Etiket: kültür

  • Prof. Yalçınkaya: Alevi örgütleri siyaset yapmak yerine dini örgütlere dönüştü-VİDEO

    Prof. Yalçınkaya: Alevi örgütleri siyaset yapmak yerine dini örgütlere dönüştü-VİDEO

    PİRHA -Alevi örgütlerinin 30 yıllık mücadelesini değerlendiren Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Alevi yurttaşların uğradığı eşit olmayan uygulamalara karşı siyasal bir mücadele yürütmek amacıyla kurulan Alevi örgütlerinin tam tersine dini örgütlere dönüştüğüne vurgu yaptı. Yalçınkaya, Alevi örgütlerinin yeni bir yapılanma modelini tartışmak yerine var olan model üzerinden yapısal sorunlarını tartışarak çözüm üretmesi gerektiğini ifade etti. 

    Haberin videosu

    Geldiğimiz noktada bir tıkanmayı yaşayan ve son zamanlarda bu tıkanmayı aşma çabası üzerine yaşanan yoğun tartışmalardan hareketle Alevi hareketinin 30 yıllık mücadelesini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    Yalçınkaya’ya Alevilerin 90’lı yıllarla birlikte kentlere göç etmesi sonrası örgütlenme sürecini, Alevi örgütlerinin Alevi toplumu ile ilişkisini ve yeni bir örgütlenme modeline ihtiyaç olup olmadığını sorduk.

    Alevi örgütlerinin kurum temsilcilerinden sıkça duyduğumuz “Kurumlarımızı siyasetten uzak tutuyoruz”, “Siyaset siyasetçilerin, siyasi partilerin işidir”, “Siyaset yapan siyasi partilere gitsin” gibi söylemlerin aksine Prof. Dr. Yalçınkaya, Alevi örgütlerinin siyaset yapmak için kurulduklarını, siyaset yapmayan Alevi örgütlerinin kendi örgütsel var oluşlarına ihanet etiklerinin altını çizdi. Çünkü örgütlerin, Alevi yurttaşların uğradıkları eşitsizlikçi uygulamalara karşı siyasal bir mücadele vermek amacıyla kurulduklarını belirtti.

    Yalçınkaya, “Nihayetinde Alevi örgütleri en yapmaları gereken şeyi kaybettiler. Siyaseti kaybettiler. Gayri siyasi hale geldiler ve dini örgütlere dönüştüler. Fakat örgütsel yapılanma giderek bir başka yöne evrildi. Aleviler, kendi toplumsal mekanizmaları, dinsel mekanizmaları aracılığıyla karşılaması gereken ihtiyaçlarını giderek bu örgütlerin vasıflarını, kuruluş amaçlarını ihmal ederek bu örgütlerden beklemeye başladılar” dedi.

    Ayhan Yalçınkaya, Alevi örgütlerine yaptığı öneride, din ve siyaset arasındaki ilişkilerin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerektiğini belirtti.

    “‘ALEVİLERİN DOĞAL ORTAMI KIRLARDIR’ ALGISI BELİRLİ BİR ALEVLİK ÜRETMEYE HİZMET EDİYOR”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, yönelttiğimiz soruları şöyle cevapladı:

    PİRHA- Kendi doğal ortamından kopup kentlere göç eden Alevi toplumu özellikle Sivas Katliamı’ndan da etkilenerek 90’lı yıllardan itibaren yeni bir örgütlenme sürecine girdi. Geride bıraktığımız bu 30 yıllık süreci nicelik ve nitelik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Öncellikle sorunun kuyruğunu düzelterek başlayalım. Bu çok yaygın bir ezberdir; Alevilerin sözüm ona senin ifadenle doğal ortamlarından koptuktan sonra şehirlere göç etmeye başlaması, kitlesel göç ve bunun onlar üzerindeki etkileri üzerine kim nasıl işine geliyorsa öyle bir değerlendirme yapmaya girişiyor. Burada ilk elde düzeltilmesi gereken çok temel bir şey var. Alevilerin doğal ortamı demek ne demek? Bu zaten çok kaba ve yanlış bir ifade. Alevileri sanki kültürel varlıklar değil de doğal varlıklarmış gibi kodlayan bir ifade. Bunun açık anlamı da şudur: Tıpkı kadın erkek ilişkilerinde ataerkil rejimlerde, eril yaklaşımlarda, cinsiyetçi yaklaşımlarda kadınlar doğal varlıklar olarak görülür, erkekler ise kültürel varlıklar olarak görülürse ve dolayısıyla kadınlar doğal varlıklar olduğu ölçüde kontrol edilmesi gereken daima ön görülmeye çalışılması gereken sürprizlere açık, kime ne zaman ne diyecekleri ne yapacakları belli olmayan doğal bir güç kaynağı, dolayısıyla bir tehdit kaynağı olarak görülürse ve kültür tarafından kontrol edilmedikleri ölçüde de her zaman risk unsuru oluşturuyorlarsa, Aleviler için de böyle bir doğallık yakıştırması, açıkça bu anlama gelir.

    Fakat Alevilerin doğallığı nereden gelir, kadınların kadın olmaktan yani cinsiyetlerinden gelir. Alevilerin ki de sözüm ona ‘Doğru dine sahip olamamaktan.’ Çünkü doğru din Ortodoks dindir. Bunun Türkçede ki karşılığı Sünni Müslümanlık biçimidir. Sünni Müslümanlık biçimi tek doğru din biçimi olarak kabul edildiği ölçüde bu biçime sahip olmayanlar doğal olurlar, kültürel olmazlar. Bunun açık anlamı da onlara her tür şey atfedilebilir. ‘Alevilerin kuyruğu vardır’, ‘Aleviler ensest yasağını tanımazlar.’ ‘Aleviler gusül abdesti almazlar’ vb. Bir yığın şey peş peşe sıralanır. Bunun mekâna yansıması yani Alevi hareketine yansıması da biraz böyle bir şey.

    Kendi doğal ortamlarından kopmaları demek ya da buralardan ayrılmaları şehirlere göçmeleri demek alttan altta şunu var sayıyor: ‘Alevilerin doğal ortamları kırlardır’ Böyle bir şey nasıl olabilir. Siz nihayetinde emperyal bir geçmişten yani Osmanlı geçmişinden söz ediyorsanız ve daha öncesini de katacaksanız uydurma Selçuklu geçmişinden söz ediyorsanız, Osmanlı’nın ve Selçuklu’nun şehirleri varsa Aleviler nasıl oluyor da sadece ve sadece kırlarda, dağ başlarında vs. yaşıyor varsayılıyor. Aleviler bal gibi şehirlerde de yaşıyorlardı. ‘Alevilerin doğal ortamı’ terimi kullanılacaksa aynı zamanda şehirlerdir. Oysa bu belirli bir Alevilik algısını üretmeye hizmet ediyor.

    “ALEVİLER CUMHURİYETTEN ÖNCE DE ŞEHİRLERDE YAŞIYORDU”

    Yani demin söylediğimiz gibi doğru dinden yoksun olanların uydurduğu kendi eski inançları, hurafeleriyle harmanlanmış. Çünkü bunlar dağ başlarında yaşıyorlar, doğal ortamları öyle, şehir kültürüne yabancılar, şehir kültürü yüksek kültür, yazılı kültür, oysa bunların ki sözlü kültür ve hiçbir biçimde yazıyla ilişkileri yok. Halla halla! Bu Ahmet Yaşar Ocak vb. ekolden gidenlerin, bütün İslamcı akademisyenlerin ve onların kuyruğuna takılanların temel argümanı.

    Öncellikle Aleviler adına hak teslim edeceksek Alevilerin ciddi biçimde aynı zamanda bir yazılı kültürlerinin olduğu; ama bu yazılı kültürün ciddi biçimde tahrip edildiği, yağmalandığı, buna uygun yapılanmaların olduğunu; Alevilerin şehirlerde de yaşadığını, Cumhuriyetten önce de şehirlerde yaşadığını kabul edeceğiz. Özellikle Alevilerin düşmanlarının argümanlarını Alevilik adına savunma ve içselleştirme pozisyonuna düşmekten kaçınacağız ki doğal ortamI şehir, kır karşıtlığı ya da dağ-ova karşıtlığı kurarsak içselleştirmiş oluyoruz. Onun için sorunun kuyruğunu düzelterek başlamak en iyisi.

    “AMAÇ ALEVİLERİ KIRA HAPSEDEREK DIŞLAMAK”

    Doğal ortam derken Aleviler ağırlıklı olarak köylerde yaşıyorlardı. 90’lı yıllardan sonra göç yaşandı.

    Bu Cumhuriyet dönemi için geçerli olabilir. Kaldı ki Cumhuriyet dönemi için bile geçerli saymamak gerekir. Örneğin Cumhuriyet öncesi şurada İzmir’in sokaklarına çıkalım kaç tane Alevi Tekkesi görürüz, kaç Alevi Dergahı, kaç Alevi Eren’i görürüz? Burası İzmir her zaman şehirdi. Peki nereden çıktı bunlar? Cumhuriyet mi inşa etti bu Alevi Tekkelerini? Demek ki esasta Alevileri kıra hapseden zihniyet, kırsal bir inançmış gibi takdim etmek isteyen zihniyet, esasta yazılı kültür, sözlü kültür gibi dikotomilerin (ayrıştırmaların) ya da kır kent gibi dikotomilerin yarattığı avantajdan Sünni Müslümanlığı beslemek ve Alevi toplulukları dışlamak üzere yararlanıyor. Onun için diyorum öncelikle bundan vazgeçmemiz gerekiyor. Ancak Alevilerin 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’nin hızla kapitalistleşme sürecine girmesi, ABD ile ilişkilerin gelişmesi, Sovyetlerle ilişkilerin bozulması gibi birçok nedenle; bu kapitalistleşme süreçleri içinde bulundukları köylerden şehirlere doğru bir akını söz konusu. Ancak burada da düzeltilmesi gereken başka bir şey var.

    “ALEVİLERİN KURUCU İLKELERİ ULUS DEVLETİN KURUCU İLKELERİYLE KAFA KAFAYA GELDİ”

    Yaygınlıkla Alevilik çalışanların hemen tümü; akademisyen olsun ya da olmasın ama ezber en çok akademisyenlerde başladı. Akademisyenlerden de diğer Alevilik çalışan insanlara doğru yayıldı. Nedir o ezber; Aleviler şehirleşmeye başladıkça çeşitli sorunlarla karşılaştılar. Sorunların nedeni nedir bu durumda şehre göçtür. Bu doğru mu? Bence değil.

    Şehre göç öncelikle daha bütünlüklü bir sorun, yarattığı bir sonuç. O sorun nedir; gerçekte bu o bütünlüklü sorun dediğimiz şeyin özellikle belirli bir boyuta hapsedilmesi için kullanılıyor. O yüzden şehirlere göç o yüzden abartılıyor. Şehre göç hızlı kapitalistleşmesiyle ilgiliyse bunun açık anlamı; meseleyi öncelikle bu kapitalistleşmiş süreçlerinde Aleviliğin buna uygun yanıt verememesiyle birlikte düşünmemiz lazım.

    Bunun daha da açık anlamı bu kapitalistleşme sürecinin başka boyutları da var. Örneğin modern devlet. Modernleşme dediğimiz süreç, Osmanlı’nın son döneminden itibaren ve Cumhuriyetin devir aldığı modernleşme pratikleri ve şehirleşme bunun sadece alt başlığı, tarımdaki kapitalistleşme alt başlığı ama en önemli alt başlığı ulus devlet.

    Biz şehirleşme dediğimizde Alevilerin sorunlarını şehre göç ile ilişkili olarak açıklamaya başlıyoruz. Bu son derece vahim ve yanıltıcı ve kasten yapılıyorsa, özellikle de meselenin kavratılmaması için, üstünü örtmek için yapılıyordur.

    Adını koyalım bunun. Modernleşme sürecinin toplumsal boyutları var ama aynı zamanda siyasal boyutları da var. Aleviler toplumsal boyutlarıyla baş edebilmek için kendi toplumsal ağları içinde çeşitli çözümler üretebilirler ama Aleviler siyasal boyutlarıyla baş edebilmek için ne yazık ki çözüm üretemediler.

    Çünkü ulus devlet dediğimiz egemen varlığın kendine has özellikleri; örneğin bu devletin yasama gücüyle birlikte, yargılama  gücünü de ele geçirmesi Alevileri neyle kafa kafaya getiriyor:

    1. Ben diyor Alevilere ‘senin yasanı, senin kurucu ilkelerini tanımıyorum kardeşim. Çünkü ben egemen varlığım’ bunu tanıyacaksın.
    2. Sözüm ona en ideal durumda şunu söylüyor: ‘Senin Alevi kimliğini de tanımıyorum. Seni bir kültürel varlık olarak da kabul etmiyorum.’ Keşke bunu diyebilseydi. Aksine bir kültürel varlık olarak şöyle kabul etti: ‘Sen bir batıl inançlar topluluğusun. Ben seni eğiteceğim, eğitim süreçlerine sokacağım.’ Bütün yatılı bölge okulları o dönemde Alevilerin yoğun olduğu yerlere yapılmıştır. Ve ‘seni gerçek anlamda bir yurttaşa dönüştüreceğim.’ Dolayısıyla Alevilerin kendi kurucu ilkeleri ulus devletin kurucu ilkeleriyle kafa kafaya geldi.

    “MODERN DEVLET ALEVİLERİN TASFİYESİNE DÖNÜK BİR YAPIYA SAHİP”

    Dedelik kurumu; yargısal süreçle yargılama hakkı, topluluğun kolektifin üstünde bulunan yargılama hakkı, devlet tarafından gasp edildi. ‘Sen yargılayamazsın, ben yargılayacağım.’

