Etiket: kültür

  • Sıldız Köyü’nde Ot Festivali: Bin bir çeşit ottan yemek yapıldı – VİDEO

    Sıldız Köyü’nde Ot Festivali: Bin bir çeşit ottan yemek yapıldı – VİDEO

    PİRHA –  Erzurum’un Hınıs ilçesine bağlı Sıldız Köyü’nde Ot Festivali yapıldı. Dayanışmayla toplanan otlardan yapılan yöresel yemekler sofrada yerini aldı. Festival, kültürel değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasını da hedefliyor. 

    Erzurum’un Hınıs ilçesine bağlı Sıldız Köyü’nde ‘Ot Festival’ yapıldı. Festivale HDK Eş Sözcüsü ve DEM Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Baharın gelişi doğanın yeniden canlanması ile birlikte yeşeren otlar, açan çiçekler ve doğanın sunduğu doğal ürünler sofrada yerini alıyor.

    Dayanışmayla toplanan doğal bitkilerden hazırlanan onlarca çeşit yemek hem görsel şölen oluşturuyor hem de kültürel değerlerin gelecek nesillere aktarılmasına vesile oluyor. Çocukların doğayla buluştuğu, eski geleneklerin yeniden hatırlandığı, sohbetin, paylaşmanın ve dayanışmanın büyüdüğü Ot Festivali, geleneksel olarak her yıl yapılıyor.

    Yaz aylarında köylerine giden yurttaşlar kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılması için çalışmalar yapıyor. Festival için toplanan yiyecekler hummalı bir çalışma sonrası sofralarda yerini aldı. Önce ayıklanan daha sonra ise yıkanan yiyecekleri kadın ve erkeler birlikte hazırladı.

    “ALEVİLERİN İNANCINI YÜRÜTMESİ ÇOK DEĞERLİ”

    Ot Festivali’ne katılan HDK Eş Sözcüsü ve DEM Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş, Erzurum’un farkı yüzleri ve çeşitli zenginliklerinin olduğunu belirtti. Beştaş, Erzurum’un Hınıs ve Tekman ilçelerinde bulunan Alevi köylerinin dayanışma ve birlik içinde Alevi inancını yürütmelerinin çok kıymetli oluğunu söyledi.

    Sıldız Derneği’nin İstanbul’daki örgütlü mücadelesine de değinin Beştaş, “Bu kültürün gelecek nesillere aktarılması, bunun kaybolmaması aynı zamanda bir demokrasi ve bir arada yaşama mücadelesidir.  Birbirimizin kimliğine, inancına, diline, varlığına saygı duymadır” diye konuştu.

    “KADIN ÖZGÜR OLMADAN TOPLUM ÖZGÜR OLMAZ!”

    Emekle yoğrulmuş çok çeşitli otlardan yemeklerin yapıldığını söyleyen Beştaş, “Umarım erkekler de otları toplamıştır” diyerek kadın erkek eşitliğinin önemi şu cümlelerle ifade etti:

    “Ot toplama işini sadece kadınlara bırakmamıştır. Bizler öncelikle insan hakları ve demokrasi mücadelesi yürütenleriz ama her zaman kadın ve erkek varsa kadının yanındayım. Bunu asla unutmayın. Kadınların eşit ve özgür olmadığı bir toplum asla özgür olamaz. Bir yerde şiddet varsa orada şiddete maruz kalan kadar şiddeti uygulayanı da çok güçlü sorgulamamız ve buna karşı mücadele etmemiz gerekir. Çünkü bizim mücadelemiz topyekun toplumu ve sistemi demokratikleştirmektir. Bu ülkede de dünyada da en büyük ezilen nüfus maalesef kadınlardır. Bugün Türkiye’de de tam anlamıyla bir kadın kırımı yaşanıyor. Her gün üç kadın katlediliyor.”

    “NEREDEN GELDİĞİMİZİ UNUTMAYALIM”

    Yapılan festivalin önemli olduğunu vurgu yapan Beştaş, “Bizler nereden geldiğimizi unutmayalım. Taşımızı, toprağımızı, bahçemizde açan bir çiçeğin adını, çocuklarımıza nesiller boyu öğreterek aslında çok bir mücadelede yürütmüş oluyoruz. Nerede yaşarsak yaşayalım İstanbul’da ya da Avrupa’nın büyük bir metropolünde her zaman kendi köyümüzü anar, oradaki evimizi özleriz. Bu kendi kültürümüzü devam etmektir” diye konuştu.

    Yapılan konuşmaların ardından pişirilen yöresel lezzetler Sıldız Köyü Cemevi’nde hep beraber yenildi.

    PİRHA/ERZURUM

     

     

  • ‘Dersim’de Türkleşme yatılı bölge okulları üzerinden başladı’-VİDEO

    ‘Dersim’de Türkleşme yatılı bölge okulları üzerinden başladı’-VİDEO

    PİRHA- Dr. İsmet Konak, Dersim Katliamı’ndan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladığına dikkat çekerek, “Bu planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti” dedi. Dersim’de anadil kullanımının zayıflığına işaret ederek “Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sordu.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Akademisyen, Dr. İsmet Konak, oldu.

    İsmet Konak, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, dil, kültür ve kimliğin önemini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “KÜRTLER, OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE BASKI YAŞADI”

    -Dersim Katliamı’na gelinen süreçte Kürtler nasıl baskılara maruz kaldı? 

    1937-38 Dersim Katliamı’na kadar Kürtler birçok zulme ve baskıya maruz kaldı. Kürtler sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde değil, Osmanlı Devleti döneminde de baskı yaşamıştı. 1898 yılında Kürdistan gazetesi sürgünde Kahire’de yayımlanmak zorunda kaldı. Buna benzer bir örnek de Güney Kürdistan’da 1907 yılında yaşandı Şeyh Abdusselam Barzani özerk bir idare ve anadilinde eğitim için II. Abdülhamit’e başvuruda bulundu ama Türk yönetiminin cevabı çok sert oldu. Asker gönderildi, Barzani’ye karşı orantısız güç kullanıldı. 1908 yılından itibaren iktidara ittihatçıların gelmesiyle birlikte Barzani’ye karşı daha fazla güç kullanıldı ve 1914 yılında idam edildi. İdam ettiren de Musul Valisi Süleyman Nazif’ti. Süleyman Nazif’in Amedli olduğu ve Kürt olduğu malumdur. Bu dönemde Osmanlı’nın baskısı Dersim üzerinde de söz konusuydu. Dersimli aşiretlerin bir kısmı Türk yönetimine karşı mücadele etmekteydi. Mesela Qoçan Aşiret Reisi İdare İbrahim Ağa onlardan biriydi. Şu cümlesi oldukça ünlüdür: “Ben Osmanlı’nın çeşmesinden su içmem. Çünkü suyu bulanıktır.” Yine Dersim’den örnek verilmesi gereken isimlerden biri Kurêşan Aşiret Reisi Alîyê Gaxî’dir. 1916 yılında Doğu Dersim’de Osmanlı yönetimine karşı direnmiştir. Tabii bu yıllarda tüm Kürdistan’da örnekler çoğaltılabilir.

    1918 yılına gelindiğinde Kürtler arasında Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla yeni bir örgüt tesis edildi. Kürdistan Teali Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasında 1918 yılının aralık ayında bir antlaşma yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre İstanbul yönetimi bir Kürt özerkliğini tanıyacaktı. 1919 yılına gelindiğinde ise konjonktür yeniden değişti. Bir taraftan Paris’te devam eden bir konferans, diğer taraftan Anadolu’da Mustafa Kemal inisiyatifinde şekillenen bir hareket söz konusuydu. Paris Barış Konferansı sonucunda Sevr Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma bir Kürdistan öneriyordu ama sınırları oldukça küçüktü. Dolayısıyla Kürt dinamikler arasında bir tartışma yaratmıştı. Kürtlerde büyük bir Kürdistan hayali vardı. Her ne kadar Binbaşı Noel’le bazı görüşmeler yapıldıysa da kafalar karışıktı. Bu açıdan Mustafa Kemal’in Anadolu’da başlattığı hareket bazı Kürtlerde olumlu karşılanmış olabilir. Bu hareketi fırsata çevirme algısı tecessüm etmiş olabilir.

    “DEVLET, KIZ ÇOCUKLARINA TÜRKÇE ÖĞRETİP ASİMİLASYONU HIZLANDIRMAYI PLANLADI”

    -Ulus-devletin temellerinin atıldığı 1924 Anayasası, Kürtler ve diğer etnik kimlikler için neyi ifade ediyordu?

    Bu keşmekeş içinde Dersim’in pozisyonu da kaygandı. Dersim’in kimi ileri gelenleri Ankara yönetimine olumlu yaklaşırken, bir kesim mutlak suretle karşı çıkıyordu. Hasan Hayri Bey ve Diyap Ağa gibi isimler mebusluk yapmış Ankara yönetimiyle bir dayanışma kurmuştu. Buna mukabil Seyit Rıza, Alişer gibi isimler Ankara’ya karşı mukavemet yanlısıydı. Mustafa Kemal yönetiminin maskesi, aslında Koçgiri direnişi esnasında düşmüştü. Özellikle Koçgiri ve Dersim Kürtleri, Ankara’nın Kürtler karşısındaki tutumunu gözler önüne sermişti. Buna rağmen Kürtlerin konformist tutumu devam etmişti. Lozan Barış Antlaşması karşısında takınılan uzlaşmacı tavır Kürtlere çok şey kaybettirdi ve hiçbir statü verilmedi.

    Daha sonra Mustafa Kemal yönetimi 1924 Anayasası ile ulus-devletin resmi temellerini atmıştı. Anayasanın 2. maddesinde devletin resmi dili Türkçe olarak formüle edilirken, 88. maddesinde Türk kimliğine dayalı bir vatandaşlık tanımlaması yapıldı. Yani çanlar Kürtler ve diğer etnik kimlikler için çalmaya başlamıştı. 1 yıl sonra ise devletin “Kürdistan Anayasası” yani Şark Islahat Planı hazırlandı. Sinsice hazırlanan bu planın 13. ve 14. maddeleri Dersim’i yakından ilgilendirmektedir. 13. maddeye göre Kürdistan’ın birçok vilayetinde ve Dersim’de çarşı, pazar, sokak, kamusal alanda Türkçe dışında diğer dillerden biri konuşulursa ceza verilmesi şart koşuluyordu. 14. madde ise direkt Dersim’i konu ediyordu. Buna göre Dersim’de müstacelen leyli mektepler ve kız mektepleri açılmalıydı. Neden kız mektepleri? Devletin malikleri kızlara Türkçe öğretip asimilasyonu hızlandırmayı planlıyordu. Zira kadının aile üzerindeki rolünü iyi biliyorlardı.

    “KATLİAMDAN 1 YIL SONRA MİSYONERLİK ÇALIŞMASI BAŞLADI”

    -Kemalist rejim döneminde ‘çıban’ olarak görülen Dersim’de neler yapıldı?

    1926’da Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Dersim’i bir “çıban” olarak tanımladı. Kemalist yönetim bu tarihten itibaren Dersim’i tamamen mercek altına aldı. Birçok rapor hazırlandı ve “imha planı” teşkil edildi. Bu plan 1937-38 yıllarında icra edildi. Kimilerine göre 50 bin, kimilerine göre ise 70 bin Dersim Kürdü katledildi. Katliamdan 1 yıl sonra “misyonerlik” çalışması başladı. İmha planının bir parçası olarak öğretmen Sıdıka Avar, Elazığ Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. Kendisine verilen görev Elazığ, Dersim ve Bingöl gibi yerlerden kız çocuklarını alıp, enstitüde “Türkleştirmekti”.

