Etiket: laiklik

  • ‘Devlet tüm yurttaşlara eşit mesafede durmalı!’-VİDEO

    ‘Devlet tüm yurttaşlara eşit mesafede durmalı!’-VİDEO

    PİRHA- Mersin’de bir araya gelen demokratik kitle örgütler ve siyasi partiler, son süreçte laiklik ilkesini savunan kesimlerin hedef gösterilmesi, bu talebin bilinçli biçimde çarpıtılarak suç unsuru gibi sunulmasını ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Ramazan Genelgesi”ne tepki göstererek, iktidarı anayasaya uyma çağrısında bulunuldu.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 81 ilin valiliğine gönderdiği “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” genelgesine düzenlediği açıklama ile tepki gösterdi.

    Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde yapılan açıklamayı Mersin Emek ve Demokrasi Platformu Dönem Sözcüsü İsmail Oğuz, okudu.

    “DEVLET TÜM YURTTAŞLARA EŞİT MESAFEDE DURMALI”

    Son süreçte laiklik ilkesini savunan kesimlerin hedef gösterilmesi, bu talebin bilinçli biçimde çarpıtılarak suç unsuru gibi sunulmasını kabul edilemez olduğunu belirten Oğuz, “Laiklik; herhangi bir inanca karşı duruş değil, tüm inançların ve inançsızlığın eşit yurttaşlık temelinde güvence altına alınmasıdır. Devletin tüm yurttaşlara eşit mesafede durmasının, kamusal alanın ayrımcılıktan arındırılmasının ve toplumsal barışın korunmasının ön koşuludur. Bu ilkenin zayıflatılması; halkın inanç, kimlik ve yaşam tarzı üzerinden ayrıştırılmasına zemin hazırlar” dedi.

    “LAİKLİĞİ SAVUNMAK MEŞRU, ANAYASAL VE TARİHSEL BİR SORUMLULUKTUR”

    Laikliği savunmayı inanç karşıtlığı gibi göstermeye çalışmak hem gerçeği çarpıtmak, hem de toplumsal huzuru zedeleyen tehlikeli bir manipülasyon olduğunun altını çizen Oğuz, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Cumhuriyet’in temel niteliklerini “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu ilkelerin aşındırılması; hukukun zayıflaması, sosyal devlet anlayışının gerilemesi ve demokratik mekanizmaların işlevsizleşmesiyle birlikte ilerlemektedir. Laikliğe dönük saldırılar bu bütünün bir parçasıdır. Laikliği savunmak meşru, anayasal ve tarihsel bir sorumluluktur. Emeğin birliğini, toplumsal barışı ve eşit yurttaşlığı savunmaya; özgürlükçü, sosyal ve demokratik bir düzen için ortak mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

    Açıklamanın ardından konuşan demokratik kitle örgütü ve siyasi parti temsilcilieri iktidarın anayasayı çiğnediğine dikkat çekerek, yüzyıllık sorunların çözümü için birlikte mücadele edilmesi vurgusu öne çıktı.

    PİRHA/MERSİN

     

  • PSAKD Adıyaman Şube’den ‘Ramazan Ayı Etkinlikleri’ protestosu: Açık bir asimilasyon girişimidir!

    PSAKD Adıyaman Şube’den ‘Ramazan Ayı Etkinlikleri’ protestosu: Açık bir asimilasyon girişimidir!

    PİRHA – PSAKD Adıyaman Şubesi, MEB tarafından okullarda yürürlüğe konulan dini içerikli eğitimleri protesto etti. Şube binası önünde yapılan açıklamada “Biz Alevi kurumları olarak; bu dayatmayı tanımıyoruz, kabul etmiyoruz ve meşru görmüyoruz” denildi

    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından maarif modeli kapsamında yürürlüğe konulan Ramazan Ayı Etkinliklerine karşı bir tepki de Adıyaman’dan geldi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Adıyaman Şubesi, yaptığı basın açıklamasında hükümetin, inançlar arasında ayrım yaptığını ifade etti. PSAKD Adıyaman Şube Başkanı Ali Sekman, yaptığı konuşmada, Alevi toplumu olarak eşitliği ve çoğulculuğu esas alan bir eğitim anlayışını savunduklarını söyledi.

    “AÇIK BİR ASİMİLASYON GİRİŞİMİDİR”

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın valiliklere gönderdiği ‘Ramazan Ayı Genelgesi’nin derhal geri çekilmesi gerektiğini söyleyen Ali Sekman, şu açıklamayı yaptı:

    Bu genelge, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda açıkça ifade edilen laiklik ilkesinin sadece kağıt üstünde yazılan bir ilke olarak kaldığının ve uygulamada hiçbir karşılığının olmadığının bir kez daha göstergesi olmuştur. Çünkü genelge açık bir biçimde, laikliğe aykırıdır ve aynı zamanda da mevcut yazılı ve evrensel hukuka göre de, Anayasa suçudur.

    Bu genelge, pedagojik bir düzenleme değil; kamusal eğitimi siyasal iktidarın dini-ideolojik anlayışı doğrultusunda biçimlendirmeyi amaçlayan bilinçli ve planlı bir müdahaledir.

    Bu uygulama, başta Alevi çocukları olmak üzere; farklı inanç gruplarını, inançsızları ve tüm çoğul toplumsal yapıyı yok sayan, tekçi ve Sünni-İslam merkezli bir anlayışın devlet eliyle dayatılmasıdır. Bu bir eğitim politikası değil; açık bir asimilasyon ve kimlik silme girişimidir.”

    “BU DAYATMAYI TANIMIYORUZ”

    Ali Sekman, devletin görevinin, toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede durmak olduğunu ifade etti. Alevi toplumunun yüzyıllardır inkâr ve asimilasyon politikalarına maruz bırakıldığını söyleyen Sekman, sözlerine şu cümlelerle devam etti:

    “Zorunlu din dersleriyle, tekçi müfredatla, cemevlerinin yok sayılmasıyla ve şimdi de bu tür genelgelerle, çocuklarımız sistematik biçimde kimliklerinden koparılmak istenmektedir.

    Bugün yapılan şey, geçmişte uygulanan politikaların daha kurumsal ve daha pervasızca devamıdır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın genelgesi, sadece Alevileri değil, bu ülkede laik ve demokratik bir yaşamı savunan herkesi hedef almaktadır. Bu, bir inanç meselesi değil; hak, hukuk ve özgürlük meselesidir.

    Biz Alevi kurumları olarak; bu dayatmayı tanımıyoruz, kabul etmiyoruz ve meşru görmüyoruz. Bu genelgenin de, bu genelgeye zemin hazırlayan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı ile yayınlanan müfredatın da derhal iptal edilmesini istiyoruz.”

    PİRHA/ADIYAMAN

  • Erzincan Emek ve Demokrasi Birleşenleri’nden ‘Ramazan ayı etkinlikleri’ programına tepki!

    Erzincan Emek ve Demokrasi Birleşenleri’nden ‘Ramazan ayı etkinlikleri’ programına tepki!

    PİRHA – Erzincan Emek ve Demokrasi Birleşenleri, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 12 Şubat’ta okullara gönderdiği “Ramazan ayı etkinlikleri” sebebiyle açıklama yaptı. Söz konusu uygulamanın “laiklik ilkesine karşı işlenmiş ağır bir suç” olduğu ifade edildi.

    Erzincan Emek ve Demokrasi Birleşenleri, okullarda uygulamaya konulan Ramazan ayı etkinlikleri sebebiyle basın açıklaması yaptı.

    Okul öncesinden üniversiteye kadar tüm eğitim kademelerinin dini referanslarla kuşatıldığını söyleyen Eğitim Sen Şube Başkanı Hüseyin Taner, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” programını eleştirdi.

    “LAİKLİK İLKESİNE KARŞI İŞLENMİŞ AĞIR BİR SUÇ”

    Hüseyin Taner, söz konusu programların, Anayasaya da aykırı olduğunun altını çizdi. Eğitim kurumlarında öğrencileri söz konusu etkinliklere katılmaya zorlamanın suç olduğunu söyleyen Taner, şu açıklamayı yaptı:

    “Bütün eğitim kademelerini kapsayan bu yasa dışı talimat, okulları “tek din tek mezhep” anlayışının doğrudan uygulama alanı haline getirmeyi amaçlamaktadır.

    Siyasi iktidarın geçmişten bugüne sık sık başvurduğu insanları inanç üzerinden ayrıştırma ve kutuplaştırma politikalarının sonuncusu ve en tehlikelisi doğrudan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin aracılığıyla hayata geçirilmek istenmektedir.

    Nitekim MEB tarafından okullara gönderen ve haftalık olarak doldurulması istenen ‘Ramazan Etkinlikleri İzleme Değerlendirme Formu’ açık bir fişleme belgesidir.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın 12 Şubat 2026 tarihli talimatı, sadece bir idari karar değil; Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan laiklik ilkesine karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Bu yasa dışı talimatın altına imza atan her bürokrat ve buna destek veren her yapı, Anayasayı kasten çiğneme suçu işlemektedir.

    Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır.”

    “UYGULAMALARA DERHAL SON VERİLMELİ”

    Erzincan Emek ve Demokrasi Birleşenleri’nin açıklamasında, siyasal hükümetin, inançlar üzerinden ayrıştırma yaptığına vurgu yapılarak “din istismarı yapılmakta” denildi. Erzincan’daki birçok okulda “gönüllülük esasına dayalı” denildiği halde etkinliklerin öğrenci ve öğretmenlere dayatıldığına dikkat çekilerek şöyle devam edildi:

    “Daha önce defalarca sahnelenen ve toplumda onarılması zor çatlaklar oluşmasına neden olan bu tür ayrıştırıcı ve kutuplaştırma temelli politika ve uygulamalara derhal son verilmelidir. Farklı inanç ve düşüncelerin bir arada yaşadığı bu topraklarda hiç kimsenin inancı ve ibadetleriyle sorunumuz yoktur, olamaz. Toplumda açıkça kin ve düşmanlık yaratmaya yönelik her türlü politika ve uygulamaya karşı tüm emek ve demokrasi güçleriyle birlikte güçlü bir barikat oluşturacağımıza ve bunun için bütün gücümüzle mücadele edeceğimizden kimse kuşku duymasın.

    Şu an burada bulunan kişi, parti ve kurumlar olarak bu ülkede her inanca saygılıyız. Kimse de bunun aksini iddia edemez. Sizin din ve inançlar üzerinden toplumu ayrıştırma, kutuplaştırma ve oy devşirme oyunlarınıza da asla gelmeyeceğiz. Ancak diğer yandan laikliği yok sayarak, yok ederek, okulları dini alanlara çevirmenize ve bir inancın okulları politik alana dönüştürülmesine de sessiz kalmayacağız. Laik ve bilimsel eğitimi savunmaya devam edeceğiz.”

    PİRHA/ERZİNCAN

  • Komisyon raporu Aleviler için ne sundu; Zeynel Abidin Koç yorumladı!-VİDEO

    Komisyon raporu Aleviler için ne sundu; Zeynel Abidin Koç yorumladı!-VİDEO

    PİRHA – Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı nihai raporu yorumladı. Koç, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmadığını belirterek “Alevilerin duygu ve düşüncelerinin hiçbiri, bu rapora yansımadı” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta başlatılan Barış ve Demokratik Toplum Süreci ardından Mecliste kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çalışmalarını tamamladı. Komisyon, oy çokluğuyla 83 sayfalık nihai raporunu da kamuoyu ile paylaştı.

    Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Başkanı Zeynel Abidin Koç, Kürt sorununun çözümü konusunda Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporu yorumladı. Koç, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmadığının altını çizdi.

    “HALKIN BEKLEDİĞİ BİR RAPOR OLMAMIŞ”

    “Alevilerin duygu ve düşüncelerinin hiçbiri, bu rapora yansımadı” diyen Koç, “Toplumsal barışın kalıcı zeminini kuracak bir raporla mı karşılaştık?” sorusuna şu yanıtı verdi:

    “Net olarak söyleyeyim. Hayır. Yani, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmamış. Ama temelde baktığınız zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir araya gelip iyi veya kötü bir rapor çıkması da kıymetli. Kıymetli ama raporun içeriğinde hiçbir bir net sonuç yok, tamamen temennilerden oluşmuş bir rapor.”

    “NASIL BİR KARDEŞLİKTEN BAHSEDİYORLAR?”

    Söz konusu raporda, dinlenen birçok kesimin taleplerine yer verilmedi. Alevi kurumlarının, komisyona katılıp sorunlarını anlatma talebi ise karşılık bulmadı. Ancak buna rağmen raporda Alevilere dair “Bu coğrafyanın Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer tüm kesimleri 10 yıllar boyunca süregelen acıların ve çatışmaların tekrarına rıza göstermemektedir” ifadelerine yer verildi. “Aleviler bir kez daha yok sayıldı” diyen Koç, düşüncelerini şu cümlelerle paylaştı:

    “Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan demokratikleşme sorunu içerisinde Alevilerin duygu ve düşünceleri hiçbir şekilde bu rapora yansımadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi sonuçta ‘hepinizi dinlerim ama ben kendi bildiğimi okur, kendi bildiğimi yazarım’ dedi.

    Raporun 28. sayfasında zaten deniliyor ki ‘birinin acısının diğerinin huzur getirdiği bir anlayış bizim medeniyetimizde asla tutunamaz. Birlik ve bütünlük sağlanmadıkça bu huzur gelmez. Bu sebeple kardeşlik bağlarımız asli ilkemizdir’.

    Biz bunu, bugüne kadar görmedik. Biz bunu 1921’de Koçgiri’de, 1938’de Dersim’de, 1978’de Maraş’ta, 1993’te Sivas’ta görmedik. ‘Kardeşlik’ derken neyi kastediyorlar?

    Bu halk zaten hiçbir zaman birlikte yaşama kültüründen size rağmen; yani sizin baskıcı rejimlerinize rağmen vazgeçmedi. Cumhuriyeti örnek alsanız 7-8 defa katliamdan, soykırımdan geçmemize rağmen biz her zaman barışın yanında yer aldık. Ama raporun sadece bir yerinde ‘Alevi’ kelimesi geçmiş. O da çoğulculuğu içine katmak amacıyla… 82 sayfalık raporun içerisinde kesinlikle bir şey yok. Hiçbir talebimiz, rapora nokta kadar bile geçmemiş.”

    Komisyon raporunun en tartışmalı kısımlarından biri de “terörsüz Türkiye” vurgusu oldu. Bu söylem üzerinden sürece yaklaşmanın toplumda güvensizlik oluşturduğunu söyleyen Zeynel Abidin Koç, şunları söyledi:

    “Türkiye’de insanlar kendilerini tanımlayamıyor! Bu bir terör. İnsanlar istedikleri dili konuşamıyor, kendi dillerinde eğitim alamıyorlar. Bu bir terör. Türkiye’de insanlar, kendi inançlarını ifade edemiyor; işte Alevileri örnek alın. Kendi ibadethanelerine, cemevlerine ‘ibadethane’ denmiyor. Bu bir terör. Terör dediğiniz sadece silahla yapılan bir çatışma değil ki. Bu raporun tek bir hedefi var; Türkiye’de özellikle doğu coğrafyasında yaşanan silahlı çatışmasının bitmesi. Bunun da nasıl biteceğini de ifade etmeyen bir rapor.”

    “KOLAY BİR SÜREÇ DEĞİL”

    Zeynel Abidin Koç, sürecin ilerleyebilmesi için hangi adımların atılacağının kamuoyuna açıklanması gerektiğini vurguladı. “Atılacak adımların hiçbiri raporda yazmıyor” diyen Koç, demokratikleşmenin zorunluluk olduğunu anlattı.

    “Demokratikleşme adımının bir an önce atılması lazım. Türkiye’deki bütün sorunların temel kaynağı bu. Devletin, eşit yurttaşlığı bir an önce demokratikleşme paketiyle garanti altına alması gerekir. Aksi halde halk, sürece dair her zaman şüpheli kalacaktır. Ancak şunu da söylemek gerekir; kolay bir süreç değil. Bu mücadelenin içerisinde çeşitli siyasal görüşleri olan partiler var. Ve bunların gerçek anlamda bir araya gelip komisyon kurması, gerçi rapor bir hüsran ama bunun oluşturulmuş olması bile kıymetli. Ama bunun devamının gelmesi gerekir. Eğer gelecekse hangi tarihte gelecek? 2026’da mı 2027’de mi yoksa seçimlerden sonra mı? Yoksa ‘seçimlere kadar bu raporla gidelim. Tekrar seçilelim. Sonra bakarız’ mı denilecek. Çünkü net tarihler yok.”

    “DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLADIĞINIZDA ORTADA SORUN DA KALMIYOR”

    Sürecin, “Terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden yürüyemeyeceğinin altını çizen Zeynel Abidin Koç, “Siz demokratikleşmeyi halkınız için mi yoksa başkasıyla girdiğiniz pazarlık üzerinden mi yapıyorsunuz?” diye sordu. Devletin yaklaşımının doğru olmadığını söyleyen Koç, şu görüşleri de paylaştı:

    “Bir pazarlık yapacak durumda değilsiniz. Yönümüzü demokratikleşmeye dönmek zorundayız. Orta Doğu’daki iktidarlar gibi krallıkla yönetilen bir ülke değiliz. O yüzden bu açıklama çok sakat, mantıksız bir açıklama. Siz, ülkenizdeki bütün demokratikleşme sürecini yerine getirdiğiniz zaman zaten kimse kendine yandaş ve taraf da bulamaz. Siz zaten halkınızın gerekli olan bütün demokratikleşme, özgürlük mücadelesindeki hakları tanıdığınız zaman ortada bir konu kalmıyor. Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinde böyle bir yargı var. Mesela bir dava konusuz kalmışsa otomatikman dava kapanıyor. Çünkü konusuz kalmış. Burada da eğer mevcut Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kararları bir an önce uygulayıp konuları konusuz bırakırsa otomatikman her şey yerine oturmuş olacak.”

    “BİZİ TANIMLAMAYIN!”

    Zeynel Abidin Koç, değerlendirmesinin sonunda AKP-MHP iktidarına “Bizi tanımlamayın, bizi tanıyın” uyarısında bulundu. Koç, “Bizim sözümüz dinlenmeden veya komisyona aktarılmadan Alevi sorununun çözüleceğini sanmaları şahsen bizim açımızdan doğru bir yaklaşım değil” diye konuştu.

    ErenGÜVEN/İSTANBUL

  • Alevi kurumlarından Milli Eğitim Bakanlığı’na “Ramazan Ayı Genelgesi” tepkisi!

    Alevi kurumlarından Milli Eğitim Bakanlığı’na “Ramazan Ayı Genelgesi” tepkisi!

    PİRHA-Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11 Şubat’ta valiliklere gönderdiği ve okul öncesi, ilkokul, ortaokul öğrencilerinin katılması istendiği “Ramazan Ayı Genelgesi”ne tepki gösteren Alevi kurumları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda açıkça ifade edilen laikliğin sadece kağıt üstünde yazılan bir ilke olarak kaldığının ve uygulamada hiçbir karşılığının olmadığının bir kez daha gösterdiğini vurgulayarak, “Laik, bilimsel, kamusal ve eşit yurttaşlık temelli eğitim hakkımızdan, asla vazgeçmeyeceğiz, susmayacağız, kabul etmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz” dedi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11 Şubat’ta valiliklere gönderdiği ve okul öncesi, ilkokul, ortaokul öğrencilerinin katılması istendiği “Ramazan Ayı Genelgesi”ne tepki gösterdi.

