Etiket: mülteci

  • İHD İstanbul Şubesi: Sınırdaki mülteci ölümleri durdurulsun

    İHD İstanbul Şubesi: Sınırdaki mülteci ölümleri durdurulsun

    PİRHA-İHD İstanbul Şubesi, Edirne’de donarak yaşamını yitiren 19 mülteciye ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, Yunanistan ve Türkiye’nin mülteci karşıtı politikaları nedeniyle cezalandırılmaları gerektiği belirtildi. İHD, Mülteciliği doğuran nedenlerin ortadan kaldırılmasını ve mültecilere insanca yaşam koşullarının sağlanmasını istedi. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Mülteci ve Göç Komisyonu, Yunanistan’ın geri itme saldırısı sonucu Edirne’nin İpsala ilçesinde 2 Şubat günü donarak yaşamını yitiren 19 mülteciyle ilgili açıklama yaptı.

    “SORUMLULAR CEZALANDIRILSIN”

    Yapılan açıklamada, “Toplamda 22 mülteciye ulaşıldığı ve arama çalışmalarının devam ettiği aktarılırken, ülkelerin mülteci haklarını hiçe sayarak uyguladıkları ölüm politikalarına karşı uluslararası insan hakları yasalarının uygulanması ve sorumluların cezalandırılması gerekiyor. Mülteci geçişlerinin önemli bir çoğunluğunun Edirne’den gerçekleşiyor ve 2015 yılından bu yana 1 milyona yakın göçmenin Türkiye’den Avrupa’ya geçmek için Edirne güzergahını kullandı. Savaşlar, çatışmalar, felaketler, yaşamı tehdit eden ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle dünya genelinde 83 milyonu aşkın kişinin mülteci olmak zorunda kaldığı bilinmekte, kabaca tarif edilen yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve buna bağlı tutumlar tüm mültecileri tehdit etmektedir. Türkiye’de mülteci hakları konusunda ciddi sorunlar yaşanıyor mültecilerin Türkiye’yi yaşanabilir bir ülke olarak görmüyor. Türkiye’de mültecilerin yüzleştiği ağır koşulların mültecileri farklı ülkelere doğru hareket etmeye mecbur bıraktığı ifade edilen açıklamada, pek çok ülkenin mültecilere sınır kapılarını kapaması, geri itme uygulaması, geri gönderme yasağının ihlal edilmesi ve geri kabul anlaşmalarının mültecileri ölüm tehlikesine ve güvensiz bölgelerden geçmeye ittiği ve insan kaçakçılığına zemin hazırlandı” denildi.

    Mülteciliği doğuran nedenlerin ortadan kaldırılması ve mültecilere insanca yaşam koşullarının sağlanması için İHD İstanbul Şubesi’nin talepleri şu şekilde:

    -Mülteci hukukunun uygulanmasının sağlanmalı, uygulamalar denetlenmeli, aykırılıklar izlenmeli ve önlenmesi için etkin uluslararası mekanizmalar harekete geçirilmelidir.

    -AB’nin sınır bekçiliği görevini yüklediği Yunanistan’ın olağanlaştırdığı, mülteci hukukuna aykırı hareket etme ve ‘hukuku çiğneyerek mültecileri geri itme’ uygulaması ve mültecileri güvensiz yollardan geçişe zorlayan Yunanistan ve onu destekleyen AB ülkelerine yaptırım uygulanmalıdır.

    -2 Şubat’ta yaşanan ve 19 mültecinin donarak ölmeleri ile sonuçlanan olay hakkında Edirne Valiliği tarafından duyurulan soruşturmada olay aydınlatılmalı, Yunanistan’ın yanında Türkiye’nin de olaydaki sorumluluğu göz ardı edilmeden sorumlular tespit edilerek geçerli hukuk işletilmeli, hesap vermeleri sağlanmalıdır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Özkul: Mültecilere yönelik nefret, siyasi ortamda körükleniyor

    Özkul: Mültecilere yönelik nefret, siyasi ortamda körükleniyor

    PİRHA-Oxford Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Bölümü, Mülteci Çalışmaları Merkezi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Derya Özkul, mültecilere yönelik gerçekleştirilen şiddet olaylarının temelinde nefret söylemlerinin yattığını söyledi. Nefretin siyasi ortamda körüklendiğini kaydeden Özkul, “AB göçmenlerin Türkiye’de kalmasını kendisine bir kazanç olarak görüyor. Türkiye’de ise göçmenlerin çoğunluğu ekonomiyi ayakta tutacak ucuz emek gücü olarak kullanılıyor” dedi.

    Tarihin her döneminde çeşitli nedenlerden ötürü yaşanan göç hareketleri özellikle kapitalizmin canlılar, doğa ve emek üzerindeki yıkım ve talanı ile birlikte hızlanarak arttı. Oluşturulan ulus-devlet sınırlarını aşmak isteyen göçmenlere yönelik devletlerin ve popülist liderlerin yanıtı ise sınırlara örülen duvarlar, deniz ortasında batırılan botlar, işkence edilerek dikenli tellerden uzaklaştırılan insan manzaraları oldu. Ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerin yükseldiği dönemlerde ise göçmenlere, mültecilere, sığınmacılara dönük nefret söylemleri, tehditler ve ırkçı saldırılarda da yükseliş gözlemlendi.

    ALTINDAĞ’DA YAŞANANLAR DEVAM EDİYOR

    2021 yılının Ağustos ayında Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyeli mültecilerin işyerleri, evleri ve araçlarına günlerce süren saldırı ve yağma olayları yaşandı. İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde 16 Kasım 2021 günü Suriyeli inşaat işçileri 23 yaşındaki Mamoun al-Nabhan, 21 yaşındaki Ahmed Al-Ali ile 17 yaşındaki Muhammed el-Bish‘i gece kaldıkları yerde Kemal Korukmaz tarafından yakılarak, öldürüldü. 10 Ocak 2022 gecesi ise İstanbul Bayrampaşa’da maskeli bir grup tarafından evi basılan 19 yaşındaki Naif Elnaif bıçaklanarak, katledildi.

    SALDIRI TEHDİDİNDE BULUNAN IRKÇI BİR GRUP: ATAMAN KARDEŞLİĞİ

    Yakın zamanda ayrıca “Ataman Kardeşliği” adıyla kendisini duyuran ırkçı bir grup, sıralamaya koydukları farklı etnik gruplara yönelik saldırı çağrısında bulundu. Ataman Kardeşliği, Afganistanlı bir gence sokak ortasında yaptıkları saldırıyı ise bir video ile internette paylaştı.

    Mültecilere dönük hedef gösterici açıklamalar yalnızca Ataman Kardeşliği gibi ırkçı gruplara ait değil. Birçok siyasi parti ve yöneticileri de dönem dönem yaptıkları açıklamalar ile mültecileri hedef alıyor. Bu konuda özellikle Zafer Partisi Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ’ın söylemleri dikkat çekiyor. Dükkanını ziyaret ettiği Suriyeli bir esnafın kimlik kontrolünü yapan ve o anlara ilişkin videoyu paylaşan Özdağ, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada ise “8 milyon sığınmacı giderse enflasyon yüzde 13 düşecek” ifadesini kullandı.

    “NEFRET SÖYLEMLERİ, FARKLI KESİMLER TARAFINDAN FARKLI AMAÇLARLA ÜRETİLİYOR”

    Oxford Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Bölümü, Mülteci Çalışmaları Merkezi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Derya Özkul ile göçmenlere, mültecilere ve sığınmacılara yapılan saldırılara ilişkin konuştuk.

    Göçmenlere karşı son zamanlarda gerçekleştirilen çeşitli şiddet olaylarına değinen Özkul, “Bunlar bazen sayıca küçük çaplı kavgalarda, bazen de Altındağ’da yaşanan olaylarda olduğu gibi ilçe boyutunda yaşandı, hala da sık sık yaşanıyor. Bu şiddet olaylarının temelinde nefret söylemlerinin yattığını görüyoruz. Nefret söylemleri toplumun farklı kesimleri tarafından farklı nedenlerle ve amaçlarla üretiliyor. Örneğin, Suriyelilerle günlük hayatında birebir hiçbir ilgisi olmayan yüksek gelirli bir vatandaş, kafasında oluşturduğu Suriyeli imajını düşünerek ırkçı söylemlerde bulunuyor” dedi.

    “DÜŞÜK GELİRLİ VATANDAŞ SUÇU İŞVERENDE DEĞİL SURİYELİLERDE ARIYOR”

    Özkul, Suriyeli işçilerin sigortasız ve düşük ücretler ile çalıştırılmasının ise sorun olarak görülmediğini söyledi. Özkul, “Irkçı söylemlerde bulunanlar aynı zamanda işyerinde sigortasız olarak Suriyeli işçi çalıştırmakta, bundan dolayı kârını arttırmakta zarar görmüyor. Diğer taraftan, işverenin ücretleri daha da çok düşürdüğü, işe alımları daha da esnek hale getirdiği, sigortasız çalıştıracağı için Suriyeli işçi çalıştırmayı tercih ettiği bir ortamda, düşük gelirli bir vatandaş, suçu işverende değil, Suriyelilerde arayabiliyor. Asıl sorunun sermaye ilişkileri olduğu göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.

    “NEFRET, SİYASİ ORTAMDA KÖRÜKLENİYOR”

    “Nefret diğer taraftan da siyasi ortamda körükleniyor” diyen Özkul, muhalefet liderlerinin seçimlerde oy alabilmek için popülist söylemlere başvurabildiklerini kaydetti. Özkul, şöyle konuştu:

    “Örneğin muhalefet partileri Suriyeliler hakkında bilinen temel yanlışları (“bizden çok yardım alıyorlar”, “hepsi vatandaş oldu, oy veriyor” gibi yanlışları) kendileri de kullanabiliyor. Seçimlerde oy alabilmek adına popülist söylemlere başvurabiliyor. Diğer taraftan, iktidar partisi bu tür yanlış bilinen bilgileri düzeltmek için çok büyük bir çaba sarf etmiyor. Örneğin hala ‘istisnai olarak Türk vatandaşlığının kazanılması’ sürecinin detaylarını açıklamıyor. Hangi göçmen hangi şartlar altında istisnai vatandaşlık elde ediyor bilinmiyor. Bu tür bilinmezlikler toplumdaki belirsizlik ve buna bağlı olarak nefret ortamını körüklüyor.”

