Etiket: kitap

  • Aydoğdu, çocukluğunun masallarını ‘Dersim Halk Masalları’ kitabında topladı-VİDEO

    Aydoğdu, çocukluğunun masallarını ‘Dersim Halk Masalları’ kitabında topladı-VİDEO

    PİRHA- Yazar Kenan Aydoğdu, çocukluğunda anadilinde dinlediği masalları kitaplaştırdı. Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak ‘Dersim Halk Masalları’ kitabını oluşturan Aydoğdu, “Toplum masal anlatıcısı yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler” dedi. Aydoğdu, asıl geriye düşenin toplum olduğunu, yaşlıların daha ileride bir yerde konumlandığını vurguladı. 

    Yüzyıllardır dilden dile aktarılan ancak günümüzde yok olmakla karşı karşıya kalan yerel masalları bugüne taşımak için çaba içerisine giren Yazar Kenan Aydoğdu, Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak Dersim Halk Masalları kitabını oluşturdu. Aydoğdu’nun sözlü kültür geleneğini yaşatma çabası önemli bir yerde duruyor.

    Erzincan’ın Tercan ilçesinde geçirdiği çocukluğunda Kırmancki/Zazaca dinlediği masallara, yatılı okula başlamasıyla yabancı bir dil ve inanç ile karşılaşması sonrasında yabancılaşan Aydoğdu, 2018 yılında yeniden çocukluk masallarını bulmak için Dersim, Erzincan, Bingöl, Varto ve İzmir’de birçok masal anlatıcısını kayıt altına almış.

    Dersimin sözlü kültür geleneğinde hala varlığını koruyan halk masallarının neredeyse unutulmaya yüz tuttuğunu aktaran Aydoğdu, dönemin belki de en popüler sözlü anlatıcısı olan yaşlıların, şimdilerde bir evin karanlık odasında kaldığını üzülerek anlatıyor.

    Aydoğdu, masal anlatıcısı yaşlılara dokunduğunda ise toplum hafızasının uğradığı değişimin çok daha anlaşılır olduğunu belirterek, “Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor” diye yorumladı.

    ‘Dersim Halk Masalları’ kitabının yazarı Kenan Aydoğdu ile masalları, masallara yeniden ulaşma serüvenini, sahadaki kaynağa ulaşmanın zorluk ve heyecanlarını, dönemin masal anlatıcılarının toplumsallıktaki yeri ve güncel durumu, mitolojik masalların inanç ile olan ilişkisini ve bu hikayelerin kitaba dönüşmesi sürecini konuştuk.

    “ANADİLİMİZDE MASALLAR DİNLERDİK”

    PİRHA- Doğduğunuz yerin toplumsal ilişkileri ve kültürel yapısı nasıldı? Masallar ile tanıştığınız ortamı biraz anlatır mısınız?

    KENAN AYDOĞDU: Erzincan Tercan’da doğdum. Köyden çıkıp yatılı okulda okudum ve oradan çıkınca  apayrı bir dünya ile tanıştık. 7 haneli bir köyde, diğer mezra köylerle de ilişkimizin olmadığı, yüksek dağlarla çevrili bir yerdeydik. Herkes Kırmancki/Zazaki konuşurdu. Başka hiçbir dil, inanç yoktu. Dünyanın ondan ibaret olduğunu düşünüyorduk. Köyden çıktığımızda ise deyim yerindeyse ‘hanyayı konyayı’ gördük. Çocukluk yıllarımda köyde elektrik yoktu, bol bol masallar anlatılırdı. Çocukluğumuza ait kendi oyunlarımız vardı ve onları oynardık. Bunlar hep kendi dilimizde ve inancımızda idi. Dilimiz, hiçbir dilden daha öte kültürel bir öge değil, hiçbirinden de daha aşağıda bir yerde durmuyor.

    YATILI OKUL SÜRECİ VE BAŞKA BİR DİLE, KÜLTÜRE TESLİM OLMA

    Dünyanın her yerinde kendi dilimizin ve inancımızın yaşadığını düşünüyorduk ama ilkokula başladıktan sonra bunun böyle olmadığını gördük. Bazı dillerin, inançların yasaklı olmasının dezavantajlı veya yasaklı halleri ile büyüdük. İlkokuldan bu yana yasaklı olduğumuzu bilerek büyüdük. Yatılı okullar, kendimize ait olmayan şeylerle tanışıp, hızlı bir şekilde ona dahil olmamızı isteyen bir sistemle karşılaştık. Sadece öğretmenlere değil başka bir dile, kültüre, inanca teslim edilme durumunuz var. Buradaki teslim olma durumu da çok masum bir teslimiyet değil. Bunun yasağıyla, dayağıyla, asimilasyonuyla teslim oluyorsunuz. Buradaki asıl sorun dilinizin, inancınızın, kültürünüzün sizden çıkması. Çocukluğumuz bambaşka bir gidişatın başlangıcıydı.

    ÇOCUKLUK MASALLARINI ARAMA SERÜVENİ

    – Kentlere göç serüveniniz başladı. Bölgede güçlü olan masal anlatıcılarının, masalları tarihsel hafıza olarak taşıdığı ve bunu sonrakilere aktardığını görüyoruz. Sizin tekrar bu masalları arama maceranız nasıl başladı?

    Çocukluğumuzda televizyon yoktu. Nenem ve dedem bizlere çokça masal anlatırdı. Bu masallar saatlerce sürebilirdi. Masallara yönelmem biraz belgesel oluşturma fikri ile gelişti ve sonrasında kitaba dönüştü. Yaz aylarında köye gittiğimizde artık masalların yerini televizyonlar almıştı. Girdiğimiz politik ortamlarda, hem de kültürel alandaki çalışmalarımda bu masalların içeriğine nasıl ulaşabilirim, diye fikirlerim vardı. Amacım yaşlıların masallarını anlatan bir belgesel çekmekti. Tabi bunları çekmek için ekipmanlar çok pahalıydı ve o dönem işsizdim. Elimde olan kamera ve mikrofonu alarak Dersim’e gittim. Amacım isimlerini bildiğim ama içeriğini bilmediğim o masalları bulmaktı.

    “KAHVELER DOLUSU YAŞLILAR MASAL BİLMİYORDU”

    -Kaynak bulma, o kaynağa ulaşma süreci nasıl gelişti?

    O dönem hiçbir çalışma yoktu. Hiç kimsenin çalışma yapmaması da beni bu işte ısrarcı kıldı. Ovacık ve Hozat’ta ilk dolu kahvehaneyi gördüğümde kendimi şanslı hissetim, yaşlılar doluydu. Kendimce tamam bu iş bu kadar dedim. Ama kimsenin masal bilmediğini öğrendim. Kimilerince bu gereksiz bulundu. Kimileri ise isimler vererek bu kişilerin kendilerine saatlerce masallar anlattığı bilgisini verdi. Büyük bir heyecanın yitip gittiğini o kişilerin yüz ifadelerinden anlıyorsunuz. Kahvelerin dolu, insanların kültürel öge olan o masalları bilmemesi canınızı yakıyor.

    “MASALLAR BÖLÜK PÖRÇÜKTÜ”

    İlk olarak Ovacık’ta bir yaşlı amcayı bulduk. Kamerayı kurup mikrofonu uzattık. Masalın mitolojik bir yerini anlatıyor ve gerisi yok. Hatırlamaya çalışıyor ama olmuyor. Onunla başladık ve o bile bir umuttu. Onun öncesinde de İzmir’de bir arkadaşımın nenesi ‘Alizer’ diye bir masal anlatmıştı ve ses kaydı almıştık. Çok bölük pörçüktü, masalın içi yoktu. Ovacık’ta aynı masalı bilen Emine ismindeki bir teyzeye denk geldim.

    “TOPLUM MASAL ANLATICISI YAŞLILARI EVİN İÇERİSİNE İTMİŞ”

    -Masal anlatıcılar bugünkü haliyle toplumun neresinde duruyor? Kendi dönemlerine göre en popüler olan, hemen herkesin akşamları masal dinlemek için yanına gittiği bir yerde bu masalcılar. Toplumun onlarla ilişkilenme biçimi nasıl?

    Toplum masal anlatıcısı bu yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler. Kendilerini yeniden üretemedikleri bir bekleyiş. Gençliğini geçirdiği, bir sürü anısının olduğu o evin diğer odalarını terk ederek tek bir karanlık odasında ölümü bekleyen bir yerde duruyorlar. Toplum için belki de artık ‘işe yaramayan’ olmuşlar.

    Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, televizyon ve sosyal medyanın girmesiyle birlikte apayrı bir yaşantının içerisine girildi. Bir yaşlı ile sohbet daha az gereksinim olan şeye dönüştü. Yaşlılara ilk dokunduğumda yani ‘masal biliyor musun’ dediğimde Emine teyze birkaç tane bildiğini söyledi. O an elim ayağıma dolandı, beni çok etkiledi. Çok espirili, çok zekiydi. Anlatmaya başladıkça o ‘karanlık’ köşenin mitolojik kahramanlarla dolu olarak aydınlandığını, toplumun hafızanın nasıl bir değişime uğradığına denk geliyorsun.

    “ASIL GERİYE DÜŞEN TOPLUM, YAŞLI DAHA İLERİ BİR YERDE KONUMLANIYOR”

    Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor. Onu anlatırken kendine güvendiği, anlattığında işe yarar olarak gördüğü, hakim olduğu bir yerde buluyorsunuz. Ona kendisini hatırlatıyorsunuz, o ise hatırladıkça size kültürünüzü hatırlatıyor. Toplumun çok ilerisinde. Sevdiğiniz bir kitabı okuyup kapattığınızdaki his neyse o yaşlının anlattığı masalları dinlemekte o his işte. İlk masalın hissettirdiği şey o oldu. Tamamlanmamış bir cümleyi tamamlamak diye söyleyebiliriz.

    “MASALDA EN ÜST OTORİTE HIZIRDIR”

    -Masallar içerisindeki mitolojik anlatımların toplumsal ilişkilerle, tarihle, inançla bağlantısı olduğunu biliyoruz. Dönem dönem o karakteri alıp ona yansıtıyor. İnançla ve masalların ilişkisine dair ne söylersiniz?

    Masallar kesinlikle toplumun bütün değerlerini içerisinde barındırıyor. Mitolojide ‘dev’ kavramı çok var. Bu ‘dev’ ise o coğrafyanın aşılmayan zorlukları oluyor. O dev bir dağın aşılamaması olabilir. Tabi ki inancın da mitoloji ile bağı var. Çocuk sahibi olamayan bir padişah dağda gezerken biri ona elma verir ve çocuğu olur. Masalın içerisindeki en üst otorite padişah. Onun da üstünde bir otorite, ona çözüm oluşturabilecek yerin Hızır olması, o sözün hiç aksatılmamasına dair birkaç masalda denk geldim.

    “HIZIR VE ZİYARET MASALLARDA GÜÇLÜ OLARAK VAR”

    Yine Alık-Fatık masalında babaların dinleyebileceği, sözünden çıkamayacağı yer olarak ziyaretler gösterilir. Masalda üvey anneleri, babalarından iki kardeş olan Alık ve Fatık’ı kesmelerini istiyor. Ya da bir kötülük olarak onları aç bırakmak istiyor. Baba buna itiraz ettiğinde üvey anne kendisine, ‘git ziyarete sor, o ne derse onu yap’ diyor. Üvey annenin babanın kendisini dinlemeyeceğini bildiği için bunu ziyaret üzerinden yapması bir yerde inancın mitolojide güçlü yerini gösteriyor. Ziyaretler sorgulanmıyor. Hızır ve ziyaret kavramları masallarda güçlü olarak var.

    MASALLARDA KADIN: KÖTÜ ÜVEY ANNE VE DAPİR

    -Masallardaki mitolojik anlatımlarda kadın karakterler nerede duruyor?

    Masallarda dönemin ruhu aktarıldığı için kadınların biraz daha ötelendiği, kötülüklerin kadın eliyle yapıldığı gibi durumlar var. Dapir kadındır ve Avrupa’daki cadılık kavramı ile eş değerdir ve bütün kötülükler o dapir eli ile yapılır. Masal kahramanı olan bir padişahın oğlunun sevgilisi için çıktığı yola varmadan önce diğer padişahların kızları ile zafer kazanıp evlenmesi, bol tercihi olan bir erkek modeli çiziyor. Belki de üzerine daha derinlikli çözümleme yapıldığında bütün masalların bir akışı vardır. Masal kahramanı olan erkeğin dağları aşması, devleri öldürmesi veya orduları yenmesi de aynı zamanda aşkı uğruna yani bir kadın için yaptığı bir şey oluyor. Burada eşitlenen bir durumda var. Mitolojik öğeler bağlamında toplumun yaşadığı argümanlarla şekillenmiş bir hikaye kahramanı görmüyorsunuz. Eşitlenen bir kadın figürü var; üvey anne kötü, dapir kötü.

