PİRHA-Dersim’de sendikalar, siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin çağrısıyla yüzlerce yurttaş 1 Mayıs’ta alanlara çıktı. Sanat Sokağı’ndan Seyid Rıza Meydanı’na yürüyen kitle, attığı sloganlarla emek, adalet ve özgürlük taleplerini dile getirdi.
Dersim’de Sanat Sokağı’nda toplanan sendikalar, sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler ve yüzlerce yurttaş Sanat Sokağı’nda 1 Mayıs için bir araya geldi.
Ardından kitle Seyid Rıza Meydanı’na kadar yürüdü.
Yürüyüş sırasında sık sık, ‘Gülistan Doku Nerede?’ , ‘İşçiyiz haklıyız kazanacağız’ , ‘Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek’ , ‘Yaşasın 1 Mayıs’ ve ‘Her yer Taksim her yer direniş’ sloganları atıldı.
Yürüyüşün ardından Seyid Rıza Meydanı’nda açıklama yapıldı. DİSK/Genel-İş adına açıklamayı Zuhal Akgül okudu.
Açıklamada, emeğin, dayanışmanın ve birlikte mücadele etmenin altı çizilirken, kadınların hem çalışma yaşamında hem de ev içinde görünmeyen emeğin taşıyıcısı olduğuna dikkat çekildi. Kadınların güvencesiz çalışma koşulları, yoksulluk ve artan şiddet ortamı içinde yaşam mücadelesi verdiği vurgulandı.
“EŞİT, ÖZGÜR VE ŞİDDETSİZ BİR YAŞAM”
Açıklamada yer alan temel talepler şöyle sıralandı:
Eşdeğer işe eşit ücret
Güvenceli çalışma hakkı
Bakım yükünü azaltacak kamusal sosyal politikalar
İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkılması
6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanması
ILO’nun 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’nin onaylanması ve uygulanması
Eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam
“GÜVENVELİ VE İNSANCA ÇALIŞMA KOŞULLARI”
Öte yandan TÜRK-İŞ adına metni Ali Bedri Kırmızıtoprak okudu. Bildiride, artan hayat pahalılığı, düşen alım gücü ve gelir dağılımındaki adaletsizlik öne çıktı.
Açıklamada, emekçilerin geçim koşullarının giderek ağırlaştığı, ücretlerin enflasyon karşısında hızla eridiği ve çalışanların da yoksullukla karşı karşıya kaldığı vurgulandı. Vergi yükünün emekçilerin sırtına bindirildiği belirtilirken, sendikal haklara yönelik baskılar da eleştirildi.
Bildiride ayrıca, örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması, güvenceli ve insanca çalışma koşullarının sağlanması çağrısı yapıldı.
Mitingte ayrıca Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Orhan Çelebi ve BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen‘in mesajları okundu. Miting yoğun yağmur nedeniyle planlanandan erken sona erdi.
PİRHA-Dersim’de Hozat Toplumsal Dayanışma ve Mücadele Komisyonu, gençliği hedef alan uyuşturucu ve madde bağımlılığına karşı çalışmalarını sürdürüyor. Komisyon, köy ve mahalle çalışmalarının ardından bildiri dağıtımı ve afiş çalışması yaptı.
Dersim’in Hozat ilçesinde “Gençlik Bizim, Gelecek Bizim” şiarıyla kurulan Hozat Toplumsal Dayanışma ve Mücadele Komisyonu, uyuşturucu ve madde bağımlılığına karşı yürüttüğü çalışmalarını tüm hızıyla sürdürüyor.
Demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin içinde yer aldığı komisyon üyeleri köy ve mahalle çalışmalarının ardından bugün de Hozat merkezde bildiri dağıtımı ve afiş çalışması yaptı.
Hozat’ın her köşesinde uyuşturucuya ve yozlaşmaya karşı mücadele ateşini harlayacaklarını vurgulayan komisyon, halkı bu onurlu direnişe omuz vermeye davet etti.
PİRHA- Demokrasi İçin Birlik, ortak mücadele için zemin hazırlamak adına toplumun her kesiminden kurum ve bireyleri kasım ayında yapılacak toplantıya davet etti.
2016’da kurulan Demokrasi İçin Birlik (DİB) demokrasi güçlerinin birliğine zemin hazırlamak için geniş kesimlere tartışma davetinde bulundu. “Şimdi ortak mücadele zamanı” şiarıyla yapılan çağrıda şu ifadelere yer verildi.
“Yaklaşık yedi yıldır demokrasi güçlerinin birliği için yoğun bir faaliyet gösteren; eylemler, konferanslar, toplantılar, açıklamalar ve görüşmelerle ortak mücadele için zemin hazırlamaya çalışan Demokrasi İçin Birlik olarak “Zamanı Geldi” başlığıyla ittifak ve birlik sorunları üzerine yeni bir tartışma başlattık.
Bütün kurumlara, siyasi yapılara, derneklere, hak örgütlerine ve demokrasi mücadelesinde öne çıkmış bireylere gönderilen davet mektubuyla, demokrasi güçlerinin birlik ve ittifak ihtiyacını; kapsam, nitelik, hedef, yapı gibi temel başlıkları kapsayacak biçimde tartışmaya açıyoruz.
Demokrasi için Birlik olarak, 2024 Kasım ayı içinde yüz yüze bir toplantıyla sonuçlandırılacak tartışmalara katılmaları için toplumun her kesiminden kurum ve bireyleri, siyasi partileri, hak örgütlerini, emekçileri, kadınları, ekoloji örgütlerini, ortak mücadelenin öznesi olmak isteyen bütün kişi ve kurumları tartışmaya katılmaya davet ediyoruz.”
PİRHA- İngiltere’de Alevi hak mücadelesi ve politik mücadelenin tanınan isimlerinden olan 77 yaşındaki Fadime Aksoy Elbistan’da geçirdiği trafik kazasında Hakk’a yürüdü.
1947 yılında Elbistan’ın Kistik (Günaltı) köyünde doğan ve 30 yıldır İngiltere’de sürgün yaşayan 8 çocuk annesi Fadime Aksoy (77) dün Maraş Elbistan’a bağlı Özbek Köyü yakınlarında geçirdiği trafik kazasında Hakk’a yürüdü.
Edinilen bilgiye göre Özbek köyü yakınlarında ilerleyen araç yol kenarındaki tarlaya girerek takla attı. Ters dönen otomobildeki yolculardan Fadime Aksoy olay yerinde Hakk’a yürürken, araçtaki 3 kişi ise yaralandı.
Durumun sağlık ekiplerine bildirilmesinin ardından Fadime Aksoy ve yaralılar Elbistan Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Fadime Aksoy’un cenazesi Maraş Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.
3 oğlundan biri olan Mehmet Ali Aksoy’u çatışmalı süreçlerde kaybeden Fadime Aksoy, Elbistan ve yine İngiltere’de Alevi hak mücadelesi, toplumsal olaylar ve politik mücadelede tanınan bir isimdi.
Elbistan’da kaldığı dönemde çokça devlet baskısına maruz kalan Fadime Aksoy, tüm çocuklarının ve kardeşlerinin İngiltere’de olmasından dolayı 30 yıl önce İngiltere’ye giderek sürgün olarak yaşadı.
Aksoy, yarın Elbistan’a yapılacak Hakk’a yürüme erkanı sonrasında İngiltere’de toprağa sırlanacak.
PİRHA- Tarih 25 Kasım 1960’dı. Katledildiklerinde Patria 36, Minerva 34, Maria Teresa ise 24 yaşındaydı. Onlardan geriye, şiddete karşı mücadele eden kadınların kararlılığı kalırken, faşist diktatör Trujillo ise tarihin çöplüğündeki yerini aldı.
Kadın mücadele tarihinin mihenk taşlarından biri ve 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü ilan edilmesine yol açan kadın direniş tarihi Dominik Cumhuriyeti’nde yazıldı.
Yıl 1960, yer Dominik Cumhuriyeti. 1930’da ülke yönetimini ele geçiren Rafael Trujillo diktatörlük yönetimini sürdürüyordu. Dominik Cumhuriyeti’nin Cibas bölgesinde dünyaya gelen ve Mirabal Kardeşler olarak tanınan üç kızkardeş Patria, Minerva ve Maria Teresa, eşleriyle birlikte Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veriyordu. Patria 1960 yılının Haziran ayında Clandestine Hareketini kurdu ve diğer kız kardeşler de bu harekete katıldı. Sembol haline geldikleri diktatörlük karşıtı mücadelelerinin çeşitli zamanlarında ağır baskılara maruz kaldılar ve hapis cezalarına çarptırıldılar. 1960 yılının Kasım ayı başlarında Trujillo ülkede iki tehlikenin varlığından söz etti: Kilise ve Mirabal Kardeşler!
Tarih 25 Kasım 1960’dı. Üç kızkardeş tecavüz edilip öldürüldüler. Araba kazasında öldükleri duyuruldu. Mirabal Kardeşler’in öldürülmesinden bir yıl sonra Trujillo karşıtı hareket, diktatörlüğün sona ermesini sağladı.
Mirabal kız kardeşlerin anısı, özgürlük ve insan hakları için verdikleri mücadele, dünyada ve Türkiye’de insan hakları savunucuları ve kadın hareketleri için bir sembol haline geldi. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, 25 Kasım’ın Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü olarak benimsenmesini karar altına aldı. İlan öncesinde olduğu gibi ilandan sonra da birçok ülkede kadınlar, sokaklara çıkıyor, erkek-devlet şiddetine karşı seslerini duyuruyor, mücadeleye çağırıyor.
DÜNYADA HER ÜÇ KADINDAN BİRİ ŞİDDETE MARUZ KALIYOR
Gelişen kadın hareketine ve insan hakları savunucularına rağmen dünya devletleri ve toplumları kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması konusunda başarısız kaldılar. Dünya ölçeğinde her 3 kadından biri bugün şiddetin değişik biçimlerine halen maruz kalmaktadır. Kadınlar yaşamın her alanında, evlerinde, işyerlerinde, kamusal alanlarda, mücadelelerinde şiddetin çeşitli biçimlerine maruz kalmaya devam ediyorlar.
Dünyanın çeşitli yerlerinde sürmekte olan savaşlarda ve iç çatışmalarda kadınlar ve kız çocukları tecavüze uğruyor, öldürülüyor ya da insan ticaretinin öznesi haline getiriliyor. Avrupa ölçeğinde her yıl 200.000 kadının insan ticareti ağlarında cinsel sömürüye uğradığını bildiriyor araştırmacılar.
Türkiye’de de kadınlar her gün katlediliyor, tacize, tecavüze uğruyor, intihara sürükleniyor.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü, Türkiyeli kadınlar için de önemli bir eylemsellik günü. Türkiye’nin birçok kentinde sokağa çıkan kadınlar, cinsel şiddete ve erkek-devlet şiddetine karşı farkındalık yaratıyor.
PİRHA – Müzisyen Şanar Yurdatapan 1 Eylül Barış Günü’ne dair değerlendirme yaptı. “Kürtlere atılan kazığı görmek için Kürt olmak gerekmiyor” diyen Yurdatapan, “Tekrar bir barış sürecine girilmesi planlandığında Recep Tayyip Erdoğan’ın olduğu bir yönetim altında barışın olamayacağını söyledi.
Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Müzisyen Şanar Yurdatapan, Türkiye’nin barış sürecinden, sivil toplum kuruluşlarının barış mücadelesinden, Türkiye’nin barış sürecinden vazgeçildikten sonraki durumundan ve Aleviler’in barış mücadelesine katkısına dair bir değerlendirme yaptı.
