrasi mücadelesi veren kesimler olarak hep bir adım ileri gittik ama iki adım geri geldik. Geldiğimiz nokta şu anda daha baskıcı daha otoriter bir yönetimin altında ezim ezim eziliyoruz. Türkiye’nin demokratikleşmeye ihtiyacı var.”
Etkinlik okurların soru ve görüşlerini paylaşmasının ardından son buldu.
PİRHA – Tutuklu siyasetçi Gültan Kışanak’ın “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” kitabına toplatma kararı getirildi.
Diyarbakır Büyükşehir Belediye’nin eski Eş Başkanı tutuklu siyasetçi Gültan Kışanak’ın “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” isimli kitabına toplatılma kararı verildi. İzmir 2’nci Sulh Ceza Hakimliği’nin 2022/9865 sayılı kararı gereğince ülke genelinde yasaklanması ve dağıtılmış eserlerin toplatılması kararı verildiği öğrenildi.
PİRHA – “Ruhi Su ve Türkiye’de Müzik Kültürleri” kitabı Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı.
“Ruhi Su ve Türkiye’de Müzik Kültürleri” kitabı Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin katkılarıyla hazırlanan kitabın basın bülteninde Ruhi Su’nun müzik mirasını, Türkiye’deki müzik kültürleri çerçevesinde akademik anlamda inceleyen ilk kitap olma özelliğini barındırdığı ifade edildi.
EDİTÖRYAL BİR DERLEME KİTAP
Basın metninde şu ifadelere yer verildi:
“26-27 Kasım 2022 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen “Ruhi Su ve Türkiye’de Müzik Kültürleri Sempozyumu”nda Ruhi Su’nun müzik yaşamından yola çıkarak Türkiye’de müzik kültürlerine yönelik sunulan bildirilerin ışığında Ulaş Özdemir, Belma Oğul ve Evrim Hikmet Öğüt tarafından yayıma hazırlanan “Ruhi Su ve Türkiye’de Müzik Kültürleri” kitabı Aras Yayıncılık tarafından 2024 Mart ayında yayınlandı. Onur Güneş Ayas, Gökmen Özmenteş, Begüm Fulya Adızel, Seyit Yöre, Diler Özer, Kazım Demirer, Boran Mert, Ulaş Özdemir, Faruk Çalışkan, Zeynel Günbek, Mehmet Ali Çalışkan ve Ferda Ereren gibi alanlarında çok değerli çalışmalar yapan araştırmacıların yazar olarak makalelerinin yer aldığı kitap, bir bildiri kitabının çok ötesinde editöryal bir derleme kitap olarak hazırlanmıştır.
RUHİ SU’NUN MÜZİK MİRASINI AKADEMİK ANLAMDA İNCELEYEN İLK KİTAP
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrolan müzik serüveninin önemli bir öznesi olan Ruhi Su (1912-1985), müzik eğitimi aldığı Ankara Musiki Muallim Mektebi ve Ankara Devlet Konservatuarı, eğitim verdiği Köy Enstitüleri, sahneye çıktığı Ankara Devlet Opera ve Balesi, program yaptığı Ankara Radyosu, yönettiği korolar ve son olarak Dostlar Korosu ile yürüttüğü çalışmalarla, Türkiye’de müzik olgusunun her boyutuyla yeniden incelenmesine vesile olacak bir miras bırakmıştır. Ruhi Su’dan yola çıkarak Türkiye’de modernleşme, Musiki İnkılabı, protest müzik, popüler müzik, halk müziği, halk oyunları ve müzikolojiye dair pek çok tartışmayı gündeme getiren bu kitap, Ruhi Su anısına yazılmış yazılardan oluşan bir derlemenin ötesine geçerek hem Ruhi Su’nun çalışmalarını hem de bu çalışmaların etkilerini eleştirel açıdan ele almakta, müzik araştırmalarına yönelik yeni yaklaşımlar sunmaktadır. Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin katkılarıyla hazırlanan kitap, Ruhi Su’nun müzik mirasını, Türkiye’deki müzik kültürleri çerçevesinde akademik anlamda inceleyen ilk kitap olma özelliğini barındırmaktadır.”
PİRHA-Kayyum yönetimindeki Van Büyükşehir Belediyesi’nin kentteki okullara göndereceği kitaplar arasında karma eğitimi hedef alan ve Aleviliğe “bozuk zihniyet” diyerek hakaret eden Nurettin Topçu’nun kitapları da var.
Kayyum Ozan Balcı yönetimindeki Van Büyükşehir Belediyesi ile Van İl Milli Eğitim Müdürlüğü arasında 16 Haziran 2022 tarihinde bir protokol yapıldı. Bu protokol kapsamında belediyenin kitap alması, bunların da kentte bulunan okulların kütüphanelerine dağıtılması kararlaştırıldı. Belediyeye bağlı Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı da “Kitap Van Projesi Kapsamında Kitap Mal Alım İşi” ve “15 bin 947 Adet Kitap Mal Alım İşi” başlığıyla farklı ihaleler açtı.
