PİRHA – Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Antalya bölgesindeki Pirce Alaaddin Sultan’a ait bilinmeyenleri anlattı. Sazcı ayrıca, civar bölgedeki Alevi-Bektaşi kültürüne de aktarımlarıyla ışık tuttu.
Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Antalya bölgesindeki bulunan Alevi-Bektaşi inancı bünyesinde inşa edilen türbe, tekke ve nişangahlarla ilgili bilgi verdi. Sazcı, söz konusu yapıların, Alevi toplumu tarafınca korunması gerektiğine vurgu yaparak, Alanya ilçesine 40 km uzaklıkta olan Selendi kazası olarak bilinen Şıhlar köyündeki Pirce Alaaddin Sultan Dergahına dair paylaşımda bulundu.
Mustafa Sazcı, ilk olarak dergâhın fiziki özelliklerine dikkat çekti. Pirce Alaaddin Sultan’a ait naaşın tek kubbeden oluşan türbenin içerisinde yer aldığını söyleyen Mustafa Sazcı, Pirce Alaattin Sultan’ın mezarının yanındaki altı mezarın ise ailesine ait olduğu bilgisini verdi.
ALEVİ DERGAHINI İSLAM KÜLTÜRÜNE EVRİLTME ÇABASI!
Mustafa Sazcı, dergâhın çevresinde Pirce Alaattin Sultan’ın dervişlerinden olduğu düşünülen 3 ya da 4 adet mezarın bulunduğunu da söyledi.
Dergâhın kaderini değiştiren hamlelerden birinin ise sonradan eklenmiş olan mescit ile başladığına dikkat çeken Sazcı, konuya ilişkin şu bilgileri paylaştı:
“Mescidin dışında 1805 yılında türbeyi ziyaret eden büyük seyyahlardan birisi olan, aynı zamanda bizim bugün dergahlarımızı keşfetmemiz açısından da büyük bir hazineye sahip olan Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde Kadim Pirce Alaaddin Sultan’ın, ailenin tek çocuğu olduğu ve aynı zamanda küçük yaşına rağmen annesine ev içi işlerde yardım ettiği söyleniyor. Pirce Alaaddin Sultan, bir gün annesi ile birlikte yufka ekmeği yaparken, Pirce Alaattin Sultan bir anda ‘Koç Davut’ olarak bilinen Alevi makamının olduğu yerden (yaklaşık 40 km uzaklıkta) bir tahtacının katırı dereye düşmesi ile birlikte ‘Yetiş Ya Pirce Alaaddin’ der. Medet car attığını duyan Pirce Sultan hemen tahtacının yanına gidip katırını kurtarıyor. Anlatılana göre Tahtacı, Pirce Alaattin Sultan’a bağlanıyor ve yıllarca Pirce Alaaddin’in hanesine odun taşıyor.
Pirce Alaaddin Sultan, tahtacının katırını kurtardıktan sonra annesinin ekmek yaptığı yere geliyor. Annesi sitem ediyor ve diyor ki ‘Neredeyse ekmeği yakıyordun. Neredeydin?’ diyor. Pirce Alaaddin Sultan başından geçeni anlatıyor. Annesi öncesinde inanmıyor. Yalan söylediğini düşünüyor. Bunun üzerine Pirce Alaaddin Sultan, katırın sırtındaki ayak izini nişan olarak gösteriyor. Bunun üzerine annesi şöyle bir sözde bulunuyor; ‘Eğer benden önce Hakk’a göçersen, senin türbeni ben yaptıracağım. Türbenin suyu eksik olmasın.’ Bugün türbenin dört bir tarafından sular akmakta. Aynı zamanda tavanı gün boyunca damlatmaktadır.
Aslında bu tarihsel veriler dışında bu anlatıla gelen menkıbelerde aslında Pirce Alaattin Sultan’ın şu anda resmi tarihçiler veya bölgede çalışma yapmış araştırmacıların anlattığı gibi bir Sünni din alimi olmadığını, Alevi ereni olduğunu gözler önüne seriyor. Çünkü şöyle bir durum söz konusu; bir Tahtacı, genel manada bir Alevi, kendi inancının ulusunu, piri olmayan kişiyi imdada çağırmaz. Bunu Antalya özelinde anlatmak gerekirse mesela Tekke bölgesinde yaşayan bir Alevi ‘Yetiş ya Sinan-ı Ümmi’ lafını kullanmak yerine ‘Kâfi Baba’yı, İlla Baba’yı, Bali Baba’yı imdada çağırır. Bu Tahtacı, Pirce Alaaddin Sultan’ı imdada çağırıyorsa doğal olarak Pirce Alaattin Sultan’ın da organik bir ilişkisi olması gerekiyor. Yani buradan anlaşılacağı gibi buranın aslında bir Alevi-Bektaşi türbesi olduğunu menkıbeler üzerine tespit etmiş olabiliyoruz.”
Mustafa Sazcı, Pirce Alaaddin Sultan’ın, bahsedildiği üzere Müslümanlıkla ilişkili bir din alimi olmadığını vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şah Haydar’ın halifelerinden, dervişlerinden birisi olan Şah Kulu Sultan’ın babası olan Hasan Halife, onun yoldaşı olan Pirce Sinan, nasıl ki Sünni bir din alimi değilse onun kardeşi olan Pirce Alaaddin Sultan da isminden de anlaşıldığı gibi bir Sünni din alimi olmaktan uzaktır. Ancak şu var ki bizler, Cumhuriyet döneminde bu dergahlarımızdan, bir şekilde hayatın olağan akışından koptuğumuz; Alaaddin Sultan, Sultan Kızı Ana, Tepecik Evliyası, Pelit Evliyası gibi bu dergahlarla ilişkilerimiz kesildiği için daha sonrasında unutmaya yüz tutmuş olduğunu görebiliyoruz. Kaldı ki bu coğrafyada şu an içerisinde bulunduğumuz dergâh aslında eski adıyla ‘şıklar Köyü’ değil. Işıklar Köyü’nün, Cumhuriyet döneminde bu isme evirildiği söylenmekte.
Onun dışında bölge hakkında da bilgi vermek gerekirse bölgenin de eski bir yerleşim yeri olduğu bilinmekte. Hatta dergâhın biraz ilerisindeki tepenin üstünde eski bir yerleşim yeri, antik bir şehir bulunmakta. Yine dergâhın çevresinde özellikle Alanya bölgesi içerisinde Köklem Dede, diğer adıyla Büklüm Dede Türbesi bulunmakta. Onun dışında yine Horasan’ın yedi erenlerinden birisi olduğu söylenen Çomaklı Dede ve bunun dışında Pelit evliyası diğer adıyla Musa Dede, Tepecik evliyası Koç Davut Baba, Sitti Zeynep Ana (Sultan Kadın), Dursun Dede, Hasan Dede, Akbaba Yatırı, Ardıç Dede, Musa Dede gibi erenler, Alanya ilçesinde bulunmakta. Ve bu dergâha en yakını 10 km uzaklıkta olan Tepecik Evliyası. Onun yaklaşık 30 km ilerisinde tepe zirvesinde bulunan Kuş Davut Baba makamı bulunuyor.
Bu dergâha en yakın ziyaret Tepecik Evliyası o da buraya 10 km uzaklıkta. Onun dışında Tepecik evliyasına da 30 km uzaklıkta olan Koç Davut Baba türbesi makamı bulunmaktadır. Bu dergâha en yakın olanlar peşi peşine aslında dağ tepelerinde, dağ eteklerinde bulunmaktadır. Kaldı ki Antalya’da bulunan türbeler, dergahlar, makamlar, nişangahların hepsi aslında ya tepede ya da dağın eteklerinde bulunmaktadır. Aslında buda gösteriyor ki devletin baskısı sonucu erenler, evliyalar da bu baskıya karşı dergahlarını, makamlarını dağ eteklerine dağ tepelerine kurmaktadırlar.”
PİRHA-Cemevlerine gelen yüksek elektrik faturalarına dair PİRHA’ya konuşan Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, “Cemevlerinden elektrik ve su ücretinin alınması kabul edilebilecek bir şey değil. Aslında kamuya hizmet eden hiçbir alandan ücret talep edilmemeli” dedi.
Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, ‘ticarethane’ statüsünde faturalandırılan cemevlerine gelen yüksek elektrik faturalarına ilişkin PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.
Sazcı, “Cemevlerinden elektrik ve su ücretinin alınması kabul edilebilecek bir şey değil. Aslında kamuya hizmet eden hiçbir alandan ücret talep edilmemeli” ifadelerini kullandı.
“İKTİDAR, İNANÇLARI VE İBADETHANELERİ KENDİSİ TANIMLAMAK İSTİYOR”
Cemevlerinin, Alevilerin ibadethanesi olduğunu belirten Sazcı, “İktidar uzun süredir Alevi Bektaşilerin inançlarını da ibadet yerlerini de kendisi tanımlamak mecburiyetinde hissediyor, kendine bu görevi biçiyor. Buradan açık bir şekilde söylemek gerekiyor; bir yerin ibadethane olup olmadığının karar mercii iktidar, hükümetler, devlet değildir. Bu inanca mensup olan kişilerin beyanı esas alınmalıdır.
Bugün Alevi Bektaşi inancına mensup kişiler bu alanları kendine ibadethane olarak görüyorsa bunu tartışmaya açacak mercii kesinlikle devlet yetkilileri değildir. Bugün bir caminin, kilisenin, havranın ibadethane olup olmadığı nasıl ki tartışmaya açılmıyorsa, cemevinin de ibadethane olup olmadığı tartışmaya açılamaz” dedi.
Sazcı, cemevlerinin ‘kültürel dernek’ olarak adlandırılmasını da eleştirirken, şunları söyledi:
“Bakanlar kurulunun verdiği beyanla birlikte gördüğümüz yeni bir şey de şu: İktidar geçmiş dönemlerde yaptığı tanımlama sürecini bugünlerde de devam ettiriyor. Alevi Bektaşi inancına mensup kişilerin bulunduğu cemevleri bir kültürel dernek olarak adlandırılamaz. Kültürel dernek misyonu üstlenmiş dernekler değildi bizimki. İnançlarımızı, ibadetlerimiz bu alanda yerine getiriyoruz. O yüzden biz buraya ibadethane gözüyle bakıyorsak bizim için ibadethane burasıdır, devlet yetkilileri bunu tartışamaz. Bugün Alevi Bektaşi inancına mensup kişilerin yüzde 90’ı en azından buraları ibadethane olarak görüyor. O yüzden devlet yetkililerinde aynı zamanda diğer yazarların çizerlerin de bu mevzu üzerine daha fazla tartışma yürütmemesi gerektiğini düşünüyorum.”
“KAMU İÇİN KURULAN DERNEKLERDEN DE ELEKTRİK PARASI ALINMASIN”
Kamu yararı için faaliyet gösteren derneklerden de elektrik ve su parası alınmaması gerektiğini ifade eden Sazcı, “Alevi Bektaşilik dışında kendini inançsız olarak gören insanların aslında kurdukları derneklerden elektrik su faturası alınmasını da doğru bulmuyorum. STK’lardan da alınmasını doğru bulmuyorum, çünkü bunlar kamu için kurulan dernekler” şeklinde konuştu.
“ALEVİLERİN TALEPLERİNE SES OLMALILAR”
Sazcı sözlerini şöyle sürdürdü:
Alevileri aslında ciddiye almadıklarını bu beyanlarıyla da belirtmeye çalışıyorlar. Çünkü AKP’nin şu an mevcut olan kitlesi de zaten geçmiş dönemlerden beri adlandırmamız gerekirse Alevi fobik bir kitle, Alevi isminden ifrit olan bir kitle. Kaldı ki AKP, “cemevi” ifadesini kullanamıyor çünkü biliyor ki “Alevilik” derse, “cemevi” derse kendi ayağına sıkacak. Kendi o kemikleşmiş kitlesinden oy kaybettiğini biliyor. Bu yüzden aslında bunu dile getirmekten imtina ediyor. Ancak bugün AKP karşıtı olan diğer siyasi partilerin de Alevilerin bu taleplerine ses olması gerektiğini düşünüyorum. AKP gibi oy uğruna sessiz kalmalarını doğru bulmuyorum. Bugün hakikat neyse onu dillendirmeliler. Bugün cemevlerinden ücret alınması daha doğrusu elektrik ve su ücretinin alınması kabul edilebilecek bir şey değil, aslında kamuya hizmet eden hiçbir alandan ücret talep edilmemeli.”
PİRHA- Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı gençlerinden Mustafa Sazcı, Antalya’nın Aksu ilçesinin Tekke köyünde bulunan Pir Bali Baba Dergâhı’na dair bilgiler paylaşarak, “Alevi kurumları kendi bulunduğu ildeki dergâhlara, ziyaretgâhlara sahip çıkmalı” dedi.
Antalya’nın Aksu ilçesinin Tekke köyünde bulunan Pir Bali Baba Dergâhı 13. yüzyılda Selçuklu döneminde inşa edildiği bilinmekte. Pir Bali Baba Dergâhı’na dair PİRHA’ya konuşan Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, dergahın yapısında kullanılan malzemelerin büyük ihtimalle Sillyon Antik Kenti‘nden alınan kalıntılarla birlikte inşa edildiğini belirterek, “Daha sonrasında hem köylülerin hem de belediyenin bilinçsiz çalışmaları sonucu aslında tahribasyona maruz kalmış, tahrip olmuş dergâhlarımızdan ve hala kendi inanç yapısını korumaya çalışan Antalya’da olanlardan biri. Dergâhı diğer dergâhlardan ayıran çok önemli yönleri var. Dergâh şu an bildiğimiz haliyle sadece türbe olan kısmı yani Bali Babanın meftun olduğunu söylenilen yer mevcut” dedi.