“KÜRTLERE ATILAN BU KAZIĞI GÖRMEM İÇİN KÜRT OLMAM GEREKMİYOR”
Yurdatapan, Türkiye’de yaşanan barış sürecinden vazgeçildikten sonra daha derin kaoslu bir döneme girildiğini de belirterek, tekrar bir barış sürecine girilmesi planlandığında Recep Tayyip Erdoğan’ın olduğu bir yönetim altında barışın olamayacağını söyledi. Yurdatapan, mevcuttaki ana muhalefet partisinin acınacak bir halde olduğunu söyleyerek şu eleştiriyi yaptı:
“İnanmak ve güvenmek için hiçbir şey yok. Ben Kürt değilim Türk’üm. İlla Kürtlere atılan bu kazığı görmem için Kürt olmam gerekmiyor. Seçimle kazanılmış belediyelerin hepsi ellerinden alındı. O zamanlar adalet yürüyüşü de yoktu. Milletvekilleri ve eş başkanlar da dahil olmak üzere hapse tıkıldı. Yine bir adalet yoktu. Bir CHP milletvekili aynı şeye maruz kaldığında kocaman bir yürüyüş yapıldı. Ama bu yürüyüş ilk defa, Kürt milletvekilinin başına geldiğinde yapılmalıydı.”
“SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI HER ŞEYE RAĞMEN MÜCADELE VERİYOR”
Yurdatapan, sivil toplum kuruluşlarının yaşadıkları birçok olumsuz durumlara rağmen barış için direnişlerini, isyanlarını, itirazlarını, sürdürdüklerini de söyleyerek, “Ama Türkiye’de sivil toplum gelenekleri açısından zayıftır, güçsüzdür. Çünkü toplum yüzyıllar süren bir teba mantığı içinde yetişir. Devlete kim kafa tutmuşsa kafası ezilmiş. Bütün bunları yaşaya yaşaya gelmişler. Onun için sivil toplum hem sayıca az hem güçlü değil” dedi.
“YAPILACAK ŞEY, HER ZAMAN VARDIR”
Türkiye’nin yeni gerçekliği içerisinde barış için neler yapılabileceğine dair de konuşan Yurdatapan, direnmenin önemine vurgu yaparak şunları kaydetti:
“Her şeyin imkansız göründüğü zamanda bile yapılabilecek bir şey var. Ama her şey bu kadar imkansız değil. Ağaçlarını, topraklarını kaybetmemek için mücadele eden köylüler, her türlü şeye rağmen yine 1995 yılından beri her cumartesi günü devletten kayıpların hesabını sorma mücadelesinden vazgeçmeyen cumartesi anneleri/insanları gibi her ortamda o haksızlıklara karşı çıkmak, direnmek karşı tarafın gücünü kırıyor. Siz direnmezseniz o üstünüze geldikçe geliyor. Özetle, yapılacak şey her zaman vardır. Onun da tek kelimeyle ifadesi direnmektir.”
“ALEVİLER’İN BARIŞA OLUMLU KATKILARI BULUNACAKTIR”
Aleviler’in verdiği mücadeleyi Kürtler’in verdiği kimlik mücadelesine benzeten Yurdatapan, “Aleviler, yıllar yılı önce Şah’tan yana oldukları için Yavuz Sultan Selim tarafından kılıçtan geçirilmiş. Ta o zamandan beri toplantılarını gizli gizli yapıyorlar. Şu anda verdikleri mücadele nasıl Kürtler kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini, varlıklarını sürdürmek için mücadele veriyorlarsa Aleviler de kendi inançlarının bir dini inanç olarak kabul edilmesi için mücadele veriyorlar. Bu mücadele onları doğal olarak devletle karşı karşıya getiriyor. Aleviler’in de barış mücadelesine çok olumlu katkıları bulunacaktır.”
PİRHA- Büyük Alevi Kurultayı sonrasında Alevi hareketinin sahada çok daha örgütlü olarak sokağa çıkması ve iktidarın hamlelerine bir karşı koyuşu başarabilmesi gerektiğini söyleyen PSAKD Alanya Şube Yöneticisi Kemal Koldakoç, “Sokağa çıkmayan, talebini büyütmeyen, geliştirmeyen bir anlayışla bu işin olmayacağını artık anlamamız gerekiyor” dedi.
AKP hükümetinin cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alan kararına karşı Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Demokratik Alevi Derneği, 25 Aralık’ta Büyük Alevi Kurultayı yaptı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alanya Şube Başkanı Yürütme Kurulu Üyesi Kemal Koldakoç, 25 Aralık’ta Alevi örgütlerinin İstanbul’da gerçekleştirdiği Büyük Alevi Kurultayı’na ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“LAİKLİK OLMADAN HİÇBİR İNANÇ İBADETİNİ ÖZGÜRCE YAPAMAZ”
Toplumun ülkedeki genel sorunları sahiplenerek ortak mücadele etmesi gerektiğini ifade eden Koldakoç, “Bir şey mücadele edilmeden kesinlikle elde edilemez, kazanılamaz. Metal işçileri yasaklanmasına rağmen direnerek kendi haklarını şu andaki mevcut durumun çok daha iyi seviyesine çıkarttılar. İyi bir ücret ve sosyal haklarını elde edebildiler. Buna sadece Alevilerin mücadelesi olarak da bakmamak gerekiyor. Yani bu ülkede yaşayan tüm halkların, tüm insanların ortaklaştırdığı bir mücadeleyi mutlaka görmek gerekiyor. Yani sadece Alevilerin sorunu olarak bakıldığı müddetçe yalnızlaşıyorsunuz, bir etkiniz olmuyor ve dolayısıyla asimile oluyorsunuz. Bizim yaşamak istediğimiz koşulları yaratma olanakları neredeyse sıfır noktasındadır. Alevilik sorunu değil, laiklik sorunudur. Laiklik olmadan hiçbir inanç grubunun kendini ifade edebilme, ibadetini yapabilme olanakları yoktur” dedi.
“MÜCADELE ALANINA DÖNÜŞMESİ GEREKİYOR”
Büyük Alevi Kurultayı’nın bu gücünün mutlak bir mücadele hattına evrilmesi gerektiğine vurgu yapan Koldakoç, “Büyük Alevi Kurultayı için benim algıladığım şuydu: Bürokratik bir yapıya dönüşmüş temsilciler boyutu, sadece siyasi partilerle diplomatik görüşmeler yapan bir durum vardı. Bunun ötesinde sokağa çıkmayan, sokakta talebinin büyütmeyen, geliştirmeyen bir anlayışla bu işin olmayacağını artık anlamamız gerekiyor. Görüşme elbette ki olmalıdır, o bir diplomasidir. Diplomasinin ötesinde arkasında durabileceğin bir kitleyi de hazırlamak zorundasın. Fiili olarak kesinlikle bir mücadele alanına dönüştürmesi gerekiyor. Yenikapı kurultayının ve bölge toplantıların ardından, demokratik kitle örgütleri ile ortak mücadele edilmesi gerekir. Mutlaka meşru bir alana dönük olarak ne yapılması gerekiyor tartışılmalı. Belki günlerce belki aylarca sürebilecek bir mücadeleyi yaratmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.
“KABUL ETMİYORUZ”
Kemal Koldakoç, şunları dile getirdi:
“Şimdi seçim dönemine giriyoruz. Aleviliği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlamak gibi yok sayan asimilasyoncu bir anlayışı getiriliyor. Alevilerin sorunu sadece elektrik borcunun ödenmesi, kirasının ödenmesi, bakım onarım gibi ve hatta daha ileriye giderek dedelere maaş bağlamak değildir. Buna onay veren Alevileri, dedeleri protesto ederek düşkün ilan etmemiz gerekiyor. İlan edildi ama yetmez söylemek de yetmez ne yapmak gerekiyor? Sokağa da bunu yansıtmak gerekiyordu. Orada cemevlerine ibadethane ve cemi de bir ibadet olarak anlamayan ve ancak bir torba yasayla birtakım ihtiyaçları karşılama biçimi ile ‘sizin sorununuzu da çözdük pozisyonu yaratmalarını kesinlikle reddediyoruz. Böyle bir anlayışı kabul etmiyoruz.”
PİRHA- Ahura ve Praksis müzik grupları, İran’daki direnişi konu alan ‘Beraye Azadi’ şarkısını 3 dilde seslendirerek direnişe destek mesajı verdi. Ahura müzik grubundan Zilan Yıldız, Mahsa Amini şahsında kadınların direnişin öznesi olduğunu kaydederken, Yasemin Belli ise bir mücadelenin sonucu olarak ‘Jin. Jiyan, Azadi’ sloganının evrenselleştiğine dikkat çekti.
İran’da Jîna Eminî’nin Rehber Devriyeleri (Gaşti İrşad) tarafından katledilmesinin ardından “Jin, jiyan, azadî” sloganıyla başlayan ve ülke geneline yayılan direniş devam ediyor. İranlı müzisyen Shervin Hajipoor’un Mahsa Amini ve kadın direnişine ilişkin yazdığı “Beraye Azadi” adlı şarkı bir marş haline gelirken, dünyanın çeşitli yerlerindeki müzisyenler bu şarkıyı seslendirerek destek mesajları veriyor.
Çalışmalarını İzmir’de sürdüren müzik grupları Ahura Ritim Topluluğu ve Praksis de, İran ve Rojhilat’taki direnişi konu alan şarkıyı yeniden düzenleyerek kaydetti. Çekim ve kurguyu FimxDC’nin üstlendiği şarkıyı video klip ile birlikte yayınladı. Kürtçe ve Türkçe seslendirilen şarkı ile ilgili üç dilde açıklama yayınlayan müzik grupları, İran’da kadınların öncülüğünde başlayan protestolara Türkiye’den müzikli bir selam gönderdiklerini belirtti.
“İRAN’DAKİ MÜCADEYİ SAHİPLENMEK VE SANATA YANSITMAK İSTEDİK”
Ahura müzik grubundan Zilan Yıldız, Türkiye’de kadınların farklı koşullarda da olsa İran’dakinden farklı şeyler yaşamadığını dile getirerek, İran’daki toplumsal mücadeleyi sahiplenmek adına çektikleri klibin öyküsünü, “Parça üç dilli olarak yapıldı. Ahura zaten çok dilli müzik yapan bir grup. Genelde bu coğrafya ve yakın çevredeki halkların dillerinden halk ezgileri söylemeye, icra etmeye çalışan bir grup. Praksis de protest müzik yapan bir grup. İki grubun tarzı birleştiğinde böyle bir şey çıktı ortaya. Hem çok dilli, bu coğrafyada bulunan birçok kişinin anlayabileceği dilden, aynı zamanda o protest ya da mücadele ruhunu yaşatabilen bir şarkı çıktı. Zaten İran’da bu şarkıyı yapan Shervin Hajipour isimli bir sanatçı bestelemiş, söz yazmış. Onun ana temasını ve Farsça sözlerini kullanarak geri kalan kısımlara Kürtçe ve Türkçe sözler yazıldı, bu şekilde icra edildi ve klip çekildi” diyerek anlattı.
“KADIN ÖZGÜRLEŞİRSE YAŞAM DA ÖZGÜRLEŞECEKTİR”
Yıldız, ‘Jin jiyan azadi’ sloganının bugüne kadar süregelmiş bütün kadın mücadelelerinin ortak sözü olduğuna vurgu yaparak, “İran’da Mahsa Emînî’nin öldürülmesinden sonra insanlar dayanıştılar ve mücadele büyüdü. Kadınlar bulunduğu her alanı daha güçlü hale getiriyor, güzelleştiriyor. Bir kadın eline kaşık aldığında çok güzel bir yemek yapabilir, eline bir enstrüman aldığında ya da bir fırça aldığında sanatı da aynı derecede güzelleştirebilir. Kadının bunları yapabilmesi için daha fazla alana ihtiyacı var, yani bize yeterli bir alan açılmadığı için istediğimiz şeyleri özgürce yapamıyoruz. Bir kadına alan açıldığı, özgürleşebildiği kadar yaratıcılığı da üreticiliği de özgürleşecektir. Dolayısıyla yaşamı da buna bağlı olarak özgürleşecektir” dedi.