BirGün’den Uğur Şahin’in haberine göre, “Kitap Van Projesi” kapsamında düzenlenecek ihalelerle alınacak kitaplar “okul öncesi”, “ilkokul”, “ortaokul” ve “lise” şeklinde sınıflandırıldı. Her yaş grubuna yönelik dini referanslı kitapların bulunması dikkat çekti.
“Okul öncesi” dönem için alınacak kitapların arasında, Inda Ahmad Zahri’nin “Yılımı Şenlendiren Ay: Ramazan” kitabı ile Elif Santur’un “Peygamber Efendimiz”, “Musa Peygamber”, “Nuh Peygamber”,-“Salih Peygamber” ve “Süleyman Peygamber” isimli kitapları yer aldı. Bu kitapların her birinden 60’ar adet alınması planlandı.
“İlkokul” dönemine dair alınacak kitaplar da ihale dosyasında yer aldı. Buna göre Veysel Akkaya’nın kaleme aldığı “Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri”, “Abdulkâdir Geylânî Hazretleri”, “Emir Sultan Hazretleri” kitapları temin edilecek. Geylânî, Kādiriyye tarikatının kurucusu olarak biliniyor. Bunun dışında “Ayetlerle Erdemli Davranışlar”, “Allah’ın İsimlerini Öğreniyorum”, “Peygamberimi Öğreniyorum”, “Peygamberimizin Çocuklarla Oynadığı Oyunlar” başlıklı kitapların da alınması kararlaştırıldı. Bu kitaplardan 125’er adet satın alınıp okullara dağıtılacak.
ALEVİLERE ‘BOZUK ZİHNİYET’ DEMİŞTİ
Lise dönemi için alınacak kitaplar arasında ise ilk olarak göze Nurettin Topçu çarpıyor. Alınacak kitaplardan birisi Topçu’nun “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eseri. Laik ve karma eğitime karşı olduğunu bilinen Topçu, “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitabında Aleviliği “bozuk zihniyet” olarak tanımlıyor. Söz konusu kitapta şunlar dile getiriliyor: “…Tarikatları ise, asırların arasında ta kalbinden kemiren şerir kuvvet Alevilik olmuştur. Ve böyle bozuk bir zihniyete, kolayca ortak olan hayati hazlarla yüklü bir adap ve erkan silsilesi, tarikatları çürütmeye kafi geldi. İslam alemi, bugün bu iki çürütülmüş zihniyetin harabesi halindedir. (…) Kız ve erkek öğretiminin terbiyedeki hususiyetlerini ayrı ayrı belirtmek ve kızların terbiyesine şimdikinden daha büyük önem vermek gayesiyle, liselerde kız ve erkek öğretiminin ayrılması lazımdır.”
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2016’da öğretmenlerin seminer döneminde incelemesi ve tartışması istenen kitapların arasına koyduğu “Türkiye’nin Maarif Davası” kitabı, eğitimcilerin tepkisi çekmiş ve hatta eylemler yapılmıştı. Topçu’nun “Var Olmak”, “Büyük Fetih”, “Millet Mistikleri” adlı kitapları da alınacak. “Herkes İçin Siyer/Medine Dönemi”, “Hz. Hamza”, “İslam’ın İlk Mareşali Hz. Muhammed” de alınacak kitaplardan. Bu kitaplardan okullara 70’er adet dağıtılacak.
“15 bin 947 Adet Kitap Mal Alım İşi” ihalesinde de benzer kitapların yer aldığı görüldü. İhale kapsamında Nurettin Topçu’nun kitaplarından da toplam 120 kopya alınacak. Bunlar arasında “Türkiye’nin Maarif Davası” kitabı da bulunuyor.
Bu arada söz konusu kitapların temini için biri 5 Şubat’ta, diğeri ise 8 Şubat’ta olmak üzere iki ayrı ihale yapılacak.
PİRHA- Hasta tutuklu Resul Kocatürk, cezaevi koşullarına ve hasta tutukluların sorunlarına, ‘Tımarhanede 22 Gün Çarmıhtaki Hasta Mahpuslar’ isimli kitabıyla ışık tutuyor. Uzun süredir tutuklu olarak cezaevinde tutulan Kocatürk’ün kitabı okurları ile buluştu.
1995 yılından bu yana hapishanede tutulan Resul Kocatürk, Wernicke – Korsakkoff sendromu, Astım, Hipotroid rahatsızlığı, İrritabl kolon hastalığı, Bel ve boyun fıtığı, Karaciğer hastalığı, Akciğerinde nodül bulunan ağır hasta bir tutukludur. Kocatürk uzun tutsaklık süreci ve olumsuz koşullardan kaynaklı pek çok hastalığa sahip.
12 Eylül’e tanıklık etmiş ve uzun süredir cezaevinde olan hasta tuttuklu Kocatürk, Şey Kitap’tan çıkan “Tımarhanede 22 Gün ‘Çarmıhtaki Hasta Mahpuslar’” isimli kitabıyla, hapishane anılarını okuyucuları ile buluşturdu.
Hasta tutukluların yaşadığı sorunlara dikkat çeken kitap, hapishanelerde yaşayan insan hakları ihlallerine de ışık tutması açısından önemli bir yere sahip.
“BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN”
Adil Okay kitap için kaleme aldığı önsözde şu ifadeleri kullanmıştır:
“Hapishanelerde son bulan, saymakla bitmeyecek trajik yaşam öyküleri… Zulme başat gelişen direniş destanları… Hapishanelerden gelen mektuplardan ve ziyaretçilerin izlenimlerinden anlamaya çalıştığımız bu trajedileri ve direniş örneklerini Resul Kocatürk “Tımarhanede 22 Gün” adlı çalışmasıyla bize içeriden anlatıyor.
“…’Tımarhanede 22 gün’ adlı anı romanıyla kapımızı çalan, bizi rahatsız eden, uykularımızı kaçıran, 12 Eylül mazlimini bizzat yaşamış Resul Kocatürk de bu kitapta zulmün hala sürdüğünü anlatıyor.
Resul Kocatürk’e ne kadar teşekkür etsek azdır. Bize içeriden bilgi verdiği, İnsan Hakları Örgütlerinin raporlarını kuru istatistik bilgi olmaktan çıkarıp, ete kemiğe büründürdüğü, resmi tarihin dışına çıkıp, gerçek hapishane tarihinin yazılımına katkı sunduğu ve nihayet o zor koşullarda bile “Başka bir dünya mümkün” diyebildiği için…”
PİRHA- Milli Eğitim Bakanlığı’nın laiklik karşıtı uygulamaları devam ediyor. Bu kez, Nakşibendi tarikatına yakın dinci Server Yaşam Vakfı’nın düzenlediği bilgi yarışmasının kitapları ve broşürleri okullarda dağıtıldı.
Nakşibendi Tarikatı’na yakınlığıyla bilinen Server Yaşam Vakfı ile Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) arasında imzalanan protokol kapsamında düzenlenecek bilgi yarışmasıyla ilgili okullara yarışmanın kitapları ve broşürlerinin dağıtıldığı ortaya çıktı.
BirGün’den Berkay Sağol’un haberine göre, İzmir’in Menderes ilçesindeki Menderes Anadolu Lisesi’nde öğrencilere yarışma hakkında bilgilerin yer aldığı broşürün ve yarışmada sorumlu tutulacak olan “1’e 1000! Yok mu İsteyen?” isimli kitabın dağıtıldığı öğrenildi.
Yarışmanın ilk sınavı 24 ve 25 Mart’ta, ikinci sınav ise 28 Nisan tarihinde yapılacak. İlkokul, ortaokul ve lise öğrencileriyle beraber yetişkinlere yönelik dört farklı kategoride düzenlenecek yarışmanın teması ise “Ramazan” olarak açıklandı. İlkokul kategorisi için “Eyvah! Ramazan Kayıp”, ortaokul kategorisi için “Bir Başka Zaman, Ramazan”, lise kategorisi için “1’e 1000!
Yok mu İsteyen?” ve yetişkin kategorisi için ise “Manevi Bahar Mevsimi Ramazan” adlı kitaptan sorumlu olunduğu açıklandı.
Şartnamede yarışmanın Server Yaşam Vakfı tarafından, koordinatörü olduğu Server Platformu ile birlikte organize edildiği belirtilirken, 1000 TL’den 8 bin TL’ye kadar çeşitli para ödüllerinin verileceği duyuruldu. Yarışmanın amacı ise “Doğru inancı ve doğru düşünceyi öğreten güvenilir eserlerin okunmasını sağlamak, sağduyulu yaşam bakış açısıyla okuyan, düşünen ve okuduklarıyla hayatına yön veren bireylerin yetişmesine katkı sağlamak” olarak ifade edildi.
“MEB GÖREVLERİNİ TARİKATLARA DEVREMEZ”
MEB’in yapması gereken eğitim faaliyetlerini tarikat ve cemaatlere devretmesine tepki gösteren Eğitim Sen İzmir 5 No’lu Şube Başkanı Savaş Candemir, “MEB kendi görevlerini tarikat ve cemaatlere devredemez” dedi.
Candemir şunları kaydetti:
“Server Yaşam Vakfı bu yarışmayla öğrencilerin tamamına ulaşmaya çalıştığı yetmezmiş gibi artık protokol kapsamında öğrenci olmayan yurttaşlarla ilgili de çalışma yürütüyor. Bu tür bilgi yarışmaları MEB tarafından yürütülmeli. Laik ve bilimsel eğitimi savunduğumuz bu dönemde dinci vakıflar ve tarikatlarla bu şekilde yapılan protokoller çerçevesinde çocuklarımızın tarikat ve cemaatlerin arka bahçesi olan vakıflara teslim edilmesini doğru bulmuyoruz. Öğrencilere kitap dağıtılıyor ve yarışmaya yönlendirilerek ödüller verileceği söyleniyor. Bunların her zaman karşısında olacağız ve mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Eğitim-Sen, Server Yaşam Vakfı’nın, okullarda faaliyet göstermesinin durdurulması ve vakıf tarafından düzenlenen bilgi yarışmasının iptali için 2021 yılında Danıştay’a dava açmıştı.