    “SORUNU GÖÇMENLERDE DEĞİL, SERMAYE-EMEK İLİŞKİSİNİN NASIL DEĞİŞTİĞİNDE ARAMALI”

    Özkul, yaşanan siyasi sorunların Türkiye’ye has olmadığını belirtirken, Avrupa Birliği’nin göçmenlere karşı tavrının da sorunlu olduğunu vurguladı. “Bugün Avrupa Birliği’nin göçmenlerin sınırlarından geçmemesi için sınır güvenliğini her gün giderek daha da arttırdığını biliyoruz” diyen Özkul, şunları söyledi:

    “Son dönemlerde sınırlarda birçok yeni teknolojiler de kullanılmaya başlandı. Örneğin Ege Denizi üzerinde Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmenler sürekli olarak takip ediliyor. Sınır yoluyla geçmek isteyenler, birçok farklı sensor teknolojileri ile bulunuyor ve yakalanıyor. Bu durumda, AB göçmenlerin Türkiye’de kalmasını kendisine bir kazanç olarak görüyor. Türkiye’de ise göçmenlerin çoğunluğu ekonomiyi ayakta tutacak ucuz emek gücü olarak kullanılıyor. Çoğu göçmenin sigortasız çalıştırılmasından başlayarak, çocuk işçiliğinin varlığı, vatandaşlardan daha düşük ücretle çalıştırılmasına kadar birçok sorunun uzun vadede tüm toplumu etkileyeceği unutulmamalı. Sorunu göçmenlerde değil, asıl sermaye-emek ilişkisinin nasıl değiştiğinde aramak lazım.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Mersin İHD: Irkçılıkla mücadele bir varlık- yokluk mücadelesidir

    Mersin İHD: Irkçılıkla mücadele bir varlık- yokluk mücadelesidir

    PİRHA- Artan ırkçı saldırılara ilişkin bir açıklama yapan İHD Mersin Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu, Türkiye’ye sığınan çeşitli statülerdeki, başta Suriyeliler, Afganlar olmak üzere yabancılara düşmanlık da siyasiler tarafından körüklendiğini belirtti. Komisyon, “Irkçılıkla mücadele insan hakları mücadelesinin temeli ve bir varlık-yokluk mücadelesidir” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon, artan ırkçı saldırılara dair açıklama yayınladı. Açıklamada, ocak ayının ilk 10 gününde dört bir yandan ırkçı saldırı, linç girişimi, ırkçı nefret ve hakaret haberleri geldiğine dikkat çekilerek, “Kürtlere ırkçılık Cumhuriyet tarihi boyunca en yetkili ağızlardan kışkırtılıp bir resmi politika haline getirilmesi ve geniş kitlelerde Kürt karşıtlığının yaygınlaşması sonucunda Kürtler çalışmak üzere gittikleri batıdaki kentlerde, kasabalarda toplu saldırılara ve linç girişimlerine uğruyorlar” denildi.

    Yakın zamanda ise Türkiye’ye sığınan çeşitli statülerdeki, başta Suriyeliler, Afganlar olmak üzere yabancılara düşmanlığın da siyasiler tarafından körüklendiğinin altı çizilen açıklamanın devamında, şu örneklere yer verildi:

    “Burada evlenip çocuk sahibi olmasınlar” diyerek “yabancılar”ın nikah ücretini on kat artırıp 100 bin liraya çıkaran CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan böylece ırkçılığı ve nefreti kurumsallaştırmış oldu.

    Ona paralel olarak eski İYİ Partili, şimdi Zafer Partisi’nin Genel Başkanlığını yürüten Ümit Özdağ sürekli Suriyeli ve Afgan düşmanlığı yapmakta. İzmir’de Suriye kökenli Türkiye vatandaşı bir kuyumcunun dükkânına girerek sorguya çekmiş, kimlik ve ruhsat göstermesini istemiş, bu diyaloğun kaydını da sosyal medyada paylaşmıştı. Ümit Özdağ bir başka sosyal medya paylaşımında Kırşehir’deki bir Afganlının marketinin fotoğrafına yer vermiş, “Kırşehir merkezde Afgan Market-Sahibi Afganistanlı bir genç” notunu düşerek market ve sahibini hedef göstermiş, sonra da “Saldırıya uğrarsa ben sorumlu değilim” diyebilmişti.”

    Irkçılıkla mücadele insan hakları mücadelesinin temeli ve bir varlık-yokluk mücadelesi olduğuna işaret edilen açıklamada “İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak insanım diyen ve insan yaşamına değer veren herkesi ırkçılıkla mücadelede bir araya gelmeye çağırıyoruz” ifadelerine yer verildi.

    PİRHA/MERSİN

     

     

  • Savaş, göç, çocuk ve umut!-VİDEO

    Savaş, göç, çocuk ve umut!-VİDEO

    PİRHA-Savaşın ortaya çıkardığı zorunlu göçün yarattığı zorluklar, kış aylarında daha da ağırlaşıyor. Mersin’in Akdeniz ilçesine bağlı Adanalıoğlu Mahallesi’nde derme çatma çadırlarda yaşama tutunmaya çalışan sığınmacılar, yaşadıkları sorunların yetkililer tarafından giderilmesini talep ediyorlar. 

    Dünya’da başta savaş olmak olmak üzere çeşitli nedenlerle 100 milyona yakın insan, yaşadığı coğrafyadan göç etmek zorunda kaldı. Savaştan kurtulan ancak başka ülkelere sığınanlar için kış ayları daha da ağır geçiyor.

    Temel insan hakkı olan barınma, sağlık ve eğitimden uzak sadece yaşama tutunmaya çalışan sığınmacılar, yetkililer tarafından ya görmezden geliniyor ya da politikalarına ‘malzeme’ yapılıyor.

    Mersin’in Akdeniz ilçesine bağlı Adanalıoğlu Mahallesi’nde derme çatma çadırlarda yaşama tutunmaya çalışan sığınmacılar, yaşadıkları sorunların yetkililer tarafından giderilmesini talep ederken, çocuklar ise, ellerinde kuru ekmek, yüzlerindeki gülümsemeyle tüm bu ağır tabloya meydan okuyorlar.

    Diren KESER/MERSİN

  • Meriç’e atılan göçmenler henüz bulunamadı; soruşturma devam ediyor

    Meriç’e atılan göçmenler henüz bulunamadı; soruşturma devam ediyor

    PİRHA – Yunanistan Türkiye sınırında uzun süredir insanlık suçları işleniyor. PİRHA, Edirne’de iade edilen 45 kişilik grubun Meriç Nehri’ne atılmasına ilişkin ifade tutanaklarına ulaştı. Dosyayı takip eden avukatlardan Ahmet Baran Çelik PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Uzun süredir devam eden iade ve mültecileri gasp etme Yunanistan’da bir ritüele dönüşmüş durumda. Gasp ve cebir yordamıyla iadelerden biri de 24 Ağustos günü Edirne sınırında gerçekleşti. Ancak iade sonrası tamamı yabancı göçmenlerden oluşan kalabalık ekipten yetişkin erkekler Türkiye jandarması tarafından Meriç’e atıldığı iddia edildi.
    Yunanistan’dan Türkiye’ye iade edilen 45 mültecinin Meriç Nehri’ne atıldığı ve 5 mültecinin yaşamını yitirdiği belirtildi. Meriç Nehri’ne atılıp boğulmadan kurtulmayı başaran göçmenler, Özgürlük için Hukukçular Derneği’ne başvurdu. ÖHD göçmenlerin avukatlığını üstlenerek Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Ardından İnsan Hakları Derneği de olayın takipçisi oldu.

    ÖHD İstanbul şubesi avukatlarından Ahmet Baran Çelik, konuya ilişkin PİRHA‘nın sorularını cevapladı. İlk olarak olay gününü özetleyen Çelik, göçmenlerin yasadışı yollar ile Yunanistan’a geçtiklerini ve orada bir cezaevi (göçmenler bu şekilde olduğunu söylüyor ancak başka bir kurum da olabilir) götürüldüklerini belirtti. Göçmenlerin anlatımlarına göre götürüldükleri kurumda herhangi bir işlem yapılmamış ve ardından Meriç sınırına götürülerek botlar aracılığıyla Türkiye sınırına gizlice bırakılmışlar. Deport edilen bir göçmen savcılığa, 15 dakika yürüdükten sonra Meriç ilçesine bağlı köye ulaştıklarını aktardı. Orada da kendilerine yardım etmeleri için Türk askerlerinin yanına gittiklerini belirtti. Asıl iddialar ise buradan sonra başlıyor.

    ASKERLER BİZİ ASKERİ BÖLGEYE BIRAKTI”

    Askerlerin, göçmenleri arabalar ile sınıra bıraktığı iddia ediliyor. İddianın devamında, askerler “komutan” olarak hitap ettikleri rütbeliyi beklemiş ve göçmenlere “Komutan gelince, ‘Yunanistan’a gitmeyi yine deneyeceğiz’ deyin.” demiş. Ardından gelen rütbeli kişi çocukları ve kadınları ayırmış. Yaşça yetişkin denebilecek genç erkekleri ise beşerli gruplar halinde Meriç’ten atlamaya zorlamış.

    MERİÇ’E İLK HRİSTİYAN GÖÇMENİ ATTI”

    Göçmenlerin ifadelerine göre rütbeli asker Meriç’e attığı askerler arasında da kendince öncelik belirlemiş. İlk olarak giyiminden (muhtemelen Haç taşıyordu) Hristiyan olduğu anlaşılan, Tunuslu genç erkeği Meriç Nehri’ne attı.

    BERABER YOLA ÇIKTIĞIMIZ İKİ KİŞİ KAYIP”

    İfadesine ulaştığımız şikayetçi göçmenlerden biri, (göçmenlerin isimleri hem hukuki hem de kişilerin güvenliği için saklı tutuluyor) savcılığa verdiği ifadede; 6 kişilik bir grup halinde İstanbul’dan çıktıklarını ve Yunanistan’dan da ayrılmadan iade edildiklerini söyledi. Bu gruptan iki arkadaşlarının boğulduğunu ya da öldürüldüğünü görmediklerini ancak bir daha haber alamadıklarını belirtti.

    Aynı zamanda göçmenler ifadelerinde ‘asker’ ve ‘jandarma’ ayrımı yapabilecek kadar Türkiye’de yaşadıklarını bu sebeple de onları nehre attıranın ‘asker’ olduğundan emin olduklarını vurguladı.

    EDİRNE VALİLİĞİ OLAYI YALANLADI

    Edirne Valiliğinden açıklama geldi. Valilik, “Olayın varlığına ilişkin hiçbir sonuca ulaşılmamıştır” dedi.
    İddialarla ilgili araştırma yapıldığı belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

    “1. derece askeri yasak bölgeler sınır birliklerimizin sorumluluğunda olduğu için jandarmanın bu bölge içerisinde görev ifa etmesi söz konusu değildir. Bu şekildeki iddiaların 27 Ağustos 2021 tarihinden itibaren sosyal medyada yer alması üzerine, herhangi bir başvurunun bulunmamasına rağmen, hem jandarma hem de sınır birliklerinin yetkilileri tarafından kendi sorumluluk alanlarıyla ilgili araştırma yapılmış olup, iddia edildiği gibi bir olayın varlığına ilişkin hiçbir sonuca ulaşılmamıştır.
    Bununla birlikte, kamu görevlileri tarafından işlendiği iddia edilen her türlü kötü muamele ya da yetkisiz güç kullanma iddiası adli ve idari yönden araştırılmakta ve soruşturulmaktadır. Her türlü kötü muamele iddiasında olduğu gibi bu konu ile ilgili de herhangi bir somut iddianın, bilginin, başvurunun bulunulması halinde gerekli işlemler yetkili devlet organları tarafından yapılacaktır.”

    Avukat Ahmet Baran Çelik, şüphelilerin tespit edilerek, “İnsanlığa karşı suç, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama” suçlamalarıyla cezalandırılacağını aktarıyor.

