PİRHA-Karakoçan Belediyesi, Valilik emriyle silinen “Pêşî Peya/Önce Yaya” ve “Hêdî/Yavaş” Kürtçe uyarı yazılarını halka birlikte bir kez daha yazdı.
Elazığ’da Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yönetimindeki Karakoçan Belediyesi’nin yaya yollarına yazdığı Kürtçe “Pêşî Peya/Önce Yaya” ve “Hêdî/Yavaş” yazıları 22 Eylül’de Valilik emriyle silinmişti.
Karakoçan Belediyesi Eş Başkanları Cafer Oğur ve Songül Düzgün ile DEM Parti Bingöl Milletvekili Ömer Faruk Hülakü’nün de aralarında bulunan heyet, bugün silinen yazıları yeniden yazdı.
“KÜRTÇE BU TOPRAKLARIN EN KADİM DİLİDİR, SİLİNEMEZ”
Belediye önünde kısa bir açıklama yapan DEM Parti Milletvekili Ömer Faruk Hülakü, “Kürtçe, bu toprakların en kadim dilidir, silinemez, yok edilemez. Karakoçan’da silinen yazılarımızı yeniden yazıp, basın açıklamamızı yaptık. Kürtçenin varlığı, halkımızın onurlu direnişiyle yaşamaya devam edecek. Dilimize dönük her saldırı girişimi, dilimize sahip çıkma kararlılığımızı daha da pekiştirecektir” dedi.
Daha önce de İçişleri Bakanlığı talimatıyla Van, Diyarbakır, Mardin ve Batman gibi kentlerde Kürtçe uyarı yazıları silinmişti.
PİRHA-Karakoçan Belediyesi tarafından yaya yollarına yazılan “Pêşî Peya/Önce Yaya” ve “Hêdî/Yavaş” yazıları Elazığ Valiliği tarafından silindi. Kürt diline karşı yapılan ırkçı saldırıya tepki gösteren Karakoçan Belediyesi Eş Başkanı Songül Düzgün, “Dilimizden ve kimliğimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Karakoçan Kürt halkının yaşadığı bir yerdir, dilimize yapılan bu ırkçılığı da kabul etmiyoruz” dedi.
Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde DEM Parti yönetimindeki Karakoçan Belediyesi tarafından yaya yollarına yazılan “Pêşî Peya/Önce Yaya” ve “Hêdî/Yavaş” yazıları Elazığ Valiliği tarafından silindi.
Daha önce de İçişleri Bakanlığı talimatıyla Van, Diyarbakır, Mardin ve Batman gibi kentlerde Kürtçe uyarı yazıları silinmişti.
Karakoçan Belediyesi Eş Başkanı Songül Düzgün, Kürtçe trafik uyarı yazılarının silinmesini PİRHA’ya değerlendirdi.
“DİLİMİZDEN VE KİMLİĞİMZDEN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Kürt diline karşı yapılan ırkçı yaklaşımı asla kabul etmediklerini belirten Karakoçan Belediyesi Eş Başkanı Songül Düzgün, “Yollara yazdığımız Kürtçe yazılar zaten belediyenin kendi yol güzergahları içerisindeki bir yer, karayollarının yol güzergahı içerisinde olan bir yer değil. Emniyet, valilik tarafından karayolları trafik kurallarına aykırı olduğundan dolayı silindiği belirtti. Dilimizden ve kimliğimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Karakoçan Kürt halkının yaşadığı bir yerdir, dilimize yapılan bu ırkçılığı da kabul etmiyoruz” dedi.
PİRHA – Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Siirt devlet hastanesinde Türkçe bilmediği gerekçesiyle hizmet alamayan Fatma Sümeli’nin durumunu Meclis gündemine getirdi. Tanrıkulu, Sağlık Bakanı Sayın Kemal Memisoğlu’na “Fatma Sümeli’nin yaşadığı mağduriyete sebep olan kişi veya kişiler hakkında işlem yapılmış mıdır?” diye sordu.
Kamuda Kürt dilinin kabul edilmemesi nedeniyle Kürt yurttaşların yaşadığı mağduriyetler sürüyor. Konuya örnek olacak son olay Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşandı.
İşitme sorunu sebebiyle hastanenin kulak, burun, boğaz polikliniğine başvuran Fatma Sümeli, Türkçe bilmediği gerekçesiyle “Konuşmayı Alma Eşiği (SRT)” testi yapılmadı.
“İNCELEME VE SORUŞTURMA BAŞLATILMIŞ MIDIR?”
Kamuoyunda büyük tepkiye sebep olan olay Meclis gündemine de taşındı. CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, konuyla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na soru önergesi sundu.
Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Sağlık Bakanı Kemal Memisoğlu tarafından yanıtlanması talebiyle şu soruları yöneltti:
“*Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Polikliniğinde yaşanan olay ile ilgili olarak inceleme ve soruşturma başlatılmış mıdır? Başlatmış ise, güncel akıbeti nedir?
*Fatma Sümeli’nin yaşadığı mağduriyete sebep olan kişi veya kişiler hakkında işlem yapılmış mıdır?
*Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bu ve benzeri konularda şikayetler alınmış mıdır?
*Sosyal Devlet anlayışıyla Anayasal hakkını kullanmak isteyen kişi veya kişileri haklarından mahrum bırakanlar hakkında caydırıcı cezalar verilecek midir?
*Sağlık Bakanlığına bağlı kurumlarda hangi dilleri bilen personeller çalışmaktadır?
*Kamu hizmetlerinden faydalanabilmesi için farklı dilleri de bilen personel alımı yapılmakta mıdır?”
PİRHA-Bitlis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sinan Aygül, yerelde çalışan gazetecilerin sorunlarını anlattı. Aygül, iktidarlar tarafından bölgede gazetecilere yönelik ciddi baskıların olduğunu belirterek, “1990’lı yıllardan daha kötü bir durumdayız. Baskı yine aynı baskı. Hiçbirimizin can güvenliği yok” dedi. Aygül ekledi: Ben de her şeyin güzel olduğu bir ortamda çiçek, böcek haberciliği yapmak isterdim. Kelebek fotoğrafçılığını da seviyorum ama ne yazık ki kelebek kovalamak bana nasip olmadı!
AKP-MHP iktidarının gazetecilere yönelik yoğun baskı ve saldırıları, adeta doksanlı yılların devamı niteliğini taşıyor. İfade ve düşünce özgürlüğüne yönelik saldırılar, gözaltı ve tutuklamaların yanı sıra gazetecilere yönelik şiddetle devam ediyor.
Basın çalışanlarına yönelik saldırılar adeta “komplo mantığı” ile sürdürülürken gazeteciler, gizli tanık beyanları ile “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor.
Tüm bunların yanı sıra siyasi aktörler tarafından da gazeteciler açık şekilde hedef haline getiriliyor. Tüm muhalif gazetecilerin iktidar tarafından ‘terörist’ yakıştırmasıyla kriminalize edildiği ülkede, basın mesleğinin bugününü Bitlis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sinan Aygül ile konuştuk.
“ÖLÜMDEN BETER BİR DURUM SÖZ KONUSU”
PİRHA-Gazetecilik mesleği hiç olmadığı kadarıyla itibarsızlaştırıldı. Daha doğrusu bu iktidar süresince birçok meslek, hak etmediği yaklaşımı gördü. Ülkenin doğusundan baktığınızda basın tablosu nasıl görünüyor?
SİNAN AYGÜL: İktidarların, gazetecilik mesleğine yönelimi her zaman şu eksende olmuştur: Gazetecilik, kamuoyu adına iktidarların yetkilerini nasıl kullandıklarını denetleme görevidir. Gazeteci, kamuoyu adına otoriteleri denetler. Denetimden kaçanlar, yolsuzluk, hırsızlık yapanlar, baskı kuranlar, hak ihlali yapanların ilk susturmaya çalıştığı yer gazeteciliktir. Ne yaptıklarının bilinmesini istemezler. Bu da şundan kaynaklanır; iktidarlar yaptıkları yanlışların bilinmesini istemezler. Son 25 yılda evet bu ülkede çok ciddi sorunlar yaşandı. Basın özgürlüğü gerçek anlamda hiçbir zaman bu ülkede mevzu bahis olmadı ama son 20 yılda çok pervasız, pespaye bir şekilde oldu ne yazık ki. Tutuklu gazeteci sayısı ile dünya ortalamasının üstüne çıktık. Her zaman ilk beşlerdeyiz. Öldürülen gazeteci sayısı belki 90’lı yıllara göre fazla değil ama ölümden beter bir durum söz konusu.
Bu kadar ciddi baskı, ülke tarihinde görülmüş bir şey değil. Ne yazık ki bu sıkıntılı dönemin temel sebebi de iktidarların, halkla ilgili yaptığı işlerde haber verme görevini yerine getirmemesi, saklanması. Bu durum ülkenin batısında merkez medyada biraz daha belki görünür kılındığı için ön planda ama ülkenin doğusunda, taşrada bu sıkıntı çok daha fazla hissediliyor. Sadece devlet otoritesi değil, devlet dışı otoritelerin de çok ciddi baskıları var. Sonuçta kriminal düzeyi yüksek bir ülkedeyiz. Yolsuzluğun, hak ihlallerinin had safhada olduğu, hatta sıradanlaştığı bir ülkedeyiz. Hak ihlalleri ve yolsuzluk haberleri bu ülkede her zaman gazetecileri hedef haline getiriyor. Yoksa çiçek-böcek haberciliği hiçbir zaman bu ülkede sorun olmamıştır. Bu baskı zaman zaman yargı eliyle basının susturulması şeklinde olabilirken zaman zaman da canımıza kasteden, sokak ortasında öldürülmemize sebep olan yönelimlere kadar da gidebiliyor ama her halükarda çok ciddi bir baskı altındayız ne yazık ki!
“90’LARDAN DAHA KÖTÜ BİR DURUMDAYIZ”
-Doksanlı yıllarda Güneydoğuda gazeteci olmak ateşten gömlek giymek gibiydi. Hakikat ısrarı sürdükçe baskılar, gazeteci cinayetleri de arttı. Son 2 yılda özellikleFedere Kurdistan Bölgesi’ndegazeteci cinayetlerine şahit olduk. Bitlis ve civarında gazetecilere yönelik ne gibi saldırılar söz konusu?
Şiddet, dönemsel olarak şekil değiştiriyor. Belki koşullar olursa 90’lı yıllardan çok daha kötü bir hale de gelebilir. Çünkü otoriteler nezdinde insan hayatının bir önemi yok. Çünkü hesap soran bir otorite yok. Yaptıkları her şey yanlarına kar kalıyor. Sokak ortasında ya da işkencede bir gazeteci öldürseler ne yazık ki hesabı sorulamıyor. Örneğin Federe Kurdistan Bölgesi’nde geçtiğimiz günlerde arkadaşlarımız şehit edildi. Ne yazık ki bu ülkede ‘Basın Şehitleri’ geleneği var. Bir yıl önce ben de sokak ortasında saldırıya uğradım ve ölümden döndüm. 90’larda işkencehanelerde gizli kapaklı olurdu ancak benim başıma gelen olay sokak ortasında, polis nezaretinde bir işkenceydi. Ölümle sonuçlanmamış olması 90’lara dönmediğimiz anlamına gelmiyor. Hatta 90’lardan daha kötü bir durumdayız. Baskı yine aynı baskı. Hiçbirimizin can güvenliği yok.
“SON 6 YILDA TAKİP EDEBİLECEĞİMİZ BİR TOPLUMSAL OLAY DAHİ YOK”
-Batıda, toplumsal olaylarda emniyet güçleri açık şekilde şekilde basın mensuplarına zor kullanabiliyor. Basın mensuplarının yaptığı iş, kolluk tarafından gazetecilik olarak görülmüyor. Burada durum nasıl?
