PİRHA- Mersin’de Kürt Dil Bayramı yapılan açıklamayla kutlandı.
15 Mayıs 1932… Celadet Ali Bedirhan ve arkadaşlarının Şam’da Hawar dergisini çıkararak Kürtçenin Latin alfabesiyle yazıya döküldüğü o tarihi gün bugün bir halkın varoluş mücadelesinin simgesi: Kürt Dil Bayramı.
Kürt Dil Bayramı, birçok kentte yapılan açıklama, yürüyş ve etkinliklerle kutlandı.
Mersin’de de, İHD, Sanatolia ve ÖHD’in çağrısıyla bir araya gelen yurttaşlar, Özgür Çocuk Parkı’nda Kürt Dil Bayramı’na dair açıklama yaptı.
Açıklamada, ana dilin önemine dikkat çekilere, Kürtçe’nin resmi dil olması gerektiği ifade edildi.
PİRHA- Ana dilin konuşulmasında ve yaşatılmasında medyanın önemli bir rolü olduğunu vurgulayan Gazeteci Fahrettin Kılıç, “Beklentimizde yurttaşların ana dilini konuşması ve sahip çıkmasıdır” diye belirtti.
15 Mayıs 1932… Celadet Ali Bedirhan ve arkadaşlarının Şam’da Hawar dergisini çıkararak Kürtçenin Latin alfabesiyle yazıya döküldüğü o tarihi gün bugün bir halkın varoluş mücadelesinin simgesi: Kürt Dil Bayramı. Ajansa Welat İmtiyaz Sahibi Gazeteci Fahrettin Kılıç, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’na dair konuştu.
“KÜRTÇENİN GÖRÜNÜR OLMASINI SAĞLIYORUZ”
Dilin her alanda kullanılmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Kılıç, “Ajansa Welat’ı bu önem üzerine kurduk. Çünkü Kürtçe yasaklı bir dil, statüsü tanınmıyor. Bundan kaynaaklı bizlerde bunun önüne geçmek ve Kürtçe’nin görünür olmasını sağlamak için Ajansa Welat’ı kurduk” dedi.
“MEDYA DİLİ CANLI TUTMANIN ARACIDIR”
Fahrettin Kılıç, ana dilinin toplumun hafızası olduğunu vurgulayarak, medyanın hafızayı canlandırmada ve geleceğe taşımadaki önemini dile getirdi.
“ANA DİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM”
Ana dilinde haber okumanın, konuşmanın dilin yaşatılmasına katkıda bulunduğunu ifade eden Kılıç, ” Bizler haberciliğimizle yasaklı olan bir dili canlı tutmaya çalışıyoruz. Ana dilin korunması ve konuşulmasında medyanın rolü büyük. Beklentimizde yurttaşların ana dilini konuşması ve sahip çıkmasıdır” diye belirtti.
PİRHA- 15 Mayıs 1932… Celadet Ali Bedirhan ve arkadaşlarının Şam’da Hawar dergisini çıkararak Kürtçenin Latin alfabesiyle yazıya döküldüğü o tarihi gün bugün bir halkın varoluş mücadelesinin simgesi: Kürt Dil Bayramı. 2006’dan bu yana kutlanan bu anlamlı günde, sanatçı Rojkar Sağınç ile dilin, kimliğin ve müziğin kesiştiği o derin vadide buluştuk.
Sağınç’ın her cümlesi aslında bir halkın yüzyıllardır süregelen “erimeye karşı direnme” hikayesini özetliyor.
“DİL SADECE KELİMELER DEĞİLDİR TOPLUMSAL HAFIZADIR”
Rojkar Sağınç için dil, sözlüklerden çok daha fazlası o, bir toplumun genetik kodlarını taşıyan canlı bir organizma. Türkiye’de dillerin sistematik bir asimilasyonla karşı karşıya olduğunu hatırlatan Sağınç, özellikle Kürtçe ve Zazaca üzerindeki baskılara dikkat çekiyor. Sanatçıya göre, bir halkı yok etmenin ilk yolu, onun dünyayı anlamlandırma biçimi olan dilini elinden almaktır.
“En büyük acıda ya da en derin sevinçte, kişi hiç konuşmadığını sandığı o ana diline sığınır. Çünkü o dil, insanın benliğidir.”
Sağınç, dilin korunması için nostaljik bir yaklaşımdan öte, radikal ve somut adımlar atılması gerektiğini savunuyor:
“Kürtçe, sadece evlerin dört duvarı arasına hapsedilmemeli; kamusal alanda yankılanmalı ve mutlak suretle eğitim dili olmalıdır”
STRANLAR: TARİHİ YARINLARA TAŞIYAN KÖPRÜLER
Peki, bunca baskıya rağmen bir dil nasıl ayakta kalır? Sağınç bu sorunun cevabını müzikte yani halkın nefesinde buluyor. Ona göre stranlar (türküler), dengbejler ve laojiler, sadece birer müzik türü değil; Kürt halkının yazılmamış tarihinin kara kutularıdır.
Sağınç, diller arasındaki o büyülü farka da değiniyor: “Kürtçedeki bir duygunun ya da bölgesel bir terimin tam karşılığını bazen başka hiçbir dilde bulamazsınız. Dil giderse, o duygu da ölür.”
“KENDİ SESİNE DÖN”
Röportajın en çarpıcı anı ise Sağınç’ın gençlere yönelik çağrısıydı. Sadece sözle değil, ruhuyla da konuşan sanatçı, ana dili Kürtçe ile seslenerek gençleri kendi köklerine, dillerine sahip çıkmaya davet etti. Ardından yükselen bir stran, odadaki havayı bir anda değiştirdi; kadim bir ağıtın hüznü ile geleceğe dair umudun harmanlandığı o ezgi, dilin neden “vatan” olduğunu bir kez daha kanıtladı.
15 Mayıs Kürt Dil Bayramı, Rojkar Sağınç gibi sanatçıların sesiyle, sadece bir kutlama değil, bir halkın “buradayım” deme biçimine dönüşüyor. Çünkü biliyoruz ki; dil susarsa, hafıza silinir; hafıza silinirse, bir halk yiter.
PİRHA-Doç.Dr. İlyas Aslan, Kırmançki ile Alevi inancının ilişkisine de dikkat çekerek, “Dilin içinde inancıda görüyoruz, kültürü de görüyoruz. Bazı dillerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Kırmancki’de de benzer bir durum var. Bunlardan biri yoksa sakatsa dilde sakattır. Anadilimizle inancımızın böyle bir ilişkisi var. Biri yoksa diğeride eksik kalır” dedi.
Munzur Üniversitesi Zaza Dili ve Eğitimi Bölüm Başkanı Doç.Dr. İlyas Aslan ile, ana dilinin kültür, edebiyat ve günlük yaşamdaki yerine dair konuştuk.
“İnsanın dili, insanın herşeyidir ruhudur” diyen Aslan, ana dilini anahtara benzetti: “İletişim dili ve sosyalitedir. Dil konuşmadır. her şeyde dil vardır. Tarihin içinde dili görüyoruz, tıptda, sosyal yaşamda, sosyolojide görüyoruz.”
Kırmançki ile Alevi inancının ilişkisine de dikkat çeken Aslan, “Dilin içinde inancıda görüyoruz, kültürü de görüyoruz. Bazı dillerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Kırmancki’de de benzer bir durum var. Bunlardan biri yoksa sakatsa dilde sakattır. Anadilimizle inancımızın böyle bir ilişkisi var. Biri yoksa diğeride yoktur” dedi.
Ana dilin aktarılmasında sözlü anlatımın önemine vurgu yapan Doç.Dr. İlyas Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kültürde herşey dille oluşuyor. Kültür de dille devam ederek bugüne kadar geldi. Dili yazılmamış, okutulmamış ve hep göçebe yaşamışsa o dil kültürle, sözlü anlatımla varlığını korumuştur. Bizim ana dilimizde biraz böyle olmuş. Çünkü kültürümüz bugüne kadar hep dille ilişkisini koruyarak bugüne kadar gelmiş.”
“ANA DİLİNDE YAZMAK ÇOK ÖNEMLİ”
Doç.Dr. İlyas Aslan, dilin çeşitiliğinin korunması gerektiğinin altını çizerek, “Yok olmakla yüz yüze kalan diller yaşatmalı ki dünya tek renkle kalmasın” uyarısında bulundu.
Yazım dünyasında ana dilin rolüne işaret eden Aslan, “Yazılımı olan bir dilin kaybolma ihtimali yok. Örnek verecek olursak Kırmançki de öyle çok kelime kaybolmuş inançta daha diri kalmış dilimiz. Bu yüzden dili yazmak çok önemlidir. Yazılımı olan dillerin edebiyatı da güçlüdür. Bir ana dilin eğitimi varsa okutuluyorsa gelişimi de vardır. Mesela biz ana dilimizi kulaktan kulağa öğrendik, öğrettik ama okuyarak gelişşe kazanımı daha fazla olur” şeklinde konuştu.
“ANA DİLİMİZ KAYBOLURSA DÜNYAMIZ KARANLIK OLUR”
“Dilimiz Xızır’ın dilidir, ruhumuzun dilidir” diyen Aslan, şunları ifade etti:
“Artık çok okunan bir dönemde değiliz. Sosyal medya sürecin çok aktif olduğu bir dönem. Dünya değişiyor, teknolojilerin kullanımı artıyor. Bundan kaynaklı zazaca dilimizde çok imkan yok. Sosyal medyada da görünmeyince, izlemeyince kısıtlı kalır.
Devletin dillin gelişimini sağlama imkanları çoktur. Bakanlıklar bütçelerini ana dilin öğretilmesine ayırabilir. Dünyanın her yerinde bu var.
Burada asıl önemli olan çocuklarımızla kendi dilimizle konuşmaktır. Herkes çocuklarıyla konuşmalı. Nesilden nesile böyle yayılım olur ancak. Düşünün bin yıllardır kulaktan kulağa bu dil gelmiş. Bundan sonra da hem konuşarak, hem okuyarak, hem de yazarak dile katkı sunalım. Çünkü ana dilimiz kaybolursa dünyamız karanlık olur.”
