PİRHA-Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan görüşmesine dair yazılı açıklama yapan İmralı Heyeti, “Karşılıklı anlayış ve fikir birliği içinde olduğumuzu memnuniyetle belirtmek isteriz” dedi.
Hakların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Mithat Sancar, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yaptıkları görüşme sonrasında yazılı açıklama yaptı.
“KARŞILIKLI ANLAYIŞ İÇERİSİNDEYİZ”
Erdoğan ile yapılan görüşmede Barış ve Demokratik Toplum Süreci ve sürecin bulunduğu aşamayı konuştuklarını ifade eden heyetin açıklaması şöyle: “Sürecin daha hızlı ve sağlıklı ilerlemesini sağlayacak adımların atılması konusunda karşılıklı anlayış ve fikir birliği içinde olduğumuzu memnuniyetle belirtmek isteriz.”
PİRHA- PKK’nin silahlarını yakarak imha etmesi ardından değerlendirmelerde bulunan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM’nin komisyon kurarak sürecin yasal ihtiyaçlarını konuşmaya başlayacağının altını çizdi.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kızılcahamam Eliz Otel’de partisinin 32. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda açıklamalarda bulundu.
PKK’nin silah yakmasına ve barış sürecine ilişkin konuşan Erdoğan, şunları kaydetti:
“1984’teki ilk eyleminden sonra terör Türkiye’de her geçen gün tırmandı. O günden sonra nice hükümetler geldi. Hepsi de ‘terörün kökünü kazıyacağız’, dedi. Bunda devletin yanlış uygulamalarının payı da vardı. Faili meçhuller, beyaz toroslar, yakılan köyler, bir gecede göçe zorlanan aileler yanlış uygulamalardan biriydi. Terörü bitirmek yerine büyüttü. Hataların bedelini hep beraber ödedik. Türkiye bu terör saldırılarıyla istikrarsız hale geldi. Ülkemizin huzuruna, birliğine, kardeşliğine çok büyük hasarlar verdi
“BUGÜN TARİHTE YENİ SAYFA AÇILMIŞTIR”
Savunma sanayimizi geliştirdik, dışa bağımlı kalmadan terörle mücadele silahlarımızı ürettik. Sınır ötesi operasyonlarla sınırlarımızı kontrol altına aldık. Dün itibarıyla 47 yıllık terör belası inşallah sona erme sürecine girmiştir.
Türkiye uzun, acılı, sancılı, gözyaşlarıyla dolu bir sayfayı dün itibarıyla kapatmaya başlamıştır. Bugün yeni bir gündür, bugün tarihte yeni sayfa açılmıştır. Bugün Büyük Türkiye’nin kapıları ardına kadar aralanmıştır.
Kanı durduracak, annelerin gözyaşını dindirecek, acıları hafifletecek, kardeşliği güçlendirecek her türlü girişimi yakından takip ediyoruz. Son dönemde takip ettiğimiz Terörsüz Türkiye projesi, açık söylüyorum bir müzakerenin, bir pazarlığın, bir al ver sürecinin neticesi değildir. Herkes şundan emin olsun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onurunu çiğnetmeyiz, başını öne asla eğdirtmeyiz. Terörsüz Türkiye projemizi bu anlayışla izliyoruz.
“İLK ADIM OLARAK TBMM BİR KOMİSYON KURACAK”
Korku yayarak milletin yeşeren umutlarını kırmaya çalışıyorlar. Terör bitecek göreceksiniz, hepsi işsiz kalacak. Bugün terör biterken terör istismarı da bitmektedir.
İttifak yaptığımızda medeniyetimizle de ilmimizle de kimse yarışamadı. Türk, Kürt, Arap birse, beraberse o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti dimdik ayaktadır hatta bugün düne göre çok daha kudretlidir, azametlidir, en önemlisi istikbali için çok daha umutludur.
Şimdi oturup konuşacağız, silahlarla değil. Yüz yüze, gönül gönüle konuşacağız, her meselemizi konuşarak çözeceğiz. Sağcı solcu, Alevi, Kürt zengin fakir her vatandaş birinci sınıf vatandaştır.
Meclisimizin sürece sunacağı ciddi katkıların sürecin devamı açısından kritik öneme sahip olacağı görüşündeyim. Mümkün olan en geniş katılımla Meclisimizin de bu hayırlı süreci desteklenmesini umuyorum.
AK Parti, MHP ve DEM heyetiyle bu süreci pişirerek geleceğe taşıyacağız. Bu süreçte rahmetli Sırrı Süreyya, Pervin Buldan ve Mithat Sancar ile yan yana geldik. Oturduk konuştuk demek oluyormuş. Daha güzel şeyler olacak.
Gönüller bir olunca sınırlar ortadan kalkar. İlk adım olarak TBMM bir komisyon kuracak, sürecin yasal ihtiyaçlarını konuşmaya başlayacağız”
PİRHA- DEM Parti İmralı Heyeti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan görüştü. 1 saat süren görüşmeye dair açıklama yapan İmralı Heyeti, “Görüşmede, sürecin ilerlemesi konusunda karşılıklı iradenin devam ettiği vurgulandı” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Mithat Sancar ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Külliye’deki görüşme tamamlandı. Görüşmede, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala da yer aldı.
Basına kapalı yapılan görüşme 1 saat sürdü.
Heyet, görüşmeye dair yazılı açıklama yaparak şunları ifade etti:
“Değerli Basın Emekçileri; DEM Parti İmralı Heyeti üyelerimiz Pervin Buldan ve Mithat Sancar, bugün Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Beştepe’de görüştü. Heyetimiz, sürecin geldiği yeni aşama ve bundan sonra yapılacaklar konusunda görüş ve önerilerini aktardı. Görüşmede, sürecin ilerlemesi konusunda karşılıklı iradenin devam ettiği vurgulandı.”
PİRHA – 2013 yılında Gezi Parkı’ndaki bir ağacın kesilmemesi için başlayan itiraz, kısa bir süre sonra ülkeye yayılan toplumsal direnişe dönüştü. Taksim Gezi Parkı Direnişinin 12. yılında birçok şehirde anma törenleri yapılırken, “31 Mayıs’ta Taksim’deyiz!” mesajı da paylaşıldı.
Gezi Parkı direnişi, Taksim’in merkezinde yer alan bir avuç yeşil alanın talan edilmesine karşı yapılan itirazın somut hali olmuştu.
28 Mayıs 2013’te İstanbul’da başlayan itiraz ile Taksim Gezi Parkı için hazırlanan kentsel gelişim planına karşı çıkıldı. Protestolar, bir süre sonra ekoloji eyleminden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik toplumsal bir harekete dönüştü. Sosyal medya sayesinde hızla yayılan eylemler, cumhuriyet tarihinin en büyük protestosuna dönüştü.
Polis gücünün, 1 Haziran’da Taksim Meydanı’ndan çekilmesinin ardından binlerce yurttaş, Gezi Parkını adeta bir dayanışma ortamına dönüştürdü. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise 2 Haziran’da protestocuları hedef göstererek “birkaç çapulcu” ifadesini kullandı.
Günlerce kurulan çadırlarda nöbet tutan protestoculara karşı 15 Haziran’da çevik kuvvet tarafından sert müdahalede bulunuldu. Göz yaşartıcı gaz, tazyikli su, plastik ve gerçek mermilerin kullanılması sebebiyle çok sayıda kişi yaşamını yitirdi ya da yaralandı. Aynı zamanda gözaltı ve tutuklamalar da günden güne arttı. Resmi kaynaklar 3.000’den fazla kişinin tutuklandığını açıklamıştı.
“ÇAPULCULAR!”
Hükümetin saldırgan tavrı, protestocuların çeperini de genişletti. Gelişmeler ardından sol-sosyalist kesimlerin yanı sıra ulusalcılar da sokakta yerini aldı. Yurttaşlar, bir bütünen çevre talanından Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriterliğine, alkol yasağından toplumun cinsel yönelimine ve hükümetin komşu ülkelerle olan ilişkilerine itiraz ediyordu.
İçişleri Bakanlığı’nın 23 Haziran’da yaptığı açıklamaya göre Bayburt hariç 80 ilde düzenlenen eylemlere toplam 3,5 milyon kişi katılmıştı. Yaşananlar sonucunda Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Berkin Elvan, Burak Can Karamanoğlu, Mehmet İstif ve Elif Çermik ile polis komiseri Mustafa Sarı ve polis memuru Ahmet Küçüktağ yaşamını yitirdi. Haftalar süren eylemler sonucu 9063 kişi de yaralandı.
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) yaptığı açıklamaya göre saldırılar nedeniyle tazyikli su, kısa mesafeli biber gazı atışları ve plastik kurşunlardan dolayı 7.478 kişi yaralandı. 91 kişi kafa travmasına uğradı, 10 kişi gözünü kaybetti ve 1 kişinin de dalağı alındı. TTB, Taksim Gezi Parkı’ndaki ve Ankara’da Mülkiyeliler Birliği’nde kurulan revirlere tedavi yapıldığı sırada polis tarafından gaz bombası ile müdahale edildiğini de bildirmişti.
DİRENİŞİN 12. YILINDA GEZİ’YE ÇAĞRI!
Gezi Direnişi’nin 12’inci yıldönümü nedeniyle birçok yerde anma programları düzenleniyor. Birçok üniversiteden “12 yıl önce yanan mücadele ateşi hâlâ güçlü. Gezi’de kaybettiklerimizi unutmayacağız” mesajı verilirken Taksim Dayanışması’ndan da eylem çağrısı yapıldı. X hesabında yazılı mesaj paylaşan Taksim Dayanışması, şu ifadelere yer verdi:
“12 yıl önce bütün güzellikleriyle hayatımıza giren Gezi Direnişi’nin yıldönümünde,
Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz:
PİRHA-DEM Parti İmralı Heyeti ile Cumhurbaşkanı arasındaki görüşme başladı. Görüşmeden önce gazetecilerin sorularını yanıtlayan heyet, “Bu görüşme çok önemli, barışa vesile olsun” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan görüşmesi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde başladı. Görüşmede AKP Genel Başkan Vekili Efkan Ala ile MİT Başkanı İbrahim Kalın da yer aldı.
Meclis kapısında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Sırrı Süreyya Önder, “Sürecin geldiği noktayı, Sayın Cumhurbaşkanına arz ederek bilgilendireceğiz kendisini. Bundan sonrasına ilişkin hem kendi görüş ve önerileri hem de bizler kendi önerilerimizi paylaşacağız. İnanıyoruz demokratik siyaset alanı hem barış ve buna dair faaliyetler çok daha seri, hızlı ve nitelikli adımlar ile devam edecektir” dedi.
Ardından konuşan Pervin Buldan da, “Önemli bir görüşme olduğunu ifade etmek isterim. Şimdiye kadar birçok görüşme gerçekleştirdik. Bu görüşmenin önemli olduğunun altını önemle çizmek istiyorum. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı belki de ilk defa bu konuda görüş alışverişinde bulunacak. Nelerin yapılması gerektiğine dair görüşlerini ifade edecek. Bu nedenle yaptığımız bütün görüşmelere dair kendisini bilgilendireceği. Türkiye’ye hayırlı olsun. Barışa vasile olsun” sözlerini kullandı.
İmralı Heyeti ile Cumhurbaşkanı arasındaki görüşme sürüyor.
PİRHA- Alevi inancına yönelik devlet baskısı yoğun şekilde devam ederken, asimilasyonun bir ayağı da cemevleri içerisinde yapılmakta. İnanca yönelik saldırılar karşısında ‘Aleviler, kurumlar ne yapmalı?’ sorusunu Araştırmacı Yazar Piri Er’e sorduk. Aleviliği doğru temsil eden liderlere ihtiyaç duyulduğunu belirten Piri Er, “Mutlaka bilimsel çalışmalar yapmak lazım. Alevi örgütleri belli aralıklarla sempozyumlar, konferanslar, paneller gerçekleştirmek zorunda. Yoksa sadece anma günleri ile Aleviliği yeniden inşa edemezsin. Aleviliği günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye de ihtiyacımız var” dedi.
Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.
Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Araştırmacı Yazar Piri Er’e sorduk.
“ALEVİLİKLE YAKINDAN UZAKTAN BİLGİLERİ YOK”
PİRHA – AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
PİRİ ER: Bu başkanlığın kurulmasına hiç şaşırmadım. Nedeni ise şuydu: Daha önceden Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Cemevlerimiz kırmızı çizgimizdir, bunun başka bir inancın ibadethanesi olarak gösterilmesine razı gelmeyiz’ mealinde bir açıklama yapmıştı. Ardından Tayyip Erdoğan’ın yine buna bağlı olarak yaptığı bir açıklama vardı. O da diyordu ki ‘Cemevleri kültürel mekanlardır. İslam’da ibadet yeri mescittir, camidir. Yani siz bunu alternatif bir şey yaratamazsınız’ diyor. Aslında Tayyip Erdoğan, Kültür Bakanlığı bünyesinde bu yapının oluşturulması ile birincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nı memnun ediyor; kızdırmıyor yani. İkincisi ise Alevileri memnun ediyor. Yani aslında Alevilik bir farklı kültürdür diye düşünüp cemevlerini de ibadethane değil de bir yer olarak görüyorlar. Şimdi Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturdukları bu yapı içerisinde sanıyorum 52 civarında merkezi kadro var. Bu kurumun başına atanan kimliklere de baktığımızda bunların Alevilikle yakından uzaktan bilgileri yok. Farklı bir Alevilik anlayışları var. Yani bizim bildiğimiz Aleviliği tarif etmiyorlar.”
