Etiket: Şebnem Korur Fincancı

  • Sağlık meslek ve emek örgütleri: Covid-19 sebebiyle 387 arkadaşımızı yitirdik-VİDEO

    Sağlık meslek ve emek örgütleri: Covid-19 sebebiyle 387 arkadaşımızı yitirdik-VİDEO

    PİRHA-Sağlık meslek ve emek örgütleri, Sağlık Bakanlığı’ndan talep ettikleri randevuya karşılık alamayınca bakanlık binası önünde açıklama yaptı. Covid-19’un meslek hastalığı sayılmasını talep eden emekçiler, pandemi nedeniyle 387 hastane çalışanının yaşamını yitirdiğine dikkat çekti.

    Sağlık meslek ve emek örgütlerinin 14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle Sağlık Bakanlığı’ndan istediği randevuya henüz karşılık verilmedi. Durumu protesto eden sağlık örgütleri, bakanlık binası önünde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı.

    Basın açıklamasını Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı okudu. Fincancı, sağlık emek-meslek örgütleri olarak salgına karşı toplum sağlığını gözettiklerini belirterek “Bir yandan da kendi sağlığımız, haklarımız, emeğimiz için mücadele ediyoruz” dedi. Fincancı, sağlık çalışanlarının uzun yıllardır yaşadıkları sorunların COVID-19 pandemisi ile katlanarak arttığına işaret ederek şu açıklamayı yaptı:

    “387 SAĞLIK EMEKÇİSİ YAŞAMINI KAYBETTİ”

    “Pandemi yönetimi nedeniyle 14 Mart 2021 itibari ile fiilen çalışma yaşamında olan 387 sağlık ve sosyal hizmet emekçisi yaşamını kaybetmiş ve yüz binlercesi de hastalanmıştır.

    Haklarımızı alıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Sağlık haftasında tüm yitirdiğimiz mesai arkadaşlarımızı ve yaşamını yitiren yurttaşları yüreğimizde hissederek taleplerimizi haykırmaya devam edeceğiz. Bu kapsamda; Sağlık Bakanlığı’ndan 14 Mart 2021 acil taleplerimiz şunlardır:

    COVID-19 meslek hastalığıdır, önerdiğimiz yasa tasarısı kabul edilsin.

    Toplumsal sağlık için güçlü ve etkin birinci basamak sağlık örgütlenmesi sağlansın.

    Şiddetsiz bir sağlık ortamında çalışabilmek için yeni ve etkili ‘Sağlıkta Şiddet Yasası’ çıkarılsın, mobbing ve baskılar son bulsun.

    Emekliliğimize de yansıyacak temel ücret ile ekonomik ve özlük haklarımız iyileştirilsin, performans, ek ödeme değil, yoksulluk sınırı üzerinde, emekliliğe yansıyan temel ücret verilsin.

    3600/7200 ek göstergeler sağlansın.

    Özgür ve bilimsel çalışma ortamı için meslek örgütleri üzerindeki baskılara son verilsin.

    Liyakatsiz atamalara, tıp ve sağlık bilimleri eğitimlerini niteliksizleştiren, altyapısı uygun olmayan tıp fakültelerinin, eczacılık fakültelerinin, diş hekimliği fakültelerinin, hemşirelik fakültelerinin, sağlık bilimleri fakültelerinin ve sağlık meslek yüksekokullarının açılmalarına son verilsin.

    OECD ortalamasında kadrolu güvenceli personel istihdamı yapılsın.

    Haklarında kesinleşmiş yargı karar bulunmayan ihraç sağlık ve sosyal hizmet emekçileri derhal göreve başlatılsın.

    Sağlık hizmeti için ödediğimiz vergiler yeter. Katkı katılım payları ve ilave ücretler kaldırılsın.

    Özel hastanelere verilen her türlü teşvik kaldırılmalıdır. Özel hastaneler ile SGK anlaşma yapmamalıdır. Özel hastanelere aktarılan teşvik ve bütçe kamu sağlık kurumlarına aktarılmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • TTB: Vaka sayısı %300 arttı

    TTB: Vaka sayısı %300 arttı

    PİRHA-Türk Tabipleri Birliği (TTB) Aile hekimliği Pandemi Anketi Kasım 2020 sonuçlarını açıkladı. Veriler İstanbul’da günlük vaka sayısının 12 bin 631’e ulaştığını gösteriyor.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve TTB Aile Hekimliği Kolu, “Aile Hekimliği Pandemi Anketi Kasım 2020” sonuçlarını çevrimiçi yaptığı basın toplantısı ile kamuoyuna açıkladı.

    Basın toplantısına TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, TTB Merkez Konseyi üyeleri Dr. Kazım Doğan Eroğulları ve Dr. Alican Bahadır, TTB Aile Hekimliği Kolu Sekreteri Dr. Nuri Seha Yüksel ve TTB Aile Hekimliği Kolu Üyesi Dr. Emrah Kırımlı katıldı.

    Dr. Nuri Seha Yüksel, TTB olarak alınması gereken önlemleri her fırsatta dillendirdiklerini ancak önlemlerin etkin biçimde alınamaması sonucu ürkütücü bir tablo ile karşı karşıya kalındığını söyledi. Dr. Kazım Doğan Eroğulları da “Maalesef salgının kontrolü kaybettik. Suçu ve sorumluluğu vatandaşa, yükü sağlık çalışanına yıkan bir pandemi ile mücadele anlayışı başarılı olamayacaktı ve olamadı da” diye konuştu.

    SAĞLIK ÇALIŞANLARININ %49’U KORONAYA YAKALANDI

    Aile Hekimliği Pandemi Anketi Kasım 2020 sonuçlarını paylaşan Dr. Emrah Kırımlı 73 ilden 1270 aile hekiminden veri toplandığını aktararak şu bilgileri paylaştı:

    Vaka sayısı %300 arttı.

    Sadece aile hekimliği verilerinde Türkiye genelinde günlük vaka sayısı 47 bin 629’a, İstanbul’da günlük vaka sayısı 12 bin 631’e ulaştı.

    Aile hekimi başına 59,59 hasta ve 19,79 COVID-19 hastası düştü. İstanbul, Bursa, Ankara, İzmir, Antalya ve Gaziantep artışın en fazla olduğu kentler oldu.

    Aile hekimlerinin %91’i vaka sayılarının arttığını, sadece %4’ü vaka sayılarının azaldığını söyledi.

    Vaka sayılarının artmasıyla telefonla izlem oranı %76’dan %66’ya geriledi.

    Aile sağlığı merkezlerinde COVID-19 geçiren sağlık çalışanı oranı %49’a yükseldi.

    Hiç tükenmişlik hissetmediğini söyleyenlerin oranı sadece %2’de kalırken; arada sırada tükendiğini hissedenlerin oranı %32, tükenmiş hissedenlerin oranı %66, tamamen tükenmiş hissedenlerin oranı %18 oldu.

    Ek ödeme alabileceğini düşünenlerin oranı %8’de kalırken, %58’i “Hayır” yanıtı verdi.

    Sunumun ardından söz alan Merkez Konsey Başkanı Şebnem Korur Fincancı, TTB’nin açıkladığı günlük 87 bin vaka görüşünün abartılı görülse de aile hekimlerinden edinilen bilgilerin de bunu doğruladığını söyledi. Fincancı, “TTB olarak sorumluluğumuz, insanların ölümlerinin engellenmesi ve hastane yoğunluklarının azaltılması için hazırladığımız tedbir paketinin uygulanması için zorlamaktır” diye de ekledi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Dersim Barosu: TTB ve Şebnem Korur Fincancı yalnız değildir

    Dersim Barosu: TTB ve Şebnem Korur Fincancı yalnız değildir

    PİRHA-İktidarın hedefinde olan TTB’ye destek açıklaması yapan Dersim Barosu Yönetim Kurulu, “Şebnem Hoca, akademik kariyerini yaptığı bir adli tıp uzmanı hekim olmanın hakkını her zaman verirken; mesleğini de insan hakları mücadelesinin hizmetine vermeyi başarmış bir hekim, bir aydın, bir insanlık sevdalısıdır” dedi. 

    Dersim Barosu Yönetim Kurulu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef aldığı Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya destek açıklaması yaptı.

    Açıklamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece TTB’yi terör örgütü olarak hedefe koymakla kalmadığı, TTB’nin Merkez Konseyi Başkanlığına seçilen Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’yı da “terörist” ilan edip hedefe koyduğu hatırlatıldı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “çoklu baro sistemi” ile barolarda yaptığı operasyonu, TTB, TMMOB ve diğer meslek örgütlerinde de yapacağını ifade ettiği belirtilen açıklamada, Erdoğan’ın açıklaması hatırlatılarak, şöyle denildi:

    “Cumhurbaşkanı tarih de verdi: Bütçe geçirildikten hemen sonra TTB ve diğer meslek örgütlerinin kuruluş yasalarının değiştirilmesi gündeme alınarak gereken düzenleme yapılacak! Çözülmesi gereken bir mesele de meslek kuruluşlarının sürdürülemez yapısıdır. TTB başta olmak üzere, terör örgütünden birisini getirip başına koyuyorlar. Bunun adı terör örgütlerinin STK’lere el koymasıdır. TTB, bunun gibi kimi meslek kuruluşları açıkça Anayasa’ya aykırı faaliyet içindedir. Çoklu baro çalışmasının bir benzerini yapacağız’ diyen Erdoğan niyet ve amaçlarını net ifade etti.”

    “TEHDİTLERE VE SUÇLAMALARA KARŞIN MÜCADELEYE DEVAM”

    Açıklamada, “Şebnem Hoca, akademik kariyerini yaptığı bir adli tıp uzmanı hekim olmanın hakkını her zaman verirken; mesleğini de insan hakları mücadelesinin hizmetine vermeyi başarmış bir hekim, bir aydın, bir insanlık sevdalısıdır. Nitekim TTB, dün yaptığı açıklamada, “Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, geçmişte olduğu gibi bu dönemde de TTB’nin, hekimlerin mevcut tutum ve değerlerini gözetecek olan Merkez Konseyin bir başkanı olarak görev yapacaktır… Asıl hedefin de halk sağlığı için gerçekleri söylemekten geri durmayan hekimler ve onların örgütlülüğünü yıpratma, ortadan kaldırma çabaları olduğu çok açıktır” diyerek, hem Şebnem Hoca’nın hem de TTB’nin tehditler ve suçlamalar karşısında geri adım atmadan, halkın sağlık hakkını savunmada ısrar edeceğini ilan etmiştir” denildi.

    “TEMEL HAKLAR İÇİN BİRLİKTE MÜCADELEDE ŞARTIR”

    TTB ve diğer meslek örgütlerinin ortak bir mücadele hattına girmeleri için hiç vakit kaybetmemeleri gerektiği belirten açıklamaya şöyle devam edildi:

    “Her meslekten emekçiler ve ilerici demokrat bütün güçler, ileri işçi ve mücadeleci sendikalar; meslek örgütleriyle acilen mücadele birliği içine girmelidir. “Çoklu Baro Sistemi”ne karşı mücadelede yaşananlardan çıkarılan dersler, ve bu konudaki yakın geçmişteki tartışmalar dikkate alındığında bundan sonrasına dair ortak mücadeleyle hazırlanmanın ötesinde her şey boş laftan öte geçmez! Biliyoruz ki ; hayatta iz bırakmadan yaşayıp ölen ve ölü taklidi yapanlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Tarih yazmak ve tarihe not düşmek ortaklaşarak birlikte mücadele ile olur.”