    BİR MÜLTECİ ASKER TARAFINDAN VURULUP NEHRE ATILDI”

    Av. Ahmet Baran Çelik, toplam 6 mültecinin yaşadıklarını dinlediklerini ve 4’ünün vekaletini alarak suç duyurusunda bulunduklarını belirtti. Çelik, konuştukları bütün mültecilerin ortak olarak aynı şeyi söylediğini ifade ediyor: “Bir komutan geldi, askerlere hepsini nehre atın dedi.”

    Mültecilerle yaptığı görüşmelere göre Baran, 5 mültecinin ölü, sayısız kişinin de kayıp olduğunu dile getirdi. Hatta yüzme bilmediği için bir mültecinin kaçmaya çalıştığını ama asker tarafından vurulup nehre atıldığı iddiasını da paylaşıyor.

    BÜTÜN ASKERLERİN İŞLEME TABİ TUTULMASI GEREKİYOR”

    Çelik, suç duyurusundan sonuç alabileceklerini düşündüğünü dile getirdi. “İletişim kuramadığımız ya da kurduktan sonra bir daha ulaşamadığımız göçmenler oldu. Ancak dört kişinin vekaleti var. Bu göçmenler o ‘komutan’ denen rütbeliyi tespit edecek. Ancak dosya şimdilik yavaş işliyor. O gün görevde olan bütün askerlerin işleme tabi tutulması gerekiyor.”

    Olay yeri keşfi için avukatların ve savcılık heyetinin Edirne sınırında girişimleri olmuş. Çelik, henüz tam noktayı bulmadıklarını söyledi. Ancak bu arayış sırasında pek çok iade edilen gruba denk geldiklerini de dile getirdi.

    ASKERLER TERHİS OLUP BÖLGEDEN AYRILACAKLAR”

    Çelik, askerliğin 6 ay olduğunu hatırlatarak, “Görgü şahidi ya da fail er olabilir. Ancak o sırada belki 5 aydır asker olan aradan geçen bu zaman içerisinde bile terhis olmuş olabilir. Bu sebeple o sırada o bölgede bulunan askeri bulmak çok kolay bir iş olsa gerek. Hızlı olunmazsa o askerleri kaybederiz.” dedi.

    YUNANİSTAN SINIRINDA ÇETELER DE “DEPORT” EDİYOR

    Yunanistan’da göçmenleri iade edenlerin güvenlik görevlisi olduğu söyleniyor. Ancak bu geri itme/deport işlemini bölgede çeteler de yaptığı belirtildi. Hiçbir resmi üniforması olmayan; hatta farklı milletlerden kişilerin aralarında olduğu, gayri resmi iadelerde yer aldığı öncesinde de gasp ve yağma yaptıkları söyleniyor. Bu iade biçiminin resmi prosedüre dönüştüğü düşünülüyor.
    Türkiye sınırında, Yunanların korkunç hal aldığını vurgulayan Çelik, Meriç Nehri’nde binlerce ölünün çıkabileceğini tahmin ediyor.

    BU SÜRECİN KIŞKIRTICISI MİLLET İTTİFAKIYDI”

    Olayın yaşandığı dönemde siyasal ve toplumsal atmosfer de birbiriyle bağlantılı. Afganların Türkiye’ye girişini ve Suriyelilerin gitmesi gerektiğine dair açıklamalar yükseldi. Bu açıklamalar da iktidar kanadından ziyade Millet İttifakı bileşenleri CHP ve İYİ Parti üye ve yöneticilerinden geldi. Ankara’da Suriyelilere yönelik pogromun da tetikleyicilerinden biriydi. Ankara’daki göçmenlerle de müvekkillik ilişkisi olan Çelik, “Siyasilerin açıklamaları göçmenlere yönelik nefreti arttırdı ve önü alınmayacak duruma getirdi. Meriç sınırında yaşananlar da dönemden ayrı ve münferit görülemez” dedi.

    Ayırdığı 45 kişiyi Meriç’e atarken videoya çekip zorla el sallatan rütbeli kimdir, hala bilinmiyor.

    Helin YILMAZ / ISTANBUL

  • Askerlerin Meriç’e attığı göçmenler için kayıp başvurusu yapıldı

    Askerlerin Meriç’e attığı göçmenler için kayıp başvurusu yapıldı

    PİRHA- Askerler tarafından Meriç Nehri’ne atıldığı belirtilen 2 mülteci için kayıp başvurusu aldıklarını aktaran İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, nefret suçu işlendiğini ve olayda kasıtlı bir yönelim olduğunu söyledi.

    Yunanistan’dan Türkiye’ye iade edildikten sonra bir jandarma komutanın emriyle 24 Ağustos’ta Meriç Nehri’ne atıldığı belirtilen 45 sığınmacıdan bazılarının akıbeti halen bilinmiyor. Nehre atıldıktan sonra kurtulmayı başaran bazı sığınmacıların Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi üzerinden yaptığı başvuru üzerine Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı olaya ilişkin resen soruşturma başlattı.

    Başvurucu sığınmacıların avukatları, ayrıca akıbetleri bilinmeyen sığınmacılar için nehirde arama çalışmaları başlatılması talebiyle Edirne Valiliği’ne başvuru yaptı.

    İHD’YE KAYIP BAŞVURUSU

    Savcılık başvuru yapan 2 sığınmacının ifadesini alarak, yer tespiti yaptı. Olayın yaşandığı yerin Edirne’nin Uzunköprü ilçesi olduğu belirlendi. Ancak akıbetleri bilinmeyen sığınmacıların bulunması için halen bir arama çalışması başlatılmadı.

    Olaya ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne de olaydan kurtulmayı başaranlar ve yakınları tarafından 5 başvuru yapıldı. İHD’li yetkililer, söz konusu başvurulardan 3’ün hak ihlaline dair, 2’sinin ise kayıp başvurusu olduğunu aktardı.

    Mezopotamya Ajansı’na konuşan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, 45 kişilik mülteci grubunun askerlerce nehre atılmasının yaşananları gözler önüne serdiğini vurguladı.

    “BİN 500 CENAZE ÇIKARILDI”

    Meriç Nehri’nde bugüne kadar çok sayıda sığınmacının yaşamını yitirdiğine dikkati çeken Yoleri, son birkaç yıl içerisinde bin 500 cenazenin nehirden çıkarıldığı yönünde bilgi aldıklarını paylaştı. Bu rakamın olayın ne kadar vahim olduğunu gösterdiğini dile getiren Yoleri, “Yani kaçak geçişlerin yanı sıra Meriç’e atılan mülteciler olayında açıktan bir nefret suçu işlenmiş. Çünkü orada ‘bizim askerlerimiz sizin için ölürken siz burada ölün’ diyerek nehre atıyorlar. Bunun ötesinde de kasıtlı bir yönelim söz konusudur” dedi.

    “ARTIK YASAL YOLLARA BAŞVURUYORLAR”

    Mültecilerin sınır dışı edilme korkusuyla yaşadıkları hak ihlalleriyle ilgili yasal sürece başvurmadıklarını aktaran Yoleri, son olayda bu korkunun kırıldığını söyledi. Yoleri, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

    “Çok travmatik bir olay yaşamalarına rağmen şikayetçi oldular. 2 tane kayıp var ve yakınları bu olaya dair şikayetçi de olmuş. Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma devam ediyor. Olayın nerede yapıldığına ilişkin tespit yapıldı. Bu olayın failleri ve kayıtların araştırılması devam ediyor. Resmi gelen başvuruda 2 kişi kayıp ama bize bildirilmeyen durumlar olduğunu düşünüyoruz. Çünkü atılanlar arasında çocuklar varmış.”

    Savcılık, valilik, kaymakam, AFAD gibi kurumların bu olaya gönüllü olarak dahil olmadığını söylenen Yoleri, kayıpların bulunması için çaba göstereceklerini ve olayın takipçisi olacaklarını belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

    Edirne Valiliği, Meriç’e atılan göçmenlerle görüşecek

     

  • Demokrasi için Birlik, göç ve mülteci sorununa ilişkin tutum belgesini açıkladı

    Demokrasi için Birlik, göç ve mülteci sorununa ilişkin tutum belgesini açıkladı

    PİRHA-Demokrasi için Birlik (DİB), göç ve mülteci soruna ilişkin tutum belgesini açıkladı. DİB, “Emekçi sınıflar aleyhine şiddetlenen eşitsizlikler, işsizlik, güvencesizlik ve yaşam pahalılığı gibi olguların popülist siyasetçiler tarafından istismarı bu sorunların ortaya çıkmasında sorumluluğu olmayan göçmen ve mülteciler için hayatı daha da zorlaştırıyor” ifadelerini kullandı. 

    Demokrasi için Birlik (DİB), göç ve mülteci sorununa ilişkin tutum belgesini “Göçmen ve mültecilerle ilgili insani çözüm mümkün” başlığıyla açıkladı. İstanbul Göç İdaresi Müdürlüğü önündeki açıklamaya Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ile Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Ercüment Akdeniz de katıldı.

    Tutum belgesini, DİB Koordinasyonu üyesi Mert Büyükkarabacak paylaşırken; “Göç ve mülteciler konusunda yaşanan anlaşmazlık ve sorunların, konunun uzman ve taraflarıyla yürüttüğümüz tartışmalar sonrasında ortaya çıkan aşağıdaki program ekseninde atılacak adımlarla çözülebileceğini düşünüyoruz. Tüm demokratik, sosyalist parti, kurum, kuruluş ve oluşumları bu ilkeleri birlikte tartışmak, geliştirmek ve hayata geçirmek konusunda ortak tavır almaya davet ediyoruz” dedi.

    “GÖÇ VE MÜLTECİLER KÜRESEL BİR OLGU VE SİYASAL KONJONKTÜRÜ BELİRLİYOR”

    2020 ortası itibariyle tüm dünyada yerinden edilen kişilerin sayısının 80 milyonu aştığını belirten Büyükkarabacak, geçtiğimiz 10 yılda ise zorla yerinden edilen kişilerin sayısının iki katına çıktığını söyledi.

    “Bu, uluslararası toplumun barışı koruyamadığını göstermektedir” diyen Büyükkarabacak, “Bu korkutucu tabloda ne yazık ki yeni bir eşiği daha aşıyoruz ve dünya liderleri savaşa dur demedikçe durum daha da kötüye gidecek. Yerküreyi yaşanmaz hale getirenlerin yarattığı felaketin sonuçları ile karşı karşıyayız. Göç ve mülteciler küresel bir olgu ve siyasal konjonktürü belirliyor. Emekçi sınıflar aleyhine şiddetlenen eşitsizlikler, işsizlik, güvencesizlik ve yaşam pahalılığı gibi olguların popülist siyasetçiler tarafından istismarı bu sorunların ortaya çıkmasında sorumluluğu olmayan göçmen ve mülteciler için hayatı daha da zorlaştırıyor. Bilgi kirliliği, göçün güvenlikleştirilmesi, kontrolsüzlük, tehdit ve işgal algısı zorla yerinden edilmiş kişilerin hâlihazırda yaşadıkları sorunları daha da derinleştiriyor. Mültecilerin pazarlık gücü olarak kullanılması, sorunu büyük göstererek oy devşirme çabası, yalan haberler güvenilir bir iletişim stratejisini zorunlu kılıyor” ifadelerini kullandı.