“DERSİM’DE BİR OKULDA ZAZACA VAR”
Dersim’de 5 tane ortaokul olduğunu ve bunlardan sadece birinde seçmeli dersin verildiği bilgisini paylaşan Aslan, “Bunun gelişimi için çok müzakere yaptık ama çok yol alamadık . Komşu ilimiz Bingöl’de her okulda, her köyde seçmeli ders olarak zazaca var ama burda o yok. Neden veliler çocuklarına seçtirmiyorlar?” diye sordu.
Üniversitedeki bölüme de ilginin az olduğunu belirten Aslan, gençlere ana diline sahip çıkması çağrısında bulundu.
PİRHA- İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği, 21 Şubat Dünya Anadili Günü kapsamında Mikail Aslan’ın anadilde klamlar beyitler söylediği konser etkinliği düzenledi. Etkinlikte, tüm dillerin eğitim dili olması ve yasal güvenceye alınması çağrısı yapıldı.
İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği,bu yılki 21 Şubat Dünya Anadili Günü’nü Sanatçı Mikail Aslan’ın sahne aldığı bir konserle kutladı.
Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde yapılan konserde, sanatçı Mikail Aslan sahne aldı.
“DİL KAYBOLURSA HAFIZA KAYBOLUR”
Etkinlik öncesinde konuşan İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği Eş Başkanı Medine Dünya, anadilin bir hafıza olduğuna vurgu yaparak, “Anadiline yasal statü ve yasal güvence tanınmayan her dakika bir dil daha ölüyor. Bugün Dünya Anadili Günü.Bir dili konuşmak sadece kelimeleri yan yana getirmek değildir. Hafızayı, dili, kültürü ve bir halkın onurunu yaşatmaktır. Kırdaşki ve Kırmancki bu toprakların sesidir. Bu ses sustuğunda bir dil, bir tarih eksilir. Bugün çağrımız nettir. Ana diller yasal güvence altına alınsın, konuşulsun. öğretilsin. Çünkü dilini kaybeden bir halk hafızasını kaybeder” dedi.
“TOPRAKLARIMIZDAN UZAK DÜŞTÜK AMA DİLİMİZDEN UZAK DÜŞMEDİK”
Konuşmasını Kırmancki yapan İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği Eş Başkanı Hasan Ali Kılıç ise, anadilin günlük yaşamda kullanılması çağrısını yineleyerek, “Bu ay bizler için Hızır ayıdır, Hızır sizlerin muradına yapsın, sizleri korusun. Bugün Dünya Anadil Günü’nde bir araya geldik, temennimiz odur ki dille birlikte var olsunlar. Bu dil bize atalarımızdan, annemizden, babamızda bize miraz kaldı. Bizler de çocuklarımıza miraz bırakalım, burada biz çok büyük sorumluluk düşüyor. Bugün topraklarımızdan uzak düştük ama dilimizden uzak düşmeyeceğiz. Nerde olursak olalım dilimizi konuşacağız. Bizim dilimiz Hızır’ın dilidir. Herkes anadilini konuşsun insan diliyle vardır” şeklinde konuştu.
MİKAİL ASLAN SAHNE ALDI
Konuşmalar ardından sahneye çıkan Mikail Aslan’ın Kırmancki, Kurmanci ve Türkçe seslendirdiği klam ve beyitler çokça alkış aldı.
PİRHA- Mersin’de 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesiyle çok dilli etkinlik düzenlendi.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 1999 yılında aldığı kararla 21 Şubat gününü, “Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul etti. “21 Şubat Dünya Anadili Günü” ilk kez 2000 yılında, dünya çapında çok dilli yaşamı ve kültürel çeşitliliği desteklemek amacıyla kutlanmaya başlandı.
UNESCO verilerine göre, dünyada 5 bini yerli dili olmak üzere 7 binden fazla dil konuşulmaktadır. UNESCO’nun Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlasına göre Türkiye’de 18 dil yok olmuş veya yok olma tehlikesi altındadır.
Mersin’de çok dilli etkinlik düzenlendi. Sanatolia Kültür Merkezi’nde düzenlenen 21 Şubat Dünya Anadili Günü etkinliğine çok sayıda demokratik kitle örgütü temsilcisi ve yurttaş katıldı.
Yazar Adil Okay ana dilin önemine vurgu yaparken, sanatçılar Serdar Keskin, Mücahit Göker, Çiğdem Akdemir, Rüya Şah ve Sanatolia sanatçılarının seslendirdiği Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Ermenice şarkılarla halay çekilirken, Jana Med İnanç ve Lokman Şaman şiir okundu.
PİRHA- Mersin’de bir araya gelen demokratik kitle örgütleri, 21 Şubat Dünya Anadili Günü’ne dair yaptıkları açıklamada, anadilin kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılması çağrısında bulundu.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 1999 yılında aldığı kararla 21 Şubat gününü, “Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul etti. “21 Şubat Dünya Anadili Günü” ilk kez 2000 yılında, dünya çapında çok dilli yaşamı ve kültürel çeşitliliği desteklemek amacıyla kutlanmaya başlandı.
UNESCO verilerine göre, dünyada 5 bini yerli dili olmak üzere 7 binden fazla dil konuşulmaktadır. UNESCO’nun Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlasına göre Türkiye’de 18 dil yok olmuş veya yok olma tehlikesi altındadır.
Mersin’de bir araya gelen demokratik kitle örgütleri, 21 Şubat Dünya Anadili Günü’ne dair Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaprı.
Açıklamanın Kürtçesini Şükran Aktaş, Türkçesini ise Nurgül Elveren okudu.
“ANADİL ANAYASAL BİR HAKTIR”
Yapılan açıklamada,şunlar ifade edildi:
“Anadilinde eğitim taleplerinin önündeki en büyük engel, dünyada hâkim olan “ulus devlet” anlayışının kendisidir. Ulus devletler; asimilasyoncu, tekçi ve yasaklayıcı bir tutumla resmi dil dışındaki dillerin reddiyesi üzerine inşa edilmiştir. Türkiye’de çok sayıda dil olmasına rağmen, Türkçe dışındaki bazı diller 2012 yılında çıkarılan seçmeli dersler genelgesi kapsamında, 5. sınıftan başlamak üzere seçmeli ders olarak okutulabilmektedir. Bir çocuğun ilkokul 5. sınıfa kadar ailesinden öğrendiği dilden kopması ve resmi dili öğrenerek bilime, sanata, kültüre ve eğitime erişmeye zorlanması; hem çocuk haklarının ihlali hem de pedagojik olarak çocuğun ruhsal, sosyal ve duygusal dünyasının parçalanması anlamına gelmekte, “çocuğun yüksek yararı” ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Kürt meselesinin çözümü ve toplumsal barışın sağlanmasında, anadilinde eğitim hakkı kilit bir öneme sahiptir. Bu bağlamda Kürt dili ile lehçelerinde eğitim hakkının anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması, meselenin çözümüne çok büyük bir katkı sunacaktır. Bir yılı aşkın süredir devam eden “süreç”, devlet tarafından farklı biçimlerde tanımlanıyor olsa da Kürtlerde haklı beklentilere yol açmıştır. Bu beklentilerin en önemlisi ise ana dilde eğitim hakkının tanınması meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti, Kürt meselesinin çözümüne yönelik sorumluğunun gereği olarak ana dilde eğitim hakkı konusunda gerekli anayasal ve yasal düzenlemeleri hızlıca hayata geçirmeye çağırıyoruz.”
“ANADİLİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER KALDIRILSIN”
İHD Eş Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Demir, Batmanlılar Dernek Başkanı İhsan Taş, Emek Demokrasi Platformu Dönem Sözcüsü İsmail Oğuz ve Barış Anneleri İnsiyatifi Dönem Sözcüsü Emine Eren yaptıkları konuşmada, anadilin kullanılması önündeki engelin kaldırılması çağrısında bulundu.
PİRHA- Kürtçe öğretmeni Mamo Erbaş, dil, hafıza ve kimlik arasındaki koparılan bağa dikkat çekti. “Kürt evinde Kürt olsun. Ama kapıdan çıktığında egemen dilin dilini kullansın” düşüncesinin yaygınlaştığını kaydeden Erbaş, “Egemen kültürün normları dayatıldı. Kürt Aleviliği büyük ölçüde ev içine hapsedildi. Bu süreçte birçok aile evde de Türkçeyi tercih etmeye başladı. Alevilik nötrleşti. “Sonuçta sadece ‘Aleviyiz’ diyebildik. Ne inancımızı yaşayabildik, ne kültürümüzü” diye belirtti.
Kürtçe öğretmeni Mamo Erbaş, yalnızca bir eğitimci değil, aynı zamanda belleğin izini süren bir araştırmacı.
2014–2018 yılları arasında Mardin Artuklu Üniversitesi Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde eğitim alan Erbaş, mezuniyetinin ardından yönünü Kürtçeye ve özellikle Kürt Alevi kimliğine çevirdi. Onun için bu çalışmalar akademik bir ilginin ötesinde, kişisel bir sorumluluğa karşılık geliyor. “Kendimde memnuniyetle sahip olduğum bir kimlik,” diyor ve ekliyor: “Uzun yıllar boyunca asimilasyon, yok olma ve kabul görmeme baskısıyla karşı karşıya kalan bir kimliğin izini sürmek istedim.”
SAHADA DERLENEN HAFIZA
Erbaş’ın yolu Malatya, Adıyaman ve Maraş’a düşüyor. Alevi kültürü ve inancının yoğun olarak yaşandığı bu coğrafyada derleme ve arşiv çalışmaları yürütüyor. Ancak bölge halkının kendi ağzını esas alıyor.
“Standart bir dilin ötesine geçmeye çalıştım,” diyor. “Sebebim, kültürdeki öz kavramını yabancılaştırmamak.” Bu nedenle metinlerinde yöre halkının konuşma biçimi, ritmi ve sözcük dünyası korunuyor. “Anne ağzıyla yazdım,” diye özetliyor.