“GÖZLERİ DÖNMÜŞ; GELENEKSEL ANMAYI DAHİ SABOTE EDİYORLAR”
– MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Cemevi Başkanlığı’nın kendini dayattığının en güncel örneği şu anda 16-18 Ağustos arasında Hacıbektaş’ta yapılacak olan Hacı Bektaş Veli’yi Anma etkinlikleridir. Bu başkanlık, bakanlığın diğer birimleri ile birlikte devletin bünyesinde bu işe bakan farklı kurumların da desteğiyle Hacı Bektaş anma etkinliklerini alternatif bir programla kutlamayı planlıyor. Bu konuda belediyeye de bir baskı olduğunu biliyoruz. Siz yapmayın, biz yapalım ama bu etkinlik 25-30 yıldır belediyenin bünyesinde yapılıyor. Ondan öncesinde de yerel derneklerin gerçekleştirdiği bir etkinlikti. Bunların gözü şimdi öyle dönmüş ki 30 yıllık geleneksel olarak belediyenin yaptığı bir etkinliği dahi sabote etme noktasına gelmişler. Geçmiş yıllarda yapılan etkinliklerde gerek Kültür Bakanlığına bağlı oradaki Kültür Merkezi gerek diğer alanlar tahsis edilir ve kullanılırdı. Hatta şimdi belediyeye tahsis edilmiş olan amfi tiyatro bile eskiden Kültür Bakanlığının iken sonradan belediyeye devredilmişti, orayı bile kullanma izni vermedikleri yönünde bilgiler ulaşıyor. Buna karşı belediyenin bir direnci var. Çünkü Alevi örgütleri daha önceden bir basın açıklamasıyla bunu duyurdular ve dediler ki ‘Eğer Kültür Bakanlığının düzenleyeceği bir etkinliğe dönüşürse biz katılmayız’. Belediye de şimdi direnç göstererek kendi programını oluşturmaya çalışıyor ve özellikle büyükşehir belediyelerinden destek bulmaya çalışıyor. Geçmiş yıllarda gerek Kültür Bakanlığının gerek TİKA’nın ekonomik olarak destek verdiğini biliyoruz ama yine verecekler mi emin değilim. Son gelişmeler üzerine bu desteği vermeyeceklerini de düşünüyorum. Alevi örgütlerinin, belediyenin arkasında durması ve bu etkinlikleri güçlü bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekir. Ama devlet de elinden geleni yapacaktır ve ne kadar zayıflatırsak o kadar biz güçleniriz mantığıyla hareket edecektir diye düşünüyorum.
“ALEVİLİĞİ ALEVİCE ANLATAN KAYNAKLAR ORTAYA KOYULMALI”
– Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Daha önceden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı bir çalışma geldi şimdi aklıma. Alevi kaynaklarını incelemiş, çevirmiş ve yayınlamıştı. Bu çalışmayı yapan kimliklerden birisi de Hitit Üniversitesi’nden Osman Eğri diye zat-ı muhteremdi. Daha sonra FETÖ’nün okulunda yükseldiği anlaşıldı. Bu arkadaş, Çorum’un bir köyünden ve Alevi kimlikli. İlahiyat Fakültesi dekanlığına yükselmiş, Aleviliği, İslam çerçevesinde değerlendirenlerden biriydi. Onun ‘Alevi kaynakları’ diye ortaya koyduğu eserler daha etkisini yitirmeden böyle bir çalışma yapılması Aleviliği aslında nereye yönlendirmek istediklerini açıkça gösterir.
Ansiklopedinin maddelerinden birini bana hazırlatmak isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Kimlere hazırlatacaklarını da tahmin edebiliyorum. Ama bu tamamen Türk-İslam ya da Alevi-İslam çizgisinde olan, yani bizim içimizde olan kimlikler de var, bu konuda yazan çizen, kendini Aleviliğin önünde niteleyen kimlikler de var. Muhtemelen bunlar üzerinden böyle bir çalışma yapıp Alevilere yutturmaya çalışacaklar. Bizim kınalı kekliklerden de bu suyu içmek isteyenler mutlaka olacaktır. Ama çok sağlıklı sonuçlara ulaşacaklarını sanmıyorum. Ansiklopedinin içeriğinde ne olacağını gördüğümüzde oturup eleştirilerimizi yapacağız. Şu ana kadar yaptıkları bundan sonra yapacaklarının da ne olacağını aslında bize ifade ediyor. Peki Aleviler bu konuda ne yapmalı? Alevi örgütlerine burada büyük görev düşüyor. Kişisel olarak hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ben de yazıp çiziyorum ama bu benden ibaret. Bunun daha öteye taşınması gerekir. Örgütlerin bu konuda gerçekten Aleviliği Alevice anlatan, açıklayan kaynakları ortaya koyması gerekir. Eski dönemlerde kaleme alınmış, Aleviliğin yazılı kaynakları olarak bilinen kimi kaynakların çevirisi ile olacak iş değil. Yani Hacı Bektaş’ın makalatıyla ya da İmam Cafer buyruklarıyla Aleviliği anlayamaz ve anlatamazsınız. Muhtemelen hazırlanacak ansiklopedi kaynakları olarak bunlardan besleneceklerdir ama Aleviliğin bunun dışında, günümüzde yetişen bir Alevilik var. Hacı Bektaş’ın makalatını Hacı Bektaş’ın yazmadığını biliyoruz. İmam Cafer hakkında yazılanları İmam Cafer’den çok sonra kaleme alındığını ve Anadolu’ya 16. yüzyılda getirildiğini de biliyoruz. Sözüm ona halen ona bağlılığın ifade edildiğini de görüyoruz ama baktığımızda bunlarda yer alan bilgiler bugünkü Aleviliği bağlayan bilgiler değil. Aleviliği o yüzyıllara götürmek istiyorsanız doğrudur ama Aleviliği bugün yaşamak istiyorsanız bu kaynaklar yetersizdir, eksiktir, sıkıntılıdır.”
“ÇEDES, MÜSLÜMAN OLMAYAN KİTLEYİ DE RAHATSIZ EDİYOR”
– Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
ÇEDES projesinin şöyle bir özelliği var; ÇEDES sadece Alevileri ilgilendiren bir proje değil. Yani bu ülkede çocuğuna zorunlu din dersi vermek istemeyen milyonlarca insan vardır. Bunların büyük bir kısmı Alevi. Çünkü Aleviliğin zaten orada yeri yok. ÇEDES projesinin ilk meyvelerini verdiğini görüyoruz! Çocuklara sınıfta mezar maketi başında ağlama pratikleri yaptırıldı. Bir Kabe maketi yapılarak çocuklara şeytan taşlaması pratiği de gerçekleştirildi. Duvarlara taş attırıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı işbirliğinde bu yapılıyor. ‘Çevreme duyarlıyım’ diyorlar ve duyarlılığı böyle arttırmaya çalışıyorlar! Şeytan taşlatarak, ağlamayı öğreterek çocuklara eğer çevreye duyarlılık arttırılacaksa bu bir sorun.
İkinci bir sorun ise bunu imamların yaptırıyor olması. Dini bilgi dışında genel bilgiye ne kadar hakimler? O dini bilgiyi ne kadar sağlıklı bir biçimde anlatıyorlar? Bir de İslam, şeytanı taşlamak, mezar başında ağlamaktan mı ibaret? Ve bu Alevi çocuklarına da dayatılıyor. Oysa Alevilik açısından öte dünya inancı yoktur. Onun için cennete gideceğim diye şeytan taşlama ihtiyacı hissetmez. Mezar başında ağlayarak Hakk’a yürüyen kişinin öte dünyada rahat edeceğini düşünme gibi bir anlayış Alevilerde yok. Demek ki bu Alevilere hitap eden bir şey değil. Bu şimdi Müslüman olmayan kitleyi de rahatsız eden bir şey.
“ŞERİAT DEVLETİ ARZULUYOR”
Yakın zamanda bir vatandaş, Aydın’ın bir ilçesinde okula müracaat ediyor ve ‘çocuğuma zorunlu din dersi aldırmak istemiyorum’ diyor. Tabii bu zorunlu olduğu için okul da diyor ki ‘Hristiyan ve Yahudiler azınlık kabul edilir, diğer gruplar bu dersi almak zorunda’. Bu canımız Alevi mi Sünni mi bilmiyorum ama din değiştiriyor. Yani bizde dinden uzaklaştıran bir içerik var. Belki de bu vatandaş Sünni, bilemiyorum. Ama Aleviler açısından zaten bu derslerde anlatılanlar Aleviliği bağlamıyor. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gerekse Anayasa Mahkemesi kararları da var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin din derslerinin zorunlu olamayacağı yönündeki kararını ortadan kaldırmak için bunlar her türlü hileyi yapıyorlar. Örneğin Alevilikle ilgili birkaç madde koydular, kendilerine göre Aleviliği tanımladılar ve dediler ki ‘Biz sadece Sünni’lere yönelik ders vermiyoruz, Aleviler de bu işin içinde var’. Şeriat Devleti arzuladığını söyleyen bir başımız var. Hedeflerinin ne olduğu da belli.
Bu durumda Aleviler ne yapmalı? Aleviler, Aleviliği bir kere Alevi gibi algılamalı. Yani Alevi-İslam anlayışıyla, ‘Aslında ben de Müslümanım’ anlayışıyla bir yere varılamayacağı anlaşılmalı. Yoksa Dersim’de 12 Eylül döneminde yapıldığı gibi çocukları imam hatip liselerine gönderen aileler bir süre sonra karşılarında kendi çocuklarını imam olarak buldular. Ya da Ordu’nun Akkuş ilçesinde 1950’lerde Alevi çocukları götürülüp imam eğitimi verildi ve sonrasında köylerine imam olarak atandılar. O dönemde 25 olan Alevi köy sayısı şu anda 3’e düşmüş durumda. Yani neyin nereye gideceği belli. Kısa süre önce Eskişehir’den geldim, orada Alevilikle ilgili bir çalışma yaptık. Yöredeki Alevilerle görüşüp Alevi köylerini tespit etmeye çalıştık. Söyledikleri hep şu; ‘Bu bu köyler Alevi idi ama bugün Alevi değiliz’. Yani geçmişte 50 ise bugün 5’e düşmüş durumda. Onun için Aleviler kendini, yani Aleviliğin ne demek olduğunu anlarsa buna karşı bir direnç elbette gösterir. Ama genel İslam anlayışı açısından doğuracağı sonuçlar belli, bir şeriat devletine doğru yavaş yavaş götürülmeye çalışılıyoruz. Ha olur mu onu zaman gösterecek. Olmaması için de Alevilerin bu konudaki direnci önemlidir.”
“ASİMİLASYON HER YÖNDEN ALEVİLİĞİ KUŞATMIŞ DURUMDA”
–Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
Yanlış hatırlamıyorsam yakın bir zamanda Kartal Cemevi’nde ‘Türkçe Kur’an eğitimi’ diye bir duyuru vardı. Yani ‘Kur’an’ı Türkçe’ye çevirirsek Aleviler açısından sorun biter’ anlamı çıkıyor. Türkçeye çevirdiğinde de ya da çevirip sana verildiğinde Kur’an’ın içeriği değişmeyecektir. Mesele Aleviler Kur’an’da kendini bulabiliyor mu?
‘Başımız Kur’an’a bağlı’ derler. Mesleğim gereği 30 yıl alan araştırması yaptım. Sorduğum sorulara birçok Alevi ‘Biz Müslümanız, başımız Kur’an’a bağlı’ diye cevap verir. Ama Kur’an’dan bir tek ayet bilmez. Hakk’a yürüme erkanlarında Fatiha’yı mutlaka kulakları arar. Yakın zaman öncesinde köyümüzden bir canımızın Hakk’a yürümüştü. Gittiğimde ‘dede’ diye bir vatandaşla tanıştırdılar. Kişi, ‘Aleviyim ama dede değilim. Hizmet yürütüyorum’ dedi. Biraz sonrasında başladı Kur’an okumaya. ‘Fatiha’ deyince herkes elini kaldırdı. Yanımda da bir köylüm oturuyordu. Dönüp ona baktım o da okuyor. Kendisine ‘Sen Fatiha okumayı biliyor musun?’ diye sordum. ‘Yok dede bilmiyorum’ dedi. ‘O zaman ne yapıyorsun? diye sordum, ‘okumuyorumki, onlar ne yapıyorsa ben de aynısını yapıyorum’ diye cevap verdi. Yani içeriği bilip bilmemenin bir önemi yok. Dönüştürülüyoruz. Mesela ablamın Fatiha bildiğini duyduğumda ‘Sen bunu nereden öğrendin?’ diye sordum. ‘Bizim köye gelen öğretmen öğretti’ dedi. Ablam 1955’lerde köyde eğitim alırken okulumuzdaki öğretmen okutmuş. Ama ben öğrenmedim. Çünkü benim eğitim aldığım öğretmen fatiha öğretmedi. İki kuşak arasında bile bunu yaşadık. Bu eğitim, yeni asimilasyonun bir boyutu. Bir de Alevilerin kendi kendine işlettikleri bir asimilasyon var ki işte daha dün gördüm iki zat-ı muhterem, cumhurbaşkanının yanında durmuşlar, sözüm ona Alevilerin sorunlarını konuşmuşlar ve sayın cumhurbaşkanından sorunların çözüleceğine dair bir güvence almışlar. Ama bunların Alevi kimliklerini kimse kabul etmiyor! Yani akrabalarına ‘Bunlar Alevi mi?’ diye sorsan ‘hayır o Alevi değildir’ der. Muhtemelen de düşkünlükleri vardır yönünde güçlü fikirlerim var. Şimdi bu durumda siz nereye varabilirsiniz? Alevilerin bir sürü örgütlü kurumları var. Niye sorunları bunlar çözmüyor da bu iki kişiyle sorun çözülmeye çalışılıyor? Çünkü o iki kişiyi de bu devlet yarattı. Kendi ideolojileri paralelinde ‘bunları Alevi kimliği olarak topluma lanse edelim’ denildi. İyi de onların anlattıklarından Alevilik çıkmaz. Meselemiz bu. Onun için asimilasyon hem dini eğitimde hem genel eğitimde hem imamlar vasıtasıyla hem de kamu kurumları vasıtasıyla her yönden Aleviliği kuşatmış durumda ve Alevilik bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiş durumdadır. Aleviliğin Alevilik olarak korunmasının yolu da Aleviliği anlamaktan geçiyor.