Dergâhın önünde 400 500 küsur derviş mezarı da bulunduğuna işaret eden Sazcı, “Onun yanı sıra dergâhın tam sağ kısımda ağacın altında bulunan bir pınar var, dergâha ismini veren de zaten bu. Dergâhın bir diğer ismi de Sulu Tekke Türbesi. ‘Sulu Tekke’ denmesindeki maksat altından akan pınar olduğunu göreceğiz” diye konuştu.
Sazcı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Pir Bali Baba’nın Hacı Bektaş Veli Dergahı’ndan Antalya Tekke bölgesine doğru gelen Abdal Musa Sultan ve Kızıl Deli Seyitali Sultan gelen erenlerden biri olduğunu biliyoruz. Abdal Musa Sultan’la Kızıl Deri Seyitali Sultan ilk dönemlerde Antalya Elmalı ilçesinde Tekke köyünde irşat faaliyetlerini yürütürken Bali Baba ise Antalya’nın Serik bölgesindeki Tekke köyünde irşat faaliyetlerini yürütmüştür.
Daha sonrasında diğer kaynaklardan incelediğimizde gördüğümüz şu Bali Baba adında iki eren daha var bir Erende birisi Yunanistan Teselya da bulunan Dur Bali Baba üçüncüsü ise Yunanistan Dimetoka’da Kızıldeli Seyitali Sultan dergahında bulunan Yab Ali Baba. Şefik hocanın tanımı ile Yab Alı Baba olarak da geçiyor. Ancak doğru ismi Yab Ali olduğu söyleniyor. Bana göre ve bu üç kaynağı da incelediğimizde gördüğüm şey şu; bu üç dergâhta bulunan bu üç türbede bulunan kişi orada irşat faaliyetlerini sürdüren kişinin tek kişi olduğunu bununda Bali Baba olduğunu düşünüyorum.”
Dergâhın en büyük özelliğinin derviş mezarları olduğunun altını çizen Sazcı, “Çünkü derviş mezar taşlarına baktığımızda diğer dergâhlarda olduğu gibi hiçbir şekilde İslami dejenerasyona uğramadığını görüyoruz. Dervişlerin mezar taşları üzerinde yazan ifadeler bakıyoruz hiçbirisi Arapça ve İslami sembol barındırmıyor. Daha çok Alevi Bektaşi yoluna ilişkin bir anlamı olan diğer inançlar da kullanılan sembol mevcut” diye belirtti.
“BALİ BABA DERGAHI’NDA BULUNAN MEZAR TAŞLARINDA ERKEK DERVİŞLER KADAR KADIN DERVİŞLERDE VAR”
Bali Baba Dergahı’nda bulunan mezar taşlarında erkek dervişler kadar kadın dervişlerin de olduğunu vurgulayan Sazcı, “18 yaşını geçmiş dervişlerin de mezarları mevcut. Aslında genç kadın dervişlerinde mezar taşlarının olması varlığını burada bulmamız bizim için önemli. Çünkü geleneksel yani anlatıda sanki kadınlar Alevi Bektaşi inancında sadece talip olabilir dervişlik, rehberlik, mürşitlik yapamaz gibi algımız var. Ancak Bali Baba Dergâhı’nda bu algının ben kırıldığını düşünüyorum. Bu yüzden önemsenmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Dergahın her geçen gün tahribata uğradığını ve Alevi kurumlarının bu duruma el atması gerektiğini söyleyen Sazcı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dergahın sağ köşesi yıkılmış duvarda çatlaklar oluşmuş durumda. Belki birkaç yılda dergâhın duvarı tamamen çökecek durumda. Köye gelen antropologların mezar taşlarını yurtdışına kaçırdığı söyleniyor. Açıkça söylemek gerekirse benim de her geçen gün geldiğimde gördüğüm mezar taşlarının bir bir eksildiği. Bu nedenle aslında dergahın bizler açısından önemi artıyor. Hem kadın dervişlerin mezarının olması aynı zamanda İslami dejenerasyona uğramamış olması bizim açımızdan bu dergahın koruma altına alınması, yaşatılması ve insanlara tanıtılması önemli. O yüzden varlığımızın yegane öncülerinden olan bu erenlerin kurmuş oldukları dergahlara, tekkelere, türbelere aynı zamanda yok sayılan görmezden gelinen ve çok küçümsenen makamlara, niyazgahlara sahip çıkmamız gerekiyor.
O yüzden buradan çağrımızı yapmış olalım Hacı Bektaş Dergâhına sahip çıktığımız kadar diğer dergâhlarımızı da görmezden gelmeyelim. Bütün Alevi kurumları aslında kendi bulunduğu ildeki dergâhlara, ziyaretgâhlara sahip çıkmalı.”
PİRHA-Antalya Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Yönetim Kurulu üyesi Talip Çokbilir’in evinde cem yapıldı. Cemde konuşan Kızıldeli Ocağı yol hizmetkarı Mustafa Sazcı, “Bugün devasa büyüklükteki cemevlerinde birbirini daha önce hiç görmemiş kişiler ile ceme duruluyor. Dedeler veya analar tıpkı bir camii imamı gibi vaaz veriyor, iki güç gülbank birkaç tevhid ve mersiye ile cemi sırlıyorlar. Ne talip dededen gıda alıyor, ne de dede talipten gıdalanıyor” dedi.
Antalya Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Yönetim Kurulu üyesi Talip Çokbilir’in evinde yapılan ceme Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi gençliğinden Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Zakir Naciye Çokbilir ve canlar katıldı. Yapılan muhabbetlerde deyişlerin, nefeslerin anlam ve içeriği ve günümüzde cemlerin nasıl yapılması gerektiği noktasında birçok konu başlığı üzerinde sohbetler yapıldı.
“ALEVİ-BEKTAŞİ YOLUNUN EN TEMEL RİTÜELİ MUHABBETTİR”
Zakir ve Yol hizmetkarı Mustafa Sazcı, günümüzde yapılan cem biçimlerini eleştirerek şunları söyledi:
“Meluli Baba’nın nefesinde buyurduğu gibi cem içinde ve dışında eylem ve söylemleriyle birbirine yoldaş olan siz değerli canlarla bugün cem olduk. Hakk erenler defterine kaydeylesin, burada yapacağımız muhabbet eşikten dışarı yaşamımızda bizlere kılavuz olsun.
Hepinizin bildiği üzere Alevi-Bektaşi yolunun en temel ritüeli muhabbettir. Yaptığımız tüm cem erkânlarının özü de zaten muhabbettir. Erenler buyuruyor ki “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl.” Burada Muhammed’den kasıt zahiri anlamda algıladığımız İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed değil, yol diliyle İnsan-ı Kâmil olan Muhammet’tir.
Bir insan ancak muhabbet meydanında özünü pişirerek, ehl-i tûrabların sohbetinden gıdalanarak insan-ı kamil mertebesine erişir. Bunu söylediğimize göre erenler, bugün Alevi-Bektaşi inancına mensup kişiler, “Niçin insan-ı kamiller, deliler, dolular, veliler, aşık-ı sadıkları var edemiyor?” sorusunun cevabını açık ve net bir şekilde görmüş oluruz.
Hüdai Baba diyor ya: “Hüdayiyim hüdamız var, dost elinden bademiz var, muhabbetten gıdamız var, ölüm ölür biz ölmeyiz.”
“NE TALİP DEDEDEN, NE DE DEDE TALİPTEN GIDA ALIYOR”
Peki bugün ne yapılıyor? Devasa büyüklükteki cemevlerinde birbirini daha önce hiç görmemiş kişiler ile ceme duruluyor. Dedeler veya analar tıpkı bir camii imamı gibi vaaz veriyor, iki güç gülbank birkaç tevhid ve mersiye cemi sırlıyorlar. Ne talip dededen gıda alıyor, ne de dede talipten gıdalanıyor. Daha önce geleneksel cemlerimizi görmemiş canlarımızın bilgisi de ancak yapılan seyirlik cemlerden ibaret oluyor.
Bu sorun sadece bunlarla da kalmıyor beraberinde birçok sorunu da getiriyor. Bugün Alevi toplumu içinde dönen “içi miyiz, dışı mıyız?” gibi kısır tartışmaların, ikrarın ve müsahiplik kavlinin unutulması gibi sorunların temel sebebi, Alevi yol-erkânının cemlerde işlenmemesi ve yerine İslami terminolojiyi kullanarak masallar anlatılmasıdır.”
“GECEKONDULARDA YAPILAN CEMLERİ HATIRLIYORUM”
Gecekonduda yaşadıkları dönemde cemlerin evde yapıldığını hatırlatan Mustafa Sazcı, “Cem başlamadan önce kapı komşu cümle talip ve muhip gelir ortaklaşa bir şekilde yapılırdı. Daha sonrasında ehli kamiller, rehber, pir ve mürşit cemhaneye girer muhabbete başlarlar, taliplerin sorunları, sıkıntıları konuşulur, Hakk yolu üstüne muhabbet edilir. Ardından rehberin çağırması ile talipler de gelirdi. Herkes geldiyse ilk önce müşkül varsa çözülür, ardından dede, talipten rızalık alır, ardından cümle gönüller birlenir ve cem başlardı. Cem başladıktan sonra sorular, cevaplar, fıkralar, rivayetler, nefesler ile yol-erkân anlatılır, herkes aktarılan bilgi ile zahiri tasını yani aklını, meydanda biriken aşk ile şevk ile batıni tasını yani o güzel donun içindeki gönlünü, doldurur. O aşkın ve şevkin taşmasıyla birlikte hiçliğe ermek için çırpınarak semah dönerdi. Nihayet cem lokmaların dağıtılması ve gülbangın verilmesi ile sonlanırdı” diye konuştu.
“BİR ARAYA GELMEMİZİN BİLİNÇLENME GİBİ BİR SEBEBİ OLMALI”
Daha sonra söz alan Murat Çağlayanoğlu ise şunları söyledi:
“Pir Sultan Abdal, köylülerin orada bir başkaldırısının kendisine sahip çıkmasının büyük bir katliam olacağını düşünerek kendi canını tehlikeye atıyor. Halkı sakin olmaya çağırıyor ve ben gideceğim kendimi savunurum diyor. Pir Sultanın söylediği bir sürü başka şeyler var. Bunların birçoğu ona ait olmayabilir. Değerli Alevi aşıklarından söylenmiş olan deyişler de yabana atılmamalı. Bunların hepsi Alevi toplumunun uyanmasına içinde yaşadıkları bozuk düzene karşı örgütlenmelerine bir çağrı gibidir.
Bence dedelerimiz 68 kuşağından daha önce Mustafa Suphi’lerin katliamlarına da değinip onları da gün ışığına çıkarmak için doğru bilgiler edinip bence böyle sohbetlerde anlatmaları iyi olur.
Bizim bir araya gelmemizin bir sebebi olmalı, bilinçlenme sebebi olmalı ve Hacı Bektaş talebelerini Romanya’ya kadar gönderiyor çünkü oralardaki bütün bizim Alevi dediklerimiz öyle bir kelime yok. Bektaşi derler. Arnavutluk’tan Yunanistan’ın Girit adasında Bektaşiler vardır. Bunlar oralara Bektaşi talebelerinin götürdüğü şeylerdir. Onlar Bektaşi olarak gitmişlerdir. Hacı Bektaş’tan aldıkları dersleri oralarda yaymışlardır, insanları bilinçlendirmişlerdir.
“ÇOCUKLARIMIZ CEMLERDEN UZAK KALDI”
Yani tabii ki mutlaka bu gelecektir. Ahlak terbiye kültür bence iyi işlenmeli ve bugün terbiye diye toplumda bir şey kalmamıştır maalesef. Bizim çocuklarımız da kapitalist düzenin içinde maalesef pisliğe bulaşmışlardır.
Uyuşturucudan, fuhuştan her türlü kültür yaşam biçimine bulaşmışlardır. Bunları aileler önlemiyorlar çünkü aileler de bu konuda yetişmemişlerdi. Çocuklarıyla nasıl ilgileneceklerini biraz sert terbiye etme yöntemi ile ele aldıkları için çocuklar anneden babadan da uzaklaştı. Halbuki onlara çok iyi annelik babalık yapabilseydik genel toplumu kastediyorum, sporuyla, yüzmesi ile müziği ile kültür faaliyetleri ile ilgilenseydik; çocuklarımız şimdi biz yine beraber cemde olurdu. Maalesef biz bu konuda sınıfta kaldık. Bu sınıfta kalmayı tekrar düzeltmek bizlerin boyun borcu olmalı.”
“KADINLAR NEDEN ZAKİRLİK YAPMADI?”
Zakir Naciye Çokbilir de zakirlikle ilgili konuştu. Çokbilir, “Kadınlarımız neden zakirlik yapmadı? Çünkü kadınlarımız, erkeklerin eşiti diye vurguluyoruz. Her yerde canız, yoldaşız her şeyi birlikte göğüslüyoruz ama kadınlar çalıyor, söylüyor ama zakirliğe gelince niye zakirlik yapılmıyor? Ne zamandan beri yapılmıyor? Ya da yapıldı mı zamanında? Bunlar değişti mi? Hep merak etmişimdir” dedi.
“ALEVİ YOL ERKANI İÇERİSİNDE GENÇLER DE VAR”
Yol hizmetkarı Mustafa Sazcı son olarak şöyle konuştu:
“Bugün Alevi kadınlarının, zakirin elinden sazını alıp, o erkanı yürütmesi gerekiyor. Dedeyi posttan kaldırıp kendisi ana olarak o yol erkanını yürütmesi gerekiyor. Bizim dedelerin de, zakir olan erkek canlarımızın da görevi devretmek gibi bir dertleri yok. Bugün yapılması gereken taliplerin ve kadınların aynı zamanda kadınların işi derken gençlerin de işi diye düşünüyorum. Bugün Alevi yol erkanı içerisinde gençler de var. Dedelerimiz gençlerin söz sahibi olmamaları taraftarı.