    “HERKES ZULÜM KARŞISINDA BAŞKA ÜLKELERE SIĞINMA TALEBİNDE BULUNABİLİR”

    Konuşmanın ardından paylaşılan 17 maddelik tutum belgesi ise şöyle:

    “1-Son dönemde büyük tartışma ve saflaşmalara yol açan, hatta Altındağ’da yaşananlar örneğinde olduğu gibi ırkçı kalkışmaların gerekçesi olarak gösterilmek istenen göç ve mülteciler ekseninde yaşanan sorunların, demokratik, hak temelli ve eşitlikçi çözümü için uluslararası düzeyde ve aşağıdan dayanışma ağları kurulmalıdır. Ülkemiz topraklarında yaşayan herkes için kamu tarafından sağlanacak güvenceler için etnik bağlar değil evrensel haklar temel alınmalıdır.

    2-Türkiye sağlıklı, işleyen ve temel insan haklarına dayalı bir iltica sistemine sahip değildir. Türkiye, Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi çekince ile kabul etmiştir. Göç ve göçmen hukukuyla ilgili coğrafi çekince kaldırılmalı, 1951 Cenevre Sözleşmesinin ilkelerine uyulmalıdır.

    3-Herkes zulüm karşısında başka ülkelerden sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanağından yararlanma yani iltica hakkına sahiptir. Mültecilerin üçüncü ülkeye geçmelerinde güvenli yollar açılmalı: Türkiye, AB ve diğer ülkeler sığınma taleplerini ve mülteci statüsünü kabul etmelidir. AB ile Türkiye arasında 2013 yılında imzalanan ve 2016 yılında yürürlüğe giren Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. AB’nin mültecileri sınırları dışında tutma ve Türkiye’yi kiralık bir “mülteci deposu olarak görme yaklaşımı değişmelidir.

    4-Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası koruma ve iltica hakkına ulaştıracak süreci düzenleyecek göç ve iltica ofisleri kurulmalıdır.

    5-Ülkemizde kalmak isteyen göçmenlerle ilgili karşılıklı entegrasyon, uyum ve bir arada yaşam politikaları hayata geçirilmelidir.

    6-Göçmen işçiler için çalışma ve oturma izni verilmeli, çalışma yaşamına katılımları yasal olarak düzenlenmeli, asgari ücretten düşük ücretlerle çalıştırılmaları engellenmelidir. Böylece göçmen işçilerin aşırı sömürüsünün önüne geçilmelidir. İşçileri kayıt dışı biçimde ve aşırı sömürü koşullarında çalıştıran patronlarla ilgili cezai işlemler uygulanmalıdır.

    7-Göçmen işçilerin de sendikalaşmalarına olanak sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Sendikalar göçmen işçilerin örgütlenmesi için gerekli kurumsal hazırlıkları hayata geçirmelidir.

    8-Küresel ölçekte eşitsizlik, iklim krizinin göç veren ülkelerde yarattığı maliyetler, emperyalist ülkelerin müdahalelerinin yarattığı politik krizler ve iç savaşlar, otoriter rejimler tarafından çeşitli kimliklere uygulanan seçici baskılar küresel göç olgusunu yaratan en önemli sebeplerdir. Herkesin kendi vatanında insani koşullarda ve özgürlük içinde yaşamasını sağlayacak bir küresel politik iklimin oluşumu temel çözüm olarak akıldan çıkarılmamalı, bu yöndeki inisiyatif ve çabalar desteklenmelidir. Sermayenin sınır tanımadan dolaştığı dünyada emeğin ulusal sınırlara hapsedilmesi eşitsizlikleri büyütmektedir. Emek hakları ve örgütlenmesi ulusal sınırlara hapsedilmemelidir.

    9-Küresel Kuzey ülkelerinin de göçmen alımı noktasında harekete geçmesi için uygulanacak politik basınç artırılmalıdır, Finansal ve politik desteklerle kimi ülkelerin göçmen rezervuarları oluşturması politikası kabul edilemez.

    10-Göçün güvenlikleştirilmesi ve iktidarlar tarafından alınacak demokrasi dışı önlemlerin gerekçesi haline getirilmesine karşı bilinci ve örgütlenmeyi artıracak politikalar hayata geçirilmelidir. Göçmenler konusunda geliştirilecek hak ve eşitlik temelli tavırlar konunun otoriter ve baskıcı güçler tarafından politik konsolidasyon amacıyla kullanılmasını engellemenin en önemli aracıdır.

    11-Yeni Osmanlıcı, yayılmacı ve komşularla tacizkâr ilişkilere dayalı dış politikanın reddi, bölgesel dayanışmaları merkeze alan bir yaklaşımın esas alınması ve uygulanması sorunun çözümü için temel önemdedir.

    12-Toplumsal cinsiyet temelli şiddet fiillerine maruz kalmış göçmen kadınlara yönelik ve LGBTİ+ bireylere bağımsız ikamet statüsü tanınmalıdır. Kadınlara ve LGBTİ+ bireylere toplumsal cinsiyet temelli şiddet bir zulüm çeşidi olarak görülmeli ve iltica nedenlerinden sayılmalıdır. Sığınma işlemlerinde toplumsal cinsiyete duyarlı usuller MP kılavuzlar ve destek hizmetleri geliştirilmelidir.

    13-Geri göndermeme ilkesi şiddet mağduru kadınlar için de uygulanmalıdır. Devlet iltica talebinde bulunan veya sığınan şiddet mağduru bir kadını yaşamının veya özgürlüğünün tehlikede olduğu herhangi bir ülkeye geri göndermemeli veya iade etmemelidir.

    14-Kaydı olmayan göçmenler hakkında bilgi, istatistik ve envanter oluşturulması için gerekli kurumsal düzenlemeler yapılmalıdır. Sağlıklı bir iltica ve göç politikasının olmaması göçmen kaçakçılığını teşvik etmektedir. Mülteci ölümlerini durdurmak, hak ihlallerini engellemek için göçmen kaçakçılarına yönelik cezalar caydırıcı olmalıdır.

    15-İklim ve gıda krizinin içinden geçilen günlerde ekilmeyen toprakların değerlendirilmesi için istekli göçmenlerin vereceği katkı güvenceli, insani ve eşit çalışma koşullarının sağlanması koşuluyla değerlendirilebilir.

    16-Yerel yönetimlerin göçmenlerle ilgili sorunların hak ve eşitlik temelli çözümü konusunda inisiyatif almalarının sağlanması son derece olumlu sonuçlar yaratacaktır.

    17-Herhangi bir altyapı çalışması yürütülmeden zorla geri gönderme politikasında ısrar bireysel ve toplumsal ölçekte yıkıcı sonuçlar yaratmaya gebedir ve asla kabul edilemez.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Gergerlioğlu, ırkçı saldırıya uğrayan Suriyeli aileyi ziyaret etti

    Gergerlioğlu, ırkçı saldırıya uğrayan Suriyeli aileyi ziyaret etti

    PİRHA- HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ankara Altındağ’da ırkçı saldırıya uğrayan mülteci aileyi ziyaret etti. 
    Halkların Demokratik Partisi(HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ankara’nın Altındağ ilçesinde ırkçı saldırıya uğrayan Suriyeli mülteci aileyi ziyaret etti.
    Gergerlioğlu, ziyarete ilişkin sosyal medya hesabından, “Ankara, Altındağ’da saldırıya uğrayan Suriyeli aileyi ziyaret ettik. Araba içinde linç edilmeye çalışılmış aile. 4 çocuğun babası hem evsiz hem işsiz kalmış. Çocuklar ağır bir travma yaşamış ve çok korkmuş. Medyada kanlar içinde fotosu çıkan küçük İbrahim’in alnında 2 kesik var” dedi.
    PİRHA/ ANKARA

     

     

  • İHD’den Suriyelilere saldırıya tepki: Adeta polis nezaretinde taşkınlıklara izin verilmiştir!

    İHD’den Suriyelilere saldırıya tepki: Adeta polis nezaretinde taşkınlıklara izin verilmiştir!

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara’da Suriyeli sığınmacılara yönelik nefret saldırısını kınayarak “Güvenlik güçleri gerekli tedbirleri almada yetersiz kalmış, kitleyi dağıtmamıştır. Adeta polis nezaretinde her türlü taşkınlığa izin verilmiştir” yorumunda bulundu.

    10 Ağustos 2021 tarihinde Ankara’nın Altındağ İlçesinde bir parkta çıkan kavga sonucu Emirhan Yalçın bıçaklanarak yaşamını yitirmiş, bir kişi de yaralanmıştı. Kavgaya karışan yabancı uyruklu Y.A. ile A.M.A. ise kasten öldürme suçu nedeniyle Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandı.

    Yaşanan bu kavga sonrasında Suriyelilere dönük saldırılar gerçekleşmiş ve saldırılar 11 Ağustos gecesi şehrin farklı yerlerinden organize olarak yayılmıştı.

    “POLİS NEZARETİNDE HER TÜRLÜ TAŞKINLIĞA İZİN VERİLMİŞTİR”

    İnsan Hakları Derneği (İHD,) Ankara’nın Altındağ ilçesindeki ev ve işyerlerinin yağmalanması ve Suriyelilere dönük saldırılara ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    Saldırıları kınayan İHD, “Güvenlik güçleri gerekli tedbirleri almada yetersiz kalmış, kitleyi dağıtmamıştır. Adeta polis nezaretinde her türlü taşkınlığa izin verilmiştir” denildi.

    İHD yönetimi, saldırıların ilk günü bölgeye giderek inceleme yaptığını da belirterek şu açıklamayı paylaştı:

    “Mahallede özellikle saldırıların gerçekleştiği sokaklarda sığınmacıların bir kısmının tahliye edildiği bir kısmının da korku içinde evlerine çekilerek beklediği ve sokaklarda tedirgin bir sessizliğin olduğu görülmüştür. Dükkanlar ve evler zarar görmüş, bazı hasarlı dükkanlar brandalarla kapatılmış, bazılarında hasarların yoğunluğu gözlenmiştir. Yine sığınmacıların yaşam alanlarında bazı evlere olası saldırıdan korunmak amaçlı bayrakların asıldığı, bazı dükkanlara da bayrak asan kişilerin olduğu görülmüştür. Ayrıca Battalgazi ve Önder mahallesinin ana caddeleri kısmen araç geçişine açılsa da ana caddeden sokaklara geçişlerin neredeyse tamamının polis barikatlarıyla kapatıldığı ve yoğun şekilde polislerin cadde ve sokak girişlerinde beklediği gözlenmiştir.

    “ETKİN SORUŞTURMALAR AÇILMIYOR”

    Mülteci/sığınmacı/göçmenlere dönük ırkçı ve ayrımcı söylemlerin sürekli gündemde tutulduğu ve bu söylemler için etkin soruşturmaların açılmadığı bilinmektedir.

    Siyasi iktidar tarafından mülteci/sığınmacı ve göçmenleri araçsallaştıran söylem ve politikalar, muhalefet tarafından mültecileri/sığınmacı/göçmenleri yük olarak gösteren politik söylem konusu haline getirilmesinde iktidar ve muhalefetin sorumluluğu olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’deki yoksulluğun, işsizliğin sorumlusu olarak mülteci/sığınmacı/göçmenlerin gösterilmesi; onları nefret söylemine maruz bırakarak saldırıya açık hale getirmektedir. Mülteci düşmanlığının gittikçe yayılmasının sonucu olarak da Altındağ’da yaşanan bu kitlesel saldırının devamının geleceğinin endişesini yaşamaktayız.