Ülkenin batısındaki toplumsal olaylarda gazeteci sayısının çok olması, oradaki atmosfer çok daha farklı kılıyor. Çünkü batıda bir toplumsal olayda gazetecinin bir şiddete maruz kalması buradaki şiddete göre çok sıradan bir durum aslında. Buralarda bir toplumsal olayın olabilmesi ihtimali zaten çok az. Son yıllarda bu tür eylemler zaten yasaklanıyor. Bir basın açıklaması, bir toplumsal olaya zaten müsaade edilmiyor. Evet bu yönde eylemler olduğunda arkadaşlarımız şiddete de maruz kalabiliyor, ekipmanları da kırılabiliyor ve basit gerekçelerle haklarında dava açılabiliyor. Ama ilginç olan şu; son 6 yılda burada takip edebileceğimiz bir toplumsal olay yok, çünkü yasaklanıyor. Basın açıklamalarının toplumsal eylemlerin tamamı kanunsuz bir şekilde yasaklanıyor.
“ARACINIZA KEYFİ OLARAK TRAFİK CEZASI DAHİ YAZILABİLİYOR”
-Yerelde gazetecilik faaliyetlerinin zorlukları var mı?
Merkezden uzak bir bölgede gazetecilik yapmak evet zordur. Yaşadığınız yer muhtemelen küçük bir yerdir ve haberinizin bütün aktörleri ile gün içerisinde yüz yüze gelme ihtimaliniz çok yüksektir. Polisi, askeri, iş adamı, mafyası, suç grupları, uyuşturucu satıcısı, tefecisi ile yani haber yaptınız konunun bütün öğeleri ile yüz yüzesiniz. Bu durum haliyle psikolojik bir baskı oluşturuyor. Uzun vadede ise otosansüre yol açıyor. Bir noktadan sonra yaşam alanınız daralıyor.
Bu sıkıntıyı özellikle ben ciddi anlamda yaşıyorum. Yolsuzluk haberini yaptığınız bir kurumun yöneticisi ya da iş adamı ile sokakta karşılaşabiliyorsunuz. Devlet otoritesinin hedefine girdiğiniz zaman zaten her şey çok sıkıntılı ve zor. Sokakta aracınıza keyfi olarak trafik cezası dahi yazılabiliyor. Buna maruz kalan arkadaşlarımız da var. Örneğin ben, gazeteciliğe İstanbul’da başladım ve uzun yıllar oralarda da çalıştım. Merkez medyada ya da taşrada olmak arasındaki farkı çok iyi biliyorum. Küçük bir yerde gazetecilik yapmak çok daha zor diyebiliriz.
“GENELDE BİR YAFTAYA MARUZ KALIYORUZ”
-Politik tartışmaların hiç eksilmediği bir ortamdasınız. Burası aynı zamanda kimlik mücadelesinin daima sürdüğü bir coğrafya. Örneğin yerel yönetimlerle ilgili olumsuz bir haber yazmanız durumunda size yansıması nasıl oluyor?
Eğer bir de politik görüşünüz varsa haliyle bir noktadan sonra taraf gibi görülmeye başlanıyorsunuz. Muhalifseniz iktidar tarafından zaten ‘terörist’ diye yaftalamıyorsunuz. Eğer muhalif değilseniz muhalefet tarafından bu sefer ‘yandaş’ diye yaftalanıyorsunuz. Bu durum hem muhalefetin hem iktidarın kullandığı bir yafta aslında. Bir gazetecinin de siyasi fikirleri olabilir ama genelde bir yaftaya maruz kalıyoruz. Örneğin yereldeki muhalif bir siyasi partinin iktidarı olsa bile eleştirdiğiniz zaman normalde merkez iktidar nasıl tepki gösteriyorsa aynı tepkiyi, hatta bazen daha da şiddetli tepkiye maruz kalıyorsunuz.
Muhalefet partileri iktidar olduğu zaman şöyle bir gerçekle yüzleşiyoruz; küçük iktidar alanlarında yanlışını eleştirdiğiniz anda o iktidarın bütün özelliklerini bir anda gösterebilip, ceberrutlaşıp, tehdit edebiliyorlar. Hangi siyasi parti olduğu çok da fark etmiyor aslında.
“REKLAM ALAN HİÇBİR KURULUŞ, GAZETECİLİK YAPAMIYOR”
-Bölgedeki mesleki örgütlülük bilinci ne durumda? Özellikle kadın gazeteciler ne oranda iş edinebiliyor?
Bu yönlü bilinç yok ne yazık ki. Bunun birkaç sebebi var. Gazeteciler arasında bir araya gelip örgütlenmek zor oluyor. Resmi reklam alan gazeteler ve alamayanlar söz konusu. Bu ayrım zaten ilk günden bu yana sorunlu. Örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden birisi bu. Örneğin Basın İlan Kurumu’ndan reklam alan hiçbir kuruluş, gerçek anlamda gazetecilik yapamıyor. Çünkü Demokles’in kılıcı başlarında sallandırılıyor. Gazetecilik yapamadıkları gibi örgütlenme noktasında da problemler yaşıyorlar. Yayınları, ilanları kesilir kaygısı nedeniyle gerçek anlamda sivil toplum örgütü gibi hareket eden örgütlerin içerisinde yer almaktan çekiniyorlar. Ne yazık ki gazeteciler buralarda güvencesiz çalıştırılıyor, basın sigortası yatırılmadığı için birçok gazeteci, sendika üyesi de olamıyor. Ne yazık ki diğer iş kollarına kıyasla çok daha örgütsüz bir yapı söz konusu.
Kadın gazetecilerin ise ülkenin her yerinde çalışma koşulları ne yazık ki dezavantajlı. Buralarda kadınların gazetecilik yapması çok daha zor. Cemiyet olarak kadın gazeteci arkadaşlarımıza yönelik mesleki adaptasyon noktasında özel programlarımız mevcut. Ayrıca iş bulma noktasında özel olarak ilgilendiğimiz kadın arkadaşlarımız oluyor. Ama ne yazık ki kadınlar bölgede yine dezavantajlılar.
“KÜRT DİLİNE KARŞI BİR ALERJİ VAR”
-Bu bölge hep çatışmalarla anıldı. Bir gazeteci gözüyle, günümüz ortamını nasıl yorumluyorsun? Bir yumuşama hali söz konusu mu?
1980’li yıllardan bu yana devam eden bir çatışma ortamı var. Evet bazı dönemlerde sokakta bombaların patladığı bir atmosfer vardı. Zaman zaman artan, azalan bir çatışma durumu var. Evet bu aralar ortam sakin. Devlet erkinin kendini çok da geri çektiğini söyleyemeyiz ancak eskisi gibi çatışma hali yok.
Tabii sistemin asimilasyon politikası hiçbir zaman bitmez. Farklı argümanlarla bu devam ediyor. Mevcut durumu da iyi analiz etmek gerek. Evet şu an dilimiz yasak. Son dönemde Kürtçe şarkı söylenen düğünler dahi basılıyor. Belediyeler tarafından yerlere Kürtçe yazılan uyarılar dahi silindi. Yani Kürt diline karşı bir alerji var.
Üniversitede Kürdoloji bölümü var ve ben de bu bölümde yüksek lisans yapıyorum ama birçok noktada dilimiz yasak. Bir taraftan devlet televizyonu Kürtçe yayın yapıyor, diğer taraftan küçücük bir Kürtçe kelimeye dahi alerji gösteriliyor. Özetle şunu söyleyebilirim; devletin bu asimilasyon politikası da ne yazık ki laçkalaşmış artık. Evet bu durum bize ne yazık ki kaybettiriyor. Çocuğumu kendi ana dilimde yetiştirmek, okulda o dilde eğitim almasını istiyorum ama bunu ne yazık ki başaramıyoruz. Bu sorunumuz 100 yıldır devam ediyor ve bir yüzyıl daha böyle laçka bir şekilde gidecekmiş gibi görünüyor.
“RUH SAĞLIĞIMIZ YERİNDE DEĞİL”
-Bölgede büyük bir yoksulluk, moralsizlik hali mevcut. Bölgedeki gazeteciler olarak, pozitif haberler yapamama durumu sizde nasıl bir duyguya sebep oluyor?
Bizler açısından zaten herhangi bir olumlu psikolojiden bahsetmek mümkün değil. Ne yazık ki yaşadığımız olaylardan dolayı ruh sağlığımız zaten yerinde değil. Ülkenin koşulları çok kötü. Geçinemeyen insan sayısı çok fazla. Bunlardan dolayı travma yaşayan, intihar eden insanların haberlerini yapmak zorunda kalıyoruz. Bu durumlar bizim psikolojimizi zaten olumsuz etkiliyor. Ülkede çok büyük bir yoksulluk sorunu var. Bu yoksulluk belki bugün çok fazla hissedilmiyor ama gün geçtikçe de kötüye giden bir durum söz konusu. Tabii bu atmosferde her şey güllük gülistanlık gibi bir habercilik de yapılamaz. Bunu yapan meslek işgalcisi arkadaşlarımız elbette ki var ama bu da çok ciddi bir şekilde sırıtıyor. Küçük bir kitle, kaynakların tamamına yakınını sömürüyor, geriye kalan büyük bir kitle ise açlıkla boğuşuyor. Bizim yaptığımız, işte bu uçurumu azaltmaya, israfın, yolsuzluğun önüne geçmeye çalışmak. Küçük ya da büyük iktidarların da bu nedenlerle ne yazık ki hedefi oluyoruz.
“KELEBEK KOVALAMAK BANA NASİP OLMADI”
-Tümüyle demokratik bir ortam olsaydı ve ekonomik kriz bu denli yaşamın merkezinde yer almasaydı ne türde bir habercilik yapmak isterdin?
18 yıllık gazetecilik kariyerim var, ne yazık ki 18 yılın tamamı insan ve hayvan hakkı ihlalleri ile yolsuzluk haberleriyle geçti. İşkence, infaz haberlerimin yanı sıra hayvanlara dair de özel bir hassasiyetim var. Birden fazla alanda akademik eğitim aldım. Sağlık eğitimi de aldım. Örneğin çok iyi sağlık haberciliği yapabilirim. Bunun yanı sıra güvenlik bölümünü okudum, çok iyi bir güvenlik analisti olabilirdim. Bunların yanı sıra ekonomi okudum, iyi bir ekonomi habercisi olabilirdim. Uzun bir süre tiyatro da yaptım. Ancak bu atmosferde ne sanattan ne spordan ne de başka bir alandan ne yazık ki bahsedemiyorsunuz. Akademik eğitim aldığım alanlarda da habercilik yapmak isterdim ama olmuyor. Ben de her şeyin güzel olduğu bir ortamda çiçek, böcek haberciliği yapmak isterdim. Kelebek fotoğrafçılığını da seviyorum ama ne yazık ki kelebek kovalamak bana nasip olmadı. Keşke farklı bir dünyada yaşıyor olabilseydik ve devlet aktörleri ile muhalefetle sürekli bir çatışma ortamında olmasaydım. Keşke sürekli gözaltına alınma ya da sokak ortasında öldürülme riskiyle karşı karşıya kalmasaydım. Ama maalesef güzel olacağına dair bir umudum da yok.
PİRHA- Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde 31 tutukluya Kürtçe şarkı söyleyip slogan attıkları için bir ay iletişim ve görüş yasağı cezası verildi.
İzmir’in Aliağa ilçesinde yer alan Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde 19 Temmuz’da Kobanê’nin özgürleşmesine dair yaptıkları kutlamada, “Kürtçe şarkı söyleyip zılgıt çektikleri ve slogan attıkları” gerekçesiyle 31 tutuklu hakkında başlatılan soruşturma, 12 Ağustos’ta karara bağlandı. Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre; 31 tutuklunun 26’sına 1’er ay haberleşme veya iletişim cezası, 5’ine ise 1’er ay ziyaretçi görüş cezası verildi.
CEZALARA İTİRAZ EDİLDİ
Tutuklular verilen disiplin cezalarına itiraz etti. İtirazlara ilişkin duruşma ise 18 Eylül’de Karşıyaka 1’inci İnfaz Hakimliği’nde görülecek. Tutuklulardan Lemiya Asu, Aynur Epli, Rozerin Kalkan, Nuran Durak ve Güler Bilen’in ay içerisinde beklenen tahliyelerinin disiplin soruşturmalarıyla ertelenmek istendiği belirtildi.