Çünkü yeni fikirlerin ortaya çıkması dedelerdin artık o dogmatik fikirlerini ortadan kaldıracağı için bugünün diliyle gençler konuştuğu için dedelerin otoritesini zayıflatacak. İki, üç tane Kerbela mersiyesi söylemekle, iki, üç tane tevhit okumakla Alevi yol erkanı yürütülmeyeceğini gençler dillendirdikleri için dedeler de bunun üzerinden egemenlik sağladıkları için bugün Alevi gençlerine de Alevi kadınlarına da izin vermiyorlar. Bence en büyük görev onlara değil bize düşüyor.
Geçmişte yol-erkân yürütmüş olan pirlerimizi takiye yaptıkları için yargılayamayız. Ancak bu kabullenme bu dönemde hizmet yürüten kişiler için değildir. Bugün geçmişte yapılmış olan takiyeyi sürdürmek, üzerimize giydiğimiz veya giydirilmiş olan kıyafetleri yırtıp hakikati söylememek, asimilasyona hizmet etmekten öteye gitmez.
“HAKİKAT GÜNEŞİ BALÇIKLA SIVANAMAZ AMA ONU GÖRECEK GÖZLER BALÇIKLA SIVANIR”
“… Mansur’un kelamı haktı (gerçekti), çünkü özü Hakk’tan idi; o Hakk’ı bildi, Hakk’ı söyledi. Ve bu sebepten dâra çekildi. İş odur ki dervişliğe soyunan kimse; Hakk’ı, Hakikat’i söyleye. Bunu söylerken de gönlünde güman (şüphe) ve havf (korku) olmuya. Mansur gibi dâra çekilse de Hakikat’ten ayrılmaya, gönlüne güman düşürmeye. Boynumdaki bu ipte Hakikat’i söylemekten ihtirâz etmeyen (çekinmeyen) dervişlerin nişanesidir.”
Vakit yazdığımız dizelerin kafiye uyumu için Mansur’u, Fazlı’yı, Nesimi’yi kullanma vakti değil, onların felsefesini alenen dillendirme vaktidir. Hakikat güneşi elbette balçıkla sıvanamaz ama hakikati görecek olan gözler balçıkla sıvanabilir. Peki göz görmedikten sonra hakikat güneşinin ne ehemmiyeti kalır?
Son olarak canlar “Ustası kim olursa olsun, tek taş ile duvar örülmez.” Ancak o duvarın tamamlanması için o tek taşa ihtiyaç her zaman vardır. Sevgili yol hizmetkarları ve cümle ehil canlar, buradan çağrımızdır. Geçmişte geleneksel olarak yaptığımız cemlerimizi sürdürelim. Taliplerimizi yalnız bırakmayalım, hakikati bulunduğumuz her ortamda dillendirelim. Bizleri evine, gönlüne mihman eden cümle canlara aşk-ı niyazlarımızla.”
Çerağların uyandırılmasıyla başlayan muhabbet ceminde 12 hizmetlerin ardından lokma gülbengi ile cem tamamlandı.
PİRHA- “Alevi Mahallesi Antalya Zeytinköy’deki Uyuşturucu Politikası” başlıklı yazısı nedeniyle gözaltına alınan Mustafa Sazcı serbest bırakıldı.
Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı gençlerinden Mustafa Sazcı, dün akşam saatlerinde Antalya’da gözaltına alınmıştı.
PİRHA‘da yayınlanan “Alevi Mahallesi Antalya Zeytinköy’deki Uyuşturucu Politikası” başlıklı yazısı nedeniyle gözaltına alınan Sazcı, çıkarıldığı Antalya Adliyesi’nde ifadesinin ardından serbest bırakıldı.
Sazcı, yazısında Antalya Zeytinköy’de uyuşturucunun bilinçli şekilde yaygınlaştırıldığını vurgulamıştı.
PİRHA-Antalya Zeytinköy’de uyuşturucunun bilinçli şekilde yaygınlaştırıldığını belirten Mustafa Sazcı, “Alevi Mahallesi Antalya Zeytinköy’deki Uyuşturucu Politikası” başlığıyla bir yazı kaleme aldı.
Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı gençlerinden Mustafa Sazcı, Antalya Zeytinköy’de yaygın olan uyuşturucu ile ilgili PİRHA‘ya bir yazı gönderdi.
Sazcı, uyuşturucu ve fuhuşun Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları mahallelerde tarih boyunca bilinçli olarak yayıldığını öne sürdü.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ZEYTİNKÖY
“Geçmiş; her zaman geçmişte kalması gereken kötü şeyler değil, özlenen ve gözlenen şeyleri de içinde barındırır” diyen Sazcı, “Öyle ki yaşı kemalete ermiş bir Kızılbaş iseniz köyden kente göçle dağılan ve yıkıma uğrayan inancınızı yaşayamama sizi iyisiyle, kötüsüyle geçmişe özlem duymaya sevk eder. Hakeza kentsel dönüşümden öncesini aklı kesen bir erişkin veya genç Kızılbaş iseniz gecekondularda yaşadığınız yoğun asimilasyona maruz kalmış ancak samimi ve itikatlı insanların yürüttüğü yol-erkân “keşke” ile başlayan cümleler kurmamıza vesile oluyor” diye belirtti.
“AKRANLARIMA NAZARAN AVANTAJLIYDIM”
Mustafa Sazcı çocukluğunda inancı nasıl öğrendiğini ve Yola ilgisini şöyle ifade etti:
“Ben birçok noktada akranlarıma nazaran avantajlı bir çocuk oldum. Birçok Pir’in muhabbetine nail oldum, sohbetlerinden gıdalandım. Ama en önemlisi de neydi biliyor musunuz itikatı bütün ve samimi talibanın, muhibanın yaşadığı döneme eriştim.
Hanemizin, Kızıldeli Sultan Ocağı’nın dede ailelerinden birisi olması hasebiyle Adana, Adıyaman, Osmaniye, Malatya dahil birçok mihmanın uğrak noktası oluyordu. Kimisi talip ailelerden kimilerinde farklı ocakların talip ve Ocak zadelerinden. Bu geniş skalada farklı süreklerden canların hanemize mihman olması elbette beni çok etkiledi, her süreğinin söylemlerine kulaktan aşina olmuştum. O küçük yaşlarda artık kendimi bu yolun bir hizmetkarı olarak görüyordum. Tabii burada o büyüklerimin sadece bana özel torpil geçmelerini es geçmemeliyim. O yüzden hepsine müteşekkirim.
“HER PERŞEMBEYİ İPLE ÇEKERDİM”
Evimizin bir başka özelliği de dedemin Şah-ı Merdan, Şir-i Yezdan’ı, Bozatlı Hızır’ı ve Kızıldeli Sultan’ın cemalini görmesi üzerine bir ziyaret olan yaşlı incir ağacının yanına yaptırdığı halk tarafından “Çırağhana” olarak bilinen nişangâhdır. Her Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece diğer ocaktan insanlar elinde mumu ile gelir, dedem gülbengini verir, canlar niyaz eder, gönül kabesini ısıtacak delilini uyarırdı. Lokması olan lokmasını dağıtır, kimisi kurban tığlardı. Her perşembeyi iple çekerdim o güzel insanların “Sıdk ile kara daşa bağlanmasını” görmek, dedemin okuduğu gülbengi tekrar tekrar dinlemek için.
“ZEYTİNKÖY’ÜN TAMAMI ALEVİLERDEN OLUŞUYORDU”
Mustafa Sazcı, Zeytinköy’de yaşanan olumsuzlukları şöyle anlattı:
“Antalya Zeytinköy geçmişte tamamı Kızılbaş Aleviler’den oluşan bir nüfusa sahipti. Çoğunluğu Himmetçi Ali Baba Evlatlarından Karayağmurlu Ocağının talipleridir ancak bunun yanı sıra 30-40 hane civarında aslen Malatya- Tencili Kızıldeli Ocağı evlatları (Sazcı’lar) ve talipleride vardır. Aslında yazının genel amacı olan Zeytinköy’ün tarihsel süreçteki evrimini incelemek için iki dönemde ele alacağım.
Zeytinköy, uyuşturucu satıcılığı, fuhuş ile bilinen bir Alevi mahallesi. O bölge ıslah edilmek için çeşitli projeler geliştiriliyor. Birçoğu da son 2 yılda hayata geçirildi. Peki asıl amaç; yoksulluğun azaltılması ve uyuşturucu ile mücadele mi? O halde cevabı öğrenmek için yazıya geçelim.
1985 VE ÖNCESİ ZEYTİNKÖY
Antalya şehir merkezine sadece 3 kilometre uzaklıkta bulunan Zeytinköy (Yeşildere), şehrin en köklü yerleşim yerlerinden biridir. Bilinen 600 küsur yıllık bir geçmişe sahip olan Zeytinköy tamamı Alevi inancına mensuptur. 70’lerin sonuna kadar inançlarını dışarıya kapalı da olsa sürdüren Zeytinköylüler, 1980 faşist askeri darbe ile tüm Alevi- Kürt yerleşim yerleri gibi büyük bir yıkıma, inançsal ve kültürel dejenerasyona maruz kalmıştır. Zeytinköy’de artan siyasi hareketlenmenin farkına varan iktidar, halka zulüm üstüne zulüm yaşatmıştır. Alevi oldukları için büyük bir psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalan Zeytinköy halkının inançsal faaliyetleri o yıllarda sekteye uğramış, inançsal ve kültürel kopuşun ilki bu dönemde gerçekleşmiştir.
Kısacası 85 öncesi Zeytinköy’deki durum 80 darbesine kadar, merkezde olmasına rağmen inançsal faaliyetlerini yapan ek olarak tarla işçiliği, çelenkçilik ve çalgıcılık yapan geleneksel bir Kızılbaş/Abdal yerleşim alanıydı. Fakat darbeden sonra büyük bir yıkıma sürüklenecekleri bir sürecin içerisine gireceklerdi.
1985 SONRASI ZEYTİNKÖY
1980’de yaşanan büyük hezimetin ardından Zeytinköy halkı yeniden bir toparlanma içerisine giriyordu ki Antalya’nın merkezinde genel tablonun dışında geleneksel inanç ve kültürünü yaşatan insanların varlığının rahatsız ettiği siyasiler, Zeytinköylü Kızılbaşlar üzerindeki yeni oyunlarını devreye soktu.
Neydi bu oyunlar? Elbette ki birçoğunuzun aşina olduğu üzere uyuşturucu, fuhuş ve tarikatlar.
1990’ların başı Zeytinköy’e normalde hiç olmadığı kadar polis girmekte ve gençlerin birkaçında uyuşturucu kullanımı tespit edilmektedir. 90’ların sonlarına doğru gelindiğinde Zeytinköy’ün büyük bir nüfusunu oluşturan bir ailenin uyuşturucu ticaretine başlamasıyla birlikte gençlerde uyuşturucu kullanımı artmış ve bunun yanında mahalleye dışarıdan da insanların girmesi ile kozmopolitan bir uyuşturucu merkezi hâline gelmiştir. Dışarıdan getirilen uyuşturucu taciri ailelerle birlikte, Zeytinköylü birkaç ailenin de uyuşturucu satıcılığına başlaması Zeytinköy’ün, Zehirköy (!) olma sürecinde büyük bir ivme kazandırdı. Uyuşturucunun getirdiği kültürel ve inançsal erozyon, fuhuşu da beraberinde getirdi. Mahalle gündüzleri uyuşturucunun merkezi, geceleri ise fuhuşun merkezi haline gelmişti. İnançsal faaliyetler durma noktasına gelmiş, Abdal kültürü ise dejenere olmuştur.
Uyuşturucular mahalleye sokulurken, 2005’ten sonra artık bu süreç daha da hızlandı. Halkın bir kesimi çoktan bu kervana katılmışken, içlerinden bir kesimde gençlerini, inançlarını ve kültürlerini korumak adına çok çabalıyordu. 2010’lu yıllara geldiğimizde ise bütün bu çabaların boşuna olduğunu görüyoruz. Uyuşturucu ticaretine devletin gizli-kapaklı destekleri ile teşvik ediliyordu, bu yüzden kolayca sökülüp atılmayacaktı.
“2010’DAN SONRA TARİKATLAR ÇALIŞMALARA BAŞLADI”
Zeytinköy’de uyuşturucu ve fuhuş sorunu devam ederken 2010’lu yıllardan sonra tarikatlar da daha sonradan faaliyetlerinde kullanacakları yerel işbirlikçileri yetiştirmek için çalışmalara başladı. İlk önce mahallenin büyük ailelerinden kişileri toplayıp “Din sohbetlerine” çağırdılar. Her birinin evinden farklı günlerde sohbetler düzenlediler. Mahallede önceden merdiven altı daha sonra resmi Kur’an kursları açtılar. O mahalle içerisinde sivrilen tarikat üyelerini de “Hac ve Umre” ile ödüllendirdiler. Burada çalışma yürüten tarikat, Nakşibendi tarikatına bağlı İsmailağa Cemaati’dir.
2014 yılında F.A. tarafından başlatılan semah, cem ve THM koro çalışmaları, bu grup için büyük bir tehdit oluşturdu. Çocuklar müteşerri İslam’ın öğretileri ve ritüelleri ile değil; sazla, semahla, cemle vakitlerini geçiriyor kendilerini geliştiriyorlardı. Bu tehdide karşı harekete geçen cemaat, farklı söylenceler ve iftiralar çıkardılar. Bunlardan başlıcaları:
“Cemevinde şeytanlar ibadet eder.”, “Cem uydurmadır.”, “Başınızı açarsanız yanarsınız.”, “Onlar Alevi değil, Hz. Ali namaz kılardı.”, “Çocuklarınıza Allahsızlığı (ateizmi) anlatıyorlar.”, “Bunların uçkuru düşük, imanı zayıftır.”