    “MÜLTECİLİK NEDEN DEĞİL, ACI BİR SONUÇTUR”

    Mültecilik bir neden değil acı bir sonuçtur. Terk etmek zorunda kaldıkları yerlerde yaşadıkları travmanın dışında da geldikleri yerlerde yaşamış oldukları her türlü zulüm kendini sürekli tekrar eden bir travmaya dönüşmekte; emekleri sömürülmekte, kötü yaşam koşullarının olduğu yerlerde yaşamaya zorlanmakta, hakları ihlal edilmekte, şiddet görmekte ve yaşamlarını kaybetmektedirler.

    Siyasetçilerin araçsallaştırıcı, ırkçı ve ayrımcı söylemleri terk ederek öncelikle mülteci/sığınmacı ve göçmenlerin yaşam güvenliğini sağlamak ve devamında insani olarak yaşam koşullarını düzenlemek, insani bir göç ve mülteci politikasını geliştirmek gibi zorunlulukları vardır. Siyasetçilerin hitap etmiş oldukları kitlelere karşı, mülteci/sığınmacı ve göçmenleri sorunların kaynağı olarak gösteren, provoke edici ve linçe açık hale getiren söylemleri derhal terk etmelidirler.

    İnsan hakları savunucuları olarak Altındağ’da kitlesel bir saldırıya dönüşmesinde nefret söylemi ile sorumluluğu olanlar ile sığınmacıların evlerine, dükkanlarına ve araçlarına saldıran, mültecileri yaralayanlar hakkında yetkilileri adli ve idari yönden etkin bir soruşturma süreci yürütmeye davet ediyoruz. Bu sürecin yanı sıra gerekli olan tüm güvenlik tedbirlerinin alınmasını, acil olarak ihtiyaçlarının karşılanmasını, yaşadıkları zararın tazmin edilmesini ve güven içinde yaşamalarının sağlanmasını talep ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Altındağ’daki kavga sonrası 1 kişi öldü, mültecilere yönelik tehdit artıyor

    Altındağ’daki kavga sonrası 1 kişi öldü, mültecilere yönelik tehdit artıyor

    PİRHA-Ankara’nın Altındağ ilçesinin Battalgazi Mahallesi’nde dün akşam saatlerinde iki grup arasında yaşanan kavganın ardından yaralanan Emirhan Yalçın, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Olayın ardından bir grup, Suriyeli mültecilere ait işyerleri ile evleri hedef aldı.  

    Battalgazi Mahallesi’nde bulunan bir parkta iki gencin, Suriyeliler tarafından bıçaklandığı haberlerinin yayılması ile birlikte kalabalık bir grup sokağa çıktı. Suriyeli mültecilerin işyerleri ile evlerine yönelik saldırı girişimi iddialarının üzerine polis ekipleri mahallede güvenlik önlemi aldı.

    Suriyeli mültecilere ait olduğu iddiasıyla yağmalanan bir dükkanın görüntüsü ise sosyal medyada paylaşılıyor. Görüntülere göre mahalledeki gerilim devam ediyor.

    VALİLİK: 2 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

    Ankara Valiliği de, kavgayla ilgili olarak bir açıklama yayımlayarak; “10.08.2021 günü 21.30 sıralarında Altındağ ilçesinde iki ayrı grup arasında çıkan tartışma kavgaya dönüşmüş ve sonucunda biri ağır olmak üzere iki vatandaşımız maalesef yaralanmıştır. Yaralı vatandaşlarımız hemen hastanede tedavi altına alınmışlar ve tedavileri halen devam etmektedir. 2 vatandaşımızı yaralayanların yabancı uyruklu şahıslar olduğu tespit edilmiş olup 2 şahıs gözaltına alınmıştır. Söz konusu üzücü olayla ilgili tahkikat tüm yönleriyle devam etmektedir” ifadelerine yer verdi.

    SOSYAL MEDYADAKİ PAYLAŞIMLARA SORUŞTURMA AÇILDI

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise Emirhan Yalçın’ın hayatını kaybettiği kavganın ardından soruşturma başlatıldığı belirtti. Açıklamada, “Bu kapsamda gözaltına alınan şüpheli Y. A. ve M. A. savunmalarının alınmasının ardından Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğince tutuklanmışlardır” denildi.

    Ayrıca haber ve sosyal medya sitelerinde halk arasında endişe, korku ve paniğe yol açan paylaşımlarla ilgili de TCK’nın 213’üncü maddesi gereğince ayrı soruşturma başlatıldığı, olayın bütün yönleriyle araştırıldığı, her iki soruşturmanın da titizlikle sürdürüldüğü kaydedildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Van’da 12 Mülteci yaşamını yitirdi, 20’si yaralandı

    Van’da 12 Mülteci yaşamını yitirdi, 20’si yaralandı

    Van’ın Muradiye ilçesinde mültecileri taşıyan minibüsün şarampole devrilmesi sonucu 12 kişi yaşamını yitirdi, 20 kişi yaralandı.

    Mülteci trajedisi son günlerde artarak devam ediyor. Van’da bu yerlerden biri.

    Van’ın Muradiye ilçesine bağlı Yumaklı Mahallesi yakınlarında mültecilerin içerisinde bulunduğu 65 ER 186 plakalı minibüs, belirlenemeyen nedenle şarampole devrildi. Kaza sonrası olay yerine sağlık, itfaiye, AFAD ve jandarma ekipleri sevk edildi. Devrildikten sonra alev alan ve itfaiye ekiplerinin müdahalesi sonucu söndürülen minibüste bulunan 12 kişi hayatını kaybetti. Kazadan yaralı olarak kurtulan 20 kişi ise, ambulanslarla Van, Erciş ve Muradiye’deki hastanelere kaldırıldı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yemen açıklarında mülteci teknesi battı: En az 300 kişi öldü

    Yemen açıklarında mülteci teknesi battı: En az 300 kişi öldü

    Birleşmiş Milletler, Yemen açıklarında bir mülteci teknesinin alabora olduğunu ve en az 300 mültecinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

    Birleşmiş Miletler (BM), Yemen açıklarında bir mülteci teknesinin alabora olduğunu ve en az 300 mültecinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

    Uzun yıllardır iç savaşın sürdüğü Yemen, başta Suudi Arabistan’a gitmek isteyenler olmak üzere düzensiz yollarla çeşitli ülkelere ulaşmak isteyen Afrikalı mültecilerin geçiş güzergahında yer alıyor. Uluslararası verilere göre Yemen’e yılda 80 ila 100 bin mülteci ulaşıyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Tarım işçilerinin çocukları Temmuz ayına “domates zamanı” diyor’

    ‘Tarım işçilerinin çocukları Temmuz ayına “domates zamanı” diyor’

    PİRHA-HDP Mersin Milletvekili ve Tarım Komisyonu Sözcüsü Dr. Rıdvan Turan, tarım işçisi ailelerin çocuklarının çalışmak için gittikleri bölgelerde yaşadıklarına dikkat çekip, “Temmuz ayını bilmeyen çocuklar bu ayı “domates zamanı” olarak bilmektedir” dedi.Turan, çocuklarda meydana gelebilecek olumsuz psikolojik ve entelektüel sonuçları önlemek ve pedagojik gelişimlerinin sağlanması amacıyla bir meclis araştırması açılmasını istedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Mersin Milletvekili ve Tarım Komisyonu Sözcüsü Dr. Rıdvan Turan, mülteci ve göçmen mevsimlik tarım işçisi ailelerin çocuklarının çalışmak için gittikleri bölgelerde ana dillerini konuşmaları sebebiyle karşılaştıkları sorunları meclis gündemine taşıdı. Turan, konuyla ilgili TBMM Başkanlığına bir araştırma önergesi verdi.

    Dr. Rıdvan Turan, araştırma önergesinde mevsimlik tarım işçisi çocukların, kendilerini ana dillerinde ifade edemediğinde özgüvenlerini ve özsaygılarını yitirdiğini belirterek, çocuk işçilerin göç ettikleri bölgelerde ana dillerinde eğitim almaları, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimlerinin sağlanması amacıyla bir Meclis araştırması açılmasını talep etti.

    “ÇOCUKLAR AYRIMCILIĞA MARUZ KALMAKTADIR”

    Turan’ın önergesinde şu ifadeler yer aldı:

    “2016’da yapılan ‘Tarım İşçisi Ailelerin Çocuklarının Okul Sürecinde Deneyimledikleri Sorunların Anadil Bağlamında Ele Alınması’ konulu çalışmada mevsimlik tarım işçisi çocukların annelerinin %5,4-%16,1’inin babalarının ise %1’inin hiç Türkçe bilmedikleri, evde %72,9’u Arapça, %27,1’i Kürtçe konuşmaktadır. Mevsimlik tarım işçisi ailelerin evde de ağırlıklı olarak Arapça ya da Kürtçe konuştukları belirtilmektedir. Dolayısıyla çocukların ve gençlerin de Türkçe’ ye hâkimiyetleri düşük; Türkçe’yi kullanma becerileri de kısıtlıdır.

    Çocuklar okul çevresinde giysi, okul materyalleri, kişisel bakım vb. yoksunlukları sebebiyle dışlanarak ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Bunlardan biri de kimlikleri özelinde anadillerini kullanamamaları sebebiyle çocukların eğitim hayatında önemli bir kısıtlama olarak göze çarpmaktadır. Çocukların, duygusal ve bilişsel gelişimi, ana dillerinin ve kimliklerinin değersizleştiği bir ortamda sekteye uğramaktadır. Bu durum çocukların pedagojik gelişimini, özgüvenlerini ve özsaygılarını olumsuz etkilemektedir. Öğrenciler, kendi anadillerini kullanamadıkları bir okul ortamında kendilerini ifade edememekte, okuldan faydalanamamaktadır. Çocuklar anlamadıkları bir dilde performans göstermekte zorlanmakta, bu durum da travmatik bir yaşantıya sebep olarak çocukların kendilerini güvende hissetmedikleri ve ruh sağlıklarını bozabilecek durumları ortaya koymaktadır.”

    “TARIM İŞÇİSİ ÇOCUKLAR GÖÇ ETTİKLERİ BÖLGEDEKİ HALKLA İLETİŞİM KURAMIYOR”

    Çocukların, ana dil bağlamında tüm bilişsel alanlarda kendilerini yetersiz ve eksik hissettiğinin ifade edildiğini vurgulayan Turan, şunları kaydetti:

    “Yapılan çalışmalar, ilköğretim dördüncü veya beşinci sınıfa giden öğrencilerin henüz ayların adlarını veya mevsimleri sıralayamadıklarını ancak aynı öğrencilerin üretilen tarım ürünlerine veya iş sırasına göre bir ay sıralaması yapabilmekte olduğunu göstermiştir. Örneğin, temmuz ayını bilmeyen çocuklar bu ayı “domates zamanı” olarak bilmektedir. Mevsimlik tarım işçisi çocukların sosyalizasyonunun gerçekleştiği ve duygusal dünyasının biçimlendiği ana dilinde eğitim sunmak suretiyle, aile ve yakın çevre dili ile okul dili arasındaki kopukluktan meydana gelebilecek olumsuz psikolojik ve entelektüel sonuçları önlemek ve pedagojik gelişimlerinin sağlanması amacıyla bir meclis araştırması açılması elzemdir.”