32 yıllık tutuklu olan Güler Bilen, kalp kapakçığı rahatsızlığı yaşıyor. Bilen’in tahliyesini bekleyen ailesi, disiplin soruşturmasıyla bu durumun gecikmesinden endişe duyuyor.
PİRHA- Kürt diline dönük saldırıları Meclis gündemine taşıyan DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, Kürtçenin resmi dil olması gerektiğini belirtti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, Kürtçeye dönük baskılara dair Meclis Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.
Önergenin gerekçesinde Kürtçenin ve diğer anadillerin kamusal alanda konuşulmasının önündeki engellerin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yürürlükte olduğunu kaydeden Çiçek, OHAL dönemi ve “çöktürme planı” sürecinde bu durumun yaygınlaştığına dikkat çekti.
Çiçek ayrıca, Kürtçe müzikler eşliğinde halay çeken ve Kürtçe şarkı söyleyenlerin de tutuklandığını belirtti.
Önergenin gerekçesinde devamla şu ifadelere yer verildi:
“Balıkesir’de Kürt işçilerin anadillerinde konuştukları gerekçe gösterilerek tutuklanmaları, İstanbul’da mısır satan ve bir turiste ‘Kürdüm, Mezopotamyalıyım’ diyen işçinin ifadeye çağrılması ve işten çıkartılması, yine İstanbul HD İskender’de emekçilerin Kürtçe konuşmaları sebebiyle işten çıkartılmaları, İstanbul’un Bağcılar, Esenyurt, Sultangazi ve Gaziosmanpaşa ilçelerinde yapılan ev baskınlarında Kürtlerin düğünlerde Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekmeleri gerekçe gösterilerek gözaltına alınmaları ve gözaltına alınan kişilere uygulanan işkence ve kötü muamele bu sürecin sadece bir yönüdür.
“KÜRT OLMAK SUÇ SAYILIYOR”
Kürtlerin geleneksel kıyafetlerinden kültürel etkinliklerine, müziğinden düğünlerine, özel yaşam alanlarından siyasetine kadar uzanan bu düşmanlık hali daha da körüklenmekte ve derinleştirilmektedir. Yargı da bu sürecin aparatı haline getirilmiş ve sayısız emsal kararla sabit olmasına rağmen Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekmek suça gerekçe sayılmıştır. Kürtlerin her halinin kriminalize edildiği, Kürt olmanın dahi suç teşkil edebilen bir sebebe dönüştüğü bu ırkçılığın iktidar ve kurumları eliyle meşrulaştırılmaya çalışıldığı açıktır.
Savaş politikalarının ve düşman siyasetinin sona ermesi Türkiye halklarının asli talebi ve ihtiyacıdır. Kürt meselesi başta olmak üzere tüm toplumsal meselelerin çözümü için sivil ve demokratik siyasetin önündeki engellemeler bir an önce kaldırılmalıdır. Kalıcı bir barış ve onurlu bir yaşam için bir an evvel Kürt diline yönelik engellemelere son verilmeli, eğitimin her kademesinde anadilinde eğitim hakkı tanınmalı ve Kürtçe resmi dil olarak kabul edilmelidir.”
PİRHA – Milletvekili Serhat Eren, Balıkesir’de parkta Kürtçe müzik dinledikleri gerekçesiyle tutuklanan inşaat işçileri Özgür İpek, Mehmet Argın ve Cemal Güzel’e ilişkin İçişleri ve Adalet Bakanının yanıtlaması istemiyle soru önergesi sundu. Milletvekili Eren, “Bu yaşananlarda sorumluluğunuzun olduğunu düşünerek Kürtlerin anadilleri üzerindeki yasakçı, tekçi ve nefreti körükleyen politikalarınıza bir son verecek misiniz?” diye sordu.
Balıkesir’de inşaatta çalışan 3 işçi, parkta Kürtçe müzik dinledikleri gerekçesiyle 22 Ağustos’ta tutuklandı.
3 işçinin tutuklanmasına gerekçe olarak “örgüt propagandası” ve “polise mukavemet” suçlamaları gösterildi.
DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, Altıeylül ilçesinde Emlak Konutta işçi olarak çalışan üç Kürt işçinin tutuklanmasını Meclis gündemine taşıdı. Milletvekili Eren, 21 Ağustos akşamı yaşananları şu sözlerle özetledi:
“Gece on iki sularında parktan çıkarken Mehmet Argın’ın büfeden sigara aldığı sırada, Cemal Güzel ve Özgür İpek’e bekçiler kimlik kontrolü yapmak istemişler, işçilerin “Her gün buradayız, oturuyoruz, herkes oturup müzik dinliyor, niye bize sataşıyorsunuz.” demesi üzerine 4-5 bekçi saldırmaya başlamıştır. Saldırı sırasında bir bekçinin parmağı kırılacak kadar işkence ağır boyutlara varmış, ancak bundan bile işçiler sorumlu tutulmuştur.
Bu sırada yunus ekipleri de gelmiş, lunaparkın sahibi mafya üyesi de saldırmaya başlamıştır. Saldırı sırasında lunapark sahibinin “Bunlar Kürt’tür, teröristtir” demesiyle, dörder kişiden oluşan toplam üç bekçi ekibi, üçer kişiden oluşan iki yunus ekibi işçileri ters kelepçeleyerek coplarla saldırmışlar, ‘Bunları vurun, bunlar Kürt’tür, öldürün’ şeklinde bağırmışlardır.”
ŞİKAYETLERİ DAHİ YOK SAYILDI!
Milletvekili Serhat Eren, Balıkesir Adliyesi’nde savcılığa çıkarılan üç işçiden Cemal Güzel’in, kendilerine işkence eden bekçi ve polislerin iftiralarıyla cumhurbaşkanına hakaret ve kamu görevlisine mukavemet suçlamasıyla tutuklandığını aktardı.
Milletvekili Eren, Mehmet Argın’ın “Hepimize Kürt olduğumuz için saldırdılar. İftira attılar, slogan da atmadık, mukavemet de etmedik. Kamera görüntüleri incelensin her şey ortaya çıkacak” dediğini de belirtti.
Milletvekili Serhat Eren, işçilerin şikayetçi olduklarını bildirmelerine rağmen işkenceci bekçi ve polisler hakkında şüpheli sıfatıyla yürütülen bir soruşturma bulunmadığını da hazırladığı soru önergesine not düştü.
“KÜRTÇE’YE NEDEN DÜŞMANSINIZ?”
Serhat Eren, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile Adalet Bakanı Yılmaz Tunç tarafından cevaplandırılması talebiyle şu soruları yöneltti:
“-Bu ülkede Kürtçe şarkı dinlemek suç mudur?
-Bu ülkede Kürtçe şarkı dinlediği için işçiler darp ediliyorsa bu Kürt düşmanlığı ve ayrımcılık değil midir?
-Kürtçe’ye neden düşmansınız?
-Kürtçe’den neden korkuyorsunuz?
-İşçilere işkence yapan kolluk görevlileri hakkında idari ve cezai soruşturma başlatıldı mı, akıbeti nedir? Kamera görüntüleri zamanında istenip incelendi mi?
-İşçilere işkence yapan lunapark sahibi şahıs hakkında cezai soruşturma başlatıldı mı?
-Balıkesir Devlet Hastanesi’nde işçilere darp raporu vermeyerek Kürt düşmanlığı yapan, görevini ihmal eden doktor hakkında idari ve cezai soruşturma başlatıldı mı?
-İşçilere gözaltındayken yasal haklarını kullandırmayan ve ailelerine haber vermeyen, avukat temin etmelerine imkan tanımayan kamu görevlileri hakkında idari ve cezai soruşturma başlatıldı mı?
-İşkencecilere yönelik hiçbir yaptırım uygulanmayıp cezasızlık politikası uygulanmasının sebepleri nelerdir? Bugün yaşananlar cezasızlık politikasının bir sonucu değil midir?
-Tutuklanan işçi Cemal Güzel’in tutuklanma sebebi nedir? Tutukluluğu işkenceyi örtbas etmek için midir?
-Kürtlerin ana dillerini yasaklayan iktidar zihniyetiyle ve söylemleriyle sokaklarda yaşanan ırkçılık, linç ve işkencelerin arasındaki bağ nedir?
-Bu yaşananlarda sorumluluğunuzun olduğunu düşünerek Kürtlerin anadilleri üzerindeki yasakçı, tekçi ve nefreti körükleyen politikalarınıza bir son verecek misiniz?
-Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten ne zaman vazgeçeceksiniz?”
PİRHA- Kürt dil kurumları, Şırnak Cizre’de açıkladıkları deklarasyonla seferberlik çağrısı yaptı. Kurumlar, “Kürt dili kırmızı çizgimizdir” diyerek, Kürt dilinin statüsü için seslerini her yerde yükselteceklerini vurguladı.
Kürt dil ve kültür kurumları, Cizre’de Kürtçeye yönelik yapacakları çalışmalara ilişkin deklarasyonunu 17 Ağustos’ta açıkladı. Açıkladıkları deklarasyonla seferberlik ilan eden kurumlar, Kürtçenin toplumda yaygınlaşması için yapacakları çalışmaları kamuoyuyla paylaştı. Kurumlar, devletin Kürt diline yönelik inkar ve asimilasyon politikalarıyla birlikte son dönemlerde Kürt dil ve kültürüne yönelik ırkçı saldırılara cevap olmayı amaçlayan deklarasyonla siyasi parti, kurum, belediye ve halka çağrıda bulundu.
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre, çağrıya katılan kurum temsilcileri, Kürtçeye dönük saldırılara cevap olacaklarını kaydetti.
“KÜRT DİLİ KIRMIZI ÇİZGİMİZDİR”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Partisi) Dil ve Kültür Komisyonu Eş Sözcüsü Heval Dilbihar, asimilasyon politikaları ve saldırıların Kürt halkının dilini ve değerlerini ortadan kaldırmayı amaçladığını belirterek, buna karşı yayınladıkları deklarasyonla Kürt dili için mücadeleyi büyüteceklerini söyledi. Dilbihar, “Kürt dilinin korunmasını ve mücadelesini her yerde büyütmek amacındayız. Köylerde, mahallelerde, kurumlarda ve halk arasında Kürtçeyi yaygınlaştırmamız gerekiyor. Her Kürt evini Kürtçe dil okulu haline getirmelidir. Hedeflerimizden biri de Kürt dilinin eğitim statüsüne ve resmi dile kavuşmasıdır. Kürt dili kırmızı çizgimizdir. Bu nedenle Kürt dilinin statüsü için mücadelemizi yükselteceğiz” dedi.
“SALDIRILARA CEVAP OLACAĞIZ”
Arî Araştırma ve Kültür Derneği (ARİ-DER) eğitmenlerinden Şînda Ayazgül, saldırılara cevap olacaklarını belirterek, “Kürt diline ve kültürüne yönelik saldırılar, asimilasyon politikalarıyla bağlantılı bir şekilde devam ediyor. Dil millet olma ölçütümüzdür. Bu nedenle deklarasyonla toplumda ve kurumlarda kendi dilini kullanma konusunda bir farkındalık yaratmak istiyoruz. Bu nedenle Cizîr’de bir araya gelerek saldırılara karşı ortak seferberlik ilan ettik. Sonraki süreçlerde yapacağımız çalışmalarla asimilasyon politikalarına ve saldırılara karşı cevap olmayı amaçlıyoruz” diye konuştu.
