PİRHA-Boğaziçi Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alan Özcan Alper, ödülünü tutuklanan TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya ithaf etti.
Bu sene 10’uncusu düzenlenen Boğaziçi Film Festivali, Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) gerçekleştirilen törenle sonra erdi. “Karanlık Gece” filmi ile ulusal uzun metraj film dalında en iyi yönetmen ödülünü kazanan Özcan Alper ödülünü tutuklanan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya ithaf etti.
“BARIŞ DEDİĞİ İÇİN LİNCE MARUZ KALDI”
Ödül konuşmasında Alper şunları söyledi:
“Murat Uyurkulak olmasa yazamazdım bu filmi. Film bir kötülük hikayesi, linç hikayesi. Ama sadece şimdiye bakmaya çalışmadık. Bir yıl önce bir odada aslında oturup bu coğrafyadaki ama tabii ki dünyadaki ama tabi önce bu coğrafyadaki kötülük meselesini anlamaya çalıştık… Nasıl oluyor da böyle bir durumda insanlar böyle bir kötülüğün içinde çoğunluk olabiliyor. Ama maalesef bitmiyor bu kötülükler. Örneğin son birkaç haftadır. Biz gençliğimizde o kurumları çok iyi bilirdik. Çünkü en ufak bir hak mücadelesinde en ufak bir hak arayışında devlet şiddetine maruz kalıyorduk. Belki ben en azına maruz kaldım ama özellikle arkadaşlarımdan biliyorum ve o zaman işkenceye uğrayan arkadaşlarımızla, ya da hak hukuk aradığımızda gittiğimiz birkaç kurum vardı. Bunlardan biri, hiçbir siyasi görüş hiçbir şey ayırmadan, Türkiye gibi bir ülkede, Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi bir vakıf vardı, Türkiye İnsan Hakları Derneği vardı. Ve bu kurumlarda aslında hep barış olsun diyen, asla savaş olsun demeyen bir kadın, Şebnem Korur Fincancı, biliyorsunuz, sadece yine barış dediği dediği için maalesef bir linç kampanyasına maruz kaldı. Umarım son olur. Umarım cezaevinden bir an önce çıkar. Bu ödülü ona ithaf ediyorum.”
PİRHA- Maraş Katliamı’nın devamında 1980 askeri darbesiyle zorunlu göçe tabi tutulanların, ‘Köylerimizi mezarlığa değil yaşam alanlarına çevirelim’ şiarıyla başlattığı Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi bölgede 200 bine yakın ağaç ekti. Katliamın farklı şekillerde devam ettiğini söyleyen hareketin öncülerinden Ahmet Güden, “Maraş Katliamı’nı boşa çıkarmanın yolu yaşamı yeniden inşa etmektir” dedi.
Maraş Katliamı sonrası bölgede yaşayan çok sayıda insan, çeşitli kentlere ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Katliam sonrası demografik yapısı değişen coğrafya insansızlaştırıldı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi, 5 Ekim 2019’da Maraş’ın Elbistan ilçesinin Yalıntaş (Axtil) Köyü Kocapınar mezrasında kadınların öncülüğünde 5000 badem ağacı dikerek çalışmalarına başladı ve bu sayı 200 bine ulaştı.
Ahmet Güden, 1978 Maraş Katliamı ve 1980 askeri darbesinin kanlı ortamında siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı 1985 yılında ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalıp, İstanbul’a yerleşti. 36 yıl sonra ‘evimiz’ diyerek tarif ettiği köyünde tarım ve hayvancılıkla uğraşan Ahmet Güden, Maraş Katliamı’nın devamındaki yıkım, asimilasyon ve göçertme politikalarına karşı bir grup arkadaşı ve bölge halkıyla birlikte, ‘Yaşamı Yeniden ve Yerinden İnşa Etme Hareketi’ni başlattı.
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi’nin çağrısıyla Axtil köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, Karakuyu, Yenisöğüt, Toprakhisar, Yazısöğüt, Sevdilli ve Körücek gibi köylerinde 250 bine yakın ağaç diken köylüler bölgeye yeniden hayat verdi.
DEMOGRAFİK DEĞİŞİM VE TEROLAR KÖYÜNE KAMP
Maraş Katliamı’ndan sonra bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi planının belli başarıya ulaştığını söyleyen Güden, 2016 yılında mültecilerin Alevi yurttaşların yaşadığı Maraş’ın Terolar köyündeki kampa yerleştirilmesinden örnek vererek, “1978 Maraş Katliamı ve 1980 darbesi sonrasında her aile gibi bizim ailemiz de gözaltına alındı, işkencelerden geçti. Abim Bayram Güden yıllarca kayıplardaydı. 1985 yılında buraları terk ederek İstanbul’a gitmek zorunda kaldık. Bölgede siyasi baskının yanında ekonomik baskı da vardı. Bölgenin ekonomik ve siyasal olarak baskı altına alınması bir süreçti. Bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi hedeflenmişti. Gelinen noktada büyük bir bölümünün başarıldığını söyleyebiliriz. Aşağı Terolar köyüne 27 bin mültecinin getirilerek yerleştirilmesi, bölgenin demografik yapısının da değiştirilmesinin ifadesiydi” diye konuştu.
MEZARLIĞA DÖNEN KÖYLER!
Katliamla birlikte göç yollarına düşenlerin, ‘evleri’ olarak gördükleri köylerinin viraneye dönmüş olduğunu ifade eden Güden, “12 yıl önce yurtdışında olan abimle bu projeyi kararlaştırdık. Gelemediği için proje gecikti. 2017 yılında kendi köyümüzde bir çeşme ve bahçe inşa ettik. Şunu hep söylüyorduk, ‘Biz geri döneceğiz.’ İstanbul’da çalışanlar geri dönüşte köye gideceğini değil eve gideceğini söylerdi. Çünkü İstanbul’u kendisine ev kabul etmiyordu. Asla oraları kabul etmiyorduk. 2019 yılında karar alarak bölgemizde yaşamı yeniden inşa edeceğiz dedik. Köylerimiz adeta viraneye dönmüştü. Herkes cenazelerini toprağa bırakıp gidiyordu. Köylerimizi mezarlığa çevirmeyeceğiz dedik” dedi.
GERİ DÖNÜŞTE İLK AĞACI KADINLAR DİKTİ
Güden, 2019 yılında gerçekleşen geri dönüşte ilk ağaçları kadınların diktiğini belirterek, şöyle devam etti:
“2019 yılında çağrımıza kulak veren birçok kişiyle bir otobüs tutarak İstanbul’dan Elbistan’a doğru yola çıktık. Burada bir basın açıklaması ile ağaç ekmeye başladık. Köklerimiz bu toprakların derinliklerindedir. Kaybettiğimiz şey ancak kaybettiğimiz yerde aranacaktı. Bir ağaç gibi kendi topraklarımız üzerinde yeşereceğiz. İlk fidanı bir kadının, annemizin toprakla buluşturmasını istedik. Kadın toprak gibidir yaşamı şekillendirendir. Toprak kışın bir hamilelik halindedir, ilkbaharla doğum süreci başlar ve doğa yeşerir. Bu fikriyatla Hanım Bakır fidanları toprakla buluşturmuştu.”
EKİLEN AĞAÇ SAYISI 250 BİNİ BULACAK
Yıl sonuna kadar bölgede ekilecek ağaç sayısının 250 bini bulacağını kaydeden AhmetGüden, “İlk olarak Axtil köyünden bu işe başladık. Bu köy Alxas aşiretine bağlı 12 köyün sorunlarının konuşulup çözüme kavuşturulduğu bir çözüm merkezidir ve ayrıca Yazar Halil Öztoprak’ın yetiştiği köydür. Bu anlamda önemli bir yere sahiptir. Pilot bölge olarak burayı seçtik. Yine Axtil köyünün Serçekuyusu ve Kocapınar mezraları, Karakuyu, Yenisöğüt, Toprakhisar, Yazısöğüt, Sevdilli ve Körücek gibi 12 Alxas aşiretinin köylerindeki arkadaşlarımız bu çalışmaya katıldı. Bu sene Axtil ve Beştepe köylerindeki ciddi bir ağaçlandırma yapılacak” ifadelerini kullandı.