    Dolayısıyla Alevilerin aile kurumundan tutun kendilerini yönetme biçimlerine, kendi iç dayanışma mekanizmalarına kadar modern devlet (Ulus devlet) Alevilerin tasfiyesine dönük bir yapıya sahip ve Aleviler bununla baş edemedi. Şehirlere geldiklerinde karşılaştıkları sorunlar, bu vb. sorunlardan bağımsız düşünülemez. Oysa bağımsızmış gibi düşünüyoruz. Şehirlere geldik şöyle olduk. Şehirde cem yürütülemez mi? Yürütülür. Şehirlerde musahiplik erkanı yürütülemez mi, ikrar verilip alınamaz mı? Talipler illa şehre geldi diye dedelerinden kopmak zorunda mı? Hayır öyle olmadı, biz böyle açıklamayı seçiyoruz. Gerçekte böyle mi oldu yoksa biz kendi uydurduğumuz açıklamaya tapmaya mı başladık? Yaygın paradigma bu. Biz bu paradigmayla açıklamaya devam ediyoruz. Ben de diyorum ki; yaygın paradigma bu olmak zorunda değil.

    “ULUS DEVLET VE MODERNLEŞME İLE HESAPLAŞMADIK”

    Biz Aleviler olarak ulus devletle baş etmeyi beceremedik. Ulus devlettin yürüttüğü modernleşme projesiyle mücadele etmeyi beceremedik. Becerememek bir yana tam tersine Osmanlı’nın emperyal geleneğine duyduğumuz tepkiyle ulus devletinin önümüze koyduğu manzaraya, manzara içinde bizde kendimize yer edinmeye çalıştık. Örneğin bizzat bu ulus devletin bizi bir hurafe, dinsiz, cahil, dağlı bir topluluk olarak görmesine tepki göstermek bir yana koşa koşa çocuklarımızı ‘Biz Aleviler eğitime, bilime, düşkünüzdür’ diye ellerimizle teslim ettik.

    Dolayısıyla ulus devlet ve modernleşme projesiyle hesaplaşmak yerine ne yapıyoruz? ‘Şehre geldik ve böyle olduk.’ Hayır şehre geldik ve böyle olmadı. Şehirlerde karşılaştığımız bu sonuçlar esasta daha büyük bir problemin nihayet kronikleşmiş ve irinleşmiş hali. Bunun başlangıcı Osmanlı modernleşme dönemine kadar gidiyor. Oradan doğru bir hesaplaşma yürütmek zorundayız. Dolayısıyla sadece Türk ulus devlet anlayışıyla hesaplaşmak değil. Osmanlı modernleşmesinden itibaren hesaplaşmak. Örneğin; 1826 ile hesaplaşmak. Yeniçeri Katliamı ve arkasından gelen Bektaşi Dergahlarının tasfiyesiyle, Nakşibendilerin Bektaşi Dergahının postuna oturtulmasıyla hesaplaşmayla başlamalıyız. Çünkü o dönemde Osmanlı için en modern güç Bektaşi Tekkeleriydi. Peki bir yandan modernleşmek isteyen neden aynı anda kendisinin işine en çok yarayacak bu dergahı tasfiyeye yöneldi?

    “HACIBEKTAŞ DERGAHININ YAZILI KÜLLİYATI NEREDE?”

    Aynı şekilde Kemalist modernleşme üzerinden gideceksek Alevilerden daha uygun bir kumaş var mıydı Kemalizmin projesine uygun? Tabi ki yoktu. Peki neden Aleviler tasfiye edildi. Hacıbektaş Dergahını 1926 yılında kapattınız. Aynı anda Mevlevi Dergahını da kapatınız. Birkaç yıl içinde Mevlevi Dergahı şakır şakır açılıp faaliyet yürütüyorken ve hala bugün Mevlevi Dergahları rahat rahat faaliyet yürütüyorken 1963 yılına kadar Hacıbektaş Dergahı harabe halde kaldı ve Hacıbektaş Dergahının bütün yazılı külliyatı da Fuat Köprülü vb. Cumhuriyet tarihçilerinin elinde pazara sürüldü.

    Ondan sonra da yazılı kültürümüz yok deniliyor. Hacıbektaş Dergahı bizim yazılı kültürümüzün kalbi değil miydi. Nereye gitti buradaki el yazmaları. Şimdi aynı şeyi bunu iddia eden ilahiyatçılar ya da akademisyenler köy köy gezip Alevi dedelerinin elindeki secereleri toplayarak, bu secereleri bir yandan toplayıp bunun üstünde kitaplar yazarken o kitaplarda ‘Alevilerin sözlü kültürü’ deme utanmazlığını göstermeye devam ediyor. Elindeki secere sözlü mü senin! O secereninin yazılı bir tarihi var. Belgeyle konuşmak yerine, belgeyi eleştirel bir gözle incelemek yerine aksine Aleviliği halen sözüm ona ilkel olduğu kabul edilen sözlü, dağ, kır kültürüne hapsetmek için ‘Aleviler sözlü kültür ürünüdür’ demeye devam ediyorlar.

    Bu kabul edilebilir bir şey değil. Onun için ‘sorunun kuyruğunu doğrultmak gerekiyor’ derken bu vb. şeyleri kastediyorum. Bu soruda doğrultulması gereken kuyruğun eğriliği, sizin sorduğunuz soruya, dolayısıyla size has bir şey değil. Size de kazandırılmış bir şey. Belirli bir paradigmanın hakimiyetinden kaynaklanıyor.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ, ALEVİLİĞİN DİNSEL ÖRGÜTLÜLÜĞÜ DEĞİLDİR”

    Peki son 30 yılın Alevi örgütlülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Özel olarak Alevi örgütlülüğü ise sorun, öncelikle şunun adını koyalım. Alevi örgütlülüğü sözü ‘Aleviliğin dinsel örgütlülüğü’ anlamına gelmez. Fakat özellikle Alevi örgütlülüğüne düşman olan çevreler ve Aleviliği belirli bir dinsel anlayışla sınırlandırmak isteyen çevreler bu Alevi örgütlülüğüne inat ve inatla kuruluşundan itibaren sanki Alevilerin dinsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş örgütlermiş de bunu başaramamışlar dolayısıyla yeni bir örgütsel model gerekiyor; Ocaklar, dedeler, dergahlar üzerinden bir arayış içine girdiler.

    Alevi örgütleri; PSAKD’den başlayalım ya da Hacı Bektaş Veli Turizm Tanıtma Derneği’nden 60’lı yıllardan başlayalım eninde sonunda Alevilerin dinsel örgütleri değildi. Alevilerin bir dinsel örgütü var; Dedelik sistemi, Ocaklar sistemi ya da benzeri şey. Dinsel örgüt o. O örgüt tasfiye edile edile son kırıntılarıyla bugüne kadar geldi. Gücü yettiğince Aleviliği dinsel boyutlarıyla taşımaya çalıştı. Hala taşımaya çalışanlar var. Tam tersine Aleviliğin önünde kötü örnek oluşturan formları da var. Eğer bu örgütler dinsel örgüt değilse bunların özelliği neydi?

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ SİYASET YAPMAK İÇİN VAR”

    Dikkat edilirse bunların hepsi klasik sol jargon içinden konuşursak demokratik kitle örgütleriydi. Yani adını AKD olarak değiştiren dernekten tutalım da Hacı Bektaş Vakfı’na kadar ister PSAKD, ister Kızılırmak Köy Dernekleri Federasyonu içindeki dernekleri alın. Bunlara üye olabilmek için Alevi olmak gibi bir şartınız yok.

    Bunlar bildiğiniz anlamda demokratik kitle örgütleri. Programını, tüzüğünü kabul eden herkes bu örgütlere rahatlıkla üye olabilir. Bunların çıkış noktaları Alevilerin dinsel ihtiyaçlarını karşılamak değil. Alevilerin Alevi olmaları hasebiyle özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlık ideali içinde hak ettikleri yeri alamamaları, uğradıkları ayrımcılık, karşılaştıkları eşitsizlikçi pratikler bunlarla mücadele etmek. Kuruluş amaçları bu ve hala da amaçları bu.

    Yani Alevilerin yaygınlıkla teslim olduğu bir klişeye aykırı bir şey söyleyeceğim. Bu örgütler siyaset yapmak için var. Bugün herkes ezberlemiş gibi ‘Alevi örgütleri siyaset yapmasın’ diyor. Siyaset yaptıkları ölçüde eleştiriyorlar. Tam tersine Alevi örgütleri siyaset yapmıyorsa kendi örgütsel var oluşuna ihanet içindedir. Kapatsın o zaman kapısını. Yani bunları eleştireceksek siyaset yaptıkları için değil yapmadıkları  için yapacağız. Çünkü bu örgütler hangi vaatle çıktı; Biz Alevi olmak hasebiyle örneğin ‘vali olamıyoruz, general olamıyoruz, her türlü ayrımcılığa uğruyoruz’ ki oluyorlar da o da ayrı. En azından kör topal demokrasimiz döneminde Alevi valiler de vardı, generaller de vardı. Ha bir hayır gördük mü? Hayır. Alevi olarak mı vali oldular hayır. Türkiye Cumhuriyeti’nin sadık yurttaşları olarak oldular. Bir hayır görmedik. Ama bu tip güvenlik soruşturmalarında Alevi olarak özel olarak not düşülüyor. Yusuf Halaçoğlu diye bir akademisyen, kimin kim olduğunu biz zaten biliyoruz, diyor. Ekranlardan tehdit ediyor. Alevilerle birlikte Yahudi, Ermeni, Rum asıllıları tehdit edebiliyor.

    “ALEVİLER ‘BİZİM DEVLETLE SORUNUMUZ YOK’ DİYEMEZ”

    Tüm bunlar için kuruldu. Yani şunu söylüyorlardı bu örgütler: ‘Ey devlet sen bizim Alevi olmamız hasebiyle yurttaş olarak bize tanıman gereken hakları tanımıyorsun. Yurttaşlar arasında gözetmen gereken eşitlik ilkesini kesinlikle gözetmiyorsun. Bunu gözetmek zorundasın.’ Yani bu örgütler açıkça çoğu devlet merkezli devlet eliyle beslenen doğrudan ya da dolaylı olarak eşitsizlikçi uygulamalara karşı siyasal bir mücadele vermek amacıyla kuruldular. Ve eğer haklardan bahsediyorsak, hak en başta devlete karşı ileri sürüldü. Yani devlete karşı kuruldular.

    Oysa şimdi Aleviler ne diyor? ‘Bizim devletle bir sorunumuz yok.’ Hayır var. Alevi topluluğunun bir üyesiyseniz sizin bu devletle ciddi bir sorununuz var. Çünkü uğradığınız ayrımcılığın, eşitsizliğin asli kaynağı devletin mevcut biçimi, uygulamaları, kadrolaşması ve içinde bulunduğumuz siyasal rejim. Nasıl yok devletle bir sorununuz. Bu örgütler de bu nedenle kuruldu.

    “ALEVİLERİN ÖRGÜTSEL YAPILANMALARI BAŞKA YÖNE EVİRİLDİ”

    Ama hangi çerçevede kuruldu? Yine ‘bu devletin kendini dayandırdığını iddia ettiği anayasal çerçeve içinde ben mücadele edeceğim.’ Fakat örgütsel yapılanma giderek bir başka yöne evirildi. Alevilerin kendi toplumsal mekanizmaları, dinsel mekanizmaları aracılığıyla karşılaması gereken ihtiyaçlarını giderek bu örgütlerin vasıflarını, kuruluş amaçlarını ihmal ederek bu örgütlerden beklemeye başladılar.

    “PSAKD, ULUSALCI ÇİZGİYE KAYDI”

    Hatırlıyorum Pir Sultan Abdal Kültür Derneği o zaman daha sol bir çizgideydi. Şimdi PSAKD’nin sol bir çizgide olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Son derece ulusalcı bir çizgide olduğunu düşünüyorum. Daha sol bir çizgideydi. O zamanki genel başkana, ‘Cemevleri sorunuyla siz hesaplaşmak zorundasınız’ dedim. Cemevi sorunuyla o zaman uğraşan HBVAKV’ydı. AKD bile değildi. Çünkü bir anlamda kendi aralarında sözsüz bir ayrışma olmuştu. HBVAKV gerici bir örgütlenme, din ile uğraşıyor; cem, cenazedir, ibadettir’ diye. Ötekiler ise sözüm ona devrimci, solcu ve siyaset ile uğraşıyor. Hayır, bu ayrımın kendisi her anlamda yanlıştı. Sonunda ne oldu bugün PSAKD’nin cemevleri var. Her Alevi örgütü bugün cemevleri üzerinden bir kavga yürütmek zorunda kaldı. Neden; çünkü Alevi topluluklar Alevi dininin karşılayamadığı, kimi mekanizmalarını kaybettiği ölçüde karşılayamadığı ihtiyaçlarını bu örgütlere akıttılar. Siz karşılayın diye.

    “DERNEK KADROLARININ ÇOĞU KEMALİZMİN TEZGAHINDAN GEÇMİŞ”

    Sizce bu doğru bir şey mi?

    Burada doğruluk ya da yanlışlık yok. Toplumsal bir ihtiyaç var ve siz bu ihtiyacı ya çeşitli biçimlerde karşılayarak göğüslersiniz ya da püskürtürsünüz. Bu ilgili örgütün amacına, stratejisine kalmış.

    Fakat ilgili örgütler bunu hem püskürtemediler hem de karşılayamadılar. Sözüm ona temsil ettikleri kitlenin bir yandan ihtiyaçlarına cevap vermek için hızlıca bir biçimde cemevleri furyası başladı. Aynı anda siyasi bir mücadele yürütmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla dinsel mücadele ile siyasal mücadele, dinsel ihtiyaçlar ile siyasal ihtiyaçlar, özellikle bunu yapan derneklerin kadrolarının önemli bir bölümünün Kemalizmin tezgahından geçtiği gözetilirse, yani bunun açık anlamı şudur: Kemalizmin tezgahından geçmişseniz tipik bir burjuva ideolojisine sahipsiniz demektir. Din işleri ile siyasi işler ayrımına sahipsiniz. Oysa Alevilik şiddetle buna karşı çıkar.

    “ALEVİLİĞİN DİNİ SİYASETİ, SİYASETİ DE DİNDİR”

    Hep söylüyorum Aleviliğin dini siyasetidir, siyaseti de dinidir. Böyle olmak zorundadır zaten. Aleviliğin kendi dini anlayışından ayrı bir siyasi anlayışı yoktur. O yüzden gönül rahatlığıyla şunu söyleyebiliyoruz: Bir Alevi ırkçı, faşist bir ideolojiye meyil veremez, verdiği halde Aleviyim diye gezemez. Çünkü Aleviliğin hiç kimsenin üzerinde tartışmaya cüret edemeyeceği en temel ilkesinden biri 72 millete bir nazarla bakma ilkesidir. Bu da gerek devletlerin gerek dinlerin topluluklar arasında çizdiği sınırların baştan reddi anlamına gelir.