‘JİN JİYAN AZADİ’ TÜM TOPLUMA MÜCADELE SİNYALİ VERİYOR
Ahura müzik grubundan Yasemin Belli ise, ‘Jin jiyan azadi’ sloganın bir mücadelenin ürünü olarak ortaya çıktığını kaydetti. Bunun slogan olmaktan öteye geçtiğini ve toplumsallaştığını sözlerine ekleyen Belli, “Kürtçe jin ve jiyan kelimeleri yaşamın aslında kadından doğru yola çıktığını anlatıyor. İkisinin sonuna bir özgürlük kelimesi ekleniyor. Bu üç kelime yan yana gelince doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma mücadelesinin de özeti haline geliyor. Kadınlar toplumsal baskıya karşı daha fazla ses çıkardıkları için, daha fazla mücadele etme ihtiyacı hissettikleri için bu slogan kadından doğru yola çıkmış ama ne sadece Türkiye coğrafyasındaki halkları ilgilendiriyor ne de sadece kadınları ilgilendiriyor. Toplumun bütün kesimlerine özgürlük için mücadele etmek gerektiğini ve bunun da kadınlarla birlikte yürütülebilecek bir mücadele olabileceğinin sinyalini veriyor. Ne sadece kadınların mücadelesi ne de sadece erkeklerin mücadelesi, toplumu var eden, yarısı olan kadınların bir bütün olarak mücadele etmesi gerektiğinin anlamı üzerinden bakabiliriz bu slogana” dedi.
“MÜCADELE YOĞUNLAŞTIKÇA SANAT DAHA DA POLİTİKLEŞİR”
“Politik sanat mı üretilmeli? Yoksa sanatın kendisi mi politik olmalı?” tartışmasına katkı sunan Belli, mücadelenin yoğunlaşmasıyla sanat eserlerinin de politikleşeceğini kaydederek, “Var olduğumuz andan itibaren ürettiğimiz her sanat eseri aslında bir politik eserdir. Bu dönemde üretilen sanat ürünlerinin daha fazla politik olmasının sebebi de bu dönemdeki isyanın, mücadelenin daha fazla olmasıdır. Biz sanat aracılığıyla daha fazla insana ulaşma imkânını kullanarak mücadele ettiğimiz hangi alan olursa olsun sesimizi daha fazla insana bu şekilde ulaştırabiliyoruz” şeklinde konuştu.
“MÜCADELEYE MÜZİKLE DESTEK VERDİK”
Müziğin iyileştirici ve değiştirici bir etkisi olduğu gibi empati değerlerini de yüksek tutan bir yerde olduğuna işaret eden Yasemin Belli, şöyle devam etti:
“Sayfalar dolusu bir metinle bunu duyurabilirdik ama karşıdakinin bu mücadeleyi hissetmesi noktasında sanatın ve özellikle müziğin bütünleştirici ve iyileştirici bir etkisi var. Biz bu şarkı sözlerinde ya da mücadele için söylenen ve hala üretilme noktasında olan bütün eserler için aynı zamanda iyileştiğimizi de söyleyebiliriz. Orada olsak biz de o mücadelenin bir parçası olacaktık. Şu an farklı bir coğrafyadayız ama oradaki duyguları algıladığımızı ve onların mücadelesine destek verdiğimizi müzik aracılığıyla da iletmiş oluyoruz. Bu onların yanında olduğumuzun güzel bir mesajı oluyor.”
Ersin ÖZGÜL/İZMİR
NOT: Ahura ve Praksis müzik gruplarının ‘Beraye Azadi’ klibini aşağıkaki linkten izleyebilirsiniz.
PİRHA- Tarih, 25 Kasım 1960’dı. Katledildiklerinde Patria 36, Minerva 34, Maria Teresa ise 24 yaşındaydı. Onlardan geriye, şiddete karşı mücadele eden kadınların kararlılığı kalırken, faşist diktatör Trujillo ise tarihin çöplüğündeki yerini aldı.
Kadın mücadele tarihinin mihenk taşlarından biri ve 25 Kasım’ı “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” ilan edilmesine yol açan kadın direniş tarihi Dominik Cumhuriyeti’nde yazıldı.
Yıl 1960, yer Dominik Cumhuriyeti. 1930’da ülke yönetimini ele geçiren Rafael Trujillo diktatörlük yönetimini sürdürüyordu. Dominik Cumhuriyeti’nin Cibas bölgesinde dünyaya gelen ve Mirabal Kardeşler olarak tanınan üç kızkardeş Patria, Minerva ve Maria Teresa, eşleriyle birlikte Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veriyordu. Patria 1960 yılının Haziran ayında Clandestine Hareketini kurdu ve diğer kız kardeşler de bu harekete katıldı. Sembol haline geldikleri diktatörlük karşıtı mücadelelerinin çeşitli zamanlarında ağır baskılara maruz kaldılar ve hapis cezalarına çarptırıldılar. 1960 yılının Kasım ayı başlarında Trujillo ülkede iki tehlikenin varlığından söz etti: Kilise ve Mirabal Kardeşler!
Tarih 25 Kasım 1960’dı. Üç kızkardeş tecavüz edilip öldürüldüler. “Araba kazasında” öldükleri duyuruldu. Mirabal kardeşlerin öldürülmesinden bir yıl sonra Trujillo karşıtı hareket, diktatörlüğün sona ermesini sağladı.
Mirabal kız kardeşlerin anısı, özgürlük ve insan hakları için verdikleri mücadele, dünyada ve Türkiye’de insan hakları savunucuları ve kadın hareketleri için bir sembol haline geldi. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, 25 Kasım’ın “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü” olarak benimsenmesini karar altına aldı. İlan öncesinde olduğu gibi ilandan sonra da birçok ülkede kadınlar, sokaklara çıkıyor, erkek-devlet şiddetine karşı seslerini duyuruyor, mücadeleye çağırıyor.
DÜNYADA HER ÜÇ KADINDAN BİRİ ŞİDDETE MARUZ KALIYOR
Gelişen kadın hareketine ve insan hakları savunucularına rağmen dünya devletleri ve toplumları kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması konusunda başarısız kaldılar. Dünya ölçeğinde her 3 kadından biri bugün şiddetin değişik biçimlerine halen maruz kalmaktadır. Kadınlar yaşamın her alanında, evlerinde, işyerlerinde, kamusal alanlarda, mücadelelerinde şiddetin çeşitli biçimlerine maruz kalmaya devam ediyorlar.
Dünyanın çeşitli yerlerinde sürmekte olan savaşlarda ve iç çatışmalarda kadınlar ve kız çocukları tecavüze uğruyor, öldürülüyor ya da insan ticaretinin öznesi haline getiriliyor. Avrupa ölçeğinde her yıl 200.000 kadının insan ticareti ağlarında cinsel sömürüye uğradığını bildiriyor araştırmacılar.
Türkiye’de de kadınlar her gün katlediliyor, tacize, tecavüze uğruyor, intihara sürükleniyor.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü, Türkiyeli kadınlar için de önemli bir eylemsellik günü. Türkiye’nin birçok kentinde sokağa çıkan kadınlar, cinsel şiddete ve erkek-devlet şiddetine karşı farkındalık yaratıyor.
PİRHA- 50 yılını Almanya’da geçiren Senem Bakır’ın 9 çocuğuyla verdiği hayat mücadelesini anlattığı kitabı ‘Senem’e dair konuşan Yazar Umut Şener, “Senem teyze karşılaştığı tüm zorluklarda Alevi inancına tutunmuş. Hayatın içinden doğruları süzerek çok güzel kararlar almış ve yaşamış bir kadın. Aslında Senem Bakır kendi hikayesini yazmış bir kadın. Benimki sadece ona eşlik etmek oldu” dedi.
Bu yıl Almanya’ya işçi göçünün 60’ıncı yılı. Eşi tarafından terk edildikten sonra 9 çocuğuyla birlikte hayat mücadelesine başlayan Senem Bakır, Almanya’ya ilk giden işçi kadınlardan biri oldu. 50 yılını geçirdiği gurbet; Bakır’ın hayatında ekonomik, siyasi, sosyolojik ve psikolojik olarak derin izler bıraktı. Yaşadığı tüm zorluklara Alevi bir kadın olmanın direngenliğiyle karşı koymuş ve asla pes etmemiş olan Bakır, 15 Şubat 2021’de Covid nedeniyle hayata gözlerini yumdu.
Hayatının kaleme alınmasını vasiyet ederek bu dünyadan giden Senem Bakır’ın yaşam mücadelesini Yazar Umut Şener kaleme aldı. Şener, Senem Bakır’ı ve mücadelesini PİRHA’ya anlattı.
Şener, kitabın gelirini ise SMA hastası çocukların tedavisi için bağışlayacağını belirtti.
“KENDİ HİKAYESİNİ YAZMIŞ BİR KADIN, BEN SADECE ONA EŞLİK ETTİM”
Senem Bakır’la yollarının nasıl kesiştiğini anlatarak sözlerine başlayan Şener, kitabının tamamen kadın emeğinin bir ürünü olarak ortaya çıktığını söyledi.
Şener, şöyle devam etti:
“Kitapta hikayesi anlatılan bir kadın. Kitabın kapağını da bir kadın arkadaşım çizdi. Kapağı yapan arkadaşım Senem Bakır’ın ailesiyle tanışıyordu. Aile, annelerinin hayatının bir kitap olması için vasiyet edildiğini dile getirmiş. Bu da beni çok etkiledi. 85 yıllık bir ömür, 50 yılı Almanya’da geçmiş. Hiç okuma yazma bilmiyormuş. Bu hikayenin anlatılmaya değer bir hikaye olduğunu düşündüm. Bizim kendimizi bulabileceğimiz hayatlar ve böylesi hayatların kayıt altına alınması gerektiğini düşünüyorum. Aslında Senem Bakır kendi hikayesini yazmış bir kadın. Benimki sadece ona eşlik etmek oldu.”
“ALEVİ İNANCINA VE RİTÜELLRİNE ÇOK BAĞLI”
Senem Bakır’ın Alevilik inancına ve ritüellerine çok bağlı bir kadın olduğunu aktaran Şener, “Alevilik bir felsefe, bir kültür. İnançtan daha öte. Hiçbir dine, ritüele, dogmaya körü körüne bağlı olmayan bir yaşam biçimi. İnsanlar koşullarını sorguladığında bunu inançlarıyla bütünleştirerek, kalplerinde onları iyi eden, ruhlarına dokunarak onlara iyi gelen o değer her neyse ona tutunaraktan zorlukları aşabiliyorlar. Senem teyze bu yanını hep güçlü tutmuş bir insan. Senem teyze her zaman Alevi inancından bir insan olmanın ona güç verecek unsurların farkında olan bir insan olmanın mutluluğunu yaşamış. Zorlukları aşarken bunlara tutunmuş” şeklinde konuştu.