45 YIL SONRA İLK CEM
Bölgedeki inançsal ve kültürel kıyıma karşı da başlattıkları çalışmaları anlatan Güden, bölgedeki ekonomik alt yapının da eteğe kemiğe büründüğüne vurgu yaparak şunları kaydetti:
“Sadece coğrafyamızı ağaçlandırmakla kalmayacağız, yaşamın tüm boyutlarını ele alacağız. İnsanlarımızın boşalan köylere geri dönmesini sağlayabilecek ekonomik alt yapının oluşturulmasını hedefledik. Burada tarımı ve hayvancılığı geliştirdik. Maraş coğrafyasında ekonomik alt yapının hazırlandığını, ete kemiğe büründüğünü söyleyebilirim. Bu coğrafyada kültürel ve inançsal çalışmalar yürütmeyi önümüze koymuştuk. Alevi felsefenin yeniden kendi köklerinde ve yaşam alanlarında yaşama geçirilmesi için çaba sarf ettik. İlk cemimizi Hoffolar köyünde gerçekleştirdik. Yine 45 yıl aradan sonra ilk defa Sinemilli Ocağı’nın merkezi Kantarma köyünde bir cem gerçekleştirdik. Yine merkezi köylerden Sevdilli’de çevre köylerin hepsine hizmet verecek bir cemevi inşa ediliyor. Önümüzdeki süreçte İkizpınar köyünde Ali Haki Edna’yı anacağımız proje hazırladık ve en kısa zamanda hayata geçireceğiz.”
İHTİYACI OLANLAR, TRAKTÖRÜ KULLANIYOR
Komünal yaşamı esas alarak traktörlerin tüm çevre köylerdeki çalışmalar için kullanıldığının altını çizen Ahmet Güden, topraklarının kendilerini besleyecek verimde olduğunu dile getirerek, “Bir traktör satın aldık ve bahçeleri sürdürdük. Yine bu traktörü diğer köylere göndererek bahçelerin sürülmesi için kullanılmasını sağladık. Bunu bir komünallik olarak inşa ettik. İhtiyacı olan herkes bu traktörü kullanabilir. Geri dönüp yeni bir yaşam inşa edeceğiz derken paylaşmayı esas aldık. Bu topraklar değerlidir. Savaşlar üzerinde yaşadığınız toprakların elinizden alınması için yapılır. Toprağı işletip üretimi güçlendirdiğimizde tekelleşmenin de önüne geçeceğiz. Birçok kişi bostanlarını ekerek yıllık sebze ihtiyaçlarını karşılıyor. Metropollerin bodrum katlarında çalışmaktan ise buralarda kendi topraklarında çalışmak en değerli olandır. Topraklarımız bizi besleyecek kudrete sahiptir” diye belirtti.
“YAŞAM İNŞA EDİLİRSE KATLİAM BOŞA ÇIKAR”
Yaşamı Yeniden ve Yerinde İnşa Hareketi öncülerinden Ahmet Güden, son olarak katliamın farklı boyutlarda devam ettiğini sözlerine ekleyerek, “Bu coğrafyada dil, kültür katliamı devam diyor. Maraş Katliamı’nı boşa çıkarmanın yolu ne metropollerde ne de Avrupa’da basın açıklamaları ile değil bir taş üzerine taş koymakla mümkündür. Yaşamı yeniden inşa edersek bu katliamı boşa çıkarmış olacağız. Sistemin istediği bu toprakları terk etmemizdir. Biz de gitmiyoruz, burada yaşayacağız. Katliamlarınız bizleri köklerimizden koparamayacaktır. Avrupa ve metropollerde imkanı olan tüm canlarımızı doğup büyüdükleri topraklara sahip çıkmaya davet ediyoruz” çağrısında bulundu.
PİRHA- Seyit Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, Alevi inancının bir sistem üzerine kurulu olduğunu ifade ederek, “Bu sistemin adı da ‘Ocak’tır. Her hane de cemevidir. Bu yola başkaları bir don biçerek, tarif etmeye kalkarsa, bunun adı kefen biçmedir” dedi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifinin ilk 8 maddesi kabul edildi.
Alevi toplumunun ve kurumlarının karşı çıktığı teklif, AKP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi. Teklifin 8’inci maddesine göre; belediyeler, imar planlarken bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak ve cemevi inşası için de kaymakam veya validen izin alınacak.
Seyit Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasını değerlendirdi.
“BUNUN ADI KEFEN BİÇMEDİR”
Ali Doğan, Alevi inancının bir sistem üzerine kurulu olduğunu ifade ederek, “Bu sistemin adı da ‘Ocak’tır. Alevilikte ikrarlı olmak, dar, didar çok önemlidir. Bu da yılda bir yapılan cemlerde yapılır. Her hane de cemevidir. Bu yola başkaları bir don biçerek, tarif etmeye kalkarsa, bunun adı kefen biçmedir” dedi.
“ZALİMİN TALİM ETTİĞİ YOLA MİNNET EYLEMEM”
Doğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bizim evimize Pir gelince kimseye danışarak gelmemiştir. Dedem cemde kalkıp dar ve didarını gördüğü zaman, kimseden icazet almamıştır. Bugün eğer bununla yüzleşilmek isteniyorsa, Alevi toplumu inancını, kültürünü nasıl yaşıyorsa öyle yaşasın. Diğerleri de bunu, tanıyor, saygı gösteriyorsa yasal güvence altına alsın. Kültür adı altında, bir toplumun binlerce yıllık değerlerini, emanetlerini yok eder, kültüre aykırı görür ve tanımazsan, bunun adı kefen biçmedir. Dedemin nasıl yaşadığını ancak ben tarif edebilirim. Çünkü ben onunla yaşamışım. Dedemin yaşadığı da, bir inançtı, itikattı, kültürdü, kısacası yaşamın kendisiydi.
Alevi deyişleri bugün bize yol gösteriyor. Nesimi’nin, “Har içinde biten gonca güle minnet eylemem/Arabiyi, Farisiyi bilmem, dile minnet eylemem/Sırati müzre müstakim gözetirim rahimi/Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem” sözlerinden bizim anlam çıkarmamız lazım. Bugünkü tartışmalar Nesimi’nin dediği gibi bir talime yönelikse, bu kabul edilmez ve olmaz.”
PİRHA-Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız, iktidarın Aleviliği bir kültür olarak tarif etmeye çalıştığını belirterek, “Biz Aleviler bunu asla kabul etmiyoruz. Cemevlerimiz inanç yerlerimizdir demeye devam edeceğiz. Mevcut iktidardan bir beklentimiz de yoktur” dedi. Çamalan Cemevi Başkanı Refik Deviren de, Alevilerin öncelikli talebinin Alevi inancının kabulü olduğunun altını çizdi.
Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız ve Çamalan Cemevi Başkanı Refik Deviren, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Şahkulu Sultan Dergahında açıkladığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde açılması planlanan ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na dair değerlendirmelerde bulundular.
“İKTİDAR ALEVİLİĞİ BİR İNANÇ OLARAK GÖRMÜYOR”
Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız, iktidarın Aleviliği bir kültür olarak tarif etmeye çalıştığını belirterek, “Yasalardan kaynaklı Alevi derneklerimizi ‘kültür’ adı altında açsak da, Alevilik bir inançtır. Bir yıl önce Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı yetkilileri cemevlerini gezdiğinde cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, eşit yurttaşlık hakkının tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi temel taleplerimizi ifade ettik. Bu taleplerimizin hiçbirini yerine getirmediler” dedi.
“KAFALARINDAKİ ALEVİLİĞİ BİZE DAYATIYORLAR”
“Kafalarındaki Aleviliğe göre bir uygulama yapıyorlar” diyen Üçyıldız, “O da nedir? Aleviliği bir kültür olarak görmek de nedir? Bunun sonucu olarak da Aleviliği Kültür Bakanlığına bağlı bir başkanlık kurulmasını kararlaştırdılar. Biz Aleviler bunu asla kabul etmiyoruz. Cemevlerimiz inanç yerlerimizdir demeye devam edeceğiz. Mevcut iktidardan bir beklentimiz de yoktur” ifadelerine yer verdi.
Çamalan Cemevi Başkanı Refik Deviren de, Alevilerin öncelikli talebinin Alevi inancının kabulü olduğunun altını çizerek, “Biz Tahtacılar olarak köyümüzde kendi imkanlarımızla inanç hizmetlerimizi daha iyi yerine getirebilmek için cemevi yaptık. Alevilerin taleplerinin artık karşılanması gerekir. 21’inci yüzyılda Alevi inancı gerçeğinin göz ardı edilmesi ve taleplerinin görmezden gelinmesini kabul etmiyoruz. Bizler sonuna kadar Alevi hak mücadelemizi sürdüreceğiz” diye konuştu.