    Şunun altını çizmek gerek sanki Dersim veya diğer yerlerde herkes “al, çocuklarımıza Türkçe öğret” coşkusu yaşamış gibi bir izlenim yaratılmak isteniyor. Bu doğru değil. Mesela Sıdıka Avar’ın Karlıova’ya geldiğini duyan aileler, bir gecede kızlarını küçük yaşta evlendirmek zorunda kalmış ki alıp gitmesin. Yine Sıdıka Avar, Nazmiye’ye gitmiş, Zerif adında bir kız çocuğunu almak isterken annesi ve babası tarafından kendisine izin verilmemiş, üstelik dayak yemişti. Daha sonra Sıdıka Avar, Mazgirt’te bir eve misafir olmak istemiş ama kabul edilmemişti. Ezcümle Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde geçmiş dönemleri şekilde özetliyor:

    Tanzimat devri/Hürriyet devri/Cumhuriyet devri/Hepsini de gördüm/Bizim payımıza sadece felaket ve terteleler düştü.

    “20 MİLYON KÜRT, KENDİ ANADİLİNDE EĞİTİM GÖREMİYOR”

    -Dersim Tertelesi’nden sonra devlet Dersim’de nasıl bir politika izledi ve bu politikalarda başarılı oldu mu? 

    Dersim Tertelesi’nin üzerinden 88 yıl geçti. Bu süre zarfında Dersim çok şey gördü. Ulus-devlet her türlü yönteme başvurdu. Irkçılık, ayrımcılık, asimilasyon, baskılar hiç eksik olmadı. 85 yıl sonra özellikle dil, kültür ve kimlik bağlamında devletin “başarılı” olduğunu kabul etmek gerek. Maalesef Dersim’de ciddi bir kimlik bunalımı yaşanıyor. Bu bunalımı aşmanın iki yolu var. Biri devletin kendi görevini yapması, diğeri ise toplumun üzerine düşenler. 21. yüzyıla girmişiz, hala ulus-devlet yüzyıl öncesinin kodlarıyla hareket ediyor. 1924 Anayasası’nın 2. maddesi, şimdiki anayasada 3. madde olarak Dersim halkına ve tüm Kürtlere dayatılmaktadır. Yine şimdiki anayasanın 42. maddesinde Türkçe dışında diğer dillerde eğitim verilemeyeceği belirtilmektedir.

    Dolayısıyla 21. yüzyıla uygun bir anayasaya ihtiyaç var. Anadilinde eğitim hakkının mutlak suretle sağlanması gerekiyor. Örneğin Almanya’da Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde yaklaşık 60 bin Sorb yaşıyor. Brandenburg eyaletinin 25. maddesine göre Sorbların dili, kültürü ve kimliği garanti altına alınmaktadır. Yine Finlandiya’da Laponya bölgesinde 7 bin Sami yaşamaktadır. Samiler için birçok hukuki düzenleme yapıldı. 1992 yılında kabul edilen Sami Dili Kanunu’na göre Samiler kendi anadillerinde eğitim görebiliyor. Bir de Türkiye ve Kürdistan’a bakalım. 20 milyon Kürt kendi anadilinde eğitim göremiyor, bu kabul edilemez.

    “DERSİMLİLERİN, ANADİL KONUSUNDA KOLAY PES ETMEMESİ LAZIM”

    -Dil, kültür ve kimliğin önemi nedir? Dersim halkı, anadilini korumak için mücadelesi yeterli mi?

    Dersim halkının üstlenmesi gereken bir görev var. Ulus-devlet paradigması zaten belli. Ancak Dersimlilerin bu kadar kolay pes etmemesi gerek. Özellikle anadilini kullanma, konuşma ve yazma açısından büyük eksiklikleri var. Anadilinde çok inatçı olmak gerek. Tıpkı insanların başına konma inatçılığına sahip bir “at sineği” gibi olmak lazım. Dil, kültür ve kimliği korumak için bu inatçılık bize gerekiyor. Filozofun biri diyor ki kişinin anadili onun derisidir, diğer diller ise kıyafetidir. Kıyafetleri değiştirebilir ama derisini asla. Dolayısıyla anadilinin değerini bilmek gerek. Dersimliler çok okuyor, entelektüel şahsiyetler var, ama anadiline yeterince önem vermiyorlar. Felsefe okuyorlar, derin analizleri var ama asıl soruyu sormuyorlar: “Ben kimim? Kimlik ve dilim ne durumda?”. Felsefe her şeyden önce varlık üzerine soru sormaktır.

    Geçen Ramazan Bayramı’nda annemle beraber Amed’e bağlı Eğil ilçesine gittik. Orada Kırmancki’nin çok konuşulduğunu duymuştum. Göl kenarına gittik, çok sayıda lokanta ve kafe vardı. Bir o kadar da genç vardı. Biraz kulak verdim, gençler kendi arasında yüzde 90 oranında Kırmancki konuşuyordu. Çok şaşırdım ve bir o kadar da sevindim. Kırmancki soru sordum, cevabını Kırmancki aldım. Bu durum beni çok ümitlendirdi. Dersim’e her geldiğimde ise ümidim daha fazla kırılıyor ve öfkeleniyorum. Köylerde dahi sorduğunuz soruya Kırmancki cevap alamıyorsunuz.

    Biliyorsunuz biz Bingöl ve Elazığ Zazalarını çok eleştiriyoruz, devletçi oldukları ve sağ partilere oy verdikleri için. Lakin kendi aralarında yüksek oranda Kırmancki konuşuyorlar ve geleneklerini koruyorlar. Acaba “modernizm, çağdaşlık Dersim’i daha mı fazla Türkleştirdi?” diye sık sık kendime soruyorum. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Dersimli şair Sey Qajî bir şiirinde şöyle yazıyor: “Güneş ve ay olmazsa dünya karanlıktır, ilim ve irfan olmazsa körlüktür. Dil, kültür ve kimlik bizim için ay ve güneştir. Onlar yoksa dünya karanlıktır.”

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DİYARBAKIR

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO
    -BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO
    -‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO

  • Çan-Der Başkanı Yıldız’dan Cemevi Başkanlığı tepkisi: Alevileri bir kuruma bağlamasınlar-VİDEO

    Çan-Der Başkanı Yıldız’dan Cemevi Başkanlığı tepkisi: Alevileri bir kuruma bağlamasınlar-VİDEO

    PİRHA-AKP tarafından kurulan Cemevi Başkanlığı’nın Aleviler nezdinde bir önemi olmadığını söyleyen Çan-Der Başkanı Veysel Yıldız, Alevi inancının sadece kültür olmadığını inanç olarak tanınması gerektiğini söyledi. Yıldız, bölgede nüfus azaldığı için çalışmaların yeterli olmadığını belirterek, “Aleviler, cemevlerine sahip çıksınlar, inançlarına sahip çıksınlar” dedi. 

    Çiftlik, Ambar ve Nergele Köyleri Yardımlaşma Derneği (ÇAN-DER) Başkanı Veysel Yıldız, Alevi inancının, cemevinin devlet tarafından tanınmamasını, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi asimilasyonunu, Alevilere yönelik faaliyetlerini PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “ALEVİLERİ BİR KURUMA BAĞLAMASINLAR, İNANÇ OLARAK TANISINLAR YETER”

    Kültür Turizm Bakanlığı’nın kurmuş olduğu Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’na tepki gösteren Yıldız, Alevi inancının sadece bir kültür olmadığını, bir inanç olduğunu belirtti.

    Yıldız, “Bizim bir inancımız, kültürümüz, yaşantımız var, bunu tanısınlar. Bizim talebimiz budur. Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın bize göre bir yetkisi yoktur. İsviçre’de yaşadığım dönemde devlet Alevileri bir inanç olarak tanıdı. Biz de ülkemizde aynı anlayışı bekliyoruz. Diyoruz ki biz bir inancız. Yoksa bunu bir yere bağlanması bizi alakadar etmiyor. Kültür Bakanlığının amacı kültürel çalışmalar yapmaktır ama biz bir inancız. Alevileri bir kuruma bağlamaya gerek de yoktur, inanç olarak tanısınlar yeter. Biz de bu ülkede vatandaşlık görevlerini yerine getiriyoruz. Biz tarihten bugüne kadar inancımızı getirmeyi sürdürdük, yine devam ettiririz. Eğer devletten gelen yetkili kişiler bizim inancımızı tanımıyorsa biz gelen yardımları kabul etmeyiz. İnancımızı bizlere sorsunlar” dedi.

    “İNANCIMIZA SAHİP ÇIKALIM”

    Bölgede az sayıda insanla yapılan çalışmaların yetersiz olduğunu ifade eden Yıldız, şöyle devam etti:

    “Yazın insanlar buraya geldiğinde çalışma faaliyetleri daha aktif. Kışın ise insanlar olmadığı için inanç hizmetleri aksıyor. Aleviler, cemevlerine sahip çıksınlar, inançlarına sahip çıksınlar.”

    Kamber YILDIZ/EKİNÖZÜ-MARAŞ

  • Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi 5-6 Ekim sonuç bildirgesi: Mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz!

    Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi 5-6 Ekim sonuç bildirgesi: Mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz!

    PİRHA – Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi’nin “Sansür-Otosansür” başlığı ile düzenlediği çalıştayın sonuç bildirgesi yayınlandı. Sanat camiasına yönelik yasaklamalara dikkat çekilen açıklamada “Baskılanan, sansürlenen sanatın karşısında, direnen sanatın ve direnen sanatçıların da var olduğunu duyurmayı, kamusal sorumluluğumuz olarak görüyoruz” denildi.

    Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi’nin çağrısıyla 5-6 Ekim’de İstanbul’da yapılan ‘Mevcut İktidarın Kültür Politikaları / Sansür ve Otosansür Baskısında Kültürel Kapan Buluşması’ sanatın, akademinin ve hayatın çeşitli alanlarından katılımcıları bir araya getirdi.

    ‘Kültürel Üretimde Baskının Biçimleri, Sansür – Otosansürün Görünme Biçimleri, Kültür Politikaları ve Sansür, Kürt Sanatında Sansür ve Direniş’ başlıklarıyla yapılan oturumlarda ve Kültür-Sanatta İhlal ve Direniş Biçimleri forumunda, sansürün ve otosansürün yarattığı kültürel baskılar üzerine görüş ve öneriler paylaşıldı.

    “KAMUSAL ALAN TEK TİPLEŞTİRİLİYOR”

    İki günlük çalışmanın ardından sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:

    “Sansürün ve baskının yalnızca siyasal iktidar eliyle değil, devlet kurumları dışında da pek çok aktör tarafından sistematik olarak uygulandığı bir süreçten geçiyoruz. Yaratılan korku ikliminde oto sansürün de yaygınlaştığına tanıklık ediyoruz.

    Neo liberal politikaların dayattığı rekabetçi ortam sanatçıyı ‘girişimci’ yapmayı amaçlarken, üretken, devrimci öfkeyi de depresif hale dönüştürmek istiyor. Baskı ve sansürün bıraktığı izler sadece sanat ürünlerini değil, aramızdaki bağları da zayıflatmayı hedefliyor. Birlikte ses çıkarmanın modası geçmiş bir eylemlilik olduğu fikri yayılarak eylemsizlik olağan hale getirilmek isteniyor.

    Hakkımız olan kamusal mekânların kapıları, türlü bahanelerle kapatılıyor, konserlerimizin, oyunlarımızın, gösterimlerimizin, sergilerimizin seyirciyle buluşması engelleniyor. Bu engellerle kamusal alan bir yandan daraltılırken, bir yandan da tek tipleştiriliyor.

    Toplumsal hafızanın bir parçası olan kültür sanata yönelik müdahalelerle, yaşadığımız coğrafyanın çok kültürlü, çok dilli, çok renkli hafızası bulanıklaştırılmak isteniyor. Kültür sanat alanına uygulanan sansürün, yaşamın diğer alanlarına yönelik devletin tek tipleştirme,  ötekileştirme ve özel savaş politikalarının bir devamı olduğunun da farkındayız.