“CİDDİ ANLAMDA ALEVİLİKTE BİR KAYMA VAR”
– Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Alevi örgütlülüğünün şu anda geldiği nokta elbette geçmişe göre ileri bir noktada ama Alevi örgütlülüğünün daha profesyonelce yürütülmesi gerekiyor. Yani bakıyorsunuz bir genel merkeze bağlı 80 cemevi var; bu 80 cemevinde kendi merkezinin oluşturduğu düşünceyi bile uygulayamıyorlar. Yani oturup örneğin bir Hakk’a yürüme erkanı oluşturuyorsunuz, size bağlı olan ocakları çağırıp diyorsunuz ki ‘ben böyle bir şey oluşturdum, bu Hakk’a yürüme erkanı Alevicedir. Bundan sonra bunu uygulayacaksınız’. Bunun üzerine mesela Urfa’dan gelen bir cemevi sorumlusu diyor ki ‘hayır öyle şey olmaz’. Hazırlanan erkanı okuyamayacaklarını, toplumun kabul etmeyeceğini dile getiriyor. Ama zaten toplumun bir değişim yaşaması zorunlu. Mesela biz bir dede ailesiyiz, benim ailemde bile eğitim ya da farklı yol yöntemlerle Alevilikten uzaklaşma yaşanmış. Şimdi bunu ben kendi ailemde düzeltmekte zorlanırken bana gelen bir emirle bunu yapmam çok zor. Ama yapmak zorundayız. Yoksa baskın inanç dediğimiz, Aleviliği yok etmeye çalışan inanç dediğimiz, 16. yüzyılda fetvalar verip ‘bunları katledin’ diyen yapının bugün farklı bir biçimde, zihniyette çeşitli devletin kurumları tarafından devam ettirilmeye çalışıldığı, Alevilerin değil Aleviliğin katledildiğinin gündeme geldiğini görüyoruz. O zaman buna karşı direnmenin yolu da Alevi örgütlülüğünün çok daha sağlıklı yapıya kavuşturulmasından geçiyor.
“ÇATI ÖRGÜTLERİ MUTLAKA GÜÇLENDİRİLMELİ”
Birincisi örgütler kendi içerisinde birlikteliği sağlayacak. İkincisi, çatı örgütleri mutlaka güçlendirilecek. Örneğin 80 cemevi var ancak genel merkezin oturacak yeri yok! Böyle şey olmaz. Örgütlerin ekonomik olarak güçlü olması gerekiyor. Çünkü her şey para ister. Ayrıca örgütlerin, kendi içlerindeki çatışmaları mutlaka sonlandırmaları gerekir. Üçüncü olarak Aleviliği mutlaka Alevi gibi anlayan, algılayan ve ifade eden liderlere ihtiyacımız var. Yoksa ‘Onu biz de biliyoruz ama bunu şimdi söylemenin zamanı değil, biraz daha beklememiz gerekir’ zihniyeti bana göre doğru değil. Ben bazı şeyleri çok sert ifade ettiğim için bu tür tepkiler alıyorum. ‘Aman dede daha zaman var. Bu toplumu ürkütür’ deniliyor. Toplumu ürküteceksin. Toplumu ürkütmezsen kendine geleceği yok. Toplum şu anda uyum sağlamış durumda. Kurban Bayramı yakın bir zamandaydı, gördük ki birçok Alevi kurban kesti. Alevilikte kurban var mı? Sen zaten bu zihniyete kurban vermişsin, oturup bir de bir hayvan keserek cennete Gitme düşüncesindeysen, öte dünya anlayışın varsa o zaman burada bir sorun var demektir.
Alevilik bu dünyaya ilişkin bir inanç, ne varsa burada çözeceksin. Onun için örgütlerimizin bunları anlayıp aktarması gerekiyor. Ancak örgütlerin biri Alevi-İslamcı biri tamamen şeriatçı biri Şiacı biri Alevice olmaya çalışıp ama olamamış, tamamlayamamış bir yapı… Şimdi bunları bir araya getiremezsiniz. Yani ben Cem Vakfı ile bir araya gelip ‘Alevi İslam anlayışı’ diyen bir yapıyla birlikte hareket edemem. Çünkü ben Aleviliği İslam içinde olduğunu düşünmüyorum. Alevilik kendi başına bir inanç. Aleviliğin kendi değerleri var. Başımı Kuran’a bağlayarak beni Müslüman yapamazsınız. Eğer bu söylediğim aşamaları geçebilirsek daha bilimsel bakmaya çalışabilirsek olur. Daha önceden birçok bilim kuruluna davet edildim. Her gittiğimde yapacağız edeceğiz deniliyordu. Hala yapacağız, -acak, -ecek eklerini artık bırakmak gerekiyor. ‘Yapıyorum, yaptım’ ifadelerinin yerleşmesi gerekiyor. Yoksa ciddi anlamda Alevilikte bir kayma var. Özellikle bu açılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı taşrada geziniyor. İhtiyaç listesini sağlayanlar paralelinde sizden bir şey isteyecektir. Şimdi kadro tahsis etmeye çalışıyorlar. Düşünebiliyor musunuz bir cemevinin kadrosu Kültür Bakanlığı’na bağlı devlet memuru! Peki bu kişi ne yapacak? Oranın temizliği, dedelik hizmetleri, başkanlığı; hangi birini yapacak? Bunlar hep sorun. Ama bu tik tak çok tehlikeli bir biçimde işliyor. Biz de o kınalı kekliklerden çok var. Mutlaka bilimsel çalışmalar yapmak lazım. Alevi örgütleri belli aralıklarla sempozyumlar, konferanslar, paneller gerçekleştirmek zorunda. Yoksa sadece anma günleri ile Aleviliği yeniden inşa edemezsin. Aleviliği baştan, sıfırdan yapalım anlamında söylemiyorum ama Aleviliği günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye de ihtiyacımız var diye söylüyorum. Aşk ile…”
PİRHA- Yazar Ayhan Aydın, “Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması” nedeniyle 9 Temmuz’da mahkemeye çıkacak. Ayhan Aydın, duruşma günü yapacağı savunmaya ilişkin açıklama yaptı. Aydın’ın mahkemeye vereceği ifadede “Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir”cümleleri yer aldı.
Yazar Ayhan Aydın hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle dava açıldı. Aydın, 9 Temmuz Salı günü saat 09.30’da İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ifade verecek.
“YAZDIKLARIMIN ARKASINDAYIM”
Yazar Ayhan Aydın, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan dava sebebiyle 31 Mayıs 2023’te Emniyet Genel Müdürlüğü’nde ifade verdiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:
“Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘Cezalandırılmam’ TCK 53’ten, ‘Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmam’ için 2023 /61463 dosya numaralı yazısıyla bana dava açıldı. Milyonlarca sessiz çığlığın sesi olarak, ülkeyi yaşanmaz hale getiren, çocukların yatağa aç girmesinden bir numaralı sorumlu ve yetkili kişiye eleştiri maksatlı yazdığım yazıların, yorumların, şiirlerin her daim arkasındayım. Benim hiç kimseye hakaret kastım olmadı, olamaz. Bir siyasi kimlik olarak Sayın Recep Tayyip Erdoğan, kendisine yönelen her türlü eleştiri, yorum, öneriye açık olmak zorundadır. Bu ülkede yaşayan 85 milyon kişinin ve benim bir vatandaş olarak, onunla eşit haklarımız vardır.”
“TÜM YAZI VE YORUMLAR KENDİ ÖZGÜR İRADEMİN ÜRÜNLERİ”
Ayhan Aydın, 9 Temmuz’da mahkeme heyetine sunacağı yazıyı da paylaştı. Aydın şunları aktardı:
“Sayın Mahkeme Heyetine,
Yaratılıştan ve mensup olduğum kültürel çevreden dolayı her daim özgürlükçü bir dünya görüşüm oldu. Kendimi her zaman, her yerde, her ortamda rahatlıkla ifade edebilme, düşüncelerimi dile getirebilme, görüşlerimi yazabilme ayrıcalığına ve mutluluğuna sahip oldum.
Üzerinde yaşadığımız topraklar ve manevi bağla bağlı olduğum Balkanlar’da yüzyıllar boyunca insanlar kendi kimlikleriyle var olabilmek için büyük bedeller ödemişlerdir. Ayrıca yüzyıllar boyunca bu dünyanın en büyük medeniyetlerine ve kültürlerine ev sahipliği yapan bu kadim öğretilerin yurdunda büyük düşünürler, devlet adamları, ozanlar yetişmiştir. Her zaman dile getirildiği gibi gerek Selçuklularda, gerek Osmanlı idaresinde, yıkılış devirleri dışında, yurduna, insanlığa hizmet eden gerçek devlet adamlarını da her zaman tarihler yazmıştır.
Sayın Mahkeme Heyeti, şu anda huzurunuzda ülkenin Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan için sosyal medya hesaplarımdaki bazı yazı ve yorumlarım, yazdığım şiirlerimden dolayı bulunuyorum.
Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hür ve özgür irademle, hiçbir siyasi parti ve oluşuma üye olmayan bir birey olarak söylüyorum ki, gerek iddianamede bulunanlar gerekse de ondan önce ve sonrasında yazdığım tüm yazı ve yorumlar kendi özgür irademin ürünleridir.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, ülke yönetimine talip olduğu günden bugüne, çok büyük sarsıntılar geçiren bir kimlik sergileyerek, binlerce konuşmasında, beyanında, yazısında, talimatında, uygulamasında olduğu gibi, ne insan haklarının uluslararası normlarına, ne bu ülkenin ve ne de Türk töre, gelenek, devlet yönetme düsturlarına uygun olmadan, sürekli kendisiyle çelişen uygulamalarla bu ülkeyi yönetmektedir.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir partili cumhurbaşkanı olarak; binlerce söz, yazı, konuşma, talimatlarıyla, kendi siyasi görüşü dışındaki hemen tüm görüşleri ‘batıl, haşhaşi, terörist, hain, çapulcu, geri zekâlı, çağ dışı, ülke düşmanı, din düşmanı’ gibi ifadelerle nitelendirerek, kendisinden olmayanı düşmanlaştıran bir devlet adamı görüntüsü vermiştir.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, sürekli Selçuklu’yla, Osmanlı’yla, İslam Uygarlığı’yla övünüp dururken, herkesi bu hasletlere bağlı olmaya çağırırken, tüm eylemleri, konuşmaları, ülke yönetimiyle devletleri yıkıma sürükleyen zihniyetlerin uygulamalarını kendisine rehber edinmiş bir şekilde ülkeyi yönetmektedir.
Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de İslam adına ortaya konulan medeniyet ürünlerine sahip çıkmak yerine sürekli şiddeti, ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi önceleyen tutum ve davranışlarıyla, yüzlerce konuşmasıyla halkın zihninde derin yarılmalar, boşluklar, endişeler yaratmıştır.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yirmi iki yıllık iktidarında vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türk vatandaşı bu toprakların kültüründen elde ettiği tüm maddi, manevi birikimleri, gelecek umutlarını yok etmeye başlamış, insanları derin bir karamsarlıkla hem Türkiye’nin, hem de kendi geleceklerinin ne olacağını kestiremez bir şekilde çok ciddi endişelere sürüklenmiştir.
“HEPİMİZİN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT ALTINA SOKMUŞTUR”
Ülkemizde, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke yönetme şeklinden dolayı, ırkçılık, dinci gericilik hortlamış, mezhepçilik baş göstermiş, laiklik, insan hakları, demokrasi kavramları ‘Türkiye, Türklük, İslamlık düşmanı’ kavramlar olarak yerleştirilmeye başlanmış, çağdaş değerleri savunan yüz binlerce insan 12 Eylül Faşist Askeri Cuntası dönemindeki gibi işinden edilmiş, zindanlara doldurulmuştur.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan yönetimi; bu arada Taliban, Hizbullah, Hamas militanlarının da içinde olduğu milyonlarca göçmeni Türkiye’ye doldurmuş, bunu sadece ekonomik olarak değil siyasi ve ülke bütünlüğünü tehdit edecek boyutlarını hiçe sayarak, kendince bir politika yürüterek hepimizin güvenliğini tehdit altına sokmuştur.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm yetkilerini, etki alanını akıl almaz şekilde arttırmış, dinsel değerler adı altında bir devlet kurumunu, devlet içinde bir devlet yaratarak ülkemizin laik ve demokratik yapısı için bir tehdit unsuru haline getirmiştir.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, her daim Abdülhamit’in yolundan gittiğini söylemiş onu kutsamak, yüceltmek için halkın parasıyla devlet olanaklarıyla türlü filmler, diziler çektirmiş, kitaplar yazdırtmış, Taliban Şeyhi Hikmetyar’ın dizinin dibinde resim çektirmiştir. Ben bunu bir şiirimde yazınca bu suç fiili sayılmıştır.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye’deki tüm gelişmeler benden sorulur’ diyerek, ekonomiyi ele almış, ülkenin yüz yıllık tüm serveti olan devlete ve halka ait olan çok büyük işletmeleri yok pahasına kendi görüşlerine yakın şirketlere, oluşumlara, yabancılara çok ucuza satmış, daha doğrusu aktarmıştır.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan ‘Türkiye ekonomisini en iyi ben bilirim, ben yönetirim’ diyerek, kendisine yakın şirketlere dünyanın en büyük ihalelerini vermiş, vatandaşın cebinden hayatları boyunca hiç binmedikleri uçakların havalimanlarının, geçmedikleri köprülerin paralarını aktarmıştır.
Tüm bunlar olurken vatandaş Ayhan Aydın ve milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yokluk, yoksulluk içine düşmüş, ülkenin para birimi Türk Lirası, ülkenin pasaportu, dünyadaki en değersiz kategoriye gerilemiş, yüz binlerce çocuğun yatağa aç girdiği ciddi araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.
Ben, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hiçbir zaman hakaret maksadıyla bir şeyler söylemedim, yazmadım. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizim gibi vatansever eleştirmenlere çok teşekkür etmesi gerekir.
Vatandaşların gözyaşlarının bedeli olarak harcamalarıyla vicdanları sızlatan sarayına çağırdığı dalkavuklar yerine halka, halkın sorunlarını dile getiren gerçek yazarlara, gazetecilere daha çok kulak vermelidir. Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayıp, ‘ben kendi bildiğimce ülkeyi yönetirim’ diyen bir cumhurbaşkanı gerçek anlamda ne benim cumhurbaşkanım olabilir, ne de halkının cumhurbaşkanı olabilir.