    PİRHA / ANKARA 

  • Mültecilere moral veriyordu, artık kendisi de bir mülteci!

    Mültecilere moral veriyordu, artık kendisi de bir mülteci!

    PİRHA-Haziran 2016’da İHD’nin Malatya Şube Başkanı olan Gönül Öztürkoğlu, İsviçre’ye sığınma talebinde bulundu. Şu an İsviçre’de yaşayan Öztürkoğlu, “Mültecilerle bir sohbetimizde onlara moral vermek için ‘bir gün hepimiz mülteci olabiliriz’ demiştim. Bugün ben de bir mülteci olarak Avrupa’ya sığınma talebinde bulunmuş durumdayım” dedi. Öztürkoğlu ekledi: “Buradaki yaşam daha kolay ancak kendi memleketimde olmayı ve tüm zorluklarına rağmen orada mücadeleye devam etmeyi tercih ederim.”

    Gönül Öztürkoğlu, Malatya’da Kürt Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Küçük yaşta kaybettiği babasından sonra evin en güçlü figürü annesidir. Siyasete ilgisi herhangi bir dönemde başlamaz, siyasetin içine doğar adeta. İlkokula başlar başlamaz o da her Kürt çocuğu gibi anadilini konuşmanın tehlikeli olduğunun ayırdına varır. Zira kendisi de bir Kürt olan ilkokul öğretmeni, Kürtçe konuşmasını yasaklamıştır. Evlerine yapılan baskın ve abisinin sık sık tutuklanmasından kitap okumanın da yasak olduğunu farkına varır. Daha sonra isminin Deniz Gezmiş olduğunu öğrendiği ve bir kitabın kapağını süsleyen devrimciyi hep merak etmiştir. Ancak dönem 12 Eylül dönemidir; cezaevlerindeki çığlığın dört bir yanı sardığı, kitapların yakıldığı ya da toprağın altına gömüldüğü yıllardır.

    İçinde bulunduğu şartlar ve küçük yaşlardan itibaren elinde kitap ve dergi eksilmeyen devrimci bir ağabeye olan hayranlık, onu da adeta bir mıknatıs gibi siyasetin içine çeker. Artık çevresindeki gelişmeleri ve yaşananları sorgulamaya başlar. Her insanın anadiliyle, kimliği ve kültürüyle yaşama hakkı olduğuna inanır. Barış için, insan hakları için mücadele edilmesi gerektiğine inanır.

    Anadilini konuşabilmenin temel bir insan hakkı olduğunun bilincine varmasından İHD Malatya Şubesi Başkanı olmasına evrilen süreç böyle başlamıştır. Kadınlara yönelik şiddet ve tecavüz vakalarına, LGBTİ’lerin yaşadığı baskılardan, KHK ile mağdur edilenlere, kapısına çarpı işareti konan Alevilerin sesinin duyurulmasından, cezaevlerindeki baskı ve işkencelere kadar birçok insan hakkı ihlali ve antidemokratik uygulamanın karşısında durmanın mücadelesini verir.

    KESK’in Ankara Gar Meydanı’nda organize ettiği mitinge, barışı getirmek için otobüsler dolusu insanla gider. Gar Katliamı’ndan sonra dönüş yolunda otobüsün içindeki kitle azalmıştır. Dönüş yolunda otobüsün bagajı tabutlarla doludur. Bir süre sonra yaşadığı travmadan çıkması ve daha güçlü olup düşmana inat hayatı yaşanır kılmanın mücadelesini vermesi gerektiğine karar verir.

    Bu mücadelesi sonucu ödül de alır, ceza da. Çalışmalarından dolayı gözaltına alınır, tutuklanır ve daha sonra aylarca kaldığı cezaevinden tutuksuz yargılanmak üzere şartlı tahliye edilir. 6 yıl 3 ay hapisle cezalandırılır.

    Bu cezalandırmanın hukuki değil siyasi olduğuna inanır ve yaşam alanı artık çok daraltılmıştır. Çok sevdiği ülkesinden, ailesinden ve arkadaşlarından ayrılıp yurt dışına çıkmak zorunda kalır.

    Gönül Öztürkoğlu ile tüm bu yaşananları ve sürgün günlerini siyasi sığınma talebinde bulunduğu İsviçre’nin Zürih kentinde PİRHA’ya anlattı.

    ABİDİN ÇETİN: Öncelikle sizi okuyucularımıza tanıtmak istiyorum, kendinizi tanıtır mısınız?

    GÖNÜL ÖZTÜRKOĞLU: 8 çocuklu bir Alevi ailesinde doğdum. Siyasete ilgi duyan bir ailem vardı. Babamı 4 yaşındayken kaybetmişiz, onu hiç hatırlamıyorum. Annem bize hem annelik, hem de babalık yaptı. Ailem çiftçilik yaparak geçimini sağlıyordu. Bütün olumsuzluklarına rağmen çok güzel bir çocukluk geçirdim. Anadilimin Kürtçe olmasından dolayı ilkokuldan itibaren baskılarla tanıştım.

    Siyasetle ilk ne zaman tanıştınız?

    Bir abim devrimci faaliyetler içindeydi, onun okuduğu kitaplara ilgi duymaya başladım. 12 Eylül döneminde defalarca evimize baskın yapıldı. Abim defalarca gözaltına alınıp tutuklandı. Çok baskı ve işkence görmüştü, yaşadıklarının etkisiyle hayatını kaybetti. Daha sonra Akçadağ Öğretmen Okulu’na başladım. Bu dönemde Malatya’da yapılan insan hakları ile ilgili etkinliklere ve özellikle de Newroz kutlamalarına katılmaya başladım. Mücadeleme insan hakları alanında devam ettim.

    İHD ile ne zaman tanıştınız ve aktif olarak ne zaman çalışmaya başladınız?

    Kuruluşundan itibaren İHD ilgimi çekiyordu. Cezaevindeki açlık grevi eylemlerinde yer almaya başladım. Bu süreçte yönetime seçildim ve İHD adına toplantılar, etkinlikler ve paneller düzenlemeye başladık. Bu dönemde hem Kürtler, hem de muhalif kesimler üzerindeki baskılar artmaya başlamış ve aynı zamanda her taraftan kadın cinayetleri ile ilgili sürekli müracaatlar oluyordu.

    Artık “barış süreci” sonlandırılmış ve siz İHD Malatya yönetimindesiniz…

    Evet, çatışmaların çok yoğunlaştığı bu dönemde Malatya Şubesi yönetimindeyim. IŞİD katliamlarından dolayı Şengal’den ve Kuzey Suriye’den büyük göçler oldu. Bu dönemde bir yandan Barış Bloku çalışmaları yürütülürken, diğer yandan da Şengal’den gelen Êzîdîlerin kaldığı kamplarda yardım faaliyetlerine başlamıştık. Özellikle de Mardin Artuklu’da bulunan mülteci kamplarına yardım faaliyetleri başlattık. Kürtçe bildiğim için çok rahat iletişim kurabilmiştim. Êzîdîlerin anlattıklarından çok etkilenmiştim. Bu dönemde yine Kobanê’de çatışmalar başlamıştı, sınır bölgesine gittik ve oradaki durumla ilgili raporlar hazırladık. Daha öncesinde Roboskî Katliamı’ nda da aileleri ziyaret etmiştik. Hem Roboskî hem de Êzîdî soykırımında yaşananlarla ilgili anlatılan hikayelerde çok ortak yönler olduğunu fark ettim. Roboskî’de iki oğlunu ve eşini kaybetmiş bir kadın çocuklarının mezarı başında ağlıyordu. Yine başka bir anneye çocuğunun cesedini parçalar halinde teslim etmişlerdi. Roboskî’den Şengal’e, Cizre’ye ve Sur’a kadar bütün anlatılan hikayeler birbirine çok benziyordu.

    Bu dönemde barış için Ankara mitingi de organize edilmişti…

    Evet. KESK’in çağrısıyla biz de bu amaçla mitinge katıldık. Bu katliamda akrabamı ve yoldaşlarımı kaybettim. Malatya’dan dört otobüs dolusu insanla gitmiştik, dönüşte ise çok az insan kalmıştı. Ölenlerin tabutları otobüsün bagajındaydı.

    Katledilenlerden Canberk’in “Bana oğlumu neden geri getirmedin” diyen annesinin sözleri ömür boyu kulağımdan gitmeyecek. Bu miting barış olsun ve insanlar ölmesin diye yapılmıştı oysa.

    Ne zaman İHD Malatya Şube Başkanı oldunuz?

    Haziran 2016’da İHD’nin ve arkadaşlarımın talebi üzerine İHD Malatya Başkanı oldum. Hemen sonrasında 15 Temmuz darbe süreci başladı. OHAL ilan edilmiş ve yaprak kıpırdayamaz hale gelmişti. Biz her şeye rağmen şartları zorlayarak, haksızlığa uğrayan bütün insanların sesi ve kulağı olmaya çalıştık.

    Peki Malatya’da bir kadın başkan olmakla Türkiye’nin batısında başka bir ilde başkan olmak arasında bir fark var mıdır?

    Evet, büyük bir fark olduğunu her zaman hissetmişimdir. Hem bir Kürt, hem de bir insan hakları aktivisti bir kadın olarak Malatya’da İHD Başkanı olmanın tüm zorluklarını yaşadım. Batıda bu tür çalışmalarda her şeye rağmen yanınızda birilerini bulabiliyorsunuz. Ancak Malatya gibi bir ilde bir kadın olarak yalnızlaşabiliyorsunuz. Bunda devletin bölgedeki yoğun baskısı ve toplumun muhafazakar yapısının çok büyük etkisi var. Biz bir insan hakları kuruluşu olduğumuz için herkesin yaşadığı ihlallerle ilgilenmek durumundaydık. Örneğin; kapısına çarpı işareti konan Alevinin de, saldırıya uğrayan kilisenin de, KHK ile işinden atılan insanların da sesi kulağı olmak durumundaydık. Yine bölgeden gerilla cenazeleri geliyordu ve biz İHD olarak ailelerle birlikte tüm hukuksal işlemlerle ilgilenmek durumundaydık.

    İHD Başkanı olarak devletin baskısını ilk olarak ne zaman hissetmeye başladınız?

    Çalışmalarımızdan dolayı sürekli baskı hissetmeye başlamıştık. Hatta bir sabah evlerimize yapılacak baskınla gözaltına alınabileceğimiz de sürekli aklımızdaydı. Nitekim 27 Kasım 2018’de evime baskınla ters kelepçeleyerek beni gözaltına aldılar. Emniyette İHD’nin çalışmaları bir illegal çalışmaymış gibi, bir suç unsuru olarak önümüze kondu. Kobanê eylemleri sürecinde gözlemci olmak, gerilla cenazeleri için yapılan işlemlerde ailelere yardımcı olmak, Kuzey Suriye’den gelen mültecilere yardımcı olmak, hatta 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne katılmak dahi suç olarak gösterildi. 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldım.