“KÜRTÇENİN SESİ HER YERDE YÜKSELECEK”
Cizîr Birca Belek Dil ve Kültür Derneği Eş Başkanı Cahit Akıl, Kürt dil mücadelesini her yerde büyütmek için seferber olacaklarını vurgulayarak, “Yıllardır Kürt diline yönelik baskı ve yok etme politikaları devam ediyor. Fakat son dönemde Kürt dili ve kültürüne yönelik saldırıların düzeyi arttı. Bu saldırılara karşı koymak için Kürtçenin daha fazla konuşulması gerekiyor. Eğer Kürtçe yaşamın her alanında konuşulur ve mücadelesi verilirse asimilasyon politikaları ve bu saldırılar amacına ulaşamaz. Deklarasyon ile birlikte toplantı, panel, konferans gibi etkinliklerle Kürtçe konusunda farkındalık yaratacağız. Kürtçenin sesini her yerde yükselteceğiz” şeklinde konuştu.
Mezopotamya Dil ve Kültür Araştırmaları Derneği (MED-DER) yöneticilerinden Berivan Duman ise hayata geçirecekleri projelerle Kürtçe konuşma bilincini oluşturmayı amaçladıklarını kaydederek “Mahalle mahalle, köy köy ve her alanda çalışmalar yaparak halkı bilinçlendireceğiz. Aynı zamanda parklarda çocuklar ve aileler ile bir araya gelerek Kürtçe etkinlikler yapacağız” diye belirtti.
“DİLİNİZİ HER YERDE KONUŞUN”
Ferat Dil ve Kültür Araştırmaları Derneği (Ferat-Der) yöneticilerinden Yusuf Bağırcı da şunları kaydetti:
“Kürtçeye yönelik saldırılar yeni değil. Bu saldırılara cevap olmanın tek yolu her yerde Kürtçe konuşmak, Kürtçe öğrenmek ve Kürtçe yaşamaktır. Özellikle annelerin çocuklarıyla Kürtçe konuşması ve onlara Kürtçe öğretmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde Kürtçenin korunmasını sağlayabiliriz. Deklarasyon ile birlikte bu çerçevede çalışmalarımızı başlatıp mücadelemizi yükselteceğiz.”
PİRHA-Çalışanların Kürtçe konuşmasını yasaklayarak işten çıkaran HD İskender’i protesto eden ESP’liler, Kürt dilini her yerde savunmaya devam edeceklerini belirttiler.
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Kürt çalışanların Kürtçe konuşmasını yasaklayan ve bir fritöz yangını bahane ederek işten çıkaran HD İskender İstanbul Havaalanı Şubesi’ni protesto etti. İstanbul Havaalanı’nda açıklama yapan ESP’liler, “Zimanê me rûmete me ye/Dilimiz onurumuzdur. Kürt ve işçi düşmanı HD İskender” pankartı açtı. İşten çıkarılan Mehmet Kalkan’ın da yer aldığı eylemde sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları atıldı.
“HD İSKENDER’İ HER YERDE TEŞHİR ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
İşçilere Kürtçe konuştukları için mobbing uygulayan HD İskender’i teşhir etmek için bir araya geldiklerini ifade eden ESP üyesi Gamze Toprak, “HD İskender’in bulunduğu bu yerden bir kez daha sesleniyoruz. Dilimiz kültürümüzdür, dilimiz bizimdir, dilimiz onurumuzdur. Onurumuza sahip çıkmak için sokaklarda olmaya, HD İskender’in bu pratiğini her yerde teşhir etmeye devam edeceğiz. Bu sermaye düzenini koruyan kollayan devletin karşısında Kürt dilini, anadilini savunmaya ve her yerde bu sömürgeci pratiği mahkum etmeye çağırıyoruz” dedi.
İşten çıkarılan Mehmet Kalkan ise işyerinde hakaret küfür ve tehditlere maruz bırakıldığını ve kendilerine karşı ırkçılık yapıldığını ifade etti. Havaalanında bulunan yurttaşların yoğun polis ablukasına rağmen ilgi gösterdiği eylem sloganlarla son buldu.
PİRHA – Milletvekili Beritan Güneş Altın’ın, Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımıyla ilgili beş ayrı bakana ilettiği soru önergesine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, TRT Kurdî’yi işaret ederek yanıt verdi. Milletvekili Güneş Altın ise “Bütün bakanlıkların tek satır olarak verdiği tek dil vurgusunu kabul etmiyoruz” diyerek gelen cevaplara tepki gösterdi.
DEM Parti Mardin Milletvekili Beritan Güneş Altın, 14 Mayıs 2024’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın yanıtlaması için Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımıyla ilgili soru önergesi vermişti.
Milletvekili Güneş Altın, beş bakana “Bakanlığınızın yetki alanındaki tüm hizmetlerde ve çalışmalarda Kürtçe’nin kamusal alanda eşit ve özgür kullanımını esas alan herhangi bir çalışmanız var mıdır?” diye soran Beritan Güneş Altın’ın önergesine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz yanıt verdi.
KÜRTÇE KUR’AN-I KERİM VURGUSU!
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, yanıtında şu ifadelere yer verdi:
“Türkiye’nin kamu yayıncılığı yapmakla görevlendirilen tek yayın kuruluşu olan Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu tarafından 11/11/1983 tarihli ve 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu’nun 21. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “Kurum tarafından Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir” hükmü gereğince farklı dillerde yayın yapılabilmektedir.
Bu kapsamda; Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu bünyesinde 2009 yılında Kürtçe dilinde yayın yapan TRT Kurdî televizyon kanalı ve radyo istasyonu kurulmuştur. Yayınlarda, Kürtçe’nin Kurmancî, Zazakî ve Soranî lehçeleri kullanılmaktadır. Ayrıca söz konusu yayınlara internet ve mobil uygulamalar üzerinden herkes ulaşabilmektedir.
Diğer taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı, din konusunda toplumu aydınlatmak için yaşayan bütün dil ve lehçeleri değerlendirmeye gayret etmektedir. Bu kapsamda 35 farklı dil ve lehçede yapılan Kur’an-1 Kerim Mealleri ve 50 dil ve lehçede yaptığı dini faaliyetleri arasında Kürtçe de yer almaktadır.
Ayrıca, Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Hz. Muhammed’in Hayatı, Hadislerle İslam ve Kur’an Öğreniyorum (Elif-Ba), Kürtçe dilinde yayımlanan başlıca eserlerdir.”
“GELEN CEVAPLAR ŞAŞIRTMADI!”
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile bakanlıklardan gelen tek cümlelik yanıtlara ilişkin Milletvekili Beritan Güneş Altın yazılı açıklama yaptı.
“Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’den gelen “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” vurgusuna özellikle değinen Milletvekili Güneş Altın, şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye’de Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımına bakanlıklardan gelen cevaplar şaşırtmadı! Dünya anadil gününde bütün bakanlıklara ilettiğimiz tek soruluk önergede “Kürtçe’nin kamusal alanda eşit ve özgür kullanımını esas alan herhangi bir çalışmanız var mıdır?” sorusuna gelen yanıtlar tekçi, zihniyeti bir kez daha göstermiş oldu.
Türkiye’de tek resmi dilin Türkçe olduğunun savunusunu bir kez daha yaptılar ve Kürtçeye dair herhangi bir çalışmalarının bulunmadığını dile getirdiler. Özellikle Milli Savunma Bakanlığının verdiği cevapta tek dil ve vatanın bölünmez bütünlüğü vurgusu yapıldı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, verdiği cevapta adeta bir lütuf gibi TRT Kurdi adlı televizyonu açtıklarını ve Kürtçenin farklı lehçelerinde yayın yaptıklarını dile getirdi. Yine Yılmaz’ın verdiği cevapta, Diyanet İşleri’nin bazı eserlerini Kürtçeye çevirdiklerini aktardı. Kaldı ki Diyanet’in sözünü ettiği yayınlar 35 dile çevrilmiş eserlerdir.
Milli Eğitim Bakanı, fiiliyatta öğrencilerin seçmemesi için birçok zorluk çıkardıkları Kürtçe seçmeli derslerden bahsederken, Enerji Bakanlığı Kürtçe kullanımına dönük bir çalışmalarının olmadığını belirtti. Ticaret Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı ise resmi dilin Türkçe uluslararası iletişim dili olarak ise İngilizce’yi benimsediklerini aktardılar. Bütün bakanlıkların tek satır olarak verdiği tek dil vurgusunu kabul etmiyoruz.
Anadilinde eğitim ve sağlık başta olmak üzere bütün kamusal alanlarda milyonlarca insanın konuştuğu bir dilin göz ardı edilmesi de kabul edilemez. İktidarı ve ilgili bakanlıkları, Kürtçe’nin kamusal alanda eşit ve özgürce kullanılabilmesi için gerekli adımları atmaya davet ediyoruz. Dilsel ve kültürel hakların korunması ve geliştirilmesi, toplumun her kesiminin eşit ve adil bir şekilde temsil edilmesini sağlayacak ve toplumsal barışa katkıda bulunacaktır. Bu doğrultuda, Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımına yönelik çalışmaların bir an önce başlatılması gerekmektedir.”
PİRHA- İHD Mersin Şube Eşbaşkanı Gazi İnci, Kürtçe şarkı söyleyip halay çeken yurttaşların tutuklanmasına ilişkin yapılan eylemde konuştu. İnci, “Buradan ağır bir toplumsal soruna işaret ediyoruz. Bu ihlaller iktidar ve yargı eliyle coğrafyamızın dört bir yanına yayılarak toplumsal bir krize zemin hazırlıyor. İktidar ve devlet görevliler barış iklimini derhal sağlamalıdır” dedi.
Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Kürtçeye yönelik saldırılara karşı Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamaya, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin il ve ilçe yöneticileri, Barış Anneleri ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.
Eylemde “Kültürel tahammülsüzlüğe, gözaltı ve tutuklamalara karşı halaylarda el ele” pankartı açıldı.
“TUTUKLAMALAR KÜLTÜREL DEĞERLERE YAPILMIŞ BİR KIRIM”
Basın metnini okuyan İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şube Eşbaşkanı Gazi İnci, Mersin’de Kürtçe şarkı eşliğinde halay çektikleri gerekçesiyle 10 gencin tutuklanmasını hatırlatarak, “İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya resmi X hesabında yaptığı absürt bir açıklama ile halay çeken tüm yurttaşları hedef haline getirdi. Bu olay akabinde bir hafta içerisinde Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çektikleri gerekçesi ile; Siirt’te 2’si çocuk 4 kadın hakkında tutuklama, 2 kadın hakkında ev hapsi kararı verildi, İstanbul’da farklı tarihlerdeki düğünlerde gözaltına alınan 18 kişiden 11’i tutuklandı. Ağrı’da 6 kişi gözaltına alındı, Hakkari’de bir düğünde Kürtçe parçalar çalındığı için düğün sahiplerinden birçok kişi ve düğün müzisyenleri gözaltına alındı” dedi.
İnci, bu gözaltı ve tutuklamaların ifade özgürlüğüne saldırı, özel hayata müdahale, kültürel değerlere karşı ise kırım niteliğinde olduğunu vurguladı.
Tutuklama gerekçelerini sıralayan İnci, “Suçun mahiyeti, kaçma ve delilleri karartma şüphesi ile delillerin henüz toplanmamış olması’ gibi safsata gerekçelerin olay gerçekleri ile ilgisi dahi olmadığını biliyoruz. Tüm dosyalardaki deliller sıradan hayatları olan yurttaşların halay videolarının sosyal medyada kriminalize edilmesinden ibaret” diye konuştu.
“KÜRT KÜLTÜRÜ HEDEF ALINIYOR”
Gerçekleşen saldırıların Kürtlere ve Kürtçeye olduğunu belirten İnci, şu ifadeleri kullandı:
“Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır, Van ve Mardin’de Belediyelerin caddelerdeki yaya yollarına ‘Önce Yaya’ yazısı ile beraber, Kürtçe aynı anlama gelen ‘Peşi Peya’ yazıları, Valilikler tarafından silindi. Bu olaylar halay çekenleri tutuklayanlarla aynı anlayışın farklı tezahürüdür. Aynı coğrafyada yaşıyoruz, aynı hayatı paylaşıyoruz. Coğrafyamızın tek ve değişmez unsuru gibi gereksiz bir sahiplenici anlayışla, Kürtleri, Kürtçeyi ve coğrafyamızın diğer unsurlarını tanımadan barışı inşa edemezsiniz. Buradan ağır bir toplumsal soruna işaret ediyoruz. Bu ihlaller iktidar ve yargı eliyle coğrafyamızın dört bir yanına yayılarak toplumsal bir krize zemin hazırlıyor. İktidar ve devlet görevlilerinin kullandıkları kışkırtıcı, spekülatif dilden vazgeçmeye çağırıyoruz. Suç oluşturmayacak iddialar sebebi ile tüm coğrafyada Kürt halkının kültürel değerlerine karşı oluşturulan toplumsal ve yargısal saldırı ikliminin derhal sonlandırılması toplumsal barış ve huzurun gereğidir.”