Bunun üzerine birçok aile çocuklarını geri çekti. Bazı öğrenciler ile birebir görüşmeler alan tarikatçılar küçük yaşlarını fırsat bilerek onları cehennemle korkuttular. İslam’a yönelmelerini eğer yönelmezlerse helak olacaklarını, dönerler ise ileri ki dönemlerde Umre’ye göndereceklerini, Allah’ın ise onları cennetle ödüllendireceğini söylediler. Eninde sonunda bu faaliyette bununla beraber birçok nedenden dolayı sönümlendi.
“ZEYTİNKÖY’Ü RANTA AÇTILAR”
Devlet 2012’den itibaren bir başka yüzünü daha gösterdi, uyuşturucu ile mücadele ve toplumsal refahın ikame edilmesi için “Kentsel Dönüşüm” adı altında Zeytinköy’ü ranta açtı. 2010 öncesine kadar sıkıntılı birçok yönü de olsa inancını ve kültürünü yaşamak isteyen gecekondu sakinlerini hem inançsal ve kültürel dejenerasyona uğratmak ve onları merkezden taşralara sürmek asıl hedefti. Merkezi bir konumda Kızılbaş Abdalların bulunması elbette ki hoşlandıkları bir durum değildi.
Peki tüm bunlar bize mahalleye uyuşturucunun bilinçli bir şekilde sokulduğunu kanıtlamaya yeterli mi?
Ben yeterli olmayacağını düşündüğümden dolayı alanda yaptığım çalışmada şu bilgilere de eriştim. Zeytinköylülerden M.H. ile yaptığımız röportajda bize şu bilgiyi verdi:
“97-98 yıllarında köye bir grup yetkili geldi ve köyü boşaltmamız karşılığında bizlere maddi destekle birlikte kurulu bir ev vereceklerini söylediler. Halkın tepkisinin üzerine, gittiler. Ne şaşırtıcı ki onlar gittikten 1-2 yıl sonra uyuşturucu satıcıları yerleştirilmeye, gençlerimizi tuzaklarına düşürmeye başladılar. Ardından fuhuş ve dinci örgütlerde beraberinde girdi.”
Tıpkı İstanbul Gülsuyu ve Gazi Mahallesi gibi, Antalya’daki hedefte Zeytinköy’dü. Nitekim başarılı olduklarını söyleyebiliriz.
ZEYTİNKÖY’DE SON DURUM NE?
Geçmişte Alevi inancının samimi bir şekilde yaşandığı otantik bir Abdal yerleşim yeri olan Zeytinköy, günümüzde; uyuşturucunun, fuhuşun merkezi ve çocuk evliliğinin, aile içi istismarın olduğu kısacası kültürel ve inançsal dejenerasyonun sonucunu yaşayan bir mahalle haline geldi. İnançsal ve kültürel yapısı değişirken Romanların gelmesi ile birlikte demografik açıdan da değişime uğradı.
Eski Zeytinköy’den geriye kalan egemenlerin rant uğruna yaptıklarının bedelini ağır ödeyen ve ödemeye devam eden bir halk. Köyün yaşlılarının dediği gibi “Eskiden polis bile giremezdi. Herkes birbirine saygı duyar, korur, kollar, gözetirdik; ne zaman devlet girdi uyuşturucu bizi bitirdi, şimdi canını kimseye güvenemiyorsun.
“Gazetelerde hep diyorlar, Zeytinköylüler uyuşturucu satıyor, fuhuş yapıyor. Hayır kardeşim, hayır. Zeytinköy’ü bu duruma düşüren sizin iktidarlarınız, bizi ötekileştiren, mücadelemize destek vermeyen halkınızdır tüm bunlara sebep olanlardır.
TEKZİP
“Yazının içeriği ve amacı Türkiye Cumhuriyeti’ni düşman görmek, ayrıştırmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamak değil, aksine kültürel değerlere sahip çıkılarak toplumun sağlıklı gelişiminin sağlanması yönünde sorumluluk alınması, tarih bilinciyle geleceğin şekillendirilmesinde ihtiyatlı davranılmasıdır. Bu hususta rivayetlerin aktarımı ve yorumlanmasında hata ile devlet terimi yanlış kullanılmış olup bu yanlışın yayılarak çoğalmasının önüne geçmek adına bu tekzip metni yayınlanması zarureti hasıl olmuştur. Kamuoyunun bilgisine sunulur.”
PİRHA-Kızıldeli Ocağı Yol hizmetkarlarından Mustafa Sazcı, Ocakzade bir aileden geldiğini belirterek, katıldığı cemlerdeki gözlemlerini aktardı. Zakirliğin önemini vurgulayan Sazcı, dedelerin de deyişleri, nefesleri seslendirmeleri gerektiğine işaret etti. Sazcı, “Zakirlik hizmeti bu çağda olması gereken hizmet. Ancak dedelerin bağlamadan ayrılması ve dedelerin nefes söylemekten bihaber olması açıkçası beni rahatsız eden durumlardan birisi. Dedeler de nefesleri dinlendirebilmeli. Zakir olmadan da bağlamayla cem yürütebilmeli” dedi.
Kızıldeli Ocağı yol hizmetkarlarından Mustafa Sazcı zakirlik üzerine PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.
Nefeslerde ve deyişlerde Aleviliğin özünün anlatıldığını belirten Sazcı, zakirliğin Alevi felsefesini anlatabilmek ve aktarabilmek için çok önemli olduğunu söyledi. Günümüzde cemlerin sembolik hale geldiğini ve özünü kaybettiğini de vurgulayan Sazcı, her ocağın Alevi felsefesini en iyi şekilde özümseyen ve aktarabilen zakirler yetiştirmesi gerektiğini ifade etti.
“CEMLERDE SAZ ÇALINDIĞINI GÖRDÜM VE İLGİ DUYMAYA BAŞLADIM”
Sözlerine, Alevi inancında telli kuran olarak bilinen sazla tanışmasını anlatarak başlayan Sazcı şunları dile getirdi;
“Ocakzade bir ailede dünyaya geldim. Orada dedem sürekli cem yaptığı için farklı yörelerden, farklı süreklerden insanlar gelir, evimizde mihman olurdu, cemler yürütürdü. O cemlerde insanların telli kuran ile (saz ile) çalıp söylediği, dilendirdiği nefeslere tanıklık ettim. ilkokul dönemlerinde de Muhammet amcamın (dedemin kardeşi) cemlerde saz çaldığını gördüm. Ondan öğrenmek için çabaladım. Eline bakarak bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Sazım olmadığı için ilk başta tırnaklarımı vura vura nefesler dillendirmeye başladım. 2013 yılında Fahrettin Aksünger’in Antalya Zeytinköy‘de başlattığı kursta semah eğitimi, bağlama eğitimi ve koro eğitimine gittim. Ardından hocam hiçbir ücret talep etmeden bana bağlamayı öğretti. O süreçte başladı bağlamayla birebir temasım.”
“NEFESLERDE SIRLANMIŞ, GİZLENMİŞ ANLAMLAR VAR”
Bağlama çalmayı öğrendikten sonra nefeslerin de bağlama çalmak kadar önemli olduğunu öğrendiğini ifade eden Sazcı, “Daha sonra hocamın cemlerde söylediği nefesler dikkatimi çekti. Okulda öğrendiğimiz bilgiler belli bir algı yaratıyor ancak nefeslerdeki o deruni, bâtıni anlamı beni farklı bir boyuta götürdü. İlk başta basit tevhit duaz-imam nefesleri dinlerken, sonra artık hakikatçi Alevilerin nefeslerini dinlemeye başladım. Bu süreçte”Hacı Bayrak, Haydar Bayrak, Meluli Baba, Perişan Güzel, Genci Abdal, İbreti Baba, Aşık Ali dede, Veyis dede, Perişan Ali, Meçhuli, İbrahim Aldede dinledim. Onların nefeslerini dinlemek ve anlamaya çalışmak bana çok şey kattı. Bizim cemlerde insanların gönlü hoş olsun diye okunmuyor bunlar. Demek ki nefeslerde sırlanmış, gizlenmiş anlamlar var. Ve ben bu nefesleri incelediğimde karşıma gelen derin bir Alevi felsefesi ile karşılaştım” şeklinde konuştu.
“ESKİDEN CEMLERDE SORGULAMALAR YAPILIRDI, BU DA FELSEFEMİZİ GELİŞTİRİRDİ”
Semah dönmenin, cem yapmanın basit semboller dışında bir felsefesinin olduğunu, belli anlamlar içerdiğini vurgulayan Sazcı sözlerine şu şekilde devam etti:
“Burada mesela nefesler okurken Virane Abdal, ‘‘”Gafil olma cümle cihan bir vücut, Fark edersen aziz mihman sendedir,
Çün ademe kıldı secde-i sücud, Her arşayı arş-ı rahman sendedir.” nefesinde aslında evrende bulunan her şeyin insanda var olduğunu, hakkı yaratılan ile yaratanın ayrılmaması gerektiğini anlatıyor. İşte onun sevgisi insan sevgisidir, doğa sevgisidir, doğa tapınmasıdır. Alevi nefeslerinde nefeslerin özlerini kavramaya başladım. O süreçten sonra da daha çok Alevi felsefesine eğilmem gerektiğini fark ettim. Cemlerde herkesin alışılageldiği duazı-imamlar, tevhitler dışında hakikatçi nefeslerin dillendirmesi, onların dışında cem muhabbetleri yürütülmesi gerektiği tarafında durdum. Çünkü küçüklüğümden beri gördüğüm de oydu. Dedelerimiz cemde mersiye okuyup ağlamazlar sadece, tevhit okuyup dizlerine vurmazlar. Muhabbet ederlerdi, okunan nefeslerden anlamlar çıkartırlardı, o anlamları tartışırlardı, birbirleriyle ortak noktada birleşirlerdi, birbirlerini sorgularlardı. Hatta Hakk’ı sorgularlardı, varlığı sorgularlardı ve sorgulama yolunu açarlardı. İşte bu da Alevi felsefesinin gelişmesine vesile olmuştu. Ancak son süreçte bizde bu eksik. Muhabbet yapılmayan şey basit bir şekilde tiyatro gösterisidir.”
Eskiden yürütülen cemlerde zakirlik gibi bir hizmet olmadığını, yürütülen cemlerde genelde dedeler tarafından nefesler okunduğunu belirten Sazcı şunları kaydetti:
“Köyden kente göçmeden önce yapılan cemlere tanık olan büyüklerimizin söylediği gibi o cemlerde dedeler saz çalıyordu. Zakirlik gibi ayrı bir hizmet yoktu. Dedelerimiz de profesyonel anlamda çalmıyorlardı, dem sesi vererek nefesler okuyorlardı. Ben de böyle gördüm. Ama daha sonraları derneklere gidip geldikçe zakirlik gibi bir hizmetin olduğunu gördüm. Zakirlik hizmeti bu çağda olması gereken hizmet bence. Ancak dedelerin bağlamadan ayrılması ve dedelerin nefes söylemekten bihaber olması açıkçası beni rahatsız eden durumlardan birisi. Dedeler de nefesleri dillendirebilmeli. Zakir olmadan da bağlamayla, telli kuranla cem yürütebilmeli. Son süreçte zakir olmadan cem yürütecek dede eksik kalıyor. Hizmetin bir tarafı tamamlanmıyor. Bu süreçte zakirleri yetiştirmek gerekiyor. Bu yüzden cemevlerinin de bu alanlara biraz daha yönelmesi gerekiyor.
Bugün mesela Aksaray’da Arzuman Yunus Ocağı evlatlarından dedeyi yetiştiren kişi o köyde zakirlik yapan Aşık bir amcadır. Geçenlerde Aksaray’da dedemin köyüne gittim. Arzuman Yunus Bozoğlan Ocağı’ndan bir dede var. O dedeyi yetiştiren kişi o köyde zakirlik yapan Aşık Amca isminde bir can. O kişi aslında cemlerde zakirlik hizmeti yapıyor.”
“BÜYÜK CEMEVLERİNDE, BÜYÜK CEMLERİN YAPILMASI SAĞLIKLI DEĞİL”
Zakirlik yapmak için belli bir ocağa bağlı olmanın zorunlu olmadığını ancak tüm ocakların zakirler yetiştirmesi gerektiğini söyleyen Sazcı, günümüzde cemlerin içeriğinin olumsuz yönde değiştiğinden bahsederek, “Sünni inanca, İslam inancına sahip canlarımız camide ibadetlerini yaparken biz onları rızalık almadıkları için eleştiriyorduk. Bizde de şöyle bir durum oluştu: Ocakların eski ehemmiyetini yitirmesi ve kırdan kente göç ile birlikte büyük cemevleri oluştu. Büyük cemevlerinde farklı ocaklardan, farklı süreklerden insanlar gelip gidiyor ancak birbirlerini rızalık verecek şekilde tanımıyorlar. Farklı bir ocağın dedesi gelip orada erkan yürütürken karşıdaki talip dedenin nasıl bir sürek sürdüğünü, nasıl bir erkan sürdüğünü, nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu bilmediği için rızalık vermesi de aslında geçersiz sayılıyor. Bugün bence cemler küçülmeli. Çünkü eskiden sorunlar dile getirilirdi, köydeki insanlar birbirinin derdini, sıkıntısını, eksiğini vs. görür ve o cem meydanında, o dar meydanında onu dile getirirdi. Ancak son süreçlerde her şey sembollere yüklendi. O anlamlar yitirildi. Ben birçok noktada buna tanıklık ettim. o yüzden küçülmeye gidilmesi taraftarıyım. Büyük cemevlerinde, büyük yapılan cemlerin çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Aksine dedelerimizin de aslında karşıdaki taliplere söz hakkı vermesini, onların sorunlarını dinlemesini ve sorunlara cevap üretmesi gerektiğini düşünüyorum” dedi.