PİRHA-Muzaffer Gezer şiirlerinden bestelenmiş şarkılar “Sevdadan Kavgaya Gezer Şarkılar” adıyla dijital platformlarda yerini aldı. Muzaffer Gezer’in şiirlerinden bestelenen 12 şarkı dinleyiciyle buluştu.
Muzaffer Gezer şiirlerinden bestelenmiş şarkılar ‘Sevdadan Kavgaya Gezer Şarkılar’ adıyla dijital platformlarda yerini aldı.
Şair ve söz yazarı Muzaffer Gezer’in şiirlerinden bestelenen 12 şarkı dinleyiciyle buluştu. Muzaffer Gezer’in kendi bestelerinin yanı sıra Ercan Aydın, Erdal Bayrakoğlu, Mustafa Yavuz, Songül Bulur, Zehra Er, İnan Tat ve Vedat Türkali En İyi İlk Roman Ödülü sahibi müzisyen-yazar Fatih Gezer’in de bestelerinin olduğu ‘Sevdadan Kavgaya Gezer Şarkılar’, İnan Tat aranjörlüğünde Güvercin Müzik etiketiyle yayınlandı.
Grup Yorum, Hüseyin Turan, Ercan Aydın, Erdal Bayrakoğlu, Haluk Çetin, Pınar Aydınlar, Songül Bulur, Serhad Raşa, Fatih Gezer, Suat Kaya, İnan Tat’ın yanı sıra Hilmi Yarayıcı ve kızı Mahu Hena Yarayıcı da albümde şarkı seslendiren sanatçılar arasında. Hilmi Yarayıcı ve kızı Mahu Hena Yarayıcı daha önce de yine Muzaffer Gezer ve Zehra Er imzalı “Ali İsmail Korkmaz” şarkısında birlikte mikrofon başına geçmişlerdi.
PİRHA-Ayışığı Ekin Sanat Derneği, tutuklular ile dayanışmak amacıyla 22 Ekim-19 Kasım tarihlerinde Çizgili Özgür Sergisi düzenleyecek.
Ayışığı Ekin Sanat Derneği, tutuklular ile dayanışmak amacıyla onların hazırladıklarıyla bir sergi düzenleyecek.
22 Ekim-19 Kasım tarihleri arasında Çizgili Özgür Sergi adıyla yapılacak olan etkinlikte kolaj atölyesi, film gösterimi ile kitap söyleşisi ve imza günü de gerçekleştirilecek. Sergi, derneğin İstanbul Şişli’deki binasında yapılacak.
PİRHA- Erdoğan’ın cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanacağını açıklamasını köşesine taşıyan Yeni Yaşam Gazetesi yazarı Zeynel Kete, “Aleviliği bir alt kültür olarak tanımlamak, Alevi inancındaki kültürel direniş hattına ve özgür yaşam kültürüne karşı bir saldırıdır; kontrol ve denetim altına almaktır” dedi.
Yeni Yaşam Gazetesi köşe yazarı Zeynel Kete, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Şahkulu Sultan Dergahı’nda temel atma ve toplu açılış töreninde, “Kültür ve Turizm Bakanlığımız kendi bünyesinde kuracağımız Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile muhtarlara, derneklere, federasyonlara bağlı cemevlerinin tamamının yönetimini yürütecektir” açıklamasına dair yazı kaleme aldı.
Zeynel Kete, “Cumhuriyetin 2. Yüzyılında Alevilik” başlıklı yazısında, Erdoğan’ın “Cemevi” kavramını diline almaktan imtina ettiğine dikkat çekerek, “Alevilerin taleplerine ne kadar hakikatçi yaklaşır!” diye sordu.
“ALEVİLİĞİ BİR ALT KÜLTÜR OLARAK TANIMLAMAK, KONTROL VE DENETİM ALTINA ALMAKTIR”
Kete, yazının devamında şunları dile getirdi:
“Osmanlı’dan Cumhuriyet modernitesine devriye olan egemen devlet aklının ajandasında Aleviler “Makbul olmayan” topluluğu oluşturdu, bu bakış açısı hala devam ediyor. Egemen devlet aklında bu bakış açısı sistemin muhalefet ve iktidar partileri açısından devamlılık gösteren hakim anlayış durumundadır.
Özünde bir kültürel direniş olan Alevi kültürünü “Alevi Bektaşî Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na” bağlamak paralel bir “Alevi Bektaşi-Diyanet İşleri Başkanlığı” oluşturmaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlamaktan bir farkı yoktur. Alevilerin Diyanet’e karşı olan reflekslerini gizlemekten öte bir şey değildir. Biyolojik Alevilerin konumlanmasına hizmet eden paralel bir Alevi Diyaneti kuruluyor. Bu hamle bir devlet projesidir.
Alevi toplumu, yaşadığı sorunları aşmanın yolunun resmi zihniyeti aşmaktan geçtiğini bilmelidir. Bir sistemi zihniyetten aşmak demek bu zihniyetin kirinden, pasından, kültüründen kurtulmak demektir. Aleviler “rıza toplumu perspektifini” alternatif hale getirmezlerse kriz ve kaos halini yaşamaktan kurtulamazlar.
Elit, bürokratik, çıkarcı orta sınıfın temsil ettiği bir anlayışın kadroları ile Alevilerin sorunları çözülemez. Düşkünlüğün modernleşmiş alanını genişletilerek Alevilerin sorunları çözülmez. Aslında bu alanda anlamsızlaşmış bir bedenleşme durumu yaşanıyor, bu durumun adı çürümedir…
Aleviliği bir alt kültür olarak tanımlamak, Alevi inancındaki kültürel direniş hattına ve özgür yaşam kültürüne karşı bir saldırıdır; kontrol ve denetim altına almaktır. İktidar İslamının dışında kalan toplumsal kesimi oluşturan Alevi sürekleri Nahak zihniyetin zihin kodlarından uzak durdukları sürece verdikleri ikrara sadık kalırlar, ahlaki ve politik yönlerini korurlar.
Binlerce yıldır iktidarcı anlayışların baskı ve zulmüne rağmen Alevi kültürü bugünlere nasıl gelmiştir? Bunca katliamlara rağmen toplumsallığını nasıl inşa etmiştir? Dilini, kimliğini, kültürünü, kavramlarını nasıl korumuştur? “Yok edilme” haline karşı, “var olma” halini nasıl inşa etmiştir? Gelinen aşamada Alevilerin “Diyanet kapatılsın” söyleminin bir süre sonra “Cemevleri kapatılsın” şekline dönüşmesi süreci çok uzak değildir.”
PİRHA-Dersim Belediyesi tarafından 27-28-29 Ağustos’ta yerelde yaşayan ressam ve zanaatkarların eserlerinin yer aldığı sergi Yeraltı Çarşısı’nda devam ediyor. Dersim yöresinin portrelerini çalıştığını söyleyen İnan Soylu, “Dersim’de sanata olan ilgi üst düzeyde ama insanlarda alım gücü olmadığı için ne yazık ki ticari anlamda bir şey oluşmuyor” diye belirtti.
Dersim Belediyesi, tarafından 27-28-29 Ağustos’ta yerelde yaşayan ressam ve zanaatkarların eserlerinin yer alacağı sergi Yeraltı Çarşısı’nda devam ediyor.
“İNSANLARIN ALIM GÜCÜNDEN DOLAYI TİCARİ ANLAMDA BİR ŞEY OLUŞMUYOR”
25 yıldır resim ile uğraştığını söyleyen İnan Soylu, “Dersim yöresinin portrelerini çalışıyorum. Dersim’de sanata olan ilgi üst düzeyde ama insanlarda alım gücü olmadığı için sadece izleyici olarak katılıyorlar ve ne yazık ki ticari anlamda bir şey oluşmuyor” diye belirtti.
“BİR SONRAKİ KUŞAĞA AKTARIMINI SAĞLAMAK İÇİN KATILDIM”
Çömlekçiliğin günümüzde teknolojinin gelişmesiyle eski değerini kaybettiğini belirten Emrah Karakuş, “Bizim orada yaklaşık 40 tane testi ustası vardı ancak satış yapamadıkları için mesleklerini bırakıp göç ettiler. 22 yıldır bu işi yapıyorum, bu geleneği halkımızla buluşturarak yeni jenerasyonun aklında kalıcı olarak yer edinmesini sağlamak istedim. Belki heves eden olursa bir sonraki kuşağa da aktarımını sağlamış olurum” dedi.