    Bu arada size bir ödül de verildi…

    Evet, 18. ‘Ayşenur Zarakolu Düşünce ve ifade Özgürlüğü Ödülleri’ Temmuz 2020’de bana ve yerine kayyum atanarak cezaevine gönderilen Amed Belediyesi Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı’ya verildi. Hem Ayşenur Zarakolu adına verilmiş olması hem de Selçuk Mızraklı ile birlikte bu ödülü almış olmak benim için gurur vericidir.

    Daha sonra yurt dışına çıkmaya mı karar verdiniz?

    Bir gün mültecilerle bir sohbetimizde onlara moral vermek için “Bir gün hepimiz mülteci olabiliriz” demiştim. Bugün ben de bir mülteci olarak Avrupa’ya sığınma talebinde bulunmuş durumdayım. Tüm ailemi, hatta kızımı orada bırakarak Avrupa’da sığınmacı olarak gelmek kolay değil. Çok zorlu bir yolculuktan sonra Atina üzeri Zürih’e gelerek iltica talebinde bulundum.

    “TÜM ZORLUKLARA RAĞMEN KENDİ MEMLEKETİMDE MÜCADELE ETMEYİ TERCİH EDERİM”

    İsviçre’de sığınma talebinde bulunmuş bir insan hakları aktivisti olarak gözlemleriniz nelerdir?

    Türkiye’deki yaşam şartları ve antidemokratik uygulamalar göz önüne alındığında buradaki yaşamın çok daha kolay olduğunu söyleyebilirim. Burada çok iyi arkadaşlıklar edindim, sürekli arayıp soran ilgilenen bir çevrem oluştu. Ayrıca uluslararası insan hakları örgütlerinden birçok insan benimle yakından ilgileniyor. Ancak kendi memleketimde olmayı ve tüm zorluklarına rağmen orada mücadeleye devam etmeyi tercih ederim.

    Şöyle geriye bir dönüp baktığınızda bir insan hakları aktivisti ve İHD yöneticisi olarak, şunu iyi ki yapmışım dediğiniz ne var?

    Tüm çalışmalarımızı buna örnek olarak gösterebilirim. Tacize ve şiddete maruz kalan kadınlarla ilgili yaptığımız çalışmalar, cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ve Alevi köylerinde faaliyete geçen maden ocaklarına karşı verdiğimiz mücadele gibi birçok konuyu sıralayabilirim.

    Abidin ÇETİN/ZÜRİH

  • Van Gölü’nde batan teknede ölü sayısı 12’ye yükseldi

    Van Gölü’nde batan teknede ölü sayısı 12’ye yükseldi

    Van Gölü’nde sığınmacıları taşıyan teknenin batması hayatını kaybedenlerin sayısı 12’ye yükseldi.

    Van Gölü’nde 27 Haziran’da batan ve sığınmacıların bulunduğu teknede iki kişinin daha cansız bedenine ulaşıldı. Bugün itibarıyla batan teknede yaşamını yitirenlerin sayısı 12’ye yükseldi.

    Gevaş ilçesine bağlı Altınsaç Mahallesi’nde 27 Haziran’da tekneleriyle Van Gölü’ne açılan Sedat ve Medeni Akbaş’tan uzun süre haber alınamaması üzerine mahalle muhtarı güvenlik güçlerine kayıp ihbarında bulunmuştu.

    Bunun üzerine emniyet, jandarma, AFAD, UMKE ve sağlık ekipleri, bölgede helikopter, bot ve su altı görüntüleme cihazlarıyla göl ve çevresinde arama çalışması başlatmış ancak teknenin izine rastlanmamıştı.

    Teknede 50-60 civarı sığınmacının olduğu öğrenilmişti.

  • Van Gölü’nde mültecileri taşıyan teknenin batması sonucu can kaybı 6’ya yükseldi

    Van Gölü’nde mültecileri taşıyan teknenin batması sonucu can kaybı 6’ya yükseldi

    PİRHA- İçişleri Bakanı Soylu, Van Gölü’nde mültecileri taşıyan teknenin batması sonucu hayatını kaybedenlerin sayısının 6’ya yükseldiğini açıkladı. Teknede 60 civarında mültecinin olduğu tahmin ediliyor.

    Van Gölü’nün Çarpanak Adası civarında çok sayıda mülteciyi taşıyan tekne 27 Haziran gecesi batmıştı.

    Kendi tekneleriyle göle açılan Sedat ve Medeni Akbaş isimli kişilerden uzun süre haber alınamaması üzerine Altınsaç Mahallesi muhtarı kayıp ihbarında bulunmuştu.

    Bunun üzerine polis ve jandarma ekipleri havadan ve karadan arama tarama faaliyeti başlatmıştı.

    Van Valiliği’nden dün yapılan açıklamada, “Söz konusu arama tarama faaliyeti sonucunda şu ana kadar yabancı uyruklu olduğu değerlendirilen 5 kişinin cesedine ulaşılmıştır. Bölgede, havadan ve gölden tüm imkanlarımızla arama tarama çalışmalarına çok yönlü şekilde devam edilmektedir” denilmişti.

    Konuya ilişkin bugün bir açıklama yapan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, can kaybı sayısının 6’ya yükseldiğini duyurdu.

    “Teknenin içinde 55-60 kaçak göçmenin bulunduğuna yönelik bir değerlendirmeye ulaşıldı” diyen Soylu, olaya ilişkin 11 kişinin ise gözaltında olduğunu söyledi.

    Bakan Soylu, “Medeni Akbaş dahil olmak üzere 11 kişi gözaltında, ilgili köyün muhtarı açığa alındı” diye belirtti.

  • 52 kurumdan çağrı: Çocuklar sınırda, yüzünüzü çocuklara dönün!

    52 kurumdan çağrı: Çocuklar sınırda, yüzünüzü çocuklara dönün!

    PİRHA- Hükümete seslenen 52 kurum, ortak bir açıklama ile savaşın yerinden yurdundan ettiği çocukların günlerdir can güvenliği olmayan koşullarda sınır kapılarında hayatta kalma mücadelesi verdiğini  belirtti.

    Sınır kapılarında yaşanan insanlık dramına dikkat çekmek ve her türlü olumsuzluğa karşı korunaksız durumda olan çocuklar için önlem alınması çağrısıyla hükümete seslenen 52 kurum, ortak bir metin hazırlayarak kamuoyuna ile paylaştı.

    Kurumlar adına açıklamayı paylaşan İHD Mersin Çocuk Komisyonu Sözcüsü Zeynep Kaya Çavuş, “Halen sadece yetişkinler tarafından kurgulanan bir dünyada yaşıyoruz” dedi.

    Çavuş sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Eşitsizlik, ayrımcılık, yoksulluk, nefret söylemi, kutuplaşma, çatışma ve savaşların yanı sıra doğal afet, salgın gibi pek çok sorun yaşanıyor. Yaşananlardan en çok etkilenenler ise çocuklar. Olan bitenlerle ilgili düşünceleri sorulmadığı, önerileri alınmadığı için de seyirci kalmaya zorlanıyor, yok sayılıyorlar. Nesneleştiriliyor, sayısallaştırılıyor, tahakküm altında bırakılıyorlar. Hakları ihlal ediliyor!”

    “ÇOCUKLAR, GÜNLERDİR CAN GÜVENLİĞİ OLMADAN HAYATTA KALMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    Sınır kapılarında ve düzensiz geçiş noktalarında yaşananların, çocukları doğrudan hedef alan gelişmeler olduğunu ifade eden Çavuş şöyle devam etti:

    “Ülkelerinde süren savaşlar nedeniyle göç etmek zorunda kalarak Türkiye’ye sığınan insanlar, Türkiye Hükümeti’nin Avrupa’ya geçiş için sınır kapılarını açacağını duyurması üzerine 28 Şubat’tan bu yana sınır kapılarına ve düzensiz geçiş noktalarına doğru hareket etti. Şu anda sınırda bekleyen yaklaşık 15 bin mülteci olduğunu ve bu grubun büyük bir çoğunluğunu çocukların oluşturduğunu bilmek oldukça endişe verici!  Savaşın yerinden yurdundan ettiği çocuklar, günlerdir can güvenliği olmayan koşullarda hayatta kalmaya çalışıyorlar. Barınma, sağlık ve temel ihtiyaçların karşılanamaması, ailelerinden ayrı düşmelerine bağlı olarak refakatsiz kalmaları veya aile birleşimlerinin gerçekleşmemesi, eğitim haklarından mahrum kalmaları, ucuz işgücü olarak görülmeleri nedeniyle kayıt dışı ve yasadışı istihdam edilmeleri, silahlı çatışmalara dâhil edilmeleri, psikolojik, fiziksel ve cinsel istismar vb. pek çok hak ihlaline maruz bırakılıyorlar.”

    Koronavirüs salgınına da dikkat çeken Çavuş, “Türkiye’nin de taraf olduğu ve 30. yılını dolduran Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’sini işaret ederek şu talepleri sıraladı:

    “* Çocukların bir an önce ebeveynleriyle birlikte güvenli alanlara ulaşımlarının sağlanması,
    * Hijyenik bir ortamda koruyucu, önleyici ve tedavi edici sağlık hizmetine erişimlerinin kolaylaştırılması,
    * Barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması,
    * Çocuklarla ilgili; ötekileştiren, kutuplaştıran, rekabete dayalı ve şiddet kültürünü besleyen söylem ve haberlerin yapılmaması,
    * Hiçbir çocuk dışarıda kalmayacak şekilde planlama ve önceliklendirme yapılması,
    * Tüm sürecin kapsayıcı, şeffaf, hesap verebilirlik ilkeleriyle işletilmesi”

    İmzacılar

    1. Yıl İnisiyatifi, Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği, Ankara Kadın Platformu, Ankara Tabip Odası, Antakya Kadın Dayanışması, Antalya Tabip Odası, Ardıç Dayanışma Derneği, Biz Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları Derneği, Çanakkale Tabip Odası, Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı, Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Gençlik Ağı, Çocuk Heryerde Derneği, Defne Halk İnisiyatifi, Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi, Dünya Evimiz Uluslararası Dayanışma Derneği, Eğitim Sen Antalya Şubesi, Eğitim Sen Çanakkale Şubesi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, FİSA Çocuk Hakları Merkezi, Göç ve İnsani Yardım Vakfı, Göçmen Dayanışma Mutfağı, Günebakan Kadın Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, Halkevci Kadınlar, Hatay Direniş Renkleri, Hatay Kadın Emeği Kolektifi, Hatay Kadınlar Birlikte Güçlü, Hatay Kampüs Oluşumu, Hatay Mor Kampüs, Hatay Psikologlar Derneği, Hayat Ağacı Kadın Kooperatifi, HDK Göç ve Mülteciler Komisyonu, İnsan Hakları Derneği Çocuk Hakları Komisyonu, İnsan Hakları Gündemi Derneği, İzmir Buca Kent Konseyi, Kadın Savunması Ağı, Mersin 7 Renk Eğitim ve Araştırma Derneği, Mersin Tabip Odası, Rengârenk Umutlar Derneği, Roman Hakları Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği, Sosyalist Kadın Meclisleri, Suruç Aileleri İnisiyatifi, Tarlabaşı Toplum Merkezi, Türk Psikologlar Derneği, Uğur Özkan Çocuk Kültür Evi, Veli-Der, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği, Yaşamda Kadın ve Sanat Derneği, Yeni Demokrat Kadın, Zan Vakfı

    PİRHA/MERSİN

  • Sanatçı Binboğa: Toplumlar da hastalanıyor; kendi kendimizi onarmalıyız-VİDEO

    Sanatçı Binboğa: Toplumlar da hastalanıyor; kendi kendimizi onarmalıyız-VİDEO

    PİRHA – Sanatçı Ali Rıza Binboğa, gündeme dair PİRHA’ya konuştu. Binboğa, “Biz insan olma hasretimizden uzaklaşmak gibi bir durumla karşı karşıyayız şu anda. Bir tedavi dışarıdan gelerek olmuyor. Bizim kendi kendimizi onarmamız gerekiyor” dedi. Mülteci dramının da insanca halledilmesi gerektiğini belirten Binboğa, toplumdaki saflaşmanın da aşılmasını istedi. 