Sayın Mahkeme Heyeti,
Sonuçta, benim Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret maksadıyla yazılmış bir yazım, ifadem, yorumum yoktur. Tüm yazdıklarım Türkiye’nin geldiği hale içten içe derin bir şekilde üzülen, kaygılanan bağrı yanık bir insanın, üstelik bu konularda yazı yazması, görüş bildirmesi bir ölçüde sorumluluğu olan bir yazarın ifadeleridir.
PİRHA – Ankara’da tarihi saatler: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile CHP lideri Özgür Özel’in AKP Genel Merkezi’ndeki kritik görüşmesi son buldu.
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in saat 16:00’da başlayan görüşmesi son buldu.
8 yıl sonra bir araya gelen AKP ile CHP liderlerinin AKP Genel Merkezinde yaptıkları görüşme 17.36’da sona erdi. Yaklaşık bir buçuk saat süren görüşmenin ardından liderler herhangi bir açıklama yapmadı.
Görüşmenin hemen akabinde Özgür Özel’in hızlı adımlarla yürüdüğü görüldü. Gazetecilerin sorularını dahi yanıtlamayan Özel, AK Parti Genel Merkezi’nden ayrılarak CHP Genel Merkezi’ne gitti.
PİRHA- Depremin birinci yıldönümü sebebiyle İskenderun’da meşaleli yürüyüş yapılarak yaşamını yitirenler anıldı. Anmada yapılan basın açıklamasında iktidarın Hatay’ı bilinçli bir şekilde ihmal ettiğine değinildi.
6 Şubat depremlerinin üzerinden bir yıl geçti. Yıkımın en büyük olduğu kentlerin başında gelen Hatay’ın İskenderun ilçesinde depremin meydana geldiği saatte anma gerçekleştirildi. İskenderun 6 Şubat İnisiyatifi’nin düzenlediği anma programı, Hacı Bektaş-ı Veli Cemevi önündeki meşaleli yürüyüşle başladı. Buradan Mustafa Kemal Mahallesi’ne kadar yürüyüş sessiz bir şekilde yapıldı.
Depremde yıkılan Sarıgül Sitesinde toplanan yurttaşlar, enkaz kalıntılarından yapılan anıta hayatını kaybedenler için mum yaktı. Yaşamını yitirenler için iki dakikalık saygı duruşunun ardından basın açıklaması okundu.
“SİYASİ İKTİDAR HATAYLILARDAN İNTİKAM ALDI”
İskenderun 6 Şubat İnisiyatifi adına basın açıklamasını okuyan Eğitim-Sen Şube Başkanı Mustafa Önsal, 1 yıl geçmesine rağmen acının ilk günkü gibi taze olduğunu dile getirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Merkezi yönetim le yerel el ele vermezse o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi?” sözlerine tepki gösteren Önsal, “Bir yıldır adeta yüreğimize saplanan onlarca kara saplı bıçakla yaşıyoruz. Aradan bir yıl geçse de ne yasımız bitti ne de öfkemiz dindi. Cumartesi günü yapılan açıklama ile Hatay’a neden çivi çakılmadığını, büyükşehir merkezi yönetim uyuşmazlığına bağlayan tüylerimizi diken diken eden söylem, bizzat siyasi iktidarın ağzından Hatay halkından intikam alındığını göstermektedir” dedi.
“YARALARIMIZI BİRLİKTE SARACAĞIZ”
Mustafa Önsal, depremin ilk günlerinde Hatay’a yardım getirmediği için iktidarı eleştirerek, “Yakınlarımızdan haber almak için çırpınırken devreye konulan bant daraltmalarını, internet kesintilerini, depremin yaşandığı illerde 24 saat geçmeden OHAL ilan edenleri, depremzedeleri tehdit edenleri unutmadık” diye konuştu.
Her şeye rağmen dayanışmayla ayağa kalkacaklarını vurgulayan Önsal, şu sözleri kullandı:
“Depremlerin, sellerin, doğa olaylarının binlercemizi yaşamdan koparan birer felakete dönüştürüldüğü, payımıza her seferinde acıların ve yıkımların düştüğü, ekmeğimizin her gün küçüldüğü bu bozuk sisteme karşı emek ve demokrasi mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz. Dayanışmamızı büyütmeye, yaralarımızı hep birlikte sarmaya devam edeceğiz.”
PİRHA- Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yaptığı görüşmeler sonucunda 2024 yılı için geçerli olacak asgari ücret 17 bin 2 lira olarak belirlendi.
Yaklaşık 7 milyon insan başta olmak üzere toplumun genelini ilgilendiren asgari ücret belirlendi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, asgari ücret zammını görüşmek için işçi, işveren ve hükümet yetkililerinden oluşan Asgari Ücret Belirleme Komisyonu ile bir araya geldi.
Yapılan görüşmenin ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan açıklama yaparak asgari ücretin 1 Ocak 2024 itibariyle 17 bin 2 lira olarak belirlendiğini duyurdu.
“ASGARİ ÜCRET GEÇİM ÜCRETİ OLMUŞ DURUMDA”
Ardından söz alan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, Türk-İş’in talebinin 18 bin lira olduğunu belirterek, “Biz 18 bin lira olsun senede 2 kez belirlensin dedik. Maalesef asgari ücreti geçim ücreti olmuştur. Biz taleplerimizi ilettik elden gelen buymuş. Enflasyon durmadığı sürece bir kereyle asgari ücret talebini yerine getiremeyiz” dedi.
TİSK Başkanı Burak Akkol ise işveren ve işçinin bir aile olduğunu, daha birçok masada yan yana gelineceğini söyleyerek “Ailede çatışma olmaz” sözlerini kullandı.
CUMHURBAŞKANI ERDOĞANDAN ASGARİ ÜCRET PAYLAŞIMI
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, asgari ücretle ilgili sosyal medya hesabından paylaşım yaparak,”2024 yılında asgari ücret, yüzde 49 artışla net 17 bin 2 TL olarak uygulanacaktır. Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sivas Katliamı davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen Hayrettin Gül’ün cezasını kaldırmasına tepki gösterdi. ABF, “Hayrettin Gül’ü affedilmesi başta Aleviler olmak üzere emek ve demokrasi güçlerine verilmiş bir gözdağı, aleni bir tehdittir” dedi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2 Temmuz 1993’te 33 kişinin yakılarak katledilmesine dair açılan Sivas Katliamı davasında idama mahkum edilen Hayrettin Gül’ün ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilen cezası, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından ‘sürekli hastalık’ gerekçesiyle kaldırdı.
Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan karara Alevi kurum ve örgütleri tepkiler yağmaya başladı.
“BU KARAR MAHKEME HEYETİ ÜZERİNDE BASKI OLUŞTURMAKTIR”
Alevi Bektaşi Federasyonu yazılı bir açıklamada Madımak Katliamı’nın insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu ve bu tür suçlarda cezanın indiriminin de affının da olmaması gerektiğinin altını çizdi.
Aynı zamanda bu kararın, 14 Eylül’de Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek olan Madımak Katliamı davasında Mahkeme Heyeti üzerinde baskı oluşturacağı belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“AKP’li Cumhurbaşkanı vermiş olduğu bu af kararı ile tarafını bir kez daha açıkça belli etmiştir. Cumhurbaşkanı bu kararı ile Mayıs seçimleri öncesi ittifak yapmış olduğu Yeniden Refah Partisi, Büyük Birlik Partisi ve Hizbullah’ın uzantısı olduğu iddia edilen HÜDA-PAR’a vermiş olduğu sözleri tutmasının yanı sıra görülecek olan davada Mahkeme heyeti üzerinde bir baskı oluşturmaktadır. Dün katillerin zamanaşımı kılıfı altında beraat ettirilmesine ‘Hayırlı olsun’ derken, bugün aleni olarak 14 Eylül’de görülecek olan davanın mahkeme heyeti üzerinde baskı oluşturuyor.
“YAKANLARI DA AKLAYANLARI DA AFFETMEYECEĞİZ”
Düzmece deliller ve düzenlenen kumpaslarla AKP zindanlarında tutsak edilen yüzlerce aydın, muhalif siyasetçi, gazeteci, sendikacı, iş insanı sağlık sorunları ile boğuşurken AKP’li Cumhurbaşkanı’nın Hayrettin Gül’ü affetmesi başta Aleviler olmak üzere emek ve demokrasi güçlerine verilmiş bir gözdağı, aleni bir tehdittir.
Bizler bu davanın peşini bırakmayacağız. Bizlerin çocuklarına bırakacağı en büyük miras bu davanın takibidir. Çünkü bu dava insanlık davasıdır. Biz Aleviler yakanları da aklayanları da affetmeyeceğiz. Onlar katilleri affedebilir ancak halkın vicdanında asla affedilmeyeceklerdir.”
PİRHA- Ek bütçe teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülen 1 trilyon 119 milyar 514 milyon 513 bin liralık ek bütçe kabul edildi.
2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ile Bağlı Cetvellerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçti.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasını taşıyan kanun teklifine göre; genel bütçe kapsamındaki idarelerin bütçe tertiplerine 1 trilyon 74 milyar 508 milyon 886 bin lira, özel bütçeli idarelerin bütçe tertiplerine 45 milyar 5 milyon 627 bin lira olmak üzere toplam 1 trilyon 119 milyar 514 milyon 513 bin lira ödenek eklenecek.
Ek bütçede en yüksek ödenek 482,2 milyar lira ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’na (AFAD) ayrıldı. İkinci en yüksek ödenek 279 milyar 750 milyon 936 TL ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’na ayrıldı.
PİRHA – Recep Tayyip Erdoğan, TBMM’de yemin ederek, resmen görevine başladı. CHP ve Yeşil Sol Parti milletvekilleri, yeminini okuyan Erdoğan’ı protesto ederek ayağa kalkmadı.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, mazbatasını TBMM Geçici Başkanı Devlet Bahçeli’den aldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yemin eden Erdoğan, ardından resmen göreve başladı.
MUHALEFET PROTESTO ETTİ
CHP ve Yeşil Sol Parti milletvekilleri, yeminini okuyan Erdoğan’ı protesto ederek ayağa kalkmadı. Saadet, DEVA ve Gelecek Partili vekiller ise ayağa kalkarak Erdoğan’ı alkışladı.
Muhalefetteki milletvekilleri, 2 Haziran’daki yemin törenini izlemek için Meclis’e gelen Erdoğan’ı ayağa kalkmayarak yine protesto etmişti.
Recep Tayyip Erdoğan’ın, yemin törenine katılan yabancı misafirler için saat 19.00’da Çankaya Köşkü’nde akşam yemeği vermesi ardından yeni kabine üyelerini açıklaması bekleniyor.
PİRHA – Av. Öztürk Türkdoğan, seçimlerin demokratik ve adil bir ortamda gerçekleşmediğini söyledi. Türkdoğan MHP’nin oy oranının sandıklara müdahale edildiğini gösteriyor dedi. Kazanmanın yolunun hak siyaseti olduğunu belirten Türkdoğan “Muhalefet partileri oturup ‘Biz nerede hata yaptık?’ demesi gerekir. Kesinlikle hiç kimse yılgınlığa kapılmamalı” diye belirtti.
14 Mayıs’ta yapılan Milletvekili Genel Seçimleri ve 28 Mayıs’taki Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerin tamamlanmasının ardından gözler, parti içi eleştirilere çevrildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2 Haziran’da yapılacak milletvekili yemin töreninin ardından yeni kabinesini de açıklaması bekleniyor. Ancak, “Yeni Türkiye” modelinin ise nasıl işletileceği de toplumun yarısı tarafından tedirginlikle bekleniyor. “Seçim sonuçlarının gerçeği yansıtmadığı” söylemi, endişelerin asıl kaynağını oluşturuyor.
Bundan sonrası için, demokratik siyaset yöntemlerinin doğru işleyip işlemeyeceği yorumları üzerine İnsan Hakları Derneği (İHD) Önceki Dönem Eş Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan’ın görüşlerine başvurduk.
Öztürk Türkdoğan, seçimlerin demokratik, adil bir ortamda yapılmadığını belirterek, “Türkiye’de şu anda seçim idaresine yönelik bir güvensizlik var. Çünkü siyasi iktidar, seçim idaresini tamamen kendine bağlayacak yasal düzenlemeleri yaptı. 2022 yılında en son yapılan seçim kanunlarındaki değişiklik adeta 2018’in devamı niteliğindeydi. Dolayısıyla burada yapısal sorunlar var. Bunların başında Türkiye’nin seçmen kütükleri ile ilgili şaibeli bir durum var. 2008 yılında Türkiye’deki sistem değişti. YSK’ya bağlı olan seçmen kütükleri YSK’nın elinden adeta alındı ve İçişleri Bakanlığı Nüfus Vatandaşlık Genel Müdürlüğü üzerinden yeni bir sistem kuruldu. Daha sonra 2010 yılı referandumunda bir milyondan fazla ani bir seçmen artışı olduğunu gördük. Biz uzun yıllar bunun üzerine durduk. Türkiye’de öncelikle seçmen kütükler ile ilgili sorunun giderilmesi lazım. Bunun da yolu çok basit. Türkiye’nin yeniden gerçek anlamda bir nüfus sayımı yapması gerekir. Bence nüfusumuzun gerçekten ne olduğunu bilemiyoruz” dedi.
Türkdoğan şöyle devam etti:
“Tek kişi yönetimine dayalı bu anayasal modelde zaten cumhurbaşkanının adeta yönlendirmesiyle oluşturulmuş bir seçim idaresinden bahsediyoruz. Yani burada bir güvensizlik var. Muhalefet de bütün bunları bilerek, hesaplayarak seçim sürecine hazırlanması gerekirdi. Propaganda serbestliği ve eşit propaganda imkanı var mı yok mu? Böyle bir şey görmedik. Neredeyse basının %90’nın Sayın Erdoğan lehine yayın yaptığı bir süreç yaşadık. Siyasetin finansmanında çok ciddi olarak bir belirsizlik var. Hazine yardımı da biliyorsunuz ki HDP kapatma baskısı olduğundan seçime Yeşil Sol Parti ismiyle girmek zorunda kaldı. Bu da aslında ciddi manada HDP seçmeninde kafa karışıklığına sebep oldu. Hem Yeşil Sol Parti yeterli mali imkanları elde edemedi hem de seçime bir buçuk ay kala ismi açıklanmış bir parti ile seçime girmenin dezavantajını yaşadık.