“SENEM TEYZENİN CÜZDANINDA HZ. ALİ’NİN FOTOĞRAFI ÇIKMIŞ”
Konuşmasının devamında kitabında değindiği birkaç konudan bahseden Şener, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hayatını kaybettikten sonra Senem teyzenin cüzdanına bakmışlar. İçinden Hz. Ali’nin fotoğrafı çıkmış. Senem teyze cüzdanının en saklı köşesinde bu fotoğrafı hep saklamış. Senem teyze ölünce kızı da Hz. Ali’nin fotoğrafını annesinden ayırmanın doğru olmadığını düşünmüş ve evine astığı annesinin çerçeveli fotoğrafının köşesine Hz. Ali’nin fotoğrafını iliştirmiş. Aslında bu Senem teyzenin yaşadığı bütün zorluklarda Hz. Ali’ye tutunduğunun bir göstergesidir. Bu kadar sıkı sıkıya yanında taşıması bunun işaretidir.
“SİVAS’IN KATİLLERİ YANI BAŞIMIZDA NEFES ALIYOR”
Kitapta değindiğim başka bir konu da 2 Temmuz Sivas Katliamı. Sivas Katliamı Senem teyze Almanya’dayken olmuş. Sonrasında Sivas Katliamı’nın katilleri Almanya’ya kaçıyor. Dosya zaman aşımına sürüklenene kadar orada saklanıyorlar. Bu durum Senem teyzenin çok zoruna giden bir şey. Her defasında çocuklarına bu durumu ifade ediyormuş. ‘Orada evlatlarımızı yaktılar. Buraya gelip yanı başımızda nefes alıyorlar’ diyormuş. Sivas Katliamı Senem teyzenin yaşamında hep özel bir yer tutmuş.”
“SENEM TEYZE TOPLUMSAL OLAYLARA ÇOK DUYARLI VE VİCDANLI BİR KADIN”
Senem Bakır’ın toplumsal olaylara duyarlı ve çok vicdanlı bir kadın olduğunun da altını çizen Şener, “Yaşanan olaylara hiçbir zaman duyarsız kalmamış. Senem teyze hayatın içinden doğruları süzerek çok güzel kararlar almış ve yaşamış bir kadın. Berkin Elvan konusunda, Gazi Katliamı konusunda, 12 Eylül konusunda her zaman, her dönem duyarlı olmuş. Yurt dışında bu konuda yapılan faaliyetlere katılma konusunda hep titiz davranmış. Kitabıma, Senem teyzenin çok isteyeceği bir şey olduğunu düşünerek Sivas Katliamı şehitlerimizin adlarını da ekledim” dedi.
PİRHA-Zorunlu din derslerine yönelik yıllardır sürdürülen mücadeleye ilişkin konuşan PSAKD MYK üyesi Mevlüt Akbal, “Veliler okullara dilekçe verdiğinde çocuklarına zarar gelebileceği endişesiyle kendilerini geri çekiyorlar. Daha büyük bir kamuoyu yaratmak zorundayız. Laik eğitim aynı zamanda laik Türkiye’nin de garantisidir” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi ve Ege Bölgesi Sorumlusu Mevlüt Akbal çözüme kavuşturulmayan zorunlu din derslerine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
“BÜYÜK BİR KAMUOYU YARATMAK ZORUNDAYIZ”
Zorunlu din derslerine yönelik daha önce yapılan dilekçe verme yöntemine değinen Akbal şunları söyledi:
“Şöyle bir sıkıntıyla karşı karşıya kalıyoruz. Velilerin en önemli öznesi çocukları ve Milli Eğitime, okullara dilekçe verdiğinde çocuklarına zarar gelebileceği endişesiyle kendilerini geri çekiyorlar. Bunun içerisinde çok olmuyorlar. Biz de velilere rağmen “Bu mücadele sizin üzerinizden yürüyecek. Çocuğunuz zarar görmeyecek” şeklinde bir dayatmayı yapamıyoruz açıkçası. Bizim en temel açmazlarımızdan birisi bu. Çocuğu okuyan bütün canlar ya da aydın Sünniler bu derslerin olmaması gerektiğini, en azından seçmeli ders olması gerektiğini söylüyorlar ama dilekçe verme konusuna gelince herkes bir adım geri çekiliyor. Çünkü bu dilekçeyi veren velilerin çocuklarına karşı okuldan nasıl bir uygulama yapılacağını ve çocuklarının nasıl ötekileştirileceğini kimse kestiremiyor. Bu riski de kimse almak istemiyor. Biz sadece velilerin bireysel dilekçe vermeleri yerine daha büyük bir kamuoyu yaratmak zorundayız.”
“LAİK EĞİTİM, LAİK TÜRKİYE’NİN GARANTİSİDİR”
Akbal, kamuoyunun kimler ile yaratılacağını ise şöyle anlattı:
“Kamuoyunun başta bu dersi almak zorunda kalan Alevi canlarımız ile bu derslere mahkûm olan yoksul Sünni kesim çocuklarının velileri ile bu derslerin olup olmaması gerektiğinde temel yetkiye sahip olması gereken öğretmenlerle, öğretmenlerin sendikalarıyla, çağdaş yaşamı, laik, demokratik Türkiye’yi destekleyen sivil toplum kuruluşları ile halktan, emekten, özgürlükten yana olan siyasi partilerle bunu zenginleştirmek zorundayız.
Sadece Ortaca’da 100 tane velinin dilekçe vermesiyle, zorlamasıyla olabilecek gibi gözükmüyor. Evet bu denenmiş bir yöntemdir. Ama çok sonuç alamadık. O yüzden bunu sadece Alevilerin sorunu olmaktan çıkartıp, eğitimin tüm paydaşlarının bir sorunu olduğu şeklinde kamuoyuna yansıtmamız lazım. İki nedenle bunu yapmamız gerekiyor. Çünkü laik eğitim aynı zamanda laik Türkiye’nin de garantisidir. Bu nedenle laiklik, özgürlük, eşit yurttaşlık isteyen tüm kesimlerle bunu paylaşmamız ve onları da bu mücadeleye ortak etmemiz gerek.”
Alevilere yönelik nefret söylemlerine ilişkin hukuksal anlamda hiçbir adımın atılmadığını söyleyen Mevlüt Akbal, “Özellikle son 1-2 yıldır laikliğin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha yaşadık. Yani en son İç Anadolu’da bir sanatçının AKP’ye yönelik söylemlerinden dolayı cezaevine gönderilmesi var. Oysa biz biliyoruz Alevilere yıllardır hakaret eden, ötekileştiren, nefret dili kullananlar hakkında hiçbir işlem yapılmamıştır. Hukukun yeri geldiğinde ne kadar iki yüzlü olduğunu ne kadar riyakâr olduğunu kimlerin elinde olduğunu da buradan görüyoruz. O yüzden atacağımız adımlarda hem dikkatli hem de kararlı olacağız.”
PİRHA-ABF İnanç Kurulu ve Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, Alevi çocukların okullarda asimile edildiğini belirterek, “Alevilerin cendereye sıkıştırıldığı bir dönemde Alevi kurumları ve toplumu demokratik mücadelesini sonuna kadar vermelidir” dedi.
Türkiye’de okullar, yıllardır çözüme kavuşturulamayan sorunlar, mahkeme kararlarına karşın Alevi çocuklarına uygulanan zorunlu din dersleri ile laik, bilimsel, ücretsiz ve ana dilde eğitim talebi ile açıldı.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) İnanç Kurulu ve Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz , yeni eğitim-öğretim yılında devam eden zorunlu din derslerine dair PİRHA‘ya değerlendirmede bulundu.
“FELAKET BURADA!”
Onlarca yıldır Alevi çocukların okullarda asimile edildiğini belirten Kılavuz, “Başka inançları öğrenmek insana bilgi ve birikim katar. Ancak ülkemizde Alevi çocuklarının kendi öz değerleri unutturulup asimile edilerek, tek yönlü, hiç uygulamadığı inanç kuralları ezberletiliyor. Felaket burada. Yoksa bu ülkenin eğitim politikası demokratik teamüllere göre hazırlansa, herkese eşit yurttaşlık temelinde yaklaşılsa sorun ortadan kalkar” dedi.
“ALEVİLER CENDEREYE SIKIŞTIRILMIŞ DURUMDA”
Avrupa’da Alevi çocukları kendi inanç değerlerini öğrenirken, başka inançları da öğrendiğini aktaran Kılavuz, “Bizim ülkemizde tam tersi bir uygulama var. Herkes Müslüman, Sünni ve Hanifi görülüyor ve bu anlayışa göre eğitim veriliyor. Bunu öğretince de 20 milyon Alevinin yaşadığı Türkiye’de çocuklarımız zorunlu din dersine tabi tutulup, asimile ediliyor ve devlet karşılığını da belli yönleriyle alıyor. Ne denli asimile edildiğimizi görüyoruz. Asimilasyon politikalarının devam ettiği, Alevilerin cendereye sıkıştırıldığı bu topraklarda bizim çocuklarımız ne yapsın” diye konuştu.
“DEMOKRATİK BÜTÜN KANALLARI ZORLAMALIYIZ”
Alevi kurumları ve toplumunun onlarca yıldır yürüttüğü mücadelenin sonucu alınan hukuksal kararların uygulanmadığını vurgulayan Kılavuz, şöyle devam etti:
“Bizim bütün bu uygulama ve politikalara karşı topyekün bir eylem içinde olmamız lazım. Demokratik bütün kanalları zorlamalıyız. Alevi kurumları ve aileler seferberlik içinde hareket ederse ve yerelden genele doğru çalışma yürütülürse zorunlu din derslerinin önüne geçilebilir.”
Alevi kurumlarının ve Alevi toplumunun demokratik mücadelesini sonuna kadar vermesi gerektiğinin altını çizen Pir Hasan Kılavuz, “Biz Alevilerin iktidara olan inancı yoktur. Bu iktidarın Alevilerin taleplerini uygulayacağını düşünmüyorum. Ancak ve ancak Alevi aileleri ve kurumları demokratik mücadelesini büyüttükçe yol alınacaktır” diye konuştu.
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, yeni eğitim öğretim yılında zorunlu din derslerine karşı izleyecekleri politikalara ilişkin PİRHA’ya konuştu. Aslan, “Sadece eğitim değil, hayatımızın tüm alanları dinselleştirildi. Bu ülkede laik, bilimsel bir eğitim sadece Alevilerin sorunuymuş gibi algılanıyor ve Aleviler bu konuda yalnız bırakılıyor” dedi. Aslan, önümüzdeki günlerde Eğitim-Sen ile görüşeceklerini söyledi.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, yeni eğitim öğretim yılında zorunlu din derslerine karşı izleyecekleri politikalara dair konuştu.
Önümüzdeki hafta Eğitim-Sen’den randevu talep ederek zorunlu din derslerine karşı birlikte hareket etme çağrısı yapacaklarını belirten Aslan, sadece eğitimde değil hayatın tüm alanlarında dinselleştirmenin yoğun olarak yaşandığını ve laiklikten, demokrasiden yana olan tüm kesimlerin buna karşı birlikte mücadele vermesi gerektiğini anlattı.
“SADECE EĞİTİM DEĞİL, HAYATIMIZIN TÜM ALANLARI DİNSELLEŞTİRİLDİ”
Alevi toplumunun yüzyıllardır maruz kaldığı inkar ve asimilasyon politikalarının bugün AKP iktidarıyla birlikte hala devam ettiğini ifade eden Aslan, AKP hükümetinin Alevilere dair farklı stratejik planlar organize ettiğini söyledi.