    Sanatçı Ali Rıza Binboğa, Türkiye’deki siyasi gündem, mülteciler ve koronavirüse dair PİRHA’ya konuştu.

    Binboğa, insanlar gibi toplumların da hastalandığını belirterek, “Hastalanan toplumlar tek bir şartla bu hastalıktan kurtulabiliyorlar. Herkesin bir diğerine karşı empati içinde olması, herkesin önce karşısındakine saygı duyması ve onu ötekileştirmemesi gerekiyor” dedi.

     “TOPLUMDA KORKUNÇ BİR SAFLAŞMA VAR”

    Binboğa, şöyle konuştu:

    “İnsanlar tek tek hastalanabilir  toplumlar da hastalanır. Biz şimdi hastalanmış toplum halini yaşıyoruz. Biz 12 Mart’ta da hastalandık, 12 Eylül’de de hastalandık. Hastalanan toplumlar tek bir şartla bu hastalıktan kurtulabiliyorlar. Herkesin bir diğerine karşı empati içinde olması, herkesin önce karşısındakine saygı duyması ve onu ötekileştirmemesi ve herkesin mutlaka kendi vicdanın sesine göre hareket etmesi gerekiyor. Bu önderlik yapan insanlara da çok önemli bir şekilde düşen bir görev olarak var. Örneğin ben yılarca barışı, kardeşliği ve dostluğu yazdım. Bunları yazmaktan hiç vazgeçmedim. Çünkü şuna inandım: Barış, dostluk ve özgürlük ortadan kalktığı zaman mutlu olmak mümkün değildir ve mutluluk ancak bununla sağlanabilir. Öyleyse bunu içselleştiren bir şarkı söyleyen kişi kendi içinde bir empati ile insanlara barış içinde yaklaşır, insanlara özgürlük içinde yaklaşır. Şu anda bizim toplumda korkunç bir saflaşma var. Hiç kimse bir diğerinin doğrusunu kabul etmiyor. Bu çok tehlikeli bir şey.”

    “BİRLİK OLUNMADIĞI İÇİN ACILARI YAŞIYORUZ”

    Toplumun mutsuzluğunun sona erdirilmesi gerektiğini belirten Binboğa, “Toplumun şunu yapması gerekiyor: Yanlışın karşısında durup doğrunun yanında yer almak ama ne pahasına olursa olsun almak. Bizim toplumumuzda ‘yanlışsa benim yanlışım’ diyen bir anlayış var. İşte toplum hastalığının dile gelmiş şekli budur. Bunu bir an önce terk etmemiz lazım. Barışın peşinde olan insanlar olarak, ‘Gel kardeşim seninle dertleşelim. Sen böyle diyorsun ama sen de mutsuz oluyorsun ben de mutsuz oluyorum. Öyleyse bu mutsuzluğu sona erdirmemiz lazım. ‘Sen beni dinle, ben de seni dinleyeyim’ demek ve bunu egemenleştirmek lazım. Bunu yapmadığımız sürece bu saflaştırmanın getirdiği herkesin kendi tayfasını konsedile ettiği bir durumda içeride bir birlik beraberlik sağlamak mümkün olmayacak. Olamadığı için bu ıstırapları ve acıları yaşıyoruz” dedi.

    “MÜLTECİ DRAMINI İNSANCA HALLEDEMİYORUZ”

    Sanatçı Binboğa, şöyle devam etti:

    “Biz insan olma hasretimizden uzaklaşmak gibi bir durumla karşı karşıyayız şu anda. Bir tedavi dışarıdan gelerek olmuyor. Bizim kendi kendimizi onarmamız gerekiyor. Kendi kendimizi onarırken de şunu yapmak zorundayız. Hiç umutsuzluğa kapılmadan ısrarla  barışı savunacağız, bize karşı husumet içinde olanları da barışa davet edeceğiz. Başka hiçbir çaremiz yok. Şu anda ülkemizde bir insanlık dramı yaşıyoruz. Sığınmacı olarak gelen insanları mülteci diye kabul ediyoruz. Mülteci dediğine bakacaksın, yerleştireceksin, yeni bir hayat yaşatacaksın ama şimdi bu insanlık dramını insanca halledemiyoruz. Onlara yaptığımız muamele ve yaptığımız harcamalardan ötürü buranın yerleşik olan insanları da farklı farklı zaruret içerisine giriyor. Bunu önlemek de kolay olmuyor.”

    “TOPYEKUN MUTLULUĞA GİTMEK İÇİN ÇABA SARFETMEMİZ LAZIM”

    “Bizim bir an önce toplumsal bir barışı ne yapıp edip sağlamamız gerekiyor. Biz şu anda kendi ülkemizde mutsuzuz. Bu kadar sığınmacı var. Avrupa Birliği mutlu mu? Hayır. Kapıları açtık, onlar mutsuz. Avrupa Birliği mutlu olarak geçinemez, dünya mutsuz” diyen Binboğa, şöyle çağrı yaptı:

    “Bir koronavirüs çıktı ve bütün dünyayı mutsuz etti. Öyleyse topyekun mutluluğa gitmek için çaba sarf etmemiz lazım.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • HDP’den çağrı: Hükümet sınırdaki mülteciler için virüse karşı acil önlem almalı

    HDP’den çağrı: Hükümet sınırdaki mülteciler için virüse karşı acil önlem almalı

    PİRHA – HDP, hükümetin sınırdaki mülteciler için koronavirüse karşı acil önlem alması için çağrı yaptı. 

    Halkların Demokratik Partisi Göçmen ve Mülteci Komisyonu Eş Sözcüsü Gülsüm Ağaoğlu, hükümeti mültecilerin içinde bulundukları koşullardan dolayı koronavirüse karşı önlem almaya çağırdı.

    “Suriye’nin İdlib bölgesinde devam eden ve sonuçları gittikçe ağırlaşan çatışmalar Suriye’de yaşanan insani krizi daha da derinleştirdi. Öte yanda Türkiye sınırında özellikle İdlib’den kaçan binlerce sivil, Türkiye’nin Suriye sınırını kapatmasının ardından oldukça zor koşullar altında hayatta kalmaya çalışıyor” denilen açıklama şöyle devam etti:

    “Hükümetin sıkıştıkça başvurduğu mültecileri pazarlık meselesi olarak kullanması meselesi bu noktada da devreye girdi ve mültecilere sınırları açacağını duyurdu. Bu açıklamayı takiben binlerce mülteci Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarına yöneldiler. Avrupa Birliği de bu noktada sınırları göçmenlere kapatınca sınırlar arasına sıkışmış bir can pazarı oluştu.

    “MÜLTECİLER, ÇOK BÜYÜK TEHDİT ALTINDALAR”

    Yunanistan hükümetinin de çok ağır müdahalelerle durdurduğu mülteciler, son derece sağlıksız koşullarda sınır boyunca yaklaşık üç haftadır bir bilinmezi bekliyorlar. Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir Pandemi olarak tanımlanan Covid-19 salgınına karşı tüm dünya ardı ardına önlemler almaya çalışırken Türkiye-Yunanistan sınırındaki mülteciler içinde bulundukları koşullardan dolayı çok büyük tehdit altındadırlar.

    “GEREKLİ MÜDAHALELER YAPILSIN”

    Mülteciler, açlık, susuzluk, beslenme ve barınma gibi sorunlarla baş etmeye çalışırken ortaya çıkan bu virüs salgını olayın vahametini arttırmıştır. Hükümet tarafından kısa zamanda gerekli müdahaleler yapılıp, bulaşıcı virüs kontrol altına alınamazsa mültecileri ve ilişkide bulundukları insanları etkileyip onulmaz yaralar açacaktır.

    Bizler Halkların Demokratik Partisi olarak hükümeti, mültecilerin en temel ihtiyaçlarını karşılamaya, içinde bulundukları koşullardan dolayı Covid-19’un bulaşma ihtimali çok yoğun olan mültecilere karşı önlem almaya, virüs tespit edilen ve onlarla temas halinde bulunan mültecileri tedavi etmeye çağırıyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Barolar mültecilerle dayanışmak için Pazarkule’ye gidiyor

    Barolar mültecilerle dayanışmak için Pazarkule’ye gidiyor

    PİRHA- Mülteci ve göçmenlerin Avrupa’ya gitmek için Edirne Pazarkule sınırında bekleyişi sürüyor. İstanbul Barosu başta olmak üzere yaklaşık 20 barodan avukatlar mültecilerle dayanışmak için 11 Mart günü Pazarkule’ye gidecek. 

    Mülteci ve göçmenlerin Avrupa’ya gitmek için Edirne Pazarkule sınırında başlattıkları bekleyiş sürüyor. On binden fazla mültecinin bulunduğu sınır kapısına Edirne Valiliği’nden izin alınmadan yaklaşılamazken, Türkiye sınıra mülteci dışında hiç kimseyi almıyor.

    “ONURLU YAŞAM HAKKINI SAVUNMAK İÇİN EDİRNE’YE GİDİYORUZ”

    İstanbul Barosu yaptığı kısa bir açıklamayla, “Türkiye ile Yunanistan sınırlarına sıkışan sayısı 100 bini aşan mülteci ölüm kalım mücadelesi veriyor. Uluslararası hukukla güvence altına alınmış onurlu yaşam hakkını, başka ülkelere sığınma ve kabul edilme hakkını savunmak, mültecilere yönelik nefret söylemine hayır demek, savaşsız, sınırsız bir dünya umudumuz için Edirne’ye gidiyoruz” dedi.

    Özgürlük için Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi de, bütün üyelerini, tüm meslektaşlarını ve hukuk kurumlarını 11 Mart’ta tarihinde barolar öncülüğünde Edirne’de gerçekleşecek olan mülteciler ve sığınmacılarla dayanışma ziyareti ve ardından yapılacak olan basın açıklamasına bekledi.

    PİRHA’ya bilgi veren Avukat Kemal Aytaç, İstanbul, Ankara, Bursa, Adana, Mersin, Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Yalova olmak üzere yaklaşık 20 baronun Edirne Pazarkule’ye gideceğini söyledi. Aytaç, Pazarkule’de incelemelerde, gözlemlerde, görüşmelerde bulunulacağını kaydetti.

    PİRHA/İSTANBUL