    Bütün bunlardan yola çıkarak;

    -Yasakları ve sansürü açık biçimde tanımlamayı, afişe ederek hem yaşadığımız coğrafyada hem de uluslararası alanda duyurmayı,

    -Yalnızca siyasal iktidar düzeyinde değil kendi alanlarımızda da sansürü açık veya örtük biçimde destekleyenleri ifşa etmeyi,

    -‘Makbul’ modelleri ve temsilleri dayatanlara karşı yerel hafızayla buluşan kültürel çeşitliliği öne çıkarmayı,

    -Hakkımız olan kamusal kaynakların ve mekânların kullanımını ısrarla talep etmeyi,

    -Sanata erişim hakkından mahrum bırakılanlarla sanatın buluşmasını sağlamayı,

    -Toplumsal hafızanın bir bütün olduğu bilinciyle, sanatı eşit yurttaşlık talebiyle buluşturmayı,

    Baskılanan, sansürlenen sanatın karşısında, direnen sanatın ve direnen sanatçıların da var olduğunu duyurmayı, kamusal sorumluluğumuz olarak görüyoruz.

    “BASKI VE SANSÜRÜN OLDUĞU HER YERDE DİRENİŞ DE VARDIR”

    Sanat, özgürleştirici bir eylemdir. Bu eylemi harekete geçirerek, kültürel ve toplumsal haklarımızı savunmak için örgütlenmenin bir zorunluluk olduğunu görüyoruz. Baskı ve dayatmalar sonucunda kendi alanlarımıza çekilip, üzerimize giydirilmeye çalışılan bir tür sindirme halini reddediyoruz. Baskı ve sansürün olduğu her yerde direniş de vardır, direnişin olduğu her yerde de özgür sanat!

    Bu baskı ikliminde en önemli ihtiyacımızın kolektif özne olarak mücadele etmek olduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin; kültür sanat alanında çalışan, üreten ve kültür sanat hakkı olan herkesin örgütlenmesiyle sonuç vereceğine inanıyoruz.

    Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi’nin eylem ve etkinliklerinin kararlılıkla ve çeşitlenerek devam edeceğini beyan ediyor, kültür sanat alanına emek veren herkesi, mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yönetmen Canerik: Dersim kişiliğini şekillendiren unsurlar efsaneler ve masallardır-VİDEO

    Yönetmen Canerik: Dersim kişiliğini şekillendiren unsurlar efsaneler ve masallardır-VİDEO

    PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, yok olma tehlikesi altındaki Dersim kültürünü gelecek kuşaklara taşıma mücadelesi veriyor. Dersim kültürünün merkezinde dil ve inanç olduğunu belirten Canerik, “Dil ve inanç aslında birbirinden ayrılmaz bir parça. Dersim kültürü çok zengin ancak bizim dilimizin ve kültürümüzün yok oluşunun önüne geçmemiz çok zor görünüyor” dedi.

    İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor.

    Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı. Dersim’in tüm ilçelerini, köy köy gezerek yaşlılara anlattırdığı masalları kitapta toplayan Canerik, “Hangi fakirin evine girersen gir, sana verecek bir masalı vardır mutlaka” diyor.

    “DİL VE KÜLTÜR BİRBİRİNDEN AYRILMAZ BİR PARÇA”

    Dersim kültürünün merkezinde dil ve inanç olduğunu belirten Caner Canerik, “Dil ve inanç aslında birbirinden ayrılmaz bir parça. Bugün konuştuğumuz dil farklı şivelerle Bingöl’de, Palu’da, Amed’de ve birçok yerde konuşuluyor ama Dersim’de dili şekillendiren kültürel altyapıdır. Buradaki inanç, coğrafi özelikler ve yaşam tarzı bu dile kimliğini veren unsurlar. Dersim aslında dil, inanç ve coğrafyası ile diğer yerlerden ayrılıyor. Hepsini birleştiğimiz zaman eskilerin deyişiyle Kırmanciye yenilerin deyişiyle Dersim kültürü dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Burada farklı olarak inancın, coğrafyanın ve kültürün şekillendirdiği ayrı bir karakter oluşmuş. O yüzden aslında kaybolmakta olan Dersim kültürü” diye ifade etti.

    “ÇOCUĞUMUZA DİLİMİZİ ÖĞRETMİYORUZ”

    Kırmancki’nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasında birçok hata yaptıklarını ifade eden Caner Canerik, “‘Okullarda ders verilmiyor, devlet asimilasyon politikası uyguluyor’ deniliyor evet bunlar var ama bunlar çok küçük bir oranda. Biz kendi dilimizi bilmiyoruz, çocuğumuza da dilimizi öğretmiyoruz. Bu konuda asıl suçu kendimizde aramamız gerekiyor. Ben dil konusunda da çok karamsarım artık, ‘Kamile Dersim’ projesi çektiğimde şunu söyledim: 50 yıl sonra insanlar artık burada böyle bir dil ve kültür varmış diyecekler. Artık insanlara ulaşamıyorsun. İnsanlar ne Kırmancki konuşuyorlar ne de okuyorlar. O yüzden bizim dilin ve kültürün yok oluşunun önüne geçmemiz çok zor gözüküyor. Gençler burayı terk ediyor, çocuk doğum oranları çok düşük. Yeni insan olmadıktan sonra bunun önüne geçmek çok zor” dedi.

    “MASALLARIN DEĞERİNİN FARKINDA DEĞİLİZ”

    Çocukluğunda masalları çok fazla dinleyemediğini söyleyen Caner Canerik, “Asimilasyon süreci ve 1980’li yıllardaki baskı ortamı çok fazla olduğu için biz kendi kültürümüzden kopmuştuk. Daha sonraki süreçte masalları derlemeyi aslında kendim için yaptım. Çünkü masalları dinlemek hoşuma gidiyordu. Özellikle o fantezi dünyasını Kırmancki görmek anlamlıydı. Biz masalların değerinin farkında değiliz. Yani masal diye aşağıladığımız birçok kimlik bizim kendi kültürümüzün bir parçasıydı. Örneğin Dersim masallarındaki kadın olgusuna baktığımız zaman cesur, öz güvenli, kafası çalışan ve erkeğe yön veren bir karakter var. Çocuklara anlatılan masalların onların kişilik şekillenmesinde önemli etken olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuk bu masalı dinlediği zaman kendisi hayal kuracaktır ve onun gibi olmak isteyecektir” diye belirtti.

    “MASALLARA ULAŞMA KONUSUNDA SIKINTI YAŞIYORUZ”

    Son yıllarda masallara ulaşma konusunda sıkıntı yaşadıklarını ifade eden Canerik, şöyle devam etti:

    “Çünkü kitlelere kendi dilimizle ulaşmada bir sorun yaşıyoruz, çünkü insanlar okumuyorlar. Ben topladığım kayıtların çoğunu Kırmancki alıyorum. Çünkü onun kendi özgü bir rengi, dinamiği ve bir sıcaklığı var. Bu yönüyle bence çok daha değerli. Farklı bir dile çevirince aynı anlamı katabilmek çok kolay değil. Ama insanlara ulaştırmak için hiç yoktansa bu da iyidir. Kırmancki olarak masal dinleyip büyümüş bir insanın kültürel olarak çok daha zengin olduğunu düşünüyorum. Kamile Dersim projesinde benim amacım, var olan, yaşayan insanlardan alabileceğimi almak ve daha sonra onları değerlendirmekti. Yaklaşık olarak şu an yedi yıldır bu işle uğraşıyorum. Ciddi anlamda zorluklar yaşadım 350-400 civarında kayıt aldım. Gittiğim bölgeyle ilgili, kişinin kendi yaşadığı deneyimler, rüyalar, masallar ve efsaneleri kayıt altına almaya çalışıyorum. Biz tarih olarak bakınca en fazla 1938’deki katliamı biliyoruz ama Dersim tarihi sadece orayla sınırlı değil” dedi.

    “DERSİM KİŞİLİĞİNİ OLUŞTURAN UNSURLAR EFSANELER VE MASALLARDIR”

    Dersim hafızasını iyi bilmeleri gerektiğini vurgulayan Canerik, “Kafanın içine girmemiz gerekiyor. Yani dışarıda insanların fiziki olarak yaptığı mücadele elbette ki değerli ama kafanın içi daha önemli. Dersim kişiliğini şekillendiren unsurlar efsaneler ve masallardır. Eğer bu unsurları bilirsek o zaman gerçek Dersim’i ortaya çıkartabiliriz. Biz uzun yıllar Rus edebiyatı ve mitoloji olarak da ben kişisel olarak Yunan mitolojisine çok meraklıydım. Son yıllarda kendi kültürümüzü yeniden bir araya getirmeye başladık. Ama bizim mitolojik anlatımlarımızın onlardan hiçbir farkı yok” diye konuştu.

    “BİZİM KÜLTÜRÜMÜZ ÇOK ZENGİN”

    Toplum olarak çok aşağılandıklarını dile getiren Canerik, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Solcular geldi aşağıladı, sağcılar geldi aşağıladı. Herkes ‘burası geridir, modernize edilmeniz gerekir’ dedi. Ama bugün ben baktığım zaman diyorum ki hayır arkadaş bizim kültürümüz çok zengin. Medusa’nın hikayesi Kırmızıköprüde yaşanmış ama biz bunu bilmiyorduk. Medusa’yı okuyoruz ve ne güzel fantastik bir hikaye diyoruz ama Şehriban’ın hikayesi de var bunun farkında değiliz. Aynı hikayenin yansıması ve kadının mezarı var orada. Yani bu tür değerlerimizin farkında değiliz, bu durum bizi geçmişimizden kopartıyor ve sudan çıkmış balık gibi görünüyoruz. Ama gözlemlediğim kadarıyla Dersim kültürünü referans alarak yürüyen insanlar bence hep daha başarılı olmuştur, bundan sonra da başarılı olacaktır.”

    PİRHA/DERSİM

  • Aydoğdu, çocukluğunun masallarını ‘Dersim Halk Masalları’ kitabında topladı-VİDEO

    Aydoğdu, çocukluğunun masallarını ‘Dersim Halk Masalları’ kitabında topladı-VİDEO

    PİRHA- Yazar Kenan Aydoğdu, çocukluğunda anadilinde dinlediği masalları kitaplaştırdı. Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak ‘Dersim Halk Masalları’ kitabını oluşturan Aydoğdu, “Toplum masal anlatıcısı yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler” dedi. Aydoğdu, asıl geriye düşenin toplum olduğunu, yaşlıların daha ileride bir yerde konumlandığını vurguladı. 

    Yüzyıllardır dilden dile aktarılan ancak günümüzde yok olmakla karşı karşıya kalan yerel masalları bugüne taşımak için çaba içerisine giren Yazar Kenan Aydoğdu, Dersim’in pek çok bölgesinden anlatıcıları bizzat dinleyerek ve kayıt alarak Dersim Halk Masalları kitabını oluşturdu. Aydoğdu’nun sözlü kültür geleneğini yaşatma çabası önemli bir yerde duruyor.

    Erzincan’ın Tercan ilçesinde geçirdiği çocukluğunda Kırmancki/Zazaca dinlediği masallara, yatılı okula başlamasıyla yabancı bir dil ve inanç ile karşılaşması sonrasında yabancılaşan Aydoğdu, 2018 yılında yeniden çocukluk masallarını bulmak için Dersim, Erzincan, Bingöl, Varto ve İzmir’de birçok masal anlatıcısını kayıt altına almış.

    Dersimin sözlü kültür geleneğinde hala varlığını koruyan halk masallarının neredeyse unutulmaya yüz tuttuğunu aktaran Aydoğdu, dönemin belki de en popüler sözlü anlatıcısı olan yaşlıların, şimdilerde bir evin karanlık odasında kaldığını üzülerek anlatıyor.