    PİRHA/DERSİM

  • TTB seçimlerini kazanan grup belli oldu

    TTB seçimlerini kazanan grup belli oldu

    TTB Merkez Konseyi seçimlerini, İnsan Hakları Vakfı eski Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın başkan adayı olduğu Etkin Demokratik TTB Grubu kazandı.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) 72’nci Büyük Kongresi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binası önündeki öğrenci kantininde yapıldı. Bugün yapılan seçimlerde, mevcut yönetimde yer alan ve “Yaşamdan, sağlık hakkından, meslek örgütümüzden vazgeçmiyoruz” diyen Etkin Demokratik TTB Grubu ile Bağımsız Hekimler Birliği Grubunun listesi yarıştı.

    Seçimi Etkin Demokratik TTB Grubu kazandı.

    BAŞKAN ADAYI FİNCANCI

    Etkin Demokratik TTB Grubu’nun listesinde, TTB Merkez Konseyi Genel Başkanlığı için İnsan Hakları Vakfı eski Başkanı ve Adli Tıp Uzmanı Şebnem Korur Fincancı aday gösterilmişti.

    Kazanan gurubun listesinde yer alan TTB Merkez Konseyi adayları şu şekilde: Filiz Şebnem Korur Fincancı, Çiğdem Aslan, İbrahim Akkurt, Alican Bahadır, Vedat Bulut, Deniz Erdoğdu, Kazım Doğan Eroğulları, Meltem Günbeği, Onur Naci Karahancı, Ali İhsan Ökten, Halis Yerlikaya.

    TTB Yüksek Onur Kurulu adayları ise şöyle: Sezai Berber, Naki Bulut, Şeyhmus Gökalp, Taner Gören, Yıldıray Orhon, Ömer Özkan Özdemir, Hafize Öztürk Türkmen, Irmak Saraç, Lale Tırtıl oldu.

    TTB Denetleme Kurulu için de Filiz Ak Azar, Fırat Erkmen ve Nilay Etiler Lordoğlu’nun ismi önerildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘İnfazda eşitlik” uygulansın-VİDEO

    ‘İnfazda eşitlik” uygulansın-VİDEO

    PİRHA- Meclise önümüzdeki günlerde getirilmesi planlanan yargı paketine dair sosyal medya üzerinden açıklama yapan insan hakları savunucuları ve siyasetçilerinde bulunduğu çok sayıda kişi, “İnfazda eşitlik” ilkesinin gereğinin yerine getirilmesini istedi.

    Haberin videosu;

    Koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünya teyakkuz halinde. Salgın her geçen gün can almaya devam ederken, birçok ülkede cezaevleri af da dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle boşaltılıyor.

    Türkiye’de ise doluluk oranı %200’leri geçen cezaevlerinde her geçen gün salgın tehlikesi artarken ve insan, sağlık ve hukuk örgütleri bir an önce önlem alınması ve cezaevlerinin boşaltılmasını isterken, hükümet uzun zamandır gündemde olan ceza infaz düzenlemesi içeren kanun teklifini meclise getirecek.

    İnsan Hakları savunucusu Avukat Eren Keskin, yargı paketine ilişkin yaptığı açıklamada, Anayasanın 10. maddesinde kanun karşısında herkes eşittir yazdığına dikkat çekerek, bu maddenin dahi uygulanmadığı belirtip, “İnfaz sisteminde her zaman ayrımcı davrandı. Bugün çıkarılmak istenen yasa tasarısında görüyoruz ki yine Kürtlere, muhaliflere, solculara ve farklı düşünen herkese ayrı bir infaz hukuku uygulanıyor. Hele ki böyle salgın günlerinde dahi bu kadar ayrımcı bir yasa hazırlamaya çalışmalarını nasıl anlatılabileceğini düşünemiyorum” dedi.

    Prof. Şebnem Korur Fincancı da, “Korona salgını çok önemli bir noktaya ulaştı ve cezaevleri böylesi salgın hastalıklar için çok riskli alanlardan birisi” diyerek şunları ifade etti:

    “Hem cezaevinde bulunanları hem de çalışanlar için bu riski göze almamamız ve ölüm cezasına mahkum etmememiz gerekiyor. İnfazda eşitlik ilkesi gereği cezaevinde bulunan insanların hızla tahliyesi ve birtakım kapatılma dışı yöntemlerin uygulanması zorunluluktur. Özellikle tutuklama oranlarında bir salgına dönüştüğü Türkiye’de tutuklu yargılanmakta olan insanların kamu vicdanında ve adalet duygusunda çok ciddi bir sarsıntıya yol açacağını unutmamak gerekir. Hep beraber infazda eşitlik demek zorundayız.”

    HDP Parti Sözcüsü avukat Ebru Günay ise, “Koronavirüs salgınının ayrımsız herkesi tehdit ettiği bir ortamda AKP kendi iktidarını korumak için ayrımcılık yapmaya devam ediyor. Salgın karşısında en korumasız alanlar cezaeviyken, infaz eşitliği uygulamayarak mapuslar arasında ayrımcılık uygulamaya devam edip, hayatlarını tehlikeye atıyor. Yarın geç olmadan herkese infaz eşitliği sağlanmalı” dedi.

    Sinemacı, siyasetçi ve yazar Sırrı Süreyya Önder de, infazda eşitliğin bir bahşiş veya lütuf değil, en temel haklardan biri olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

    “Ülkemizdeki infaz hukuku baştan ayağa düşman hukukuyla bezenmiş ve muhalifler söz konusu olduğunda zalimane uygulamalar bütününden ibaret bir şey olmuştur. Bugün bunun böyle olması yetmezmiş gibi getirilen yeni infaz düzenlemesinde bu ayrımcılık ve eşitsizlik hali katlanarak artmaktadır. Bunu barış, demokrasi ve hukuk adına kabul etmek mümkün değildir. Henüz vakit varken bu yanlıştan acilen dönülmelidir. Korona gelir geçer ve biz bu yarayı toparlarız ama adalet anlayışındaki bu gedikler ülkemizi olunmaz bir noktaya sürükleyecektir.”

     (HABER MERKEZİ)

  • Özgür Gündem davasında Fincancı, Önderoğlu ve Nesin’e beraat

    Özgür Gündem davasında Fincancı, Önderoğlu ve Nesin’e beraat

    KHK’yle kapatılan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla başlatılan Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına katılan Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu, Ahmet Nesin hakkında açılan davada beraat kararı çıktı.

    Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK) kapatılan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla başlatılan Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına katıldıkları için “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılanan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, Gazeteci-Yazar Ahmet Nesin’in onuncu duruşması İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada, Fincancı ile müdafileri hazır bulunurken, yurtdışında bulunan Önderoğlu ve Nesin duruşmaya katılmadı. Duruşmayı, HDP Milletvekili Ahmet Şık, gazeteciler Şanar Yurdatapan, Barış İçin Akademisyenler, Norveç PEN, IPI, AB Delegasyonu, Article 19, RSF ve Britanya Elçiliği ile çok sayıda kişi izledi.

    Duruşmada ilk olarak söz alan savcısı, önceki duruşma verdiği mütalaasını tekrar etti. Ardından söz alan Fincancı, hazırlan yargı reformu paketinin beklenmesi talebiyle süre istedi. Mahkeme heyeti, önceki celse savunma için süre verildiğini, bu nedenle süre verilmesi talebinin reddine karar verdi. Ardından savunmasına devam eden Fincancı, “Biz Dünya Basın Özgürlüğü gününde Özgür Gündem’e yönelik baskılar karşısında bir dayanışma ortaya koyduk” dedi. Özgür Gündem 30 Mayıs 1992’de yayın hayatına başladığını, o tarihten bu yana kapatmalarla, baskılarla geçen bir yayıncılık yaptığını belirten Fincancı, katledilen Özgür Gündem gazetesi muhabir ve yöneticilerinin isimlerini saydı.

    17 yıl aradan sonra Özgür Gündem’in 2012’de yeniden yayın hayatına başladığını hatırlatan Fincancı, “Bu süreci ne kadar önemli bulduğumuzu, düşünce özgürlüğünü ne kadar önemli bulduğumuzu 100 insan bir araya gelerek gösteriyoruz” dedi.

    “AKLIMIZI SORUMLUCA KULLANMAMIZ LAZIM”

    Fincancı, “Sadece aklımızı kullanmamız yetmez, bu aklımızı sorumluca kullanmamız lazım. Devleti eleştirmeliyiz. Eleştiremiyorsa sorumlu yurttaş olamayız. Bir insan hakları savunucusu olarak sorumlu yurttaş görevimi yaptım. Suçlamaları kabul etmiyorum” diye belirtti.

    Ardından Avukat Tora Pekin, ifade özgürlüğünü konu alan bir davanın Anayasa Mahkemesi’nde karara çıkmak üzere olduğunu ifade ederek, AYM’nin vereceği kararın beklenilmesini istedi.

    MAHKEME BAŞKANI: BEKLEMEMİZE GEREK YOK

    Mahkeme başkanı taleplere karşı “Mahkumiyete bir koşullanma hissediyoruz. Biz yargı reformunu ve AYM’nin kararını beklemeksizin yargılamaya devam edelim. Beklememize gerek yok. Biz hakimiz. Bizim de kendimize göre bir irademiz var. Yargı reformuna gerek yok, AYM kararını beklemeye de gerek yok, bireysel başvuruyu beklemeye de gerek yok. Son kez süre verdiğimizi belirtmiştik. Biz de ona göre kararımızı verelim” ifadesini kullandı. Pekin savunmasını sonlandırarak, eski beyanlarını tekrar ettiğini ifade etti.

    AYŞE ÇELİK KARARINI HATIRLATTI

    Ardından Avukat Fikret İlkiz söz aldı. İlkiz, Anayasa Mahkemesi’nin Ayşe Çelik kararını hatırlatarak, verilecek kararda söz konusu kararın dikkate alınması gerektiğini dile getirdi.  Ardından konuşan Avukat Özcan Kılıç, “Hakikat ve gerçekten kopmamanız gerekiyor. Yargı paketinin çıkacağına dair hükümet tarafından somut açıklamalar var. Bunların beklenilmesi gerekiyor” dedi.

    DURUŞMAYI BİTİRMEDEN ‘NİHAİ KARAR’ VERDİĞİNİ AÇIKLADI

    Avukat Meriç Eyüboğlu, süre verilmemesinin savunma hakkının ihlali olacağını ifade ettiği sırada mahkeme başkanı, “Bireysel başvuru sonucu beklemeksizin, bu konuda nihai bir karar verdiğimizi belirttik” dedi.

    “HER GÜNÜMÜZ ÇAĞLAYAN TESİSLERİNDE GEÇİYOR”

    Son sözü sorulan Fincancı, “Öncelikle bunların bu ülke için bir yük olduğunu söylemenize sevindim. Her günümüz Çağlayan tesislerinde geçiyor. Bir hekim olarak çok sağlıksız bir buluyorum. Ben zaten beraat kararı ifadesini de doğru bulmuyorum. İşlemediğimiz bir suçu insan hakları mücadelemize bir engel olarak görüyorum. Bu yargılamayı bir zaman kaybı olarak görüyorum. Ben suçsuzun. Burada bir suç tanımlanacaksa ifade özgürlüğünü engellemenin bir suç olduğunu bir kez daha söylemek isterim” diye konuştu.

    Verdiği kısa bir aranın ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, suç koşulu oluşmadığını belirterek, tüm sanıklar hakkında beraat kararı verdi. (HABER MERKEZİ)

  • ‘İnsanlığa karşı suçlar bu topraklarda yaşananlarla dünyada kayda girdi’-VİDEO

    ‘İnsanlığa karşı suçlar bu topraklarda yaşananlarla dünyada kayda girdi’-VİDEO

    PİRHA- Konferansın 2. ve 3. oturumlarında gözaltında kayıplarda cezasızlık, bu cezasızlıkla mücadele konuları konuşuldu.