PİRHA-Adil yargılanmadığı AİHM kararıyla kesinleşmesine rağmen 28 yıldır cezaevinde bulunan hükümlü şair İlhan Sami Çomak tarafından yazılan “Hayat Seni Çok Seviyorum” adlı oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan ile oyuncuları Gülseven Medar ve Ali Tekbaş PİRHA’ya konuştu. Aydoğan, “İlhan Sami’nin adaletsiz bir biçimde 28 yıldır cezaevinde olması beni bu oyunu yapmaya sevk eden temel unsur” dedi.
Adil yargılanmadığı AİHM kararıyla kesinleşmesine rağmen 28 yıldır cezaevinde tutulan hükümlü şair İlhan Sami Çomak‘ın yazdığı “Hayat Seni Çok Seviyorum” adlı oyun 8 Eylül günü Kadıköy Moda Sahnesi’nde izleyicileri ile buluşacak. Kemal Aydoğan‘ın yönettiği oyunda Gülseven Medar ile Ali Tekbaş rolleri paylaşıyor. Sahne tasarımının Bengi Günay‘a ait olan oyunun ışık tasarımını ise İrfan Varlı üstleniyor. Animasyon ve afiş tasarımında da Saeed Ensafi‘nin imzası bulunuyor.
Moda Sahnesi, oyunun tanımında ise “Umutsuzluğun ağır karanlığını tartmak, kalbe ve akla çöken sessizliğin çoraklığını dağıtmak, hayatı derli toplu tutmak için umut hep yanımda oldu veya ondan uzaklaşmadım” ifadelerine yer veriyor. “Hayat Seni Çok Seviyorum” oyununun yönetmeni ve oyuncuları ile şair İlhan Sami Çomak’a, oyuna ve provalara dair konuştuk.
Yönetmen Kemal Aydoğan, oyunu yapmaya sevk eden motivasyonu “İlhan Sami’nin adaletsiz bir biçimde 28 yıldır cezaevinde olması beni bu oyunu yapmaya sevk eden temel unsur” şeklinde açıklarken, Çomak’a ait “Karınca Yuvasını Dağıtmamak” isimli otobiyografisine değindi. Aydoğan şunları söyledi:
“BAŞINA GELEN FELAKETİ KENDİ BAŞIMA GELMİŞ GİBİ HİSSEDİYORUM”
“İlhan Sami’nin adaletsiz bir biçimde 28 yıldır cezaevinde olması beni bu oyunu yapmaya sevk eden temel unsur. Çünkü bu adaletsizlik sadece İlhan Sami’nin değil aslında hepimizin başına gelmiş bir adaletsizlik. Kimsenin bu tür adaletsiz bir cezalandırmayla özgürlüğü elinden alınamaz. Bu insan haklarına aykırı bir durum. Bunu kendi adıma bir sorumluluk olarak sayıyorum ve gündeme getirmenin gündemde tutmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. İlhan Sami’yi aslında 7-8 senedir takip ediyorum. Başına gelen felaketi bir tür kendi başıma gelmiş gibi de hissediyorum. Bu sadece İlhan Sami’ye değil aslında tüm adaletsizliğe uğramış herkes için geçerli. İlhan Sami’nin avantajı tabii şiir yazıyor ve o şiirlerden bir oyun yapma imkanı var mı diye de düşündürtüyordu.
Fakat en son “Karınca Yuvasını Dağıtmamak” diye bir biyografisi çıktı İletişim Yayınları’ndan. Ondan sonra oyun yapma düşüncesi daha mümkün hale geldi. Çünkü şiirdense otobiyografi aslında daha sahneye taşınır bir şeydi. Çok güçlü bir otobiyografi. “Karınca Yuvasını Dağıtmamak” hem İlhan Sami’yi, hem coğrafyayı, hem yaşadığı adaletsizliği çok derinlemesine ayrıntılı bir biçimde anlatıyordu. Ben o kitaptan bazı bölümleri seçtim oyun yapmak üzere. Sonra vasisi İpek Özel’le birlikte konuşurken, “Acaba bu seçtiğim bölümlerden İlhan Sami bir oyun yapar mı? Yeniden bir oyun yazar mı?” diye bir fikir gelişti. Hem de mahpusta belki zamanı onun adına kolay geçmesini sağlarız diye. İlhan Sami de sağ olsun kabul etti bu fikri. Bir ay içinde oyun yazıldı. Sonra da Gülseren ve Ali’yle buluştuk. Bu oyunu okudular, çok sevdiler. O günden beri de işte oyunu yapmak, sahneye taşımak üzere birlikte çalışıyoruz.”
Çomak’ın uzun tutukluluk durumunu hatırlatan Gülseven Medar ise oyunda rol aldığı için heyecanlı olduğunu belirtti. Medar, şöyle konuştu:
“Tabii zor bir hayat. İlhan Sami de diyor ya “Bilseydim bu kadar uzun süreceğini bu tutukluluğun baştan herhalde çıldırırdım.” O biraz bize de böyle dile kolay gelen ama gerçekte o yılları düşündüğümüzde kendimi şöyle şu an 40 yaşındayım ve 21 yaşından beridir bu yaşıma kadar yani cezaevinde olduğumu düşünemiyorum aslında. Düşünmek istemiyorum. Ama şimdi biz İlhan Sami Çomak’ın o heybesinde biriktirdiği, doldurduğu o çocukluk heyecanı, yaşam sevinciyle, hapishane yıllarında o dayanma halini anlamaya, görmeye, onu okumaya çalışıyoruz. Kendi yaşantımızdaki referanslara da zaman zaman başvuruyoruz.
Bu oyunu ilk okuduğumda bu tutukluluk halinin, eminim ki depresyonla geçmiş olabilecek bu süreci “Nasıl canlandıracağız?” ile ilgili kafamda çok soru işareti vardı. Fakat eseri elime aldığımda oradan bir ışık fışkırdığını, oradan bir yaşam hatta kendi yaşamımı, çocukluğumu, gençliğimi hayatla kurduğum ve unuttuğum o bağlantıları tekrar canlandırdığını gördüm. Eserin gücünü gördüm. Bu beni çok heyecanlandırdı. Daha önce müzikal oyunculuğu yaptım ve müzisyenim. Tiyatroyu bu şekilde biraz replik, monolog sürecinde götürebileceğimi aslında Kemal abiyle deneyimleyerek yürütmeye çalışıyorum. Bir bilinmezliğe de attım kendimi. Benim için de çok heyecanlı ve beni büyüten bir şey oldu şimdiye kadarki süreçte. Bundan sonrası için de ben de gerçekten de merak içerisinde bekliyorum. Hem seyirciler, hem Kemal abi gibi.”
Ali Tekbaş da oyunun sahnesine çağrıda bulunurken, “Bendeki heyecan ve bu projeye ya da bu oyunda olma isteğim ya da şu an burada olma nedenim biraz da hepimizin de söylediği gibi çocukluğuna dair izleri taşıyor olması. Çünkü teksti aldığımızda, kitabı okuduğumda yaşadığım şeyleri orada görebildim. Bundan dolayı duygulandığım çoğu yerde kızdığım gibi de oldu, gerildim. Yani tuhaf duygulara girdik okumalarda. Şimdi buradayız ve Eylül’ün 8’ine kadar provalarımız var. Tam olarak ortaya nasıl bir şey çıkacağını heyecan ve merakla bekliyoruz. Ama İlhan Sami Çomak’ın hayatını, çocukluğunu, gençliğini, başından geçen o yaşadığı zorlu dönemleri ve şu anki duygularını, hislerini gelecek, dinleyecek, izleyecek olan kişilerle, seyirciyle paylaşmaya çalışacağız. Bundan dolayı çok heyecanlıyız ve aynı zamanda da o günü bekliyoruz açıkçası” ifadelerini kullandı.
“Hayat Seni Çok Seviyorum” oyunu 8-9-10-11 Eylül 2022 tarihlerinde Kadıköy’de bulunan Moda Sahnesi’nde izleyicileri ile buluşacak.
İlhan Sami Çomak, şu an Silivri 5 Nolu Cezaevi’nde tutuluyor. Çomak’ın 2 yıl sonra tahliye olması bekleniyor.