    Dolayısıyla ben ret ettiğim an zaten diyelim Türkçülüğü öne süren bir devlet ve siyaset anlayışıyla kafa kafaya gelmiş oluyorum. Aleviliğin dini gereği kafa kafaya geliyorum. Siyasi tercihlerim yüzünden değil dinim gereği o yüzden iç içedir. Fakat o Kemalist tezgahtan geçmiş olduğumuz için hemen hepimiz ve örgütler de bunu ayrı ayrı ele almak, sorunun aslında bütünlüklü bir sorun olduğunu görmek gibi bir şansa sahip olamadılar. Ve hızla din siyasal alanı istila etti.

    Ve bugün o yüzden Alevi örgütlerinin artık ihtiyaca cevap vermediğinden söz ediliyor.

    Onun yerine belirli bir anlamda kullanıyorum bu sözü; Miadını doldurmuş geleneksel dedelik formlarına dönüş çağrısı çıkartılıyor. Bu kimlikçi siyasi tercihlerin basıncıyla ortaya çıktı. Bana dedelik övgüsünü yapan önce o dedeyi getirecek. O dedeyi o dedelerin yetişme biçimlerini, taşıdıkları özellikleri, kurumlarını getirecek ki dedelik böyle bir şey desin.

    Bugünkü dedeliğin böyle bir şey olduğunu iddia edebilmek için ya dedelik hakkında bir fikrinin olmaması lazım ya da dedeliği soy temelli ayrıcalıklı bir şeye dönüştürmüş olması gerekir ki; bütün dedelerin kulağına küpe olması gereken -dedelere söz bildirmek haddim değil ama- Hz. Ali’nin sözüdür. ‘Soyuyla övünenin sözüne lanet.’ Kim soyuyla övünüyorsa, kendisini soy temelli olarak tanımlıyorsa bu esasta Aleviliğin en temel düsturuna aykırıdır. Ve İslam’ın da Hz. Muhammedin de koymaya çalıştığı temel düsturuna aykırıdır. İslam çünkü bizzat Arap kandaşlığının soy temelli örgütlenmesiyle dövüşe dövüşe evrensel bir din haline gelmiştir. Şimdi soy temelli örgütlenmeye karşı doğmuş bir dinin içinde hem ‘biz Müslümanız’ diye kendinizi tanımlayacaksınız hem soy temelli bir şeyle övünmeye geçeceksiniz.

    “ALEVİ KURUMLARI DİNİ ÖRGÜTLERE DÖNÜŞTÜLER”

    Nihayetinde Alevi örgütleri en yapmaları gereken şeyi kaybettiler. Siyaseti. Gayri siyasi hale geldiler ve dini örgütlere dönüştüler. Alevi örgütleri dinsel ihtiyaçlarla siyasal ihtiyaçları arasında ezildi kaldı. Bunları hem birlikte götüremediler hem dengeleyemediler hem de püskürtemediler ve kriz esasta buradan patladı. Bu krizi bir yere kadar idare etmeyi başardılar. Çalıştaylar süreci örneğin Alevilerin özellikle HBVAKV vb. örgütlerin Altın yıllarıydı. İnanılmaz malzemeler üretildi, inanılmaz yanıtlar verildi.

    “’NEDEN ÖRGÜTLER MİADINI DOLDURDU?’ SORUSU SORULMADI”

    İktidarın bütün argümanlarına karşı argümanlar oluşturuldu ama hiçbir Alevi açıp buna bakmadı oysa hepsi yazılı duruyor. En sonunda kriz gelip kapıya dayandı. Bugün Alevi örgütlerinin miadını doldurduğundan söz ediliyor. Fakat hiç kimse örneğin Alevi örgütlerinin miadını doldurduğundan ya da yeni model örgütlenmeler ihtiyacından söz eden hiç kimse sorun neydi diye düşünme gereği duymuyor.

    Bu örgütlerde sorun yaratan şey neydi, bu örgütlenme modeli mi yanlıştı, programlarında mı sorun vardı, tüzükleri mi yanlıştı neyi yanlıştı?

    “KİŞİLER DEĞİL YAPILAR ÜZERİNDEN ELEŞTİRİ YAPILMALI”

    Alevi örgütlülüğünü eleştiren herkes kişileri eleştiriyor. Örneğin AABK’yı mı eleştiriyoruz, Turgut Öker’i eleştiriyoruz. Eleştirelim Turgut Öker’in eleştirilmeyecek bir yanı yok zaten. AKD’yi mi eleştireceğiz, Doğan Demir vakasını hatırlatmaya bile gerek yok son yarattığı rezalet nedeniyle. Onu eleştiriyoruz. İyide Turgut Öker gökten zembille inmediği gibi Doğan Demir de gökten zembille inmedi. Turgut Öker de bu topluluğun ‘yapay’ ya da ‘doğal’ bir ihtiyacına karşılık geliyor, Doğan Demir de geliyor. Örneğin, Doğan Demir için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Alevilik içinde belirli bir kesim bariz bir biçimde iktidarla iş yapmak iktidarın sunduğu nimetlerden nemalanmak, rant kazanmak istiyor. Ve bunun en uygun karşılığı figüratif karşılığı Doğan Demir.

    Biz bu ihtiyacı sorgulamak yerine Doğan Demir’i sorguluyoruz. O halde Alevi örgütlülüğünün artık çöktüğünü, yetersizliğini iddia eden her kimse bunun üstünde düşünmekle karşı karşıya kişiler üzerinden artık eleştiri yürütmek yerine yapılar üzerinden eleştiri yürütmeli. Ve buna alternatif olarak Ocak ve Dergah modelini önerenler de bunun ne menem bir alternatif olduğunu açık seçik ortaya koymak zorunda.

    “İNANÇ KURULLARI TASFİYE EDİLMELİ”

    Ocak sistemi son derece kompleks bir sistemdir. Bunun modern ulus devlet biçimi altında nasıl yaşayabileceği -ki şimdiye kadar yaşayamadı şimdi nasıl yaşayabileceği- gibi bir soruya mucizevi bir yanıtları var herhalde. Nedir o mucizevi cevapları bunu yazılı, sözlü herhangi bir yerde görmedim.

    Alevi örgütlerinde inanç kurulları oluşturduğunuzda ki örneğin, bu örgütler dini ihtiyaçların baskısı nedeniyle inanç kurullarını oluşturdular. Ben baştan beri karşıydım. Bugün de şiddetle tasfiye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Derneklerin kendi yöneldikleri, temsile soyundukları, mücadele etmeye soyundukları alanda bu kurulların herhangi bir söz hakkının olmaması gerektiğini düşünüyorum.

    İnanç Kurulu diye bir şey olmaz. Bu bir geleneksel Ocak örgütlenmesinin dışında zaten. Tümüyle uydurma, melez bir şey. Fetva kurulu mu oluşturuyorsunuz. Bu açıkça Diyanet İşleri modelinin Alevi örgütlülüğünde yaygınlaştırılması. Bunu ilk yapan da Cem Vakfı’ydı. Şimdi ABF’nin inanç kurulu var, Almanya’nın var. Dolayısıyla bu modelin açmazlarının yapısal olarak tartışmak ve yeni mücadele yöntemleri üstüne konuşmak gerekiyor. Eğer ihtiyaç varsa, yoksa mevcut örgütlenme modeli üzerinden pekala ilerlenebilir.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ HİÇBİR İHTİYACA CEVAP VEREMEDİ”

    Alevi örgütlerine baktığınızda Alevi toplumuyla ilişkisini nasıl buluyorsunuz? Sizce Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veriyor mu?

    Hayır. Burada da düzeltilmesi gereken bir kuyruk var. Alevi toplumunun ihtiyaçları dediğimizde Alevi topluluklarını homojen bir topluluk sayıyoruz. Örneğin Alevi burjuvazisinin ihtiyaçlarıyla Alevi yoksul emekçinin ihtiyaçları aynı ihtiyaç grubuna giriyor olabilir mi? Dolayısıyla örneğin Doğan Demir gibi bir figür üzerinden olası iktidar adayı potansiyellerle daima temas halinde olmak. Ya da hep söyleniyor ya; CHP’nin arka bahçesi Aleviler diye. O figürlerle sürekli CHP içinde ya da İyi Parti içinde; çünkü Alevi burjuvazisi sermayesini büyütmek zorunda, büyütmek için de her tür iktidar aygıtıyla kol kola girebilir.

    Burada ahlaki vs. bir değerlendirme yapacak değiliz. Şimdi İzzettin Doğan Alevi burjuvasının tipik örneklerinden biri. Onun ihtiyaçlarıyla sıradan bir Alevi gazetecinin ihtiyaçları aynı şey mi? Biz nasıl olur da tüm ihtiyaçları aynı kefeye koyup sonradan ‘Alevi örgütleri Alevi toplumunun ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu’ diye sorabiliriz ki.

    Burada yapmamız gereken şey; Alevi örgütleri hangi kesimlerin ne tür ihtiyaçlarını karşılayabildi, hangi kesimin ne tür ihtiyaçlarını karşılayamadı. Hatta belki şöyle demeliyiz; Alevi örgütleri hangi Alevi kesimlerin ihtiyaçlarını bırak karşılamayı kökten reddedebilmeli? Soruyu böyle sorarak yanıtlarsak doğru yanıtlara ulaşabiliriz.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ CEM VAKFI MODELİNİ İZLİYOR”

    Homojen bir biçimde sorduğumuzda asla doğru yanıtlara ulaşamayacağız. İstesek de istemesek de. Cem Vakfı’nın hitap ettiği ihtiyaç grubuyla AKD’nin ya da PSAKD’nin ya da HBVAKV’nın hitap ettiği ihtiyaçlar grubu aynı ihtiyaçlar grubu değil ki. Fakat Cem Vakfı’nın yürüttüğü mücadele, çizdiği rota arkasına çeşitli siyasi stratejileri ve iktidar güçlerini de alarak bugün baskın hale geldi. Kabul etsek de etmesek de bugün Alevi örgütlülüğü aslında Cem Vakfı örgütlülüğü. Cem Vakfı’nın hakkını teslim etmek gerekiyor. Hepsi o modeli izliyor ve benimsediler.

    “LAİKLİKTEN NE ANLIYORUZ”

    Oysa kendi bünyesinde inanç kurulu olan bir örgüt kalkıyor diyor ki; Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin. Haydii! Burada bir tuhaflık var. Yani Alevilerin laik, seküler olduğunu laikliğe sahip çıktığını söylüyoruz. Bunu da yeniden tartışıyoruz. Laiklikten ne anlıyoruz, ne anlamıyoruz, bizim ihtiyacımız olan nedir ne değildir? Ya da kimi Alevi figürler örneğin HDP’den milletvekili olan Ali Kenanoğlu gibi, ‘özgürlükçü laiklik’ diye tutturuyor. Laiklik bence özgürlükçülükle yan yana getirilebilir bir şey değil. Laiklik tam tersine anti laik bir konumda yaşayan ve bundan yararlanan, bundan mağdur olan kesimlerin özgürleştirilmesi için gerekli. Yoksa inançların, dinlerin özgürleşmesi için gerekli değil. Çünkü anti laik bir pozisyonda o insanların özgürce yaşayamamasının nedeni zaten hakim dinlerin fazlasıyla özgür oluşu. Dolayısıyla ben niye hakim dinlerin daha fazla özgürleşmesini savunayım ki. Tam tersine bunu ancak şöyle savunabilirim: Ben öylesine özgürlükçü bir laikliği savunuyorum ki Sünniler özgür olsun. Doğru, Sünnilik baskın din, peki özgür olsun sorusunun çok temel muhatabı var. Kimden özgür olacak Sünniler? Ben söyleyeyim, devletten.

    Yani bunun daha da açık anlamı şu; Sünniler Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasını savunsun. Çünkü özgürlüklerin önündeki temel engel o. Sünniler İmam hatip okullarının, ilahiyat fakültelerinin kapatılmasını savunsun. Savunuyorlar mı? Tabi ki hayır. Örneğin Sünniler camilerin devletin kontrolünden çıkmasını ve Sünni cemaatin kontrolüne verilmesini savunsun. Ama bunu savunmak demek bunun maliyetini de üstlenmek demek. Kendi dini hizmetlerini kendisi finanse edecek o zaman. İster Alevi olarak, ister gayri müslim olarak, ister ateist olarak, niye ben finanse etmek zorundayım. Özgürleşme budur. Öyleyse ihtiyaçlar söz konusu olduğunda; Alevi örgütleri bu tür farklılaştırmaları, ayrıştırmaları yapamadığı için ve kendi popülist anlayışlarına teslim oldukları ölçüde tabi ki hiçbir ihtiyaca cevap veremediler.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ YAPISAL SORUNLARA ODAKLANMALI”

    Kuruluş amaçları olan siyasi ihtiyaçlara cevap veremediler çünkü göğüsleyemedikleri dini ihtiyaçları siyasi ihtiyaçları bastırdı. Dolayısıyla bu örgütlerin şu an iş göremez hale gelmesi Aleviliklerinin eksik oluşundan değil, örgütsel vasıflarının eksik oluşundan. Siyasi varlıklar olmalarından giderek uzaklaşmalarından kaynaklanıyor. İronik bir biçimde bu örgütler Alevileştikçe Aleviliğin ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiler.

    Oysa bu ihtiyacı ancak siyasileştikçe ve bu siyasi pozisyonu da Aleviliğin dinsel ihtiyaçlarıyla başka bir biçimde bağ kurarak ancak var edebilirler. O bağı kurabildikleri ölçüde karşılayabilirlerdi. Bunu yapamadılar ezildiler. Öyleyse örgütlerin tasfiyesini savunmak değil, bu Alevilere düşmanlık, ‘örgütler kendini dağıtsın yeni bir örgüt kuralım’ bu zırva bir anlayış bence.