    Aydoğdu, masal anlatıcısı yaşlılara dokunduğunda ise toplum hafızasının uğradığı değişimin çok daha anlaşılır olduğunu belirterek, “Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor” diye yorumladı.

    ‘Dersim Halk Masalları’ kitabının yazarı Kenan Aydoğdu ile masalları, masallara yeniden ulaşma serüvenini, sahadaki kaynağa ulaşmanın zorluk ve heyecanlarını, dönemin masal anlatıcılarının toplumsallıktaki yeri ve güncel durumu, mitolojik masalların inanç ile olan ilişkisini ve bu hikayelerin kitaba dönüşmesi sürecini konuştuk.

    “ANADİLİMİZDE MASALLAR DİNLERDİK”

    PİRHA- Doğduğunuz yerin toplumsal ilişkileri ve kültürel yapısı nasıldı? Masallar ile tanıştığınız ortamı biraz anlatır mısınız?

    KENAN AYDOĞDU: Erzincan Tercan’da doğdum. Köyden çıkıp yatılı okulda okudum ve oradan çıkınca  apayrı bir dünya ile tanıştık. 7 haneli bir köyde, diğer mezra köylerle de ilişkimizin olmadığı, yüksek dağlarla çevrili bir yerdeydik. Herkes Kırmancki/Zazaki konuşurdu. Başka hiçbir dil, inanç yoktu. Dünyanın ondan ibaret olduğunu düşünüyorduk. Köyden çıktığımızda ise deyim yerindeyse ‘hanyayı konyayı’ gördük. Çocukluk yıllarımda köyde elektrik yoktu, bol bol masallar anlatılırdı. Çocukluğumuza ait kendi oyunlarımız vardı ve onları oynardık. Bunlar hep kendi dilimizde ve inancımızda idi. Dilimiz, hiçbir dilden daha öte kültürel bir öge değil, hiçbirinden de daha aşağıda bir yerde durmuyor.

    YATILI OKUL SÜRECİ VE BAŞKA BİR DİLE, KÜLTÜRE TESLİM OLMA

    Dünyanın her yerinde kendi dilimizin ve inancımızın yaşadığını düşünüyorduk ama ilkokula başladıktan sonra bunun böyle olmadığını gördük. Bazı dillerin, inançların yasaklı olmasının dezavantajlı veya yasaklı halleri ile büyüdük. İlkokuldan bu yana yasaklı olduğumuzu bilerek büyüdük. Yatılı okullar, kendimize ait olmayan şeylerle tanışıp, hızlı bir şekilde ona dahil olmamızı isteyen bir sistemle karşılaştık. Sadece öğretmenlere değil başka bir dile, kültüre, inanca teslim edilme durumunuz var. Buradaki teslim olma durumu da çok masum bir teslimiyet değil. Bunun yasağıyla, dayağıyla, asimilasyonuyla teslim oluyorsunuz. Buradaki asıl sorun dilinizin, inancınızın, kültürünüzün sizden çıkması. Çocukluğumuz bambaşka bir gidişatın başlangıcıydı.

    ÇOCUKLUK MASALLARINI ARAMA SERÜVENİ

    – Kentlere göç serüveniniz başladı. Bölgede güçlü olan masal anlatıcılarının, masalları tarihsel hafıza olarak taşıdığı ve bunu sonrakilere aktardığını görüyoruz. Sizin tekrar bu masalları arama maceranız nasıl başladı?

    Çocukluğumuzda televizyon yoktu. Nenem ve dedem bizlere çokça masal anlatırdı. Bu masallar saatlerce sürebilirdi. Masallara yönelmem biraz belgesel oluşturma fikri ile gelişti ve sonrasında kitaba dönüştü. Yaz aylarında köye gittiğimizde artık masalların yerini televizyonlar almıştı. Girdiğimiz politik ortamlarda, hem de kültürel alandaki çalışmalarımda bu masalların içeriğine nasıl ulaşabilirim, diye fikirlerim vardı. Amacım yaşlıların masallarını anlatan bir belgesel çekmekti. Tabi bunları çekmek için ekipmanlar çok pahalıydı ve o dönem işsizdim. Elimde olan kamera ve mikrofonu alarak Dersim’e gittim. Amacım isimlerini bildiğim ama içeriğini bilmediğim o masalları bulmaktı.

    “KAHVELER DOLUSU YAŞLILAR MASAL BİLMİYORDU”

    -Kaynak bulma, o kaynağa ulaşma süreci nasıl gelişti?

    O dönem hiçbir çalışma yoktu. Hiç kimsenin çalışma yapmaması da beni bu işte ısrarcı kıldı. Ovacık ve Hozat’ta ilk dolu kahvehaneyi gördüğümde kendimi şanslı hissetim, yaşlılar doluydu. Kendimce tamam bu iş bu kadar dedim. Ama kimsenin masal bilmediğini öğrendim. Kimilerince bu gereksiz bulundu. Kimileri ise isimler vererek bu kişilerin kendilerine saatlerce masallar anlattığı bilgisini verdi. Büyük bir heyecanın yitip gittiğini o kişilerin yüz ifadelerinden anlıyorsunuz. Kahvelerin dolu, insanların kültürel öge olan o masalları bilmemesi canınızı yakıyor.

    “MASALLAR BÖLÜK PÖRÇÜKTÜ”

    İlk olarak Ovacık’ta bir yaşlı amcayı bulduk. Kamerayı kurup mikrofonu uzattık. Masalın mitolojik bir yerini anlatıyor ve gerisi yok. Hatırlamaya çalışıyor ama olmuyor. Onunla başladık ve o bile bir umuttu. Onun öncesinde de İzmir’de bir arkadaşımın nenesi ‘Alizer’ diye bir masal anlatmıştı ve ses kaydı almıştık. Çok bölük pörçüktü, masalın içi yoktu. Ovacık’ta aynı masalı bilen Emine ismindeki bir teyzeye denk geldim.

    “TOPLUM MASAL ANLATICISI YAŞLILARI EVİN İÇERİSİNE İTMİŞ”

    -Masal anlatıcılar bugünkü haliyle toplumun neresinde duruyor? Kendi dönemlerine göre en popüler olan, hemen herkesin akşamları masal dinlemek için yanına gittiği bir yerde bu masalcılar. Toplumun onlarla ilişkilenme biçimi nasıl?

    Toplum masal anlatıcısı bu yaşlıları evin içerisine itmiş, toplumsal ilişkilerinin kalmadığı, ölümü bekleyen ve misyonu dolmuş bir yerdeler. Kendilerini yeniden üretemedikleri bir bekleyiş. Gençliğini geçirdiği, bir sürü anısının olduğu o evin diğer odalarını terk ederek tek bir karanlık odasında ölümü bekleyen bir yerde duruyorlar. Toplum için belki de artık ‘işe yaramayan’ olmuşlar.

    Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, televizyon ve sosyal medyanın girmesiyle birlikte apayrı bir yaşantının içerisine girildi. Bir yaşlı ile sohbet daha az gereksinim olan şeye dönüştü. Yaşlılara ilk dokunduğumda yani ‘masal biliyor musun’ dediğimde Emine teyze birkaç tane bildiğini söyledi. O an elim ayağıma dolandı, beni çok etkiledi. Çok espirili, çok zekiydi. Anlatmaya başladıkça o ‘karanlık’ köşenin mitolojik kahramanlarla dolu olarak aydınlandığını, toplumun hafızanın nasıl bir değişime uğradığına denk geliyorsun.

    “ASIL GERİYE DÜŞEN TOPLUM, YAŞLI DAHA İLERİ BİR YERDE KONUMLANIYOR”

    Görüyorsunuz ki asıl geriye düşen toplum, yaşlı daha ileride bir yerde konumlanıyor. Onu anlatırken kendine güvendiği, anlattığında işe yarar olarak gördüğü, hakim olduğu bir yerde buluyorsunuz. Ona kendisini hatırlatıyorsunuz, o ise hatırladıkça size kültürünüzü hatırlatıyor. Toplumun çok ilerisinde. Sevdiğiniz bir kitabı okuyup kapattığınızdaki his neyse o yaşlının anlattığı masalları dinlemekte o his işte. İlk masalın hissettirdiği şey o oldu. Tamamlanmamış bir cümleyi tamamlamak diye söyleyebiliriz.

    “MASALDA EN ÜST OTORİTE HIZIRDIR”

    -Masallar içerisindeki mitolojik anlatımların toplumsal ilişkilerle, tarihle, inançla bağlantısı olduğunu biliyoruz. Dönem dönem o karakteri alıp ona yansıtıyor. İnançla ve masalların ilişkisine dair ne söylersiniz?

    Masallar kesinlikle toplumun bütün değerlerini içerisinde barındırıyor. Mitolojide ‘dev’ kavramı çok var. Bu ‘dev’ ise o coğrafyanın aşılmayan zorlukları oluyor. O dev bir dağın aşılamaması olabilir. Tabi ki inancın da mitoloji ile bağı var. Çocuk sahibi olamayan bir padişah dağda gezerken biri ona elma verir ve çocuğu olur. Masalın içerisindeki en üst otorite padişah. Onun da üstünde bir otorite, ona çözüm oluşturabilecek yerin Hızır olması, o sözün hiç aksatılmamasına dair birkaç masalda denk geldim.

    “HIZIR VE ZİYARET MASALLARDA GÜÇLÜ OLARAK VAR”

    Yine Alık-Fatık masalında babaların dinleyebileceği, sözünden çıkamayacağı yer olarak ziyaretler gösterilir. Masalda üvey anneleri, babalarından iki kardeş olan Alık ve Fatık’ı kesmelerini istiyor. Ya da bir kötülük olarak onları aç bırakmak istiyor. Baba buna itiraz ettiğinde üvey anne kendisine, ‘git ziyarete sor, o ne derse onu yap’ diyor. Üvey annenin babanın kendisini dinlemeyeceğini bildiği için bunu ziyaret üzerinden yapması bir yerde inancın mitolojide güçlü yerini gösteriyor. Ziyaretler sorgulanmıyor. Hızır ve ziyaret kavramları masallarda güçlü olarak var.

    MASALLARDA KADIN: KÖTÜ ÜVEY ANNE VE DAPİR

    -Masallardaki mitolojik anlatımlarda kadın karakterler nerede duruyor?

    Masallarda dönemin ruhu aktarıldığı için kadınların biraz daha ötelendiği, kötülüklerin kadın eliyle yapıldığı gibi durumlar var. Dapir kadındır ve Avrupa’daki cadılık kavramı ile eş değerdir ve bütün kötülükler o dapir eli ile yapılır. Masal kahramanı olan bir padişahın oğlunun sevgilisi için çıktığı yola varmadan önce diğer padişahların kızları ile zafer kazanıp evlenmesi, bol tercihi olan bir erkek modeli çiziyor. Belki de üzerine daha derinlikli çözümleme yapıldığında bütün masalların bir akışı vardır. Masal kahramanı olan erkeğin dağları aşması, devleri öldürmesi veya orduları yenmesi de aynı zamanda aşkı uğruna yani bir kadın için yaptığı bir şey oluyor. Burada eşitlenen bir durumda var. Mitolojik öğeler bağlamında toplumun yaşadığı argümanlarla şekillenmiş bir hikaye kahramanı görmüyorsunuz. Eşitlenen bir kadın figürü var; üvey anne kötü, dapir kötü.

    KAYITLARIN KİTABA DÖNÜŞMESİ

    -Dersim’in dışında farklı yerlerde de kayıt aldınız değil mi?

    İzmir ve Erzincan’da çekimlere devam ettim. Sosyolojik Dersim denen Varto, Bingöl, Erzincan’dan masallardan oluşan bir kitap. 2018 yılından bugüne kadar süren bir süreç oldu. Sonraki süreçte pandeminin araya girmesi, ekonomik kriz, kağıt ve mürekkebin pahalanması gibi sorunlar araya girdi. Her yayınevinin masal basma gibi durumu yok. Yayın süreci de zor oldu. Bu süreçte çeviriler ile uğraştım, alt yazılar için uğraştım. Belgesel için Zazaca’dan alt yazıya çevirdiğim yazılar kitaba dönüştü.