    Gönderilen genelgenin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda açıkça ifade edilen laiklikliğin sadece kağıt üstünde yazılan bir ilke olarak kaldığının ve uygulamada hiçbir karşılığının olmadığının bir kez daha gösterdiği vurgulanan açıklamada, “Çünkü genelge açık bir biçimde, laikliğe aykırıdır ve aynı zamanda da mevcut yazılı ve evrensel hukuka göre de, Anayasa suçudur” denildi.

    “DEVLETİN GÖREVİ, TOPLUMUN TÜM KESİMLERİNE EŞİT MESAFEDE DURMAK”

    Genelgenin, pedagojik bir düzenleme değil; kamusal eğitimi siyasal iktidarın dini-ideolojik anlayışı doğrultusunda biçimlendirmeyi amaçlayan bilinçli ve planlı bir müdahale olduğunu dile getiren Alevi kurumları, açıklamanın devamında şunları belirtti:

    “Bu uygulama, başta Alevi çocukları olmak üzere; farklı inanç gruplarını, inançsızları ve tüm çoğul toplumsal yapıyı yok sayan, tekçi ve Sünni-İslam merkezli bir anlayışın devlet eliyle dayatılmasıdır. Bu bir eğitim politikası değil; açık bir asimilasyon ve kimlik silme girişimidir.

    “Okullarda Ramazan şenlikleri, iftar programları, ortak iftar sofraları, davul çalma, topluca camilere gitme, okulları Ramazan ayına uygun bir biçimde süsleme” gibi faaliyetleri içeren bu genelge, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adlı müfredata dayandırılmaktadır. Bu da, bizim bu müfredata niçin karşı çıktığımızı daha anlaşılır kılmaktadır.

    Devletin görevi, toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede durmak, hiçbir inancı ya da mezhebi diğerine üstün kılmamaktır. Oysa; bu genelge ile; okullar, yani kamusal ve tarafsız olması gereken alanlar, dini referanslarla yeniden düzenlenmekte, çocukların zihinleri belirli bir inanç kalıbına göre şekillendirilmeye çalışılmaktadır.”

    “BU, BİR İNANÇ MESELESİ DEĞİL; HAK, HUKUK VE ÖZGÜRLÜK MESELESİDİR”

    Alevi toplumunun yüzyıllardır inkâr, dışlanma ve asimilasyon politikalarına maruz bırakıldığının altını çizen Alevi kurumları, “Zorunlu din dersleriyle, tekçi müfredatla, Cemevlerinin yok sayılmasıyla ve şimdi de bu tür genelgelerle, çocuklarımız sistematik biçimde kimliklerinden koparılmak istenmektedir. Bugün yapılan şey, geçmişte uygulanan politikaların daha kurumsal ve daha pervasızca devamıdır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın genelgesi, sadece Alevileri değil, bu ülkede laik ve demokratik bir yaşamı savunan herkesi hedef almaktadır. Bu, bir inanç meselesi değil; hak, hukuk ve özgürlük meselesidir” dedi.

    “ÇOCUKLARIMIZI SİYASAL-DİNİ PROJELERE TESLİM ETMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ”

    Kamusal eğitim alanı olmadığına dikkat çekilen açıklamanın devamında, “Dini propaganda alanı değildir. Siyasal iktidarın ideolojik arka bahçesi değildir. Tek bir inancın topluma dayatılacağı bir alan hiç değildir. Biz Alevi kurumları olarak; bu dayatmayı tanımıyoruz, kabul etmiyoruz ve meşru görmüyoruz. Bu genelgenin de, bu genelgeye zemin hazırlayan, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı ile yayınlanan müfredatın da derhal iptal edilmesini istiyoruz. Bu alanda hukuki, toplumsal ve demokratik tüm mücadele yollarını sonuna kadar kullanacağımızı, buradan ilan ediyoruz. Unutulmasın ki; laiklik, bir lütuf değil, toplumsal mücadelelerle kazanılmış bir haktır. Kimsenin bu hakkı gasp etmesine, çocuklarımızı siyasal-dini projelere teslim etmesine izin vermeyeceğiz” denildi.

    “İNANÇ TEMELİNDE AYRIM YAPILMASINA ASLA İZİN VERMEYECEĞİZ”

    Alevi kurumlarının ortak açıklamasında, şunlara işaret edildi:

    “* Eğitim politikaları, çoğulcu, eşitlikçi ve bilimsel bir temelde yeniden düzenlenmelidir.

    * Hiçbir çocuk, inancı ya da kimliği nedeniyle baskı altına alınmamalı, dışlanmamalı ve asimile edilmemelidir.

    * Laik, demokratik, bilimsel, eşit, parasız ve anadilinde eğitim, her çocuğun hakkıdır.

    Bu hak, siyasilerin ve hükümetlerin ideolojik emellerine kurban edilemez. Bu ülkenin çocukları arasında, inanç temelinde ayrım yapılmasına asla izin vermeyeceğiz. Laik, bilimsel, kamusal ve eşit yurttaşlık temelli eğitim hakkımızdan, asla vazgeçmeyeceğiz. Susmayacağız ! Kabul etmeyeceğiz ! Boyun eğmeyeceğiz !

    Okullar; bilim yuvası, sanat ve kültür yuvası olmaktan hızla uzaklaşmakta, cemaat ve tarikatların kontrolüne terk edilmektedir. Buna izin vermeyeceğiz ! Karanlığa teslim olmayacağız !”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Veli Der’den 1. dönem raporu: Çocuklar öğretmensiz, aç ve eğitimden yoksun bırakıldı-VİDEO

    Veli Der’den 1. dönem raporu: Çocuklar öğretmensiz, aç ve eğitimden yoksun bırakıldı-VİDEO

    PİRHA – Öğrenci Veli Derneği, 2024-2025 Eğitim-Öğretim Yılı 1. Dönem Raporunu açıkladı. Veli Der Başkanı Ömer Yılmaz, okul terklerinin en çok imam hatiplerde olduğu bilgisini paylaştı. Yılmaz, “Tasarruf gerekçesi” ile eğitim-öğretimde yaşanan aksaklıklara da değinerek “Kalabalık sınıflarla çocuklarımızın nitelikli eğitim hakkı ellerinden alındı” dedi.

    Veli Der, eğitim-öğretim yılının 1. döneminin sona ermesinin ardından hazırladığı raporu kamuoyu ile paylaştı.

    Kartal Meydan’da yapılan basın açıklamasında “Çocuklarımız kimsenin projesi değil, ülkenin geleceğidir. Laik, eşit ve parasız eğitim istiyoruz” pankartı açıldı.

    Öğrenci Veli Derneği (Veli Der) Başkanı Ömer Yılmaz, yaptığı açıklamada laik, kamusal, bilimsel eğitim hakkının büyük tahribata uğradığını vurguladı.

    2023-2024 eğitim-öğretim yılında örgün eğitim dışına çıkan öğrenci sayısına dikkat çeken Yılmaz, okul dışına çıkışın temel nedeninin ise artan yoksulluk sebebiyle olduğunu söyledi.

    Yılmaz açıklamasında şunları söyledi:

    “Eğitim dışındaki öğrenci sayısı son 3 yılın en yüksek seviyesine çıktı. Saha araştırmaları çocukların okul dışına çıkmasının temel nedenleri olarak ekonomik krizi, çocuk yaşta işçiliğin, çocuk yaşta evliliklerin yaygınlaşmasını, kamusal eğitim yokluğundan ve protokollerden kaynaklı çocukların tarikat gibi köktenci yapılara mecbur bırakılması, sosyal devletin sorumluluğu olan ancak karşılanmayan hizmetlerin (çocuk, yaşlı, engelli bakım merkezleri…) çocuklar eliyle gerçekleştirildiğini gösteriyor.

    Zorunlu imam hatipleştirme politikalarına rağmen imam hatip ortaokul ve liselerinde öğrenci sayısı azlığı ikili eğitim verilerinde de karşımıza çıkmaktadır. Çocukların eşit ve nitelikli eğitim hakkı açısından yeterli okul inşası planlanmalı, hayata geçirilmeli, tercih edilmeyen okul türleri akademik eğitim veren okullara dönüştürülmelidir.”

    EĞİTİMDE TASARRUFA İTİRAZ!

    Ömer Yılmaz, eğitime yeterli bütçe ayrılmadığını da vurguladı. Çocukların eğitim hakkında “tasarruf gerekçesi olamayacağını” belirten Yılmaz, şu ifadelere yer verdi:

    “Tasarruf gerekçesi ile okullarda temizlik, güvenlik gibi kamu hizmetlerine gerekli kadrolu, güvenceli atama yapılmadı, bu hizmetler İşgücü Uyum Programı kapsamına alınarak güvencesiz, asgari ücretin altında çalıştırma olağan hale getirildi. Okullarımızda başta temizlik olmak üzere temel ihtiyaçlar karşılanmıyor. Köy okulları kapatılan çocukların taşımalı eğitimle okula erişimine de tasarruf gerekçesi ile sınırlama getirildi. Tasarruf gerekçesi ile kademeli olarak tüm okullarda yaygınlaştırılacağı açıklanan okul yemeği uygulamasından vazgeçildiği açıklandı. Deprem bölgesinde okul öncesi çocuklarla sınırlı olan okul yemeği uygulamasına da tasarruf gerekçesi ile son verildi. Yaygın eğitimde tasarruf gerekçesi ile kurslar sınırlandırıldı. Özel eğitim gereksinimi olan çocuklarımızın kursları, okul dışına çıkarılmış öğrencilerin eğitime erişim hakları ellerinden alındı. Tasarruf gerekçesi ile eğitim-öğretim yılının başından itibaren yeterli öğretmen ataması yapmamak için sınıf birleştirmelere gidildi. Kalabalık sınıflarla çocuklarımızın nitelikli eğitim hakkı ellerinden alındı. Ücretsiz okul yemeği; salgın, artan yoksulluk ve depremle birlikte ülkemizin en temel ve en acil gündemlerinden biri haline gelmiş durumdadır.

    “İMAM HATİPLEŞTİRME POLİTİKALARINA SON VERİLMELİDİR”

    Ömer Yılmaz, imam hatip okul modelini de eleştirerek, “Okul tekrarının arttığı en yüksek ortaöğretim programı %30 ile din öğretimi oldu. İmam hatipler okul terkinin en çok arttığı yerler oldu. İmam hatiplerdeki 3 çocuktan biri zorunlu imam hatipleştirme politikası ve yoksulluk nedeniyle örgün eğitim dışına çıkıyor. Genel ortaöğretimde bu oran %18,5, mesleki ve teknik ortaöğretimde ise %28,5. MEB ve siyasi iktidar rejimin ve sermayenin ihtiyacı için çocukları imam hatip ve mesleki eğitime zorunlu bırakıyor. Çocuklar bu dayatmaya tepkisini okulları terk ederek gösteriyor. Çocuklar zorunlu imam hatip veya zorunlu meslek lisesi seçeneksizliğine ya da özel okula gitmeye mecbur bırakılıyor” dedi.

    “EĞİTİM VAKIFLARA, DERNEKLERE, TARİKATLARA DEVREDİLEMEZ”

    MEB ile dini vakıf ve derneklerle imzalanan protokoller de Veli Der raporunda yer aldı. Eğitimin tarikat ve ülkü ocaklarına devredildiğini ifade eden Yılmaz, şöyle devam etti:

    “Bu protokoller sonucunda bu yapılar okullarda kurs, yarışma, seminer, kamp, sosyal sorumluluk programları adıyla siyasal, ideolojik çalışmaları veya çocuğun ihtiyacını esas alan değil sermayenin ihtiyacının esas olduğu her tür çalışmayı sürdürmektedir. Eğitimin bu yapılara devri ile okullar çocukların eğitim hakkı gaspı ile birlikte çocuk istismarının her geçen gün daha da yaygınlaştığı yerler haline gelmektedir. Bu protokoller eliyle eğitim her geçen gün daha da piyasalaştırılmakta, laik, bilimsel eğitim hakkı adım adım ortadan kaldırılmaktadır. MEB kamusal sorumluluğunu hiçbir isim adı altında hiçbir yapıya devredemez. İmzalanan tüm protokol ve iş birlikleri iptal edilmelidir.”

    SEÇMELİ ADI ALTINDA DİN DERSLERİ!

    Veli Der Başkanı Ömer Yılmaz, genel seçim sonrası çıkarılan yönetmelikle zorunlu dersler azaltılarak seçmeli derslerin arttırıldığına işaret etti. Yılmaz, “Zorunlu seçmeli dersler” uygulamasına son verilmesi gerektiğini söyleyerek şunları kaydetti:

    “Ders seçim dönemleri vakıf, dernek adı altında tarikat yapılarının da müdahil olduğu bir dayatmaya dönüştürülmektedir. Bu dayatma öyle bir hale ulaşmıştır ki 2024 Eylül ayında yapılan değişiklikle dersler gruplandırılarak, öğrenciler ‘Din, Ahlak ve Değer’ adı verilen dini içerikli derslerden oluşan gruptan ders yazmak zorunda bırakılmaktadır. Her öğrencinin istediği dersi seçme özgürlüğü ellerinden alınmaktadır. Seçmeli ders süreci zorunlu din dersine ek olarak diğer dini içerikli derslerin de zorunlu hale getirildiği bir uygulamaya dönüştürülmektedir. Seçmeli adıyla zorunlu dini içerikli ders dayatmasına son verilmelidir.

    ÇEDES UYGULAMALARI YAYGINLAŞTIRILIYOR!

    Veli Der raporunda ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum’ projesinin yaygınlaştığına dikkat çekildi. Ömer Yılmaz, “ÇEDES ve benzer uygulamalar biz velilerin, öğretmenlerin eylemlerine, itirazlarına rağmen tüm eğitim kurumlarında çocuklarımızın laik, ilimsel eğitim hakkı hedef alınarak sürdürülmektedir” dedi.

    Ömer Yılmaz, çocukların nitelikli eğitim hakkı için yeterli öğretmen ataması yapılması gerektiğini belirterek şunları belirtti:

    “2023-2024 eğitim-öğretim yılında yalnızca 71 ilde ücretli öğretmen sayısı 66 bin 780’di. Norm kadro ihtiyacı ise 69 ilde 91 bin 484’tü. Emekli öğretmen sayısı ise 23 bin oldu. Yalnızca bu rakamlar üzerinden dahi en az yüz bin öğretmen ataması temel ihtiyaç iken yirmi bin atama yapacağı açıklandı. Çocuklarımız öğretmensiz bırakıldı.

    Nitelikli eğitim hakkının temel ilkesi eğitimde süreklilik ilkesi iken ücretli, sözleşmeli güvencesiz çalışma olağan hale getirildi. Nitelikli kamu hizmeti ancak kamu emekçilerinin, öğretmenlerin insanca yaşanacak bir ücret ve güvenceli çalışma hakkı ile mümkün iken öğretmenler açıklanan rakamlarla yoksulluk hatta açlık sınırının altında yaşama koşulları ile baş başa bırakıldı. Kariyer basamakları ile eşit işe eşit ücret, öğretmenliğin bir uzmanlık alanı olduğu ilkesi yok sayıldı.

    Biz veliler çok iyi biliyoruz ki öğretmenler kaybederse çocuklarımız kaybeder. Eşit, parasız, nitelikli, kamusal, bilimsel eğitim ancak öğretmenlerin haklarının, ekonomik koşullarının güçlendirilmesi ile mümkündür.”

    MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞINA KARNE

    Basın açıklamasının ardından Milli Eğitim Bakanlığına (MEB) karne verildi. Birçok derste “Başarısız” görülen MEB, “Okullarda tarikat/cemaat İşbirliği” ve “Eğitimde Özelleştirme Uygulamaları” derslerinde ise “Başarılı” bulundu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Irmak: Okullarda imamların görevlendirilmesi cihatçı anlayışı çağrıştırıyor, ÇEDES iptal edilmeli-VİDEO

    Irmak: Okullarda imamların görevlendirilmesi cihatçı anlayışı çağrıştırıyor, ÇEDES iptal edilmeli-VİDEO

    PİRHA-Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, İzmir Bornova’da 99 okula ÇEDES projesi kapsamında cami imamlarının görevlendirilmesinin, çocuklara camide ders verilmesinin laik eğitim ve laik yaşama müdahale olduğunu söyledi. Bu uygulamaların Anayasa’ya ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırı olduğunu belirten Irmak, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i istifaya davet etti.

    Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet, Gençlik ve Spor Bakanlığının ortaklaşa yürüttüğü Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) Projesi İzmir’in Bornova ilçesinde hayata geçiriliyor. ÇEDES Projesi için iki yıl önce İzmir ve Eskişehir’i pilot il seçen Milli Eğitim Bakanlığı, ÇEDES projesi kapsamında aralarında anaokullarının da bulunduğu 99 okula din görevlileri atamasına tepkiler sürüyor.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Kemal Irmak konuya ilişkin açıklama yaptı.

    “OKULLARA İMAM GÖREVLENDİRİLMESİ SUÇTUR, BU UYGULAMALAR İDEOLOJİKTİR”

    Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 2 Aralık 2024 tarihinde okullara gönderdiği yazı ile ÇEDES Projesi kapsamında lise, ortaokul, ilkokul ve anaokullarından oluşan 99 okula cami imamları görevlendirdiğini belirten Kemal Irmak, “Okullarda imam görevlendirilmesi, laik ve bilimsel eğitime meydan okumak, laik ve seküler yaşamı ortadan kaldırmaya yönelik bir tutumdur. Eğitim sisteminde okul öncesinden yüksek öğrenime kadar bütün alanlarda dini kural ve referanslara göre biçimlendirme çalışmaları siyasal iktidar tarafından devam etmektedir. Laik eğitim ve laik yaşama meydan okuyan politika ve uygulamalarını sürdürmeye devam ediyor. Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 2 Aralık 2024 tarihinde okullara gönderdiği yazı ile ÇEDES Projesi kapsamında lise, ortaokul, ilkokul ve anaokullarından oluşan 99 okula cami imamları görevlendirmiştir. Hangi gerekçeyle olursa olsun, okullarda imamların görevlendirilmesi hem anayasanın ilgili maddesine hem de 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırıdır ve suçtur. Okulda dersi öğretmen verir. Bu uygulamalar ideolojiktir” dedi.