Çünkü Erbaş’a göre dil, yalnızca iletişim aracı değil, kimliğin taşıyıcısı.
Yaklaşık üç yıldır Avrupa’da yaşayan Erbaş, diasporada eğitim çalışmalarını sürdürüyor. Dortmund Dergahı’nda Kürtçe kursları veriyor. Bugüne kadar yaklaşık 40 öğrencisi olmuş.
Ancak onun hedefi yalnızca dil öğretmek değil. “Bir yandan öğretmenler de yetiştirmek istiyorum” diyor.
Erbaş’ın üzerinde çalıştığı projelerden biri de Alevi inancının Kürtçe ifade edilişine dair bir sözlük. Bu çalışma ile, inanç terminolojisinin Kürtçedeki karşılıklarını derlemeyi amaçlıyor.
Ona göre “Dil varsa hafıza var. Hafıza varsa kimlik var.“
Mamo Erbaş 21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle anadilin önemini PİRHA’ya anlattı. Erbaş düşünlerini hem Türkçe ve hem de Kürtçe olarak aktardı.
“KÜRT VE ALEVİ İSEN BU TOPRAKLAR SENİN DEĞİL”
21 Şubat’ın yalnızca bir farkındalık günü değil, aynı zamanda dilsel direnişin sembolü olduğunu dile getiren Erbaş, dünya genelinde binlerce dilin yok olduğuna dikkat çekti. Türkiye’de tehlike altındaki dillere değinen Erbaş, Kürtçenin Kurmanci ve Kırmanckî lehçelerinin tarihsel baskılar nedeniyle gerilediğini aktardı.
Erbaş, geçmişte uygulanan asimilasyon politikalarının dil aktarımını zayıflattığını belirterek, şunları söyledi:
“Özellikle Malatya, Maraş, Adıyaman, Sivas, Dersim hattı asimilasyon için fiziki olarak elverişli alanlara dönüştürüldü. Şark Islahat Planı’nın burada yoğun olarak uygulandığını tarihsel belgelerle biliyoruz.
Osmanlı’dan beri ve özellikle Jön Türkler döneminde tek bayrak, tek dil, tek vatan anlayışıyla yerleştirme politikaları devreye sokuldu. Örnek vermek gerekirse Malatya’nın Doğanşehir ilçesi. Yöre halkının hafızasında aktarılan gerçeklik şudur: “Yıllar boyunca biz buradaydık. Sonradan gelen insanlar Kürt ve Alevi inancına sahip olmayan insanlardı.” Bugün Doğanşehir’e Kars’tan ve Gürcistan’dan getirilen Türkler yerleştiriliyor ve sonradan yerleştirilenlere yerli deniliyor. Aslında o toprakların sahibi orada yaşayan Kürt Aleviler olmasına rağmen yok sayılıyor. Eğer Türk veya Müslümansan bu topraklarda yaşayabilir ve bu toprakların senin olduğunu kanıtlayabilirsin. Ama Kürt ve Alevi isen bu topraklar senin değil.”
KORKU, TRAVMA VE DİL KAYBI
Türkiye’de yaşayan Kürtlerin büyük bir risk altında olduğunu ifade eden Erbaş, “Kürtçe konuşulduğu, Alevi inancı sürdürüldüğü için yaşanan baskılar, katliamlar ve travmalar kuşakları etkiledi. Bazı aileler çocuklarını korumak amacıyla Kürtçeyi daha az görünür kılmayı seçti. 1980’lerden itibaren hızlanan iç göç, köyden kente geçiş ve eğitimde Türkçenin baskınlığı dil kullanımını ciddi biçimde etkiledi. Çocuklar okulda ve sosyal çevrede çoğunlukla Türkçeyle büyüdü. Kürtçe birçok evde geri plana düştü” dedi.
“EV KÜRDÜ” DAYATMASI
“Kürt evinde Kürt olsun. Ama kapıdan çıktığında egemen dilin dilini kullansın” düşüncesinin yaygınlaştığını kaydeden Erbaş, “Egemen kültürün normları dayatıldı. Kürt Aleviliği büyük ölçüde ev içine hapsedildi.Aleviliğin eğitim sisteminde ve resmi kurumlarda yer almaması asimilasyonun en önemli etkenlerinden biri haline geldi.Bu süreçte birçok aile evde de Türkçeyi tercih etmeye başladı. Alevilik nötrleşti.“Sonuçta sadece ‘Aleviyiz’ diyebildik. Ne inancımızı yaşayabildik, ne kültürümüzü ” diye belirtti.
Dil, inanç ve kültürün kamusal yaşamda görünür olması gerektiğini vurgulayan Erbaş, “Dil dünyayı renklendirir. Dilin olduğu yerde insan vardır. Hala geç kalmış değiliz. Daha çok dayanışma, daha çok üretim ve daha çok kültürel cesaret gerekiyor.” diye konuştu.
PİRHA- Pazarcıklı yurttaşlar Kürtçe’nin unutuldulduğuna dikkat çekerek, yaşamın her alanında Kürtçe konuşulması çağrısı yaptı.
Almanya’ da Köln ve çevresinde yaşayan Pazarcıklı yurttaşlar 21 Şubat Dünya Anadil günü dolayısıyla Kürtçe konuşmanın önemine dikkat çekerek dilin günlük hayatta daha fazla kullanılmasını istedi. Yurttaşlar anadilin yaşamın doğal bir parçası olduğu vurguladı.
Kürtçe’nin yalnızca evde değil, sokakta, alışverişte ve iş yaşamında da rahatça kullanılabilmesi gerektiğini dile getirdi. Dilin yaşatılmasının kültürel değerlerin korunması anlamına geldiği ifade edildi.
Özellikle çocuklarla Kürtçe konuşulması gerektiğine dikkat çeken yurttaşlar, dilin korunmasının, kimliğin korunması olduğuna dikkat çekti.
PİRHA – Kanada Demokratik Kürt Topluluğu Merkezi ve Dersim Canada Dayanışma Platformu, Seyit Rıza ve arkadaşları için anma yapıldı.
Kanada Demokratik Kürt Topluluğu Merkezi ve Dersim Canada Dayanışma Platformu, idam edilişlerinin 88. yıldönümünde Seyit Rıza ve arkadaşları için anma düzenledi.
Anma programı, yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşu ve gülbeng okunmasıyla başladı.
Anma programı, Dersim Soykırımı’nda hayatını kaybedenler ve devrim şehitleri için saygı duruşuyla başladı. Programda Dersim Katliamı’nı anlatan sinevizyon gösterimi de yapıldı. Program kapsamında Sanatçı Mervan Tan da ağıtlar okudu.
Kanada Demokratik Kürt Toplum Merkezi Eşbaşkanları, 88 yıl önce Seyid Rıza ve yoldaşlarının başlattığı adalet ve özgürlük mücadelesinin torunları tarafından sürdürüldüğünü vurgulayarak, “Bu soykırım asla unutulmayacak. Yapılanlar gelecek nesillere aktarılacak, unutulmasına asla izin verilmeyecek. Bu katliam soykırımdır ve dünya, bu katliamı ‘soykırım’ olarak kabul etmek zorundadır” dedi.
Eşbaşkanlar ayrıca, “Bizler Kürdistanlılar, Seyid Rıza’yı ve yoldaşlarını unutmayacağız. Aynı zamanda Dersim’de insanlık dışı katliamı unutmayacağız ve bunun unutulmasına, çarpıtılmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
“BELGELER KAMUOYUNA AÇIKLANMADIKÇA ADALET TESİS EDİLEMEZ”
Dijital bağlantı ile anmaya katılan araştırmacı-yazar Ali Güler, Dersim katliamının açığa çıkarılması ve soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğini belirterek, kültürel, dil ve doğa soykırımına karşı öze dönüşün zorunluluğuna dikkat çekti. Güler, “Yapılanlar açığa çıkmadıkça, belgeler kamuoyuna açıklanmadıkça adalet tesisi edilemez” dedi.
Güler ayrıca, “Dersim 38 katliamının 1925’ten beri hazırlandığını, Dersim’de her şeyin kayıt altına alındığını; kimin silahı olduğu ve hatta kimin kaç keçisi olduğu bile kayıt altına alındığını, akabinde katliamların başlatıldığını açığa çıkan belgelerden öğrendik” diye konuştu.
Soykırımın bitmediğini, dil ve doğa üzerinden devam ettiğini vurgulayan Güler, Dersim’de konuşulan Kürtçenin Zazaca lehçesinin kaybolma tehlikesine dikkat çekerek şöyle konuştu: “Bizden sonraki nesil Zazaca konuşmazsa Zazaca kaybolacak. Hatta UNESCO kaybolacak diller arasında Zazaca lehçesinin olduğunu, bir an önce Zazaca’nın kaybolmaması için çocuklarımızla konuşmalı ve Dersim’de yapılan doğa soykırımına karşı mücadele edilmelidir” dedi.
Anma töreni, Dersimlilerin hazırladığı lokmaların dağıtılmasıyla sona erdi.
PİRHA – DAD yönetimi, Kürt dil mücadelesi için strateji ve politikalar çalıştayı’nda alınan karar doğrultusunda “anadilde ibadet” yürütme önerisini gündemine aldı. Dernek yöneticilerinden İmam Şenol, “Anadilde eğitimin olmadığı yerde Kürtçe’nin yaşatılması mümkün değildir” diyerek devletin adım atması gerektiğini vurguladı. Şenol, “Anadilde cem yürütülmesi çok önemlidir. Bunu mutlaka yapacağız” sözlerini de ekledi.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlamasıyla beraber ana dil sorunu da gündemin başat talepleri arasına girdi. Kürt sorununun çözümünün, dil üzerindeki yasaklamaların kaldırılmasıyla başlayacağına işaret edilirken, birçok kentte de bu taleple eylemler yapıldı.