    Cumartesi Anneleri, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’nın ortaklaşa düzenlediği “Hakikat ve Adalet Plaza de Mayo’dan Galatasaray’a Gözaltında Kayıplar Mücadelesi” başlıklı panel 2. ve 3. oturum ile devam etti.

    Konferansın ikinci oturumunun moderatörlüğünü İHD Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri yaptı.

    “ÇABALARINIZ DEĞERLİDİR”

    Bu oturumunun ilk konuşmasını Gözaltında Kayıplar ve AİHM konusu ile Prof. Dr. Osman Doğru gerçekleştirdi. Doğru, “Herkesin zorla kayıp edilmesine karşı Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan bir sözleşme var. Türkiye bu sözleşmeye taraf değil. Türkiye bu anlaşmanın yükümlülüklerinin gereğini yerine getirmiyor.Esas yönünden bir sonuç elde edemediğinizi biliyoruz. Failler ortada yok. Bu üzüntüye bir giderim sağlayabilecek bir cevap da vermiyor devlet. Üstelik usulden reddediyor başvuruları. Sizin mücadeleniz bu sözleşmeye taraf olmayı zorlayabilir. Sizin çabalarınız ne olursa olsun değerlidir” diye konuştu.

    “DERİN DEVLETİN YENİ SAHİBİ AKP”

    Kayıp davaları ve Cezasızlık ile ilgili CHP Milletvekili Hukukçu Dr. Sezgin Tanrıkulu konuşma yaptı. Tanrıkulu, gözaltında kayıp davaları ve cezasızlık politikalarını anlattı. Kayıp yakınlarını selamlayarak sözlerine başlayan Tanrıkulu, kayıpların avukatı Tahir Elçi’yi andı. OHAL sürecinde 22 kayıp olduğunu vurgulayan Tanrıkulu, “Derin devletin yeni sahibi AKP’dir” dedi.

    “MÜCADELEMİZİ YÜRÜTÜYORUZ”

    Av. Gülseren Yoleri, polis saldırısının gerçekleştiği Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta eylemi ve sonrasındaki gelişmeleri aktardı. Yoleri, “Bugün hala Galatasaray Meydanı’na çıkmamız yasak. Yasağa rağmen gözaltında kayıplarla ilgili mücadelemizi yürütüyoruz. Hem 700’ncü hafta yaşadığımız yasak kararına karşı hem yaşanan şiddete karşı başvurularımızı yaptık. Israrcıyız, kayıp yakınları o sokaklara sıkıştırmalarına rağmen mücadelelerinde vazgeçmiyor” dedi.

    “İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR BU TOPRAKLARDA YAŞANANLARLA GİRDİ KAYDA”

    “Gözaltında kayıplar mücadelesinde insan hakları yaklaşımı” başlıklı üçüncü oturumunda Prof. Dr. Şebnem Koru Fincancı, Prof. Dr. Ümit Biçer, Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu sunumlarıyla devam etti.

    Moderatörlüğünü de Prof. Dr. Şebnem Koru Fincancı gerçekleştirdi. Fincancı,”Resmi kayıtlarda belki de zorla kaybetmeyle ilgili ilk belgeler 1941 yılına ait ve gece ve sis ile anılıyor. İnsanlığa karşı suçlar da bu topraklarda yaşananlarla kayda girdi dünyada. Ermeni Soykırımı sürecinde başlayan ve sonrasında bir türlü yüzleşemediğimiz için de bugüne kadar gelen ağır hak ihlalleriyle hepimizin omuzlarında. Bunlara karşı mücadele etmediğimizde biz geleceğe bakamayacağız; geçmişimizle yüzleşemediğimiz için” dedi. Fincancı, salonda bulunan Cumartesi Anneleri’nin Anneler Günü’nü kutladı.

    “YENİ BİR SABAHINIZ VE GELECEĞİNİZ YOK”

    ‘Kaybedenleri aramak’ başlığıyla Prof. Dr. Ümit Biçer sunumu ile devam etti.

    “Burada insanların kemiklerinden söz ettiğimizde aslında sahici insanlardan söz ediyoruz” diyen Biçer, “Arjantin’deki kayıpları arayan ekiplerin oluşturduğu çalışmalar bize önayak oldu. Bir gömülme gerçekleşmişse bile insanların kendi ölülerini usulüne uygun olarak gömme ve vedalaşma hakkı ihlal ediliyor. Bu, salt bir geleneğin yerine getirilmesi değil; o insanların nasıl öldürüldüğünü bilmek, onu öldürenlerle ilgili gerekli yargılamanın adil bir sistemin akabinde onarımın gerçekleşmesini talep etmek ama asıl önemlisi bir daha tekrarlanmamasını istemekti” ifadelerini kullandı. Biçer, “Biz insanların sabaha doğru evlerinden alındığını biliyoruz. Çünkü bize de ‘Yeni bir sabahınız ve geleceğiniz yok’ demek istiyorlar. O insanları kendi evlerinden gözaltına alırken “Sizin güvenenecek, kalacak bir mekanınız yok” demek istiyorlar” dedi.

    “BİZDEN ALMAYA ÇALIŞTIKLARINI YENİDEN İNŞA ETMEKTEN BAŞKA ŞANSIMIZ YOK”

    Biçer sözlerini şöyle sürdürdü: “Kayıp yakınlarından söz ettiğinizde artık ikinci ve üçüncü derece yakınlardan söz etmeye başlıyoruz. Bu toplumda Ermeni Soykırımı’ndan başlayarak hiçbir zorla kaybetmeyi konuşamadığımız sürece sorunlar giderek çözülemez bir hale geliyor. Eğer bir şeyler yapmak istiyorsak bu suça karşı birlikte neler yapmamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor.Bizim yapabileceğimiz yegane şey, ortak bir mekan yaratmak ve ortak bir mücadele sürdürmek. Bu insanların sahici insanlar olduğunu hatırlamak ve hatırlatmaya devam etmek… Bizden koparıp almaya çalıştıkları geçmiş, gelecek, değer, onur, mekan kavramlarını yeniden inşa etmekten başka şansımız yok. Zorla kaybetme suçu bizim buna karşı ses çıkarmamızı, ağıt yakmamızı engelleyen bir suçtur. Sesimizi kısmaya çalıştığı için buna karşı ses çıkartmak durumundayız. Ama bu sesi Cumartesi İnsanları’na bırakmadan bu sorumluluğun hepimize ait olduğunu bilerek”

    “KAYBEDİLENLER İKİ KORKUYU AYNI ANDA YAŞIYOR”

    ‘Gözaltında kaybedilenlerin tutulamayan yası’ başlıklı sunumuyla Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu söz aldı. Kaptanoğlu, “Yakının kaybedilmesi, gerçek hukuk devletinde adaletin yerini bulması durumunda bile radikal bir adaletsizlik. Çünkü kaybedilenin yerine konabilecek hiçbir şey yok. Zorla kaybedilme, ortadan kaybedilme var. Diğer kayıplarda olduğu gibi kaybedip kaybetmediğimizi bilemiyoruz ve “belki yaşıyordur” umudu her zaman için var. Bu bizi arafta tutuyor. Ölenin geri gelmeyeceğini bildikten sonra yasımız başlıyor; o yüzden törenler var. Peki kaybedilen ne yaşıyor? İnsanın en önemli korkularından biri ayrılma ve aşina şeylerden uzaklaşıp yabancı bir ortamda kendini bulmaktır. Kaybedilenler bu iki korkuyu aynı anda yaşıyor. Yas çalışması, yas tutanın ölen kişiyle ilişkisini yavaş çekim olarak gözden geçirilmesini kapsar. Ancak zorla kaybetme olduğunu bu gözden geçirme olamıyor”

    Oturumların ardından kayıp yakınları  tek tek söz alarak Galatasaray Meydanı’nda ve kayıplarını aramaktan asla ve asla vazgeçmeyeceklerini dile getirdiler. Konferans soru cevap şeklinde devam etti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Özgür Gündem’le dayanışma davası ertelendi

    Özgür Gündem’le dayanışma davası ertelendi

    Özgür Gündem Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği davasında yargılanan Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu ve Ahmet Nesin’in duruşması ertelendi.

    Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışma gösterdikleri için yargılanan Şebnem Korur Fincancı, Erol Önderoğlu ve Ahmet Nesin’in duruşması ertelendi. Duruşmada beyanda bulunan Önderoğlu sansür ve baskıya karşı dayanışmaya katıldığını belirtti. Önderoğlu, “Telaşla bir günde hazırlanmış iddianame ile 2,5 yıl geçirdik. Söz konusu yargılamayı, gazeteciler ve hak savunucularının susturulması için yapılıyor diye görüyorum” dedi.

    KHK ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi dayanışma için başlatılan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katılarak gazetenin 1 günlük yayın yönetmenliği görevini üstlendikleri için “suç işlemeye tahrik,” “suçu ve suçluyu övme”, “örgüt propagandası” suçlamalarıyla 1.5 yıldan 7.5 yıla kadar hapis cezası ile yargılanan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı ve gazetemizin yazarı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ile Gazeteci-Yazar Ahmet Nesin’in yargılandıkları davanın onuncu duruşması İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü.

    Aralarında AGİT Basın Özgürlüğü Ofisi, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN), Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Uluslararası Af Örgütü temsilcilerinin de olduğu çok sayıda gözlemcinin izlediği duruşmada Şebnem Korur Fincancı, avukatı Meriç Eyüboğlu’nun mahkemeye mazeret dilekçesi sunduğunu belirterek beyanda bulunmayacağını söyledi.

    ÖNDEROĞLU: İLK ARAŞTIRMAM METİN GÖKTEPE

    Bu talebin ardından Erol Önderoğlu beyanda bulundu. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde başlatılan kampanyaya katıldıkları için tutuklandıklarını hatırlatan Önderoğlu, “Bir günde hazırlanan iddianame, 10 günlük tedbir tutukluluğuyla Silivri’de sona erdi. Soruşturmanın açıldığı gün dosyanın durumu neyse bugün de aynı yerdedir. Telaşla bir günde hazırlanmış iddianame ile 2,5 yıl geçirdik. Söz konusu yargılamayı, gazeteciler ve hak savunucularının susturulması için yapılıyor diye görüyorum. Peşinen cezalandırma öngören, adil yargılama standartlarını ve ifade özgürlüğünü çiğneyen bu tür uygulamalar AGİT’in tavsiyelerine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı.” ifadelerini kullandı.

    1996’dan beri merkezi Paris’te bulunan, 1985’te kurulmuş Sınır Tanımayan Gazetecilerin (RSF) Türkiye Temsilciliğini yaptığını kaydeden Önderoğlu, ilk araştırmasının ise gözaltında öldürülen muhabirimiz Metin Göktepe için yaptığını söyledi.

    SUÇLAMA VAR, DELİL YOK

    Önderoğlu beyanının devamında şunları söyledi:

    “Türkiye’deki medya özgürlüğüne ilişkin RSF adına Bianet’te bin 491 ayrı habere imza attım. Bugüne kadar hakkımda hiç soruşturma yürütülmedi, yargılanmadım. Dayanışmaya katılmamın sebebi çok açıktır. Çoğulculuğa ve haber alma hakkını yerine getiren medyaya inanıyorum. Sansür ve baskıya karşı çıkmak için dayanışmaya katıldım. Gazetecileri hizaya getirmek için tutuklayan siyasal iktidarın baskılarına her daim şahit olduk. Politik görüşleri ne olursa olsun, haklarının savunulması gerektiği durumlarda daima yanlarında oldum. Hakkımdaki iddiaların ve suçlamaların tümünü reddediyorum. Suçlamaları kabul etmem mümkün değildir çünkü gazetecilik anlayışıma terstir. Meslek hayatım boyunca gazetecilerin maruz bırakıldıkları sansür, baskı ve ifade özgürlüğü dışında haber kaleme almadım.”