“SARAY MAKUL KÜRT ARAYIŞINDA”
Daha sonra söz alan DEM Parti İl Eşbaşkanı Reşat Aşan, Kürt dilinin, kültürünün gerçekleşen saldırılarla hedef haline getirildiğini ifade etti. Saray rejiminin “Makul Kürt” arayışında olduğunu belirten Aşan, “ ‘Kürdistan ve Kürtler bu ülkenin gerçekliğidir’ dediğimiz zaman, ‘Kürtler benim istediğim Kürt olacak’ diyor. O açıdan son birkaç gündür sistematik bir saldırı sürüyor. Biz buradan iktidara sesleniyoruz; Kürtler de, Kürtlerin anadili de, Kürtlerin halayı da, Kürtlerin yurdu olan Kürdistan’da bu ülkenin gerçekliğidir. Biz Kürdüz, dilimiz Kürtçe, ülkemiz Kürdistan’dır. Herkes bu gerçekliği kabul edecek.
Basın açıklaması, 5 dakikalık oturma eyleminin ardından sona erdi.
PİRHA – Müzisyen Umut Gündüz, doğup büyüdüğü topraklar olan Varto’da, kendi ana dilinde vereceği konsere katılım çağrısı yaptı.
Ana dili Kürtçe’nin yanı sıra Türkçe müzik de yapan Umut Gündüz, 2 Ağustos’ta Varto Kültür Merkezinde konser verecek. Gündüz, söz konusu konser için heyecanlı olduklarını belirterek katılım çağrısı yaptı.
“DOĞUP BÜYÜDÜĞÜM TOPRAKLARDA İLK KONSERİMİ VERECEĞİM”
Yıllarca büyükşehirlerde konserler yaptığını belirten Gündüz, “Şimdi doğup büyüdüğüm topraklarda, Varto’da ilk konserimi vereceğim, çok heyecanlıyım. Burada sanat ve kültüre gerçek anlamda bir değer veriliyor. Biz de o sanat ve kültürle besleniyoruz. Buradaki dil ve kültür bizim için çok kıymetli” dedi.
“Söyleyeceğimiz eserler tamamen kendi ana dilimizde. Yapılacak olan festivaller insanların yeniden bir bakış açısı kazanması açısından çok önemli. Varto’nun kültürünü, dilini anlatabilecek çalışmalar yapılmalı. Biz ilk konserimizi yapacağız. Umarım diğer sanatçı dostlarımız da ileriki zamanlarda destek olurlar ve bu sayede Varto’nun kültürünü ve dilini yaşatırız. Oluşan bu yozlaşmaya karşı da bir kültür buluşması yaparak gelecek nesillere daha güzel şekilde aktaracağız. Tüm dostlarımızı 2 Ağustos’taki konserimize bekliyoruz.”
PİRHA – Müzisyen Cihan Çelik hakkında 2013 yılında seslendirdiği bir Koçgiri ezgisi nedeniyle dava açıldı. Çelik, tüm baskılara rağmen müziğinde ısrarcı olacağını belirterek, “Terörist, anarşist, bölücü suçlamalarıyla bizleri ekonomik anlamda bir dar boğazın içerisine sokuyor. Açılan davalarla ‘ifşa edilmiş’ oluyorsun ancak çalıp söylemekten yılmayacağız” dedi.
MHP destekli AKP hükümeti süresince muhalif duruşu olan kültür-sanat çalışanları, yasaklama ve yargılamalarla karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Hukuki bir dayanağı olmadan Kürt sanatçıların konserleri iptal edilirken, yıllar önce söyledikleri ezgiler sebebiyle de yargılamalar gündeme geliyor.
Müzisyen Cihan Çelik, Kürt ve Alevi kimliklerinin izinde müzik üretmeyi sürdürüyor. Ancak Cihan Çelik hakkında seslendirdiği bir Koçgiri ezgisi nedeniyle ilk kez dava açıldı.
2013 yılında katıldığı bir müzik programı “Terör örgütü propagandası yapmak” şeklinde yorumlandı. Çelik’in, televizyon programında seslendirdiği ‘Koçgiri başladı harba’ eseri de suç unsuru sayıldı. Cihan Çelik, açılan dava nedeniyle 14 Kasım 2024’te ilk kez hakim karşısına çıkacak.
“AÇILAN DAVALARLA ‘İFŞA’ EDİLMİŞ OLUYORSUN”
Yaşananlarla ilgili PİRHA’ya konuşan Cihan Çelik, sanatçılara dönük baskı politikalarını değerlendirdi. Çelik, bir müzisyen olarak ülkedeki gidişattan memnun olmadığını ifade ederek şunları söyledi:
“Müzisyenleri dar bir alana sıkıştırıyorlar ve bizler orada iş yapmaya çalışıyoruz. O alanda yapılan iş sonucunda da çeşitli kovuşturmalara maruz kalıyorsunuz. Bu durumda olan birçok müzisyen arkadaşımız var. Ayrıca dernek gecelerine, konserlere, belediyelerin organizasyonuna da çıkamaz duruma geliyorsun. Çünkü ifşa edilmiş oluyorsun. İşte bu karşı taraftaki adam, ‘terörist, anarşist, bölücü’ suçlamalarla zaten seni ekonomik anlamda bir dar boğazın içerisine sokuyor, bir de peşinden kovuşturmalar falan olunca moralen daha bir bu işi yapmak istemiyorsun. O nedenle farklı alanlara zorlanıyorsun. Halimiz bu şekilde işte.”
“EZİLEN HALKLAR, MÜZİKLE KENDİNİ VAR EDER”
Dünya genelinde ezilen, baskılanan halkların, müzikle kendini var ettiğini söyleyen Cihan Çelik, değerlendirmesine şu cümlelerle devam etti:
“Siyahlar da Kürtler de müzikle kendini var eder. Bu politika şunu gösterdi ki ‘bunlar, bu müzikleri; halayları, govendleri olduğu sürece yılmayacak ve devam edecekler. Bunun önünü kesmek için ne yapmak lazım? Bunları ya bu alandan mümkün mertebe daha tatlı su balığı haline getireceğiz ya da bunlar bu haliyle giderse, yeniden o coşku devam ederse’ bu onların politik anlamda hiç hazzetmedikleri bir durum. Biz de bu unsurlardan biri olduğumuzdan dolayı karşımızda bu ‘devlet …’ neyi deriz artık bilmiyorum ama karşı karşıya geliyoruz. Haliyle ekonomik sıkıntılarla birlikte kaliteli iş de üretemez duruma geliyorsun. Çünkü senin çıkacağın mekan, yapacağın işleri bir şekilde belirliyor. Mesela konsere çıkacağım zaman başka şeyler yapıyorum ama bir türkü bara gidince o kaliteli müziği yapma şansım yok. Ben de piyasadaki birçok şeyi, orada gelen talebi karşılamak durumunda kalıyorum ve ben haliyle ben olmaktan çıkıyorum.”
“SUSTURMA, BASTIRMA, YILDIRMA AMAÇLI”
Cihan Çelik, 2013 yılında katıldığı bir televizyon programında okuduğu eser sebebiyle hakkında şikayet olduğunu belirterek “Onca sene geçmiş niye bugün dava açılıyor?” sorusunu da gündeme getirdi. Çelik, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Devletin ‘barış süreci’ dediği bir dönemdi ve o zamanlar IŞİD’in saldırıları vardı. Buna karşı Alişer efendinin bir ezgisini okudum. Bununla birlikte Meçhuli’nin bir ezgisini de seslendirdim. Buna binaen hakkımda soruşturma açıldı ve eserdeki sözler nedeni ile ‘propaganda yapmışsın’ deniliyor. Alişer efendinin 100 yıl önce yazdığı
‘Kürdistan’ın orduları, mahvettiler barbarları/Vatan için öleceğiz, istemeyiz Moğolları’ diye bir sözcük geçiyor. 1921’de yazılmış ve altında da ‘yapılan tetkikler sonucu bu eserin 1921 yılında Sivas’ta Koçgiri isyanı döneminde yazıldığı’ neticesine vardıkları yazıyor. Madem bu sonuca vardınız mahkeme ne için? Bu mahkeme tamamen susturma, bastırma, yıldırma amaçlı. Gittiğim bir ortamda diyelim ki konsere çıkıyorum, flamalar, konuşmacılar, belki devletin hiç hoşuna gitmeyecek şeyler de olabilir. Avrupa’dasın, ben neye müdahale edebilirim ya da niye etmeliyim? Bunlar benim dışımda gelişen şeyler.”
Cihan Çelik, müzik hayatı boyunca ilk kez hakkında dava açıldığını belirterek şöyle devam etti:
“Daha önceden çıktığım, belki de hoşlarına hiç gitmeyecek çok daha büyük konserlerim de oldu ancak hiç böyle bir durum yaşamadım. Bir kere, soruşturmaya giren eser 100 yıllık bir ezgi. 100 Yıl önce bu sorun çözülmüş olsaydı bunlara da gerek kalmazdı. Yüzyıl kaybettik bir yüzyıl daha kaybetmeyelim diyorum.
Maraş, Koçgiri, Malatya, Dersim, Çorum ve Hatay’a kadar olan bölge insanların çok sıkıntı yaşadığı, katliamlara maruz kaldığı bölgeler. Haliyle buralardan çıkan muhalif sanatçıların sesi o halkın bir nevi söyleyemediği ama içinden cesaret edip söyleyen birileri olduğu zaman da sempati uyandırdığı bir durum. Hiçbir hükümet, bunu istemez, çünkü politikası bastırma, devşirme, dönüştürme yönünde. Bu politikada çoğu zaman başarılı da olmuşlardır. Bunu ilk denediği yer ise Koçgiri’dir. Bugün Koçgiri’de ana dilini konuşan insan sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Benim böylesine Kürtçe bilmem dahi çok tuhaflarına gidiyor, ‘Sen bu Kürtçeyi ne nereden öğrendin?’ gibi sorularla bile karşı karşıya gelebiliyorum. Şaka gibi… Bir de bu alanda yaptığımız derlemeler; Alişer efendinin gerek muhalif kimliği; 1921 isyanı sonrası Nuri Dersimi ve Alişer affedilmeyen tek iki kişi. Biz de ısrarla onun ezgilerini, o dik duruşunu sergilediğimiz zaman karşımıza böyle şeyler çıkıyor. Belki ilk kez mahkemeye çıkacağım ama ekonomik anlamda bizim kendi içimizde dahi; kurumlarımızla zaten bir tür abluka altındayım. Beni, kaç sayıda Sivaslıların gecesinde görebilirsiniz? Göremezsiniz. Avrupa sayesinde bugüne kadar müzik yapabildim.
“GERİ ÇEKİLMEYİ SİNDİREMİYORUM”
Hem Alevi hem Kürt kimliğimle müzik yapan birisiyim. Alevi deyişlerinin sadece Türkçelerini değil, Kürtçelerini de Alişer efendinin birçok şarkısına da müzikler yaptım. ‘Koçgiri başladı harba’ eserini benden önce çok kişi okudu ama benimle özdeşleşti. Buna benzer birçok eser bugün Koçgiri’de değil sadece, Kürtçe okunan birçok yerde popüler. Mîro, Arix, Dowo ve daha birçoğu Koçgiri’ye ait eserler. Birçok müzisyen arkadaşımız pek tarihçesini bilmese de bunları okuyor ama biz inadına, ısrarla bu durumu sürdürmeye devam edeceğiz. Çünkü biz haklı olan tarafız. Geri çekilmeyi bırakıp gitmeyi de açıkçası sindiremiyorum.”