    Bu örgütlerin önüne başka bir program koymak gerekiyor. Din ve siyaset arasındaki ilişkilerin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerekiyor. Yoksa örgütlerin örgütsel model olarak bence herhangi bir sorunu yok. Onun dışında kişilerle ilgili sorunlar vs. tabi ki baki. Bu sadece Alevi örgütlerine has bir şey değil. Her yerde bu böyle. Bizim daha yapısal sorunlara odaklanmamız gerekiyor. Bu ihtiyaçları karşılayamıyorlar çünkü ihtiyaçlar üzerine düşünmüyorlar bile. Bu ihtiyaçları homojen var sayıyorlar. Homojen bir ihtiyaç yok.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN ÖNÜNE GÜNDEM KOYAMAM”

    Alevi hareketinin yeni bir yapılanmaya ihtiyacı var mı?

    Bu benim yanıtlayacağım bir soru değil. Bu Alevi örgütlerinin önünde bir gündem koymak anlamına geliyor. Ben nihayetinde Alevi hareketini, Alevi örgütlerini çalışmaya çalışan sıradan bir akademisyenim. Dolayısıyla onların önüne gündem koyamam. Ama tabi ki şunu yapabilirim. Siyasal alanla dinsel alan arasında nasıl bağlantı kurulabileceğini göstermek için çalışabilirim. Yazdığımız şeylerle kendi kavlimizce bunu şimdiye kadar yapmaya çalıştık.

    “‘ALİSİZ ALEVİLİK’ SÖYLEMİ İKTİDAR TAKTİĞİ OLARAK ÜRETİLDİ”

    Son olarak ne demek istersiniz?

    Ama en azından Alevi örgütlülüğü en azından şu kadarını bence yapabilmeli; mademki sapla saman tümüyle birbirine karışmış durumda ve ‘dini’ymiş gibi görünen son derece ağır siyasal saldırılarla karşı karşıya bütün Alevi toplulukları. Örneğin; ‘Alisiz Alevilik’ üzerinden yürütülen saldırılar. Alevi örgütlülüğü en azından mademki Alevilerin taleplerini göğüsleyemedi ya da püskürtemedi, en azından Alevilik adını taşımaya layıklarsa, buna dönük saldırıları yani kendi dinlerini ellerinden almaya dönük saldırıları göğüsleyecek bir stratejiyi önlerine koymalı.

    Son derece güçlü bir yanıt vermeli. Bu yanıt veriliyor mu? Hayır. Tam tersine bu saldırının değirmenine ısrarla su taşınıyor. Yurt içinden de yurt dışından da. Oysa son derece güçlü bir yanıt verilmeli.

    Ama iktidarın saldırıları öylesine güçlü ki Alevi örgütleri de bariz bir biçimde bu argümanı içselleştirmiş durumda. Alevilerin üçte biri ‘Evet ya birileri Alisiz Aleviliği savunuyor ve bizi bölüyor’ eleştirini yapıyor.

    ‘Alisiz Alevilik’ söyleminin kendisi bizzat bir iktidar taktiği olarak üretildi. Bunun kesinlikle Faik Bulut ile bir alakası yok. Bulut’un çalıştığı şey başka bir şeydi. Kimse dönüp o metni okumadı bile. Ama iktidar aldı bu topu önce Almanya merkezli olarak ağır bir saldırı dalgasına dönüştürdü. Arkasından da Türkiye’ye doğru çevirdi topu. Türkiye’de de Sosyalistler, Marksistler arasında zaten bunun zemini vardı. Önce Müslümanlığa kabul ettiler Aleviliği, iktidar yaptı bunu. Sonra dediler ki “aslında Aleviler Müslüman ama Marksistler onları ateistleştiriyor.’ Abdulkadir Sezgin vb. sözüm ona Alevilik çalışan MHP’li militanların argümanı bu. Ve akademisyenler de bunun kuyruğuna takıldı. Bununla hesaplaşılamadı. Şimdi ‘Alisiz Alevilik’ suçlaması karşısında Marksist olan her Alevi, Alevi kökenli olup ateist olan her kesim kendini öz ve öz sayan her Alevi, Cem Vakfı Alevileri bile tehdit altında. Ama ne oluyor bu örülmüyor. Onun yerine ‘bize bulaşmasın bu çamur, biz öz ve öz İslam’ız, ‘Alisiz Aleviler’ yurtdışındakiler ya da yurt içindeki solcular.

    ‘Alisiz Alevilik’ hepinize saldırı. Farkında değil misiniz? En azından bunu gözetin. Sizin Ali’nize saldırı. Eninde sonunda sizin tüm deyişleriniz, nefesleriniz, tüm dini yapınız eğer Ali merkezli olduğunu iddia ediyorsanız; nihayetinde Ali’nin tanrısal vasıflarıyla örülmüş ve bu saldırının sözünü ettiği şey ‘Alisiz Aleviliğin’ Ali’si tanrısal vasıfları olan Ali değil.

    “BASKI SÜNNİ AĞIZLA KONUŞMAYA İTİYOR”

    Farkında değil misiniz? Peygamberin damadı olan Ali, Ali’yi Ortodoks bir Müslüman olarak kurmaya çalışıyorlar, kuruyorlar ve sonra diyorlar ki madem ‘Ali’yi seviyorsunuz Ali günde beş vakit namaz kılıyordu, siz niye kılmıyorsunuz.’ Ai’nin beş vakit namaz kılmasından geçtim, Hz Muhammed beş vakit namaz kılıyor muydu? Beş vakit namaz ne zaman icat olundu? Bunu sorgulamak yerine ‘Evet ya biz neden kılmıyoruz? Bizim neden kitabımız yok?” gibi Sünni ağızla konuşmaya başlıyoruz.
    Bunu tartışmayı din sayıyoruz; hayır bu siyasi bir sorun. En azından Alevi örgütleri buna yanıt verebilmeli. Sağ kanat ve Sol kanat Aleviler de güçlü cevap verebilmeli. Bu zemini kaybederlerse her şeylerini kaybedecekler, dinlerini kaybedecekler çünkü.

    Semra ACAR- Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İlgili Haber:
    ‘Alevilerle Alevilik arasındaki uçurumu bizzat Alevi örgütleri inşa ediyor’

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Hasret Gültekin’le tanıştıktan sonra bağlamayı bir daha bırakmadı-VİDEO

    Hasret Gültekin’le tanıştıktan sonra bağlamayı bir daha bırakmadı-VİDEO

    PİRHA- Sanatçı Hasret Gültekin ile tanıştıktan sonra bağlamaya yeniden başlayan ve o gün bugündür bırakmayan Taylan Alpgündüz, şimdilerde ise ‘Fa Sol ve La Çalgı Atölyesi’nde dersler veriyor. Bağlamayı kültürel bir aktarım ve etkileşim aracı olarak da gören Alpgündüz, “Aşıklar ve ozanlar toplumun aynalarıdır.” diyor. 

    Ardahan’ın Göle ilçesine bağlı Alevi köylerinden olan Koyunlu Köyü’nde doğup büyümüş Taylan Alpgündüz. Küçük yaşlarda bağlamaya merak salan Alpgündüz, kısa bir süre sonra bıraktığı bağlamaya Ankara’da Hasret Gültekin ile tanıştıktan sonra tekrar başlamış. O gün bugündür bağlamayı bırakmayan Alpgündüz, bağlamaya olan ilgisini ve sevgisini verdiği kurslarla yeni nesillere aktarıyor.

    Alpgündüz, İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı Kocamustafapaşa semtinde açtığı ‘Fa Sol ve La Çalgı Atölyesi’ isimli yerde bağlama, keman, piyano, ud, ritimli sazlar gibi pek çok enstrümanın kursunu veriyor. Alpgündüz, ozanlık, aşıklık kültürünün temeli olan aktarıcılığın bir yerinden tutmak istediği için bu müzik atölyesini açtığını söylüyor.

    ENSTRÜMAN BİR AKTARIM ARACI

    Kökeni Dersim olan Alpgündüz, Ardahan’ın Göle ilçesine bağlı Koyunlu Köyü’nde doğup büyümüş bir Türkmen Alevisi. Çocukluğundan beri bağlamaya ilgisi olan Alpgündüz, bağlamayı kültürel bir aktarım ve etkileşim aracı olarak görüyor. Bir Alevi köyünde doğup büyümesine rağmen Alevi ritüellerini pek yaşamayan Alpgündüz, bağlama çalmaya başlamasını şu sözlerle anlatıyor:

    “Bizde her evde bir bağlama asılıdır. Bir de inancımızın ritüellerini yerine getirdiğimiz zaman bunu enstrümanla gerçekleştiriyoruz. Enstrümanla aktarıyorlar. Benim böyle bir şeyim olmadı. Doğduğum köyde böyle bir şey yoktu. Alevi Bektaşi inancının ritüellerini biz çok yaşamadık. Ama yine de müzikal anlamda icra edenler vardı. Ben de 6 yaşında köyden ayrıldım. O dönemler tatillerde köye giderdim, orada büyüklerimiz çalardı. Ben de onlardan etkilendim öyle başladım bağlama çalmaya.”

    DERSİM’DEN ARDAHAN’A UZANAN GÖÇ HİKAYESİ

    Sarı Saltuk Ocağı’na bağlı olan Alpgündüz, aşiretlerinin 1936 yılında parçalar halinde Dersim’den sürülerek Urfa’nın Suruç ilçesine, Muş’un Varto ilçesine bağlı İskender Köyü’ne, Van’a, Afyon’a, Hatay’ın İskenderun ilçesine ve Ardahan’ın Göle ilçesine gönderildiğini ve bunların çoğunun asimile edildiğini kaydediyor.

    Göle’ye göç edenler için iki tane köy kurulduğunu söyleyen Alpgündüz, “Bu köylerden birisi zamanla asimile oluyor. Bunların artık dilleri de kültürleri de değişmiş durumda. Esaretin kırbacı üzerlerinde gezdiğinden dolayı orada asimile olmuşlar. Ama bizde hala kültürümüz, kimliğimiz devam ediyor” diyor.

    “OZANLAR TOPLUMUN AYNALARIDIR”

    Kimlik arayışı ve öze dönme çabası içinde başladığı müzik hayatında, toplumun açmazlarını, sorunları dile getiren ve bunları yayan Yunus Emre’den oldukça etkilenen Alpgündüz, “Aşıklar, ozanlar toplumun aynalarıdır.” diyerek toplumun sorunlarını anlatmak için bu geleneği devam ettirmek istiyor.

    AMAÇ KÜLTÜREL DEVAMLILIĞI SAĞLAMAK

    Eskiden insanların birbirlerine bağlı olduklarını hatırlatan Alpgündüz, değişen üretim şekline ve kentleşmeye göre yeni insan tiplerinin yaratıldığını doğal olarak Alevi toplumunun da bundan etkilendiğini ifade ediyor. Alevi toplumunun dönüşmesiyle birlikte eskiye oranla iyi ozanların çıkmadığını ekleyen Alpgündüz, müzik kursu vermesindeki amacın kültürel devamlılığın devam etmesini sağlamak olduğunu dile getiriyor.

    “MÜZİK İNSANLARI BİRLEŞTİREN ORTAK BİR DİL”

    Okulun bağlama kursu öğrencilerinden Funda Taşören, 5-6 aydır bağlama eğitimi alıyor. Kursa severek gelen Taşören, oğlunu da piyano kursuna getiriyor. Ailece müzik sevdiklerini söyleyen Taşören, “Müzik insanları birleştiren ortak bir dil. Bunu kendim yaşadığım gibi çocuklarıma da yaşatmak istiyorum” diyor. Ayrıca Taşören, 2 buçuk yaşında bir kızı olduğunu ve biraz büyüdükten sonra onu da müzik kursuna vermek istediğini de ekliyor.

    37 YILLIK HAYAL

    Okulda ud kursuna gelen Muzeffer Kirman ise 1982 yılından kalan hayalini gerçekleştiriyor. 1982 yılında başladığı Üsküdar Musiki Cemiyeti’ni İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Bölümü’ndeki derslerinin ağırlığından dolayı bırakmak zorunda kalan Kirman, o dönem başladığı ud çalma işine ara veriyor. Aradan geçen 37 yıla rağmen hayalinden vazgeçmeyen Kirman, şunları belirtiyor:

    “Okul bitti, iş hayatına girdim, evlilik, çoluk çocuk derken geldik bu tarihe. Fakat bu tarihe gelirken ud çalma isteğimi bir türlü hayata geçiremedim. En sonunda Taylan arkadaş buraya bir müzik dershanesi açtığında kafamdaki şey birden canlandı. Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde 1982 yılından bu yana olan ud çalma isteğim burada belirdi. 3-4 ay öncesinden ud çalma derslerine başladım. Şu anda internetten notaları indirerek kendim de çalabilme pozisyonuna geldim.”

    Sevim KAHRAMAN/Suay ABAK

    İSTANBUL

  •  ‘Arap Aleviler Şiileştirilmeye çalışılıyor; bu insanlık suçudur’-VİDEO

     ‘Arap Aleviler Şiileştirilmeye çalışılıyor; bu insanlık suçudur’-VİDEO

    PİRHA – Arap Alevilerinin Şiileştirilerek asimile edilmeye çalışıldığının altını çizen Arap Alevi ve tiyatrocu Hasan Özgün, “Asimilasyona karşı duruyoruz çünkü asimilasyon bir insanlık suçudur. İster Sünnileştirme ister Şiileştirme ister Türkleştirme bu bir insanlık suçudur” diye konuştu.  

    Arap Alevilere yönelik artarak devam eden asimilasyon politikalarını PİRHA’ya değerlendiren  Ehliddar Kültür Merkezi’nin Genel Sanat Koordinatörü ve tiyatrocu Hasan Özgün, 1990’lı yıllardan bu yana kimliklerini, kültürlerini ve inanç yapılarını asimilasyona karşı yaşatma mücadelesi verdiklerini söyledi.

    Türkiye’de asimilasyon meselesinin bir rejim meselesi olduğunu ve Cumhuriyet öncesine dayanan bir mesele olduğunu vurgulayan Özgün, bütün Alevilerin yaşadığı handikapları Arap Alevilerin de yaşadığının altını çizerek, “Sünnileştirme, inkar politikaları, nefret söylemiyle aşağılama ve ötekileştirme politikalarının hepsine bizler de Anadoludaki bütün Aleviler gibi maruz kalıyoruz” dedi.