Barış süreciyle birlikte Kürtçe üzerinde çalışmalar yürüten kurumlar da harekete geçti.
15 Ekim’de Van’da bir araya gelen Kürt dil kurumları, “Kürt dil mücadelesi için strateji ve politikalar çalıştayı” yaptı. İki gün süren çalıştayın sonuç bildirgesinde inanç alanı olarak cemevlerinin de Kürtçenin korunması için önemli bir mücadele alanı olduğu vurgulandı. Bildirgede ayrıca inanç kurumlarına yönelik “Kürt düşmanı politikalara karşı durulacak, aynı zamanda tüm inanç topluluklarında Kürtçe çalışmaları yürütülecek” kararı da alındı.
Van’da yapılan çalıştayda Demokratik Alevi Derneği de yer aldı. Derneğin yöneticilerinden İmam Şenol, çalıştaydaki tek Alevi kurumu olduklarını da belirtti.
İmam Şenol, Demokratik Alevi Derneği olarak anadil konusunda büyük hassasiyet taşıdıklarını vurguladı. Şenol, anadil konusunun, “devlet nezdinde sorun haline getirildiğini” söyleyerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“21. yüzyılda halen ‘Kürtçe serbest olacak mı olmayacak mı?’ tartışmaları var. Tabii Kürt hareketinin, dil üzerinde belli bir çabası var. Çünkü anadil çok önemli bir alan. Kurumların kendi başına güç geliştirip sorunu aşması da mümkün değil. Artık bu süreçle birlikte birşeyler yapılmalı. Var olan sürecin sağlıklı yürümesi için bu anlamda adım atılmalı. Anadilde eğitimin olmadığı yerde Kürtçe’nin yaşatılması mümkün değildir.
Halk, kendi arasında, aileler evlerinde çocuklarıyla Kürtçe konuşuyor ama ana dilde eğitim olmayınca o dil yaşayamıyor. Anneler çocuklarıyla Kürtçe konuşuyor ancak çocuk okula gittikten sonra anne de Türkçe konuşmaya başlıyor! Kurumların bireysel çabası var ancak bir dilin yaşatılması sivil toplum örgütlerinin karşılayabileceği bir konu değildir. Dil sıradan bir mesele değil.
Biz Alevi Kürtler, bu noktada hem dil hem inanç olarak tanınmayan bir toplumuz. Mücadelemiz de bu iki başlık üzerinde sürüyor. Son süreçte dil üzerinde belli çalışmalar varken bir yerde de karşıt görüşler yaratmak için bir takım Alevi sanatçılarda da söylemler gelişti. İşte ‘Kürt Aleviler Kürtçe konuşabilirler ama ibadetini Türkçe yapıyorlar’…
Bu doğru değil. 100 yıllık yasağın görülmesi gerekir. Tamam Türkmen ozanların, şairlerin, deyişleri okunmuştur, doğrudur. Ama sanki hiçbir yasak ve asimilasyon olmamış gibi, Kürt Alevilerinin çok rahat bir ortamda yaşadığı bir süreçmiş gibi değerlendiriyorlar. Ama birileri bu konuyu kaşıyor. ‘Aleviler Türkmen’dir. Kürtler Alevi değildir. İnanç dili Türkçedir’ demesi kimseye bir yarar sağlamaz.
Var olan inkar ve imha, 100 yıllık süreci aşmıştır. Bu noktada artık dillerin ve inançların 21. yüzyılda tartışılması Türkiye gibi bir yerde ki normaldir ancak anormal bir durumdur da. Toplum bunu kabul etmez. Her toplumun dili ve inancı noktasında özgürce yaşamasının önü açılmalıdır.”
“MUTLAKA YAPACAĞIZ!”
İmam Şenol, Demokratik Alevi Derneği (DAD) olarak bundan sonraki süreçte Kürtçe’nin konuşulması için daha çok hassasiyet göstereceklerini söyleyerek şunları aktardı:
“DAD’ın, cenaze erkanlarını Kürtçe yürütmek için müsahip kurumlara da belirttiği bir önerisi var. Hangi inançtan olursa olsun kişinin kendi ana dilinde erkan yürütülmesi gerekiyor. Biz bu noktada yetersiz kalıyoruz ama çabamız var. Öyle bir asimilasyon olmuş ki insanların kendi ana dilinde ibadet etme sıkıntısı da oluşmuş. Ancak Kürtçe, cemevlerinde kimsenin bilmediği bir dil değildir. Arapçayı dinliyorsun, bir sorun yok! Ama ana dilde; Kurmancî-Kırmanckî olduğunda ‘Bu dil anlaşılmıyor. Niye konuşuyorsunuz?’ denilecek hal yok. Bu durum biraz da kurumlarımızın kendi içerisinde bu asimilasyonu içselleştirme halidir. Artık sohbetlerimizin, cemlerimizin Kürtçe de olması gerekiyor. Bir şekilde bu dili geliştirme gibi bir zorunluluğumuz var. Özellikle Birleşmiş Milletler’in de belirttiği gibi Kırmançkî dilinin artık yok olmayla karşı karşıya olduğu bir dönemdeyiz. Kurmancî lehçesi baskındır. Ama Kırmançkî lehçesi halk nezdinde fazla sahiplenilmiyor. Tüm toplumun, bu lehçeye sahip çıkması gerekir.
Kısacası, belli bir eğitim çalışmaları var ancak ibadet, inanç noktasında ana dilde cem yürütülmesi çok önemlidir. Bunu mutlaka yapacağız. Bu noktada var olan pirlerimizle cenaze erkanı ve ibadet noktasında bir çabamız var. Ancak çok ağır bir sorun.”
PİRHA – Kürt sorununun çözümü için başlatılan süreçle birlikte Kürtçenin resmi dil statüsüne alınması talebi günden güne artmakta. Kürt Araştırmaları Derneği Eş Başkanı Heno Ronak, mevcut siyasi atmosfer sebebiyle Kürtçe eğitimlere talebin arttığına işaret ederek, “Kürt sorununun çözümünü konuşacaksak Kürtçe’nin kreşlerden tutun bütün eğitim yuvalarında ana dili olarak okutulması gerekmektedir” dedi. Dilbilimci Sami Tan da, yasal düzenlemeleri beklemeden bazı pratik adımların atılabileceğini belirtti.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’yle birlikte anadil konusunda yasal düzenlemelerin yapılması, öncelikli talepler arasında sıralanmakta. Dilbilimciler de dilin varlığını sürdürüp, gelişebilmesi için en büyük ihtiyacın, dilin kamusal alandaki özgürlüğü ve ana dilde eğitim olduğuna işaret etmekte.
Ülkedeki siyasi atmosferle birlikte Kürtçe üzerindeki engeller konusunda ne adımlar atılacak, merakla bekleniyor. Ancak Kürt dil kurumları, hızlı bir refleks göstererek Kürtçenin statüye kavuşması için bir tür seferberlik çağrısı yaptı. Günümüzde Kürt yurttaşların yaşadığı birçok ilde Kürtçe eğitimler verilmeye başlandı.
Kürt dil kurumları ayrıca 15 Ekim’de Van’da buluşarak “Kürt dil mücadelesi için strateji ve politikalar çalıştayı” yaptı. İki gün süren bu çalıştayda yer alan isimlerden birisi de Kürt Araştırmaları Derneği Eş Başkanı Heno Ronak oldu.
“SORUN ÇÖZÜLECEKSE KÜRTÇE’NİN ÖNÜNDE ENGEL OLMAMALI!”
Dernek bünyesinde Modern Kürt Edebiyatı derslerini veren Ronak, yeni süreçle birlikte Kürtçe eğitimin kamusal alanda serbest kılınması gerektiğini belirtti. Anadilde eğitim yasağının Kürt sorununun en can alıcı başlıklarından biri olduğunu söyleyen Ronak, “Kürt sorunu, zaten çok yönü olan bir sorundur. Çocuklarımız 7 yaşına kadar bu dille büyüyor, okula gittiği zaman yeni bir dille karşı karşıya kalıyor. Bu çocukların 7 yıllık deneyimi, yaşadıkları çöpe atılmış oluyor. Bu durum, Kürt sorununun temel sebep ve nedenlerinden bir tanesidir. Eğer Kürt sorunu çözülecekse Kürtçe’nin önünde herhangi bir engel olmaması gerekiyor. Sağlık kuruluşlarında, belediyelerde, pazarlarda, ticarette, akademide; her alanda Kürtçenin kullanılması gerekiyor” diye konuştu.
“EĞER KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNÜ KONUŞACAKSAK…”
Heno Ronak, Kürtçe eğitimin sadece seçmeli ders olarak haftada 2 saat verilmesini de eleştirdi. Kürt sorununun çözümünün anadilde eğitimden geçtiğini vurgulayan Ronak, şunları söyledi:
“Ana dilde eğitimden kastımız şudur; çocuklarımız, kreşlerden tutun en yüksek basamak olan akademik düzeye, yüksek lisans, doktora bütün alanları kapsayacak şekilde Kürt dilinin eğitimde kullanılmasını istiyoruz. Yani eğer Kürt sorununun çözümünü konuşacaksak Kürtçe’nin kreşlerden tutun bütün eğitim yuvalarında ana dili olarak okutulması gerekmektedir.”
KÜRTÇE EĞİTİM VERECEK KADRO YETERLİ Mİ?
Van’da yapılan çalıştayda da dilin kamusal alanda kullanılması konusuna değinildiğini söyleyen Heno Ronak, “Kürdistan’da en çok konuşulan dil Kürtçedir. O nedenle Kürtçe’nin bütün alanlarda konuşulması gerekiyor” diye belirtti.