    KAYITLARIN KİTABA DÖNÜŞMESİ

    -Dersim’in dışında farklı yerlerde de kayıt aldınız değil mi?

    İzmir ve Erzincan’da çekimlere devam ettim. Sosyolojik Dersim denen Varto, Bingöl, Erzincan’dan masallardan oluşan bir kitap. 2018 yılından bugüne kadar süren bir süreç oldu. Sonraki süreçte pandeminin araya girmesi, ekonomik kriz, kağıt ve mürekkebin pahalanması gibi sorunlar araya girdi. Her yayınevinin masal basma gibi durumu yok. Yayın süreci de zor oldu. Bu süreçte çeviriler ile uğraştım, alt yazılar için uğraştım. Belgesel için Zazaca’dan alt yazıya çevirdiğim yazılar kitaba dönüştü.

    “ANLATIMLARA SADIK KALINDI”

    Çeviriler bittikten sonra birkaç yayınevi le görüştük. Nota Bene Yayınevi ile görüşmemiz olumlu geçti ve kitap 2023 yılında basıldı. İlk etapta yakın arkadaş çevresinde çok olumlu tepkiler aldım, çok kişi aradı. Bunun reklam kısmı eksik kalıyor. Masalların kayıt altına alınmasının benim için manevi bir yönü vardı. Sizin dokunabileceğiz, buradayız diyebileceğiniz dernekler de eskisi kadar yok. Sesinizi duyuramayabiliyorsunuz. Derlemelerde edebi yönü pahasına anlatıma sadık kalarak olduğu gibi vermek daha doğru olacaktır.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    Kitaba ulaşmak isteyenler için iletişim numarası: 0505 774 18 17

  • Kendisine yapılan işkenceleri yazdığı için yargılanan Ayten Öztürk: Sessiz kalmayacağım!

    Kendisine yapılan işkenceleri yazdığı için yargılanan Ayten Öztürk: Sessiz kalmayacağım!

    PİRHA-841 gün gündür ev hapsinde tutulan Ayten Öztürk hakkında “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabı nedeniyle açılan davanın ilk duruşması Çağlayan Adliyesi 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma sonrası açıklama yapan Ayten Öztürk, “İşkenceye karşı sessiz kalmayacağım. İşkencecilerin yargılanması ve gizli işkence merkezlerinin açığa çıkarılıp kapatılması için mücadele edeceğim” dedi.

    “Kaldırımda linç izlemesi” delil gösterilerek yargılanıp iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum olan ve 841 gündür ev hapsinde tutulan Ayten Öztürk, “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabında, bilmediği bir yerde 6 ay tutulduğunu ve maruz kaldığı işkenceyi yazdı.

    841 gündür ev hapsinde tutulan Ayten Öztürk’e, “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabında örgüt propagandası yaptığı iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması Çağlayan Adliyesi 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya Yeşil Sol Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Savcı, duruşmada verdiği esas hakkında mütalaada Ayten Öztürk’e örgüt propagandasından ceza istedi, dava 7 Kasım’a ertelendi.

    “İŞKENCEYİ ANLATTIĞIM KİTABIMDAN DOLAYI YARGILANIYORUM”

    Polisin engellemelerine rağmen duruşma sonrası adliyede açıklama yapan Ayten Öztürk, “Bugün burada ben değil, işkencecilerin yargılandığı bir mahkemede olmam gerekirken, işkenceyi anlattığım kitabımdan dolayı ben yargılanıyorum. İşkenceye karşı sessiz kalmayacağım. Bundan sonra da işkencecilerin yargılanması ve gizli işkence merkezlerinin açığa çıkarılıp kapatılması için mücadele edeceğim” dedi.

    “DAVADA İŞKENCE LAFI BİLE EDİLMEDİ”

    Yeşil Sol Parti Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise şunları söyledi:

    “Mahkemede işkence apaçık ortaya çıkmasına rağmen davada işkence lafı bile edilmedi. Ayten Öztürk’ün vücudunda 898 işkence izi var. Bu mesele burada kalmaz, uluslararası yargıya gider.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

     

     

  • Ev hapsindeki Ayten Öztürk hakkında kitabı nedeniyle soruşturma

    Ev hapsindeki Ayten Öztürk hakkında kitabı nedeniyle soruşturma

    PİRHA-680 gün gündür ev hapsinde tutulan Ayten Öztürk’e, “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabı nedeniyle açılan soruşturmada kitapta örgüt propagandası yapıldığı ileri sürüldü.

    “Kaldırımda linç izlemesi” delil gösterilerek yargılanıp iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum olan ve 680 gündür ev hapsinde tutulan Ayten Öztürk, “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabında, bilmediği bir yerde 6 ay tutulduğunu ve maruz kaldığı işkenceyi yazdı.

    Ayten Öztürk hakkında “Faşizmin Gizli İşkencehanelerinde Direniş ve Zafer” adlı kitabı nedeniyle açılan soruşturmada, Mahir Çayan’ın “örgüt kurucusu olduğu”, kitaptaki “Adalı” şiiriyle de örgüt propagandası yapıldığı ileri sürüldü.

    İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliği’nce satışının yasaklanmasına ve toplatılmasına karar verilen kitaptaki ifadeler nedeniyle Öztürk hakkında, “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

    “MAHİR ÇAYAN’IN ‘ADALI’ ŞİİRİ ÖRGÜT PROPAGANDASI SAYILDI”

    Öztürk’ün sosyal medyadaki fotoğrafı da soruşturma dosyasında yer aldı. Fotoğrafta, Öztürk’ün arkasındaki duvarda, ölüm orucunda hayatını kaybeden Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek’in fotoğraflarının yer aldığı belirtildi. Ayrıca, “kitabın satışından elde edilecek gelirle ekonomik destek sağlama amacının olduğu” da suçlamalar arasında yer aldı.

    Öztürk sorulara yanıtında, “Kitapta suç unsuru sayılabilecek bir ifade olmadığını, asıl işkence yapanların araştırılması gerektiğini” söyledi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Abbas Ulusoy’un, Rıza Şehri’ni anlatan ‘Rüyaya uyanmak’ kitabı okurla buluştu

    Yazar Abbas Ulusoy’un, Rıza Şehri’ni anlatan ‘Rüyaya uyanmak’ kitabı okurla buluştu

    PİRHA- Sultan Hızır Samıt Ocağı dedelerinden Yazar Abbas Ulusoy’un, Alevilik inancındaki Rıza Şehri öğretisini anlatan kitabı ‘Rüyaya uyanmak’ çıktı. Ulusoy kitabına ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Rıza Şehri yeryüzü cennetidir. Uyku halinden bu rıza şehri modeli ütopyasına uyanmak için uyarılmak şarttır. Elinizdeki hikâyede bu uyarılmayı yaşayan bir Garip okuyacaksınız” dedi.

    Sultan Hızır Samıt Ocağı dedelerinden Yazar Abbas Ulusoy’un, Alevilik inancındaki Rıza Şehri öğretisini anlatan kitabı ‘Rüyaya uyanmak’ çıktı.

    Rıza şehir öğretisinin hikayeleştirilerek anlatıldığı kitapta, öğretinin günümüzde her ne kadar bir ütopya gibi görünse de aslında insanlığın doğasına en uygun ahlaki düzen olduğu anlatılıyor.

    “ALEVİLER İKRARLI BİR TOPLUM OLARAK YAŞAMAYI 21. YÜZYILA KADAR TAŞIDI”

    Ulusoy kitabına ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Ütopya gibi görülen, bugün imkânsız olan şahane bir rüyanın gerçekte içine uyanınca, insanlığı nereye taşıyabileceğinin örneğini Aleviler maddi dünyadan uzak, inanarak, yaşayarak, ikrarlı toplumu yaratarak öğrenmişlerdi. Toplu ibadeti, mal ortaklığı ve sevgi bütünleşmesi, diğer bir deyimle maddi ve manevi birlik olan musahipliğin gerçek tarihsel kökenini musahiplik kurumuyla 21. yüzyıla kadar taşımışlardır.

    “RIZA ŞEHRİ YERYÜZÜ CENNETİDİR”

    Toplumu birliğe götüren, Alevilikte yaşam bulan, İmam Cafer-i Sadık Buyruğunda yer alan Rıza Şehri öyküsü; sınıfların, sömürünün, paranın olmadığı, ortak mülkiyetin toplumsallaştığı, güzel ahlakın kurumsallaştığı bir yeryüzü cennetidir. Düşünsel Rıza Şehri’ni Francis Bacon ‘Yeni Atlantis’i, Tomasso Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’ ile Thomas More’un ünlü ‘Ütopya’ eserinden yaklaşık 750 yıl önce İmam Ali’nin torunlarından Caferi Sadık 8 Aralık 765’te, Abbasi Halifesi Ebu Cafer el Mansur tarafından zehirlenmeden önce ütopik bir şehir ve düzen önermesiyle insanlığa sunmuştu.

    Uyku halinden bu rıza şehri modeli ütopyasına uyanmak için uyarılmak şarttır. Elinizdeki hikâyede bu uyarılmayı yaşayan bir Garip okuyacaksınız.”

    PİRHA/ANKARA

  • Dersim 38 tanığı Bego Polat Hakk’a yürüdü-VİDEO

    Dersim 38 tanığı Bego Polat Hakk’a yürüdü-VİDEO

    PİRHA- Dersim Katliamı tanığı ve mağdurlarından Bego Polat (93) Hakk’a yürüdü. Dersim Katliamı sırasında annesi ve 3 kardeşi gözleri önünde öldürülüp suya atılan Polat’ın, kendisi ise yaralı olarak kurtulmuştu.

    1938’de Dersim’de gerçekleştirilen soykırımdan tanığı ve mağdurlarından olan Bedri Polat (Bego) akşam saatlerinde Dersim’de bulunan devlet hastanesinde Hakk’a yürüdü. Polat, çeşitli hastalıklarından kaynaklı iki gündür yoğunda bakımda tedavi görüyordu

    Bedri Polat, Dersim’de 1937-38 yılları arasında gerçekleştirilen katliamı, yaşanmışlıklar üzerinden kaleme aldı. Henüz 9 yaşında iken tanık olduğu katliamda annesi ve 3 kardeşi gözleri önünde öldürülüp, cenazeleri suya atılan Bego Polat’ın kendisi ise yaralı olarak kurtuldu. Polat’ın o yıllarda yaşadıkları, kızı Rose Polat Agum tarafından yazıya dökülüp, kitaplaştırıldı.

    Çocukluk yaşlarından bu yana babasının anlattıklarını sürekli not alan Agum, iki yıl süren bir hazırlığın ardından bu tanıklıkların tarihe not düşülmesi amacıyla “Dersim 1938 ve sonrası” adıyla kitaplaştırdı.

    ÖLDÜ SANILARAK SUYA ATILIR

    Dersim merkeze bağlı Körkez Köyü’nde 6 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Bego Polat, kent merkezinde yapılan en büyük katliamın tanığı oldu. O yılara dair kitapta yer alan anlatımlarına göre; katliamın gerçekleştirilmesi öncesinde babası Hasan Polat, bir sabah askerler tarafından karakola götürülür. Ancak üzerinden günler geçmesine rağmen kendisinden bir daha haber alınamaz. Bunun üzerine Polat’ın iki ağabeyi olan Ali ile Hüseyin, direnişçilere katılma kararı alır.

    DAĞLARDA YAŞAYARAK KATLİAMDAN KURTULUR

    Askerler, annesi Humar ile ablası Elif, kardeşleri Bıra (4) ve Hatice’yi (6) gözleri önünde öldürdükleri Bego Polat’ı da öldü sanarak, diğer cenazelerle birlikte suya atar. Ancak atıldıkları sudan çıkan Polat, sağ elinin 2 parmağının koptuğunu fark eder. O halde yakınlardaki bir köye ulaşarak yardım isterler. Ardından dağlarda olan ağabeylerinin yanına ulaştırılıp, Af Yasası çıkarılana kadar onlarla birlikte dağlarda yaşayarak, katliamdan kurtulur.