    “BU UYGULAMALAR CİHATÇI BİR ANLAYIŞI ÇAĞRIŞTIRMAKTADIR”

    Milli Eğitim Bakanı’nın tüm enerjisini, eğitimi dinselleştirme uygulamalarına harcadığının altını çizen Irmak, şöyle devam etti:

    “AKP’nin Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin eleştirilere ‘bunlar ideolojik eleştiriler’ dese de aslında kendi ideolojik anlayışını gizlemeye yönelik uygulamalardır, ataklardır bunlar. Bu uygulamalar cihatçı bir anlayışı çağrıştırmaktadır. Eğitim sistemini, bilimsel ve laik eğitimden uzaklaştırarak dini içeriklerin ön planda tutulduğu bir yapıya dönüştürmek istenmektedir. Anaokulları başta olmak üzere eğitimin bütün kademelerinde uygulanan bu tür görevlendirmeler, çocukların gelişim süreçlerini ideolojik bir biçimde yönlendirme amacını taşımakta ve pedagojik esaslara aykırılık teşkil etmektedir. Eğitimde kronikleşmiş pek çok sorun dururken kalabalık sınıflar, temizlik ve hijyen sorunları, öğretmen ve yardımcı personel açıkları ve benzeri gibi birçok sorunla boğuşurken okullar, okullarda imam görevlendirilmesi kabul edilemez bir uygulamadır. Milli Eğitim Bakanı bu tür sorunları bırakmış tüm enerjisini, eğitimi dinselleştirme uygulamalarına harcamaktadır.”

    “YUSUF TEKİN’İ İSTİFAYA DAVET EDİYORUZ”

    Bu tür uygulamaların Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre de doğrudan çocuğu siyasal istismarı anlamına gelmekte olduğu belirten Kemal Irmak, Yusuf Tekin’i bu uygulamalarından ötürü bir kez daha istifaya davet ettiklerini belirti.

    Irmak şunları kaydetti:

    “Öğrencilerin iktidarın siyasal ideolojik hedefleri doğrultusunda okul içinde ve dışındaki dini etkinliklere katılmasının sağlanması çocuğun üstün yararı ilkesine de aykırıdır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre de doğrudan çocuğun siyasal istismarı anlamına gelmektedir. Okullarda dini dernek ve vakıflar üzerinden yürütülen dini etkinlikler son olarak ÇEDES uygulaması anayasadaki laiklik ilkesine, din ve vicdan hürriyetine aykırı bir uygulamadır ve derhal iptal edilmelidir. Bornova’da gerçekleşen bu uygulama eğitim sisteminin laik ve bilimsel olma niteliğini açıktan tehdit etmektedir. Bu uygulamaların İzmir, Eskişehir, Tekirdağ gibi yerlerde halkın büyük çoğunluğunun, laik yaşamdan yana olan yerlerde uygulanması ise ayrıca ve oldukça manidardır. Eğitim kurumları ve okullar dini içerikli faaliyet ve etkinliklerin değil, pedagoji biliminin mekanları olmak durumundadır. Eğitim-Sen olarak laik eğitimi ve laik yaşama meydan okumak anlamına gelen her türlü politika ve uygulamaya karşı başta eğitim emekçileri olmak üzere tüm öğrencileri, velileri ve demokratik kamuoyunu ÇEDES ve benzeri uygulamalara karşı birlikte tutum almaya ve ortak mücadeleye devam ederken Yusuf Tekin’i de bu uygulamalarından ötürü bir kez daha istifaya davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    PİRHA –Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkıp, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak dosya haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Emekli Akademisyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    “CUMHURİYET DİB’İ YALNIZCA SÜNNİ-HANEFİ-MATURİDİ DOKTRİN ÜZERİNE İNŞA ETMİŞTİR”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Hukuksal ya da siyasal ifade ediliş biçimine bakılırsa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB’in) kuruluş amacı bellidir: Müslümanların “ibadata ve itikadata” yönelik ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak daha ister kendisine kaynaklık eden Osmanlı kurumsallaşmasını, ister Cumhuriyet’in bir ürünü olarak DİB’i ele alalım, bunun en baştan beri bir örtmece olduğu çok bellidir. Kendimizi Cumhuriyet’le (ve dolayısıyla DİB’le) sınırlandırmadan önce şu kadarını söyleyebiliriz: Hiçbir devletin umurunda değildir; herhangi bir dine inananların ihtiyaçları. DİB’in Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulduğu iddiası da öncelikle bu umursamazlık kapsamındadır ama daha özgül olarak, bu amacın sözdeliğini üç düzeyde rahatça görebiliyoruz. Nasıl? Eğer amaç buysa, bu amacı boşa düşürecek şekilde, DİB’e can veren Cumhuriyet’in öncelikle ayrım yapması gereken yerde yapmadığını, ikinci olarak ayrım yapmaması gereken yerde yaptığını ve nihayet kendini bir dinsel otorite olarak kurduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki her dinin pratik inançlılarıyla pratik olmayan inançlıları arasında ihtiyaç bakımından çok ciddi farklar vardır. Yani, örneğin ömründe camiye gitme/vakit namazı kılma ihtiyacı duymamış, bayramdan bayrama eşe dosta ayıp olmasın diye namaza gitmiş, parası varsa “hele görelim” diye Kabe’ye varmış, Kurban Bayramı’nda kendi şanı için çifter çifter kurban kesmiş, Ramazan’da oruç vakti oruç tutmuş ya da öyle görünmüş ama iftarda rakısını eksik etmemiş, demem o ki pratik olmayan bir Müslümanla vakit namazlarını kaçırmayıp Ramazan’a üç ay oruç daha eklemiş pratik Müslümanın dinsel ihtiyaçları arasında ayrım yapılmalıdır. İlkinin umurunda değildir; ne imamın, ne caminin varlığı. İhtiyacı yoktur ama Müslümandır.

    İkinci olarak Cumhuriyet DİB’i yalnızca Sünni-Hanefi-Maturidi doktrin üzerine inşa etmiştir. Oysa yalnızca Sünnilikle bile sınırlı kalsak, bu ülkede çok ciddi bir Sünni-Şafii nüfus bulunmaktadır ve Cumhuriyet bu nüfusun farklı ihtiyaçları olabileceğini reddetmiştir. Nihayet, Cumhuriyet kendisini “İslam dairesinin kapsamını belirleyebilecek bir dinsel otorite olarak” konumlandırmış ve kimin Müslüman olup olmadığına karar vermiştir. Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Müslüman olduğu ileri sürülen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi topluluklar, söz konusu DİB ve Müslümanların ihtiyacı oldu mu, derhal Müslümanlık dışına atılıvermiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyet DİB’i kurarken iddia ettiği gibi Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçmemiş, tersine Müslüman sayma hakkının kendinde olduğuna iman ederek, kendince sahih bir Müslümanlık kabulüne uyan Müslümanların ihtiyaçlarını inşa etmek üzere yola çıkmıştır. Yani söz konusu olan ihtiyacı karşılamak değil, ihtiyacın ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar vermektir ve DİB de Cumhuriyet’in bu alandaki en önemli aparatı olarak düşünülmüştür. Kuruluş mantığı gereği dinsel ihtiyacı karşılamak değil, tanımlamakla görevlidir DİB; ancak bugün başlangıçtaki amacını belirli kesimler için korusa da, artık bu amacın dayattığı görev sınırlarının çok çok aşıldığını biliyoruz.

    “DİB ARTIK APAÇIK SİYASAL BİR MİSYONLA DONATILMIŞTIR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Dinsel ihtiyacı tanımlayan devlet oldukça, devletin ihtiyaçlarının dinsel ihtiyaç olarak sunulacağı ve dinsel ihtiyaçla görevlendirilen DİB’in sorumluluk, görev, etki ve yetki alanının da buna koşut olarak değişeceği, en önemlisi genişleyeceği çok açıktır. Türkiye’de de bu yaşanmıştır. Kimi dönemleri kısaca işaretleyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan 2. Dünya Savaşı’na kadar olan döneme birinci dönem dersek, bu dönemde DİB daha önce de belirttiğim gibi, “İslam sayılan için ihtiyacın tanımlanması”yla görevlidir ve bu görevi gereği de hem kimin müslüman olduğuna, hem müslümanın ihtiyacına karar verir. Örneğin Alevi-Kızılbaş topluluklar “batıl inançlı, cahil, İslam’ın yüceliğinden habersiz ama öz be öz Türk” topluluklardır; öyleyse onlara İslam dini götürülecektir; yani misyonerlik faaliyeti. Özellikle Şafii Kürt toplulukların devlet dışında kendi kurumsal dinsel yapılanmaları vardır ve bunların devlete bağlanması şarttır; yani dinsel ihtiyacı merkezileştirme faaliyeti. Benzer biçimde, Osmanlı’dan beri süregelen bir tarikat-cemaat örgütlenmesi gerçeği vardır; mümkünse bunların tasfiyesi ve yerine bir tür “akli İslam’ın geçirilmesi”, yani tasfiye ve irşat/aydınlatma faaliyeti. Daha da sayabiliriz ama gerek yok. Esasen bunların tümü dinsel değil, siyasal faaliyetlerdir.

    İkinci dönem 2. Dünya Savaşı yıllarıdır ve Türkiye’de ciddi bir Nazizm/faşizm yanlılığı, buna bağlı olarak Türkçülük ve elbette Türk varlığının İslam tarihi içindeki rolünü parlatma ihtiyacı gündeme gelmiştir. Artık Türk “İslam’ın kılıcıdır.” Ama bu dönem Hitler faşizminin yenilgisiyle kısa sürer ve Türkçüler apar topar hapse tıkılır, çok uzun bir süreliğine olmasa da. Üçüncü dönem, 1960’a kadar sürecek olan savaş sonrası dönemdir ve bu dönemde sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, NATO’ya girilmiş, ABD “yardımları” ülkeye sokulmuştur; SSCB korkusu ile parlatılan anti-komünizm devletin asıl ihtiyacıdır ve DİB de bununla görevli kılınmıştır. Böylece DİB’in görev ve sorumluluk alanını birden bire hiç olmadığı kadar genişlemiş, anti-komünizm uğruna, daha önce baskılanmaya ve kontrol edilmeye çalışılan tarikat/cemaat örgütlerinin önü açılmış ve en önemlisi DİB yavaş yavaş anti-komünist, doğru dini öğreten, yığınları camilerde örgütlemeye çalışan bir doktrin merkezi haline gelmeye başlamıştır. SSCB’ye karşı ABD bloğuna entegre olan Türkiye, aynı zamanda SSCB dinsizliğine karşı, en başta DİB eliyle olmak üzere ABD dindarlığına da entegre olmuştur. Dördüncü dönem, 1960-1980 arası dönemdir ve artık karşımızda anayasal bir kurum haline getirilmiş bir DİB vardır. Daha önce Anayasa’da yeri olmayan DİB’in, anayasal bir kurum olarak genel idare içinde pay sahibi olması, kendisine olan ihtiyacın hem genişlemesi, hem artışıyla ilgilidir. Ancak en baştaki “tanımlama hakkı” elden bırakılmamıştır. Bu dönemde DİB içinde bir “mezhepler masası kurulması ve Alevilerin, Caferilerin de burada temsil edilmesi” yönündeki girişimler sert bir tepkiyle karşılanmıştır.  DİB’in anayasal bir kurum haline gelmesi, malumun ilanı olsa da, anayasaların bir topluluğun siyasal bir topluluğa dönüşümünü ve dahası, nasıl bir siyasal topluluk olunması gereğine işaret eden metinler olduğu gözetildiğinde, DİB’in de artık apaçık siyasal bir kurum olarak varlığının itirafı, tescili ve topluluğun kuruluşunda asli pay sahibi olduğunun teslimi anlamına gelmektedir ve bundan sonrası zaten önce tufan, sonra afet olacaktır.

    “PEKİ AMA BU ‘MİLLETİN’ KİM KARAR VERMEKTEDİR?”

    Bu dönem DİB’in aynı zamanda yükselen sol hareketi, Kur’an çevirileriyle filan cehennemlik ilan ettiği dönemdir de. Tufan dönemi beşinci dönemdir ve 1980 askeri faşist darbesiyle 2002 AKP iktidarının başlangıcına kadar sürer. Bu dönemde DİB yeni anayasayla siyasal kurum olarak varlığını ve yerini pekiştirirken anayasa gereği yepyeni bir misyon edinir: 136. Madde gereği “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü gibi, DİB artık apaçık siyasal bir misyonla donatılmıştır; “dayanışma ve bütünleşme” ama “milletçe.” Peki ama bu “millet”in kim olduğuna, kim karar vermektedir; kim “milletin” kapsamı içinde, kim dışındadır? Dayanışma ve bütünleşmenin ne gibi biçimleri vardır ve hangi biçimleri makbul, hangileri değildir? Tüm bu soruların siyasal sorular olduğu açıktır ama anayasa hükmü “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışını işaret etmektedir. Yani tıpkı başlangıçta DİB’in oturduğu temel nasıl büyük bir örtmece ise, bu dönemde edindiği yer de bir başka büyük örtmecedir. Dönem aynı zamanda Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemdir de; dolayısıyla ideolojinin İslam ayağını genişletmek, sağlamlaştırmak, “milleti” İslam etrafında kenetlemek görevi de en başta DİB’in üstündedir; generallerin din dersi zorunluluğunu getirmelerini vb. bir yana bıraksak bile. Bu dönemde öncelikle Kürt sorununun, dönemin sonuna doğru da Alevi sorununun devleti zora sokan ve bütün toplumu, bütün alanlarıyla çeşitli biçimlerde çeşitli krizlerle yüzleşmeye zorlayan temel sorunlar olduğu gözetildiğinde, DİB’in bu alanda da önemli bir misyonerliğe soyunacağı açıktır. 2002’den, yani AKP iktidarlarının başladığı günden bugüne, içinde olduğumuz dönem ise ayrıca ele alınması gerekiyor. Artık misyondan söz etmemeliyiz.

    “DİĞER MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR AÇISINDAN BİR SORUN OLARAK ALGINLANMAYA BAŞLANDI”

    Buraya kadar hızlıca özetlediğimiz dönemi gözeterek DİB’in misyonuna ilişkin genel bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: DİB’in başlangıcından 2002’ye kadar olan misyonu esasen 1924 Anayasasının ruhuna, 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılmasıyla birlikte rafa kaldırılan “Cumhuriyetçi ideallerin” hilafına, çok uygundu. Her ne kadar ilk kez 1961 Anayasası’yla anayasal bir kurum olarak tanımlanmış ve 1982 Anayasası’yla misyonunu genişleterek vazgeçilemez hale getirilmişse de; bütün bu değişiklikler kuruluşundaki temel misyonunu açımlamak, geliştirmek, yaygınlaştırmak, yeniden ifade etmek ya da yeni koşullara uyarlamakla ilgiliydi. O da “ibadat ve itikadad”ın gereksindiği dinsel ihtiyaçları tanımlamak, tanımlanmış dinsel ihtiyaçları kontrol etmek ve yönlendirmek; tanımlanmış ihtiyaçları tasnifle merkezileştirmek ve rejimin gereksinimlerine en uygun yanıtları üretmekti. Ancak hukuksal-siyasal çerçevesini 12 Eylül askeri faşizminin kurduğu DİB’inin artık bununla sınırlı kalmayacağı çok açıktı; asıl misyon değişikliği afet zamanına, yani AKP iktidarına denk geldi. DİB’in nihayet yalnızca Alevilerin sorunu olmaktan çıkması ve diğer Müslüman topluluklar tarafından da giderek başlıca sorunlardan biri olarak algılanmaya başlaması da biraz bu yüzdendir. Örneğin 1961 Anayasası’na ve sürekli bir takım maddeleri değiştirilip durulan 1982 Anayasasına bakın, DİB ile ilgili maddelerde hiçbir değişiklik yoktur; neredeyse bütün maddeler “DEĞİŞİK” ibaresiyle işaretlenmişken. Bu da siyasal rejimin bütün taraflarında DİB’le ilgili az çok bir oydaşmanın olduğunu işaret eder. Yani DİB’e başlangıçtan beri atfedilen misyon “müesses nizamın taraflarınca” tartışma konusu bile yapılmaz.

    SİYASİ PARTİLER KANUNU VE DİB

    Bu oydaşmanın en korkunç bir diğer örneği de yine 12 Eylül faşizminin ürünü 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu kanun da yıllar içinde çeşitli değişikliklerle delik deşik edilmesine karşın DİB’le ilgili 89. maddesi hiçbir değişime uğramamıştır. Buna göre, siyasal sistemin en önemli unsurları olan siyasal partiler “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yani DİB siyasal rejimin en önemli unsurlarından kaçırılarak bir koruma çemberine alınmıştır ve bu en başta kendi alanları kısıtlanan partiler olmak üzere, kimseyi rahatsız etmemişe benzemektedir. Demek ki bu çevrelerin DİB’in Cumhuriyet’ten beri tanımlanmış misyonuyla temel bir sorunları yoktur; yeter ki o misyon, kendi etki-yetki-güç alanını ne kadar genişletirse genişletsin, asli olarak korunsun! Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir! DİB, azmanlaştıkça en başta bu oydaşmayı sorun olarak önümüze koymuş bulunmaktadır ve bu parçalanmadıkça da herhangi bir değişiklik beklemek ham hayaldir.

    “DİB ARTIK KENDİSİNİN MİSYON DAĞITTIĞI BİR YAPIYA EVRİLMİŞTİR”

    – AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Biraz önce söylediğim DİB üzerindeki oydaşma, AKP rejimiyle, DİB’in rolünün/işlevinin değişimiyle birlikte sarsılmaya başladı ama parçalanmadı. Örneğin CHP’nin ve kemalistlerin, Atatürkçülerin, ulusalcıların zihninde hala eski usül bir DİB hayaleti dolaşıyor ve DİB’in yeni halini görmemekte inat ediyorlar. Bu yeni hali biraz açalım; eskiden hareketle. 2017 Anayasa ya da rejim değişikliğinden önce, bir benzetme yaparsak, az çok kurumların varlığından söz edebilir haldeydik. Kurumların her birini birer kutu gibi düşünelim; kutuların arasında hava boşlukları var; siyaset kurumu, yönetim kurumu, eğitim kurumu, yargı kurumu vb. Kurumlar kendi kutuları içinde, kendi sınırlarına sahip çıkarak, icraatlarıyla oluşmuş tortul birikimlerine referansla iş görürler ve kutunun sınırlarını da o kurumun kendi birikimi ve gelenekleri oluşturur. Dolayısıyla bir kutudan diğerine müdahale olanaksız değildir ama zahmetlidir, meşakkatlidir ve kimileyin de olanaksızdır; çünkü her kutu kendi sınırlarına sıkı sıkıya sarılır. Böylece birbirlerini ve kendilerini de kontrol ederler zaten. Başkanlık diye pazarlanan yeni rejim ise kutulara da, sınırlarına da yani en başta her tür kurumsallığa bir saldırı anlamına geldi bu ülkede. Kurumların direnç mekanizmaları parçalandı, kurumların içinde biriken ve içinde tutulan her şey, herkese ve her şeye inanılmaz bir hızla sıvandı; DİB de buna dahil. Artık karşımızda kutulardan oluşan bir sistem yok. İrili ufaklı, uzamda her an yer değiştirebilir, her yana bulaşabilir, sınırlarını çizemeyeceğiniz, bir hücre çekirdeği gibi gördüğünüz şeyin bir anda kocaman bir organa evrildiği, organlardan oluşan organizmanın yeniden organlarına ayrıştığı, ez cümle sayısız ağdan oluşan ve her bir ağın başka ağlarla iç içe geçmeye her an meyyal olduğu bir ağ ya da network var karşımızda. Her mikro/makro ağ kendisini oluşturun mikro/makro iplikçikleri beslemek zorundadır. Her iplikçik de hayatiyetini sürdürmek için bağlı olduğu ağı beslemek zorunda. Şimdi tek adam rejimi diyoruz ya; aslında yanlış bir ifade sayabiliriz bunu. Çünkü tek adamı bize tek adam olarak sunan ya da göstermeyi başaran şey bu çoğul ağ düzeneği. Tek adamın içinde yer aldığı, çekirdek gibi görünen bir ağ var; bu ağın her iplikçiğinin de bağlı olduğu bir başka ağ; o bir başka ağın bağlandığı başka bir ağ, böyle gidiyor bu. Dolayısıyla nasıl ki ağın bir sinir ucuna dokunduğunuzda bütün ağlara ileti gidiyorsa, tersi de doğru: Yani her bir iplikçik ağ mantığı gereği, tek adam kendisi gibi davranma kapasitesine sahip ve onu durduracak, aynı ağa bağlı başka bir iplikçik ya da bir başka ağ olabilir ancak. Yani tek adam rejimi dediğimiz şey, “Tek adamlar rejimidir ya da tek adamlar rejimleri.”