YARGI ELİYLE MUHALEFETE MÜDAHALE İDDİASI!
Bir aydan daha az bir sürede HDP’nin seçmen kitlesine müşahitlerine avukatlarına siyasetçilerine yönelik kesintisiz bir gözaltı ve tutuklama operasyonu yapıldı. Şimdi böyle bir baskı ortamında siz seçimleri dürüstlük ilkesine uygun yapıldığını nasıl iddia edebilirsiniz? Dolayısıyla bağımsız gözlemcilik meselesi de güvence altına alınmış değil. En son 2. tur seçimlerinde İçişleri Bakanı, bugüne kadar hiç eleştirmediği Oy ve Ötesi’ni bile eleştirerek onların sandık başına gidememesi noktasında tedbir alacağını açıkladı. Açıkçası çok ciddi bir anti demokratik ortam olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki ifade özgürlüğü alanında çok ciddi bir yasaklama ve cezalandırma pratiği var ki en tipik örneği Sayın İmamoğlu ile ilgili. Eğer o ceza verilmemiş olsaydı belki muhalefetin adayı İmamoğlu olacaktı. İktidar, yargıyı kullanarak, baskı mekanizmasını kullanarak muhalefete müdahale ediyor. Yani muhalefetin aday çıkarmasının dahi önüne geçiyor. Örneğin Canan Kaftancıoğlu siyasi yasaklı pozisyona getirildi. Bütün bunlar 14 Mayıs 2023’teki seçimlere müdahale niteliğindeki baskı uygulamalarıdır.”
“MHP’NİN OY ORANI SANDIKLARA MÜDAHALENİN KANITI”
Öztürk Türkdoğan, sandıklardaki hileye de dikkat çekerek, “Muhalefet, bütün bunların olacağını bilerek hareket etmeliydi” dedi. Türkdoğan, “Bütün anketlerde % 4-5’in üzerinde gözükmeyen MHP’nin %10 oy almasını Türkiye’de hiç kimse, bize izah edemez. Bu bile tek başına bu seçimlere ne kadar ciddi manada müdahale edildiğini gösteriyor. O nedenle herkesin oturup bu sistemi yeni baştan ele alması gerekiyor. Bunun da birinci yolu seçmen kütüklerinin, gerçek nüfusumuzun ne olduğunu öğrenip ona göre yeniden düzenlenmesinden geçiyor. Ayrıca seçmen kütüklerinin yeniden Yüksek Seçim Kurulu’nun denetimine verilip İçişleri Bakanlığı’ndan mutlaka ve mutlaka ayrılması gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde iktidarda olan her zaman 4-5 puan seçime önde girecek demektir.”
“KAZANMANIN YOLU HAK SİYASETİNDE; EV ZİYARETLERİ YAPILMALI”
Yeşil Sol Parti İstanbul 2. Bölge 4. Sıra Adayı olan Öztürk Türkdoğan, muhalefete de eleştirilerini sundu. Türkdoğan AK Parti hükümeti boyunca insanların, sosyal yardıma muhtaç hale getirildiklerini belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
“AK Parti iktidarı, vatandaşı hakkın öznesi olmaktan çıkardı. Dolayısıyla bizler diyoruz ki yeniden hakkın taşıyıcısı olmalıyız. Özgür ve eşit yurttaş bilincine ulaşmalıyız ve haklarımızı hak temelinde yeniden istemeliyiz. Artık maalesef sağ ve sol popülizm söylemleri ile halktan oy alamazsınız. Halkı sadece geçici olarak etkileyebilirsiniz. Kazanmanın yolu yeniden hak siyaseti yapmaktan geçer bunun altını çiziyorum. Türkiye’de bütçe rakamlarını incelediğinizde milyonlarca hanenin sosyal yardımlara muhtaç olarak yaşadığını göreceksiniz. Bu durumda yaşayan insanlar, her zaman iktidarın değişmesinin getireceği belirsizlikten kaygılanırlar. Yani muhalefet, vatandaşa bir iktidar değişikliğinde aldıkları sosyal yardımın aslında onların hakkı olduğunu, asla kesintiye gidilmeyeceğini, bunun daha da iyileştireceğini anlatacak yol ve yöntemler bulmalıydı. Bunun da yolu ev ziyaretleridir. Yani çalınmadık kapı bırakılmamalıydı.
Örneğin sosyal medyadan bir video yayınlanıyor. Türkiye’deki seçmenlerin, tahminime göre en fazla beşte ikisi o videoyu izleme imkanına sahiptir. Medya zaten iktidarın tekelinde, sizin sözleriniz halka gitmiyor ki. O zaman parti örgütleriniz, halk içerisinde örgütlenecek, ev ev bu çalışmayı yapacak. Şimdi muhalefet bu çalışmayı yapmadan ‘Biz daha ne söyleyelim, ne vaat edelim? Halkımız bizi anlamadı’ dememelidir. Seçim sonuçları göstermiştir ki bazı yerlerde ev ev çalışma yapıldığında sonuç alındığı görülmüştür.
“KADERCİLİK ANLAYIŞIYLA MÜCADELE EDİLMELİ”
Temel problemin Türkiye’deki kadercilik anlayışı ile mücadele edilmesi gerektiğini özellikle belirtmek gerekiyor. Örneğin deprem bölgesine yönelik yapılan eleştirilere katılmıyorum. Tam tersine gidip orada gerçek anlamda bir çalışma yapılsaydı sonucun da değişebileceğini düşünüyorum. Bu vesileyle bir kez daha çağrı yapmak istiyorum. Deprem bölgesinin seçim sonuçları ne olursa olsun hepimiz oradaki insanlarımızla dayanışmayı sürdürmek zorundayız. Bu bizim her şeyden önce bir insanlık görevimizdir.”
Türkdoğan, ülkenin temel sorunlarının seçim çalışmalarında yeterince dile getirilmediğini de belirterek, “Türkiye’nin temel sorunlarını konuşmayıp bütün seçim kampanyasını ‘Teröre destek verdin, vermedin. Mülteci, sığınmacı göçmenleri tutacağım, tutmayacağım’ gibi çok dar, aslında nefret söylemi babında ele alacağımız klişeleşmiş cümlelere hapsederseniz olacağı budur” diye belirtti.
“Bu ülke sağlıklı biçimde yolsuzluk meselesini konuşabildi mi?” diye soran Türkdoğan, “İsim isim, yer yer ifşa videoları yayınlandı, bunları yeterince konuşabildiniz mi? Konuşmadınız. Sayın Kılıçdaroğlu’nun ‘418 milyar doları alacağım’ söylemi güzel. Fakat bunu nasıl alacaksınız? Bunları anlatacak yol ve yöntemler bulunmalıydı. Bir diğeri ise bu ülkenin en önemli sorunu Kürt sorunu. ‘Kürt sorununu çözeceğim’ diyor ama nasıl çözeceğini anlatmıyorsun. Halbuki Kürt sorununun, ekonomik krizlerin sebeplerinden birisi olduğunu, insani kayıpların en önemli sebeplerinden birisinin olduğunu anlatsalardı kesinlikle halktan destek alacaklardı. Biz bunu 2013 yılında kanıtladık. Sayın cumhurbaşkanı her ne kadar bizlere ‘Entel, dantel kanaat önderleri’ dese de bu ülkenin 62 kişisi, 2013 yılında barış ve çözüm sürecine desteği %30’lardan %80’lere çıkartmıştır. Ve Türkiye o yıllarda en iyi dönemini yaşamıştır. Dolayısıyla muhalefet buralardan hiç ders çıkartmamıştır. Bir seçim kampanyası terör söylemine hapsedilebilir mi?” şeklinde konuştu.
“STRATEJİK HATALAR VAR”
Öztürk Türkdoğan, büyük mitinglerin muhalefeti yanılttığına da dikkat çekti. “Devir artık bu devir değil. Devir, insanlara birebir dokunma devridir” diyen Türkdoğan, şunları söyledi:
“Temeldeki stratejik hata da şudur; siz sağcı bir liderle sağ politikaları taklit ederek yarışamazsınız. Milliyetçilikte ya da terör söyleminde Sayın Erdoğan’la ne kadar yarışabilirsiniz?
DEVA, Gelecek Partisi, Demokrat Parti ve Saadet Partisi’nin birlikte seçime girmeleri gerekiyordu. Eğer böyle olsaydı bütün il ve ilçe örgütleriyle birlikte sahaya inip çalışma yapacaklardı ve o çalışmanın karşılığında oylar artacaktı. Ama CHP listelerinden girdikleri zaman bu etkiyi yaratamadılar.
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın da stratejik hataları oldu. Bu ittifakın hitap ettiği kitle belli. Dolayısıyla TİP’in, ittifak içerisinde ayrı girmesi stratejik hatadır. Bu hata çok ciddi sonuçlara sebep olmuştur. Emek ve Özgürlük İttifakının mutlaka bir cumhurbaşkanı adayı olması gerekirdi. Bunu halk toplantılarında her gittiğimiz yerde söylediler. Ve bu aday çıkarılmadığı için de milliyetçiler, meydanı kendilerine boş bulmuşlardır ve milliyetçi söylemle birlikte milliyetçi cephenin adeta alanı açılmıştır.”
“KÜRTLERİN ÇOK SOMUT VE NET TALEPLERİ VAR”
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, iktidarın artık Kürt kentlerinden oy alamadığına da vurgu yaptı. Türkdoğan, “Öncesinde, seçimler açıklandıktan hemen sonra Kürlere teşekkürlerini sunuyordu. Bu defa öyle olmadı” diyerek şunları ifade etti:
“Şimdi eğer Kürt kentlerinde oy alamayıp teşekkürlerinizi iletemiyorsanız o zaman oturup düşüneceksiniz. Biz hata yaptık diyeceksiniz. Sayın Erdoğan’ın şimdi Kürt meselesinde çözüm konusunu masasına yeniden alması gerekiyor çünkü Kürtlerin bu konuda çok somut ve net talepleri var. Kürt sorunu çözülmediği sürece şiddet yanlısı politika izleyen siyasilere destek olmayacağı açıkça ortaya çıktı. Bir diğer konu ise AKP büyük kentlerde oy kaybetti. Demek ki ekonomi alarm veriyor ve yoksulluk başlamış durumda. O halde ekonomik tedbirler alması lazım ama bütün bunların tamamı Türkiye’nin izlediği içeride ve dışarıdaki çatışmacı siyasetin sona ermesini gerektiriyor. Yani iktidarın, artık barıştan yana bir siyaset izlemesi gerekiyor. Bu mesajların çok ciddi olarak verildiği kanaatindeyim.
“KESİNLİKLE KİMSE YILGINLIĞA KAPILMAMALI”
Dolayısıyla halkın kesinlikle yılgınlığa kapılmaması gerekiyor. Çok ciddi orandaki bir taban değişimden yana tavrını ortaya koymuştur. Kaldı ki sandığa gitmeyenleri de düşündüğümüz zaman çoğunluk olarak biz değişimden yana tutumunuzu ortaya koymuş durumdayız. Burada siyaset kurumunun beceriksizliği yeteneksizliğinden kaynaklı bir durumla karşı karşıyayız. Bu sonuçlar aslında muazzam fırsatlar yaratmıştır. Muhalefet partileri oturup ‘Biz nerede hata yaptık?’ demesi gerekir. Ben kişisel olarak da umutluyum. Kesinlikle hiç kimse yılgınlığa kapılmamalı.”
PİRHA- Uluslararası Seçim Gözlem Heyeti raporuna göre; Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, kamu görevlilerine hakaret gerekçesiyle açılan davalar da dahil olmak üzere, gazetecilere ve blog yazarlarına yönelik kovuşturma devam ederek ifade özgürlüğü daha da kısıtlandı.
Uluslararası Seçim Gözlem Heyeti, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turuna ilişkin raporunu açıkladı. Raporda, seçim sürecinin adil yürütülmediğine, basın özgürlüğünün kısıtlandığına dair bulgular ve birinci turun sonuçlarının belirlenen tarihten sonra açıklanması üzerine Yüksek Seçim Kurulu’na yönelik eleştiriler mevcut. Raporda, ikinci turun, ilk turdaki dinamikleri yansıtan, tamamen kutuplaşmış bir ortamda gerçekleştiği vurgusu yapıldı.
TARAFLI MEDYA ELEŞTİRİSİ
Medya izleme çalışmasına göre, medya kuruluşlarının her iki aday için adil bir yayın politikası izlemediği görülüyor. İzlenen yayın kuruluşlarının çoğu, cumhurbaşkanının resmi ve adaylık faaliyetlerini birbirinden ayırmadan Recep Tayyip Erdoğan’a açık bir destek gösterdi.
Anayasa ile tarafsızlık güvence altına alınmasına rağmen, kamu televizyonu TRT-1 ve TRT Haber, ağırlıklı olarak olumlu bir tonla siyasi içerikli haberlerin yüzde 64 ve 73’ünü kendilerine ayırarak Recep Tayyip Erdoğan‘a destek vermeye devam etti. Kemal Kılıçdaroğlu ise kullanılan tonun büyük ölçüde olumsuz olduğu bu tür haberlerin yüzde 36’sı ve yüzde 27’sinde yer aldı.
Özel TV kanalı ATV de Erdoğan’a yüzde 44’lük bir pay ayırarak, neredeyse tamamen olumlu bir üslupla, kampanyada Erdoğan’ı destekleyen haberler yaptı. Kılıçdaroğlu, çoğunlukla olumsuz olmak üzere yüzde 46 oranında haberlerde yer aldı. ATV, kanundaki hükümlerin aksine siyasi haberlerine sık sık arka plan müziği, Erdoğan için tören, Kılıçdaroğlu için rahatsız edici içerikler ekledi ve haberlerinde Kılıçdaroğlu’nun grotesk (gülünç) görüntülerini kullandı.
“MEDYA YANLIŞ BİLGİ YAYARAK ALGI YARATTI”
Raporda taraflı medya kuruluşlarının doğru olmayan bilgileri gerçekmiş gibi yayarak algı yaratıldığı bulgularına yer verilen raporda şu ifadeler bulunuyor:
“CHP ve Kılıçdaroğlu’nun Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile ittifak ettiği iddiasını vurgulayarak, kendilerini terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçladıkları görülmüştür.