PİRHA-21 Şubat Dünya Anadil Günü’nde anadile sahip çıkma çağrısında bulunan kadınlar, “Dilimiz kimliğimizdir. Evde, sokakta anadille konuşalım. Eğer biz dilimizi hayatımızda konuşmazsak, dilimiz kaybolur” dedi.
Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadil Günü ilan etti. Bugün, 19 yıldır dünyada dilsel farkındalık yaratılıyor ve çok dillilik teşvik ediliyor.
BM verilerine göre dünyada her iki haftada bir dil, içinde geliştiği entelektüel ve kültürel ortamla birlikte yok oluyor. Dünya üzerinde konuşulan dillerin yüzde 40’ı yok olma tehlikesi altında. Bütün dünyada 7 binden fazla dil konuşuluyor, 5 binden fazla “yerli” kültür yaşıyor, 370 milyondan fazla “yerli” insan yaşıyor.
PİRHA’ya konuşan kadınlar 21 Şubat Dünya Anadil Günü’nde dile sahip çıkma çağrısında bulundu.
“DİLİMİZİ KONUŞURSAK KAYBOLMAZ”
“Dilimiz kimliğimizdir, ana dilimizi unutmayalım” diyen Fatma Malkoç, “Kendi ana dilimizi evde çocuklarımızla, torunlarımızla konuşalım. Eğer dilimizi konuşursak kaybolmaz. Hepimiz birlik olursak dilimizi yaşatmış oluruz. Dilimiz kimliğimizdir, dilimiz inancımızdır, dilimizi unutmayalım” diye belirtti.
“Ana dilimizi konuşalım” çağrısında bulunan Elif Hurustan ise, “Dilimiz kaybolmasın çocuklarımız dilimizi konuşsun. Dilimiz kimliğimizdir evde, sokakta ana dille konuşalım eğer biz dilimizi konuşmazsak kaybolur. Dilimizi unutmayalım, unutturmayalım” dedi.
Fidan Yıldız ise, “Ana dilimizi konuşalım, biz konuşmazsak çocuklarımız dili öğrenmez, dilimiz kaybolur” diyerek, “Biz ana dilimizi unutursak çocuklarımız da ana dilimizi konuşamazlar. Dilimiz kültürümüzdür, ikrarımızdır dilimize sahip çıkalım” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Dersimli sanatçı Mikail Aslan ile Karadenizli sanatçı Apolas Lermi, doğdukları toprakların kültürlerini ‘Hayde Şîme’ isimli yeni bir projeyle sahneye taşıyacaklar.
Daha önce bir düet için bir araya gelen Mikail Aslan ve Apolas Lermi, ‘Hayde Şîme’ ismini verdikleri yeni sahne projesi için yeniden buluşuyor. Projenin adı, Karadeniz’in “Hayde!” nidâsı ile Dersim’in “Şîme” (gidelim) sözcüğünün bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. İki sanatçı, farklı sesler, tınılar, diller ve enstrümanlarla ördükleri yeni projeleri kapsamında bahar aylarından itibaren birlikte sahnelerde olacak. Cem Erdost İleri Trio da bu konserlerde iki sanatçıya eşlik edecek. İki sanatçının ‘Hayde Şîme’ için bir araya geldiği sahnelerde, Anadolu’nun birçok kadim dilinden şarkılar ve türküler müzikseverlerle buluşacak.
Mart ayında başlayacak ‘Hayde Şîme’ konserlerinin ilki 4 Mart Cuma akşamı Gebze Osman Hamdibey Kültür Merkezi’nde düzenlenecek. İkinci konser ise 5 Mart Cumartesi akşamı Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde olacak. İkilinin yeni projesinin takip eden konserlerinin tarihleri ve yerleri de daha sonra duyurulacak.
PİRHA-Ressam Güllüzar Filis Tonkuş, halktan uzaklaşan sanatçıları, köksüz bir ağaca benzetirken, “Sanat, faşizme karşı muhalif bir duruştur ve direnmelidir. Eserlerimde doğa, kadın ve emeği daha çok işledim. Kadınlarımızın emeği hep göz ardı edilmiştir” diye konuştu.
Güllüzar Filis Tonkuş… Erzincan doğumlu ressam, aslen Dersimli ve Kureyşan Ocağı’na mensup. Doğduktan kırk gün sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a geldiğini ve burada büyüdüğünü söyleyen Tonkuş, Türk-Alman şirketinde çalıştıktan sonra 7-8 sene de sendikacılık yaptığını belirtti. Tonkuş, resme olan ilgisini PİRHA‘ya şöyle anlattı:
“Resme karşı küçüklükten beri bir sevgim vardı. Defter kenarlarını karalardım. Bir gün Kadıköy’de yürürken; bir ressamın resimlerini sattığını gördüm. Cebimdeki son parayla bir resim aldım. Evimin duvarlarının tablolarla dolu olmasını isterdim. Birçok ressamdan ders aldım. Resim yapmaya amatörce başladım fakat daha sonra profesyonel anlamda resim yapmaya başladım. Ders aldığım en son hocam Bilal Oğuz’dur.”
KİŞİSEL VE KARMA BİRÇOK SERGİYE KATILDI
Bugüne kadar birçok kişisel sergi açan ve karma birçok sergiye de katılan Tonkuş; “2006 yılında Almanya Duisburg’ta sergi açtım. Ardından Türkiye’de üç tane kişisel sergi açtım. İstanbul Kadın Ressamlar Derneği üyesiyim. Sanat ve Sanatkârlar Topluluğu Kültür Derneği (SAKÜDER) üyesiyim. Son olarak da Kadıköy Ressamlar Derneği üyesi oldum. Birçok karma sergiye de katıldım.
Birçok koleksiyonerde eserlerim var. Anıtkabir Müzesi ile Harbiye Askeri Müze’de de eserlerim bulunmaktadır. Kitap kapaklarına resimlerim kullanıldı. Yarışmalara katıldım. Üç tane ödülüm var. Son olarak Dersim Belediyesi tarafından açılan Vecihi Timuroğlu Kütüphanesi’ne Pir Sultan Abdal’a ithafen yaptığım tablomu bağışladım” ifadelerini kullandı.
“HALKTAN UZAKLAŞAN SANATÇI, KÖKSÜZ AĞACA BENZER”
Resim ile ilgilendiği ilk süreçte ailesinin nasıl bir tepkisi olduğunu sorduğumuz Tonkuş; şunları söyledi:
“Ailem, jenerasyon farkımızdan dolayı olabilir, “Ressam olup da ne yapacaksın? Aç kalacaksın” gözüyle baktılar. Ben sanatı, eserlerimi satayım, ekmek parası kazanayım amacıyla sevmedim. Sanatı, halk için yapmayı düşündüm. Sanatı, toplumu aydınlatan bir ışık gibi görüyorum. Sanat aynı zamanda muhaliftir. Faşizme bir dirençtir. Sanatınla haykırıyor, karşı duruyorsun. Yaptığımız eserler gelecek nesillere not düşüyor. Bugün yaşadıklarımızı not düşüyoruz. Sanatçı halktan uzaklaştığı zaman köksüz ağaca benzer. Su almazsa beslenemez. Bizler de halka dokundukça besleniriz. Halkın yaşadıklarına bakarak, tuvallere yansıtırız.”
“SANAT, FAŞİZME KARŞI MUHALİF BİR DURUŞTUR VE DİRENMELİDİR”
Tonkuş, AKP’nin sanat ve sanatçıyla olan ilişkisine dair ise “İktidar sanatı zaten hiç sevmedi. Sanatçıya değer vermedi. Sanat yapamaz hale geldik” değerlendirmesinde bulundu.
“Toplumların gelişimi sanat ile olur. Sanatsız bir toplum gelişemez” diyen Tonkuş, sanatı faşizme karşı muhalif bir duruş olarak tanımladı. Tonkuş şöyle konuştu:
“Sanat o toplumun imzası ve faşizme karşı muhalif bir duruştur. Direnmelidir. Sanatta, türküler, grev, yoksulluk, aşk, turnalar, semah dönenler vardır. Herkese hitap edecek, herkesin kendisini bulabileceği renk vardır. Bu iktidar değer vermedi. Sanat ile barışık değil.”