    “DİB’İN ELİNDEKİ KILIÇ KİMİN KILICI VE KİME ÇEKİLİYOR?”

    DİB’i bu soyutlama üzerinden düşündüğümüzde, DİB ağını oluşturan her bir iplikçiğin her yana yayıldığını, her yandan beslendiğini ve çok yönlü olarak da beslediğini görürüz. DİB’in bütçeden aldığı aslan payını düşünmeyelim yalnızca; bir de vakfı var artık ve bu vakıf hem devasa gelirleriyle her bir iplikçiği besliyor, hem de faaliyetleriyle her alana dal kol atıyor. Düşünün, bugün DİB eğitimin, savunmanın, sağlığın, iç güvenliğin, yargının yani eskiden kurumsal varlığı söz konusu edilen her şeyin içinde ve dahası, en önemlisi üstünde! Cumhurbaşkanına bağlanması yalnızca protokoler bir değişiklik değil; bu sayede DİB yargı yılını açıyor, kreşlere kadar iniyor, orduyu peygamber ocağı olarak kutsuyor ve nihayet DİB eline kılıcı alıp minbere çıkıyor! Harp okulu geleneği imiş, biz de böylece öğrendik, kılıç çatan yeni mezunlara “siz o kılıcı kime çekiyorsunuz?” diye soranlar, DİB’in çektiği kılıcın kime çekildiğini sorma lütfunu göstermiyor! DİB’in elindeki kılıç kimin kılıcı ve kime çekiliyor? DİB din kurumunun idari bir aygıtı olmanın çok ötesine geçtiği ölçüde din kurumu tarafından da kontrol edilemiyor artık. Kurumun dayatabileceği referanslar, sınırlar, gelenekler, tutarlılık ihtiyacı…tümüyle ortadan kalkmış halde. O yüzden kolayca rejimin ihtiyaç duyduğu fetvalar üretilebilir hale geldi. Öyle ki yıllarca faizi haram sayan zihniyet, söz konusu olan TOKİ oldu mu faiz lehine fetva veriyor ya da başımıza gelen ekonomik ya da siyasal musibetleri, dönüp yine bize, bizim ahlaksızlığımıza bağlayıveriyor. Aynı şekilde lüks mersedesler, eğitim adı altında yapılan lüks yurt dışı gezileri…vs. kolayca meşrulaştırılıyor, herhangi bir dinsel referansa bile ihtiyaç duyulmuyor artık çünkü kurumsal din, her an DİB için ayak bağı anlamına gelebilir. Bu yalnızca üst düzey DİB bürokrasisi için geçerli değil; DİB’in irili ufaklı bütün iplikçikleri çeşitli biçimlerde, çeşitli paylarla buradan besleniyor. Bu durumda örneğin DİB’in kaldırılması demek, bir örgütü ortadan kaldırmak anlamına gelmez; bürokratik yapısını tasfiye etseniz bile bu ağ sürdükçe kendisine yeni beslenme kanalları bulur.

    “DİB’İN İSTEDİĞİ TARZDA MÜSLÜMAN OLMAYANIN VAY HALİNE!”

    Sözü daha fazla uzatmadan özetleyeyim. Biraz önce DİB’in artık bir misyonu yoktur demiştim. Yoktur çünkü DİB artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkmış, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrilmiştir. DİB artık içinde hareket ettiği ağ gereği her gün, her an, bağlı olduğu makro ağ düzeneği gereği misyon yaratmakta, yarattığı misyonları dağıtıp paylaştırmakta, bunları takip edecek, üstlenecek misyonerleri belirlemekte ya da üretmektedir. Böylesi bir yapının misyonu varsa eğer, onun misyonu, “misyon üretme” misyonudur. Bu temel misyonu gereği de, eski tasnifler üzerinden konuşursak, yargıya misyon biçmekte, idareye akıl vermekte, eğitimi şekillendirmekte, sağlığı kontrol etmekte, dış politikada önemli bir rol üstlenmekte ve en önemlisi büyük bir sermayeyi yönetmektedir. Kontrol ettiği sermaye sayesinde de DİB ağının iplik ve iplikçikleri her yerde karşımıza çıkmakta ve bunlar diğer ağlara bağlanıp yayılmaktadır. Öyle ki AKP döneminde açılan binlerce yeni caminin de katkılarıyla camiler artık şehrin kalbi sayılmaktadır. Şehrin kalbi cami ise, dindar olmayanın, dinsiz olanın, Müslüman olmayanın, DİB’in istediği tarzda Müslüman olmayanın vay haline! Dikkat edelim: DİB, kendini ne kadar çoğunluğa dayanan/çoğunlukçu gösterirse göstersin, aslında büyük çoğunluğun vay haline! Çünkü DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır. Cengiz Holding ipi herhangi bir siyasal partiye, onun ipi bir mafya örgütüne, onun ipi şu ya da bu yargı mensubuna, onun ipi diyelim bir ordu mensubuna, onun ipi de DİB’e bağlanabilir kolayca. Çünkü her ip, kendi iplikçiklerini yaratarak ip olmakta, her iplikçik de yine kendi iplikçilerini yaratarak ipe dönüşmektedir. Çok mu karamsar konuşuyorum? Öyleyse ekleyeyim: Her ağın hem en güçlü, hem de en zayıf yanıdır bu. Bu da başka bir tartışma konusu olarak kalsın burada.

    “DİYANET VE EĞİTİM İŞLERİ BAKANLIĞI KURULSA, NE KAYBEDERİZ?”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Eğitim ya da ulusal eğitim dediğimiz şey neyle ilgilidir diye soralım kendimize. Hani dillere pelesenk olduğu üzere “eğitim bir ulusun geleceğidir” ya da hepimizin geleceğidir diyelim. Elbette özellikle ulus devletin tarih sahnesine çıkışıyla gündeme gelen demokratik eğitimden söz ediyoruz. Ancak demokratik derken lütfen içeriğinin, biçiminin, yöntemlerinin demokratik oluşunu anlamayalım. Eğitimin herkese açılması, yayılmasını ve hatta nihayet zorunlu kılınmasını anlayalım sadece. Peki ama geleceğimiz dediğimiz şey kimin geleceği? Burjuva, karşılıksız gölgesinde bile oturtmaz insanı. Öyleyse burjuvazinin derdi nedir; herkesi zorunlu olarak eğitmekteki? Geleceğimizle ilgili olduğu söylenen eğitim, öncelikle burjuvazi için (ve daha geniş olarak bizler için de) aslında mirasla ilgili bir meseledir. Hadi abartalım: Medeni kanundaki miras haklarını ve bununla ilgili tüm düzenlemeleri ilga edelim, handiyse kapitalizm çöker! Ancak burjuvaziyi ayakta tutan şey salt hukuk değil; hukukun güvence altına aldığı varlığının, varlığına düşman olan/olabilecek kesimlerce onaylanması/vazgeçilmez kabul edilmesi ve (içinde en başta buna uygun her türlü ideolojinin, dünya görüşünün ve elbette dinlerin bulunduğu) değerler sisteminin sürekli olarak onaylanması, yani onayın sürekliliği ve bu değerlerin yeniden/yenilenerek üretimidir. Ancak sadece bir sınıf olarak burjuvazi değil, üretim araçlarına sahip olmayan biz, sıradan faniler de aslında eğitim dedi mi mirasımızı anlarız ve o miras her neyse, onun bizden soy sürenlere aktarılmasını. Buna ister aile değerlerimiz deyin, ister ulusal değerlerimiz, ne derseniz deyin. Ez cümle, en alttaki sıradan bir yurttaştan, topyekun bir rejime kadar eğitim meselesi miras meselesidir ve miras meselesi olduğu içindir ki “eğitim geleceğimizdir” diyoruz ve geleceğe bugünden ipotek koymaya, gelecek olanı bize borçlu kılmaya, kendimizi gelecekte de var etmeye çalışıyoruz. Çünkü bizler de kapitalizmin ürünüyüz ve hiçbir üretim aracımız olmasa da çocuklarımız da (bu bahiste patriyarkal cinsiyet ilişkilerini saymıyorum bile) bizim “üretim araçlarımız” ve biz de minik minik burjuvalar olmaktan öte değiliz!

    Bugün DİB’in MEB’le iç içe geçmiş faaliyetlerini bu gözle okuyorum ve aslında pek de şaşırıyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Milli Eğitim Bakanlığı kapatılsa ve DİB’le birleştirilerek, yeni bir bakanlık, Diyanet ve Eğitim İşleri Bakanlığı kurulsa, ne kaybederiz? Hiçbir şey. Çünkü zaten tüm MEB okulları ve hatta üniversiteler ve çeşitli akademik kuruluşlar neredeyse tümüyle DİB’in, din öğretmenlerinin, okullara sokulan imamların, mescitlerin, camilerin kontrolü altında. Öyleyse ayrıca bir MEB bütçesine ne gerek var? Hatta DİB’in bütçesi daha da katlanır ve belki de “temizlik imandandır” diye en azından okullara temizlik personeli alınır. Fena mı olur? Hani abartı bir yana, bugün DİB’le MEB’in ilişkisini az da olsa “tarihselleştirmekten” yanayım. Bu şu demek: İlk elde, bu ilişki biraz önce sözünü ettiğim ağ tipi model içinde karşılıklı olarak düşünülmeli ve ikinci olarak da dönüp azıcık geriye bakmalı: Siz eğer ulusun dini olarak Sünni-Hanefi doktrini seçmiş, seçmekle yetinmemiş dayatmış, dayatmakla yetinmemiş yeniden tanımlayıp inşa etmişseniz, geleceğe aktarmak istediğinizin bu olduğu da açıktır; eğer ulusun geleceğinden söz ediyorsak.

    ULUS-DEVLETLER VE İSTERLERİ

    Cumhuriyet’in bu seçimi gözetildiğinde, tarihselleştirmeye halel getirme pahasına, başlangıçtan bugüne düz bir çizgi çizebiliriz. Bugün yaşananlar o gün yapılan seçimin açımlanmış, yeni koşullara uyarlanmış, mantıksal tüm içerimleri nihayet serimlenmiş halidir; elbette araçlar değişmiş, işlevler ve roller belki farklılaşmış, vurgu yerini bir başka vurguya bırakmıştır. Öyleyse belki DİB ve MEB ilişkisinin bugünkü “olgunluk” seviyesini başka bir yerden tartışma gündemine almalıyız; belki de bu mevcut ağ yapılanması ilham verici olabilir. Eğitimin demokratikleşmesinden söz ettiğimizde, ana dilde eğitim bir yana, ders kitaplarının içeriğinin bilimselliğini tartışmadan önce merkezi bir devlet aygıtının, özellikle de Türkiye’de tanımlandığı haliyle “ulus”un isterlerine bağımlı olup olmamasını tartışmalıyız; eğitimin demokratikleşmesi öğretmen yetiştiren kurumların, ardından öğretmen örgütlerinin demokratikleştirilmesinin, ardından birinci basamaktan en yükseğe kadar eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesinden…

    Ez cümle öncelikle ulus devletin isterlerinden özerkleşmesini gündeme almayı zorunlu kılmaz mı? Bugün MEB ve DİB işbirliği çocuk olmaklıklarıyla hiçbir dinsel ihtiyacı olmayanlar için dinsel ihtiyaç üreterek geleceğe el koymanın, şimdiki zamanın kendini geleceğe aktarmasının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

    “ALEVİLER DIŞINDA, KİMSE DİB’İN VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLMAMIŞ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu soruya Diyanet ve laiklikten neyi anladığımız ya da anlamadığımız gözetilirse birbirinden farklı yanıtlar verilebilir ve zaten verilmektedir de. Örneğin Diyanet dediğimizde mevcut, bugünkü, dönüştüğü haliyle DİB’i anlıyorsak, sanırım DİB ağından doğrudan ya da dolaylı olarak beslenenler dışında kimse, “evet, neden olmasın; olabilir” demeyecektir. Bu yanıyla bir oydaşma var denilebilir. Ancak bu oydaşmanın, bir başka oydaşma tarafından yerinden edildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin diyelim Menderes dönemine değin olan DİB’i anlasak Diyanet dediğimizde; yukarıdaki oydaşmanın bir anda yerini başka bir oydaşmaya bıraktığı görülür. “Evet, DİB’i Cumhuriyet kurmuştu ama…” deyip bir yığın gerekçe sıralanır ve DİB’in varlığı bir anda onaylanarak meşrulaştırılır. Yani, ilk oydaşma bugünkü haliyle DİB’i laikliğe aykırı sayarken, kurucu dönemdeki varlığıyla DİB’i laikliğe aykırı saymamakta, hatta o günden bugüne bu zihniyet sürdüğüne göre, DİB’in varlığını Cumhuriyet ve dahi laikliğin bir güvencesi saymaktadır. “DİB olmasa, meydan tarikatlara kalır; DİB olmasa ortalığı hurafeciler sarar; DİB olmasa cenazemizi kim, nereden kaldırır?; DİB olmasa, DİB olmasa…” Demek ki aslında asıl büyük oydaşma, devletin şu ya da bu araçla, şu ya da bu biçimde dini kontrol etmesi gerektiği üzerindedir.

    Ancak nüansı gözden kaçırmayalım: Din, laikliği seçmiş olsun ya da olmasın, nihayetinde her devlet için kolayca bir tehdit unsuru olarak okunabilir çünkü “doğası gereği” devletin hükümranlığından başka bir hükümranlığın varlığını ya da söz konusu olan ulus devletse devletin kendisiyle koşullu ilelebetliği ve yine kaynağını kendisinde bulan ya da yarattığıyla temellendiği egemenlik dışında bir beka ve hakimiyet kaynağını işaret eder. Devlet ve özellikle kurumsal dinlerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren gerilimli bir ilişkisinin olduğu çok açıktır. Din, yine “doğası gereği” farklılaştırıcı, ayrıştırıcı, tasnif edicidir. İnsanların kendilerini diğerlerinden farklı ve hatta üstün/seçilmiş olduğuna inandıramazsa işlevselleşemez. Dinin bu farklılaştırıcı/ayrıştırıcı rolü özellikle ulus devlet formunun bütünlükçü iddialarıyla çelişmeye başlarsa ya da başlamasa bile, devlet bunu potansiyel bir tehdit olarak okuyorsa, çeşitli biçimlerde dine müdahale eder ve buna dönük araçlar geliştirir. Dolayısıyla devletin dine hiç müdahale etmediği, çeşitli önlemler almadığı, dini tümüyle kendi kaderine terk ettiği herhangi bir dönem kaydedilmemiştir. O halde nüans şudur: Mesele devletin dine müdahalesi ya da onu kontrol etmesi meselesi değildir. O halde DİB’in bizatihi varlığı, toplumsal-siyasal yaşamdan bağımsız olarak laikliğe aykırı ya da uygun denilemez. Adı ne olursa olsun böylesi bir kurumun varlığı, hatta daha da ileri gitsek, resmi bir dinin varlığı bile laiklikle uzlaştırılabilir. Şuradan doğru da örnekleyebiliriz: Örneğin neredeyse 1980 askeri faşist darbesinden sonraki dönüşüme kadar bu ülkede, Aleviler dışında, kimse DİB’in varlığından rahatsız olmamış ve bunu laikliğe aykırı addetmemiştir. Bu sadece ulusalcılar, Kemalistler için geçerli değil; her soydan liberal ve dahi sosyalist olarak kabul edilenler için de geçerlidir. Öyle ki sosyalist bazı ünlü isimler, yaptıkları miting sırasında ezan okunursa, “Ezan-ı Muhammedi”ye saygı gereği, ezan bitene kadar susmayı önerip kitleyi bekletmişlerdir. Dahası, AKP ve DİB rejiminde dahi hala birileri bu ülkenin laik olduğunu, laik kalacağını, ülkenin İran ya da Arabistan olmayacağını ileri sürebildiğine göre, demek ki bizatihi DİB’in varlığı laikliğin varlığı ya da yokluğu için ölçü olamaz.

    Biraz hinlik edip soruyu şöyle zenginleştirirsek mesele biraz daha aydınlanır: Bugünkü MEB ile laiklik bir arada olabilir mi? Bugünkü üniversitelerle laiklik bir arada yaşayabilir mi? Bugünkü öğrenci yurtlarıyla laiklik birlikte olabilir mi? Bugünkü sağlık sistemiyle, bugünkü hukuk düzeniyle? Daha da abartalım: Cengiz Holding’in varlığı laikliğe aykırı mı, değil mi? Uzatmadan, eğer laiklik mücadelesinde, öncelikli hedef ya da istemin DİB’in kaldırılması olduğu saptanmış, yolun ancak bundan sonra yürünebileceği düşünülerek bir aykırılık tespiti yapılmışsa, bu çok anlaşılır bir şeydir. Örneğin, bugün Alevi hareketinin başat gündem maddesi ve asla vazgeçmemesi gereken temel talep budur ve laikliğe aykırılık vurgusu burada yerindedir, üstelik Aleviler nevzuhur bir biçimde DİB’e karşı çıkmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca DİB Aleviler için bir sorun kaynağıdır. Aleviler bir yana, bugün kadın hareketinin de başlıca taleplerinden birinin de bu olması gerektiği düşünülebilir; mevcut DİB’in kapitalist patriyarkanın en önemli üretim kaynaklarından biri olduğu kabul edilirse. Ancak laikliğe aykırılık sorusu, siyasal bir istemin öncelikliliğinden kaynaklanmıyorsa, geriye dönüp kolayca şunu söyleyebiliriz: Bugün üniversitelerin hali de laikliğe aykırıdır! Bu temel eğitimle, bu üniversiter yapılarla laiklikten söz etmek gülünçtür.