İkinci tur kampanya döneminde etkili bir medya denetimi yapılmamıştır. Düzenleyici kurum olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), sistematik herhangi bir medya izlemesi yapmamış ve ikinci tura özel bir yönergeyle medyaya bu turla ilgili resmi olarak yardımcı olmamıştır.”
“YSK VE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ŞEFFAF OLMADI”
YSK ve İçişleri Bakanlığı’nın, seçim günü yapılan şikayetler hakkında bilgi yayınlamayarak şeffaflığı sınırlandırdıkları yönünde ifadelerin de bulunduğu raporda “YSK şikayet ve itiraz sürecinin sonuçlandırılması gerektiği için milletvekili genel seçimleri kesin sonuçlarının açıklanmasını ikinci turun sonrasına ertelemiştir ve bu vesileyle daha önce belirlediği süreyi aşmıştır. Kanuna aykırı olmamakla birlikte YSK, kesin sonuçları açıklamadan önce sandıklara göre ayrıştırılmış ön sonuçları yayınlamamıştır” eleştirisi yöneltildi.
“AÇILIŞ ETKİNLİKLERİ YASAĞI İKİ KEZ İHLAL EDİLDİ”
Propaganda döneminde açılış etkinlikleri yasağının iki kere ihlal edildiği belirtilen raporda şu bulgular öne çıktı:
“Bu örneklerle beraber idari kaynakların pek çok kez seçim kampanyası amacıyla kullanılması kampanyanın ilk turunda da olduğu gibi görevdeki Cumhurbaşkanı için haksız bir avantaj sağlamıştır.
YSK, uluslararası iyi uygulamanın aksine, ikinci turda seçim sonrası şikayet ve itirazların değerlendirilmesi için usule uygun olmayan ölçüde kısa bir süre belirleyerek, etkili hukuk yoluna başvurma hakkını baltalamıştır.
USGH gözlemcilerinin bazı merkezlere girişine ve yurtdışı oyların sayımını gözlemlemek için bulunmalarına müsade edilmemiştir. Gözlemciler, Sandık Kurulu iş ve işlemlerine yetkisiz kişilerin müdahale ettiği birkaç vaka gözlemlemiştir”
PİRHA -Cumhurbaşkanlığı seçiminden çıkan sonucu yorumlayan 27. Dönem HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, yapılan oylamanın meşru olmadığını söyledi. Bülbül, “Zalim, zulmünde ısrar ediyor. Mazlum da mücadelesinde ısrar etmeli. Alevilikte çaresizlik yoktur” dedi.
Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda kesin olmayan sonuçlara göre oyların yüzde 52’sini alarak yeniden Cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan’ın 27 milyon 725 bin 131, Kılıçdaroğlu’nun ise 25 milyon 432 bin 951 oy alması ardından Türkiye’nin “Yeni Yüzyılı’nın” nasıl inşa edileceği ise merak konusu oldu.
28 Haziran gecesi konuşan Kılıçdaroğlu, “Her zaman hakkınız, hukukunuz için mücadele verdim, vermeye devam edeceğim” diye belirtti. Ancak parti içerisinde istifa tartışmaları da baş gösterdi. Parlamento seçimlerinin ardından, cumhurbaşkanlığının da kaybedilmesi nedeniyle iç hesaplaşmalar kamuoyuna da yansıdı.
Muhalefet partileri, çıkan sonuçları her ne kadar “yenilgi” olarak yorumlamasalar da seçmenlerdeki ifade tam aksi yönde oluştu.
Dezenformasyon nitelikli kampanyalarla birlikte sandıklarda görülen usulsüzlükler, yurttaşın demokratik siyasete olan bağını ne derece etkiledi, detaylarıyla birlikte 27. Dönem HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile konuştuk.
“BU SEÇİMLER MEŞRU BİLE DEĞİLDİR”
PİRHA – Cumhurbaşkanı seçiminden çıkan sonuçlar toplumda bir moral bozukluğu yarattı. Yapılan yarış sonrası demokratik seçime olan güven azaldı gibi. Bundan sonrası için oy kullanmanın bir anlam ifade etmediğini söyleyenler çokça görünür oldu. Seçimlerdeki bu sonuç, nasıl bir ülkeye kapı araladı dersiniz?
KEMAL BÜLBÜL: Seçimin demokratik olmadığı fikri elbette ki doğru. Fakat sandığa gitmeyeceksek, sandığa gitmemenin alternatifini yaratmak durumundayız. Sandığa gitmeyeceksek yönetim şeklimizi nasıl belirleyeceğiz? Böyle bir sorunumuz var ki bu sorun zaten şurada çok bariz bir şekilde hissedildi; 9 milyonu aşkın seçmen, sandığa gitmemiş. Bu aslında bir sorumsuzluktur.
Olayın ikinci yanı ise cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, daha doğrusu çok partili sistem denilen ama çok parti değil, aynı zihniyetteki farklı partilerin olduğu sistemden bu yana Türkiye’de seçim yapılıyor. Bu seçimlerin hiçbirisi Kürt, Alevi, devrimci, işçi, yoksullar, kadınlar için farklılık, değişim, eşitlik, adalet isteyenler için demokratik olmamıştır. Devleti kullanarak, sermayeyi peşkeş çekmek, sermayeyi hortumlamak, devleti kullanarak ihale almak, sermayeyi yandaşlarına dağıtmak; polisi, jandarmayı, hukuku, devletin tüm aygıtlarını bir sopa olarak kullanmak, devleti ele geçirip kendi zihniyeti çerçevesinde yönetip buna da ‘en güzel demokrasi’ demek gayesinde olanların planladığı bir şey olmuştur. Temel sorun bu. Türkiye’de sadece seçim için değil, yaşam için, nefes almak için, sanat, kültür, inanç, yolda yürümek için; yani hiçbir şey için demokrasi yoktur. Sadece seçim için değil. Dolayısıyla bu seçimler bir demokratik ortam içerisinde olmamıştır. Bu seçimler meşru bile değildir. Hatta denebilir ki 2010 yılından bu yana yapılan seçimlerin tamamı meşru değildir. Çünkü bir tarafın egemen kılındığı, diğer tarafın mahkum edildiği bir ortamda, devlet aygıtının tüm olanaklarının pervasızca kullanıldığı bir ortamda, demokratik seçim olmaz.
“SANDIK DA SOKAKLAR DA KUŞATILMIŞTI”
Toplum %50 %50 yarıldı ve bu yarılmanın sonucuna bir başarı denilemez. Devlet bölünmüştür ve bu bölünmeyi yapan devletin geleneksel inkarcı, tekçi zihniyetidir. Birey düşünsel olarak çoğuldur, yani tekil değildir. Toplum da çoğuldur tekil değildir. ‘Tek tek tek’ diye sayarak dün akşam yine suç işledi. Dolayısıyla bu tekçiliğin bir sonucudur ki gelinen noktada tekçilik ortaya çıkmış ve çoğulculuk, çokluk mahkum edilmeye çalışılmış. Dolayısıyla biz bu seçimin sonucuna ‘demokrasi tezahür etti, sandıktan demokrasi çıktı, sandığa gidildi ve Recep Tayyip Erdoğan kazandı’ gibi bir şey demiyoruz. Sandık kuşatılmıştı, sandık öncesi sokaklar da kuşatılmıştı. Sokaklar öncesinde basın kuşatılmıştı. Basın öncesinde zihniyetler kuşatılmıştı. Ortalığa korku yayılmıştı. Korku, baskı, zulüm atmosferi oluşturulmuştu. Ve buradan adeta ‘Yüreğiniz yetiyorsa oy verin’ gibi bir şey çıkarılmıştı. Kendi yandaşlarını öven, öpen, koklayan, pışpışlayan, hoplatan, zıplatan ama karşıdaki insanları da her türlü şekilde tehdit eden bir şey. Şimdi bunun tahlil edilmesi lazım. Yani muhalefetten kaybedenler, çıkıp demokratik bir şey olmuş gibi ‘kazananı kutluyoruz’ falan… Bu seçimin kazananı yok burada bir zulüm rejimi var. Bu zulüm rejiminin kendi yöntemini kullanarak kendini devam ettirmesi var. Bu seçim falan değil, bu bir kuşatılmışlığın ortaya çıkardığı sonuç. Dolayısıyla evet seçim demokraside en önemli yöntemlerden biridir fakat seçime teşkil eden süreçlerin tamamıyla birlikte en önemli yöntemdir. Sandıkta oyların sayılması değildir. Seçim, sandığın açıldığında, zarfların ortaya dökülüp de ‘oyları saydık bak böyle oldu’ demek bir demokrasi değil. O en son nokta. Oraya gelene kadar eşitlik, adalet, güvenlik, propaganda hakkı, bütün bunlarla birlikte değerlendirilmeli.
“MAZLUM YILGINLIĞA UĞRUYORSA…”
Dolayısıyla ortaya şöyle bir şey çıkmıştır; zalim, zulmünde ısrar ediyor, mazlum da mücadelesinde ısrar etmeli. Mazlum yılgınlığa uğramamalı. Mazlum yılgınlığa uğruyorsa demek ki zalimden bir beklenti içindedir. Zalimden merhamet beklenir mi? Zalimin bütün yegane edimi zulümdür, inkardır, baskıdır, tekçiliktir. Bizim bir beklentimiz yoktu. Bizim beklentimiz, mazlumun bütün kutsal değerlerini toparlayıp, amaçladığı bütün bu kutsal değerler uğruna mücadelesini yürütmesiydi. Bakın şunu yapabiliriz; mücadele yöntemlerini, araçlarını gözden geçirebiliriz. Mücadele yürüten bireyleri, partiyi, dili, ilişkiyi, hepsini gözden geçirmeliyiz. Hatta geçireceğiz ve bu değerlendirmenin sonucunda yenileşmenin getirdiği bir şey mazlumlar, kendisiyle birlikte sınırlı kalmamalı. Mazlum o kadar üretken ve becerikli olmalı ki zalimliğe tevessül etmiş şahsiyetin de zulme ortak olduğunu ve aslında mazlumdan yana olması gerektiğini ifade edebilecek kadar etkin olmalı. Burada çok büyük hatalar dizgesi ortaya çıkmıştır. Bu hatalar dizgesini biz de yaptık. Bu hatalar dizgesini Alevi kurumları da sivil toplum örgütleri de yaptı.”
“ALEVİLİKTE ÇARESİZLİK YOKTUR”
– Peki o mücadele yöntemlerini Alevi toplumunun penceresinden nasıl yorumlarsınız. Örneğin Erdoğan, seçim gecesi toplumun karşısına çıktı ve ilk konuşmasında CHP ve HDP’yi hedef alarak “LGBT’ciler” dedi. Bu ötekileştirici dil, bundan sonrası için Alevi toplumuna nasıl yansır? Bu tavra karşı nasıl refleks gösterilmeli?
Alevi toplumu, öncelikle kendi inancı ile özdeşleşir, inancını özümser, tarihiyle tanışık olursa şöyle bir şey ortaya çıkar; Alevilikte çaresizlik yoktur. Bu, şu anlama geliyor; insan, can, derviş, talip, mürşit; konumu her ne ise insanın, bir üretken bireydir. Düşünce, emek, değer üreten; dolayısıyla şu pasifist ruhu, şu beklenti içinde olan ruhu bir yana bırakmak lazım. Böyle bir dünya yoktur. Hepimizin içinde aktif olduğu, kendi vaziyetine, yeteneklerine, olanaklarına göre rol aldığı bir şeyle ancak sistematik bir başarı sağlanabilir. Yoksa ‘ben, sana görev verdim, git beni kurtar’ gibi bir şey yoktur. Dolayısıyla Alevi toplumu öncelikle Alevi olmalı. Alevi olmak demek, yaşamın içinde aktif olmak, yaşamı sorgulamak demek. Sorgulanmamış bir yaşam, yaşam değildir. 2600 yıl önce bunu Sokrates söylemiş. Bunu bugün bizim yol ulularımız da söylüyor. Alevi olmak demek, yaşama etkin katılmak, örgütlenmek, demokrasi mücadelesi içerisinde olmak demektir.
“ALEVİ KURUMLARI HEMEN YENİ BİR EYLEM TAKVİMİ OLUŞTURMALI
Alevi toplumu şöyle sanıyor; gidip bir seçim mitingine katılmak ya da seçim çalışması yapmak… Tamam doğru, bu da bir araç fakat yeterli değil. Bir siyasi partide görev almak, görev alırken sorumluluğunu bilmek ve toplumu beraber örgütleyebilmek… Yani ortaya bir eylemsellik, devinim, düşünsel bir dönüşüm koyabilmeli. Aynı şeyde ısrar edip durmak olmamalı. Şu Alevi inancını, şu siyasi anlayışlardan biraz ayrı tutalım bakalım. İnancın kendisinin ortaya çıkardığı bir enerji var. ‘İnanç, siyasetten kopuk olsun, siyasetle asla buluşmasın’ demiyorum. Buluşsun. Fakat öncelikle inancın kendisinin örgütlediği birey, toplum, yaşam var. Ocaklar bunun kendisi zaten. Alevilerde ocak sistemi neden var? Bu ocak sistemi, bir örgütlenme biçimidir. Şimdi ise Aleviler derneklerde örgütleniyor. Peki derneklerde nasıl örgütleniyor? 3 yılda bir kongre oluyor, listeler çıkıyor, bir enerji gelişiyor. Ya da biri Hakk’a yürüyor ya da bir anma yıldönümü oluyor. Peki bunun dışında ne oluyor?