Sadece eğitimin değil hayatımızın her alanının dinselleştirildiğini kaydeden Aslan, sözlerine şöyle devam etti:
“Bugün evinizin içine kadar işleyen bir müdahale söz konusu. İzlediğiniz televizyon programlarından tutun da dizilere, şarkılara kadar bir müdahale var. Buralarda hep İslami ögeler ön plana çıkartılıyor. O İslami ögelerle bir baskı ve asimilasyon politikası uygulanıyor. Din dersleri ile ilgili Alevi kurumları yaklaşık 35 yıldır mücadele veriyor. Kimi zaman imza kampanyaları, kimi zaman oturma eylemleri, kimi zaman da eğitim öğretim yılları başladığında il ya da ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerinin önlerinde açıklamalar yapıldı. Din derslerinin kaldırılması ile ilgili taleplerimizi her zaman dile getirdik. Hatta bu konu ile ilgili iç hukukumuzda ve uluslararası hukukta alınan kararlar var. Din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bir müfredat olduğu konusunda bir karar olmasına rağmen AKP hükümeti buna kulaklarını tıkıyor.”
“ HEM ALEVİ KURUMLARIYLA HEM DE BAŞKA KURUMLARLA GÖRÜŞECEĞİZ”
Zorunlu din dersleri ile ilgili olarak Alevi kurumlarıyla ve bu konuda duyarlı diğer kesimlerle bir araya geleceklerini aktaran Aslan, “Zorunlu din dersleri ile ilgili mücadele konusunda Eylül ayında Alevi kurumları ile birlikte Hacıbektaş’ta bir araya geleceğiz. Sadece Türkiye’deki değil Avrupa’daki Alevi kurumlarıyla da bir araya geleceğiz. Orada Cumhuriyetin birinci yüz yılında neler yaşadık, verdiğimiz mücadelede neler kazandık, neler kaybettik ve Cumhuriyetin ikinci yüz yılında nasıl bir mücadele hattı izleyeceğiz, bunları konuşacağız. Bu toplantılar öncesinde de önümüzdeki hafta Eğitim-Sen başkanı ile bir görüşme yapmak istiyoruz” dedi.
“BUGÜNE KADAR TOPLUMSAL BİR BİRLİKTELİK SAĞLANAMADI, DİN DERSİ DENİLİNCE HERKES SUSTU”
“Zorunlu din dersleri ile ilgili Alevi toplumunun, Alevi kurumlarının vermiş olduğu mücadele maalesef yalnız bırakılıyor” diyen Aslan, şunları kaydetti:
“Bu ülkede laik, bilimsel bir eğitim sadece Alevilerin sorunuymuş gibi algılanıyor ve Alevi toplumu bu konuda yalnız bırakılıyor. Sadece Eğitim-Sen değil, diğer laik, demokratik ve özgürlükten yana olan ve bu anlamda söylem geliştiren, mücadele ettiğini iddia eden tüm kesimler, yapılar maalesef din dersleri konusunda Alevileri her zaman yalnız bıraktı. Bugüne kadar toplumsal bir birliktelik sağlanamadı, din dersi denilince herkes sustu. Alevi kurumları, Alevi bireyleri bu anlamda mahkemelere gitti, davalar açtı. Ancak bu mahkemelerde, davalarda da Eğitim-Sen de dahil hiçbir kesimi yanımızda göremedik. Bir dönem laik ve bilimsel eğitim için Eğitim-Sen ile bir eylem planımız oldu. Orada da yine kitlesel olarak katılımı sadece Alevi kurumları yaptı. Diğer kesimler temsili anlamda katıldı.”
“LAİK VE BİLİMSEL EĞİTİMDEN YANA OLAN HERKESİ YANIMIZDA GÖRMEK İSTERİZ”
Eğitim-Sen ile zorunlu din dersleri konusunda bir görüşme yapacaklarını söyleyen Aslan, görüşmelerinde 2022-2023 eğitim öğretim yılında sadece din derslerini değil müfredatın tümünün dinselleştirilmesi konusunu konuşacaklarını belirtti.
Laik ve demokratik bir ülkede eğitimin dinselleşmesinin kabul edilemez olduğunu vurgulayan Aslan, “Ayrıca bilimsel ve laik bir eğitim öğretimin hayata geçirilmesi için bir çağrımız olacak. Bu çağrı sadece bir basın açıklaması, imza toplama ya da geçmişte kullanılan yöntemlerle ilgili olmayacak. Çünkü geçmişte yaptığımız bu tür yöntemlerden bir sonuç elde edemedik. Elde edemememizin sebebi de ülkeyi yöneten zihniyetin bize bakış açısıdır, ülkeyi yönetme şeklidir, sistemin ta kendisidir. Maalesef sistem bu konuda hala direnmeye devam ediyor ama biz de pes etmeyeceğiz. Yine bulunduğumuz her yerde yeni eğitim öğretim döneminde, laik ve bilimsel eğitimden yana olduğumuzu haykırmaya devam edeceğiz. Laiklikten, demokrasiden, özgürlükten olan tüm emek ve demokrasi güçleri, siyasi partilerin de yanımızda olmasını istiyoruz. Bugüne kadar tüm bu kesimleri yeterince yanımızda görmedik” diye belirtti.
“DEVLET ELİYLE, DEVLET OKULLARINDA DİN EĞİTİMİ OLMAMALI”
Eğitim-Sen ile görüştükten sonra önümüzdeki eğitim öğretim yılına dair bir mücadele hattı belirleyeceklerini söyleyen Aslan şunları aktardı:
“Biz bu ülkede laik, demokratik ve bilimsel bir eğitim istiyoruz. Soran sorgulayan, ezbere dayalı olmayan, düşündüren bir eğitim sisteminden yanayız. O nedenle din dersi adı altında Alevilik de olsun, Alevilik okullarda anlatılsın diye bir talebimiz olmadı hiçbir zaman. Biz devletin dinden tamamen elini çekmesini istiyoruz. Devlet eliyle, devlet okullarında din eğitimi olmamalı. Eğer bir din eğitimi verilecekse okullarda dinler tarihi anlatılmalıdır, dinlerin felsefesi anlatılmalıdır. Bu ülkede tarikatlar, cemaatler cirit atıyor. Camilerde Kuran kursları veriliyor. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de devlet kendi okullarında o inançtan olsun olmasın, kabul etsin etmesin herkese bir din empoze etmeye çalışılıyor. Devletin Anayasası’nda da laik, demokratik olduğu yazıyor ama pratikte öyle değil. Maalesef ülkemiz İslami içtihatlara göre yönetiliyor.
“ALEVİLERE BİR GÜVENLİK MESELESİYMİŞ GİBİ YAKLAŞILIYOR”
AKP son iki yıldır Alevilere farklı bir bakış açısı ortaya koymaya çalışıyor. İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulan bir komisyon Alevi derneklerini, cemevlerini ziyaret ediyor. Bu komisyon neden İçişleri Bakanlığı tarafından oluşturuluyor? Aleviler sanki bir güvenlik meselesiymiş gibi davranılıyor. Bu Aleviler açısından kırıcı bir davranış. Aleviler bu ülkenin güvenlik sorunu değildir. Alevilerin talepleri ortada ve bu talepler en az 35 yıldır dile getiriliyor. Bu talepleri sağır sultan bile duydu. Devletin ya da AKP’nin genlerinde Alevilere ilişkin bir çözüm üretme, Alevilerin taleplerini yerine getirme gibi bir durumun olmadığını gördük. AKP makul Alevi yaratmak istiyor. Aleviliği kendilerine göre dizayn etmeye, tanımlamaya çalışıyorlar. Ilımlı İslam deniyor ya şimdi de ılımlı Alevi yaratmaya çalışıyorlar.
“ALEVİLER BU ÜLKENİN VATANDAŞI DEĞİLMİŞ GİBİ DAVRANILIYOR”
Son dönemde kamuoyuna yansıyan cemevlerinin elektrik suyunu ödeyelim, personelinin maaşını ödeyelim, başka ihtiyaçları varsa maddi anlamda karşılayalım deniyor. Bununla örgütlenmeyen, taleplerini dile getirmeyen, sesini çıkartmayan bir Alevi toplumu yaratılmak isteniyor. Din dersleri konusunu biz her fırsatta dile getiriyoruz. Alevilerin sorunu ve talepleri yol, su, maaş, çatı onarımı, çevre düzenlemesi değil. Aleviler sizden bunu istemiyor. Aleviler bu ülkenin vatandaşı değilmiş gibi davranılıyor. Devlet bunları kendi vatandaşına yapmak zorunda. Yurttaşlar olarak vergi veriyoruz. Bunun karşılığında yol yapılması, çevre düzenlemesi ya da başka tadilat, tamiratın yapılması bir lütufmuş gibi sunulamaz. Bugün samimiyetten uzak, inkarcı, yok sayma politikasını devam ettiren, tekçi bir anlayış var karşımızda. Bizim size verdiklerimizle yetinin diyen bir anlayış var. Aleviler en başta bu ülkede eşit yurttaşlık istiyor. Eşit yurttaşlık da bu topraklarda yaşayan tüm halkların, tüm inançların, özgürce yaşamasını sağlayacak tek maddedir.”
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan,”Bu ülkede laik ve bilimsel eğitimden yana olan her vicdan sahibi bireyin, kurumun, demokrasi güçlerinin, siyasi partilerin, özellikle Alevilerin din derslerine dair haykırışlarını yalnız bırakmamaları gerekiyor” dedi.
“Bu ülkede gerçekten laiklikten ve demokrasiden yanaysak, tüm farklılıklarla bir arada yaşamak istiyorsak, ana dilde eğitim talebini nasıl savunuyorsak, Alevilerin din derslerinin kaldırılması taleplerine de sahip çıkmasını istiyoruz. Umarım önümüzdeki dönemde birlikte mücadeleyi başarırız ve bu haykırışımıza herkes bir ses verir.”
PİRHA-Demokrasi Konferansı Bileşeni olan Aleviler öncülüğünde, ana sınıfına kadar zorunlu din dersinin dayatılmasına karşı başlatılan kampanyaya ilişkin konuşan Eğitim-Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, hükümeti eleştirerek, “Sömürü düzenlerini koruyabilmek için muhafazakar politikalara daha fazla ihtiyaç duyuyorlar.Yaşamımıza sahip çıkmak için emek mücadelesi ve eşit yurttaşlık mücadelemizi birlikte yükseltmeliyiz” dedi. Kurul, laikliğin önemine vurgu yaptı.
Demokrasi Konferansı Bileşeni olan Aleviler öncülüğünde demokrasi güçlerinin, ana sınıfına kadar indirilmek istenen zorunlu din dersine karşı “Eşit yurttaşlık temelinde özgür bir toplum için laik ve bilimsel bir eğitim istiyoruz” başlığıyla 28 Aralık 2021’de başlattıkları kampanya sürüyor.
Ana okullarına da din dersi dayatmasına karşı başlatılan imza kampanyası 3 Mart’a kadar devam edecek.
Kampanyayı yürütenler ve destek verenler paylaştıkları kısa videolarla zorunlu din dersinin kaldırılmasını ve laik bir eğitim sisteminin getirilmesini istiyor.
“LAİKLİK HAK TEMELLİ EMEK MÜCADELESİNİN, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GÜVENCESİDİR”
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, kampanyaya destek için paylaştığı videoda, laikliğin önemini vurgulayarak, “Bugünün Türkiye’sinde egemenler attıkları her adımda, uyguladıkları her politikada var olan eşitsizlikleri daha da derinleştiriyorlar. Kendi sömürü düzenlerini koruyabilmek ve kendi ayrıcalıklı konumlarına halkın geniş kesimlerini ikna edebilmek için muhafazakar politikalara daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Bu hakikati ortaya çıkarmak için laikliği savunuyoruz, savunmalıyız. Laiklik kavrayışımızı, sınıfsal eşitsizliklere odaklanan ve eşit yurttaşlık ilkesini temel alan bir perspektifle oluşturmamız gerekir. Bu bağlamda son derece önemli laikliği savunmak. Otoriterleşme karşısında demokrasiyi, tek tipleştirme karşısında özgürlüğü ve nihayetinde eşitsizlikçi politikalar karşısında eşitliği savunabilmektir. Laiklik hak temelli emek mücadelesinin, eşit yurttaşlığın ve inanç özgürlüğünün güvencesidir” dedi.