Kamu hizmeti veren tüm alanlarda da Kürtçe’ye özgürlük sağlanması gerektiğini söyleyen Ronak, şöyle devam etti:
“Belediyeler, valilikler, hastaneler, sağlık kuruluşları, camiler, cemevleri; yani her alanda bu dilin kullanılması gerekiyor. Çözüm için de ilk önce yasal engellerin aşılması gerek. Yıllardır Kürtçe eğitimin olamaması bir kadro sorununu da yaratıyor. Bu kadroların yetiştirilmesi gerekiyor. Dernek olarak bizler tüm materyalleri hazırlıyoruz ancak yeterli değil. Bunun için enstitülerin kurulması, farklı alanların, kadroların yetiştirilmesi gerekiyor. Dernek olarak dil atölyeleri düzenliyoruz. Online olan derslerimize dünyanın her yerinden ulaşılabiliyor. Ancak yüz yüze olan dersleri sadece İstanbul’daki dernek yerimizde yapabiliyoruz. Talep olursa farklı yerlerde de yapılabilir. Mesela DEM Parti ilçe örgütleri ve birkaç köy derneğinden talep oldu. Bu doğrultuda atölyeler açabiliyoruz. Ancak bizim her tarafa şu anda yetebilecek bir gücümüz yok.”
İBADETHANELERDE KÜRTÇE ÖNERİSİ!
Heno Ronak, Kürtçenin geliştirilmesinin temel alanlarından birinin de inanç merkezleri olduğunu ifade etti. Cemevi ve camilerde hizmet yürütenlerin, anadillerini kullanması gerektiğini vurgulayan Ronak, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kürdistan’daki insanlar kendi dillerinde dua ederler. Ancak camilerde hutbeler Türkçe yayınlanıp okutulur. Hatta Diyanet’in sitesinde İngilizce, Fransızca da yayınlanır ancak Kürtçe yayınlanmaz!
Cemevlerinde de Türkçe konuşulmakta. Buralarda, insanlara gidecek hizmetin kendi dillerinde olması gerektiğine inanıyoruz. Yani melelerin de, pirlerin de, dedelerin de, kendi dillerinde hizmet vermesi gerekir.”
İSTANBUL’DA DİL EĞİTİMİNE İLGİ ARTIYOR!
Yılda üç kere dil atölyeleri düzenlediklerini söyleyen Heno Ronak, Kürtçenin Soranî, Kirmanckî ve Kurmancî lehçelerinin öğretildiğini belirtti. Siyasi atmosfer doğrultusunda kurslara ilginin artacağının altını çizen Ronak, “Yılda üç ayrı atölye düzenleriz. Bazı dönemlerde Kürt sorununun çözümü konusunda bir umudun ortaya çıkmasıyla beraber buraya da ilgi artıyor” dedi.
“TOPLUMDA BELLİ BİR RAHATLAMA OLDU”
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan sonra Kürtçenin durumuna dair görüşlerini aldığımız bir diğer isim ise Dilbilimci Sami Tan oldu. Urfa’da faaliyet gösteren Komeleya Çand û Zimanê Kurdî (Kürt Dili ve Kültürü Derneği) Başkanlığını yapan Sami Tan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısından sonra “toplumda belli bir rahatlama” olduğunu belirtti.
Baskı mekanizmalarının bir nebze gevşediğini söyleyen Tan, “Bu da Kürt diline ilişkin taleplerin daha görünür olmasını sağladı. Kapatılan dil ve kültür kurumları birer birer yeni isimlerle tekrar açıldı, engellenen kültürel, sanatsal faaliyetler (müzik, sinema ve tiyatro) daha rahat icra edilebilir oldu. Yerel yönetimlerin Kürt dili ile ilgili çalışmaları arttı” dedi.
“Söylem düzeyinde sahiplenme artmış olsa da pratikte hala güçlü bir sahiplenme yok. Bugün Halk Eğitim Merkezleri’nde talep olması halinde ders açılabiliyor, dernekler dil kursları açıyor, üniversiteler online ders açıyor; bu derslere katılım hala çok cüzi bir düzeyde. Yani binlerle ifade edemiyoruz.
Kürt toplumu, anadil konusundaki talep ve çalışmalarından hiçbir zaman vazgeçmedi. Sahada yapılan anket çalışmalarına baktığımızda Kürtçe eğitim talebi %90’lar civarında. Fakat bir şeyi sadece talep etmek, o şeyin gerçekleşmesini sağlamaz. Daha örgütlü ve sürekli bir çalışmaya ihtiyaç var. Buna da ancak siyaset kurumu, sivil toplum kurumları ve toplumun örgütlü kesimi öncülük edebilir. Kürt toplumunun sivil-demokratik temelde bir dil planlamasına ihtiyacı var.
Bugün için yasal düzenlemeler hemen hayata geçmezse de demokratik temelde yürütülecek dil çalışmaları toplum nezdinde uluslararası hukuka göre de meşru görüleceği için engellenemez. Bunun için yasal düzenlemeleri beklemeden bazı pratik adımları atmak gerekir. Örneğin bir dil meclisi, dil akademisi, online okullar açılabilir. Sadece anadilde eğitim için bir televizyon kanalı kurulabilir. Ayrıca var olan imkanlar (üniversitelerdeki lisans, yüksek lisans, doktora düzeyindeki eğitim; orta okul düzeyinde verilen seçmeli dersler, STK’ların verdiği dil kursları daha güçlü sahiplenilebilir.”
ANADİLİ SAHİPLENME KONUSUNDA GENÇ NÜFUS YOK!
Sami Tan, Kürt dili ve kültürü konusunda toplumun belli kesiminde daima bir refleks oluştuğunu anlatarak şöyle devam etti:
“Ancak bu kesim çok sınırlı ve siyasette pek etkili değil, siyaset alanı insanlarda ‘dili araçsallaştırıyor’ duygusu yaratıyor. Dil kurumları, güçlü bir çekim merkezi olamıyor, özellikle genç kesimleri çekmek yetersiz kalıyor, dil çalışması daha çok orta yaş ve üzeri insanları iştigal ettiği bir etkinlik alanı olarak görülüyor. Bunda Kürt ailelerin çocuklarını anadilde yetiştirmemesinin etkisi büyük.”
Anadilde eğitim konusunda her ilde başvurulabilecek bir kurumun mevcut olduğunu söyleyen Tan, “Eğer halk eğitim merkezlerinden talepte bulunurlarsa orada da dil dersi açtırabilirler. Online ders veren birçok kurum mevcut. Bunların içinde üniversiteler de var. Örneğin Mardin Artuklu Üniversitesi bunlardan biri” diye ekledi.
“LEHÇELER ARASI HİYERARŞİK YAKLAŞIMI DA REDDETMEK GEREKİR”
Sami Tan, yok olma tehlikesinde olan Kürtçenin Kirmanckî lehçesinin geldiği evreye de dikkat çekti. Kurumların bu konudaki faaliyetlerini de anlatan Tan, şunları söyledi:
“Maalesef Dimilî (Kirmanckî) lehçesini sahiplenme düzeyi daha düşük. Buna özel bir çaba sarf etmek gerekiyor. Dimilî lehçesini koruyup geliştirmek sadece bu lehçeyi konuşanların değil (elbette en başta onların) bütün Kürtlerin sorumluluğudur. Diller arası hiyerarşik yaklaşımı reddettiğimiz gibi, lehçeler arası hiyerarşik yaklaşımı da reddetmek gerekir. Aslında dil çalışmalarında bulunan arkadaşların neredeyse tamamında bu bilinç var. Bu bilinci pratikleştirmek ve bütün dil çalışmalarını çok-lehçeli yürütmemiz gerekiyor. Herkes çalışmalarda kendi lehçesini kullanırsa kısa bir sürede aramızdaki dil bariyerini ortadan kaldırabiliriz. Bu yaklaşım birçok kurumda olumlu sonuç vermiştir.”
PİRHA- Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi, Kürtçenin resmi dil olması talebiyle Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması yaptı. Hukukçular, “Kürt meselesinin çözümü için öncelikle bu hakkın koşulsuz ve şartsız tanınması gerekmektedir” dedi.
ÖHD, Kürtçe anadilinde eğitim hakkı ve Kürtçenin resmi dil olması için başlattığı imza kampanyası için çalışmalarına devam ediyor. Hukukçular, kampanya dahilinde Çağlayan Adliyesi’nin önünde bir araya gelerek “Kürtçeye Statü” talebiyle eylem yaptı.
ÖHD’liler, TBMM’ye yönelik çağrı yaparak “Kürtçe, eğitim dili yapılsın” mesajını verdi.
ÖHD İstanbul Şubesi adına basın açıklamasının Kürtçe metnini Aslı Gülseren, Türkçe metnini ise Samet Yavuz okudu.
“MESELENİN ÇÖZÜMÜ, KÜRTÇENİN TANINMASINA BAĞLI”
Basın açıklaması da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar, “bölünme korkusuyla” kadim dillere karşı asimilasyon politikaları yürütüldüğü ifade edildi. Açıklamanın devamında şunlar aktarıldı:
“Bu ülkede en çok konuşulan ikinci dil olan Kürtçe ise bu asimilasyon politikalarından en ağır payı almış ve almaya devam etmektedir. Her ne kadar geçtiğimiz yüzyılda Kürt halkı bu talebini ısrarla dile getirmiş ve direnmiş olsa da devlet tek dilli politikalarından vazgeçmemiştir. Kuşkusuz, Kürt meselesinin çözümü, Kürt kimliğinin ve Kürtçenin tanınmasına bağlıdır. Kürt kimliğinin tanınması da Kürtçenin resmi statüye kavuşması ve Kürtlerin dillerini yaşamın her alanında özgürce kullanıp geliştirebilmeleri için anadilde eğitimin sağlanmasına bağlıdır.
Ayrıca, dil hakkı, hukuki olarak insan hakkı olarak tanımlanmış ve birçok uluslararası sözleşmede güvence altına alınmıştır. Evrensel Dil Hakları Bildirgesi, Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Koruma Sözleşmesi, Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Çocuk Hakları Sözleşmesi, dil hakları konusunda temel belgelerdir. Bu uluslararası sözleşmelerde anadilde eğitim hakkı ve diğer kültürel haklar güvence altına alınmış olmasına rağmen, Türkiye bu sözleşmelerin birçok maddesine çekince koyarak Kürt halkının bu haklardan faydalanmasını engellemiş ve engellemeye devam etmektedir.