    Yaklaşık üç yıldır süren üç suçlamaya hiçbir kanıt ve delilin bulunmadığı söyleyen Önderoğlu, “Beraatımı ve özgürce haber yapma hakkını talep ediyorum” dedi.

    BİR SONRAKİ DURUŞMA 17 TEMMUZ’DA

    Ardından söz alan Avukat Tora Pekin, Önderoğlu’nun bir sonraki duruşmalardan vareste tutulmasını talep etti.

    Ahmet Nesin’in avukatı Özcan Kılıç ise bir günlük sembolik bir görevi yapan kişinin Basın Kanunu gereğince sorumlu tutulamayacağı yönünde emsal teşkil eden bazı “kovuşturmaya yer yoktur” kararları ile beraat kararlarını mahkemeye sundu. Kılıç, Basın Kanunu’na göre hangi durumlarda sorumlu tutulacağına ilişkin incelemenin yapılması için kovuşturmanın genişletilmesi talebinde bulundu. Kılıç: Gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü İnan Kızılkaya’nın yargılamaları devam ediyor, belki beraat alacak. Bu hususun bekletilebilir bir unsur olabileceğini düşünüyorum. Karar vermek için bu yargılamanın sonucunun beklenmesini istiyorum” dedi.

    Beyanların ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, avukatların savunma için ek süre talebini ve Erol Önderoğlu’nun vareste tutulma talebini kabul etti. Kovuşturmanın genişletilmesi talebini ise reddeden mahkeme, bir sonraki duruşmayı 17 Temmuz saat 10.00’a bıraktı. (HABER MERKEZİ)

  • Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler ‘Vazgeçmiyoruz’ şiarıyla buluştu-VİDEO

    Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler ‘Vazgeçmiyoruz’ şiarıyla buluştu-VİDEO

    Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler ‘Vazgeçmiyoruz’ şiarıyla bugün Taksim Hill Otel’de buluştu. Sempozyumda yaşanan katliamların unutulmayacağı ve unutturulmayacağı mesajı verildi. 

    Suruç Aileleri İnisiyatifi ile 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin “Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler buluşuyor: Vazgeçmiyoruz” çağrısıyla düzenlediği etkinlik bugün İstanbul Taksim’de bulunan Hill Otel’de yapıldı.

    Suruç İçin Adalet Platformu, İnsan Hakları Derneği, TMMOB, DİSK ve KESK’in de destekçi kurumlar olarak katıldığı etkinliğe Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilleri Murat Çepni, Oya Ersoy, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun yanı sıra, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Genel Başkanvekili Şahin Tümüklü, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) Eşbaşkanı Okan Danacı, DİSK Yönetim Kurulu üyesi Kamber Saygılı, Sosyalist Kadınlar Meclisi MYK üyeleri, HDP PM üyesi Ahmet Ayva, Berkin Elvan’ın ailesi Gülsüm Elvan ve Sami Elvan, Cumartesi Anneleri, Hasan Ocak’ın kardeşi Ali Ocak, Diyarbakır Katliamı’ndan yaralı kurtulan Lisa Çalan da katıldı.

    3 oturumdan oluşan etkinlikte ‘Yaşadık’ oturumunun açılış konuşmasını düzenleyici kurumlardan Suruç Aileleri İnisiyatifi adına Yoldaş Aydın yaptı. Aydın, “Katliamlara maruz kalanlar olarak yan yana gelmeliyiz, seslerimizi daha güçlü haykırmalıyız” diyerek başladığı konuşmasında, katliam siyasetinin yüzbinlerce insanın hayatını etkilediğini ifade etti.

    ‘Yaşadık’ oturumunda, Suruç Aileleri İnisiyatifi, 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Ankara Barış Mitingi çağrıcılarından KESK Yürütme Kurulu, Diyarbakır patlamasında yaralı kurtulan Lisa Çalan, Sultanahmet patlaması tanıkları konuştu.

    ÇAĞDAŞ AYDIN’IN BABASI: BİZ ÖLMEDİK DİYE BİZİ DE ÖLDÜRMEYE ÇALIŞIYORLAR

    Suruç Aileleri adına, katliamda hayatını kaybeden Çağdaş Aydın’ın babası Fethi Aydın  konuşma yaptı. Aydın, SGDF’nin çağrısıyla, savaşın etkilerini silmeye çalışan Kobane halkıyla dayanışmaya gitmeye karar verdiklerini, kaymakamlıkla yaptıkları görüşmelerde peyder pey Kobane’ye gidebileceklerinin söylendiğini ifade etti.

    Buna rağmen katliamın yaşandığını anlatan Aydın, “Biz mahkemelere giderken cep telefonlarımız dahi elimizden alınıyor, acılı ailelere joplarla saldırılıyor. Geride kalan bizleri, ölmedik diye öldürmeye çalışıyorlar. Bu katliam siyaseti değil de nedir? Mahkeme sonralarında yapmak istediğimiz basın açıklamalarını dahi engellemeye çalışıyorlar” dedi. Aydın, insanlık için Suruç’a, Kobane’ye giden gençlerin ideallerinin gerçekleşmesi için mücadelenin sürdürücüsü olacaklarını söyledi.

    “KOBANE İÇİN ‘DÜŞTÜ, DÜŞECEK’ DİYORLARDI, DÜŞEN AKP VE ORTAKLARI OLDU”

    Kobane çağrıcısı Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) adına Okan Danacı konuştu. “Kaybettiklerimizi sevgi ve özlemle anıyoruz” diyen Danacı, şunları söyledi:

    “Kobane için, ‘Düştü, düşecek’ diyordu IŞİD’in ortakları, düşen AKP ve onun ortakları oldu. Ezilenlerin ve halkların sahip çıktığı bir kent oldu Kobane. Biz de “Beraber savunduk, beraber inşa edeceğiz” diyerek yola çıktık. 20 Temmuz’la başlayan sürecin arkasından Suruç yaralılarına yönelik tutuklamalar, ailelere tehditler de yaşadığımız savaş konseptini gösteriyordu. Tüm bu atmosferde, adalet mücadelesinde birleşmemiz gerektiğini gördük. Suruç’un 1’inci yılında adalet talebiyle bir buluşma gerçekleştirmek istedik, Valilik tarafından yasaklandı. Bu da adalet talebi ile bir araya gelmemizden korktuklarını bir kez daha gösterdi.”

    “YAŞAMAYA DEVAM EDİYORUZ, BİZ UNUTMUYORUZ”

    10 Ekim Barış ve Demokrasi Derneği adına konuşan Mehtap Ekinci Çoşgun da, “Ayrı ayrı çokça etkinlik ve anma yapmış olsak da IŞİD çetesinin hedefindekiler olarak ilk kez bugün burada buluştuk ve yalnız olmadığımızı gördük” dedi.

    Çoşgun, salonda duyulan çocuk sesleri için “Sesini duyduğunuz çocukların bugün babası yok ama çok büyük bir ailesi var. Barışa ve kardeşçe yaşamaya dair umutları var” diye belirtti.

    Ardından 10 Ekim dava dosyasına da giren ve daha önce basına çok az bir kısmı düşmüş olan, polis kamerasından çekilmiş görüntülerden oluşan bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Görüntülerde ambulansın katliamdan 50 dakika sonra alana geldiği, IŞİD’lilerin şehirde nasıl rahatça dolaşabildiklerinin görüldüğünü ifade eden Coşgun, “Biz bu katliamı unutturmayacağız, unutturmaya çalışanlara da hatırlatacağız. Yaşadık demekle de bitmiyor, yaşamaya devam ediyoruz. Biz unutmuyoruz” dedi.

    “100 YILLIK KATLİAMLAR VE ORTAK ACILAR TARİHİ”

    10 Ekim Barış ve Demokrasi mitinginin düzenleyecilerinden KESK Yürütme Kurulu adına söz alan Mehmet Bozgeyik bu topraklardaki 100 yıllık sürecin katliamlar ve ortak acılar süreci olduğunu ifade etti. Bozgeyik, mitingi düzenleme kararı almalarına giden süreci şöyle ifade etti:

    “AKP’nin son 10 yılda Ortadoğu’da izlediği saldırgan politikalar, emperyalistler aracılığıyla Ortadoğu halklarının birbirine kırdırılması ve IŞİD eliyle zulme uğratıldığı bir dönemde, bu savaş politikasına karşı ses çıkarmaya karar verdik.”

    “BİRLİKTE MÜCADELE ETMEK ZORUNDAYIZ”

    Bozgeyik, 10 Ekim katliamından önce Diyarbakır ve Suruç katliamları ile başlayan sürecin Ankara ile devam ettirildiğini, Türkiye’de işçi ve emekçilerin sendikal haklarına karşı yapılan saldırıların, siyasetçilere dönük baskının da bu savaş politikaları aracılığıyla hayata geçirildiğini kaydetti. Bozgeyik, önümüzdeki dönem hem katliamlara hem AKP’ye karşı birlikte mücadele etmenin zorundalık olduğunun altını çizdi.

    LİSA ÇALAN: DİYARBAKIR KATLİAMININ SORUMLULARI BULUNMALI 

    Bozgeyik’in ardından sözü, 5 Haziran 2015’te Diyarbakır’da HDP mitingine yönelik bombalı saldırıdan yaralı kurtulan Lisa Çalan aldı. Çalan, açlık grevindeki Leyla Güven’i selamlayarak konuşmasına başladı.

    Aradan geçen 4 yılda Suruç, Nusaybin ve Cizre başta olmak üzere birçok katliamın yaşandığını ifade eden Çalan, Kürt halkının adalete olan inancının kaybolduğunu ve bu inancın ortak mücadele sonucu kazanılması gerektiğini söyledi. Çalan, Diyarbakır katliamının sorumlularının bulunmasının tüm katliamların düğümünün çözülmesi için önemli olduğunu ifade etti.

    POLİS SALDIRIDAN 1 SAAT SONRA BOMBACININ FOTOĞRAFINI GÖSTERMİŞ!

    Lisa Çalan’ın ardından söz alan, Sultanahmet’te turist kafilesini hedef alan katliamın tanığı ve grubun rehberi Sibel Şatıroğlu, katliamdan 1 saat sonra polisin bombacının fotoğrafını kendisine gösterdiğini aktardı. Sık sık sesi titreyen ve gözleri dolan Şatıroğlu, Türkiye’de bu katliamı konuşabileceği kimse olmadığını söyledi.

    Gaziantep’te bir düğüne yönelik bombalı saldırıda hayatını kaybeden Orhan Yavuz’un babası Kasım Yavuz da söz alarak adalet talebini yineledi.

    ‘GÖRDÜK’: YÜZLEŞMEDİĞİMİZDE, HESAP SORAMADIĞIMIZDA BİZİ HAREKETSİZ BIRAKAN SÜREÇ BİZİ DE KATLEDİYOR

    “Gördük” oturumunda ise HDP Milletvekili Oya Ersoy, Adli Tıp Uzmanı Dr. Şebnem Korur Fincancı, Avukat Kazım Bayraktar, gazeteci Arzu Demir, yazar Erdoğan Aydın söz aldı.

    İlk konuşmayı yapan, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, sözlerine dayanışmanın son derece kıymetli olduğunun altını çizerek başladı. “Yüzleşmediğimizde, hesap soramadığımızda ardı ardına bizi hareketsiz bırakan süreç bizi de katletmeye devam ediyor. Tanıklıkları paylaşan tüm dostlar çok kıymetli bir iş yapıyor” diyen Fincancı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın da Suruç Katliamı ile sürece dahil olduğunu söyledi.

    2015-2016 yılında yaşanan katliamlarda hayatını kaybeden, yaralanan yurttaşların sayısının yaklaşık rakamlarla ifade edildiğini söyleyen Fincancı, bunun sebebinin de katliamlara gelen yayın yasağı olduğunu söyledi.