“DOĞA, KADIN VE EMEK DAHA ÇOK İŞLEDİĞİM KONULAR”
Eserlerinde daha çok işlediği konulara da değinen Tonkuş; “Eserlerimde doğa, kadın ve emeği daha çok işledim. Kadınlarımızın emeği hep göz ardı edilmiştir. Geri kalmış toplumlarda da kadınlar hep göz ardı edildi. Özellikle 20 senelik bu iktidar döneminde de kadınlar daha çok geri planda kaldı. Daha çok öldürüldü, ezildi. Bizim sanatımıza da bu yansıdı. Ayrıca doğayı katlettiler. Ormanları yok ettiler.
Her gün sokaklarda kadınlar öldürülüyor. Katledenler gerekli cezayı almıyor. Bu durumdan güç alanlar kadınlara karşı şiddeti daha çok yoğunlaştırdılar. Kadınlar olarak bu duruma karşı birlik olmamız gerekiyor.”
“Kureyşan Ocağı torunlarındanım. Dedelerime karşı vefa borcum olmalı, diye düşündüm. Gelecek nesiller Kureyş Baba’yı unutmasınlar istedim. Temsili bir portresini yaptım. Ayrıca Bağın Kalesi ve fırındaki kerametlerini canlandıran resimler yaptım. Kureyş Baba’nın bir portresi ve kerametini daha canlandıracağım. Gelecek nesillere not olsun.”
PİRHA-Ressam Türkan Taybara, bugün açılışı yapılan ve dört gün sürecek olan İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda resimlerini sanatseverler ile buluşturuyor. Yaklaşık yirmi beş sene önce amatör olarak resim yapmaya başladığını kaydeden Taybara, “Yaptığım resimlerin karşı tarafta da aynı duyguları hissettiriyor olması beni mutlu ediyor” dedi.
İstanbul Sanat ve Antika Fuarı kapılarını bugün sanatseverlere açtı. İstanbul Kongre Merkezi Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nda başlayan fuar kapsamında birçok sanatçı, eserlerini sergiliyor. Dersimli ressam Türkan Taybara da, dört gün boyunca sürecek olan fuarda resimlerini ziyaretçiler ile buluşturuyor.
“RESİM YAPMAK HAYATIMIN ANLAMI OLDU”
Çocukluğundan itibaren resim ile ilgilendiğini belirten Taybara, “Yaklaşık yirmi beş sene önce, gelecekte hobim olsun diyerek amatörce resim yapmaya başladım. Sonra resim beni aldı götürdü. Bu iş profesyonelliğe dönüştü. Şu an tam zamanlı ressamlık yapıyorum. Resim yapmak hayatımın anlamı oldu” dedi.
Taybara, büyük ilgi gören resimlerinde daha çok Dersim topraklarını ve insanlarını işliyor. Resimlerinde, Dersim insanını konu almasını ise Taybara, “Belirli bir nedenden ötürü Dersim insanının resmini yapıyorum, diyemem. Tamamen içgüdüsel bir durum. Resme ilk başladığım zaman da yaptığım ilk portre bizim köylü yaşlı bir kadındı. Nedenini bilemiyorum. Derinlere inilip, çözülmesi gerekir. Bir ressam yaptığı bir portrede aslında kendisini ifade edermiş. Sanırım bu durumda kendimi ifade ediş biçimimdir” şeklinde dile getirdi.
Daha öncede kişisel ve karma birçok sergiye katılan Taybara, son olarak şunları söyledi:
“Yaptığım resimlerin karşı tarafta da aynı duyguları hissettiriyor olması beni mutlu ediyor. Beni yalnız bırakmayan arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum.”
PİRHA-Ressam Türkan Taybara, 3-7 Kasım tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda sanatseverler ile buluşacak. Dört gün sürecek olan fuar kapsamında Taybara, resimlerini sergileyecek.
Dersimli ressam Türkan Taybara, resimlerini İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda sanatseverler ile buluşturacak. İstanbul Kongre Merkezi Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nda 3 Kasım Çarşamba günü başlayacak ve dört gün sürecek olan fuar, 7 Kasım Pazar günü sona erecek.
Fuara ilk kez katılacağını belirten Taybara, sanatseverleri resim sergisine davet etti.
PİRHA-İstanbul PSKAD Kadıköy Şubesi, pandemiyle birlikte ara verdiği kurslara devam edeceğini duyurdu. Şube Başkanı İbrahim Karakaya, “Cemevlerimizde sadece inanca yönelik belirli şeyler yapılıyor. Bunun dışında inancın, felsefi ve kültürel boyutunu da anlatan bir pozisyona getirmemiz gerekiyor. “Gençlerimiz gelmiyor” diye hep şikayet ediyorduk. Uzaklaşmamaları için onlara yönelik bir çalışma yapmamız gerekiyor” dedi.
İstanbul Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi ve Cemevi, pandemi sürecinde ara verdikleri kurslara devam edeceğini duyurdu. Semah öğrenmenin yanısıra bağlama, gitar, matematik ve İngilizce kursları için kayıtların açıldığı belirtildi.
PSAKD Kadıköy Şubesi Başkanı İbrahim Karakaya, kurslara ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
“CEMEVİ BÜNYESİNDEKİ KURSLARA İLGİ OLDUKÇA FAZLAYDI”
Pandemi dolayısıyla kurslara ara verildiğini kaydeden Karakaya, “Pir Sultan Abdal Kadıköy Şubemiz eski bir şubedir. Çok faal olan bir şubeydi. Daha önce de bağlama, semah, tiyatro, semah, matematik, İngilizce kursları veriliyordu. Şimdi tekrar faaliyete geçiriyoruz. Bağlama kursunda cüzi bir ücret alınıyor. Diğerleri ücretsiz. Tiyatro kursu da gündemimizde. Yapmayı planlıyoruz. Kurslara ilgi oldukça fazlaydı” dedi.
“GÜNCEL SİYASETİ YAPMAKTAN ÇOK ÇEKİNİYORUZ”
Karakaya, pandemiden kaynaklı birtakım sıkıntıların yaşandığını söyledi. “Cemevleri hizmet noktasında cenaze erkanları ve hayır yemeklerinde aksama olmuyor” diyen Karakaya, şöyle konuştu:
“İnsan sirkülasyonunun oldukça fazla olduğu hizmetler. Pandemide normalleşmeye bağlı olarak daha iyi işler yapmayı düşünüyoruz. Her hafta paneller, söyleşiler, dinletiler gibi etkinlikler düşünüyoruz. Alevi örgütlenmesinin de yaşadığı bir sorun var. Cemevlerimizde sadece inanca yönelik belirli şeyler yapılıyor. Cem erkanları, cemevi hizmetleri gibi. Cemevlerimizi biraz bunun dışında inancın, felsefi ve kültürel boyutunu da anlatan bir pozisyona getirmemiz gerekiyor. “Gençlerimiz gelmiyor” diye hep şikayet ediyorduk. Uzaklaşmamaları için onlara yönelik bir çalışma yapmamız gerekiyor.
Alevi örgütlenmemizin bir diğer önemli sorunu da şu. Güncel siyaseti yapmaktan çok çekiniyoruz. Ama yaşamın kendisi siyasettir. Yaşadığınız ülkedeki, ildeki, ilçedeki sorunlara müdahil olmak, bunlara dair söz söylemek zorundasınız. Mesela muhabbet ceminde bunun sohbetini yapmak gerekiyor. Sadece on iki hizmeti yürütmek Aleviliği temsil etmez. Aleviliğin en önemli noktalarından biri muhabbet cemidir. Burada da sorunlar tartışılır. Bilgi alışverişi yapılır.”
“İNANCIMIZDA KADININ YERİNİ, CAN OLMA DURUMUNU ANLATAMIYORUZ”
Çevre ve kadın sorunlarına gereken önemin gösterilmediğini vurgulayan Karakaya, önümüzdeki süreçte bu konulara ilişkin çalışmalar yürüteceklerini söyledi. Karakaya bu konuda da şunları kaydetti:
“Alevilik zaten çevreyi tanrılaştıran bir inançtır. Ama çevre ile ilgili bir sözümüz yok. Sadece “Ziyaretimize dokunma” diyoruz. Günümüzde dünya çapında ekoloji tartışmaları öne çıkıyor. Doğayla barışık yaşayan inanç olarak derin ekoloji konusunda çok fazla bilgilendirmiyoruz. Bir diğer konu ise kadın cinayetleri. İnancımızda kadının yerini, kadın-erkek eşitliğini, can olma durumunu anlatamıyoruz. Özümüze döndüğümüzde eşitsizliğin olmayacağını anlatamıyoruz. Alevi örgütlenmesinde kadın sayısı çok az. Önümüzdeki dönemde bu konulara özen göstermeye çalışacağız.”