    “LAİKLİĞİN ÖLÇÜSÜ DİNSİZİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİN SAHİBİ OLANLA-OLMAYANIN EŞİTLİĞİYLE İLGİLİDİR”

    Sözü daha fazla dolandırmadan, DİB’in varlığı ya da yokluğu bir yana, benim için laikliğin belli başlı ölçütleri var. Devlet, bir dinin ibadet ve itikadını düzenleyici; bir dinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlayıcı; bir dinin din olup olmadığıyla ilgili karar verici; ayrım gözetmeksizin tüm kamu kaynaklarının paylaşımında bir dini/dinleri fonlayıcı bir fail ise; birlikte yaşamayı mümkün kılan toplumsal/kültürel/ahlaki/estetik değerlerin dağıtım ve paylaşımında; yasal, yargısal, yönetsel tüm faaliyetlerinde ve karar süreçleriyle bunların temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasında; gündelik toplumsal yaşamın  deveranında herhangi bir dini köken, kaynak ya da referans olarak kabul ediyorsa o devlet laik değildir. Kuşkusuz her tanım gibi bu tanım da olabildiğince şeyi kapsamaya çalışan bir tanımdır. Ancak şu ya da bu laik olduğu kabul edilen bir devletin kimi özellikle sembolik performanslarında dinsel atıflar ya da simgeleştirmeler görülebilir. Bu, tek başına o devletin laik karakterine halel getirmeyebilir. Ama bu halel getirici sayılmayan simgeleştirmeler ya da performansların eleştiriye kapatılması, bu kapatmanın ilgili dinselliğe referansla temellendirilmesi laik vasfını zan altında bırakacaktır. Tam burada laiklik, esasen temel haklar ve özgürlüklerle bitişir; onlarla doğrudan ilgili hale gelir. Yani demem o ki kestirmeden laiklik, benim için dinlerin özgürlüğünü ancak dinsizliğin özgürlüğüyle güvence altına alır. Laikliğin ölçüsü dinlerin özgürlüğü ya da birbirine göre eşitliği olmaktan çok, dinsizliğin özgürlüğü ve din sahibi olanlarla din sahibi olmayanların eşitliğiyle ilgilidir.

    CUMHURİYET HİÇBİR DÖNEMİNDE LAİK OLAMAMIŞTIR

    Buradan doğru bakıldığında Cumhuriyet hiçbir döneminde laik olamamıştır. Laikliği bir hedef olarak önüne koyduğu anayasalarından bellidir ama ne yazık ki bu hedef doğrultusunda, Selçuklu’dan beri taşıyıp geldiği mirasından vazgeçememiştir: Bu miras öyle ağır bir mirastır ki gemi benzetmesine başvurursak, Cumhuriyet’in kuruluş evresinden çok partili rejime kadar gemi laikliğe doğru demir tarayarak ilerlemiş; ne demir alabilmiş, ne yükünü hafifletebilmiştir. Bu anlamda da bu topraklarda devlet geleneği, dini yüzleşmesi gereken bir şey olarak kabul etmek yerine, çoğunlukçu dinsellikle yüzleşenleri de baskılayıp yok etmeye (Aleviler ve Alevilik bunun tipik örneğidir) ve çoğunlukçu dinselliği de kendisi seçip, tanımlayıp kurumsallaştırarak sürekli kendi bağrında tutmayı tercih etmiştir. Bu haliyle devlet dinin direği olagelmiştir; ama geldiğimiz aşamada devlet dinin direğiyken, artık din de devletin direğine dönüşmüştür. Ama hangisi, hangisi olursa olsun, dikkat edilirse daima belirleyici olan devletin isterleri, ihtiyaçları ve öncelikleridir; ister dinin direği olan kudretli bir devletten söz edelim; ister dinin payandaladığı bir devletten.

    “LAİK BİR DEVLETTE YAŞAMA HERKESİN HAKKIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yukarıda verdiğim yanıtın üstüne bu sorunun denk gelmesi hoş oldu; demek ki laiklik bakımından mesele yalnızca DİB’in varlığı yokluğu meselesi değilmiş. Çünkü DİB, devletin dine müdahale araçlarından yalnızca birisidir; aynı şekilde dinin, özellikle çoğunlukçu ve üstünlükçü dinlerin, bizde müteşerri müslümanlığın da siyasal alana müdahalesinin çeşitli araçları, formları vardır. Bu topraklarda yaygınca adlandırıldığı üzere, bir tarikat/cemaat gerçeği var; bu gerçeği kabul etmeliyiz. Devlet de, özel olarak DİB de siyasal ve özel olarak dinsel alanı düzenlemek, kontrol etmek için tarikat/cemaat örgütlenmelerini kullanıyor ve bu kullanım, tahmin edileceği gibi, çift taraflı. Yani tarikat/cemaatler de devleti ve DİB’i kullanıyor, nüfuz, etki ve çıkar alanlarını genişletmek üzere. Yalnız bir uyarı notu düşmeliyiz: DİB nasıl yalnızca bir müdahale/düzenleme aparatı değil, aynı zamanda büyük bir sermayeyi kontrol eden bir ağ ise, tarikat/cemaat yapılanmaları da dinin şu ya da bu vasfını öne çıkararak var olan yapılanmalar olmanın ötesinde, aynı zamanda büyük bir sermaye örgütlenmesi. Kendi arazileri, arsaları, hastaneleri, üniversiteleri, okulları, çok sayıda çok farklı düzeyde yurtları, mağazaları, gelir getiren menkul/gayrımenkul servetleri var. Aynı zamanda bir sermaye örgütlenmesi oldukları ölçüde bunları da birer mikro/makro ağ gibi düşünebiliriz ama yalnızca sermaye örgütü olmadıkları da hesaba katıldığında, eski usül bir kurumsallığa da dayanıyor bu yapılar; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan geleneksel bir örgüt modeline sahipler. Bu modelde ayrıcalıklı kesimler çelik çekirdek olarak varlığını daim kılarken, sermaye hareketleri bakımından ağ gibi davranıyor ve bu sayede de DİB’in ve devletin hemen tüm etkinliklerinde, kararlarında, faaliyetlerinde ve en önemlisi örgütlerinde karşımıza çıkabiliyorlar. Herkesin bildiği sır; bugün diyelim Sağlık Bakanlığı bir tarikatın, İçişleri Bakanlığı bir başka tarikatın, Milli Eğitim Bakanlığı ise diyelim birden çok tarikatın kadro ve faaliyet alanı durumunda. Bu listeye devletin hemen her kurumunu ekleyebilirsiniz. Örneğin yıllar yıllardır Alevi hakim/savcı adayları nedense sınavları kazanamıyorlar! Es kaza yazılı sınavlarda çok yüksek puanlarla başarılı olsalar bile, kayıt alınmayan sözlü sınavlarda hemen eleniyorlar. Aynı şeyi İçişleri Bakanlığı için de söyleyebiliriz ya da başka kurumlar için de. Tıpkı DİB gibi, bu tarikat/cemaatler de vakıflar üzerinden örgütleniyor ve mevcut başkanlık rejimi içinde DİB’e ve onun vakfına açılan tüm alanlar bu tarikat vakıflarına da açılmış durumda. Bunun en bilindik örneği de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve elbette üniversiter yapılar. Buralar DİB’le el ele, kol kola tarikat/cemaat vakıflarının “oyun kurucu olduğu” alanlar.  Devlet, DİB eliyle yarattığı ve yeniden ürettiği negatif ayrımcılığı, tarikat örgütlenmeleri eliyle sosyo-kültürel düzeyde derinleştiriyor. Bu örgütlenmelere hem birçok pozitif ayrımcı imkan sağlanıp alan açılıyor, hem de aynı zamanda devlet, belli alanlardan geri çekilerek negatif araçlarla yeni yeni olanaklar sunuyor.

    “SİVİL DİNSELLİK ARANACAKSA HEM DEVLET, HEMDE DİN GELENEĞİNİN DIŞINDAKİ BİÇİMLERİNE BAKMALIYIZ”

    Biraz önce hatırlarsanız kudretli, güçlü bir devletin dinin direği oluşundan, devamında da dinin devletin direği haline gelişinden söz etmiştim. İkisinin arasındaki terim “kudret” terimi. Yani ikinci durumda kudret yer değiştiriyor; önceden devletten dine doğru akıyorken güç; dinden devlete doğru değil; kudretli olan artık din haline geldikçe dinden devlete doğru akıyor; dini payandalayan devlet olmaktan çıkıp devleti payandalayan din haline geliyor. Kudretli devlet dini beslerken, bu kez tersine, kudret kazanmış din olmaksızın devlet zayıf düşüyor. Bir ara not düşmeme izin verin; modası geçtiği iddia edilebilecek bir siyaset bilimci gibi konuşayım: Diyelim ki bir devleti güçlü/kudretli kılan şeylerin başında güçlü bir ordu, güçlü bir para ve güçlü bir din gelir. Bu üçünün içinde en önemlisi bence dindir. Çünkü insanları pek de doğrudan taraf olmadıkları ve doğrudan bir fayda elde edemeyecekleri, başkalarının amaçları ya da idealleri uğruna ölmeye/öldürmeye; kendileri açlık, yoksulluk içinde kıvranırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayanların bunu kendi yetenekleri, becerileri, hatta emekleriyle elde ettiklerine ve kendileri yoksulsa bunun suçunun kendilerinde olduğuna inandırmaya; nihayet bu dünyada başa gelen musibetlerin kendi suçlarımız/günahlarımızla ilgili olduğundan başlayarak, çektiğimiz eziyetlerin inanılan bir yaratıcı tarafından görüldüğü ve bu dünyada olmasa bile karşılığının mutlaka alınacağına ikna etmek kolay değildir. İşte din, bu hiç de kolay olmayan şeyi başarır! Bu yüzden en önemlisi dindir ve bu yüzden “devlet olan hiçbir devlet” dinden vazgeçemez ve çeşitli ilişkilenme biçimlerini daima korur. Bu soyut kabullerden, yeniden bize dönersek; Tek Adam Rejimi olarak sayılagelen rejimin aslında Çok Adam Rejimi olduğunu da söylemiştim. Bu Tek Adam Rejiminin zayıf karnıdır da; gücünü buna borçlu olmakla birlikte. Tek Adam Rejimi, kendi bekası uğruna devleti devlet kılan tüm payandaları ya yıktığı, ya inanılmaz ölçüde aşındırdığı için, en güçlü göründüğü anda hızla zayıf düştüğü için, ayakta kalabilmek için tüm alanları dine açmaktan başka koz kalmıyor elinde. İşte bu yüzdendir ki bugün DİB rejimin en önemli, stratejik karar alma mercii iken, tarikat/cemaatler de en önemli icra aygıtlarına dönüşüyor. O yüzden artık okullarımızı, hastanelerimizi, ibadethaneleri, vb. tarikat/cemaatler yönetiyor. Yani “sivil toplum” mu yönetiyor? Elbette hayır. Ama buna girmeyeyim şimdi. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Türk devlet geleneği içinde, devletin dinle ilişkilenme biçimlerinin; aynı şekilde Sünni-ortodoks dinselliklerin devletle ilişkilenme biçimlerinin geçmişi/bugünü düşünüldüğünde merkezde duranın her iki taraf için de devlet olduğu görülür; asla din değil. “Sivil bir dinsellik” aranacaksa hem bu devlet, hem bu din geleneğinin dışındaki dinsel biçimlere bakmalıyız.

    Şimdi en baştaki soruya geri dönüp bitirebiliriz: Türkiye’de laiklik mi? “Hadi canım sende!” Ama özellikle bugün neredeyse bütün dünyanın hızla sağa ve hatta aşırı sağa “çektiği” koşullarda laiklik artık belirli bir durumu, mahiyeti, niteliği işaretlemek için kullanılacak bir terim olmaktan çıktı; laiklik, belki de hep ve her zaman olduğu gibi, yeniden tüm dünya için bir mücadele alanı, her seferinde yeniden kazanılması gereken bir mücadele alanı olacağa benziyor. Bir mücadeleden söz ediliyorsa, haklardan, özgürlüklerden de söz edilecektir mutlaka. Mülkiyeli hocalarımızdan Prof. Dr. Cem Eroğlu’nun (yanlış hatırlamıyorsam eğer) kulaklarını çınlatarak bağlayayım sözü: En başta tam da pratik dindarlar ve tam karşı kutbundaymış gibi takdim edilen dinsizler gelmek üzere, laik bir devlette yaşama hakkı herkesin hakkıdır. Hiç kimse bu hakkını ileri sürmekten vazgeçmemelidir.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO
    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’
    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

  • ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    PİRHA –Prof. Dr. Şükrü Aslan, günümüz Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “Bir tür imparatorluk” sözleriyle ifade ederek devlet üzerindeki yüküne işaret etti. Aslan, “Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü Diyanet’i aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi” diye ekledi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Akademisyen Prof. Dr. Şükrü Aslan ile konuştuk.

    SEKÜLER YAŞAMA KARŞI GELİŞTİRİLEN DİYANET!

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. Şükrü Aslan: Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması cumhuriyetin hemen ardından gündeme gelen bir konu. Dolayısıyla cumhuriyet ve din ilişkisi bağlamında hep gerilimli tartışmalara konu olmuş bir mesele bu. Gerek DİB kuruluş yasasını incelediğimde, gerekse döneme ilişkin olarak yapılmış analizleri okuduğumda şunu görüyorum; cumhuriyet yeni bir rejim olarak, yani Osmanlı’nın geleneksel dini düzeni dışında daha seküler bir toplum kurma tahayyülü olan yeni bir rejim olarak, dini alanı da düzenlemek ihtiyacını duyuyor. DİB, aslında bu alanı düzenleme ihtiyacının bir ürünü.

    Peki dini hayat dediğimiz ne? Türkiye’de dini hayat, o koşullarda doğal olarak çok baskın. Yani geleneksel kültürler ki onların içerisinde dini kültürler çok baskın, belki de bütün toplumu bunlar yönetiyor. Ve belki de toplumun bütün kesimlerinin gündelik hayatının düzenlenmesinde yeni bu değerler baskın oluyor. Bu değerler gelenekten geldiği için çok güçlü. Dolayısıyla cumhuriyet, bütün diğer alanlara olduğu gibi bu alanı da yeni baştan tanzim etmek gibi bir politik görev belirliyor. Birçok farklı alanda bu yeni düzenlemeler yapılırken geleneksel olanı tasfiye etmek, yani yok saymak ya da yok etmek gibi bir politika izlerken, dini alanda bambaşka bir politika izliyor. Yani tasfiye etmek ve yok etmek değil; görünmez kılmak da değil, tam tersine görünür kılmak ama kontrol altına almak… Bence DİB’in kuruluşunu bize anlatacak anahtar cümle budur. Dini hayatı yeniden düzenlemek, fakat kontrol altına alarak düzenlemek. DİB, bunun aracı oluyor. Çünkü Türkiye’de ‘diyanet’ dediğimiz zaman aslında akla doğrudan Sünni İslam inancı geliyor. Cumhuriyetin de diyanete yüklediği anlam bu. Mesela cumhuriyetin 1924 yılında çıkardığı en uzun kanunlarından biri olan Köy Kanunu’nda, köylerdeki dini hayat tartışılıyor ve köylerde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yapmaları gereken mecburi işler arasında cami ya da mescit belirtiliyor. Yani başka bir inanç mekanı değil. Dolayısıyla cumhuriyet de Sünni İslam’ı kabul edip görünür kılıyor. Kendini de aslında onunla tanımlıyor. Çünkü devleti yönetenlerin pek çok konuşmalarında Sünni İslam’a gönderme yapan birçok açıklama bulabiliriz. Peki neden bu alanı düzenliyor? Kritik soru belki de budur. Dini hayatı hem dönüştürmeyi öngörüyor hem de zaman içerisinde seküler hayatı önündeki bir engel olmaktan çıkarmayı öngörüyor. Bunun için gerekiyorsa radikal biçimde kontrol etmesi gerekir ve biz bu kontrolün mekanizmasına baktığımızda da bu hedefi daha net görebiliyoruz. Kontrol ise şöyle; bütün camilerin bir görevlisi oluyor, bu görevliler hiyerarşik olarak bir üst birime bağlı oluyor ve en nihayetinde hepsi DİB’e bağlı oluyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarıya tabi olunan bir ilişki. Yukarıdan aşağıya doğru emir ve talimatnamelerin hızla ulaştığı bir sistem kuruyor. Mesela bunu en net cuma hutbelerinde görebiliyoruz. Merkezden bir metin üretiliyor, bütün Türkiye’deki camilere gönderiliyor ve cuma namazlarında okutuluyor. Mesela ne tür şeyler okutuluyor diye baktığımızda, aslında denetim ve kontrol altına alma politikası daha net anlaşılabiliyor. Ama tabii rejimin, dini hayatı kontrol altına alma politikasının belki en çıplak örneği ezanın Türkçe okunması kararıdır. Bu da DİB’in hemen kurulduğu dönemde değil tabii 1932 yılında bu karar alındığında aslında modern ulus devlet kurma politikasının katı, hiyerarşik bir modern devlet kurma politikasının dini alandaki karşılığını görüyoruz.

    Buradan her şeyin Türkleştirildiği bir politik tahayyül var ve o tahayyül dini hayatın da Türkçeleştirilmesi, dolayısıyla aslında Türkleştirilmesi gerektiğini düşünüyor. 1930’ların Türkiye’sinde her ne kadar Türkiye, Müslümanlığın çok yoğun ve katı şekilde yaşandığı bir ülke olup her ne kadar nüfusun büyük bir çoğunluğu köylü ve adeta pür İslami ritüeller içerisinden geliyor olsa da gelenekler için devletle gerilim yaşayacak, karşı çıkacak halleri yok. O yüzden o kararlar toplumda kabul ediliyor. Ben bu kabulü biraz tırnak içine alıyorum. Çünkü bu uygulama, bir mecburi uygulama. Bir uygulama devlet tarafından mecburi hale getirildiğinde çok değişik grupların onunla karşılaşma biçimi genellikle itaat biçiminde oluyor. O yüzden ezanın Türkçe okunması gibi radikal bir karar bile 1932’nin Türkiye’sinde önemli bir direnişle karşılaşmıyor. Ama tabi kontrol altına almak bundan da ibaret değil. Aynı zamanda çizgiyi aşan, yani rejimin öngördüğü seviyede İslami düşünmeyi ve davranmayı aşan bireyler varsa onların takip edilmesi, yargılanması gibi eylemlere de başvuruyor ki bunun da çok ilginç örnekleri var. Bunların hepsini topladığımızda şöyle bir sonuca varıyorum; DİB, cumhuriyetin kurduğu bir kurum fakat cumhuriyetin bu kurumu inşa etme biçimi ve nedeni Türkiye’nin dini hayatını kontrol altına almaktır. Bu dini hayat Türkiye’de Sünni Müslümanların içinde olduğu bir dini hayattır.

    Cumhuriyetin diğer dini hayatlara dair bir politikası neredeyse yoktur. Daha doğrusu vardır ama o kesimleri görünmez kılmak onlardan bahsetmemek ve yok saymak amacı taşınır. Dolayısıyla onlardan kalmış mekanları da yok etmek amaçlanmıştır ve Aleviler de bunun en tipik örneğidir. Cumhuriyetin Alevilerle ilişkisi onları yok saymak hatta mümkünse yok etmektir.

    “ŞİMDİKİ DİYANET ADETA BİR İMPARATORLUK GİBİ”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Dönemsel olarak bu değişiyor. Mesela Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü diyanet faaliyetlerinin çeşitliliği bakımından ve hükmedebilme gücü bakımından neredeyse kıyaslanamayacak kadar farklı. Şimdi mesela diyanet adeta bir imparatorluk gibi. Aslında adeta bir devlet gibi. Adeta bir ikinci devlet de denilebilir. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki diyanet ile bugünkü diyaneti aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bana sorarsanız Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet devletin yeni rejimi yani cumhuriyetin dini hayatı kontrol altına alma amacını taşıyordu bugünkü Diyanet ise aslında dini hayatı bütün başka toplum kesimlerine dayatmayı esas alıyor. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi.