    “ANLATIMLARA SADIK KALINDI”

    Çeviriler bittikten sonra birkaç yayınevi le görüştük. Nota Bene Yayınevi ile görüşmemiz olumlu geçti ve kitap 2023 yılında basıldı. İlk etapta yakın arkadaş çevresinde çok olumlu tepkiler aldım, çok kişi aradı. Bunun reklam kısmı eksik kalıyor. Masalların kayıt altına alınmasının benim için manevi bir yönü vardı. Sizin dokunabileceğiz, buradayız diyebileceğiniz dernekler de eskisi kadar yok. Sesinizi duyuramayabiliyorsunuz. Derlemelerde edebi yönü pahasına anlatıma sadık kalarak olduğu gibi vermek daha doğru olacaktır.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    Kitaba ulaşmak isteyenler için iletişim numarası: 0505 774 18 17

  • Sanatçılardan İBB’ye ‘Kültür sanat etkinliklerinde adil olun’ çağrısı-VİDEO

    Sanatçılardan İBB’ye ‘Kültür sanat etkinliklerinde adil olun’ çağrısı-VİDEO

    PİRHA – İstanbul’da yaşayan sanatçılar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB)’nin kültür-sanat faaliyetlerinin yeterli düzeyde kapsayıcı olmamasından büyük rahatsızlık duyduklarını dile getirerek, Saraçhane’de basın açıklaması yaptı. Sanatçılar, “Adil bir șekilde tüm sanatçıları kapsayan planlamalarla kültür-sanat politikalarının hayata geçirilmesini, kültür-sanat politikalarının belirlendiği tartışmalarda ve kurullarda olmamız gerektiğini talep ediyoruz” dedi. 

    İstanbul’da yaşayan sanatçılar, İstanbul Saraçhane’de bir araya geldi. Pandemi sürecinden bu yana ve son olarak Serçeşme etkinliği dahil bir çok etkinliklerden gözardı edildiklerini belirten sanatçılar, İBB’nin etkinliklerinde belirli bir çevre dışında neredeyse hiçbir sanatçıya yer verilmediğini açıkladılar.

    Aşık Sinem Bacı, Pınar Aydınlar, Haluk Tolga İlhan’ın aralarında bulunduğu açıklamaya çok sayıda sanatçı katıldı. Açıklamayı Hasan Ali Sezer okudu.

    “İBB YÖNETİMİ OLUMSUZLUKLARIN ORTADAN KALDIRILMASI YÖNÜNDE BİR PRATİK ORTAYA KOYMAMIŞTIR”

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) olumsuzlukları kaldırılması yönünde bir pratik ortaya koymadığını söyleyen Sezer, “Bizler İstanbul’da yaşayan sanatçılar olarak kentimizdeki kültür-sanat faaliyetlerinin yeterli düzeyde kapsayıcı olmamasından büyük rahatsızlık duyuyoruz. ‘Tek Adam Rejimi’nin hayatlarımızdaki tekçi ve kültürel zenginlikleri yok sayan anlayışının karşısında olduğu iddiası ile yola çıkmıș iBB yönetimi, ne yazık ki kendi iktidarı süresince bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması yönünde bir pratik ortaya koymamıştır” dedi.

    “SERÇEŞME DAHİL BİRÇOK ETKİNLİKTEN GÖZARDI EDİLDİK”

    Serçeşme dahil birçok etkinlikte yer alamadıklarını belirten Sezer, şunları kaydetti:

    “Özelikle kentimizdeki kültürel dokuya dair temel sorumluluk sahibi olan İBB, kentin tüm paydaşlarının kültürel zenginliğini faaliyet süresi boyunca adil bir şekilde temsil edecek bir anlayışı hayata geçirememiştir. Yapılan kimi etkinlikler ne yazık ki hakim kültür anlayışının dışına çıkamadığı gibi etkinliklerde yer alan sanatçılar da yine adil bir biçimde belirlenmemiştir. İstanbul’da yaşayan onlarca sanatçı arkadaşımız pandemi sürecinden itibaren uzun zamandır yaşama tutunmaya çalışırken ne yazık ki son Serçeşme etkinliği dahil bir çok etkinliklerden gözardı edilmişler, etkinliklerde belirli bir çevre dışında neredeyse hiçbir sanatçıya yer verilmemiştir.”

    “KÜLTÜR-SANAT POLİTİKALARININ BELİRLENDİĞİ TARTIŞMALARDA VE KURULLARDA OLMAMIZ GEREKİR”

    Hasan Ali Sezer, sanatçıların taleplerine dair de şunları ifade etti:

    “Yıllardır sanata emek veren, üreten tüm sanatçılar olarak, iBB’yi şimdiye kadarki kültür-sanat politikalarındaki kapsayıcı olmayan ve adalet duygusundan yoksun pratiğinden derhal vazgeçmesi konusunda uyarıyoruz. Kentimizde çağın ve toplumun ihtiyaçlarına cevap olabilecek, kültürel dokuyu ve tüm zenginlikleri gözeten, gençlerin gelişimine katkı sunabilecek, rahat, ulaşılabilir ve adil bir șekilde tüm sanatçıları kapsayan planlamalarla kültür-sanat politikalarının hayata geçirilmesini talep ediyoruz. Bu kentte yaşayan kültür-sanat emekçileri ve bu faaliyetlerin özneleri olarak, kültür-sanat politikalarının belirlendiği tartışmalarda ve kurullarda olmamız gerektiğini talep ediyoruz.”

    Sabri Meral

  • Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri başvuruları başladı

    Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri başvuruları başladı

    PİRHA-2024 Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri başvuruları başladı.

    Gıda-İş Sendikası ve Manos Kitap tarafından düzenlenen 2024 Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri’ne başvurular 15 Ekim 2023 -15 Nisan 2024 tarihleri arasında yapılacak.

    Ödülün şiir jüri üyeleri A. Hicri İzgören, Orhan Alkaya, Nalan Çelik, Gülce Başer ve Betül Dünder’den, öykü ödülü jüri üyeleri de Adnan Özyalçıner, Ayşegül Tözeren, Pınar Öğünç, Eylem Ata Güleç ve Tunç Kurt’tan oluşuyor.

    KATILIM ŞARTLARI

    Ödüllere katılım şartları şu şekilde:

    • Ödüle daha önce dergilerde yayımlanmış olsa da kitap olarak yayımlanmamış ve daha önce herhangi bir ödül almamış öykü ve şiir dosyaları katılabilir. Her katılımcı ödüllerden sadece birine ve sadece bir dosyayla katılabilir.
    • Ödüle katılan eser sahipleri dosyanın herhangi bir yerinde açık kimliğini belli edecek isim, rumuz ve işaret kullanmamalıdır. Katılımcılar dosyalarıyla aynı paket içerisinde kapalı bir zarfın içinde kimlik ve iletişim bilgilerini göndermelidir.
    • Ödüle başvuracak şiir ve öykü dosyalarının kitap olabilecek nicelikte, Times New Roman karakterinde 12 punto ile bilgisayarda yazılmış olmaları gerekmektedir. El yazısıyla çoğaltılarak gönderilen dosyalar kabul edilmeyecektir.
    • Dosyalar A-4 formatında 6 kopya olarak aşağıda verilen adrese kargo ya da postayla ulaştırılmalıdır. Elden ya da e-posta yoluyla yapılan başvurular kabul edilmeyecektir.
    • Şiir ve öykü dalında yalnızca birincilik ödülü verilecek, kazanan dosyalar Manos Kitap tarafından yayımlanarak kitaplaştırılacaktır.
    • Jüri gerek görmesi durumunda ayrıca “Jüri Özel Ödülü” verilebilir. Jüri Özel Ödülü alan dosyaları Manos Kitap yayımlamayı taahhüt etmez.
    • Gönderilen dosyalar herhangi bir nedenle iade edilmeyeceği gibi başvuru sahipleri ilan edilen tüm koşulları kabul etmiş sayılır.
    • Ödül alan şair ve yazarın telifi Manos Kitap ile yapılacak sözleşmeyle kitap olarak ödenecektir.
    • Seçici kurul üyeleri, Manos Kitap çalışanları, Gıda-İş Sendikası Yönetim Kurulu üyeleri ve birinci dereceden akrabaları bu ödüle başvuramaz.
    • Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri’nde daha önce şiir ya da öykü dalında ödül almış şair ve yazarlar, daha sonraki yıllarda bu ödüllerden birine başvuramaz.
    • Ödüle 15 Ekim 2023 -15 Nisan 2024 tarihleri arasında başvurulabilir. Ödüle katılmak için başvurmak isteyenler eserlerini aşağıdaki adrese dosyalarını gönderebilir:
      Gıda-İş Sendikası Genel Merkezi, Cihangir Mah. E-5 Yanyol, Gürel Apt. No: 195, Kat: 3 Daire: 8 Avcılar/ İstanbul
      Son başvuru tarihine kadar dosyalar göndermelidir. Posta ve kargodaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır.
    • Sonuçlar, 1 Temmuz 2024 tarihinde açıklanacak, ödüller 1 Eylül 2024 tarihinde, Dünya Barış Günü’nde, yapılacak törenle sahiplerine verilecek

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi’ belgeselinin galası Dersim’de yapıldı-VİDEO

    ‘Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi’ belgeselinin galası Dersim’de yapıldı-VİDEO

    PİRHA- Delil Xıdır ve Hıdır Akgül’ün sanat ve hayat yolculuğunu anlatan ‘Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi’ belgeselinin galası Dersim’de yapıldı. Etkinliğe konuk olan Delil Xıdır, “Kılamlarımız nasıl oluşmuş, şairlerimiz kimlerdi, bize neler söylediler, geriye neler bıraktılar, bunlar mühim” dedi.

    Yönetmenliğini Hasan Sağlam’ın yaptığı, Dersim halk ozanları Delil Xıdır ve geçtiğimiz 1 Ağustos günü hakka yürüyen Hıdır Akgül’ün yaşamlarını, hikayelerini ve sanat hayatlarını anlatan belgesel film “Hawazgê Kılamo-XIDIR-Ağıtların Sesi”nin galası Delil Xıdır’ın katılımıyla, Dersim Belediyesi Yeraltı Çarşıüstü’nde yapıldı. Cem Vazo’nun moderatörlüğü ve Cemal Taş’ın sunumuyla gerçekleştirilen galaya sanatçı Mikail Aslan ve Dersim eski Milletvekili Alican Önlü de katıldı.

    “HENÜZ YAŞIYORKEN OZANLARIMIZA SAHİP ÇIKMALIYIZ”

    Belgesel film gösteriminin ardından konuşmalara geçildi ve konuşmaların tamamı Kırmancki olarak yapıldı. İlk olarak söz alan araştırmacı-yazar Cemal Taş, belgeselde her iki ozanımızın da anlatılması gereken her şeyi anlattığını belirterek, “Dersim iyi ki var. Bir tarafımız Kırmancki, bir tarafımız Kırdaski. Dillerimiz, itikadımız, ozanlarımız var. Ama önemli olan ozanlarımız henüz yaşıyorken onlara sahip çıkabilmektir. Demem o ki kendinizi unutmayın, kim olduğunuzu unutmayın, dilinizi unutmayın” dedi.