    (HABER MERKEZİ)

  • Mersin Kitap Fuarı, ekonomik krizin gölgesinde sürüyor-VİDEO

    Mersin Kitap Fuarı, ekonomik krizin gölgesinde sürüyor-VİDEO

    PİRHA- Mersin Kitap Fuarı kapılarını kitapseverlere açtı. Katılımın düşük olduğu fuarda kağıda gelen zamlarla kitap almak zorlaştı.

    Mersin, Yenişehir Fuar Merkezi’nde ziyaretçilerine kapılarını açan Mersin Kitap Fuarı 7’nci kez yayıncılarla kitapseverleri buluşturuyor.

    30 Ekim’e kadar sürecek olan Mersin Kitap Fuarı’nda, imza gününün yanı sıra paneller ve söyleşiler yer alırken, katılımın düşük olduğu fuarda kitap fiyatlarındaki artış yurttaşın kitaba ulaşmasını engelliyor.

    Ekonomik kriz kitap satışlarını durma noktasına getirirken, birçok yayınevi fuarda yer almadı.

    Diren KESER/MERSİN

  • Yazar ve müzisyen Hasan Sağlam’ın yeni romanı okurla buluştu

    Yazar ve müzisyen Hasan Sağlam’ın yeni romanı okurla buluştu

    PİRHA – Yazar ve müzisyen Hasan Sağlam’ın yeni romanı “MA- Cümlenin Başladığı Yer” okurlarıyla buluştu.

    Hasan Sağlam’ın roman türündeki yeni kitabı “MA- Cümlenin Başladığı Yer” Totem yayınlarından çıktı.

    Üçüncü roman çalışmasını sunan Hasan Sağlam, yeni kitabında bir bilgenin yaşantısına odaklandı.

    Kitabın tanıtım yazısında “MA- Cümlenin Başladığı Yer” sadece bir roman değildir’ denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Gerçek, doğru, sahi ve hakikat arayışına düşen bir bilgenin anlattıklarından dökülen sözcüklerdir. Kimlik, cins, inanç, ırk kaygısı olmayan, özgürlüğe ermiş bir insan-u kâmille yaşam yolculuğu olarak okunmalıdır.

    Felsefeye karışmış tınılar, sözden damlamış notalar, notalardan yaşama akort çeken anlatışlarla sarsıcı bir yolculuk romanıdır MA. Bir dengbejin, bir çocuğun, bir bilgenin, yer yer sıradan bir insanın zihinsel yolculuğudur. Romanın belirgin karakterlerinin farklı yaşam öykülerini onların önüne koymakla kalmaz, onların vicdanlarıyla konuşmasına aracılık eden bir atmosferin anlatımıdır.

    Mizahın aralarda gezdiği, hüznün daha önde yaşandığı ve aşkın sesi ile sözcüklerin büyüdüğü bu roman okura kendini de sorgulatıyor. Tek bir yaşamın olmadığı, her yaşamın kendi içinde bir varlığının olduğunu ve insanın acısını yine insanın aldığına tanıklık ederiz. Yaşamda aradıklarını bulamamış kahramanların artık kâmil-i insan olmuş bir halk ozanının etrafında buluşmaları ve onu anlatan filme girmeleri romanın ana teması olup, hem gel gitlerle, hem de eskiler ve yenilerle geçmişten geleceğe yaşanılan zaman diliminden projeksiyon tutan akıcı bir roman MA.

    Hasan Sağlam üçüncü romanı beşinci kitabıyla (ilk iki kitap şiir ve öykü) yaşlı bir bilgenin yaşamını, onun anlatımından süzerek, sabırla bir örgü işine girerek umudun, güzelliğin var olduğunu ve yaşamın aslında ilmek ilmek örülen bir varoluş olduğunu anlatıyor. MA; tam da ‘Cümlenin Başladığı Yer’dir ve o cümle hep sıcaktır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Gazeteciler İstanbul ve Ankara’dan meslektaşları için seslendi: Gazetecilik suç değil-VİDEO

    Gazeteciler İstanbul ve Ankara’dan meslektaşları için seslendi: Gazetecilik suç değil-VİDEO

    PİRHA-Diyarbakır’da tutuklanan 16 gazeteci için İstanbul Kadıköy’de açıklama yapılırken, Ankara’da polis açıklamaya ve toplu fotoğraf çekilmesine dahi izin vermedi. Kadıköy’deki eylemde Kürtçe ve Türkçe okunan açıklamada, tutuklu gazetecilerin, hakikati toplumla paylaştıkları için tutuklandığına dikkat çekilerek, serbest bırakılması istendi.

    İSTANBUL

    İstanbul Kadıköy’deki PTT Şubesi önünde bir araya gelen gazeteciler, Diyarbakır’da 8 Haziran günü gözaltına alınan ve 16 Haziran’da da tutuklanan 16 meslektaşı ile dayanışmak amacıyla kart, mektup ve kitap gönderdi.

    Dayanışma eylemine Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ile Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu (MKGP) üyeleri ile DİSK Basın İş Başkanı Faruk Eren ve üyeleri katıldı.

    Gazetecilerin PTT önünde yapmak istediği açıklamaya polis izin vermedi. İskele meydanında yapılan açıklamayı Kürtçe Durket Süren okurken, Türkçe Nişmiye Güler okudu.

    Nişmiye Güler, 16 gazetecinin savcı ve hakimlik ifadeleri sırasında haberleri, sundukları programlar suç gibi gösterilirken, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ise fotoğraf makineleri, kamera ve gazete arşivlerini suç delili olarak sergilediğini hatırlatarak, “Bu nedenle de yaptıkları haber ve programlar nedeniyle özgürlüklerinden alıkonulan 16 meslektaşımız şahsında herkesi gazeteciliği savunmaya çağırıyoruz. Bir kez daha meslektaşlarımızla dayanışma içinde olduğumuzu haykırmak ve herkesi bu mücadelede ortaklaşmaya çağırıyoruz” dedi.

    ANKARA

    Ankara’daki basın emekçileri de, 3 ay önce tutuklanan 16 meslektaşları için kitap ve mektup gönderdi.

    Diyarbakır’da 3 ay önce tutuklanan 16 basın çalışanı için Ankara’da da gazeteciler eylem yaptı. Tutuklu meslektaşları için Yenişehir PTT önünde bir araya gelen basın çalışanları, çok sayıda kitap ve mektubu Diyarbakır Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne postaladı.

    Ankara’daki basın çalışanları, yaptıkları eylem sonrasında toplu fotoğraf vermek istedi ancak polis buna izin vermeyerek görüntü alınmasına da engel oldu.

    İSTANBUL-ANKARA/PİRHA

  • Dağların sırtında bir köy kütüphanesi ışık saçıyor-VİDEO

    Dağların sırtında bir köy kütüphanesi ışık saçıyor-VİDEO

    PİRHA-Hatay’ın Arsuz ilçesine bağlı Höyük köyünde imece yoluyla kurulan kütüphanede 7’den 70’e yurttaşlar yararlanıyor. Kütüphane çeşitli etkinliklerle de çekim merkezi haline getiriliyor.

    Hatay’ın Arsuz ilçesine bağlı Höyük köyü maden ocakları ve HES projeleriyle tehdit altında. Köy halkı ve ekolojistler doğa talanına karşı mücadelelerine devam ederken, diğer yandan kültür, sanat çalışmalarını da sürdürüyorlar.

    Köy halkı ve köy halkıyla dayanışma içinde olan yurttaşlar Höyük Kültür, Sanat, Doğa ve Dayanışma Derneği’ni kurarken, Hatay Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan çok amaçlı salonun bir bölümünü kendi imkanlarıyla kütüphaneye dönüştürdü.

    Yüzlerce kitabın olduğu kütüphaneye ilişkin bilgi veren köyün gençlerinden Ali, gönüllü yurttaşlar tarafından kitapların toplandığını ve raflarından marangozlar tarafından ücretsiz yapıldığını aktararak, haftanın iki günü açılan kütüphaneye ilgini yoğun olduğunu ifade etti.

    Sadece kendi köylerinden değil, çevre köy ve ilçeden de kütüphaneye gelindiğini dile getiren Ali, kütüphanede resim, müzik, tiyatro ve bağlama atölyelerinin yapıldığını söyledi.

    Diren KESER/HATAY

     

     

  • İdris Baluken’in yeni kitabı ‘Sincan’dan Edirne’ye Hasbıhal – Name’ okuyucuyla buluştu

    İdris Baluken’in yeni kitabı ‘Sincan’dan Edirne’ye Hasbıhal – Name’ okuyucuyla buluştu

    PİRHA-HDP’nin eski Bingöl, Diyarbakır Milletvekili ve Grup Başkanvekili  İdris Baluken’in ‘Sincan’dan Edirne’ye Hasbıhal-Name’ kitabı Dipnot Yayınları tarafından yayımlandı.

    Siyasi çalışmaları ve düşüncelerinden dolayı 16 yıl 8 ay hapis cezası alan HDP’nin eski Bingöl, Diyarbakır Milletvekili ve Grup Başkanvekili  İdris Baluken’in ‘Sincan’dan Edirne’ye Hasbıhal-Name’ kitabı Dipnot Yayınları tarafından yayımlandı.

    Kitap ile ilgili açıklaması şöyle:

    “Hapishanedeki beşinci kışımız bu. … Beş yıl boyunca ne yaptık sorusuna tek kelimeyle cevap vermem istenseydi, buna “yaşadık” derdim. Dışarda olmamız halinde nasıl yaşayacaksak, burada da öyle yaşadık. İki kelimeyle tanımlamama izin verilseydi “direnerek yaşadık” derdim.

    Mektubumu Sincan Hapishanesi’ndeki hücreden ruhunun çalkantılı sularına saldığı kâğıttan gemisiyle yapılmış bir yolculuk olarak görmeni isterim. Yoldaşının yol boyu gördükleridir yazdıkları.

    Sincan’dan Edirne’ye Hasbıhal – Name, İdris Baluken, 184 syf., Dipnot Yayınları, 2022.

    Yazmaya ara verdiğim saatlerde de adeta Sincan hapishanesindeki hücreme nakledilmiş gibi karşımda duruyordun. Kâh sohbeti derinleştiriyor, kâh bir yerlere gezmeye çıkıyorduk. Kırklar Dağı’nın sakinliğini huzur içinde seyredip, on gözlü köprünün altından Dicle’nin nazlı akışına birlikte baktık mesela. Munzur Gözeleri’nde Düzgün Baba’nın sitilinden dökülen süt köpüklerine dalarken karanlık basmadan Ana Fatıma’ya yetişip çıralarımızı yakmanın telaşına düştük. Tecrit yalnızlığını yerle bir eden en coşkulu mitingleri Lice’de, Gewer’de, Cizre’de gerçekleştirdik. Van Gölü’nün cennet güzelliğiyle, Ağrı Dağı’nın efsanevi heybeti avuçlarımızın içindeydi. Bingöl dağlarının rengarenk çiçek desenli yeşil giysisini giydiği bir bahar havasında “Feqiriye Çolik mı vira ne şına” türküsünü birlikte söyledik. Dışarıdayken defalarca planlayıp farklı gerekçelerle gerçekleştiremediğimiz Palu ve Gökdere köylerini aceleye mahal vermeden rahat rahat ziyaret ettik. Asi ve asil yangın yürekli insanlarımızla gürül gürül yanan teneke kuzinelerin başında sabahlara dek sohbet ettik. Közde patates ikram ettiler bize, tereyağı gezdirilmiş bol soğanlı kavurmalı loller, kömbeler, börekler de. Hani’de arabalarımızın bagajlarına ağzına kadar tandır ekmeği, pestil ve ceviz koydu yoksul köylülerimiz. İtirazlarımız kar etmedi. Piran’da, Dare Heni’de Şeyh Sait’i, Şeyh Şerif’i, Faqi Hasan’ı yad ettik. Peygamberler diyarı Riha’da yanık sesli çocuklar dengbej havasında öyle stranlar, klamlar okudular ki… ”

    İdris Baluken’in, daha önce de ‘Üç Kırık Dal’ ve ‘Oko’ isimli romanları yayımlanmıştı.

    İDRİS BALUKEN KİMDİR?