    “DEVLETİN SIRTINDA ÇOK BÜYÜK VE AĞIR BİR YÜK”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Evet. Aslında bunun da çok ilginç bir şekilde kırıldığı bir dönem var. O dönem, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara girişidir. Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından bir tanesi ezanın tekrardan Arapça okutulmasıdır. 1950’li yıllardaki DİB’in arşivleri 1930’lu yıllardaki DİB arşivlerinden başka bir şey söylüyor. Bu kez Sünni İslam’a daha fazla gönderme yapan ve devlet yöneticilerinin kendini Sünni İslam şemsiyesi altında tanıtıma çabalarının çok daha baskın olduğu bir zaman. Şöyle söyleyeyim 1950’lerden Sonra Türkiye’de diyelim ki bir siyasi parti kurulacaksa veya popüler biri, siyasete atılacaksa yaptığı ilk iş bir cuma günü camiye gidip namaz kılmak ve her ne söyleyecekse onu namaz sonrasında söylemek… O gelenek 1950’lerden başlayarak günümüze kadar artarak geldi. O yüzden diyanetin bu iki dönemde radikal bir kırılması var. Fakat bunun ötesinde diyanet 1930’ların diyanetinden farklı olarak aslında bütün toplum kesimlerinin sırtında bir yük haline geldi. Çünkü diyanette istihdam edilen kamu personelinin sayısı, dolayısıyla diyanetin bütçesi pek çok devlet kurumlarının, bakanlıkların bütçesinden radikal bir şekilde fazla olduğu için, fakat bu alanda iktisadi hayatı sürdürmeyi mümkün kılacak bir üretim de yapılmadığından bu giderek bir yük haline geldi. Yani bugün DİB, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sırtında çok büyük ve ağır bir yük gibidir. Onun için sırtından kaldırıp bir yere koyarsa çok rahatlayacaktır.

    “YEPYENİ BİR DİYANET BİÇİMİ ORTAYA ÇIKTI”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Yük, daha da çok arttı. Çünkü hemen hemen her dönemde kamu görevlileri, devleti yönetenler, bu alana daha fazla yatırım yaptılar. Çünkü bu alanı istismar edilebilir bir alan olarak gördüler ve istismar ettiler. Yani daima kitlelerin dini inançlarına hitap eden ve onu çok sahipleniyormuş gibi gören, öyle bir politika geliştiren bir tutum içerisinde oldular. Sonra o tutumun bir gereği olarak diyanetin kadrosunu şişirdiler, yeni mekanlar açtılar, hiç ihtiyaç olmadığı halde birçok yere cami yaptılar, oralara görevliler tahsis ettiler ve oraların giderleri kamuya büyük bir yük oldu. Ama bugünün diyanetinin ikinci bir özelliği daha var. Bugünün diyaneti, çeşitli İslami gruplar; yani gündelik dilde onlara tarikat deniliyor, o grupların, diyanetin herhangi bir birimini, camisini ya da mekanını bir tür kendi kontrolüne aldığı yepyeni bir diyanet biçimi ortaya çıktı.

    Cumhuriyetin kuruluşundaki dini hayatı kontrol altına almayı amaçlayan Diyanet, çok farklı İslami grupların kontrolü altına aldığı bir kuruma dönüştü. Şimdi artık onların sözü geçiyor. Hatta o kadar çok sözleri geçiyor ki birçok yerde onların sözü aslında devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor.

    “DEVASA ŞİŞMİŞ BİÇİMİ İLE DİYANET”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Diyanet için ‘yük’ dememin sebebi zaten bu. Bugün Türkiye, kamusal sürdürülebilirlik açısından ciddi handikaplar yaşıyor. Dikkat edin, tasarruf tedbirleri falan, vergiler arttırılarak bir şekilde bu süreci atlatmaya çalışıyorlar. Bu yük nereden kaynaklanıyor diye dönüp kamuya baktığınızda ilk gördüğünüz şey devasa şişmiş biçimi ile Diyanet oluyor. Üstelik bu artık bildiğimiz o klasik İslam inancındaki, mesela israftan kaçınmak gibi dediğimiz bütün dini söylemlerin de rafa kaldırıldığı, yok edildiği bir süreçte gerçekleşiyor. O yüzden bir devasa yük ortaya çıkmış durumda. Bu ülkenin yurttaşı ve sosyolog bir akademisyeni olarak bence bu durum Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olma seviyesini çoktan geçti. Bu, artık Diyanet’e karşı çıkmak ya da çıkmamak meselesi değil. Bu Türkiye’de kamunun bu yükü taşıma kapasitesi var mı yok mu böyle bir tartışmaya dönüştü. Türkiye bu yükü taşıyamıyor.

    Bu kadar caniyi de bu kadar dini görevliyi de, bu görevlilerin masraflarını da taşıyamıyor. Yani aslında devlet başka hiçbir iş yapmasa bile sadece bir Diyanet devleti olsa bile artık taşıyamıyor çünkü bunu yapabilmesi için bir gelir bulması gerekiyor. Mütemadiyen Diyanet dışı bir alandan gelir elde edip Diyanet alanına taşıyan bir devlet söz konusu. Ama bunu sürdürebilmesi artık çok zor. o yüzden benim kanaatim, önümüzdeki dönemde Diyanet’i, Türkiye’nin her kesimi, Müslümanlığa en üst seviyede vurgu yapan kesimleri de eğer bu ülkeyi yönetmeye adaylarsa Diyanet meselesini gündemlerine almak zorunda kalacaklar.

    “BU TARZ POLİTİKALARIN TUTABİLMESİ İMKANSIZDIR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Diyanet artık sadece kendi alanında kalan bir kurum değil. Bunu mesela ilk söylediğim cümle ile ilişkili düşünelim. Cumhuriyet, Diyanet’i dini hayatı kontrol etmek için bir araç olarak kurgulayıp inşa etti. Bugünün Diyanet’i, artık sadece kendi alanında çalışan bir kurum değil ve Milli Eğitim’e ya da başka alana sirayet eden bir kuruma dönüştü. Böyle baktığımızda hiçbir üretici dinamiği olmayan bir kurumun, belki de bütün üretici dinamikler üzerine bu kadar etkin söz sahibi olması, bahsettiğim Diyanet’in, kamunun üzerinde bir yük olma olgusunu iyice pekiştiriyor. Bu yük, sadece mali anlamda bir yük değil, kültürel anlamda da bir yük. Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet’in işbirliği biçimleri; Diyanet bugün Sünni İslam’ın kurumu, bütün toplumu, Sünni İslam dairesi içerisinde biçimlendirmek ve yeni bir şeyler yapmak gibi… Bu politikaya dair sosyologca bir şey söyleyip iki özelliğinden bahsedeceğim.

    Bir; bu politika Diyanet’in ve dolayısıyla iktidarın, toplumu belli bir kültürel form içerisinde tutma, biçimlendirme ve eğitme amacını taşıyan bir şey yapıyor. Ama bir diğer tarafı da bu tarz politikaların tutabilmesi imkansızdır. Radikal bir şey söylüyorum, yani istediğiniz kadar elinizde devlet olsun ve istediğiniz kadar fikirlerinizi empoze etmeye çalışın, başarılı olamazsınız. Çünkü her birey belli bir kültür içinden geliyor. Yani her birey bir ailenin çocuğudur, her aile de bir kültürün çocuğudur. Her kültür, yüzyıllar, belki de bin yıllarca geçmişi olan köklü bir kurumdur. Siz istediğiniz kadar ona müdahale edin, dönüştüremezsiniz. Bir yere kadar dönüştürüyormuşsunuz gibi görünür ama dönüştürmeniz mümkün değil. Bunun örneğini tam da diyanetin kuruluşundan söyleyebilirim. Cumhuriyetin, Diyanet’i kurması dini hayatı kontrol altına alma amaçlıydı, peki yapabildi mi? Yapamadı. Cumhuriyet de bunun için çok masraf etti, yani öyle bir şey taahhüt etti ki ‘biz böyle kontrol altına alırsak zaman içerisinde sönümlenecektir’ falan… Ama tam aksi bir şey oldu. Siz hele ki devlet eliyle sönümlendirmeye çalışırsanız herkes size itaat eder gibi görünür ama o itaatin arkasında sessiz bir itiraz vardır. O nedenle tutmaz. O yüzden bu politikaların tutabilmesi mümkün değil. ÇEDES, muhalefette büyük bir tedirginlik yaratmıştı, bunu anlayışla karşılıyorum ama tutabilmesi mümkün değil. Şöyle bir şey olur; Diyanet görevlileri gelir, çocuklara anlatır ve kendi inanışlarını empoze eder, çocuklar buna uyar dua, namaz öğrenir falan ama neticede o çocuk tekrar kendi geleneğine, köküne ailesine döner. Döndüğünde bunların hepsi onun için sadece tarihindeki tuhaf bir anıya dönüşür. Bu sosyolojik olarak böyledir. O yüzden şu cümleyi söylememe müsaade edin; Türkiye’de siyasi iktidar ‘kuramadık’ dediği kültürel iktidarını gerçekten de kuramadı ama zaten o yolla, devlet baskısıyla kuramaz.

    “İNANÇLARI YOK SAYDIĞINIZ BİR LAİKLİK OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    “Laikliğin kısa tanımı, aslında dini olmayan bir kamusal hayat kurmak. Bu durum, dinin hiç olmadığı anlamına gelen bir şey değil tabii. Ama inançlar üzerinden bir kamusal hayat kurmamak… Laikliğin klasik tanımı bu. Fransız aydınlanmasının ortaya çıkardığı bütün o seküler model hayat kurma büyük tahayyülünün bir parçası bu. Bu anlamda baktığımızda Diyanet’in olduğu böyle bir rejimin laik olarak tanımlanması zaten imkansız, çelişkili bir şey. Hele böylesine devasa bütçesi olan ve adeta ikinci bir devlet olan bir devlette laiklikten söz etmek gerçekten çok tuhaf. Türkiye, bana sorarsanız hiçbir zaman laik olmadı. Söz gelimi cumhuriyet, Alevileri yok saydığı gibi İslam’ı da yok saysaydı mesela ne olurdu? Kağıt üzerinde belki olurdu ama yine de laik olamazdı. Çünkü yok saymak onun yok olması anlamına gelen bir şey değil. Dolayısıyla o modern anlamdaki laiklik Türkiye’de hiç yaşanmadı. Bugün zaten öyle bir laiklik tahayyülü doğru bir sosyolojik tahayyül de değil. Bütün inançları yok saydığınız bir laiklik zaten olmaz. İnsanlar, inandığı gibi yaşayacak ama siz o inançlardan bir tanesinin devleti olmayacaksınız. Türkiye’nin durumu tam olarak bu. Bütün sorun da buradan çıkıyor.

    Eren GÜVEN – Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Eğitim Sen’den Bakan Tekin’in laiklik karşıtı açıklamalarına tepki: İstifaya davet ediyoruz-VİDEO

    Eğitim Sen’den Bakan Tekin’in laiklik karşıtı açıklamalarına tepki: İstifaya davet ediyoruz-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in laiklik karşıtı açıklamalarına tepki gösterdi. Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, göreve geldiği ilk günden bu yana eğitimde laiklik ilkesini hedef aldığını belirterek, Bakanın istifasını istedi. Irmak, “Yusuf Tekin tarikat ve cemaatlerle iş birliğini savunarak eğitimi çağdışı bir anlayışa sürüklemiştir” dedi. 

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in laiklik karşıtı açıklamaları hakkında basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.

    “EĞİTİM ÇAĞDIŞI BİR ANLAYIŞA SÜRÜKLENMİŞTİR”

    Bakan Tekin’in açıklamalarının, iktidarın eğitimi kendi siyasal ve ideolojik hedeflerine göre şekillendirme çabasının açık bir göstergesi olduğunu söyleyen Kemal Irmak, “Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, göreve geldiği ilk günden bu yana eğitimde laiklik ilkesini hedef alan çok sayıda uygulamayı hayata geçirmiş, tarikat ve cemaatlerle iş birliğini savunarak eğitimi çağdışı bir anlayışa sürüklemiştir” dedi.

    “SAYIN TEKİN SİZİN LAİKLİKTEN ANLADIĞINIZ ASLINDA ŞERİATTIR”

    Irmak, Bakan Tekin, sizin laiklikten anladığınız; camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, vatandaşın Kuran’ı Kerim öğrenmesini yasaklamak, sizin laiklikten anladığınız şey bu. O zaman sizin laiklik anlayışınızla benim laiklik anlayışım aynı değil” dedi.

    Kemal Irmak, şöyle devam etti:

    “Bir kere tarihi gerçekleri çarpıtıyor Sayın Bakan. Daha da kötü bir şey yapıyor. Halkı din ve inanç üzerinden kin ve düşmanlığa sevk ediyor. Başka ne diyor Sayın Bakan? “Vatandaşlar hangi din ya da inanca sahip olurlarsa olsunlar, inanç özgürlüklerinin devlet tarafından güvence altına alınmasını anlıyorum laiklikten, diyor. Doğru. Peki, Sayın Bakan yıllardır okullarda zorunlu ve seçmeli din dersleri ile farklı inançtan olanlara ve inançsızlara bir mezhebin inancını ve ritüellerini dayatmak nedir? Yıllardır devlet kurumlarını, bakanlıkları belli tarikat ve cemaat üyelerine teslim etmek nedir? Tarikat ve cemaat uzantıları, dernek ve vakıflarla yaptığınız protokollerle, örgün eğitim çağındaki öğrencileri bu cemaatlerin dini yaklaşımı altına sokmak nedir? Evet, Sayın Tekin sizin laiklikten anladığınız aslında şeriattır. Zihin arkanızdaki tam da budur. Laiklik ifadesini gerçek düşüncelerinizi maskelemek için alet ediyorsunuz.”

    “LAİKLİK DİN DÜŞMANLIĞI DEĞİLDİR”

    Kemal Irmak, ayrıca “Laiklik, demokratik ve çağdaş bir toplumun temel taşıdır” diyerek şunları ekledi:

    “Laiklik, din düşmanlığı değildir. Sizin yaptığınız gibi din ve inanç istismarlığı da değildir. Eğitim sistemimizin amacı; düşünen, sorgulayan, bilimsel yöntemlerle bilgiye ulaşan bireyler yetiştirmektir. Ancak Bakan Tekin’in, tipik bir siyasal İslamcı söylemle yaptığı açıklamalar, laik ve bilimsel eğitime doğrudan bir saldırıdır. Bu yaklaşım, eğitimi bilimsellikten uzaklaştırarak, dogmatik ve tek tip bir nesil yetiştirme çabasını ortaya koymaktadır.
    Bakan Tekin, milli eğitimdeki sorunları hasıraltı etmek, gündem değiştirmek peşinde… Okullar temizlenmiyor, temizlenemiyor. Çünkü personel yok. Oluşturduğunuz derin yoksulluktan dolayı çocuklar okula aç gidiyor, tuvaletlerden su içiyor. Daraltılan taşıma nedeniyle çocukların okula erişimi engelleniyor.

    “GERİCİ-KARANLIK ODAKLARLA PROTOKOLLER İMZALAYAN BAKAN TEKİN’DEN AKSİ BEKLENEMEZDİ”

    MESEM’lerde çocuklar ölüyor, çocuk işçiliği Bakanlık tarafından meşru hale getiriliyor. Mülakatlarda skandallar bitmiyor. Mülakat garabeti yüzünden öğretmen adaylarının hakkı yeniyor. On üç bin liraya öğretmen çalıştırılıyor. Bazı illerde on binlere varan öğretmen açığı var, öğrenciler öğretmensiz ve eğitimsiz kalıyor. Yatırım yapılmadığı için birçok yerde ikili eğitim yapılıyor. Daracık sınıflarda çocuklar tıkış tıkış eğitim almaya çalışıyor. Bakanın gündemi ise siyasal İslamcı anlayışı doğrultusunda çalışmalar sürdürmek.
    Yurtlarında öğrencilerimizin yanarak can verdiği, cinsel saldırıya uğrayarak istismar edildiği tarikat ve cemaatleri STK olarak gören ve yargı kararlarına rağmen bu gerici-karanlık odaklarla protokoller imzalayarak iş birliği yapmaya devam eden Bakan Tekin’den aksi beklenemezdi. Zira kendisi sakalsız ve şalvarsız gezenleri kırbaçlayan Taliban ile aynı değerleri taşıdığını ifade eden, kafa kesen IŞİD için öfkeli gençler nitelendirmesini yapan gerici, karanlık anlayışın tercihli temsilcilerindendir.”

    “BU GERİCİ ANLAYIŞA KARŞI AKLIN VE BİLİMİN YOLUNDA YÜRÜMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Kemal Irmak, Bakan Yusuf Tekin’in laiklik karşıtı söylemlerini kınayarak, kendisini istifaya davet etti.

    Irmak, “Eğitimde laiklik ilkesinden taviz verilmesi, toplumsal barışı ve demokratik değerleri zedeleyerek toplumu daha da kutuplaştıracaktır. Siyasal İslamcı ideolojinin eğitim sistemi üzerindeki bu tür çarpıtıcı müdahaleleri kabul edilemez. Laik ve bilimsel eğitim, toplumun her kesimini eşit ve adil bir şekilde kucaklamalı, özgür düşünen bireyler yetiştirmeyi hedeflemelidir.
    Tüm eğitim emekçilerini ve kamuoyunu, laik ve bilimsel eğitimi savunmaya çağırıyoruz. Birlikte mücadele ederek, bu gerici anlayışa karşı aklın ve bilimin yolunda yürümeye devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.

    “MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.

    Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.

    Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…

    Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.

    SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.

    Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.

    SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”

    – Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.

    Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.

    Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”

    “CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    “2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.

    Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.

    Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.

    “DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    “Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.

    Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.

    YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.

    Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    “İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.

    “DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.

    Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf  ve Şeriya Vekaleti  (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zaman  dolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.

    “İKTİDARDAN UZAKKEN MEDİNE HUKUKU, İKTİDARA GELİNCE MEKKE HUKUKUNA GEÇTİLER”

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.

    Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.

    “DİYANET’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARIYLA MİLLİ EĞİTİM’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARI BİRLEŞTİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.

    DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    – Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.

    “DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    – O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

  • ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA-3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesiyle devasa bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de artık güvenilmez ikinci kurum haline geldi. “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet” başlıklı dosyamızın ilk konuğu Avukat/Yazar Ali Yıldırım. “Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız” diyen Yıldırım, “Diyanet Küba’ya bile cami yaptırıyor. AKP iktidarından 25 binden fazla cami açıldı. Diyanete, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır denilmeden laiklik savunucusu olunamaz” dedi. Yıldırım ekledi: Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır!

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlatarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat/Yazar Ali Yılırım‘la konuştuk.