    “İMAR AFFI ADI ALTINDA KATLİAM YAŞANDI VE YİNE YAYIN YASAĞI GETİRİLDİ”

    Fincancı, “Kartal’da yaşanan bina çökmesinde de imar affı adı altında bir katliam yaşandı ve yine yayın yasağı getirildi.” dedi.

    Fincancı’nın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

    “Bu sürecin bir başka yansıması da sokağa çıkma yasaklarıydı. Bütün büyük illerde yokmuş gibi görünen yasaklar küçük yerlerde sürüyor. İnsanlar günlerce aylarca hapis hayatı yaşıyor. Büyük bir göç süreci yaşadı Türkiye, Sokağa çıkma yasakları bir yandan, ölümler bir yandan, şehirlerin ortasında patlayan bombalar bizi aslında evlerimize doğru kapatmaya zorladı.”

    “BU KATLİAMLARIN HİÇBİRİSİNİN FAİLİ MEÇHUL DEĞİL”

    Fincancı’dan sonra sözü alan Avukat Kazım Bayraktar toplumsal davalardaki hukuki süreci anlattı. Bayraktar, sözlerine “Bu katliamların hiçbirisinin faili meçhul değil. Katliamlarda kullanılan, tetikçilerin yanında kamu kurumlarının içindeki işbirlikçileri, devletin hangi kamu görevlilerini nerelerde konumlandırdığı artık meçhul değil” diyerek başladı.

    Bayraktar, katliamların organize bir suç örgütü olarak örgütlendiğini ve bunun Emniyet, MİT ve Yargı aracılığıyla yapıldığını söyledi. Ankara ve Suruç katliamlarında adları geçen Mustafa Delibaşlar, Yunus Durmaz gibi isimlerin 2012 yılında Antep Vali Yardımcısı ve Emniyet Müdürü’yle yapılan ortak bir toplantıda takibe alındığını aktaran Bayraktar, 2014 yılına kadar takibin devam ettiğini, biriken tüm delillere rağmen operasyon yapılmadığını ifade etti.

    2 YIL BOYUNCA TAKİP EDİLDİLER, SAVCILIK OPERASYON İZNİ VERMEDİ!

    AKP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerine giden süreçte korku ve kaos ortamı yaratarak oylarını artırmak istediğini söyleyen Bayraktar, şunları söyledi:

    “2 yıl boyunca takip edilen çeteler için, 2015 Mayıs ayında yani Diyarbakır katliamından 1 ay önce Emniyet Başsavcılığı’ndan operasyon için yazılı izin istendi. Savcılar katiller için talimat vermedi. Katilleri, katliamın ertesi gününde Gaziantep’te elleriyle koymuş gibi buldular. Katliamdan bir gün sonra nasıl yakaladınız? Gün gelip yargılandıklarında o kamu görevlilerine bunları soracağız”

    Tüm bu katliamların devlet takibi altında yapıldığını söyleyen Bayraktar, “Tarih bir gün hesap soracak, bu yüzden kayıtlarını tutmaya devam edeceğiz” dedi.

     

  • Özgür Gündem davası 27 Şubat’a ertelendi

    Özgür Gündem davası 27 Şubat’a ertelendi

    Bugün görülen Özgür Gündem ile dayanışma davasında Ahmet Nesin hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı. Esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması için dosyayı savcıya gönderen mahkeme heyeti duruşmayı 27 Şubat’a erteledi. 

    Kapatılan Özgür Gündem gazetesi ile dayanışmak amacıyla başlatılan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katıldıkları için yargılanan Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, yazar Ahmet Nesin ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın yargılandığı davanın 8’inci duruşması İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada Önderoğlu, Fincancı ve avukatları hazır bulundu.

    Duruşmayı RSF Genel Sekreteri Christophe Deloire, RSF Almanya Temsilcisi Christian Mihr, RSF Avrupa Direktörü Johann Bihr ile CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Milletvekili Oya Ersoy, 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, Prof. Dr. Gençay Gürsoy, HDK Eş Sözcüsü Onur Hamzaoğlu’un aralarında bulunduğu çok sayıda kişi izledi.

    Yurt dışında bulunan Yazar Ahmet Nesin duruşmaya katılmazken, istinabe yoluyla ifadesinin alındığı görüldü. Nesin, alınan ifadesinde suçlamaları kabul etmediğini dile getirerek, 11 gün İstanbul’da dava kapsamında cezaevinde kaldığını belirtti.

    Önderoğlu ile Fincancı, eski beyanlarına ekleyecekleri bir hususun olmadığını dile getirdi. İddia makamı da dosyadaki eksik hususların giderilmesini istemesi üzerine mahkeme heyeti, Nesin hakkında çıkarılan yakalama kararını, ifadesinin alınmış olmasını gerekçe göstererek kaldırdı. Esas hakkında mütalaasını hazırlamak için dosyayı savcıya gönderen heyet duruşmayı, 27 Şubat gününe erteledi.

  • İHD: Şebnem Korur Fincancı’ya verilen hapis cezasını kınıyoruz

    İHD: Şebnem Korur Fincancı’ya verilen hapis cezasını kınıyoruz

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi barış akademisi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya verilen hapis cezasına dair açıklama yayınladı. ‘Şebnem Korur Fincancı Onurumuzdur, Cezalandırılamaz!’ başlığıyla yapılan açıklamada Fincancı’ya verilen hapis cezası kınanarak ülkede insan hakları savunuculuğunun hiçbir güvencesi olmadığı vurgulandı.

    İHD Genel Merkezi, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya verilen hapis cezasına ilişkin açıklama yaptı.

    Açıklamada, “Derneğimizin ve yürütme kurulumuzun kurucusu olduğu Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) başkanlığını yürüten Şebnem Korur Fincancı’ya İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı 11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyuna açıklanan ve 1128 akademisyenin imzaladığı barış bildirisi nedeniyle Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesini ihlalden 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Bu ceza ertelenmedi. İnsan hakları savunucusu ve adli tıp uzmanı akademisyen Şebnem Korur Fincancı’ya ceza verilmesini kınıyoruz” ifadeleri yer aldı.

    “TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ YOK SAYILMIŞTIR”

    “Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkını kullanan kişilerin ve insan hakları savunucularının Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve diğer özel kanunlar kullanılarak cezalandırılma yoluna gidilmesi Şebnem Korur Fincancı’ya verilen ceza ile ileri safhaya vardırılmıştır. Bu kararla Türkiye’de ifade özgürlüğü adeta yok sayılmış, insan hakları savunuculuğunun hiçbir güvencesi olmadığı bir kere daha ortaya çıkmıştır” denilen açıklamada şunlar kaydedildi:

    “Siyasal iktidara sesleniyoruz: Türkiye’de ifade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması için İHD’nin “Ceza Mevzuatındaki Adaletsizlikleri Gidermeye Dönük İHD Önerileri Raporu” yeniden hatırlatıyoruz. Adalet Bakanlığı’nın bir an önce başta TMK 6 ve 7. maddeler ile TCK 220 ve 314. maddeleri kapsayacak şekilde, mevzuattaki ifade özgürlüğünü kısıtlayan tüm hükümleri kaldıracak ve/veya uluslararası ölçütlere uygun hale getirecek bir kanun teklifini TBMM’ye sunmasını; 2012 yılında, basın ve yayın yoluyla işlenen suç ve cezaların ertelenmesi yoluyla kısmi bir iyileşme sağlanmışsa da ifade özgürlüğü üzerindeki tehdit bu düzenlemeyle giderilememiştir. İfade özgürlüğü kayıtsız ve koşulsuz bir şekilde korunmalıdır. Bu amaçla, basın ve yayın, sosyal medya yoluyla işlendiği iddia edilen suç ve cezaların tüm sonuçlarıyla birlikte kaldırılması için kanun çıkarılmasını, Türkiye yargısının ifade özgürlüğü konusunda AİHM içtihatlarına uymasını talep ediyoruz.”

    “KAMUOYUNU DUYARLI OLMAYA DAVET EDİYORUZ”

    Açıklamada, “Eş Genel Başkanımız Eren Keskin, TTB Merkez Konsey eski Başkanı Gencay Gürsoy’un, TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı şahsında çok sayıda aydın, yazar, gazeteci, insan hakları savunucusu, siyasetçi, aktivist, öğrenci, sendikacı ve hukukçunun hapse girmemesi ve hapiste olanların da salıverilmesi için demokratik kamuoyunu daha duyarlı olmaya davet ediyoruz” çağrısında bulunuldu.

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD ve THİV 10 Aralık resepsiyonu düzenledi: Pes etmeyenlerin şarkısını söylüyoruz

    İHD ve THİV 10 Aralık resepsiyonu düzenledi: Pes etmeyenlerin şarkısını söylüyoruz

    PİRHA-İHD İstanbul Şubesi ve THİV, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70’inci yıl dönümü dolayısıyla resepsiyon düzenledi. Resepsiyona HDP milletvekilleri, HDK eş başkanları ve insan hakları savunucuları katıldı.

    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70’inci yıl dönümü dolayısıyla İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) resepsiyon düzenledi.

    Resepsiyona Hakların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Hakların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Başkanı Onur Hamzaoğlu, HDP Muş Milletvekili ve HDK Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit ile insan hakları savunucuları katıldı.

    MAHPUS İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI ANILDI

    Resepsiyonda konuşan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, resepsiyonu Osman Kavala’nın işletmecisi olduğu Cezayir Restaurant’ta yaptıklarını hatırlatarak, Osman Kavala, İHD eski yöneticilerinden Hasan Ceylan ve İHD Malatya Şube Başkanı Gönül Öztürkoğlu’nu andı ve THİV Başkanı Şebnem Korur Fincancı’yı kürsiye davet etti.

    FİNCANCI: MÜCADELEMİZİ 70’Lİ YILLARDAN DEVRALDIK

    Fincancı konuşmasında, mücadelenin çeşitli zorluklar içerdiğini ama pes etmediklerini belirtti. Fincancı ayrıca, “Bugün zorluklarla birlikte mücadeleyi inadına güçlü kılmak gerekiyor” dedi. İHD’nin 1986’da, THİV’in 1990’da kurulduğunu hatırlatan Fincancı, İHD ve THİV’in mücadelesinin Cumartesi Anneleriyle, 70’li yıllarda gelişen mücadeleyle birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı.

    “BİATSIZ GÜNLERDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE”

    İHD Eş Başkanı Eren Keskin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yetersiz bulduklarını söyleyerek konuşmasına başladı. Keskin konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Bize dayatılan, tüm dünyada ve özellikle Orta Doğu coğrafyasında kapitalist, emperyalist, faşist baskılara karşı, biat etmeden kendi sözümüzü söylemek üzere bir aradayız. Bize yasakladıkları her kelimeyi, her cümleyi kullanmaya devam ederek, buradayız. Biatsız günlerde bir arada olmak dileğiyle.”

    EFE: PES ETMİYORUZ DİYENLERİN ŞARKISINI SÖYLEYECEĞİZ

    THİV İstanbul Şube Başkanı Ümit Efe ise, konuşmasında Fransa’daki sarı yelekliler protestolarına değindi. “Dünyanın birçok yerinde asla pes etmiyoruz diyen bir şarkı yükseliyor” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

    “En yakınımızdaki sevgili arkadaşlarımızın tutuklanacaklarını, öldürüleceklerini bilmemize rağmen o şarkının ritmini yüreğimizden, beynimizden ve vücudumuzdan hiç eksik etmedik. Asla pes etmeyeceğiz diyorum.  Evrensel Beyanname’nin, 70’inci yıl dönümünde.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Büyük bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Büyük bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de her geçen gün insan hakları ihlalleri artarak devam ediyor. Hak ihlallerinin giderilmesi yerine bu ihlaller yasallaştırılıyor. OHAL’in yasal hale getirilmesi de bunun en bariz örneklerinden. Tüm bunlara rağmen insan hakları savunucularının mücadeleleri ise sürüyor. 10-17 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası dolayısıyla İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda bir araya gelen insan hakları savunucuları hak ihlallerine karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı. 