    “ANA DİLİNİ KAYBEDEN TOPLUM BÜTÜN KÜLTÜRÜNÜ KAYBEDER”

    Türkleştirme ve inanç olarak da Sünnileştirme politikası ile bir asimilasyonun var olduğunu kaydeden Özgün, ana dile yönelik asimilasyonun olduğunu belirterek şöyle konuştu:

    “Ana dilin konuşulması yakın bir tarihe kadar düğünlerde 90’lı yılların başlarına kadar yasaktı, Arapça şarkılar söylemek yasaktı. Ben Arapça tiyatro yaptığım için, okulda Arapça konuştuğum için sayısız kez gözaltına alındım. Buna karşı da en başta ana dilimizi merkeze alarak bir çalışma yürütüyoruz. Çünkü dilini kaybeden bir toplum aslında bütün kültürel değerlerini kaybediyor. Bizim ritüellerimiz ana dilimizde gerçekleşiyor. Sözlü tarih geleneği üzerine kurulu bir toplumdur Arap Aleviler. Bu sözlü tarih geleneğinin bütün zenginlikleri, üretimleri bütün figürleri Arapça üzerine ve doğu Akdeniz Arapçası (Lhçede Sah) sahil lehçesi ile yaşatılmıştır.

    “ASİMİLASYON BİR İNSANLIK SUÇUDUR”

    Şimdi bu yeni nesil tarafından konuşulmuyor. Şu an son halkada ve bu halkanın kopmaması için uğraşıyoruz. Tabi ki burada dikkat ettiğimiz bir nokta var. Asimilasyona karşı duruyoruz çünkü asimilasyon bir insanlık suçudur. Ama aynı zamanda milliyetçilikle de mücadele ediyoruz. Çünkü milliyetçilik halkların zehiridir. Biz halkların kardeşliğine inanan insanlarız. Aleviliğin felsefesinde özünde bu vardır. Halkların zenginliğinin bir zincir gibi olduğunu düşünüyoruz ve bu zincirin Arap Alevi halkası eksik.  Biz bu halkayı bu zincire bağlamak için bu halkayı yaratıyoruz. Bu halkanın anlamlanması ancak bu zincirin içinde var olmasına bağlıdır. Halkların kardeşliği zemininde kendimizi, kendi kimliğimizle ana dilimizle, inancımızla ifade etmek istiyoruz.”

    Tiyatrocu Hasan Özgün, Arapça dilinin okullarda ders olarak verilmesi için yürütülen kampanyalar destek olmaları çağrısında bulunarak, “Arapça diyoruz. Dilini unutan tarihini de aslını da kökünü de her şeyini de unutur” dedi.

    Hasan Özgün’ün değerlendirdiği diğer bir konu ise son dönemlerde sıkça karşılaşılan Şiileştirme politikası. Arap Alevilerin karşı karşıya kaldığı başka bir asimilasyon politikasının olduğunu kaydeden Özgün, Türkiye’de şu ana kadar Sünnileştirme şeklinde bir asimilasyonla karşı karşıya kaldıklarını ancak Suriye’de emperyalist işgal ile beraber Şiileştirme projesinin geliştiğini belirterek, “Biz Aleviyiz, Arap Alevisiyiz. Biz Şii değiliz. Şii dostlarımızın inancına ve kültürel yapısına son derece saygı duyuyoruz. Ama nasıl ki biz kimseyi asimile etmeye çalışmıyorsak bizi Sünnileştirmeye ve Şiileştirmeye çalışanlara karşı çok net duruyoruz” ifadelerini kullandı.

    “HALKLARIN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAK GEREKİYOR”

    Arap Alevilere yönelik asimilasyon politikasının açıktan yürütülmediğine dikkat çeken tiyatrocu Hasan Özgün, konuşmasına şöyle devam etti:

    “Hayır, bizimle kardeşlik hukuku üzerinden bağ kurmak isteyen herkesin öncelikle bizi kendi özgünlüğümüzle, kimliğimizle, yüzlerce yıldır taşıdığımız ritüellerimizle kabul etmesi gerekiyor. Bizi bu değerlerimizle kabul etmeyen ve küresel ya da bölgesel bir takım güçlere yedekleme amaçlı yürütülen bütün asimilasyon politikaları halkçı zeminde değildir. Bunun karşısındadır. Bunun da anlamsız bir şey olduğunu düşünüyoruz. İnsani değerlerle uymayan bir şey olduğunu düşünüyoruz. Bütün halkların biriktirdiği değerler vardır. Bunlar zenginliktir bunlara sahip çıkmak gerekiyor. Bunları tekleştirmek, aynılaştırmak, sindirmek bir kültürü ya da bir inancın boyunduruğuna sokmak faşizan bir yaklaşımdır. Arap Alevilerini Şiileştirme politikası çok açıktan yürütülmüyor.

    Yani ‘Siz yüz yıllardır Emevi saltanatı, Emevi zihniyetinin hegemonyası altında yaşadınız. Ve aslında onlar sizi asimile etti, aslında inancınızın özü budur diyerek’ tabi ki ABD emperyalizmini, siyonizmin bölgedeki politikaları ve hamleleri karşısında özellikle bölgedeki İran vb güçlerin karşı duruşu var. O duruş üzerinden bir propaganda yürütülmeye çalışılıyor. Tamam biz de anti emperyalistiz, ABD’nin politikalarına karşıyız. Biz bunlara karşı iken bunlara karşı olan aynı cephede olan insanlarla kültürel ve inançsal anlamda aynılaşmak zorunda değiliz.

    “YILLARCA BİZE ETİ TÜRKLER DEDİLER”

    Biz başta insan olduğumuz için bu işgale karşıyız. Bu karşı olma durumumuzu da Alevi kimliğimizde güçlendiriyoruz. Argümanlar daha çok bunlar üzerinden gerçekleşiyor. Bunun Sünnileştirme politikasıyla şöyle benzerliği var: Yıllarca bize de ‘eti Türkleri’ dediler. Arapların yanında yaşaya yaşaya asimle olan ve aslında gerçek kültürel inançsal özlerine çağrılması gereken insanlar olarak bakıldı bize. Şimdi de aynı şey öbür taraftan gerçekleştiriliyor.”

    Tiyatrocu Hasan Özgün, asimilasyonun kime ve hangi inanca yapıldığının fark etmeyeceğini, sonuç itibari ile asimilasyonun bir insanlık suçu olduğunu kaydetti.

    PİRHA/İZMİR

     

     

  • ‘KAR-DEF-Perinin Sesi’ kültür sanat dergisinin ilk sayısı çıktı

    ‘KAR-DEF-Perinin Sesi’ kültür sanat dergisinin ilk sayısı çıktı

    PİRHA- Karakoçan Dernekler Federasyonu tarafından hazırlanan ‘KAR-DEF-Perinin Sesi’ adlı kültür sanat dergisinin birinci sayısı Ocak ayında çıktı.

    Karakoçan Dernekler Federasyonu tarafından hazırlanan her yaşta insanı birbirine kavuşturmanın yanı sıra gün ışığına çıkmamış şairleri, ozanları toplumla buluşturmayı amaçlayan ‘KAR-DEF-Perinin Sesi’ adlı kültür sanat dergisinin ilk sayısı Ocak 2019’da çıktı.

    ‘KAR-DEF-Perinin Sesi’ adlı kültür sanat dergisinin yayına çıkış amacı bölgenin kültürel değerleri ile gün ışığına çıkmamış şairleri, ozanları tanımak, tanıtmak ve Karakoçanlılarla buluşturmak. Ayrıca değişik kültürlerin yaşadığı Peri Vadisinin tarihini de topluma aktarmaktır.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Ankara Devinim Tiyatro 8. sanat yılına Zeynep Kaçar’ın bir oyunu ile başlıyor

    Ankara Devinim Tiyatro 8. sanat yılına Zeynep Kaçar’ın bir oyunu ile başlıyor

    PİRHA- Ankara Devinim Tiyatro 8. sanat yılına Zeynep Kaçar’ın yazdığı “İd-ego ve süper kahraman” adlı oyunuyla başlıyor.

    Ankara’da sanat hayatını yeni, özgün, toplumsal ve evrensel konulara değinen oyun repertuarı ile canlı tutmaya çalışan Devinim Tiyatro 8. Sanat hayatına, Zeynep Kaçar’ın yazdığı “İD – EGO VE SÜPER KAHRAMAN” adlı oyunla merhaba diyor.

    2010 yılından bu yana her sezon izleyici karşısında olan Devinim Tiyatro, toplumcu sanat anlayışı içinde belirlemiş olduğu oyun repertuarına bu sezon bir yenisini daha ekledi. Zeynep Kaçar’ın yazdığı, Ahmet Yapar’ın yönettiği ve Hüseyin Oçan’ın oynadığı oyun, 22 Eylül 2018 Cumartesi günü Saat 20:30 da CerModern Açıkhava Sahnesinde prömiyer yapacak.

    OYUNDA KADIN GÖZÜYLE ERKEK DÜNYASINA BAKIYOR

    Oyunun yazarı Zeynep Kaçar bu oyununda kadın gözüyle erkeklerin dünyasına bakıyor ve çağımızın en büyük sorunlarından birine, cinsiyetçiliğe, eril ve feodal düzene mizahi bir dille ve soyut bir durumla değiniyor. “Batman”in İstanbul’da çekilecek filmi için oyuncu seçmelerine katılan “oyuncu” cast odasında kilitli, kostümün içine de sıkışıp kalır. Tüm çağrıları cevapsız kalır. Zaman geçtikçe daha da sinirlenen ve içindeki diğer kişiyi “ego” yu dışarı çıkaran “oyuncu” bilinçaltından geçenleri anlatmaya başlar. O konuştukça (ya da oynadıkça!) bizler de sorular sorarız; erkek gerçekten rahat, egemen ve özgür müdür, yoksa köşeli, zorba ve çıkışı olmayan bir dünyaya mı hapsolmuştur? Erkek olmak bir üstünlük müdür? Oyunun kahramanı az homofobik, epey maço, biraz aktör, biraz soytarı, çokça şişirilmiş bir erkeklik yalanı ile çağımızın süper kahramanı mıdır? Freud; ego şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir, der. Freud’a göre “id” ya da “alt bilinç” içimizdeki doyumsuz hayvandır. Yani “id” için, yalnızca ihtiyaçlarını karşılamaya odaklı, düşünmeyen, güdüsel, o andaki tatmin duygusundan başka bir şey göremeyen hayvani tarafımızdır, diyebiliriz. Peki bir “Süper Kahraman” olarak “Batman” in “ego”ları doyuma ulaşmazsa?

    Ankara Devinim Tiyatro’nun farklı biçim ve anlatım ile sahnelediği “İD – EGO VE SÜPER KAHRAMAN” adlı oyun sezon boyunca izleyici karşısında olacak. (HABER MERKEZİ)

  • Araştırmacı Mahir Özkan’dan Hemşinlilere çağrı-VİDEO

    Araştırmacı Mahir Özkan’dan Hemşinlilere çağrı-VİDEO

    PİRHA-Hemşin dili ve kültürü üzerine araştırmalar yapan Mahir Özkan, Gor dergisinin yönetim ekibinde yer alıyor. Kendisi de Hemşinli olan Özkan, Hemşin dilinin ve kültürünün yok olmaması için bütün Hemşinlilere Hemşince konuşmaları için çağrıda bulunuyor. 

    Kentleşme ve ulus devlet anlayışıyla birlikte birçok yerel dil yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Hemşince de bu dillerden biri. Günümüzde çok dar bir coğrafyada ve az bir kesim tarafından yaşatılmaya çalışılıyor Hemşince. Mahir Özkan da bu dili yaşatmak için çabalayanlardan biri. Gor dergisinin yönetim ekibinde yer alan Özkan, Hemşin dili ve kültürü üzerine araştırmalar yapıyor.

    Türkiye’deki kentleşme sürecinin öncesinde nispeten kapalı bir ekonomi içerisinde yaşayan Hemşinlilerin bütün olumsuz koşullara rağmen dillerini ve kültürlerini korumayı başardıklarını söyleyen Özkan, şimdilerde Hemşince’nin kendisini yeniden üreteceği zeminlerin ortadan kalkmaya başladığını belirtti.

    Özkan, Hemşince’nin kaybolma tehlikesini hazırlayan zeminleri şöyle sıraladı:

    “Hemşinler daha dağınık bir şekilde yaşamaya başladıkları, büyük şehirlere göç ettikleri, karma evlilikler yaptıkları, yaylalarda dillerini yeni kuşaklara aktaracakları zeminlerin ortadan kalkmasından dolayı dilin kaybolma tehlikesi daha da büyümüş durumda.”

    “YA BİRLİKTE YOK OLACAK YA BİRLİKTE KURTULACAKLAR”

    Hemşince’nin UNESCO tarafından yok olma riski altına olan diller arasında sayıldığını belirten Özkan, bu dili konuşan insanların dillerinin kaybolmaması için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını ancak onları da aşan durumlardan dolayı çok başarılı olamadıklarını şöyle anlattı:

    “Biz ne yaparsak yapalım siyasal süreçler değişmediği sürece dil bu yok oluşu yaşayacak. Bunun halk topluluğu olarak bizi aşan boyutları var. Bence Türkiye’nin bütün dillerinin konuşan kimlikleri bütün kültürleri kendi kimlikleri ve kültürlerinin yok olmaması için birlikte hareket etmek durumundalar. Yani birinin kurtuluşu öbürünün yok oluşu diye bir şey yok. Ya birlikte yok olacaklar ya birlikte kurtulacaklar. Çünkü Türkiye’nin siyasal atmosferinin toplam bir değişimi ancak dillere ve kimliklere bakıştaki köklü bir değişiklikle bu diller korunabilir. Çünkü siz istediğiniz kadar bu dille ilgili kitap yazın, kültürel araştırma yapın, radyo programı yapın, çocuklara öğretmeye çalışın kişisel çabalarınızla kentleşmeyle beraber gelen siyasal yapıdan kaynaklanan daha makro sorunları çözemiyorsunuz.”