“AİHM KARARLARINA RAĞMEN AKSİ UYGULAMALAR SÜRDÜRÜLÜYOR”
Prof. Dr. Nejla Kurul, eğitim hakkının ihlal edildiğini belirterek şöyle devam etti:
“Bu bağlamda eğitim sistemi ve okullarımızı laiklik temelinde yeniden düşündüğümüzde ortaya çıkan tabloyu bir kez daha görmemiz gerekiyor. 12 Eylül askeri darbesinden bu yana Din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri zorunlu olarak ilkokul 4. sınıftan 12. sınıfa kadar haftada 2 saat okutuluyor. Alevi toplumunun çocuklarına, inancını ve değerlerini dinden uzak bir yaşamla yaşayan yurttaşların çocuklarına diğer inançlara düşmanlaştırmadan yaşamak isteyen çocuklarımıza ve İslamın Sünni Hanefi yorumuyla zorunlu olarak okutularak eğitim hakkı ihlal ediliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) aksine kararlarına karşı bu uygulama sürdürülüyor.
“SEÇMELİ DERSLER, ZORUNLU SEÇMELİ DERSLER HALİNE GETİRİLDİ”
2012 yılında getirilen 4 + 4 + 4 eğitim sistemi ile ortaokullarda haftada 2 saat olarak uygulanan seçmeli dersler arasına din, ahlak ve değerler başlığı taşıyan 3 ders konuldu. Kur’anı Kerim, Hazreti peygamberin hayatı ve temel dini bilgiler dersleri okullarda kimi zaman okul yöneticilerinin kimi zaman ilçe ve il Milli Eğitim Müdürlerinin zorlamalarıyla adeta zorunlu seçmeli dersler haline getirildi. 20. Milli Eğitim Şurası’nda okul öncesi eğitim programında, çocuğun gelişim düzeyi dikkate alınmayarak din, ahlak ve değerler eğitimi yer almalıdır şeklinde tavsiye kararı alınmıştır. Bu tavsiye kararı, bu yaş grubundaki öğrencilerin gelişim düzeyine uygun olmadığı için çocuğun yararına olmadığı gibi laiklik ve bilimsellik ilkelerine de aykırıdır. Bu tavsiye kararı, şuranın ilgili komisyonlarında tartışılmadan Genel Kurula baskın biçimde getirilerek alınmıştır.”
Dinci çevrelerin etkisine vurgu yapan Eğitim-Sen Genel BaşkanıProf. Dr. Nejla Kurul, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi birçok kurum arasında protokoller yapılarak, dinselliğin etkisi başta okullar olmak üzere çok farklı alanlara taşınmıştır. Kadınların yaşam hakkının korunması ve güçlendirilmesi için çok önemli bir uluslararası belge olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı İslamı siyasallaştıran iktidarın ve dinci çevrenin etkisi ile alınmıştır. Hiçbir siyasal iktidar çocukların ve yurttaşların nasıl yaşayacağına karar veremez. Yaşamımıza sahip çıkmak için emek mücadelesi ve eşit yurttaşlık mücadelemizi birlikte yükseltmeliyiz” diye konuştu.
PİRHA-PSAKD Kadın Meclisi’nin 5-6-7 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlediği çalıştayda “Eşikten Bu Yana Kadınlar” başlıklı seminer veren Prof. Dr. Bedriye Poyraz, “Sünni ideoloji Alevilere nasıl davranıyorsa Alevi örgütleri, Alevi erkekleri de Alevi kadınlara öyle kötü davranıyorlar. Kadın mücadelesinde erkeklerle birlikte mücadele verilmelidir” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi’nin 5-6-7 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlediği çalıştayda “Eşikten Bu Yana Kadınlar” başlıklı seminer veren Prof. Dr. Bedriye Poyraz, Alevi kadınlar olarak mücadele etmenin ne olduğunu öğrenmemiz gerekiri diyerek, Alevi örgütlerinin kadınlara eşit koşullar sağlamadığını ve kadınları yeterince desteklemediğini söyledi. Kadın mücadelesinin erkeklerle birlikte verilmesi gerektiğini de vurgulayan Poyraz, bu konuda Alevi erkeklere, kurumlara büyük rol düştüğünü de aktardı.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİ ALEVİ KADINLARA KÖTÜ DAVRANIYOR”
Şu anda dünyanın bütün üniversitelerinde kadın çalışmaları bölümleri olduğunu ve bu bölümlerde kadın mücadelesinin tarihinin farklı farklı yönleriyle tartışıldığını ifade eden Poyraz şunları dile getirdi:
“Biz Alevi toplumu olarak, kadınların Alevilik hareketi içinde nasıl yer alması gerektiğini konuşuyoruz bugün. Bu toplantı, Alevilikte kadının yerinin tartışılması ve doğru bir zemine oturtulması açısından çok önemli. Örgütlerle ilgili karamsarım maalesef. Alevi örgütleri gerçekten bu konuda sıkıntılı. Alevi örgütleri diyor ki, kadınlara biz şu hakları verdik, bu toplantıyı düzenledik. Sanki lütfediyorlar. Şu benzetmeyi hep yapıyorum, Sünni ideoloji Alevilere nasıl davranıyorsa Alevi örgütleri, Alevi erkekleri de Alevi kadınlara böyle kötü davranıyorlar. Ama bunu ısrarla görmüyoruz. Kadın mücadelesinde erkeklerle birlikte mücadele verilmelidir. Birlikte mücadele etmeliyiz. Bu sorunun üstesinden birlikte gelebiliriz. Tek kadınlar olarak başa çıkamayız. Eğer Alevi örgütleri kadın hareketlerinin önünü kapatırsa, onların kendilerini ifade etmelerine engel olursa eğer o zaman kadınlar farklı örgütlerde, farklı yerlerde örgütlensinler. Bu aynı zamanda da tırnak içerisinde bir tehdit olabilir. Alevi örgütlerinin kendi dengelerini sağlayacak bir yaklaşım olması lazım.”
“BÜTÜN ALANLARDA KADINLARA EŞİT KOŞULLAR SAĞLANMALI”
Alevi örgütleri içerisinde yer alan veya almak isteyen kadınlara erkeklerle eşit koşullar sunulmadığını söyleyen Poyraz; “Alevi örgütlerinde seçimlere bakıyoruz hep aynı kişiler o koltuklarda oturuyor. Neden değişmiyor başkanlar? Şu ana kadar kaç seçim olduysa, kaç erkek başkan geldiyse sayısına bakılmalı ve artık erkekler seçime girmemeli, beklemeli. Aynı sayıda kadın başkan görev yapmalı. Sayı eşitlenince, eşit koşullar sağlanarak kadın-erkek seçime tekrar girmelidir. Kadınlar erkeklerle aynı imkanlara sahip olmalıdır. Eşit koşullardan kastımız budur. Eşit yarış bu demektir. Şimdi bir kadınla eşit koşullarda yarışırım diyorsanız şu örnek aklıma geliyor. Bir ayağı olmayan insanı dünya atletizm şampiyonu Hüseyin Bob’la yarıştırmak gibi bir şey. Bugünkü koşullarda eşitlik diye bir şey söz konusu olamaz. Dolayısıyla önce eşit koşulların yaratılması, oluşturulması gerekiyor. Kadınların kendisine özgü kadın yaklaşımıyla, feminist yaklaşımla ancak fark edilecek soruları, problemleri, sıkıntıları var. Bunların fark edilip tartışılması ve bunların üstesinden gelmemiz lazım” şeklinde konuştu.
“ALEVİ KADINLAR OLARAK MÜCADELE ETMENİN NE DEMEK OLDUĞUNU ÖĞRENMELİYİZ”
Alevi kadınların bir kadın olarak nasıl mücadele edeceğini bilmediğini vurgulayan Poyraz, kadınların haklarını alma mücadelesinin Alevilik için verdikleri mücadeleden bağımsız olmadığını kaydetti.
Alevi kadınların sistem içerisinde iki kat sömürüye maruz kaldığını da aktaran Poyraz şöyle devam etti:
“Biz Alevi bir kadın olarak mücadelenin ne demek olduğunu bilmiyoruz, en önemli eksikliğimiz bu. O nedenle Alevi kadın meselesinin kavram olarak da üzerine daha çok düşünmemiz gerekiyor. Biliyorum bir çoğunuzun gönlü yüreği mücadelesi ruhu hep Alevilikte merak etmeyin Alevilik orada. Siz yine Alevisiniz. Bundan vazgeçmeyin elbette ama mutlaka öncelikle kadın olarak nasıl mücadele edebileceğimizi öğrenmek zorundayız. Başka türlü bir erkek egemen dünyayla, erkek ideoloji ile başa çıkmamız mümkün değil. Yeter ki birlikte dayanışma içinde, birbirimize köstek olmadan yol yürüyelim. ‘Kadın kadının kurdudur’ lafı kesinlikle erkek egemen ideolojinin kadınları bölüp, parçalayıp, yönetmek için kullandığı bir kavram. Her şeyden önce kadın hareketi içinde, kadın mücadelesi içinde her şeye cevabımız var, çözümümüz var, sözümüz var, yöntemimiz var hiç merak etmeyin. Kadın örgütleri ile dayanışma içinde olacağız. Kadın çalışmaları yapan akademisyenler ile dayanışma içerisinde olacağız. Ama yine de Alevilik çatısı altında inanç içerisinde mücadele edeceğiz” dedi.
PİRHA-Mersin Kadın Platformu, “Erkek devlet şiddetine karşı öz savunmaya, 25 Kasım’da sokaklara” şiarıyla 25 Kasım eylem ve etkinlik takvimini açıkladı. Hayatın tüm alanlarından koparılmak istendiklerini, buna karşı her gün bir kez daha her yerden eşitlik, özgürlük ve yaşam taleplerini yükselteceklerini ifade eden kadınlar kadınları eylem ve etkinliklerine katılmaya çağırdı.
Mersin Kadın Platformu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü sebebiyle kentte yapacakları eylem ve etkinlikleri kamuoyu ile paylaştı. Eğitim-Sen Mersin Şubesi’nde düzenlenen basın açıklamasını Zeynep Benli okudu.
Benli, katledilen kadınların sayısında her geçen gün artışın yaşandığını ve failler yerine, öz savunmada bulunan kadınların cezalandırıldığını belirterek, “Erkek devletin itaat altına almak istediği ve bunun için tüm baskı ve zor araçlarını üzerinde kullandığı kadınlar ve LGBTİQ+lar olarak bir yandan şiddet ile mücadele, diğer yandan ekonomik krizin getirdiği tüm koşullarla yaşamaya çalışıyor” dedi.