    2. Dünya Savaşı’nın neden olduğu ağır yıkım ve tahribatının ardından benzeri acıların bir daha asla yaşanmadığı ve barışın egemen olduğu bir uluslararası düzen kurmak amacıyla 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Kuruluş Antlaşması’nın imzalanmasının ardından BM bünyesinde kurulan ‘İnsan Hakları Komisyonu’, bir Giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan hakları Evrensel Beyannamesi’ni hazırlamış, beyanname 10 Aralık 1948 günü Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. 4 Aralık 1950 tarihinde ise BM Genel Kurulu, 10 Aralık’ı insan hakları günü olarak ilan etmiştir.

    Bugün Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul ve ilanının 70. yıl dönümü. 10-17 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası dolayısıyla İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda bir basın açıklaması düzenleyen insan hakları savunucuları, Türkiye’de her geçen gün hak ihlallerinin arttığına dikkat çekti.

    Basın açıklamasına Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri ile Cumartesi İnsanları ve hak savunucuları katıldı. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70. yılında insan onuru, eşitlik, adalet, barış ve demokrasi mücadelemiz sürüyor ve sürecek” pankartının açıldığı eylemde “İnsan haklarıyla insandır”, “Sessiz kalma suça ortak olma”, “Aslolan yaşamdır”, “Çocuk hapishaneleri kapatılsın”, “Herkes için insan hakları”, “Tek tip elbise işkencedir”, “Hapishanelerdeki insan hakları ihlallerine son”, “İşkence insanlık suçudur” yazılı dövizler ile İnsan Hakları Beyannamesi taşındı. “İnsan haklarıyla insandır”, “Herkes farklı herkes eşit”, “Susma suça ortak olma”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.

    “İNSANLIK KRİZİ”

    İlk olarak konuşan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70. yılında insan haklarının araçsallaştırıldığını kaydetti. Evrensel beyannamede yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzenin hala kurulamadığına vurgu yapan Yoleri, “Bugün tüm dünyada insan haklarına dayalı bir ortak yaşam ideali ekonomik, kültürel, dinsel, etnik vb. her türden ‘savaş’ gerekçesiyle yaşanan küresel çapta olağanüstü hal rejimleriyle büyük bir tehdit altındandır. Aslında karşı karşıya olunan büyük bir insanlık krizidir. Bu krizin hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde tezahürü ise şiddetin her türünün sistematikleşmesi, yaygınlaşması ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatılmasıdır” dedi. Türkiye’de insan hakları ve demokrasi sorununun büyüdüğüne dikkat çeken Yoleri, 2018 yılında Türkiye’de çeşitli hak kategorilerinde gerçekleşen ihlallerle ilgili hazırladıkları raporu kamuoyu ile paylaştı.

    Raporda yer alan bazı hak ihlalleri şöyle:  

    KALICI HALE GELEN OHAL

    Türkiye 2018 yılının yarısını yine OHAL yönetimi altında geçirdi. Bu süreçte, OHAL KHK’larının sadece OHAL dönemi ile sınırlı tutulabileceğine dair hukuk kuralı çiğnenmiş, siyasal iktidara keyfi yönetim imkanı tanınmıştır. Olağanüstü Hal süresince KHK’lara eklenen isim listeleri ile 135.147 kişi kamu görevinden çıkarılmıştır. Bu listelerde ismi olanlar, haklarında herhangi bir yargılama yapılmaksızın, terör suçlarıyla ilişkilendirilmek, masumiyet karinesi de göz ardı edilmiştir. Söz konusu kamu görevlileri kamu hizmetinde istihdam edilme imkanından ömür boyu mahrum bırakılmış ve ‘sivil ölüme’ mahkum edilmişlerdir. Tüm bunlar ihraç edilen kişiler üzerinde travmatik etkilere de yol açmış, KHK’ların yayınlandığı ilk günden bu yana (farklı kamu görevlerinden olmak üzere) toplam 37 intihar vakası bildirilmiştir.

    Her ne kadar OHAL uygulaması 18 Temmuz 2018 itibariyle sona ermişse de Olağanüstü Hal’de uygulanagelen önemli uygulamaların en az üç yıl daha yürürlükte kalmasını öngören 25 maddelik 7145 sayılı ‘Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ 25 Temmuz 2018 tarihinde TBMM’de kabul edilerek OHAL tüm sonuçlarıyla birlikte kalıcı hale getirilmiş oldu.

    7145 sayılı kalıcı OHAL kanunu ile pek çok hak ihlal edilmiştir. Bunlar sırasıyla;

    1.Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı,
    2.Yerleşme ve seyahat özgürlüğü,
    3.Masumiyet karinesi,
    4.Adil yargılanma hakkı,
    5.Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı,
    6.Düşünce ve kanaat özgürlüğü,
    7.İfade özgürlüğü,
    8.Örgütlenme özgürlüğü,
    9.Özel hayatın ve aile hayatının gizliği ilkesine saygı,
    10.Akademik özgürlük ve
    11.Çalışma hakkı başta olmak üzere hak ve özgürlüklerin daraltılıp iktidarın yetkilerini sınırsızca genişleten yukarıda yer verilen ve benzeri diğer maddeler ile OHAL kalıcılaştırılmıştır. 

    YAŞAM HAKKI

    Siyasal iktidarın içeride ve dışarıda şiddeti esas alan politikaları yine 2018 yılında yaşanan yaşam hakkı ihlallerinin başlıca sebebini oluşturmaktadır. Öte yandan yaşam hakkı ihlalleri, sadece devletin güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen ihlaller ile sınırlı değildir. Üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, ‘önleme ve koruma’ yükümlülüğünü yerine getirmeyerek neden olduğu ihlalleri de kapsamaktadır.

    TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2018 yılının ilk 11 ayında;

    • Kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu 14 kişi yaşamını yitirmiştir.
    • Silahlı çatışmalar nedeniyle 185’i güvenlik gücü (asker, polis, korucu), 311’i militan, 33’ü sivil olmak üzere toplam 529 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde 323’ü asker, polis ve korucu, 111’si sivil olmak üzere toplam 434 kişi ise yaralanmıştır.
    • Güvenlik güçlerine ait zırhlı araçların çarpması sonucu 7 kişi yaşamını yitirmiş, 31 kişi de yaralanmıştır.
    • Mayın ve sahipsiz bomba vb. patlaması sonucu 2 kişi yaşamını yitirmiş 22 kişi de yaralanmıştır.
    • Cezaevlerinde en az 10, gözaltı yerlerinde ise biri trans kadın olmak üzere en az 5 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir.
    • Zorunlu askerlik yaparken en az 6 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir.
    • İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis’inin verilerine göre iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 1797 işçi yaşamını yitirmiştir.
    • 2018 yılının ilk 10 ayında ise en az 340 kadın erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

     İŞKENCE VE DİĞER KÖTÜ MUAMELE

    Resmi gözaltı merkezlerinde, resmi olmayan gözaltı yerlerinde, sokakta, cezaevlerinde hemen her yerde işkence uygulamaları, yanı sıra toplantı ve gösterilerde güvenlik güçlerinin ‘işkence’ düzeyine ulaşan ‘aşırı ve orantısız güç kullanarak müdahalesi’ yaygınlaşmıştır. Ayrıca, toplumun farklı kesimlerinde iktidarın kontrolünü ve baskısını arttırmak, dehşet ve korku yaymak amacı ile işkencenin ve diğer kötü muamele biçimlerinin uygulandığına tanık olunmaktadır.

    • Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) 2018 yılının ilk 11 ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 538 kişi başvurmuştur. Başvuranların 280’i aynı yıl içinde işkence ve kötü muamele gördüklerini belirtmişlerdir.
    • İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre ise 2018 yılının ilk 11 ayında 284’ü gözaltında kaba dayak ve diğer yöntemlerle, 175’i gözaltı yerleri dışında ve 2260’ı güvenlik güçlerince müdahale edilen toplantı ve gösterilerde olmak üzere toplam 2719 kişi işkence ve diğer kötü muamele ile karşılaşmıştır. Bunun dışında Türkiye Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele iddiaları ise giderek artmış olup bunun sayım ve dökümü devam etmektedir.
    • Yakın tarihimizin ve aslında uygarlığımızın bir karadeliği olan zorla kaybetme örneklerinin özellikle yeniden yaşanması son derece endişe vericidir.

     CEZAEVLERİ

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), resmi internet sitesinden yayınlanan 2017 yılına ait cezaevi istatistiklerine göre; örneğin, 1 Ocak-31 Aralık 2017 tarihleri arasında ceza infaz kurumlarına 215 bin 761 hükümlü giriş kaydı yapılmış, aynı tarihler arasında 193 bin 662 hükümlünün çıkış kaydı yapılmıştır.

    Adalet Bakanlığı verilerine göre; Türkiye’de 385 Ceza ve İnfaz Kurumunda Kasım 2018 itibariyle 260.144 mahpus bulunmaktadır. Aralık 2018 itibariyle 431.990 kişi de denetimli serbestlik kapsamında dışarıda tutukluluk yaşamaktadır.

    Mevcut durumda cezaevleri kapasitesinin 211 bin 766 olduğu göz önünde tutulduğunda son yıllarda cezaevlerindeki nüfusun sürekli olarak artması fiziksel koşulların kötüleşmesini ve hak mahrumiyetinde artışı beraberinde getirmiştir.

     DÜŞÜNCE, İFADE VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

    Özellikle OHAL’in ilanıyla birlikte siyasal iktidarın basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2018 yılında da sürmüştür. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında çok ciddi ihlaller yaşanmıştır. Bu yıl içinde de gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu vb. çok sayıda kişiye davalar açılmış, tutuklamalar olmuş, dergi ve kitaplar toplatılmıştır.

    • Olağanüstü Hal süresince yayınlanan KHK’ler ile bugün itibariyle 178 medya kuruluşu kapatılmıştır.
    • 1 Kasım 2018 tarihi itibarıyla 9 yayınevi, gazete, dergi, internet sitesi bürosu ve matbaaya baskın düzenlenmiş, basına yansıdığı kadarıyla en az 15 kitap toplatılmıştır.
    • 22 Ekim 2018 tarihinde yayınlanan BIA Medya Gözlem Raporunda yer verildiği gibi 123 gazeteci hala hapistedir. Bu gazetecilerin birçoğu gerçeklere dayanan kanıtları olmayan, ispatlanmamış suçlarla itham edilmektedir.

    Türkiye’deki akademik ortam da bu koşullar altında ağır bir yıkıma uğramıştır. 6081 akademisyen gerekçesiz olarak ya da uygun hukuki süreç olmaksızın görevlerinden alınmıştır.

    Adalet Bakanlığının verilerine göre, Terörle Mücadele Yasasının 6. ve 7/2. maddesi uyarınca 2013 yılında 10.745 kişiye dava açılmış olup, bu rakam her yıl sürekli artış göstererek 2017 yılında 24.585’e ulaşmıştır. Ayrıca, Adalet Bakanlığının verilerine göre, Türk Ceza Kanununun 314/2. Maddesi –bu tür davalarda sıklıkla kullanılan bir maddedir- kapsamında kendilerine dava açılan kişi sayısı ciddi bir artış göstererek 2013 yılında 8.110’dan 2017 yılında 136.795’e yükselmiştir.

    İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalara göre 29 Ekim 2018 itibarıyla sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek hakkında işlem yapılan kişi sayısı 11 bin 744’dür.

    Vicdani ret hakkının hala tanınmaması önemli bir insan hakkı ihlali olarak varlığını korumaktadır.

    ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ, İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİ VE SAVUNUCULAR ÜZERİNDEKİ BASKILAR

    OHAL ilanı ve çıkarılan KHK’lar ile sendika, dernek ve vakıfların kapatılması örgütlenme özgürlüğünün çok ciddi olarak siyasal iktidarın baskısı altında olduğunu göstermektedir. KHK’ler ile bugün itibariyle 1.431 dernek ve 145 vakıf kapatılmıştır. Bunların arasında insan hakları ortamına çok kıymetli katkı sunan Gündem Çocuk Derneği, İnsan Hakları Araştırma Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD), Mezopotamya Hukukçular Derneği (MHD) gibi kurumlar da bulunmaktadır.

    2018 yılı da başta kurumlarımızın yönetici, üye ve çalışanları olmak üzere çok sayıda insan hakları savunucusunun ve avukatın BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesinde yer alan ilkeleri çiğneyerek gözaltına alındığı, hatta tutuklandığı bir yıl olmuştur. Sadece sivil kurumların kapatılması değil, aynı zamanda gözaltılar ve davalar da Türkiye’deki sivil alanı daraltmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. 

    TOPLANTI VE GÖSTERİ ÖZGÜRLÜĞÜ

    2018 yılı bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri özgürlüğü açısından da ihlallerin ve kısıtlamaların kural haline getirildiği bir yıl olmuştur. Bu yasaklamalar jeotermal santrallerin olumsuz etkileri ile ilgili bir toplantıdan lise ve üniversite şenliklerine, kültür sanat ve doğa festivallerinden LGBTİ+ etkinliklerine kadar büyük bir çeşitlilik göstermektedir.

    Toplantı ve gösteri hakkının esas olarak yok varsayıldığı böyle bir ortamda bile TİHV Dokümantasyon Merkezinin tespit edebildiği kadarıyla 2017 yılının ilk 10 ayında; barışçıl gösterilere toplam 785 müdahalede bulunulmuş, insanlar işkence düzeyine ulaşan polis şiddetine maruz kalmış, 3697 kişi gözaltına alınmış, 118 kişi tutuklanmıştır.

    Cezasızlıkla mücadele ve adalet arama ekseninde özellikle Cumartesi Anneleri ile Barış Anneleri’nin, kayıp yakınlarının ve insan hakları savunucularının İHD çatısı altında ‘Kayıplar Bulunsun Failler Yargılansın’ haftalık oturma eylemleri her türlü baskı ve yasaklamaya karşı ısrarlı bir şekilde sürdürülmektedir. İnsan hakları savunucularının adalet arayışı bu şekilde kesintisiz olarak sürecektir.

     SEÇME VE SEÇİLME HAKKI İHLALLERİ

    OHAL koşullarında yapılan 24 Haziran 2018 seçimleri ile 298 sayılı kanunda yapılan değişiklikler seçme ve seçilme hakkına ciddi zararlar vermiştir. Ayrımsız, her seçmenin seçimler ile ilgili bilgiye eşit erişimi ve hiçbir baskı ve zorlama ile karşılaşmadan özgür iradesi ile oy kullanması, seçimlere katılacak tüm partiler ve adayların eşit fırsatlara sahip olması seçimlerin meşruiyeti için temel kriterdir.

    AİHM’in, Demirtaş kararı da,  siyaset yapma hakkının engellendiği ve böylece seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğini göstermektedir.

     KADINA YÖNELİK ŞİDDET SORUNU

    Kadınların yaşam hakları başta olmak üzere birçok hak ve özgürlükleri engellendi. 2018 yılının ilk 10 ayında erkek şiddeti 340 kadını öldürdü, 341 kadını yaraladı. En az 54 kadın tecavüze, 169 kadın tacize maruz kaldı.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü için eylem yapmak isteyen kadınlar birçok ilde yasaklama, engelleme ve müdahaleyle karşılaştılar. Van, Diyarbakır, Antep, Mardin, Hakkari ve Elazığ’da kadınların eylem ve etkinlikleri valilik kararlarıyla yasaklandı. Ankara, Tekirdağ ve Kocaeli’de polis müdahalesi sonucu en az 31 kadın gözaltına alındı. Ayrıca Ankara’da 8 Mart öncesi yapılan ev baskınlarında sendikalardan ve sivil toplum örgütlerinden 5 kadın aktivist gözaltına alındı.

    2018 yılı Ocak-Kasım ayları arasında 24 kadın cinayeti davası sonuçlandırıldı. Bu davaların 10’unda ‘iyi hal’ ya da ‘tahrik’ adı altında faillere ceza indirimi uygulandı.

    ÇOCUKLARA YÖNELİK İSTİSMAR VE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ SORUNU

    Çocuklar, yaşamın her alanında istismara uğruyor; zorla evlendiriliyor, çalıştırılıyor, suça sürükleniyor hatta alınıp satılıyorlar. İstismarı önleyici yeterli tedbirlerin alınmaması her geçen gün daha fazla çocuğu mağdur ediyor, geleceğini karartıyor.

    DİSK tarafından yapılan açıklamalara göre Türkiye’de 2 milyon çocuk çalıştırılıyor. Bu çocuklardan yarıya yakını tarım iş kolunda çalıştırılıyor. TÜİK verilerine göre %50.2 si hiç okula gidemiyor.

    Halen 3 bin çocuk cezaevlerinde tutuluyor. 743 çocuk ise anneleri tutuklu olduğu için hapiste büyümek zorunda.

    Derhal giderilmesi gereken çocuk yoksulluğunda Türkiye Avrupa ülkeleri arasında en sonda yer alıyor.

    MÜLTECİLER/SIĞINMACILAR/GÖÇMENLER 

    Mülteciler konusunda Türkiye’nin tutumu 2018 yılında da değişmemiştir. Mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler üretilememektedir; izlenen politikalar kısa vadeli ve birlikte yaşamı kolaylaştırmaktan uzaktır.

    Suriye’de devam eden savaş nedeniyle 2011 yılından bu yana Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan kişilerin sayısı 2018 yılı sonu itibarıyla resmi verilere göre 3,5 milyonun, tahminlere göre 4 milyonun üzerindedir. Bu kişiler Türkiye’de yedinci yıllarını tamamlamış olmalarına rağmen hukuken ‘geçici koruma statüsü’ndedirler ve iltica hakkına erişememektedirler. Diğer hak ve hizmetler ise büyük oranda Suriye’den gelenlere odaklanmakta; sayıları yaklaşık 365.000 olan Afganistan, İran ve Afrika ülkelerinden gelen mülteciler göz ardı edilmektedir. Türkiye’de tüm mültecilerin içinde bulunduğu güvencesizlik hali, zorunlu olarak ülkelerinden ayrılan bu kişilerin, daha güvenli başka ülkeler aramasına neden olmaktadır. 2018 yılında Akdeniz’den Avrupa’ya geçmek isterken hayatını kaybedenlerin sayısı 2000’in üzerindedir.

    Mültecilerin sorun yaşadığı önemli konulardan biri de Geri Gönderme Merkezleridir (GGM). Başta avukata erişimin önemli bir sorun olduğu GGM’lerde; uzun kalış süreleri ve yetersiz bilgilendirme, burada kalan kişileri ciddi bir belirsizliğe sürüklemektedir. 

    EKONOMİK VE SOSYAL HAKLAR

    OHAL KHK’ları ile kamudan ve özel sektörden ihraç edilip işsiz bırakılan 200.000 civarında emekçinin aileleri ile birlikte yaklaşık bir milyon insan açlığa mahkum edilmiştir.

    OHAL koşullarından kısıtlı olan işçi hakları daha da geriye gitmiştir. Yapılabilecek bazı grevler ertelenerek Türkiye’de fiili grev yasakları dayatılmıştır.

    İstanbul üçüncü havalimanı işçilerinin hak arama eylemlerinin kriminalize edilerek işçiler üzerinde yargı baskısı kurulması siyasi iktidarın ekonomik ve sosyal haklardan ne kadar çok uzaklaştığını göstermektedir.

    İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre iş kazaları/cinayetleri sonucu 2018 yılının ilk 11 ayında en az 1797 işçi yaşamını yitirmiştir. Son yıllarda iş kazası adı altında yaşamını yetiren işçi sayısında sürekli yükseliş vardır.

    Kamu veya özel sektörde ilk defa işe girecekler bakımından ise dayatılan güvenlik soruşturmaları sonucu on binlerce kişi işe başlatılmamıştır. Sağlık alanında yaklaşık yüzlerce yeni mezun hekim işe başlatılmamıştır.

    Ekonomik krizin etkisi ile işsizlik giderek artmakta ve buna bağlı olarak yoksulluk yaygınlaşmaktadır.

    KÜRT MESELESİ VE BARIŞÇIL ÇÖZÜM

    İnsan hakları örgütleri olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik ve barışçıl çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir.

    “HAKLARIMIZ İÇİN MÜCADELE ETME ZORUNLULUĞUNDAYIZ”

    Yoleri’nin ardından söz alan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı da dünyada insan haklarının araçsallaştırıldığını belirtti. Fransa’da ve Belçika’da direnen Sarı Yelekliler’e selam gönderen Fincancı, insanların haklarının bilincinde olduklarını ve bunun için mücadele ettiklerini kaydetti.

    Cumartesi Anneleri’nin mücadelesine de değinen Fincancı, annelerin mücadelesini iliklerinde hissettiğini ifade ederek “Eğer hukuk rejimiyle koruyamıyorsak haklarımızın ihlal edilmemesi için mücadele etme zorunluluğu taşıyoruz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Celalettin Can’ın arkadaşları Can’a özgürlük istedi-VİDEO

    Celalettin Can’ın arkadaşları Can’a özgürlük istedi-VİDEO

    PİRHA-Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan 78’liler Girişimi sözcüsü  Celalettin Can’ın serbest bırakılması için, İstanbul Taksim’de bulunan Hill Hotel’de bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda Celalettin Can’ın 26, 27 ve 28 Haziran tarihlerinde Silivri’de görülecek olan duruşmasına katılım çağrısı yapıldı.

    Beş aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan 78’liler Girişimi Sözcüsü ve HDP PM Üyesi Celalettin Can’ın ilk duruşması 26-27-28 Haziran tarihinde saat 09:00’da Silivri Cezaevi Adliyesi’nde görülecek. Can’ın serbest bırakılması için İstanbul Taksim’de bulunan Hill Otel’de basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya, HDP milletvekili Hüda Kaya, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, insan hakları savunucuları ve aydınlar destek verdi. Salona “Celalettin Can’a özgürlük” yazılı pankartlar asıldı.

    “UMUTLARIMIZ BÜYÜK”

    İlk sözü alan İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Can’ın haksız tutuklanmasından dolayı üzgün olduğunu belirtti. Can’ın barış insanı aktivist bir kişi olduğunu belirten Türkdoğan, Türkiye’nin bunu unuttuğunu ülkeyi bu karabasanda tutmaya çalıştığını söyledi. Türkdoğan, dayanışma içerisinde bu özgürlüğe kavuşacağını umutlarının büyük olduğunu ve mücadeleye devam edeceklerinin altını çizdi.

    “YAŞAMA HAKKI ELİNDEN ALINDI”

    Arkasından söz alan Can’ın eşi Nimet Tanrıkulu, OHAL yüzünden birçok kişinin gözaltına alındığını ve Can’ın, cezaevinde bulunmasına neden olacak herhangi bir şeyin bulunmadığına dikkat çekti. Tanrıkulu, içerisinde Can’ın cezaevinden gönderdiği mektubun da bulunduğu bir yazı okudu. Yazıda Can’ın düşüncelerinden dolayı tutuklandığı bu düşüncelerini yetkililerin de önünde söylediği belirtildi.  Can’ın görüşlerinin değişmediği ve yaşama hakkının elinden alındığının vurgulandığı yazıda iki yıldır süren OHAL’in artık kalkması gerektiği ve tutuklu bulunan tüm siyasetçilerin serbest bırakılması gerektiği ifade edildi.