“NEFES SÖYLEMENİN UYANDIRDIĞI HİS BAMBAŞKA”
Cemlerde nefesleri, deyişleri söylerken neler hissettiğini de tarif eden Sazcı şunları söyledi:
“Cemde nefes dillendirirken, insanların nefesi anlayabilecekleri şekilde söylemeye gayret ediyorum. Çünkü çok gaydalı okumak, çok güzel sesli okumak veya bağlamayı çok iyi çalmak zakirlik hizmetini çok doğru bir şekilde yerine getirmek anlamına gelmiyor. Karşıdaki kişinin o manayı çözebilmesi için nefeslerde kelimelerin birebir anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında ben de uyandırdığı his bambaşka. Cemlerde nefesleri dillendirmeye başladığımda yanlış yapmaktan çok çekiniyordum, utanıyordum, korkuyordum başlarda. Ancak son süreçte ne kadar yanlış yaparsam yapayım o duyguya girdikten sonra o yanlışı önemsemiyorsun. O duygu açıkçası anlatılacak bir duygu da değil. Nefesler bir umman oluyor benim gözümde. Çünkü her okuduğumda farklı bir anlam çıkarıyorum, her okuduğumda farklı bir sırrı görüyorum. Sırrı gerçek manada sır etmiş Alevi erenleri aşık sadıklardır. O yüzden bu sırrı sır edeni anlayabilmek için daha çok içine yönelmeye çalışıyorum.”
“ANADOLU’NUN KADİM BİR ALEVİ FELSEFESİ VAR”
Bilinen deyiş ve nefesleri söylemek yerine daha çok geride kalmış, söylenmeyen, dillendirilmeyen özellikle hakikatçi Aleviler dediğimiz aşık sadıkların, pirlerin, mürşitlerin nefeslerini dillendirmeye çalıştığını aktaran Sazcı, “Bu süreçte beni etkileyen Hacı Bayraklar, Haydar Bayraklar, Melüni Babalar, İbreti Babalar, Hüseyin Orhan dedeler, Aşık Ali dedelerdir. Hakikatçilikte, Alevilikte delilik mertebesi vardır. Delilikte bütün tabular yıkılmıştır kafasında. Hakikat neyse onu söyler. Hakikati söylemekten kaçınmaz. Bunun dışında da antik Yunan felsefesini okuyoruz, dünya felsefesini okuyoruz. Avrupa’daki yeni dönem felsefeyi okuyoruz ve Marksist felsefeye yönelmeye çalışıyoruz. Materyalist felsefeye yöneliyoruz. Anadolu’nun kadim bir Alevi felsefesi var. Bu felsefeyi biz Alevi gençliği olarak hep gözden kaçırdık. İthal olan düşünceleri hep önemsedik. Ama ben bugün Melüli Baba’nın nefeslerinde görüyorum ki Melüli Baba bize komün hayatı öneriyor. Birlikte yiyip birlikte göçenler diyor. Meluli Baba komün felsefeyi anlatıyor. İnsana insan olduğu için saygı duymayı, evreni, insanı, hakkı birbirinden ayırmaması gerektiğini aktarıyor” şeklinde konuştu.
“HAKİKATİ DİLLENDİRMEKTEN HİÇBİR ZAMAN KORKMAMALIYIZ”
Alevi felsefesinin içerisinde materyalizm, komün yaşam olduğunu belirten Sazcı, “Bütün cinsiyet kimliklerini reddeden bir felsefeyi Meluli Baba’nın nefeslerinde görüyoruz. Mesela metafiziği reddediyoruz. Yaptığımız hiçbir şey öbür tarafta cenneti garantilemek için değil, öbür tarafın var olduğunu düşündüğümüz için değil, huri için değil, cennette verecekleri şarap için değil. Biz bugün insanlık için mücadele ediyoruz. Bunlar İbreti Baba’nın bütün nefeslerinde geçiyor. ‘Eşim bana huri ise cennet bana evim’ diyor. Bu yüzden protest inanç olan Aleviliği biraz daha gençlerin önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Bunu da aktaracak olan bizlerin pirleridir. Bizlerin pilleri, mürşitleri, rehberleri de hakikati dillendirmekten çekinmemeli, korku duymamalı. Bugün dinlendiremiyorsak, Hallacı Mansur olamıyorsak, Pir Sultan olamıyorsak, Meluli olamıyorsak, Meluli’yi de Nesimi’yi de Fazlullahı da anmanın hiçbir anlamı yok. Esas mesele Fazlullah olabilmekte, Nesimi olabilmekte, Mansur olabilmekte. Hakikati dillendirebilmekte diyorum” dedi.
PİRHA- Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârlarından Mustafa Sazcı, cemevlerinin yapım ve işleyiş süreçlerinde sorunlar yaşandığını belirterek, “İbadethane statüsü verilince ülkede Aleviler adına ne gibi şeyler değişecek? Bizim bütün bu mücadelemizin yegâne amacı cemevlerinin sadece ibadethane olarak kabul edilmesi mi?” diye sordu.
Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.
Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.
1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.
Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?
Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.
Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârından Mustafa Sazcı, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“ALEVİLİK ÖZÜ İTİBARİYLE ‘MEKANSIZ’ BİR İNANÇTIR”
PİRHA:Cemevlerinin yapılma fikrini ve cemevlerinin tarihsel arka planınına ilişkin ne söylemek istersiniz?
MUSTAFA SAZCI: Bu konuyu gerçek manada kavrayabilmek, anlayabilmek için aslında hem teolojik açıdan hem de sosyo-politik açıdan bir inceleme yapmak gerekiyor. Alevi Bektaşi inancında büyük bir mekan kutsama, mekanlara kutsiyet atfetme durumu var. Ancak bu kutsama basit bir şekilde mekan sevicilikten öte, içerisinde derin bir anlamı barındırıyor. Bu kutsanan mekanlardan tekke, türbe, ocaklar, Hakk ve hakikat yolu Aleviliğin yol ve erkanının sürdürüldüğü, kişinin hamken pişirildiği, aynı zamanda hizmet sahiplerinin yetiştirildiği, kâmil insan otakları olması hasebiyle kutsanırken, bunun dışında kalan makamların, niyazgahların, nazargahlar, Alevi Bektaşi inancının batini felsefesinden kaynaklık kutsanmıştır. Aynı zamanda bu batini felsefenin Vahdet-i vücûd’cu felsefenin dışavurumu olarak kutsanmıştır.
Peki, nedir bu dağ, taş, tepe, ağaç ve su kutsiyetinin anlamı? Kısaca özetlemek gerekirse fakir ve himmet aldığı pirler Alevi Bektaşi inancının şöyle özetler: Alevi Bektaşi inancı dayatılması ve dayandırılmak istenen tüm semavi dinlerin, inançların aksine 72 millete bir nazarda bakan insanları diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, cinsel yönelimine göre ayırmayan, canlı cansız bütün varlıkları yek vücut gören, bu doğrultuda cümlesini, Hakk’ın ve hakikatin farklı donlardaki tezahürü olarak yorumlayan bir inançtır.
Bu yüzden ikrarlı bir Alevi Bektaşi, insan cemali sureti rahman kabul ettiği gibi Veysel’in sadık yari kara toprağa da, dağı da taşı da, börtü böceği de aynı nazardan gözetir. Bu yüzden Alevi Bektaşiler bu derin ve mükemmel felsefeyi Ortodoks zihniyetin baskılarına rağmen çeşitli takiyeler ile Munzur Gözeleri, Üçler taşı, Köklem Dede Türbesi niyazgahı mekân kutlamalarıyla sürdürmüşlerdir.
Bunun dışında Alevi Bektaşilikte ayriyeten bir ibadet alanı kutsama yoktur. Çünkü cem ahenk ve düzenini bozmayacak cemin temel düsturlarına uygun her mekânda icra edilebilir. Cem ibadetinde maksat da zaten muhabbettir. Muhabbet yolu ile müşküllerin giderilmesi toplumsal düzenin sağlanmasıdır.
Ancak yine de geçmişte köylerimizde cemler nerede yapılıyordu konusuna değinmek gerekiyorsa, bunları öncelik sırasına göre söyle özetleyelim. Öncelikle köyde bulunan ocakzâdenin, pirin, rehberin evi hanesi kullanılırdı. Eğer ki bu ocakzade yok ise müsahipliği olan bir canın evi kullanılır, eğer musahip bir can da yoksa köyde evi cem için uygun gerekli genişlikte ve güvenlikli olan herhangi bir canın evi de kullanılırdı. Bunun dışında özellikle baskı süreçlerinde kilerler hatta ve hatta ahırlar dahi kullanılmıştı.
Buradan da anlayacağımız üzere Alevilikte ibadet alanı belli bir yer dediğin dört duvar arası bir mekan değildir. Hatta inancımızın temel düsturlarından birisi de la-mekan mekânız bir inanç. Bu yüzden Hakk ve hakikat yolunu sürdüğümüz her mekan bizlerin ibadethanesidir.
Fakat 1990 yıllardan itibaren göçle birlikte talip, rehber pir ve mürşit ilişkisinin bozulması ocak sistemin eski ehemmiyetini yitirmesi ve 90’larda kimlik siyasetinin yükselmesi ve farklı etnik, dini toplulukların haklı talepleri yükseldi. Alevi Bektaşilerde kendi ibadetlerini yapabilecekleri belli mekanları ihtiyaç duymuşlar ve bu ihtiyaçlarını da dillendirmeye başlamışlardır. Modern anlamda ilk cemevleri de 1990’lı yıllarda yapılmaya başlanmıştır diyebiliriz.
-Cemevleri yapılırken mimari tarzına yönelik bir tartışma yürütülüyor mu? Yapılan cemevlerinin mimarisini nasıl görüyorsunuz? Nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Burada tüm için bunu söylemek doğru olmasa da özellikle belediyeler tarafından inanç insanlarını danışılmadan tahsis edilen ve inşa edilen cemevleri Alevi mimarisine uygun olmamakla beraber Cemin aşk ve şevk içerisinde özüne uygun yürütülmesine de elverişli değil.
Hemen aklıma gelen birkaç örneği aslında yasını söylemek gerekiyorsa, cem için düzen hakkında en bilinen sözlerden birisi de eşikteki ile döşektekinin birliğidir, yani eşit olmasıdır. Ama bakıyorsunuz bu dediğimiz mekanlara talip dededen bihaber dede talipten bihaber talip düz bir alanda otururken, dede kürsü gibi yüksekçe bir yerde. Oysa eski cemler nasıldı diye düşünecek olursakta dede taliple aynısı seviyede postunun üzerine oturdu ya da döşek de otururdu. Döşeyin yükselmesi, yastığın artması talip ile pir arasındaki ilişkinin zedelenmesine de yol açmıştır. Özellikle bugün de bunu gözü açık bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Pir ile talip arasında aynı zamanda yapay hiyerarşiye de sebep olmuştur.
Buna ek olarak cemin bir özelliği de insanın cemal cemale olabilmesidir. Canlar cemal cemale olacak ki karşındaki Hakk tecelligahına niyaz eyleyebilsin. Aynı zamanda bu ceme gelen kişiler itikadı bütün kişilerde, geldiğinde yalan söylemez çünkü yüzünün kızaracağını bilir, cemal cemale olduğunu görüneceğini bilir. Bu yüzden yalan söyleyemez bundan dolayı cem uyum içerisinde yürür.
Ama günümüz cemlerine bakıyoruz durum tam tersi. İnsanlar sanki bir amfide tiyatro izliyorlarmış gibi bir durum söz konusu. Kısacası bu konu çok mühim. Bu yüzden bu ibadet alanlarının da bu doğrultuda düzenlenmesi yeni inşaatların da Alevi inanç insanlarına danışılarak inşa edilmesi gerekiyor.
“İBADETHANE STATÜSÜ VERİLİNCE ÜLKEDE ALEVİLER ADINA NE GİBİ ŞEYLER DEĞİŞECEK?”
-Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki kim inkâr ederse etsin; Aleviler vardır, Alevilik haktır. Bir ibadet alanı olan cemevlerimizin misyonunu tartışmak hiçbir yetkilinin haddine değildir. Bir mekana ibadethane misyonu yükleyecek olan o inanca mensup olan insanların beyanıdır. Bu yüzden kimse bu konuyu tartışma haline getiremez.
Cumhuriyet tarihi içerisinde Alevilik her zaman tartışma konusu olmuş, Alevi inancı tartışma konusu olmuş, Alevilerin haklı talepleri tartışma konusu olmuş. İktidarlar da kendi makbul bulduğu Alevi’yi yaratmak için çeşitli politikalar üretmiştir.
Bir taraftan ‘Alevilikte ibadet yoktur, muhabbet ibadet değildir’ gibi ifadeler kullanılırken, diğer yandan birileri de AKP iktidarına ibadethanemizi cemevi olarak kabul ettirme derdindeler. Ben iki tarafın da aslında başlı başına biraz sorun teşkil ettiğini düşünüyorum.
Birinciden başlayacak olursak uzun süredir reformist Alevilerin kullandığı bir ifade, çok sığ bir düşüncenin ürünü. İbadet semavi dinlerde olduğu gibi yalnızca Tanrı’ya yapılan ritüellerin bütünü değildir. Birçok inancın kendine has kendine uygun yaptıkları ibadetler vardır. Muhabbeti sazı, semahı, darı, gülbengi ile birlikte ayni cem de Alevilerin ibadetidir.