    “KONUŞULMAYAN DİL ÖLÜR”

    Bu makro sorunların ancak dile saygınlığının geri kazandırılarak aşılacağını söyleyen Özkan, bütün üniversitelerde dillerle ilgili araştırma birimlerinin açılması, dilin konuşucularına dilin saygın bir şey olduğunun, konuşulması ve gelecek kuşaklara aktarılmaya değer olduğunun anlatılması gerektiğini vurguladı. Farklı dillere ve kimliklere karşı oluşmuş bölücülük, hainlik ve ihanet gibi söylemler ile dillerin korunmasına yönelik çabaların bu şekilde damgalanmasının öne geçilmesiyle dilin korunabileceğine dikkat çeken Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Siyasal bakışın değişmesi ve halkın kendisinin kendi diline, kimliğine bakışının değişmesi gerekiyor. Bu sahiplenme olmadığı sürece o dilin entelektüellerinin, okuryazarlarının, o dilin yok olmaması için çaba harcayan aydınların, demokratların yapacağı çalışmalar sınırlı kalacaktır. Ancak belki kayıt altına alınması dillerin belgelenmiş olmasını ‘Böyle bir dil konuşuluyordu’ diye tarihe geçmesini sağlayacak. Ama konuşulmayan dil ölür, kitapla değil konuşmayla yaşar diller. Dolayısıyla da halkın konuşmasını sağlayacak önlemler alınması gerekir en temelde.”

    “DİLİ ÖZGÜR OLMAYAN BİR İNSAN ÖZGÜR OLAMAZ”

    Dili özgür olmayan bir insanın özgür olmasının mümkün olmadığını vurgulayan Özkan, şunları ifade etti:

    “Birilerini esaret altında tutan kişi de özgür değildir esasında. O yüzden Türkiye’deki toplumlar şunu bilmeli: Ben özgür olayım, ben kendi kültürüme, kimliğime, dilime sahip olayım da öteki ne olursa olsun, mantığıyla yaklaştığınız zaman hatta ‘Öteki konuşursa ona hain diyeyim’ mantığıyla yaklaştığınız sürece siz de o baskının ve zulmün esaretinin diğer bir boyutunu yaşıyorsunuz demektir. Dolayısıyla dili tehlike altında olsun olmasın her kimlik ve dil topluluğunun sahiplendiği, gönül rahatlığıyla’ ‘Evet ben kendimi buralı hissediyorum, buraya ait hissediyorum. Çünkü benim dilim, kimliğim, kültürüm burada değer görüyor’ diyebileceği bir ülkede hep birlikte yaşamak istiyorsak herkes herkesin diline, kimliğine sahip çıkmalı. ‘O bölücü, o hain, o dil zaten şöyle, o dil zaten işe yaramaz, o da neymiş köylü dili’ gibi başkalarını aşağılayarak, küçümseyerek ya da sahip çıkana hain diye damgalayarak birarada yaşamamız, ortak bir ülkede demokratik bir biçimde, kardeşçe yaşamamız mümkün değil. Dolayısıyla bu özgürlükler bizi ayrıştırmaz tam tersine kardeşleştirir ve birleştirir diye düşünebilmek gerekir.”

    EŞİTLİK VE KARDEŞLİK

    Bölücülük, hainlik gibi kelimelerin çok rahat kullanılan kelimeler olduğunu eleştiren Özkan, “İş eğer bölmeye, ayrıştırmaya gelirse bizim gözden kaçırmamız gereken şey şu; Eşitlik ya da kardeşlik dediğimiz şey kişileri kendileri olarak kabul ettiğimizde gerçekleşebilecek bir şeydir. Yani sen bir kişiye ‘Sen benim gibi olduğunda eşit olacağız’ dediğin zaman ona eşitlik önermiş olmuyorsun. Çünkü sen kendin olmuş oluyorsun ona ise kendini terk etmesini önermiş oluyorsun. Halbuki eşitlik demek ben kendimken senin de kendin olma hakkının sağlanıyor olması demektir.  Dolayısıyla da eşitlik, kardeşlik kelimelerini böyle anlamak gerekiyor.” dedi.

    “ANADİLİMİ KONUŞMAM BENİM BEN OLMAM DEMEK”

    Anadilin yüreğin kapısı olduğunu söyleyen Özkan, insanın en derin hissiyatını ve duygusunu kendi şekillendiği kimlik üzerinden ifade edebildiğini ve bunun en önemli unsurunun da dil olduğunu kaydetti. Özkan, “Çok mutlu olduğum anlarda, çok üzüldüğüm anlarda, çok kızgın olduğum anlarda ilk küfrü neyle ediyorum kendi anadilimle ediyorum. İlk ağıdı neyle yakıyorum kendi anadilimle yakıyorum. İlk sevinç nidalarımı kendi anadilimle atıyorum. O yoğunlaşmada benim aklıma ilk o geliyorsa benim yüreğimin derinliklerinde olan o dil demektir. Dolayısıyla benim o dili konuşmam benim ben olmam demek” diye konuştu. İnsanların dilleriyle olan bağlarının kopmasının büyük bir trajedi olduğunu belirten Özkan, diliyle bağını koparan insanın kendi özüyle ve yüreğiyle bağını kopardığına işaret etti.

    HEMŞİNLİLERE ÇAĞRI

    İnsanların özgür olabilmeleri için dillerinin, kimliklerinin ve tarihlerinin özgür olması gerektiğini ve diline sahip çıkmanın özgürlüğüne sahip çıkmak olduğunu ifade eden Özkan, sözlerini Hemşinlere anadilinde şu çağrıyı yaptı: Bütün Hemşinler Hemşince konuşsun, Hemşince kaybolmasın.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Akıp giden zaman içinde geriye kalan ‘Dereköy’ – VİDEO

    Akıp giden zaman içinde geriye kalan ‘Dereköy’ – VİDEO

    PİRHA – Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy. Bu kitap geleceğe kültürel miras bırakmak amacıyla kaleme alınmış önemli etimolojik bir çalışma. Özgün Enver Bulut, “İnsanlarla görüştüğümüzde bir takım eksiklikler gördüm. Çünkü kuşaktan kuşağa aktarılırken çoğu şeyler unutulmuş, çoğu şeyler söylenmiyordu. Bu çok dikkatimi çekti ve bunu deşmeye çalıştım” diyor. 

    Xızır ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy. Kitabın yazarı Özgün Enver Bulut, şair kimliğiyle tanınıyor fakat farklı bir kitapla çıkıyor karşımıza.

    Birçok kitaba konu olmuş Dersim coğrafyasını etimolojik bir çalışma yaparak okuyucuların karşısına çıkarıyor Bulut. Kitabı okurken kendinizi doğduğunuz, büyüdüğünüz coğrafyada hissediyorsunuz. Kitapta yer alan Mizah ve yaşam, inanç yerleri, yemek kültürü, dağlar ve yaylalar, aşiretler, mezralar ve köyün nüfusu gibi bölümler ise gelecek kuşaklara kültürel miras bırakıyor. Bulut’un kitabının ön sözünde yer alan Saray Ulucan, inancın zayıfladığını şöyle anlatıyor:

    “Ben genç kızken daha buralara gelin gelmemişken, köylerimizde kavgalar olurdu ve insanlarımız birbirlerine küfür ederdi neticesinde. Ölülerine, kutsallarına kadar giderdi o küfürler ve sonrasında da bizim kutsal yerlerimizin kutsallığı, bizim keramet sahibi büyüklerimizin kerameti de kayboldu. İnsan ölülerine ve kutsallarına küfür etmeye başladı mı, o mekanlar da onlara sırtını çevirir.”

    “BU KİTABI YAZMAK İÇİN EN KÜÇÜK BİRİMDEN BAŞLADIK”

    Özgün Enver Bulut ile ‘Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy kitabını konuştuk.

    Özgün Enver Bulut’u biz şair kimliğiyle tanıyoruz. İlk kez farklı bir köy kitabıyla karşımızda. ‘Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy, neden böyle bir çalışmaya ihtiyaç duydunuz? 

    Dereköy kitabının hikayesi aslında şöyle başlıyor: Bir gün Dereköy Derneği yöneticileriyle bir araya gelirken, benden kendi köylerinin tarihini yazmamı istediler. Tarihten ziyade oradaki yaşamı, oradaki kültürel dokuyu, inanç sistemini yazmamı istediler. Bende böyle bir şey düşünüyordum.

    Çünkü Dersim kültür ve inanç anlamında eksiklikler hissettim. Bunu nasıl  yapabiliriz diye düşündüm. En küçük birimden başlamamızın doğru olduğunu düşündüm. Bunun yoluyla elbette bir köyden başlamaktı. Bana anlattılar, dokümanları getirdiler ve ben ondan sonra Dereköy kitabının hazırlık sürecini yazmaya başladım. Doğal olarak o köye gitmek ve o köydekilerle görüşmek gerekiyordu. Metropol şehire göç edenlerle görüşmek gerekiyordu. Çünkü bizim köylerimizde müthiş bir göç olayı yaşanmış. Ulaşabildiğimiz insanlarla görüşmemiz gerekiyordu ve görüştük. İstanbul, Gemlik ve köyün kendisinde görüşmelerimiz oldu. Müthiş bir cevher gördüm. Dersim inanç ve kültürü için çok önemli olduğunu gördüm. Sorular sorduk, yanıtlar aldık oradan da bu kitabın hazırlık süreci oluştu.

    Peki orada neler yaptınız?

    İnsanlarla görüştüğümüzde bir takım eksiklikler gördüm. Çünkü kuşaktan kuşağa aktarılırken çoğu şeyler unutulmuş, çoğu şeyler söylenmiyordu. Bu çok dikkatimi çekti ve bunu deşmeye çalıştım. Oradaki yaşam nasıldı? Bu insanlar neler yapıyordu, nasıl yaşıyorlardı? İnançlarını nasıl yaşıyorlardı? Nerelere gidiyorlardı?

    Ben bir şairim, tarihçi veya araştırmacı değilim. Bu kitabı oluştururken işin sosyolojik taraflarına bakmaya çalıştım.

    Dereköy’den metropollere taşınan insanlar o kültürel değerlerini, ritüellerini koruyorlar mı? Ya da asimilasyon var mı? Nasıl izledin?

    Korumuyorlar. Tabi ki asimilasyon var. Hepimizin yaşadığı şeyleri onlar da yaşıyorlar. Köylerden kente göç ile birlikte çoğunlukla yaşadıkları yerler daha çok sol çevrelerin olduğu yerler. İnançtan daha çok politik düşünüyorlar, politik kavramlar geliştiriyorlar ve onun üzerine bir takım düşünceler geliştiriyorlar. Evet inançlarından uzaklar, ne zaman bir araya geliyorlar cenazelerde, düğünlerde ya da köy derneklerinin gecelerinde. Onlarda çok randımanlı olmuyor. Orada kültürel şeyler yaşanmıyor. Biraraya gelmenin coşkusunu yaşıyorlar. Şu an yeni kuşak gerçekten çok fazla uzak bu işlerden. Bunda hepimiz suçluyuz. Bizde aktarırken çok güçlük çekip aktaramıyoruz. Hatta bir film izlemiştim. Feo Aladağ diye bir yönetmenin Alman ve Afganistan ortak yapımı bir film. Orada Afgan bir komutanla bir Alman komutan sohbet ediyor. Afganistanlı komutan ona diyor ki ‘Bizde zaman var, sizde saat var’ diyor. Çünkü biliyor ki Almanın kolunda saat var. Ve bizde yıllarca bunu düşündük. Zaman o kadar genişti ki yani yaşlılarımızın hiçbir zaman ölüp gitmeyeceğini düşündük. Ve bunlar yerine bir takım şeyleri sonradan yapabileceğimizi düşündük. Oysa baktık ki kolumuzda zaman kavramı yok, saat var ve bu insanlar bir bir gitti. Biz o zaman eyvah ne oluyor diye, bunun çarelerini öğrenmeye başladık. Tabi kalan insanlarla bir takım şeyler yapmaya çalıştık ama o öyküleri bilenler gidiyordu.

    “ESKİ KÜLTÜREL ÇOŞKU VE DOKU KALMAMIŞ”

    Dereköy nüfusunun durumu nedir şimdi? Çok göç verdi mi? Kalan var mı?

    Çok göç veren köylerden biri. Tüm Kürt coğrafyasında yaşanan şeylerden dolayı böyle. Şu an çok az. 15-20 ev kadar kalmış. Bu köyün şöyle bir özelliği var: Deprem konutları yapılıyor ve tüm köyleri aynı bölgede topluyorlar. Dolayısıyla bir merkez var ve herkes o merkezde kalıyor. Ama göç çok fazla. Bu 60’lı yıllardan başlayan bir göç. Önce Almanya’ya gidiyorlar, 90’lı yıllardaki devlet terörünün yarattığı baskılar var, oradan insanlar kaçıyor. Şu an gerçekleştirilen festival döneminde köye dönüşlerle birlikte insanlar yavaş yavaş kendi köylerine dönüyor ama bu da tabi ki yaz dönemini kapsıyor. Evet insanlar yazın daha kalabalık ama o kültürel ve inanç anlamında coşku ve doku kaybolmuş.

    “İNSANLAR ZİYARETLERE GİDİYOR AMA ÖYKÜLERİNİ KİMSE BİLMİYOR”

    Dereköy kitabını yazarken bölümlere ayırmışsınız. Dağlar ve yaylalar, yaşam ve gelenekler, yemek kültürü. Bunları anlatmanızın sebebi ne? Bununla geçmişe bir kaynak mı oluşturmaya çalıştınız?