    24. Dönem Bingöl, 25. Dönem Diyarbakır milletvekilliği yaptı. Çatışmalı sürecin sonlandırılmasına yönelik başlatılan çözüm sürecinde Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’la birlikte İmralı Heyeti’nde bulundu. Barış heyeti çalışmalarını yaşamının en onurlu sayfası olarak tanımladı. 4 Kasım 2016 tarihinde HDP’ye yönelik siyasi operasyonlar kapsamında tutuklandı. 30 Ocak 2017’de ilk duruşmada tahliye edildi. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki bir ilkle tahliye kararına yapılan itiraz sonucu 21 Şubat 2017’de yeniden tutuklandı. Siyasi çalışmaları ve düşüncelerinden dolayı 16 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Romanları Üç Kırık Dal ile Oko gene Dipnot Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Metin Kaçmaz, ‘Almanya Alevi Örgütlenmesini Yaratan Değerlerimiz 1’ kitabını anlattı-VİDEO

    Yazar Metin Kaçmaz, ‘Almanya Alevi Örgütlenmesini Yaratan Değerlerimiz 1’ kitabını anlattı-VİDEO

    PİRHA- ‘Almanya Alevi Örgütlenmesini Yaratan Değerlerimiz 1’ kitabının yazarı Metin Kaçmaz, kitabın hazırlanış sürecine dair konuştu. Kaçmaz, kitabında 27 emektarın anlatımlarına yer verdiğini dile getirerek, Türkiye’de Sınırsız yayınlarından çıkan kitabın yakın zamanda Avrupa’da okuyucularıyla buluşmaya hazırlandığını aktardı.

    Araştırmacı-Yazar Metin Kaçmaz Avrupa Alevi örgütlenmesinde emek vermiş şahışlar ile gerçekleştirdiği röportajları  ‘Almanya Alevi Örgütlenmesini Yaratan Değerlerimiz 1’ adıyla kitaplaştırdı.

    “Emektarlarımızın emeklerine katkı için böyle bir kitap yazma gereği duydum” diyen Kaçmaz görüşme yaptığı herkesin bizzat yaşadığı mekanlara gittiğini belirtti. Bir çoğunun kendisini sokağın başında karşıladıklarını ifade eden Kaçmaz, görüştüğü herkesin kitap fikrine yönelik büyük bir heyecan duyduğunu söyledi.

    Kaçmaz kitabını  neden ‘Almanya Alevi Örgütlenmesini Yaratan Değerlerimiz‘ adı ile çıkardığını ise şöyle anlattı:

    “İnsanların Aleviyim demeye korktuğu bir dönemde bu insanlar büyük emekler verdi. Avrupa’daki Alevi örgütlenmesini 1989’tan başlatıyoruz ama Yurtsuverler Birliği örgütlenmesi var. Bir Alevi örgütlenmesi olmasa da kurucuları Alevi. Bu nedenle 1972’lere kadar taşıyabilir bu örgütlenmeyi.

    Sabit Yıldız var mesela. 1972’de Hamm’da dernek kuruyor ve o tarihlerde cemler yapılmaya başlanıyor. Bu benim açımdan çok önemli birşey.  İnsanların bir araya gelmekten korktuğu, örgütlenmeyi bilmediği bir dönemde ilk tohumları atan insanlar. Kitapta yer alan kişiler bu Alevi örgütlenmesine katkı sunmuş insanlar. Bu açıdan anlatan canlarımızın anlattıkları önemli ve değerliydi.”

    “KİTAPTA 27 EMEKTARIN ANLATIMLARI VAR”

    Kaçmaz, kitabında 27 emektarın anlatımlarına yer verdiğini dile getirerek bu isimleri şöyle sıraladı:

    “Ali Demir, Ali Özcan, Ali Rıza Gülçiçek, Ali Kocakahya, Aşır Çetinkaya, Ababas Akbaba, Bektaş Alagöz, Zeliha Alagöz, Berlin Emektarları, Celal Köse, Dursun Karadağ, Haydar Küpeli, Hüseyin Çelik, Hüseyin Gökçek, Hüseyin Mat, Hüseyin Özkuzucu, İlyas Akyıldız, İsmail Demirtaş, İsmail Elçioğlu, İsmail Gülfırat, Mahmut Gülçiçek, Mehmet Caba, Necla Saygılı, Nuri Saygılı, Recai Aksu, Rıza Şirin, Sabit Yıldız ve Selahattin Göktürk.”

    Röportaj yaptığı 4 canın Hakk’a yürüdüğünü belirten Kaçmaz,  “Ali Özcan, Haydar Küpeli, Mahmut Gülçiçek  Hakk’a yürüdü ve bu eser onları anlatan kalıcı bir esere dönüştü. Bu sorumluluğu da almış oldum” diye belirtti.

    Kaçmaz, görüştüğü bazı insanlarla duygusal anlar yaşadığını da kaydetti. Kitapta yer verdiği Ali Özcan ve ailesinin kendisini büyük bir mutluluklar karşıladığını ifade ederek, “Onlar evlerinin bir dernek gibi kullanıldığını söyledi, bu insanlar evlerinde 50 kişiyi ağırladılar zamanında. Örneğin Berlin’de bir teyzemiz 700 bin Mark’ın altına imza atarken  ona, “Neyin altına imza attığınızı biliyor musunuz?” diye soruyorlar. Teyze de “Ödenir diyor, ödenmezse bu Alevi toplumuna hakkullahım olsun” diyor. Bu davayı sahiplenmiş, fedakarlık yapan insanlar belli bir düzeye getirdiler. Şimdi daha çok gençlerin sahiplendiği bir modele ulaştı” diyerek, o dönemdeki sahiplenme sıcaklığını bulamadığını da sözlerine ekledi.

    Türkiye’de Sınırsız yayınlarından çıkan kitap Avrupa’da okuyucularıyla buluşmaya hazırlanıyor. Kitabı tanıtmak için Avrupa’da bulunan Alevi derneklerinde okuma günleri de düzenlenecek.

    METİN KAÇMAZ KİMDİR?

    Almanya Alevi Örgütlenmesi Tarihi kitabının da yazarı Metin Kaçmaz 90’lı yıllardan bu yana Avrupa’da Alevi örgütlenmesinin içinde.

    Erzincan Tercanlı olan Kaçmaz 80 darbesi sonrası 11 ay cezaevinde kaldı, ardından  19 yaşında Almanya’ya yerleşmek zorunda kaldı. Köln’de Hacı Bektaş Veli Derneği’nde çalışmalar yürüten Kaçmaz ,1996’da Hacı Bektaş Veli Derneği’nden ayrılıp, Köln’de bulunan diğer Alevi derneklerinde çalışma yürüttü.

    Burada 3 dönem dernek başkanlığı yapan Kaçmaz AABF bünyesinde de yöneticilik yaptı. 2007 yılından itibaren Alevilerin Sesi dergisinin genel yayın koordinatörlüğü gerçekleştiren Kaçmaz, Yol TV’de de programlar yaptı.

    PİRHA/KÖLN

     

  • Yazar Ülger: Bizim Yunus’ kitabı gerçek Yunus’u anlatıyor

    Yazar Ülger: Bizim Yunus’ kitabı gerçek Yunus’u anlatıyor

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Ali Haydar Ülger, ‘Bizim Yunus’ adlı kitabı için kaleme aldığı yazısında Yunus Emre’nin “evrensel dünya kardeşliğini/mühendisliğini” ve “sevgi” odaklı düşüncesini irdeleyen/yazan Alevi yazar-çizerlerin sayısının yok denecek kadar az olduğuna dikkat çekti. Ülger, “Gerici çabaya karşın, bu karanlık bataklıktan Yunus’u çekip çıkarmaya çalışan, onun sevgi yüklü düşüncesini, aydınlık yüzünü ortaya koyan önemli bir yapıt” dedi.

    Aralık ayında Derlem Yayınlarından, Ali Haki Edna Vakfı (AHEV) Araştırma ve Yayın Kurulu ile ALXAS KOM’un ortak çalışması sonucu yayına hazırlanan ‘Bizim Yunus’ kitabı okuyucularıyla buluştu. Kitapta, ‘Yunus Emre kim? Yunus Emre neden yeniden yazılmalı?’ gibi sorulara cevap aranırken, Yunus Emre ve Hacı Bektaş ilişkisi, Yunus Emre’de Din ve Ehlibeyt inancı gibi başlıklar yer alıyor.

    Araştırmacı-Yazar Ali Haydar Ülger, ‘Bizim Yunus’ kitabına dair PİRHA için değerlendirme yazısı kaleme aldı.

    Ülger, “Toprağa, aşka, sevgiye bağlı halk bilgesi; “Bizim Yunus” başlıklı yazısında şunları dile getirdi:

    “Gönül secde eder dost mihrabına, Yüzün yere koyup kılar münacat”

    Ne de güzel ifade eder dosta yakarmayı Yunus. Onun kıblesi dost yüzü, secdesi insanadır/dostadır. İnancı sevgidir Yunus’un. Her ırk, din ve inançtan insan için beslediği kutsal bir değer olan “insan sevgisi”, ona evrensel bir kimlik kazandırmıştır. Bu evrensel kimlik de Aleviliğin insan odaklı düşüncesinden başka bir şey değildir. Toprağa, aşka, dosta ve sevgiye bağlı Yunus Emre; Anadolu topraklarında 13. ve 14.yüzyılda (1240-1334) yaşayan Aleviliğin ilk büyük ulularındandır.

    Mansur idim ben ezelde, Onun için geldim bunda, Yak külümü savur göğe.

    Ben “Ene’l-Hak” oldum ahi. Ben önceden Mansur idim, onun için geri geldim. Beni yakarak külümü havaya savurdular ama zaten ben “Ene’l-Hak” olmuştum. Yunus; yalnızca Anadolu topraklarının ozanı değil, evrensel düşüncelerinden dolayı Azerbaycan ve Şam taraflarına gittiğini şiirlerinde belirten ozan; Horasanlıdır, İranlıdır, Mezopotamyalı ve felsefesi dünya insanlığıdır. O doğduğu topraklarda bir çiftçi, bir Anadolu köylüsüdür. Yaşamı boyunca köy yaşamının doğal koşulları içinde yetişen, Hakk’ı insanda gören Hallac-ı Mansur’dur, Nesimi’dir, Hacı Bektaş-ı Velidir, Pir Sultan’dır. Sarayın, minberin, haccın yolunu bilmeyen ozandır. O halktır ve halk bilgesidir. O Türk’tür, Kürt’tür, Arap’tır, Acem’dir ve dünya insanıdır.

    “YUNUS ŞERİATA BAŞKALDIRMIŞ BİR OZANDIR”

    Arapça, Farsça, Rumca ve Türkçe’yi çok iyi bilen Yunus Emre, aslında çok güçlü bir eğitime sahiptir. O; şeriatı, şeriat inançlı devleti zararlı bulmuş ve ona başkaldıran bir ozandır. Şeriat hükümleriyle birlikte zamanın yönetimlerini, hanlarını, saraylarını ve beylerini hep eleştirmiş, şiirleriyle döneminin düzenine ve yönetimlerine karşı çıkmıştır. Düzenin temelden bozukluğunu, zalimliğini ve kıyıcılığını şiirlerinde dile getirmiş, egemen sisteminin getirdiği ahlak bozukluklarına dikkat çekmiş, dervişlerin yol göstericilik görevlerini yerine getirmediklerinden yakınmıştır. O dönemde Konya ve Karaman’da bilinen dervişlerle birlikte, sahip olduğu Aleviliğin batıni özünü yerine getirmeyen, çevresinde yer alan bazı gezginci dervişleri de kıyasıya eleştirmekten geri kalmamıştır. Eleştirilerine konu olan bu insanların halkı aydınlatma, bilinçlendirme görevini bırakarak, bey olarak çevrelerine Müslümanlıkla korku saldıklarını ve düzenle kaynaştıklarını şiirlerinde üstü kapalı da olsa söylemeye çalışır. Yunus’un seksen yılı aşkın ömründe asla hacca gitmediği, erenlerin/evliyaların, dostlarının eşiğine yüz sürmekle Kâbe’yi tavaf (ziyaret) etmekle aynı tutmuştur. O, Hakk’ı dost yüzünde görendir.  Yunus için bir gönüle girmek, binlerce kez Kâbe’ye gitmekten daha yeğdir/evladır. O, Hakk’ı kendi sıfatında görmüş, bundan da hiçbir kuşkusu olmamıştır. Oruç, namaz, zekât hac, yani şeri tapınmaları birer inanç cinayeti saymıştır. Yunus, kendinde gördüğü Tanrı ile bütünleşmiş ve Hakk ile Hakk olmuştur.