Yüzyıllardır kullanılan ayn-i cemdeki ayin kelimesi de zaten ibadet ile eş anlamlıdır. Gel gör ki ibadet deyince tüyleri diken diken olan bu canlarımız her konuşmalarında ayin-i cem ifadesini kullanmaktan da hiç geri kalmıyorlar. Ek olarak İslam ve diğer semavi dinler bu kelimeleri kavramları kullanıyor diye biz de bunları tamamen asimilasyonun bir ürünü olarak addedip inancımızdan soyutlarsak, Alevilikten geriye birkaç nefes ve birkaç erkan dışında hiçbir şey kalmayacaktır.
Bir diğer hususta mevcut iktidardan talep edenlerin hali. Biz demiyor muyduk ‘devlet bizim inancımızı tanımlayamaz.’ Bir ibadet yerini ibadethane yapan o inanca mensup insanların beyanıdır.
Şu soruların cevabını vermek gerekiyor:
-Antidemokratik uygulamaları ile bilinen AKP Hükümeti’nin vereceği karara niçin bu kadar bel bağladık? İbadethane statüsünün verilmesi birilerinin işine gelmeyecekse niçin ibadet alanlarını devletin tanımasına izin veriyoruz?
-İbadethane statüsü verilince ülkede Aleviler adına ne gibi şeyler değişecek?
-İbadethane denilince bomboş beton yığınları olan o mekanlar dolup taşacak mı?
-Alevilerin yaşadığı hak ihlalleri sona mı verecek?
-Bizim bütün bu mücadelemizin yegâne amacı cemevlerini sadece ibadethane olarak kabul edilmesi mi?
“TUĞLAYI ÇEKENLERİN ARASINDA ALEVİLER DE OLMALI”
-Aleviler haklarını alması için nasıl bir yol izlemeli?
AKP hükümeti ve kurduğu antidemokratik saray rejimi her geçen gün ülkeyi bir uçuruma doğru sürüklemekte ve yarattığı korku imparatorluğu başta Aleviler olmak üzere hak talep eden birçok halkı, etnik kimliği, dini kimliğin varlığını da tehdit etmektedir.
Yalnızca bununla kalmamakta, bütün politikaları ile sermaye sınıfı dışında tüm toplumsal kesimler için hayatı çekilmesi zorunlu bir işkence haline dönüştürmektedir. İnsan en temel haklarından yoksun bırakılmakla beraber temel haklarını talep eden kişiler de çeşitli uydurma gerekçelerle gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Durum böyleyken bu iktidardan ve bu düzenden ve bu düzen içinde siyaset yapanlardan medet ummamak gerekir.
Alevi hak mücadelesinin kazanım elde etmesi, Alevilerin tahayyül ettiği bir ülkenin kurulması, bu rejim içinde mümkün değildir. Bu yüzden Alevlerin, iktidarın böl parçala yönet taktiği ile mücadeleyi sekteye uğratmasına elverişli ortamı yaratmaması, yine iktidar tarafından ortaya atılan suni tartışmaları da boşa çıkarması gerekir.
Büyük bir yönetememe krizi içerisine girmiş olan AKP’nin 20 yıldır inşa ettiği saray rejiminin yıkılışında Alevi hareketinin de büyük bir katkısı olmalı, tuğlayı çekenlerin arasında Alevilerin de bulunması gerekir.
Bugün tüm toplumsal muhalefetin AKP ile gireceği son kavgada Alevi hareketinin vereceği mücadele AKP sonrası dönemde Alevilerin durumunu belirleyecek yegâne gerçekliktir.
Alevi hak mücadelesini zafere götürecek olanlar ancak ve ancak Alevi hareketinin kendi örgütlü mücadelesi kendi örgütlü gücüdür. Alevi hareketi bu bilinçle gücünün farkına varıp toplumsal örgütlenmesini hünkarın ‘bir olalım, iri olalım, diri olalım’ düsturuyla sağlaması gerekir. Onun dışında düzen partilerinin ve diğer siyasi hareketlerin boyunduruğu altına girmek temsiliyet görevini onların eline bırakmak, güneş varken mum ışığına tamah etmeye benzer.
Yüzyıllardır verdiğimiz haklı mücadelemizi sürdürmek zorundayız. Yeniden inşa edilecek sistemde haklı taleplerimiz ve mücadele, birikimimizle masaya bizlerin oturup, ibadethane statüsünün verilmesi ile kalmayıp, eşit yurttaşlık hakkımızın da yeriden iade edilmesini talep etmeliyiz.
PİRHA-Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na asılan ‘külliye’ tabelasının hala yerinde durduğunu belirten Kızıldeli Ocağı Yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Alevi hareketi olarak sınıfta kaldıklarını söyledi. Saczı, “İktidar tarafından türbelerimiz, ocaklarımız, dergahlarımız, niyazgahlarımız hem yok edilmekte, yok edemediklerini de İslamileştirerek aslında Alevilikten uzaklaştırmaktadır” dedi.
Kızıldeli Ocağı Yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde bulunan Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na asılan ‘külliye’ tabelasına ilişkin PİRHA‘ya açıklamalar yaptı.
“ALEVİ HAREKETİ OLARAK SINIFTA KALDIK”
“Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na külliye tabelasının asılması aslında iktidarın alenen Aleviliği tanımadığının bir göstergesi” diyen Sazcı, Alevi hareketi olarak tepki verme noktasında yetersiz kaldıklarını belirterek; şöyle konuştu:
“Alevi hareketinin alacağı pozisyon çok önemli. UNESCO’nun 2020-2021 yılını Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Ahi Evran yılı ilan etmesi üzerine “Dergahlar bizimdir” diyerek bir yürüyüş eşliğinde açıklamada bulunduk. O açıklama mevcut kitleyi harekete geçirmek açısından çok iyi bir potansiyele sahipti ancak bunun bir devamı olması gerekiyordu.
Biz Alevi hareketi olarak burada bir nevi sınıfta kaldık. Kitleyi harekete geçiremedik. Şunu da belirtmek gerekiyor ki sadece Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda kalmamalı bu mücadele, diğer dergahlarımıza da el konulmuş vaziyette. İktidar tarafından türbelerimiz, ocaklarımız, dergahlarımız, niyazgahlarımız hem yok edilmekte, yok edemediklerini de İslamileştirerek aslında Alevilikten uzaklaştırmaktadır.
Bunun önüne geçmek için aslında bizim söylemden çok pratik yapmamız gerekiyor. Bununla ilgili Şahkulu Dergâhı’nı örnek vermek istiyorum. Şahkulu Dergâhı devlet tarafından Alevilere tahsis edilmiş bir dergah değil. Doğrudan Alevilerin mücadelesi sonucu kazanılmış bir dergah, asıl bu bizim için bir örnek teşkil ediyor.”
“DERGÂHLARIN İADESİNİ DEVLETTEN BEKLEMEMEK GEREK”
Sazcı, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın Alevilere iade edilmesinin devletten beklenmemesi gerektiğini ifade etti.
“Yaptığı antidemokratik uygulamalar alenen göz önünde iken AKP hükümetinden Alevilerin lehine hiçbir kararın alınacağını düşünmemeliyiz” diyen Sazcı, gerektiği takdirde tabelanın Alevi kurum temsilcileri tarafından sökülmesi gerektiğini söyledi.
Dergâhlar üzerinde yapılan çalışmaların devam ettiğini kaydeden Sazcı, şunları söyledi:
“Aslında bu süreçte Alevilerin hafızası yok edilmeye çalışılıyor. Adana’daki Çoban Dede türbesi sahipsiz kalmamalı. Oraya gidip türbenin içerisinde deyişler söylenmeli, semahlar dönülmeli, cemler tutulmalı. Antalya’da Genç Abdal ve Emir Dede türbesi var. Bu türbeler mesela şu an Alevi köyü olarak bilinmekte ancak oradaki canlarımız sonradan Sünnileşmiş. Orada yüzyıllardır cem yapılmıyor. Tekrar oranın Alevi kimliğine büründürülmesi gerekiyor.
Bunun için aslında bütün Alevi kurumları seferberlik ilan etmeli, bu çalışmalara hız vermeliyiz. Aynı zamanda bütün hareketlerin yapısı ve bütün hareketleri ileriye taşıyan güç, genç ve kadın gücüdür. Bu yüzden Alevi kurumlarının da Alevi hareketinin de içerisinde bulunan gençleri kadınları bu dergahların tekrardan dönüşümünün sağlanması dergahların tekrar Alevilere verilmesi mücadelesinde alan açmalı, onları o mücadele alanlarına yöneltmesi gerekiyor. Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda yaptığımız basın açıklamasında yarattığımız basıncı özellikle dergâhta Diyanetin yapmak istediği ancak Alevilerin tepkisiyle karşılaştıktan sonra yapamadığı o töreni iptal ettirdiğimiz gibi Aleviler üzerinden alınan, dergâh üzerinden alınan kararları da iptal ettirmemiz gerekir. Bu yüzden Alevi hareketi her zaman bu alanda bir basınç oluşturmalı, dergahlarımızı terk etmemeleri gerekir. Dergahları dönüştürmek için çabada bulunmalı diye düşünüyorum.”
PİRHA- İçişleri Bakanı Soylu’nun resmi olmayan danışmanının Alevi kurumlarını ziyaretini değerlendiren Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkarı Mustafa Sazcı, “Cemevini cümbüş evi olarak tanımlayanların Sivas Katliamı sanığı Ahmet Turan Kılıç’ı serbest bırakanların yapacağı tek şey bir dönem yapmak istediklerinin, cami-cemevi projesinin ötesine geçemeyeceğinden eminim” dedi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, pazartesi günü kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, bir süredir İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun resmi olmayan danışmanı Dr. Ali Arif Özzeybek’in başını çektiği heyetin cemevlerine ‘Bir ihtiyacınız var mı’ ziyaretlerine ilişkin de konuştu.
Erdoğan konuşmasında, “Bugünkü kabine gündemimizde talimatımızla ülkemizin 58 ilindeki 1585 cemevi ziyaret edilerek hazırlanan kapsamlı bir çalışmayı da görüştük. Aynı şekilde insan hakları eylem planında yer alan azınlık vakıflarının seçim usulüyle ilgili hususu da değerlendirdik. Hangi meşrebe mensup olursa olsun Türkiye’nin 84 milyon vatandaşımızın her birinin meselesi bizim meselemizdir” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın açıklamasının ardından yeniden gündeme gelen iktidarın cemevlerini ziyaretine ilişkin konuşan Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkarı Mustafa Sazcı, iktidarın Alevilerin yararına hiçbir şey yapamayacağının altını çizerek, “Cemevini cümbüş evi olarak tanımlayanların Sivas Katliamı sanığı Ahmet Turan Kılıç’ı serbest bırakanların yapacağı tek şeyin, bir dönem yapmak istedikleri cami-cemevi projesinden öteye geçemeyeceğinden eminim” dedi.
“KENDİNİ AKLAMA GİRİŞİMLERİ!”
Mustafa Sazcı, son süreçte valilerin, il müftülerinin, İçişleri Bakanlığı danışmanlarının Alevi kurumlarını ve cemevlerini ziyaretinin, mafya devlet ilişkisini göz önüne seren Soylu ve Peker arasındaki husumet sonucu ortaya çıkan iftiralar nedeniyle olduğunu söyledi.
Sazcı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Peker’in, saray rejiminin çöküşünü yavaşlatmak için kullanacağı, Aleviler üzerine yapmak istedikleri iç kargaşa planlarını deşifre etmesi sonucu kendini aklama girişimleri olarak görüyorum.”
PİRHA- Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı gençlerden Mustafa Sazcı, Antalya’da unutulmaya yüz tutmuş Alevi-Bektaşi Tekke, türbe ve ziyaretlerine sahip çıkılması için Alevi örgütlerine çağrıda bulundu.
Antalya’da yaşayan Alevi gençlerden Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Antalya’da unutulmaya yüz tutmuş Alevi-Bektaşi Tekke, türbe ve ziyaretlerini yazdı.
Antalya’nın, Alevi-Bektaşi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı kentlerden biri olduğunu hatırlatan Mustafa Sazcı, “Tahtacı, Abdal ve Bektaşi süreklerinin bir arada olduğu bu ilimizde yine bu süreklerin sahip çıkarak bugünlere kadar getirdiği birçok türbe ve ziyaretin olduğunu görürüz. Ancak şunun altına çizmek gerek ki bugün bu türbelerin bazılarının varlığından bile haberdar olmadığımızı söylersek haksızlık etmiş olmayız” dedi.
Sazcı, dergah, türbe ve ziyaretlere sahip çıkılması için Alevi örgütlerine çağrıda bulundu.
Sazcı, incelediği türbelerde vardığı sonuçları, gözlemlerini maddeler halinde şöyle ifade etti.
1- Alevi nüfusu hakkında Devlet Kurumunun verileri kullanılarak yapılan 11 milyon-16 milyon belirlemesi gerçeği yansıtmamaktadır. Anadolu’nun her bir bölgesinde farklı politikalarla, baskı, zulüm ve katliamla bölge insanını Alevi kimliğinden uzaklaştıran egemenler tüm bunlara rağmen halkın genetiğine işlemiş Alevi kültürel kodlarını yok edememiştir. Yani bugün tüm bu türbelerin olduğu bölgelerdeki gözlemlerim şunu gösteriyor ki, bu halk Alevi kimliğini yitirse de bir Alevi gibi düşünmeye, inanmaya devam ediyor.