PİRHA- 15 Mayıs Kürt Dili Bayramı sebebiyle ÖHD, ÇHD ve İHD Mersin Şubelerinin yaptığı basın açıklamasında Kürtçenin tanınması ve resmi dil olarak kabul edilmesi çağrısı yapıldı.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Mersin Şubeleri, 15 Mayıs Kürt Dili Bayramı sebebiyle Mersin Adliyesi bahçesinde ortak basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını ÖHD yönetiminden Şilan Türk okudu.
Yapılan açıklamada ana dilde eğitim hakkı ve yeni anayasada Kürtçe’nin statü kazanmasına dönük çağrı yapıldı.
“KÜRTLERE ÖNELİK İNKAR POLİTİKALARI DEVAM EDİYOR”
Şilan Türk, ana dilde eğitim hakkı ve başka birçok kültürel haklar uluslararası anlaşmalarda kararlaştırılmış olsa da Türkiye’nin inkar politikalarıyla Kürt halkının bu haklardan faydalanmasına izin vermediğini belirtti.
Kürt diline yönelik yasaklara dikkat çeken Türk, “Türkiye Anayasası’nın 42. maddesine göre Türkçeden başka bir dilde eğitim yasaktır. Eğitim Bakanlığının açıklamasına göre 20 bin öğretmen tayininde Kürtçe’ye sadece 10 kişilik kontenjan açılmıştır. Milyonlarca Kürt çocuğu okullarda Kürtçe eğitim görememektedirler. Tiyatro, konser, film ve daha birçok türde Kürtçe şölen ve etkinlikler hala yasaklanmaktadır. Resmi kurumlarda Kürtçe tanınmıyor. Adliyelerde Kürt dilinde savunma için para isteniyor ve birçok kez ana dilde savunma hakkı çiğneniyor” dedi.
“KÜRTÇE RESMİ DİL OLMALI”
Türk, Kürtçe’nin önündeki engellerin kaldırılması ve yeni anayasada Kürtçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi gerektiğinin altını çizerek, “Bizler Kürt ve özgürlükçü avukatlar olarak Meclis’e ve devlet görevlilerine sesleniyoruz; asimilasyon politikalarını bırakın, Kürtleri ve Kürtçeyi tanıyın. Kürt dili, eğitim dili ve resmi dil olmalıdır” ifadelerini kullandı.
PİRHA-DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in, ana dilde eğitimin anayasal güvenceye alınması, Kürtçe’nin Kürt çocukları için ana dil olarak kabul edilmesi talebiyle verdiği kanun teklifi “anayasaya aykırı” bulunarak işleme konulmadı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in, ana dilde eğitim hakkının yasal güvence altına alınması, Kürtçe’nin Kürt çocuklarının ana dili olarak kabul edilmesi ve okullarda tüm kademelerde (okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise ve yüksek öğretim) Kürtçe eğitim verilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması talebiyle verdiği kanun teklifi reddedildi.
Kanun teklifine verilen gecikmeli cevapta şu ifadeler yer aldı:
“Talebinizin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir’ hükmüne aykırılık taşıdığı değerlendirilmektedir.”
PİRHA- Son 13 yılda yayınlanan Kürtçe sözlü şarkıların sözlerini ve gitar eşlik akorlarını içeren Kürtçe Gitar Repertuarı kitabı yayınlandı. Kitabın basın tanıtımını yapan ekip, bu tip kültürel çalışmalarla sömürü ve asimilasyona karşı mücadeleye güç vermeyi umduklarını ifade etti.
Son 13 yılda yayınlanan 112 tane Kürtçe şarkının sözlerini ve eşlik akorlarını içeren kitapta, popülerlik derecesine bakılmaksızın Kürt Müziği’ne şarkıları yoluyla katkı sağlamış çeşitli sanatçı ve grupların şarkıları yer alıyor. Kitabı hazırlayan ekip de müzisyenlerden oluşuyor. Müzik dokümanları hazırlayan bir kolektif olan Helezonik Kreşendo ekibi, kitabın gitar, piyano, ukulele gibi çalgılar çalan, çalmaya çalışan kişileri hedefleyerek hazırladıklarını ifade etti. Kitabın içinde akor gösterimleri, ritim vuruş diyagramları ve de ritimlerin nasıl çalınacağını gösteren videoların QR bağlantıları da bulunuyor.
Ceylan Yayınları’ndan basılan kitap, ceylankitap.com adresi başta olmak üzere pek çok kitap satış sitesi üzerinden sipariş edilebiliyor.
“SIRTINIZDAN GİTARINIZ, İÇİNİZDEN MÜCADELE RUHU EKSİK OLMASIN”
Helezonik Kreşendo ekibi, kitabın önsözünde şunları paylaştı:
Bundan yaklaşık 13 yıl önce bir grup müzisyen ve müzik eğitimcisi olarak Kürtçe Gitar Repertuarı hazırlamış ve yaklaşık 200 şarkılık bu çalışmayı 2 cilt halinde yayınlamıştık. Halen de pdf’ye web sitemizden ücretsiz ulaşabileceğiniz bu çalışmanın önsözü bu cümle ile bitiyordu: “Sırtınızdan gitarınız içinizden mücadele ruhu eksik olmasın”. Aradan geçen dönemde coğrafyamızdan sömürü, savaş, göç, talan, baskı eksik olmadığı gibi isyan ve direniş de eksik olmadı.
Eşit ve özgür bir dünyanın peşinde olanlar halen de çeşitli araçlarla sisteme karşı mücadele etmeye devam ediyor. Bu mücadelelerin içinde kültür mücadelesi önemli bir yer tutuyor. Yok edilmek istenen bir mücadelenin, sessizliğe mahkûm edilmek istenen bir halkın ve kelimesizliğe terk edilmek istenen bir dilin peşinden gidip şarkılar üretenler bu mücadelenin önemli bir parçası. Şarkılar tüm duygulara değebiliyor, belki kendi başına dünyayı değiştiremiyor ama dünyayı değiştirecek olanın bilincine ve duygularına etki ediyor. İşte bu sebeptendir ki, üretilen bu şarkıları daha fazla insana ulaştırmanın yollarını döşemek de bizim çabalarımızdan biri oldu.
” SON 13 YILDA ÜRETİLEN KÜRTÇE ŞARKILARDAN SEÇİLDİ”
Elinizdeki kitap, son 13 yılda üretilen Kürtçe sözlü şarkıların bazılarının sözlerini ve eşlik akorlarını içeriyor. Bu akorları gitar, ukulele, piyano, org gibi çalgılarda icra edebilirsiniz.
Kitabın içinde 112 şarkı var. Bu şarkıların büyük bölümü son 13 yılda üretilen Kürtçe sözlü şarkıların içerisinden seçildi. Şarkıları seçerken gitar ile çalmaya uygun olması, söz-müzik niteliği gibi kıstasları en temele aldık. Fakat bir yandan da kitaptan faydalanacak kişilerin daha çok gitar çalan ya da öğrenen kişiler olacağını düşündüğümüz için farklı ritim kalıplarının ve tonların da olmasına dikkat ettik. Öte yandan bu kitap aynı zamanda bir dinleme önerisi gibi görüleceği için elimizden geldiğince çok sayıda müzisyenin eserine yer verdik.
“KİTAP TİCARİ BİR KAYGI İLE HAZIRLANMADI”
Her şarkı için eşlik yapılacak ritim kalıbını diyagram olarak hazırladık ve her kalıp için bir çalma videosu çektik. Videoları şarkıların sayfalarına karekod olarak yerleştirdik. Mutlaka eksikler ve yanlışlar vardır. Bunların iletilmesi çalışmayı güçlendirir.
Kitap, ticari bir kaygı ile hazırlanmadı ve çok sayıda müzisyenin kitapta emeği var. Bir de buna şarkıyı üretenlerin, kaydedenlerin, düzenleyenlerin emeğini koyduğumuzda anlıyoruz ki bu kitap hiç kimsenin değil, hepimizindir. Kitap kısa bir süre sonra helezonikkresendo.com adresinden ücretsiz indirilebilecek şekilde yayınlanacaktır. Çünkü Gülmek bir halk gülebiliyorsa gülmektir”
PİRHA- Etnomüzikiloji ve Antropoloji alanlarında çalışma yapan Akademisyen Erhan Özdemir, cem erkânlarında 7 ulu ozanın deyiş ve nefeslerinin söylenmesinin Anadolu’da bir kültür haline geldiğini, ancak bu geleneğin Bölge illerinde değişkenlik gösterdiğini söyledi. Özdemir, Bingöl, Adıyaman, Maraş bölgelerinde cemlerin Kürtçe yapıldığını da belirterek “Ana dillerinde, eski yapıda cemler yürütülüyor. İlla Türkçe olacak şartı yok. Bu biraz da kitaplardan okunan bilgiler sonucunda oluşan politik bir baskı durumu” dedi.
Araştırmacı Erhan Özdemir, cem ibadetleri esnasında gerek 12 hizmet gerekse de söylenen deyiş ve nefeslerin bölgelere göre ne gibi farklılıklar gösterdiğine dair PİRHA’ya konuştu.
Etnomüzikiloji ve Antropoloji alanlarında çalışma yapan Akademisyen Erhan Özdemir, cem erkanlarında 7 ulu ozanın deyiş ve nefeslerinin söylenmesinin Anadolu’da bir kültür haline geldiğini, ancak farklı bölgelerde 7 ulu ozanın farklı isimlerle de yer aldığını belirtti. Özdemir, “Kimi yerlerde Pir Sultan Abdal yer alıyor, kimi yerlerde ise yer almıyor. Bazı bölgelerde de “Esîri” yer alıyor. Bu durum bölgelere göre sürekli değişken bir yapı gösteriyor” dedi.
“NEFESLERİN İLLA 7 ULU OZANA AİT OLMASI ŞEKLİNDE BİR GELENEK YOK”
Kimi bölgelerde yürütülen cemlerde 7 ulu ozan geleneğinin olmadığını da belirten Özdemir, “Aslında bu durum sonradan icat edilmiş bir gelenek. Tabii ki belli cemlerde illa okunması gerektiği söyleniyor fakat şahsiyetler sürekli değişkenlik gösteriyor. Cemde illa 7 ulu ozandan okunmalı mı? Ya da onların dışındaki âşıklardan okunmuyor mu? sorgulamak lazım” diye konuştu.
“ANADOLUDA ALEVİLİK ZENGİN BİR MOZAİK”
Türkiye’de yaşanan Aleviliği bir mozaik olarak tarifleyen Özdemir, “Alevilik birbirinden çok farklı yapıda. Tokat’a gidiyorsunuz başka bir yapı var, Adıyaman’a gidiyorsunuz bambaşka bir yapı var. Tahtacıların daha değişik cem yürütme biçimleri var. Her birinde farklı olduğu için son dönemlerde bir ortaklaştırma çabası da var. Ben bu ortaklaştırmayı ideolojik ve yanlış görüyorum” dedi.
Her bölgenin kendi geleneksel yapısıyla cem erkanlarını yürütmesinin doğal olduğunu belirten Özdemir, “Örneğin Kantarma (Sinemilli) bölgesinde bir cem yaptığınızda cem esnasında 7 ulu ozan denilen kişilerin hepsinden okunmayabiliyor. Aynı zamanda o bölgenin kendi âşıkları da var. Sevdalı, Kul Fakrî var, onların da beyitleri okunuyor” diye ekledi.