    “SÜNNİ AKADEMİSYENLER ÇEŞİTLİ HURAFELERLE YUNUS’UN ŞİİR VE METİNLERİNİ BOZDULAR”

    Oruç, namaz, zekât, haç, suç cinayettir, Fakir bundan azat, erenler içinde.

    Alevi-Bektaşi yazınının (edebiyat) kökleri Yunus Emre’ye değin uzanır. Bilinmeli ki kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Yüzyıllar içinde kimi farklılıklar kazanan Alevi-Bektaşi edebiyatı, bazı önemli farkları yaratarak/kazanarak sahip oldukları inancı sınırlı da olsa yaymağa hizmet eder duruma gelir. Özellikle inançsal ve toplumsal sorunlar, bu süreçte yetişen ozanların şiirlerine yansımaya başlar. Bunun en açık ve en güzel örnekleri ise Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görülür. Daha sonraki yıllarda Âşık Yunus ve diğer uydurulmuş cümle Yunuslarla Sünni mezhebin yetersiz, kabiliyetsiz, bu felsefeye karşı din eksenli sözde ozan ve akademisyenlerinin bilinçsizce, cahilce, kendince çeşitli hurafelerle, Yunus’un asıl şiir ve metinlerini bozarak kurguladıkları görülür.

    “İNSAN VE SEVGİ ODAKLI İNANÇ”

    Gayrıdır her milletten, Bu bizim milletimiz. Hiç dinde bulunmadı, Din ü diyanetimiz.

    Yunus’un sahip olduğu Alevilik inancı (-ki o yüzyıllarda böyle bir kavram kullanılmamakta) kadimden beri sırrını dışarı vermeyen, kendini ehil olmayan ellere emanet etmeyen, ancak uzun bir eğitim döneminden geçtikten sonra olgunlaşıp hak edenlere kendini açan, gizliliği esas alan kurumsal bir inançtı.  Binlerce yıldan beri kendilerine ağır düşmanlık besleyen, varlıklarına tahammül etmeyen ve canlarına kasteden dinlerin ve mezheplerin hüküm sürdüğü coğrafyalarda, çaresizlikten doğan en doğal haklarını kullanarak, kimliklerini ve asıl inanışlarını saklamak başvurdukları tek yöntemdir. Bu nedenle Alevilik; kendileri için çağlar boyunca en dayanılmaz koşullarda bile vazgeçilmez bir tutku ve sonsuz bir sadakatle birbirlerine bağlandıkları, bin yılların ötesinden gelen bir yoldur. Tarihsel süreçte zamana, bölgeye ve çevresini saran koşullara göre, değişik dış görünüşlere bürünmek durumunda kalırlar. Neden denilecek olunursa; dönemin semavi dinleri Hristiyanlık ve özellikle içinde yaşadıkları Müslümanlık, sarsılmaz bağlarla birbirlerine bağlı Alevileri (-bu toplumun doğacı inancına ve onların yaşam felsefelerine-) asla tahammül göstermediler. Mutlaka yok edilmesi gereken bu inancı kendi inançları için büyük bir tehdit ve tehlike olarak gördüler. İşte bütün bu unsurların devam eden düşmanlıkları, Aleviliğe karşı işlenen insanlık dışı suçların ve kıyımların tek nedeni, semavi dinlerin sahip oldukları inançların çok çok dışında “insan ve sevgi odaklı, Hakk’ı insanda gören” inanç sisteminde yatmakta ve yer almaktadır.

    Alevilik tarihinin ve inanışının izlerini sürmek, üzerlerini örten yanıltıcı katmanların gerisine saklanmış Alevi gerçeklerine ulaşmak, büyük çaba gerektiren, çetrefil ve zahmetli bir iştir. İşte Aleviliğin kadim izlerini, halk bilgesi ulu ozan Yunus Emre’nin dizelerinde; inancın özünü/temelini,  hiçbir tereddüde yer vermeyecek berraklıkta, en yalın ve en özgün şekliyle gerçekleri sergilediği görülür. Her şeyin aslına çekeceğine  (rücu)  inanılan Alevilikte, bu durum inançlarının kutsal bir yasasıdır. Yunus, en berrak şekliyle bu durumu “Devri daim olma”yı, gerçek varlıktan ayrılan ruhu; çeşitli aşamalar geçirdikten sonra türlü bedenlerde vücut bulmasıyla, olgunlaşıp kendi kaynağına dönme sürecini 14.yüzyılda yalın bir dille şöyle anlatır:

    ‘Dünyaya çok gelip gittim, Erenler eteğin tuttum. Ay oldum âleme doğdum, Bulut oldum göğe ağdım. Yağmur oldum yere yağdım, Nur olup güneşe geldim. Emre dilinde Hakk, Olup dile düşe geldim.’

    Yunus’un Divanı’na sonradan eklenerek, aslında onun olmayan kimi şiirler; gerek Osmanlı döneminde gerek Cumhuriyet döneminde “Yunus” adıyla resmi ideolojinin ve egemen dinin temsilcileri tarafından “Yunus Emre Divanı’na yerleştirilerek, Yunus’un Sünni Müslüman gösterilmeye çalışıldığı, aslında bu şiirlerin hiç birinin Yunus Divan’ında yer almadığı bilinen bir gerçektir. Özellikle dostlarımın derleyip hazırladığı “Bizim Yunus” adlı eserde yer alan ve yüzyıllarca mevlit olarak okunan şiirlerden biri;

    Çıkmış İslam bülbülleri, Öter Allah deyi deyi.

    Benzer şiirler dâhil, yine yakarma/yalvarma niteliğindeki “Münacaat”, “Cevab-ı Huda”, “Münacaat-ı Muhammed” adlı eserlerde dile getirilen; bu şiirlerin tamamının sahte olduğu bilinmektedir.

    “YUNUS’UN DİNİ, İMANI SEVGİDİR”

    Ya Rabbi Settaru’l-uyub, Senden dilerim ümmetim, Ya Hayy u Gaffaru’z-zebun, Senden dilerim ümmetin.

    Bu dörtlükte görüldüğü gibi sahte Yunusların yazdıkları, gerçek “Yunus” gibi gösterilmeye çalışılmıştır. İşte “Bizim Yunus”ta da yer alan Yunus’un şiir tarzına, havasına, yaşam ve inanç felsefesine uymayan, hatta onun kullandığı arı ve duru (yalın) dille örtüşmeyen kimi şiir ve “münacaat”ın (yalvarma/yakarma) yer aldığını görüyoruz. O’nun kullandığı dil, kendi döneminde kullanılmayan pek çok sözcüğü cesaretle kullandığı, aynı dönemin şairlerinin kullandığı Arapça, Osmanlıca ve Farsça karşımı ağdalı bir dilden çok çok farklı ve onun ötesinde bir dildir. Bilinmeli ki Yunus’un dini, imanı sevgidir. Ondan başkasına inanmak puta/haça tapmaktır. O din ve iman tanımayan, her şeyin insanda olduğuna inanır.

    Dinim imanım ol durur, Onsuz olursam dünyada, Ne puta, haça taparım, Ne din ü iman tutarım…

    Dizeleri 16.yüzyılda Osmanlının kıyım ve katliam fetvacısı, döneminin azılı Şeyhülislamı Ebussuud tarafından “tam dinsizlik ve kâfirlikle” ifade edilerek suçlanır. Fetvaları yalnızca Kızılbaşlar (Alevi) için değil, dünya kardeşliğini ve sevgiyi savunanlar, bu bağlamda şiirler yazan Yunus Emre ve onun şiirlerini okuyanların dahi katledilmesinin “vacip” olduğu adına fetvalar verir. Bu nedenledir ki, bunu söyleyenlerin İslam şeriatına (hukuku) göre öldürülmeleri Allah adına yapılacak en büyük görevdir.

    400 KADAR ŞİİR

    Gerçekler Hakk’ı bildi, Hakk’ı kendide gördü. Cümle yerde Hakk hazır, Göz gerektir göresi.

    Yunus Emre; her dönemde herkes tarafından sahiplenilmiş ve herkes farklı algılayıp onu kendince yorumlamıştır.  Çok doğal gibi görünen bu durum, Yunus Emre’yi bulunduğu inanç ve yer bağlamında onun düşüncesinden uzaklaştırmayı beraberinde getirmiştir. Tıpkı Anadolu’da farklı alanlarda Yunus’a ilişkin birçok mezar alanının gösterilmesi gibi. Gerçek olan şu ki, bunlardan yalnızca bir tanesi bilge ozan Yunus Emre’nin mezarıdır. Bu durum onu sahiplenen, hakkında çeşitli yorum ve değerlendirmelerde bulunanlar için de geçerlidir. Günümüzde bile zaman zaman Yunus’a ait olmayan kimi eserler onunmuş gibi algılanıp, daha da ileri gidilerek Yunus adına yazılan divan, makale ve tez çalışmalarında karşımıza çıkmaktadır. Yunus’un toplamda yazdığı; “Yunus Emre Divanı’nda yer alan şiir sayısı 400 kadar olup, günümüzde gerçeği yansıtmayan kimi kaynaklarda 800 dolayında şiirinin varlığından bahsedilmektedir.

    14 ve 15.yüzyıldan günümüze değin Yunus Emre hakkında; onun inanç felsefesine, dünya görüşüne ilişkin yerli ve yabancı yazarlarca binlerle ifade edilen araştırma, inceleme, makale, kitap, komisyon eser, tez, kolektif çalışma, anonim, hatta Yunus Emre Divanı’ndan Seçmeler adı altında çok sayıda eser yazıldı. Özellikle Akdeniz Eğitim Araştırmaları Dergisi’nin (sayı:27, yıl:2019) yaptığı saptamada 1959-2020 yılları arasında; 352 kitap, 112 makale (dergi), 15 kitap bölümü, 8 üniversite tezi, 21 bildiri kitabı, 32 inceleme kitabı, 51 gazete ve rapor kaynaklı 600 dolayında yerli ve yabancı çalışma yapıldığı bilinmektedir. Bu araştırmaları yapan yazar ve akademisyenlerin büyük çoğunluğu resmi ideolojinin ve egemen dinin temsilcileri olup, Yunus’u Müslüman odaklı bir ozan yapma çabasında olan ve onun eserlerini çarpıtan Türk-İslam sentezinin beslemeli yazarlarıdır. Yunus’un evrensel düşüncesini eritme ve benzeşime uğratma çabasında olan bu yazarların sayıları, buraya sığmayacak kadar fazladır. Türk-İslam sentezli bu yazarlardan; Fuad Köprülü, Abdulbaki Gölpınarlı, Ahmet Kabaklı, İbrahim Agâh Çubukçu, Mustafa Necati Bursalı, İskender Pala, Korkut Tankuter, Sezai Karakoç, Filibeli Ahmet Hamdi, M. Necati Sepetçioğlu gibi… Hatta Türk-İslam sentezinin ideologlarından Necip Fazıl Kısakürek; Yunus’u Sünni Müslümanlığın içinde göstererek, Alevi-Bektaşi olmaktan uzaklaştıran, şiirler yazdığı da bilinmektedir.

    Yunus’u daha objektif ve onu Alevi-Bektaşi felsefesinin ulu ozanı olarak gören, bilimsel araştırmalarla anlatmaya çalışan kimi aydın yazar ve akademisyenlerden bazıları; Cevdet Kudret, İlhan Başgöz, Sabahattin Eyüboğlu, Hasan Ali Yücel, Cahit Öztelli, Ali Kemal, Muzaffer Uyguner, Mihri Belli, Rıza Süreyya, Yaman Arıkan, Erdem Anılan, Ömür Ceylan ve yabancı yazarlardan; Anemarie Schimmel, Hanri Benazus gibi yazarlardan da bahsetmeden geçmemek gerekir.

    Hakikat bir denizdir, Gerçeklerdir gemisi. Çoklar gemiden çıkıp, Denize dalmadılar.