    “‘DİN DEVLETSİZ YAPAMIYOR’ DİYE BİR YAKLAŞIM VAR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ YILDIRIM: Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de dini meseleler ve iktidar meselesinde en başat kurumlarından birisi. Devletin ilişkisini düzenleyen bir kurum ve İslamiyet’in kendi yapısında devlet ve din kuruluşundan bu yana iç içe geçmiş durumda. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiği günden bu yana hem devlet başkanlığını hem dinin başkanı olmuştur. Yani devlet ve din birbirine yapışık biçimde ayrılmaz bir şekilde var olmuştur. İslamiyet’te devlet ve din birbirinden hiç ayrı olmamıştır. Bizim coğrafyamızda dinin devlete yapışık olması yalnızca İslam’la ilgili değil. Bizans döneminde de Hristiyanlık resmi din olmuştur. Yani iktidarlar bir din gerekliyse bu bizim tekelimizde olmalıdır diye düşünürler. Devlet dinsiz yapamıyor, din devletsiz yapamıyor diye bir yaklaşım var. Osmanlı’da da Bizans ve İslam geleneği olduğu gibi devam etmiş. Devletin din işine bakan Şeyhülislam makamı var. En üst düzeyde makam fakat o da padişah tarafından tayin ediliyor. Yani Şeyhülislam’ın kendisi bir devlet görevlisi, bir keramet sahibi değil, bir memur. Bu gelenek, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti, ediyor. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifelik kaldırıldı ama Diyanet kuruldu. Din işi olacaksa bunu bizim görevlendirdiğimiz memurlar eliyle yapacağız şeklinde bir çerçeve çizmişler.

    “DİYANET 1961 ANAYASASI İLE İLK KEZ ANAYASAL STATÜ KAZANDI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Demokrat Parti, 1950’ye geldiğimizde tam da istediği ortamı elde etmişti. Atılan adımlar onun siyasi görüşüne, ideolojisine oldukça uygundu ve siyaset dinle kuşatılmıştı. 1950’de Türkçe okunan ezan Arapçaya döndürüldü, Yüksek İslam Enstitüleri ve imam hatip okulları kurulmaya başlandı. Bu tarihlerde bu kurumlarla birlikte güçlenen dini ideoloji ve devletin dini siyasette kullanmasıyla devreye girmeye başladı, giderek de yoğunlaştı. Ardından 1961 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kez anayasal bir statü kazandı. Her ne kadar anayasada laiklik, hukuk devleti, özgürlük, demokrasi gibi ifadeler kullanılsa da Diyanet’in olmasını nasıl açıklayacaksın? Kanunla kurulmuş bir kurum anayasal zemine oturtuldu. Artık bundan sonra Diyanet’in karşımıza çok daha büyük bir kurum olarak çıkmasının da adımları atılmış oldu. O sıralarda Alevilik de Diyanet İşleri’nde bir masa ile temsil edilsin diye bir öneri ortaya atıldı. Bu öneri çok büyük bir tartışma kopardı. Dediler ki “Aleviler camilere gelip mum mu söndürecekler, Kızılbaşlar nasıl bizimle eşit sayılabilir” gibi tartışmalar yapıldı. Tabi o hüküm geri çekildi ve 1965’te bu devasa ilişkileri düzenleyen Diyanet Yasası çıktı.

    BİR FETİH İDEOLOJİ GELİŞTİREN DİYANET KURUMU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    1961 düzenlemesinden sonra taşra teşkilatı ile diğer bakanlıklar, kamu kurumları gibi devasa bir kurum haline dönüştü. Her ilde bir müftülük var, ardından bu ilçelere de yayıldı. Bu müftülerin her köyde bir de imamları var. Böyle olduğu zaman bütün ülkeyi dal budak saran, kılcal damarlarına kadar Diyanet’in önderliğinde ideolojik hattında yayılan bir örgütlenme ortaya çıktı.

    1982 Anayasasında Diyanet’in merkezi konumu daha da güçlendirildi. 136. maddesinde darbeci generaller ‘laiklik çerçevesinde İslami işleri yapar’ diye bir hüküm ortaya çıkardı. Karşımıza bir uygulama daha çıkmış oldu. Bu da Alevi köylerine zorla cami yaptırılması. Dersim’den başlayarak İç Anadolu bölgesine, Trakya’ya kadar devlet Alevi köylerine camileri zorla yaptırmaya başladı. 1980’ne kadar cami görmeyen Aleviler bundan sonra zoraki camilerle zoraki imamlarla, zoraki Diyanet görevlileri ile karşılaştılar. Birçok yerde de cemaati olmayan camiler olarak buralarda varlık gösterdiler. Bununla da kalmayıp zorunlu din dersiyle Alevi çocuklarına ideolojik bir bombardıman uygulandı. 12 Eylülcüler, AKP’yi saymazsak en çok imam hatip okulu açan, cami yaptıran iktidar oldu. Atatürkçü, laik diyerek ortaya çıkan darbeciler tam tersine geri planda kendilerine verilen görevi yaptılar, yani sosyal yaşamı dinselleştirerek halkın aklını çalma projesini hayata geçirdiler. Bu siyasal İslamcılar açısından bulunmaz bir nimet oluşturdu ve bütün bu kurumları, imam hatipleri daha da güçlendirerek Diyanet’i daha da devasa bir güç haline getirdiler. Diyanet, sadece siyasal İslamı meşrulaştırmak için değil var olan eşitliksiz ortamını da meşrulaştırarak, yoksulluğu bir kader olarak halkın tüm bu siyasi süreçleri kabullenmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak çalışmaya başladı. 3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesi var Diyanet’in. Devletin en ücra köşede dahi siyasi görüşlerini 5 vakit ile yeniden üreten görevlileri var. Türkiye’de bir sivil İslam, sivil müslümanlık söz konusu değil. Bir devlet müslümanlığı var. Bugün 125 bine ulaşmış cami var.

    “AKP İKTİDARINDA 25 BİNDEN FAZLA CAMİ AÇILMIŞ!”

    AKP döneminde cami demek Diyanet demek. AKP iktidarı boyunca 25 binden fazla cami açılmış. En stratejik alanlarda yapıyorlar üstelik bu camileri. Bir ideolojik fetih gerçekleştirmek için bu kadar çok ve en ücra yerlere bile yapıyorlar. Camiye insanlar gelmiş gelmemiş umurlarında değil. Askerlerden boşaltmış oldukları vesayet alanını dinle kurmak amacıyla böyle bir pratik sergiliyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp elinde kılıçla bir fetih gerçekleştirme resmi çok ilgi çekicidir. Diyanet, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerine din ihraç eden bir kurum haline gelmiştir.

    “DİYANET KÜBA’YA CAMİ YAPIYOR”

    Küba’ya cami yapıyor örneğin. Türkiye sınırları dışında dünyanın her yerine cami yaptırıp, buralarda çalışanların maaşlarını ödeyerek bir fetih ideoloji geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız. Devlet, insanların akıllarını imanla değiştirerek var olan sömürü, baskı, esşitsizlik düzenini bir yazgı, Tanrı’nın buyruğu gibi meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi siyasi iktidarını da buradan yürütmeye çalışıyor.

    “DİYANET’E, İMAM HATİPLERE, ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR DEMEDEN LAİKLİK SAVUNUCUSU OLUNAMAZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sosyal hayatı, eğitimi dinselleştirmek, zorunlu din dersleri arkasından peygamberin hayatı gibi konuların işlendiği 4 tane ders daha var. ÇEDES gibi projelerle hayatın her alanına dinle nüfuz etmeye çalışan bir siyasi iktidar politikası var. Devlet dini kullanmayı en alt seviyeden, kreşlerden başlayarak bütün alanı dinselleştirerek bunu bir yatırıma dönüştürme amacıyla yapılmış hamleler bunlar. Maalesef Türkiye’de muhalefetin laiklik söylemi ciddi bir siyasi politikaya dönüşmüyor. Diyanet’e, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır demeden laiklik savunucusu olunamaz. İmam hatip projesi de çökmüş durumda. Çünkü çocuklar buralara gitmek istemiyorlar, başarılı da olamıyorlar bu okullarda. İnternet devrimi ile birlikte dinin kendini savunacak mecali kalmadı. Bilgi ortaya çıkınca işleri çok zorlaştı. Bugün oldukça sorgulayan, dinden ayrılan çok sayıda İslami aydınlara da tanık oluyoruz ve bu gidişle siyasi iktidarlar istediklerini elde edemeyecekler.

    “LAİKLİK KONUSUNDA ALEVİLER DIŞINDA SAMİMİYETLE İŞİ SAHİPLENEN OLMADI”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu tamamen Türkiye’nin çarpık laiklik anlayışıyla ilgili. Şu an laik devletten söz etmemiz mümkün değil. Dini siyasi bir ideolojik araç olarak kullanan iktidar başından bu yana var. Bu konuda yalnızca AKP değil, bir zamanlar Kemalistler de böyle düşünüyordu. Biz dinle gericiliği, tarikatları kontrol altına alabiliriz diye düşünüyorlardı, bu gerekçeyle Diyanet’i savunuyorlardı, medet umuyorlardı. Ancak tam tersi oldu, Diyanet bütün devleti kontrol altında tutan, bilerek isteyerek yaratılmış bir mekanizmaya dönüştü. Bu anlamda Türkiye’de egemen sınıfların dine ihtiyacı var, halkın aklını başka türlü esir alamazlar. Ancak hayatın gerçekliği bu kuruma istediğini vermiyor. Hayat her zaman yolunu buluyor. Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır. Devletler dine karşı savaşarak kendilerini var etmişlerdir. Burjuvazi burada dinsiz yapamaz. Burada yapılması gereken dini, burjuvazinin elinden almak. Dini sosyal hayattan arındırmak gerekiyor.

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    Diyanet sonuçta bir İslami kurum. Diyanet’in görevi de İslam’ın söylemlerini savunmak. İslam, Kuran’ı referans alır, dolayısıyla Diyanet’in kadına bakışı da burayla paralellik gösterir. İslam’da kadının erkeklerle eşit görülmemesi temel bir olgudur. Tanrının kelamı nasıl değiştirilebilir? Hayatın gerçekliği karşısında bin 500 yıl öncenin düşünceleri, dogmaları bir çözüm üretemiyor. Birçok alanda itiraza neden oluyor. Kendisini bu anlamda var etmesi çok kolay gözükmüyor. Devlet, Türkiye’de dinin arkasından çekilse din, bahçemizdeki korkuluk gibi kendisini hayatta tutamayacak. Devletsiz din bahçemizdeki korkuluk kadar bir fonksiyon gösterebilir, o nedenle de Diyanet’i özel olarak yaşatmaya çalışıyorlar.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Mevlüt Akbal: Eğitimi dinselleştiren müfredata karşı sokakta mücadele vermeliyiz-VİDEO

    Mevlüt Akbal: Eğitimi dinselleştiren müfredata karşı sokakta mücadele vermeliyiz-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Örgütlenme Sekreteri, Eğe Bölge Sorumlusu Mevlüt Akbal, AKP tarafından uygulamaya konulan ve eğitim sistemini dincileştiren “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”ne tepki gösterdi. Akbal, eğitimin bir bütün olarak gericileştirilerek  çocukların dine yönlendirildiğini belirterek, bu müfredatın iptali için sokakta mücadele verilmesi gerektiğini söyledi. 

    AKP hükümetinin hazırladığı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adlı yeni müfredat, 9 Eylül’den itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla din derslerin saatleri arttırıldı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel örgütlenme Sekreteri Mevlüt Akbal, AKP hükümetinin uyguladığı yeni eğitim müfredatını PİRHA’ya değerlendirdi.

    “EĞİTİM BİR BÜTÜN ABLUKA ALTINA ALINMIŞ DURUMDA

    Eğitimin, ÇEDES’le başlayan, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla uygulanan yeni müfredatla devam eden bir abluka altında olduğunu belirten Akbal, “ÇEDES’le ilgili Alevi kurumları eğitim kurumlarıyla, sendikalarla, laikliği kendine dert edinen sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte ortak bir dizi çalışma yaptı. ÇEDES’e ve 2 saatlik zorunlu seçmeli din dersine karşıyken daha farklı uygulamalarla karşı karşıya kaldık. Biz bunlara karşı yakınırken ve mücadele ederken karşımızdaki yapı durmuyor. Bunlar bu sefer tüm eğitim modelini dinselleştiren bir yerden yeni bir model önümüze koydular. Bu model ortaya çıkarılmış biçimi ile içeriğiyle,  uygulamasıyla laik, çağdaş eğitimle, pedagoji ile bilimle ilgisi yok” dedi.

    “EĞİTİM BİR BÜTÜN OLARAK İÇERİĞİ BOŞALTILARAK DİNSELLEŞTİRLDİ”

    ÇEDES projesi uygulanırken belli bir dirençle karşı karşıya kaldıklarını belirten Akbal, şunları kaydetti:

    “Veliler benim çocuğum okul dışında öğretmen vasfı olmayan birileri tarafından hazırlanan projelerde yer almasını istemiyorum diye dilekçeler verdi. Baktılar ki ÇEDES gibi projelerle yürümüyor, bu sefer de eğitimi bir bütün olarak gericileştirme çalışmaları başlattılar. Eğitimin bir bütün olarak içeriği boşaltıldı. 4 yıllık bir ortaokulda, lise eğitiminde fen saati 80 iken din dersleri 320 saate çıkarıldı. Burada dini referanslar kullanılıyor.
    Bu uygulamalara karşı Alevi kurumları eğitim kurumları ile birlikte  platform oluşturdu. Laik eğitim platformu çalışmalarını sürdürdü. Hem sendikal düzeyde hem de Alevi kurumları düzeyinde. Sene başında çeşitli basın açıklamaları yapıldı. Ama veli ayağı istediğimiz gibi değil. O karşı çıkışların ilk etabı olan okul boykotu gerçekleşmedi.

    Yeni eğitim maarif modeli gelecekte çok büyük sorunlara neden olacak. Laiklik biz biliyoruz ki Türkiye’nin en önemli birleştiricisi. İnsanların dini farklılıklarını istediği gibi yaşayıp aynı ülkenin vatandaşı olarak kalabilmesinin temel şartlarından biri olmasıdır. Eğer siz bu laikliği böyle erozyona uğratırsanız, yok ederseniz bu ülkenin birliğine, beraberliğine kardeşliğine vuracağınız en büyük darbedir.”

    “HACI BEKTAŞTA OLDUĞU GİBİ ALANA DÖNÜK MÜCADELE ŞART”

    PSAKD Genel örgütlenme Sekreteri Mevlüt Akbal, uygulamaya konulan müfredata karşı okullara dilekçeler verildiğini belirterek, okullardaki dinselleşmeye karşı sokakta mücadele edilmesi gerektiğini kaydetti.

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

  • Laiklik Meclisi, ‘Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı: Ülkemiz hızla karanlığa itiliyor!

    Laiklik Meclisi, ‘Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı: Ülkemiz hızla karanlığa itiliyor!

    PİRHA – Laiklik Meclisi, Eylül 2024’e ait Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı. 144 başlığın yer aldığı raporda, Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan siyasi ve ekonomik gücüne vurgu yapıldı. Raporda, dinci örgütler ile MEB arasındaki protokollere de değinilerek “Siyasi iktidarın yetkili ağızları tarafından açıkça dillendirilen ‘bilimsel değil, dini eğitim’ vurgusu ülkemizin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir” denildi.

    Laiklik ihlalleri, eylül ayında da yargı, devlet kademeleri ve toplumsal alanda sistematik bir biçimde artarak sürdü.

    Laiklik Meclisi İzleme Merkezi, laiklik karşıtı eylemleri raporlaştırarak kamuoyuna paylaştı. Söz konusu raporda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu dinci örgütler başta olmak üzere tarikat ve cemaatlerin faaliyetlerine de dikkat çekildi. Yapılan açıklamada, mülki idare amirlikleri ile bakanlıkların, bu yapılara desteği ve tahsis edilen kamu kaynaklarının miktarına vurgu yapıldı.

    “LAİKLİK AÇIKÇA HEDEF ALINIYOR!”

    Eylül ayı verilerinde, devlet kademeleri ile bürokrasinin, Anayasa’nın laiklik ilkesini hiçe sayarak, dini içerikteki programlarını sürdürdüğüne değinildi. Paylaşılan raporda şu hususlara dikkat çekildi:

    “Yüksek yargıda tarikat ve cemaat bağlantıları ile laiklik karşıtı söylemlerin artmasının yanı sıra yargı kararları da laik hukukun tasfiyesinde gelinen tehlikeli aşamayı ortaya koymaktadır.

    TBMM’nin 28. Dönem 3. Yasama Yılı’nın başlaması yaklaşırken siyasi iktidarın “Yeni Anayasa” dayatmasına, meclisteki diğer laiklik ve Cumhuriyet karşıtı unsurlarla birlikte devlet ve yargı kademelerinin ortak olduğu görülmektedir. Anayasa’nın ilk dört maddesinin tartışmaya açılmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, yeni yasama yılında laiklik karşıtı saldırının büyüyeceğinin işareti olarak okunmalıdır.

    Eylül ayı boyunca, kadın ve çocuk cinayetleri başta olmak üzere ülkemizde artan istismar ve şiddeti gerekçe gösteren gerici unsurların ‘idam cezası’ taleplerinin ‘Yeni Anayasa’ dayatmasından bağımsız olmadığı görülmelidir. Açıkça şeriat propagandası içeren bu söylemler, ülkemizin büyük bir karanlığa doğru hızla itildiğini ortaya koymaktadır.

    Eylül ayı verilerine göre, İsrail’in Filistin’e dönük saldırganlığı siyasi iktidar ve dinci gerici çevreler tarafından laiklik karşıtı eylem ve söylemlere kılıf olarak kullanılmaya devam etmiştir. Hilafet ve cihat çağrılarının yapıldığı gövde gösterileri ile ümmet vurgusu Anayasa’nın, Cumhuriyet’in ve laikliğin açıkça hedef alınması anlamına gelmektedir.

    Eylül ayı verileri, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki tarikat cemaat yapılanmalarının artan varlıkları ve faaliyetlerinin yanı sıra bunlara direnç gösteren TSK mensuplarına dönük yeni bir tasfiye sürecinin ipuçlarını ortaya koymaktadır. Siyasi iktidar, açıktır ki, bütünlüklü karşı devrim programını hızlandırarak yürütmeye devam etmektedir.

    DİYANET İLE MEB ORTAKLIĞI!

    Eylül ayı raporumuzdaki veriler, önceki aylarda olduğu gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan siyasi ve ekonomik gücünü ortaya koymaktadır. Bu yapıların özellikle Milli Eğitim Bakanlığı ile süren ortak programları çocukları ve gençleri laiklik karşıtı, gerici uygulamalara maruz bırakırken, siyasi iktidarın yetkili ağızları tarafından açıkça dillendirilen ‘bilimsel değil, dini eğitim’ vurgusu ülkemizin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

    2024-2025 eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ adı altında uygulamaya konan eğitim programı ve araçlarına ilişkin veriler ise bilim dışı ve hurafelerle dolu bir karanlığın gelecek kuşakları piyasa ve gericilik kıskancına mahkum etmeyi hedeflediğini ortaya koymaktadır.