    “İNSANLIK DIŞI BİR DURUM”

    Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu da devletin yapmış olduğu bu tutuklamayı hukuk dışı bulduğunu söyledi. OHAL koşullarında insanların haklarının ellerinden alınmasının insanlık dışı bir durum olduğunu kaydeden Kaboğlu, Can’ın anayasanın 19’uncu maddesine aykırı hiçbir eyleme katılmadığını da söyledi. Kaboğlu, yürütme organın yargıya göre sorumluluğunun daha büyük olduğunu ve tutukluların da bu yüzden içeride olduğunu belirtti.

    CEZAEVİ KOŞULLARI

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise siyaset ve yargının iç içe olmaması gerektiğini, yargının bağımsız olması gerektiğini çünkü muhalif olan herkese düşman gözüyle bakıldığını söyledi. Can’ın tutuklu olduğu cezaevinin yaşam koşullarından da bahseden Fincancı, zaten cezaevlerinde yer olmadığını ve suçsuz yere tutuklanan kişilerle cezaevlerinin nüfusunun maksimum seviyeyi de geçtiğini açıkladı. Oradaki koşulların kaygı verebileceğini, sağlıklı insanların bile içeriden hasta çıkabileceğini de belirten Fincancı, cezaevlerindeki doktorların da ruhsal ve fiziksel açıdan yetersiz olduğunu, uzman doktorlar yerine aydan aya değişmeli görev alan aile hekimlerinin çalıştırıldığını söyledi. Cezaevlerinden hastanelere sevk edilme konusuna da değinen Fincancı, sevk sürelerinin uzadığını, sevk edilen Can’ın kafes araçlarda sıkışık ve kelepçeli bir biçimde götürüldüğünü ve muayene sırasında jandarmaların kelepçeyi çıkarmadıklarını ve mahremiyete aykırı davrandıklarını belirtti. Ayrıca Fincancı, 80 cuntasından daha ağır şeyler gördüğünü ama 24 Haziran seçimlerinden sonra bütün siyasi tutukluları alacaklarını belirtti.

    “EN KISA ZAMANDA ÇIKARACAĞIZ”

    Araştırmacı, Yazar Erdoğan Aydın da Can’ın durumunun ne kadar kötü ve üzücü olduğunu ama 12 Eylül’ün en ağır koşullarında bile baskıyı nasıl geri püskürttüğünü bildiğini söyledi. “O yüzden gönlümüz biraz rahat” diyen Aydın, en kısa zamanda Can’ı ve tüm tutuklu siyasitçileri çıkaracaklarına inandığını söyledi.

    DURUŞMAYA KATILIM ÇAĞRISI

    Aydın’ın arkasından söz alan gazeteci Mehveş Evin, Can’ın tecrübelerinden ve birikimlerinden etkilendiğini duygulanmadan konuşma yapmasının çok zor olduğunu söyleyerek sözlerine başladı. Medyaya karşı kızgın olduğunu belirten Evin, Can’ın ne zaman tutuklandığını, yazdığı mektupların ve içeride neler olup bittiğine dair hiçbir şeyin medyada yer almadığını vurguladı. “Medyanın bu hale gelmesini engellemek için uğraşmalıyız” diyen Evin, Can’ın duruşmasına katılım çağrısı yaptı.

    “26 HAZİRAN’DA ALACAĞIZ”

    HDP Milletvekili Hüda Kaya da mecliste her fırsatta siyasi tutuklular konusunu dile getirdiklerini ancak olumlu bir cevap alamadıklarını belirtti. Kaya, Can’ın her zaman sorunlarını demokratik yollardan çözen bir insan olduğunu eli silahlı bir insan olmadığını söyleyerek 26 Haziran’da Can’ı alacaklarını çünkü bunu kalbinde hissettiğini vurguladı.

    “SESİMİZİ YÜKSELTMELİYİZ”

    Barış Akademisyeni Tahsin Yeşildere ise Can ile çok zaman geçirdiklerini Can’ın yaptığı işleri hep bilimsel yapmaya çalıştığını, akademisyenlerle çalışmayı çok istediğini ve Türkiye’nin barış sürecinde de birlikte görev yaptıklarını, barış için önemli adımlar attıklarını söyledi. “Demokrasiyi kalıcı olarak işlemek istiyoruz” diyen Yeşildere, Can’ın düşüncelerini özgürce ifade edebilen birisi olduğunu ve bu yüzden de içeride olmasının kendisini çok üzdüğünü belirtti. Yeşildere, “Sesimizi yükseltmeliyiz ve dayanışma içinde olmalıyız” ifadelerini kullandı.

    “İNSANIN VAR OLMA MÜCADELESİ”

    Barış Vakfından Hakan Tahmaz da Can’ın barıştan, özgürlükten yana olduğunu hukuk ve adalet için birçok şey yaptığını dile getirdi. Can’ın her yerde yaptığı konuşmalarda düşüncelerini özgürce ifade ettiği için tutuklu olduğunu kaydetti. Tahmaz, bu barış ve hukuk mücadelesinin, insanın var olma mücadelesi olduğunu söyledi. (HABER MERKEZİ)

  • Gülmen ve Özakça Numune Hastanesi’nde muayene edildi; iki eğitimciye destek büyüyor

    Gülmen ve Özakça Numune Hastanesi’nde muayene edildi; iki eğitimciye destek büyüyor

    PİRHA – “İşimi geri istiyorum” talebiyle başlattıkları açlık grevinin 140. gününü geride bırakan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) isteği üzerine Numune Hastanesi’nde sağlık kurulu tarafından muayene edildi. Öte yandan sosyal medyadan da destekler çığ gibi büyüyor. 

    ‘İşimi geri istiyorum’ talebiyle açlık grevi yapan tutuklu akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça’nın avukatları, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluğa yapılan itirazı reddetmesinin ardından AİHM’ye başvurmuştu.

    Edinilen bilgiye göre; AİHM’nin isteği üzerine Gülmen ile Özakça önceki gün Numune Hastanesi’ne götürüldü ve sağlık kurulu tarafından incelemeleri yapıldı. Sağlık kurulunun Gülmen ile Özakça ile ilgili raporları, Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

    “ÖLMEYİ BEKLEMİYORLAR”

    Uzman Doktor Şebnem Korur Fincancı, uzun süreli açlık grevlerinde vücutta değişimlerle ilgili “Organlar ve dokular küçülüyor. Böylelikle bulaşıcı hastalıklara açık oluyorlar, bağışıklık sistemi zarar görmüş oluyor. Daha önceki olgulara baktığımızda açlık grevlerinde bulaşıcı hastalıklarla ilgili ölümler görüyoruz. Beyin dokusunda değişimler ve kasla ilgili sorunlar ortaya çıkabiliyor” dedi. Açlık grevinde B1 vitamini kullanıldığı taktirde bu sorunların daha geç görüldüğünü belirten Korur, “Bu bir protesto ve ölmeyi beklemiyorlar bu bir intihar değil. İnsanların seslerini duyurmak için başka bir yol olmadığını düşündükleri koşullarda kullandıkları bir protesto yöntemi. Uzun süreli açlık grevinde beyin dokusunda hasarlar olabilir. Bilinçleri uzun süre açık kalıyor ama zorluklar ortaya çakacaktır” ifadelerini kullandı.

    “NURİYE VE SEMİH YAŞASIN Kİ İNSANLIĞIMIZI KAYBETMEYELİM”

    Bu arada, Ankara Yüksel Caddesi’nde  “İşimizi geri istiyoruz” talebiyle 141 gündür açlık grevini sürdüren akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça için sosyal medyadan “Demokratik kitle örgütleri başta olmak üzere tüm insanlığa çağrıdır” diye başlayan destek çağrısında şu ifadelere yer verildi:

    “Başta Eğitim-Sen olmak üzere, KESK’e, Disk’e bağlı bütün sendikalar, demokratik kitle kuruluşları, İnsan hakları örgütleri, yaşamdan yana ne kadar kurum kuruluş örgüt varsa;
    Duyun lütfen duyun. Nuriye’nin nabzı çok yavaşlamış. Lütfen bir şey yapın. İnsanca yaşayabilmek için, kendiniz, çocuklarınız için bir şey yapalım, yürüyelim, adım atalım, kanat çırpalım, ne olur böyle seyretmeyelim. Nuriye ile Semih yaşasın ki insanlığımızı koruyabilelim. Hey insan var mı orada, sesim geliyor mu? Duyuyor musunuz?”    (HABER MERKEZİ)

     

  • Soylu’dan, Gülmen ve Özakça’ya destek veren sanatçı ve aydınlara tepki

    Soylu’dan, Gülmen ve Özakça’ya destek veren sanatçı ve aydınlara tepki

    PİRHA- KHK’lerle ihraç edilen ve görevlerine dönmek için açlık grevine giden Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın grevi 111. gününde. İçişleri Bakanı Soylu Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için gazetelere ilan veren aydın ve sanatçılara tepki gösterdi. Soylu, “Neyin altına imza attığınızın farkında mısınız? Peki terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?” dedi.

    KHK ile ihraç edildikleri görevlerine dönmek için 111 gündür açık grevinde olan akademisyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için “Nireye ve Semih Ölmesin, Çalışma Hakları Geri Verilsin” diye çağrı yapan aydın ve sanatçılara İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tepki gösterdi.

    Aralarında Akın Birdal, Aslı Erdoğan, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Barış Bıçakçı, Emrah Serbes, Ercan Kesal, Fatih Portakal, Ferzan Özpetek, Filiz Kerestecioğlu, Hayko Cepkin, Latife Tekin, Murathan Mungan, Müjde Ar, Menderes Samancılar, Özgür Mumcu, Özcan Alper, Rutkay Aziz, Selçuk Kozağaçlı, Şebnem Korur Fincancı, Türkan Elçi, Zülfü Livaneli ve Zuhal Olcay’ın da olduğu 111 isim bugün Hürriyet, Cumhuriyet, Birgün ve Evrensel gazetelerine ilan vermişti.

    Gülmen ve Özakça’nın durumuna dikkat çeken ilanda “Nuriye Gülmen ve Semih Özakça OHAL kararnamesi ile işten atılan beş bin akademisyen, elli bin öğretmen ve yüz elli bin çalışandan sadece ikisi. İşe geri dönme talebiyle açlık grevine gittikleri için cezaevine atıldılar. 111 gündür açlar. Nuriye ve Semih ölmesin. Çalışma hakları geri verilsin. Okullarına dönebilmeleri ve hayatlarına devam edebilmeleri için devletin gereken adımları atmasını istiyoruz. Adalet ve demokrasi bunu gerektirir” ifadeleri yer aldı.

     

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ilanı veren aydın ve sanatçılara resmi Twitter hesabından tepki gösterdi. Twitter’dan paylaştığı mesajda Gülmen ve Özakça’nın “terör örgütü üyesi olduunu” iddia eden Soylu, şu ifadeleri

    “Bugün birtakım gazetelerde DHKP-C terör örgütünün talimatlarına eksiksiz uyan, bu örgütün mensupları için gerçekleri saptırarak ilan verenler. Başınıza gelen en ufak olayda yardım istediğiniz polisin bilgisine, istihbaratına ve tespitlerine güvenmiyorsuuz. Ancak terör örgütü üyelerine güveniniz sonsuz! Hepinizin devletini terör örgütü karşısında hareketsiz ve etkisiz hale getirmek, suçlu, göstermek için yola çıkanlar… Neyin altına imza attığınızın farkında mısınız? Peki terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

    HABER MERKEZİ