PİRHA-Ressam Ali Akdemir, PSAKD Pendik Şubesi Cemevinde ücretsiz resim dersleri veriyor. Akdemir, Alevi kurumlarına çağrı yaparak; “Gençleri olmayanın geleceği olamaz. Sanatı olmayan toplumlar ise köle toplumlarıdır. Tüm demokratik kitle örgütleri ve özellikle Alevi kurumları gençlere imkanlarını sunsunlar. Kapılarını açsınlar. Ders verecek arkadaşlar var. Ben ücretsiz olarak veriyorum” dedi.
Dersimli ressam Ali Akdemir 55-60 yıldır resim yapıyor. Akdemir, İstanbul Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Pendik Şubesi Cemevinde gençlere ücretsiz olarak resim dersi veriyor. İki grup halinde yaklaşık 25 öğrencisi olan Akdemir, Alevi kurumlarının, gençlerin sanat ile buluşmalarına destek vermesi gerektiğini ifade ederek, “Gençleri olmayanın geleceği olamaz. Sanatı olmayan toplumlar ise bir bakıma köle toplumlarıdır” diyor.
“GENÇLERİN SANATLA BULUŞMASI ÇOK GÜZEL”
PSAKD’nin kuruluşundan itibaren kuruma emek verenlerden biri olduğunu kaydeden Akdemir, “‘Gençler geleceğimizdir’, programı ile çocuklarımızı ve geleceğini sanata yönlendirmek için böyle bir proje başlattık. Derneğimizin yönetim kurulu kararı ile hayata geçirdik. Aslında daha evvel böyle bir karar alınmalıydı. Maalesef Alevi kurumlarında böyle bir sanatsal faaliyet yapılmadı.
Bütün Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütlerinin gençlere bu imkanı sunmaları gerekiyor. Bazı duyarlı arkadaşlarımızın desteğiyle bu işi yapıyoruz. Gençlerin güzel işler çıkaracaklarına inanıyorum. Hepsi, canla başla resim çizmeyi isteyen öğrenciler. Gençlerimizin sanatla buluşması çok güzel” ifadelerini kullandı.
“ALEVİ KURUMLARI GENÇLERE KAPILARINI AÇSINLAR”
Akdemir, Türkiye genelinde bugüne kadar 50’nin üzerinde resim sergisi açtığını belirtirken; pandemi sürecinde, yaşadığı yerde çalışan sağlık çalışanlarının kara kalem portrelerini de yaptığını sözlerine ekledi.
“Gençlerimizin hepsi hevesli ve destek bekliyorlar” diyen Akdemir, sanatsal çalışmalar konusunda birçok kuruma öneride bulunduğunu belirterek, şöyle konuştu:
“Sanatı olmayan toplumların köle toplumlar olduğunu söyleyebiliriz. Gençliği olmayanın geleceği yok. Sadece resim değil. Hikaye, şiir, tiyatro, sinema dalında da kurumlarımızın gençlere katkı sunması gerekiyor. Çünkü o imkanlar bu kurumlarda var. Maalesef kurumlar bu konuda bugüne kadar çok geride kalmışlardır. Yaklaşık 22 öğrenci var. Resim malzemeleri bazı duyarlı arkadaşların desteğiyle alınıyor. Boya çok pahalı. Öğrenciler boyaları ortak kullanıyor.
Herkes kurstan memnun. Başaracaklarını düşünüyorum. İyi ressamlar çıkacak. Tüm demokratik kitle örgütleri ve özellikle Alevi kurumlarına çağrıda bulunuyoruz. Gençlere imkanlarını sunsunlar. Kapılarını açsınlar. Ders verecek arkadaşlar var. Ben ücretsiz olarak veriyorum.”
PİRHA- Pandemi dolayısıyla uzun zamandır eğitim, kültür ve sanat çalışmalarına ara veren Enfield Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi yeniden derslerine başladı.
Enfield Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi uzun zamandır bütün dünyayı etkisi altına alan Covid-19 nedeniyle ara verdiği derslerine yeniden başladı.
İngiltere’de hizmet yürüten Enfield Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi halk oyunlarından müziğe, semah eğitiminden dil kurslarına, bağlama kursundan santranca kadar birçok kişiye ders veriyor.
Enfield Alevi Kültür Merkezi Başkanı Zeynep Demir ve öğretmenler sosyal medyada yayınladıkları mesaj ile tüm kursiyerlere katılım çağrısında bulundu.
Zeynep Demir, “1.5 yıldan fazladır bütün dünyanın Covid-19 hastalığı boğuştuğu, ciddi sıkıntılar yaşadığı bir süreçten geçiyoruz. Bizler de Enfield Alevi Kültür Merkezi olarak eğitimimize bir dönem ara verdik. Eğitim ve sanat amaçlı derslerimize tekrar başlıyoruz” diye belirtti.
PİRHA- Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Plan, Bütçe Komisyonu görüşmelerinde yaptığı konuşmada, kültürel çoğulculuk, kültürler kapsayıcılık, kültürel hakikat bağlamında değerlerin kabul edilmesini, tanınmasını ve bunun gereğinin yapılmasını istedi.
Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Plan, Bütçe Komisyonu görüşmelerinde konu başlıkları halinde kısa bir konuşma yaptı.
“ANTALYA’NIN TURİZM BAŞKENTİ İLAN EDİLMESİNE RAĞMEN GEREĞİ YAPILMIYOR”
Bülbül konuşmasında, “Antalya milletvekili olarak öncelikle Antalya’nın turizm başkenti diye ilan edilip, Antalya’da yaşanan turizm rezaletleri, eksiklikleri, savsaklamaların dikkate alınmaması, gözetilmemesi büyük bir skandaldır. Bu sıkıntıların merkezinde de Serik’teki skandal yatmaktadır” dedi.
Halk plajı kavramı nedir? Allaha aşkına. Öbürleri burjuva plajı mı, sosyete plajı mı? Bu halk plajı kavramı nedir? Sanki çok büyük bir şey bahşediliyormuş gibi küçücük bir yeri halkın plaja, denize girebileceği gibi söylenmesi aslında ciddi bir hak ihlalidir” diyen Bülbül şöyle devam etti:
“KADRİYE, BELEK VE OLYMPOS ÜZERİNDE SİS PERDESİ DOLAŞIYOR”
“Ören yerlerinde, turizm, doğa yerlerinde ilgili tabelalar, ilgili yönlendirmeler, ilgili kişiler son derece eğitimsiz. Konu hakkında da bir bilgileri yoktur, yönlendirmeler sıfır, tabela bilgileri sıfır, anlatımlar oldukça eksik.
Kadriye, Belek ve Olympos üzerinde sis perdesi dolaşıyor. Olympos üzerindeki ciddi arka plan oyunları var, bunun bir an önce açığa çıkartılması gerekiyor. Yani bir başına Türkiye’yi besleyecek olan Türkiye’nin ihtiyacını giderecek olan Antalya’nın bu derece mağdur olmuş olması ebetteki pandemi koşullarıyla alakalıdır, doğrudur ama biraz da plansızlıkla, biraz da güven sorunuyla alakalıdır.”
“BERGÜZARLAR YURTDIŞINDAN GELEN BARBARLARCA KATLEDİLMEKTEDİR”
Kültür ve Turizm Bakanına Bergüzar’ın ne demek olduğunu soran Kemal Bülbül, “Bir Kültür Bakanı olarak biliyor musunuz? Bergüzar Ne demek? Bergüzar Alevilerin ormandaki geyiklere, dağ keçilerine verdiği bir isimdir. İslam tarihinde de kutsal bir kavramdır, Türk tarihinde de geyikli baba gibi bir ermiş vardır ve hala bu geyikler yurtdışında gelen barbarların tüfeğine hedef olmaktadır, bu nasıl bir anlayıştır. Bizim kutsallarımıza saldırılmaktadır, bizim kutsallarımız katledilmektedir. Avcılık bir spor değil, katliamdır, avcılık da katilliktir açık ve net” diyerek tepki gösterdi.