    “EDEBİYATIMIZI VE KÜLTÜRÜMÜZÜ UNUTURSAK GERİYE BİRŞEY KALMAZ”

    Ardından sahneye çağrılan ozan Delil Xıdır, çok uzun yıllardır memleketine gelemediğini ama kılamlarını hep anadiliyle söylediğini, onunla hemhal olduğunu belirterek, “Dilimiz, edebiyatımız, kültürümüz çok mühimdir. Bundan 150-200 yıl önce halkımız nasıl yaşamış, başına neler gelmiş, kılamlarımız nasıl oluşmuş, şairlerimiz kimlerdi, bize neler söylediler, geriye neler bıraktılar, bunlar mühim. Bu yüzden diyorum ki edebiyatımızı hiç unutmayalım. Edebiyatı ve kültürü unutursak geriye hiçbir şeyimiz kalmaz. Bu yüzden ozanlarımıza, sanatçılarımıza sahip çıkmalıyız. İlla bize sahip çıkın demiyorum ama söylediklerimize, kılamlara, verilen ürünlere sahip çıkın” dedi.

    Konuşmasında Hıdır Akgül’ü de anan Delil Xıdır, “Keşke aramızda olsaydı. Bu akşam Hıdır Akgül’le birlikte karşınızda olmayı planlamıştık. Birlikte hem konuşup hem de kılamlarımızı söyleyecektik. Hardê Dewreş ona döşek ve yorgan olsun, yeri gülistan olsun ve sesi kulaklarımızdan hiç eksik olmasın” dedi.

    RINDEKA DERSİMİ KLAMININ HİKAYESİ

    Kılamların hepsinin mutlaka kendisine özgü bir hikayesinin, efsanesinin olduğunu ve bunların da önemli olduğunu ifade eden Xıdır, kendisine ait bir kılamın hikayesini şöyle anlattı.

    “Örneğin ‘Rındeka Dersim’ kılamını Avusturya’da yaptım. Yaşadığım yerde Tuna nehrinin kenarında bir meşe ağacı vardı, bir baktım ki yeni bir gelin gibi süslenmiş, kuşanmış ve çok güzel görünüyordu. Dersim’de de meşe ağaçları çoktur ve biz onların müptelasıyızdır. Ben o ağaca aşık oldum ve onunla konuşmaya başladım. Yakınımdan geçen bir Avusturyalı, ‘sen deli misin, kaç aydır bu ağaçla konuşuyorsun’ dedi. ‘Evet’ dedim. Dedi ‘niye’. Dedim ‘bu ağaca aşık oldum’. Sonra kendi hikayemi anlattım adama, bu ağacın bizim toprağın ağacı olduğunu söyledim. ‘Yok’ dedi ‘bu Avusturya’nın ağacıdır. Biraz konuştuk. Kendisinin de ressam olduğunu söyledi, sonra arkadaş olduk.”

    “BİR TOPLUM DİLİNİ, KÜLTÜRÜNÜ UNUTTUĞUNDA İLK ÖNCE ÇAYIRLARINI TERKEDER”

    Daha sonra konuşan Mikail Aslan ise, 20-25 yıl önce Almanya’ya gittiğinde, Delil Xıdır, Mehmet Çapan gibi bir çok ozanın dışarda gurbette olmasının kendisine büyük bir şans verdiğini, bu sayede onları yakından tanıma fırsatı bulduğunu belirterek, “Diyorlar ki bir toplum dilini, kültürünü unuttuğunda, ilk önce çayırlarını bırakır, onlardan uzaklaşır. Ozanlarımız söyleyemediklerimizi, içimizde kalmışları dile getiriyorlar. Gerçekliğimizi dile getiriyorlar. Onlar olmasaydı belki bugün bu gerçekliğimiz de yok olup giderdi” dedi.

    Konuşmaların ardından Delil Xıdır ve Mikail Aslan sahne alarak kılamlar söylediler.

    Eyüp Hanoğlu / DERSİM

  • ‘Yıkılacak Duvarlar’ın galası Köln’de gerçekleşti

    ‘Yıkılacak Duvarlar’ın galası Köln’de gerçekleşti

    PİRHA-Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak, Figen Yüksekdağ ve Sibel Yiğitalp’ın siyasi mücadelesini konu alan ‘Yıkılacak Duvarlar’ belgeselinin galası Köln’de gerçekleşti.

    Yönetmenliğini Şerif Çiçek ve Hebûn Polat’ın yaptığı belgeselin yapımcılığını Onur Güler, Adil Demirci ve Yeşim Coşkun üstlendi. HDP’li Tuğluk, Kışanak, Yüksekdağ ve Yiğitalp’in doğdukları şehirlerden başlayarak, tutuklu bulundukları Kandıra hapishanesine uzanan yolculuk, aileleri, dostları ve mücadele arkadaşlarının anlatımlarının yer aldığı belgeselin galası Almanya’nın Köln kentindeki Filmhaus Sineması’nda düzenlendi.

    Galaya eski HDP Milletvekilleri Sibel Yiğitalp ve Nursel Aydoğan, Eski Cizre Belediye Başkanı Leyla İmret, Kuzey Ren-Westfalya Eski Devlet Bakanı Anke Brunn, Yeşiller Partisinden eski Kuzey-Ren-Westfalya eyalet Milletvekilli Arif Ünal, film yapımcısı ve Gazeteci Osman Okkan ve Nezahat Gündoğan ve çok sayıda gazeteci ve kurum temsilcisi katıldı. Belgesel sonrası düzenlenen söyleşiye Sibel Yiğitalp, Leyla İmret, Nezahat Gündoğan, Osman Okkan, Şerif Çiçek ve Süleyman Demirtaş katıldı.

    Belgesel sonrası söyleşide söz alan Yönetmen Şerif Çiçek, “Tutsakları ekrana yansıtmak hep zordur. Hem teknik açıdan zordur, hem de önemli bir siyasi sorunluluğu omuzlarımıza yükler. Umarız ki belgeselimiz ile mücadeleye sanat alanından bir katkı sunabilmişizdir” dedi.

    Çok sayıda belgesel ile tanınan Osman Okkan ise “Bir gazeteci ve belgeselci olarak çok başarılı buldum. Tarihe not düşülmesi gereken şeylerin sinema eli ile de kitle ile buluşması çok değerli” ifadelerini kullandı.

    “O DUVARLAR ELBET BİR GÜN YIKILACAK”

    Belgeselde yer alan eski HDP Milletvekilli Sibel Yiğitalp de, belgeselde emeği geçen herkese teşekkür ederek, “Jin Jiyan Azadi“ bir slogan olmaktan çıkıp, kadın hareketinin merkezine yürüdüğünü belirtti. Yiğitalp, “Kadın tutsaklarımız da bu yürüyüşün en önündeler. Onları özgürleştirmek, halklarımızı özgürlüğe kavuşturmak bizlerin omuzlarındadır. O duvarlar elbet bir gün yıkılacak” diye belirtti.

    Belgeselci Nezahat Gündoğan ise “Hem bir kadın, belgeselci, kürt ve tutsaklık yaşamış biri olarak birçok kimliğimi filmde buldum. Çok değerli bir emek verilmiş. Özellikle Aysel Tuğluk üzerinden devletin kuşaklar boyu kimliksizleştirme politikasına vurgular çok önemliydi“ diye konuştu.

    “TUTSAKLARIMIZ ÖZGÜR BİR YAŞAM İÇİN BEDEL ÖDÜYOR”

    HDP Almanya Temsilcisi Leyla İmret de şunları kaydetti:

    “Tutsaklarımız özgür bir yaşam uğruna bedeller ödüyor. Bu film onlarla kurduğumuz bağı daha da güçlendirme ihtiyacını ortaya koydu. Film tam da özgür yarınlar için, bu seçim atmosferinin içinde tek adam rejimine daha güçlü karşı koyuşa çağrı yapıyor. 9 Mayıs’a kadar oy vermeye gidelim“ dedi. Gösterimde yoğun ilgi yaşandı, salona giremeyenler için yeniden bir gösterim planlanacağı açıklandı.”

    PİRHA / KÖLN

  • ‘Emirali Yağan korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi’-VİDEO

    ‘Emirali Yağan korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi’-VİDEO

    PİRHA-Hakk’a yürüyüşünü birinci yılı dolayısıyla şair ve yazar Emirali Yağan için İstanbul’da anma etkinliği düzenleniyor. Programda konuşan Eylem Akgüzel Yağan, “Emirali zor bir hastalık ile mücadele ederken, korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi. Merakından, öğrenme arzusundan, yazma tutkusundan son anına kadar vazgeçmedi” dedi.

    Geçen yıl Hakk’a yürüyen Dersimli şair ve yazar Emirali Yağan için Maltepe Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde anma etkinliği düzenlendi. Fotoğraf ve kişisel eşya sergisiyle başlayan etkinliğe Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Genel Başkanı Özkan Tacar, Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) Başkanı Selman Yeşilgöz ile çok sayıda kişi katıldı.

    “KORKUYA SIĞMAYAN BİR SANATÇIYDI”

    Programın açılış konuşmasını Eylem Akgüzel Yağan yaparken, Yağan’ın yaşam öyküsünün yer aldığı kısa film izletildi. Eylem Akgüzel Yağan konuşmasında şunları söyledi:

    “Ölümün panzehirini sorsanız, hatırlamak ve unutmamaktır diyebilirim. Emirali zor bir hastalık ile mücadele ederken, korkuya sığmayan sanatçılardan birisiydi. Merakından, öğrenme arzusundan, yazma tutkusundan son anına kadar vazgeçmedi. Olağanüstü bir çaba ve direnişle kitaplarını tamamladı. Yıllarını hatta yaşamını verdiği Dersim Defterleri 2’yi de tamamladı.
    Sözünün sonu yok. Kara kutusundan daha neler çıkacak, hep birlikte göreceğiz. Bugün burada görüyorum ki, Emirali Yağan sayısız kanadıyla bir kuş olarak uçmaya devam ediyor. Anısına Dersim’de bir hatıra ormanı yaratacağız. Emirali adına bu yıl Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na ufak bir bağış yapıldı. Bu anma onun güçlü ve yaygın köklerinin dayanışmasıyla ortaya çıktı.”

    “DERSİM’İ BÜTÜN DÜNYAYA ANLATTI”

    Film gösterimnin ardından moderatörlüğünü Halide Yıldırım‘ın üstlendiği söyleşide Prof. Dr. Şükrü Aslan “Edebiyatın coğrafyasından coğrafyanın edebiyatına”, Neşe Yaşın “Emirali Yağan: Vicdanı yurt edinen şair”, Akın Yanardağ ise “Her yerden hiçbir yere antikahramanlar” başlıklı konuşmalarını gerçekleştirdi.

    Konuşmasında Yağan’ın edebi kişiliğine değinen Prof. Dr. Şükrü Aslan şu ifadeleri kullandı:

    “Coğrafyamız çok enterasan bir politik müdahaleye maruz kalmış bir coğrafya. İnsanlar kitlesel kırıma uğradı. 1950’ler ve 1960’larda dünyaya gelen kuşağı hayatı, bütün dünyayı Dersimlilere anlatmak gibi politik bir görevle geçti. Dünyayı Dersimlilere anlatmak daha sonra Dersim’i dünyaya anlatmaya döndü. Emirali edebiyat alanında bunu çok iyi yapan kişilerden birisidir. Gelecek nesillere bıraktığı en çarpıcı şey kadim coğrafyanın medeniyetini bütün dünyaya anlatmak oldu.

    Aslan’ın ardından söz alan Neşe Yaşın ise “Emirali Yağan’ın şiiri yaralı kimliğinin halini taşır. İç sesindeki bilgelik acılar coğrafyasından devraldığı bir şeydir belki de. Doğunun tedrisatından geçmiş bir batılı buluruz onda. Emirali Yağan’ın gerçek yurdu vicdanıdır. Adalet arayışına çıkmış bir vicdan. Dilin içinde kendi dilinin sessizliğini arar. Gitmek uzun bir öyküdür onun için” dedi.

    Programın son bölümünde ise arkadaşları Emirali Yağan’a ilişkin duygu ve düşüncelerini paylaştı.