“BİNGÖL BÖLGESİNDE NEFESLER DOĞAÇLAMA SÖYLENİR”
Bingöl civarında yürütülen cemlere 7 ulu ozanın hiç birisinin olmadığını da vurgulayan Özdemir, “Kendileri, ana dillerinde, özellikle Zazaca (Kirmanckî) dilinde doğaçlama olarak söylenir. O bölgede kutsal kabul edilen ulularının üzerine serbest tarzda yani uzun hava denilen formda okuyorlar. Cemlerinde bir Pir Sultan Abdal veya bir Virani’den deyiş yok” diye ifade etti.
Cemlerdeki 12 hizmetin bölgelere göre değişken bir yapı gösterdiğini vurgulayan Özdemir, “Alevilikte bir felsefe vardır; 3 can bir cem diye. Onun için o bölgelerde 12 hizmetin olmadığı cemler de var. Mesela Adıyaman, Bingöl bölgelerindeki cemlerde 12 hizmet görülmüyor” dedi.
“BİNGÖL VE ADIYAMAN’DA CEM ERKANLARI ANADİLİNDE YAPILIR”
Genellikle cemlerde nefes, deyiş ve beyitlerin Türkçe söylendiğine dair bir yanlış söylemin olduğunu belirten Özdemir, konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Aksine benim yaptığım araştırmalarda Bingöl, Adıyaman, Maraş (Kantarma) bölgelerinde Zazaca Kirmanckî) ve Kurmancî dillerinde cemler yapılıyor. Doğaçlama olarak kendi dillerinde kendi bölgelerinin ulularını o anda çağırıyorlar. Dersim’de ‘Venge Hakk’ diyorlar. Hakk’ı çağırma erkânı vardır orada. Orada kendi ana dillerinde, eski yapıda cemler yürütülüyor. Türkçe olma şartı yok. Ben bunun politik bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Oysaki sahaya çıkıldığında bunun böyle olmadığı görülüyor. Yani bir Bingöl’deki Dersim’deki, Adıyaman’daki köy cemine gittiğinizde oradaki insanlar kendi ana dilinde cem, muhabbet yürütüyor”
PİRHA- Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde yapılan muhabbet ceminde, Aleviliğin kendi içerisinde sorgusunu yapan bir inanç olduğu vurgulandı. Yapılan konuşmalarda ‘Varlığın birliği’ başlığının manasına da değinildi.
Antalya’da yapılan muhabbet cemine Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Gülçin Akça, Yol yürütücüsü Zakir Süleyman Demir, Kızıldeli Sultan Ocağı evlatlarından Yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Zakir Barış Karabatak ile Deniz Ada katıldı.
Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Süleyman Demir, yaptığı konuşmasında, “Biz çekirdek kadro olarak burada her perşembe olmasa da 2 haftada bir çerağlar uyandırıp, muhabbet edip, gönülleri birleyip, Yol’umuzu sürebilmek için elimizden geldiğince izah etmeye, Yol’a hizmet etmeye çalışıyoruz” dedi.
“ALEVİLİK, İÇİNDE YAŞADIKÇA ÖĞRENİLEN BİR İNANÇ”
Cem hizmetlerinin seyir için olmadığını söyleyen Demir, “Cem, toplanmak, gönülleri birlemek, muhabbet etmek ve zaman içerisinde Yol’un süreğine göre ikrar vermektir. İkrar verdikten sonra Yol’a girmek için söz vermek manasına gelen, sonrasında ise müsahibini tutmak, müsahibini tuttuktan sonra yıllık görgülerini yapmaktır” diye belirtti.
Alevi inancının, sorgularını kendi içerisinde yapan bir inanç biçimi olduğunu belirten Demir, “Düzgün bir toplum yaratmak, inancı ve kültürü yaşama açısından oldukça önemli. Alevilik, içinde yaşadıkça öğrenilen bir inanç” diye ifade etti.
“BİZLER OLMADAN HİÇBİR CANLI OLMAZ”
Alevilikteki “Vahded-i vücut” kavramını anlatan Demir, Ömer Hayyam’ın dörtlüğünü hatırlatarak konuşmasının devamında “Hayyam, ‘Ben varsam o da var, ben yoksam o da yok’ diyor. Yani bizler olmadan hiçbir canlı olmaz. Varlığın birliğini, kâinatı temsil eden her birimiz, evrende birer küçük parçayız. O yüzden sizler Hakk’ın kendisisiniz” dedi.
Muhabbet ceminde gülbenglerin okunmasın ardından Türkçe ve Kürtçe söylenen deyiş ve nefeslerin ardından semahlar dönüldü. Çerağların sırlanması ile lokmalar pay edildi.
PİRHA –Blues türünde ikinci Kürtçe albümünü çıkartan Ercan Bingöl, Afroamerikalılar ve Kürtler arasındaki benzerliklere dikkat çekti. Kürt dili üzerindeki yasaklara değinen Bingöl, “Arada kıtalar bile olsa Afroamerikalılar ve Kürtler olarak aynı problemleri yaşadığımızı gördüm. Kürtler ile Afroamerikalıların acıları, soyutlanma, inkar edilme anlamında ortak noktalarına vardığım için blues bende ayrı bir yer etti” diye konuştu.
Müzisyen Ercan Bingöl, 12 ezgiden oluşan “Bar” ismini verdiği yeni albümünü tüm dijital platformlarda paylaştı. Bingöl, blues tarzında hazırladığı albümü ile Kürt dilinde icra edilmiş ilk bütünlüklü çalışmaya da imza atmış oldu.
Aslen Muş Vartolu olan Ercan Bingöl, üniversite eğitimi için Ankara’ya gelmesiyle birlikte sonrası için bu şehirde kalmaya karar verdi. 22 yıldır Ankara’da yaşayan Bingöl, aynı zamanda İngilizce öğretmenliği de yapıyor. “Müzikle ilgilenip yanı sıra öğretmenlik mi yapıyorum konusu tartışmaya açık” diyen Bingöl ile hem güncele hem de yeni albümüne dair sohbet ettik.
BLUES KÜLTÜRÜNÜN KÜRT MÜZİĞİNE YANSIMASI!
Bingöl’e ilk olarak Kürtçe blues tarzında müzik yapmanın duygusunu ve fikriyatının nasıl ortaya çıktığını sorduk. Kürtler ve Afroamerikalılar arasındaki benzerliklere işaret eden Ercan Bingöl’ün yanıtı şu sözlerle oldu:
“Türkiye’de Özellikle de Ankara’da Kürtçe müzik yapmak tabii başlı başına düşünüldüğünde maalesef politik bir durum olarak algılanıyor. Oysa ki kendi özümüzü yansıttığımız bir süreç ve alan… Müziğe başlarken direk müzik bende blues tanıları ile başlamadı. İster istemez kendi kültürümün besleyicileri olan geleneksel müzikler, dengbejler yol gösterici oldu. Blues’a müziğimin evrilmesi blues’un tarihini merak etmemle başladı. Bu tarihi biraz irdeledikten sonra kendimi de böyle mini bir sorgulama içerisine aldım. Şöyle ki arada kıtalar bile olsa Afroamerikalılar ve Kürtler olarak aynı problemleri yaşadığımızı gördüm. Kürtler ile Afroamerikalıların ortak noktalarını; acılar çekme, soyutlanma, inkar edilme anlamında ortak noktalarına vardığım için blues bende ayrı bir yer etti. Dolayısıyla ilgimi daha da cezbetti. Sonra tabii teknik anlamda da kendimi geliştirmeye çalışarak enstrüman ve vokal teknikleri ile de olsun ‘evet, artık blues bizim yolumuz’ dedim ve o şekilde devam ediyorum.”
“NİTELİKLİ MÜZİK İÇİN ÇABA VE SABIR GEREKLİ”
Müzisyen Ercan Bingöl, Kürt müziğindeki niteliğe katkı sağlamak adına “Hiçbir zaman yılmayacağınızın sözünü kendinize vermeniz gerekiyor” diye belirtti. Bingöl, Kürtçede alışılmış müzik tarzlarının ötesinde bir tercih kılıp üretim yapmayı ise şu sözlerle özetledi:
“Mevzuya biraz da şu bağlamda bakmak lazım, Bizler hep dinleyicinin nitelikli müziğe ulaşamadığından yakınırız, bu bence doğru bir bakış açısı değil. Çünkü dinleyicinin kulağı geliştirilebilir bir mekanizma. Burada da en büyük görev müzisyenlere düşmekte. Nitelikli müzik sunarsanız ve bunda ısrarcı olursanız, evet dinleyici artık daha çok detaylandırılmış müzik dinlemeye başlayacak ve kendini orada bulacak. Ve kendilerine sığ müzik sunduğunuz zaman artık bunu reddedecek seviyeye gelmiş olacaklar. Bu da müzisyenlerin nitelikli müzik yapmasında ısrarcı olmasından geçiyor. Bunun yolu da çaba ve sabır gerektiriyor.
“YASAKLAR ARTIK HASTALIK DERECESİNDE”
Ercan Bingöl, Kürt dilinde sanatsal faaliyet yapanlara yönelik yasakları da değerlendirdi. Yasaklar karşısında dirençli olunması gerektiğini ifade eden Bingöl, şu eleştiride bulundu:
“Yasakların yaşanıldığı bir coğrafyada yaşamak beni asıl üzen şey. Tabii ki derinden üzüyor bu yasaklar ve bunun artık maalesef ki bir hastalık derecesinde olduğunu görüyoruz. Sistem bunu gerçekten kendine güç toplama aracı olarak kullanma niyetinde ve bunu onlarca yıldır zaten yaptı. Bunun tabii birçok nedeni var. Mesela geçen haftalarda bir tiyatro oyununun yasaklanması, bir saat öncesinden bu yasağın kendilerine kaymakamlık tarafından bildirilmesi, bunların hepsi tabii ki birer yıldırma politikasının ürünü. Zaten başvuru yapıldığı zaman ya da bu oyunun sergileneceği kesinleştiği o an oyunun bir saat öncesinden iptal edileceği planlanıyor zaten. Bunların hepsi bilinçli bir şekilde yapılmakta. Dediğim gibi kişinin nitelikli sanat ürünleri, etkinlikleri ortaya koyabilmesi için her şeyden önce kendisine ve ekibine yılmayacağı sözünü vermesi gerekiyor. Çünkü bu bir süreç ve atılması gereken binlerce adım var ise bizler belki de yarım adımını ancak atabileceğiz. O yüzden ısrarla çalışmamız ve ısrarla kendimizi hissettiğimiz ana dilimizle müziğimizi, tiyatromuzu, sanatın diğer dallarını işlemek durumundayız. Bu aslında benim için bir manevi görev, yük, hayatımın anlamı…”
BAŞKENTTE KÜRTÇE BLUES İCRA ETMEK!
Blues tarzında Kürtçe müziğin Ankara’da ne oranda karşılık bulduğunu da anlatan Ercan Bingöl, izlenimlerini şu cümlelerle paylaştı:
“Ankara’da sahnelerimiz oluyor ve insanlar sağolsunlar rağbet gösterip bizleri yalnız bırakmıyor. İster istemez Ankara’nın, diğer sahne aldığımız kentlere göre daha da farklı bir dokusu var. Ankara’da yaşayıp çalıştığım için ilginç bir şekilde Ankara’daki sahnelere Kürt dinleyiciden çok Türk arkadaşlarım geliyor diyebilirim. Hatta bazen yaptığım Kürtçe esprilere gülünmediği zaman yanlış konsere çıktığımı düşündüğüm bile oluyor. Her şeye rağmen güzel ve her şeye rağmen sahnede espri yapabiliyoruz! Bu artık acılarımıza ‘alay edebildiğimiz’ bunları kabul etmediğimizi ama bunlara alışkın olduğumuz ve hala tebessüm edebilme gücümüzü gösterme açısından önemli. Tabii her şehrin kendine ait bir dokusu var. İstanbul’un farklı bir dokusu, dinleyici, kitlesi var. İzmir’in de yine öyle. Özellikle son yıllarda bölgede sahne almaya başladık. Tabii aynı zamanda Ankara’da yaklaşık 23 yıldır yaşadığım için belli başlı duyarlı çevrelerin dayanışma gecelerinden tutun, etkinliklerine kadar katkı sunmaya çalışıyorum. Bu da benim için Ankara’nın başka güzel bir yanı. Ankara’da sahne, konser yapmaktan çok dayanışma etkinliklerinde yer alıyorum diyebilirim.”