    Dersim demek 38 demek değil. Yani Dersim’in tarihi 38’den başlamıyor. Bundan önce de bir yaşam var Dersim’de. İnsanlar inançlarını yaşıyor, insanlar tarlaya gidip çalışıyorlar, gelenekleri var, adet ve töreleri var bunları yaşıyorlar. Biz bunları anlatmadığımız sürece Dersim’i getirip bir yere bağlamış oluruz. Evet Dersim’de acı, katliam, zulüm ve kaybedilmişlik gibi çok şeyler var. Ama bunlardan önce de bir yaşam var. Bunları söylemediğimiz zaman işin o kısımları eksik kalıyor. Bu kitabı hazırlamamdaki temel nedenlerden biri de oydu. Dersim kültürünü, Dersim inancını yani kaybedilen bir şey varsa onları tekrar anımsatmak. Yeniden veri olarak sunmak. Bunlara bakarken bir şair olarak bakıyorum. Ben tarihçi veya araştırmacı değilim. Bunların kaybolmaması gerekiyor. Orada insanlar düğünler yapıyordu, cenazelerini gömüyordu. Bunları anlattım. Mesela bu köyde önemli bir şey var. İnsanlar bal festivali ve bağcılık yapıyorlarmış. Bunlar artık zamanla kaybolan şeyler… Şarap üretiyorlarmış köyde. Erzincan tarafına üzüm götürüp satıyorlarmış. Salyangoz satıyorlarmış. Bu köyde iki değirmen varmış. Şaşırıyorsunuz, küçücük köyde iki tane değirmen var. Demek ki şunu anlıyoruz çok coşkulu bir yaşam var. İnsanların ilişkileri birbiriyle çok mükemmel. Bal festivali mesela ilginç bir anekdot. Bir mezrada bal hasat zamanı insanlara ekmek arası bal sunarlarmış. Cevizin altından ilk geçen kişiye yarım teneke ceviz veriyorlarmış. Bunlar şu anda kaybolmuş. Cevizde şu an kaybolmuş, o mezraların hepsi dağılmış. İnsanlar şurası, burası ziyaret diyor ama onların öyküsünü bilmiyorlar. Bir ağacın altına gidip kurban kesiyorlar, ama oraya niçin kurban kestiklerini bilmiyorlar.

    “XIZIRININ AYAĞI”

    Yine şunu gördüm: Xızır inancı müthiş. Her köyde bir Xızır gölü, Xızırın ayak bastığı bir çeşme, ya da Xızırın ayak bastığı bir yer var. Onun üzerinden çok anlam yüklüyorlar. Bu köylerden biri dedi ki ben çocukken, ‘Ben Xızırı gördüm’ bugünkü bakış açımla nasıl gördünüz? Evin içerisinde oturuyordum. Kar, tipi, fırtına dışarı çıkamıyordum. Gür bıyıklı bir insan geldi bana dedi ki ‘Sen niye üzgünsün?’ Dedim ki dışarı çıkamıyorum, oyun oynayamıyorum o yüzden üzgünüm. Dedi ki ‘Üzülme, Tanrı senin yoldaşındır’ ve kayboldu. Bu bana çok ilginç geldi. Demek ki ritüellerimizde böyle şeyler var.  Gerçek mi bilmiyorum, anlamlandıramadım. Ama aynı kişi annesinde Xızırı gördüğünü ve o Xızırı gördüğü yere  ‘Xızırın ayağı’ diyorlar.

    “BU ORMANDAN BİR AĞAÇ KESMEYECEKSİNİZ”

    Bu köyde Xızır ormanları mı varmış?

    Evet. Bir Apirik mezrası denen bir yerin hemen üst tarafında Xızır ormanları var. Burayı gördüm. Çok yoğun ağaçların olduğu bir yer. Kenan Şanlı o köylü. Bana dedi ki, benim babam ‘asla bu köyden, bu ormandan ağaç kesmeyeceksiniz’ dedi.  Gerekçesini sordum iki neden söyledi. ‘1. Ormanın kutsallığından 2. Çığ gelir köyü basar.’

    Xızırın evi neresi diye sordum. Dört ağacın olduğu bir yeri gösterdi. Xızırın evi dedikleri yer burası. Ben evi görmedim ama oradaki dört ağaç, birbiriyle uyumlu şekilde duruyor. Demek ki insanlar orada o atmosferi yakalamış.

    “ETİMOLOJİK ÇALIŞMALARIN YAPILMASI GEREKİYOR”

    Bu tür etnolojik çalışmaların yapılması gerekiyor mu, sizce önemli mi?

    Çok önemsiyorum ve değerli görüyorum. Bu tür araştırmaların mutlaka yapılması gerekiyor. Yani şöyle bakmamak gerekiyor: Bir köy bir yeri anlatabilir mi? Evet anlatır. Ön sözü yazan Şükrü Aslan bir Sosyolog. Diyor ki, ‘Biz sadece oradaki yaşam biçimini değil, bir ağacı, suyu, dağı anlatıyoruz. O dağın insanlar üzerindeki yansımasını anlatıyoruz, ya da onlar üzerindeki etkilerini anlatıyoruz.’ Bunlar çok önemli. Baktığımızda bir köy bir suya çok değer veriyor ya da bir dağ onun için çok anlamlı.

    Bunları sahada köy köy çalışmadığınız zaman  ortaya o kıymeti çıkaramıyorsunuz. Bu işin hikmetini çıkaramıyorsunuz.

    “İNSANLAR BİRBİRLERİNİN KUTSALLARINA KÜFÜR EDİNCE…”

    Peki bu kitabı yazarken sizi en çok etkileyen bir hikaye var mıydı?

    Bu kitabı yazarken beni en çok etkileyen şey Saray Ulucan ablamızın, anlattıklarıydı. Öyle bir cümle kullandı ki adeta benim için şiir ötesiydi. Çok etkilendim. Konuşmamız esnasında, ‘Ben daha gelin olmadan bizim insanlarımız kavga ettikleri zaman birbirlerine küfür ederlerdi, birbirlerinin kutsallarına küfür ederlerdi. İşte bundan sonra bizim bütün inanç yerlerimizin kerameti bitti, büyüklerimizin birbirine saygısı bitti. Büyüklerin küçüklere saygısı, küçüklerin büyüklere saygısı bitti. Sevgi ortamı kayboldu’ dedi.

    Bu cümle beni çok etkiledi. Nitekim bunu kitabın ön sözüne de aldım. Baktığınızda gerçekten doğa ile iç içe olan toplumlarda onların kutsalları çok önemli bir yerde duruyor. Onların kerametine inanıyorlar. Kavga ve birbirlerini hırpalama esnasında kullandıkları cümleler, küfürler işin hikmetini, işin değerli kısmını atıyor bir kenara ve ondan sonra geriye değeri olmayan bir söz kalıyor. Dolayısıyla insanların inançlarında böyle bir cümle kullandığınız zaman sizin artık o hikmet sahibi olan o inandığınız kutsalların hiçbir değeri kalmamış oluyor. Bu çok önemli bir şeydi. Bu nitekim inanç sistemine baktığınızda sadece Alevilik için bunu söylemiyorum, genel anlamda bu böyledir. Bütün inançlara baktığınızda eğer siz inançlarınızı küçümsemişseniz, ‘Körü körüne bir inançtan bahsetmiyorum’ felsefesi olan, değeri olan, ağırlığı olan yüz yıllarca taşınan bir felsefeden söz ediyorum. O zaman buranın hiçbir değeri kalmıyor, anlam ifade etmiyor ve insanlar ondan sonra bu kutsal yerlerin değerine de inanmamış oluyorlar. Bunu yakaladım ve bu benim için çok önemliydi.

    Aslında Dersim’deki süreç biraz farklı gelişiyor. 70’lerdeki sosyalist hareketlerin gelişmesiyle birlikte Dersim’de biraz inançlara, kültürel mirasa uzak duruldu. Sonradan Munzur Kültür ve Sanat Festivali’nin buna çok etkisi oldu. Köye dönüşlerin sağlanması, insanların oraya yüzünü dönmesi açısından çok önemli bir argüman. Ondan sonra insanlar Dersim’e biraz biraz sahip çıktılar. Ama sahip çıkarken de bir taraftan aynı şeyleri bozdular. Bir şeye tanıklık etmiştim. Yurt dışından gelen biri orada kurban kesmişti ve kestiği kurbanlarının bağırsağını falan Munzur’a atıyordu. Müdahale ettik, neden bunu yapıyorsun diye. ‘Ya burası benim toprağım’ diyordu. Son yıllar içinde bir Dersim değeri, Dersim’in kültürel büyüklüğü, kültürel çoğunluğu ve zenginliği insanlarda oluşmaya başladı. İnsanlar kendi kültür ve inançlarına sahip çıkıyorlar. Kaybolmaması için bir özen gösteriyorlar. Sıkıntı şurada: Büyükler bu olayı aktarırken zaman içerisinde herşeyi unutmuşlar. Sanırım bunun nedeni de çocukların başına bir şey gelmesin, aman korkmasınlar. O korku onlara bunu veriyor ve zaman içerisinde birçok inanç yerinin, birçok ziyaret yerinin de öyküsü kaybolmuş gitmiş; üzücü olan bu. Bizim, Dersim Araştırmalar Merkezi  (DAM) olarak böyle bir projemiz var.

    Bu kitapta akademisyenlere, yazarlara, fotoğrafçılara nasıl bir çağrıda bulundunuz?

    Biz bir ekip olarak böyle bir çalışma yapmak istiyoruz. Dersim’de çok fazla doğa fotoğrafçısı var. Bu arkadaşları da biraz eleştiriyorum. Gidip bitkileri çekiyorlar, ters lale çekiyorlar ya da ağaç veya çiçek çekiyorlar. Ama gözümüzün önünde kaybolan bir takım değerler var onları görüyoruz Mesela inanç yerleri. İnsanlar hala buraların öykülerini biliyorken, biz gidip bu inanç yerlerine çalışsak, hiç değilse bir kıymet bir değer kalır geriye. Böyle bir çalışmayı aslında ben yapmak istiyorum. Ya da Dersim Araştırmaları Merkezi olarak yapmak istiyoruz. Kim ne yaparsa ne paylaşırsa bir çivi çakmış olur. Benim yaptığım şey de belki eksiktir ama buna herkes bir şey katarsa güzel şeyler ortaya çıkmış olur.

    Bir de şair kimliğiniz var. Bu kitabı yazdınız, gezdiniz, o kadar çok şey gördünüz bunlara dair bir şiiriniz oldu mu?

    Ben şiir yazarken çok fazla gerçekçi değilim. İlk başlarda şiir yazmaya başladığım zaman bu tür şeyleri gözetirdim. Ama zamanla şiiri öğrendikçe ve tanıdıkça şiirin biraz gerçek olmadığını ama gerçeklerin sizden kopmadığı ve rüyalarınızdan gelip sizi bulduğu bir atmosfer olarak görüyorum şiiri. Tabi ki Dersim bir fiil şiirim yok ama Dersim bizim için bir imgedir. Dersim bizim için bir zenginliktir. Biz oradan beslendik, o dilimiz, kültürümüz, inanç biçimimiz. Benim şiirlerimin hepsinde inanç vardır, felsefe vardır, Dersim de vardır ama bunu baktığımızda çok derinlemesine okumadığımız zaman, dersiniz ki yazmış geçmiş. Ama Aleviliği bilen insan, işin sosyolojik, psikolojik ve felsefi tarafını bilen insan benim şiirimde onu görür. Evet bire bir Dereköy yazmamışımdır kendi ilçemi yazmamışımdır ama Dersim’in bütün değerleri benim şiirlerimde vardır. Çünkü o benim yaşam biçimimdir. Annemin bana anlattığı, dedemin bana anlattığı, babamın bana anlattığı şeyler elbette benim şiirimde var. Zenginliktir bunlar.

    Son kitabımın ismi ’Kuşların kanadına sarıldım.’ Ben bir şeye tanık mıyım? Elbette tanığım. Şiirimi oluştururken bir çeyiz sandığı gibi görüyorum. Onun içerisine hüzünlerimi, sevinçlerimi, aşklarımı, yaşadığım bütün olayları o sandığın içine gizliyorum. Günü geldiğinde bir şekilde dışarı çıkarıyorum. Bir gün sevinç, birgün hüzün çıkar, birgün aşk çıkar…

    Ben zaman zaman Cumartesi Annelerine ziyarete giderim. Onlarla otururum. Orada bir annenenin konuşmasına tanık oldum. Polis evine geliyor. Diyor ki ‘bir suç var. Bize oğlunu teslim et. Ertesi gün bırakacağız’ Anne götürüp çocuğunu onlara kendi elleriyle veriyor. İzmir’den feribotla getirilirken kendini denize attı diyorlar.

    Anne şöyle bir cümle kullandı. Dedi ki, ‘Ben artık bir kuş olmuş, ağaca çıkmış orada inliyorum’ dedi. Bu beni çok etkiledi. Onun için bir şiir yazdım. Dedim ya gerçekle uğraşmıyoruz ama ne kadarda gerçeklerden uzak olursanız olun gerçek bir şekilde gelip sizi düşlerinizden yakalıyor. O sandığa atıyorsunuz, sandıktan sonradan çıkarıyorsunuz. Şiir yazmak acının bir kademesiyse onu okumak gerçekten iki kademe bir şey.

    Özgün Enver Bulut söyleşinin ardından ‘Kayıp’ şiirini okudu.

    Semra ACAR – İSTANBUL

  • Pir Hasan Doğan: Dersim’de kültürel ve inançsal olarak Aleviliği yok ediyorlar-VİDEO

    Pir Hasan Doğan: Dersim’de kültürel ve inançsal olarak Aleviliği yok ediyorlar-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de yaşayan Alevilere yönelik asimilasyon politikalarını değerlendiren  Kartal Pir Sultan Abdal Şubesi’ne bağlı cemevi pirlerinden Cemal Abdal Ocağı’na mensup Hasan Doğan, “Eskiden biz Alevileri katledip, yok edip, göç ettiriyorlardı. Şimdi ise kültürel ve inançsal olarak biz Alevileri yok ediyorlar” dedi.

    Haberin Videosu

    Alevilerin yoğun olarak yaşadığı ve Alevilerin ikinci serçeşmesi olarak görülen Dersim’e yönelik bir çok katliam, asimilasyon ve yerinden etme politikası uygulandı, hala da uygulanıyor. Kerbeladan bugüne kadar birçok defa katledilen Aleviler özellikle Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Dersim bölgesine yönelik birçok katliam, göç ve asimilasyon politikası uygulamıştır. Cumhuriyetin kurulmasının ardından 1938’li yıllarda ise Dersim harekatı adı altın 60 bine yakın insan katledilmiştir. Günümüzde ise Dersim’de katliamlar boyut değiştirerek bölgedeki halkın göç etmesi için barajlar yapılıyor, çeşitli baskı politikaları uygulanıyor.