“ANAYASAL ADIMLAR ATILSIN”
Barışın ve demokratik toplumun inşası için anadilde eğitim temel bir hak olup Kürt meselesinin çözümü için de öncelikle bu hakkın koşulsuz ve şartsız bir şekilde tanınması gerekmektedir. Bir hukukçu olarak, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği öncülüğünde Kürtçeye resmi statü tanınması ve Kürt halkının anadilde eğitim hakkının tanınmasını talep eden imza kampanyasını mesleki ve vicdani bir sorumluluk olarak görüyor ve destekliyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Kürtçeye resmi statü tanınması ve Kürtlerin hakkı olan anadillerinde eğitim hakkının güvence altına alınması adına gerekli anayasal ve yasal adımları atmaya davet ediyorum.”
PİRHA- Barış Vakfı, Meclis’te sürece dair yapılan oturumda Kürtçe konuşma talebinin reddedilmesini eleştirerek, “Bu tutum barış sürecine zarar verir” dedi.
Barış Vakfı, TBMM bünyesinde yürütülen ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir parçası olan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun oturumunda, Barış Annesi Nezahat Teke’nin Kürtçe konuşma yapma talebinin reddedilmesini yazılı bir açıklamayla kınadı. Vakıf, “Ana dil sadece bir hak değil, barışın da anahtarıdır” diyerek Meclis Başkanlığına çağrıda bulundu.
“ANA DİLİ TEMEL BİR HAKTIR”
Barış Vakfı, son oturumda yaşanan olayın sürece zarar verebileceğini belirterek, şu açıklamayı yaptı:
“Türkiye, on aydır yürütülen yeni çözüm sürecinde önemli bazı kritik aşamaları geride bırakmayı başarmıştır. Bu gelişmelerden biri de TBMM bünyesinde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulması olmuştur. Komisyonun çalışmalarına başlaması sürecin toplumsal meşruiyetini güçlendirirken farklı toplumsal kesimlerde umut ve beklentiler de yaratmıştır. Komisyon toplantıları barış talebini dillendiren geniş bir kesimin sürece olan güvenini artırmıştır.
Ancak, Komisyonun 21 Ağustos 2025 tarihli oturumunda Barış Annesi Nezahat Teke’nin Kürtçe konuşma yapma talebinin kabul edilmemesi sürecin ruhuna uygun bir tutum değildir.
ANA DİL KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE MERKEZİ BİR UNSURDUR
Unutmayalım ki ana dil yalnızca temel bir insan hakkı değil, aynı zamanda Kürt sorununun çözümünde merkezi bir unsurdur. Bu hakkın tam da barış görüşmelerinin yapıldığı bir oturumda engellenmesi, barış sürecine duyulan güveni zedeleyebilecek niteliktedir. 2013 yılından itibaren mahkemelerde kullanılan temel bir insan hakkı, Meclis komisyonunda engellenmiş oldu.
Bu nedenle Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’a çağrımız, müzakere ve diyalog süreçlerini riske edecek bu tutumdan vazgeçilerek, bir daha barışa gidecek yolda örnek bir girişimde bulunulmasıdır. Zira barış sürecinin ilerlemesi ancak her bireyin kendisini özgürce ifade edebildiği bir zeminde mümkün olacaktır.”
PİRHA- Mersin’de Kürt aileye yönelik yapılan ırkçı saldırıda gözaltına alınan 11 kişi serbest bırakıldı. Ağır yaralanan Nasim Nazlı’nın ise yoğun bakımda tedavisi sürüyor.
Mersin’in Çamlıyayla ilçesi Kisecik Mahallesi’ne bağlı Saklı Cennet mevkiinde, 10 Ağustos 2025’te Kürt bir aile, ırkçı saldırıya uğradı. Ailenin 17 kişilik bir grup olarak çıktığı piknik dönüşü, yol kenarında park halindeki bir araçtan inen 5-6 kişilik bir grup, sözlü ve fiziki saldırıda bulundu. Olay, ailenin etnik kimlikleri ve dillerine yönelik ağır hakaretler içeren bir saldırıya dönüştü. Saldırı sırasında, 66 yaşındaki Sabiha Nazlı ve küçük bebek Ayla Avcı büyük tehlike atlattı. Sağlık ekiplerinin müdahalesiyle bebek hayata döndürülürken, Nasim Nazlı ağır yaralar aldı ve yoğun bakımda tedavi altına alındı.
Irkçı saldırıda tespit edilen 11 kişiden 9’u karakolda alınan ifadelerinin ardından serbest bırakılırken, 2 kişi de çıkartıldığı mahkemede adli kontrol şartı ile salıverildi.
“BU SALDIRILAR BİR TOPLUMU HEDEF ALIYOR”
Saldırıya dair yazılı açıklama yapan Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Mersin Şubesi, yaşanan saldırıyı kınayarak, hukuki sürecin takipçisi olacaklarını belirtti. ÖHD Mersin, yaptığı açıklamada, “Bu tür saldırılar, yalnızca mağdurlarını değil, aynı kimlikten olan tüm toplulukları hedef alarak toplumsal barışı tehdit eden ağır insan hakları ihlalleridir. Kürt halkına yönelik şiddet ve nefret söylemleri, toplumsal uyum ve eşitlik ilkesine karşı büyük bir tehlikedir” dedi.
Saldırıya karışan tüm faillerin bir an önce tespit edilip, adalet önüne çıkarılmasını talep eden ÖHD Mersin Şubesi, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Anayasası’na açıkça aykırı olan bu tür saldırıların cezasız kalmaması gerektiğini vurguladı.
Dernek, saldırıların önüne geçebilmek için farkındalık oluşturulması, şiddet ve ırkçılığa karşı daha güçlü bir toplumsal direncin inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekti.
PİRHA- DEM Parti Mersin İl Örgütü, Bayrampaşa’da Kürtçe müzik dinledikleri gerekçesiyle bir ailenin polisler tarafından darp edilmesine tepki göstererek, olayın münferit değil sistematik bir devlet politikası olduğunu vurguladı.
Bayrampaşa’da yaşanan polis şiddeti olayı, kamuoyunda büyük yankı uyandırırken, DEM Parti Mersin İl Örgütü konuya ilişkin bir basın açıklaması gerçekleştirdi. İl binası önünde yapılan açıklamada “Kürtçeye karşı hazımsızlığa geçit vermeyeceğiz” yazılı pankart açıldı. Basın metnini okuyan DEM Parti Mersin İl Eşbaşkanı Bedriye Kuş,14 yaşındaki bir çocuğa biber gazı sıkılmasını, 7 aylık hamile bir kadının tekmelenerek hastaneye kaldırılmasını ve bebeğin kafatası hasarıyla yoğun bakımda olmasını “insanlık suçu” olarak nitelendirdi.
“KÜRTLERE YÖNELİK SİSTEMATİK BİR SALDIRI”
Bedriye Kuş, olayın yalnızca birkaç polis memurunun orantısız güç kullanımı değil, Kürt halkına yönelik sürdürülen inkâr ve imha siyaseti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Kuş, “Bugün bir bebek yaşam mücadelesi verirken, bir anne yoğun bakımda hayatta kalmaya çalışıyor. Bu bir hak ihlali değil, açık bir insanlık suçudur” dedi.
Darp raporlarının hastane kayıtlarına yansıtılmamasını, yoğun bakımdaki annenin ifadesinin baskı altında alınmaya çalışılmasını ve polisler hakkında hiçbir işlem başlatılmamasını eleştiren Kuş, “Saldırıya karışan polisler değil, mağdurlar sorgulanıyor. Ceza yerine koruma kalkanı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.
“POLİSLER HAKKINDA YARGILAMA SÜRECİ BAŞLATILMALI”
Kürt diline, kültürüne ve kimliğine yönelik baskının kabul edilemez olduğunu belirten Bedriye Kuş, Kürtçe müziğin kriminalize edildiğini söyleyerek, “Kürtçe müzik dinledikleri gerekçesiyle insanların darp edilmesi, gözaltına alınması; bu ülkede hukukun ne kadar tek taraflı işlediğinin kanıtıdır. Kürtçe dinlemek suç değildir. Bu saldırıya sessiz kalan herkes bu zulmün ortağıdır” dedi.
Saldırıya karışan tüm polislerin derhal açığa alınması, bağımsız ve etkin bir soruşturmanın yürütülmesi gerektiğinin altını çizen Bedriye Kuş, “Yoğun bakımda olan kadının ve bebeğinin tedavisi devlet güvencesinde sağlanmalı; aileye yönelik tüm maddi ve manevi zararlar tazmin edilmelidir. Darp izlerini saklayan sağlık çalışanları ile mağdurlara baskı yapan kolluk görevlileri hakkında yargı süreci başlatılmalıdır. Kürt halkının dili, kimliği ve kültürü kriminalize edilemez. Kürtçe müzik dinlemek suç değildir. Bu saldırıya sessiz kalan herkes bu zulmün ortağıdır. DEM Parti olarak yargıdan, sokaktan, meclisten ve yaşamın her alanından bu insanlık suçuna karşı ses yükseltmeye devam edeceğiz” mesajını verdi.
PİRHA – Pegasus Hava Yolları personelinin, Türkçe bilmeyen Kürt yurttaşlara dönük ayrımcılık yapması Mecliste de gündem oldu. Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’na “Kürtçenin anadil olduğu bölgelerdeki uçuşlarda Kürtçe bilen personel veya tercüman bulundurulması yönünde bir çalışmanız olacak mı?” diye sordu.
Pegasus Hava Yolları personelinin 10 Haziran 2025’teki İstanbul- Diyarbakır seferi öncesinde yolculara yönelik ayrımcılık yaptığı iddiası Meclis gündemine de girdi.