“12 YILIN ARDINDAN DAHA YOĞUNLAŞMIŞ HİSLER VE TEKNİK”
İlk albümünü 2012 yılında çıkaran Ercan Bingöl, 12 yılın ardından çıkardığı ikinci albümünün detaylarını da anlattı. İlk albüme kıyasla yeni albümünde daha fazla blues türünün olduğunu söyleyen Bingöl, “İlk albümde olduğu gibi mutlu olmaya duyulan özlem ve folklorik ögeler de var. Bunların blues, rock ve county soundları ile işlenmesi söz konusu. Bu albümün kayıtları çok erken başlamasına rağmen pandemi sürecinden kaynaklı sürekli ötelenmesi gerekti. Bu 12 yıl tabii ki çok şey de öğretti. İkinci albüme çok daha güçlü ilerlememi sağladı. Hem teknik anlamda hem bilinç anlamında… İkinci albüm daha yoğunlaşmış hisler ve teknikle karşımıza çıkıyor diyebilirim. Bu albümün kayıtlarını Abdurrahman Tarikçi’nin stüdyosunda aldık. Kendisi aynı zamanda albümün aranjelerine de katıldı. İlk albümde İstanbul’dan da müzisyenler davet etmiştik, bu albümde ise Ankara müzisyenleri ile çalıştık. Ankara’nın müzisyenleri meşhurdur. Bir Ankara müzisyeni İstanbul’a yerleştiğinde örneğin ‘bu müzisyen Ankara müzisyeni’ derler. Çünkü disiplinlidir, provasız kesinlikle sahneye çıkmaz, enstrümanına odaklanır ve yoğun çalışır. Müzisyen ekibi olarak böyle bir ekiple çalıştık. Bu da tabii albüme rengini, gücünü kattı” diye konuştu.
ÇALIŞMALARI ERCAN BİNGÖL BLUES OLARAK YAYINLAMA KARARI
İkinci albümle beraber çalışmalarını ‘Ercan Bingöl Blues’ olarak yayınlama kararı aldığını belirten Ercan Bingöl, buna sebep olan gelişmeleri ise “Bundan sonraki çalışmalarım, single’lar ya da belgesel müzikleri olsun hepsini ‘Ercan Bingöl Blues’ plak şirketi adı altında paylaşacağız. Bu da haklı olarak müzisyenin albüme verdiği emeğin kendisine daha kayda değer bir dönüş sağlamasını beraberinde getirecektir. Bütün dijital ortamlarda albüm mevcut. Aynı zamanda bir 45’lik plak olarak da yayınlama düşüncemiz var. Çünkü bizim yaptığımız müzikleri kendi arşivinde tutmak isteyen dinleyicilerimiz var, bunu biliyorum. İlk albümü de yurt dışından sipariş eden insanların olduğunu ve raflarında yer verdiklerini de biliyorum. O yüzden sadece dijital ortam değil de insanların arşivinde tutabilecekleri bir somut çıktı olarak da albümü değerlendirmeyi düşünüyoruz açıkçası” sözleriyle açıkladı.
“KENDİLERİNDEN ÇOK ŞEY BULACAKLAR”
Ercan Bingöl, uzun emekler sonucunda özgün bir tarzla hazırladığı albümüne dair şu mesajı vererek sözlerini noktaladı:
“İlk albümle beraber çıkış noktamız blues müzikti ve bu çok ilgi gördü. Blues motiflerine bu tınıları Kürtçe müzikte kullanan ilk insanlar değiliz, daha öncesinden de kullanıldı. Yalnız birinci albümde özellikle ‘Bluesa Benda Sînê’ şarkısı ile ilk kez Kürtçe’de bir blues şarkısı yapılmış oldu. Yanı sıra zaten albümlerdeki bütün şarkıları blues şarkı diye niteleyemezsin, yoksa üzerine İngilizce söz yazıp Amerika’da yayınlanabilecek bir albüm olabilirdi o ama biz kendi motiflerimizi de katarak o blues’u işlemek durumundaydık. O yüzden ‘Kürtçe blues yapıyoruz’ diyoruz işte.
Benim bir derdim var. Onları anlattığım şarkılar, onlardan dem vurduğum bir albüm bu. Eminim kendilerinden çok şey bulacaklar. ‘Aynı derdi yaşadığımız bir müzisyen arkadaşımız varmış’ diyecekler. Ve eminim onların bana kattığı güç gibi benim kendime dert ettiğim mevzular da onlara güç katacak. Yalnız olmadıklarını hissetmek için bu albümü dinlemelerini isterim.”
PİRHA – 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü sebebiyle Meclis’te yasaklanan Kürt diline Özbek Türkçesi de eklendi. MHP’li Meclis Baskanvekili Celal Adan, Milletvekili Burcugul Çubuk’un Özbek Türkçesi ile genel kurulu selamlaması esnasında “Türkçe konuş” diyerek mikrofonunu kapattı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 21 Şubat Dünya Ana Dil Gününde uyguladığı dil yasaklarıyla gündem oldu. Tek bir Kürtçe kelime dahi konuşan milletvekillerinin mikrofonları tek tek kapatıldı.
Dünya Anadil Günü sebebiyle CHP Rize Milletvekili Tahsin Ocaklı da “Annem ekran başında, benden Lazca konuşmamı bekliyor” sözünün ardından Lazca konuşmaya başladı. Ancak MHP’li Meclis Başkanı Celal Adan, Lazcanın da yasak olduğunu belirterek, mikrofonu kapattı.
HIZINI ALAMAYIP TÜRKÇEYE DE YASAK KOYDU!
21 Şubat’ta gecesi Genel Kurul’da söz alan isimlerden biri de DEM Parti İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk oldu. Meclis Baskanvekili Adan, Milletvekili Burcugül Çubuk’un, Özbek Türkçesi ile genel kurulu selamlaması esnasında “Türkçe Konuş” diyerek mikrofonunu kapattı.
Mecliste yaşanan o anlar Meclis tutanaklarına şöyle geçti:
BURCUGÜL ÇUBUK (İzmir) – Ekranları başında bizleri izleyen değerli halklara saygılarımı sunuyorum.
“…”(*) Anladınız mı Değerli Meclis üyeleri? Anlamadınız. Türkçeyi de anlamıyorsunuz, sonra da “Ana dilimiz Türkçe, Türkçe konuş, çok konuş.” diyorsunuz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
EJDER AÇIKKAPI (Elâzığ) – Anlatamıyorsunuz, ne yapalım? Anlatamıyorsunuz ki.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) – Böyle bir üslup kabul edilemez Sayın Başkanım ya “Türkçeyi anlamıyorsunuz!” demek…
SEZAİ TEMELLİ (Muş) – Türkçeyi de bilmiyorlar.
EJDER AÇIKKAPI (Elâzığ) – Türkçeyi bilmiyorsunuz ki anlatabilesiniz yani.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) – Siz her dili anlıyorsunuz maşallah! Her dili anlıyorsunuz!
BURCUGÜL ÇUBUK (Devamla) – Türkçeyi bile, Türkçenin lehçelerinin bile birbirini anlamadığı bir hayat örgütlediniz, bununla gurur duyuyorsunuz.
EJDER AÇIKAPI (Elâzığ) – Keşke Türkçeyi de çok iyi kullanabilseniz yani.
BURCUGÜL ÇUBUK (Devamla) – Bu vesileyle Türkiye’de göçmen olarak bulunan ve ağır işlerde çalıştırılan Özbekleri saygıyla selamlamak istiyorum. Dillerini burada konuştuklarında onları kimse anlamıyor, onlara da el muamelesi yapılıyor, ağır hakaretlere ve ayrımcılıklara maruz kalıyorlar. Yani Türkiye’de Türk’e de rahat yok. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
MEHMET BAYKAN (Konya) – Ne alaka?
BURCUGÜL ÇUBUK (Devamla) – Şimdi, bugün sağlığa ilişkin konuşacaktık çünkü sağlık emekçilerinin, sağlığın bütün bileşenlerinin ve sağlık hakkına ulaşamayan insanların sorunlarına sorun ekleyecek bir teklif vardı önümüzde. Ama ne yazık ki örneğin şunu söylemek zorunda kalıyorum: Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin Meclisinde Türkmen Meclis üyesi Türkçe konuşmak istediğinde engellemeye kalkanlara Meclis Başkanı karşı çıkıyor ve diyor ki: “Onun ana dilinde konuşmasının güvencesi biziz, konuşacak.” Burada ne oluyor? Hemen mikrofonlar kapatılıyor. Kürsü dokunulmazlığına el koyan, halkın iradesini yok sayan burada Meclis Başkan Vekilliği yapabiliyor ama örneğin Can Atalay, örneğin Gültan Kışanak, Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş hapisteler, tutsaklar. Bu utanç sizin, onların yoldaşı olmak onuru da bizim. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Kendilerine sevgimizi yolluyoruz, saygımızı yolluyoruz. Onları iradesi olarak belediye eş başkanı yapmış, Meclise yollamış halkın da mücadelesinin içinde kaybolan kahramanlar değil özneler olacağımıza söz veriyoruz.
Yine ana diliyle ilgili konuşacağım, bizi mecbur bıraktınız ama iyi yaptınız. “Ana dilinde sağlığa erişim hakkı” diye bir şey var, haberiniz yok, böyle şu iki tarafın haberi yok. Ana dilinde sağlığa erişim hakkına en çok kimler ulaşamıyor? Kadınlar. Kadınlar çünkü “3 çocuk, 5 çocuk yap.” diyor ya Başkanınız, eve kapatılıyor. Besliyorsunuz ya bu eril sistemi, kadınlar toplum içerisine çıkamıyorlar, ana dillerinden başka dil bilemiyorlar, hastaneye gittiklerinde dertlerini anlatamıyorlar. Mardin Vekilimiz Salihe Aydeniz örnekleriyle anlattı. Kadınlar, kendileri tek başlarına gittiklerinde anlatamıyorlar; yanında oğlu, torunu, eşi, kardeşi, bir erkekle gittiğinde hiç anlatamıyorlar. Bir tane, Kürtçe bilen ve cesaret edip de hastasıyla Kürtçe konuşacak hekim bulacaklar, hemşire bulacaklar, bir sağlık çalışanı, emekçisi bulacaklar da dertlerini anlatacaklar, o da bu kadar bastırılmışlığın üstüne çıkabilirlerse sağlık hakkına ulaşacaklar. Ya, bir örnek var, Fatma Altınmakas, karakolda Kürtçe tercüman olmadığı için katledildi, engellenmedi katledilmesi. Yaşam hakkıdır Kürtçe, yaşam hakkıdır Arapça, yaşam hakkıdır Süryanice, Lazca; insanın ana dili neyse yaşamıdır, buna düşmansınız, halk düşmanısınız, çok normal.
Ama size, Türkiye halklarına güzel bir haberim var, İstanbul’da yasaklattınız ya Şano Ar’ın oyununu, bugün İzmir’de sahnelendi, yarın Ankara’da sahnelenecek, biz de orada olacağız. Hadi, gelin, buyurun. “Kürtçenin önünde hiçbir engel yok.” diye bugün bas bas bağırdınız, yarın da Ankara’dakini engellemeye çalışın. Biz oradayız. Hodri meydan! (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)”
Burcugül Çubuk’un, Özbek Türkçesi ile selamlaması Meclis tutanaklarına üç nokta ile geçirildi. Milletvekili Çubuk’un söz konusu o konuşmasında “Bizni shu yerdan kuzatib turganlarni hurmat bilan qutlayman” dediği öğrenildi.
Öte yandanDEM Parti Mardin Milletvekili Beritan Güneş Altın da 21 Şubat Ana Dil Günü’nde TBMM Genel Kurulu’nda Kürtçe konuşunca mikrofonu kapatıldı.