Benli, hayatın tüm alanlarından koparılmak istendiklerini, buna karşı her gün bir kez daha her yerden eşitlik, özgürlük ve yaşam taleplerini yükselteceklerini ifade ederek, “Karşımıza çıkan tüm şiddet biçimlerine karşı Mirabel Kardeşlerin şiarıyla, isyanıyla duruyoruz. En temel güvencelerimizden olan İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyerek, sözleşmeden bahsetmekten bizleri men edebileceğini düşünen 12’nci Cumhurbaşkanı karşısında ‘İstanbul Sözleşmesi biziz’ diyerek duruyoruz. Bizler; ataerkiye ve erkek egemenliğine karşı sesimizi yükseltiyoruz” diye konuştu.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında düzenleyecekleri eylem ve etkinliklere katılım çağrısı yapan Benli, platform olarak 25 Kasım eylem ve etkinlik takvimini şu şekilde açıkladı:
“-12 – 13 Kasım – ‘Farklıyız Birlikte Güçlüyüz’ Panel / Yedi Renk Derneği
-13 Kasım – ‘Ekonomik Kriz, Yoksulluğun Kadınlaşması’ Buluşma / Mor Dayanışma
-17 Kasım – Sinevizyon gösterimi / HDP Kadın Meclisi ve TJA
-18 Kasım – Sinevizyon gösterimi –Toroslar ilçesi / Film Gösterimi / HDP Kadın Meclisi ve TJA
-19 Kasım – Flört Şiddeti ve Duygusal Manipülasyon Atölyesi / Kampüs Cadıları
-18 -19 – 20 Kasım – Toroslar ve Akdeniz ilçeleri mahalle çalışmaları / Mimoza Kadın Derneği
-20 Kasım – Yenişehir ve Mezitli ilçe buluşmaları / Mor Dayanışma
-20 Kasım – Mersin Kadın Platformu Kadın Buluşması / Saat: 13.00 – 16.00 Özgür Çocuk Parkı
-20 Kasım – Film gösterimi / Saat: 19.00 Türkiye İşçi Partisi
-23 Kasım – Tutuklu kadınlara kart gönderimi / Saat: 12.30 İnsan Hakları Derneği
-25 Kasım – 25 Kasım yürüyüşü / Saat: 18.30 Kushimoto Sokağı
-27 Kasım – SES Mersin Şubesi’nin düzenlediği ‘ Şiddete, Eşitsizliğe ve Yoksulluğa Karşı Çaresiz Değiliz’ Panel / Yenişehir Akademi Salonu.”
PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi’nin Antalya’da düzenlediği çalıştayda mücadeleyi büyütme mesajı verildi. Dernekte kadın kotasının yüzde 50 olması gerektiği belirtilirken, Alevi örgütlerinde kadının yeterince yer alması gerektiği vurgulandı.
Alevi kadınlar, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi’nin Antalya’da düzenlediği çalıştayla bir araya geldi. Çalıştay, 5-6-7 Kasım tarihlerinde üç gün sürdü.
Çalıştayın ilk gününde, Satı Varol’un ‘kadınlara masallar’ başlığıyla yaptığı sunumun ardından, “Öteki beri günlük yaşamda Alevi kadınların maruz kaldığı ayrımcı dil’ üzerine sohbetler yapılırken, ‘interaktif anket’ başlığı altında Elifcan Koçyiğit bir sunum gerçekleştirdi.
Ardından ‘Alevi örgütlerinde kadın olmak’ ve ‘kadınların Alevi örgütlerinden beklentileri’ konusunda yoğun tartışmaların ardından 15 kişiden oluşan Kadın MeclisiYürütme Kurulu seçimi yapıldı.
15 kişilik kadın komisyonunda yer alan isimler ise şöyle:
“Bergama Şubesi’nden Aynur Şafak Türkdoğan, Ataşehir Şubesi’nden Makbule Dilek, Samsun Şubesi’nden Satı Ermiş, Ankara Şubesi’nden Banu Bozdemir, Malatya Şubesi’nden Latife Ulutaş, Ankara Şubesi’nden İnsaf Ulusoy,Cansu Erice, Mamak Şubesi’nden Rukiye Kara, Seyhan Şubesi’nden Sevda Ulusoy, Karaburun Şubesi’nden Türkan Bal, Menemen Şubesi’nden Selvi Yılbaşı, Ortaca Şubesi’nden Ülkü Aydoğan, Çeşme Şubesi’nden Gülsün Mutlu, Kartal Şubesi’nden Gülten Kablan ve Bahriye Atasoy.
İkinci gün ise demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenler için 1 dakikalık saygı duruşunun ardından Ana Sevim Yalıncakoğlu ve Türkan Akbıyık’ın okuduğu Gülbegle program başlatıldı.
PSAKD Genel Örgütlenme Sekreteri Hasibe Akpınar yaptığı konuşmada, “Pir Sultan örgütlülüğünde bir ilki hep birlikte başarmış olmanın gururunu ve onurunu biz kadınlar hep birlikte yaşıyoruz” dedi. Akpınar, konuşmasına şöyle devam etti:
“Biz kadınlar içinde bulunduğumuz bu sürecin adını koymalıyız. Bizim açımızdan bu sürecin adı gericiliğe karşı laiklik, tekçilik ve ırkçılığa karşı demokrasi için örgütlenmedir. Çünkü kadınlar örgütlendiğinde çocuklarını eşlerini nihayetinde evlerini değiştirir. Kadına yönelik her türlü şiddetin normalleştirilmek istendiği, katillerin adeta ödüllendirildiği, yeni cinayetlere davetiye çıkarıldığı çağı yaşıyoruz. Amaç ve hedef bellidir. Kadını sokaktan da, yaşamdan da koparmak, dört duvara hapsetmek, köleleştirmek istemektedirler. Kadının kör olduğu toplumlar çürümeye mahkûmdur. Biz zalime karşı dik duruşumuzu Zeynep Ana’dan, yolumuzun düsturunu Kadıncık Ana’dan aldık. Kadının baskı altında tutulmasından paralel olarak yürütülen zihniyete karşı bizler çağdaş, demokratik, eşitlikçi ve laik Cumhuriyet’i savunmaya devam edeceğiz.”
Akpınar’ın ardından söz alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan da, Kadın Meclisi’nin geç kalınmış bir toplantı olduğunu söyledi. Kaplan, “Bunun özürü olmaz ancak geç yapmak hiç yapmamaktan daha iyidir. Arkadaşlarımızdan bize böyle bir öneri geldiğinde bu öneriyi GYK’ya sunmamız gerekiyordu. Biz GYK sunmadan arkadaşlarımıza siz bu işi örgütleyin dedik. Şubelerden doğru sizin desteğinizle bu Kadın Meclisimiz kuruldu. Hepiniz de biliyorsunuz tüzüğümüzde Kadın Meclisi diye ibare yok. İlk genel kurulda bu değişikliği yapmak gerekiyor. Kadın ve gençlik komisyonları var, fakat meclis olarak değiştirmek ve tüzüğe mutlaka eklemek gerekiyor, diye düşünüyoruz. Diğer yandan Kadın Meclisi’nin örgütümüzde aktif bir şekilde yönetimde yer alması için yine tüzükte değişiklik yapılması gerekiyor. Benim de bu konuda önerilerim var. Yani yol ve inanç kurulundan gelen temsilci kotalardan bağımsız arkadaşımız, Kadın Meclisi’nden gelen bir arkadaşımız seçimlerde çıkabilecek her iki listede yer almaları için tüzükte yer alması gerekiyor.”
“ÖRGÜTÜMÜZDE YÜZDE 50 KADIN TEMSİLİYETİ VERMELİYİZ”
“Biz Aleviler olarak eşitliğe inanan bir topluluğuz” diyen kaplan, “Biz hayatın her alanında kadının yanında dizinin dibinde oturuyoruz. Böyle bir inanca sahibiz. Bu ülkede 1400 yıldır hakim olan inanç tabii ki kadın erkeği biraz ayırmış. Alevilerde çok az olsa da, diğer topluluklar da ciddi anlamda bir ayrışmanın olduğunu görüyoruz. Biz eşitliği her alanda sağlamak zorundayız. Yönetim birimlerimizde %40 kadın eşitliğini mutlaka bu örgütte sağlayacağız. Biz sağlayacağız ki diğer örgütlerimizin de öncüsü olacağız. PSAKD Alevi örgütlerinin lokomotifi ve öncüsü olmuştur. Birlikte yol aldığımız tüm kardeş örgütlerimiz de yüzde 50 kadınlara temsiliyet verilmeli. Yüzde yüzde 40 temsiliyet yetmez. Tüm Alevi örgütlerini kadınlaştırmadığımız sürece biz bu işi başarılı saymayız” ifadelerini kullandı.
“MÜCADELE VERMEK LAZIM”
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ise konuşmasında şunları ifade etti:
“Gerçekten keyif aldığım bir çalıştay oldu. Alevi örgütleri açısından bu bir ilk çalıştay. Buradaki arkadaşlarımızın çoğu bilir hak verilmez, hak mücadele edilerek alınır, başka hiçbir şeyle alınmaz. Dünya tarihini, Ortadoğu tarihini incelediğimizde insan haklarıyla ihlalleri ile birlikte yaşanan savaşlara bakıldığında savaşların sonunda en fazla mağdur olan topluluk en fazla mağdur olan gruplara bakın kadınlar ve çocuklardır. Bunun için mücadeleler vermek lazım.”
Uçan Süpürge Derneği Başkanı Selen Doğan’ın sunumu ile ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’, ‘Kadın Hakları ve Kadınların Güçlenmesinin Desteklenmesi’; ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Başkanı İlyas Ali Destan’ın sunumlarıyla ‘Dijital Zorbalık ve Ayrımcılıkla Mücadele’ başlıkları üzerine sunumlar yapıldı.
Yıldız Yılmaz’ın Moderatörlüğünü yaptığı ‘Eşikten Bu Yana Kadınlar’ başlığı ile “Bir Gazeteci Bakışıyla Alevi Örgütlerinde Kadın’ konusunda Gazeteci Kelime Ata konuştu.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİNDE KADINLAR NEDEN YOK”
‘Eşikten bu yana kadınlar”başlığında ise Prof. Dr. Bedriye Poyraz konuştu.
Poyraz, “Alevi örgütlerinin kadınları neden yok? Gerçekten burada önemli bir potansiyel gördüm bununla da gurur duyuyorum ve çok önemli buluyorum. Genel olarak Alevi örgütlerinde kadın yok, çok üzgünüm. Alevi örgütlerinde sendikalarda, Kürt hareketinde de aynı şekilde. Başımızı kuma gömemeyiz bu soruyu sormamız lazım. Ebetteki psikolojik tarafları var. Örgütler olarak, Alevi toplum olarak bu soruyu sorma hakkına sahibiz. Bunu tartışmamız lazım. Daha fazla ve daha güçlü örgütlenmeye sahip olmak, Alevi toplumunu temsil etmek istiyorsak bunları kapsamak zorundayız” diye konuştu.
“EMEKLERE SAĞLIK”
Alevi Aktivist Çilem Küçükkeleş de bir konuşma yaparak, çalıştayı önemli bulduğunu belirtti. Küçükkeleş, “Böyle bir çalıştaya katkı koyan, katkı sunan herkesin emeğine sağlık. Bu toplantıya emeği geçen, organizasyona emek veren tüm kadınlara işini, gücünü ailesini bırakıp yola düşen tüm kadınlar sağ olsunlar emeklerine sağlık demek lazım” diye belirtti.
“MÜCADELEYİ BÜYÜTMEK LAZIM”
PSAKD Malatya Şube Başkanı Latife Ulutaş da, “Kadınlar yeni bir araya geliyor. Yeni yeni birbirlerine dokunuyorlar. Bundan sonraki süreçte ebetteki sizlerin de katkıları ile bunu daha da genişleteceğiz. Her bir kadın ayrı bir yerde yaşıyor ve bu mücadeleyi her yerde büyüterek yürütmek lazım” dedi.