    Devrim FINDIK/ İSTANBUL

  • Saz ustası Bayram Çelik: Saz bizim kültürümüz, sahip çıkmamız lazım-VİDEO

    Saz ustası Bayram Çelik: Saz bizim kültürümüz, sahip çıkmamız lazım-VİDEO

    PİRHA-Saz ustası Bayram Çelik, sazın Alevi inancında önemli bir yeri olduğunu belirterek, sazın sadece para karşılığı değil, kültürel yanıyla bakılıp üretilmesi gerektiğini ifade etti.

    59 yıldır Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde saz yapan Bayram Çelik, küçük yaşta saza olan tutkusunu, hobi olarak başlayan saz yapma merakından saz ustası olmasına yolculuğunu PİRHA‘ya anlattı.

    1956 yılında Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı Doğanlar köyünden Antalya’ya geldiğini aktaran Çelik, “30 yıl TEDAŞ’ta çalıştım. Bu sanata çocukken başladım. Köylü çocuğuyuz annemiz lastikli don yapardı, don giyerdik. Donun lastiğinin içindeki lastik tellerini çıkarır bir tahtaya gerer onu çalardım. O zamanlar 3-4 yaşındaydım ve bu merak esas oradan geliyor” dedi.

    Saz yapımına 1963 yılında başladığını söyleyen Çelik, “Bugüne geldik ve hala devam ediyoruz. Usta çırak ilişkim vardır ustamı çok seyrettim ama çıraklık hiç yapmadım. Ailede saz çalan yok. Yalnız babam çok güzel kaval çalardı. Çoban düdüğü çalardı. Biraz da babamın kaval çalmasının benim saz çalmamda etkisi oldu. Saza evimde hobi olarak başladım bunun ekonomik yönünü düşünmedim. Sazı yaptım astım, bir gün bir baktım ki 30 tane saz olmuş. Zamanla arkadaşlarım almaya başladı ve böyle devam etti” diye konuştu.

    “SAZI SAZ GİBİ YAPMAK LAZIM”

    Eski ustalar ile şimdiki ustalar arasında çok büyük fark olduğunu ve eski ustaların ağacın dilini bildiğinin altını çizen Çelik, “Benim ustam dışarıdaki yaş dikili dut ağacından nasıl ses çıkacağını bilir. Şimdiki usta ne olursa olsun yapıyor. Ben iki nesil arasında yetiştim. Bunları gördüğüm için söylüyorum; işin ticareti ön planda. Ekonomi başta gelir ama yalnız bu kültüre ben bundan fazla kazanırım demek olmaz. Sazı saz gibi yapmak lazım bizim kültürümüz olan bu sanatı çok iyi yapmak lazım” şeklinde konuştu.

    “KÜLTÜRÜMÜZE SAHİP ÇIKALIM”

    Saza olan ilginin fazla olduğunu belirten Çelik, “Benim sazım satılsın veya saz yapıyorum diye değil, bu kültür bizim kültürümüz, bu Anadolu’da yaşayan sevdiğimiz bir telli sazdır bunun önemi çoktur. Bunda duygu, ağıt, uzun hava, yas, oyun havası hepsi içindedir. Saz kültürünün yeni yetişen bir nesile çok faydası vardır. Derslerinde, eğitiminde kültürünün, beynin gelişmesinde çok büyük etkisi vardır” ifadelerine yer verdi.

    Saz yapanların daha dikkatli hareket etmesi gerektiğini dile getiren Çelik, “Bu kültür bizim kültürümüz bu kültüre düzgün sahip çıkılması çok önemli. Buna gönül verenleri de tebrik ederim, sazı yapan ustalara da arkadaşlara da başarılar dilerim” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî’nin “Rû bi Rû” albümü dinleyici ile buluşuyor

    Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî’nin “Rû bi Rû” albümü dinleyici ile buluşuyor

    PİRHA-Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî´nin “Rû bi Rû” (Yüzyüze) albümünün lansman konseri 26 Mart Pazar günü, Almanya’nın Rüsselsheim şehrinde gerçekleşecek.

    Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî´nin yirmi yıllık müzik yolculuklarına adadıkları “Rû bi Rû” (Yüzyüze) albümü dinleyici ile buluşuyor. Kalan Müzik etiketini taşıyan albüm Zazaca, Kurmancca, Ermenice ve Türkçe şarkılar ile iki enstrümantal eserden oluşuyor.

    Kendi müzik serüvenlerinin yanı sıra yirmi yıldır ortak çalışmalara da imza atan ve aynı sahneyi paylaşan Mikaîl Aslan ve Cemil Qoçgîrî, üç yılda tamamladıkları “Rû bi Rû” adlı albümleri ile dinleyici karşısına çıktılar. Sanatçılar, gelenek ile yenilik arasında bir arayışa odaklanan albüme yazdıkları metinde şu ifadelere yer verdiler: “Dostun bahçesinde, gülün gül ile tartıldığı terazide ‘Rû bi Rû’ (Cemâl Cemâle) durduk. Üç yılda tamamladığımız bu albümü, yirmi yıllık dostluğumuza adıyoruz.”

    Albümde Doğan Munzuroğlu, Cemal Taş, Cengiz Aslan, Selîm Temo, Ayşe Şavaqî, Ibrahîmê Xaşxaşe ve Orhan Güldağ gibi şairlerin şiirlerinden bestelenen parçalara yer verilmiş. “Sasun” adlı Ermeni halk şarkısının yanısıra iki enstrümantal eserin de bulunduğu albümde Neşet Ertaş’ın Mahzunî Şerif’e yazdığı “Neşet’ten Mahzunî’ye“ adlı şiirden yapılan beste de dikkati çekiyor. Müziği Mikaîl Aslan’a ait olan beste, 2021 yılında kaybettiğimiz Hasan Saltık’a ithaf edilmiş. “Rû bi Rû”nun lansman konseri ise, 26 Mart Pazar günü, Almanya’nın Rüsselsheim şehrinde gerçekleşecek.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Roza Kay Ma Sımayme tiyatro grubunun Kırmançki ‘Gağan’ oyunu yarın sahnelecek

    Roza Kay Ma Sımayme tiyatro grubunun Kırmançki ‘Gağan’ oyunu yarın sahnelecek

    PİRHA-Roza Kay Ma Sımayme tiyatro grubunun ‘Gağan’ isimli Kırmançki/Zazaca oyunu yarın PSAKD Alibeyköy Cemevi’nde oynanacak. 

    Fintoz Dikme tarafından dört yıl önce kurulan “Roza Kay Ma Sımayme” (Oyun Günü Biz Siziz) tiyatro grubu ‘Gağan’ isimli oyununu 21 Ocak Cumartesi günü saat 19.30’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alibeyköy Cemevi Konferans Salonu’nda oynayacak.

    Kırmançki/Zazaca dilinde oynanacak ‘Gağan’ oyunu Fintoz Dikme tarafından yazıldı ve yönetiliyor. Dikme’nin yanı sıra Düzali Külahcı ve Cemal Akbayın da oyuncular arasında yer alıyor. Ayrıca Serbülent Güzeldere de konuk oyuncu olarak sahneye çıkacak. Oyunun müziğini ise Aydın Yağan yapıyor.

    “ESKİ GELENEKLERİ ANLATAN BİR OYUN”

    Oyuna ilişkin PİRHA‘ya bilgi veren Dikme, “Dört kişi bir araya gelerek grubu kurduk. ‘Gağan’ eski gelenekleri anlatan bir oyun. İlk defa oynayacağız. Başka yerlerde de oynayacağız. Dersim’in kaybolmak üzere olan Zazaca/Kırmançki dilinde sahneleyeceğiz. Dört yıl önce grup kurulduğunda ‘Adırê Çeyi’ isimli bir oyun yazdım. Kadınlarla beraber sahneye çıkacaktık ama koronavirüs başlayınca çıkamadık. Şimdi yeni bir oyun yazdım. Daha önce hiç tiyatro yapmamış kişiler ile oynayacağız. Provalarımızı yaptık. Oyunun müziğinde Aydın Yağan var.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Ankara Dersimliler Derneği’nde Babuko buluşması-VİDEO

    Ankara Dersimliler Derneği’nde Babuko buluşması-VİDEO

    PİRHA – Ankara Dersimliler Derneği’nin yöresel yemek etkinliğine ilgi bir hayli yoğun oldu.

    Ankara Dersimliler Derneği üyeleri yöresel yemek olan ‘Babuko’ etkinliğinde buluştu. Dersimli yurttaşlar, yenilenen dernek binalarında hazırladıkları yemekleri el birliği ile pişirip sunuma hazırladı.

    Ankara Dersimliler Derneği Başkanı Çiğdem Camkıran, programa yoğun ilgiden ötürü memnuniyetini belirterek “Kalabalık olmamız gerçekten mutluluk verici. Mart ayında ise geniş kapsamlı bir buluşma gecesi yapacağız. Geçen yıl bahar aylarında yapmaya niyetliydik ancak pandemi sebebiyle erteledik. Mart ayında yapacağımız bu dayanışma gecemize hepinizi bekliyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/ANKARA

     

  • DAD İzmir Şube ve Gençlik Meclisi’nden Kirmancki eğitim atölyesi

    DAD İzmir Şube ve Gençlik Meclisi’nden Kirmancki eğitim atölyesi

    PİRHA- DAD İzmir Şubesi ve Gençlik Meclisi, Kürtçe’nin Kirmancki lehçesinde eğitim atölyesi başlatacaklarını duyurarak atölyeyi sahiplenme çağrısını yineledi. 

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi ve derneğin Gençlik Meclisi, Kürtçe’nin Kirmanckî (Zazakî) lehçesinde eğitim atölyesini yeniden başlatacaklarını duyurdu.

    Açıklamada dilin inançla kurduğu bağın önemli bir iletişim aracı olduğuna vurgu yapılarak, “Raa Heq/Rêya Heq yoluna revan olan biz talipler için bu açıdan hakikat manasının özüne varmak ve kültürel değerlerimizi sahiplenip yaşatmak adına dilimizi bilmek, öğrenmek ve unutmamak oldukça önemli ve inancımızla birbirine sıkı sıkıya bağlı bir yerde durmaktadır” diye belirtildi.

    “DİL ATÖLYEMİZİ KÜLTÜR VE SANAT İLE ZENGİNLEŞTİRMEYİ HEDEFLİYORUZ”

    Kürtçe’nin Kirmancki lehçesiyle gerçekleşecek olan dil atölyesinin bu dönem kültür, sanat ve inanç ritüelleri ile zenginleştirilmesinin hedeflendiği kaydedilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Dil, inancın itikat haznesi ve hakikatle kurduğu bağın en önemli iletişim aracıdır. Hardê Dewreş’in, Jiyar û Diyar’ların dili ve inancı bu açıdan ikrarlı ve birbirine rızalıdırlar. ‘Zonê ma Zonê Xiziro/Dilimiz Xızır’ın dilidir’ tanımlaması bu gerçeği en iyi açıklayan vurgulardan olmaktadır. Raa Heq/Rêya Heq yoluna revan olan biz talipler için bu açıdan hakikat manasının özüne varmak ve kültürel değerlerimizi sahiplenip yaşatmak adına dilimizi bilmek, öğrenmek ve unutmamak oldukça önemli ve inancımızla birbirine sıkı sıkıya bağlı bir yerde durmaktadır. Bu bilinçle, geçen dönem başlattığımız ve bu dönem de devam ettirmeyi amaçladığımız dil atölyesi çalışmamız var. Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesiyle gerçekleşecek olan dil atölyemizi bu dönem kültür, sanat ve inanç ritüelleri ile zenginleştirmeyi hedefliyoruz. Atölye kayıtlarımız başlamıştır. Tüm canları dil atölyemize bekliyor ve hep birlikte öğreneceğimiz bu çalışmada yer almalarını diliyoruz.”