    Bütün bunların ışığında Yunus Emre’nin “evrensel dünya kardeşliğini/mühendisliğini” ve “sevgi” odaklı düşüncesini irdeleyen/yazan Alevi yazar-çizerlerin sayısı yok denecek kadar azdır. İşte bizlerden birileri bilge Yunus’u derleyip irdeleyerek, başta AHEV adına araştırma yayın kurulu, inancım o ki; ‘Bizim Yunus’un hazırlanmasında ve onun arka planında yer alan, kitabın omurgasını oluşturan, Değerli Dostum Mahmut Doğan’ı emeklerinden dolayı yürekten kutlamak isterim. İşte bu güne değin Alevilerce ihmal edilen Yunus, bizim Yunus’umuz. Samimiyetine inandığım ve gösterdikleri çabadan dolayı ortaya çıkardıkları yapıt ve verdikleri mesaj yorumu (AHEV yayın kurulu, “Bizim Yunus” s.92), bu konudaki düşüncelerinin berraklığını çok net olarak belirtmektedir. “Bizler bu inanç önderlerinin yol oğulları olarak, pirlerimizin, ozanlarımızın ve bu yolda emeği geçen bütün canların düşüncelerini çalışmalarımızda kendimize kılavuz edeceğiz. Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Anadolu Hatayileri, Pir Sultan, Köroğlu, Karacaoğlan, Harabi, Âşık Veysel, Tacım Dede, Meluli, Mahzuni, İbreti ve daha yüzlercesinin düşüncelerinin yolumuza verdiği ışık doğrultusunda, “Ali Hâki Edna” adı altında oluşturduğumuz vakıfta, bu değerlerimizin tamamını, onlara yakışır bir tarzda düşüncelerimizde ve çalışmalarımızla yaşatacağız.”

    ‘Erenlerin himmetini, Ben bana yoldaş eyleyim. Her nereye varır isem, Cümle işim hoş eyleyim’

    ‘Bizim Yunus’ resmi ideolojinin, egemen inancın ve egemen kültürün, hatta Alevi-Bektaşi edebiyatının da kalemşorlarının Yunus için yazdıklarını, büyük bir titizlikle inceleyerek imbikten geçirmiş, gözden kaçan bazı hususlar olmasına karşın, okuyucuya onun özünü, hiçbir dogmatik yere bağlamadan, Aleviliğin en özgün boyutu olan “Hakikatçı öğreti”nin Yunus’u yorumladığı boyutuyla derleyerek inceleyen, bilimsel bir yapıt olmaya aday bir çalışmadır. Yunus Emre’yi bu güne değin yazanlar/inceleyenler İslami referanslı, kimileri suya sabuna dokunmadan göz ardı etmiş, bazıları da Yunus’u kendi kirli inançlarının içinde anlatmaya çalışmış, sahip olduğu insan odaklı inancı (Aleviliği) hep teğet geçmiş ya da Müslümanlığa yamamaya çalışmışlardır. Hatta Yunus adına vakıf kuranlar, aynı gelenekten gelen egemen dinin şovmenleri uluslararası platformlarda ve Unesco tarafından yapılacak sözde anmalarda, büyük bir riyakârlık örneğini sergilenmekten geri kalmışlar ve bunun örnekleri de hep görülmektedir. Bütün bu gerici çabaya karşın, bu karanlık bataklıktan Yunus’u çekip çıkarmaya çalışan, onun sevgi yüklü düşüncesini, aydınlık yüzünü ortaya koyan önemli bir yapıt. “Bizim Yunus”u bizlere kazandıran, emek vererek onu hazırlayanlara Yunusça sevgiler yolluyor, Yunus dostluğuyla selamlıyorum.”

    Elif TABAK/İNGİLTERE

    İLGİLİ HABER

    >‘Bizim Yunus’ adlı kitap raflardaki yerini aldı

     

  • ‘Bizim Yunus’ adlı kitap raflardaki yerini aldı

    ‘Bizim Yunus’ adlı kitap raflardaki yerini aldı

    PİRHA- ‘Bizim Yunus’ kitabı okuyucularıyla buluştu. Kitapta, ‘Yunus Emre kim? Yunus Emre neden yeniden yazılmalı?’ gibi sorulara cevap aranırken, Yunus Emre ve Hacı Bektaş ilişkisi, Yunus Emre’de Din ve Ehlibeyt inancı gibi başlıklar yer almakta.

    Hepimiz günlük yaşantımızda veya konuşmalarımızda Yunus Emre’den alıntılar yapar, sözlerinin ve düşüncesinin bugünde nasıl karşılık bulduğunu hayretle dinleriz. Belki de Yunus Emre’yi Yunus Emre yapanda bu zamansız ve evrensel bakış açısıdır.

    UNESCO tarafından 2021 yılının Hacı Bektaş Veli ile birlikte atfedildiği Yunus Emre’yi ne kadar tanıyoruz ve bildiğimizin ne kadarı doğru. Aralık ayında Derlem Yayınlarından çıkan kitap, Ali Haki Edna Vakfı (AHEV) Araştırma ve Yayın Kurulu ile ALXAS KOM’un ortak çalışması sonucu yayına hazırlanan ‘Bizim Yunus’ adlı kitapta tam da bu sorulara cevap aranıyor.

    Kitapta Yunus Emre’ye ait 366 esere yer verilirken, bu eserlerin bir bölümü günümüz Türkçesiyle açıklamalı olarak kitapta yer almakta. Kitapta ‘Yunus Emre kim? Yunus Emre neden yeniden yazılmalı?’ gibi sorulara cevap aranırken, Yunus Emre ve Hacı Bektaş ilişkisi, Yunus Emre’de Din ve Ehlibeyt inancı gibi başlıklar yer almakta.

    624 sayfadan oluşan kitapta, Yunus Emre hakkında sunulan belge ve bilgilere de geniş yer verilmekte.

    “HERKES SAHİPLENİR AMA FARKLI YORUMLAR”

    Kitapta Yunus Emre’ye dair şu değerlendirmede bulunuluyor:

    “Yunus Emre’yi herkes sahiplenir ve herkes farklı algılayıp, farklı yorumlar. Bu gayet doğal olmakla birlikte, Yunus Emre’yi yer yer bulunduğu noktadan uzaklaştırır; tıpkı Yunus Emre mezarı diye anılan mekanlar gibi. Yunus’a ait birçok mezar gösterilmektedir, fakat gerçek olan; sadece bir tanesi büyük şair ve bilge ozan Yunus Emre’nin mezarıdır.

    Aynı durum Yunus’u sahiplenen ve onun hakkında yapılmakta olan yorumlar ve değerlendirmeler için de geçerlidir. Hatta zaman zaman Yunus’un olmayan bazı eserler onunmuş gibi algılanıp, Yunus adına yazılan divan ve makalelerde yer verilmektedir.

    Bir şairi veya ozanı tanımanın en güvenilir yolu onların eserlerini inceleyip değerlendirmekten geçer. Yukarıda belirtilen iyi niyet sonucu meydana çıkan karışıklıklar, şiirlerini de inceleme işini de epey zorlaştırmaktadır. Yine de en sağlıklı yol oradan geçer. Bu işin uzmanları için çok zor bir iş sayılmaz fakat, söz konusu olan şaire/ozana ait olmayan eserlerin asıl sahiplerini bulabilmek imkansız gibidir; o nedenle büyük bir çaba ile şiir antolojilerini hazırlayan kişiler, bazen müşkül durumda kalabilmektedir. Her şeye rağmen şair ve ozanları, kendilerinden asırlar sonra araştırmak isteyen kişilere ışık tutacak tek kanıt, onlara ait olan eserlerdir.

    Yani Yunus Emre’nin yaşadığı dönemi ve onun dünya görüşünü, gerçeğe en yakın olarak, kendisinin bizlere bırakmış olduğu eserlerin satır aralarında bulabileceğimize inanıyoruz.”

    Elif TABAK-Diren KESER/İNGİLTERE

  • Ekonomik kriz Mersin Kitap Fuarı’nı vurdu-VİDEO

    Ekonomik kriz Mersin Kitap Fuarı’nı vurdu-VİDEO

    PİRHA- -Ekonomide yaşanan çalkantı Mersin Kitap Fuarı’nı vurdu. Okuyucunun ilgisinin olduğunu ancak artan fiyatlardan kaynaklı kitap alımının düştüğünü ifade eden yayınevi sahipleri, yerel yönetimlerin okuyucuya ve yayıncılara destek olması çağrısında bulundu. 

    Yenişehir Fuar Merkezi’nde ziyaretçilerine kapılarını açan Mersin Kitap Fuarı 6’ncı kez yayıncılarla kitapseverleri buluşturuyor.

    Mersin Kitap Fuarı’nda, imza gününün yanı sıra paneller ve söyleşiler yer alırken, yayıncılar ve okuyucular ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumun fuara olumsuz etkilerinin olduğunda hemfikir.

    Ekonomik krizin kitap satışlarını durma noktasına getirdiğini belirten yayıncılar, yerel yönetimlerin gençleri teşvik edecek adımlar atıp, kitap alımı konusunda destek olması çağrısında bulundu.

    Fuarı 150 binin üzerinde kitapseverin ziyaret etmesi beklenirken, kitapseverler, artan fiyatlardan yakınırken, fuardaki dini içerikli ve sınava yönelik stantların çokluğundan şikayetçi.

    28 Kasım’a kadar sürecek fuar, ziyaretçilerine 200 yayınevinin 350 markasıyla buluşma fırsatı sunuyor.

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Yazar Gülay Vural: Kitaplarım toplumun dokusuna dokunuyor-VİDEO

    Yazar Gülay Vural: Kitaplarım toplumun dokusuna dokunuyor-VİDEO

    PİRHA- Yazar Gülay Vural, ‘Özgürlük Annemi Öpmedi’ adlı romanında eğitim sistemindeki aksaklıklara değindiğini belirterek, eğitim sisteminin birey üzerinde ne gibi travmalar yarattığını ifade etti.

    ‘Ateşim Olursun’ adlı şiir kitabı ve ‘Özgürlük Annemi Öpmedi’ adlı romanın yazarı Gülay Vural, kitaplarına ve projelerine dair PİRHA’ya konuştu.

    Yazarlık serüvenine ilk okuldayken başladığını belirten Gülay Vural, kitaplarının yanı sıra tiyatro metinleri ve edebiyat dergilerine yazılar yazdığını ifade etti.

    Gülay Vural, ‘Ateşim Olursun’ adlı şiir kitabını 90’lı yıllardan itibaren yazdığı şiirlerden oluştuğunu aktararak, “Ayrılıkların şairi olarak tanınabilirim. Şiirlerimde genellikle ayrılık, ölüm temaları var. Bireyin yalnızlığının getirmiş olduğu duygularla ortaya çıktı. Bireyin yalnızlığı da derken toplumdan soyutlayarak söylemiyorum. Çünkü bireyde yalnızlığını da toplumsal olgular ve sonuçlardan elde ediyor. Umut ettiğimiz, paylaşabileceğimiz, güvenebileceğimiz masmavi bir dünya olsa kimse yalnız kalmazdı. Böyle bir izolasyon yaşayıp bunu şiirlerle yansıtmak durumunda kalmazdım” dedi.

    ‘Özgürlük Annemi Öpmedi’ adlı romanına dair de bilgi veren Gülay Vural, “Romanımda eğitimdeki aksaklıklara değindim. Ülkemizde uygulanan eğitim sisteminin birey üzerinde ne gibi travmalar yarattığı ve bir ömür nasıl taşıdığını anlattım. Kitap toplumun dokusuna dokunuyor. Her okuyucu kendine göre izlekler ediniyor” diye konuştu.

    Gülay Vural, tiyatro metinleri yazmaya ve roman hazırlığında olduğunu anlatarak, yazım hayatına okurların desteğiyle devam edeceğini dile getirdi.

    Diren KESER/MERSİN 

  • Yazar Alihan Demir: Ya Star’da günümüz kadınıyla Tanrıça İştar’ı buluşturdum-VİDEO

    Yazar Alihan Demir: Ya Star’da günümüz kadınıyla Tanrıça İştar’ı buluşturdum-VİDEO

    PİRHA- İlk romanı olan ‘Ya Star’ kitabına dair konuşan Alihan Demir, “Günümüz kadınına, Mezopotamya kadınına, Kürt kadınına, dışarıdaki yaşam içerisinde mücadele eden, uğraşan, yorulan kadına dair bir ses oluşturmak ve bu sesi yaymak istedim” dedi.

    “Yazar Alihan Demir, modernitenin kadın için bir cehennem ama en çok da erkek cehennemi olduğunu kendi dilinde roman tadında gösteriyor. Bunu biraz da çıplak ve aleni olarak bize gösteriyor. Kaçamayacağınız kadar yalın, kendini kandırmalar, aldatmalar, ucuz tuzaklar, süslü ışıklar, daha türlü türlü psikolojik oyunlar, algı yaratmalar, yanılmalar, yanılgılardan medet ummalar. Hiçbiri kar etmiyor hakikatin yakıcı ışıklarına. Bu yüzden bu roman, bir bakıma moderniteyi teşhir ediyor” diyor 25 yıldır tutuklu olan Seyit Oktay ve belki de ipuçları veriyor bize.