PSAKD Mamak Şube Başkanı Fadime Türkyılmaz ise, şunları kaydetti:
P”ir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde kadın komisyonları değil, kadın meclisleri yaratılmalıdır. Ben ve diğer kadın arkadaşlarımız kadın komisyonuna itiraz ettikleri için buranın adı meclistir. Buradaki kadınlar benim gibi itiraz etmişlerdir. Kelime Ata ‘neden Alevi kadınları Alevi örgütlerinde yok’ dedi. Bu doğru bir tespittir. Biz kadınları yok saydıklarından, biz eşitiz diye kadın sorununu örten söylemleri aralamak ve yıkmak için ve çözüm önerileri üretmek için buradalar.”
Moderatörlüğünü Yıldız Yılmaz’ın yaptığı, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Av. Müjde Tozbey ve Av. Şenal Sarıhan’ın katıldığı ‘Kadın, Laiklik ve Cumhuriyet’ konusu işlendi.
Şenal Sarıhan, “Eşit olarak kazandığınız kazanımları sormak gibi bir görevimiz var. Ve bu görevi bence Türkiye’de kadınlar bütün güçleriyle adım adım ilerleyerek elbette sağlamaya ve başarmaya gayret ettiler. Kadınlar bu kazanımları kendi elleriyle ve kendi tırnaklarıyla kazandılar. Laiklik esas olarak kadın yararınadır. İslam dini kadını ikincil gören, kadını aşağıda gören bir dindir. Türkiye’de eğer bir iktidar dini esaslar üzerine oluşur ve gelişirse zaten kadının ikincilliği de kabul edilmiş olur ki de bu böyledir. Bunun değiştirmesi için de çaba gösterilmiştir. Gösterildiği tarihi ise 1945 kadar gidiyor” diye konuştu.
İki gün süren çalıştayın ardından Antalya’nın Tekke köyünde bulunan Pir Abdal Musa Dergâhı topluca ziyaret edildi.
Ardından Ana Sevim Yalıncakoğlu, Türkan Akbıyık, Kızıldeniz Sultan Ocağı’ndan dede Cahit Gümüş ve Zakir Yaprak Dengiz’in yürüttüğü cemde 12 hizmet oluşturuldu. Zakir Yaprak Dengiz’in söylediği deyişlerle nefeslerle semahlar dönüldü.
Kızıldeniz Sultan Ocağı’ndan Dede Cahit Gümüş’ün okuduğu lokma gülbengiyle lokmalar canlara pay edildi.
PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çiğli Şube Başkanı Hüseyin Han, Alevi asimilasyon hareketiyle karşı karşıya olduğunu, asimilasyonun Alevi kültür ve ritüelleri üzerinden yapıldığını belirterek, Mürşid, Pir, Rehber, Talip, kanaat önderleri ve kurum yöneticilerinin yüz yılların sorumluluğunu omuzlarında hissederek mücadele etmeleri çağrısında bulundu.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çiğli Şube Başkanı Hüseyin Han, Alevi Yol Erkan öğretisinin iktidar ve İran ortaklaşa asimilasyon hareketiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekti.
Çok zor bir süreçten geçildiğini belirten Han, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda “Planlı, programlı her türlü teknolojik araçlarla içimize kadar girmiş durumdalar” dedi.
“Alevi kurumlarına ait birçok cemevi, asimilasyon çalışmalarına hizmet edecek duruma gelmişti” diyen Hüseyin Han, şunları ifade etti:
“Asimilasyon çalışmaları, sadece din üzerinden değil, Alevi kültür ve ritüelleri üzerinden yapılmaktadır. Mürşid, Pir, Rehber, Talip, kanaat önderleri ve kurum yöneticilerimiz, yüz yılların sorumluluğunu omuzlarında hissederek mücadele etmelidirler.
Pir Sultanların duruşu, Nesimilerin direnişi, Hacı Bektaşların engin hoş görüşüne uygun davranmalıyız.Her birimiz; Alevi öğretisi gereği yola canımızı feda edercesine can yoldaş olmuşuz. Asimilasyona karşı hep birlikte can olmalıyız.
Birbirimize kızabiliriz, ama bir birimize asla sırt dönemeyiz. Sorunlarımızı musahiplik öğretisine uygun çözmeliyiz.
Birbirimizin HIZIR’ı olmalıyız.”
PİRHA- İzmir’de yaşayan Tahtacı Alevi Fatma Kulaksız, şehirleşme ile birlikte inançlarını neredeyse yapamadıklarını söyleyerek, “Eskiden cemlere girerdik, ibadetimizi yapardık. Ama şimdi kalmadı, üstün körü gidiyor. Eski ibadetimiz yok. Daha güzeldi o zamanlar” diyerek geçmişe olan özlemle derinden bir iç çekiyor.
Yüksek dağları mesken edinen ve buraları kendileri için yaşam alanları yapan Tahtacı Aleviler, şehirleşme ile birlikte inanç ritüellerini yerine getirmekte zorlandıklarını dile getiriyor.
Yanyatır Ocağına bağlı Tahtacı Alevi olan Fatma Kulaksız özellikle de gençlerin inanca ve cemlere ilgi göstermediğini belirtiyor.
Durhasan Dede’ye bağlı Yanyatır Ocağı’nın talibi olduklarını söyleyen Fatma Kulaksız, geçmişte cemlere girmiş, hizmet yürütmüş. Kulaksız, eşini kaybettikten sonra yaşamın koca yükünü sırtlamak zorunda kalmış.
‘Hem inancımızı yapmaya çalışıyor hem de çocuklarımı kimseye muhtaç etmek istemiyordum’ diyen Fatma Kulaksız, yaşamın tüm zorluklarına ve çıkmazlarına rağmen sürekli bir arayışla ve kendi özgücü ile üretip mücadele etmiş, kendisine bir yaşam alanı kurmuş. Kendi deyimi ile çocuklarını, ‘İkrarsız, haram lokmaya’ muhtaç etmemiş.
“ESKİ İBADETİMİZ YOK, DAHA GÜZELDİ O ZAMANLAR”
1926 yılında İzmir’e bağlı Altındağ Mahallesi’ne yerleştiklerini belirten Fatma Kulaksız, büyüklerinin ağaç işi yaparak geçimlerini sağladıklarını söyledi.
Geçmişte evlerde ibadet yapıldığını ve çocukluğunda yaşadığı güzel anılar biriktirdiğini dile getiren Kulaksız, ilerlemiş yaşına rağmen o günlere dair anılarını büyük bir heyecanla, “Dışarılarda iş yoktu, dağlardaydık. Odun kesip ekmeğimizi getiriyorduk. Babam, dedem ağaç işçiliği yapıyordu. Bu zamana kadar öyle geldi. Sonra zaten dışarıdan iş bulan gitti. Eskiden cemlere girerdik, ibadetimizi yapardık. Ama şimdi kalmadı. Üstün körü gidiyor. Eski ibadetimiz yok. Daha güzeldi o zamanlar” diyerek anlattı.
“ALEVİ OLDUĞUMUZU DIŞARIYA SÖYLEMİYORDUK”
Tahtacı Alevilerin geniş bir kültürü olduğunu ifade eden Fatma Kulaksız, zamanla yaşam alanlarından koparak şehirlere göç edenlere dikkat çekti.
Altındağ’da Tahtacı Alevilerin iç içe yaşadığını söyleyen Kulaksız, eskiden Alevi olduklarını söylemediklerini dile getirdi. Kulaksız şöyle devam etti:
“Düğünlerimizde, nişanlarda, kız istemelerde hep yemek kültürümüz vardı. Düğünlerimizin vazgeçilmez yemeği keşkektir, sürekli yapılır. Gelen misafirimiz aç çıkmaz. Herkes doyar. Şimdiye göre eski düğünler daha güzeldi. Şimdilerde misafir dahi gelmiyor. Burada Tahtacı Aleviler iç içe yaşıyor. Ama dışarda olanlar bir apartmandalar. Kimse yok, tek başınalar. Selam dahi veremiyorlar. Burada iç içe yaşadığımız için (Alevileri kastediyor) mutluyuz. Aleviler olarak burada bir sıkıntı görmedik. Ama Alevi olduğumuzu dışarıya söylemiyorduk. Sonradan açık açık söyleyebildik, herkes Alevi olduğumuzu biliyor. Aleviler iyi insanlardır. Kim gelirse sofrası açıktır, dürüsttüler. Benim eşim saz çalardı. Çok misafirimiz olurdu.”
“HEP ÇOCUKLARIM İÇİN MÜCADELE ETTİM”
Fatma Kulaksız, 36 yaşında eşini kaybetmesinden sonra omuzlarına büyük bir yük kaldığını sözlerine ekleyerek, “Eşimi erken kaybettim, içime kapandım. O günden buraya bir yaradır içimde. 3 tane yetim çocukla kaldım. Ben bu dünyada çok yoruldum. Vasiyet ettim ve mezar taşıma, ‘Dünyaya geldim, bir gün gülmedim’ diye yazın dedim. Hiçbir mutlu an görmedim. Hep çocuklarım için çalıştım. Tarlam vardı, incir, zeytin, armut topluyordum. Eşek ile 2 saat gidiş, 2 saat geliş toplamda 4 saat yol gidip geldim. Hep bunlar mücadele ettim. Farklı işlerde çalıştım emekli oldum. Kimseye muhtaç olmadım. Ne inancımdan vazgeçtim ne de çocuklarıma ikrarsız haram lokma yedirdim. Hayat bir rüya gibi geldi geçti” diye konuştu.
PİRHA-HDP Kadın Meclisi, başlattığı ‘Kadın Yoksulluğuna Hayır’ kampanyasının etkinlik takvimini açıklayarak, kadınların sorunlarını yerinde dinleyip çözüm üretmek istediklerini dile getirdi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kadın Meclisi, ‘Kadınlar İçin Adalet’ başlığı altında ‘Kadın Yoksulluğuna Hayır’ çalışması başlattı. HDP İzmir İl Örgütü’nde yapılan açıklamayla Ege Bölgesi’nden başlatılan ‘Kadın yoksulluğuna hayır’ kampanyasının programı paylaşıldı. Açıklamaya İzmir İl Eşbaşkanı Besriye Tekgür, HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay ve Merkezi Kadın Koordinasyonu üyesi Berna Çelik katıldı.
“KADINLAR KAMUSAL ALANLARDA DA HER TÜRLÜ BASKIYA MARUZ KALIYOR”
Salgınla birlikte artan ekonomik krizin en ağır bedelini kadınların yaşadığını dile getiren HDP İzmir İl Eşbaşkanı Besriye Tekgür, ev içinde emeği görülmeyen, iş yerlerinde, fabrikalarda ucuz iş gücü olarak çalıştırılan kadınların kamusal alanlarda da her türlü mobbinge ve ayrımcılığa maruz kaldığını ifade etti.
Tekgür açıklamasında, “Erkek egemen zihniyet yaşamın hiçbir alanında kadın görmeye tahammül edemiyor, kadınlar eve hapsedilmek isteniyor” dedi. Yapacakları çalışmalar kapsamında kadınların sorunlarını yerinde dinleyip çözüm üretmek istediklerini söyleyen Tekgür, güvencesiz ve kayıt dışı işlerde çalıştırılan kadınlarla bir araya geleceklerini aktararak yapacakları etkinlikler hakkında şu bilgileri paylaştı:
“-13 Nisan: Tekstil atölyelerinden parça başı iş yapan kadınlar ve roman kadınlar mahallelerde ziyaret edilecek.
– 14 Nisan: Midye dolması yapan kadınlar ile seyyar satıcı, tandır ekmeği yapan, kadınlar ziyaret edilecek. Yine aynı gün kadın kurumlarıyla kadın yoksulluğu gündemli yuvarlak masa toplantısı yapılacak.
– 15 Nisan: Aydın’da çilek tarlasında çalışan kadınlar ile atölyelerde çalışan kadınlar ziyaret edilecek.”