Mesela ben yöneticilik yaparken dedim ki ‘Bizim Madımak Oteli’ne gitmemiz, bizim bir marifetimiz değil, toplumda oluşmuş bir şeydir. Gitmezsek bizi kınarlar’. Mesela biz ‘Eşit yurttaşlık istiyoruz’ eylemlerini yapmıştık ve yüz binlerce insan katıldı. İşte asıl etkinlik, eylem oydu. Şimdi, bugün Alevi kurumları oturup siyasete katılımı, dernekteki yönetim biçimini ve üyeleri, Alevi toplumu ile ilişkisini, Alevi toplumunun diğer toplumsal, inanç grupları ile ilişkisini, derneklerin topluma karşı görevlerini ve toplumun, dernekle olan ilişkisini, konjonktürel olarak içinde bulunduğu siyasi dönemin görev ve sorumluluklarını değerlendirmeli. Alevilerin paydaşları, doğal müttefikleri kimdir, bunları tespit etmeli. Bunlarla birlikte yeni bir strateji oluşturmalı. İnteraktif bir ilişki içerisinde olmak gerekir. O halde hemen bir eylem takvimi oluşturmak lazım. Yani ‘Sayın Kılıçdaroğlu’nu destekliyorduk seçilmedi, kaybettik, perişan olduk’ gibi bir atıl, pasif, inançla, Yol ile erkan ile alakası olmayan bir tutum, Alevi toplumunun tutumu olamaz. Hemen şu andan itibaren bütün kurumlar buluşmalı, yeni bir eylem takvimi oluşturmalı. Bu eylem, takvim içerisinde dediğim süreçler için ne yapılacağı konusunda planlı süreçler olmalı.
“KÜRT HALKI, OY VERMEK ZORUNDA DEĞİLDİ”
PİRHA – Muhalefet açısından kaybedilen seçimlerde bir “günah keçisi” arayışına da girildi. “Kürdistan’da seçime katılım bir nebze düşse de ülkenin batısına bu yönlü bir eleştiri yapan çok nadir. Kürtler, birçok kırıcı bulduğu girişime karşın, sandığa yöneldi. Peki genel anlamda neden başarısız olundu?
Başarısızlığı Kürtlerde aramak, efendi-köle ilişkisinin ortaya konulmuş biçimidir. Kürt halkı, oy vermek zorunda değildi ama tarihi konjonktürel bir görevi yerine getirmek için bunu son derece başarılı yaptı.
“KAZANIM OLMAMASI İNANMAMAKTAN KAYNAKLANIYOR”
-“Eğer HDP ile böylesine bir yakınlık kurulmasaydı kazanma ihtimali daha yüksek olabilirdi” gibi yorumlar da mevcut bunu nasıl yorumlarsınız?
Bunu söyleyenler oturduğu yerden kendini kutsayanlardır. Biz bunlara ‘kerameti kendinden menkul’ diyoruz. HDP’nin, Kürt halkının, bunun içerisinde olması Türkiye’ye şunu göstermiştir ancak; Türkiye demokratikleşecek ise bu enerjinin, bu 40 yıllık deneyimin, erdemin katılımıyla olabilir. Asıl onların şunu sorgulamaları lazım, bugüne kadar biz niye Kürtlere ulaşmadık? Hala yanlış yapılıyor ve ötekileştiriliyor. Kırıcı, itici, ırkçı bir dil kullanılmasını gözden geçirmeleri gerekirken böyle saçma sapan şeyler söyleniyor. Kürtlerin hiç olmadığı bir il, mesela Zonguldak’tan örnek veriyorum, kimse böyle bir düşüşü sorgulamıyor. Ama kafada, dip köşede bir yerde bir Kürt düşmanlığı olduğu için bu ortaya çıkabiliyor. Birincisi eşit koşulların olmamasından, ikincisi koşulların ağırlaştırılmasından, baskı, zulüm gibi ama en önemlisi buna inanmamaktan kaynaklanıyor. Topluma şu güveni veremediler; toplumdan kimileri diyordu ki ‘bunlar ne yapar eder son dakikada bir şey yapar’. Bunun böyle olmadığını, olmaması gerektiğini, kendilerinin de ne yapıp edip başarı sağlayacağına inandıramadılar. İkincisi, ‘Bunlar gitmezler deniliyordu’. Bu sözü AKP kendi yayıyordu ki gitmemesini meşrulaştırıyordu ki ‘ya biz demiştik’ gibi bir şey olsun.
“KILIÇDAROĞLU’NUN ENERJİSİNE RAĞMEN ÖRGÜTLERDE ATALETSİZLİK!”
Seçim süresince 20’ye yakın il dolaştım. Hiçbirinde CHP’lilerin sistematik bir çalışmasını asla görmedim. Bir tek İzmir’de yolda yürüyen bir CHP’li grup vardı, sanırım el ilanı dağıtıyorlardı. Onun dışında ses araçlarını görebildim. Benim göremediğim başka bir çalışma yöntemi varsa onu bilemem. En son Antalya’daydım ve Kumluca, Finike ilçelerine gittim. Buraların belediyeleri de CHP’li. Oradaki bizim yöneticilerimiz ‘CHP’liler hiç çalışmıyor’ dediler. Şimdi sayın Kılıçdaroğlu’nun o enerjisine, performansına rağmen il ilçe örgütlerinde böyle bir atalet, böyle bir duyarsızlık… Ülke böyle bir noktaya gelmiş ve yarılma olmuş. Bu yarılmada ekonomi çok büyük bir sorun haline dönüşmüş ve şu anda hükümet, topluma kullandıkları medya ile ‘Bunu ancak biz yapabiliriz’ gibi bir imaj vermiş. Ekonominin insanların üzerinde yarattığı etki ‘Bunlar batırdı, mahvetti bizi. Bunlardan kurtulmak lazım’ yönünde olması gerekirken tersine ‘Ya tamam öyle de yine de bunlar düzeltebilir’ gibi bir saçmalık oluşuyor.
“DEPREM BÖLGESİNDE PSİKOPATOLOJİK BİR DURUM ÇIKMIŞTIR”
Yine deprem bölgesinde ortaya çıkan duruma dair de ‘Ya olabilir böyle bir şey’ deniliyor. Böyle bir şey olamaz! Bu bir toplumsal hastalık halidir. Üstünüze eviniz yıkılacak, altında yakınlarınız can verecek ve siz oradan çıkıp, size sahip çıkmamış, sizi rezil rüsva etmiş, ölüme mahkum etmiş birine oyunuzu vereceksiniz! Bu psikopatolojik bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye’de, psikopatolojik bir durum çıkmıştır. Bu durum ekonomi, deprem, yolsuzluk, kadın katliamı, çocuk taciz ve tecavüzü, 6 yaşındaki çocukla evlenme, orman yangınları, sel baskınları, bütün bu toplumsal durumlar karşısında AKP’nin içinden sıyrılıp pürüpak çıkması gibi bir şey var. Bu bir hastalık halidir. Bu sosyolojik, psikolojik bir hastalık halidir. Burada bir rehabilitasyon gerekir. Bakın, Halk Ekmek büfelerinin önünde 100 metre kuyruk oluşuyor ve oradan hükümete dair sonuç çıkıyor. İnsanlar çuval dolusu ekmek alıp götürüyor, muhtemelen ekmekten başka bir şey de yiyemiyor. Bu durum ciddi bir sosyolojik değerlendirmeyi gerektiriyor. Psikoloji biliminin verileri ile bu olanları değerlendirmek zorundayız. ‘Demokratik olarak onu tercih etti’ gibi bir şey diyemeyiz. Bu demokratik bir tercih değil, hastalıklı bir tercihtir. O halde bütün seçimi teşkil eden seçimin de ötesinde demokrasiyi, sistemi teşkil eden verileri, parçaları sorguladığımızda ortaya bir hastalıklı yapı çıkıyor. Ben bu hastalıklı yapıyı onaylarsam aynı hastalığın ortağı olurum.
“YİNE KAZANMADILAR, YAPTIKLARI REZALETİN, YOLSUZLUĞUN BİR SONUCU BU”
Seçimden kısa bir süre önce Alevi toplumunun dudağına bir parmak bal çalmak için; Alevilik diye bir inanç var mı yok mu halen yasaya göre biz bilmiyoruz. Çıkardıkları yasaya göre Alevilik bir inanç mı; inanç ise inanç merkezi var mı; inanç ise inancını nasıl yürütecek? İşte AKP bu. Ne inanç, ne değil. Ne inanç merkezi var ne de yok. Böyle sürüncemede bırakan bir durum. Ne hırsız ne değil. Ne tecavüzcü ne de değil. Şimdi toplumun aklını böyle bir sürüncemede bırakabilirsiniz. Siyasete seçmen olarak katılanların aklını da böyle bir sürüncemede, bir köprünün ortasında sel gelirken mahkum bir şekilde bırakabilirsiniz ama bizi bırakamazsınız. Biz bunu teşhir edeceğiz ve üzerine yürüyeceğiz. Yöntemlerimizi, her şeyi gözden geçireceğiz ama ‘başarısız olduk, bu kadar zaman geldiler yine kazandılar’ falan değil. Yine kazanmadılar! Yine yaptıkları rezaletin, yolsuzluğun, hırsızlığın bir sonucu bu. Bir bütün olarak sistem, kendi kendini mahkum etmiş, sistemin ne olduğu ortaya çıkmış, sistem teşhir olmuş ve sistemin teşhirini mahkum eden %50’lik bir kesim var. Sistemin bozuk, kirli, paslı, dönmez olduğunu ispatlamış %50’lik bir kesim var. Diğer oy verenlerin tümü de ona razı olduğundan oy vermediler.”
PİRHA – Sosyolog Veli Saçılık, 28 Mayıs’ta yapılacak 2. tur Cumhurbaşkanlığı seçimine dair konuştu. “Toplumların karnı acıktıkça, özgürlüğe ihtiyacı oldukça hiçbir saray yerinde duramamıştır” diyen Saçılık, “Bu oyunu bozabiliriz” mesajını verdi. Saçılık Saray rejiminin halkın bilincini çaldığına işaret etti.
Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işine son verilen Sosyolog Veli Saçılık, 14 Mayıs seçimlerini yorumladı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. tura kalmasını “Beklenen sonuç” olarak değerlendiren Sosyolog Veli Saçılık, “Biz öncelikle Kılıçdaroğlu’nu neden destekledik? Kılıçdaroğlu’nun gerçek anlamıyla bir demokrasi çözümü ortaya koyduğunu ya da Kürt sorununda genelde Alevilerle, emekçilerle ilgili sorun koyduğunu görmedik. Ama şunu biliyorduk; eğer saray rejimi çözülürse, saray rejimi çözüldüğünde istibdat rejimi dağılmış olacak. Dolayısıyla kartlar yeniden karıldığında toplumda ezilen halklar da tekrar söz sahibi olacaklar, bu açıdan destekledik” diye belirtti.
“BU OYUNU BOZABİLİRİZ”
2. turda Kemal Kılıçdaroğlu’nu niçin desteklemek gerektiğini ise Veli Saçılık, şu sözlerle detaylandırdı:
“Saray rejiminin hala Tayyip Erdoğan üzerinden çözülme ihtimali çok yüksek. Kılıçdaroğlu hangi söyleme sarılırsa sarılsın, ne yaparsa yapsın saray rejiminin kaybetmesi demek istibdat rejiminin dağılması yeniden Kürtlerin, emekçilerin, halkların söz sahibi olacağı anlamına gelir. Bu açıdan 2. turda kesinlikle Kılıçdaroğlu’nu desteklemek gerekiyor. Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun ezici bir çoğunlukla yenilme ihtimali, insanlar umutsuzluğa düştüğünde %60’ı Tayyip Erdoğan, %40’ı Kılıçdaroğlu aldığında böyle bir durumda Tayyip Erdoğan’ın dünyaya ‘ben patronum’ diyerek göstermesi ve Türkiye’deki her türlü baskıyı, zulmü yapabilme ihtimalini açığa çıkarır ki bu çok tehlikelidir.
Şimdi muhtemelen Tayyip Erdoğan şunu yapacak; Kürtlere, solculara Kılıçdaroğlu’nun sağcı söylemlerini öne çıkaracak, sosyal demokratların umutsuzluklarını körükleyecek, herkesi sandıktan uzak tutmaya çalışarak ve ezici bir galibiyet almaya çalışacak. Buna izin vermemek lazım. Matematiksel olarak şunu da söyleyeyim. Ortada 2 – 2,5 milyon oy meselesi var. 1 milyon 250 bin oy yer değiştirdiğinde kesinlikle Tayyip Erdoğan yenilebilir durumda. Matematik olarak hesaplandığında bu da toplumsal alanda bir seferberlik, gerçek anlamıyla da bir umut yaratma, sarayın gidişi yönünde de net bir duruş sergilemeyle biz bu oyunu bozabiliriz.
“PARTİLİLERİNİ SAHAYA GÖNDERMESİ LAZIM”
Kılıçdaroğlu’na çevresindekiler şöyle empoze ediyorlar: ‘Sen eğer göçmen karşıtı, genel sağcı söylemlerde bulunursan Sinan Oyan’ın oylarını alırsın ve dolayısıyla da denge değişir.’ Halbuki şunu gördük biz, göçmen karşıtı sözler etmek bir yana Tayyip Erdoğan ‘Hiçbirini göndermeyeceğim’ dedi. Sağ kesimden gayet sağlam bir oy aldı. Ya da Tayyip Erdoğan, geçmişte Kürt meselesi ile ilgili çeşitli sinyaller verdiğinde de yine oyları düşmemişti. Burada mesele sağcıya daha sağcı bir söylemle gittiğinizde oylarınız artar değil, sahici söylemler ve gerçek çözümlerle ve durduğunuz yerde sağlam durduğunuzda her şey değişir. Kılıçdaroğlu’nun bunu kavraması lazım.
Sağcılarla sağcılık yarıştıran bir yerde değil, gerçek anlamda şu anda toplum bir ekonomik çöküntü yaşanıyor. Ekonomik çöküntünün bir çıkış yolunu göstermesi gerekir. Aynı zamanda tek adam rejimi mi parlamenter sistem mi demokrasi mi ikilemeni çok net bir biçimde ortaya koyması lazım. Ayrıca da bir parlamenterist tarzda oturduğu yerden konuşan değil, bütün partililerini sahaya göndermesi lazım. Bizim açımızdan da şunu söyleyeyim; biz, Kılıçdaroğlu’na bel bağlamıyoruz. Genel anlamda devrimci muhalefet, Kılıçdaroğlu’na bel bağlamıyor, herkes kendi kitlesi ile Kılıçdaroğlu’na ya da onun çevresindekilerine rağmen bir demokrasi mücadelesi veriyor. Öyle ya da böyle muhalefetin demokrasi mücadelesinin bir parçası haline dönüştürebileceğini düşünüyor. O yüzden bizim Kılıçdaroğlu’nun ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış söylediği üzerinden bir söylemimiz olmaz.”