    Resmi tarihin dışına itilerek yeni bir kalıba büründürülmek istenmiş kadının gizli kalmış tarihi, özgürlük arayışı ve modernite canavarının paramparça ettiği hakikati okuyucu ile buluşturmak istiyor Alihan Demir.

    Kadının düşürüldüğü, 104 icadının çalınarak tüm toplayıcılığı ve kutsallığının cehennem karanlığına derdest edildiği topraklar olan Sümerler ile bu ‘canavarı’ yani erkek cehennemini eleştirel bir dille işleyen yazar herkese ciddi bir eleştiri ile bu hakikati yeniden diriltme çağrısında bulunuyor.

    Yazar Alihan Demir’in ilk romanı olan ‘Ya Star’ kitabı raflardaki yerini aldı. Günümüz kadınıyla Tanrıça İştar’ın hikayesini birleştiren romana dair Alihan Demir’le konuştuk.

    Diren Keser: Yazarlık serüveni nasıl başladı?

    Alihan Demir: Liseden beri yazıyorum. Üniversitede biraz daha eğitim alınca daha dikkatli yazmaya başladım. Fakat üniversite bittikten sonra hayatın içerisine atılınca biraz daha sokaktaki yaşamı, gördüklerimizi, bu sefer tekniğe çok dikkat ederek değil de daha çok sokaktaki yaşamın sesini, gördüğümüzü yansıtma gereği duydum.

    Ya Star’a gelmeden önce çok farklı öyküler, şiirler ve benzeri çalışmalarım oldu ama bir süre sonra ‘Ya Star’ı yazmak zorunda olduğumu hissettim. ‘Yazmasaydım çıldıracaktım’ diyebilirim. Bu anlamda bir toplumsal sorumluluk hissiyle bunu metne dökmem gerektiğini fark ettim. Başka sebepleri de vardı tabi. Edebiyatımızda da, dünya edebiyatında da tanrıçaya dönük bir metin çok görmedim. Ben biraz daha günümüz kadınına, Mezopotamya kadınına, Kürt kadınına, dışarıdaki yaşam içerisinde mücadele eden, uğraşan, yorulan kadına dair bir ses oluşturmak istedim, bu sesi yaymak istedim. Bu anlamda sokağa baktığım zaman geçmişe baktığım zaman 20 yıl öncesi, 5 bin yıl öncesi bu geçmiş aşamalarına baktığımız zaman Ya Star’ın kendi hikayesi kendi kendine yazılmış oluyor diye düşünüyorum.

    “YA STAR MEZOPOTAMYA’DA KÜRT, ARAP, FARS, ACEM, KELDANİ, SÜRYANİ KADINININ ORTAK ÇIĞLIĞIDIR”

    -Bunu biraz daha açabilir misiniz?

    20 yıl öncesinde aklım ermeye başladığında biraz etrafı dinleyip, anlamaya başladığım zaman şunu hissettim; kadınlarımız özellikle zora düştüğü zaman, doğum öncesi, ölüm öncesi, son bir çığlık, son bir feryat, son bir ses olarak ‘Ya Star’ sözünü kullanıyor. Bu sözün gelişi güzel kullanılmadığını bir çeşit yakarış olduğunu, bir çeşit sitem olduğunu, bir çeşit isyan olduğunu hep hissediyordum. Çünkü o duygulara denk geldiğimizde bu söz ağızdan çıkıyordu.

    20 yılı aşıp geçmişe gittiğim zaman bunun Sümer tanrıçası İştar’a kadar ilişkili olduğunu fark ettiğim de dondum kaldım. Sonra merdivenin basamaklarını çıkar gibi tarihin o dönemlerindeki aşamaları birleştirdiğimiz zaman hepsinin yapbozun parçaları olduğunu fark ettim. Mezopotamya’da Kürt, Arap, Fars, Acem, Keldani, Süryani kadınının ortak bir dili belki yok ama ortak sözlerinin olduğunu fark ettim. ‘Ya Star’da bu anlamda kadınların ortak bir çığlığı olmuş. Tanrıça İştar romanı yok, yazılmamış. Entelektüellerimiz tanrıçayı çok fazla diline dolamış olabilir fakat bunun materyalini, bilimini, romanını oluşturmamış, filmini çekmemiş, operasını yapmamış. Bana hep ilginç gelmiştir. Sümer toprakları 5 bin yıldır bu bölgeye etkiliyor ama bugün Sümerlere sahip çıkılmıyor. Bende bu kültüre biraz da biz sahip çıkmak, bu sesi duymak, en azından okunabilir, tartışılabilir, paylaşılabilir bir metne dökme gayreti vardı. Tabii başlangıcı da kadındı, öznesi de kadın, sonu da kadınla ilişkiliydi. Kadınsız başlayan her şey yıkılmaya mahkumdur. İçinde kadının olmadığı hiçbir şey yürüyemez. Dolayısıyla bu çalışmaya başlarken kadınla başlanmalıydı.

    “ROMANI GEÇMİŞİNE, KÖKÜNE KARŞI BİR SORUMLULUK DUYGUSUYLA YAZDIM”

    -Ya Star’ı yazmak ne kadar sürdü?

    Ben her yıl bir kitap çıkaran yazar potansiyelinde değilim. Israrla 3-4 yıldır bu metne çalıştım ve bunu iyi bir eser olarak ortaya çıkarmak istedim. İyi bir metin yazdım, iyi bir dil oluşturmaya çalıştım. Çünkü bunu hızlıca oldu bittiye getirip bir kitabım olsun tarzında basit dürtülerle yazmadım. Bir bilinçle, politik ve toplumsal bir kaygıyla, geçmişine, tarihine, köküne karşı bir sorumluluk duygusuyla oluşturdum. Bir kadının daha iyi yazabileceğini düşünüyorum. Bir kadın yazarsa daha iyi yazar. Bir kadın da tersinden biri yolculuğu yazarsa bu bence güzel bir roman örneği olabilir.

    Zorlu bir süreçten geçtik, geçiyoruz. İşi bilenler ‘bu süreçte bu kitabı basma’ dediler ama ben esere güveniyorum dedim. Bu insanlara ulaşacak dedim. Ne gerekiyorsa ben yaparım ve zor olan koşulları yürürüm, hallederim dedim. Düşündüğüm gibi de oldu. Bazen bir şeye gerçekten inanıyorsanız, arkasında duruyorsanız, öyle çok uzun yıllara da gerek yok, çok kısa sürede mesajınız ulaşılabiliyor.

    “BENİ EN ÇOK ŞAŞIRTAN KADINLARIN ‘HEDA’ DA KENDİNİ GÖRMESİ”

    -Tepkiler nasıl?

    Şu ana kadar bu eserin gerek alt metnine gerek kadının psikolojisine, gerekse de sunumuna dair olumsuz bir şey duymadım. Belki daha eleştiriler gelecektir. Beni en çok şaşırtan kadınların ‘Heda’ da kendini görmesi, ama istisnasız. 18 yaşındaki öğrencimde, 40 yaşındaki arkadaşım da romanın kahramanında kendini görüyor. Bu yönde çok fazla tespit geldi bu da beni şaşırttı. Bu kadar beklemiyordum.

    “ROMAN İSTANBUL’DA BAŞLAYIP URUK’DA SONLANAN BİR YOLCULUĞU ANLATIYOR”

    -Romanınızı biraz anlatır mısınız?

    Roman İstanbul’da başlayıp Amara’da sonlanan bir yolculuğu anlatıyor. Heda da İstanbul’da yaşayan, 29 yaşında bir kadın karakter. İçinde yaşadığı koşullar artık kendini savunamaz, ifade edemez bir durumda sıkıştırıyor. O da bir patlama noktasında, isyan ediyor. İsyan edince hayatın gerçekliği içerisinde bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor. Bu yolculuk ona ilk başta ceza olarak gelse de bir süre sonra bir şehirden öbür şehre geçerken karakteri de, cümleleri de, olaylara bakışı da, gördüğü de, duyduğu ile birlikte karakteri üst kişilik aşamasına çıkıyor. Gitgide kadının doğasına, köklerine 5 bin yıl önceki Sümer köklerine yaklaştıkça adeta kendine geliyor, kimliğini buluyor, kendini ifade etmeye başlıyor, karşı çıkıyor, ‘Hayır’ demeyi öğreniyor. Yolculuğu Adana, Mardin ve devamında güneye, Sümer topraklarına, Uruk şehrine kadar giriyor. Orada Halepçe’ye, Kobani’ye, Felluce’ye, Bağdat’a dair hikayeleri duyuyor.

    Hayatı boyunca aradığı bir şey ve yol boyunca asıl aradığı şeyin üzerine gittiğini görüyor. Yani öz kişiliğine, kimliğine, köklerine ulaşmaya başlıyor. Bu noktadan sonra da artık günümüz mevcut korkan, sinen, kendini anlatamayan, baskılanmış, cinayetlere kurban gitmiş, elli çeşit yerden yaralanmış kadın yok artık. Güçlü bir tanrıça oluyor Heda. İşte orada gerçek kimliğine ulaştığından artık Tanrıça İştar’la bir oluyor ve romanın devamında Tanrıça İştar’ın hikayesini okuyoruz.

    “KİTABIN ANLATMAK İSTEDİĞİ, VERMEK İSTEDİĞİ MESAJIN OKUYUCUYA ULAŞMASINI İSTİYORUM”

    -Okuyucu kitaba nasıl ulaşabilir?

    Kitap bütün internet sitelerinde satışa hazır. İlk baskısı bitmek üzere, ikinci baskı için şu an düşünüyoruz. Geri dönüşleri önemsiyorum. Instagram üzerinden, YouTube kanalımdan sosyal medya üzerinden ulaşabilirler. Çünkü amaç gerçekten bir kitabım olsun ukalalığı değil. Kitabın anlatmak istediği, vermek istediği mesajın okuyucuya ulaşması.

    -Yeni projeniz yada projeleriniz var mı?

    Şimdilerde Gutiler üzerine araştırmalar yapıyorum. Bakalım nereye varacak. Hep birlikte göreceğiz.

    -Son olarak ne söylemek istersiniz?

    Umarım mesajımız daha çok kişiye ulaşır ve bu anlamda artık sömürünün, soygunun, zulmün bittiği hayal ettiğimiz o eşit yaşama kavuşuruz. Cinayetle yan yana getirilen kadından ziyade biraz da üreten kadın, güçlü kadın, ayakta duran kadın ve değerleriyle ışık olan, yol gösterecek kadını konuşmamız gerekiyor. Umarım böyle zamanları en yakın zamanda yakalarız.

    Diren KESER/MERSİN

    Söyleşinin tamamı için; https://youtu.be/SMwSdilgoXY

  • ‘Kaz Dağları’ndan Toroslara: Tahtacı Türkmen Alevileri’ kitabı dijital ortamda

    ‘Kaz Dağları’ndan Toroslara: Tahtacı Türkmen Alevileri’ kitabı dijital ortamda

     PİRHA- “Kaz Dağları’ndan Toroslara: Tahtacı Türkmen Alevileri” kitabı İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Kitaptaki, nefes, dua ve türkülere karekodlar aracılığı ile dijital ortamda da erişilebilecek.

    Amed Gökçen, Bade N. Çayır ve Zeynep Altop’un 2015’ten beri yürüttükleri çalışma, “Kaz Dağları’ndan Toroslara: Tahtacı Türkmen Alevileri” ismiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı.

    Tahtacı Alevilerin sesli ve yazılı ürünlerini kayıt altına alan çalışmada, 200’e yakın nefes, dua ve türkünün kaydına dijital ortamda da dinlenebilecek şekilde yer verildi.

    Okurlar, kitapta yer alan karekodları telefonlarından taratarak nefes, dua ve türküyü dinleyebilecek.

    (HABER MERKEZİ)

  • Tecavüzün anlatıldığı çocuk kitabının yazarı Musa Dinç tutuklandı

    Tecavüzün anlatıldığı çocuk kitabının yazarı Musa Dinç tutuklandı

    “Gül ve Düşün” isimli çocuk kitabında, tecavüzü ayrıntılı şekilde anlatan ifadeler kullanan yazar Musa Dinç, “Çocuk, hayvan, ölmüş insan bedeniyle ilgili üretilen müstehcen yayınları yayınlamak” suçlamasıyla tutuklandı.