    PİRHA/İZMİR

     

  • Dede Hüseyin Moğultay’dan AKP-MHP’ye tepki: Bize Yol-Erkan öğretmesinler-VİDEO

    Dede Hüseyin Moğultay’dan AKP-MHP’ye tepki: Bize Yol-Erkan öğretmesinler-VİDEO

    PİRHA- PSAKD Antalya Altınova Cemevi dedesi Hüseyin Moğultay, Alevi inancının torbaya sığmayacağını belirterek, AKP hükümetine tepki gösterdi. Moğultay, “Bize Yol-Erkan öğretmesinler” dedi. 

    AKP hükümetinin cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlama kararına tepkiler sürüyor.

    Baba Mansur Ocağı’na bağlı Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Antalya Altınova Cemevi dedesi Hüseyin Moğultay, Alevi inancının kültür olarak tanımlanmasına ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmasını eleştirdi.

    Moğultay, Aleviliğe müdahale eden iktidara tepki göstererek, şöyle devam etti:

    “Ulu ozanlarımızdan biri, Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” diyor. Bir cihana sığmayan yol erkan bir torbaya sığmaz. Evet kültür vardır. Giyim bir kültürdür, halay çekersin, horon tepersin bir kültürdür. Geleneklerimiz, göreneklerimiz örf adetlerimiz bunlar birer kültürdür arkeolojik çalışmalar bir kültürdür. Roma kültürü, Bizans kültürü gibi kültürler farklıdır, yol erken farklıdır. Çünkü inanç bizim ruhani dünyamızdır. Hakk ve hakikati bir arada görmektir, hak ve hakikati bir edip Hakk’a vermektir. Aleviliğe kültür demek mümkün değil. Onun için bu konuda bize ders vermeye çalışanlara yine Seyyit Nesimi’nin lafıyla söylüyorum “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam.” Biz cihana sığmıyoruz, senin torbanda olamayız. Bize Yol-Erkan öğretmesinler. Daha doğrusu onların yol erkandan haberi yok, bize yol göstermesinler. Zamanında vatandaşın biri diyordu ki Ali’yi sevmek Alevilikse ben Aleviyim. Ali’yi sevmek ne kadar kolay öyle! Semah dönenler yandılar (Sivas Katliamı). Mahkeme sonuçlanınca Ali’yi seven o vatandaş, ‘adalet yerini buldu’ dedi. Madem öyle Maraş Katliamı’nın baş sorumlusu olan Ökkeş Şendilleri ne diye getirdin milletvekili yaptın?”

    Alevilerin kimseyi incitmediğini belirten Moğultay, “Biz kurdu kuşu, hiçbir şeyi incitmeyiz. Hz. Ali’yel Mürteza diyor ki, dünyanın bütün makamları için ben karıncanın ağzındaki buğdayı alamam, incitemem. O ulu kişi bize bunu diyor, nasıl kalkar da başkasını incitiriz. Onun için bizi kültüre bağlamasın. Bıraksınlar bizi kendi halimize ne istiyorlar bizden?” diye sordu.

    “TALEPLERİMİZİ YERİNE GETİRSİNLER”

    Hükümetin Alevilerin taleplerini yerine getirmediğini belirten Hüseyin Moğultay, şöyle devam etti:

    “Bizim onlardan bir şey istediğimiz yok. Biz sadece 3-4 tane talebimizin yerine getirilmesini istedik. Yapabiliyorlarsa onu yapsınlar. Bir kürek çimento, bir tane tuğla onların olsun, istemiyoruz. Biz eşit yurttaşlık istemişiz. Cemevlerimizi ibadethane olarak yasal statüye kavuşturun istemişiz, ibadetimizin tanınmasını istemişiz. Sivas’taki Madımak otelinin utanç müzesi olmasını istemişiz. Hangi kitapta yazar bir insanı yakmak? Hangi din bunu kabul eder? Sen nereden bildin benim dinsiz olduğumu bre kafir, sen nereden bildin benim imansız olduğumu bre kafir. Cenabı Hakk diyor ki, bir insana kıyanı bütün insana kıymış sayarım.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Ana Mutluer: Alevilik mantığın kabul ettiği bir inançtır, bir insan eğitimi, sevgi pınarıdır-VİDEO

    Ana Mutluer: Alevilik mantığın kabul ettiği bir inançtır, bir insan eğitimi, sevgi pınarıdır-VİDEO

    PİRHA – Ana Şehriban Mutluer, “Alevilik bir insan eğitimi, sevgi pınarıdır” diyerek cemevlerinin Kültür Bakanlığı’na bağlanması yönündeki kararı eleştirdi. Mutluer, “Alevilik aklın ve mantığın kabul ettiği bir inançtır, bir insan eğitimidir, bir sevgi pınarıdır, rahmet kaynağı bir bilgi pınarıdır” dedi. 

    Arzuman Ocağı evlatlarından Ana Şehriban Mutluer, AKP-MHP hükümetinin Alevi inancına dönük müdahalelerine tepki göstererek, Kültür dinlerde, inançlarda olandır. Alevilik bir kültür değildir, Alevilik bir felsefe değildir. Alevilik yüce bir inancın, sadık bir ikrarın adıdır” dedi.

    “ALEVİLİĞİ KÜLTÜR BAKANLIĞI’NA BAĞLAMAK BÜYÜK YANLIŞ”

    Ana Mutluer, “Alevilik Allaha kul, peygambere ümmet, Ali’ye talip, ehlibeyte yandaş, sevenlerine yoldaş olan aklın ve mantığın kabul ettiği bir inançtır” diyerek Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Cemevi Başkanlığı kararını şu sözlerle eleştirdi:

    “Her zaman Kalu Belâ’dan beri kendi inancı içinde kendi Yol’unu, erkanını yürüten, talibini irşat eden dedelerimiz, Yol yürüten analarımız, canlarımız, bizlere kültür değil de bu Yolun Hakk Muhammed Ali Yolu olduğunu ve karanlığın korkutucusu ve aydınlık bir yol olduğunu anlattılar.

    Ehlibeyt yolunda ve bu yolda eğitim alan bir canın ehlibeytin güzel ahlakıyla bezenmesini, ehlibeytin yolundan gidip bütün dinlere, inançlara saygı duymasını, eline, beline, diline sahip olmasını, eşine, işine, aşına sadık olmasını ve bütün toplumlara, 72 cihana bir nazarla bakıp ‘bunu da tanrı yarattı’ diyen bir inancı verdiler bize. Biz bunu götürüp de Kültür Bakanlığı’na bağladığımızda Aleviliği kültür olarak yanlış algılarız. Alevilik bir insan eğitimidir, bir sevgi pınarıdır, bir rahmet kaynağı bir bilgi pınarıdır Alevilik.

    Alevilik bütün dünya insanlarını iyi ve güzel dünyaya getirip, ehlibeytin çağdaş gemisi olan çağdaş dünyayı Nuh’un Gemisi gibi ehlibeytin gemisine sığdıran bir inançtır. Bu kadar temiz ve güzel, hiç kimselere kötülük düşünmeyen, özünde ikilik olmayan, aynı nazarla bakan bir inancı götürüp de tek kültür diye bizi Kültür Bakanlığı’na bağlamak da en büyük yanlıştır.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Bursa Dersimliler Derneği ihtiyaç sahibi öğrenciler için kahvaltı etkinliği düzenledi-VİDEO

    Bursa Dersimliler Derneği ihtiyaç sahibi öğrenciler için kahvaltı etkinliği düzenledi-VİDEO

    PİRHA-İhtiyaç sahibi öğrencilere destek için kahvaltı etkinliği düzenleyen Bursa Dersimliler Kültür ve Dayanışma Derneği toplanan bağışları burs olarak verecek. 

    Bursa Dersimliler Kültür ve Dayanışma Derneği, ihtiyaç sahibi öğrencilere destek için kahvaltı etkinliği düzenledi. Dernek, 20 Kasım Pazar günü düzenlenen etkinliğe “Eğitim seferberliğine sen de katıl” diyerek çağrıda bulunmuştu. Toplanan bağışlar, ihtiyaç sahibi öğrencilere burs olarak verilecek.

    PİRHA/BURSA

  • DAD Mersin Eş Başkanı Hülya Ayhan: Alevi toplumu kontrol altına alınmak isteniyor-VİDEO

    DAD Mersin Eş Başkanı Hülya Ayhan: Alevi toplumu kontrol altına alınmak isteniyor-VİDEO

    PİRHA- AKP hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ oluşturmasına düzenlemesini ‘kayyım’ pratiği olarak değerlendiren DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hülya Ayhan, bununla Alevi toplumunun denetim altına alınmak istendiğini kaydetti. 

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasına tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifinin ilk 8 maddesi kabul edildi. Düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’ndan geçmesi durumunda belediyeler imar planlarken, bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak. Ayrıca cemevi inşası için kaymakam veya validen de izin alınması gerekecek. İsteyen dedelere ise kadro verilerek, maaş bağlanacak.

    Demokratik Alevi Dernekleri ( DAD) Mersin Şube Eş Başkanı Hülya Ayhan, Alevi toplumunun tek beklentisinin eşit yurttaşlık temelinde anayasal düzenleme olduğunu ifade ederek, AKP hükümetinin cemevleri ile ilgili düzenlemesinin kabul edilemeyeceğini vurguladı.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ KENDİ İÇ DİNAMİĞİ İLE KURUMLARINI YARATMIŞTIR”

    Alevi örgütlülüğünün kendi iç dinamikleri ile kurumlarını yaratarak kendi hizmetlerini dayanışma ile yürüttüğünü söyleyen Hülya Ayhan, “Aleviler kendi hizmetlerini sunuyorlar ve bu hizmetlerini inanç yerleri olan cemevlerinde yerine getiriyorlar. Bu zamana kadar devletten hiçbir yardım talebinde bulunmadılar, bundan sonra da bulunmayı hedeflemiyorlar. Böyle bir talepleri ve beklentileri  yoktur” dedi.

    “KAYYIM ATAMASIDIR, ALEVİLERİ DENETİM ALTINA ALMADIR”

    Alevi inancının ‘rızalık’ esasına dayalı bir inanç olduğunu belirten Hülya Ayhan, AKP hükümetinin cemevleri düzenlemesinin kayyım politikası ile eş değer olduğunun altını çizdi.

    Cumhurbaşkanı kararnamesiyle Alevi toplumunun denetim altına alınmaya çalışıldığını vurgulayan Hülya Ayhan, Alevi toplumunun bu düzenleme karşı çıkması gerektiğini ifade ederek şunları söyledi:

    “Şimdi ne oldu da böyle bir kararnameyle çıkarıldı? Alevi kurumları ve toplumu böyle bir şeyi ne bekledi, ne istedi, nede talep etti. Bu düzenleme Alevi toplumunu kontrolüne alabilme kanunu. Kayyım atamanın yolu açılıyor, Alevi kurumlarını denetim altına alınıyor.

    Bu ülkede Alevi inancı vardır ve bu ülkenin demokrasi, özgürlükler dinamiğidir ve aydınlık yüzüdür. Alevi toplumunun beklentisi bu ülkede eşit yurttaşlık temelinde haklarının anayasallığı güvence altına alınmasıdır. Yoksa ne bir maddi beklentisi vardır, ne de denetlenmek gibi bir isteği.

    Bu ülke çok zengin kültürleri ve inançları barındıran bir ülke. İnsanlardan alınan vergilerin Diyanet gibi kuruma ödenmesi adaletli değildir. Buna nasıl karşı çıkıyorsa, bir Alevi kurumuna da devletin destek vermesi veya böyle müdahil olmasına karşı çıkıyor. Alevi kurumu zaten bunu beklemiyor, istemiyor. Bunun yanında Diyanet İşleri gibi bir kuruma da devletin bir bütçe ayırmasına da karşı çıkıyor. Nasıl kendi karşı çıktığı bir şeyi kendisine de yapılsın ister? Buna karşı çıkıyoruz.”

    PİRHA/MERSİN