Basına yansıyan bilgilere göre, uçuş öncesi yer hizmetlerinde görevli bir personelin, Türkçe bilmeyen Kürt yurttaşları defalarca otobüsten indirip bindirdiği, valiz gerekçesiyle azarlayıp “Burası Türkiye, Türkçe konuşmak zorundalar. Türkçe öğrensinler” dediği paylaşılmıştı.
HAVAYOLU ULAŞIMINDA KÜRTÇE AYRIMCILIĞI!
DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, yaşananları “Kürt halkına yönelen dil inkârının ve sistematik ayrımcılığın çarpıcı bir örneği” olarak yorumladı. Eren, yaşanan olaya dair “Kürt yurttaşların hem anadil hakkının hem de kamusal hizmetlerden eşit ve onurlu biçimde yararlanma hakkının ihlali” olduğunu söyledi. Kürtçenin, milyonlarca insanın anadili olduğunu belirten Milletvekili Serhat Eren, Meclise sunduğu önergede şu ifadelere yer verdi:
“Kürt yurttaşların da vergileriyle ayakta duran bu ülkede, kamuya açık hiçbir alanda dil dayatması yapılamaz. Hizmet sunan personelin insan hakları, çok dillilik ve ayrımcılıkla mücadele konusunda eğitilmesi zorunludur. Kürt coğrafyasına yapılan uçuşlarda Kürtçe bilen personel ya da tercüman bulundurmak bir lütuf değil, hizmet etiğinin ve kamu sorumluluğunun gereğidir.
Kamusal hizmetlerde dilsel çoğulculuk, yalnızca teknik bir gereklilik değil; halkların eşitliği, toplumsal barış ve birlikte yaşamın temel koşuludur. Havayolu ulaşımı gibi herkesin eşit faydalanması gereken bir alanda, anadili nedeniyle yurttaşlara yönelen bu tür dışlayıcı ve aşağılayıcı uygulamalar kabul edilemez. Olayın kamuoyunda yarattığı tepki ve tanık anlatımları doğrultusunda, Pegasus’un bu tutumuna karşı idari ve yapısal düzeyde herhangi bir önlem alınıp alınmadığı, personelin dil ve ayrımcılık eğitimi konusunda şirketlerin yükümlülükleri ve Bakanlığın bu konudaki denetim mekanizmaları kamuoyu nezdinde sorgulanmaktadır.”
“KÜRTÇE BİLEN PERSONEL YÖNÜNDE BİR ÇALIŞMANIZ OLACAK MI?”
DEM Partili Serhat Eren, konuyla ilgili hazırladığı soru önergesinin Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu tarafından yanıtlanmasını istedi. Milletvekili Serhat Eren, şu soruları yöneltti:
“Pegasus Hava Yolları’nın 10 Haziran 2025 tarihli İstanbul-Diyarbakır seferinde yaşandığı belirtilen dil temelli ayrımcı uygulamaya ilişkin Bakanlığınızca bir denetim ya da soruşturma başlatılmış mıdır? Başlatıldıysa sonuçları nelerdir? Başlatılmamış ise gerekçesi nedir?
Türkçe bilmeyen Kürt yurttaşlara ‘Türkçe bilmek zorundasınız’, ‘Türkçe öğrensinler’ gibi ifadeler kullanan yer hizmetleri personeli hakkında herhangi bir idari ya da disiplin işlemi uygulanmış mıdır?
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın, özel havayolu şirketlerinin etnik köken, dil veya inanç temelli ayrımcı uygulamalarda bulunmasını engellemeye dönük herhangi bir denetim, düzenleme ya da yaptırım mekanizması bulunmakta mıdır?
Bakanlığınız, başta Kürtçe olmak üzere, yurttaşların yoğun olarak konuştuğu dillerin dikkate alındığı bir hizmet standardı oluşturmak üzere herhangi bir çalışma yürütmekte midir?
Kürtçenin anadil olduğu bölgelerdeki uçuşlarda Kürtçe bilen personel veya tercüman bulundurulması yönünde bir çalışmanız olacak mı?
Bakanlığınız önümüzdeki dönemde, çokdilli kamusal hizmet sunumunu güvence altına almak ve dil temelli ayrımcılığı engellemek adına hangi düzenlemeleri hayata geçirmeyi planlamaktadır?
Havayolu ve havalimanı çalışanlarının, yolcuların dil, kimlik veya yaş gibi nedenlerle ayrımcılığa uğramamaları için insan hakları, çokdillilik ve kamu hizmeti etiği konularında eğitilmesine dair bir zorunluluk ya da standart mevcut mudur?”
PİRHA- Sanatolia, Eğitim Sen ve İHD Mersin, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı sebebiyle şiir dinletisi etkinliği düzenledi. Etkinlikte şair yazar Mehmet Şirin Bulğa, Kürtçe şiirler seslendirdi.
İnsan Hakları Derneği (İHD), Sanatolia ve Eğitim Sen Mersin Şubesi, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı etkinlikleri kapsamında yazar ve şair Mehmet Şirin Bulğa’nın katılımıyla imza günü ve şiir dinletisi düzenlendi.
Açılış konuşmasını yapan Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, günün anlamına dair aktarımda bulundu. Ardından Mehmet Şirin Bulğa, kısa bir konuşma yaptıktan sonra Kürtçeye dair sunum yaptı. Bulğa, dilin önemine vurgu yaptığı sunumda Konfüçyüs, Friedrich Schiller, Ludwig Wittgenstein ve Theodor Adorno’dan referanslar verdi.
PİRHA-Kürtçenin varlığının hep süreceğini belirten şair ve yazar Selahattin Çam, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nda yaptığı çağrıda, “Dil bir hafızadır. Kürtçeyi yaşatmanın yolu yazmaktan, okumaktan ve konuşmaktan geçer” dedi.
1932 yılında Kürt dilinin öncülerinden Celadet Bedirxan ve dönemin aydınları tarafından Latin alfabesiyle yayımlanan Hawar dergisinin ilk sayısının çıktığı 15 Mayıs, 2006’dan bu yana Kürt Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Kürtçenin Kurmancî, Soranî ve Kırmanckî lehçelerinde yayın yapan Hawar dergisi, 1943’e kadar toplam 57 sayı yayımlanarak dilin gelişiminde tarihî bir rol oynadı.
Kürt Dil Bayramı vesilesiyle PİRHA‘ya konuşan şair ve yazar Selahattin Çam, Kürtçenin tarihsel süreçte karşılaştığı baskılara rağmen bugün hala varlığını güçlü bir şekilde sürdürdüğünü belirtti. “Dil yaşam gibidir, onu kullanmadığınız sürece durur ve geriler” diyen Çam, Kürt halkının yazmaya, okumaya ve üretmeye devam ettiğini vurguladı.
“KÜRTÇEYİ YAŞATAN SÖZLÜ EDEBİYAT GELENEĞİDİR”
Osmanlı döneminde farklı halkların dillerinin yasaklı olmadığını ancak Kürtçenin özellikle medrese eğitimlerinde Arapça ve Farsçanın etkisi altında kaldığını kaydeden Çam, “Ahmedi Xanî, Melayê Cizîrî ve Melayê Batê gibi büyük edebiyatçılar, Arapça yazıp okudukları için Kürtçenin yazılı gelişimi sınırlı kaldı. Ancak bu boşluğu sözlü edebiyat doldurdu” dedi.
Dengbêjlerin anlatıları, masallar, halk hikayeleri ve klamlar aracılığıyla Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarıldığını belirten Çam, bu birikimin zamanla yazıya döküldüğünü ve dilin bugüne taşınmasında bu sürecin belirleyici olduğunu söyledi.
“DİL, KİMLİK VE HAFIZADIR”
Bir dili geliştirmenin en temel yollarından birinin okumak olduğunu dile getiren Selahattin Çam, teknolojinin gelişmesiyle birlikte okuma alışkanlığının zayıfladığını, bunun da Kürtçeye olumsuz yansıdığını ifade etti. Ancak tüm baskılara rağmen dilin hala üretimle yaşamda olduğunu ifade eden Çam, “Kürtçe kitaplar yazılıyor, gazeteler çıkıyor, televizyon programları yapılıyor. Bunlar dilin varlığını korumak için azımsanamayacak adımlar. Tüm olumsuz koşullara rağmen bu dil yaşamaya devam edecek” şeklinde konuştu.
Kürt Dil Bayramı’nın yalnızca bir günle sınırlı kalmaması gerektiğini vurgulayan Çam, “Dil bir kültürdür, kimliktir, hafızadır. Onu yaşatmanın yolu, her gün onunla konuşmak, yazmak ve okumaktır” diyerek, Kürtçeyi yaşatma çağrısını yineledi.
PİRHA – DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup toplantısında konuştu. Bakırhan, AKP iktidarının, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’a çağrısıyla başlayan “diyalog ve müzakere çabalarını sabote etmeye çalıştığını” söyledi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Meclis’te haftalık grup toplantısında konuştu.
Tuncer Bakırhan, 21 Şubat Dünya Anadil Günü nedeniyle konuşmasına ana dili olan Kürtçe ile başladı. Kürtçe olarak, “Her dil bir güzel bir renktir, varlıktır. Biz de dilimiz, Kürtçenin onurumuz olduğunu söylüyoruz. Bu gün hem irademiz hem de dilimiz inkar ediliyor” dedi.
“BARIŞ UMUDUNU ORTADAN KALDIRMAK İSTEYEN SABOTAJCI BİR AKLI VAR”
Tuncer Bakırhan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:
“Bizim belediyelerimiz halkın kültürünü yaşatır, dillerini korur, çocuklarının anadilinde eğitim alması için hizmet ve katkı sunar. Belediyelerimiz halkın kültürüne sahip çıktıkça kaybolan dillere kültürlere sahip çıktıkça kayyım yoluyla bunu baltalamaya çalışan bir akıl ile karşı karşıyayız. Belediyelerimizin açtığı dil ve kültür kurumları kapatılıyor. Neredeyse farklı dillere açılan tabelalara dahi soruşturma açılıyor.