    Cemal Abdal Ocağı ve İstanbul Kartal Pir Sultan Abdal Şubesi’ne bağlı cemevi pirlerinden Hasan Doğan, Alevilerin yoğun yaşadığı ve geçmişten günümüze kadar farklı bir kimliğe sahip olduğu için katliamlara, baskılara ve göç politikalarına maruz kalan Alevilerin ikinci serçeşmesi olarak görülen Dersim’e ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    “DERSİM TARİHİ SÜREÇTE İYİ İRDELENMELİ”

    Dersim’in tarihi süreçte iyi irdelenmesi gerektiğinin altını çizen Doğan, “Dersim’e Osmanlı ve Selçukluların yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin de tam anlamı ile giremediğini belirterek şöyle devam etti:

    “Çok sayıda asker ve kolluk kuvvetini Dersim’de bulundurmalarına rağmen Dersim halkı asla mevcut düzene boyun eğmiş değil. Çünkü biz Alevi toplumunun kendi iç hukuku vardır. Cemlerimizde kurulan mahkemede haklıyı haksızı belirleriz. Biz kendi iç hukukumuzu İslamiyet’ten asırlar önce oluşturmuşuz. Dersim bugün de genç Türkiye Cumhuriyeti tarafından hep bir çıbanbaşı olarak görüldü. Bir çıbanbaşı olarakta temizlenmeliydi. Nasıl temizlemeye çalıştılar peki? 1926’da Tunceli kanunu çıkararak toplu katliamlar ve göç ettirmeler ile yapıldı. 1934 ve 38 yıllarında ise iyice hat safhaya ulaştı. Devlet kaynakları 14-15 bin kişinin katledildiğini kabul etse bile aslında 60 binin üzerinde insan katledilmiş veya sürgün edilmiştir. Bugün halen yaşayan kayıp kızlarımız vardır. Benim ailemde göç ettirmeler ve sürgünler olmuştur. Babamın amcası olan Süleyman dedemin halen mezarının nerede olduğunu bilmiyoruz.”

    “DERSİM ALEVİLERİN İKİNCİ SERÇEŞMESİDİR”

    Doğan, “Dersim Türkiye’deki Aleviler için ikinci serçeşmedir. Hünkar Hacı Bektaş’ı Veli Dergahı’nda Nahşi postişlerin atılması ile pir ocakları Hünkar Hacı Bektaş’ı Veli bölgesi olan Karaca Höyük’ü terk edip Dersim’i serçeşme olarak aldılar. Bugün Anadolu’daki bütün ocak sahiplerinin hepsinin ocaklarının Dersim’de olması bir tesadüf değildir. Daha dağlık bölgeler olmasına rağmen oralara gitmediler. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: Dersim, Deylem bölgesi olduğu için oraya gittiler. Asırlar önce Alevilik Anadolu’da vardı ve Anadolu halkının bir inancıydı. Bugünkü Dersim de bunun bir devamıdır. Devamı olduğu için sisteme sürekli muhalif ve sitemin dayattığı kurallara asla boyun eğmemiştir. Kendi kendini yönetmeyi bilmiştir. Ve bir dağ gibi orada durmuştur” diye konuştu.

    “DERSİM CEMEVİ, ASİMİLASYONA YOL AÇIYOR”

    “Günümüz koşullarında baktığımızda Dersim bölgesinde her dönem her gelen iktidar kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor” diyen Doğan şunları ifade etti:

    “Alan çalışması yaptığımızda bir bakıyoruz Dersim’de mevcut bir cemevimiz var. Dersim’deki cemevi, Tunceli Üniversitesi ve devletin kolluk kuvvetleri hep beraber ortak hareket ederek asimilasyon politikası uyguluyorlar. Eskiden biz Alevileri katledip, yok edip, göç ettiriyorlardı. Şimdi ise kültürel ve inançsal olarak biz Alevileri yok ediyorlar. Kültürümüzün ve inancımızın içini boşaltıp, ziyaretlerimizin büyük bir bölümünü sular altında bırakıyorlar. Ayrıca inançsal değerlerimizi boşaltacak insanları bu bölgelere atıyorlar.

    Dersim’de belli başlı ailelerin çocuklarına molla eğitimi verildiğini söyleyen Doğan, “Molla eğitimini tamamlayan çocuklar köylerine geri döndüğünde bugünkü hal ve hareketler ortaya çıkıyor. İşte asimilasyon dediğimiz şey bu” dedi.

    “HAK HUKUK YİYENLER CEMEVİNE GİRMEMELİDİR”

    Alevi örgütlülüğünün Dersimi iyi gözden geçirmesi gerektiğini belirten Doğan, “Bugün Dersim’deki cemevinin yapısını, malum bir vakfa bağlı olduğu için değiştiremiyoruz. Bu vakfın yöneticileri Türkiye’deki Aleviler tarafından suçüstü yakalandı. Cemevlerine devlet erkinin götürülüp önünde el pençe durulması veya dedelerin devlet erkinin elini öpmesi kabul edilecek bir durum değildir” dedi.

    Doğan, “Devleti yöneten insanlar ne yaparsa yapsın hak hukuk yemiştir. Hak hukuk yiyen insanlar bırak cemevine, bahçesine dahi girememelidir. Buna cemevi dedeleri ve yöneticileri izin vermemeliler. Ancak Dersim Cemevi’nde bunları yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

    Doğan, gençliğin önemine dikkat çekerek şunları kaydetti:

    “Bizim için önemli olan gençliktir. Elli yaş üzeri insanı dönüştürme şansımız yok bu saatten sonra. Ancak gençlerimizi de teslim etmeyelim. Özellikle Dersim bölgesine bakıldığında bar, pavyon ve alkolün çok tüketildiği yer olarak görülüyor. Özellikle dışarıdan konsomatrisler getirilip Dersim’de çalıştırıldı. Ancak halk buna karşı çıkarak bu gibi işletmelerin kapatılmasını sağladılar.”

    “GENÇLERİMİZ ZEHİRLENİYOR VE ZEHİRLETTİRİLİYOR”

    Dersim’de gençlerin devlet ve kolluk kuvvetleri tarafından zehirlendiğini belirten İstanbul Kartal Pir Sultan Abdal Şubesi’ne bağlı cemevi dedelerinden Hasan Doğan şunları ifade etti:

    “Kişi başına iki buçuk güvenlik görevlisi düştüğü bir ilde uyuşturucun halk tarafından kullanılması mümkün değil. Bunun anlamı  gençler güvenlik görevlileri tarafından uyuşturucu bataklığına düşürülüyor. Gençlerimiz zehirleniyor ve zehirlettiriliyor. Alevi kurumları kendi yol ve erkan çerçevesinde Alevi öğretisini gençlere öğretip, aşılatarak ancak bu sorunu aşabilir. Bunun için inanç kurulunun aldığı karar gereği cemevlerinin birer eğitim yuvası haline dönüştürülmesi gerekiyor. Bu şarttır ve kaçınılmazdır. Elbette ki çürük elmalarımız var. Ama yavaş yavaş içimizdeki çürük elmaları geçmişte yaptığımız gibi temizlemeliyiz. Çünkü Alevi tarihi başkaldırı ve isyanlar tarihidir. Asla haksızlığa boyun eğmeyecek ve hakkını hukukunu savunacak güce sahiptir.”  (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Etek Sarı: Arguvan’ Belgeseli çekimleri başladı

    ‘Etek Sarı: Arguvan’ Belgeseli çekimleri başladı

    PİRHA – Genç yönetmen Devrim Çiftçi, UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldığı Arguvan türkülerini ve müziğini ‘Etek Sarı: Arguvan’ adlı belgesel çalışması ile kayıt altına alıyor.

    Çoğunluğu Arguvan’da çekilen olan ‘Etek Sarı: Arguvan’ belgeseli, Arguvan deyişlerini, inancını, kültürünü ve halk müziği eserlerini inceleyerek alana dair bir belge olma özelliği taşıyacak.

    ANADOLU COĞRAFYASI DÜNYANIN EN ESKİ KÜLTÜREL MİRASINA SAHİP

    Belgeselin tanıtımında, şu ifadelere yer veriliyor:

    “Anadolu coğrafyası dünyanın en eski kültürel zenginliklerine sahip coğrafyalardan biridir. Binlerce, yüzlerce yıl öncesinden günümüze kalan yazıtlar, heykeller, mağara resimleri, kültürel yaşanmışlık ve çeşitliliğin göstergesidir. Ancak uzun yıllar boyunca tarihin söz ve müzik üzerinden ilerlediği bir coğrafyadır Anadolu. Manilerden öğreniriz yüzlerce yıl öncesinde düğünün, sevdanın, cenazenin nasıl karşılandığını…Türkülerden öğreniriz yüzlerce yıl önce bir hanenin, bir köyün içinde neler yaşandığını… Cenazede yakılan ağıtın, düğünde halay ve oyun ezgisinin, sevda ve ayrılık türküsünün; hepsinin memleketi Anadolu’dur. Biz bu kadim coğrafyayı en çok da türkülerinden öğrenir ve türküleriyle yaşatırız. Arguvan türküleri, Anadolu kültürü içerisinde gerek melodik yapısıyla gerekse ağız kullanımı ile çok büyük bir öneme sahiptir. Arguvan ağzı denilince akla ilk gelen uzun havalar olsa da; Arguvan ağzı kırık havalar, deyişler, semahlar, duvazlar; deme-çevirme türküleri de Arguvan ezgileri içerisinde önemli bir yere sahiptir.”

    ‘Etek Sarı: Arguvan’ belgeseli çekimlerine başlayan Devrim Çiftçi İstanbul’da doğdu. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Müzikoloji Ana Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimine devam eden Çiftçi, 2015 yılında “Bir Tatlı Huzur: Opera” adlı Türkiye Opera tarihi üzerine bir belgesel çalışmasına imza attı.

    “AŞIK GELENEĞİNİ GELECEK KUŞAKLARA TAŞIMAK”

    ‘Etek Sarı: Arguvan’ belgeseli ekibi, belgeselin amaçlarını şöyle ifade etti:

    -Arguvan türküleri üzerinden Arguvan kültürünü seçerek çok kültürlü Anadolumuzun bir bölümünü anlatmak.

    -İşlenen türküleri, ağıtları hikâyeleri ile anlatarak, ait olduğu dönemin duygusunu ve sosyal yapılanış özelliklerini aktarmak.

    -Hala yaşayan Âşık ve Dedelere ulaşarak, onların sazı ve sözüyle Âşık geleneğini bugüne ve gelecek kuşaklara göstermek.

    -Alan çalışması sırasında bulunan, daha önce fazlasıyla bilinmeyen yahut kayda hiç alınmamış türkülerin paylaşılmasını sağlamak.

    İsmet SEFER / İSTANBUL

     

     

  • Munzur Festival Tertip Komitesi: Dersimin dostlarını, Dersim halkıyla buluşmaya çağırıyoruz

    Munzur Festival Tertip Komitesi: Dersimin dostlarını, Dersim halkıyla buluşmaya çağırıyoruz

    PİRHA- “Festival halkındır halkın kalacak, OHAL ve Barajlara Hayır” şiarıyla gerçekleştirilmek istenen Munzur Doğa ve Kültür Festivali’ni 17’ncisi Tunceli Valiliğinin yasaklanmasının ardından ilçelerde yapılması planlanan etkinlikler de yasaklandı. Yasaklara tepki gösteren Festival Tertip Komitesi, “Dersim halkı yaşamı, kendi kültürü, inancı ve doğasıyla ilişki bütünlüğünde içselleştirmiş bir halktır” diyerek, Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yasaklanmasına karşı; Dersimin dostlarını, Dersim halkıyla buluşmaya çağırdı.

    Munzur Doğa ve Kültür Festivali, Tunceli Valiliği tarafından OHAL gerekçe gösterilerek yasaklandı. İlçe merkezlerinde yapılacak olan etkinlikler de OHAL engeline takıldı. Munzur Doğa ve Kültür Festivali Tertip Komitesi yaptığı açıklamada Tunceli Valiliği’nin yasakçı zihniyetine karşı festivali hem il merkezinde hem de ilçelerde yapamaz duruma getirmiştir denilerek şunlar belirtildi:

    “Festival yasağının ilçeleri de kapsadığını söylediği gün, Malatya, Elazığ, Bingöl gibi illerden araçlarla Dersim merkeze getirilen gruplarla “teröre karşı” bir gösteri yapılmıştır. Dışarıdan getirilip gösteri yaptırılanın güvenliğini almakta hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan devlet, il ve ilçelerimizde yapılacak olan festivallere risk tanımını nerede yaptığı belli olmayan bir güvenlik gerekçesi söylemiyle yasaklamıştır. Bizler Dersim halkı olarak ilimiz ve bölgemizde yaşanan çatışmaların nedenini ortaya koymadan, çözüm önerileri sunmadan bu ölümlerin önüne geçilemeyeceğini biliyoruz. Festivalimiz tamda bu nedenle Halklarımızın bir arada, eşit ve özgür koşullarda yaşaması için yapılan bir organizasyondur.”

    “DEVLET, DERSİM’İ İNSANSIZ GÖRMEK İSTİYOR”

    Dersim halkı yaşamı, kendi kültürü, inancı ve doğasıyla ilişki bütünlüğünde içselleştirmiş bir halktır denilen açıklamada şunlar ifade edildi;

    “Dersimliler suyuna baraj yapılmasını ayak bileklerine vurulmuş pranga; ormanlarının yakılmasını evine, tenine düşürülmüş ateş; doğasındaki herhangi bir canlının avlanmasını kutsalına karşı girişilmiş suikast ve kültürel-sosyal ilişkilerine getirilen baskı ve yasağı “insan-ı kamil”de yücelttiği varlığına uygulanan zulüm olarak görür. Devletin görmek istemediği bu gerçek, onun Dersim’i insansız görme hülyasının sonucudur. Okumaya, araştırmaya, incelemeye yatkınlığı buradan gelen halkımızın kültürel sosyal faaliyetler, şenlikler festivaller tertiplemesinin temeli budur. Bunun için de suyunun bent, canlı yaşamının bomba kurşun ve ateş yemesini istememektedir. Dersim budur ve devletin ona uyguladığı zulmün nedeni de budur.”
    Festival Tertip Komitesi, “16 yıldır sanatsal ve sosyal bir şölen olarak gerçekleştirilen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yasaklanmasına karşı; Dersimin dostlarını, Dersim halkıyla buluşmaya, Dersim halkının misafirleri olarak baş göz üstünde kabul edilmeye çağırıyoruz” dedi.

    (HABER MERKEZİ)