    Eylül ayı raporumuzda yer alan verilere bakıldığında, karşı devrim hamlesinin giderek daha bütünlüklü ve tehlikeli bir biçimde hızlanarak sürdürüldüğü görülmektedir. Rapordaki veriler değerlendirildiğinde, siyasetteki diğer bileşenlerin tutumunun, iktidarın hareket alanını genişletmeye devam ettiğini ortaya çıkarmaktadır.”

    “ÇAĞIN GEREKTİRDİĞİ BECERİLERE SAHİP İNSANLAR!”

    Laiklik Meclisi İzleme Merkezi, laiklik karşıtı gündemlerin dökümlerini 144 başlıkta rapora ekledi. Eylül 2024 Laiklik İhlalleri Raporu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Açılış Töreni” ile “Eğitim Teknolojileri AR-GE ve Kalite Zirvesi”ndeki konuşmaları da eklendi.

    Erdoğan söz konusu konuşmasında “28 Şubat döneminde millet üzerinde baskı kurmak için yürürlüğe konan vesayetçi uygulamaları kaldırdık. Evlatlarımız arasında adaletsizliğe yol açan katsayı zulmüne ve başörtüsü yasağına son verdik. Tarih boyunca milletimiz köklerinden kopmadan, özünü muhafaza ederek dünya sahnesinde hak ettiği yere ulaşma mücadelesi vermiştir. Bugün de aynı ideal doğrultusunda emin adımlarla yürüyoruz. ‘Köklerden Geleceğe’ düsturuyla geliştirdiğimiz ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ bunun en son örneğidir. Bu modelle çocuklarımızı zihni açık, ufku geniş, millî ve manevi değerlerle donanmış, bilgi ve çağın gerektirdiği becerilere sahip insanlar olarak yetiştirmeyi hedefliyoruz” demişti.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

    ‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, Alevi sorununun çözümünde hukuki başarıların, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmeyeceğinin altını çizdi. Gazeteci Topuz, Alevi örgütlenme modelinde kimi yöntem değişikliğinin olması gerektiğini belirterek, “En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da en yapılmayacak şeylerden biri” dedi. 

    Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.

    Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli yönündeki soruları Gazeteci Ali Duran Topuz’a yönelttik.

    “ÖRGÜTLENMELERİ GELİŞTİRMEK VE GÜÇLENDİRMEK GEREK”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Devlet hep bir şeyler yapar, baskı her zaman baskıcı aygıtlarla çalışmaz, işte bu başkanlık icadında olduğu gibi ağızlara bir parmak bal çalma yolları geliştirmeye yönelir. Bu da bir baskı yöntemidir, kafa karıştırmak, umut yaratmak, “temel talepler” dediğimiz siyasi ve hukuki meselelerin yanı sıra cemevlerinin, toplumun değişik kesimlerinin kimi hafif kimi ağır sorunlarını çözme vaadinde bulunmak araç olarak kullanılıyor anlaşılan. Temel talepler karşılanmadan da devlet kurumlarıyla çeşitli görüşmeler, pazarlıklar yapılabilir, talepler yöneltilebilir, çünkü temel talepler dışındaki talep ve ihtiyaçları da küçümsememek gerekir. Lakin bu başkanlık daha baştan, kategorik olarak reddedilmesi gereken bir oluşum. Alevilik meselesi “turistik” ve “kültürel” bir mesele değildir. Bu reddiyenin işe yaraması ve gücü zayıf örgütleri, toplum kesimlerini cezbetmemesi için “temel talep” dışındaki ihtiyaçların karşılanması için örgütlenmeleri geliştirmek ve güçlendirmek gerekir.

    – MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu bir “sorun çözüm” girişimi değil, sorunların çözülmeyeceğinin ilanı niteliğinde bir girişim. Buradan hiçbir şeye çözüm çıkmaz.

    “ALEVİ OLMAYAN KESİMLER TARAFINDAN ALEVİLİK HAKKINDA UYGUNSUZ BİLGİLER ÜRETİLECEK”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Esasen bu başkanlık aracılığıyla hedeflenen en önemli şeylerden biri Alevilikle ilgili meselelerde kültürel hegemonyayı güçlendirmek, ansiklopediler, çalıştaylar filan bu amacı taşıyor. Devlet eliyle burada yürütülen bilgisel çalışmaların dönüp dolaşıp geleceği yer, özellikle de Alevi olmayan kesimler arasında Alevilik hakkında uygunsuz bilgilerin üretilip yayılması, Alevi nefretinin yeni kisvelerle yeniden üretilmesi olacaktır.
    Bunların yoğun biçimde eleştirilmesi, sorunların deşifre edilmesi, hem içerik açısından hem biçim açısından (akademik hiç vasfı olmayan kişilerle çalıştay yapmak mesela) eksiklerin, kusurların ve ideolojik sorunların anlatılması için sürekli bir karşı kamuoyu oluşturma çabası yürütülmeli.
    Fakat bu yeterli değil elbette, çünkü sürekli tepki gösterme konumuna sürükler bizi, daha önemlisi bu tür çalışmalara girişmek gerekir. Yine sorun dönüp dolaşıp örgütlenmeyi güçlendirme ve yayma meselesine geliyor. Çünkü ansiklopedi hazırlamak, çalıştaylar, seminerler, konferanslar yapmak, hatta saha çalışmaları yapmak hem iyi örgütlenme hem de ciddi ekonomik güç gerektirir, zordur, ama yapabilmenin yollarını aramak şart.

    “BÜTÜN İŞ DÖNÜP DOLAŞIP ÖRGÜTLENMEYE GELİYOR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Eğitim sisteminin “gericileştiği” doğrudur ama bu ilerici bir eğitim varken bu bozuldu, gericilik öne çıktı diye okunmamalı, eğitim sistemi başından beri gericiydi, hele Alevilik meselesinde düşmanlığı üreten kodların tamamını habire üretip duruyordu. Hele “laik eğitim” neredeyse hiç olmadı, genel eğitim sistemi itibarıyla, ilkokuldan üniversiteye kadar.
    Şimdi yapılanlar elbette vahim, Aleviler için ikili bir makas çalıştırıyor: Eskiden baskı, dışlama, nefretle bakma/görme temel tutumdu, bu saydıklarınız şimdi asimilasyonu işin içine çok ciddi biçimde sokuyor. Bu süreçlere karşı tepkiyi Alevi olarak vermek, verilen tepkinin etkisini artırmak için çalışmak elbet gerekli ama Alevi olmayan ve fakat bu süreçlerin zararlarının farkında kişi, grup, kurum, kuruluşlarla ortaklaşmanın yolları da aranmalı. Alevi-politik meseleler, genel politik meselelerden uzak olamaz, mesela eğitimin Sünni-dinselleştirme ekseninde yürütülmesine karşı gerçekten seküler bir eğitim talebiyle mücadele edilecekse, bu talebi paylaşanlarla ortaklaşma mecburiyeti doğar.
    “Tepki zayıf kaldı” denildiğinde, örgütlenmenin yeterli olmadığını anlıyoruz hemen, bütün iş dönüp dolaşıp örgütlenmeye geliyor. Muhtemelen Aleviler olarak, mevcut örgütlenmeleri gözden geçirip geliştirme ve yeni devlet siyasasına karşı etkili olacak yeni biçimler, yollar, yöntemler bulma mecburiyetinin doğduğu bir süreçten geçiyoruz.

    “POLİTİK MÜCADELELER ZAYIF KALDI”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Zorunlu din dersi/eğitimi meselesi son kırk yılın en önemli mücadele sahası oldu, hukuki mücadeleler gerçekte kazanıldı fakat sonuç değişmedi. Buradan da şu çıkar: Mesele sadece hukuki değildir, hukuki başarılar, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmez. Yetmedi de. Benim kanaatime göre söz konusu hukuk mücadelelerine eşlik etmesi şart olan politik mücadeleler zayıf kaldı.
    Bu sorunun ikinci kısmını anlayamadığımı söylersem sizi üzmüş olmam umarım, anlayamadığım şu: Bir Alevi topluluğu, kesimi ya da işte bir cemevi Kuran eğitim almak/vermek isterse alır, verir. Cem kurulan, lokma paylaşılan, aşure kaynatılan, cenaze kaldırılan, birçok eğitim yapılan yani dünyevi işlerle dinsel/inanışsal işlerin güçlü biçimde iç içe geçtiği bir mekânda Kuran öğrenimi niye yapılmasın? Tabii Kartal cemevinde nasıl bir Kur’an eğitimi-öğretimi yapılıyor bilmiyorum, “Sünnileştirme” amacı ya da riski olan bir iş mi yapılıyor? Kuran eğitimi demek zaten Sünnileştirme demek olarak alınırsa, Sünni bir akla teslim olunmuş demektir! Kuran=Sünnilik, Sünni bakışın ruhudur, Alevilik-Kuran ilişkisi böyle basit reddiyelerle ele alınacak bir konu değildir.

    “EN TEHLİKELİSİ, BİRLİKTELİĞİ, TEK BİR ÖRGÜT MODELİNE ÇEVİRMEK”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Aslını sorarsanız, kişilere ya da kurumlara önerilerde bulunmak haddim değil asla. Ne yapılacağını bilmiyorum da ayrıca, fakat ne yapılmayacağı konusunda bir fikrim var, bunu paylaşmak isterim. Ne yapılabilir? Ancak bütün kurumların en azından iletişimi güçlendirmesi, işbirliğini başarması ve rezonans yaratacak ilişkiler geliştirmesi çabalarıyla bulunabilir. Alevilik yaygın, dağınık (başıboş anlamında değil, tasvir olarak) örgütlenme usulleriyle bugünlere geldi, “Yol bir sürek binbir” bu demek. Örgütlerin çokluğu, birbirinden farklılığı makbul bir şey. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olduğu dönemlerden birinde, “Aleviler birlik olup önümüze ortak talepler koyamadı, her kafadan bir ses çıkıyor, bu yüzden çözüm bulunamıyor” minvalinde bir şeyler söylemişti. Bu çokluktan vazgeçmeden, tarihsel sebeplerle şekillenmiş yatay örgütlenme anlayışlarını terk etmeden, mevcut örgütsel durumun bazı meselelerde yetersiz kaldığını kabul ederek işe başlamak iyi olabilir. En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur, Erdoğan’ın kast ettiği şey de buydu ve yapılmaması, peşine düşülmemesi gereken şey bu. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da bu en yapılmayacak şeylerden biri. Çok merkezli, çok çemberli, çok unsurlu kalmak ama bunlar arasındaki ilişkileri sorunlarla mücadele edecek biçimde düzenlemeye girişmek gerekli galiba.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

  • Alevi kadınlar, ÇEDES’e karşı imza kampanyası başlattı!

    Alevi kadınlar, ÇEDES’e karşı imza kampanyası başlattı!

    PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, ÇEDES projesinin sonlandırılması için imza kampanyası başlattı.

    Toplumun tepkiyle karşıladığı Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesine yönelik Alevi yurttaşların itirazı sürüyor. Söz konusu uygulamanın iptali için Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi de harekete geçti.

    “KİNDAR VE BİAT EDEN BİR NESİL AMAÇLAMAKTA”

    “ÇEDES projesi iptal edilsin!” başlığı ile change.org üzerinden imza kampanyası başlatan Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, şu açıklamayı da not düştü:

    “Bu kampanya neden önemli?

    Eğitimde şeriatçı uygulamalara karşı laik ve bilimsel eğitim talep ediyoruz!

    Son zamanlarda eğitimde şeriatçı uygulamalar hızla artarken, Ordu’nun Perşembe İlçesi’nde ÇEDES projesi adı altında bir devlet okulunda ilkokul öğrencilerine okulun mescidinde takke ve başörtüsü taktırıldığına şahit olduk. Bu uygulamalar, Aleviler başta olmak üzere diğer inanç topluluklarına yönelik bir asimilasyon ve yok etme politikasıdır. Bu politikanın derhal iptal edilmesini talep ediyoruz.

    ÇEDES projesi altında okullarda yürütülen dinci, faşist eğitim modeli, çocuklarımızın geleceğine ve aydınlık yarınlarımıza yönelik bir saldırıdır. Bu proje, ülkemizin yoksul çocuklarını din eğitimi altında kindar ve biat eden bir nesle dönüştürmeyi amaçlamaktadır.

    Çocuklarımızın geleceğini karanlık zihinlere teslim etmeyeceğiz!

    Biz, Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi olarak, ÇEDES projesinin kaldırılması için bir imza kampanyası başlatıyoruz. Laik ve bilimsel bir eğitim talep ediyoruz. Çocuklarımızın geleceği için bu mücadelede siz değerli canları imza kampanyamıza destek olmaya davet ediyoruz.

    Laik ve bilimsel bir eğitim için birlik olalım!

    İmza kampanyamıza destek vererek, çocuklarımızın aydınlık yarınları için katkıda bulunabilirsiniz. Hep birlikte sesimizi yükseltelim ve bu asimilasyon politikalarına karşı duralım.”

    (HABER MERKEZİ)

  • İlkokulda ÇEDES kapsamında çocuklara türban ve takke taktırıldı

    İlkokulda ÇEDES kapsamında çocuklara türban ve takke taktırıldı

    PİRHA- Eğitimde laiklik karşıtı dinci uygulamalar her geçen gün artıyor. Bu kez Ordu’nun Perşembe İlçesi’nde ÇEDES projesi adı altında bir devlet okulunda ilkokul öğrencilerine okulun mescidinde takke ve başörtüsü taktırıldı.

    Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birlikte hayata geçirdiği “Çevreme Duyarlıyım ve Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamındaki skandallara bir yenisi daha eklendi.

    BirGün’den Onur Durmuş’un haberine göre, Ordu’nun Perşembe ilçesinde 22 Mayıs 2024’te Kırlı Mahallesi’deki Kırlı İlkokulu’nun yıl sonu etkinliğinde mescit içerisinde 9-10 yaşlarındaki kız çocuklarına başörtüsü, erkek çocuklara ise takke taktırıldı.

    Kırlı İlkokulu’nda yıl sonu etkinliğinde öğrenciler çeşitli koreografiler ve gösteriler düzenledi.

    Ordu Valisi Muammer Erol, Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Hilmi Güler, Perşembe Kaymakamı Fatma Turhan Keser, Ordu İl Milli Eğitim Müdürü Mehmet Fatih Vargeloğlu, İlçe Jandarna Konutanı ve İlçe Emniyet Müdürü de protokolde yerini aldı.

    Okul içerisinde bulunan mescitte öğrenciler önlerinde rahle ve Kuran, başlarında başörtü ve takkeyle protokolü karşılamak için hazır bekletildi.
    Daha sonra ise protokol, mescitte bulunan öğrencileri ziyaret etti.

    Okulun internet sitesinde söz konusu yıl sonu etkinliğinin görüntüleri paylaşıldı. Paylaşılan fotoğraflarda öğrencilere takke ve başörtüsü taktırılmasına ait görüntüler yer almadı.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Müfredata Hayır Platformu’ kuruldu; Eğitim Sen: Laiklik ve bilim karşıtı müfredatı reddediyoruz!

    ‘Müfredata Hayır Platformu’ kuruldu; Eğitim Sen: Laiklik ve bilim karşıtı müfredatı reddediyoruz!

    PİRHA – “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” müfredatına karşı ‘Müfredata Hayır Platformu’ kuruldu. Bunun üzerine yazılı açıklama yapan Eğitim Sen, bu müfredatı laikliğe, bilime, demokratik eğitime karşı olduğu için reddettiklerini söyledi.

    “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Müfredatına karşı ‘Müfredata Hayır Platformu’ kuruldu. Kurulan platformun bileşenlerinde KESK ve bağlı sendikalar, DEM Parti, EMEP, SOL Parti, SYKP, TİP, Yeşil Sol Parti, Halkevleri, Alevi Bektaşi Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, İHD, Mülkiyeliler Birliği, EĞİT DER, TMMOB ve bağlı sendikalar, Laiklik Meclisi, VELİ-DER, ÖV-DER, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası yer alırken CHP ise destekleyen parti olarak bileşende yer aldı. Bunun üzerine Eğitim Sen yazılı bir açıklama yaptı.

    “LAİKLİK VE BİLİM KARŞITI MÜFREDATI REDDEDİYORUZ!”

    “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hayata geçirilen müfredat programının, hükümetin siyasal-ideolojik yaklaşımına “biat ve itaat”ı merkezine alan bir nesil yetiştirme programı olduğunu söyleyen Eğitim Sen, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” müfredatını neden reddettiklerine dair ise yazılı açıklamada şu ifadelere  yer verdi:

    “-Bu müfredatı; bir ihtiyaç analizi üzerinden gerekçesinin bizlerle paylaşılmadığı için,
    -Bu müfredatı; bir bilim alanı olan program geliştirme basamaklarına dair başta pilot uygulama olmak üzere hiçbir yöntem izlenmediği için,
    -Bu müfredatı; başta öğretmenlerin, akademisyenlerin olmak üzere program geliştirme uzmanlarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin göstermelik görüşleri üzerinden şekillendirdikleri için,
    -Bu müfredatı; “fıtrat, şükür, kanaat, cedel, medevvet, iffet, haram, helal, sabır v.b.” gibi ve daha birçok dini söylemlerle bilimsel-özgür düşünceyi, evrensel değerleri ortadan kaldırıp itiraz edebilen değil rıza gösteren nesiller yetiştirmeyi planladığı için,
    -Bu müfredatı; eğitimi, sermayenin 12. Kalkınma Planında yer alan “Öğretim programları milli, manevi, ahlaki ve evrensel değerler esas alınarak ve küresel gelişmelere ve ihtiyaçlara uygun olarak güncellenecek.” yaklaşımı ile tamamen uyumlu halde bir emek-sömürü mekanizmasını içselleştirilmiş bir rıza mekanizmasına dönüştürdüğü için,
    -Bu müfredatı; sorgulayan, eleştiren bireyler yerine “Erdem-değer-eylem” yaklaşımı ile “kamil insan” adı altında fıtrat ve şükrü model aldığı için,
    -Bu müfredatı; seyreltmelerin hangi ölçülere göre, hangi konularda, hangi amaç doğrultusunda yapıldığı, ne hedeflendiği belirtilmediği için
    -Bu müfredatı; Toplumsal fayda ve çocuğun üstün yararı ilkelerini merkezine almadığı için,
    -Bu müfredatı; Toplumsal Cinsiyet Eşitliği yerine “telkin” i merkezine koyan cinsiyetçi yaklaşıma sahip olduğu için,
    -Bu müfredatı; çok kimlikli, çok dilli ve kültürlüğü değil, tekçilik ve asimilasyoncu bir anlayışı esas aldığı için,
    -Bu müfredatı; ruhu itibari ile kamusal eğitimin yerine piyasacı eğitimi beslediği için
    -Bu müfredatı; öğrencinin bilimsel, akılcı ve evrensel değerleri öne çıkarmak yerine fıtri, yaradılıştan gelen özelliklerini koruma ve geliştirmeyi amaçladığı için,
    -Bu müfredatı; 100 yıl öncesinin hayalini 100 yıl sonrasının hedefi olarak planladığı için
    -Bu müfredatı; ülkenin ve çocukların geleceğini mevcut iktidarın kendi ikbaline kurban ettiği için
    -Bu müfredatı; LAİKLİĞE, BİLİME, DEMOKRATİK EĞİTİME, KARŞI olduğu için reddediyoruz!”

    PİRHA/ANKARA