“SARAY REJİMİ OY DEĞİL, HALKIN BİLİNCİNİ ÇALIYOR”
Veli Saçılık, 28 Mayıs seçimlerine giderken nasıl bir söylem geliştirilmesi konusuna da değindi. Saçılık, “Bugünden itibaren daha yekpare bir duruş sergilemek zorundayız” diyerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“TİP, Yeşil Sol Parti ve bütün devrimciler; Kürtler, Aleviler hep bir araya gelmeli ve söylemlerini ‘Biz bu oyunu bozarız’ sloganıyla ‘saray rejiminin bize kurduğu bu kumpas sistemini bozarız seferberliğine’ dönüştürebiliriz.
Ben, Kılıçdaroğlu’nun söylemlerine kitlenin kulak astığını düşünmüyorum. Söylemlerini kimse dinlemedi. Hatta Kürtlerin hiç haz etmeyeceği birçok cümle kullandı. Kürtler de bunu dinlemedi, kendisine oy verdi. Dolayısıyla burada söylemlerin değil, gerçek anlamıyla sahada olmanın getirdiği bir şey var. Saray rejimi şunu yaptı; bütün devlet olanaklarını, havuz medyası ile birlikte Diyaneti, polisi, kaymakamı, valisi, Aile Bakanlığı ile toplumu sarmaladı ve bir baskı sistemi ile onları kendine oy vermeye, biat etmeye yönlendirdi. Şimdi tersinden köy köy, mahalle mahalle gezebilecek ve gerçek anlamıyla toplumu dönüştürebilecek bir söyleme ihtiyacı var. Yani CHP’ye önereceğim ama olmayacak; tabii bir parlamento partisi olmaktan ziyade bir halk partisi; adında da ‘halk’ var, halk partisi olmayı tercih etmeli. Halkın içerisinde olmalı. Belki Sarıgül’ün kendisi iyi bir örnek değil ama Mustafa Sarıgül’ün insanlara dokunan, sahada kucaklaşan tarzı iyi bir tarzdır.
Bunu zaten Kürt hareketi yapıyor, sosyalistler de kısmen başarıyorlar. Kendi kesimleriyle sahici ilişkiler kuruyorlar. Meclis partisi olmaktan, bir halk partisine doğru gidişatın sinyali verilirse bence kitlelerin dönüşümü daha mümkün.
‘Ben bu ülkeden sıkıldım, gideceğim’ falan diyorsanız eğer sizin yeterince tuzunuz kuru demektir. Gidebilecek olanaklarınız vardır ya da ‘bu halktan bir şey olmaz’ gibi söylemleriniz varsa aslında siyaseti bilmiyorsunuz demektir. Şu anda olan şey şu; Türkiye bir ekonomik çöküntü içerisinde. Türkiye’nin çok büyük siyasal sorunları var ve bu siyasal sorunlar buradaki halk ile çözülecek. Halk, saray rejimi tarafından esir almış alınmış durumda. Tayyip Erdoğan veya saray rejimi oy çalmıyor, çaldığı şey bir kere halkın bilincidir. İkincisi ise seçimi çalıyor. Kendisinin uymak zorunda olmadığı bütün kuralları muhalefeti uymaya zorluyor.”
“SANDIKLA DOĞMADIK, SANDIKTA ÖLMEYECEĞİZ”
Sosyolog Veli Saçılık son olarak “Umutsuzluğa düşmemek lazım” diyerek şu mesajı verdi:
“Bu oyunu bozabilecek biziz demek gerekiyor ve buradan açıklanan şu anda %45 oy hiç az bir oy değil. Kılıçdaroğlu, Aleviler dışında oy alamaz’ dediklerinde alabileceğini gayet göstermiş durumda. Toplumun ekonomik, siyasal taleplerini karşılayan ama bunu mutlaka söylem bazında değil, sahaya inen boyutta olursa her şey değişmese bile bir şeyler değişecek. Umutsuz olarak hiçbir yere varılmadı. Biz sandıkla doğmadık, sandıkta ölmeyeceğiz. Toplumların karnı acıktıkça, özgürlüğe ihtiyacı oldukça hiçbir saray yerinde duramamıştır, bu saray rejimi de yerinde duramayacaktır. Seçimle değil, bu halkın ferasetiyle, kesinlikle yenilecektir. Ben buna çok inançlıyım, moralim hiç bozuk değil.”
PİRHA-AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçimi ve 28. Dönem Milletvekili genel seçimine ilişkin kararı imzalarken, “Anayasamızın 116’ıncı maddesinin verdiği yetkiyle 18 Haziran 2023’te yapılması gereken seçimlerin 14 Mayıs’ta yenilenmesi kararını imzalamış bulunuyorum” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe’de Cumhurbaşkanı seçimi ve 28. Dönem Milletvekili genel seçimine ilişkin karara imzayı attı. İmzanın ardından yaptığı konuşmada Erdoğan, “Anayasamızın 116’ıncı maddesinin verdiği yetkiyle 18 Haziran 2023’te yapılması gereken seçimlerin 14 Mayıs’ta yenilenmesi kararını imzalamış bulunuyorum. Yarınki Resmi Gazete’de yayımlanacak bu kararın ardından, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) iki aylık seçim takvimini başlatacaktır. Milletimiz 14 Mayıs 2023 tarihinde Cumhurbaşkanını ve milletvekili seçmek üzere sandık başına gidecek. Kararın, ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Seçimlerin tarihinin 14 Mayıs tarihinde güncellemesi kararını kamuoyuyla paylaşmıştık.
18 Haziran üniversite sınav takvimiyle çakışan bir tarihti. Bu tarih yurtiçinde ve yurtdışında yüzbinlerce vatandaşımızın Hac farizasını ifa etmek için mübarek topraklara gittiği bir döneme denk geliyordu. İlk ve orta dereceli okullar tatile girmesi sebebiyle milyonlarca vatandaşımız tatile ve memleketlerine gitmek için yola çıkacaktı. Alternatif olarak da 14 Mayıs’ı teklif ettik. Demokrasi geçmişimiz bakımından anlamlı bir yıldönümüne tekabül eden bir tarihin hüsnü kabul gördüğünü biliyoruz. Ülkemizin 6 Şubat’ta yaşadığı deprem seçim tarihiyle ilgili tartışmaları gündemimizden çıkardı” ifadelerini kullandı.
PİRHA-İstanbul’da Şahkulu Sultan Dergahına toplu açılış töreni için giden AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kültür Bakanlığı bünyesinde “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” adıyla bir kurumun kurulacağını açıkladı. Erdoğan, “Cemevi hizmetlerinden eğitim faaliyetlerine kadar tüm çalışmalar, kamu desteği ve denetimiyle yürütülecektir” dedi.
Dağ fare doğurdu. Günlerdir “Cumhurbaşkanı Erdoğan müjdeyi Şahkulu Dergahında verecek” diye iktidar yanlısı medyada haberler yapılırken, Aleviler temkinli yaklaştı.
Dün ortak yazılı bir açıklama yapan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), ‘Polemik değil hak istiyoruz’ diyerek Erdoğan’ı uyarmıştı.Ancak bu uyarıları ve Alevi kurumlarını dikkate almayan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da Şahkulu Sultan Dergahı’nda düzenlenen 4 cemevinin açılışı, 7 cemevinin temelinin atılması törenini gerçekleştirdi.
YÜKSEK “GÜVENLİKLİ” AÇILIŞ
Çok sayıda polisin dergah çevresini ablukaya aldığı görülürken, adeta kuş uçurtulmadı. Cumhurbaşkanlığının belirlediği basın içeri alınırken, tek konuşanın Erdoğan’ın olduğu salonda AKP’liler ve AKP’ye yakın Aleviler vardı.
1585 cemevinin ziyaret edilerek talepleri dinlediklerini kaydeden Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı”nın kurulacağını duyurdu. Erdoğan ayrıca talep eden kişilere de bu kurumda kadro verileceğini söyledi.
“ALEVİ-BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NI KURUYORUZ”
Erdoğan‘ın açıklamasından öne çıkan satır başları şöyle:
“Ülkemizdeki Alevi-Bektaşi toplumunun beklentilerine ilişkin geniş kapsamlı çalışma yaptık. 1585 cemevi ziyaret edilerek muhataplar tek tek dinlendi. Tamirat, ısıtma gibi sorunlar için adımlar atıldı. Sıcağı sıcağına talimatlar verildi, adımlar atıldı. Ayrıntılı çalışmalar yürütüldü. Bugün burada bunların müjdesini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Tüm meselelerinin devlet nezdinde takibini yapacak kurumsal bir yapı kuruyoruz. Kuracağımız Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, muhtarlıklara, derneklere, belediyelere, federasyonlara bağlı cemevlerinin yönetimini yürütecektir. Cemevi hizmetlerinden eğitim faaliyetlerine kadar tüm çalışmalar, kamu desteği ve denetimiyle yürütülecektir. Cemevlerinin aydınlatma, içme ve kullanma suyu, bakım giderlerinin karşılanmasıyla ilgili tüm sorunlar çözülmüş olacaktır.
Aynı şekilde cemevlerinde hizmetleri yürütmekten sorumlu inanç önderlerinden talep edenlere kadro verilebilecektir. Bu adımların Alevi-Bektaşi kardeşlerimize hayırlı olmasını diliyorum. Cemevlerinin bir kez daha Alevi-Bektaşi kardeşlerimize hayırlı olmasını diliyorum.”
DERGAH BAŞKANI KONUŞTURULMADI
Bu arada, Şahkulu Sultan Vakfı/Dergahı Genel başkanı Beyzade Özkahraman‘a ise hiç söz verilmemesi dikkat çekti.
PİRHA-AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Ekim günü İstanbul’daki Şahkulu Sultan Dergahı’nı ziyaret edecek. Şahkulu Sultan Vakfı/Dergahı Başkanı Beyzade Özkahraman, “Ziyareti Cumhurbaşkanlığı organize ediyor. Toplantıda ev sahibi olarak konuşma yapmak istediğimi söyledim. Alevi Bektaşi toplumunun sorunlarını toplantı vesilesiyle dile getirmek, taleplerini sunmak istiyorum. Bu durumu bana biçilmiş tarihi bir misyon olarak kabul ediyorum” dedi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’nın Mamak ilçesinde bulunan Hüseyin Gazi Cemevine 8 Ağustos günü gitmesinin ve cem salonunun farklı dizayn edilmesinin yankıları devam ederken, Erdoğan İstanbul Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Dergahı’na da 7 Ekim’de gidecek. Burada, türbeyi ve cemevini ziyaret edecek olan Erdoğan, daha sonra konferans salonundaki törene geçecek. Törende, devletin desteğiyle inşa edilen 8 ayrı cemevinin açılışının yapılacağı belirtildi.
Konuyla ilgili olarak konuştuğumuz Şahkulu sultan Vakfı/Dergahı Başkanı Beyzade Özkahraman törende konuşma yapmak istediğini fakat protokolün Ankara tarafından organize edilmesi nedeniyle konuşma yapıp yapmayacağını bilmediğini söyledi.
“ZİYARETİ CUMHURBAŞKANLIĞI ORGANİZE EDİYOR”
Özkahraman, Erdoğan’ın ziyaretine ilişkin şu bilgileri verdi:
“Ziyareti Cumhurbaşkanlığı organize ediyor. Cuma günü (7 Ekim) öğleden sonra yapılacak. Cemevlerinin açılışı yapılacakmış. Şahkulu’nda da konferans salonunun olduğu yerleşkeyi valilik yapmıştı. Bu yerleşkede konferans salonu, asansörler, mutfak, yemekhane bloku ve soğuk hava depoları var. Benden önceki yönetim döneminde olmuş bunlar. 165 koltuğumuz var. O koltukları dolduracak kadar davetli olacak herhalde. Cumhurbaşkanı ile beraber bir protokol gelecek ama kaç kişi olacaklarını bilmiyorum. Geri kalan içinde örgüt başkanlarının çağrılacağını biliyorum. Bir de bizim yönetimimiz katılacak.”
“KONUŞMA TALEBİMİ VALİYE SÖYLEDİM”
Erdoğan’ın ziyaretini duyduğunda İstanbul Valisi’nden randevu talep ettiğini de belirten Özkahraman, Ali Yerlikaya ile olan görüşmesini ise şöyle anlattı:
“Validen randevu almıştım. Toplantı olacağını sağdan soldan duyduk. Toplantıda ev sahibi olarak konuşma yapmak istediğimi söyledim. Alevi Bektaşi toplumunun sorunlarını toplantı vesilesiyle dile getirmek, taleplerini sunmak istiyorum. Bu olanağın tanınıp, tanınmayacağını sordum. Vali Bey ‘Sanırım, tanınması lazım ama protokolü Ankara yapıyor. O nedenle kesin konuşamıyorum. Tahminimi söylüyorum’ dedi.”
“BU DURUM BANA BİÇİLMİŞ TARİHİ BİR MİSYON”
Özkahraman, Erdoğan’ın ziyaretiyle yapılacak törende konuşmak istediğini belirterek, “Konuşma yapmak istiyorum. Alevi Bektaşi toplumu için bir fırsatın doğduğunu düşünüyorum. Birinci ağızdan toplumumuzun ne istediğini dile getirmenin yararlı olacağını düşünüyorum” diye konuştu.
Şahkulu Sultan Vakfı/Dergahı Başkanı Özkahraman, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Protokolü onlar yaptığı için kimleri çağıracaklarını bilemiyorum. Çağrı yapma yetkisi bizim değil. Çağrıya cevabı da kurum başkanları yanıt verecektir. Kendileriyle bu konuda görüşmüş değilim. Eğer bana konuşma olanağı verilirse arkadaşlarımızın sözcüsü, temsilcisiymişim gibi duygularımı dile getirmek istiyorum. Bunu Hacıbektaş’taki çalıştayda da dile getirdim zaten. Bu durumu bana biçilmiş tarihi bir misyon olarak kabul ediyorum.”