2- Hace Bektaş ile ilişkili Horasan Erenlerinden Antalya’ya gelenler sadece Abdal Musa ve tekkesinde hizmet yürüten dervişleri değildir. Doğu ve Batı Antalya’da Horasan Erenlerinden olduğu söylenen bir çok eren bulunmaktadır.
3-İsmine Kızılbaş, Işık Taifesi, Bektaşi, Tahtacı, Abdal, Torlak ne derseniz deyin Anadolu Alevileri, bu toprakların öz evlatlarıdır. Antalya özelinde incelediğimizde görüyoruz ki Alevilik bu coğrafyanın her tarafında yaşanmakta, Şehir Merkezi dahil olmak üzere birçok ilçede ve bu ilçelere bağlı dağlarda, tepelerde, mağaralarda ve bu toprakların her karışında Aleviliğe, Alevilere dair bir iz taşımaktadır.
4- Bu dergâhlarda ve bulunduğu köylerde ve mahallelerde yapılan camiiler, Hace Bektaş Dergâhına yapılan camii ile aynı döneme denk gelmektedir.
5- Kureyş Baba’ya ait olduğu bilinen ve halkın da belirttiği üzere Horasan erenlerinden bir “seyyid”e ait olduğu söylenen Korkuteli’nde bulunan türbe Baba Kureyş’in, gezgin dervişlerden olma ihtimalini gözden geçirmemizde yarar olduğunu göstermektedir. Bu sayede son süreçte “Rêya Heq” süreğini “Dersim”e özgün farklı bir inanç ve Baba Kureyş’i, Düzgün Baba’yı da bu inancın diğer erenlerden bağımsız önderleri olarak tanımlayanların tezlerini çürütmüş oluruz.
6- Alevilik ile aynı köklerden beslenmiş ve tarihsel süreç içerisinde Aleviliğin içinde erimiş ( olumsuz manada söylemiyorum) Ahîlere ait birçok Alevi- Bektaşi türbesi maalesef ki Alevi kimliğinden uzaklaştırılmış, bunun yanı sıra yine Hace Bektaş Dergâhına yapıldığı dönemlerde buraya da camii inşa edilmiştir.
7-Müteşerri İslam, tüm baskılarına rağmen Alevilerin doğa tapınımını, ziyaret kültürünü, doğanın bir parçası olduğunu hatırlatan ve doğayı kutsayan felsefesini yok edememiştir. İnsanlar hâlâ bu türbe ve ziyaretlerin çevresinde hiçbir canlıya zarar vermemektedir.
8-Türbelerin ve ziyaretlerin çevresinde bulunan bu yerlere gelen kişiler buraların Alevi-Bektaşi ziyaret ve türbesi olduğunu bilmekte ve hatta bazıları da kendilerinin de eskiden Alevi olduklarını söylemektedir.
Mustafa Sazcı, söz konusu tekkeleri, türbeleri ve ziyaretlerin listesini de şöyle kaydetti:
ALANYA:
1-Köklem Dede (Büklüm Dede): Türkler’de, Horasan’dan gelen yedi erenden biri olduğu rivayet ediliyor.
2-Çomaklı Dede: Horasan’dan gelen 7 erenden biri.
3-Pelit Evliyası (Musa Dede): Horasan’dan gelen yedi erenden biri.
4-Pirce Alaaddin Türbesi: Pir Sinan’ın abisi, Şıhlar Köyü
5-Tepecik Evliyası- Koç Davut Baba (Sapadere Köyü- Söğüt yolu üstü)
6-Sitti Zeynep Ana: Horasan’dan gelen yedi erenden biri, Alanya kalesii)
7- Sultan Kadın: Gündoğmuş Kuzeyi, Geyik Dağı zirvesi.
8-Dursun Dede: Horasan’dan gelen 7 erenden biri- Yukarı mahalle, İbradı)
9- Hasan Dede Türbesi: Alanya-Şekerhane Mahallesi
10- Akbaba Yatırı: (İskele Caddesi- Şu an bulunduğu yerde yok)
11-Ardıç Dede Türbesi: Değirmendere mah.
12- Beyobası Dedesi: Beyobası Mahallesi, Horasan Erenlerinden
13-Musa Dede: Deretürbelinas mah.- Bektaş Çeşmesi denen mağarada
AKSEKİ:
14-Cemerler Evliyası: Cemerler Mahallesi.
15-Emir Dede ve Genç Abdal (Güvenç Abdal) Türbesi: Emiraşıklar mahallesinde, köy halkı Alevi olduklarının bilincinde.
16-Hacetgani Mezarlığı: Horasan’lı 14 erene ait mezar.
17- Sarı Abbaslar Evliyası: Emir Dede ve Genç Abdal’ın ilk uğrak yeri- Emiraşıklar’da nazargah)
18-Sarı Haliller Evliyası: Sarı Haliller mah.- Hacetgani evliyaları ile bağlantılı oldukları bilinir.
19-Hacı Doğrul: Menkıbe’de Hace Bektaş-ı “doğan” donunda karşılayan Rum Abdallarından bir eren. Yarpuz Beldesi
MURATPAŞA:
20-Ahi Yusuf Türbesi: Kaleiçi, Ahi Evren’in oğlu olduğu söylenmekte.
21-Ahi Kızı Türbesi: Kaleiçi, Ahi Yusuf’un kızı olduğu söylenmekte.
22-Bayraktar Baba Türbesi: Kaleiçinde tekkesi olan Bektaşi Babası Bayraktar Baba Sultan’ın mezarı restorayon sürecinde Kalenin girişinden sökülüp, kemikleri ve mezar taşı ile birlikte çaprazında bulunan camiinin bilinmeyen bir yerine gömülmüştür. Bu da tıpkı Kaleiçindeki diğer dergahlar gibi Alevi-Bektaşiliği yok etmek isteyen zihniyetin bir pratiğidir.
22-Bayraktar Baba Türbesi: Kaleiçinde tekkesi olan Bektaşi Babası Bayraktar Baba Sultan’ın mezarı restorayon sürecinde Kalenin girişinden söküldüp, kemikleri ve mezar taşı ile birlikte çaprazında bulunan camiinin bilinmeyen bir yerine gömülmüştür. Bu da tıpkı Kaleiçindeki diğer dergahlar gibi Alevi-Bektaşiliği yok etmek isteyen zihniyetin bir pratiğidir.
23-Frenk Baba: Bektaşi Babasıdır. Kaynaklarda kale içinde olduğu ssöylensede nerede medfun olduğu bilinmemektedir.
24- Ahi Evran: Ahi Evren’e ait bir türbenin varlığı rivayet edilse de öyle bir yer şu an yoktur, daha doğru tabirler yok edilmiştir.
25- Ambarlı Baba: Kaleiçi’nde olduğu rivayet edilen Alevi Pir’i, ancak medfun olduğu yer bilinmemekte.
26-Aşık Doğan Dede: Andızlı mezarlığı karşısında ve Markantalya’nın arkasında.
27-Bektaş Murtaza Dede: Horasan’lı Himmetçi Ali Baba’nın evlatlarında Karayağmurlu Ocağı dedesi. Eski mezar taşındaki yazan bilginin tercümesi şöyle: “Merhum Horasan Evlatlarından Hanife Oğlu Bektaş Dede Murtaza Molla.”
SERİK:
28-Pir Bali Baba Tekkesi: Tekke Köyü
ELMALI:
29-Abdal Musa: Tekke Köyü
30-Çoban Dede: Camiatik mah., Eğrekler sok.
31-İshak Dede: Kapmescit, İshak Dede mah.
32-Haydar Baba: İplik Pazarı, Kütükcami cad.
33-Debbağ Baba: Derici olduğu için Debbağ denmiştir, günümüzde ise Tabak Baba olarak anılır. İplik Pazarı- baharlar sok.
34-Baltası Gedik Türbesi: Abdal Musa’nın kardeşi olduğu rivayet edilir.
35-İlla Baba Türbesi: Çalpınar Köyü
36-Ahi Baba Türbesi:
KORKUTELİ:
37-Yaren Dede: Atatürk Ormanı Parkı arkası
38-Kureyş Baba: Gümüşlü Köyü
39-Kurt Baba: İmrahor mahallesi karşısı.
40-AliFahreddin-i Kebir: Büyükköy (Bektaşi köyü)
41-AliFahreddin-i Sağir: Küçükköy
FİNİKE:
42- Kafi Baba Tekkesi: Yuvalı
43-Hasan Baba: Yuvali, tekkenin yanı
44- Bedir Baba: Tekkenin yanındaki Lmyra Antik Kenti içinde
ISPARTA:
45-Veli Baba Türbesi: Senirkent
46-Ahi Şemseddin Tekkesi: Uluborlu
PİRHA-Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Alevi kurumlarına çağrıda bulunarak, gençlere söz söylemeleri için alan açmalarını istedi. “Gençler, Alevi kurumları içerisinde kendi sözünü söyleyebilecek alan bulamadığı için doğal olarak hareketin dışında hissediyor” diyen Sazcı, Diyanet destekli kurumların asimilasyon faaliyetini Alevi gençleri üzerinden yürüttüğünü hatırlattı.
Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Alevi gençliği ve yaşadıkları sorunlara ilişkin PİRHA‘ya konuştu. Gençlik sorununun şu anki süreçte çok önem arz ettiğini belirten Sazcı, Alevi kurumları içerisinde gençliğin her zaman dinamizm oluşturduğunu söyledi.
Son süreçte Alevi kurumlarında genç potansiyelin yok olmaya başladığını da aktaran Sazcı, Alevi kurumların gençliğin kendisini temsil edecek, kendi sözünü söyleyebilecek alanlar yaratması gerektiğini vurguladı.
“ASİMİLASYON FAALİYETLERİNİ ALEVİ GENÇLER ÜZERİNDEN YÜRÜTMEYE ÇALIŞIYORLAR”
“Özellikle Antalya’da büyük bir Alevi gençlik potansiyeli olmasına rağmen kurumsal anlamda gençleri bir araya getirebilecek bir oluşuma ev sahipliği yapılmadığını belirten Sazcı sözlerine şu şekilde devam etti:
“Tabii ki bunun Türkiye’ye de yansıması oluyor. Durum vahim. Gençler, Alevi kurumları içerisinde kendi sözünü söyleyebilecek alan bulamadığı için doğal olarak hareketin dışında hissediyor. Ancak Alevi kurumlarına karşı asimilasyoncu dediğimiz, asimilasyon üzerine kurulmuş olan devlet ve Diyanet destekli kurumlar Alevi gençliğine çok önem veriyor. Asimilasyon faaliyetini, toplumu dönüştürecek kesim olan Alevi gençleri üzerinden yürütmek, ilerletmek istiyorlar.
Özellikle üniversitelilere hitap eden ‘Alevi Öğrenci Gençliği’ adında kurulan bir sayfa var. 22 bin kişilik bir kitleye hitap ediyor. Bu sayfanın, bu oluşumun İran destekli Şii misyonerlerin Alevi gençliğine ulaştığı bir kanal olduğunu biliyoruz. Ancak 22 bin kişiye hitap eden o sayfanın yerini bugün Alevi kurumları dolduramıyor. Alevi gençliğine seslenemiyor. Özellikle bu iş önce Alevi kurum yöneticilerine düşüyor. Gençlerin sözünü söyleyebileceği alanları yaratmaları gerekiyor. Aynı zamanda Alevi kurum yöneticilerinin de rızalık temelli faaliyet yürütmeleri gerekiyor. Kendi egolarını tatmin etmek üzere faaliyetler yürütmemesi gerektiğini düşünüyorum.”
“ALEVİ GENÇLER ÖNCÜ MİSYONU ÜSTLENMELİ”
Alevi gençliğinin de bu noktada ısrarcı olması gerektiğini belirten Sazcı, “Bu Yol bizim, bu dernekler bizim, bu kurumlar bizim. Bu kurumları dönüştürecek olan da nihayetinde bizleriz. Alevi gençleri bunun farkına varmalı. Açıkçası ben Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültür Cemevi Derneği’nde bu gençliğin ortaya çıkması için mücadele ediyorum. Bu gençliğin kendi öz gücünün farkına varması için mücadele ediyorum. Arkadaşları da bu mücadeleye davet ediyorum.
ALEVİ GENÇLERE ÇAĞRI
Alevi gençlerine çağrı yapmak istiyorum. Yüzyıllardır bizim inancımız asimilasyona, baskıya zulme maruz kalıyor. Dedelerimizin anlattığından hatırladığım kadarıyla, biz saz çalmaya giderken sazı küçültüyorlar ki cura ceketinin altına sığabilsin. Dedelerimiz sakalları yolunarak bu yolu yürütüyorlar. Şu an rahat diyemem ancak o zamana göre rahat olan bir ortamda Alevi Yoluna, Yolumuza nihayetinde bugün de tek varlığımız olan kurumlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Kurumlarımıza bütün hatalarına rağmen sahip çıkmalı ve o kurumları içeriden dönüştürmemiz gerekiyor. Ben Alevi gençliğinin de bu öncü misyonu üstleneceğini düşünüyorum.”
PİRHA-Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Akdeniz Bölgesi’nde Alevilere ait dergah ve türbelerin Diyanet tarafından işgal edilerek Sünni anlayışa göre dizayn edilmesine tepki gösterdi. Dergahlarla ilgili bizzat yaşadığı vahim olayları PİRHA’ya anlatan Sazcı, devletin ‘Alevisizleştirme’ politikası izlediğini söyledi ve “Bizim dolduramadığımız boşluğu devlet doldurur” dedi. Sazcı, Alevi toplumuna ve Alevi kurumlara da “Yola daha çok sarılmak zorundayız” çağrısında bulundu.
Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Akdeniz Bölgesi’nde Alevilere ait dergah ve türbelerin devlet tarafından işgal edilerek Sünni anlayışa göre dizayn edilmesini tanık olduğu durumlar üzerinden PİRHA‘ya anlattı.
UNESCO 2021 yılını ‘Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Ahi Evran-ı Veli Yılı’ ilan etti. Bu yıl yapılacak Hacı Bektaş’ta ki etkinliklerde Alevi kurumları ‘Dergahlarımızı İstiyoruz, Üç Koldan Ser Çeşme’ye Yürüyoruz’ şiarıyla bir yürüyüş gerçekleştirecek.
Alevi kurumlarının ‘Dergahlarımızı İstiyoruz, Üç Koldan Ser Çeşme’ye Yürüyoruz’ şiarıyla yürüyüş gerçekleştirecek olmalarını önemli bir adım olarak gördüğünü söyleyen Sazcı, mücadelenin Hacı Bektaş Veli Dergâhı ile sınırlı kalmaması gerektiğini ve diğer derneklerin de kendi yerellerinde lokal bir mücadele başlatması gerektiğini vurguladı.
Mustafa Sazcı, Kâfi Baba (Muhammed bin Nida-î Kasım) türbesini ziyarete gittiklerinde engellendiklerini, ancak bir mücadelenin sonunda türbeye girip nefesler okuduklarını, cem olduklarını şöyle anlattı:
“Uzun süredir hem bulunduğum bölgede hem de imkanlarım dahilinde ulaşabildiğim bölgelerde bilinen ve bilinmeyen Alevi niyazgâh (nişangah), türbe, dergâh (tekke) ve ziyaretlerini geziyor, araştırıyor ve oranın tarihinin aydınlatılması ve Yol’a kazandırılması için mücadele ediyorum. O yüzden ilk olarak gittiğim birkaç türbeden yola çıkarak izlenimlerimi aktaracağım.
Bizler Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği (KABKD) gençliği olarak 30 Haziran günü, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Yol- Erkan Kurulu üyesi Efe Engin dede ile Antalya’nın en çok bilinen türbelerinde biri olan Kâfi Baba (Muhammed bin Nida-î Kasım) türbesini ziyarete gittik. Gittiğimizde ilk önce türbe içine girip niyaz etmek istedik ancak bu isteğimiz türbedar tarafından ‘Kapının kilidi bende değil hocada’ sözleriyle engellendi. Aradan kısa bir süre geçince biz fark ettik ki türbedarda anahtar var. Ancak bizlerin sazla içeriye girmesinden ve içeride bulunan ayetlerle felçli bir hastayı para karşılığı iyileştirmeye çalışan Diyanet görevlisinin rahatsız olacağından dolayı engellemiş. Bizler bunun farkına varıncaya kadar o hasta ve dolandırıcı görevli çıkmıştı. Bizler de vakit kaybetmeden sazlarımızı alıp tekrar girmeye çalıştık ancak türbedar bu sefer de girmemiz için Diyanet’in atadığı AKP’li ilçe yöneticisi olduğunu sonradan öğrendiğimiz görevliden izin almamız gerektiğini söyledi.
“TÜRBEDE ALEVİLERE AİT BÜTÜN SİMGELER SÖKÜLMÜŞ”
Bizler inanç merkezimizde arbede çıkmaması için Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) görevlisini bekledik. Yaklaşık 10 dakika sonra iki görevli geldiler. Bizlerin bakıp çıkabileceğini ancak içeride İslam dinince ‘Bid’at ve hurafe’ sayılan bizim inancımızın ise birer parçası olan şeyleri yaptırmayacağını söyleyerek engellemeye çalıştı. Bizler de, ‘Burası bizim inanç merkezimiz, buraya girmek için biz izin almayacağız, siz alacaksınız’ dedik. ‘Bizim inancımızı siz tanımlayamazsınız’ dedikçe görevli polisi çağırmakla tehdit etti. Ardından şunları söyledi: ‘Burası Müslümanların yeri namaz kılacaksanız geçin, çalgı aleti çalamazsınız, şarkı söyleyemezsiniz, oyun oynayamazsınız’ dedi. Elbette ki bizler bu sözlerin cevabını verip, görevliyi bir kenara çektik ve girip nefeslerimizi okuduk, semahımızı döndük, üç can-bir cem düsturuyla cem olduk. Ancak görevli ertesi gün oraya sazı ile gönderdiğimiz bir cana da aynı tepkiyi vermiş.
Görevlinin elindeki belgede aklımda kalanlar şöyleydi:
‘Adak adanmaz.
Kurban kesilmez.
Mum yakılmaz.
Bez, çaput bağlanmaz.
Müzik aleti çalınmaz (Kastedilen nefeslerimizi havalandırdığımız “Telli Kuran”)
Oyun vb. oynanmaz (Kastedilen semah ritüelimiz.)
Taş, para yapıştırılmaz.
Eğilerek ve emekleyerek girilmez.
Yenilecek şeyler bırakılmaz. (Lokma)
El, yüz sürülmez.
Türbe ve yatırdan medet-şifa umulmaz.
Türbe ve yatırların etrafında dönülmez.
Türbelerin içinde yatılmaz.
Bu ve benzeri bid’at ve hurafeler dinimizce kesinlikle yasaklanmıştır.’
Bunu yanında türbenin içi İslami simgeler, resimler, belgeler ile donatılmıştı. Onun dışında Alevilere ait olan bütün simgeler sökülmüştü.”
Birçok yerde bulunan türbelerin ve dergahların aynı şekilde dönüştürülmeye çalışıldığını ifade eden Sazcı sözlerine şu şekilde devam etti:
“Adana Seyhan’da bulunan Çoban Dede Türbesi de aynı şekilde. Çoban Dede hakkında elimizde halk arasında aktarıla gelen söylenceler dışında pek bir kaynak yok. Halk tarafından söylenene göre Çoban Dede, Horasan Erenlerinden Durhasan Dede’nin 8 kardeşinden biridir. Diğerleri Ali Dede, Cabbar Dede, Muhittin Dede, Bulut Dede, Zilli Dede, Ateş Dede ve Sultan Kız Ana’dır. Bu türbe buradan da anlaşılacağı üzere bir Alevi-Bektaşi türbesidir. Ancak son süreçte bilinçli bir şekilde Alevi türbe ve ziyaretleri üzerinden yapılan devlet ve Diyanet’in ‘Alevisizleştirme’ politikası orada da işliyor. Daha önceden duvarda asılı olan Alevi simgeleri sökülüp yerine Kabe, Yasin, Besmele asılmış. Giriş kısmına ise başörtüsünü zorunlu tutan bir yazı ve başörtüleri asılmış. Aynı zamanda içeride sürekli bekleyen çarşaflı kişiler içeriye giren kişileri giyim-kuşam yönüyle eleştiriyor ve ziyaretini yapmasını engelliyor. Tüm bu olanlar ise türbenin ‘Alevi’ kimliğini yok ediyor.
“İKİ YILDIR ARAŞTIRMA YAPIYORUM”
Bir diğer örnek ise Antalya Bali Baba Türbesi. Yaklaşık 2 yıldır bu türbe daha doğru tabirle dergâh hakkında araştırma yapıyorum. Belli bir veri de elde ettim. Elimdeki verilere göre Bali Baba, Hacı Bektaş Veli Dergahından Abdal Musa Sultan ve Kızıldeli Seyyit Ali Sultan ile birlikte gelen Erenlerden biri. Ardından Antalya’da Kepez mevkii olarak bilinen Serik Tekke Köyü’ne dergahını kurmuş. Dergâhta birçok derviş yetiştirmiş. Ardından Yunanistan’a Kızıldeli Sultan’ın kurduğu dergâha gitmiştir.”
“TÜRBE, BİLİNÇSİZ KÖYLÜLER VE BELEDİYE TARAFINDAN TAHRİP EDİLİYOR”
Günümüzde sadece mezarının üzerine yerleştirilen tahta ya da mermer tabut sandukasının olduğu, üstü açık bir odanın ve derviş mezarlarının kaldığını söyleyen Sazcı, “Eğitim alanı, meydan evi ve hamam gibi kalıntılar da hâlâ duruyor. Türbenin yapısından daha ilginç olan ise her biri birbirinden eşsiz ve mana boyutu olan derviş mezar taşları. Üçler Çeşmesi’nde bulunan ve Anadolu tasavvuf geleneğinde ehemmiyeti olan Davut yıldızı, birbirine bağlı üç güneş, bir güneşin etrafında dönen 12 güneş, 12 Terkli Bektaşi Tâcı, anlamlandıramadığım ve anlamından emin olamadığım simgeler var. Daha da ilginci kadın dervişlere ait birçok mezar var. O kadar eşsiz mezar taşları ki her ay bir bir eksiliyor ve türbe her geçen gün bilinçsiz köylüler ve belediye tarafından tahrip ediliyor. Bu örnekler sadece yüzde biri bile değil” diye konuştu.
“DEVLET VE DİYANET DERGAHLARI ELE GEÇİRMİŞ DURUMDA”
Diyanetin Alevilerin onca baskı ve zulme rağmen gitmeyi sürdürdükleri, herkes tarafından bilinen dergâhlarını ele geçirdiğini anlatan Mustafa Sazcı, “Asimilasyon politikasını yürütebilecekleri rahat zemini tasarlamış durumdalar. Özellikle mekan ayağı hazırdayken bir de ‘Ocakzadeler Meclisi’ ile inanç ayağını da oturtmuş durumdalar. Bununla da kalmayıp kendi potasına çekemediği Alevileri, Alevi inanç merkezlerine DİB görevlilerini atayarak Alevilerin inancını yaşamasını yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi engelliyor” ifadelerini kullandı.
“TEKKELER KONUSUNDA MÜCADELE HACI BEKTAŞ DERGAHI İLE SINIRLI KALMAMALI”
“Bu yüzden kurumlarımızın uzun süren sessizliğin ardından ‘Dergahlarımızı istiyoruz’ diyerek yaptığı bu çıkış oldukça önemli” diyen Sazcı şunları kaydetti:
“Mücadeleyi bir yerden başlatmak gerekliydi ve gerektiği gibi de yapıldı. Ancak mücadele Hacı Bektaş Dergâhı ile sınırlı kalmamalı. Diğer dernekler de kendi yerellerinde lokal bir mücadele başlatmalı. Örneğin Adana’daki kurumlarımız Çoban Dede için, Antalya’daki kurumlar Kafi Baba için mücadele örmeli. Burada kastım kurumlarımızın gücünü bölmek değil. Demek istediğim şey yerellerde yapılacak olan tüm bu çalışmalar esasında bir merkezdeki mücadelenin bölgelerdeki kollarına dönüşmeli. Bu yüzden büyük isyanımız Babai İsyanı’ndan sonra ocakları, sürekleri bir araya getirme misyonunu üstlenen Hacı Bektaş’ın kurduğu dergâh bunun için iyi bir merkez. Ezcümle merkezde ve yerelde yapılacak olan bu mücadele pratiği ancak ve ancak devletin ve Diyanet’in Anadolu’yu ‘Alevisizleştirme’ politikasına karşı ‘Aleviler vardır’ sesini yükseltir. Bundan yıllar önce Mürşidimiz Postnişin Veliyettin Ulusoy Efendi’nin ‘Dergâhta Birlik’ çağrısına yeni bir soluk kazandırmış olur. Mücadelemiz sadece Hacı Bektaş dışında Abdal Musa,Kafi Baba, Çoban Dede gibi bilinen erenlerin mekanları ile de değil, devletin tam anlamda el atamadığı, dönüştüremediği veya gözünden kaçırdığı Pir Şammas Baba, Bali Baba,Tenci Baba, Şabani Baba, Koç Davut Baba, Sitte Zeynep Ana, Niyazi Baba gibi erenlerin mekanlarını da tekrar yola kazandırma üzerine olmalı.”
ALEVİ TOPLUMUNA VE ALEVİ KURUMLARINA ÇAĞRI
21 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta atılacak adımın ön açıcı olmasını ve uzun süredir Alevilerin üzerine serpilmiş olan ölü toprağını çırpıp ayağa kalkmalarına vesile olmasını temenni ettiğini vurgulayan Sazcı, “Bu kararın alınmasında emeği geçenlere, bedenen veya gönlüyle 21 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta olacak olan canlara aşk olsun. Öncelikle size ve Pir Haber Ajansı’na bizlere söz hakkı tanıdığı ve yol için yaptığınız hizmetlerden dolayı teşekkür ediyorum” dedi.
Mustafa Sazcı, Alevi toplumuna ve Alevi kurumlarına çağrıda da bulundu. Sazcı, “Alevi genci olarak kurumlarımıza ve halkımıza iki çağrıda bulunmak istiyorum. Aleviliğin büyük saldırılar altında olduğu bugünlerde Yola daha çok sarılmak zorundayız. Evet güneş balçıkla sıvanmaz. Ancak güneşin ışığını gören gözler balçıkla sıvanabilir. Eğer o gözler sıvanırsa güneşin ne kıymet-i harbiyesi kalır. Bunun için yolun yaşatılmasında önemli olan ocaklar, dergâhlar, türbeler, ziyaretler kurumlarımızın ortak mücadelesi ve çalışmaları ile gerçek kimliğine kavuşmalı, koruma altına alınmalıdır. Eğer biz bunu başaramazsak bizim dolduramadığımız boşluğu devlet doldurur. İnanç merkezimizi kendi inancına göre dizayn ederek ‘Alevi kimliğinden’ uzaklaştırır, dönüştüremediğini ise (özellikle doğa tapınımının en büyük göstergesi olan ziyaretleri, nişangahları) yok eder. Cümle canlara aşk-ı muhabbetlerimi sunuyorum Aşk ile…”