Alevi kültür merkezlerinde, dergâhlarda bir takım düzenlemeler yapıldığını ancak aslına uyulmadan yapıldığını belirten Bülbül, şunları kaydetti:
“Abdal Musa Dergâhına gittim, sözünü ettiğim yerlerin hepsini tek tek gidip incelemişim. Abdal Musa Dergâhında yapılan düzenlemeler son derece savsaklama, işin aslına uyulmamış, Alevi kültürüne uyulmamış, görseller oradan kaldırılmış. Aynı şekilde Tokat’ta ismi Görümlü olarak değiştirilen Varzıl köyünde dergahı bulunan Kul Himmet bizim ocak kurucumuz, aynı zamanda âşık ve sadıklarımızdandır, aynı zamanda ulu ve velilerimizdendir. Kul Himmet Dergâhındaki düzenleme tamamen savsaklama yöntemiyle yapılmış, inancın hiçbir özelliği ile alakası olmayan bir şekilde yapılmış.”
“ALEVİLERE VE MUSEVİLERE AİT MEZARLIKLAR TAHRİP EDİLDİ”
“Dünya meskûn mirasındaki listede olanlar, listeye girecek olanlar, geçici olanlar Diyarbakır Sur’ da yapılanlar anlatıldı” diyen Bülbül, “Van Edremit’te bulunan Urartu höyüğü üzerindeki tuvalet, Hatay’da Musevilere ait mezarlığın kimliği belirsiz kişilerce tahrip edilmesi, Aydın’da Alevi mezarlığının, yine Süryani mezarlığının tahrip edilmesi bunlar oldukça önemli konular. Eski yerleşim yerlerinin tahrip edilmesi, su altında bırakılması”nı hatırlattı.
“TÜRKİYE’DE 12 BİN 211 KÖY VE KASABANIN, 4 BİN DAĞ VE ORMANIN TOPLAM 28 BİN YERİN İSMİ DEĞİŞTİRİLDİ”
Bülbül, köy ve kasaba isim değişikliklerine değinerek şunları söyledi:
“Türkiye’de 12 bin 211 köy ve kasabanın, 4000 dağ ve ormanın ismi değiştirilmiş. Ben Malatya Arguvanlıyım. Benim köyümün adı Şotik’tir. Değiştirilerek Çobandere yapıldı. 5 yıl önce Şotik ismi tekrar iade edildi. Şu anda resmiyette ismi Şotik’tir. Demek ki eski isimler tekrar verilebiliyor. Şu İttihat ve Terakki’den kalma asimilasyon zihniyetinden bir an önce vazgeçelim. Aynı zamanda kayyımların, Ahmet- i Hani heykelini, Orhan Doğan’ın heykelini kaldırma, kültürel çalışmalarla ilgili saldırı ve yok etme planları bunlar birer asimilasyon planıdır, biraz tekçi plandır.”
DİLLER, İNANÇLAR VE KÜLTÜRLER BU TOPLUMUN MİRASIDIR, YAŞATILMASI SAĞLANMALIDIR”
Kültür kavramının ansiklopedik bir kavram olduğunu, bir sözcük kavramı olmadığını ifade eden Bülbül, “Kültür zerreden küreye, maddiden maneviye her şeyi kapsayan, yaşamın kendisi olan, yani kendi mekânın kâinatın kuvveti olan bir şeydir. Kültür içerisinde diller, inançlar, toplumsal varlıklar, etnik kimlikler ve bunların tarihi mirasları vardır ve bunları gözetmeyen bir anlayış tekçidir, inkârcıdır ve bu tekçilik ve inkârcılık tarihe yapılmış bir ihanettir, hakarettir. Bir an önce bu düşünceden vazgeçilmesi ve kültürel çoğulculuk, kültürler kapsayıcılık, kültürel hakikat bağlamında bu değerlerin kabul edilmesi, tanınması ve bunun gereğinin yapılması gerekir” diye konuştu.
PİRHA- Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi Eş Başkanı Nebahat Çelik, Alevi inancına, kimliğine ve kültürüne yönelik asimilasyon politikalarının arttığına dikkat çekerek, 11 Temmuz Cumartesi günü dernek binasında bağlama kursu açılacağını söyledi. Çelik, gençlere kursa katılmaları için çağrı yaptı.
Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi Eş Başkanı Nebahat Çelik, Alevi inancına yönelik asimilasyon politikalarına ve 11 Temmuz Cumartesi günü derneklerinde açılacak bağlama kursuna ilişkin PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
Alevilik üzerinde büyük bir asimilasyon olduğunu belirten Çelik, “Gerek devlet tarafından gerek kendi içimizden bir asimilasyon politikası var” dedi.
DAD’ın bu asimilasyon politikalarının engellenmesi ve kendi inancının özününü yaşatması için kurulduğunu kaydeden Çelik, “Şu an baktığımızda Alevi inancını söylemde yaşıyoruz pratiğe dökemiyoruz. O sebeple DAD sadece söylemde değil pratiğe de geçirmek için ortaya çıktı. Bu söylemi pratiğe geçirmemiz lazım aksi taktirde biz ritüelden ibaret kalırız” diye konuştu.
Alevi kurumlarının Alevi inancının sadece ritüellerini gerine getirdiğini kaydeden Çelik, “Sadece ritüeller yerine getirildiğinde Aleviliğin yaşandığı düşünülüyor ama öyle değil” dedi. Çelik, bu asimilasyon politikalarına karşı bağlama ve dil kursları verileceğini söyledi.
“ALEVİ İBADETİ BİR KALIBA SIĞDIRILIYOR”
Köylerde yaşanılan Alevi inancına dikkat çeken Çelik, şehirlere göç ile birlikte ibadetin bir kalıba sığdırılmaya çalışıldığının altını çizdi.
Çelik, “Herkes ibadeti bir şekilde yapıyor. Bir kalıba sığdı. Ama Alevilik bir kalıp değildir, Alevilik geniş bir kültürdür. Bunun önüne geçmek gerekiyor” dedi.
‘Yol bir, sürek bin bir’ tabirini hatırlatan Nebahat Çelik, bütün süreklerin kendi ibadetini ve ritüelini yaşaması gerektiğini söyledi.
Bu kapsamda 11 Temmuz Cumartesi günü Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi’nde bağlama kursu verileceğini duyuran Nebahat Çelik, bu çalışmanın gençlerden gelen talep doğrultusunda ortaya çıktığını söyledi.
Sazın Alevilikte önemli bir yeri olduğunu söyleyen Çelik, gençlerin bunu çok önemsediğini belirterek, talepler doğrultusunda bağlama kursu vereceklerini kaydetti.
BAĞLAMA KURSU 11 TEMMUZ CUMARTESİ GÜNÜ BAŞLIYOR
Önümüzdeki süreçlerde dil kursu açmayı düşündüklerini belirten Çelik, “Çünkü kendi dilimizi de unutmuşuz. Dilimiz çok önemli. Kendi dilimizi rahat konuşamıyoruz ya da yazılanı okuyamıyoruz. Bu konuda çok asimile olmuşuz” dedi.
Bu tür etkinliklerin önemli olduğunu söyleyen Çelik, özellikle gençlerin katılması için çağrı yaptı.
PİRHA-15. Olağan kongresini yapan Mersin Dersimliler derneğinde Hasan Tanrıkut yeniden başkan seçildi.
Haberin videosu;
Mersin Dersimliler derneği 15. Olağan kongresini gerçekleştirdi. Dernek lokalinde yapılan ve katılımın yoğun olduğu kongre saygı duruşuyla başladı. Ardından divan seçimin yapıldığı kongrede faaliyet, mali ve denetim raporları okunup onaylandı.
Ardından konuşmalara geçildi. İlk söz alan dernek başkanı Hasan Tanrıkut, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile beraber, hak aramanın zorlaştığını, siyasetçisinden aydınına, gazetecisinden, doğa savunucularına kadar birçok kesimden insanın teröristlikle suçlandığına dikkat çekerek, şunları ifade etti;
“2000 yılından beri aralıksız kutlanan Munzur kültür ve doğa festivali güvenlik gerekçe gösterilerek yasaklandı. Dersim coğrafyasında her yıl onlarca orman yangını çıkarılmakta, devlet yangınlara müdahale etmediği gibi, kendi çabalarıyla yangına müdahale edenlere de engel olunmuştur. Bugün Dersim coğrafyası ağır bir saldırı ile karşı karşıyadır. Buna karşı durmak için Dersim kurumları olarak dilimizi, kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarmak zorundayız.”
Tanrıkut’un ardından söz alan kurum temsilcileri temennilerini aktardıktan sonra seçime geçildi. 2 liste ile gidilen seçimde Hasan Tanrıkut yeniden başkan seçildi.