En son olarak hepinizin de bildiği gibi Van halkının iradesi yine bu şekilde gasp edildi. Van’da halk 14 belediyenin 14’ünü de aldı. Çünkü iki dönem Van belediyesi kayyım gaspıyla, irade hırsızları tarafından yönetilmişti. Üçüncü defa halk 14’te 14 ile buna cevap verdi. Ama bu cevabı anlamak yerine yine kirli kumpaslar kurmaya, seçilmiş belediye eşbaşkanımızı yok yere cezalandırarak yerine kayyım atadılar. AKP iktidarı kaybettiği yerleri, artık sandıkta alamayacağını çok iyi biliyor. Van’ı artık rüyasında bile göremeyeceğini çok iyi biliyor. Onun için kumpaslarla, oyunlarla, darbelerle bu iradeyi geri almaya çalışıyor. Yaw sizin gaspçı iradeniz 14’te 14’e çarpar tuzla buz olur. Yolsuzluk, hırsızlık yapan kayyımlarınızı, onların pratiklerini Van halkına kabul ettiremezsiniz.
Van halkı iradesi için günlerdir direniyor. Copunuza, merminize işkencelerinize rağmen ayakta duruyor. Maalesef bir yargı var yargı demeye bin şahit gerekiyor. AKP’nin özel kalem müdürü gibi çalışıyor. Savcı talimatla harekete geçiyor polis talimatla gece yarısı evleri basıyor, hakim elindeki mühürle haksızlığa hukuksuzluğa imza atıyor. Sonra da kalkıp ‘yargı kararı’ diyorlar. İnanır mı kimse bu yargı kararına. Van Büyükşehir Belediyemize bir gece yarısı çetevari bir şekilde girdiler. Plastikler mermilerle, gaz bombalarıyla neredeyse insanları oradan üçüncü, dördüncü kattan atacak kadar gözleri dönmüş.
SÖMÜRGE MEMURU!
Bu darbe değil de ne nedir Allah aşkına? Darbeymiş, vesayetmiş, sizden büyük darbeci mi olur? Sizden büyük vesayetçi mi var? Bir tane memur atamışlar. Emin olun belki memur olmasa devlet görevi olmasa Van’ı hayatında görmemiş. Van’ın kültürünü, dilini bilmeyen bir sömürge memurunu oraya atıyorlar. Evet, sömürge memurudur. Topla, tüfekle orayı gasp ederseniz biz de sömürge memurudur deriz.
Hindistan’da da hatırlarsınız, bir zamanlar kraliyet de oraya memur atardı. Bunların belediyelerimize atadığı bu sömürge memurlarının Britanya’nın Hindistan’a atadığı o memurlardan hiç bir farkı yoktur. Kürtler bunu böyle biliyor, bilmeye devam edecek. Ne oldu kayyımın ilk icraatı biliyor musunuz? Tahmin edemezsiniz. Bizim belediyemiz daha önceki kayyımların borçlarını hırsızlıklarını yolsuzluklarını ifşa eden bir pankart asmıştı belediye üzerine. İlk oraya yöneldiler niye kayyımın hırsızlığı ve yolsuzluğu gözükmesin, kimse görmesin diye. İşte bunların belediyecilik anlayışı Van Belediyesi’nde ilk önce indirdikleri o afişte gizlidir. Kayyım; hırsızlık, yolsuzluktur kimse kayyımı başka biçimde bu topraklara bu coğrafyada yaşayan halklara anlatamaz. Sanki o pankartı indirince kayyım pirûpak olacak hırsızlıktan azade olacak. Xwelî li serê we be. Sed carî xwelî li serê we be.
AKP’DE SİYASET YAPAN KÜRTLERE DE SESLENİYORUM
İstanbul’da Kürt halkının varlığını bile kabul etmiyor. Neymiş efendim, İstanbul’da kent uzlaşısı yapılmış. Savcı, Türk ve Kürtler ittifak yapıyor diye yapılan kent uzlaşısını suçlama biçiminde bir iddianameye koymuş. Neymiş efendim, Kürt ittifak yapamaz, Kürt belediyede işbirliği yapamaz, Kürt belediye alamaz. 2025 model Mahmut Esat Bozkurt’un yaptıkları. Kürt düşmanlığını içeren savcının açıklamalarını umarım hepiniz okumuşsunuzdur. Peki, siz, Kürt-Türk ittifakını suç gören bu savcıyı, AKP yöneticilerinin mensuplarının tek bir şey dediğini duydunuz mu? Demek ki onlar da Kürtler ve Türklerin ittifak yapmasının suç olduğunu düşünüyor. Başsavcı Abdulhaluk Renda, Şükrü Kaya’nın, Sıddıka Avar’ın, Kemal Yamak’ın, Recep Peker’in ruhuna sarılıyor. Onlar da Kürt’ü düşman olarak gören, yok edilmesi gereken bir halk olarak gören raporlar hazırladılar.
Buradan sizin huzurlarınızda AKP’de siyaset yapan Kürtlere de sesleniyorum; Allah aşkına, Kürt belediye alamaz, ittifak yapamaz, yaparsa kelepçe vurur, içeri atar diyen bu savcının yaptığı bu antidemokratik uygulamalara siz ne diyorsunuz, nasıl bakıyorsunuz? Bunu kabul ediyor musunuz? Biz bu ülkede 100 yıldır, bu ülkenin üzerinde dolaşan bu utançla mücadele ediyoruz. Siz ne ediyorsunuz? Bu utanca ortak olmaktan artık vazgeçin. Biz Van’da iken, bir anne yanımıza geldi ve bize, ‘Kendi ekmeğini kendi tandırında pişir’ dedi. Biz de onlara diyoruz: Gelin, bu zulme karşı halkının ve belediyenin yanında durun. Utanmıyor musunuz? Bir kilo makarna için zulüm edenlerin yanında duruyorsunuz. Ayıptır, aklınızı başınıza alın.
SABOTAJCI BİR AKLI VAR
Bir yandan çözüm naraları atacaksanız. Diğer yandan Sayın Öcalan’a yönelik devletlerarası komplonun olduğu gün Van’a kayyım atayacaksınız. AKP iktidarı; diyalog ve müzakere çabalarına karşı sabotaj yapıyor. Van’dan Tişrîn’e bugün olan HDK operasyonuna kadar barış umudunu ortadan kaldırmak isteyen sabotajcı bir aklı var. Toplum 15 Şubat’ta Sayın Öcalan’dan bir çağrı beklerken; iktidar çözümsüzlükte ısrar eden yaklaşımlarıyla topluma mesaj verdi. Biz çağrı bekliyorduk onlar kayyım ile mesaj verdiler.
Fikrinde kayyım olanın zikrinde barış olur mu? Bu sabah, HDK’ye dönük olan ve içinde EMEP’in, Devrimci Parti’nin, SYKP, ESP, DBP, Yeşil Sol Parti üyelerinin, gazetecilerin, sanatçıların ve MYK üyelerimizin de bulunduğu en az 52 arkadaşımız, sabah şafak sökmeden gözaltına alındı. Bu siyasi kırım operasyonu, ülkenin barış, demokrasi ve çözüm arayışına yönelik topyekûn bir saldırıdır. Bu baskıcı ve hukuksuz uygulamayı şiddetle kınıyoruz ve reddediyoruz. Arkadaşlarımıza yapılan bu saldırılar, Türkiye’yi karanlık bir ülkeye çevirme projesinden başka bir şey değildir.
Barış isteyen milyonların nasırına basmaktan artık vazgeçin. Biz, bu kumpasçı aklı Oslo’dan, 2013-2015 arası çözüm sürecinden çok iyi tanıyoruz, çok iyi biliyoruz. Yine aynı şeyi tekrar etmeye çalışan bu aklı kınıyoruz, reddediyoruz. HDK’yi savunmaya devam edeceğiz. Daha geçen hafta HDK, barış ve çözüm konferansı düzenledi. Ayıptır! Tam da barış hayalimiz vücut bulmuş halidir HDK. Halkların ve inançların eşit bir şekilde bir arada yaşamasının en güzel örneğidir HDK. HDK biziz, biz HDK’yiz. Bir operasyon yapacaksanız, hepimize yapın.
Buradan Sayın Bahçeli’ye de seslenmek istiyorum. Siz, Türk-Kürt ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmasından bahsediyorsunuz, ortağınız barış umudunu yok etmek için son hızla devam ediyor. Siz, bu sürece doğum sancısı diyorsunuz; iktidarınız bu süreci ölü doğum yaptırmak için elinden gelen bütün çabayı ortaya koyuyor. Bugün bu ölü doğuma karşı durmak, Kürt-Türk ittifakını savunmak hepimizin görevidir ve bu görevimizi her şeye rağmen layıkıyla yerine getirmeye devam edeceğiz.
SAYIN ERDOĞAN ÇÖZÜMÜN NERESİNDE?
DEM Parti olarak biz barışa inanıyoruz, biz diyaloğa ve müzakereye inanıyoruz. Ortağınız ve yürütme erki olan Sayın Erdoğan çözümün neresindedir, Sayın Bahçeli? Bu soruyu biz de, 85 milyon yurttaş da merak ediyor. Buradan DEM Partili olsun olmasın herkese sesleniyorum: Bugün Van’a kayyım atanıyor, yarın İstanbul, İzmir, Adana’ya da göz dikecekler, oraya da kayyım atamak için çalışacaklar. Bu sadece DEM Partisi’ne değil, hepimize, Türkiye’ye, Türkiye demokrasisine kurulan bir kumpastır. Bu topraklarda yaşayan her yurttaş çok iyi bilsin ki bu bir parti meselesi değil, bir demokrasi meselesidir; hepimizin meselesidir. Bu haksızlıklar, hukuksuzluklar karşısında birlikte olmaktan, ortak mücadele etmekten başka bir şansımız yoktur.”
21 Şubat Dünya Anadil Günü nedeniyle Kırmancki, Hemşince, Ermenice, Gürcüce, Kurmanci, Çerkesce, Abhazca, Suryanice konuşmalar yapılarak, ana dilin önemine dikkat çekildi.