    “Gül ve Düşün” isimli çocuk kitabında, tecavüzü ayrıntılı şekilde anlatan ifadeler kullanan yazar Musa Dinç tutuklandı.

    Yazdığı bir kitaptaki ifadelerin sosyal medyada ve bazı yayın organlarında gündeme gelmesi üzerine Musa Dinç hakkında Didim Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı.

    Soruşturma kapsamında İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Musa Dinç’i evinde gözaltına aldı.

    İşlemlerinin tamamlanmasının ardından adliyeye sevk edilen Musa Dinç, “Çocuk, hayvan, ölmüş insan bedeniyle ilgili üretilen müstehcen yayınları yayınlamak” suçlamasıyla tutuklandı.

  • Kalan Yayınlarından 4 yeni eser

    Kalan Yayınlarından 4 yeni eser

    PİRHA- Kalan Yayınları, dört önemli kitabı aynı anda yayımladı. Kalan Yayınları, ikisi İngilizce’den Türkçe’ye çevrilen kitap olmak üzere dört kitabı Temmuz ayında yayımladı.

    Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan’ın sahibi olduğu Kalan Yayınları, ses getirecek 4 yeni kitapla okuyucularının karşısına çıktı. Uzun yıllardır yayın hayatına devam eden yayınevi, özellikle tarih ve dil alanlarında önemli eserler yayınlamaya devam ediyor.

    Temmuz ayında da okuyucuların karşısına çıkan yayınevi, 4 yeni kitap yayınladı:

    Kitabın Yazarı: J. G. Taylor

    Kitabın Adı: Dersim Dağı’ndaki Araştırma Notlarıyla

    Ermenistan, Kürdistan ve Yukarı Mezopotamya Gezi Günlüğü (1866)

    Fatma Büşra Helvacıoğlu tarafından İngilizce’den ilk kez Türkçe’ye çevrilerek yayımlanan kitap, 1860’larda İngiltere’nin Kürdistan Konsolosluğu görevini yürüten J. G. Taylor’un Dersim, Ermenistan, Kürdistan ve Yukarı Mezopotamya’yı gezileri sonuca kaleme aldığı gözlemlerini kapsayan günlük-raporlarından oluşmaktadır. Taylor, yaptığı gezilerdeki bölgelerde arkeoloji, antropoloji, coğrafya ve botanik de dahil olmak üzere birçok konu hakkında genişçe bilgiler vermektedir.

    Taylor’un bu günlüğünde, gezdiği yerlerde bulunan halkın nüfus, etnik yapı, gelenek, inanç, tarih ve folklor üzerinde yaptığı gözlemler ve tuttuğu günlük/raporlar da mevcuttur. Kitap, 128 sayfadır.

    Kitabın Yazarları: Hüseyin Çakmak – Seyfettin Elaldı

    Kitabın Adı: Dersim Aleviliği Raa Haqi-Riye Heqi’de CENAZE KALDIRMA GELENEĞİ

    Yaşadığımız bu dönemde genel olarak “Alevilik”in, özeldeyse “Raa Haqi-Riya Haqi” inancının çeşitli ideoloıjik tartışmalarda fon olarak kullanıldığına, kişisel yorumların ve görüşlerin inancın yerine ikame edildiğine tanıklık ediyor; inancın kendisine odaklanan, kişisel ve ideolojik yorumlardan uzak çalışmaların eksikliğini fazlasıyla hissediyoruz. Munzur dergisinde yayınlanan yazıları ve Dersim çevresinden yaptıkları kültürel derlemeleriyle tanıdığımız Seyfettin Elaldı ve Hüseyin Çakmak bu kez Raa Haqi/Riye Haqi inancının unutulmaya yüz tutmuş, cenaze ritüellerini bize hatırlatıyor, kadim ve zengin bir inançtan geriye kalan az sayıdaki fakat bir o kadar da kıymetli bilgileri bu kitapta bize sunuyorlar. Kitap, Kırmanca, Kurmanca dua ve gulbanklar, yapılan ritüeller ile bu gulbankların Türkçeye çevrilmesinden oluşmakta ve 120 sayfadır.

    Kitabın Yazarı: Abdulmamad Iloliev

    Kitabın Adı: Pamir İsmailileri –Efsaneler, İnanç ve Tarih –

    Kibar Taş tarafından İngilizce’den ilk kez Türkçe’ye çevrilen kitap, İsmaililer konusunda uzman bir tarihçi olan Abdulmamad Iloliev’in konuyla ilgili kimi makalelerinden oluşmaktadır. İsmlaililer olarak bilinen topluluk, ilk ortaya çıktıklarında kendi inançlarına Hakikat İnancı (Din el-Haq) veya Hakikate Çağrı (Da’vet –el Haq) diyorlardı. Güney Irak’ta ortaya çıkan bu topluluk, tarih boyunca Sünni İslam’ın takibine uğramış, birçok zorluk yaşamış, buna rağmen İmam, hüccet, dâ’i ve talip örgütlenmesi ile Fatımi, Alamut, Nizari, Yemen Süleyhi/Sulayhid Hanedanlığı ve Sind (bugünkü Pakistan’da) Multan devletlerini kurmayı başarmış, entelektüel açıdan da birçok düşünür ortaya çıkarmıştır. Aleviliği anlamak için genelde İsmaililik, özelde ise İsmaililik’in Pamir kolu çok önemlidir. Türkiye Aleviliği ile Pamir İsmaililiği birçok ortak özellik paylaşmaktadırlar. Pamir İsmaililiği –Efsaneler, İnanç ve Tarih- isimli kitap, bu bakımdan değerlidir. Kitap, 144 sayfadır.

    Kitabın Yazarı: Ahmet Demirdöğen

    Kitabın Adı: Dersim’de Bir Köy: KOZLUCA (Bir Köy Monografisi)

    Bu kitap, bir zamanlar yüksek nüfusuyla bölgedeki en canlı köylerden biri olan Dersim’in Ovacık ilçesindeki Kozluca köyünün monografisine dayanıyor. Köyün çoğunluğunu oluşturan Aslanuşağı aşiretinin genel yapısından bahseden ve onun tarihteki izini süren Ahmet Demirdöğen, daha geniş ölçekteki Şeyh Hasan aşiretine kadar uzanan bir toplumsal tarih yazımı gerçekleştiriyor. Kozluca köyünün toplumsal tarihini hem yazılı hem de sözlü tarih çalışmalarına dayalı şekilde kaleme alan Demirdöğen, Kozluca’nın canlı dönemindeki toplumsal yapısını, ekonomik ilişkilerini, gelenek ve göreneklerini, kültürel örüntülerini, dilini, inanç ve toplumsal örgütlenme biçimlerini genel hatlarıyla bu kitapla birlikte okuyucuya sunuyor. Kitap, büyük boy ebatta basılmış ve 780 sayfadır.

    Kitaplarla ilgili olarak Kalan Yayınları’nın kalanyayinlari1999@gmail.com iletişime geçilebilir, yayınevinden temin edilebilir.

    PİRHA/DERSİM

  • Okullarda dağıtılan kitaba bakın: Sağcılar Allah topluluğu, solcular şeytan!

    Okullarda dağıtılan kitaba bakın: Sağcılar Allah topluluğu, solcular şeytan!

    CHP Milletvekili Ayhan Barut, Sezai Karakoç’un yazdığı ve içerisinde ayrıştırıcı ve gerici ifadeler barındıran “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı kitabın okullarda dağıtılmasına tepki gösterdi.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Ayhan Barut, Sezai Karakoç’a ait “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı kitabın okullarda dağıtılmasına tepki gösterdi.

    “Kuran’da sağcılar Allah topluluğu, solcular da şeytan topluluğu olarak vasıflandırılmıştır” gibi ifadelerin yer aldığı kitabı Meclis gündemine taşıyan Barut, “Bilim yuvası olması gereken okullarda, çocuklarımızın iyi bir gelecek için en iyi şekilde eğitilmesini beklerken ayrıştırıcı ve ötekileştirici ifadelerle dolu, Cumhuriyet ilkelerine hakaret edilen bir kitabın dağıtılmasını kabul etmiyoruz” dedi.

    “EĞİTİMDE HER GÜN LAİKLİK KARŞITI UYGULAMALARLA KARŞILAŞIYORUZ” 

    Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından yanıtlanması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) soru önergesi sunan CHP Adana Milletvekili Ayhan Barut, “Derin bir ekonomik ve siyasi krizle boğuşan ülkemizde ne yazık ki AKP’nin 17 yıldır ülkemizi içine sürüklediği kaos, eğitim sistemimizde de telafisi güç yaralar açmıştır. Adeta yap-boz tahtasına döndürülen eğitim sistemi, her gelen bakanla birlikte içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İktidarın, ülkemizi Cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerinden uzaklaştırma çabaları sonucunda, eğitimde her geçen gün gerici, ayrıştırıcı, bilimsellik ve laiklik karşıtı uygulamalarla karşı karşıya kalıyoruz”  dedi.

    “GERİCİLİK ÖZENDİRİLEREK, ÖĞRENCİLERE AŞILANIYOR”

    İktidara yakınlığı ile bilinen Memur-Sen’e bağlı Eğitimciler Birliği Sendikasının (Eğitim-Bir-Sen) valiliklerle bir protokol yaparak okullarda “Bir Bilenle Bilge Nesil Projesi” yürüttüğünü anlatan Barut, şunları dile getirdi:

    “Söz konusu bu proje kapsamında okullarda dağıtımı yapılan Sezai Karakoç’a ait ‘Diriliş Neslinin Amentüsü’ adlı kitap, kelimenin tam anlamıyla gericiliğin özendirilerek öğrencilere aşılanmasını amaçlarken öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz ve velilerin Cumhuriyet ilkelerine düşmanca tutum sergilemelerini hedefleyip ayrıştırıcı, karalayıcı ve suçlayıcı ifadelerle doludur. Kitapta yer alan ‘Kuranda sağcılar Allah topluluğu, solcular da şeytan topluluğu olarak vasıflandırılmıştır’ gibi ifadeler, ‘Kuranda sağcıların uğurlu topluluk, solcuların ise uğursuz topluluk’ olarak tanımlandığı gibi yalan yanlış bilgiler asla kabul edilemez. ‘İlim, irfan, hikmet yolunda şuurlu gençlik’ hedefiyle yürütüldüğü söylenen proje kapsamında dağıtılan bu kitapla genç beyinlerimizi çarpıtma, karalama ve ayrıştırma ifadeleriyle düşmanlaştırma gibi amaçlarla, akıl ve mantıktan uzak ‘sağ-sol düşünce’ gibi tanımlarla zehirliyorlar. Bu kitabın okullarda nasıl dağıtıldığını, bunlara kimin izin verdiğini, her yönüyle ötekileştirici ve gerici ifadelerle dolu bu kitabın engellenmesi için bir girişimin olup olmadığını merak ediyoruz.

    “BU PROJEDEN BAKANLIĞIN HABERİ VAR MI?”

    Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından yanıtlanması istemiyle Meclise soru önergesi sunan Ayhan Barut, şu soruları yöneltti:

     

    • Bilim yuvası okullarda öğrencilerimizin çağın gereklerine uygun olarak eğitilmesi gerekirken bu ayrıştırıcı ve ötekileştirici projeye nasıl ve neden izin verilmiştir?
    • Milli Eğitim Bakanlığının bu projeden haberi var mıdır, bununla ilgili ne düşünmektedir, bu konuyla alakalı bir inceleme ve görüşü var mıdır?
    • Okullarda kutlanacak resmi programların, yarışmaların ve etkinliklerin inceleme kurullarında ele alınması gerekmez mi? Bu kitabın dağıtımı nasıl gerçekleştirilmiştir?
    • Ötekileştirici ve ayrımcı ifadelerle dolu bir kitabın dağıtımını yapmak suç değil midir?
    • Kamuoyunda oluşan tepkinin ardından bu projenin sorumluları hakkında idari bir işlem yapılıp adli bir girişimde bulunulması için ne yapmayı düşünüyorsunuz?
    • Ülkemizin ve milletimizin, özellikle geleceğimiz olan çocuklarımızı ve gençlerimizi ayrıştırıp bölme girişimlerine karşı bir tepkiniz olacak mı?”

    (HABER MERKEZİ)